GenelKültür-SanatTarih

Adolf Hitler Dönemi Alman Mimarisi

Adolf Hitler, 20 Nisan 1889 yılında, iki Alman devleti olan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Alman İmparatorluğu’nun tam arasında bulunan bir Avusturya kasabasında, Braunau am Inn’de dünyaya geldi. Sıradan bir gümrük memurunun oğluydu. Babası devlet gümrük servisinden emekli olduktan sonra, Hitler çocukluğunun çoğunu Linz’de geçirdi. Hitler, anne ve babasını kaybettikten sonra iyi bir öğrenci olmadığından ötürü okulu terk ederek, Viyana’yı ziyaret etti. Sonra Linz’e geri döndü ve mimar ya da ressam olmayı düşündü. İki kere Viyana Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Fakültesi ve ressamlık okuluna girmeyi denedi ancak, başarılı olamadı. Bundan sonraki birkaç yıl boyunca yalnız ve fakir bir hayat sürdü. Ardından 1913’te Hitler Münih’e taşındı. 1914 yılında 1. Dünya Savaşı patlak verdiğinde, Alman Ordusu’nda savaş boyunca hizmet etti ve cesaretinden ve başarılarından dolayı çeşitli madalyalar kazandı. Savaş’ın ardından 1919 yılında Alman İşçi Partisi’ne katıldı. 8 Kasım 1923 yılında Bavyera Hükümeti’ni devirmek maksadıyla başarısız Birahane Darbesi’ni gerçekleştirdikten sonra, 26 Şubat 1924 yılında 5 yıl hapse mahkum edildi. Hapishanede “Mein Kampf” adlı kitabı yazdı. Hapiste 9 ay yattıktan sonra serbest bırakıldı. Siyasi kariyerine kaldığı yerden devam eden Hitler, Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP) ile 1933 yılında en çok oyu alarak, Almanya’nın başına geçti ve kısa bir süre sonra tek parti düzenini getirerek, totaliter bir rejim yarattı ve Führer ilan edildi. 1939 yılında Nazi Almanyası’nın Polonya’yı igal etmesiyle beraber, 2. Dünya Savaşı da başlamış oldu ve savaş 6 yıl sürdü. Savaşın ilk yıllarında üstün olan Naziler, çok geniş bir coğrafyada ve pek çok farklı cephede savaştıklarından dolayı, üstünlüklerini kaybetmeye başladılar. 30 Nisan 1945 yılında, Sovyet birliklerinin tam Berlin şehrini düşürmeye yaklaştığı bir sırada Adolf Hitler, bugün hala kesin olmamakla beraber, intihar ederek hayatına son vermiştir.

Nazi Almanyası’nın en ünlü ve önemli mimarı Nazi Almanyası Silahlanma Bakanı olan Albert Speer’di. Speer, 1931’de Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’ne (NSDAP) katıldı ve on dört yıl süren siyasi kariyerine başladı. Mimari becerileri onu NSDAP içinde gittikçe yükseltti ve kısa sürede Hitler’in ilgisini çekerek, onun yakın çevresine girmeye başladı. Hitler, parti mitinglerinin düzenlendiği Nürnberg’deki Reich Şansölyesi ve Zeppelinfeld Stadyumu dahil olmak üzere en önemli mimari yapıları onun tasarlamasını ve yapılandırmasını emretti. Speer ayrıca, Berlin’i büyük binalar, geniş bulvarlar ve yeniden organize edimiş bir ulaşım sistemi ile yeniden inşa etmeyi planladı. Şubat 1942’de Hitler, Speer’i bu başarılarının ardından Reich’ın Silahlanma Bakanı olarak atadı. Projelerinin çoğunu Hitler ile tasarlamışlardır. Savaştan sonra diğer Naziler gibi Nürnberg’de yargılanmış ve verdiği akıllı ifadelerle idamdan kurtularak 1 Ekim 1946’da 20 yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Speer, birkaç defa erken tahliye taleplerinde bulunmasına rağmen, cezasını tamamını çoğunlukla Batı Berlin’deki Spandau Cezaevi’nde geçirdi. 1966’da infazı sona erip serbest bırakılan Speer, “Üçüncü Reich ve Spandau: Gizli Günlükler” adlı iki en çok satan otobiyografik eser yayınladı. Hitler ile olan yakın ilişkisini ayrıntılarıyla beraber okuyuculara ve tarihçilere Nazi rejiminin işleyişi hakkında benzersiz bir bakış açısı kazandırdı. Speer, Londra’yı ziyaret ederken 1981’de bir inme nedeniyle hayatını kaybetti.

Nazi Almanyası’ında Mimari ve Sanat

Tıpkı Benito Mussolini dönemi faşist dönem İtalya’sı gibi, Adolf Hitler dönemi Nazi Almanya’sı da Roma İmparatorluğu’dan derinden etkilenmiş ve onları ilam almışlardı. Hitler, Naziler’in Avrupa’yı ele geçirebilecek kudrette olan askeri gücünden ve militarist ruhundan son derece memnundu ve kendisi de bu görüşteydi. Kendi şahsi politik görüşlerini ve ideolojisini, Roma İmparatorluğu’nun ideolojisine benzetiyordu ve onları birbirleriyle ilişkili olarak görüyordu. Naziler de tıpkı Romalılar gibi neredeyse kutsal güçlere sahip bir lider tarafından yönetilen ve açıkça tanımlanmış bir sosyal ve politik hiyerarşi sistemini, Roma düzenini, disiplinini ve militarizmini benimsemişlerdi. İtalya’da Vatikan ve Papa’nın etkisinden dolayı dini etki ortadan kaldırılamamış olmasına rağmen, Nazi Almanyası’nda din ortadan kaldırılabildiği için, bu dönemden itibaren Nazi liderlerinin, tarihi Antik Germen Mitolojisi’ndeki figürlerinin ve kahramanlarının kültlerine tapınılmaya başlanması amaçlanıyordu.

Hitler, Naziler’in Fransa’yı 1940’ta işgal etmesinden sonra verilen bir konuşmada “Savaşı kazanacağız ve zaferimizi binalarımız aracılığıyla güvence altına alacağız” dedi. Mimarinin Hitler tarafından güçlü bir siyasi araç olarak algılanması, Nazi rejiminin gücünü Almanya’da eşsiz kılmıştır. Nazi Almanyası’nda ideoloji ve propaganda faaliyetleri ile zenginleştirilen faşist mimari, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir güçte ve hızda yükseldi. Mimariyi hem sanat, ideolojik amaçlar doğrultusunda siyaset için kullanan Naziler, bu doğrultuda bir propaganda faaliyeti başlattılar. Naziler, sosyal ve kültürel organizasyonlarına da mimariyi entegre ettiler. Bunun için de propaganda malzemelerini ve siyasi ideolojilerini kullanarak karşılarındaki muhalefete boyun eğdirdiler. Totaliter rejim yönetimi altındaki mutlak hükümet kontrolleri ve etkileri dünyasında meşruiyet kavramı, ideolojinin de yardımıyla beraber, genellikle belli bir dereceye kadar kontrol, manipülasyon veya sanatın etkilenmesini gerektirir. Mimarinin ve sanatın devlet tarafından düzenlenmesinin en uç örneklerinden olan Nazi Almanyası’nda, sanatın olası ikiliği şu şekilde görülmüştür; otoriter rejimlerle sınırlı olmamakla birlikte, özgürce konuşma ile sanatın ifade edilmesi veya sansür, kişisel ifade kısıtlamaları ve zorla kolektif iradenin ve propagandanın aracı olması durumlarıdır. Sanatların hükümetler tarafından siyasal olarak elden geçirilmesi, otoriter rejimlerle sınırlı olmaması, bu durum sanatın ikili doğasını ve nihai soyutlamasını ortaya koymaktadır.

Nazi Almanyası’nda siyasi hedeflerinin gerçekleştirilmesinde sanatın ve mimarinin kullanılması benzersizdir. 1935 yılında yapılan bir konuşmada Hitler, sanatın vazgeçilmez doğası üzerine görüşlerini şu sözler ile dile getirdi: “Sanatın, en bozulmamış, halkın ruhunun en yakın yansımasını oluşturması nedeniyle, kitlenin en büyük doğrudan etkisiyle bilinçsizce egzersiz yaptığına inanıyorum.” Bu doğrultuda ülkedeki tüm mimarlar, müzisyenler, şairler, ressamlar ve dansçılar, “Gesamtkunstwert” olarak da bilinen ve “Total Work of Art” olarak adlandırılan bir sistem aracılığıyla bireysel çıkarlarını terk etmeye ve doğrudan hükümetle ortak bir Nazi ideolojisi hedefi doğrultusunda çalışmaya gönüllü olarak çalışmaya çağrıldılar. Nazi Almanyası’ndaki Gesamtkunstwert programı ile birlikte ülkedeki sadece sanat dallarını değil, aynı zamanda liderlerin, tarihin ve insanların yeni materyal olarak siyasal felsefesini de içeriyordu. Bütün bu sanatsal ve ideolojik birikim de büyük bir sanat eseri haline getirildi. Nazi hiyerarşisi ile birlikte hükümet, tek birleşik siyasi ya da kültürel varlığın daha kolay tasarlanabileceğini, düzenlenebileceğini ve kontrol edilebileceğini düşünüyordu.

Tüm mimarların ve diğer sanatçıların hükümet adına çalışmaya başladığı “Gesamtkunstwert” yani “sanat eserleri vasıtasıyla Nazileştirme süreci” şeklinde açıklanabilecek bu hükümet destekli Nazi sanat programı, “Gleichschaltuung” denen ve Nazi Almanyası’nı ekonomi ve ticari birliklerden medyaya, kültürden eğitime kadar, topluluğun her alanında totaliter kontrol ve koordinasyon sistemi oluşturan süreç ile desteklendi. Bu hakimiyet süreci ve her alandaki iletişimsel etkinliğin tam kontrolü, “Weltanschauungskrieg” denen ve ideolojik mücadelelerde propaganda amacıyla kullanılan bir kara propaganda tekniği sayesinde olmuştur. Weltanschauungskrieg, tüm Almanları sindirmek, homojenleştirmek ve idealleştirmek için tasarlandı. Böyle bir programın amacı, modernleşmenin getirdiği düzende sosyal paradigmaları açıklamak için kullanılan “Gemeinschaft” terimini, yani toplumu mutlak birliğe ulaştırmak olmuştur. Tarihçi Robert J. Lifton bu durumu “Bütün politik, sosyal ve kültürel kurumlar, güvenilir Naziler tarafından tamamen idealleştirilecek ve kontrol edilecek. Gleichschaltuung, ister dışlanma, ister tehdit, ister cebren olsun, mümkün olan tüm muhalefetin ortadan kaldırılması için bir öfemizm olabilir.” şeklinde açıklamıştır. Yani Nazilerin Alman halkını bir bütün halinde toplamak maksadıyla en çok kullandıkları kavramlar ve değerler, sanat ve kültür olmuştur. Aralarında George Mosse ve Jeffrey Herf’in de olduğu birçok ünlü tarihçi, Üçüncü Reich’i anlamak için Hitler’in kültürel inançlarının önemini vurgulamışlardır ve Hitler’in Almanya’daki rolünün siyaset adamlığının yanında aynı zamanda kültürel bir devrimci olmasını da belirtmişlerdir.

Nazi Almanyası’nda Mimari ve Sanatın Estetizasyonu

Walter Benjamin, Susan Sontag, Anson Rabinach ve Rainer Stollmann, yazmış oldukları eserlerinde Üçüncü Reich’ta icra edilen mimari ve diğer sanatların estetizasyonu ile diğer sağ ya da sol totaliter rejimlerin mimariye ve sanata yaptıkları entetizasyonlarının temel farklarını vurgulamışlardır. Walter Benjamin 1936 yılının başında, sanatın ve siyasetin arasında var olan ters ilişkiyi, “siyasi yaşamın estetizasyonu” ifadesini kullanarak bu farkı vurgulamıştır. Alman faşizminin gerçek sanatsal başarısının politik yöntemlerle sağlanabileceğine inanıyordu. Benjamin’in siyaset ve sanat füzyonu, Susan Sontag tarafından “Fascinating Fascism”, yani “Büyüleyici Faşizm” denkleminde incelenmiştir. Sontag’a göre, faşist sanat faşist siyasi ideolojiyi tamamlayarak teşvik eder ve hayat kavramını sanat olarak besler. Rainer Rabinach, “Üçüncü Reich’te Üretim Estetiği” (The Aesthetics of Production in the Third Reich) başlıklı makalesinde, “Politik kuralı estetik bir sembolleştirme ile meşrulaştırma girişimi, belki de 20. yüzyıl faşist rejimlerini, diğer otoriter egemenlik biçimlerinden ayıran belirleyici özelliktir.” şeklinde ifade etmiştir. Rainer Stollman’a göre de, Nazileştirilmiş sanat, mimari ve kültürün somut unsurları, Nürnberg Miting Meydanı, Thingspiele Tiyatroları ve anıtsal mimari, faşizme sanatsal bir anlam kazandırdı ve sanat üzerinde kalıcı bir siyasi kabuk yarattı.

Nazi rejimi döneminde özellikle siyaset, ekonomi, askeri ve diğer sosyal kurumlar, Naziler tarafından parti programlarının ideolojik amaçları doğrultusunda, halkın Nazi ideallerine uygun tasarımı ve insanların manipülasyona yaradıklarından dolayı bir tür sanat biçimi olarak algılanıyorlardı. Führer Adolf Hitler ile beraber onun en sadık adamlarından olan, Nazi Almanyası’na Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanı olarak hizmet etmiş olan Joseph Goebbels, politik olarak sanat, halkın orta şekli ve mümkün olan en büyük sanatsal yaratım olarak kamusal kalıplaşımı belirttiler. Nazilerin ideolojik idealleri doğrultusunda sanatı ve mimariyi estetize etme süreciyle birlikte insanların, devletin ve hükümetin örgütsel aygıtlarının ve ideolojik hedeflerin
birleştirilmesi ve homojenleştirilmesi yöntemiyle, iktidarın sağlamlaştırılmasına yol açmış oldu. Sanat eğitimi için Naziler’nin en üst düzey yetkilisi ve otoritesi olan Robert Boettcher, icra ettikleri sanatın estetizasyonu sürecinde, sanatın “huzursuzluğun ortadan kaldırılması ve ulusun pasifize edilmesi gibi önemli bir işleve sahip olan bir sosyal çimento (a social cement which has the important function of eliminating unrest and pacifying the nation)” olduğunu belirterek, rolünün önemini vurgulamıştır. Sanatın ve mimarinin estetizasyonu, sanatın Nazi Almanyası’nda belirgin bir yere sahip olmasına olanak sağladı ve nihayetinde Almanya’yı döneminin sanat ve mimarisinde diğer batı ülkelerinden çok daha büyük ve ileride olan bir konuma getirmiş oldu. Alman mimarlar ve sanatçılar, Hitler’in kaleme aldığı Mein Kampf’ın ideolojik öğretilerinden ve Naziler’in diğer teorik eserlerinden, halk tarafından daha kolay anlaşılabilen ve sindirilebilen sembolik sanat biçimini ve mimari üslubunu yaratarak, Nazi ideolojisinin sanatsal çevirmenleri haline getirildiler. Nazi Almanyası’ndaki sanatçıların ülke içerisindeki faaliyetleri ve sosyal konumları, kişisel ve kamusal düşüncenin otonom bir ifadesinden, nasyonal sosyalist hareketin öncü ifade biçimine dönüştürüldü. Bu ideolojik dönüşüm ve devşirme sonucunda da sanatçılar ve mimarlar, Nazi ideallerini sadakatle temsil eden figürler haline getirildiler.

Susan Sontag, bazı Nazi sanatçılarına ve mimarlarına, tasvirlerinin ve eserlerinin nasyonal sosyalizmin gerçek yüzünü olduğu gibi sunma eğiliminden, halk için daha ideal ve anlaşılır olana doğru kaydığını yazdı. Sontag, Hitler’in bu durumu “Bu tür düşünceleri temsil eden sanatçı, sadece bir şovmen değil, aynı zamanda da bir izleyici olmalıdır. Bu sebepten ötürü de mimarlar ve sanatçılar kesin olarak algılanabilen, kesin olarak tanınmış bir Alman anlayışını sunmalıdırlar.” şeklinde açıklamıştır. Bu anlayışı sunabilen sanatçılar, mimarlar, askerler, akademisyenler ve politikacılar da, partinin önde gelen üyeleri arasına yükseltildiler.

Propaganda Olarak Nazi Mimarisi

Propaganda, kendisine hizmet edebilme potansiyeli olan her şeyi manipüle eden ve kullanan bir faaliyettir. Bu nedenden dolayı da mimari ve sanat, Naziler tarafından manipüle edilip kullanılabilecek bir propaganda malzemesi olarak kullanılmıştır. Aslında Hitler, “Sanat, Alman ruhu için bir propagandadır.” fikrine sahipti. Bu gerçekten de Hitler ve Goebbels’in Alman sanatçılar ve mimarlar için öngördüğü vazifeydi. Joseph Stalin’in Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ndeki “sosyalist gerçekçilik” sanat akımındaki zorunlu unsurlarına benzer şekilde, Nazi sanatçılarına ve mimarlarına da, Nazi Propaganda Bakanlığı’nın dağıttığı ve sanatçıları Üçüncü Reich’a hizmete zorladığı bir rehber verilmiştir. Hitler, propagandanın iktidarın kalıcılığında en önemli unsur olduğuna inanıyordu. Sanatçılar ve mimarlar, bir nasyonal sosyalist üslubun üretilmesinde ve yaygınlaştırılmasında kullanıldılar. Hitler’in plan ve ideallerini meşrulaştıracak her
türlü sanatsal katkı meşru görülüp kabul edildi. Bunun sonucunda Alman kültürünün yayılması için mimariden edebiyata, resimden heykele, tiyatrodan sinemaya kadar her alanda bu ülkü uğruna halktan ve sanatçılardan kitlesel destekler gelmiştir. Gesamtkunstwert ile birlikte, halkın temel milliyetçi duyguları canlandırılacak ve yaratıcı güdüler ırkın ve ülkenin uygun kanallarına yönlendirilecekti. Ancak Naziler’in icra ettiği sanat ve mimari, propagandadan çok daha öte bir şeydi. Sanat ve mimari, nasyonal sosyalizmin meşru bir siyasi varlık olarak kabul edilmesi için gerekli olan ve özenle hazırlanmış bir araçtı. Hitler, halkın nezdinde bu meşruiyeti kazanmak için Nazi geleneklerinin sanat yoluyla hızla üretilmesini gerekli görmekteydi. Bu konuyu Hitler şu sözlerle açıklar: “Popülerlik ile güç birleştirilirse ve birlikte belirli bir süre ayakta kalabilirse, sarsılmaz kabul edilebilen bir geleneğin otoritesi, daha da sıkı temel üzerinde bir otorite ortaya çıkartır.”

Hitler’e göre kültürler ve gelenekler meşruiyetin esasıydı, ancak aynı zamanda da topluluğun kontrolü için kullanılan bir araçtı. Çünkü akılcı olmayan ve sadece ritüel haline getirilmiş tarzdaki gelenekler, otoriter bir rejime büyük bir fayda sağlayabilir. Harold Lasswell, bu tür propagandanın olası neticesini ön plana çıkararak 1927’de yayınladığı “Propaganda Tekniği ve Dünya Savaşı” (Propaganda Technique and the World War) adlı kitabında şunları yazdı:

“Daha yeni ve sinsi bir araç, binlerce ve hatta milyonlarca insanı bir bütün haline getirerek nefretin yayıldığı bir topluluk yaratacak. Bu araç adeta bir alev gibi muhalefeti yakacak. Bu araç bir tür balyoz olacak ve bu balyozun adı da propaganda olacak.”

Hitler, propagandayı aynen bu şekilde kullandı. Propaganda için yararlı olarak algılanan herhangi bir aracın manipüle edilmesi, sömürülmesi ve dağıtım kanallarının Naziler’in ideolojik mesajıyla bombalanması bir tür norm haline geldi.

Nazi Dönemi Mimari Örnekleri

Roma mimari prensipleriyle tasarlanan dev ölçekli kompleksler, eserlerde büyüklüğün ve anıtsallığın sağlanmaya çalışılması ve anıtların gözlemlenebilmeleri amacıyla yeni aksların açılması, hem İtalya hem de Almanya’daki benzer rejimlerin mekan ölçeklerinin ve ideolojik şehir çehrelerinin benzerliğini göstermektedirler. Tüm bunlara rağmen her ne kadar bu iki ülkede o dönemde kullanılan mimari dil, temeldeki amaçlarında ve kullanılan kavramlarda benzer olsalar da, bu amaçlara ulaşmak için uygulanan üslup ve yöntemler farklılık göstermekteydiler. İtalya’da ilk dönemlerde ortaya çıkan mimari eserlerde rasyonalist ve modem yaklaşım olmasına rağmen, daha sonraki yıllarda bu yaklaşım daha çok neoklasik üsluba doğru kaymıştır. Halbuki Almanya’da, daha en başından itibaren sade bir neoklasik üslubun hakim olduğunu görmekteyiz. Rasyonalizm ve fütürizm gibi yenilikçi akımlar, İtalya’da faşizmden daha önce ortaya çıkmışlardır. Faşizmden önce de etkili olan rasyonalizm ve fütürizm, Mussolini devrinde de etkilerini artırarak varlıklarını korudular. İlk bakışta totaliter bir rejimin, öncü bir üslubu resmi üslup olarak benimsemesi bir tür çelişki olarak düşünülebilir. Ancak burada önemli olan nokta, faşizmin de tıpkı öncü üslup gibi, toplum içerisinde radikal değişiklikler ve yenilikler amaçladığı unutulmamalıdır. Öte yandan, Almanya’da doğmasına rağmen modern mimari Naziler tarafından tamamıyla dışlanarak okulları kapatılmıştır ve bu akımın önde gelen mimarları da yurtdışına kaçmak zorunda kalmışlardır.

Naziler’in Romalılar’dan aldığı ideolojik anlamı olan sanatsal ilhamlar, devlet sanatı haline getirilmiş ve sanat ile mimarinin açık bir şekilde siyasi ve ideolojik bir propaganda malzemesi olarak kullanıldığını gösteriyordu. Bu ilhamlara bir örnek olarak, Münche için planlanan yeni şehir merkezi verilebilir. Bu yeni şehir merkezi planına göre çok tipik bir “cardo” ve “decumanus” birleşimi vardır ve bu plan T-plan şemasındadır. Bununla beraber, Albert Speer’in başkent Berlin ya da o dönemki yeni adıyla Germania için tasarladığı şehir planı da benzer sanatsal eğilimleri ve ilhamları göstermekteydi. Hiçbir zaman tam tasarlandığı gibi gerçekleştirilememiş olsa da, anıtsal bir aksiyel yolun sonunda, Roma’daki Pantheon’dan esinlenerek tasarlanan dev kubbeli bir anıtsal yapı olan Volkshalle ve dev ve ihtişamlı bir zafer takı bulunacaktı.

Benzer ilhamlardan biri de Reichssportfeld’de görülmektedir. Adolf Hitler, Berlin’de düzenlenecek olan 1936 Olimpiyat Oyunları için dönemin ünlü Alman mimarlarından Werner March’a da görev vermişti. March’ın en ünlü faşist dönem projelerinden olan Reichssportfeld’in tasarımı, Roma İmparatorluğu dönemindeki Trajan Forumu örnek alınarak tasarlanmıştı. Reichssportfeld Olimpik Kompleksi’nin ana mekanı, Nazi Almanyası döneminin çoğu büyüleyici geçitlerinin ve törenlerinin yapıldığı dev bir meydan olan Maifeld’di. Maifeld’de yapılan gece törenlerine ellerinde meşalelerle on binlerce kişi katılırdı ve faşist ruha uygun etkileyici gösteriler düzenlenirdi. Bu gösterilerde, Alman kimliğinin antik kökenine atıfta bulunan bir takım ritüeller düzenlenerek, milli bir şuur oluşturulmaya çalışılırdı. Her ne kadar Nazi Almanyası’nın mağlup edilmesinin ardından, dönemin mimari eserlerinin kütleselliği ve anıtsallığı hakkında yapılan yorumlar, en başta da Albert Speer olmak üzere, bir tür büyüklük hezeyanı ile açıklanmaya çalışıldıysa da, bu tarz bir açıklama aslında oldukça sığ bir yoruma sahiptir. Totaliter rejimin ve faşist ruhun karakterinden ve ideolojisinden ortaya çıkan ilhamlar ve etkiler, Hitler’in kendisinin ve yakın çevresinin etkisinden çok daha belirleyici ve önemlidir. Nazi Almanyası döneminde yapılmış olan mimari eserler ve diğer binalar, ülkenin ve hükümetin hızla artan gücünün birer simgeleriydi ve bu sebeple doğal karşılanması gereken bir durumdu. Aynı zamanda bu ideolojik mimari eserler, ilk dönemlerde kazanılan başarıların yarattığı iyimserlik ortamını yansıtan birer propaganda malzemeleriydiler.

Şehir Planları

Welthauptstadt Germania

Welthauptstadt Germania (World Capital Germania), Hitler’in savaşı kazandıktan sonra başkent Berlin’i baştan aşağı faşist ideolojiyi yansıtacak biçimde yenilemeyi düşündüğü, ancak savaşı kaybettiği için asla gerçekleştiremediği projenin adıdır. Bu dev şehir planı projesi için kullanılan “Welthauptstadt Germania” adı, ilk olarak Nürnberg’de yargılanıp hapisten çıktıktan sonra Albert Speer tarafından 1969’da yayımlanan “Üçüncü Reich’in Anılarında” (Erinnerungen) adlı kitapta yazılmıştır. Aynı zamanda, her ne kadar hükümet veya bizzat Adolf Hitler’in kendisi tarafından hiçbir resmi görevde kullanılmamış olsa da, Welthauptstadt Germania projesi, başkent Berlin için Nazi dönemi inşaat planı ile eşanlamlı hale geldi ve sonrasında bu plan “Reich Sermayesi için Kapsamlı İnşaat Planı” (Gesamtbauplan für die Reichshauptstadt) olarak adlandırıldı.

Hitler’e göre Berlin, yenilenmiş bir ulusa layık yeni bir Alman şehri olacaktı. Dünyaya Almanya’nın ekonomik, politik, kültürel ve askeri gücünü ve Alman halkının birliğini gösterecekti. Albert Speer’e göre, Berlin şehri öncelikle yabancıları etkilemelidir:

“Yolcular tren istasyonundan çıktıklarında şehrin manzarası ve Reich’in gücü tarafından şaşkına dönecekler.”

Welthauptstadt Germania ile birlikte yeni Berlin, kuzey-güney ekseninin her iki ucunda iki büyük tren istasyonuna ve iki uzun ve çok geniş tören bulvarına bölünmüş olacaktı. Kuzeydeki ana meydan, Napoléon’un Paris’teki Arc de Triomphe ile kıyaslanarak yarışması bir zafer takı tarafından taçlandırılacaktı. 300 metre genişliğinde, 130 metre derinliğinde ve 128 metre yüksekliğindeki bu zafer takı, yüksekiğiyle bölgedeki tüm diğer binaların üzerine çıkacaktı ve kelimenin tam anlamıyla onları tepeden seyredecekti. Zafer takıyla beraber bu geniş cadde üzerinde muazzam büyüklükte kubbesi olan ve her yerden görünebilen Volkshalle de bulunacaktı. Ayrıca büyük bir yeni belediye binası, bir polis merkezi ve kara, deniz ve hava kuvvet komuta binaları da dahil olmak üzere on bir bakanlık bu dev cadde üzerinde olacaktı.

Münih Kent Planı

Yalnızca başkent Berlin için değil, Hitler için çok önemli bir şehir olan Münih kenti için de savaş kaybedildikten sonra rafa kalkmak zorunda kalan projeler vardır. Hitler’in Münih’e olan sevdası, kentle ilgili olan anılarından kaynaklanmaktadır. Çünkü Hitler hem 1. Dünya Savaşı’nda orduya katılmaya bu şehirde karar vermiş, hem de Nazi Partisi’ni burada kurmuştur. Bundan dolayı eğer savaş kazanılmış olsaydı, kent tıpkı Welthauptstadt Germania’da olduğu gibi faşist ideolojiyi ve hayat görüşünü gösterecek şekilde yeniden dizayn edilecekti.

Münih şehrini yenileme çalışmaları için Hitler, yine kendisinin en güvendiği mimarı olan Speer’e görev vermesine rağmen, bazı projelerin tasarımlarında bizzat kendisi çizimleri tamamlayarak, Münih yapılması için tasarladığı mimari projelerini ortaya koymuştur. 20. yüzyılın ilk yarısında dünyadaki en büyük anıt yapıları, Roma’daki San Pietro Bazilikası ile Paris’teki Arc de Triomphe’ydi. Hitler, Nazi Almanyası’nı sembolize edecek yapıların, bu eserlerden çok daha büyük olmasını arzuluyordu.

Hitler’in Münih şehri için kendi çizdiği projeler arasında eğer tamamlanabilse dünyanın en büyük dikilitaşı da olacaktı ve o dikilitaşın tepesine Almanya’nın sembolü olan kartal bulunacaktı. Ayrıca Hitler’in Münih şehri için olan planları arasında Münih Tren İstasyonu’nu yeniden inşa edilmesi de bulunuyordu.  Hitler, Münih’e inşa edilecek ve Naziler’i temsil edecek kent meydanı inşaatını 1 Ağustos 1948’de bitirmeyi planlamıştı. Ancak Naziler 2. Dünya Savaşı’nı kaybedince, Münih Tren İstasyonu projesi de çoğu projenin yapılamaması ya da tamamlanamaması gibi gerçekleştirilemedi.

Miting Meydanları ve Stadyumlar

Hitler’in partisi olan NSDAP’nin 1933’ten 1938’e kadar düzenlediği parti mitingleri, Almanya’nın Nürnberg kentinin 11 km2 alan kaplayan ve “Reichsparteitagsgelände” olarak adlandırılan yerde gerçekleştirildi. Reichsparteitagsgelände’de toplam 6 miting düzenlendi. Tasarlanan miting meydanlarından yalnızca Zeppelinfeld ile Luitpoldarena ve büyük bir yol olan Große Straße tamamlanabilmiştir. Tasarımların neredeyse tamamına yakını Adlof Hitler ve Albert Speer’e aittir.

Kongresshalle

Reichsparteitagsgelände’deki en önemli mimari eserlerden birisi, Nazi döneminden kalan en önemli anıtsal yapılardan ve simgelerden birisi olan Kongresshalle (Kongre Salonu) olmuştur. Kongresshalle, dönemin ünlü mimarlarından Ludwig Ruff ve oğlu Franz Ruff tarafından tasarlanmıştır. Planlanan tasarımına göre Kongresshalle’nin 50.000 sandalyeye sahip olması ve yapının çatısının da kendi kendini taşıyabilen bir mühendislik ile inşa edilmesi gerekiyordu ki, bu çatı yalnızca proje aşamasında kalmıştır.

Yapı, Nürnberg’deki Reichsparteitagsgelände’nin kuzey batısında, yani Dutzendteich Gölü, Große Straße ve Luitpoldarena’nın tam ortasında olacak şekilde konumlandırılmış bir yerde bulunmaktadır. Kongresshalle’nin tasarımı, özellikle dış cephesi ve planına bakılırsa, Antik Roma döneminde inşa edilmiş olan Roma şehrindeki Colloseum’dan esinlenerek yapılmıştır. Cephesinde tıpkı Antik Roma mimarisinde olduğu gibi kolonatlı düzenlemeler, mükemmel simetri ve ritim göze çarpmaktadır. Yapının yüksekliği 39 metre ve çapı da 250 metredir. Bunun yanı sıra yapıda genel olarak kullanılan malzeme taş tuğladır ve ayrıca bir cephesi tamamen granit panellerle inşa edilmiştir. Kongresshalle’nin temeli ilk olarak 1935’te yapılmasına rağmen, kendi kendisini taşıyabilen bir mühendislikle inşa edilmesi planlanan çatının hiçbir zaman bitirilememesinden dolayı, günümüze kadar eser aslında eksik kalmıştır. Kongresshalle, günümüzde hala ayaktadır.

Zeppelinfeld

Reichsparteitagsgelände’deki belki de en meşhur miting stadyumu olan Zeppelinfeld, Große Straße’nin doğusundadır. Albert Speer tarafından tasarlanmıştır ve 1933-1938 yılları arasında Nürnberg’deki Reichsparteitagsgelände’ye inşa edilmiştir. “Zeppelinfeld” ismi ya da diğer adıyla “Zeppelinwiese”, Ağustos 1909’da Ferdinand Graf von Zeppelin’nin tam olarak yapının bulunduğu noktaya zeplinlerini indirmesine atıfta bulunmak maksadıyla verilmiştir.

İnşaatın daha ilk aşamasında Zeppelinfeld’in oturacağı alana dikdörtgen şeklinde taştan bir tribün yapıldı. Bu tribün toplamda maraton bölümü, yani askeri geçitlerin izlenebileceği klasik tarzda bir kuşak olan ana izleyicilerin tribünleri ve dikdörtgen taş kulelerin aralıklı yan tribünleri ile birlikte 240.000 kişi kapasitesine sahipti. Zeppelinhaupttribüne olarak adlandırılan bu ana tribün 360 metre uzunluğundaydı ve ana tribünün tam ortasında, Adolf Hitler ve parti üyeleri için yükseltilmiş bir platforma da sahipti. Bütün yapı bir defne çelengi içinde altın kaplama bir haç ile taçlandırılmıştı.

Zeppelinfeld, Albert Speer’in Nazi partisi için yaptığı ilk eserlerden biriydi ve Antik Pergamon şehrindeki Zeus Altarı’ndan esinlenerek tasarlanmıştı. Zeppelinfeld günümüzde hala ayakta olmasına rağmen, Almanya’nın 2. Dünya Savaşı’nı kaybetmesinin ardından Zeppelinhaupttribüne’nin üzerinde bulunan altın gamalı haçın patlatılmasından dolayı, tasarlandığı biçimini koruyamadan bizlere ulaşmıştır. Zeppelinfeld, Nazizm’in en ateşli törenlerinin gerçekleştirildiği stadyum olmuştur.

Olympiastadion

Reichsparteitagsgelände dışındaki en önemli stadyum örneği, Welthauptstadt Germania projesinin ilk eseri olan Berlin’deki Olympiastadion’dur. 1936 yılında Berlin’de düzenlenecek olan Olimpiyat Oyunları’nı bir propaganda şansı olarak gören Hitler, bunun için dönemin ünlü mimarlarından Werner March’a görev verip, 1934- 1936 yılları arasında Deutsches Stadyumu’nun temelleri üzerine Olympiastadion’u inşa ettirmiştir. Olimpik fiziksel kusursuzluğa ilham veren ve Almanlar’la Antik Yunanlılar arasındaki ırk ve kültürel bağlarını hatırlatan bu stadyum, Almanya’nın yeni liderliği altında üstünlüğünü temsil etti.

Nazilerin ünlü mimarlarından Wilhelm Pinder, Alman gençlerinin eğitiminde en iyi mimari çevrenin yaratılmasını hedefleyen “Völkisch” akımı doğrultusunda “Sağlıklı bir beden, sağlıklı bir zihin ve sağlıklı bir ruh ile yüksek kaliteli bir insan yaratılmak istemektedir.” diye a Olympiastadion’u değerlendirmiştir. Olympiastadion oyunlara hazır hale getirilip açıldığında, 110.000 kişilik bir tribüne sahipti ve 1.32 km2’lik bir alanda yer almaktaydı. Ayrıca yapıya ait Maifeld adında jimnastik gösterileri için bir bölüm ile birlikte bir de 77 metre yüksekliğinde bir çan kulesine sahipti.

Diğer Kamu Yapıları

Volkshalle

Große Halle ya da Ruhmeshalle olarak da bilinen Volkshalle, Adolf Hitler ve Albert Speer tarafından Welthauptstadt Germania projesi sırasında tasarlanan çok büyük bir kubbeli anıtsal bir yapıydı. Başkent Berlin’in en büyük anıtsal yapısı olması planlanan bu proje asla gerçekleşememiştir. Aslında Welthauptstadt Germania projesindeki yapıların tümü, Berlin’deki en büyük binanın sembolik gölgesinde oturmak üzere tasarlandı. Hitler’in gençliğinden beri hayalinde olan bu yapı, o zamana kadar gelmiş geçmiş en büyük meclis salonu olacaktı. Speer’in yazdıklarına göre 150.000 ila 180.000 kişiyi kapsayacak şekilde tasarlanan binanın, temelde bir ibadet yeri olduğu ve Roma’daki St. Peter Bazilikası’na benzeyen bir önemi olacağı belirtilmiştir. Speer bu durumu “Dışarıdan kubbenin yeşil bir dağ gibi gökyüzüne doğru yaklaşması gerekirdi, çünkü patinalı bakır levhalarla kaplanacaktı. Doruk noktasında, mümkün olan en hafif metal konstrüksiyondan 33 metre yükseklikte bir ışık kulesi planladık. Kule, gamalı haçlı bir kartal tarafından taçlanmış olacaktı.” diye açıklamıştır. Ayrıca yapının kubbesi de, diğer Nazi Mimarisi projelerinde olduğu gibi Roma Mimarisi’nden, özellikle de Pantheon’dan izler taşıyacaktı.

Tıpkı Roma’daki Palatino Tepesi’ndeki Apollo Palatinus Tapınağı’nın Augustus’la özdeşleştirilmesi gibi, Berlin’deki Volkshalle de Hitler ile özdeşleştirilecekti. Albert Speer’e göre bu muazzam yapı, Adolf Hitler’in 7 Mayıs 1938’de şahsen özel olarak ziyaret etmiş olduğu Roma’daki Pantheon’dan esinlenildi. Ancak Hitler’in Pantheon’a olan ilgisi ve hayranlığı, aslında ziyaretinden çok daha öncesine dayanmaktadır. 1925 yılında kendi tasarlayıp çizdiği çeşitli Volkshale benzeri tasarımlarına kadar eskiye gitmektedir.

Reichskanzlei: Başkanlık Binası

Adolf Hitler iktidara geldikten sonra, İkinci Reich kabul edilen Prusya’nın eski şansölyesi olan Otto von Bismarck döneminden kalan şansöyle binası olan Reichskanzlei’nin, tasarım ve biçim olarak Üçüncü Reich merkezi yönetimini ve rejimini yansıtmadığını düşünerek, Albert Speer’den Nazi rejimini ve ideolojisini en doğru şekilde yansıtacak olan yeni bir Reichskanzlei tasarlamasını ister (Şekil 4.35). Bu amaçla Speer, tam bir yıl içerisinde öncelikle eski Reichskanzlei etrafındaki bütün yapıları temizlemiş, hemen ardından da yapının tasarımını tamamlayarak inşaatını başlatmıştır (Narver, 1990). Hitler, bu projenin en mümkün olan kısa sürede bitmesini istediğinden ve son derece sabırsızlandığından dolayı Speer, proenin inşaatında tam 4000 işçiyi vardiyalı olarak çalıştırmıştır ve projenin maliyeti de o dönemin parasıyla tam 90 milyon Reichsmark (1924-48 yılları arası para birimi) olmuştur.

Reichskanzlei’nin ana girişinde, dönemin ünlü Alman heykeltıraşlarından birisi olan Arno Breker tarafından, Alman ordusunu ve Nazi Partisini sembolize etmesi için tasarlanmış olan iki büyük bronz heykel vardı. Albert Speer, Reichskanzlei’yi ziyaret edenlerin görülerini ve izlenimlerini “Wilhelmsplatz’dan gelen bir diplomat, büyük kapılardan geçerek bir şeref mahkemesine girdi. Dış merdiven vasıtasıyla önce orta büyüklükte bir resepsiyon odasına girerek, neredeyse on yedi metre yüksekliğinde mozaikle kaplı iki kapının geniş bir salon içine açılması sağlandı. Ardından birkaç adım attı, kubbeli bir tavanla yuvarlak bir odadan geçti ve ondan önce 150 m uzunluğunda bir galeri gördü. Hitler, galeriden özellikle etkilendi. Çünkü Versailles Sarayı’ndaki Aynalar Salonu’nun iki katı uzunluğundaydı.” sözleriyle değerlendirmiştir. Yapının diğer bölümlerinden olan Adolf Hitler’in kişisel ofisi, 400 metrekare büyüklüğündeydi. Dışişleri Bakanlığı ise oldukça sert ve otoriter bir görünüme sahipti. Adolf Hitler, Reichskanzlei’den oldukça etkilendiğinden dolayı, Albert Speer’den bir “dahi” olarak bahsetmeye başlamıştı. Yapı, cephelerinde ve girişlerinde kolonatlı düzene sahiptir.

Reichskanzlei, 2. Dünya Savaşı’nın son yılı olan 1945 yılında, Berlin Savaşı sırasında ciddi hasar gördü. Daha sonra SSCB dışişleri bakanı olacak olan Andrei Gromyko,
savaşın tamamen sona ermesinden sonra yapıyı ziyaret ederek şunları söyledi:

“Şansölyeliğin girişine kadar araba yaklaşamadı, yürüyerek ulaşmak zorundaydık. Sadece duvarlarda sayısız şarapnel tarafından parçalanmış, tavanlar kısmen kurtulmuştu, pencereler boşlukla siyahlaşmış gibi görünüyordu.”.

2. Dünya Savaşı’nın Avrupa’daki son muharebelerinden olan Berlin Savaşı esnasında zaten ciddi derecede hasar görmüş olan Reichskanzlei, savaşın sona ermesinden sonra tamamen yıkılmıştır.

Yararlanılan Kaynak

Veli Rauf Velibeyoğlu, Egemen İdeoloji Ve Mimarlık, Totaliter Rejimlerin Mimari Üzerindeki Etkileri

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Veli Rauf Velibeyoğlu’na aittir.

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Lütfen reklam engelleyiciyi devre dışı bırakarak bizi desteklemeyi düşünün