Anadolu'nun İlk Tapınağı: Göbeklitepe

Göbekli Tepe Nerede?
Şanlıurfa şehir merkezinin 15 km kuzeydoğusunda yer alan ve Karaharabe (Örencik) Köyünün 2,5 km doğusunda bulunan Göbekli Tepe, Çanak Çömleksiz Neolitik Döneme ait bir inanç merkezidir. Yaklaşık 200-300 metre yüksekliğinde olan ve kireçtaşı kayalıklardan oluşan bir höyüğün üzerine inşa edilen Göbekli Tepe, Harran Ovası’na hâkim bir konumda bulunmaktadır. Düz kireç taşı platodan yukarıya doğru yükselen bu höyük, bir göbeğe benzediği için “Göbekli Tepe” olarak adlandırılmıştır.
Göbekli Tepe ilk defa 1963 yılında, İstanbul ve Chicago Üniversiteleri Güneydoğu Anadolu Tarihöncesi Araştırma Karma Projesi kapsamında yapılan yüzey araştırmalarında tespit edildi. Yüzey araştırmalarında tespit edilen bu arkeolojik alanın gerçek değeri anlaşılamadı. Bu alanın büyük kireçtaşı bloklardan yapılmış mezar kalıntısı olduğu düşünüldü. 1994 yılında Alman arkeolog Klaus Schmidt tarafından buranın Neolitik Döneme ait olduğu keşfedildi. 1995 yılında İstanbul Alman Arkeoloji Enstitüsü ve Şanlıurfa Müzesi önderliğinde, Almanya Heidelberg Üniversitesi Tarihöncesi Enstitüsü’nün ortak projesi kapsamında kazı çalışmaları başladı.
Klaus Schmidt başkanlığında yapılan kazılarda bu bölgenin, önceden yapılmış olan arkeolojik kazılarda bulunan Neolitik yerleşim yerlerinden farklı olduğu görülmüş ve burada hiçbir yerde görülmeyen ritüel buluntuları ile karşılaşılmıştır. Özellikle üzerinde hayvan figürlerinin ve sembollerin bulunduğu T biçimindeki dikili taşlar ve bu dikili taşlardan oluşan daire biçimindeki anıtsal yapılar dikkatleri üzerine çekmiştir. 2003 yılında bu alanda yapılan manyetik ve radar taramalarında en az 20 tane çemberimsi yapının Göbekli Tepe’de bulunduğu tespit edilmiş ve 2014 yılına kadar yapılan kazılarda bu dairesel yapılardan 8 tanesi gün yüzüne çıkartılmıştır.
Göbekli Tepe, üç farklı katmandan oluşan bir yapıya sahiptir. İlk katman doldurma taş ve topraktan oluşmaktadır. T biçimindeki dikili taşlardan oluşan çemberimsi yapılar, ikinci ve üçüncü katmanda bulunmaktadır. İkinci katmandan daha eski yapılar bulunduran üçüncü katmanın çemberimsi yapıları, MÖ 11.000 yıllarına kadar uzandığı tahmin edilmektedir. En eski tabaka olan üçüncü katman Çanak Çömleksiz Neolitik A ve B dönemlerine ait olup bu dönemde yaşamış olan avcı-toplayıcı toplulukların özelliklerini yansıtmaktadır. Göbekli Tepe’nin bulunduğu alanın jeolojik yapısı bazalt ve kireç taşından oluştuğu halde, onun gömülü olduğu birinci tabakanın yumuşak yapıdaki topraktan oluşması ve bu toprak tabakasında yöreye ait olmayan taş aletler ile kemik kalıntılarının bulunması, Göbekli Tepe’nin doğal yollarla değil de bilinçli olarak üstünün toprakla örtüldüğünü göstermektedir. Bu tapınakların bilinçli bir şekilde tamamen toprakla örtülmesi, onların günümüze kadar bozulmadan ulaşmasını sağlamıştır.
Kazı sonucunda ortaya çıkarılan çemberimsi yapılar ilk ortaya çıkarılandan başlayarak A, B, C, D, E gibi harflerle adlandırılmışlardır. Bunların içerisinde en büyüğü D harfi ile adlandırılan yapıdır. Harflerle adlandırılan bu yapılara uygulanan karbon ve jeolojik testler sonucunda, bu tapınakların farklı zaman dilimlerine ait oldukları anlaşılmıştır. Aşağıdaki şekilde, Göbekli Tepe dairesel yapıları üzerinde uygulanan farklı testler sonucunda elde edilen tarihler verilmektedir.

Yapılan farklı tarihlendirme metotlarının tamamı, Göbekli Tepe’nin Neolitik Döneme ait olduğunu göstermektedir. Burada, o dönemde tarımın yapıldığını gösteren hiçbir belirtinin olmaması ve zengin bir yabani hayvan çeşitliliği ile karşılaşılması bu tapınağı inşa edenlerin avcı-toplayıcı topluluklar olduğunu göstermektedir. Günümüze kadar yapılan kazılar sonucunda av hayvanlarına ait kemik parçaları bulunmasına rağmen insana ait kemik parçaları bulunamamıştır. Bu ise Göbekli Tepe’nin anıt mezar olarak kullanılmadığını göstermektedir. Göbekli Tepe gibi önemli bir megalitik (büyük taşlardan oluşan yapı) tapınağın özelliklerinin detaylı ve mukayeseli olarak incelenmesi, Göbekli Tepe’nin ve dönemin inanç sisteminin açık bir şekilde anlaşılmasını sağlayacaktır.
Göbekli Tepe’nin Özellikleri
Bulunduğu Alana Hâkim ve Yüksek Bir Konumda Bulunması
Şanlıurfa’nın kuzeydoğusunda yer alan Germuş Sıradağlarının en yüksek tepesi konumundaki Göbekli Tepe höyüğü, 800 metre yükseltisi ile Harran Ovası’na hâkim bir konumda bulunmaktadır.
Göbekli Tepe’de diğer Neolitik yerleşim yerlerinde olduğu gibi vadi, su kenarı ve ova yerleşiminin görülmemesi,156 yapılan arkeolojik kazılar sonucunda yoğun ritüel kalıntıları ile karşılaşılması ve buranın yerleşim amaçlı yapıldığını gösteren hiçbir kanıtın bulunmaması, Göbekli Tepe’nin bilinen bir Neolitik köy yerleşkesi olmadığı ve görkemli bir dağ kutsal alanı olduğu sonucuna götürmüştür. Göbekli Tepe’nin, yerleşim yerlerinin dışında, bulunduğu konuma hâkim bir pozisyonda ve yüksek bir yerde inşa edilmesi gibi özellikleri sonraki dönemlerde Mezopotamya, Anadolu ve diğer kadim kültürlerin tapınaklarında görmek mümkündür. Çünkü insanoğlu varoluşundan beri gökyüzüne karşı büyük bir hayranlık ve saygı duymaktadır. Dağlar gökyüzüne en yakın varlıklar olduğu için bazen tanrıların mekânı, bazen de bizatihi kutsal olarak kabul edilmiştir.
Kutsal kabul edilen dağ zirveleri, dünyanın merkezi olarak görülmekte ve onlara çok derin anlamlar yüklenmektedir. Bundan dolayı kutsal olarak kabul edilen tapınaklar dağların zirvelerine yapılmıştır. Örneğin, Mezopotamya’da ‘Ülkelerin dağı’ olarak bilinen bir dağın yerle göğü birleştirdiğine inanılırdı. Filistin’de Tabor Dağı olarak adlandırılan dağın isminin, ‘Göbek’ anlamına gelen tabbur sözcüğünden türediği tahmin edilmektedir. Bununla birlikte Gerizim Dağı ‘Dünyanın Göbeği’ (tabbur eres) olarak tanımlanmaktadır. Mezopotamya’da tapınaklar için ülkenin dağ evi, dağ evi ve yerle göğü birleştiren bağ gibi tanımlar kullanılmıştır. Sümer kralı Gudea dönemine ait bir silindir mühürde, kralın inşa ettirdiği tapınağın dağ gibi olduğundan söz edilmektedir. Piramit biçimindeki tapınaklar olan zigguratlar, kozmik dağlar olarak görülmüştür. Bir Süryani geleneğine göre cennet, yerin göbeği olarak tanımlanır ve en yüksek dağın zirvesine kurulu olduğu düşünülürdü.
Karın bölgesinde göbeğe benzer çıkıntının oluşması embriyonun oluşumunu gösterdiği gibi tanrının da bir embriyoya benzetilen dünyayı göbeğinden başlayarak yarattığına inanılırdı. Bundan dolayı adeta göbeği andıran dağ zirvelerine kurulan tapınakların, evrenin yaratılmaya başlandığı merkezler olduğu düşünülürdü. Mezopotamya’da insanın, yerle göğü birleştiren ve yerin göbeği olarak tanımlanan dağ zirvelerinde yaratıldığına inanılırdı.159 Süleyman tapınağının inşa edildiği dağ olan Sion tepesi, hem tanrının meskeni olarak bilinmekte hem de bir rivayete göre dünyanın yaratılmaya başlandığı yerdir.
Sümer, Hitit, Kalde ve Mısır halkları, dağların ışık ve nur âlemi olarak bilinen gökyüzünün direkleri olduğuna inanırlardı. İslam geleneğinde geçmişte yaşamış kavimlerden biri olan Ad kavminin, yüksek yerlere sağlam yapılar yaptıkları ve bunlarla övündükleri Kuran-ı Kerim’de şöyle anlatılmaktadır: “Her tepede cehalet eseri, (ayet) eserler (putperestçe anıtlar, tapınaklar) mı yükselteceksiniz.” Buradaki ayet sözcüğü “işaret”, “alamet” ve “belirti” anlamlarına gelmekte ve bu ayette kabilelere ait olan tanrılar için tepelerde inşa edilen ihtişamlı tapınaklara ve sunaklara işaret edilmektedir. Buradan kabilelerin, tanrılar için yüksek tepelere ihtişamlı tapınaklar yaptığı ve bu tapınaklarla itibar kazandığı anlaşılmaktadır.
Köken olarak Neolitik Döneme ve Mezopotamya coğrafyasına kadar uzanan bu inanışın izlerini Anadolu’da görmek mümkündür. Hititler tapınaklarını şehrin dışına, yüksek, gösterişli ve bulunduğu alana hâkim bir konumda inşa etmişlerdir. Dağ kültünün yaygın olduğu Hitit’ler de Elmaağaç tepesi, Erengirit Dağı, Karadağ gibi yükseltilerde tapınak gibi kutsal mekânlar inşa edilmiştir. Aynı şekilde Anadolu’daki Yund Dağı’nın (Aspordenon) zirvesine tanrıların anası olduğuna inanılan Asporene tanrıçası adına tapınak yapıldığı tarihi kayıtlarda geçmektedir. Anadolu ve Mezopotamya’da tapınakların zengin ve derin bir dünya görüşü ve inanç sistemi ile inşa edilmesi bize Göbekli Tepe’nin yerleşim yerlerinin dışında, yüksek bir konumda ve ihtişamlı bir şekilde inşa edilmesinin rastlantı olmadığını göstermektedir. Yapımı yıllar alan, düzenli ve büyük bir organizasyonla yapılabilen ve inşası dönemin koşulları göz önüne alındığında bir Boeing 747 uçak anıtını x-acto bıçak (Neştere benzeyen keskin bıçak) ile yapmakla eş tutulan bu megalitik yapının, avcı-toplayıcı topluluklar için çok önemli olduğu ve derin anlamlar taşıdığı anlaşılmaktadır. Bu insanların sahip olduğu inanç sisteminin ve dünya görüşünün onlara güçlü bir motivasyon sağladığını ve bu inançların korku ve büyü gibi asılsız temeller üzerinde yükselen uydurma inanışların ötesinde etkili ve zengin dinsel inanışlar olduğunu göstermektedir.
Dairesel Yapının Merkezinde ve Etrafında Dikili Taşların Bulunması
Göbekli Tepe’de dairesel yapıların merkezinde birbirine paralel iki tane büyük ve çevre taş duvarına gömülü 10 ile 12 adet arasında değişen daha küçük T biçiminde dikili taş bulunmaktadır. Aşağıdaki şekilde, Göbekli Tepe’yi oluşturan dairesel yapı ve T şeklindeki dikili taşlar görülmektedir. T biçimindeki dikili taşların üzerinde el ve kol tasvirlerinin bulunması ve birçok yönden insanı andıracak unsurlar taşıması, bunların taştan yapılmış insan biçimli anıtlar olduğunu kanıtlamaktadır. Yüzleri belirtilmemiş insan biçimindeki bu dikili taşların tam olarak neyi simgelediği konusunda üzerinde uzlaşılmış bir görüş bulunmamaktadır. Bu dikili taşların tanrıları, ataları ve ruhları sembolize ettiği yönünde yorumlar yapılmasına rağmen, söz konusu tapınak olduğu için bu taşların tanrıları sembolize ettiği görüşü daha uygun görülmektedir.

Bu dikili taşları avcı-toplayıcı toplulukların inandıkları ve ibadet ettikleri tanrıların sembolü olarak ele alırsak, Göbekli Tepe’den en az 5000 yıl sonra ortaya çıkan Anadolu ve Mezopotamya uygarlıklarının dinsel inanışları ve tapınak kültü ile Göbekli Tepe arasında dikkate değer bir benzerlik göze çarpmaktadır. Bu uygarlıkların dinsel inanışlarına baktığımızda, tanrıları temsil eden heykellerin ve bu heykellerin muhafaza edildiği tapınakların öne çıktığı görülmektedir.
Tanrının sureti Mezopotamya inançlarında çok önemli bir yere sahiptir. Tanrı heykelleri aynı zamanda Tanrı’nın varlığını ve orada bulunmasını temsil ettiği için tapınaklarda bu heykeller büyük bir özenle korunurdu. Tanrı heykelleri tapınak içinde özel bir kaide (sütun tabanı) üzerine konulurdu. Tanrıların tapınaklarda aileleri ile birlikte yaşadığına inanılırdı. Tanrı çiftini temsil eden heykellerin tapınakta, çocuklarının ve hizmetkârlarının heykellerinin bulunduğu yerden farklı ve özel bir yerde tutulduğu görülmektedir.
Mezopotamya’da en kadim tanrıların, antropomorfik (İnsan biçimli) ve sosyal rollere sahip olduğu görülür. Bununla birlikte neredeyse bütün tanrıların eşi vardır. Babil mitlerine göre ilk yaratılan tanrı çifti Lahmu ve Lahamu ile Anşar ve Kişar çiftleridir. Bu tanrı çiftlerinin çok sayıda çocukları bulunmaktadır. Örneğin, Mezopotamya’da tanrılar panteonunda en önemli tanrılarından biri olarak bilinen, tanrıların babası ve kâinatın hükümdarı olarak tanınan ve Ninlil ile evli olduğuna inanılan Enlil adlı tanrının on bir çocuğu vardır. Bununla birlikte diğer önemli bir tanrı olan Enki’nin, Ninhursag olarak adlandırılan tanrıçadan Engaş, Abu, Nintula, Ninsutu, Ninkası, Nazi, Azimua ve Ninti olmak üzere sekiz ve Damgalnuna (Damkina) adlı tanrıçadan ise Marduk, Asarluhi, Enbilulu, Adapa ve Nanşe olmak üzere beş çocuğunun olduğu kaynaklarda geçmektedir. Evrenin yaratılışının küçük çaptaki provası (imago mundi) olarak görülen mekânların kozmolojik düşüncenin gerektirdiği şekilde iki cinsiyet arasında paylaştırılması paleolitik çağa kadar uzanan bir gelenektir.
Arkeolojik kazılar sonucunda Mezopotamya’da, tanrılar adına yapılmış ve Uruk dönemine ait çok sayıda tapınak bulunmuştur. Bu tapınakların Göbekli Tepe tapınaklarında olduğu gibi şekillerinin birbirinden farklı olduğu görülmüş fakat bunun nedeni henüz çözülememiştir. Çok sayıda tanrı heykeli duvarla çevrili çember içinde bulunmuştur. Bağdat’ın 32 km kuzeydoğusunda yer alan ve yaklaşık MÖ 3000 yıllarına ait olduğu anlaşılan antik Eshnunna / Esnumma (günümüzün Tell Asmar şehri) kentinde, Kare Tapınağı bulunmuştur. Bu tapınağın içinde 12 adet alçıtaşından yapılmış ve el pozisyonu T biçimindeki taşlarda olduğu gibi göbek hizasında heykel ortaya çıkartılmıştır.

Aile panteonu inancı, Anadolu uygarlıklarında da görülmektedir. Fırtına tanrısı (Teşup) ile Ulu Tanrıça (Hepat) çiftinin oluşturduğu ve büyük bir aileden oluşan Hitit tanrılar panteonunun, Hitit ülkesini koruduğuna inanılırdı. Mezopotamya mitolojisinde, önemli kararların alındığı tanrılar meclisinden söz edilmektedir. Bu meclislerin birinde tanrı Anşar krallığın Marduk’a verilmesini teklif eder ve Marduk’un babası olan tanrı Ea oğlu Marduk’a bu krallık teklifini kabul etmesini öğütler. Tanrıların onayı sonucunda Marduk kral olur ve bu bir şölenle kutlanır. Göbekli Tepe’de T biçiminde dikili taşların yüzlerinin merkeze dönük olması bir toplantı veya dans meclisine benzetilmektedir. Tarih arşivi sizler için Anadolu’nun ilk tapınağı olan Göbeklitepe’yi araştırıyor…
Göbekli Tepe tapınaklarının merkezinde bulunan iki büyük dikili taşı andıran bir yapıyı, Şanlıurfa’nın en eski yerleşim yeri olan ve yaklaşık olarak MÖ 9000 yıllarına ait olduğu tespit edilen Kale Tepe üzerinde bulunan Şanlıurfa kalesinde görmekteyiz. Yapılış tarihi tam olarak bilinmeyen, MS üçüncü yüzyıla kadar uzanan bir geçmişe sahip olduğu anlaşılan ve MS 814 yılında Abbasiler döneminde yeniden inşa edilen Şanlıurfa Kalesinin üzerinde iki büyük dikili sütun bulunmaktadır. Bu sütunlardan birinin üzerinde Süryanice “Ben askeri komutan Barş (Amaş) (Güneşin Oğlu)’nın oğlu Aftuna. Bu sütunu ve üzerindeki heykeli kral Ma’nu kızı, eşi, hanımefendim ve [velinimetim] kraliçe Şalmeth için yaptım.” yazmaktadır. Burada adı geçen kral Ma’nu’nun kral olduğu MS 240-242 yılları göz önünde bulundurulduğunda, bu sütunların kalenin inşaatından çok önce yerleşim yerinin en yüksek noktasına birer anıt olarak dikildiği anlaşılmaktadır. Göbekli Tepe’den binlerce yıl sonra bile yerleşim yerine hâkim bir konumda iki dikili sütunun anıt olarak dikilmesi ayrıca dikkat çekicidir.

Göbeklitepe Tarihi

Çok Sayıda Hayvan Figürünün Bulunması
Göbekli Tepe’de T biçimindeki dikili taşların üzerinde kabartma tekniği ile yapılmış hayvan figürleri bulunmaktadır. En fazla karşılaşılan yılan, tilki, yabandomuzu ve kuş (ördek, turna, akbaba gibi) gibi hayvanların figürleridir. Bunların dışında boğa, koçbaşı, eşek, koyun veya keçi, böcek ve örümcek gibi hayvanların figürleri de bulunmaktadır. Her tapınakta bir hayvan türünün figürü daha baskındır. A tapınağında yılan, B tapınağında tilki, C tapınağında yaban domuzu ve D tapınağında ise kuş ve yılan figürü baskın olarak görülür. Şekilde, Göbekli Tepe’de tasvir edilen bazı hayvan figürleri gösterilmiştir.

Tarih boyunca birçok toplumda hayvan türlerinin kutsallık kazandığını ve hatta kutsallık kazanmamış hiçbir hayvan türünün bulunmadığını söyleyebiliriz. Hayvanların hiyerofaniye dönüştürülmesi ve doğaüstü güçlerle donatılması insanlığın en erken dönemlerinde görülen bir uygulamadır. Anadolu’da ve Mezopotamya’da belirli hayvan türleri tanrılarla bağlantılıdır ve çoğu zaman tanrıların simgesi olmuştur. Tanrıların sembolü olan hayvanlar, tanrılarla birlikte gösterilir ve onların adına yapılan tapınaklara heykelleri konulurdu. Bazen doğadaki biçimleri ile çoğu zaman melez şekilde hayvanlar tanrıları sembolize etmiştir. Özellikle boğa figürü bu amaçla çok sık kullanılmıştır.
Örneğin, köpek iyileştirici tanrı Gula’nın, aslan-yılan-kartal Babil tanrısı Marduk’un ve keçi-balık ise Ea adlı tanrının sembolü ve kutsal hayvanıdır. Hitit panteonunun başında yer alan tanrı çiftlerinden fırtına tanrısı Teşup’un kutsal hayvanı boğa ve ulu tanrıça Hepat’ın ise aslan veya panter olduğuna inanılırdı. Göbekli Tepe’de figürleri bulunan tilki, yılan, yaban domuzu, kuş ve boğa gibi hayvanların tercih edilmesi, bu hayvanların dönemin inanç ve düşünce sisteminde özel bir yerinin olduğunu göstermektedir. Özellikle tilki, yılan ve örümcek gibi besin ve evcilleştirme amaçlı kullanılamayacak hayvanların tercih edilmesi ve en çok avlanılan ceylan, koyun ve keçi gibi hayvanların tercih edilmemesi dikkat çekicidir. Bu hayvanlardan bazıları, Anadolu ve Mezopotamya uygarlıkları tarafından tanrıların sembolü olarak kullanılmıştır. Aşağıda bu uygarlıkların tanrı sembolleri gösterilmiştir. Göbekli Tepe’de bulunanlar daire içine alınarak gösterilmiştir.

Göbekli Tepe’de çok sık karşılaşılan figürlerden biri de yılan motifidir. Yılan bazen tek başına bazen de bir grup biçiminde ve diğer hayvanlarla birlikte tasvir edilmektedir.
Birçok kültürde zengin ve farklı sembolik anlamlar taşıyan yılan figürü, Mezopotamya’da birçok tanrının simgesi olmuştur. Sümerler, bahar ve yeşilliğin tanrısı olan Tammuz’u yılan simgesi ile ilişkilendirirdi. Diğer bir Sümer tanrısı olan Ningizzida’nın kutsal sembolü yılandır. Sümer’de ve Babil’de canlanmanın ve iyileşmenin simgesi olan yılan, hububat tanrısı olan Nidaba’nın sembolüdür. Yılan figürlü tanrılar Mezopotamya’dan Akdeniz ve Sami kültürlerine geçmiştir. Sümerlerin Gılgamış destanında ve Babil yaratılış mitolojilerinde çok sık görülen yılan simgesi aynı zamanda Kitab-ı Mukaddes’in yaratılış bölümünde geçmektedir. Sümerolog Samuel Noah Kramer, yılan ve boğa sembolizminin antik dünyada çok yaygın olduğunu, verimliliği simgelediğini ve önemli bir kült sembolü olduğunu dile getirmektedir.
Hititlerden önce Anadolu’da Seris ve Hurra olarak adlandırılan boğa biçiminde tanrılar bulunurdu. Eski Mısır’da Apis Boğası kutsal kabul edilmekteydi. Göbekli Tepe’de altı tane kabartması ve dört tane heykeli bulunan domuzun erkek cinsi, kadim Anadolu’da tanrının sembolü, Kelt’lerde tanrı olarak görülürdü. Bunun yanında eski Türklerin kullandığı on iki hayvanlı takvimde domuzun yer aldığı görülür. Eski Mezopotamya’da hasta olan birinin günahlarına bedel olarak domuz kurban edilirdi. Göbekli Tepe’de tasviri bulunan tilki, domuz, eşek ve öküz gibi hayvanlar Sümer fabl ve atasözlerinde önemli bir yere sahiptir. Özellikle tasviri çokça bulunan tilki, Sümer fabl ve atasözlerinde karakteri en açık olarak betimlenen hayvandır.
Örneğin,
“Tilki yaban öküzünün toynağına basıp, ‘Acımadı mı?’ demiş.
Tilki dişlerini gıcırdatır, ama başı titrer.”
Sümer tabletlerinde anlatılan bir destanın giriş kısmı şöyledir:
“Bir varmış bir yokmuş, yılan yokmuş, akrep yokmuş,
Sırtlan yokmuş, aslan yokmuş,
Ne yabani kopek varmış, ne de kurt,
Ne korku varmış, ne de dehşet,
İnsanın rakibi yokmuş.”
Sayısını çoğaltabileceğimiz bu örnekler bize Göbekli Tepe’de tasviri bulunan hayvanların bu topraklarda ortaya çıkan uygarlıkların edebiyatında ve düşünce dünyasında çok zengin anlamlara sahip olduğunu göstermektedir. Buradan bu uygarlıkların mitolojilerinde, dinsel inanışlarında ve mimarilerinde görülen yoğun ve güçlü bir hayvan sembolizminin temellerinin Göbekli Tepe’de atıldığı düşünülebilir. T biçimindeki dikili taşların üzerindeki hayvan sembollerinin avcı-toplayıcı toplulukların inandıkları tanrılar ve sahip oldukları mitolojik dünya ile bağlantılı olduğu anlaşılmaktadır.
Büyük Taş Halkaların Bulunması
Göbekli Tepe’de çapı yarım metreden büyük olan büyük taş halkalar bulunmuştur. Bu taş halkaların işlevi tam olarak bilinmemektedir.253 Şekil-35 de görüldüğü gibi çapı 120 santimetreyi bulan bu taş halkayı Klaus Schmidt ruh deliği olarak tanımlamıştır.

Klaus Schmidt’in bu taşı ruh deliği olarak tanımlaması, ruhların bu delikten geçerek farklı bir boyuta geçişlerini ifade etmektedir. Bunun yanında Schmidt T biçimindeki taşlar üzerindeki kabartmaların öteki dünyayı gösterdiğini söylemiştir. Göbekli Tepe’nin C tapınağı kazılarında bulunan kapı delik levhasındaki sırt üstü yatan bir yaban domuzu figürünü ve bunun C tapınağının girişinde kullanılıyor olmasını, Klaus Schmidt başka bir boyut olan ölüler dünyasına geçiş olarak yorumlamıştır.256 Buradan avcı-toplayıcı toplulukların, bu dünyadan farklı bir boyutun veya kozmolojik bölgenin varlığına inandıkları anlaşılmaktadır.
Kozmik bölge inancı arkaik toplumlarda yaygın olarak görülen bir inançtır. Özellikle tapınaklar, bu inancın merkezinde yer almaktadır. Arkaik dönemlerde tapınaklar axis mundi (yerin ekseni) olarak görülürdü. Bundan dolayı bu tapınakların gök, yer ve yeraltı olmak üzere üç kozmik bölgenin kesişme noktası olduğuna inanılırdı. Üç kozmik bölge merkezlerinden geçen bir eksenle birbirlerine bağlıdır ve bu eksen bir deliğe/açıklığa sahiptir. Tanrılar bu delikten/açıklıktan geçerek, kozmik bölgeler arasında geçiş yapabilmektedir. Nippur, Larsa ve Sippar’da bulunan tapınaklar gök ile yer arasındaki bağ anlamına gelen Dur-an-ki sözcüğü ile adlandırılmaktadır. Kozmik bölgeler arasında geçiş inancını, Babil’de, Kudüs’te ve Roma’da görmek mümkündür. Bu inancın izleri Kitab-ı Mukaddes’in yaratılış bölümünde bulunmaktadır. Yakup, Harran’a giderken, yerden başının altına koymak için bir taş alır ve onu yastık olarak kullanarak uyur. Rüyasında yerle gök arasında geçişi sağlayan bir merdiven ve meleklerin bu merdiveni kullanarak inip çıktıklarını görür. Korku ile uyanır ve uyuduğu yerin tanrının evi ve göklerin kapısı olduğunu anlar. Başının altına koyduğu taşı, bu yerin yerle göğün bağlantı noktası olduğunu gösteren bir anıt ve işaret olarak oraya diker. Buraya Beytel (Tanrının evi) ismini verir.
Mezopotamya mitolojisinde, tanrıların yeraltı veya ölüler dünyasına yaptıkları yolculuklar ve burada yaşadıkları maceralar anlatılmaktadır. Gök tanrıçası olan İnanna’nın dönüşü olmayan ülke olarak tanımlanan yeraltı ülkesine giderken yedi kapıdan belirli zorlukları yaşayarak geçtiği bu mitolojilerde geçmektedir. Bu mitolojilerde yeraltı dünyasına giriş kapısından söz edilmekte ve tanrıların bu kapıdan geçerek yeraltı dünyasına girdikleri anlatılmaktadır. Tapınakların, ölüler âlemi ile iletişime geçilebilen yerler olduğuna inanılır ve tapınaklarda ölülere hediyeler sunulurdu. Lağaş’ta Ninnu tapınağının içinde bulunan odalardan biri, ölülere getirilen hediye odası anlamına gelen enikise sözcüğü ile adlandırılır.261 Kadim Mezopotamya’nın ölüler veya yeraltı dünyası inancını, Hurrilerde ve Hititlerde görmek mümkündür.
Delikli taşların kozmik bölgelerin kapısı olarak görülmesinin yanında bu taşlar tarihte farklı amaçlar için de kullanılmıştır. Taş halka kültü, kadim dönemlerde birçok inançta ve toplumda görülmektedir. Hindistan’da delikli taştan geçen insanın yeniden doğduğuna ve güneş sembolü ile gösterilen bu delikli taşların, ruhların farklı bir boyuta geçtiği dünya kapısı olduğuna inanılırdı. Bu taşların deliği ise kurtuluş kapısı olarak adlandırılmıştır. İngiltere’nin bazı yerlerinde ve Kıbrıs’ın güneybatısındaki Paphos’da çocuğu olmayan kadınların, kutsal kabul edilen delikli taştan geçirilerek çocuk sahibi olacaklarına inanırlardı. Yeni doğan çocukları, kötülüklerden korumak için delikli taştan geçirerek bir tür vaftiz gerçekleştirilirdi.
Yakın zaman kadar Anadolu’nun birçok yerinde delikli taş kültü görülürdü. Kutsal kabul edilen delikli taştan öksürük, göz kayması, şaşılık, boğmaca gibi rahatsızlığı olan çocuklar delikli taştan geçirilerek iyileşeceğine inanılırdı. Anadolu’nun çeşitli yerlerinde ve oldukça sık görülen kutsal delikli taştan geçmenin sorunları çözeceği inancı, önemli bir kültürel unsur olarak uzun süre devam etmiştir.
Göbekli Tepe’de bulunmuş olan bu büyük dairesel halkanın, dönemin insanları için ne anlama geldiği ve ne amaçla kullanıldığı yukarıdaki veriler ışığında tahmin edilebilir. Sonradan ortaya çıkan kültürlerde bu tür taşların taşıdığı anlamlardan yola çıkarak, Göbekli Tepe’deki bu taş halkanın farklı dünyalara ve boyutlara açılan bir kapı veya kötülüklerden ve hastalıklardan koruyan kutsal bir taş olduğu çıkartılabilir. Sanatsal olarak ihtişamlı ve etkileyici olan bu taş halkaların dönüştürücü bir etkiye ve güce sahip olduğuna inanıldığı ve bu amaçla kullanıldığı anlaşılmaktadır.
Büyük Taş Kapların Varlığı
Göbekli Tepe’de, 1995 yılından 2013 yılına kadar yapılan kazılarda tek parça kireçtaşının yontulması ile elde edilen, 240 litreye kadar sıvı konulabilen ve tekne biçiminde 7 adet büyük kap çıkartıldı. Bu kaplar üzerinde yapılan kimyasal analizler sonucunda, tahılların suda bekletilmesi, ezilmesi ve mayalanması sonucunda oluşan oksalik asit ve teknelerin birinin dibinde yaban eşeğine ait kürek kemiği bulundu. Bu ise, burada kalabalık topluluklar için mayalanmış tahıldan yapılmış yiyeceklerin yapıldığını göstermektedir. Bira yapımında kullanıldığı düşünülen kayalara oyulmuş çok sayıda havan ve yoğun bir şekilde hayvan kemiği bulunduran toprak dolgu ile karşılaşılmıştır. Çok sayıda eşek, öküz, domuz, tilki, tavşan, keklik, güvercin, ördek, kuzgun ve karga gibi yaban hayvanlarının kemikleri bulunmuştur. Klaus Schmidt Göbekli Tepe’nin, Neolitik Dönemde insanların toplandıkları ve fikir alış verişinde bulundukları bir merkez olduğunu ifade etmiştir.

Büyük taş çanaklar bulunduktan sonra Göbekli Tepe’nin, bir festival merkezi olarak Neolitik Dönemin Disneyland’ı olduğu düşünülmüştür. Tapınaklar çok eski dönemlerden beri belirli zamanlarda şölen ve festival merkezi olarak kullanılmıştır. MÖ 1000 yıllarında Kudüs’te ve İslam öncesi dönemde Mekke’de bu tür şölen ve festivallerin yapıldığı bilinmektedir. İnsanlık tarihi kadar eski olan ve neredeyse tüm toplumlarda sosyal bir olgu olarak görülen festivaller ve şölenler, ilk zamanlarda dinsel merkezli etkinliklerdi. Antik dönemlerde Mısır, Yunan ve Roma uygarlıklarında tanrılar adına düzenlenen geniş katılımlı festivallerin ve şölenlerin yapıldığı görülmektedir. Günümüze kadar ulaşan Olimpiyat oyunlarının kökeni, MÖ 776 tarihinde tanrılar adına düzenlenen, tapınım ve kurban ayinlerini içeren dinsel odaklı organizasyonlardır.
Arkaik dönemlerde gerçekleştirilen festival ve şölenlerin odağındaki dinsel ayinler, gelişi güzel bir şekilde ortaya çıkmamıştır. Bu ayinler belirli zamanlarda ve mekânlarda belirli amaçlar için yapılan organizasyonlardır. Mircea Eliade ayinlerin kutsalın sembolü olduğunu, kutsal zamanda ve mekânda gerçekleştirilen ayinlerin mitlerle dikkate değer bir bağlantısının bulunduğunu ve bu ayinlerin inanan insanın hayatında merkezi bir konuma sahip olduğunu dile getirmektedir. Ayinler, semboller aracılığı ile farklılaşmış kutsal mekânlarda ve kutsal zamanlarda gerçekleştirilerek mitlerle anlatılan olaylar ve kutsalın kendisi tecrübe edilir. Eliade Hıristiyanların Pazar günleri (kutsal zaman) kilisede (kutsal mekân) gerçekleştirdikleri Evharistiya ayinini (İsa’nın insanlığın günahlarına kefaret oluşunun provası) örnek olarak göstermektedir. Burada Eliade ayinlerin, evrenin yaratılışı ve tanrılar ile insanlar arasındaki olaylar gibi mitolojik anları tecrübe ve tekrar etmek gibi bir amaç taşıdığını vurgulamaktadır.
Ayinlerin diğer bir özelliği de ilahi ilk örneğinin olmasıdır. Arkaik dönemlerden beri tanrının veya mitolojik ataların temelini attığı eylemler, ayinlerle tekrar edilerek hem yapılan ayin sağlam bir temele dayandırılır hem de tanrının eylemi yeniden üretilir. Eliade Yahudilerin sebt gününü örnek olarak verir. Kitab-ı Mukaddes’te tanrının dünyayı altı günde yarattığı ve yedinci günde dinlendiği söylenmektedir. Bundan dolayı sebt günü tanrının eyleminin tekrarlamasıdır (imitatio dei).
Eski Mezopotamya uygarlıklarında dinsel odaklı çok sayıda tören düzenlenirdi. Bunlardan en önemlisi olan yeni yıl kutlamaları, Sami kavimleri tarafından devam ettirilmiştir. Bu törenlerde kanlı ve kansız kurban sunumları, din adamlarının önderliğindeki ayinlerle gerçekleşirdi. Krallar bu kurban sunumlarına özel bir ilgi gösterirdi. Örneğin, Sümerlerde tanrı için kurban edilen sığırın sağ ayağı ile böbrekleri pişirilip bu törene katılanlara ikram edilirken kurbanın kalan kısmı tapınaktaki tanrılara ve tapınak hizmetkârlarına sunulurdu.
Mezopotamya’nın en kadim uygarlığı olan Sümerlerin, çok çeşitli ve ayrıntılı bir dinsel literatüre (mitoloji, ilahi, destan, mersiye, kozmoloji) sahip olduğu görülmektedir. Bu literatürün uzun bir zaman diliminde oluştuğu açıktır. Bunun yanında Sümerlerin bulunduğu topraklarda yıllar önce Göbekli Tepe’de bu literatürün izlerinin görülmesi oldukça dikkat çekicidir. Eliade, arkaik insanın kullanmış olduğu sembolizmin mitolojik boyuta sahip olduğunu belirtmektedir. Göbekli Tepe’de ise çok yoğun bir sembolizmin kullanıldığı görülmektedir. Kutsal sembollerle diğer mekânlardan farklılaşan Göbekli Tepe tapınaklarında, belirli zamanlarda gerçekleştirilen ayinlerin arkasında zengin bir mitolojinin, dünya görüşünün ve inanç sisteminin bulunduğu anlaşılmaktadır. Göbekli Tepe’de geniş katılımlı ayin ve şölenlerin düzenlendiğini gösteren kanıtların bulunması, karmaşık ve hiyerarşik bir toplumsal yapıyı gerekli kılmaktadır. Buradan Göbekli Tepe’yi inşa eden insanların, sanıldığının aksine ilkel olmayıp belirli bir kültür düzeyine sahip oldukları anlaşılmaktadır.
Göbekli Tepe’nin Toprakla Örtülmesi
Yaklaşık olarak MÖ 10.000 ile MÖ 8.000 yılları arasında 2000 yıllık uzun bir süreyi temsil eden Göbekli Tepe tapınaklarının belli bir dönem kullanıldıktan sonra tepesine kadar toprağa gömüldüğü anlaşılmıştır. 300 metre çapındaki bir alanda, 15 metre yükseltiyi bulacak şekilde 500.000 metreküp topraktan oluşan yapay bir tepe oluşturulmuştur. Göbekli Tepe’nin ilk ve en eski yapısı olan üçüncü katmandaki tapınaklar, sonradan yapılanlara göre daha büyük, daha karmaşık ve sanatsal olarak daha iyi olması, bu tapınakların önce büyük bir ilgi ve özenle yapıldığını fakat bu ilginin ve özenin giderek azaldığını göstermektedir. Göbekli Tepe’nin en eski ve ilk tapınakları belirli bir süre kullanıldıktan sonra üstü tamamen toprakla örtülüp yeni ve daha basit bir dairesel tapınak yapıldığı anlaşılmıştır. Bu şekilde üst üste inşa edilmiş üç dairesel yapı ile karşılaşılmıştır. En son olarak tüm tapınaklar tamamen toprakla örtülecek şekilde gömülmüştür. Buradan güçlü ve ihtişamlı bir şekilde ortaya çıkan bir inanç sistemi ve dünya görüşünün giderek zayıfladığı sonucu çıkarılmaktadır. Kadim Mezopotamya’da görülen yeni yapılacak tapınağın eski tapınağın bulunduğu yere yapılmasıyla bölgesel kutsallığın sürdürülmesi özelliğini Göbekli Tepe’de görmekteyiz.
Göbekli Tepe tapınaklarının bilinçli bir şekilde gömülmesinin nedeni tam olarak bilinememektedir. Klaus Schmidt bunu, tapınağı yapanların bir tercihi ve planı olarak görmektedir. Bunu dönemin insanlarının gelecek kuşaklara bu yapıların bir zaman kapsülü gibi bozulmadan ulaşması için yapıldığını düşünenler de bulunmaktadır. Göbekli Tepe’nin gömülme nedenini dönemin inanç sisteminde aramak daha doğru olacaktır.
Antik Yakın Doğu uygarlıklarının dinsel inanışlarına baktığımızda, tapınakların tanrı adına yapıldığını ve tanrıyı simgelediğini görmekteyiz. Tapınağın varlığı tanrının varlığının ve etkinliğinin sembolü olmuştur. Tapınağın yıkılması tanrının gücünün ve etkinliğinin ortadan kalktığını göstermektedir. Bir tanrı adına yapılan tapınakların çokluğu tanrının büyüklüğünü ve gücünü ifade ederdi. Buradan Göbekli Tepe’de tanrılar adına yapılmış olan tapınakların gömülmesi, bu tanrılara olan inancın kalmadığını gösterir. Buradan dönemin toplumunun ciddi bir dinsel değişim ve dönüşüm yaşadığı anlaşılabilir. İnsanlık tarihine ve kutsal metinlere bakıldığında, toplumlarda bu tür hızlı değişim ve dönüşümlerin yaygın olduğu görülür. Bu tapınakları kendi haline bırakmak veya tahrip etmek yerine uzun uğraşlar sonucunda toprak altına gömmek gibi bir seçeneğin tercih edilmiş olması oldukça dikkat çekicidir.
Eski Mezopotamya toplulukları, tanrıları insan biçiminde heykellerle tasvir eder ve bu heykellere günlük yemek ve içecek sunar, banyo yaptırır, güzel giysiler giydirir, gezintiye çıkarır ve müzik eşliğinde yatağına götürürdü. Bu heykellere, bir insana nasıl davranılıyorsa öyle muamele edilir ve onların ihtiyaçları görülürdü. Tanrıların doğumunu gösteren ağız yıkama (Mis Pi) ve ağız açma (Pīt Pi) ayinleri ile cansız tanrı canlanır ve tanrısal güçlere sahip olur.
Mezopotamya’da tanrıların doğduğuna inanıldığı gibi tanrıların öldüğüne ve ölümden sonra tekrar dirildiklerine inanıldığı bulunan Asur tabletlerinden anlaşılmaktadır. Tanrı heykelinin zarar görmesi tanrının ölümü olarak kabul edilir. Zarar gören tanrı heykellerinin kullanılmadığı ve kutsal bir yerde tutulduğu görülür. Yakındoğu topluluklarının mitolojilerine bakıldığı zaman ölen ve dirilen tanrı senaryoları ile sık sık karşılaşılır. Tanrıyı temsil eden heykelin kırılması ve tahrip edilmesi o tanrıya karşı büyük bir saygısızlık olup kötü şeylerin gelecekte oluşmasına neden olabileceğine inanıldığı için öldüğüne inanılan tanrı heykeli için en iyi uygulamanın toprak altına gömmek olduğu açıktır. Buradan Göbekli Tepe tapınaklarındaki tanrıların öldüğüne inanılması ile bu tanrıları temsil eden heykellerin tıpkı bir insanı gömer gibi toprak altına gömülmesinin, antik Mezopotamya topluluklarının inanç sistemlerine son derece uygun olduğu görülmektedir.
Yararlanılan Kaynaklar
Mehmet Emin Göler, Anadolu’nun İlk Tapınağı: Göbeklitepe
Clare Gibson, Semboller Nasıl Okunur
James L. Cox, Kutsalı İfade Etmek ve Din Fenomonolojisine Giriş
Mircea Eliade, Şamanizm
Samuel Noah Kramer, Sümer Mitolojisi
İbn Al-Kalbî, Putlar Kitabı
Mircea Eliade, Ebedi Dönüş Mitosu
Mircea Eliade, Dinler Tarihi
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Mehmet Emin Göler’e aittir.
*Bizimle iletişim kurmak için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Ömer Burak Karatay

Uzun zamandır bildiklerini siz değerli kullanıcılarımıza aktarmaktan mutluluk duyan, araştırıp öğrendikçe bu siteye yazıp diğer insanların da bilgilenmelerini sağlamaktan zevk alan bir yönetici ve yazar. Ekonomi alanındaki gelişmeler / bilgilendirici metinler için www.ekodemi.com'a davetlisiniz. Bizlere her türlü fikir, istek ve şikayetlerinizi admin@kenandabirkuyu.com üzerinden; markalarınızı değerlendirmek ve binlerce tekil kullanıcıya reklamınızı yapmak için reklam@kenandabirkuyu.com adreslerinden benimle iletişime geçebilirsiniz.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Tek amacımız sizlere temiz bilgi sunmak, lütfen reklam engelleyicinizi kapatın.