ABD Dış Politikası Ve Amerikan Hegemonyasının Tesisi

Amerika Birleşik Devletleri politikacıları, izolasyoncu bir dış politika anlayışıyla, özellikle Batı Avrupalı devletler arasındaki güç ve çıkar mücadelesinden uzak kalarak dünyanın diğer ulusları için politik bir model olma amacıyla dünya savaşına dönüşen Avrupa mücadelesine müdahil olmak zorunda kalmışlardır. Birinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde içe kapanma refleksiyle eski kıtadan çekilen ABD’liler, bir süre İkinci Dünya Savaşı’na da müdahil olmak istememişler; fakat Japonya’nın Pearl Harbour askeri üssüne yönelik saldırısıyla tekrar askeri kapasitesini devreye sokarak savaşa dahil olmuşlardır. SSCB’nin Avrupa ve Asya kıtasında nüfuz alanları oluşturmasıyla birlikte içe kapanma eğilimleri dizginlenmek zorunda kalınmıştır. Immanuel Wallerstein, ABD ve SSCB’nin aralarındaki hegemonya mücadelesi kapsamında nüfuz alanları oluşturarak doğrudan sıcak çatışmadan uzak durduklarını ve mücadelenin daha çok çevre devletlerde vesayet savaşları şeklinde gerçekleştiğini savunmaktadır. Bu kapsamda her iki kutup da kendi kendi kurumsal organizasyonlarını tesis ederek liderlik etmeye çalışmışlardır. Özellikle ABD kurumsal bir yapı içinde ekonomik ve askerî işbirliği mekanizmalarını devreye sokarak, uluslararası hegemonyasına işlerlik kazandırmıştır.
ABD’nin Dış Politika Anlayışı
ABD’nin İngiltere’ye karşı ayaklanarak bağımsızlığını elde ettiği tarihten uluslararası arenada bir dünya gücü olarak belirdiği tarihe kadar ABD genelde liberal değerlerin savunucusu olarak ön planda durmak istemiştir. Bu bağlamda 1776 tarihli “Bağımsızlık Bildirgesi”nde bireylerin özgürlüğüne ve teşebbüs hürriyetlerine sıkça atıfta bulunulmuş ve ABD zamanla bu değerleri dış politikasında da yüksek sesle dillendirir hale gelmiştir. Bu açıdan küresel bir oyuncu olmasıyla birlikte ABD dış politikasının teorisinde değer vurgusu önemli bir yer tutar hale gelmişse de dış politikanın doğası gereği moral unsurlarla süslenmiş söylemlerin pratikte uygulanması çoğu zaman mümkün olmamaktadır.
ABD’nin dış politik karar alma sürecinde devlet başkanı önemli bir fonksiyon üstlense de iki kanatlı parlamento devlet başkanını dengeleyici bir işlev görmektedir. Ayrıca basın, sendika mensupları, iş adamları, entelektüeller ve dini kanaat önderleri tarafından yürütülen lobi çalışmaları vesilesiyle çeşitli çıkar gruplarının talepleri de dış politik karar alma sürecinde dikkate alınabilmektedir. Bu açıdan, neredeyse dış politik kararlar, iç politik aktörlerin rızası olmadan alınamamaktadır. Kurucu halkın Avrupa’daki zulüm ve yoksulluktan kaçan topluluklardan müteşekkül olması, bağımsızlık sürecinde ve sonrasında da etkisini hissettirmiştir. Dış politika açısından öncelikli amaç Avrupa devletleri arasındaki çıkar ve güç mücadelesinden olabildiğince uzak durmak olarak belirlenmiştir. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından SSCB’nin bölgesel anlamda nüfuz alanları oluşturması ve iktisadi ve politik anlamda Avrupalı müttefiklerin neredeyse tükenmiş olmaları, ABD’yi küresel bir liderlik mücadelesine girişmek konusunda teşvik etmiştir. Söz konusu bu küresel çaptaki liderlik mücadelesi iki kutuplu bir uluslararası sistemin ortaya çıkmasına da yol açmıştır. Bağlantısızlar adıyla eski sömürge devletlerin üçüncü bir kutup olma teşebbüsleri başarılı bir şekilde sonuçlanmamıştır. Neticede bu devletler başlangıçta ulusal bağımsızlık hareketlerini destekleyen SSCB’ye yakın olmuşlarsa da ekonomik sebeplerden ötürü giderek ABD politikalarına angaje olmak zorunda kalmışlardır.

ABD Dış Politikasında Değer Vurgusu
Değerler, toplumun doğasını, toplum içindeki bireylerin bu topluma karşı olan yükümlülüklerini, belirli bir toplumun diğer topluluklarla olan ilişkilerini ve “Nasıl bir dünya tezahürü söz konusu olmalı ?” sorusuna yönelik algıyı kapsamaktadır. Bu açıdan ABD toplumunun tesisi ve kurumsallaşarak devletleşme süreci, ABD’li ve Avrupalı pek çok yazar tarafından, Rousseau’nun “toplum sözleşmesi” adlı eserindeki fikirlerinin vücut bulmuş hali olarak kabul edilmektedir. Politik kültürün tesisi sırasında bireyler ve toplum arasında özgürlük ve güvenlik ikilemi temelinde oluşan diyalektik görünüm, zamanla gündelik hayatlara sirayet ederek içselleştirilir ve nihayetinde politik kültür, esasında bir sentez olarak mevcut görünümüne kavuşur.
ABD’li yazarlara göre ABD, kuruluş itibarıyla bir takım moral değerler üzerine inşa edilmiş olup, ABD’li karar vericileri için bu değerler üzerinden politika üretimi zorunlu olmuştur. Böylesine bir yapı ABD üzerinde, diğerlerine karşı sorumluluk ve yükümlülükler doğurmaktadır. Bu anlayışa göre, eşsiz konumu ve yapısı itibarıyla ABD, diğer geleneksel devletlerden farklıdır ve benzersiz bir görünümdedir. Bu değerler 17. Yüzyıl liberal düşünürlerinin “bireylerin devredilemez hakları” olduğu görüşlerine dayandırılmaktadır. Jefferson’ın kaleme aldığı “bağımsızlık bildirgesi” tam olarak: Kendi kaderini tayin hakkı, çoğunluk yönetimi – azınlık hakları, ifade özgürlüğü, federalizm, erkler ayrılığı, kamusal alanda fırsat eşitliği, kanunilik gibi değerler çerçevesinde şekillendirilmiştir. Max Weber’e göre fikirler, güçlü toplumsal gruplar tarafından etkili toplumsal pratiğe dönüştürülür ve bu çoğunlukla örgütlenme içindeki politik kültürü şekillendirme kabiliyetine sahip olan elitler vasıtasıyla gerçekleştirilir. ABD’de bu misyonu basın, sendika mensupları, iş adamları, entelektüeller ya da dini kanaat önderleri tarafından yürütülen, çeşitli politik lobi faaliyetleriyle içli – dışlı olan, politik karar verici erk üstlenmiştir. Bu vesileyle, ABD liderleri aldıkları kararlarla, ABD iç ve dış politikasını yalnız etkilemekle kalmamakta, yukarıda bahsi geçen süreç vasıtasıyla, karar alma sürecinde bizzat çeşitli çıkar gruplarının talepleri doğrultusunda yönlendirmelere de maruz kalmaktadırlar. Haliyle ABD karar vericileri için hareket alanları zımni olarak yeniden belirlenmiş olmaktadır.
ABD Dış Politikası ve Karar Verme
ABD Başkanı, dış politikanın oluşturulması sürecinde önemli bir işleve ve ağırlığa sahip bulunmaktadır. Başkan resmi olarak hükümetin başındaki isim olmanın yanında, ordunun ve diplomasinin de başı olarak, dış politika oluşum sürecinde anahtar konumdadır. Diğer devletlerle müzakere etme yetkisi yalnızca başkana tanınmıştır. Başkan’dan yetki almadan hiç kimse hukuksal anlamda müzakerelerde bulunamaz. Ayrıca büyükelçileri ve Dışişleri Bakanlığı (Department of State), Savunma Bakanlığı, Ulusal Güvenlik Danışmanlığı ve CIA gibi dış politika karar verme sürecinde son derece etkili ve önemli olan kurum ve kuruluşların yöneticilerini atama yetkisi, ABD Başkanı’na aittir. Başkana geniş yetkiler tanınmış olmasına rağmen, Başkan bu yetkilerini kullanırken sınırsız hareket etme kabiliyetine de sahip değildir. Anayasanın Senatoya tanıdığı yetkilerle Başkanın yetkileri dengelenmektedir. Örneğin; Başkan diğer devletlerle müzakere edip antlaşmaları imzalasa da söz konusu bu antlaşmaların yürürlüğe girebilmesi için, senatonun onayı gerekmektedir. Bu açıdan Wilson döneminde imzalanan 1919 Versailles Antlaşması ve Clinton döneminde imzalanan Kapsamlı Nükleer Testlerin Yasaklanması Antlaşması, senato tarafından onaylanmayarak yürürlüğe girmemiştir. Ayrıca, başkanın atamaları gerçekleştirme yetkisi olsa da senatonun bunu uygun bulması gerekmektedir.
ABD’li karar vericiler için etkileşimin yoğun olduğu bir ortamda iç ve dış politikanın birbiriyle ahenk içinde yürütülebiliyor oluşu, dış politik kararlarda belli bir meşruiyet zemini yaratarak, rahat hareket alanı oluşturmasına da engel değildir. Toplumsal görüşün dış politik kararlar doğrultusunda kanalize edilemediği durumlarda, sonucun olumsuz olması da kaçınılmaz bir olgu olarak hemen ortaya çıkmaktadır. Bu doğrultuda “Dünya için iyi olan Amerika için de iyidir.” ya da tam tersi bir anlayış çerçevesinde iç ve dış politik gelişmeler aynı paralelde değerlendirilir ve tek taraflı olduğu kadar, mesihçi bir anlayışla da ABD dış politikası, özellikle de II. Dünya Savaşı sonrası uluslararası yapıyı/sistemi, kendi değer yargıları çerçevesinde şekillendirmeyi istemektedir.
İç politikada olduğu kadar dış politikada da karar vericiler belli bir meşruiyet kaygısı gütmek zorunda oldukları için, ABD kamuoyunun hassasiyetlerine de kulak vermek zorundadırlar. Söz konusu moral unsurlar, ABD koloni geleneğine kadar izi sürülebilecek ve devletleşme sürecinde de yol gösterici olmuş esaslara dayanmaktadır. Bu açıdan ABD kurucu halkı, anavatanlarındaki baskı ve zulümden kaçarak, ABD’ye yeni bir gelecek inşa etmek için gelmiş olan göçmenlerden oluşmaktaydı. Çoğunluğunu Avrupa kıtasından gelen insanların oluşturduğu bu yeni toplum, devletçi olmayan ve otoriterlikten uzak bir örgütlenme tesis ettiler. Haliyle ABD’de bireyciliğin ön planda olmasına ve başta ekonomi olmak üzere pek çok alanda devletin rolünün sınırlı bir şekilde belirlenmiş olmasında, söz konusu bu etmen etkilidir.82 Bu bağlamda, Avrupalı devletler arasındaki ilişkilere ve politikalara karşı mesafeli olan bu yeni topluluğun, Avrupa ile olan ilişkilerin, mümkün olduğunca en alt düzeyde sürdürülmesi gerektiğini düşündüğü ve izolasyonizmi desteklediği tezi çeşitli yazarlarca savunulmaktadır.

İzolasyonizm Politikası ve ABD istisnacılığı Tezi
Lipset’e göre Avrupaya özgü bir feodal geçmişin ve bürokratik yapının olmaması, toplumun göreceli de olsa eşitlikçi yapısı, başarı odaklı değer sistemi, nispi gönenç seviyesi ve endüstrileşme kaynaklı demokratik-politik geçmişinin yarattığı sosyal ve politik ortam, sınıf bilinci gibi sol akımların kök salabileceği bir zeminin ortaya çıkmasına mahal vermemiştir. Ayrıca tüm bu özellikler de ABD’li yazarlarca, ABD tarzı endüstriyel demokratikleşmenin üstünlüğünün bir sonucu olarak algılanmakta ve yorumlanmaktadır. ABD’ye göç eden göçmenler, kendi ülkelerindeki koşulları değiştirmek için mücadele etmek yerine, yeni kıtaya göç etmeyi tercih ettiler ve ev sahibi devletin birey ideolojisini benimsediler. Bu ideolojik değişim aynı zamanda sınıf bilincinin ortaya çıkmasını geciktirdi ve her yeni göç dalgasıyla birlikte sosyal, politik ve ekonomik dokuda değişimler meydana geldiği için, dayanışmacı toplum anlayışı birey ideolojisi karşısında gelişim imkanına sahip olamadı. Aynı zamanda göç, ABD’de belli bir kesimin etnik temelli olarak ön plana çıkmasına da engel oldu ve bu sayede üst bir kimlik olarak kolayca ABD yurttaşlığını benimsenebildi.
ABD’nin kurucuları, Avrupa politikalarına angaje olunması durumunda, Avrupalı devletler arası çıkar çatışmalarına doğrudan müdahil olunacağını ve bunun ister istemez ABD iç politikasında da doğrudan olumsuz sonuçlara yol açacağı yönünde, uyarılarda bulunmuşlardır. Bu bağlamda, ABD’nin ikinci başkanı olan John Adams: “Mümkün olduğunca ve olabildiğince, kendimizi Avrupa politikalarından ve mücadelelerinden uzak tutmalıyız.” diyerek, ABD’nin kendi sınırları dışında tehlikelerle karşı karşıya kalabileceği gibi, Avrupa’nın tarihten kalma “yozlaşmış yönetim anlayışı” yüzünden içeride de demokratik hak ve özgürlüklerin kaybedilmesi riskiyle karşılaşılabileceği uyarısında bulunabiliyordu.
Her ne kadar “izolasyonizm tezi” savunuluyor olsa da kolonilerin, Yedi Yıl Savaşları’nda İngiltere’ye kaptırdığı Kuzey ABD’deki topraklarına, On Üç İngiliz Kolonisinin bağımsızlığına vereceği destekle dönebilmeyi arzulayan Fransa’yla İngiltere’ye karşı girdiği müttefiklik, bağımsızlık yönünde atılmış en önemli diplomatik adımdır. Ayrıca yeni kurulan ABD için 19. yüzyılın ilk çeyreğinin sonlarına kadar bağımsızlığa yönelik Avrupa kaynaklı tehdit devam etti ve bu da Avrupa Güçler dengesinin yakından takip edilmesini gerektirdi. Örneğin; Napolyon Savaşları sırasında, ABD’nin tarafsız olarak tüm taraflarla ticaret yapmak istemesi, İngiltere engeline takıldı. 1812 yılında İngiltere’nin Washington DC’i bombalamasına yol açtı ve dönemin başkanı James Madison, başkenti terk etmek zorunda kaldı. 1823’te Mondroe Doktrini’nin ilan edilmesi bile, İngiltere’yi Amerikan kıtasından uzaklaştırmakta yeterli olmadı.  Dış politikada izolasyonizm yüksek sesle sıklıkla dillendirilmesine karşın Eugenie’e göre, ABD’liler bağımsızlıktan bugüne kadar hiçbir zaman izolasyonist politika gütmediler. ABD gibi bir sanayi gücünün kendisini dünyanın geri kalanından soyutlayarak içe kapanacağını düşünmek mümkün değildir. ABD kendi şartları altında mevcut konjonktürü değerlendirerek başka hiçbir ulusa ya da topluluğa bağımlı olmadan, buna kendi değerlerini ve kavramlarını da enjekte etmeye çalıştı. George Washington’ın, “Veda Konuşması”nda üzerinde hassasiyetle durduğu konu; diğer uluslarla “daimi ittifaklar”dan kaçınılması gerektiğidir. Genelde savunulanın aksine 1890 – 1914 yılları arasında ABD hükümetleri dışa açılım konusunda hızlı adımlar attılar. Keza bu dönem pek çok yazar tarafından, ABD`nin de hiç yabancısı olmadığı globalleşme kıvılcımının yayılma gösterdiği bir dönem olarak işaret edilmektedir.

19. Yüzyılın başlarında ABD sanayisinin hızla gelişmesinin ardından, sanayisi gelişmiş kuzey eyaletleri, güney eyaletlerinin hammadde kaynakları üzerinde İngiltere ile rekabet halindedir. Kuzey kendi sanayisi için güneyin ürettiği hammaddenin dışarı çıkmasını istemedi ve bu amaçla iç savaştan önce düşük olan gümrük vergisi miktarı oranı, kuzeyin savaşı kazanmasıyla beraber artırıldı. İç savaş Güney ekonomisine ciddi zarar verirken, savaş sahası olmayan ve savaş ekonomisinin sayesinde üretim kapasitesini artıran Kuzey, ekonomik ve askeri bir dev haline dönüştü. 19. Yüzyıl sonlarında İngiltere’nin hegemonik gücünün temel taşı olan ekonomik kapasitesi, çağın teknolojisinin gerisinde kaldı ve özellikle de I. Dünya Savaşı’nın ardından İngiliz hegemonyasının sürdürülebilirliği ortadan kalktı. Böyle bir ortamda sahip olduğu askeri, ekonomik ve teknolojik kapasite itibarıyla ABD, en uygun hegemonik aday olarak belirmiş olsa da iç kamuoyunun karar verme sürecindeki etkinliği yüzünden, böyle bir pozisyon karşısında isteksiz kaldı. “Açık Kader” (Manifest Destiny) anlayışına göre de Birleşik Devletler, kendisini dünyanın geri kalanından soyutlayarak örnek bir model olabilecek ve diğer uluslar tarafından gıptayla seyredilecektir. Bu açıdan ABD, yüksek idealleri ve amaçları ile dünyaya en iyi şekilde hizmet edecek olan bir devlettir. ABD’lilerin mücadelesi özgürlüğü korumak ve yaymak üzerine kurulu ayrıcalıklı ve kutsaldır. Böyle bir amaca ulaşabilmek için, ABD’nin kendisini dünyanın geri kalanında soyutlayarak, diğer tüm uluslar için iyi bir örnek teşkil etmesi gerekir. Bu aynı zamanda ABD ulusunun bir yükümlülüğüdür.
Daha çok ABD sağı tarafından referans gösterilen “Amerikan istisnacılığı tezi” iç politikada devlete dar bir hareket alanı çizerek, bireylere faydalanabilecekleri daha geniş bir liberal hak ve özgürlükler ortamı temin etmektedir. Bu kavram ekonomiye devlet müdahalesinden kaçınılarak, tüm ekonomik faaliyetlerin pazar tarafından şekillendirilmesini ifade etmektedir. Uluslararası ilişkilerde ise; ABD izlenmesi gereken bir lider olarak “evrensel değerler”e sürekli vurgu yapan ve ABD ulusu için iyi olan değerlerin, tüm dünya ulusları için de iyi olduğuna inanmış ve bu doğrultuda tarihten gelen birikimiyle dünya politikasında ağırlığı olan bir devlettir. Bu bağlamda 2012 başkanlık seçimlerinde cumhuriyetçi aday Mitt Romney’nin şu sözleri, bu bakış açısından izler taşımaktadır:
“Amerika dünyaya önderlik etmelidir. Ben, eşsiz tarihi ve dünyadaki rolüyle istisnai bir ülke olduğumuzu düşünüyorum. … Bu Amerikan’ın zamanıdır. … Amerika için asla özür dilemek zorunda değilim…”
Tocqueville’e göre; “Amerikan istisnacılığı” tezi ile ABD’nin diğer devletler arasında eşsizliğine atıf yapılarak, feodal geçmişinin olmamasıyla ilintili tarihsel bir sonuca işaret edilmekte olduğuna vurgu yapmaktadır.
İzolasyonizm Politikasından Kopuş
Barışın sürekliliği için, Hakiki Barış İçin Dünya Ligi (World League for the Peace of Righteousness) adında uluslararası kurumsal bir mekanizma oluşturulmasını dillendiren ilk ABD Başkanı olan Theodore Roosevelt, ABD’yi bir dünya gücü olarak diplomasi sahnesine taşımak istiyordu; ama bunda başarılı olamadı. Wilson ise; ABD’nin eşsizliğine ve üstünlüğüne vurgu yaparak kendi güvenliği adına uluslararası sahnede boy göstermesi gerekliliğini ABD kamuoyuna kabul ettirmeyi başardı. İzolasyonizm politikasından bu kopuş, Birinci Dünya Savaşı’nın ertesinde sürdürülemedi ve savaş sonrası dünyaya yön vermek için, ikinci bir dünya savaşını beklemek gerekti. Wilson’ın 14 noktasında savaşın çağdışı sosyal bir sistemin ürünü olduğu belirtilip, hesap vermek zorunda olan bir hükümetin tesisi durumunda, adilane ve barışçıl bir dünya sisteminin yaratılabileceğine inanıyordu. Wilson’a göre, demokratik milletlerin ortaklığı olmadan, daimi bir barıştan söz etmek mümkün değildi. Bir tiranlığın sözünde durması beklenemezdi. “Demokratik devletler birbirleriyle savaşmazlar.” denilerek, yalnızca özgür insanların etkin olduğu devletlerin verdikleri sözlere sadık kalabilecekleri görüşü dillendirilmekteydi. Almanya’nın bölgesel hegemonyasını ilan etmesi durumunda açık denizlerin ve bu bağlamda da kendi güvenliğinin tehdit altında kalacağını düşünen ABD’nin karar vericileri, Birinci Dünya Savaşı’na İngiliz – Fransız ittifakı yanında yer alarak, olası bir Alman zaferinin, ayni zamanda da yeni bir hegemonik düzen tesisinin, önüne geçilmiş oldu. Ne var ki savaş sonrası düzenlemelerinde, ABD kendi kamuoyunun isteksizliği yüzünden savaştaki gibi etkin bir rol üstlenemedi ve tekrar Avrupa meseleleriyle olan ilgisini minimuma indirdi. 1929 Ekonomik Buhranıyla birlikte ekonomik anlamda uluslararası finansör rolünü de bırakarak, Avrupa`da ekonomik krizin derinleşmesine neden oldu. Yeni bir dünya savaşının çıkma ihtimaline kerşın 1935 – 1937 yılları arasında ABD Kongresi, bir dizi “Tarafsızlık yasası” çıkararak yeni bir savaşta ABD’nin tarafsız bir pozisyonda kalması için yasal gereklikleri sağlamış oldu. ABD kamuoyunda Birinci Dünya Savaşı’na ABD’nin müdahil olmasını savunanlar “Ölüm tacirleri” olarak nitelendirildi. Bu açıdan İspanya İç Savaşı’nda ABD’nin antifaşist kampa herhangi bir destek vermesi mümkün olamadı. Ayrıca yukarı da bahsedilen ekonomik durgunluk da ABD’nin izolasyoncu eğilimlerini pekiştirdi.

İkinci Dünya Savaşı sırasında New York Federal Rezerv Bankası, altın rezervini genişleterek dünyanın bir numaralı altın rezervi sahibi oldu. Savaş sonrası ekonomik darboğaz içinde dolar, en güçlü para birimi olarak ortaya çıktı. Savaş sonrası süreçte İngiltere; Afrika’daki, Pasifik’teki ve Akdeniz’deki sömürge topraklarından çekildi. İngiliz finansal gücüne dönüşen ticaret mekanizmasının taşıyıcısı olan deniz aşırı yatırımlar, savaş masraflarının karşılanabilmesi için elden çıkarılmak zorunda kalındı. İngiltere’nin ulusal borcu hızla yükseldi ve bu devletin ticaret hacmi savaş öncesi konumuna göre % 31 seviyelerine kadar geriledi. Böyle bir durumda İngiliz hegemonyası ve bu hegemonyanın tesis ettiği uluslararası düzenin sürdürülebilirliği tartışılır hale geldi. Üstelik İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bu yapıya temelinden karşı çıkan SSCB daha da güçlenmişti ve dünya giderek daha hızlı bir şekilde karşıt iki kutba ayrılmaktaydı.
ABD’nin dış politikada sıkı sıkıya sarıldığı tarafsızlık ve izolasyonizm anlayışı, Pearl Harbour baskını ile son buldu. Teknolojik gelişme ile birlikte artık coğrafi yalıtılmışlığın söz konusu olmadığı ve bu amaçla ulusal güvenliğin tesisi adına, bölgesel değil küresel politikaların izlenmesi gerektiği anlayışı gelişmeye başladı. Bu bağlamda, müreffeh bir ulusal politika için; süreklilik arz eden, istikrarlı bir dünya sisteminin inşa edilmesi gerekmekteydi.
Soğuk Savaş ve İdeolojik Tehdit
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ABD tekrar izolasyonist politikalara dönmedi/dönemedi ve bu yeni dönemde üç belirleyici unsur, ağırlık kazandı: İlk olarak ABD’nin uluslararası ilişkilerde daha fazla sorumluluk alarak, dünya barışının devamlılığına katkı sağlaması görüşü savunuldu. Dışarıda gelişen olumsuzluklar, öyle ya da böyle, ABD ulusunun güvenliğini de yakından ilgilendirmekteydi. Bu sebeple yeniden izolasyonist politikalara dönülemezdi. İkinci olarak, komünizm tehlikeli bir ideolojik tehdit görünümünde ortaya çıkarak, ABD’nin savunucusu olduğu bireysel özgürlüklere ve insan onuruna doğrudan bir tehdit anlamına gelmekteydi. ABD’nin tarihsel sorumluluğu gereği, muhakkak bu ideolojinin yayılmasına ve güçlenmesine mani olması gerekmekteydi. Üçüncü ve son olarak, komünist ideolojinin öncüsü olan SSCB, dünya barışı ve dünya halklarının özgürlüğü adına durdurulmalı ve Sovyet yayılmacılığı ve de etki alanı yaratma çabası engellenmeliydi.
Soğuk Savaş döneminde geliştirilen ABD düşünce sistematiğine göre, komünizm bütün dünyayı kendi görüşü çerçevesinde dönüştürmeyi amaç edinen, ABD yaşam biçimiyle taban tabana zıt bir doktriner düşünce sistemi olarak kabul edilmektedir. Çünkü ABD’ye göre komünizm köken olarak totaliter, antidemokratik ve antikapitalist olduğu kadar, ayrıca; özgürlüğü, bireysel hakları ve refahı da tehdit eden bir sistemdir. Bu anlamda SSCB ile mücadele edilmemesi ve bu devletin sınırlandırılmaması durumunda tüm dünya halkları için zorbalık ve esaret söz konusu olacağından, eşsiz tarihi ve bu tarihten gelen tecrübeleriyle ABD en ideal kurtarıcı olarak tarih sahnesine çıkmalıydı. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Wilson’ın idealleri paylaşılmakla beraber, daha da genişletildi ve derinleştirildi. ABD’nin bir kez daha dünya sistemini şekillendirme şansına sahip olması sürecinde, geçmiş tecrübelerin yol göstericiliğinden yararlanılmak istendi. ABD içe kapanma eğilimlerini dizginleyerek, dünya politikasıyla daha entegre bir profil çizdi. Batılı demokratik devletlerin katılımının sağlanması, yeni düzenin sürekliliğini sağlaması ve ABD hegemonyasına yönelik rıza unsurunun elde edilmesi açısından kolaylaştırıcı bir işlev gördü. Sovyetlerin yükselişine karşı geleneksel ittifak sistemi kurumsallaştırılarak, güçler dengesi revize edildi ve bir güvenlik sistemi yaratıldı. Liberal bir kimlikle, geniş katılım çerçevesinde savaş sonrası düzen kurumsallaştırılmaya çalışıldı. Tüm bu düzenlemelerin kaynağında en azından teorik düzeyde de olsa, Wilson’un düşüncelerinin katkısı olduğunu belirtmek gerekir.
İçe kapanma eğilimlerine rağmen Batı Avrupalı devletlere yönelik SSCB tehdidi, ABD’yi askerî bir ittifak andlaşmasına iten en önemli gerekçe oldu. Mart 1947’de İngiltere ve Fransa olası bir Alman saldırısına karşı savunma konseptiyle Dunkirk Antlaşması’nı imzaladılar. Bu pakt, 1948 Mart’ında Brüksel Antlaşması’yla Benelüx devletlerini de kapsamak üzere genişletildi. Brüksel Antlaşması’nın yapıldığı yıl SSCB, Almanya’yla ilgili oluşturulan Dörtlü Denetim Konseyi’nden, derin görüş ayrılıkları bulunduğu gerekçesini öne sürerek ayrıldı. Bu tarihten sonra Berlin konusundaki anlaşmazlıkların derinleşmesi üzerine, SSCB’den tehdit algılamasında olan Avrupalı devletlerin ABD ile askeri bir ittifak altında birleşmeleri konusunda teşvik etti. SSCB’nin uzlaşmaz tutumu, ABD’nin en izolasyonist siyasetçilerinin bile fikir değiştirmesine neden olarak, Avrupalı devletlerle gerçekleştirilecek olan ittifaka taraftar olmaya itti. Bu nedenle NATO (Kuzey Atlantik İttifakı / North Atlantic Treathy Organisation) ilk yıllarında kesin askeri hesaplardan çok; politik kaygıları yansıtan bir örgüt olarak işlevsellik gösterdi. Böylece Avrupa dengesini korumayı kendine görev edinen başlıca Batılı “kanat güç” rolü İngiltere’den ABD’ye geçmiş oldu.
ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrası dünya tezahürü “çok taraflı” olmaktan çok “kurumsalcı” bir bakış açısına dayanmaktadır. Savaş sonrası güçlü olan devletler maddi ve manevi olarak büyük bir yıkım yaşadıkları için; askeri ve ekonomik kapasitesiyle ABD komünizm tehdidine karşı ekonomik istikrarı ve bölgesel güvenliği tesis edebilecek tek güç olarak belirmekteydi. Bu açıdan Beeson ve Higgott, savaş sonrası düzenlemeleri “Çok taraflılık kıyafeti giydirilmiş tek taraflılık projesi” olarak tanımlamayı daha uygun bulmaktadırlar. Bu konuda Immanuel Wallerstein, hegemonya üzerine yaptığı çalışmalarda biraz daha ileri giderek, SSCB ve ABD arasındaki Soğuk Savaş’ı, aralarında hiç doğrudan sıcak savaş da yaşanmadığı için; zımni anlamda hegemonik bir paylaşım projesi olarak değerlendirmektedir. Bu kapsamda her iki devlet de kendi uluslararası (ya da daha doğru bir ifadeyle kutupsal) kurumsal mekanizmalarının liderliğini üstlenmekte ve birbirlerine karşı özgür dünyanın savunuculuğunu yapmaktaydılar.
 
Yararlanılan Kaynaklar
Serdar Sarı, 2008 Ekonomik Krizi’nin ABD Ekonomik Hegemonyasına Etkisi
Paul Kennedy, Büyük Güçlerin Yükselişi ve Düşüşü
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Serdar Sarı’ya aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: [email protected]

Ömer Burak Karatay

Uzun zamandır bildiklerini siz değerli kullanıcılarımıza aktarmaktan mutluluk duyan, araştırıp öğrendikçe bu siteye yazıp diğer insanların da bilgilenmelerini sağlamaktan zevk alan bir yönetici ve yazar. Ekonomi alanındaki gelişmeler / bilgilendirici metinler için www.ekodemi.com'a davetlisiniz. Bizlere her türlü fikir, istek ve şikayetlerinizi [email protected] üzerinden; markalarınızı değerlendirmek ve binlerce tekil kullanıcıya reklamınızı yapmak için [email protected] adreslerinden benimle iletişime geçebilirsiniz.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Tek amacımız sizlere temiz bilgi sunmak, lütfen reklam engelleyicinizi kapatın.