Asurlularda Askerlik Ve Savaş Taktikleri

İlk imparatorluk dönemleri (1400-885) kriz zamanına denk geldiği için, neredeyse tüm Asur halkı orduya alınmaktaydı. Yalnızca yaklaşık olarak 1000 kişiden oluşan ordular temel koruma görevini üstlenmekteydiler. Asurlularda veya fethedilen bölgelerde bulunan her taşra valisinin, muhtemelen daha küçük çaplı orduları bulunmaktaydı. Bu ordular, bölgedeki bölüklerin terhisinden sorumluydular. II.Asurnasirpal bazı değişikliklerde bulunmasına rağmen, bölük düzeni Yeni Asur İmparatorluğu döneminde de uygulanmıştır. II.Asurnasirpal’in yaptığı değişiklikler sabit birlik oluşturmak, daha sağlam savaş arabaları yapmak ve müttefik kuvvetlerden uzak süvariler yetiştirmek olmuştur. III.Tiglat- Pileser, asıl kraliyet korumasının etrafındaki ordunun kalıcı olmasına neden olacak radikal değişiklikler meydana getirmiştir. Zira bu onun tutkulu fetih politikaları için gerekliydi. Yaptığı değişiklikler, monarşinin tamamen güçlenmesini sağlamış, fakat -eski feodal sistemde olduğu gibiyöneticilere ve soylulara bağlılıkları ortadan kaldırmıştı.
III.Tiglat-Pileser ve varisi II.Sargon dönemlerinde Yeni Asur Devleti, kral yada en büyük oğlu (vezir) Rab-Šakeh yada Turtan (başkomutan) tarafından yönetilen düzenli ordunun gücüne güvenilerek kurulmuştu. Ordu yaklaşık 15.000 kişilik bölüklere ayrılmıştı ve her biri kraliyet tarafından belirlenen komutanlar tarafından yönetiliyordu. Bu bölükler de, 50 ile 200 kişi arasında değişen Kisri denilen alt bölüklere ayrılıyordu. Buna ek olarak fethedilen yerlerdeki bütün insanlar, ordularının idaresini Asur ordusuna devretmek zorunda kalıyorlardı. Asur ordusu, savaşlar için hava koşullarına en uygun yeteneği geliştiren Yakındoğu’nun ilk ordusu olmuştur. Asurlular, kış mevsiminde de yaz aylarında da savaşmışlardır. Özellikle kış aylarında kuşatma operasyonu
gerçekleştirirlerdi. Asurluların yaklaşık 200 yıl boyunca yapmış oldukları sürekli savaşlar, onlara deneme yanılma yoluyla kendilerini geliştirme fırsatı sağlamıştır. Asur askeri sistemi, eski dünyadaki en gelişmiş, en büyük ve en iyi organize edilmiş askeri sistemdir. Antik çağlardan çok önceki orduların askeri yeteneklerini aşmışlardır. Acımasız bir hükümdarın emrindeki Asur ordusu, imparatorluğun korunması ve Asur devletinin yaşamına adanmış olan ulusal politikaların ince ayarlı bir aracı haline gelmiştir. Asur İmparatorluğu, ulusal politikaların merkezinde bütün mevcut ve potansiyel gücünü düşmanlarına karşı kullanmada büyük bir tehdit olmuştur.
Savaş Arabacılığı
Asur savaş arabaları, ordunun ana ve dikkat çekici kolunu oluşturmaktaydı. Savaş arabalarında -imparatorluk dönemi boyunca- yavaş yavaş büyük tasarım değişiklikleri yapılmıştır. Başlangıçta Asur arabaları, Mısır ve Mitannilerin savaş arabalarında olduğu gibi okçular için taşınabilir platform şeklinde kullanılmaktaydı. Ancak sonraki dönemlerde Asur arabaları sert bir ağır makineye dönüşmüştür. Ön kısma yapılan ağır uç kısmı ile yüksek hızda hareket etmesi sağlanmıştır. Ancak bu durum, arabaların manevra yeteneklerinin azalmasına sebep olmuştur. Büyük ve dört atlı olan Asur savaş arabaları, temel olarak ani baskın için kullanılmaktaydı. Bunlar; çok amaçlı keşif, sevkiyat ve ani baskın araçları olarak kullanılan -daha eski ve hafif- araçlardan geliştirilmişti. M.Ö. X. yy.dan itibaren ise, bahsedilen bu araçların yerini, bu rollerde daha ucuz ve daha etkin olarak kullanılmaya başlanan ve gelişen, süvari sınıfı almıştır. Savaş arabaları, üzerlerindeki ağırlık ve kısıtlamaların kaldırılmasıyla birlikte -en uygun oldukları şekilde- ağır silahlandırılmış elit birliklere hızlı ve hareketli saldırma konusunda uzmanlaşabilme olanağını sunmuştur. Süvari sınıfı;
seyyar okçu birlikleri ve yakın muharebe birlikleri kadar etkili olmaya başlayınca, süvarilerin sayısı, korunma oranı ve savaş arabalarının boyutu, manevra kabiliyetinin aleyhine yükseltilmiştir. Bu durum ise, arabaların kullanılabilecekleri bölgeleri daha da sınırlandırmıştır.

Başlangıçta savaş arabası ekibini, bir mızrak ve bir balta ile silahlanmış olan sürücü ile bir okçu oluşturmaktaydı. Okçu, sadece vücut zırhı giymekteydi. Daha sonraki dönemlerde ise, düşman orduları daha gelişmiş bir hale gelince, arabadaki ekibi koruma amaçlı -bir kalkan taşıyıcısı olarak hareket eden- üçüncü bir adam arabalara eklenmiştir. Bunun neticesinde, üç kişilik ekibi taşıyabilen daha ağır araba geliştirilmiştir. III.Tiglat-Pileser’in, her bir savaş arabasına üçüncü görevliyi ekleyerek arabalı birliklerin gücünü arttırması ile daha büyük ve daha ağır araba yapma
düşüncesi, arabaya dördüncü bir görevli daha ekleyen Asurbanipal yönetimindeyken de devam etmiştir. Zira bu yenilik -özellikle süvari sınıfın hızla büyümesiyle de birleşerek- Asur ordusunun büyük çoğunluğunun atlı ve arabalı askerlerden oluşması anlamına gelmiştir. Aynı zamanda düşmanlarından daha hızlı hareket ederek çok sayıda askerle onlara aniden saldırmaları anlamına gelmektedir. Asurbanipal’e kadar geçen süre içerisinde Asur arabası, bir sürücü ile okçu ve iki kalkan taşıyıcıdan oluşan dört kişilik bir araç haline gelmiştir. Onun hükümdarlığı sırasında savaş arabaları hızlarını ve manevra kabiliyetlerini kaybetmiştir. Bu dönemde -arabanın ağırlığından dolayı- üç at kullanıldığı görülür. Ancak daha sonraları at sayısı dörde çıkarılmıştır. Ordu silah sistemlerinde yapılan yeniliklerin yerleşmesi çok zaman almaktaydı ve ne kadar karmaşık olursa oturtulması da bir o kadar zaman alırdı. Savaş arabası sistemi ise yalnızca bir arabayla kalmayıp, bileşik yay, at ve diğer gereçlerle de gereksinim gösterdiği için oldukça karmaşık bir sistem sayılabilir ve özellikle arabalı kralların hüküm sürdüğü ülkeler için yabancı bir sistemdir.
Savaş arabalarının II.Sargon ve Sanherib dönemlerine bakıldığında, ürkütücü bir silah olarak ortaya çıktığı görülür. Savaş arabası birimleri, müdafaası zor olan yan ve arka kısımlarının korunması amacıyla, süvariler tarafından desteklenmekteydi. Bu durum, aynı zamanda Asur savaş hattının kanatlarını oluşturmaktaydı. Kalkan taşıyıcılar, uzun mesafede etkisiz kalan düşman oklarından korunmak için kalkanlarını ortaklarının başları üzerinde taşır ve birlikler bu şekilde düşmana doğru hızlıca hareket ederdi. Bir vadi boyunca gümbürdeyen bu araçların görüntüsü bile eğitimsiz düşman askerlerinin kaçması için yeterli olabilirdi. Tüm ekip bir mızrak, kılıç, kalkan ve balta taşımaktaydı. Savaş arabası sorumlusu tarafından düşmana ilk darbe vurulduktan sonra, savaşçılar ağır birer piyade olarak savaşmaktaydılar. Zayıf (ama bu zayıflığı etkisiz kılmak için genellikle çok iyi korunan) savaş arabası atlarını öldürerek, Asur saldırısını kırmak için yeterli donanımları olmadığı sürece, düşmanların çok az umudu olurdu. Saldırıyı durdurmakta başarısız olurlarsa, cesaretlerini herhangi bir darbe alana kadar korusalar da, ortaya çıkan bölünme onları mahvetmeye yeterdi. Savaş arabalarının açık arazilerde yapılan savaşlardaki en büyük avantajları, piyade güçlerine destek ve asker vermeleri idi. En önemli dezavantajları ise, engebeli arazilerde arabaların hareketliliğinin ciddi derecede kısıtlı olması idi. Hatta hareketliliklerini tamamen kaybettikleri durumlarda ve düşmana vurulan şok edici darbelerde başarısız oldukları düşünülmektedir. Bu yüzden açık arazinin dışında, ateş gücü ve manevra kabiliyeti ile savaş arabalarının yerini alabilecek başka bir güç gerekmekteydi. Bu noktada en büyük çözüm süvariler olmuştur. Bu süvariler özellikle -ordular için bir mücadele aracı olan atın gelişimini borçlu olduğu- Dicle vadisinin kuzey bölgelerinde yaşayan Bozkır halklarından olmuştur. Asurluların Ermenistan ve Zagros Dağları’ndaki varlıkları, Asurluları bu halklarla temas haline getirmiştir.
Asurlular, savaş arabalarının kullanımını, Ulai ve Halule savaşlarında düşmanın kullandığı develerin hızının, Asurların savaş arabası ve süvarilerden oluşan ortak güçlerinden kaçmada yetersiz kaldığı Arap savaşlarında olduğu gibi -etkili oldukları- tamamen düz ovalar ve hafif eğimli yerlerdeki meydan savaşlarıyla sınırlandırmıştır. Asur’un kuzeyindeki dağlık bölgeler gibi zorlu bölgelerde savaşılırken, savaş arabaları genelde geride kalırdı yada küçük bir savaş arabası birliği alınırdı. Kralın kendisine ait olan ve muhafız bir süvari sınıfı eşliğinde hareket eden tek bir savaş arabası vardı. Söz konusu araba, muhtemelen komuta aracı olarak kullanılmaktaydı. Ancak bu aracın bile halatlarla dağ yamaçlarına çıkarılması gerekebiliyordu.
Süvari Sınıfı
Casus yada haberci olarak kullanılan atlılar, Yakındoğu’da uzun zamandır biliniyordu. Fakat M.Ö. X. yy.dan itibaren Aram ve Geç-Hitit dönemi devletlerinde, İran ve muhtemelen Mısır’da olduğu gibi Yakındoğu’da da birçok bölgede asıl süvari sınıfı ortaya çıkmıştır. Asurlularda ise süvari sınıfının ilk kullanımı M.Ö. IX.yy.da olmuştur. İlk başlarda süvariler, bir okçu ve okçunun dizginlerini taşıyan ile atış yaptığı sırada kalkanıyla onu koruyan ve bir kalkan taşıyıcıdan oluşan çiftler halinde savaşıyorlardı. III.Tiglat-Pileser zamanında da süvari sınıfı çiftler halinde savaşmaktaydı. Ancak M.Ö. VII.yy.dan itibaren, bu gelişim sürecinde kalkanlar Asur süvarilerin kullanımdan kaldırılmış ve süvariler hem mızrak hem de okla donatılmış ve kullandıkları atları da silahlandırılmıştır. Okçu ve kalkan taşıyıcıdan oluşan süvari takımı, savaş arabası kullanımı konusunda kısıtlı yada tamamen engelli olan bölgelerde savaşabilmenin avantajına sahipti ve seyyar okçu birliklerinin işlevini yerine getirebilmekteydi. Süvari sınıfında zırh ve mızrağın kullanımının başlamasıyla birlikte süvarileri, savaş arabacılığı için en çok tercih edilen bölgelerde en ağır silahlarla donatılmış düşmanlarına karşı savaş arabalarının yerini alabilecek bir sınıf haline getiren etken, onlara ani baskın yapma kabiliyetinin de eklenmiş olmasıdır. Bu sistem, ayrıca içlerinden bazıları Asur ordusuna alınmış olan Urartular, İranlılar ve Kimmerler tarafından da desteklenmiş olabilir.

Sanherib’in sarayındaki rölyefler, ormanlarda savaşan ve yokuş yukarı saldıran süvarilerin birçok güzel örneğini göstermektedir. Bu tür saldırılardan biri, Asurbanipal’in Ulai rölyeflerinden önceki bir tarihte, oldukça gelişmiş bir kompozisyon şeklinde gösterilmektedir. Alt tarafta bir akarsu ve tepelerle bölünmüş olan görüntünün tamamı, Elam okçularına saldıran bir Asur süvarisini göstermektedir. Maalesef orijinal rölyef kayıptır, ancak üst tarafındaki bir eksiklik nedeniyle görüntüsü yarım olan resimde 22 Asur atlısı ve 43 Elamlıyı gösteren bir kopyası hala durmaktadır. Asurlular, XIX.yy. sanatçısı Layard’ın stilinden kaynaklı olabilecek şekilde, silahsız gösterilmektedirler. Asurluların yarısı, daha ziyade uzun mızraklar kullanmaktadırlar. Rölyef, aşağıdan yukarı doğru gidildiği zaman daha rahat anlaşılmaktadır (Antik Yakındoğu sanat ilkelerine göre, en altta olanlar ön plandakileri göstermektedir). Başlangıçta yokuş yukarı yapılan bir Asur saldırısı, yokuşu tutan Elam okçularını yarmakta ve hattı bozguna uğratmaktadır. Daha sonra nehir vadisine doğru kovalamaca başlamaktadır. Artık dağılmış gruplar olarak savaşan Elamlılar kuşatılmış ve alt edilmiştir. Başlangıçtaki Asur dizilişi, ön safhada mızrak kuşanmış atlılar ve ikinci sırada mızrakçıların başlarının üstünden atış yapan atlı okçulardan oluşmaktadır. Bu şekilde her bir adam eğitildiği işe tamamen odaklanabiliyordu. Mızrakçıların asıl silahı mızrak ve ikinci silahları ok iken, ikinci hattaki “tamamen” okçu olan grubun rolünün, ön safın desteğiyle uygun atışlar yapmak ve ayrıca göğüs göğse muharebeye karışmaktan kaçınmak olduğu görünmektedir. Asurbanipal’in Ulai Savaşı rölyefleri, Elamlıların sol kanadına saldıran birlik halindeki savaş arabası ve süvarileri göstermektedir. Fakat saldırının ilk etkisine ilişkin rölyef maalesef eksik durumdadır. Ancak saldırıya çok sayıda silahlı süvari katılmıştır. Asurlular, zıpkın gibi delip geçmek yerine saplamak için kullandıkları mızraklarla baş hizasının üstünden saldırıyorlardı. Mızrakçılar yine atlı okçular tarafından destekleniyordu. Tepe ülkesinde ağır/orta bir arada bulunan piyadeler, açık hizayla iki hat olarak yapılanmış görünmektedir.
Savaşlarda rastgele atış yapan ağır okçuların bazıları atlı okçulara dönüştürülmedikçe, süvariler kuşatmalarda kullanılmamıştır. Ancak ani saldırılarda haberleşme hattını ve silahlı keşif grubunu koruyarak, çok önemli olduklarını kanıtlamış olmalılar. Süvariler, şüphesiz olarak piyadeleri desteklemekte ve yönetmekteydiler. Bu daha sonra kurulan ordularda da her zaman böyle olmuştur. Süvarilerin savaşlardaki rollerine baktığımızda; ilerleyen piyadeleri siperle korumak, oklarıyla düşmanı taciz etmek, düşmanın yanından dolaşıp arkasına geçerek çember sistemini kırmayı denemek ve düşman kırılana kadar takip etmek gibi işleri üstlendikleri görülmektedir. Başlangıçta Asur süvarisi zırh, mızrak, kalkan ve ağır çizme ile donatılmış sıradan bir askerdi. Bu büyük ağırlık ciddi derecede onun hareketliliğini sınırlandırmakta idi. Zamanla, zırhlı ceket bel uzunluğuna kadar kısalırken, kalkan da daha küçük hale getirilmiştir. Ayrıca kendini dengelemek için bir battaniye, eyer çevresi, at sağrısı ve göğüs bantları kullanmaktaydı. Daha sonraları, bacakları ile bot topuk basıncını kontrol etmeyi öğrendi. Bu da atlı okçuları yetiştirmeyi mümkün kılmıştır. Bu durum, Yakındoğu’da atlı savaşçı okçuların ilk kullanımlarını doğurmuştur. Eski Ahit’te yazan “at sırtında kasırgalar” bu Asurlu okçulara işaret etmektedir.
Piyadeler
Piyadeler her zaman Asur ordusunun en büyük bölümünü oluşturmuştur. Birlik çeşitlerinin oranlarında kabataslak bir tahmin yapmak gerekirse, on bölükten bir araba temelde Asurlulardan oluşmaktaydı. Temel piyadeler, savaş hattının kanatlarında yer alırken yatay hareketler ile düşman hattını yenilgiye uğratmak ve kesmek için süvariler ve savaş arabaları kullanılmaktaydı. Bu yüzden süvariler ve savaş arabaları, piyadelerin faydalanabileceği bir oyuk yaratıp düşman hattının arkasına ilerleyerek ve arkadan saldırarak düşman hattını yarmaya çalışırdı. Piyadeler, daha sonra tüm hattı boydan boya işgal etmek ve düşman cephesindeki boşluğu muhafaza edip genişletmek için arkadan saldırırdı. Asur piyadesi üç çeşittir. Bunlar; mızrakçılar, okçular ve sapancı yani
atıcılardır. Mızrakçılar, savaş merkezinde ana hatta sabitlenerek falankslar halinde sıralanırdılar. Her falanks bir yüzbaşı komutasındaki 200 erkekten oluşmaktaydı. Asur mızrakçıları uzun, çift kanatlı mızrak ve göğüs göğse çarpışma için düz bir kılıç ile silahlanmış ağır piyadeler idi. Kılıç için belin etrafına sarılan kalın bir kemer kullanılmaktaydı. Mızrakçılar, darbenin etkisini kırması amacıyla demirden konik kasklar ve demirden küçük kalkanlar kullanmaktaydılar. Ayrıca vücut ısısını kontrol etmesi amacıyla zırh altına yün veya kumaştan gömlekler giyerdiler. Asurlular için önemli bir yenilik ise bacaklarını korumak amaçlı diz boyunda deriden çizmeler giymeleridir. Silah ve kişisel koruyucu donanım kombinasyonları oldukça ağır olan piyadelerin hareketleri yavaşlamaktaydı. Bu yüzden Asurlular, savaşta asker tarafından sürekli taşınan yükü azaltmak için daha hafif kalkanlar kullanmaktaydılar. Kabartmalarda genellikle; düzenli eğitimde gösterilen Asur mızrakçısı, hemen hemen her zaman kalkanıyla yüzünü ve vücudunu kapatır bir şekilde ve aşağı yukarı hareket halinde kulaç hücumunda gösterilir. Ancak ara sıra gizli hücum halinde de gösterilmektedir. Eğitim metotlarıyla ilgili az bilgi vardır, fakat görülen kuvvetli izlenim, disiplinin sert olduğudur.
Rölyeflerde; sık sık yapılan nöbet değişimleri, ön sıradaki mızrakçı ile ikinci sıradaki hafif veya ağır okçularla gösterilir. Ayrıca, arkalarında okçuların olduğu ayakta hazır durumda bulunan mızrakçılar dikkat çekmektedir. Nöbet değişimlerinden açıkça anlaşılmaktadır ki piyadeler; ordunun büyük bir kısmını oluşturmaktadır ve savaşın en zor kısmını onlar üstlenmektedirler. Ağır piyade birimleri, muhtemelen okçu ve mızrakçılar tarafından desteklenmekte ve korunmaktadırlar. Mızrakçılar için ok takviyesi, olasılıkla hem devamlı hem de yarı zamanlı olarak onlara bağlı okçu birimler tarafından sağlanmaktadır. Bu düzenleme, özellikle taarruzun hızını kesmede ve mızrakçıların göğüs göğse çarpışmaları ile düşmanı yıpratmalarında faydalı olmuştur. Asur piyadeleri arasında ikinci sırada okçular yer almaktadır. Asur oklarının demirden uçları ve büyük ezici güçleri vardı. Bazı okların -geriye doğru devam eden- demirden kuyrukları vardı. Kuyruk kısmına gazlı yün bağlanarak, binalara ve özellikle ahşap kapılara karşı, bu ok uçlarındaki yünler ateşe verilerek yangın çıkarmada kullanılmaktaydı. Okçular önemli ölçüde kendi hareketliliklerine engel olmayacak şekilde uzun paltolar giyerdi. Asur okçuları ayrıca yakın dövüş için bir de kılıç taşıyorlardı. Asurlular tarafından kullanılan üçüncü tip piyade sapancılardı. Sapan ile Asurlular muhtemelen fethettiği halkalar aracılığıyla tanışmıştır. Asurluların bunu benimsemeleri yavaş olmuştur. Bazı kabartmalarda sapan kullanan erkekler açık arazi üzerinde savaşta okçuların yanında konuşlanmış iken, kuşatma savaşında ise sapancı erkeklerin birincil sırada kullanıldıkları görülmektedir. Sapancılar, duvar savunucularına karşı yüksek açılı parabolik ateşi yönlendirebilmekteydı. Onların yüksek açıdan atış yaptıkları görülmekte ve bu şekilde düşman savunmasını etkisiz hale getirmeyi amaçlamış oldukları düşünülmektedir.

Asurlularda, aşiret askerlerinin yoğun bir şekilde kullanıldıkları görülmektedir. Fakat bu küçük aşiret askerlerinden yapılan alımlar önemsiz avcılıklardır. Bu sebeple onların kullanımı ya ölümüne kadar talan etmek ya da geri çekilme noktası olan savaş çizgisiyle buluşmadan önceki avcılıkla sınırlıdır. Daha başarılı olan diğer kullanımlar ise; stratejik noktaları tutmak, ana ordu için nehir geçişleri veya düşman alanına baskın yapmaktır. Askere alınanların bazılarına sınırlı bir eğitim verilirdi. Ancak onların doğal becerileri, kendilerine -özellikle zor alanlarda- faydalı olabilirdi. Fethedilmiş ulusların ordularından askere alınmış olan şahıs birliklerinin ise, Asur sınırlarında eğitilmiş ve donatılmış olan Asur ordusunda profesyonel asker olmaları için, genellikle kisir šarruri’ye dâhil edilirlerdi.
Kuşatma Teknikleri
Asur stratejileri, kuşatılan şehirlerin çok çabuk indirilmesini gerektirmekteydi. Eğer sefer döneminin büyük bir kısmı boyun eğmek istemeyen ilk birkaç şehrin kuşatmasıyla geçerse, o zaman seferlere çok sınırlı hedefler koyulur ve böylece onların hazırlıkları için çok gayret ve para harcamak zorunda kalınırdı. Bu yüzden maharetli kuşatma araçları ve etkili kuşatma teknikleri Asur ordu organizasyonunun asıl bölümünü oluşturmaktaydı. Aynı sebeplerden ötürü, bu kuşatma araçları, büyük kalkanlarla ve kapalı mahmuzlarla, birlikleri korumaktaydı. Ayrıca gereksiz zayiatları azaltmak da onların göreviydi. Asur ordusunun meydan savaşlarında çok iyi olması, olgun Asur ordusu için alışılmadık bir deneyim olarak görülmektedir. Çünkü çoğu düşmanları onlarla meydan savaşı yapmaktan kaçınırlardı. Bu sebepten savaşların çoğu kuşatma yoluyla kazanılmaktaydı. Asur ordusunun en çok korkulan unsuru, Asur sanatında da teknik ve kendine has özellikleriyle belirgin bir biçimde gösterilen kuşatma tekniğiydi. Asurluların yenilmezlik ünü sadece ordularının her yere gidebilmesinden değil, aynı zamanda her tür savunmanın alt edilebilmesinden ileri gelmekteydi. Kuşatma becerisindeki esas yenilik, ilk olarak IX. yy. da ortaya çıkmış olan, şahmerdanlardır. Bu yenilik, modası geçmiş eski ve çok zaman alan şehir duvarının tepesine topraktan bir rampa inşa etme taktiğinin yerini almış ve şehirlerin saldırıyla alınmasını oldukça hızlandırmıştır. Asurlular bir şehre saldırdıklarında genellikle üç yöntemi bir arada kullanmaktaydılar. Bunlar; Şahmerdanlar, sura merdiven dayama ve kazmacılardır. Tüm bunlar, kuşatma arabalarından surlara aynı yükseklikte ateş eden okçu ve sapancıların korunmasında taşınmaktaydı.
Asur kuşatma teknikleri, çok muntazamdı. Bu konuda oldukça çeşitli yöntemler uygulamaktaydılar. Şehrin ve surların mahiyeti savaş stratejilerini belirlemekteydi. Genellikle kasaba ve şehirler ya büyük höyüklerin veya tepelerin üzerine yada nehir tarafından sarmalanmış bir veya birden çok sur tarafından korunacak biçimde inşa edilmekteydi. Şehirlerin korunmasında-açlık veya kuşatma tehlikesine karşı- her türlü tedbir alınmaktaydı. Tepelerin üzerine kurulan şehirlerle iletişim kurma yöntemleri M.Ö. 701 yılındaki Sanherib kuşatmasını gösteren Lakiş duvar kabartmalarında
gayet güzel tasvir edilmiştir. Detaylı kuşatma tasviri, şehre karşı kullanılmış olan metotları göstermektedir. Bir ahşap iskelet ve mazgal sur duvarına doğru atılmaktaydı, bu işlem tamamlandıktan sonra, büyük deri tabakalarıyla kaplanmış tekerlekli makineler, hazırlanmış geniş bir yol boyunca bu rampa üzerinde itilirdi. Daha geride duvarların üstünde, kalkanların arkasında zırhlı muhafız ve okçular duvarlarda ateş savunuculuğu görevi yapmakta ve büyük kamıştan siperin arkasındaki yerlerinde duvardaki muhafızlara ok atmaktaydılar. Muhafızlar onların üzerine ateşli meşaleler atarak makineleri durdurmaya çalışırdılar. Makineyi ateşten korumak için ekipten bir kişiye büyük bir kepçe vasıtasıyla alevleri su ile söndürme görevi verilmişti. Asurlular, duvarların bir bölümü nehre bakıyorsa, surların üzerine okçu ateşi yağdırmak için belli pozisyonlar alarak, yüzen kuşatma kuleleri inşa ederlerdi. Ayrıca, kuşatma savaşları için madenciler de istihdam edilmekteydi. Bir gedik açmak ve yıkıma destek olmak amacıyla sur duvarlarının en hassas noktalarında demir ve bronz kullanırken tasvir edilmişlerdir. Asur askerleri, zırhlı mahmuzu yakalayarak ve mazgalı siperlerden aşağıya sallayarak kuşatma kalesini alabora etmeye çalıştıkları görülmektedir. Son olarak Asurlu yedek piyadelerin, hafif atış okçularının desteğiyle kademeli merdivenle duvara saldırdığı veya gedikten içeri girdiği anlaşılmaktadır.
Ortadan Kaldırma ve Sınır Dışı Etme Politikaları
Acımasız bir politika yürüten Asurlular, sonsuza dek fethedilen yerlerdeki insanların kimliklerini ve iyi organize olmuş profesyonel ordularını yok etmekteydiler. Eski Anadolu’da -özellikle Hititler döneminde- toplu bir cezalandırma yöntemi olarak karşımıza çıkan bu uygulama, Eski Mezopotamya ve Mısır toplumlarınca da uygulanmıştır. M.Ö. IX. yüzyılda Doğu Anadolu’da güçlü bir devlet kurarak, Anadolu’da Asur yayılmasının önüne geçen Urartu krallarının da bu uygulamayı bir devlet politikası haline getirdikleri anlaşılmaktadır. Ancak Eski Yakındoğu’da bu uygulamayı bir
imparatorluk politikası haline getirenler ise, Yeni Asur dönemi kralları olmuştur. M.Ö. II. binyılın sonlarına doğru Asurlu krallar, boyunduruk altına almış oldukları halk topluluklarını, büyük ölçüde ve sistematik bir şekilde başka bir yere nakletmiş ve o bölgeye yerleştirmişlerdir. Bu sınır dışı etme politikası III.Tigalat-pileser’in hükümdarlığı döneminde muazzam bir boyuta erişmiştir.
Böylece, bir yandan fethedilen bölgelerin yerli elit tabakasının yerine Asur hükümdarına bağlı bir yönetim getirilerek mevcut düzen zayıflatılıyor; diğer yandan Asurlu kralların çeşitli inşa projeleri için yararlanabileceği Asur’a bağımlı işçiler kazanılıyordu. Yıllıklar ve savaş sahnelerini resmeden kabartmalar, Asur ordusunun teslim olmayan düşmanlara karşı uyguladığı acımasız cezalandırma yöntemleri konusunda net bilgiler vermektedir. Bu tür belgelerde, binlerce kişinin kılıçtan geçirilmesi, derilerinin yüzülmesi, kazıklara oturtulması gibi dehşet verici cezalandırma yöntemleri sıralanırken yüz binlerce kişinin yerlerinden edilmesi de anlatılmaktadır.
Yeni Asur krallarının, sivil halkı anayurtlarından başka coğrafyalara göndererek, istedikleri güven ortamını sağlamalarının yanı sıra, imparatorluk için tehlike oluşturabilecek birçok etnik kökenli grubun birleşmelerine engel olmak amacıyla bu nüfus nakillerine başvurdukları anlaşılmaktadır. Ayrıca imparatorluğun yapılanması ve genişlemesi için gerekli iş gücünün de yine bu tür nakillerle sağlandığı tespit edilmektedir. Asur ordusunda görülen bu düzen kendisinden sonra kurulacak olan imparatorluklara da öncül olacaktır. Uygulanan bu düzenle ayrılıkçılara, başka bölgelerde yaşamak konusunda son derece acımasız davranırlarken, sadakatlerine güvendikleri savaş esirlerini ve egemenlikleri altına aldıkları halkaları ordularına katmakta her hangi bir sakınca görmemişlerdir. Asur Krallığı, ele geçirdiği bölgeleri birbirinden farklı yöntemlerle kendine bağlamaktaydı. Öncelik, verimli tarım alanlarına ve hammadde kaynaklarına giden yollara veya ticaret kervanlarının geçtiği önemli güzergâhlara verilmekteydi. Merkeze yakın bölgeler, inşa programları, nüfus nakilleri ve atamalarla Asurlulaştırılmaktaydı. Ancak Kuzey Suriye ve Güney Mezopotamya’daki köklü merkezlerdeki düzen fazla değiştirilmeden vassal konumuna getirilmekteydi. Krallığın sınırları içinde olsa bile ekonomik ve stratejik önemi olmayan bölgelerdeki halklar, kimliklerini yerel kültürlerini devam ettirmekteydiler. Yapılan toplu nüfus nakillerinin, ülke içinde huzuru ve güvenliği sağlamak, milliyetçilik ruhunun gelişmesine engel olmak ve insan iş gücü elde etmek gibi amaçlarının olduğu tespit edilebilmektedir.
Yararlanılan Kaynaklar
Gülsüm Demir, Asur İmparatorluğu’nun Askeri Tarihi (M.Ö 2000-600)
John Keegan, Savaş Sanatı Tarihi
Kemalettin Köroğlu, Eski Mezopotamya Tarihi
Jean Bottero, Mezopotamya

*Bu çalışmanın tüm hakları, Gülsüm Demir’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Ömer Burak Karatay

Uzun zamandır bildiklerini siz değerli kullanıcılarımıza aktarmaktan mutluluk duyan, araştırıp öğrendikçe bu siteye yazıp diğer insanların da bilgilenmelerini sağlamaktan zevk alan bir yönetici ve yazar. Ekonomi alanındaki gelişmeler / bilgilendirici metinler için www.ekodemi.com'a davetlisiniz. Bizlere her türlü fikir, istek ve şikayetlerinizi admin@kenandabirkuyu.com üzerinden; markalarınızı değerlendirmek ve binlerce tekil kullanıcıya reklamınızı yapmak için reklam@kenandabirkuyu.com adreslerinden benimle iletişime geçebilirsiniz.

İlgili Makaleler

Bir Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Tek amacımız sizlere temiz bilgi sunmak, lütfen reklam engelleyicinizi kapatın.