GenelGündemPolitika

2002 Öncesinde Türkiye’nin Ortadoğu Politikası Üzerine Bir İnceleme

ortadoğu

Çalışmanın Sahibi: İslam Sargı

AKP Öncesi Dönemde Türkiye’nin Ortadoğu Politikası

Çalışmanın birinci bölümünde Türkiye’nin AKP öncesi dönemde Ortadoğu politikası; tek parti dönemi, 1950-1960, 1960-1980, 1980-1990, 1990-2002, şeklinde dönemlere ayrılarak incelenecektir. Ancak çalışmanın asıl konusu Türkiye’nin AKP döneminde Irak, İran ve Suriye ile ilişkileri olduğu için bu bölüm, söz konusu dönemlerin genel bir değerlendirmesi şeklinde ele alınacaktır. Yine bölüm içerisinde Türkiye’nin AKP döneminde Ortadoğu politikası hakkında da genel bir değerlendirme yapılacaktır.

Tek Parti Döneminde Türkiye’nin Ortadoğu Politikası

Oral Sander’in “ilk topyekûn, total savaş” diye adlandırdığı Birinci Dünya Savaşı sonunda başta Osmanlı olmak üzere büyük imparatorluklar dağılmış ve yeni devletler kurulmuştur. Bu savaşın sonunda aynı zamanda Ortadoğu, Balkanlar ve Asya’nın siyasi haritaları değişmiştir. Osmanlı’nın ardından kurulan Türkiye Cumhuriyeti yönetim biçimi olarak cumhuriyeti benimsemiş, bu rejimi kurmak ve devamını sağlamak için büyük uğraşlar vermiştir. Kurtuluş Savaşı sonunda uluslararası arenada varlığını ispatlayan Türkiye’nin, bu dönemde dış politikasının temel ilkeleri; tam bağımsızlık ve iç politikada modernleşme çalışmalarını yürütmek olmuştur.

Atatürk’ün bu dönemde üzerinde en fazla durduğu dış politika meseleleri; bir taraftan Lozan’da çözülemeyen sorunları çözmek, diğer taraftan sınırların güvenliğini sağlamaktır. Bu minvalde Türkiye, sorunların temel tarafları olan Fransa, İngiltere ve Yunanistan ile muhatap olmuştur. Fransa ile borçlar, yabancı okullar sorunu ve Hatay sorunu, Yunanistan ile nüfus mübadelesi, Patrikhanenin seçimi; İngiltere ile Irak sınırının tarifi gibi temel sorunların çözümü Türkiye’nin dış politikasını uzun süre meşgul etmiştir. Bunlardan bazıları Türkiye’nin lehine;
(borçlar meselesi, Hatay sorunu) sonuçlanırken, Musul sorunu Türkiye’nin aleyhine sonuçlanmıştır. Türkiye, Misak-ı Milli sınırları içinde gördüğü Musul’u uzun diplomatik mücadeleler sonucunda elden çıkarmak durumunda kalmıştır. Musul’un kaybedilmesinde, Türkiye’nin iç siyasetinde Şeyh Said İsyanı gibi yeni rejime karşıt hareketler ve Türkiye’nin herhangi bir çatışmaya hazır durumda olmaması gibi nedenler etkili olmuştur.

1926’da İngiltere ve Türkiye arasında imzalanan antlaşma neticesinde Musul’un petrol gelirlerinin yüzde 10’unun 25 yıl süre ile Türkiye’ye verilmesi ve Musul’daki Türklerin kültürel haklarının tanınması kararlaştırılmıştır. Musul’un kaybedilmesi Türkiye açısından uzun süre bir ‘kayıp’ olarak algılanırken Hale, Türk dış politikası üzerine yazdığı kitabında Musul’un elden çıkmasının Türkiye’ye bazı faydalarının bile olabileceği şeklinde bir yorumda bulunmaktadır. Hale, Musul’da dağlık bölgelerde yaşayan büyük bir Kürt nüfusu ile mücadele etmek durumunda
kalınmasını, Türkiye’yi bekleyen muhtemel senaryo olarak değerlendirmektedir. Öte yandan, Hatay sorunu Türkiye’nin lehine sonuçlanmıştır. Fransa ile imzalanan Ankara Antlaşması’nda Türkiye, Hatay’ın Fransa denetiminde Suriye’de kalmasını kabul etmiş ancak Hatay’daki Türklerin etnik haklarının korunması konusunda şartlar ileri sürümüştür. Daha sonra Fransa’nın Suriye’den çekilmesi üzerine Türkiye, anlaşmada kararlaştırılan kültürel hakların verilmediğini ve anlaşmanın Suriye’yi değil Fransa’yı kapsadığını ileri sürerek konuyu tartışmaya
açmıştır. Milletler Cemiyeti (MC) önce Hatay’ın özerk sonrada bağımsız olduğunu kabul etmiş ve Bağımsız Hatay Meclisi 1939’da anavatana katılım yönünde karar almıştır.

Bu dönemde Türk dış politikası ‘batıcı’ olarak değerlendirilmese bile, özellikle 1930’lu yılların başından itibaren Türkiye’nin dış politika uygulamalarının Türkiye’yi Batıya yaklaştırdığı iddia edilmektedir. Türkiye’nin MC’ye üye olması, Türkiye’nin dış politik tercihlerini bir bakıma yansıtması olarak kabul edilebilir. Türkiye siyasi kadroları tek parti döneminde sınırların güvenliğinin sağlanmasını büyük önem vermiştir. Türkiye, bu çerçevede Alman ve İtalyan yayılmacılığının yükselişe geçtiği bu dönemde bazı bölgesel işbirliklerine yönelmiştir. Türkiye’nin dâhil olduğu bölgesel işbirliklerinin ilki,1934’de kurulan Balkan Paktı’dır. Yunanistan, Türkiye ve Romanya’nın kurduğu Balkan Paktı’nın temel hedefi, İtalyan yayılmacılığına karşı korunma düşüncesidir. Türkiye, Balkan Atlantı ile batı sınırını güvence altına almayı hedeflemiştir. Ancak, üyeler arasında karşılıklı işbirliği ve sınırların güvenliğini temel alan bu pakt, uzun vadede başarılı olamamıştır.

Türkiye’nin dâhil olduğu ikinci bölgesel işbirliği ise, 1937’de Türkiye, İran, Irak ve Afganistan tarafından kurulan Sadabat Paktı’dır. Bu paktın da temel hedefi, üyeler arasındaki sorunları barışçı yollarla çözmek ve önemli konularda işbirliği yapmaktır. Ancak Sadabat Paktı’nı kuran devletlerin kendi aralarında sorunların olması, ekonomik olarak zayıf durumda bulunmaları ve coğrafik olarak birbirinden uzak olmaları paktın başarısız olmasına neden olmuştur. Bu dönemde Türkiye’nin Ortadoğu’ya yönelik politikalarına bakıldığında ise genel olarak durgun bir havanın hâkim olduğu görülmektedir. Bu dönemde, Türkiye’nin Ortadoğu’ya yönelik bir politikasının dahi olmadığı bazı yazarlarca dile getirilmektedir. Türkiye bu dönemde Ortadoğu ile bir kaç ziyaret ve Sadabat Paktı dışında bölgeye yönelik yoğun bir politika yürütmemiştir. Türkiye-Ortadoğu ilişkilerinde bu durgunluğun yaşanmasında birçok neden etkili olmuştur. Öncelikle Birinci Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı’dan ayrılan Ortadoğu devletleri sömürge olarak adlandırılmasa bile, mandaterlik rejimlerinin boyunduruğuna girmiştir. Özellikle İngiltere ve Fransa’nın arasında bölünen Ortadoğu, İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına kadar bu şekilde yönetilmiştir. Bu nedenden dolayı Türkiye, uzun süre bölgeden uzak kalmak durumunda kalmıştır. Yine bu dönemde Türkiye, bölgeye yönelik sorunları bölge ülkelerinden ziyade mandater devletler olan İngiltere ve Fransa ile çözmeye çalışmıştır. Mesela Türkiye’nin uzun mücadele sonucunda kaybettiği Musul, Irak toprakları içinde olmasına rağmen Musul ile ilgili tüm görüşmeler ve anlaşmalar İngiltere ile yapılmıştır. Aynı şekilde Hatay sorunu da Suriye’den ziyade Fransa ile yapılan görüşmelerin neticesinde çözülmüştür.

Türkiye’nin bölgeye yönelik mesafeli yaklaşımın bir başka nedeni ise Türkiye’nin henüz çıktığı bir savaşın önemli aktörleri olan Batılı güçleri karşısına almak istememesidir. Daha önce değinildiği üzere Türkiye Lozan Antlaşması’nda çözüme kavuşturulmayan birçok sorunla uzun süre ilgilenmek zorunda kalmış ve bu sorunlar İngiltere, Fransa ve Yunanistan gibi batılı güçler ile diplomatik yollardan çözülmüştür. Türkiye’nin dış politikasını yürüten siyasi kadro, bu sorunların çözümünü zorlaştırabileceği gerekçesi ile Ortadoğu devletlerinden uzak durmuştur. Bir başka neden ise Türkiye’nin modernleşme sürecidir. Tanzimat ile başlayan Batılılaşma hareketi, Türk dış politikasını önemli derecede etkilemiştir. Batılılaşma hareketi, uzun bir süre Osmanlı elitleri tarafından daha sonra ise Türkiye Cumhuriyeti kurucu kadroları tarafından takip edilmiştir. Bu dönemde “Muasır medeniyetler düzeyine çıkmak” olarak tabir edilen Batılılaşma, her koşulda Batının yanında olmak değil; onun bilimini, laiklik anlayışını, ileri yaşam biçimini örnek almak ve ona göre çalışmalar yapmak olarak kabul edilmektedir. Ortadoğu ise hedeflenen yaşam biçiminden uzak olarak kabul görmüş ve bu nedenden dolayı Batıya bir yaklaşım söz konusu olmuştur. Yine bir başka neden de çok sık tartışılmamakla birlikte, Türk milliyetçiliğinin Türkiye’nin Ortadoğu’ya uzak durmasının nedenlerinden biri olduğudur. Arapların Birinci Dünya Savaşında İngilizlerle işbirliği yapması, “Arap ihaneti” olarak adlandırılmış ve Türk Milliyetçiği temelinde kurulan Türkiye devleti bu anlayışın da az veya çok etkisi ile bölgeden uzak durmuştur..

İkinci Dünya Savaşı’nın giderek yaklaştığı 1930’lu yılların ikinci yarısından itibaren Türkiye savaşa katılmamakla birlikte, önce İngiliz ve Fransızlarla bir ittifak antlaşması imzalamıştır. Her ne kadar Almanlar ve Ruslarla da bazı ticaret ve işbirliği anlaşmaları imzalanmış olsa da Türkiye, savaşın sonunda Almanya’nın kesin yenilgisinin anlaşılmasından sonra İngiltere ve Fransa tarafında savaşa dâhil olmuş ve Almanya’ya savaş ilan etmiştir. İkinci Dünya Savaşı süreci ve sonrasında meydana gelen gelişmeler, Türkiye’nin Ortadoğu’dan giderek uzaklaşmasına neden olmuştur. Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı sırasında Ruslardan duymaya başladığı Boğazlar ve Doğu Anadolu’daki toprak talepleri ile birlikte Batıya özellikle ABD’ye daha da yanaşmıştır. Daha sonra Türkiye ekonomik yardımlar almak aynı zamanda Rusya’nın taleplerinden korunmak için önce 1947 Truman, sonra da Marshall Doktrininden faydalanmıştır. Bu gelişmeler, bir sonraki başlıkta incelenecek olan 1950’li yıllardaki Türkiye’nin Ortadoğu politikasını ve Ortadoğu devletlerinin Türkiye algısını önemli ölçüde etkilemiştir. Sonuç olarak; bu dönemde uluslararası düzenin etkileri, Batılı güçlerin Ortadoğu’da söz sahibi olmaları, Türkiye’nin modernleşme algısı ve Batının değerler olarak ulaşılması gereken bir hedef kabul edilmesi Türkiye’yi “zorunlu” bir şekilde bölgeden uzak bırakmıştır.

Adnan Menderes in ITU yu ziyareti 4

 

1950-1960 Döneminde Türkiye’nin Ortadoğu Politikası

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünya siyasetinde ABD ve SSCB’nin başını çektiği iki kutuplu bir dünya düzeni kurulmuştur. 1989 Berlin duvarının yıkılmasına kadar geçen 45 yıllık bu süreç, dünya tarihine Soğuk Savaş dönemi olarak geçmiştir. Soğuk Savaş’ın ilk yıllarında tek parti döneminde yürütülen dış politika Batı eksenli olmaya başlamıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Rusya’nın Türkiye’ye yönelik tarihi boğazlar ve toprak taleplerini yinelemesi; Türkiye’nin zayıf ekonomisini canlandırma, askeri donanımını geliştirme gayreti, Truman Doktrini ve Marshall Yardımları, Türkiye’yi Batıya ama özelde ABD’ye yakınlaştıran nedenler olmuştur. Türkiye’nin çok partili hayta geçme girişimleri de Türkiye’yi Batıya yakınlaştıran başka bir neden olmuştur. Daha önce değinildiği üzere Türkiye başından beri geleceğini, modernleşmesini, devlet yapısını batılı bir zeminde inşa etmeye çalışmıştır. Bu doğrultuda Türkiye’de 1946’da İsmet İnönü’nün izniyle çok partili hayat geçilmiş, ancak asıl değişim, 1950 genel seçimlerinde Celal Bayar ve Adnan Menderes’in önderliğindeki Demokrat Partinin (DP) seçimleri kazanması ile başlamıştır.

DP’nin tercihleri, Türkiye’nin ekonomisini güçlendirmek ve bunun için gerekli yardımı verebilecek tek devlet olan ABD’ye yakın durmak; aynı zamanda Batının inşa ettiği örgütlere katılmaktı. Türkiye bu doğrultuda NATO’ya üyelik için başvuruda bulunmuş, ancak özellikle İngiltere’nin etkisi ile Türkiye’nin üyeliği gecikmiştir. İngiltere, Türkiye’nin İngiltere’nin çekilmesi ile Ortadoğu’da boşalan yerini dolduracak, aynı zamanda Sovyetlerin yayılmasını engelleyecek bir Ortadoğu Komutanlığı Projesi öne sürmüştür. Ancak Türkiye, asıl hedefinin NATO’ya üyelik olduğunu ve bunda ciddi olduklarını dile getirmiştir. Bu doğrultuda Türkiye, 1950’de Kore’ye asker göndermiştir. Demokrat Parti’nin bu kararının asıl hedefi, başta Batılı güçler olmak üzere tüm dünyaya Türkiye’nin uluslararası işbirliğine verdiği önemi göstermek ve NATO’ya kabul edilmeyi sağlamaktı. Türkiye, hem Kore’ye asker göndermesi hem de Rusya’nın bölgeye yayılma tehlikesinin giderek artması neticesinde 1952’de NATO’ya üye olarak kabul edilmiştir. Türkiye’nin NATO’ya üye olması, Türkiye-ABD arasında hala devam eden önemli bir müttefiklik ilişkisinin başlangıcı olmuştur. Türkiye’nin Ortadoğu politikası da büyük oranda bu ilişkiden etkilenmiştir. Yine Ortadoğu devletlerinin; Arap topraklarına saplanmış bir hançer olarak gördükleri İsrail devletinin Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda (BMGK) Türkiye tarafından tanınması, Türkiye-Ortadoğu ilişkilerini uzun süre etkisi altına almıştır. Türkiye’nin bu dönemde uyguladığı dış politika, akademi çevrelerinde geniş ölçüde “Batıcı” dış politika olarak adlandırılmıştır.30 Ortadoğu’ya yönelik yaklaşımlar bile, Türkiye’nin “Batı adına” yürüttüğü çalışmalar olarak kabul edilmiştir. Türkiye, bunun ötesinde bölgede yaşanan gelişmelere (Süveyş bunalımı, Suriye krizi ve Bağlantısızlar Hareketi) Batıcı bir perspektifle yaklaşmıştır.

Türkiye’nin ABD’nin girişimleriyle kurduğu Bağdat Paktı, Türk-Arap ilişkilerini ciddi manada zedelemiş; Türkiye’yi Batıya yaklaştırırken Ortadoğu devletlerinden uzaklaştırmıştır. Soğuk Savaş’ın ilk yıllarından itibaren ABD, Sovyetleri çevreleme politikası yürütmüştür. Bağdat Paktı da ABD’nin Sovyetler’ in bölgeye kaymasını engellemek amacı ile kurulmuştur. Stratejik olarak ABD’nin Sovyetlere karşı yürüttüğü çevreleme politikası; Sovyetlere sınırdaş olmaları, Sovyetlerden gelen tarihi tehditlerin daha yoğun hissedilmesinden dolayı İran, Irak, Afganistan ve Türkiye üzerinden hayata geçirilmiştir. ABD’nin temelini kurmuş olmasına rağmen üye olmadığı Bağdat Paktı, Irak ve Türkiye arasında 24 Şubat 1954’de kurulmuştur. Daha sonra İran ve Afganistan da pakta dâhil olmuşlardır. Bağdat Paktı’na aktif ve olumlu yaklaşan ülkelerin bu pakt sayesinde gerçekleştirmek istedikleri farklı hedefleri söz konusu olmuştur. Irak, Mısır ve Suriye ile girdiği anlaşmazlıklardan hareketle ABD’den ekonomik yardım talebinde bulunmuş ve bu talebi 1954’te ABD yönetimi tarafından kabul edilmiştir. Türkiye ile yakın ilişki içerisinde olan Irak yönetimi, güvenlikle ilgili kaygılarının giderilmesi konusunda çıkar yol olarak Batıyı görmüştür. İran ise Sovyetlerin bir Kürt ve Azeri devleti kurma hedefi taşıdığını düşündüğü için pakta dâhil olmuştur. Irak’ın pakta katılması, bölgede Irak’a yönelik eleştirilerin yükselmesine neden olmuştur. Özellikle Mısır, Arap Birliği ülkelerini Irak’ın kendilerine danışmadan Türkiye ile böyle bir proje yürütmesinin yanlışlığına dikkat çekmiş ve üye devletler tarafından ortak bir tavır takınılması gerektiğini açıklamıştır.

Türkiye’nin 1950’li yıllarda Bağdat Paktı gibi bir oluşumun içerisine girmesi ve hevesli bir politika takip etmesi, Arap devletlerinde Türkiye’ye karşı olumsuz bir algının oluşmasına neden olmuştur. Benzer şekilde Irak’ın da Bağdat Paktı’na üye olması, Irak’ın Ortadoğu’da yalnızlaşmasına neden olmuştur. Sonuç itibariyle Bağdat Paktı, Türkiye-Ortadoğu ilişkilerini olumsuz etkileyen bir proje olmuştur. Aynı zamanda hedeflendiği gibi Sovyetlerin yayılması engellenememiştir. İki savaş arası dönemde İtalyan yayılmacılığına karşı kurulan Balkan Atlantı’nın aksine İtalya’yı bölgeye çekmesi gibi; Bağdat Paktı da Sovyet tehlikesine karşı kurulmasına karşı Sovyetlerin Ortadoğu’ya girmesine neden olmuştur. Armaoğlu da aynı şekilde Bağdat Paktı’nın Ortadoğu’yu üçe böldüğünü; bir tarafta pakta dâhil olan İran, Irak ve Türkiye, diğer taraftan pakta şiddetle karşı çıkan Mısır, Yemen ve Suriye, öte yandan tarafsız kalan Ürdün, Lübnan olduğunu dile getirmektedir. Yine ona göre Arapları kendi önderliğinde birleştirmeyi planlayan Nasır, Türkiye’nin Bağdat Paktı ile bu planı alt üst ettiğini düşünmüş ve bu da Mısır’ı Sovyetlerin kucağına itmiştir. Bağdat Paktı, Türkiye’nin Ortadoğu politikasına yönelik başka bir açmazı göstermesi bakımında da önemlidir. Sönmezoğlu’na göre Türkiye, Ortadoğu’daki Batı karşıtı her davranışı “Sovyet Taktiği” olarak algılamış ve bölge devletlerini Batı ile işbirliğine ikna etmeye çalışmıştır. Ayrıca 1958 yılında Irak’ta yaşanan darbe, Bağdat Paktı’nın geleceğinin belirlenmesinde önemli rol oynamıştır. Irak’ da gerçekleştirilen darbenin ertesinde General Kasım, Batı ile işbirliğine devam edeceklerine dair söylemlerde bulunmasına rağmen Bağdat Paktı’na pek sıcak bakmamıştır. Sonunda 1958 yılında Irak, Bağdat Paktı’ndan ayrıldığını ilan etmiştir. Irak’ın Bağdat Paktı’ndan çekilmesinden sonra pakt, CENTO’ya (Central Treaty Organization) dönüştürülmüştür. Bu gelişmeden sonra Türkiye’nin merkezi olduğu CENTO savunma paktından ziyade ekonomik bir birliktelik olarak algılanmaya başlanmıştır. Bu dönemde Ortadoğu’daki bir başka gelişmeler dizisi de Türkiye’nin bölgeye yönelik politikasının anlaşılır olmasını sağlamaktadır . 1957-1958 yılında Türkiye’nin en uzun kara sınırına sahip olduğu Suriye ile Türkiye arasına büyük bir gerilim yaşanmıştır. Sovyetlerin taraflısı Suriye ile ABD yanlısı Türkiye, iki düşman ülkeye dönüşmüş ve savaşın eşiğine gelmiştir. Bu gerilimin önemli bir özelliği bölgesel olduğu kadar Soğuk Savaş’ın başat güçlerinin etkisiyle küresel bir bunalım halini almasıdır.

Batılı bir dış politika yürüten DP yönetimi, Suriye’nin Sovyetlerle olan yakınlaşmasından büyük bir rahatsızlık duymuştur. Türk karar alıcılar Bulgaristan’ın Sovyetlerle işbirliğine girmesinin ardından, güneydeki Suriye’nin de buna dâhil olmasını bir “çevrelenmiş devlet olma riski” olarak değerlendirmişlerdir. Suriye ise başta Türkiye olmak üzere İngiltere, Irak ve İsrail’in kendisine yönelik düşmanca bir tavır sergilediklerini ileri sürmüştür. Bu karşılıklı gerilim sonunda Türkiye, Suriye sınırına askeri yığınak yapmaya karar vermiştir. Her ne kadar ABD ve İngiltere gibi
güçler bu durumun küresel bir savaşa neden olabileceği ihtimalinden çekinmiş olsalar da özellikle Suriye’deki Sovyet etkisinden dolayı harekete geçmişlerdir. Öte yandan Sovyet yönetimi, Türkiye’ye gönderdiği notalarda Türkiye’nin Suriye’ye yönelik bir saldırısı durumunda Sovyetlerin pasif kalamayacağını belirtmiştir. Daha sonra Suriye-Türkiye sorunu Sovyetlerin desteği ile Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na taşınmıştır. Suriye’nin Türkiye’ye yönelik söylemlerini geri alması ve Türkiye’nin Suriye sınırına yaptığı yığınağı geri çekmesi üzerine sorun sıcak savaşa dönüşmeden sona ermiştir. Bu dönemde hem dış politika hem de iç politikada çeşitli tartışmalara sebep olan DP yönetimi, 27 Mayıs 1960 darbesi ile yönetimden uzaklaştırılmıştır .Darbe yönetimi , Türkiye’nin batı ile işbirliğinin devam edeceğini dile getirmiştir. Ayrıca Türkiye, 1961’deki Cezayir konusunda BM’de Cezayir’in kendi kendisini yönetme hakkının verilmesi konusunda Cezayir lehine oy kullanmıştır . Demokrat Parti dönemi olarak da geçen 1950-1960 yılları arası dönemde Türkiye’nin dış politikası; Batılı örgütlere dâhil olma, ekonomik yardımları elde etme ve Sovyet yayılmacılığına karşı güvenliğini sağlamak üzere üç temel hedefe dayanmaktadır. Ancak bu dönem Türk dış politikası “Batıcı” olarak değerlendirilmiş ve Ortadoğu devletleri tarafından Türkiye, “kapitalist Batının ajanı” olarak değerlendirilmiştir. Türkiye bu dönemde Ortadoğu’daki sorunlarla yakından ilgilenmiş, ancak bu politika Türk dış politikasının genel amacı için bir“ araç ” durumunda kalmıştır.

 1960-1980 Döneminde Türkiye’nin Ortadoğu Politikası

Irak-Türkleri-ve-Süleyman-Demirel-Ziyareti21

Daha önceki başlıkta da görüldüğü üzere 1950’li yıllarda Türkiye’nin dış politikasında her yönüyle büyük bir Batıcılığın olduğu gözlemlenmektedir. Ancak Soğuk Savaş’ın görece bir yumuşama dönemine girdiği 1960’lı yıllardan itibaren blok ülkelerinin daha rahat hareket etmesi ve Türkiye’nin kendisini yakından ilgilendiren sorunlarda Batı tarafından yalnız bırakılması, Türkiye’nin Ortadoğu’ya yönelik politikasının sorgulanmasına neden olmuştur. Kendisini ABD’nin ve NATO’nun sadık bir müttefiki olarak gören Türkiye, 1962’de Küba Krizi ile birlikte büyük bir şok yaşamıştır. Sovyet Rusya’nın ve ABD’nin Türkiye’ye yerleştirilen füze kalkanları ile Küba’ya yerleştirilen füzelerin karşılıklı kaldırılmasıyla dünya büyük bir nükleer savaşın eşiğinden dönmüştür. Ancak ABD’nin Türkiye için hayati öneme sahip olan füzeleri Türkiye’den habersizce kaldırması, Türkiye’yi düşündürmüş ve bu durum büyük tepkilere neden olmuştur.

Türkiye’nin Batı ile ilişkilerini sorguladığı asıl önemli gelişme, Kıbrıs meselesidir. 1964 yılında ABD’nin olası bir Kıbrıs müdahalesinde Türkiye’nin yanında olmayacağını ve Türkiye’ye verilen silahların böyle bir müdahalede kullanılamayacağını açıkça ileten Johnson Mektubu, Türkiye kamuoyu tarafından şiddetle eleştirilmiştir. Bu mektup, sadece Türkiye-ABD ilişkilerinin sorgulanması değil aynı zamanda Türkiye’de ABD karşıtlığının da yükselişe geçmesine neden olmuştur. Yine BMGK’da Türkiye’nin Kıbrıs’a yönelik tezlerinin taraf bulmaması; İran, Afganistan ve Pakistan dışında Türkiye lehine oy kullanılmaması Türk dış politikası yapıcılarına bir mesaj olmuştur. Her ne kadar Türkiye özellikle güvenlik anlamında Batı merkezli anlayışını değiştirmemiş olsa da, uluslararası arenada karşılaştığı sorunlar, Türkiye’yi yeni destekler bulmaya yöneltmiştir. Türkiye bu doğrultuda hem Bağlantısızlar Hareketi hem de Ortadoğu devletlerine karşı olan tutumunu değiştirmiştir.

Bunun ilk örneğini 1969 yılında Mescit-i Aksa’nın bir yangınla dünya gündemine oturması olmuştur. Müslüman âlemi için önemli bir mekân olan Mescit-i Aksa’nın kundaklanması, Arap devletlerini yakınlaştıran bir olay olmuştur. Suudi Arabistan’ın çağrısıyla 1969’da Rabat’ta toplanan devletler, bir İslam Birliği kurmayı kararlaştırmışlardır. Daha sonra İslam Konferansı adıyla bir örgüt kurulmuştur. Türkiye ise önemli tartışmalar sonrasında örgütün ilk toplantısına katılabilmiştir. Türkiye’nin örgüte katılımını laiklik ilkesine aykırı olduğu düşüncesiyle eleştiren kesimlere karşı dönemin Dışişleri bakanı İhsan Sabri Çağlayangil, toplantıya katılımın sadece bir dış ilişkiler görüşmesi olduğu ve bunun laiklikle veya Türkiye’nin rejimiyle ilgisinin olmadığını vurgulayan bir makale yazmıştır.

Türkiye’nin Arap devletleri tarafından olumlu karşılanmasının altında yatan önemli bir neden ise 1967 Arap-İsrail Savaşı’nda Türkiye’nin Arap devletlerine fiili yardımda bulunmamasına karşın topraklarının ve üslerinin Batı tarafından kullanılmasına engel olmasıdır. Araplar 1967 savaşında yenik düşmüş ancak Türkiye’nin kendilerine yönelik olumlu tutumu Arap devletleri tarafından sıcak karşılanmıştır. Türkiye’nin Ortadoğu’ya yönelik politikasında bir değişime gidilmesine neden olan olaylardan biri de 1973 Arap-İsrail Savaşı’dır. Aktif bir tutum sergilememekle birlikte Türkiye bu savaşta da 1967’de olduğu gibi üslerin kullanılmasına izin vermemiştir. Bu sırada, İsrail’i yalnızlaştırmak ve İsrail’e destek veren Batılı devletleri cezalandırmak için petrol üreten Arap ülkeleri büyük bir petrol ambargosu kararı almışlardır. Kısa sürede aşırı bir yükselişe geçen petrol fiyatları, ekonomik darboğazda olan Türkiye için son derece kötü bir gelişme olmuştur. Ancak Irak’ın olumlu yaklaşımı ve Türkiye’nin Arap-İsrail Savaşları’nda gösterdiği tutumlar neticesinde Türkiye ambargo uygulanacak devletler listesine dâhil edilmemiştir.

Büyük bir krizden kıl payı kurtulan Türkiye’nin, 1974’de Kıbrıs Barış Harekâtı’na karar vermesiyle birlikte ABD-Türkiye ilişkileri bozulmuş buna karşı Türkiye-Ortadoğu ilişkileri yumuşamıştır. ABD’nin olası bir Kıbrıs müdahalesinde Türkiye’ye verdiği silahların kullanılmayacağını bildirmesi üzerine gerilen ilişkiler, ABD’nin 1975-1978 yılları arasında Türkiye’ye uyguladığı silah ambargosu ile birlikte ciddi bir gerginlik dönemine girmiştir. Yine ABD başkanının uyuşturucu ile mücadele kapsamında haşhaş üretiminde önemli bir payı olan Türkiye’ye haşhaş
üretim yasağı getirmesi de ikili arasındaki gerginliği daha da artmıştır. Öte yandan Türkiye’de yükselişe geçen İslamcı ve solcu kesimlerin etkisiyle ABD karşıtlığı büyük bir tırmanışa geçmiştir. 1979 yılında ise bölgede Sovyetlerin Afganistan’ı işgali ve İran’da yaşanan devrim ile birlikte ABD’nin Ortadoğu’ya olan ilgisi daha da artmıştır.1979 İran İslam Devrimi ile birlikte Batı karşıtı söylemlerle iktidara gelen Ayetullah Humeyni, kısa süre içinde CENTO’dan ayrıldığını ilan etmiştir. İran’ın ayrılması ile birlikte CENTO’nun varlığı da ortadan kalkmıştır. Yine İranlı gençlerin Tahran’da ABD büyükelçilik binasını basarak 66 çalışanı 444 gün rehin alması bir taraftan Türkiye- ABD ilişkilerini tekrar yola koyacağı izlenimini verirken diğer yandan Türkiye, ABD’nin İran’a yönelik yaptırım taleplerine hayır cevabı vermiştir. Türkiye “hayır” cevabını vererek önemli bir petrol ihracatçısı olan İran’la ekonomik ilişkisinin kesilmemesini hedeflemiştir. Aynı zamanda İran İslam Devrimi’nin yaşanması, ABD’ye bölgede ABD karşıtlığının artabileceği tehlikesini hissettirmiş ve Türkiye gibi bir müttefikin önemini bir kez daha ortaya koymuştur. Ramazan Gözen, Türkiye’nin bu dönemde Ortadoğu’ya yönelik ciddi bir politikasının olmadığını söyleyerek; Türkiye’nin bölgeye olan yaklaşımındaki değişikliği Batıyla yaşanan sorunlara verilen bir tepki olarak değerlendirmektedir. Ona göre Türkiye’nin bu politikası daha çok bir “etki-tepki” politikasıdır. 1980-1990 Döneminde Türkiye’nin Ortadoğu Politikası İkinci Soğuk Savaşı dönemi olarak bilinen 1980-1990 yılları arası dönem, Türkiye’nin hem iç hem de dış politikasında önemli değişimlerin meydana geldiği bir dönemdir. Daha önce de değinildiği üzere Türkiye, tek partili döneminde Ortadoğu ülkelerine iç ve dış nedenlerden dolayı zorunlu bir şekilde mesafeli yaklaşmıştır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ekonomik ve güvenlik kaygıları ile Batıya yaklaşan Türkiye, Batı etkisinde bir Ortadoğu politikası yürütmüştür. 1960-1980 yıllarında ise kendisini yakından ilgilendiren meselelerde Batı desteğini görememesi; Türkiye’yi uluslararası destek bulmak adına farklı alternatifler arama yoluna yönlendirmiştir. 1979 İran İslam Devrimi ve Rusya’nın Afganistan işgali Türkiye’nin bölge içinde önemini arttırmıştır. ABD’nin Türkiye gibi demokratik değerleri ve İslamiyet’i bir potada birleştiren bir ülkeyi gözden çıkarması söz konusu olamamıştır. 1980 askeri darbesi ile birlikte üç yıl süre ile askeri kadrolar tarafından yönetilen dönemde Türkiye-ABD ilişkileri olumsuz etkilenmemiş, aksine Türkiye’ye gelen ABD yardımları büyük bir artış göstermiştir.

Yukarıda değinildiği üzere Türkiye, Ortadoğu’daki gelişmelere uzun süreden beri dâhil olmama politikasını terk etme eğilimi göstermiştir. Rehine Krizi’ne karşı ABD’nin İran’a uluslararası yaptırım kararlarına Türkiye tarafından onay verilmemesi, aksine İran’la ekonomik ilişkilerini sıcak tutması ve İsrail’in Kudüs’ü ebedi başkenti ilan etmesine karşılık olarak ilişkilerini askıya alması bunun önemli göstergelerinden birkaçıdır . Bu dönemde Irak’ın, İran’a saldırması üzerine Ortadoğu’da büyük bir kargaşa başlamıştır. İran’ın rejim ihracı politikası yürütmesi ve Irak’ın da ilk hedefin kendisinin olacağı kaygısıyla İran’a savaş ilan etmesi; bölgede sekiz yıl süren bir bunalımın başlamasına neden olmuştur. Türkiye bu dönemde İran-Irak arasında bir taraf tutmaktansa “aktif bir tarafsızlık politikası” yürütmüştür. Türkiye’nin böyle bir anlayışı benimsemesinin altında yatan temel nedenler; Ortadoğu’daki herhangi bir devleti karşısına alma tehlikesinden uzak durmak istemesi, ekonomisi için son derece önemli iki ülke olan İran ve Irak’la arasının bozulmasını istememesi olarak sıralanabilir.

Öte yandan Türkiye’nin iç politikasında Özal gibi hem muhafazakâr nitelikleri hem de Avrupai yaşam biçimini takip eden bir liderin iktidara gelmesi iki bakımdan önemlidir. Birincisi Özal’ın muhafazakâr tarafı Türkiye’nin İslam ülkeleri ile arasının bozulmaması için çalışmalar yapılmasına neden olmuştur. Avrupai tarafı ise İslam ülkeleri ile ilişkilerini geliştirirken Batı’dan vazgeçmemesini sağlamıştır. 1987 yılında Türkiye’nin Avrupa Ekonomik Topluluğuna tam üyelik başvurusu yapması, bu iddianın önemli bir örneğidir. Askeri darbe yönetimin 24 Ocak Kararlarını devreye sokmasıyla Türkiye’nin yıllardan beri devam eden ithal ikameci anlayışı sona ermiş; bunun yerine ihracata dayalı, ülkeye dışarıdan para akışını sağlayan liberal ekonomi modeli gelmiştir. Bu model, Türkiye-Ortadoğu ilişkilerinin daha yumuşak seyretmesine neden olmuştur. Ancak bu olumlu gelişimlere rağmen Ortadoğu’da yükselen iki tehlikenin varlığı Türk Dış Politikası yapıcılarını uzun süre meşgul etmiştir.1984 Marksist- Leninist bir felsefeyle kurulan PKK terör örgütünün Suriye tarafından desteklenmesi, Türkiye-Suriye ilişkilerini geren bir gelişme olmuştur. Ancak Suriye’nin bu tutumunun Türkiye’nin söz konusu yıllarda uluslararası arenada özellikle Arap devletleri ile ilişkilerinde önemli bir başlık olan Fırat, Dicle nehir sularının paylaşılması sorunuyla yakından ilgisi vardır. Suriye, Irak ve Türkiye için hayati öneme sahip olan nehir sularının Irak ve Suriye tarafından siyasi bir sorun hale getirilmesi Türkiye açısından uzun soluklu bir sorun yaratmıştır. Irak ve Suriye, Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) kapsamında belli dönemlerde kendilerine verilen suların miktarının azalmasından rahatsız olurken; Türkiye, adil bir paylaşım gerçekleştirdiğini ileri sürmüştür. Turgut Özal, Barış Yolu Projesini su sorununu çözme girişimi olarak ortaya atarken; Irak ve Suriye, Türkiye’nin politikalarını Ortadoğu’da bir “Türk Emperyalizminin” ilk adımı olarak değerlendirmiştir. Nihayetinde Turgut Özal’ın “Araplar bize petrol biz onlara su verelim.” söylemine dayanan projeleri genelde ters tepki yaratmıştır. Yine özellikle PKK militanlarının Suriye’de eğitim kampları kurmasına izin verilmesi, Suriye’nin örgüte her türlü lojistik desteği vermesi, zaten Hatay’ın kaybedilmesinin bir türlü kabullenemeyen ve su sorununa karşı PKK kartını kullanan  Suriye ile Türkiye ilişkilerini kopma noktasına getirmiştir. Söz konusu gelişmelere bakıldığında bu dönemde Türkiye’nin Ortadoğu’ya yönelik politikasının temel olarak güvenlik algısıyla yürütüldüğünü, ancak ekonominin de önemli bir belirleyici olduğu görülmektedir.

 1990-2002 Döneminde Türkiye’nin Ortadoğu Politikası

ARCHIV - Der damalige türkische Ministerpräsident Turgut Özal gestikuliert während einer Pressekonferenz am 06.09.1984 in Bonn zum Abschluss seines Besuchs in der Bundesrepublik. Türkische Ermittler haben einem Zeitungsbericht zufolge weitere Hinweise auf einen Giftmord an dem vor 20 Jahren gestorbenen türkischen Präsidenten Özal gefunden. In den sterblichen Überresten des Politikers seien mehrere Giftstoffe gemessen worden, berichtete die türkische Zeitung «Today`s Zaman» am Samstag (24.11.2012). Özals teilweise erhaltene Leiche war im Oktober exhumiert worden. Foto: Fritz Fischer/dpa (zu dpa 0202 vom 24.11.2012 - nur s/w) +++(c) dpa - Bildfunk+++
ARCHIV – Der damalige türkische Ministerpräsident Turgut Özal gestikuliert während einer Pressekonferenz am 06.09.1984 in Bonn zum Abschluss seines Besuchs in der Bundesrepublik. Türkische Ermittler haben einem Zeitungsbericht zufolge weitere Hinweise auf einen Giftmord an dem vor 20 Jahren gestorbenen türkischen Präsidenten Özal gefunden. In den sterblichen Überresten des Politikers seien mehrere Giftstoffe gemessen worden, berichtete die türkische Zeitung «Today`s Zaman» am Samstag (24.11.2012). Özals teilweise erhaltene Leiche war im Oktober exhumiert worden. Foto: Fritz Fischer/dpa (zu dpa 0202 vom 24.11.2012 – nur s/w) +++(c) dpa – Bildfunk+++

Gorbaçov’un istifa etmesiyle birlikte İkinci Dünya Savaşı’nın ertesinden 1989’a kadar dünya siyasetini şekillendiren iki büyük güçten biri olan SSCB dağılmıştır. SSCB’nin dağılması, hemen hemen bütün dünya devletlerini yeni bir dış politika geliştirme ve yürütme arayışı içerisine sürüklemiştir. Türkiye’nin bu dönemde Ortadoğu politikası genel olarak Birinci Körfez Savaşı, Suriye ile yaşanan kriz ve PKK ile mücadele olmak üzere üç önemli minvalde şekillenmiştir. Armaoğlu’nun dünyanın yeni yapılanmasında ilk merhale olarak değerlendirdiği Körfez Savaşı, birçok açıdan Türkiye’nin dış politikasını etkilemiştir.1980-1988 Irak-İran Savaşı’nda ABD’nin silah ve ekonomik yardımda bulunduğu Irak’ın 1990’da tarihi sebepler göstererek Kuveyt’e girmesi, başta Ortadoğu olmak üzere tüm dünyada büyük bir hareketliliğe neden olmuştur. İşgalin hemen ardından ABD öncülüğünde bütün büyük devletlerin ve 13 Arap devletinin katıldığı bir yaptırım süreci başlamıştır. ABD tarafından yürütülen bu sürecin ilk adımı ekonomik bakımdan Irak’ın izole edilmesi, bütün ticaret bağlantıların kesilmesi; ikinci adımı, askeri güç kullanılarak Irak’ın Kuveyt’ten çekilmesini sağlamak olmuştur. Türkiye, Körfez Savaşı ile birlikte kendisini bir ikilem içerisinde bulmuştur. Bir taraftan uzun yıllardan beri ekonomik bir ilişkiye sahip olduğu Irak’a tavır koymak, diğer taraftan 20. yüzyıldaki en büyük işbirliğine katılarak Irak’a yaptırım uygulamak arasında kalmıştır. Dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal, birincisini tercih etmiş önce petrol boru hattını kapatmış; sonra da İncirlik üssünün Koalisyon güçleri tarafından kullanılmasına izin vermiştir. Ancak Türkiye bu kararı verirken Koalisyon güçlerinden uğradığı ekonomik zararı karşılamak ve yardım almak aynı zamanda çok tartışılan Türkiye’nin Sovyetlerin dağılmasının ardından öneminin azaldığı eleştirilerine de bir cevap vermeyi hedeflemiştir.

Türkiye’nin Irak’a karşılık vermesi konusunda en büyük çekincesi muhtemel bir Kürt devletinin kurulması kaygısı olmuştur. Bu, sadece Turgut Özal döneminde değil günümüzde bile Türkiye’nin Irak’a yönelik politikasını şekillendiren önemli bir unsurdur.1984’ten beri içerde mücadele ettiği Kürt ayrılıkçı hareketinin hemen yanı başında bir Kürt devletinin kurulması ihtimali dahi Türkiye’yi tedirgin etmiştir. Saddam Hüseyin’in Kuveyt’te işgal ettiği topraklardan çekilmesinin ardından sorunun biteceği düşünülürken, Saddam bu sefer kuzeyindeki Kürt nüfusuna yönelik sert yaptırımlar uygulamış ve çok sayıda Kürt vatandaşını öldürmüştür. Saddam’dan kaçan yüz binlerce Kürt, Türkiye sınırına dayanmıştır. Türkiye başlarda isteksiz olsa da daha sonra çoğu mülteciye kapılarını açmıştır. Nihayetinde koalisyon güçleri tarafından Irak’ın kuzeyindeki 36.paralelinden itibaren uçuşa yasak bölge ilan edilmiş ve koalisyon askeri güçleri bu bölgede konuşlanmıştır. Belli aralıklarla süreleri uzatılan Çekiç Güç, 2000’lerin başında bölgeden çekilmiştir. Türkiye’nin ilk zamanlar kurulmasında istekli davrandığı Çekiç Güç, aslında Türkiye’nin en büyük korkusu olan olası bir Kürt devletinin Kuzey Irak’ta giderek özerkleşmesine ön ayak olmuştur.

Bu yıllarda Türkiye’nin Ortadoğu Politikasında, 1960’lı yıllardan beri uygulanan “tarafsızlık politikası” bir nebze devam ettirilmiştir. Türkiye, aynı zamanda bölgedeki çatışma ve ilişkilerde bir denge siyaseti de yürütmüştür. Dikkat çekici bir şekilde Türkiye, bu dönemde Arap-İsrail çatışmasına çözüm süreci olan Oslo’da aktif bir şekilde yer almamasına rağmen İsrail’le ilişkilerini düzeltmiştir. Daha önce maslahatgüzar seviyesinde olan elçilik kurumu büyükelçiliğe yükseltilmiş ve ikili arasında birçok başlığı kapsayan Stratejik Ortaklık Anlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşmanın önemli bir başlığı terörle mücadele konusunda işbirliği ve istihbarat paylaşım anlaşmasıdır. İsrail, kendisine yönelik tehlike arz eden Hizbullah ile mücadelede Türk istihbarat bilgilerini alırken; Türkiye, PKK ile mücadelede İsrail’den istihbarat alımı gerçekleştirmiştir. Öte yandan Türkiye’nin 1939’da Hatay’ın anavatana katılma kararı almasından bu yana Türkiye’ye karşı düşmanca bir tavır içinde olan Suriye ile önemli gelişmeler yaşanmıştır. Türkiye’ye karşı önce Fırat ve Dicle sularını bahane ederek PKK kartını kullanan Suriye, başta Arap Birliği toplantıları olmak üzere her platformda Türkiye’ye karşıt davranışlarda bulunmuştur. PKK lideri Abdullah Öcalan’ın Suriye’de bulunduğunun kesinleşmesi üzerine Türk yönetimi çok sert açıklamalarda bulunmuştur. Dönemin Genelkurmay Başkanı, verdiği bir demeçte gerekirse Suriye’ye girileceği mesajı verirken; Süleyman Demirel, Suriye’nin bu düşmanca tavırlarından vazgeçmesi gerektiğini sert bir şekilde dile getirmiştir. Nihayetinde bu dönemde Suriye tarafından Türkiye’ye karşı bir koz olarak kullanılan PKK lideri, Suriye’den çıkarılmış ve daha sonrada Kenya’daki Yunanistan büyükelçiliğinde yakalanmıştır.1998’de imzalanan Adana Mutabakatı ile Türkiye ve Suriye teröre karşı işbirliği kurma ve düşmanca davranışlardan kaçınma üzerinde anlaşmışlardır. Adana Mutabakatı sonrasında Türkiye-Suriye ilişkileri, düzelme sürecine girmiş ve Arap Baharının Suriye’ye sıçraması ile birlikte kopana kadar önemli bir aşama kaydedilmiştir. Türkiye’nin Soğuk Savaş’ın bitmesinden Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara geldiği tarihe kadar olan süreçte yürüttüğü Ortadoğu politikası, güvenlik ve ekonomi temellerine dayanmakla birlikte büyük oranda Batı etkisinde gelişmiştir.

  • Bu çalışmanın tüm hakları İslam Sargı adlı kişiye aittir…

Yararlanılan Kaynaklar :

 

İslam Sargı , Adalet Ve Kalkınma Partisi(AKP) Döneminde Türkiye ‘ nin Irak , İran Ve Suriye İle İlişkileri

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Lütfen reklam engelleyiciyi devre dışı bırakarak bizi desteklemeyi düşünün