Ömer Burak Karatay tarafından yazılmış tüm yazılar

Uzun zamandır bildiklerini siz değerli kullanıcılarımıza aktarmaktan mutluluk duyan, araştırıp öğrendikçe bu siteye yazıp diğer insanların da bilgilenmelerini sağlamaktan zevk alan bir yönetici ve yazar. Ekonomi alanındaki gelişmeler / bilgilendirici metinler için www.ekodemi.com'a davetlisiniz. Bizlere her türlü fikir, istek ve şikayetlerinizi admin@kenandabirkuyu.com üzerinden; markalarınızı değerlendirmek ve binlerce tekil kullanıcıya reklamınızı yapmak için reklam@kenandabirkuyu.com adreslerinden benimle iletişime geçebilirsiniz.

Ortaçağ İslam Düşünürleri Açısından Evrim Teorisi

Evrim Teorisi

Antik Yunan’daki çok önemli bilimsel düşünce temelleri uzun bir süre unutulmaya yüz tutmuştur. Bu miras daha sonra Müslümanlar tarafından tekrar keşfedilmiştir ve Müslümanlar bu mirası belki de tamamen unutulmaktan kurtarmışlardır. Antik Yunan medeniyeti ile karşılaşan Müslüman medeniyeti özellikle 8. ve 13.yy.’larda çok önemli bilimsel çalışmalar yapmıştır. Birçok kaynakta Müslümanların altın çağı olarak geçen bu zaman diliminde Antik Yunan çalışmalarının tesirini fazlasıyla görmek mümkündür. Sorgulayıcı ve araştırmacı bakış açısı ile birlikte devralınan miras, Müslüman medeniyetinin yükselmesine olanak sağlamıştır. Bu dönemde Müslüman bilimciler, canlılığın ortaya çıkışı ve gelişimi ile ilgili kendilerinde mevcut olan görüşlerden farklı olan açıklamalarla da tanışmıştır. Doğaya karşı bu yeni pencereden bakmışlar ve bu fikri kendi bakış açılarıyla hem geliştirmiş hem de daha sonra Avrupa medeniyetine bırakmışlardır. Bunu yaparken Antik Yunan’daki çalışmaları kendi dillerine çevirmiş ve bu çalışmalar üzerine kendi yorumlarını yapmışlardır.

El-Cahiz ( Ebu Osman Amr bin Bahr el-Kinani el-Fukaimi el-Basri)

Müslüman bilimciler arasında canlılığın aşamalı olarak gelişimi ile ilgili konuyu ciddi anlamda ilk ele alan kişi El-Cahiz (M.S 776-868)’dir. Cahiz, Kitabu’l Hayavan adlı eserinde hayvanlarla ilgili uzun bir süre gözlem yaptıktan sonra görüşlerini dile getirmiştir. Cahiz, hayvanları alt gruplara ayırarak basitten karmaşığa doğru sıralamıştır. Ayrıca hayvanları kendi aralarında tür ve cins olarak gruplandırmıştır. Bunlara ek olarak, hayvanlar üzerinde çevrenin etkisini keşfetmiştir. Hayvanların çevreye uyum sağlamak için değiştiklerini ve bu değişimlerini sonraki kuşaklara aktardığını söylemiştir. Cahiz, tüm gözlemlerinden yola çıkarak aşamalı gelişime dair mekanizmayı 3 başlık altında incelemiştir. Bu başlıklar Cahiz tarafından, hayatta kalma mücadelesi, türlerin birbirlerine dönüşmesi ve çevresel etkenler olarak üç ana başlık altında değerlendirilmiştir. Burada başlıklardan ilki olan hayatta kalma mücadelesi ile modern anlamda kullandığımız doğal seleksiyon kavramında benzer yanlar bulmak mümkündür. Cahiz’e göre hayatta kalan canlılar Tanrı’nın ilahi buyruğu sayesinde hayatta kalabilmektedir. Yani güçlü olan hayvan, kendinden daha güçsüz olanları tüketerek hayatta kalabilmektedir.

Bu düzeni kuran ve devamlılığını sağlayan da tanrının kendisidir. Canlıların birbirini yemesi, azalması veya çoğalması, var olması ya da yok olması süreçlerini tanrısal iradenin teşekkülü olarak değerlendirmiştir. Yani tanrısal irade dilediği canlıların hayatta kalmasını sağlamak için yine o canlının avlanmasını, besin bulabilmesini ve beslenmesini sağlar. Bu düzeni doğadaki değişen koşullar değil bizzat tanrının kendisi sağlamaktadır. Cahiz’in yine bu başlıkta değindiği bir diğer konu da canlı türleri arasında bir hayatta kalma mücadelesi olduğudur. Yani türler arasında aşırı çoğalma dengesizlik yaratacağı için bir hayvan için av durumunda olan canlı başka bir hayvan için de avcı durumuna dönüşmektedir. Doğadaki düzen avcıların ava dönüştüğü bir dengede ilerlemektedir.

Cahiz, çağının bilgisine oranla türlerin birbiri arasındaki dönüşümlerine yönelik belki de en keskin ve doğru görüşü sunmuştur. Bir türün çevresel etkilere maruz kalarak tamamen başka bir türe dönüşebileceğini de söylemiştir. Günümüzde adaptasyon olarak nitelendirdiğimiz bu kavram, iyi açıklanmış bir haliyle Cahiz tarafından ele alınmıştır. Çevresel etkilere maruz kalarak, bir türün beslenme, türleşme ve adaptasyona yönelik olarak yeni türlere dönüşebileceği görüşünü savunmuştur. Cahiz’in savunduğu görüş oldukça mantıklı ve doğrudur. Doğada gıda kıtlığı ve gıdaya ulaşmadaki farklılıklar ya da avcılardan kaçabilme yeteneği gibi birçok yetenek tamamen evrimsel gelişmelere bağlıdır.

Cahiz, doğal seçilimde olduğu gibi türlerin adaptasyon ile farklı türlere dönüşmesini de tanrının iradesine ve isteğine bırakmıştır. Ona göre tanrı bir türü çeşitli değişimlere maruz bırakarak başka bir türe dönüştürebilir.
Bunlara ek olarak çevresel etkiler konusunda da önemli açıklamalar yapmaktadır. Beslenme, barınma veya avcılardan kaçma vb. gibi birçok zorunlu unsurun, türlerin çevreye daha iyi uyum sağlama ihtiyacını doğurduğunu söylemiştir. Bu ihtiyaç neticesinde küçük küçük değişimlerin toplanması ve bir sonraki kuşağa aktarılması ile türler arasındaki çevreye adaptasyon sorununun gitgide azaldığını dile getirmiştir. Yani yeni doğan nesillerin çevreye daha uyumlu halde doğduğunu vurgulamıştır. Cahiz’in bu görüşleri gerçekten önemli katkılar olarak
görülmelidir. Mehmet Bayrakdar’a göre Cahiz, hem kendisinden sonra gelecek Müslüman âlimleri hem de teoriyi bilimsel bir yapıya dönüştürecek olan Buffon, Lamarck ve Darwin gibi kişileri fazlasıyla etkilemiştir.

Cahiz, canlılığın gelişimi ile ilgili düşünceleriyle birlikte çoğunlukla zoolojik yönden katkılar yapmıştır. Bu katkıyı biyolojik tespitleriyle de genişletmiştir. Onun çalışmaları kendisinden yüzlerce sene sonra birçok dile çevrilmiştir. Cahiz’in bir diğer katkısı da Müslüman dünyasının dikkatini bu konuya çekmiş olmasıdır. Bu konuyla ilgili daha sonra düşünürler ve din adamları arasında birçok tartışma yapılmıştır. Günümüzde dahi bu konu hala tartışılmaya devam etmektedir. İhvan El-Safa (M.S. 945-985) ise Cahiz’den farklı olarak canlılığın aşamalı olarak gelişimi meselesine biraz daha anti-rastlantısal yaklaşmıştır. Ona göre yaratılışta tek ve geçerli irade tanrının bizzat kendisidir. Doğa bu konuda sadece emirlere itaat eden bir mekanizma gibidir. Bu sebeple doğal seçilimi kabul etmesine rağmen bu mekanizmayı tanrının bir yardımı ve hikmeti olarak görmüştür. Bu görüşlerine ek olarak insanın diğer varlıklara oranla üstünlüklerini ve becerilerini diğer hayvanlara benzetme yoluna gitmiştir. Yani insan, hayvanlardaki bazı becerilerin bir araya getirilmiş halidir, görüşünü savunmuştur. Maymun, vücudunun insana benzemesi ile ön plana çıkarken, papağan, fil ve güvercin aklıyla, arı ise sanatı ile insana ait olan üstünlükleri ayrı ayrı temsil etmektedir. Bu İslam’daki eşref-i mahlûkat∗ terimi ile de birebir uyumludur. Hepsinin üstünlüklerini toplayıp hepsinden üstün sayılan varlık görüşü bu açıdan İslami kökenlidir.

Ayrıca türler de kendi aralarında ilişkilendirilmiştir. Yani türün son hali ile ilk hali arasında bağlantı olduğunu belirtmiştir. Buna göre inorganik maddeler toprağın, toprak bitkilerin, bitkiler hayvanların, hayvanlar insanların, insanlar da meleklerin oluşmasında önemli roller üstlenmişlerdir. Bu düşüncelerine paralel olarak hayvanlar arasında insani özelliklere en yakın bulunan hayvanı ise maymun olarak göstermiştir. Kendisi görüşleri ile birlikte canlılığın aşamalı olarak gelişimi düşüncesini materyalist temelden tamamen İslami bir tabana taşımıştır. Canlılar arasında dönüşüm ve türleşme ilişkisini benimsemiş ve bunu İslami kavramlarla açıklamaya çalışmıştır. Düşünceleri ile birlikte kendisinden sonra geleceklere, İslami temellere dayalı olarak açıklanmış olan, canlılığın aşamalı bir şekilde oluştuğuna dair görüşünü bırakmıştır. Canlılığın meydana gelmesi konusunda Farabi (M.S. 870-950) de görüş bildirmiştir. Onun canlılığın gelişimine dair düşüncelerine El- Medinetü’l Fazıla adlı eserinin “Var olmada maddi cisimlerin mertebeleri hakkında” başlığı altındaki bölümünden ulaşmaktayız.

Farabi varlıkları var oluş sırasına göre sınıflandırmıştır. Ona göre en alt katmanda olan varlık ilk maddi varlık olarak nitelendirilmiştir. Burada bahsedilen ilk maddi varlık zamanla gelişerek ve dönüşerek daha üst mertebedeki canlılara dönüşmüştür. Farabi burada kademeli bir dönüşümden bahsetmektedir. Dönüşüm neticesinde de varlıkların rütbelere ayrıldığı bir hiyerarşi kurmuştur. Farabi’ye göre ilk teşekkül eden varlıktan sonra maden, ondan sonra bitkiler, ondan sonra konuşamayan hayvanlar, en son olarak da konuşabilen hayvanlar ortaya çıkmıştır. Varlıkları bu şekilde bir hiyerarşi içine sokmuştur. Farabi bunlara ek olarak dünya
içerisinde yaşayan canlılar arasında hayatta kalma savaşı olduğunu söyler. Canlılar hem kendi türünün varlığını hem de kendi hayatını sürdürmek için diğer bir canlının yaşamına son vermektedir. Başka bir varlıkta aynı şeyi kendisi için yapar ve bu şey sürekli tekrarlanır. Farabi canlıların yaratıldıkları ilk halleriyle değil aşamalı olarak geliştiğini söylemiştir. Bunu da zaman içerisinde canlıların birbirine dönüşmesi ile açıklamaktadır.
Farabi’nin canlılar arasındaki hiyerarşik düzeni ise kendisinden sonra gelecek âlimler için önemli bir katkı olmuştur.

Canlılığın oluşması ile ilgili İbn-i Miskeveyh (M.S. 920-1020) görüşlerini El-Taharet, Tahzib- El-Ahlak ve El- Fevz el-Aşğar adlı eserlerinde dile getirmiştir. Ona göre hayvanlar âleminde ve hayvanların en üst mertebesinde insana benzeyen bir hayvan vardır. Bu canlı hem insana hem de maymuna benzemektedir. Hayvanlar âlemindeki en üst katmana da daha sonra dil, zekâ vb. yetenekler kazanan insan geçmiştir. Miskeveyh, aşamalı bir gelişmeden bahseder ve canlıların oluşumunu cansız maddeden bitkiye, bitkiden hayvana, hayvandan maymuna ve son olarak da maymundan insana olacak şekilde sıralamıştır. Ona göre Tanrı maddeyi yaratır, ardından madde suya ve buhara dönüşür. Sonra mineraller meydana gelir ve bu minerallerden de bitkiler oluşur. Bitkiler de uzun bir zaman sonra hayvansı özellikler taşıyan canlıya dönüşür ve bunların erkek ve dişi şeklinde cinsiyetleri olur.

İbn-i Miskeveyh’e göre bu şekilde gelişen ilk canlı hurma ağacıdır. Hurma ağacı kazandığı özellikler neticesiyle
bitkiler âleminin en üst, hayvanlar âleminin de en alt seviyesinde sayılmıştır. Bitkiler de lif ve köklerinden koparak hayvanlar âleminin ilk aşamasını oluşturmuştur. Hayvanlarda ise en üst seviyedeki canlılar gruplandırılmıştır. Mesela 4 ayaklı hayvanlarda en üst seviyeye at konulmuştur. Kuşlarda ise kartal konulmuştur. İnsandan önceki son sınırda ise maymunlar yer almaktadır. Tüm bu görüşlerinin temelinde doğada değişim ve dönüşümleri gözlemesi yatmaktadır. Canlılar âlemi içerisinde olan her tür, daha önce farklı sınıfa ait türler arasından gelişerek başka bir canlıya dönüşmüştür. İbn-i Miskeveyh’in bütün canlıların ortak bir maddeden türeyerek ve sınıflara ayrılarak meydana geldiğini söylemesi ise çok önemli bir katkıdır.

Evrim Teorisi ve Canlılık Kavramı

Canlılık üzerine İbn El-Heysem (M.S. 965-1039) ise aşamalı bir türleşmeyi savunmuştur. Ona göre yaratılış maddi dünyada meydana gelmiştir. İnsan, insan olmadan önce bazı merhalelerden geçmiştir. Bu aşamalar; öküz, eşek, at ve maymundur. Maymun mertebesinden sonra da insan dediğimiz eşref-i mahlûkat meydana gelmiştir. Heysem’in asıl uzmanlığı fizik, matematik ve optik bilimi gibi konular olduğu için bu mesele üzerine fazla eğilmemiştir fakat kısa da olsa bu düşünceye karşı kayıtsız kalamayarak fikrini belirtmiştir. Canlılığın meydana gelmesi ile ilgili Ragıb El- İsfahani (M.S. yak. 954- 1033) ise dünyada yaratıcı tarafından düzenlenen ve belli bir amaca yönelik olarak gerçekleştirilen bir sistemi kabul etmektedir. Yani ona göre dünya yaratıcı tarafından sonunda insanın ortaya çıkması muradıyla belli bir değişim ve dönüşüme uğratılmıştır. Ona göre yaratıcı güç insanı yaratmak için canlıları uzunca bir süre değişim ve dönüşüm mekanizmasından geçirmiştir. İnsandan önce yaratılan bitkiler ve hayvanlar gibi bütün oluşlardan maksat insanı meydana getirecek olan ortamı hazırlamak içindir.

Ragıb El- İsfahani ayrıca varlıkların davranışsal yönden de insana benzer özellikleri olduğunu belirtmiştir. İnsanın oburluğunu, pintiliğini ve taklitçiliğini sırasıyla domuz, köpek ve maymuna benzetir. Hayvanların bu davranışlarının insanda da olduğunu söylemiştir. Ragıp El-İsfahani’nin görüşü canlılığın değişimi ve dönüşümünün belli bir zamanda ve belli bir amaç doğrultusunda olduğuna yöneliktir. İnsanı meydana getirmek için gerçekleştirilen eylemler, insan meydana geldikten sonra da onu hayatta tutmak için işlevini yerine getirmeye devam etmektedir. Yani yaratılış sistemi insanın yaratılması ve varlığını sürdürmesi için düzenlenen bir yapıda ele alınmıştır. Seyyid Emir Ali ve Turka El-İsfehani ise canlılığın oluşumu ile ilgili olarak yaratılışın en alt safhasına madenleri yerleştirmiştir. Buna göre madenlerden bitkiler, bitkilerden hayvanlar ve onlardan da insan meydana gelmiştir. Kendilerinden sonra gelen Nasır El- Din Tusi (M.S. 1201-1274), Mevlana Celaleddin-i Rumi (1207-1273) ve Zekeriya Bin Muhammed El- Kazvini (1203-1283) gibi birçok âlim benzer görüşlere sahip olduğu için birlikte ele alınmıştır.

ortaçağ islam düşünürleri açısından evrim teorisi

Bu âlimlerin ortak görüşleri ile birlikte Turka El- İsfehani’nin önemli bir tespiti de vardır. Ona göre günümüzde türler arasında ara geçiş formları dediğimiz canlılar vardır. Mantarlar, maden ile bitki arasında, hurma ağacı bitki ile hayvan arasında, maymunlar da hayvan ve insan arasında geçiş formları olarak gösterilmiştir. Bu ayrımlar bugün için ilkel görünebilir fakat canlılar arasındaki geçiş türleri ilk kez bu kadar net belirlenmiştir. Ara geçiş formları düşüncesi açısından da önemli bir gelişme olarak değerlendirilebilir. İbn-i Haldun (M.S. 1332-1406) tarih felsefesinin kurucusu olarak tanınmıştır fakat onun bilime yaklaşımı çok yönlü olmuştur. Kendisinin canlılığın oluşumu hakkındaki fikri ise toplumlara bakış açısı gibi aşamalı bir görüştür. Ona göre toplumlar doğar, gelişir, olgunlaşır ve ölür. Toplumların ve canlıların oluşması konusunda ise coğrafi şartlara fazlasıyla dikkat çekmiştir.

Coğrafi şartların iklim üzerindeki etkisini görerek, fiziksel açıdan oluşan farklılıklara yönelmiştir. Zenciler üzerine yaptığı tespitte onların sıcak yerlerde yaşamasının hem davranışsal etkilerine hem de iklimin, fiziksel yapıda değişiklikler yaratmasına dikkat çeker. İnsanın gelişimine de dikkat çeken büyük düşünür onun madenden sonra belli aşamalarla maymun ve sonra insan olma gibi aşamalardan geçtiğini söylemektedir. İbn-i Haldun, canlıların aşamalı olarak gelişimine dair kendisinden önceki görüşleri genel olarak tekrar etmiştir. Farklı olarak iklim şartlarının toplumlar ve insan açısından önemine dikkat çekmiştir. İnsan renklerinin kalıcı olarak aktarılmasında iklimin zorlayıcı rolüne dikkat çekmiştir. Kınalızade Ali Efendi (M.S. 1510-1571) İlk kez Türkçe olarak canlılığın aşamalı olarak gelişimine dair düşünceden bahseden kişidir. Bu konuda kendisinden önceki görüşlerinin aynısını yani maddi varlık, maden, bitkiler ve hayvanlardan sonra insanın meydana gelmesi görüşünü tekrar eder. Onun asıl katkısı maymundan insana geçerken bir ara geçiş bulmasıdır. Vahşi insan (nesnas) adını verdiği bu canlı daha sonra Osmanlı’da evrim teorisine dair görüş ve değerlendirmelere oldukça etki etmiştir. Burada ismi geçen vahşi insan denilen canlı, hem maymun hem insan özelliklerini taşıyan ama ikisini de tam olarak temsil etmeyen bir canlıdır.

Canlılığın ortaya çıkmasıyla ilgili Hazini (1077), Kutubi ve El- Kadir Mirza Bidel ise aynı görüşe sahip oldukları için ortak bir başlıkta ele alınmıştır. Hazini, canlılığın aşamalı olarak gelişimi ile türlerin dönüşümü fikrini metal cisimlerin zamanla birbirine dönüştüğü gibi canlıların da dönüşebileceği fikrinden yola çıkarak kabul eder. Aşamalı şekilde ilerleyen bir sürecin varlığını kabul etmiştir. Kutubi ise yine aşamalı bir gelişim fikrini tekrar ederek, maymunların hayvanlar ve insanlar arasında bir geçişi temsil ettiğini söylemektedir. Son olarak El-Kadir Mirza Bidel’de âdem cinsinin ve âdemin bizzat kendisinin insan olmadan önce maymun cinsinin bir üyesi olduğunu kabul etmiştir. Ünlü Türk düşünür Erzurumlu İbrahim Hakkı (M.S. 1703-1780) birçok alanda eser vermiştir. Eserleri arasında en ünlülerinden biri olan “Marifetname” adlı çalışmasında canlılığın aşamalı olarak gelişiminden de bahsetmiştir. Ona göre kâinatın ilk mertebesi toprak son mertebesi temiz nefstir. En alttan en üste mertebeleri bu şekilde sıralandırmıştır. Canlılığın gelişimi konusunda ise ilk maddi varlık olan madenlerin, başının toprak ve suya, sonunun ise bitkiye gittiğini söylemiştir. Ona göre hayvanların da başlangıcı bitkiye sonu ise insana gitmektedir. Yani burada bitki ve hayvan sınıfları arasında ilk hal ve son hal durumlarını göstererek canlılığın oluşumuna dair bakış açısını sunmuştur. Canlılık ona göre cansız madde ile başlayıp canlı maddeye geçmiştir. Bundan sonra da basit yapılı canlılar meydana gelmiş ve bu canlılar da zaman içerisinde daha karmaşık yapılı canlılar meydana getirmiştir.

Erzurumlu İbrahim Hakkı, bu düşüncelerine ek olarak canlılığın oluşumunu üç aşamaya ayırmıştır. Bunlar: birleşim, derece ve dönüşümdür. Madenle ve bitki arasına ara tür olarak mercan türünü yerleştirmiştir. Bitki ile hayvan arasına hurma ağacını, hayvan ve insan arasına da kendisinden önce de dile getirilen nesnası yani vahşi insanı koymuştur. Ona göre tüm bu dönüşüm ve değişimler maksatlı bir şekilde sonunda insanın yaratılması murad edilerek Tanrı tarafından yapılmıştır. Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın dile getirdiği görüşler daha sonra Osmanlı aydınları arasından evrim teorisini İslami görüşe aykırı olarak değerlendirmeyenler için önemli bir dayanak noktası olacaktır. İslam âlimleri uzun bir zaman boyunca aşamalı bir şekilde oluşan canlılık düşüncesini hem benimsemiş hem de bu düşünceyi bilimsel bir temele oturtacak olan Avrupa medeniyetine taşımıştır. Antik Yunan düşünürlerinden aldıkları canlılığın aşamalı olarak gelişimi fikrini incelemiş ve geliştirmişlerdir. İslam âlimleri genel olarak materyalist temelde gelişen Antik Yunan’daki canlıların gelişimi ve çeşitlenmesi düşüncesini İslami temellere uyarlayarak yorumlamışlardır.

Yaratılışta sürekli olarak bir değişim ve gelişim olduğu görüşünü ise desteklemişlerdir. Ayrıca bu dönemdeki âlimler yaratılışın tek bir kökenden geldiği ve değişime uğradığı görüşünü de genel olarak benimsemişlerdir. Yani belli özellikler zamanla birikerek yeni türler meydana getirmiştir. Aşamalı bir şekilde doğal şartların da zorlaması ile canlılar ortama uyum sağlamak için gelişmişlerdir. Âlimlerden bazıları türler arasında bugünkü tabirle ara form
diyebileceğimiz bir evrim mekanizması düşünmüşlerdir. İnsan ve hayvan davranışlarının benzediğini söyleyerek bu canlıların ortak bir temelden geldiklerini de savunmuşlardır. Özellikle İbn-i Haldun ile birlikte coğrafi şartların canlılar üzerinde ne kadar belirleyici olduğuna dair görüş ortaya çıkmıştır. Âlimlerin ortak bir payda da buluştuğu bir diğer önemli nokta da doğadaki amansız mücadeledir. Hayatta kalma mücadelesi için av-avcı pozisyonunda
olan hayvanlara bakarak, güçlü olanın hayatta kaldığı düşünceyi desteklemişlerdir. Güçlü olanın güçlülüğü de değişen ortam şartlarına yani doğaya ne kadar uyumlu olabildiği ile ölçülmüştür. İslam düşünürleri insanın insan olmadan önce varlık âleminde bitki ve hayvan köklerinden geldiğini de savunmuşlardır. Cansız maddelerden canlı maddelere geçiş ile birlikte canlılığın başladığı ve devam ettiği de âlimlerin birçoğunun ortak görüşüdür.

Görüldüğü üzere İslam âlimleri temelde iki konu üzerinde tamamen ittifak halindedir. Bunlar; aşamalı bir şekilde canlıların gelişmesi ve doğadaki amansız mücadeledir. Bu iki fikir Avrupa’da yaşanacak olan bilimsel aydınlanma ile birlikte tekrar ele alınmıştır. Hem Antik Yunan düşünürleri hem de Müslüman âlimlerin katkısıyla oldukça mesafe kat eden canlılığın aşamalı olarak gelişimi fikri, yeni yükselecek olan Avrupa medeniyetine miras bırakılmıştır. Bu fikir ilerleyen süreçte Avrupa’da deney ve gözleme dayalı olarak bilimsel bir temelde ele alınacaktır.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Bilim – Din İlişkilerine Etki Eden Faktörler

Evrim Teorisi – Vikipedi

Kaynak

Deniz Gültekin, Modernleşme Döneminde Osmanlı Düşünce Dünyasında Evrim Teorisi Tartışmaları

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Deniz Gültekin’e aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@hotmail.com

Burçlar ve Özellikleri Hakkında Geniş Bir Araştırma (2020)

Güneş Burcumuz ve Karakterimiz (Burçlar ve Özellikleri)

Burçlar ve Özellikleri;

En basit haliyle Güneş burcu ‘Burcun Ne? veya Burcum Ne?’ sorularına verdiğimiz cevaplardır. Güneş burcu halk arasında da en çok bilinen astrolojik terimlerden biridir. Sebebi ise benlik ve karakter oluşumunda, yansıtılışında Güneş burcunuzun kendisini göstermesidir. Güneş burcumuz özümüzü ve asıl benliğimizi temsil eder. Fakat unutulmamalıdır ki harita bir bütündür. Makaleyi okurken lütfen ‘’Ama ben burcumun özelliğini taşımıyorum ki’’ demeyiniz. Güneş burcumuzun etkilerine bakacak olursak sırayla;

KOÇ BURCU (Burçlar ve özellikleri)

Yönetici gezegeni Mars olan Koç burcu doğuştan gelen bir hırsa sahiptir. Tuttuğunu koparması ve inadı en belirgin özelliklerindendir. Özellikle Venüs’ü Koç burcunda bulunan kişiler ilişkilerinde maymun iştahlı gözükebilir fakat gerçekten sevdiği zaman karşısındaki insanı hayatının merkezine koyacaktır. Yapısı gereği sevdiklerini üzmemek için fazla açık sözlü oluşu ürkütebilir, incitebilir fakat gerçeklerle yüzleşmenizi sağlar. Normalde bencil ve egolu olan koç burcu sevdiğine sadık olup onu kendi isteklerinin önünde tutacaktır. Kişisel gözlemim olarak olumsuz bir özelliği ise çıkarcı olmalarıdır. Evet her insan çıkarlarını gözetir fakat bazen abartabilirler. İş hayatlarında başarılıdırlar, yöneldikleri alanda hırsı ve çabasıyla kendinden başarıyla söz ettirmesi olasıdır.

BOĞA BURCU (Burçlar ve özellikleri)

Yönetici gezegeni Venüs olan boğa burçları toprak burcu olmasının da verdiği özelliklerle ağırbaşlı, çalışkan ve ne istediğini bilen kişilerdir. Maddiyata ve bedensel zevklerine düşkündür. Para biriktirmeyi ve hesap yapmayı severler. Venüs, hem Boğa burcunu hem de Terazi burcunu yönetir. Venüs, boğa burcunda Terazi burcundaki o havailikten sıyrılıp sorumluluklarının farkındadır ayrıca Terazi burcu kadar flörtöz değildir. İyi bir eş, baba konumundadır. Söz konusu aşksa bu kişi temiz, tertipli, alımlı ve bakımlı kadınlardan hoşlanacaktır. Kadınlarda ise güven veren, çalışan, statü olarak iyi bir işe sahip olan erkekler göze çarpacaktır. Olumsuz yönü çok inatçı ve maddiyata olan düşkünlüğüdür. Toprak burçları genel itibariyle inatçıdır. Duvara konuşuyormuşsunuz hissini verebilirler. Bu yönden kendilerini geliştirmelidirler.

İKİZLER BURCU (Burçlar ve özellikleri)

İkizler burcu için genellikle dengesiz, yalancı, kışkırtıcı insanlar oldukları söylenir. Hava grubunda olan ikizler burcu için insanların neden bu kadar acımasız söylemlerde bulunduğunu anlamıyorum adı üstüne hava, sabit olması saçma olurdu. İkizler burcunun yönetici gezegeni Merkür’dür ve bu da İkizlere pratik bir zeka ve sürekli konuşan bir zihin verir bu yüzden çok konuşması da normaldir. Durağan ve sıradan olan hiçbir şey ilgisini çekmez böyle bir ortama maruz kaldığında ise kendi zihninde oyunlar yaratır, düşlere dalabilir. Sürekli aynı şey anlatıldığında ise dinlemez, anlarsınız. Özgürlüğüne oldukça düşkün kişilerdir. Aşkta da bu özgürlüğü kaybetmek istemez ve kendine her zaman kişisel bir alan kalmasını ister. Fiziksel çekiciliğe önem verir. İş hayatında başarılıdır. Zodyağın en zeki burçlarındandır. Pratikliği onu sonuca kolay ulaştırır ve başarı kaçınılmazdır. Olumsuz özelliklerinden en belirgini modunun çok ani düşmesi ve yükselmesidir. Bir olumlu düşünür bir olumsuz ve bu durumda sizi sıkabilir. Venüs’ü İkizler burcunda olanların genelde Venüs burcu Oğlak olanlara çekildiğini düşünüyorum.

YENGEÇ BURCU (Burçlar ve özellikleri)

Ay tarafından yönetilen Yengeç burçları hassas, kırılgan, anaç, fedakar, duygusal ve sezgisel bir yapıya sahiptir. Sevdikleri için kendini feda edebilir. Kendilerine durup ‘’Ben ne istiyorum?’’ demelidirler. Astrolojide Ay anne demektir. Bu yüzden size karşı aşırı korumacı davranabilir. Sizin derdinizi kendi derdi gibi sırtlanır ve çözmeye çalışır. Bu noktada asla kendini düşünmez hep kendinden daha fazla ne verebileceğini düşünür durur. Kendini bu kadar düşünse nerelere gelirdi kim bilir. Yengeç için duygusal dedik, kırılgan dedik ama canı yandığında bu kimliğini kendisine de size de unutturur, pişman eder. Kindar bir yapıları olabilir. Su grubuna mensup olan kişiler 6. hisleri kuvvetli olan kişilerdir. Özellikle ay burcu Yengeç, Akrep veya balık burcunda bulunan kişiler için derin sezgilere sahip olduklarını söyleyebiliriz. Meslek olarak bu özelliklerini ortaya çıkartabilecekleri meslekler edinebilirler. Örneğin; psikolog, hemşire, öğretmenlik ideal meslekler olabilir.

ASLAN BURCU (Burçlar ve özellikleri)

Aslan burcunun yöneticisi Güneştir. Kişiye ego, kibir, yönetmeyi ve idare etmeyi seven kısacası liderlik gibi özellikler verebilir. Güneş tarafından yönetildikleri için ego ve kibirli olmaları normal bir durum fakat eğer toplum tarafından daha hoş karşılanmak isterlerse bu özelliklerini törpülemelidirler. Aslan burcu yaptığı işte en iyisi olmak ve alkışlanmak isteyebilir. ‘’Güneş’’ gibi parlamak isteyebilir. Bir Aslan burcuyla veya Ay burcu Aslan olan biriyle beraberseniz o kişiyi sürekli överek, pahalı hediyeler alarak veya taparak mutlu edebilirsiniz. Çok pozitif, neşeli kişilerdir. Girdikleri ortamı aydınlatırlar bir nevi, aranılan kişidir. İkili ilişkilerinde sevdiği zaman tam sever, sildiği zaman da tam silebilir. Gerçekten sevildiğini anlayınca aslanımız kediye dönüşecektir. Liderlik özelliğinden dolayı her şeyi çok iyi analiz eder ve size ışık olur.

burç yorumları ve doğum tarihlerine göre burçlar

BAŞAK BURCU (Burçlar ve özellikleri)

Merkür tarafından yönetilen bir diğer burç ise Başaktır. Analitik ve pratik zekası, detaylara olan hakimiyeti, mükemmeliyetçi özellikleriyle öne çıkar. Detaylara fazla takılması onu yıpratabilir. Onun için her şey bir plan ve program çerçevesinde gelişmelidir. Emrivaki hiçbir şeyden hoşlanmaz. Başak burcu için Zodyağın hizmetçisi denilir. Sevdiklerine hizmet etmek onu mutlu eder. Faydalı olmak onun en büyük amaçlarından biridir. Faydasız olduğunu düşündüğünde veya üretkenlik alanı kısıtlandığında mutsuz olacaktır. Aşk hayatında çok fazla duygularını belli edemeyebilir, daha çok mantığıyla hareket etmeyi sever. Gizli duygusaldır. Zeki ve çalışkan insanlardan hoşlanabilirler. Öğretmenlik mesleği için en uygun burçlardan biridir. Temizlik hastası denmesinin sebebi ilgilendiği konu her neyse üzerinde çok fazla duruyor olmasıdır. Bu iş temizlik olabilir, yemek yapmak olabilir. Zamanla bu takıntılar kişilik bozukluğuna dek varabilir bu yüzden kendilerine yüklenmeyi bırakmalıdırlar.

TERAZİ BURCU (Burçlar ve özellikleri)

Venüs tarafından yönetilen bir diğer burcumuz ise Terazidir. Dengeyi, adaleti simgelerler. Dengeyi bulmak için bazen dengesiz olabilirler. Hayata pembe gözlükleriyle bakmayı severler. Olumsuzluklara veya sıkıntılara çok fazla tahammül gücü olamamasına karşın yüklenmiş oldukları adalet duygusuyla çözümlemede oldukça iyilerdir. Hukuki alanda başarılı olabilirler. İkili ilişkiler Terazi burcu için oldukça önemlidir. Bazen karşı dtarafı gereğinden fazla tolere edebilir ama hava sildiği zaman da geri dönmez çünkü o aşka aşıktır. Terazi doğum haritasında 7. evimizi yönettiği için evlilik için de en uygun burçlardan biridir. Haritasında Güneş, Ay veya Venüsü ya da hepsi Terazi burcunda bulunan kişiler eğer diğer gezegenlerle de olumlu açılar alıyorsa evlilik için en uygun kişilerdir diyebiliriz. Dış görünüşlerini çok önemserler, övülmek ve takdir edilmek isteyebilirler.

AKREP BURCU (Burçlar ve özellikleri)

Plüton tarafından yönetilen akrep burçları sezgileri güçlü, hırslı ve gizli duygusal burçlardır. Aşırı kıskanç, sahiplenici davranabilirler. İkili ilişkilerinde de bu özelliği yüzünden çok yargılanabilir. Sevdiklerine aşırı bir bağlılık ve tutku hisseder. Akrep Boğa burcunun tam karşısında yer alır. Yani orada bulunan maddi haz ve istekler Akrep için maneviyata dönüşmüştür. Tutkularında, cinselliğinde de amacı Boğa’nın aksine tatmin olmak değil tamamlanma isteğidir. Akrep için gri yoktur ya başından evettir ya da hayır. Hedeflerine ulaşamaması gibi bir durum olamaz çünkü kafasına koyduğunu mutlaka yapar. Düşman olmak istemezsiniz çünkü intikam alma konusunda da çok başarılıdır. Yoğun tabuları olabilir. Bağlandıkları şeylerden vazgeçmesi için içsel bir soruşturmaya gitmesi gerekir. İyi bir mühendis, dedektif olabilirler. Bazı akrepler olumsuz bir durumla karşılaştığında akışa bırakabilirken bazıları da yakıp yıkmayı elinde olan her şeyi kullanarak gücünü tüketmeyi seçebilir. Bu anlamda duygularını kontrol etmeyi öğrenmeli ve evrende olan her şeyin aslında bizim iyiliğimize, gelişimimize katkısı olduğunu bilmelidir.

YAY BURCU (Burçlar ve özellikleri)

Jüpiter tarafından yönetilen Yay burçlarının en belirgin özelliği özgürlüklerine düşkünlüğüdür. Baskıya, sıkıntıya gelemezler. Pozitif ve iyimser yönleri gelişmiştir. Seyahat etmek, farklı kültürleri tanımak ve iç içe olmak onları keyiflendirir. Yurtdışına gitmek, yeni bir dil öğrenmek, felsefe konuşmak onları keyiflendirir. Aşk hayatında biraz maymun iştahlı olabilir çünkü çabuk sıkılabilir. Fazla kıskanç, baskıcı insanlarla birlikte olamazlar, yıpranırlar. En nadir görülen burçtur. Stres, sıkıntıya geldiğinde kendisi de sinirlenebilir ve öfkelenebilir. Biraz daha oturaklı olmalı ve derin düşünmelidir. Filozofluk, Mimarlık gibi mesleklerde başarılı olabilir.

OĞLAK BURCU (Burçlar ve özellikleri)

Satürn tarafından yönetilen Oğlak burçları inatçı, ketum, geleneklerine aşırı bağlı, çalışkan, duygularını gizleyen ve çok önemsemeyen kişilerdir. Yengeçteki anne figürü tam zıt burcu olan Oğlak burcunda babaya dönüşür. Çalışır, çabalar durur. Duygularını gizler ama yaptıklarından size ne kadar değer verdiğini anlarsınız. Planlıdır, hesaplıdır. Satürn tarafından yönetildiği için hayatı boyunca sürekli içsel veya dışsal sınavlarla uğraşmak zorunda kalabilir. Genelde olgun insanlardır. Erkekleri kendilerinden yaşça büyük kadınlardan hoşlanabilir. Tabularını yıkmasına, duvarlarını aşmasına yardımcı olursanız ne kadar hassas kalpli olduğunu görebilirsiniz. Sayısal alanlarda başarılıdırlar. Mühendislik, doktorluk gibi alanlarda başarılı olabilirler.

KOVA BURCU (Burçlar ve özellikleri)

Kova burcu Uranüs tarafından yönetilir. Uranüs hayatımızdaki ani başlangıç ve bitişlerle alakalıdır. Dışarıdan çok soğuk ve sert görünür. Duygularını belli etmekten hoşlanmaz ki zaten aşırı duygusal bir yapıları da yoktur. Bir olaya koşulsuz inanmak onların yapılarına terstir. Gelenekleri reddeden asi bir yapısı olabilir. Aile kavramında da aynı şeyi düşünürler koşulsuz sevginin de bir koşulu olmalıdır. Olduğu gibi kabul ederseniz çok kaliteli ve güzel vakit geçirebilirsiniz. Eğlenceli, zeki ve insancıl kişilerle birliktelikleri olabilir. Biriyle birlikte olmadan önce arkadaş olmalıdır. Aslanın tam karşısındadır. Aslan burcundaki ‘’Ben’’ teması Kova burcunda ‘’Biz’’ temasına dönüşür. Tam bir grup çalışması kişisidir. Tasarımcılık, oyunculuk, gazetecilik gibi alanlarda başarılı olur.

BALIK BURCU (Burçlar ve özellikleri)

Balık burcu Neptün tarafından yönetilir. Neptün hayallerimizi, duygularımızı temsil ettiğinden balık burçları duygusal, yaratıcı, sezgileri yüksek, iradesiz, hassas ve fazla merhametli kişiler olabilir. Şıpsevdi olabilirler. Hayatlarında biri olsa da başkalarına aşık olabilirler, aldatmaya meyillidir. Tam zıttı olan Başak burcundaki ‘’mantık’’ teması Balık burcunda ‘’hassasiyet ve duygusallık’’ temasına dönüşür. Yaratıcılık yönleri çok güçlü olduğundan ilgilerini topladıkları alanlarda çok başarılı olabilirler. Özellikle ressamlık, müzisyen, doktor, veterinerlik gibi alanlarda işinin en iyisi olur. Sezgileri çoğu zaman onu yanıltmaz ve arkasından çevirdiğiniz her işten haberdar olur, hisseder. Anlık duygularıyla verdiği kararlardan pişman olur ama ders almaz.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Hurafe mi? Batıl İnanç mı? Yoksa Hepsi Gerçek mi? Fal Olgusu Üzerine Detaylı Bir İnceleme

Burçlar – Vikipedi

Bu yazının tüm hakları, Esma Beşik’e Aittir.

Kur’an-ı Kerim’de Hayvanlar ve Hakları

Kuranda geçen hayvanlar ve ayetleri, islamda hayvan sevgisi ile ilgili ayetler, Allah’ın hayvanlar için söylediği ayetler, Kur’an hayvanlar ile ilgili ayetler, Kur’an’da geçen hayvanlar ve ayetleri, hayvanlar ile ilgili hadisler ve aklınıza takılan çoğu sorunun cevabı bu yazımızda.. Tarih arşivi sizler için araştırmaya devam ediyor.

Kuran-ı Kerim’de Hayvanlar ve Hayvan Hakları

Kur’ân-ı Kerîm, hayvanların da insanlar gibi birer ümmet olduklarını belirterek onların da belli haklara sahip olduklarını beyan etmektedir:

”Hem yerde debelenen hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki sizin gibi birer ümmet olmasınlar. Biz kitapta da hiçbir noksan yapmamışızdır; sonra hepsi rablerinin huzuruna haşr olunurlar.”

Âyette geçen “امثالكم امم” “ sizin gibi birer ümmettirler” ifadesi, ilk günden itibaren Kur’ân yorumcularının dikkatini çekmiş ve söz konusu bilginler “امثالكم) “sizler gibi) ifadesi ile “امم) “Birer ümmet) kavramından ilâhî muradın neler olabileceği üzerinde düşünmüşlerdir. Meseleyi iyice kavrayabilmek için biz önce “ümmet” kavramının sözlük anlamlarını belirteceğiz, daha sonra tefsircilerin insan – hayvan benzerliğinden nelerin kast edilebileceği ile ilgili görüşlerini aktaracağız.

Ümmet; din, zaman veya mekân birliğinin bir araya getirdiği grupları ifade eder. Kuşlar ve diğer hayvanların oluşturduğu topluluklar da ummet olarak adlandırılmıştır. Hayvandaki birliktelik ve hareketlilik içgüdüseldir. Bir kısmı örümcek gibi ağ örerler, bazıları ise güzel evler yaparlar. Diğer bir kısmı ise kış için zahiresini yazdan hiç durmadan depolar. Yani her hayvanın kendi nev’ine has güdüleri vardır. Böylelikle ümmet, bütün canlı varlıkların tür ve nesillerini ifade ederek öncelikle bazı ortak vasıflara sahip canlı varlıklar topluluğunu gösterir. Bu durumda çoğunlukla topluluk, toplum, millet, cins ve nesil ile eş anlamlı görülür. Böyle her topluluk, onu meydana getiren elemanlara (ister hayvan olsun, isterse insan olsun) hayat bahşedilmiş olduğu temel gerçeği ile nitelendirildiğinden, ümmet terimi bazen Allah’ın mahlûkatı anlamına da gelir.

Hayvanlar ve kuşlar dünyasının çok farklı millet ve cinslerden oluştuğu, Kur’ân’ın kullandığı “ümem” kavramından anlaşılmaktadır ki, bugün Zooloji bilimi de bunu vurgulamaktadır. Konu ile ilgili araştırma yapan âlimler şunu ifade ederler:

“Hayvan dünyası, büyük şehirler gibi, örfleri, dilleri ve kökleri çok farklı olan milletler ve türlere benzemektedirler. İnsan aklı, onların sayılarını kuşatmaktan aciz kalmış ve hayvanların sayısını en iyi şekilde tasvir eden kavram, Kur’ân-ı Kerîm’in kullandığı “امم“ (ümmetler) kavramı olmuştur”.

Âyette insanlar ile hayvanların benzerliğini ifade eden “امثالكم“ (sizin gibi) kavramı müfessirler tarafından farklı değerlendirilmiştir. Bazılarına göre hayvan da insanlar gibi bir topluluktur; Allah onları da yaratmış, rızıklarını üstlenmiş ve onlara karşı adil davranmıştır. Bu nedenle onlara zulüm edilmemeli ve hayvanlar konusunda Allah’ın çizdiği sınırlar çiğnenmemelidir. Zeccâc, insan-hayvan benzerliğini yaratma, rızk, ölüm, yeniden dirilme ve mahşerde birbirinden haklarını almak için toplanma gibi ortak paydalar olarak değerlendirmektedir.

Süfyân b. Uyeyne’ye göre ise âyetteki insan ve hayvan benzerliğinden maksadın, hayvan ve kuşlardaki özelliklerden bazılarının insanda da bulunmasıdır. Yani insan ve hayvan arasındaki benzerlik, taşıdıkları bazı ortak özellikler itibariyledir. Örneğin, insanlardan bazıları aslanlar gibi saldırgan, bazıları ise domuz gibi aşırı cinsel arzulara sahiptir. Bir kısmı köpekler gibi bağırır, bazıları ise tavus kuşu gibi kibirlidirler.

Bir kısım tefsircilere göre âyette sözü edilen insan – hayvan benzerliğinden maksat, bilgi, yeniden dirilme, cennet nimetlerinden istifade etme ve dünyada mahrum kaldıkları haklarının ahirette kendilerine verilmesidir. Mücâhid’e göre bütün hayvanlar belli bir türe aittirler. Katade de Mücahid’in bu görüşünü biraz daha açarak şöyle der:

“Kuşlar, insanlar ve cinler her biri birer ümmettirler.”

Taberî (ö.310/923) ise âyette sözü edilen insan ve hayvan benzerliğini şöyle değerlendirmektedir:

“Allah, hayvanı türlere ve gruplara ayırdı. Sizin bildiğiniz gibi onlar da biliyorlar, sizin tasarruf ettiğiniz gibi onlar da musahhar edildikleri konularda tasarruf ediyorlar, onların da -lehlerine veya aleyhlerine olsun- yaptıkları her şey kayıt altına alınıyor ve “Ümmü’l-Kitap”ta tescil ediliyor.”

Seyyid Kutup (ö.1385/1966) ise insan ve hayvan benzerliğinden söz eden âyeti şöyle değerlendirmektedir:

Âyet bütün canlıları kapsar. Yerde ne kadar canlı varsa hepsi ortak bir özellik ve yaşam tarzına sahip bir cemaate aittir. Onların bu konudaki durumları tıpkı insanlar gibidir. Allah’ın rubûbiyeti hepsini kapsamış ve ilmi de bütün
canlıları kuşatmıştır. İnsan-hayvan benzerliği ile ilgili yapılan yorumlardan anlaşılan şu ki; insan ve hayvan benzerliği bütün yönleri kapsayan bir benzerlik değildir. Aksi takdirde hayvanların da her yönüyle insanlar gibi olduklarını söylememiz gerekmektedir ki bu da hem aklen hem de şer’an imkânsızdır.

Âyette söz edilen insan-hayvan benzerliği ve her birinin birer ümmet oluşundan maksadın ne olduğunu izahtan sonra, Kur’ân’ın hayvana bakış açısını doğru bir şekilde ortaya koyabilmek için Kur’ân’a bütüncül bir tarzda yaklaşmamız gerekmektedir.

kuranı kerimde hayvanlar ve hayvan hakları

“Kur’ân’a kendi sistematik yapısı içinde baktığımızda, onun bize toplu bir kâinat telakkisi verdiğini görüyoruz. Buna göre, bütün varlığın yaratıcısı olan Allah, yalnız insanların veya yalnız Müslümanların değil, taşıyla, toprağıyla, bitkisiyle, hayvanıyla, insanıyla bütün varlıkların rabbidir. Kur’ân bunu “Rabbü’l-âlemin” diye ifade etmektedir. Hz. Muhammed, aynı terminoloji ile bütün varlıklara rahmet olmak üzere (Rahmeten li’l-âlemîn) gönderilmiş bir peygamberdir ve Kur’ân-ı Kerîm’in kendisi de bütün alemlere kılavuzluk yapmak üzere (hüden li’l-alemin) indirilmiş bir kitaptır.”

Kur’ân-ı Kerîm, birçok âyette hayvanlardan bazen adlarıyla bazen de vasıflarıyla söz etmiştir. Hiçbir âyette hayvanı kötüleyici bir ifade kullanılmamakta ve hayvanların hakir yaratıklar oldukları gibi bir vurguya rastlanılmamaktadır. Bilakis birçok âyette, hayvanlar övülmekte ve hatta bazı âyetlerde insanî değerlerini yitiren bazı insanlardan daha üstün oldukları vurgulanarak Kur’ân’ın hayvanlara bakış açısı ortaya konmaktadır.
Kur’ân-ı Kerîm’de yirmi sekiz hayvanın adı açıktan zikredilmektedir. Bunlardan on üç tanesi memelidir: Deve, koyun, keçi, sığır, aslan, kurt, köpek, maymun, domuz, at, katır, eşek ve fil. Dokuz tanesi haşerattandır: Sivrisinek, karasinek, pire, bit, kelebek, çekirge, arı, örümcek ve karınca. Üç tanesi de kuşlardandır: Karga, hüdhüd ve bıldırcın. Balıklar da bir çeşit olarak zikredilmiştir. Sürüngenlerden ise sadece yılanın adı geçmektedir. Bir de hem suda hem de karada yaşayan kurbağadan söz edilmektedir.

Böylelikle Kur’ân-ı Kerîm’in, hayvanlara özel bir itina ve değer verdiğini görmekteyiz:

“Nitekim birisi Kur’ân’ın en uzun suresi olmak üzere Kur’ân-ı Kerîm’de tam altı sure, adını hayvanlardan almaktadır. Kur’ân-ı Kerîm, yeryüzünün imarı görevi kendisine verilmiş olan insanın, bu evrendeki en büyük yardımcısının, çevresini saran hayvanlar olduğunu belirtmekle kalmaz, onların çevreyi süslediğini ve estetik bir değer taşıdığını da sürekli vurgulamaktadır.”

Bu gerçek Nahl suresinde şöyle dile getirilmektedir:

”Hayvanları da o yarattı. Onlarda sizin için ısıtıcı şeyler(yün, tiftik) ve birçok faydalar vardır. Ve siz onlardan bir kısmını da yiyorsunuz. (Hayvanı), akşam vakti getirirken ve sabahleyin salarken, sizin için onlarda bir güzellik ve zevk vardır. Bu hayvanlar, ancak büyük zorluklarla ulaşabileceğiniz bir memlekete yüklerinizi taşırlar. Şüphesiz Rabbiniz çok şefkatlidir, çok merhametlidir. O atları, katırları ve merkepleri hem binmeniz, hem de sizin için zinet olsun diye yarattı. Ve şu anda bilemiyeceğiniz daha nice şeyleri yaratmaktadır. ”

Kur’ân-ı Kerîm, Allah’ın insanlara vahyettiği gibi hayvanlardan bir kısmını da yüceltmektedir:

”Rabbin, bal arısına: ‘Dağlarda, ağaçlarda ve hazırlanmış kovanlarda yuva edin, sonra her çeşit üründen ye, sonra da Rabbinin, işlemen için gösterdiği yollardan yürü’ diye vahyetti. İçlerinden renkleri muhtelif bir içecek peyda olur ki onda insanlara bir şifa vardır. Bunda tefekkür edecek bir kavim için elbet bir âyet vardır. ”

Evrendeki bütün canlıların, insanlar gibi Allah’a ibadet ettiklerini bildiren Kur’ân, kuşların bir ibadet ve tesbih şeklinin bulunduğunu belirtir:

”Göklerde ve yerde bulunanlarla dizi dizi kuşların Allah’ı tesbih ettiklerini görmez misin? Her biri kendi duasını ve tesbihini (öğrenmiş) bilmiştir. Allah, onların yapmakta olduklarını hakkıyla bilir”.

Kâinatı yaratanın iradesinin dünyamıza yansıması olan Kur’ân-ı Kerîm’in insana yönelik söylemleri olduğu gibi diğer canlılarla ilgili buyrukları da vardır. Zira Kur’ân-ıKerîm, yenmesi haram olan hayvanları anlatma bağlamında şöyle demektedir:

”Ölmüş hayvan, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına boğazlanan, (henüz canı çıkmamış iken) kestikleriniz hariç; boğulmuş, darbe sonucu ölmüş, yüksekten düşerek ölmüş, boynuzlanarak ölmüş ve yırtıcı hayvan tarafından parçalanmış hayvanlar ile dikili taşlar üzerinde boğazlanan hayvanlar, bir de fal oklarıyla kısmet aramanız, size haram kılındı. İşte bütün bunlar fısk (Allah’a itaatten kopmak)tır. Bugün kâfirler dininizden (onu yok etmekten) ümitlerini kestiler. Artık onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim. Kim şiddetli açlık durumunda zorda kalır, günaha meyletmeksizin (haram etlerden) yerse, şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.”

Âyette söz edilen “dinin tamamlanmasından” maksat, insanların saadeti için gereken yasaların konulması ve beşer tarihine yansıyan ilâhî iradenin tamamlanmasıdır. Bu açıdan bakıldığında hayvanların haklarından söz etmeyen bir dinin tamamlanmış olduğunu söylemek mümkün değildir. Yine hayvanların birer ümmet olduğunu ”Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık” ifadesinden anlıyor ve Kur’ân-ı Kerîm’in, sadece insanlarla ilgilenmediğini, bilakis yeryüzünün imarında insanların yardımcıları olan hayvanlara da itina gösterdiğini ifade ettiği kanaatindeyiz. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de her şey açıklanmıştır.155 Bu açıdan konuya baktığımızda Kur’ân’ın, insanlarla beraber yaşayan ve onlara birçok hizmet sunan hayvanlar ile ilgili bir söyleminin olmaması düşünülemez. Aksi takdirde yukarda da bahsettiğimiz gibi dinin tamamlanmasından ve Kur’ân’ın her şeyi açıkladığından söz etmek zor olmalıdır diye düşünüyoruz.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Günümüzde Sokak Hayvanlarının Durumu Ve Dünya’da Hayvan Hakları

Hayvan Hakları – Vikipedi

Kaynak

Adil Bor, Kur’an’a Göre Hayvan Hakları

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Adil Bor’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Genel Hatlarıyla Dünya’da İlaç Sektörü (2020)

Bu yazımızda, Türkiye’de ilaç sektörü, Dünya’da ilaç sektörü, Türkiye ve Dünya’da ilaç sektörünün gelişimini ve pandemi sürecinde ilaç sektörü hakkında bilgi aktarmaya çalıştık, iyi okumalar dileriz.. Tarih arşivi sizler için araştırmaya devam ediyor.

İlaç Sektörü

İnsan hayatında en temel ihtiyaç olan sağlığa yönelik üretim yapan sektör ilaç sektörüdür. Toplumların en değerli ekonomik gücü sağlıklı bir toplumdur. İlaç sektörü hem üretim, hem de ticari kapasitesiyle dünya ekonomisinin en kritik sektörlerinden biridir. Gelişen teknoloji, insanların kaliteli yaşam beklentisindeki artış, değişen çevresel koşulların yaşam üzerindeki etkisi sonucu çeşitlenen hastalıklar gibi etkenler bu sektörü çok dinamik bir yapıya büründürmüştür. İlaç sektörü aynı zamanda ülkeler için geliştirilmesi gereken stratejik bir sektördür. Bilim ve teknolojideki gelişmelere paralel olarak ilaç sektöründeki gelişmeler de hızla artış göstermektedir. Bu sayede ilaçlara erişim artarken, ortalama insan ömrü beklentisi de her geçen gün uzamaktadır. Henüz, bazı hastalıkların kesin tedavisi mümkün olmasa da hastaların daha kaliteli bir ömür sürmesini sağlayacak gelişmeler sağlanmaktadır. İlaç sektörünün insan hayatındaki önemi nedeniyle, sektör çok ciddi gözetim ve denetim altındadır. Artan dünya nüfusu ve uzayan insan ömrü sayesinde, ilaç sektörüne olan talep de istikrarlı bir şekilde artmaktadır. Aynı zamanda teknolojik gelişmeler, genetik araştırmalar ve büyük veri gibi yöntemler bazı hastalıklarda önleyici tedavilerin ortaya çıkmasını sağlarken, bu hastalıklardan kaynaklı ilaç talepleri de
azalabilmektedir.

Dünyada İlaç Sektörü

Dünyada nüfus artışı ve bu artış içinde yaşlı nüfusunun artması, insan ömrünün uzamasıyla ilerleyen yaşlarda kronik hastalıklarla karşılaşma riskindeki artış, değişen demografik ve sosyo ekonomik yapı, değişen beslenme alışkanlıkları ve hareketsiz yaşam tarzı hastalıkların çeşitlenmesine ve sağlık hizmetlerine ihtiyacın artarak devam edeceğine işaret etmektedir. Bu durum ilaç sektörünü yukarıdaki özelliklerine istinaden dünyada stratejik sektörler arasında konumlandırmıştır. Küresel ilaç pazarı 2018 yılında %5 büyüme göstererek 1trilyon 200 milyar dolar hacme ulaşmış ve son on yıldır yıllık ortalama %4,2 olarak büyüme kaydetmiştir. Önümüzdeki dönemlerde de bu büyümenin devam etmesi ve ilaç sektörünün 2023 yılında 1,5 trilyon 500 milyar doları aşan bir pazara ulaşacağı öngörülmektedir. Küresel ilaç sektörü liderliğini ABD devam ettirmektedir. İlaç harcamalarında ABD‟yi Çin ve Japonya izlemektedir. 2018 yılı sonunda 1 trilyon 200 milyar dolar hacme ulaşan küresel ilaç pazarının %90‟ını bu pazarda en yüksek payı bulunan on ülke oluşturmaktadır. Türkiye bu pazar içinde 17. sıradadır. İlaç sektörünün önümüzdeki dönemde de hızla büyümeye devam edeceği öngörülmektedir. Dünya Sağlık Örgütü‟nün mevcut liste fiyatları ile projeksiyonuna göre, sektörün önümüzdeki beş yıl içinde %3 ile %6
arasında büyümesi öngörülmektedir.

İlaç sektörünün hem orijinal ilaçlara hem de jenerik ilaçlara ihtiyacı vardır. Tüm dünyada sağlık harcamalarındaki artış, geri ödeme kurumlarının titizliğini artırmıştır. Bu nedenle, akılcı ilaç kullanımı, jenerik ilaçları kullanmaya teşvik, koruyucu tedaviye yönelik bilinçlendirme, reçete yazımı ile ilgili düzenlemeler gibi bir dizi önlemler alınmıştır. Dünyada ilaç satışının en yüksek olduğu tedavi grubu onkoloji ilaçlarıdır. Dünyada geliştirilen yeni ilaçlar ve tedavi yöntemleri ile 1980‟lerden günümüze kanser hastalarının teşhisten sonraki 5 yıl olan yaşam süresi %80 artmıştır. Beslenme alışkanlıklarının değişimine paralel olarak hızla artmaya devam eden diyabet ve küresel ısınmaya bağlı olarak solunum ilaçları da en çok kullanılan tedavi grupları arasında yer almaktadır. Araştırmacı İlaç Firmaları Derneği Vizyon 2023 Raporu verilerine göre; 1900- 2000 yılları arasında
ABD‟de ortalama yaşam ömrü % 66 artmış ve % 78‟e ulaşmıştır ve bunda yeni ilaç ve
tedavilerin etkisinin %40 olduğu görülmüştür. Yine yeni ilaçlar sayesinde ABD‟de HIV/AIDS hastalığından ölüm oranı%40 oranında azalmıştır (AİFD Vizyon 2023 Raporu, 2012). Bütün bunlar dünya ilaç sektörünün çok daha önem kazanacağını da göstermektedir.

Türkiye’de İlaç Sektörü

Türkiye ilaç sektörü, uzun yıllara varan geçmişi, üretim deneyimi, nitelikli insan gücü ve ileri teknolojiye dayanan yapısıyla ülkemizin en gelişime açık ve en stratejik sektörlerinden birisidir. İlaç Endüstrisi İşverenler Sendikası Türkiye İlaç Sektörü 2018 raporu verilerine göre: Türkiye‟de ilaç sektöründe faaliyet gösteren yaklaşık 500 firma,
uluslararası standartlarda üretim yapan 81 ilaç ve 11 hammadde üretim tesisi bulunmaktadır. Ülkemizde ilaç sektöründe 35 binden fazla çalışan istihdam edilmektedir. İlaç sektörü ülkemizde 11 binden fazla ürünü iç pazara sunarken, 160‟tan fazla ülkeye de ihracat gerçekleştirmektedir. Türkiye İlaç Pazarı 2018 yılında % 26,1 büyüme ile 30,94 milyar TL‟ye ulaşmıştır. Bu büyümede pazara giren yeni ürünler, fiyat artışları, yüksek fiyatlı ürünlere kayan satış hacmindeki değişim ve kutu artışından kaynaklanan büyüme etken olmuştur. Kutu bazında ise %3,6 artış ile 2,30 milyar kutu satış gerçekleşmiştir. 2010-2018 yılı verileri incelendiğinde sektörün büyüme trendi içinde olduğu dikkat çekmektedir. İlaç pazarı 2010 yılında 1.62 milyar kutu iken, dönem içinde %42,3 artışla 2018 yılında 2,30 milyar kutuya ulaşmıştır. Bu büyümede sağlık hizmetlerine ulaşımdaki kolaylık, ortalama insan ömründeki uzama ve yaşlanan nüfus etkili olmuştur. Türkiye ilaç pazarı 2019 verileri incelendiğinde ise; Haziran 2019‟dan geriye dönük 12 ay sonu itibariyle 35,5 milyar TL‟ye, kutu satışlarında ise 2,3 milyar kutu satışına ulaşmıştır.

2010 yılında sektörde faaliyet gösteren firma sayısı 441 iken, 2018 yılında bu rakam 488 „e ulaşmıştır. 109 olan çokuluslu firma sayısı da 2018‟de 130‟a yükselmiştir. Bu süre aralığında 26 yerli firma sektöre girmiş ve yerli firma sayısı 358 olmuştur. 2010 yılında pazarın %90‟ını 50 firma oluştururken, 2018‟de bu oran 66‟ya yükselmiştir. Bu firmalar içinde çokuluslu firmaların payı %69‟dur. Türkiye ilaç pazarının yapısını referans ve
eşdeğer ilaçlar oluşturmaktadır (Türkiye İlaç Sektörü 2018 Raporu, 2019). Bütün bu verilere göre Türkiye İlaç Pazarı büyüyen ve büyümeye devam edecek bir yapıya sahiptir. Pazarın büyüklüğünde referans ilaçlar belirleyici rol almaktadır. “Referans ilaç, inovatör firma tarafından geliştirilerek, patent koruması altında pazara verilen ilk üründür. Koruma süreleri bittikten sonra bu ürünler referans alınarak eşdeğer ilaçlar üretilir‟. İlaç Endüstrisi İşverenler Sendikası Türkiye İlaç Sektörü 2018 raporu verilerine göre; referans ilaç pazarının büyüklüğü 2018 yılında 21,02 milyar TL‟ye; eşdeğer ilaç pazarı 9,92 milyar TL‟ye ulaşmıştır. Eşdeğer ilaç pazarı 2015 yılından bu yana referans ilaçlara karşı pazar payını artırarak 2010-2018 arası dönemde kutuda %57,7‟lik artış gerçekleştirmiştir. 2018 yılında referans ürünlerin TL bazında %74‟ünü ithal ürünler oluştururken, eşdeğer ürünlerin ise tamamını yurt içinde üretilen ürünler oluşturmuştur. Referans ilaç pazarı, Haziran 2019 „da 12 aylık dönemde 23,72 milyar TL‟ye, Eşdeğer ilaç pazarı ise, 11,73 milyar TL ye ulaşmıştır.

Gelişen teknoloji ve insan sağlığına verilen öneme paralel olarak, tüm dünyada bitkisel ya da kimyasal kaynaklı ilaçlar yerini biyoteknolojik ilaçlara bırakmıştır. Dünyada biyoteknolojik ilaçların kullanım oranı artmaya başlamış ve %20‟lere ulaşmıştır. Türkiye için de benzer bir durum söz konusudur. Biyoteknolojik ilaçlar canlı sistem ve organizmalar kullanılarak üretilen ilaçlardır. Referans biyoteknolojik ilaçlar, inovatör firma tarafından pazara sunulan ilk üründür. Patent süreleri bittikten sonra biyobenzer ilaçlar üretilebilmektedir. Biyobenzer ilaçlar ise; referans biyoteknolojik ürünlerle kaliteleri, etkinlikleri ve güvenilirlikleri açısından denkliği onaylanmış, ancak geliştiren firmanın kendi geliştirme ve üretim yöntemlerini kullanarak geliştirilen ilaçlardır. Türkiye‟de 2018 yılında 107 marka altında referans biyoteknolojik ve 23 marka biyobenzer ilaç bulunmaktadır. Biyobenzer ilaçlardan 7 markanın üretimi Türkiye‟de yapılmıştır. Biyoteknolojik ilaçların 2018 pazarı içinde 5,4 milyar TL ile %17,6 „lık payı vardır. 2019 yılında da Haziran ayı itibariyle geriye dönük 12 ayda pay 6,1 milyar TL ile %17,4 olmuştur. Bu payın 5,7 milyar TL „sini referans biyoteknolojik ilaçlar oluşturmaktadır. Biyobenzer ilaçların bu pay içindeki oranı ise 434,2 milyon TL‟dir. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de ilaç sektörünün geleceğine yön verecek alan biyoteknolojik ilaçlardır.

Türkiye ilaç pazarı tedavi grupları bazında incelendiğinde ise; onkoloji ilaçlarının %12,8 pay ile değer bazında 2018 yılında da en çok satışa sahip tedavi grubunu oluşturduğu görülmektedir. Haziran 2019 geriye dönük son 12 aylık veriler incelendiğinde de %12,9 pay ile en çok satışa sahip tedavi grubu olmaya devam etmektedir.

Türkiye‟de ilaç sektörünün dış ticareti incelendiğinde; Avrupa Birliği, Ortadoğu ülkeleri, Kuzey Afrika ve Bağımsız Devletler Topluluğu başta olmak üzere Haziran 2019 geriye dönük son 12 aylık verilerle 160„dan fazla ülkeye ihracat gerçekleştirilirken, dış ticaret 1,2 milyar TL‟ye ulaşmıştır.

İlaç sektöründe Ar-Ge yeni bir molekülün keşfini veya mevcut moleküller üzerinde geliştirilen yeni teknolojiler, farklı formülasyon ve farklı kombinasyonlarla inovatif eşdeğer ürünler çıkaran klinik çalışmaları içermektedir. Türkiye‟de İlaç Sektörü 2019 Mayıs ayında 32 adet olan Ar-Ge merkezi ile ülkemizde sanayi gelişimine katkı sağlayacak öncelikli sektörlerden biridir. Bu sayede ithalatına bağımlı olduğumuz ürünlerin ülkemizde üretimi
gerçekleştirilebilecektir. Bu da ülkemiz için hem ekonomik hem de stratejik öneme sahiptir. Ülkemizde ilaç endüstrisi, uzun yıllara dayanan geçmişi ile yüksek üretim teknolojisi ve kapasitesine sahiptir. Uluslararası standartlarda 81 adet üretim, 11 adet hammadde tesisi vardır. Yurtiçi üretimdeki yerelleşme politikası önemli bir gelişmedir. Bu sayede sahip olunan teknoloji ve kapasite değerlendirilerek yurt içinde üretim sağlanmakta yeni teknolojilere yatırım yapılarak kapasite kullanımı ve istihdamı artırılmaktadır. Küresel firmalarla yapılan üretim anlaşmaları bu ürünlerin ihracatını da kapsadığı için ihracat artmakta bu durum dış ticarete de olumlu katkı sağlamaktadır. Yüksek denetim ve gözetimin olduğu ilaç sektöründe sektörün fiyatlama politikalarına kamunun müdahalesi ile 2004 yılından itibaren referans ilaç sistemi uygulaması başlamıştır. Bu uygulama ile ilaç fiyatları,
ilgili ürünün, Fransa, İtalya, İspanya, Portekiz ve Yunanistan‟daki depoculara satış fiyatının en ucuz olanının referans fiyat olarak alınması suretiyle belirlenmektedir. Eğer ilgili ürün bu ülkeler dışında bir ülkede imal veya ithal edilmiş ise, referans ülke fiyatlarının altında bir depocu fiyatı var ise; depocuya satış fiyatı düşük olan ülkedeki fiyat referans olarak alınmaktadır. Fiyatlandırmada kullanılacak Euro kuru ise her yıl Fiyat Değerleme
Komisyonu tarafından ilan edilir. Türkiye‟de sağlık turizmindeki artış, mülteci nüfusundaki artış, yaşlanan nüfus ile kronik ilaçların tüketimindeki artış ve önleyici ilaç kullanımındaki artışın sektörün büyümesini devam ettireceğini göstermektedir. Böylelikle pazardaki rekabet kızışarak devam edecek ve sektörde, teknoloji üstünlüğü ve satış gücü başarısı yakalayan firmalar ileride olmaya devam edeceklerdir.

Türkiye’de İlaç Sektörünün Yapısı
İlaç sektörü denildiğinde temelde üç zincirden bahsetmek gerekir.
● İmalat
● Dağıtım
● Tüketim
Bunlardan ilki ilacın üretiminin yapıldığı imalat sektörüdür. Bu grupta ilaç hammaddesi üreticileri ile yardımcı mamullerin üretildiği kimya sanayii ile mamul ilacı üretildiği ilaç firmaları yer alır. İlaç üretim tesisleri hammadde ve yardımcı maddeler yardımıyla çeşitli dozlarda farmasötik şekilleri üreten, ambalajlayan ve dağıtıma hazır hale
getiren tesislerdir. Üretimden çıkan ürünlerin kullanıcıya ulaştırıldığı sektör dağıtım sektörüdür. Dağıtım sektöründe toptan satış ecza depoları tarafından gerçekleştirilmekte ve eczaneler aracılığıyla perakende olarak ilaç sektöründe son tüketici olan hastaya ulaştırılmaktadır.

Türkiye‟de ecza depoları özel girişim ya da eczacı ortaklıklarıyla kurulmuş kooperatiflerden oluşmaktadır. İlaç ve ecza depolarının, üç temel rolü vardır;
a. “Üretici ve/ veya İthalatçı firmalar ile eczane ve hastalar arasındaki tedarikçilik işlevini yerine getirmek,
b. İlaçların tüketiciye güvenli ve istenilen kalitede sunumunu temin etmek
c. Hatalı, sahte ve bozulmuş ürünlerin, gereken koşullarda geri çekilmesini sağlamaktır. Bu fonksiyonların sürdürülmesi uluslararası bir standardizasyon olan “İyi Dağıtım Uygulamaları” ölçütlerine göre
düzenlenmektedir.’’ İlaç sektöründe tüketici hastadır. Hastanın ilaç seçiminde rolü ve etkisi yoktur. İlaç
seçimini doktor ve eczacılar belirler. Tüketim de isteğe bağlı değildir. Hastanın ilaca olan ihtiyacı fiyattan da etkilenmez. Aynı zamanda hastaların bu ürünleri tüketmesini sağlayan doktor ve eczacılar da bu sektör içinde bir alt grup oluşturmaktadır. Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu 2019 verilerine göre; Türkiye‟de 25.000 üzerinde eczane vardır. 6197 sayılı Eczacılar ve Eczaneler Hakkında Kanun ile 12.04.2014 tarihli ve 28970 sayılı Resmi
Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren “Eczacılar ve Eczaneler Hakkında Yönetmelik” hükümleri gereğince eczane açma ile ilgili yeni düzenlemeler getirilmiştir. Bu düzenlemeler ile eczacılar, Eczacı Yerleştirme Sistemi (EYS) ile başvuru üzerinden eczane açabilecekleri yerleri tespit edilebilmektedir. Türkiye İstatistik Kurumu‟ndan alınan bilgiler doğrultusunda her 3.500 kişiye bir eczane olacak şekilde ilçe bazında eczane kontenjanları
belirlenmektedir. Aynı zamanda sistem tarafından hesaplanan eczacı yerleştirme puanı ve eczacı ihtiyacı temel alınarak uygun bölgeler belirlenmektedir. Görüldüğü üzere ilaç sektörü aynı anda birçok sektörün girdi sağladığı karmaşık bir yapıdan oluşmaktadır. İlaç tüketicisi, hastalık tanısı konulmuş ve tedavi kararı doktor reçetesi ile belirlenmiş hastadır. Hasta tüketici olarak reçetesini, eczaneden temin etmektedir. Türkiye’de ilacın hasta tarafından tüketimi ile ilgili iki temel geri ödeme mekanizması vardır: Birincisi; hastanın ilaç bedelini tümüyle kendisinin ödeyip, ilaca ulaşmasıdır. Diğeri ise, sosyal güvenlik kapsamı altında, sigorta kurumu aracılığıyla ilaca
ulaşımdır. Sigorta, tedavi giderlerinin ya tümünü karşılamakta ya da hasta katkı payı ödemek koşuluyla, giderlerin bir kısmına katılmaktadır. Sosyal Güvenlik Kurumu ile eczaneler arasında Türk Eczacılar Birliği aracılığıyla yapılan anlaşmalarla tüketiciye düzenlenen ilaç satışı işlemleri, Sağlık Bakanlığı ve Maliye Bakanlığınca ortaklaşa düzenlenen geri ödeme ilaç listelerine uygun olarak gerçekleştirilmektedir. Türk ilaç
sektöründe faaliyet gösteren dört tip firma vardır. Birincisi, Ar-Ge yapamayan, jenerik ilaç üretimi yapan küçük ya da orta ölçekli ulusal firmalar. İkincisi, Ar-Ge yapabilen ulusal veya uluslararası jenerik firmalar. Üçüncüsü, çokuluslu, küresel pazarda büyük paylara sahip ArGe yapabilen uluslararası firmalar. Dördüncüsü ise; özellikle son yıllarda sayısı hızla artış gösteren biyoteknoloji firmalarıdır. Türkiye‟de ilaç sektörüne ilişkin satış verileri Intercontinental Marketing Services (İMS) adı verilen uluslararası ilaç piyasa araştırma ve danışma firması tarafından sunulmaktadır. IMS‟in uluslararası ve ulusal düzeydeki ilaç piyasalarına ilişkin sunduğu aylık ve yıllık raporlar sektörün analizi bakımından en kapsamlı kaynaklardandır. Rekabetin çok yoğun olduğu sektörde IMS verileri satış ekiplerine yol gösterici olmaktadır. Aynı zamanda bu veriler performans izleme, yeni ürün pazarlarını keşfetme, pazar potansiyeli ve hedef belirleme gibi sektördeki pek çok değerlendirmelerde temel alınmaktadır. Türkiye‟de ilaç tanıtım faaliyetleri ‟Beşeri Tıbbi Ürünlerin Tanıtım Faaliyetleri Hakkında Yönetmelik‟‟ çerçevesinde gerçekleştirilir. Bu yönetmelik ilaç tanıtımı sırasında firmaların uyması gereken kuralları kapsar. ’Bu Yönetmelik, 14.5.1928 tarihli ve 1262 sayılı İspençiyari ve Tıbbi Müstahzarlar Kanunu ile 11.10.2011 tarihli ve 663 sayılı Sağlık Bakanlığı ve Bağlı Kuruluşlarının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin 27 ve 40 ncı maddelerine dayanılarak hazırlanmıştır’’.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Sosyal Anksiyete Bozukluğu Nedir?

Tarım Bankacılığı ve Öncü Kuruluşlar

Kaynak

Esra Ünsal, İlaç Sektöründe Satış Ekiplerinin Yönetici, Ekip, Müşteri Etkileşiminin İş Performansında Etkisinde Hedef Baskısının Aracılık Rolü

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Esra Ünsal’a aittir.

Eski Türk Toplumunda Kadının Yeri

İlk Topluluklarda Kadın

Eski Türk toplumlarında kadının sahip olduğu yeri daha iyi gözler önüne serebilmek için kadının, insanlığın varoluşundan itibaren nasıl bir durum içerisinde olduğunun anlaşılması önemlidir. İnsanlık tarihi süresince kültürel ve sosyal değerler açısından kadın, bütün dünyada cinsiyetler arasında yapılan iş bölümü sonucunda
toplumun bir bireyi olarak değişik statülere sahip olmuştur. Yapılan iş bölümleri kadının statüsü üzerinde belirleyici bir etkiye sahiptir. Erkekler fiziksel özellikleri sebebiyle daha çok dış dünyayla ilgili mücadele gerektiren işlerde etkinken, kadın eviyle ve aileyle ilgili konularda sorumlu olduğundan, bir şekilde evin dışındaki
olaylardan uzak kalmıştır. Kadının alanının bu şekilde kısıtlı olması zamanla ikinci planda ve erkeklerin statü olarak altında yer almasına sebep olmuştur. Kadına verilen değer ve kadının yaşadığı toplum içerisindeki yeri, o toplumun medeniyet seviyesini belirleyici niteliktedir.

Milattan önce 15.000 – 8.000 arasındaki Paleolitik çağda, avcılık ve toplayıcılıkla yaşamlarını sürdüren insanların gerek vahşi yaşam, gerekse iklim koşulları sebebiyle topluluklar halinde mağaralarda barındıkları görülür. Ateşin
bulunduğu bu çağda, kadınlar toplayıcılık, erkekler ise avcılık yaparak beslenme ihtiyaçlarını karşılamaktaydılar. Böylelikle toplumdaki rollerinden dolayı kadın ve erkeğin statüleri oluşmaya başlamıştır. Avcılık ve toplayıcılık görevlerinin kadın ve erkek arasında iş bölümü yapılarak paylaşıldığı bu dönemde avcılık yaparak güç sarf eden erkeğin beslenmesi ve bakımı, topladığı bitkilerle beslenmeye katkı sağlamak, erkeğin avlayıp getirdiği besinlerin saklanması ve yenmeye hazır hale getirilmesi kadının göreviydi. Henüz doğurganlık yaşına gelmemiş genç kız çocukları, doğada hazır bulunan yiyecekleri toplama, su ve yakacak odun temini görevlerini üstlenip anne olma yaşına gelinceye kadar yaşça büyük kadınlar tarafından barınak ve yemek hazırlama, hayvan derilerinden giysi dikme, doğal ürünlerden ilaç hazırlama, çocuk bakımı gibi konularda eğitilirlerdi.

Toplumdaki insan nüfusunun artarak toplulukların güçlenmesini ve devamlılığını garantileyen kadınlar bu özellikleri nedeniyle oldukça değerliydiler ve korunmalarına özen gösterilirdi. Paleolitik dönemde, farklı topluluklar
tarafından doğurganlık ve bereket özelliklerinin yanı sıra barınağın düzenini sağlayıp koruyan, hastalıkları iyileştiren kadınların “Venüs” adı verilen heykelciklerinin yapılmış olması kadınların kendi toplumları açısından önemini göstermektedir. Binlerce yıl boyunca avcılık ve toplayıcılıkla hayatta kalma mücadelesi veren insanoğlu, milattan önce 8.000 – 5.000 yılları arasındaki Neolitik çağda tohumları ekerek tarım, avladıkları hayvanları besleyip üremesini sağlayarak hayvancılık yapmaya başlamışlardır. Ancak ektiği tohumların ve barınaklarda besledikleri hayvanların bakımı onların göçebe hayat tarzını bırakıp bir yerde uzun süre yerleşmelerini gerektirdiğinden köy toplumları ortaya çıktı. Üretmeye başlayan insanoğlunun aynı zamanda iş gücüne de ihtiyacı olduğundan doğurganlık daha önem kazandı ve annelik statüsü yüceltildi.

Tarım ve hayvancılık yapan bu toplumlarda erkek zamanla avcılığı bir kenara bırakarak iş gücü ihtiyacının baş göstermesiyle kalıcı olarak yerleşik hayata geçti. Eve dönmüş olan erkek, kadını geri planda bırakarak lider
durumuna geldi. Sabanın icadı sebebiyle iş gücü ihtiyacının azalması, kadının nesnelleşmesi, diğer erkeklerden korumak için eve kapatılması ve hatta kadının topluluklar arası takasının yapılır hale gelmesiyle değeri giderek azaldı. Zamanla sadece evin işlerini yapıp çocuk doğuran kişi sıfatına büründü. Kadının üretimdeki rolünün azalması toplumsal statüsünün düşmesine sebep olmuştur. “Ancak, bu dönemde de, anaerkil düzenin devam ettiği ve kadının halen bereketin simgesi olduğu görülmektedir. Öyle ki, bereket inancına bağlı olarak, yiyecek ve içecek kaplarının hamile kadın vücudunu sembolize ettiği görülmektedir”.

Milattan önce 5.000 – 3.000 dönemine gelindiğinde ise köy toplulukları büyümüş, surlarla çevrili küçük şehirler haline gelmiştir. Yaşadıkları yerin etrafına insanlarını tarım ürünlerini ve hayvanlarını koruyabilmek, o bölgenin sahibi olduğunu belirtmek için duvarlar ören insanoğlu sahip olduğu şeyler uğruna savaşmaya başlamıştır. Fiziksel güçleri nedeniyle savaşlarda etkin rol üstlenen erkeklerin değeri artmıştır. Evlerine dönüp çiftçilik ve hayvancılık yapan erkekler bu dönemde alet ve eşya yapmaya başlayınca üretimde etkin bir hale gelmişlerdir. Toplumların üretkenleşmesi ile ticaret ve ürün takasları başlamıştır. Önceleri bu ataerkil dönemde erkek kadını evliliğe razı etmek için hediyeler verirken zamanla bu durum kadını eş olarak alırken ücret ödemesi durumuna kadar gelmiştir.

Türk Destan ve Mitolojisinde Kadın

Kadınlar, eski Türk destanlarının ve mitlerinin pek çoğunda da hayatın kaynağı, ideal eş, anne, gönlün, aklın ve bilgeliğin sembolü olarak yer almaktadır. Türk destan geleneğinde kadınlar aktif bir şekilde mücadelenin içinde yer alarak erkek kahramanlar gibi hüner sergilemişlerdir. Savaşçı kadınlar destan türünün, pasif ve aşk
konusu olmuş kadınlar ise halk hikayelerinin kahramanları olarak boy göstermişlerdir. Türk kültür tarihi incelendiğinde, inanç sisteminden yaşam biçimine kadar topluma yön veren, çeşitli özellikleriyle milli değerlerin sembolü haline gelen sayısız kadın kahramanın yer aldığı görülür.

Toplum hafızasının gidebildiği en son nokta olan mitolojik anlatılar, o toplumun yapısını ve değerlerini anlayabilmek açısından büyük öneme sahiptir. Türk mitolojisinde kadın figürleri daima doğaüstü güçlere sahip kutsal varlıklardır. Gökyüzü ve tabiata ait unsurlar Türkler için kutsal sayıldığından kadınlar ay, ışık, ağaç veya su gibi unsurlarla özdeşleştirilerek tasvir edilmişlerdir.

Türk Destanlarında Kadın

Destanlar bütün toplumlarda olduğu gibi eski Türk toplumlarında da ilk edebi eserlerdir. Bu destanlar, var oldukları toplumların nasıl yaratıldığı, varlığını nasıl sürdürüp büyüdüğü, başlarından ne gibi olayların geçtiği sorularının cevap bulduğu, nesilden nesle tarihi bir gerçekmiş gibi anlatılarak aktarılan uzun hikayelerdir. Bu nedenle destanlardaki ipuçlarına bakarak bir milletle ilgili pek çok bilgiye ulaşmak mümkündür. Oğuz Han’ın annesinin ismi Ay Kağan’dır. Eşlerinin ilki bir ışık hüzmesinden oluşmuş, diğeri ise bir ağaç kovuğunda karşısına çıkmıştır. Yaratılış Destanı’nda Ülgen’e yaratma ilhamını veren Ak Ana idi. Göç Destanı’nda ise Sungur, Kutur, Tükel, Ur ve Bögü Tigin bir ağaca inen mavi ışıktan doğmuşlardır. Manas Destanı’nda, Manas’ın eşi Kanıkey, kocasının silahlarını kuşanarak, onun atına binmiş ve savaşarak Kalmukların esir aldığı kocasını kurtarmıştır. Kanıkey destanda ayrıca, erkeklerle yapılan at yarışında iyi bir binici olduğunu kanıtlamış, savaş meydanlarında oğlu Semetey’in yanında savaşırken oğlunun yokluğunda da yaşlanmasına rağmen düşmanla birebir savaşarak alt etmiştir.

Almambet, etrafı düşmanlar tarafından sarıldığında annesi Altın Ay atlı ve silahlı bir şekilde düşmana saldırarak oğlunu kendi canı pahasına kurtarmıştır. “Birden at üzerinde silahlı anası Altın Ay’ı gördü. Anası oğlunu kuşatan düşmanlara, yavrusunu yakalayanlara saldıran dişi kaplan gibi, hücum ederek, düşmanın safını yardı. Almambet muhasaradan kurtulup kaçmayı başardı. Altın Ay oğlunu kurtardı fakat kendisi düşman süngüsü ile öldürüldü.

Destanlarda kadın figürlerinin Kanıkey ve Ayçörek örneklerinde olduğu gibi eşleri ve oğullarının başına gelecek kötülükleri önceden rüyalarında görmeleri, Türklerin kadını doğaüstü bir varlık olarak görmelerini açıklayabilecek özelliklerden yalnızca biridir. Göç Destanı’nda Uygur ve Göktürklerce kutsal kabul edilen ağaç, kadınsal bir özellik olan doğurganlıkla tasvir edilmiştir. Dede Korkut masallarında, Kan Turalı’yı düşmandan kurtaran, at binip silah kullanan eşi Selcen Hatun’dur. Bamsı Beyrek’in beşik kertmesi ve sevgilisi Banı Çiçek, sevgilisinin kuvvetini sınamadan onunla evlenmeye razı olmamıştır. Bamsı Beyrek yıllarca esir tutulduğunda ise büyük bir sadakatle onu beklemiştir. Dede Korkut hikayelerinde, Tepegöz örneğinde de görüldüğü üzere, Türk toplumlarında kadının
rızası olmadan yaşanan gayri meşru ilişkilerin sonucunun felaket olacağına inanılırdı. Zira Tepegöz, bir çobanın Peri Kız’a tecavüzü sonucu dünyaya gelmiş bir yaratıktır. Milletlerin kültürü ve medeniyeti hakkında pek çok bilgi içeren destanların oluşum sebebi tarihi olaylar olsa da özellikle toplulukların yaşayış şekillerini anlama bakımından da önem taşır. Nesilden nesle sözlü olarak aktarıldığı göz önünde bulundurulduğunda, anlatılarda yer alan olay, kişi ve unsurların gerçeğe uygunluğunun toplum tarafından onaylanmış olduğu söylenebilir.

Türk Mitolojisinde Kadın

Türklere ait yazılı tarihten daha öncelere gidildiğinde, kadına verilen değeri mitolojik unsurlarda da görebilmek mümkündür. Tanrı katında kadının yeri erkeğin üstündedir. Eski Türklerde tek Tanrı inancı olmakla birlikte, iyi ya da kötü roller üstlenmiş ruhlardan da bahsedilir. Yeraltında kötü ruhların, yeryüzünde insanların ve gökyüzünde Tanrının yanı sıra iyi ruhların yaşadığına inanılırdı. Umay simgesi, Türklerin zihin aleminde kadına verilen kıymetin en önemli göstergelerinden birisidir. İlk kez Kül Tigin abidesinde

“Babam kağan uçtuğunda küçük kardeşim Kül Tigin yedi yaşında
kaldı…

Umay gibi annem hatunun devletinde küçük kardeşim Kül
Tigin Er adını aldı.” sözleriyle anlan Umay, Tonyukuk Yazıtı’nda Göktürkleri kurtaran ilahedir.

türklerde kadının yeri

 

Türk mitolojisinde Umay Ana, yeni doğum yapmış anneleri ve bebekleri koruyarak doğum ve bereketi simgeleyen en üst düzeydeki ruhtur. Kutsallığı sebebiyle güneşle ilişkilendirildiğinden Sarıkız adı da kullanılır. Türk inanışına göre güneş ve ay kutsaldır, güneş kadını, ay ise erkeği temsil eder. Türk mitolojisinde iyi/koruyucu ruhlardan biri olan Umay, çocukların ve lohusa kadınların koruyucusu olarak nitelendirilmektedir. Zira Umay-Ayızıt gökteki süt gölünden su ve süt getirerek çocuğun boğazına ruh ve can olarak bir damla dökmekte ve ona hayat sağlamaktadır. Ayrıca hamile kadınların doğum ağrılarını hafifletebilme ve doğumdan sonra üç gün boyunca
başında bekleme gibi meziyetlere de sahip olan Umay, görünüş olarak bazen beyaz saçlı, beyaz kıyafetli bir insan, bazen de kuş şeklinde tasvir edilmiştir. Altay Türkleri ise onu göklerden inen gümüş saçlı, güzel yüzlü bir kadın olarak düşünmüşlerdir.

Ayzıt, güzelliğin sembolüdür. Bu anlamda Sümer ve Yunan mitlerindeki İştar ve Afrodit’e (Venüs) benzemektedir. Simgesi, Kuğu kuşudur. Ayzıt’ı simgeleyen bu kuş, kutsal sayılmakta ve onlara dokunulmamaktadır. Kuğu aslında kutsal bir kız olup; kızın kuğunun beyaz tülünü üzerine giymesi ile kuğu, çıkarması ile kız olmaktadır. Ayzıt, gökten gümüş tüylü bir kısrak suretinde inmektedir. Yele ve kuyruklarını kanat gibi kullanmaktadır. Bu
nedenle Ayızıt için “Ayızıt töreni” adı verilen özel tören yapılmaktadır. Tören sırasında kadının yüksek ses ile gülmesi kadının hamile kalacağı anlamını taşımaktadır. Ayızıt’ın kadınlar ve çocuklar ile birlikte dişi hayvanları ve hayvan yavrularını koruduğu da söylenmektedir. İnsanları koruyan Ayızıtlar, yaz günlerinde güneşin doğduğu yerde, hayvanları koruyan Ayızıtlar da kış günlerinde güneşin doğduğu yerde bulunmaktadır.

Alaçın Ana, Türk mitolojik inanışında doğaya can veren ve onu korumakla sorumlu olan iyi bir ruhtur. Onun sayesinde doğadaki her şey bir düzen ve uyum içindedir. Kayın ağaçları onun barınağı olduğundan bu ağaç Türkler tarafından kutsal sayılırdı. Alaçın Ana, ışıklı bir yüz ve beyaz saçlarıyla tasvir edilir. Yaratılış Destanı’nda Ülgen’e yeryüzünü yaratma ilhamını veren, yaşamı başlatıp her şeye ruhu veren Ak Ana’dır. Başında üç boynuzlu bir taç taşıyan ve ışıktan oluşan Ak Ana’nın vücudunun alt kısmı balık şeklinde olup mavi bir kuyruğu olduğuna inanılırdı. Tanrı Ülgen’e yaratma kudreti ve ilham veren Ak-Ene veya Ak-Ana ya da Ürüng-Ayızıt Beyaz Kadın Yaratıcı’dır. Altay Türkçesinde ak, cenneti ifade etmekte olup, Cennette oturan, rengi ve ruhu bembeyaz
tanrılara Aktu/Aklılar denilmektedir. Aklılar, SütAk Göl’ün/süt renginde olan göllerin bulunduğu göğün üçüncü katında oturmaktadırlar.

Besleyici, barındırıcı ve hayat verici olan Yer/Toprak Ana, göğün üçüncü katında oturmaktadır. Sekiz köşeli bir eve sahip olan Yer/Toprak Ana, kutlu, güçlü bir kadındır. Aynı zamanda evrenin ruhu olan Toprak Ana, bitmez tükenmez bir hayat gücüne sahiptir. İnsanlara bol tahıl vererek onlara iyilik yapmaktadır. O, sağ göğsünden iki sol göğsünden bir kez emzirerek yiğitleri üstün bir güce kavuşturmaktadır. Bu yiğitlere çeşitli öğütler ve gelecekten
haberler vermektedir. Bu bağlamda da zayıf ve çelimsiz çocuklar, anne babaları tarafından toprağa gömülmesi neticesinde çocuğun orada güçleneceği ve üç gün sonra bir yiğit olarak çıkacağı düşüncesinin kaynağı da bu felsefedir. Her bir arazi parçasına yer İyelerini gönderen Yer Ana’ya beyaz tavuk başta olmak üzere balık, koyun veya öküz kurban edilmektedir.

Türk mitolojisine göre Yer Ana, devleti, hayvanları ve toprağı koruyan bir ruhtur. Topraktan elde edilen her türlü ürün onun eseridir. Genç al bir kısrak üzerinde gezinen Od Ana, uzun kırmızı örülü saçları vardır. Göğüsleri çok büyük olan Od Ana, genel olarak evlerdeki ve çadırlardaki ocakları ve ateşi korumaktadır. Bu bağlamda evin ve ülkenin koruyuculuğunun simgesi olarak da kabul edilmektedir. Dokuz ateş ırmağının kavşağında dokuz köşeli bakır bir evde yaşayan Od Ana’nın her biri ateş tanrısı olan yedi oğlu bulunmaktadır. Yeryüzündeki ilk ocağı Ülgen’in kızları yakmış ve ateşi Od Ana’ya emanet etmişlerdir. Od Ana her bir ateşe ve ocağa bir tane koruyucu ruh göndermektedir. Kendi çocuğunu yediği söylenen Od Ana, Ocak ruhu olarak da değerlendirilmektedir.

Türk mitolojisinde en fazla sözü edilen kötü ruhların başında gelen Od Ana, bir başka deyişle Al Ana, uzun boylu, dağınık saçlı, genellikle kırmızı-siyah uzun bir elbise giyen, güçlü ve çirkin bir kadın olarak tasvir edilir. Hamile ya da yeni doğum yapmış kadınları, bebekleri, çocukları veya hasta insanları uykusunda boğmaya çalıştığına inanılır. Halk arasında al basması olarak adlandırılan inanışın kökeni Od Anadır.

Kurt, eski Türk inanışında kutsal bir varlık olarak kabul edilir. Asena da Türeyiş Destanı’nda Göktürklerin soyunun kurumasına engel olmuş ve soyun devamını sağlamıştır. Türk mitolojisinde güneşin simgesi olan kartalın önemli bir yeri vardır. Bürküt adı verilen çift başlı kartal Tanrı’nın makamı olan gökyüzünün kapısını bekler, Ülgen’i
temsil eder ve yine eski Türkler tarafında kutsal kabul edilen Hayat Ağacı’nın tepesinde yaşar. Tanrı insanoğlunu kötülüklerden korumak için Kartalı göndermiş fakat insanlar onun ne söylediğini anlamayınca Tanrının emriyle ilk karşılaştığı insana kamlık yeteneği vermiştir. Kam’ları yeryüzüne getiren Kartal Ana’dır. Eski Türk inanışında ağaç, soyluluğun sembolü idi. Oğuz Han, Yer’le özdeşleştirilen ikinci eşine ulu bir ağaç kovuğunda rastlamıştır. Özellikle büyük ağaçların içinde Ağaç Ana’nın yaşadığına inanılır ve kutsal kabul edilir, ağaçlara zarar verilmez, verenlerin de başına kötülük geleceğine inanılırdı. Işıktan bir vücudu ve balık gibi bir kuyruğu olan, henüz yeryüzü yaratılmadan her yer sudan ibaretken var olan Deniz İlahesi, sudan karaya çıkarken beyaz bir geyik şekline bürünmekteydi.

Oğuz Kağan Destanı’ndaki Oğuz Han’a ona yol gösteren, rehberlik eden Gök Kurt ile Hun Türklerindeki geyik aynı özelliğe sahiptir. Çin kaynaklarından alınan Göktürkler’in mitlerinde, Göktürk Hakanı’nın sevgilisi Deniz Tanrıçası dişi bir geyiktir. Ayrıca Türk mitolojisinde kılık değiştirerek geyik şeklinde görünme motifi, Anadolu’da ermiş-evliya menkıbelerinde de karşımıza çıkmaktadır.

Türk mitolojisinde yaratıcı olan Ulu Ana, Uluğ (Olı, Olu, Olo, Ulı) Ene olarak da isimlendirilmektedir. Ulu Ana; Ak Ana, Od Ana, Kün Ana, Toprak Ana, Gök Ana gibi yaratıcı güçlerin tamamını ifade etmektedir. Bolluk ve bereketin koruyucusu ve yaratıcısı olan Ulu Ana, hayat verici gücün ve ölümsüzlüğün en üst noktasını oluşturmaktadır. Ayrıca zıtlıkları içinde barındırmakta ve zıt şeyler onun himayesinde birbirleri ile yer değiştirebilmektedir. Bu bağlamda da ters işlevli varlıkları ortaya çıkarabilmektedir. Ulu Ana, çok sayıda mitolojik varlığa ve koruyucu ruhlara dönüşebilme özelliğine sahiptir. Saflığı, doğurganlığı ve cinselliği bünyesinde barındıran Ulu Ana, kendi içinde hem şeytanî hem insanî hem de hayvanî unsurlara sahiptir. O, yer altı dünyasının da göğün de sahibidir. İri göğüslü bir kadın olarak betimlenen Ulu Ana, her şeyi bilebilmektedir. Şamanlar, onu ihtiyar ve bilge bir kadın görünümünde sadece uykularında görebilmektedir. Ayrıca onun en önemli mitolojik özelliği tören koruyuculuğudur.

Eski Türk inanışında Su Ana, kaşsız, büyük siyah gözlü, uzun saçlı yaşlı bir kadın olarak tasvir edilir. Su kaynaklarını koruduğu için buralarda yaşar. Kutsal sayılan suyun kirletilmesi ve hatta suya uzun süre bakılması onu sinirlendirir. Gün/Yaşık Ana, Türk mitolojisinde Kün Ana veya Güneş (Küneş) Ana olarak isimlendirilmektedir. Gün Ana, güneş ile birlikte Gök Âlemi’nin en yüksek yeri olan yedinci katında oturan kutsal bir varlıktır. O, ayrıca insanların ilk büyük annesidir. …Hakanla hatun gök ile yerin evlatlarıydı. Güneş ana ile Ay ata onların gökyüzündeki temsilcileri idi. Hakanın mümessili olan ay ata, gökyüzünün altıncı katında, hatunun mümessili olan gün ana ise daha üstte, gökyüzünün yedinci katında idi.

“Çılan (Zılan, Cılan, Ilan) Ana adı ile de anılan Yılan Ana, yılanların kendisinden türediğine inanılan belden aşağısı yılan, üstü insan şeklinde tanımlanan, insanların derdine deva olabilen varlıklardı”.

Türk mitolojisinde önemli, bir yeri olan Yılan Ana, yeraltı ve yeryüzünün bağlantısını sembolize eder. Yılan Ana’nın dünyadaki bütün yılanları yönettiğine inanılırdı. Türklerde Şaman davullarında yılan figürü görülür.
Türk mitolojisi ve destanlarından yola çıkarak Eski Türk kadınlarının devlet ve toplum yaşayışında en az erkek kadar sözü geçtiğini söylemek mümkündür. Kadın Türk toplumunda her zaman el üstünde tutulmuş, sözlerine ve fikirlerine değer verilmiş, hak ettiği değeri görmüştür.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Eski Türklerde Müzik

Eski Türklerde Silah

Yunanistan’da İşsizlik Oranları ve Gelişimi

Kaynak

Deniz Kolgu, Hüseyin Nihal Atsız’ın Bozkurtlar Romanındaki Türk Kadın Karakterlerinin Toplumdaki Yeri ve Tasviri

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Deniz Kolgu’ya aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@hotmail.com

E-Spor Nedir? E-Spor Tarihi ve Türkiye’de E-Spor Araştırması (Elektronik Sporlar) 2020

E-Spor ve Türkiye, E-Sporun tarihi, E-Spor nedir? Türkiye’de E-Spor tarihi ve daha fazlası, bu yazımızda. Tarih arşivi sizler için araştırıyor..

E-Spor (Elektronik Sporlar) Nedir ?

Gelişen teknoloji ve küreselleşme ile birçok kavram değişime uğramaktadır. Son yıllarda bu değişen kavramlardan biri de spor olmuş ve espor başlığını içine alacak şekilde genişlemiştir. Espor günümüzde birçok ülkede resmi bir spor dalı olarak kabul görse de bazı çevrelerde hala tam olarak bir spor olup olmadığı tartışma konusudur. Birçok spor branşının günümüzde teknolojik gelişmelere ayak uydurmak için değişiklikler yapmak zorunda kalmıştır. Hutchins’e göre esporun ortaya çıkışı küreselleşme, neoliberalizm ve bilişim teknolojilerinin her yerde yaygınlaşmasının doğal bir sonucu olduğunu savunmuştur.

Diğer bir bakış açısı ile espor endüstriyel toplumdan günümüzdeki bilgi ve iletişim temelli topluma geçişin geri dönüşü olmayan bir sonucu olarak yorumlanabilir. Öte yandan espor ve geleneksel sporun organizasyonel ve yapısal olarak birçok benzerlikleri bulunmaktadır. Düzenlenen espor şampiyonalarının açılış ve kapanış törenleri, ev sahibi şehir seçim süreci, sponsorluk programları, milli takımlar ve madalya tabloları gibi Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin süreçleri bir benzerini yansıtmaktadır. Borowy’a göre motor sporlarının temelinde yatan rekabetçi oyun biçiminin teknolojik olarak farklılaşmış bir uygulama olması gibi esporda da işin çoğunu makineler yapar fakat yine de kazanan olmak için sporcuların önemli miktarda bedensel bir beceriye sahip olması gerekir. Ayrıca e-sporcular ile geleneksel sporcular arasında düzenli antrenman yapmak, takım çalışması, bireysel performans ve önceden belirlenmiş taktik ve stratejileri müsabaka sırasında uygulamaya çalışmak gibi benzerlikler bulunmaktadır. Esporun sahip olduğu ekonomik değerler, istatistikler ve espora dair tanımlamalar, aşağıdaki şekilde gösterilmektedir.

E-spor nedir

E-sporun temeli çevrimiçi ve çevrimdışı oynanabilen rekabetçi oyunlara dayanmaktadır. Espor bilgisayar, oyun konsolları ve cep telefonları gibi platformlar üzerinden oynanmaktadır. Espor bu oyun platformları üzerinden birbirleriyle hem zihnen hem de bedensel olarak rekabet etmeleri anlamına gelmektedir. Bu sebepten dolayı espor arenasında çevrimiçi oyunlar ön plana çıkmaktadır. Bu oyunlara örnek vermek gerekirse League of Legends, Dota2, Cs: Go, Starcraft 2 ve son birkaç yılda popülerlik kazanan Fortnite ve Pubg sayılabilir. Hayatımıza 90’lı yıllarda giren bir kavram olmasına karşın son on yıldaki büyüme oranı ile geleneksel sporlarla yarışır duruma gelmiştir.

Esporun literatürde birçok tanımı bulunmaktadır. 2018 yılında yayımlanan Gençlik Araştırmaları Haber Bülteni’nin 5.sayında espor “sporun yeni formu olarak lanse edilen ve Bilgisayar/Konsol/Mobil platformlar üzerinden, çevrimiçi veya çevrimdışı, bireysel ve/veya takım olarak oynanan rekabetçi çok oyunculu, dijital oyunların çeşitli modlarıyla oynanan bir alan” olarak tanımlanmıştır (Gençlik ve Spor Bakanlığı, 2018). Bir tanıma göre espor fenomeni, siber ortam içerisindeki rekabetçi video veya bilgisayar oyunları, yeni gelişen bir spor dalı olarak tanımlanmaktadır (Jonasson & Thiborg 2010). Hamilton (2012) ise Elektronik Spor veya esporu, “dijital video oyunlarının üst düzey oynanmasına ve gösterimine işaret eder” şeklinde tanımlamıştır (aktaran: Kozachuk ve arkadaşları, 2016). Son olarak Keach (2015) espor için “video oyunlarının profesyonelleştirilmesi” şeklinde kısa ve basit bir tanım yapmıştır.

E-Sporun Tarihi

Espor temelindeki rekabete dayalı oyun tecrübesi, video oyunların piyasaya çıkmasından bu yana var olan bir durumdur. 1980’li ve 1990’lı yıllarda günümüzdeki oyun konsollarının ortaya çıkmasına öncülük eden arcade oyun makineleri ve bu makineler için üretilen video oyunları büyük bir ilgi görmüş ve oyun salonları popülerlik kazanmıştır. Bu oyunlar günümüzdeki internet ağı teknolojisine sahip olmasalar bile oyunlarda en yüksek skoru elde edebilmek rekabetçi oyunculuğun başlamasını sağlamış ve günümüzdeki e-spor kavramının temelini atmıştır. Bilinen en eski dijital oyun yarışması 1972 yılında Spare War adlı oyun ile Stanford Üniversitesinde gerçekleştirilmiştir.

İlk video oyun turnuvası ise 1980 yılında Atari’nin Spice Invaders Turnuvasını düzenlenmesi ile gerçekleşmiştir. Bu turnuvaya yaklaşık 10 bin kişi katılmıştır. Bunun ardından Nintendo, Blockbuster ve Atari gibi markaların atılımları e-sporun temelini oluşturmuştur. 1990’lı yılların sonları ve 2000’li yılların başlarıyla birlikte bilgisayarlar
günlük hayatımızın bir parçası olmaya başlamıştır. Bu gelişmeyle birlikte günümüzdeki espor karşılaşmaları ortaya çıkmıştır.

1990’lı yıllarda bilgisayar oyunlarının yükselmiş ve internet dünya çapında hızla yaygınlaşmıştır. Bu sayede espor karşılaşmaları rekabetçi turnuvalar haline gelebilmiştir. İlk ödüllü turnuva 1997 yılında “Red Annihilation” adıyla ve İngiltere’de düzenlenen “Quake” oyununun turnuvasıdır. Daha sonrasından ise Starcraft: Brood War isimli e-spor arenasında ayrı bir yer edinecek oyunla birlikte strateji oyunları e-spora giriş yapmıştır. Bu birbiri ardına gelen hızlı adımlardan sonra e-spor tarihi için önemli bir kilometre taşı olan ve e-sporcuları tek bir çatı altında buluşturmayı başarmış bugünkü adı ile “Cyberathlete Professional League” adlı şirket Angel Munoz isimli bir girişimci tarafından kurularak 1997 ve 2007 yılları arasında 17 büyük espor turnuvasının organizatörlüğünü üstlenmiş ve birçok ülkenin, insanın esporu tanımasında büyük rol oynamıştır.

2000 yılında ise iki büyük espor organizasyonu olan World Cyber Games ve Electronic Sports World Cup kurulmuştur ve bu organizasyonlar hâlâ yıllık olarak turnuvalar düzenlemeye devam etmektedir. E-spora konu olan oyunların firmaları kendi oyunları için oluşturdukları ulusal liglerin yanı sıra uluslararası turnuvaları da mevcuttur. Bunların dışında uluslararası resmi ve özel olarak birçok turnuva düzenlenmektedir. Bunlara örnek verecek olursak European Nations Championship (Avrupa Kupası), International Premiership Series (Uluslararası Lig), ESL Amateur Series (Elektronik Spor Amatör Ligi) ve ESL Pro Series (Elektronik Spor Profesyonel Ligi) verilebilir. Ayrıca F1, WRC, NBA, FIFA gibi birçok spor organizasyonları kendi e-spor liglerini ve turnuvalarını düzenlemektedir.

2010 yılında resmi olarak yayınlanan ve dünyada en çok oynanan dijital oyun olan League of Legends oyununun yapımcısı olan Riot Games birçok kıtada ulusal ligler kurmuş ve e-sporun popülerliğinin artmasında önemli bir rol oynamıştır. 2012 yılında günümüzdeki en büyük ve başarılı liglerinden biri olan Major League Gaming kurulmuş, böylece e-spor 380 milyona ulaşan ve her gün artan izleyici kitlesi ve milyonlarca dolarlık gelir ve ödül havuzları ile kendi başına bir ekosistem olmuştur.

Türkiye’de E-Sporun Tarihi

Türkiye e-spor konusunda çoğu konuda olduğu gibi takipçi konumdadır. Bu e-spor bazında yatırımların ancak son birkaç yılda gündeme gelmesine sebep olmuştur. Türkiye’de espor internet kafelerde düzenlenen turnuvalarla ilk olarak kendini göstermeye başlamıştır ve bu 2000’li yılların başlarına dayanmaktadır. Kulüp bazında ise yatırımlar 2003 yılında “Dark Passege” bugünkü adı ile “Dark Passege Dominos” espor kulübünün kurulmasıyla başlamıştır. Daha sonrasında bunu HWA Gaming ve Team Turquality gibi öncü takımlar izlemiştir. Team Turqaulity gibi öncü kulüplerin bazılarının bugün varlıkları sürmemesine karşın Fenerbahçe, Beşiktaş, Galatasaray, Bursaspor gibi ülkemizin büyük spor kulüpleri dernek veya kulüp olarak e-spor branşları ile bu arenaya katılmışlardır.

Spor kulüplerinin espor branşına yönelmesinin öncüsü ise Beşiktaş olmuştur. Beşiktaş 2015 yılında profesyonel League of Legends liginde mücadele etmek üzere “Beşiktaş E-spor Takımı” kurarak ülkemizde ve dünyada bir ilki
gerçekleştirmiş bulundurmaktadır. Ayrıca Beşiktaş ve 1907 Fenerbahçe kısa süre içerisinde başarılı olarak ülkemizde şampiyonluklar yaşayıp uluslararası turnuvalarda ülkemizi temsil etmişlerdir. Türkiye espor arenasında League of Legends’ın bu kadar baskın olmasına karşın elde edilen en büyük başarı “CS: GO” olarak bilinen “Counter Strike: Global Offensive” adlı oyunun her yıl düzenlenen milli takımlar dünya şampiyonasında kazanılmıştır. Türk CS: GO milli takımı Sırbistan’ın Belgrad şehrinde 2016 yılında düzenlenen dünya şampiyonasını kazanarak ülkemiz adına espor arenasındaki ilk dünya şampiyonluğunu elde etmiştir.

Ülkemizde e-sporun tarihi 2000’li yılların başlarına kadar uzansa da Riot Games’in League of Legends adlı oyunu ile Türkiye’de yapmış olduğu yatırımlara kadar büyük gelişmeler görülmemiştir. Ülkemizdeki ilk resmi e-spor organizasyonu olan League of Legends Şampiyonluk Ligi ve Yükselme Ligi 2014 yılında Riot Games’in yatırımları sayesinde kurulmuştur. Bu yatırımla birlikte Türkiye dünya çapında espor konusunda önemli bir konuma yükselmiştir ve yine 2014 yılından itibaren espor oyuncularına sporcu lisansı verilmeye başlanmıştır. Ayrıca yine Riot Games’in Bahçeşehir Üniversitesi ile iş birliği yapması sonrasında 1 milyon TL’lik Türkiye’nin ilk espor bursu projesi Mart 2017’de hayata geçirilmiş ve bu proje kapsamında “Oyun sektörü ve Espor” seçmeli ders olarak Türkiye’de ilk kez yükseköğretim müfredatına dahil olmuştur. Fakat League of Legends dışında diğer espor türleri için herhangi bir yatırım, düzenleme veya destek bulunmaması ülkemizin bu alandaki gelişimini sınırlı hale getirmektedir.

Yönetsel olarak bakıldığında e-spor ilk olarak 2011 yılında Gençlik ve Spor Bakanlığı altında Türkiye Dijital Oyunlar Federasyonu (TÜDOF) olarak yönetimsel bir çatı kazanmıştır fakat bu federasyon 2013 yılında kapatılarak Gelişmekte Olan Spor Branşları Federasyonu bünyesinde Dijital Oyunlar As Başkanlığı olarak varlığını sürdürmüştür. Ardından dünyada ve ülkemizde e-spor son yıllarda popülaritesinin giderek artması ile “Türkiye E-spor Federasyonu” adıyla sadece espor için bir federasyon kurulmuştur. Federasyonun kurucu başkanı olarak ise Alper Afşin Özdemir seçilmiştir.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Dünden Bugüne Türk Tarihinde Spor

Elektronik Spor – Vikipedi

Kaynak

Tunahan Aslan, Akademik ve Yönetsel Bakış Açısıyla Espor

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Tunahan Aslan’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Yenilenebilir Enerji Kaynakları ve Güneş Şehirler (2020)

Yenilenebilir enerji kaynakları nelerdir? Yenilenebilir ve yenilenemez enerji kaynakları, güneş şehirler ile ilgili derin bir araştırma, güneş şehir nedir? Sorularınızın hepsini, tarih arşivi bu yazısında sizlere aktarıyor..

Geçmişten günümüze insanlar ve toplumlar sürekli bir gelişim ve dönüşüm içerisinde olmaktadır. Sanayi devrimi ile yaşanan büyük dönüşüm kırdan kente hızlı göçler yaşanmasına neden olmuştur. Günümüzde hala hızlı kentleşmeye çözüm aranırken, BM’nin 2017 Yılında yayınladığı Dünya Kentleşme Beklentileri raporuna göre, her
hafta bir milyon insan kentsel bölgelere taşınmaktadır. Yine bu rapora göre, Dünya nüfusunun yaklaşık üçte ikisinin 2050 yılında şehirlerde yaşayacağı tahmin edilmektedir. Dünya’da birçok şehirde artan nüfusla beraber, elektrik talebinde de hızlı bir artış yaşanmaktadır. Yerel yönetimler ve elektrik şirketleri, talepteki bu hızlı artışla, başa çıkmakta zorlanmakta ve şehirlerin çoğu elektrik kesintileriyle karşı karşıya kalmaktadır. Özellikle enerji piyasasında yaşanan krizler, yenilenemeyen enerji kaynaklarına erişim sorunları ve bu kaynakların tükeniyor
olması, Dünya’da yenilenebilir enerji kaynaklarına olan talebi arttırmaktadır. Hükümetler ve yerel yönetimler, şehirlerde bu gibi sorunların çözülebilmesi için güneş şehir uygulamalarına adeta bir yol haritası niteliğinde başvurmaktadır. Güneş şehirler; şehirdeki ihtiyaç ve kaynak mevcudiyetine bağlı olarak güneş, rüzgar,
hidroelektrik ve biokütle yani atıktan enerji gibi her türlü yenilenebilir enerji tabanlı projeleri desteklemektedir. Daha geniş anlamda güneş şehirler, yenilenebilir enerji, enerji verimliliği, sürdürülebilir ulaşım seçenekleri, mimari yenilikleri içeren çeşitli girişimleri, faaliyetleri ve teknolojileri içermektedir. Çalışmanın bu bölümünde güneş şehir kavramının literatürdeki yeri, güneş şehir kriterleri ve bileşenleri, güneş şehirleri destekleyen kuruluşlar ve son olarak Dünya’da güneş şehir örneklerinin değerlendirilmesi yer almaktadır.

Güneş Şehir Kavramı

Sanayi devriminin gerçekleşmesi, kentleşmeyi hızlandırmasının yanı sıra enerjiye olan talebi de arttırmıştır. Günümüze baktığımızda, Dünya nüfusunun büyük bir kısmı kentsel alanlarda yaşamaktadır. Kentsel alanlarda, toplam enerji tüketiminin dörtte üçü gerçekleşmektedir. Kentsel alanlarda; temel kamu hizmetlerinin,
konutların, ulaşımın, altyapının, sanayinin ve ticaretin geliştirilmesi ve sürdürülebilmesi için kullanılan enerjinin büyük çoğunluğu yenilenemeyen enerji kaynaklarından sağlanmaktadır. Kentsel alanlardaki enerji talebinin artması ve bu talebin yenilenemeyen kaynaklardan sağlanmasına devam edilmesi başta küresel ısınma olmak üzere birçok çevre sorununa devam etmesine neden olmaktadır. Bu sorunların başlıcası olan sera gazı
emisyonlarının artmasının önlenmesi için yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımının arttırılması gerekmektedir. Güneş şehir kavramı da temelde yenilenebilir enerji kullanımını şehirlere entegre
etmeye çalışmaktadır. Güneş şehir yaklaşımında başta güneş enerjisi olmak üzere yenilenebilir enerji kaynaklarından faydalanmak hem ekonomik hem de çevre açısından ele alınmaktadır. Temel amaç, yenilenebilir enerji teknolojilerini ve enerji verimliliği önlemlerini benimsemek için yerel yönetimleri motive etmektir. Uluslararası Güneş Şehirleri Girişimleri (ISCI) ve Avrupa Güneş Şehirleri Girişimleri (ESCI) gibi çeşitli girişimler, “Güneş şehirleri” kavramını, şehirlerin gelecekteki sera gazı emisyonları için “iklim istikrarı” yönünü de içeren tanımlama yapmaktadırlar. Bu tanımlama, atmosferik karbondioksit ve diğer sera gazlarının gelecekteki seviyelerinin azaltılmasını da içermektedir. Güneş şehirler, enerji kaynaklarının kullanımının seçimi, sera gazı emisyonlarının azaltılması gibi büyük çaplı çevresel değişimlerle başa çıkmak için planlama ve yönetim düzenlemelerine ihtiyaç duymaktadır. Bununla birlikte güneş şehirlerin uygulanabilmesi ve sürdürülebilmesi için yerel yönetimler ile girişimcilerin hatta şehirde yaşayan insanların katkıları önemli bir yer tutmaktadır. Sonuç olarak güneş şehir kavramı, yenilenebilir enerji kullanımın ön planda olduğu, sera gazı emisyonlarını azaltıcı hedef ve tasarımları olan, kentsel topluluklar için yeni planlama ve yönetim modeli olarak tanımlanabilmektedir.

Güneş Şehir Hedefleri ve Kriterleri

Güneş şehir oluşturmak için atılacak olan ilk adım programa ilişkin hedeflerin belirlenmesidir. Hükümetlerin ve/veya yerel yönetimlerin güneş şehir oluşturmak için koydukları hedefler ve uygulayacakları politikalar farklılık gösterebilmektedir. Fakat bütün güneş şehirlerin temel hedefleri ortaktır. Bu temel hedefler; sera gazı emisyonlarında keskin bir düşüş sağlamak, ekolojik ayak izlerini daraltmak, su ve gıda kaynaklarının korunması ve yenilenmesi, beklenmeyen hava olaylarına maruz kalmanın etkilerinin azaltılması ve iklim değişikliğinin diğer
özelliklerinin bertaraf edilmesidir. Binaların, altyapıların ve arazi kullanım düzenlemelerinin geliştirilmesi ve yönetimi için daha sürdürülebilir bir bağlam sağlayacak olması diğer bir temel hedeftir. Hedeflerin yanı sıra güneş şehirler kriterler açısından değerlendirildiğinde ana kriterler; yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı, sera gazı emisyonu değerleri, güneş enerjisinin kentsel alanda kullanımı, ulaşım, binalar, planlama stratejileri ve
örnek projelerin yapılmış olması olarak karşımıza çıkmaktadır. Yapılan çalışmalarda ortaya koyulan güneş şehir kriterlerinin neleri referans gösterdiği önem kazanmaktadır. Bu kriterler, aktivite kontrol listesinde değerlendirildiğinde, yenilenebilir enerji hedeflerinin payının belirlenmesi, karbondioksit emisyonu hedeflerinin konulması, güneşten hem ısıl enerji hem de elektrik enerjisi elde edilmesi için politikalar üretilmesi ve teşvik edilmesi bulunmaktadır. Ek olarak, ulaşımın sürdürülebilir olması için uygulanması gereken stratejilerin belirlenmiş olması, enerji verimli binalar oluşturulması için düzenlemeler yapılması, planlama stratejilerinin oluşturulması ve örnek projelerin uygulanması kriterlerin değerlendirilmesi adına büyük önem taşımaktadır.
Güneş şehre dönüşmek isteyen şehirlerin belirtilen kriterleri uygulamaları beklenmektedir. Özellikle koydukları hedeflere ulaşmak üzere şehirleri periyodik olarak yerel yönetimlerin izlemeleri ve yönetmeleri gerekmektedir. Ayrıca güneş şehirler, operasyonel süreç yani stratejik planlar ve politikalar ile destekleniyorsa sonuca ulaşabilir.

Droege, bütün bu hedef ve kriterlere ek olarak “yerel olarak düşünün, dünya çapında hareket edin.” mottosuyla güneş şehirlerin bölgesel, ulusal ve uluslararası şehir ağlarına katılmasının da gerekliliğini vurgulamıştır. Bir başka deyişle sürdürülebilir güneş şehirleri, küresel sürdürülebilirlik hedeflerini de göz önünde bulundurmalıdır. Enerji konusunu, gelecekteki şehirlerin kalite ve işlevsel karakteri için belirleyici bir faktör olarak kullanan, yerel stratejiler uygulanmalıdır. Stratejilerin yanı sıra yatırımların finansmanı, güneş şehirleri oluşturan bileşenlerin ortaya konulması, kriterlerin ve aktivite kontrol listesinin uygulanmasının başarısından meydana gelmektedir. Tarih arşivi sizler için araştırıyor.

Güneş Şehir Bileşenleri

Güneş şehir girişiminin uygulandığı tüm ülkelerde, fon sağlama ve politikanın geliştirilmesinde güçlü merkezi veya bölgesel hükümet desteği mevcuttur. Bunun yanı sıra güneş şehir bileşenlerinin uygulanmasında ortak olan ve güneş şehrin en iyi şekilde çalışacağı genel çerçeveyi anlamada yararlı olan birkaç temel husus bulunmaktadır. Yapılan çalışmalara bakılacak olunduğunda, güneş şehirlerin temel bileşenleri beş temel kategoride ortaya çıkmaktadır. Bu kategoriler; paydaşlar, politika, planlama, teknoloji ve finansman olarak bir araya getirilebilmektedir.

Paydaşlar:

Güneş şehirler bileşenlerinin en önemli özelliklerinden biri iş birliği yapacak olan paydaşlardır. Bazı paydaşların, iş gücü, finans ve diğer kaynakların aktif bir şekilde güneş şehir uygulamalarının içinde olması beklenmektedir. Kamu ve özel sektör ortaklıklarını içeren paydaşlar topluma rehberlik etmekle birlikte yenilenebilir enerji kaynakların kullanımının yaygınlaştırılmasını da sağlamalıdır. Hükümet, hükümete bağlı il müdürlükleri, yerel yönetimler, üniversiteler, kalkınma ajansları, yerel halk, sivil toplum kuruluşları ve odaların katkılarının yanında özel sektör yatırımcıları ve çalışanları da güneş şehirlerin paydaşlarını oluşturmaktadır. Topluma rehberlik sağlamak için yerel yönetim veya yerel yönetim tarafından kontrol edilen enerji planlama ve politika ajansları kurulması güneş şehirlerin sürdürülebilmesine katkı sağlayacaktır. Bölgesel yenilenebilir enerji üretim kapasitesinin arttırılması yönünde yapılan planlamalar bu ajanslar sayesinde yapılacaktır. Buna ek olarak kamuda, medyada, yazılı ve görsel basında yenilenebilir enerjiler konusu yoğun bir şekilde işlenerek toplumsal bilinç sağlanacaktır. Böylece enerji alanında yeni bir kültürel anlayış topluma kazandırılacaktır. Sonuç olarak paydaşları oluşturan kamu, özel sektör ve toplum birlikte hareket ederek güneş şehir modelini geliştirebilecektir.

Politika:

Güneş şehirleri oluşturan bir diğer önemli bileşen uygulanacak olan politikaların belirlenmesidir. Politikalar ülkelere bağlı olarak farklılık gösterse de temelde hedefledikleri ve ilerledikleri yollar benzerlik göstermektedir. Özellikle sera gazı emisyonunu azaltmak hem güneş şehirler için hem de iklim değişikliği için son derece
önemli bir politikadır. Sera gazının kişi başına düşen emisyon miktarının belirlenmesi ve şehirde yaşayanların ürettiği toplam sera gazı miktarlarının yüksek olması halinde bunun azaltılması gerekmektedir. Uygun olması halinde bu durumun korunması, sürekli bir izleme ve kontrol sürecinde tutulmalıdır. Bir başka politika adımı olarak güneş şehir, yenilenemeyen enerji kaynaklarının belirli ülkelerde bulunmasının yanı sıra giderek pahalılaşması ve talepleri bir süre sonra karşılamayacağı endişesi nedeniyle kendi öz kaynaklarına özellikle yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmesini teşvik etmektedir. Mevcut güneş şehirlerinin birçoğunda yasal düzenlemeler bulunmaktadır. Bu yasal düzenlemeler öncelikle konut sahiplerinin güneş enerjili ısıtma sistemleri veya fotovoltaik sistemleri kurması için düzenlenmiş teşvik edici politikaları içermektedir. Yasal düzenlemeler kapsamında, tüm yeni binaların güneş enerjisi sisteminin kolayca kurulmasını sağlamak için sıhhi tesisat ve kablo tesisatı açısından binalara kodlar verilmektedir. Diğer taraftan, mevcutta var olan binalardaki güneş enerjisi
tesisatlarının yeni teknolojilere uyarlanması sırasında ortaya çıkabilecek yüksek maliyetleri azaltmak için yapılması gerekenlere belirlenen politikalarda yer verilmektedir. Binaların uluslararası kabul görmüş asgari enerji verimliliği seviyesine ulaşabilmeleri için, politikalar oluşturulurken “Energy Star” ve “LEED” gibi başlıca programların standartlarının sağlanması gerekliliği göz önünde bulundurulmaktadır. Bu programlar Dünya çapında prestij açısından da kullanılmaktadır. Özetle politika kriteri, güneş şehirlerinde yaşayanlar için politik düzenleri içeren, güneş enerji sistemleri kullanımının yaygınlaştırılmasını destekleyen başlıca kriterlerdendir. Politika kriteri, güneş şehirlerin oluşumunda yol gösterici rehber niteliğini de taşımaktadır

Teknoloji:

Güneş şehirler dinamik şehirlerin yanı sıra her geçen gün teknoloji alanında önemli gelişmeleri takip etmesi gereken bir modeldir. Bu sebeple güneş şehirlerin bir bileşini olan teknoloji önem kazanmaktadır. Birçok güneş şehirde kamu yapıları, ticari yapılar ve konutlar için güneş enerjisi kurulum teşviklerine ve güneş enerjisi üreten
teknolojilere odaklanılmaktadır. Bu teknolojiler, belirli kriterleri karşılayan spesifik güneş üreticileri tarafından da sağlanabilmektedir. Güneş şehir oluşturmada incelenen teknoloji kriteri, gelişen teknolojik sistemler ile yenilenebilir enerji sistemlerinin güneş şehirlere entegre edilmesi yönündeki hedeflere yoğunlaşmaktadır. Bu çalışmalar kapsamında şehirde bulunan bölgesel ısıtma sistemleri, rüzgar enerji sistemleri, bioyakıt ve güneş enerjisi projeleri teşvik edilip, işletmeye alınıp, desteklenecektir. Aynı zamanda teknolojik gelişmeler doğrultusunda ortaya konan politikalar, yerelde teknik açıdan uzmanlık oluşturmak amacıyla yenilenebilir enerji
eğitimi sağlayacak kurumlar ve üniversitelerle ortaklıklar kurulmasını da içerip istihdam olanağı yaratacaktır.

Planlama:

Güneş şehir olabilmek için bir plan doğrultusunda ilerlenmesi gerekmektedir. Şehirlerin güneş şehir master planlarının olup olmaması veya stratejik yaklaşımlarında ‘güneş şehir’e yer verip vermemeleri önemli bir bileşini oluşturmaktadır. Çünkü yerel yönetimlerin yapmış oldukları bu planlamalar, şehir sakinlerinin yenilenebilir
enerjiden faydalanmaları noktasında önemli bir rol oynamaktadır. Ayrıca yapılması gereken planlama hem bölge hem de alt bölgelerdeki kalkınma politikalarının yanı sıra ulaştırma politikalarını da içerecek şekilde olmalıdır.
Güneş şehir stratejik planlama modelidir. Yenilenebilirlik ve sürdürülebilirlik kavramlarının uygulanmasının yanı sıra, Enerji ve Çevresel Tasarımda Liderlik (LEED) gibi yenilenebilir veya sürdürülebilir bina derecelendirme sistemleri planlama yönetiminin bir parçası olarak kurulması gerekmektedir. Yeşil çatı, soğuk çatı programları veya eşdeğer kentsel termal yönetim programları ile arazi kullanım planlamasının birlikte yapılması gerekmektedir. Bu çalışmalar doğrultusunda kentsel tarımı, toplum bahçelerini ve parklarını teşvik etmek ve genişletmek için politikalar yürürlüğe girecektir. Arazi kullanım planlama politikaları, çevre kirliliğini ve sera gazı emisyonlarını azaltmak için yenilenebilir enerji duyarlı ulaşım planlaması ile entegre edilecektir. Şehrin ve programın başarısını, kurumsal geri bildirimler ve yerinde öğrenme mekanizmalarıyla ölçmek için genel bir izleme ve değerlendirme programı oluşturulacaktır.

Finansman:

Kamu-özel sektör ortaklıklarının teşvik edilip, yenilenebilir enerji projelerinin yerel politikalar ile desteklenmesi yönündeki hedefleri gerçekleştirecek güneş şehir bileşeni finansmandır. Bütün güneş şehirlerde finansman önemli bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Yenilenebilir enerji projelerine yönelik finansman, hükümet tarafından gösterilen liderlik aracılığıyla yerel yönetimleri büyük ölçüde etkileyebilmektedir. Bu da ülke ölçeğinden yerel ölçeğe kadar finansmanın doğru bir şekilde yönlendirilmesi gerekliliğini vurgulamaktadır. Droege, “… güvenli bir temel finansmanın, bir güneş şehri tasarımında çok önemli bir unsur olduğunu ve programların başlatılması için girişimci finansal becerilerin gerekli olduğunu” öne sürmektedir. Örnek ile açıklayacak olursak, Kanada Dawson Creek’te yerel yönetim, tüm belediye binaları üzerinde güneş enerji sistemleri kurmuştur. Bu teknolojileri kendi evlerinde ve işyerlerinde benimsemeyi düşünmeye teşvik etmek için çevresel faydaları,
verimlilik kazanımlarını ve sistemlerin estetiği gösterilmiştir. Ayrıca yerel yönetim, yenilenebilir enerji sistemlerinin kurulum maliyetine yardımcı olmak için vatandaşların fon sağlamaya yardımcı olması yönünde bir sürdürülebilirlik departmanı kurmuştur. Bu durum hem paydaşların katılımının arttırılmasını hem de
finansman açısından atılan adımların benimsenmesini sağlamıştır. Sonuç olarak güneş şehirler, kriterlerine uyulmasının yanı sıra, bileşenlerinin bir arada çalışmasıyla varlığını sürdürebilmektedir. Güneş şehir bileşenleri bu vizyonu oluşturmak isteyen bütün şehirlere rehber niteliği taşımaktadır.

Güneş Şehirler Üzerine Çalışan Çeşitli Kurumlar

 

Kurum ve kuruluşlar konularına göre ülkelerin ve/veya yerel yönetimlerin bir araya gelerek bilgi ve birikimlerini paylaştıkları platformları oluşturmaktadır. Bu platformlar sayesinde küresel anlamda bir ağın parçası haline gelmenin yanı sıra gerekli eğitimlerin ve teşviklerin alınması sağlanmaktadır.

Güneş şehirler yakın geçmişte ortaya çıkmış bir kavram olmuşsa da güneş enerjisi ile ilgili çalışmalar çok daha eskiye dayanmaktadır. Yenilenebilir enerji kaynaklarından biri olan güneş enerji kaynaklarının kullanımının önemi birçok kurum ve kuruluş tarafından birçok kez vurgulanmasına rağmen, çoğu kurum ve kuruluş güneş şehirler
üzerine hiçbir beyanda bulunmamıştır. Bu başlık altında incelenecek olan kuruluşların hemen hepsi güneş enerjisinin öneminden bahsetmiş olsalar da uluslararası güneş şehir girişimleri ve REN21 hariç güneş şehirler ile ilgili doğrudan görüş beyan etmemişlerdir. Droege ve Martinot ’un özellikle dikkat çektiği kuruluşlar incelenmiştir. İncelenen kuruluşların bazılarında ülkemizden de üyeler bulunmaktadır.

Uluslararası Güneş Şehirleri Girişimleri (ISCI)

Uluslararası güneş şehirleri girişimi kar amacı gütmeyen, yeni kentsel politikaları, planlamayı ve uygulamaları teşvik etmeye adanmış uluslararası bir organizasyondur. 2003 yılında kurulan Uluslararası Güneş Enerjisi Kentleri Girişimi, 2004 yılında Daegu, Kore’de ilk Uluslararası Güneş Şehirleri Kongresi’ni düzenlemiştir.
ISCI’nin öncelikli hedefi, yenilenebilir enerji sistemlerinin desteklenmesi ve uzun vadede sera gazı emisyonlarının azaltmaktır. ISCI, 2004’ten bu yana çalışmalarda ana enerji kaynağının yenilenebilir enerji olduğu sürdürülebilir
toplumlara geçiş için pratik bilgileri paylaşmaktadır. Bu şekilde bilim insanı ve politikacıları bir araya getirmek için çaba sarf etmektedir. Şekil 3.2’de yer alan haritada gösterilen, Daegu (Kore), Oxford (İngiltere), Adelaide (Avusturalya), Dezhou (Çin), Buenos Aires (Arjantin) bu girişime üye olan şehirlerdir. Düzenlenen ilk Uluslararası Güneş Şehirleri Kongresinde yayınlanan Daegu Deklarasyonunda; her şehrin kendi coğrafi, ekonomik ve politik koşullarına uygun şekilde belirli bir takvim belirleyerek yenilenebilir enerjinin kabulü için hedeflerini ortaya koyması, yenilenebilir enerji uygulama tekniklerinin karşılıklı geliştirilmesi, şehirlerde kapasite oluşturulması, paylaşılan uzmanlıklar için kurumlar ve merkezler arasında ortaklıklar kurulması, yenilenebilir enerji uygulamalarında kardeş şehir ilişkilerinin teşvik edilmesi vurgulanmıştır.

Yenilenebilir Enerji Kaynakları ve Güneş Şehirler

 21. Yüzyıl İçin Yenilenebilir Enerji Politikası Ağı (REN21)

REN21, geniş bir yelpazedeki önemli aktörleri birbirine bağlayan küresel yenilenebilir enerji politikası üreten çok Paydaşlı bir ağdır. REN21’in hedefi, bilgi alışverişini, politika geliştirmeyi ve yenilenebilir enerjiye hızlı bir küresel geçişe yönelik ortak eylemi kolaylaştırmaktır. REN21, hükümetlerden, sivil toplum ve araştırma kuruluşlarından, akademik kurumlardan, uluslararası kuruluşlardan ve endüstriden paydaşları bir araya getirir. Bu sayede farklı bakış açılarını aynı konu üzerine yoğunlaştırarak, paydaşların hem birbirlerinden bir şeyler öğrenmelerine hem de yenilenebilir enerji konusunda gelişmeler sağlanmasına yardımcı olmaktadır. REN21, politika geliştirme ve karar verme sürecine yardımcı olmak için yüksek kalitede bilgi sağlar ve tartışma ortamını katalize eder. REN21 yenilenebilir enerji konusunda kapsamlı ve zamanında bilgi toplanmasını kolaylaştırır. Toplanan bilgiler hem özel hem de kamu sektöründeki aktörlerin farklı bakış açılarını yansıtmakta, yenilenebilir enerjiler alanındaki katı duruşu ortadan kaldırmaya ve politika değişikliğini katalize etmeye hizmet etmektedir.

Uluslararası Güneş Enerjisi Derneği (ISES)

Uluslararası Güneş Enerjisi Derneği (ISES), 1954 yılında Birleşmiş Milletler tarafından onaylanmış olan ve kar amacı gütmeyen bir sivil toplum kuruluşudur. Yenilenebilir enerji sektörünün büyümesine yardımcı olan ürün araştırmalarını üstlenmiş olan ISES, bilgi paylaşımı ve teknik cevaplar sağlamak konusunda da üyelerine destek sağlamaktadır. %100 yenilenebilir bir dünya öngören ISES, herkes için akıllıca ve verimli enerji kullanımını hedeflemektedir. ISES, ulusal veya bölgesel düzeyde çalışan ve bu seviyede uluslararası kuruluşu temsil
eden bölümlerden oluşan bir kuruluştur. Üyelerin kendi bölgelerindeki bölümlere katılmaları teşvik edilmektedir. ISES’in Türkiye bölümünden GÜNDER sorumlu bulunmaktadır.

Energie-Cities Derneği

Yerel düzeyde çalışmalar yürüten Energie-Cities derneği, üyelerine yerel sürdürülebilir enerji politikası geliştirmelerinde yardımcı olmak için Avrupa projeleri geliştirmektedir. Energie-Cities derneği uygulamalarında yerel emisyonları, zararlı atık suları ve gereksiz enerji tüketimini azaltmayı, yerel kaynaklardan yararlanarak yerel büyümeyi teşvik etmeyi amaçlamaktadır. 1990 yılında şehirleri geliştirmek veya yenilikçi şehirler oluşturmak için Avrupalı yerel yetkililer tarafından kurulmuştur. 24 ülkede 140’tan fazla üyesi bulunan ve 500’den fazla şehri temsil eden Energie-Cities derneği, yerel sürdürülebilir enerji politikalarının tanıtımı için Avrupa yerel yönetimlerinin birliğidir. Türkiye’de Bornova Belediyesi (İzmir), Büyükçekmece Belediyesi (İstanbul), Gaziantep Belediyesi (Gaziantep), Karşıyaka Belediyesi (İzmir), Nilüfer Belediyesi (Bursa), Seferihisar Belediyesi (İzmir) Energie-Cities üyeleridir.

Sürdürülebilirlik İçin Yerel Yönetimler (ICLEI)

Sürdürülebilirlik İçin Yerel Yönetimler Birliği (ICLEI), şehir, kasaba, ilçe, büyükşehir hükümetleri ve yerel yönetim derneklerinin demokratik olarak yönetildiği bir birliktir. Misyonu, “kümülatif yerel eylemler yoluyla çevresel koşullara özel odaklanarak küresel sürdürülebilirlikte somut iyileştirmeler elde etmek için yerel yönetimlerin dünya çapında bir hareketini inşa ve hizmet etmek” olarak belirlenmiştir. ICLEI İklim Koruma Kentleri kapsamında küresel karbondioksit emisyonlarının %8’ini temsil eden yerel yönetimler bulunmaktadır. Beş yüzden fazla yönetimin katıldığı programda, küresel ısınma ve hava kirliliği emisyonlarını azaltmak için yerel yönetimlerin stratejik bir gündem geliştirmesi için bir çerçeve sunan performans odaklı bir kampanya başlatılmıştır.

Türkiye’den Kadıköy Belediyesi, Tepebaşı Belediyesi, Şişli Belediyesi, Konya
Büyükşehir Belediyesi, Gaziantep Büyükşehir Belediyesi, Kartal Belediyesi, Beşiktaş
Belediyesi, Seferihisar Belediyesi, Yalova Belediyesi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi,
Bursa Büyükşehir Belediyesi, Nevşehir Belediyesi, Eskişehir Büyükşehir Belediyesi,
İzmir Büyükşehir Belediyesi ICLEI üyesi yerel yönetimlerdir.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Alternatif Enerji Kaynakları ve Türkiye

Suriye’de Enerji Kaynakları ve Türkiye

Kaynak

Ece Özmen, Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Kullanımında Bir Model Olarak Güneş Şehirler: Manisa Örneği

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Ece Özmen’e aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Dördüncü Sanayi Devrimi’nin (Endüstri 4.0) Ulusal Güvenliğe Etkisi

Sanayi Devrimi ve Ulusal Güvenlik

Dördüncü Sanayi Devrimi çok sayıda buluşun kısa sürede icat edildiği bir dönüşüm sürecidir. Henüz sürecin başında olunmasına rağmen devrim niteliğinde teknolojiler geliştirilmiştir. Dördüncü Sanayi Devrimi’nin üzerinde yükseldiği en önemli teknolojiler; “otonom robotlar”, “yapay zeka”, “nesnelerin interneti”, “siber fiziksel sistemler”, “üç boyutlu yazıcılar”, “bulut bilişim” ve “akıllı fabrikalardır”. Askeri teknoloji ise Dördüncü Sanayi Devrimi’nin “akıllı” ve “özerk” teknolojileri kullanılarak dönüştürülmektedir. Devletler, özel askeri şirketler, silah şirketleri ve terör örgütleri askeri Dördüncü Sanayi Devrimi’nin en önemli teknolojileri olan robotik, yapay zeka ve nesnelerin
internetini askeri çalışmalarına entegre etmeye çalışmaktadır. Otonom robotların ve yapay zeka tarafından yönlendirilen otomatik silahların geliştirilmesiyle savaş olgusu köklü bir değişim geçirmeye başlamıştır. Bu bağlamda üretilen “dronlar” (drones), “özerk silahlar” (autonomous weapons), “biyolojik silahlar” (biological weapons) ve “biyokimyasal silahlar” (biochemical weapons) gibi teknolojiler sayesinde askeri teknoloji özerk hale gelmektedir.

Dronlar, Dördüncü Sanayi Devrimi’yle geliştirilen en önemli askeri teknoloji ürünlerindendir. Temelde uçan robotlar olan dronların sayısı artmakta ve fiyatlarının azalmasıyla kullanımı hızla yaygınlaşmaktadır. Dronlar farklı boyutlarda ve tiplerde üretilmektedir. Dron tipleri kullandıkları sistemlere göre kategorize edilmektedir ve “sabit kanatlı sistemler”, “multirotor sistemler” ile “diğer sistemler” temel alınarak tasarlanmaktadır. “Delfly Explorer”, “Hubsan x4 Drone”, “Parrot AR Drone”, “DJI Phantom”, “Raven”, “ScanEagle” kullanımı yaygın olan dron modelleridir. Dron teknolojisinde ABD öncü olsa da birçok devlet dron teknolojisini geliştirmeye çalışmaktadır. Hatta Irak ve  İslam Devleti başta olmak üzere bazı terör örgütleri tarafından saldırı amacıyla dronlar kullanılmaktadır. Dron teknolojisi ve yapay zekanın bütünleştirildiği özerk silahlar, insan
yönetimine ihtiyaç duymaksızın hedeflerini tanımlayıp müdahale edebilmektedir. Doğurabileceği zararlar açısından ahlaki olup olmadığı tartışmalı olsa da özerk silahlar, savaşı özerkleştirerek “robo-savaş” perspektifinin doğmasına yol açmaktadır. Zira özerk silahlar insanlar arasında yaşanan geleneksel savaşın aksine “robotlar arası savaş” ve “insan-robot savaşı” gibi yeni savaş türlerini ortaya çıkaracak en önemli askeri teknolojidir.

 

Savaş tarihinde birçok örneğine rastlamakla beraber biyolojik ve biyokimyasal silahlar, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD, SSCB, Kanada, İngilt

ere, Fransa, Irak ve Güney Afrika gibi devletler tarafından çeşitli programlar çerçevesinde geliştirilmiştir. Günümüzde ise biyolojik ve biyokimyasal silahlar Dördüncü Sanayi Devrimi’nin üretim teknikleriyle daha kolay tedarik edilebilmektedir. Genetik alanındaki yeni gelişmeler sayesinde tasarım virüsler, doğal olmayan yöntemlerle üretilen dayanıklı bakteriler ve genetiği değiştirilerek salgın haline getirilen hastalıklar milyonlarca insanın hayatını tehdit eden biyolojik silahlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Bahsi geçen teknolojik yenilikler vasıtasıyla biyokimyasal silahların otonom üretimi ve dronlarla nakli mümkün hale gelmiştir.

Giyilebilir cihazlar Dördüncü Sanayi Devrimi’nin geliştirmekte olduğu askeri teknolojilerden birisidir. Giyilebilir teknoloji, belirli bir grubun gereksinimlerini karşılamak için ayarlanmış görevleri yerine getirmek için basit bir arabirimden oluşan, birçok elektronik işleve ve estetik özelliklere sahip giyilebilen ürünler olarak tanımlanabilir. Giyilebilir cihazlar; sensörler, aktüatörler, mikrodenetleyiciler, güç kaynağı ile veri toplama, kullanma, aktarma, depolama amacıyla yapılmış yazılım bileşenlerinden oluşmaktadır. Giyilebilir cihazlar sayesinde bir yandan askerlerin sağlık takibi ve stres yönetimi kolaylaşırken diğer yandan çevre güvenlikleri izlenip insani işlevleri güçlendirilebilmektedir. Bazı askeri teknoloji üreticileri askerlerin ağır yükleri kolayca taşıyabilmeleri amacıyla giyilebilir cihazları bir tür dış iskelet olarak tasarlamaktadır. Örneğin Çinli Norinco firmasının tasarladığı dış iskelet askerlerin 100 kg’lık yük taşıyabilmelerini sağlamaktadır. Bu bağlamda giyilebilir cihazlar sahip oldukları üstün özellikler sayesinde hem askeri teknolojiyi dönüştürmekte hem de askerlerin kapasitelerini biyolojik sınırlarının üzerinde geliştirmektedir. Dördüncü Sanayi Devrimi’nin en önemli üretim teknolojilerinden birisi olan
eklemeli imalatın (additive manifacturing) askeri teknolojideki önemi ise her geçen gün artmaktadır. Eklemeli imalat, başlangıçta üç boyutlu bir bilgisayar destekli tasarım sistemi kullanılarak oluşturulan bir modelin, uzun bir planlama sürecine ihtiyaç olmadan doğrudan üretilebilmesidir. Tarih arşivi sizler için araştırıyor..

Üç boyutlu yazıcıların ucuzlaması eklemeli imalatın giderek yaygınlaşmasını sağlamaktadır. İhtiyaç duyulan askeri malzemelerin kısa sürede girdi israfı olmaksızın üretilmesine imkan tanıyan eklemeli imalat teknolojisinin ABD Savunma Bakanlığı tarafından benimsemesi bu duruma bir örnek niteliğindedir. United Launch Alliance isimli havacılık ve uzay mühendisliği şirketi Savunma Bakanlığı ve Birleşik Devletler Hava Kuvvetleri’nin ihtiyaç duyduğu birçok donanımı bu teknolojiyi kullanarak üretmektedir. Günümüzde askeri donanımların büyük çoğunluğu şirket laboratuvarlarında veya fabrikalarda üretilse de yakın gelecekte eklemeli imalat teknolojisiyle dijital olarak tasarlanan askeri donanımlar ve parçaları çatışmalarda ve operasyon sahasında üretilebilecektir.
Aktardığımız bilgiler kapsamında, Dördüncü Sanayi Devrimi sürecinde nanoteknolojinin askeri sektörde büyük önem kazandığı görülmektedir. Nanoteknolojiyle üretilecek akıllı malzemeler sayesinde silahlar daha hafif ve etkili hale gelecektir. Ayrıca nanoteknoloji alanındaki gelişmeler ışığında kendisini tamir eden akıllı silah sistemlerinin yaratılması beklenmektedir.

2. DÖRDÜNCÜ SANAYİ DEVRİMİ VE ULUSAL GÜVENLİĞİN DÖNÜŞÜMÜ

Soğuk Savaş Sonrası Dönemde küreselleşmenin etkisiyle ulusal güvenliğin anlamı değişmiştir. Devlet-merkezli, tehdit odaklı ve askeri savunma ağırlıklı ulusal güvenlik yaklaşım yerini devleti, devlet dışı aktörleri ve bireyleri içeren, kimlik, risk ve fırsat odaklı ulusal güvenlik yaklaşımına bırakmıştır. Bu bağlamda ulusal güvenlik, devletin bekasına ve refahına yönelik tehditlere ve risklere karşı gereken önlemlerin alınması; müşterek kimlik, değer ve çıkarların muhafaza edilmesidir. Dördüncü Sanayi Devrimi’yle birlikte ulusal güvenlik kavramsal ve aktörel
açıdan yeni bir değişim yaşamaktadır. Akıllı ve özerk teknolojiler askeri alan başta olmak üzere ekonomi, toplum ve siyaset gibi ulusal güvenliği etkileyen alanlarda köklü değişimlere neden olmaktadır. “İnsan” Dördüncü Sanayi Devrimi’ne kadar ulusal güvenliğin temel öznesiyken “akıllı makineler” ulusal güvenliğin yeni öznesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Ulusal güvenliği etkileyen tüm alanlarda insanı ikame eden akıllı makinelerin güvenliği, neredeyse insan güvenliği kadar önemli hale gelmektedir. Üretimde ve savunmada etkinliği arttıkça akıllı makinelerin güvenliğinin sağlanması ulusal güvenlik için öncelik arz edecektir. Zira Dördüncü Sanayi Devrimi ilerledikçe bireylerin, ulusların ve devletlerin varlığı akıllı makinelere daha da bağımlı hale gelecektir.

Zira bir varlığın güvenliğinin sağlanabilmesi için varlığa yönelik tehditlerin önlenmesi gerekmektedir. Dördüncü Sanayi Devrimi sürecinde tehdit algısı köklü bir değişim geçirmektedir. Günümüze kadar güvenliğe yönelik tehditler insan kaynaklı olurken yeni dönemde akıllı makineler de tehdit kaynağı olabilmektedir. Örneğin ulusal
orduların envanterine giren özerk silahlar ve otonom robotlar, insanların ve akıllı makinelerin öznesi olduğu ulusal güvenliğe karşı tehdit niteliği taşımaktadır. Askeri alanda insan kontrolünü azaltan teknolojiler savaşın idaresine dair belirsizliklerin doğmasına yol açmakta ulusal güvenliğe yönelik risk ve tehditleri artırmaktadır. Ayrıca ulusal güvenliğin aktörleri olan devlet, devlet dışı oluşumlar ve bireyler arasındaki güç ilişkileri Dördüncü Sanayi Devrimi’yle değişim göstermektedir. Önceki üç Sanayi Devrimi, devletin ulusal güvenlik alanında en önemli aktör olmasını sağlamıştır. Dördüncü Sanayi Devrimi’nin akıllı teknolojilerinin bireyler ve devlet dışı yapılar tarafından kolayca imal edilebilmesi güç unsurlarının devletlerden devlet dışı oluşumlar ve bireyler lehine artmasına neden olmaktadır. Bir başka deyişle Dördüncü Sanayi Devrimi’yle devletlerden devlet dışı aktörlere doğru bir güç kayması yaşanmaktadır.

Ulusal güvenliğin en önemli konularından biri olan “çatışma” da Dördüncü Sanayi Devrimi’nin etkisiyle dönüşüm süreci geçirmektedir. Bu süreçte çatışmaların karakterinin ve ölçeğinin değiştiği görülmektedir. Savaş-barış ve savaşçı-sivil ayrımları her geçen gün ortadan kalkmakta ve yerel çatışmaların yıkıcı etkileri küresel nitelik kazanmaktadır. Yerel sorunların küresel sorunlara dönüşmesinin nedeni Dördüncü Sanayi Devrimi’yle akıllı makineler, bireyler, devlet dışı oluşumlar ve devletlerarasında hızla artan bağlantılılıktır (connectivity). Bağlantılılıktan en çok faydalanan aktörlerin başında ise terör örgütleri gelmektedir. Örneğin, Ortadoğu’da çatışan IŞİD, sosyal medya aracılığıyla militan kazanabilmekte, Ortadoğu’ya uzak birçok bölgede terör faaliyetleri planlayabilmekte ve propagandalarını milyarlarca insana ulaştırabilmektedir.

endüstri 4.0 ve sanayi devrimi

Dördüncü Sanayi Devrimi’yle birlikte yeni bir savaş türü olan “özerk savaş” olgusunun da ortaya çıktığı gözlenmektedir. Özerk savaşın en önemli unsurları askeri otonom robotlar ve yapay zeka temelli hassas güdümlü silahlardır. Ulusal güvenlik politikalarını özerk savaş konsepti ile uyumlu hale getirme arzusuna sahip devletler öncelikle bir “robo-savaş perspektifi” geliştirmek zorundadır. Özerk savaş kara, deniz, hava, uzay, siber ve beyin gibi çok çeşitli alanlarda görülecektir. Dördüncü Sanayi Devrimi’nin en önemli üretim sistemlerinden olan üç boyutlu yazıcılar ve programlanabilir akıllı fabrikalar sayesinde özerk savaşın muharip araçları devlet dışı örgütlerce de üretilip, etkin bir şekilde kullanabilecektir. Terör örgütleri veya silah şirketleri tarafından üretilen robotik silahlar ulusal güvenlik için büyük tehditler haline gelmektedir. Bu bağlamda Dördüncü Sanayi Devrimi savaş alanında devlet-devlet dışı silahlı güç; asker-sivil; insan-robot; savaşan-savaşmayan; askeri hedef-sivil hedef ve savaş-barış ayrımlarını silikleştirmektedir.

Dördüncü Sanayi Devrimi askeri teknolojiye özerk nitelikler de kazandırmıştır. Zira yapay zeka makinelerin öğrenme, bilgi depolama ve üretme gibi yeteneklere sahip olmasını sağlamaktadır. Yapay zekanın insanın zihinsel gücüne yetişebilmesi veya geçmesi sonucunda ulaşılabilecek “tekillik” (singularity) olgusu uzmanların şiddetle tartıştığı bir konu haline gelmiştir. Birçok yazar tekilliğin gerçekleşmesi sonucunda insanlarla birlikte veya insanlara karşı yaşayan yeni bir otonom robot türünün gelişebileceğini savunmaktadır. Ulusal güvenlik aktörlerinin de endişe duymasına yol açan tekillik olgusu yeni bir güvenlik alanının doğmasına yol açmıştır: “beyin güvenliği”. Bu yaklaşımın savunucularından olan Georgetown Üniversitesi Tıp Merkezi’nde etik uzmanı olarak çalışma yürüten James Giordano, beyni yakın geleceğin muharebe sahası olarak görmektedir.Yani hem ulusal hem de uluslararası güvenlik alanında aktörlerin kıyasıya mücadele edeceği yeni bir cephe doğmuştur. ABD Savunma Bakanlığı’na bağlı bir kurum olan Defense Advanced Research Projects Agency’nin (DARPA) son yıllarda bilgisayar programlama ve nöroloji alanlarında çalışmalar yaparak insan beynini askeri amaçlar doğrultusunda incelemesi bu konuda bir örnek olarak değerlendirilebilir.

Dördüncü Sanayi Devrimi siber güvenliği çok boyutlu bir ulusal güvenlik alanına dönüştürmüştür. Birbirine internet aracılığıyla bağlı cihazların kullanımı Dördüncü Sanayi Devrimi’yle yaygınlık kazanmış ve en temel itici güçlerinden olan nesnelerin interneti ev, iş veya sokak fark etmeksizin akıllı makinelerin, cihazların ve araçların birbirine bağlanmasını sağlamıştır. Bu bağlantılı olma durumu Üçüncü Sanayi Devrimi’nin getirisi olan enformatif gizlilik probleminin çok daha büyük siber tehditlerin muhatabı olmasına yol açmıştır. İnternet bağlantısının bu kadar geniş ve yaygın olduğu yeni dönemde ulusal güvenlik aktörleri olan devletlerin, şirketlerin ve bireylerin gizli tutmak zorunda olduğu bilginin korunması en temel güvenlik sorunlarından biri haline gelmiştir.

Daha geniş bir biçimde analiz edersek nesnelerin interneti, siber saldırganlara nesnelere ve gizli kalması arzu edilen bilgilere ulaşabilme, onların bütünlüğünü bozabilme ve kullanılabilirliğini zafiyete uğratabilmeleri için geniş imkanlar sağlamıştır. Nesnelerin internetiyle birbirine bağlanan neredeyse tüm cihazlar, siber saldırganların sanal ve fiziksel açıdan büyük yıkım yaratan botnet (köle bilgisayar) ordularının askerleri olabilecektir. Siber saldırganların otonom robotların yoğun olarak kullanıldığı bir ordunun idare sistemlerini hacklediği düşünülürse siber zombi haline gelmiş bir ordunun yaratacağı yıkım ve terörün boyutu tahminlerin ötesine bile geçebilir. Ulusal enformasyon güvenliğine yönelik başka bir tehdit ise yapay zekaya sahip otonom robotların insan kontrolüne gerek duymaksızın etkili siber saldırganlar haline gelmeleridir. Bu durum insan merkezli siber tehditlerden daha büyük bir tehdit potansiyelini bünyesinde barındırmaktadır. Özellikle tekilliğe ulaşıldığı anda insan zekasından daha etkili bir kapasiteye sahip olacak yapay zekanın yönettiği siber saldırıların yönü, şiddeti ve etkileri ulusal güvenliğin geleceği adına büyük riskler içermektedir.

Aktardıklarımızın dışında hiç şüphesiz farklı siber tehditler de mevcuttur. Akıllı Makineler Çağı’nın (the Age of the Smart Machine) tüm bileşenlerini bünyesinde barındıran otonom akıllı fabrikalar, siber saldırıların hedefi haline gelecektir. Dördüncü Sanayi Devrimi’nin yaşandığı ülkelerin üretimde verimliliği ve kazancı arttıran akıllı fabrikaları yoğun bir şekilde kullanacağı kesindir. Ancak siber saldırganlarca bu akıllı fabrikaların işleyişine yönelik gerçekleştirilecek olan saldırılar, saldırıya maruz kalan devletin mal ve hizmet üretimini yavaşlatabilir, durdurabilir ve belki de yok edebilir. Bu açıdan bakıldığında Devrim’in akıllı teknolojileri bir yandan devletlerin en önemli güç kaynağı olurken diğer yandan büyük zayıflıkları da barındırmaktadır. İrdelediğimiz örnekler, Dördüncü Sanayi Devrimi’nin kendinden öncekine kıyasla daha farklı ve çok boyutlu bir siber savaş olgusu yarattığını göstermektedir. Akıllı Makineler Çağı’nda ulusal güvenliğin neredeyse hiçbir aktörü, düşman veya rakip olarak gördüğü aktörlerin sensörlerine, otonom robotlarına, akıllı fabrikalarına ve enformasyon sistemlerine siber saldırı yapma güdüsünü bastıramayacaktır. Yeni dönemde siber saldırıların etkilerinin kendilerinden öncekilere kıyasla geometrik hızla artması nükleer silahların karşılıklı yok olma garantisi sebebiyle yükselttiği savaş eşiğini çok daha aşağı seviyeye getirmektedir. Ulusal güvenliğin siber saldırılara karşı korunabilmesi için etkin siber savunma sistemlerine ve devletlerin siber saldırı yapmaktan alıkoyan caydırıcı uluslararası antlaşmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

3.DÖRDÜNCÜ SANAYİ DEVRİMİ’NİN YARATTIĞI SOSYOEKONOMİK
SORUNLARIN ULUSAL GÜVENLİK ÜZERİNE ETKİSİ

Dördüncü Sanayi Devrimi’yle birlikte girişimcilerin mal ve hizmet üretiminde insan kaynaklı işgücünü akıllı makineler olan otonom robotlar ve üç boyutlu yazıcılarla ikame etmesi derin toplumsal krizlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Üretim sürecinden dışlanmış işsiz insan kitleleri ve devrim sürecinin yarattığı dönüşümden faydalanamayan ülkelerin toplumları şiddet eğiliminin en yoğun görüleceği gruplar olacaktır. Eşitsizliklerin giderilmesi için hükümetlere yapılan baskılar olumlu sonuç vermezse talepleri karşılanmayan insanlar ulusal güvenliği tehdit eden şiddet eylemlerine başvurabilir. Eşitsizliklerin mağduru olan insanlar eşitsizliğin kaynağı olarak gördüğü özel şirketlere, serbest piyasa ekonomisine ve çözüm üretmeyen hükümetlere karşı şiddet temelinde örgütlenebilir; eşitsizlikten beslenen terör örgütlerine veya çetelere katılabilir. Öfkeli grupların girişeceği şiddet eyleminin bir diğer muhatabı rakip olarak gördüğü otonom robotlar veya akıllı makineler olabilir. Bu durumda ulusal güvenlik yeni bir alan kazanacaktır: Robot Güvenliği.

Dördüncü Sanayi Devrimi yalnızca bireyler arasında değil ülkeler arasında da eşitsizliği arttıracaktır. Girişimcilere sağladığı ucuz işgücü ve yüksek faiz sayesinde yabancı doğrudan yatırım çeken ve bu yolla ekonomik açıdan kalkınan gelişmekte olan ülkeler, Dördüncü Sanayi Devrimi’nden olumsuz etkilenebilir. Akıllı Makineler Çağı’nda işgücü maliyetinden büyük oranda azade olan girişimciler yatırımlarının akışını Almanya, ABD ve Japonya gibi devrime öncülük eden ülkelere yönlendirebilir. Bu durumda uluslararası politik ekonomik sistemde 19.yy’dakine benzeyen asimetrik güç dağılımı görülebilir. Öyle ki merkez ile arasındaki uçurumun artması ve umudunu kaybeden çevre ülkelerinden gelen istikrarsızlıklar nedeniyle yarı çevre ülkeler, çevre ülke konumuna gerileyebilir. Devletlerarasında böylesine büyük istikrarsızlık artışı ve güç kaymaları ulusal güvenliğe karşı yeni riskleri de beraberinde getirmektedir.

Bu yazılarımız da ilginizi çekebilir:

Türk Havacılık Sanayi Tarihinde Bir Devrim: Türk İHA ve SİHA’ları

Biyolojik Silahların Ekonomik Savaş Aracı Olarak Kullanılması

Kaynak

Hüseyin Yıldırım, Dördüncü Sanayi Devrimi’nin Ulusal Güvenliğe Etkisinin Karşılaştırmalı Analizi

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Hüseyin Yıldırım’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Azerbaycan Ekonomisinin Genel Durumu ve Yabancı Yatırımlar (2020)

Azerbaycan ekonomisi nasıldır? Azerbaycan ekonomisi küçüldü mü? Azerbaycan ekonomisi ne şartlarda ayakta kalıyor? Azerbaycan ekonomisi ile ilgili herşey, bu yazımızda.. Tarih arşivi sizler için Azerbaycan ekonomisi konusunu araştırıyor…

Azerbaycan Ekonomisinin Genel Durumu

Tarihten günümüze kadar Güneyle Kuzey, Doğuyla Batı arasında konumlanan Azerbaycan her zaman ister coğrafi yapısı, isterse de doğal rezervleriyle yabancı ülke ve şirketlerin yatırım listelerine öncülük yapmıştır. Dünyanın en eski insan yaşam merkezlerinden olan Azerbaycan antik çağlardan Doğuyla Batı arasındaki ticari hayatın koridoru rolünü üstlenmiştir. Çin ve Hindistan’da üretilen mallar Avrupa pazarlarına taşınması için Büyük İpek Yolu ve diğer ticari yollar aracılığıyla bu coğrafya üzerinden taşınmış, özelliklede Rusya ve Doğu Avrupa ülkeleri için en uygun koşullu ulaşım Azerbaycan üzerinden olmuştur. Bunun içinde Azerbaycan her zaman diğer ülkelerin merakında olduğu ve bu ülkeyle ticaret yaptığı bir ülke olmuştur.

Zengin petrol ve doğalgaz rezervlerine sahip Azerbaycan ’a yapılan yabancı yatırımlar XIX yüzyılda petrol ve sanayiinin diğer kollarının gelişimiyle daha çok ön plana çıkmıştır. İlk olarak Azerbaycan ’a yapılan büyük çaplı yabancı yatırımlar arasında Siemens kardeşleri yer alıyor ki, 1865 yılında Gedebey adlanın bölgede bir bakır madeni ve bakır eritme fabrikası inşa etmiş olan Siemens kardeşler, çok kısa zamanda altın, gümüş madenleri üzerinde büyük fabrikalar kurmuş ve diğer ülkelere ihracat yapmıştır. 1914 yılına kadar Azerbaycan ’da farklı sektörlerde yatırım yapan Siemens kardeşleri şirketi harcadığı sermayenin çok üstünde bir gelir elde etmiştir.

Bunun ardınca yapılan büyük çaplı ikinci yatırım petrol saniyesine yapılmıştır. 1883 yılında dünyaca ünlü Rothshild ailesine bağlı olarak Hazar- Kara deniz birliği şirketi kurulmuş ve kısa sürede Bakü ’nün petrolle zengin Balxanı, Sabunçu, Ramana gibi bölgelerinde araziler alarak Rusya’nın kırsal kısımlarına ham ve beyaz petroller gönderilmiştir. Kısa zamanda bir çığ gibi büyüyen Hazar- Kara deniz birliği 1883 yılında 2.4 milyon pud petrol ihraç ederek başlangıç yapmıştıysa artık 1889 yılında bu rakamı 30 milyon puda ulaştırmıştır. Şirket Azerbaycan ’da petrolün taşınması için Bakü-Batum boru hattının çekilmesinde büyük pay sahibi olmuş ve finansman sağlamıştır. 1913 yılına kadar petrol sektörüne öncülük yapan Rothshildler 1.5 milyon ruble sermayeyle kurdukları şirket onlara sadece 1913 yılında 10 milyon ruble kazandırmıştır.

XIX yüzyılda Azerbaycan’a yapılan büyük çaplı yabancı yatırımlardan arasında Nobel kardeşleri de büyük bir paya sahiptir. Şöyle ki, bu şirket Bakü ’nün zengin petrol rezervlerine yönelik ilk yatırımını 1875 yılın da 1000 sterlin para ödeyerek petrol kuyuları kazılırken kullanılan küçük çaplı mekanizmalar hazırlayan bir fabrika
alarak 1876 yılında ilk kazı işlerine başlamıştır. Kısa sürede bol kazanç elde eden şirket artık beyaz petrol ve petrol mamulleri üretimini ve petrolün taşınmasını hayata geçirmiş ve 1879 yılında 3 milyon ruble yatırım yaparak Nobel Kardeşleri Birliğini kurmuştur. Kurulduğu zamandan 1900 yılına kadar Nobel Kardeşleri Birliğinin sermayesi 15 milyon rubleye kadar yükselmiştir. Günümüzdeki Nobel ödüllerinin büyük ölçüde finansmanını Bakü petrollerinden elde edilen gelir sağlamaktadır.

Petrol sanayisinin yanısıra bu dönemde pamuk, ipek, tarım gibi sektörlere de bir çok yatırımlar yapılmış ve genel olarak büyük kar elde eden yabancı şirketler olmuştur. Rekabetin daha çok olduğu bu dönemde doğru yatırım politikası izleyen şirketler hep kar etmiş, kazançlarını daha da artırmıştır. Yukardaki bazı örneklere bakarsak bu dönemde Azerbaycan doğal rezervleri ve coğrafi açısından yabancı ülkeler ve yatırımcılar açısından kazançlı ve cazip bir pazar olarak çok büyük öneme sahip olmuştur.

Birinci dünya savaşından sonra 1918 yılında doğuda ilk demokratik cumhuriyeti kuran Azerbaycan, Birinci Dünya Savaşı’nın ve Çarlık Rusya’sının bıraktığı ekonomik zorlukları aşmak için ilk olarak enflasyonu frenlemeli, komşu ülkelerle ekonomik ilişkileri düzenlemeli, kendi para birimini hazırlamalı, vergi sistemini düzenlemeliydi. Kısa zamanda hükümet özel mülkiyetin desteklenmesi için kanun tasarısı çıkarmış, milli para birimini, merkez bankasını, gümrük ve vergi sistemlerini yaratmıştır. Ama tüm bunlar ülkedeki mali durumu düzeltememiş, siyasal istikrarın olmaması işsizlik oranını artırmış, milli para birimi değerden düşmüş, devlete güven azalmıştır. Tüm bunları göz önünde bulunduran genç hükümet bu durumdan kurtulmak için ilk olarak dış ülkelerle ekonomik ilişkileri kurarak yabancı sermayenin ülkeye gelişini açmak için bir sıra kanun tasarısı hazırlamış, Türkiye , İran, İngiltere, Amerika, Fransa, Gürcistan ve bazı Orta Asya ülkeleriyle ekonomik ilişkilerin yaratılması için adımlar atmıştır. Ülkenin en önemli kazanç elde ettiği petrol sektörünün altyapısının çökmesi ve Bakü- Batum petrol boru hattının işlev durumda olmaması bu ilişkilerin kurulmasını ve yabancı sermayenin gelişini engelliyordu ki, bunun aradan kaldırılması için, beyaz ve ham petrolün Gürcistan üzerinden dünya piyasasına çıkması için bu ülkeyle transit anlaşmaları yapılmış, Bakü- Batum hattı işlev duruma getirilmiştir.

Tüm bu reformlar yabancı ülke ve yatırımcılar açısından dikkatle izlenmiş ve olumlu bulunmuştur. Zira artık Paris Barış Konferansında bağımsızlığı resmen tanınmamasına bakmayarak Almanya ’yla karşılıklı ekonomik ilişkilerin
kurulması için sözlü anlaşma yapılmış, Fransız dış ilişkiler bakanı Pişoyla görüşler sırasındaysa Fransa ’dan ülkeye günlük tüketim ürünlerinin getirilmesi için müzakereler olmuştur. Bundan sonraysa artık Fransa ve İtalya ’dan sanayii ürünleri ülkeye ithal edilmeğe başlanılmıştır. ABD ve İngiltere ’yle de ekonomik ilişkilerin kurulması için müzakereler başlamış ve 1920 yılının Ocak ayında dönemin ekonomik gücü olan ABD ile ticari anlaşma için anlaşma elde edilmiştir.

Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti ülkedeki mevcut yabancı sermayenin ve şirketlerin çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve kalkınması içinde bir sıra adımlar atmıştır. İlk olarak 1919 yılı şubat ayında değeri 20 milyon manat olan fon yaratılarak ülkedeki sermayenin teşviki için bu fonttan 10 milyon manat değerinde kredi ayrılmıştır. 18 Ekim 1919 tarihinde ülkedeki en büyük yabancı şirketlerden olan Nobel kardeşleri birliğine Büyük Şor gölünün işletilmesi anlaşmasının vaktinin bittiği için yenilemiş ve şartlarda bir sıra kolaylıklar yer almıştır. Faaliyet gösterdiği iki yıl gibi kısa sürede Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti ekonomik alanda büyük işler görmüş ve reformlar yapmıştır. Bağımsızlığının kısa sürmesiyse bu reformların hayata geçmesini engellemiş, yapılmış olan reformlarınsa etkisinin ülke ekonomisinde his edilmesinin karşısını almıştır.

Sovyetler Döneminde Azerbaycan Ekonomisi ve Yapılan Yabancı Yatırımlar

azerbaycan ekonomisinin genel durumu

Birinci dünya savaşından sonra merkezi Rusya ’dan yönetilen sosyalist devrimi kısa sürede Azerbaycan ’a ulaşmış ve 1920 yılında Azerbaycan kendi bağımsızlığını kaybetmiştir. Siyasal bağımsızlığının yanında kendi ekonomik bağımsızlığını da kaybeden Azerbaycan artık Sovyetlerin ekonomik ihtiyaçlarına göre planlanan
ekonominin özerki haline gelmiştir. Sovyetler döneminde de Azerbaycan’ın en önemli ekonomik gücü olan petrol diğer Sovyet cumhuriyetlerine ihraç edilmiştir. Ekonomide tüm olumsuzluklara rağmen sanayi ve tarım sektörleri planlı bir şekilde hazırlandığı için ülkede iyi bir şekilde altyapı hazırlanmış, üretim artmış, istihdamınsa minimize edilmesi istikrarlı ama sağlam ve temelleri olmayan bir ekonomik büyümeyi tetiklemiştir.

İkinci dünya savaşının patlak vermesi ve Sovyetlerin bu savaşa katılımı Azerbaycan ’ı da bir Sovyet ülkesi olarak derinden etkilemiş ve ekonomisi 1941-1945 yıllarında savaşın ihtiyaçlarını karşılanması şeklinde düzenlenmiştir. İkinci dünya savaşının sona ermesiyle dağılmış ekonominin toparlanması için merkezi devlet tarafından birçok beş yıllık plan kabul edilmiş ve ekonominin tüm yönlerinde neredeyse devrim niteliğinde olumlu değişiklikler başlamış, özellikle dağılmış altyapı hızla toparlanarak yüksek bir seviyeye ulaşmıştır (Azerbaycan tarihi V cilt 2008:123). Ülkede ekonomik büyüme oranları artık 1960 – 1970 yıllarında %5.2 1970-1980 yıllarındaysa %7.4 olmuştur. Ama Sovyetlerin kendisini dünya piyasa ekonomisinden tecrit etmesi, doğal kaynakların ve bol işçi gücünün kullanımı, enerji sektörü gibi alanlara daha çok önem verilmesi genel Sovyet ekonomisini diğer gelişmiş ülkelerden ve hatta bazı gelişmekte olan ülkelerin ekonomisinin gerisinde kalmasını ve krize sürüklenmesini sağlamış, sonda Sovyetlerin dünya tarihinde sonunu getirmiştir.

Bu durum Azerbaycan ekonomisi için ele alındığındaysa bir çok ürün ve hammadde diğer birlik üyesi ülkelere ucuz satılarak daha sonraysa nihai ürün olarak Azerbaycan ’a yüksek fiyattan satılmış, diğer yandan ülkenin ihraç ettiydi petrol ve petrol ürünleri, pamuk, tütün , şarap gibi ürünlerden elde edilen yüksek gelir birlik bünyesinde toplanmış, böylelikle Azerbaycan öz servetlerinde mülkiyet hakkından mahrum edilmiştir. Tüm
ekonomik veriler genel olarak dikkate alındığında Sovyetler döneminde Azerbaycan ekonomisinin kaybettikleri kazandıklarından daha çok olmuştur.

Bağımsızlıktan Sonra Azerbaycan Ekonomisi ve Yapılan Yabancı Yatırımlar.

18 Ekim 1991’de bağımsızlığını kazanan ve 70 yıllık Sovyetler Birliği yönetiminden ayrılan Azerbaycan için ilk yıllar sancılı geçmiştir. Ermenistan’ın Azerbaycan’a saldırması üzerine ülkede savaş başlamış, bunun yanısıra ülke içi istikrarsızlık, hükümet değişimleri gibi olumsuz faktörler ekonomini de doğrudan etkilemiş, enflasyonlar, yüksek seviyede işsizlik, ekonomik büyümeyi durdurmuş, iş yerleri kapanmış, üretim azalmıştır.

Bu durumda ülke ekonomisinin krizden çıkması için zengin doğal rezervlere ve elverişli coğrafi konuma sahip Azerbaycan’a yabancı sermayenin gelmesi için hükümet bir sıra adımlar atmış sonuçta ilk olarak petrol sanayisine yatırım yapması için yabancı şirketlerle mutabakata varılmıştır. Azerbaycan’ın ilk cumhurbaşkanı
olan Ayaz Mütallibov döneminde Amoco şirketinin petrol sanayisine 650 milyon dolar yatırım yapması için 3 maddelik anlaşma yapılmış, bunun ardınca Ramco ve Penzoil şirketleriyle SOCAR arasında görüşmeler başlasa da Mütallibov’un istifa vermesiyle görüşmeler rafa kalkmıştır. Ebulfez Elçibey ’in iktidarı dönemindeyse batılı devletler ve şirketlerle görüşmeler daha da sıkılaştırılmış ve 1992 yılının eylül ayında Azerbaycan’ın en büyük petrol yataklarından olan Çırag ve Şahdeniz yataklarının işletilmesi için BP ve Statoil şirketleriyle bir ön anlaşma imzalanmış, 9 kasım 1992 tarihindeyse Azer-Çırag- Güneşli yataklarının ortak işletimi hakkında BP ile SOCAR arasında memorandum imzalanmıştır.

 

Tüm bu gelişmeleri Azerbaycan’ın komşu ülkeleri olan Rusya , İran kaygıyla izlemiş ve Hazar Denizinin statüsü belirlenmemiş bu coğrafyaya yabancı sermayenin gelişiminden rahatsız olduklarını defalarca belirtmiş, Elçibey liderliğindeki Azerbaycan Halk Cephesi partisiyse ekonomik kriz ve Dağlık Karabağ sorununun adaletli çözümü için yabancı sermayenin ülkeye gelmesi ve ülkenin zengin petrol rezervlerinin dünya piyasasına çıkmasında görmüştür. Ülkenin petrol rezervlerine büyük ölçekte yabancı sermayenin gelmesi için yapılan görüşmeler ve anlaşmaların hayat geçmesi için somut adımlar atılmağa başladığı dönem Azerbaycan ’da Rusya destekli Suret
Huseynov darbe yapmış ve AHCP iktidarının istifasının ardından tüm anlaşmalar askıya alınmıştır. Haydar Aliyev zamanında Azerbaycan ekonomisi…

Haydar Aliyev’in iktidarı devralmasıyla ilk olarak 1994 yılında Ermenistan’la ateşkes imzalanmış, siyasal istikrar sağlandıktan sonra ülkenin ekonomik durumunun iyileştirilmesi ve yabancı sermayenin Azerbaycan’a gelmesi için kollar sıvanmıştır. Toprakların yüzde 20 si işgal edilmiş, 1 milyondan fazla vatandaşı göçmen durumuna düşmüş, ekonominin tüm yönlerinde düşüş kaydedilmiş Azerbaycan ekonomisinin toparlanması hiç de kolay görünmüyordu. İlk olarak temeli 7 ocak 1993 yılında atılan Devlet mülkiyetinin Özelleştirilmesi Kanununun uygulaması sıkılaştırılmış daha sonra İMF le yürütülen müzakereler sonrası İMF’nin önerdiği reçete tam uygulanmış ve enflasyonun tek haneli rakama indirilmesi için program çerçevesinde 93 milyon dolarlık düşük faizli kredi alınmıştır. Bundan kısa süre sonra enflasyon kontrol altına alınmış, GSYİH ’ in hızla düşüşü önlenmiştir. Bu programlar ülke nüfusunun refahını olumsuz yönde etkilemesine bakmayarak, genel olarak
ülkenin ekonomik çizelgesini iyileştirmiş, yabancı ülke ve şirketlerin takdirini kazanmıştır. Kısa sürede yürütülen petrol müzakereleri 20 eylül 1994 de imzalanan “asrın anlaşması “ olarak tarihe geçen anlaşmayla ülke ekonomisine 10 milyarlarla dolar yabancı sermaye ve sıcak para girişinin de önü açılmıştır. Hızla küçülen ekonomi artık 1996 dan başlayarak büyümüş , kişi başına düşen mille gelir artmaya başlamıştır.

Azerbaycan yalnızca 1994-2002 yıllarında 2.1 milyar dolar seviyesinde yabancı sermayeyi kendisine çeke bilmiştir ki, bu yatırımların yüzde % 61 i petrol sektörüne yapılmıştır. İlham Aliyev ’in iktidarı devir almasıyla Azerbaycan ekonomisinin tüm yönlerinde hızla büyüme başlamıştır. Bu büyümeyi tetikleyen petrol ve doğal gaz ihracatında hem hacim hem de fiyat artışları olmuştur. Azeri petrolünü dünya pazarına taşıyacak Bakü-Tiflis-Ceyhan Ham Petrol Boru hattının devreye girmesiyle petrol üretimi daha da artmış, bunun sayesindeyse Azerbaycan ’ın GSYİH 2005-2009 yılları arasında % 21 lik bir artışla rekor büyümeye imza atmıştır. Ekonominin her yönünde gelişimi için 3 beş yıllık program kabul edilmiş, genel olarak ekonomiye 132 milyar dolar sermaye koyulmuş, işsizlik % 5.2 ye düşmüştür.

Tüm bu ekonomik gelişmelere rağmen diğer sektörlerin petrolün gölgesinde kalması istihdamın düşük olmasına, vergi gelirlerinin yetersizliğine ülke ekonomisinin petrol fiyatlarından asılı duruma kalmasına sebep olmuştur. Zira 2014 yılından başlayarak petrol fiyatlarındaki düşüş Azerbaycan ekonomisini de derinden etkilemiş, Azerbaycan para birimi olan Manat iki kez devalüasyona maruz kalmış, tüm bunlarsa enflasyonu artırmış ve ülke nüfusunun refah seviyesini indirmiştir. Genel olarak bağımsızlıktan sonra Azerbaycan ekonomisini özetlediğimiz zaman bağımsızlığın ilk yıllarında ülkenin sahip olduğu zengin petrol ve doğal gaz rezervlerinin dünya pazarlarına ulaşılması için görev alan farklı hükümetler eylemlerde bulunmuş, ülkeye yabancı sermayenin gelmesi için mücadele vermiştir.

Tarih literatürüne Asrın Anlaşması olarak geçen anlaşmanın imzalanmasından sonra Azerbaycan ekonomisindeki sıkıntılar giderilmeğe, piyasa ekonomisine geçiş sürecindeki sancılarsa azalmağa başlamıştır. Asrın Anlaşmasından sonra Azerbaycan petrol hasılasını artırmış, dünya ekonomisindeki petrol talebi ve
fiyatlarındaki genel artışsa Azerbaycan ekonomisi hızla geliştirmiştir. Petrol ve doğalgaz ihracatından elde edilen yüksek gelirler esasen ülke savunması, Karabağ sorunundan dolayı göçmen durumuna düşmüş nüfusun sıkıntılarının giderilmesi, ülkenin tanıtımı , dağılmış tarım, hizmet , sanayii gibi sektörlerin altyapısının iyileştirilmesi ve b. ülke için hayati önem taşıyan sektörlere harcanmıştır. Azerbaycan her ne kadar petrol ve doğalgaz sanayisinden yüksek gelir elde etse de, bu ülke ekonomisinin diğer sektörlerini gölgede bırakmış, bazı sektörler az gelişmiş ve ya hiç gelişmemiştir. Hükumet ülke ekonomisinin petrol ve doğalgazdan bağlantısının minimize eden ve diğer sektörlerin gelişimi için reformlar paketi hazırlasa da ülkede genel olarak rüşvet, şahsi çıkar gibi olumsuz etkenlerin yaygın olması bu reform paketlerinin karşısını almıştır. Bu yazımızda Azerbaycan ekonomisinin tarihi, Azerbaycan ekonomisi hakkında genel bilgiler ve Azerbaycan ekonomisi genel yönetimi ve durumunu ele aldık. Başka bir makalede görüşmek üzere. Tarih arşivi sizler için araştırmaya devam edecek.

Bu yazılarımız da ilginizi çekebilir:

Adnan Menderes Dönemi Sosyo-Ekonomik Durum

Ekonomik Büyüme Nedir?

Kaynak

Altun Yasinli, Azerbaycan’ın Yabancı Potansiyelinin Sektörel Açıdan İncelenmesi

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Altun Yasinli’ye aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Arabesk Müzik ve Arabesk Müziğin Tarihi

Arabesk Müzik Tarihi

Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasının ardından kurulan Türkiye’de cumhuriyet rejimine geçişle birlikte, müziğin toplum üzerindeki gücünü bilen Atatürk tarafından, müziğe büyük önem verilmiş ve bazı görevler yüklenmiştir. Bu dönemde eğitim için Avrupa’ya müzisyenler gönderilerek Türk Halk Müziği temalarına dayalı, Batı Müziği armoni kurallarına göre seslendirilmiş bestelerin yapılması desteklenmiştir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında siyasi ideoloji müzik eserlerine yön vermiş ve bu eserleri şekillendirmiştir. Ayrıca ortaya koyulan eserler sıkı bir denetimden geçmiştir. Cumhuriyet dönemine bakıldığında yukarıdan aşağıya kitlesel ve halk odaklı bir modernleşme hareketinin başlamış olduğu görülmektedir. Türkiye modernleşmesinin kültüre yaklaşımı popülisttir. “Halka rağmen, halk için” diye formüle edilebilen, otoriter, yönü yukarıdan aşağıya doğru, kitlesel ve homojenleştirici bir modernleşme anlayışının olduğu görülmüştür”.

Aynı yıllarda müzik alanında, halk müziğinin modernleşmesi için yapılacak şeyin Türk müziğini kendi kökenlerine döndürmek olduğu düşünülmüştür. Fakat halk müziğinden yola çıkarak yaratılmak istenen ulusal ve çağdaş müziği anlayabilecek bir ulusa da ihtiyaç duyulmaktadır. Müzik konusunda atılacak adımlardan önce, söz konusu
müziği anlayabilecek modern bireyleri yetiştirmenin gerekliliği düşünülmüş, bu doğrultuda Osmanlı mirası olan Klasik Türk Müziği yasaklanarak halkın zihninden uzaklaştırma ve Klasik Batı Müziği’ni ülke içinde yaygınlaştırma çabaları içine girilmiştir. Atatürk’ün Cumhuriyet reformcularını desteklemesiyle birlikte Türk müziğinin yasaklanması olarak bilinen olguya karşılık gelen iki temel uygulama vardır: 1926 yılında resmi kurumlardan Türk müziği eğitiminin kaldırılması ve 1934-36 yılları arasında radyoda Türk müziği yayınının yasaklanması.

Müzikologlara göre arabesk, Türk sanat ve Türk halk müziğinin yozlaşması sonucunda gelişmiştir. Özellikle müzikal filmlerle özdeşleşmiş Arap popüler müziğinin arabeskin köklerini oluşturduğu düşünülür. Cumhuriyet’in alaturka musikiyi dışlayan, hatta yasaklayan ve temel olarak çoksesli Batı müziği ile Türk Halk Müziğinin sentezini benimseyen müzik politikasına en belirgin tepkilerden biri Mısır filmleri etkisinde ortaya çıkmıştır. Türk sinemasının, filmleri önemli ölçüde ithal ettiği dönemlerde, filmlerin Batılı olmasına dikkat edilmiş ancak dönemin şartları bunu elverişsiz kılmıştır. Mısır filmlerinin sinemalarda gösterilmesiyle Ümmü Gülsüm, Muhammed Abdülvahab gibi şarkıcıların başrolde oynadığı, konusu aşk olan ve çokça Arap müziği barındıran (Filmlerin hemen hemen hepsinde arabeskçiler çıkarmış oldukları plaklardaki/kasetlerdeki şarkıları seslendirmekte ve bu sahneler adeta bir video klip tarzında çekilmektedir.) Mısır filmleri farklı melodram yapılarıyla sadece Türk Sineması’nın yapısını değil, Türkiye’deki müzik üretimi ve beğenisini de etkilemiştir. Ayrıca arabesk müzik üzerinde Mısır filmleri kadar onların yerlileşmiş versiyonlarının da etkisi olduğu kabul edilmekte ve yeni bir kitlenin oluştuğu görülmektedir.

Oluşan bu kitle dönemin elitlerini rahatsız ederek eleştiriler, yasaklar ve sansürlerle karşılaşsa da, Şam, Kahire ve Tahran radyoları da çoktan Türk Halkı’nın önemli bir kısmını etkisi altına almıştır.Yani 1930’lu yılların sonundan başlayarak Arap şarkıların popülerleşmesinde, Arap şarkı nağmelerinin 40 ve 50’li yılların popüler hissiyatına hitap etmesinin yanı sıra Türkiye’de Türk müziğinin eğitim ve yayılma koşullarının engellenmesi de etkili olmuştur. Bu süreçte ekonomik hayatta değişimler yaşanmış ve farklı eğlence anlayışları ortaya çıkmıştır. Kentin toplumsal profilinin değişmesi sonucunda, şehir kültürü ile Anadolu‘dan taşınan kültürel değerler birbirine karışmaya başlamıştır. Gazinoların açılması da bu döneme denk gelmektedir. Müziğin sanatsal değerinin belirleyici olmadığı eğlence sektöründe, ticari kaygılar piyasa kurallarını belirlemeye başlamıştır. 1950‘lerde şehrin merkezinde oturan bürokratların, sanatçıların ve azınlıkların beğenilerine hitap eden müzikli eğlence mekânları, 1950‘lerden sonra değişime ayak uydurmuştur. Demokrat Parti politikasının ortaya çıkardığı türedi zenginlerin yaşam tarzına uygun olarak eski konser düzeni değişerek içkili gazino olayı ortaya çıkmıştır.

orhan gencebay arabesk müzik

Türkiye’de arabeskin öncüsü Orhan Gencebay olarak kabul edilir. İlk yerli arabesk şarkı Suat Sayın’ın 1964 tarihli “Sevmek Günah mı?” adlı eseridir. Bu eseri okuyan Ahmet Sezgin de ilk arabesk şarkıcı olarak nitelendirilir. Ardından sırasıyla Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur ve Müslüm Gürses “Arabeskin Babaları” dönemini oluşturmuştur. Onlar, halkın duygularının ve iç isyanlarının sesi olmuştur. Gencebay arabeskinin ortaya çıktığı 1968’lerde dünyada öğrenci olayları başlamış, artan ekonomik sıkıntılar ve onların doğurduğu gerginlikler topluma hakim olmuştur. Kentlere göç etmiş olan nüfus ise yaşamını gecekondularda sürdürmeye devam etmiştir. İşte bu ortamda Gencebay “Bir Teselli Ver”, “Başa Gelen Çekilirmiş” plaklarıyla satış rekorları kırmıştır. 1968’lerde yakalanan bu çıkış, 1970’lerin ortalarında yasaklanmaya uğrasa da, arabesk toplumda bir bilinçaltı oluşumunun izlerini yakalamıştır. 1980’lerin başına kadar ki süreçte devlet arabeske karşı sert bir tutum sergilemiştir. TRT, radyolarda ve televizyonda arabeskin çalınması yasaklamıştır. Bu yasaklar nedeniyle Orhan Gencebay, TRT kökenli olmasına rağmen en büyük darbeyi ve zararı TRT’nin bu katı kurallarından görmüştür.

Ancak bu yasaklar arabeskin toplumsal sınıflar arasında yaygınlaşmasının nedenlerinden biri olmuştur. 1968-1979 yılları arasında gecekondularda başkaldırı olarak görülen arabeskin TRT tarafından görmezden
gelinmesi sonucunda Türk halkına çekici gelen arabesk, yapımcılar tarafından değerlendirilmiş ve böylece arabeske dayalı bir müzik endüstrisi ortaya çıkmıştır. Ayrıca yapısındaki basitlik ve yalınlık, onun kısa sürede büyük ilgi görmesini sağlamış; özellikle düşük eğitimli, düşük beğeni düzeyine sahip kesimler arasında çok çabuk yaygınlaşmıştır. TRT denetiminden geçemeyen bu müzik için gazinolar, kenar mahalleler ve henüz yeni yeni boy gösteren gecekondu semtleri oldukça elverişli birer barınak oluşturmuştur. Arabesk ile gecekondu bağlantısı, minibüslerde de belirgin olarak görülebilir. Minibüslerde çalan arabesk şarkılar ile minibüsün dekorasyonunda kullanılan arabesk semboller minibüs arabesk bütünleşmesini gözler önüne sermektedir. Arabesk şarkı çalmanın minibüslerde yasaklı olduğu zamanlarda bile, araçlarda arabesk mesajlar içeren çıkartmalar kullanılmaktadır.

Ayrıca arabeskin televizyon yayınlarında yer bulamaması ve sinemanın televizyona oranla daha özgür bir ortam oluşturması arabeskin sinemada hayat bulmasını sağlamıştır. Arabesk müzik sanatçıları, dinleyicilerle TRT üzerinden kuramadıkları ilişkiyi sinema yoluyla kurmaya çalışmışlardır. Arabesk film furyasında yer alan kadercilik yaklaşımının o dönem koşulları göz önüne alındığında köyden kente göç eden bireyler için uygun olduğu açık bir şekilde görülmektedir. Müzik hemen hemen her sahnede izleyicinin karşısına çıkmakta ve derin bir etkileme gücü oluşturmaktadır. Senaryodan çok oyuncuların söylediği şarkılar ön plana çıkmaktadır. Ayrıca aynı dönemde TRT dışında yayın yapan Polis Radyosu da sürekli arabesk müzik yayınları yapmaktadır. Görüldüğü gibi TRT ve Kültür Bakanlığı yetkililerinin arabesk müziğe karşı geliştirdikleri tavır arabeski engelleyememiş, aksine arabeskin bu dönemde büyük bir izleyici kitlesi oluşmuştur. Toplum pasif direniş sergileyerek arabesk müziğe sahip çıkmıştır. Bundan sonra Türk müziği konusundaki müzik politikalarının, yasaklamaktan çok rejimin amaçları doğrultusunda yeniden şekillendirildiği söylenebilir.

1970’lerin ortasındaki antidemokratik uygulamalar, yaralı bir toplum oluşmasının kaynağıdır. Ancak değişen konjonktür arabeske yeşil ışık şansını tekrar verir. İlk kez 1979’da yılbaşında uzun süre TRT tarafından reddedilen arabeske bir kapı aralanmış ve Orhan Gencebay yılbaşı konserinde ünlü eseri Yarabbim’i seslendirmiştir. Daha sonra 1980’li yıllarda yaşanan darbe sonrası arabeskin iktidarın belli formlarda himayesine alındığı, iktidar alanını ve oy oranının arttırmak için kullanıldığı bir dönem yaşanmıştır. Devletin arabeske karşı olan sert tavrını bırakması, bu dönemin iktidar partisi olan ANAP’ın bu türü tanımaya başlaması ve yıllarca denetimden geçemeyen arabesk sanatçılarını ve şarkılarını oy almak istediği gecekondulara ulaşmak için kullandığı görülmüştür. Bu kapsamda Anavatan Partisi, gecekondu halkının alışkanlıklarını keşfetmek amacıyla ‘Arabesk Grup’ adlı bir araştırma ekibi kurarak 1983’teki seçim kampanyasında arabesk müziği bol bol kullanmıştır. Ayrıca Turgut Özal 1988’de bir dizi arabesk konserine katılmış ve Anavatan Partisi 1987’nin en popüler şarkısı “Seni Sevmeyen Ölsün”ü bir yıl sonra seçim kampanyalarında kullanmıştır. Nazife Güngör, ANAP‘ın arabeski seçim şarkısı olarak kullanmasını şöyle ifade etmektedir:

“…ANAP‘ın, arabesk müziği neden seçtiği sorusu gelebilir akla. Buna şu şekilde yanıt verebiliriz: Başka neyi seçecekti ki…”

Stokes’a göre bu olay hükümetin arabeski kontrol etme ve kendi amaçlarına uygun olarak yönlendirme çabasını temsil ediyordu. Burada dikkat çekici olan, arabeskin tüketici kitlesi olan çoğunluğun siyasi tercihini değiştirmesidir. 1976-1977 yıllarında CHP’yi destekleyen gecekondulu yoksul kesimin oyları 1983’te yapılan seçimlerde ANAP’a kaymıştır. ANAP, devletin ihtiyaç duyduğu desteği, halkın beğenilerini göz önünde bulundurmak suretiyle kazanmaya çalışarak bu doğrultuda popülist politikalara yönelmiştir. 1980’lerde Artık Gencebay’ın o ünlü eserindeki “her şey karanlık/nerde insanlık/kula kulluk edene/yazıklar olsun.” gibi sözlere pek rastlanmamaktadır. Özellikle de Orhan Gencebay’ın 1983’teki Dil Yarası plağıyla birlikte şarkı sözlerinde çok daha açıkça gözlemlenebilir bir anlam farklılığı geliştirdiği ve bu ikinci döneme ait çok önemli ilk özelliğin, aşkın toplumsal sorunlarla iç içe geçen niteliğinden sıyrılması olduğu görülmüştür. Özellikle 1968–1977 yılları arası arabeskinin niteliğinin ve seçim sonuçlarının gösterdiği gibi, toplumsal haklar talep eden bir tavır eleştirel boyutunu kaybettiğinde, hem daha tutucu hem de kolay yönlendirilebilir bir hale gelmektedir.

Arabesk adına sorunlu geçen yıllardan sonra 1980’ler arabesk için bir milat  olmuştur. Çünkü devlet ve yönetici kadrolar elitist tutumundan vazgeçerek popülist politikalar izlemeye başlamış ve bu doğrultuda arabesk istenmeyen bir kültür, arabeski sevenler ise toplumun istenmeyen kesimi olmaktan çıkmıştır. Arabesk, daha geniş kitleler tarafından teveccüh görmeye başlamıştır. Ancak her şeye rağmen 1980’den 1990’a kadar olan dönem arabesk için özgür bir dönem olmak yerine devletin arabeski kendi isteği doğrultusunda biçimlendirdiği bir dönem olmuştur. 1989 yılına gelindiğinde ise dönemin Kültür ve Turizm Bakanı Tınaz Titiz’in organize ettiği 1. Müzik Kongresi’nde, sözleri itibarıyla kaderci bir anlayışı içinde barındırmayan arabesk müziğin desteklenmesi yönünde karar alınmıştır.

Bu müzik konsepti için arabesk sanatçısı Hakkı Bulut’a, konsepte uygun bir melodi ısmarlanmıştır. Söz ve müziği Hakkı Bulut’a ait olan, düzenlemesini Bulut’la Esin Engin’in birlikte yaptığı ‘Seven Kıskanır’ın, Tınaz Titiz’in müzik danışmanı Candan Selanik, ‘halkın müzik beğenisinin geliştirilmesi ve arabeskten uzaklaştırılması’ amacıyla gerçekleştirildiğini açıklamış ve ‘arabesk tehlikesinin sanıldığından daha büyük olduğunu, devletin artık bu olaya sırt çeviremeyecek duruma geldiğini, o nedenle de böyle bir müdahaleye lüzum gördüklerini söylemiştir. Amaç, halkı çile ve mazoşizm izleri taşıyan müzikten uzaklaştırmaktır. Öte yandan Kültür Bakanlığı’nın Müzik Danışmanı Candan Selanik,özel düzenlemeli şarkının TRT’de yayınlanmasının ardından, arabeskle ilgili yapılan düzenlemenin, dozu azaltarak kişiyi uyuşturucudan kurtarmak gibi bir şey olduğunu belirtmiş ve enstrümanlarda arabesk unsurların arındırılarak, ses partilerinde de ayıklamalar yapılacağını vurgulamıştır.

Söz konusu bu arabesk çalışması uzun süre gündemi meşgul etmiş ve kamuoyunda bu arabeske “acısız arabesk” adı verilmiştir. Sonuç olarak TRT’nin kapıları bu şarkıyla arabeske açılmıştır. Arabesk müzik, devletle barıştıktan sonra serbest piyasa ekonomisi koşullarının şekillendirdiği bir tür hâline gelerek Türk pop müziği başta olmak üzere Türkiye’de icra edilen her türlü müziğin gelişimini derinden etkilemiştir. 1990’ lı yıllarda özel kanalların yayına girmesi ve popüler müzikte çeşitlenmenin ve üretim patlamasının yaşanması ile birlikte arabesk müzik de geniş kitlelere daha rahat ulaşmaya başlamıştır. Bu dönemde arabeskin ünlü isimleri özel televizyon kanallarında gerek klipleri gerekse katıldıkları televizyon show’larıyla revaçtadır. Öte yandan pop dünyasında yeni isimler çıkmakta ve pop ve arabesk arasındaki buzlar giderek erimektedir.

müslüm gürses arabesk müzik

2000’li yıllara gelindiğinde arabesk, Türkiye’nin popüler ortamına tamamen nüfuz etmiştir. Bu yıllar, arabeskin kültürel yansımalarının toplumun daha geniş kesimlerince kabullenildiği bir dönem olmuştur. Arabesk müzikle pop müzik ve türküler iç içe geçmiş, bazı pop-rock türünde şarkılar arabeskçiler tarafından seslendirilmiştir. Örneğin Şebnem Ferah’ın “Sigara”, Teoman’ın “Paramparça” gibi şarkılarını Müslüm Gürses yorumlamıştır. Orhan Gencebay şarkıları ise farklı pop, rock şarkıcıları tarafından yorumlanmıştır. Eğitimli gençler tarafından da kabul gören pop-rock şarkıcılarının sahip çıkmasıyla da, arabeskin cahil, kaderci kesimin müziği olma algısı yıkılmış ve arabesk “kıro” müziği olma imajından büyük ölçüde kurtulmuştur. Ayrıca, çok seyredilen televizyon dizileri de arabeskin toplumun geniş kesimindeki olumsuz imajının yıkılmasına yardımcı olmuştur. TRT’de yayınlanan “Seksenler” adlı dizi de Ümit Besen’in “Okul Yolunda” adlı şarkısının müziği sık sık duyulmuş, Orhan Gencebay’ın “Beni Böyle Sev” şarkısı da bir dizi adı olarak kullanılmıştır. Sadece dizilerde duyulan şarkılar değil, dizilerin beğenilenleri de içerik itibariyle arabesk olmuştur. Geleneksel ilişkileri ön plana çıkaran “köy” dizileri ve özellikle bunlardan, diyalogların agresif olduğu, karakterlerin birbirlerine beylik sözler söyledikleri, eğitimli de olsa ezilmeyi göze alan ve erkeğini her koşulda affeden kadınların olduğu diziler en çok seyredilenler arasında yer almıştır.

Yine 2000’li yıllar arabesk devlerinin bir anlamda geçmişteki çalışmalarından ötürü onlara baba ve imparator diye hitap edildiği ve bu isimlerin AKP iktidarıyla kurdukları yakın ilişkilerden ötürü barış süreçlerinde rol oynayan, akîl insan olarak görev alarak aynı fondan konuştukları bir dönem olmuştur. Bir noktada artık eski eserler sürekli tekrarlanmakta, arabesk geçmişteki gibi yeni-güçlü sesler çıkaramamakta ve devletin arabeske karşı sıkı denetiminin olduğu yıllar oldukça geride kalmış görünmektedir. Dilber Ay’ın Flash TV’deki Kadere Mahkûmlar programı hem popüler kültürün, hem de arabesk müziğin birçok unsuru içermektedir. Dilber Ay, programı tam teşekküllü bir hapishane simülasyonu içinde, demir parmaklıkların ardından arabesk şarkılar eşliğinde sunar. İzleyiciler Dilber Ay’a Dilberay Ana diye hitap etmektedir. Bunun nedeni Dilber Ay’ın kendisinin de namus yüzünden cezaevinde yatmış eski bir mahkûm olmasıdır. Bu açıdan bakıldığında Dilber Ay izleyicisinin dilini konuşabilen ve adeta onlardan biri olmayı başaran son derece gerçekçi bir karakterdir. Tekelioğlu Kadere Mahkûmlarda söylenen şarkıların arabesk olmakla beraber, tavrın eski arabeskçilerden çok farklı olduğunu : “Orhan Baba’nın iyi kötü ‘kadere’ bir itirazı vardı, yenisinde direniş ruhundan eser kalmamış. Dilber Ay, ‘isyandan’ asla medet ummuyor, aksine mahpustakilere sürekli olarak sükûnet telkin ediyor, tevekkülden medet umuyor” sözleriyle belirtmiştir.

Başlangıcından günümüze dek Arabesk geçirdiği süreç içerisinde; kültürel ve sosyo-ekonomik koşullara göre evrilmiş, ilk çıktığı dönemden bugüne farklı bir anlam kazanmış ve geniş kitlelerin arabeske karşı olan tutumu zaman içinde büyük bir değişiklik göstermiştir. Sosyo-ekonomik ve teknik koşullarla birlikte, hükümetlerin kültür-sanat konularında izledikleri politikalar da arabeskin yaşadığı değişimlerde belirleyici olmuştur. Arabesk kültürünü belli bir kitleye mal eden, ulusal kimliği yozlaştıran değerlendirmeler yapılmadan önce, siyasi ve sosyo-ekonomik gerçekler göz önünde bulundurulmalıdır. Ayrıca arabesk, acımasızca eleştirilmeden önce, sadece arabeskin, Türk diline zarar veren ve şiddeti özendiren kötü örnekleri değil, yumuşak üslupla ve temiz Türkçe ile yazılmış ve bestelenmiş eserleri de düşünülmelidir. Ancak her şeyden önce, dili ve kültürü yozlaştıran, akıl dışı duyguları ve kıskançlıkları harekete geçiren, karamsar ve şiddet içerikli müziklerin ve diğer ürünlerin, neden toplumun bu kadar geniş bir kesimi tarafından sahiplenilip benimsendiği sorgulanmalıdır.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Eski Türklerde Müzik

Arabesk Müzik – Vikipedi

Kaynak

Şule Gülpınar, Arabesk Rap İcra Edenlerin Toplumsal Özellikleri (Malatya Örneği)

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Şule Gülpınar’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Ayasofya İbadethanesi’nin Tarihi, İnşası ve Yapılış Bedeli (27 Aralık 537)

Ayasofya ibadethanesi ibadete açıldı mı? Ayasofya ibadete açılıyor mu? Ayasofya ibadete ne zaman açılacak? Ayasofya, 10.07.2020 tarihinde imzalanan genelge ile resmen ibadete açıldı.. Ayasofya ne zaman yapıldı? Ayasofya hakkında herşey, bu yazımızda. Tarih arşivi sizler için araştırmaya devam ediyor..

Ayasofya İbadethanesi’nin Yapılışı

I. Konstantinos tarafından Hristiyanlığın ilk defa resmi din olarak kabul edilmesinin ardından imparatorluğun farklı yerlerinde büyük kiliseler yapılmaya başlanmıştır. 380-440 yılları arasında yaşamış olan Kilise tarihi yazarı Sokrates ise Ayasofya ibadethanesinin  ilk yapısını İmparator I. Konstantinos tarafından yaptırıldığını aktarmaktadır. Sokrates, bazilika tipinde yapılan bu mabedin Büyük Konstantin tarafından 330 yıllarında yapıldığını belirtir. Birinci Ayasofya’nın mimari ahengine uyması için 337-347 arasındada tadilat yapılmıştır. İlk yapının “Megalia Eklesia” (Büyük Kilise) adıyla o zamanki kentin en büyük kilisesi olduğu düşünülmektedir. Evliya Çelebi, “Konstantin zamanında İstanbul’da öyle bir kilise yaptırıldı ki “Azrail” adı verilen bu mabed içinde oniki bin papaz, keşiş ve patrik ve ayin yapan müşrik bulunurdu. Bu Kilise Konstantin’in havariler için yaptırdığı Heron Mabedi’dir. denilmektedir.”

I. Konstantinos’un hayatını ve hükümdarlık yıllarını yazan Eusebius’da onun böyle bir yapı inşa ettirmiş olduğundan bahsetmez. İslam Ansiklopedisi’nde: “İlk şeklindeki Ayasofya ibadethanesinin uzun müddet sanıldığı gibi büyük Konstantin tarafından değil, oğlu II. Konstantios tarafından babasının vasiyeti mucibince bazilika şeklinde yaptırıldığı” nı belirtmektedir. Semavi Eyice ise: “I. Konstantinos değil oğul II. Konstantios zamanında tamamlanmıştır” demektedir. Bunlardan da anlaşılıyor ki Ayasofya ibadethanesinin ilk yapılışı konusunda farklı görüşler vardır. I. Konstantinos, 324-337 yılları arasında imparatorluk yaptığına göre Ayasofya ibadethanesi I. Konstantinos tarafından, şehri onarmaya başladığı sıralarda (M.S.326) taş duvarlı ahşap çatılı olarak yaptırılmıştır. Ancak Julius II. Konstantios (337-360) zamanında depremden yıkılması üzerine iki yılda tamiratını yaptırılarak veya bu bina küçük görüldüğünden 360 yılında Megali Ekklesia (Büyük Kilise) adıyla ilk defa ibadete açılmıştır görüşü en uygun olanıdır. İlk yapının açılışı bir kaynağa göre 15 Şubat 360 veya 15 Mayıs 360 tarihinde yapılmıştır. Bu ilk yapının büyük olasılıkla taş duvarlı, üstü ahşap çatı ile kaplanmış, uzunluğuna gelişen yani bazilika planlı bir yapı olduğu düşünülebilir. Bu ilk binanın fazla uzun ömürlü olmayıp I. Theodosios (379-395) zamanında ilk yangında ahşap çatısı yanmış tekrar aynı dönemde onarılmıştır.

II. Ayasofya’nın Yapılması ve Nika İsyanı

Konstantinopolis Patriği İoannes Khrysostomos ile İmparator Arkadios arasındaki anlaşmazlık nedeniyle patriğin sürgün edilmesi üzerine onu destekleyen halkın 20 Haziran 404’te çıkardığı ayaklanma sonucunda başlayan yangılarda ahşap çatısı ile mihrap taraflarının yanmış olduğu bilinmektedir. Böylece ilk Ayasofya ibadethanesi önemli bir hasar yaşamıştır. Bunun yanında İstanbul’da meydana gelen bir depremde de kalan kısımları yıkıldığını bazı kaynaklar bildirmektedir. Kilisenin yıkılan ve yanan taraflarının yeniden yapılması ve zarar gören taraflarının onarımı işleri, II. Theodosios (408-450) zamanında ise Mimar Ruffinos’a verilmiştir. Tadilat bu mimar tarafından
bitirilerek beş nefli (sahın), bazilika sitilinde tavanı kemerli olarak 10 Ekim 415 tarihinde yeniden ibadete açılmıştır. Bu ikinci Ayasofya ibadethanesi  415’ten 532 tarihine kadar şehrin en büyük kilisesi olarak kaldı. Bu ikinci yapıya ise; Prokopios’un aktardığına göre Bizanslılar; tanrının bilgeliği anlamına gelen “Sophia” adını vermişlerdir.

1935 yılında A. M. Schneider tarafından Ayasofya ibadethanesinde  yapılan kazılarda binanın ön tarafında bulunan büyük süslemeli frizler bu ikinci yapının giriş bölümüne aittir. Üzerlerinde 12 havariyi temsil eden kuzu kabartmaları olan frizler bu süslemeye sahip olan bir yapının oldukça gösterişli bir bina olduğu fikrini bize vermektedir. Schneider’e
göre bunlar II. Theodosios tarafından yaptırılan bazilikanın giriş cephesinin kalıntılarıdır. Bu gün Ayasofya ibadethanesinin altında bulunan kalıntıların bu dönem kalıntıları olduğu belirtilmektedir. Cornelius Gurlitt’e göre nefler üzerindeki çatısı 416’da yanmış, çatının yerine “silindirik tonozlar” yapılmıştır. 446’da mabet bir yangın daha geçirmiştir.

Bizans tarihinde gerçekleşen en önemli ayaklanmalardan birisi Nika Ayaklanmasıdır. I. Iustinianus’u devirmek için harekete geçen bir grup monofizist çıkardıkları Nika Ayaklanması adı verilen isyan sırasında 13-14 Ocak 532’de Ayasofya ibadethanesi bir kez daha yanmıştır. Patrik Yuhannes’in sürülmesi yüzünden çıkarılan isyanın sloganı “Nika” yani “zafere” dir. İsyancıların “Nika” diye bağrışmalarısebebiyle bu ihtilale “Nika İhtilali” denmiştir. Nika İsyanı’nın sebebi din çatışmasıdır. Bu çatışmada Hz. İsa’nın dinine inananlar ile putperestler karşı karşıya gelmişler ve bir saatin içerisinde beş bin kişi ölmüştür. Ayrıca putperestlerin ibadetgâhı olarak tavsif edilen kilise ki bu kilise II. Ayasofya ibadethanesidir ve tamamen yıkılmıştır.

Bizans tarihçisi Ostrogorski’nin yazdıklarına göre de ayaklanma başladığında Hipodrom’dan (Osmanlı döneminde buraya At Meydanı denilirdi) başlayan isyanda “çok yaşasın fakirlerin koruyucusu yeşiller ve maviler” diye sesler yükselmiştir. Yeşiller ve Maviler o dönemde araba yarışlarına katılan takımlardır. Bunların
taraftarları vardır. Maviler aristokrasinin, yeşiller zengin tüccar sınıfının takımıdır. Ölümle sonuçlanan rekabette, kanlı çatışmalar yaşanmıştır. Bu rekabete rağmen iki takım taraftarını ayrıştırıp isyana teşvik eden taraftarlardan bazılarını Justinyen’in haksız bir şekilde idama mahkûm etmiştir. İsyan Hipodromdaki yarışlar sırasında başlamıştır. Hipodrom’daki bu kalabalık isyancı kitlesi hapishane muhafızlarını öldürerek bütün mahpusları salıvermişler aynı zamanda hapishaneyi de yıkmışlardır. Komutan Belisarius ve Mundus’un emri altındaki paralı askerler Hipodrama girerek Justinyen’in talimatıyla büyük bir katliam gerçekleştirilerek, 30 bin kişi öldürülerek isyanı bastırmışlar. Böylece isyancılar ağır bir şekilde cezalandırılmışlardır.

III. Ayasofya’nın Yapılması ve İbadete Açılışı

13-14 Ocak 532 yılında Nika Ayaklanması sırasında çıkan yangında II. Theodosios tarafından yaptırılan Ayasofya ibadethanesi  ortadan kalkmış, kilise bir defa daha yanmıştır. I. Iustinianus, ayaklanmayı 18 Ocak’ta bastırarak elde ettiği büyük zaferin ardından kilisenin tekrar yapılması için harekete geçer. I.Iustinianus’un hayatı ve yapıları hakkındaki en güvenilir kaynak olarak kabul edilen Prokopios (500-562) yapının inşası için çalışmaların 23 Şubat’ta (532) başladığını aktarmaktadır. Sonuç olarak günümüze ulaşan Ayasofya, 532 yılında yapımına başlanmış olan son yapıdır. Yani III. Ayasofya’dır. I.Iustinianus Ayasofya’ya verdiği bu önemden dolayı Nika Ayaklanmasını bastırırken öldürdüğü 35-40 bin kişi için sonradan kan ve zulüm ile anılmamıştır.

Akıllarda hep Ayasofya ibadethanesini  yaptıran İmparator olarak anılmıştır. Yeniden inşasına başlanan III. Ayasofya ibadethanesi ile İmparator’un doğrudan kendisinin ilgilendiği bilinmektedir. İmparator beladan kurtuluşun nişanesi olarak daha büyüğünü yaptırmaya karar vermiştir. Hatta inşaatın yapımına nezaret etmek için inşaat sahası yanında kendisi için kilisevari bir taht yaptırmıştır.1 Justinianus bu kilisenin yapımı için Miletoslu İsidoros ve Tralles’li (Aydın) Anthemious olarak bilinen iki Batı Anadolulu mimarı görevlendirmiştir. Bu iki mimarın ortaya çıkardığı plan, bütün mimari tarihinde hala eşsiz olacak kadar cüretliydi. Bu bakımdan Ayasofya Bizans sanatının değil, sadece iki Anadolulu mimarın şaheseri olarak düşünülebilir.

Bu iki mimar hem önceden yapılagelen kubbeli bina usulünü hem de bazilika denilen Hristiyanların haçvari planını tam bir maharetle uygulayıp benzeri görülmemiş bir eser meydana getirmişlerdir. Bu inşaatta önceki seferler sürekli yandığı için ahşap malzemeden kaçınılmıştır. Celal Esad, bundan dolayı inşaatta İran usulünü takip ederek bunu tekâmül ettirdiklerini söylemektedir. Bu inşaatta taş ve tuğla kullanılmıştır. Taş yalnız esas ayaklarda ve zemin kaplamada kullanıldı. Gergi unsuru olarak ahşap malzeme kullanılmıştır. Duvarlar tuğladır.
Rivayete göre binanın kubbesi için Rodos’tan özel hafif tuğlalar hazırlatılıp getirtilmiştir. Kubbede hafif olduğu için Rodos toprağı kullanıldı. Bu tuğlalar ekserisi kare şeklinde olup 37 cm uzunluğunda ve 5 cm kalınlığındadır. Harcına horasan harcı, arpa, söğüt, karaağaç ile kireç karıştırıp özel bir karışım yaptılar. Bu karışım binayı dayanıklı kıldı Bu yapı için imparatorluğun hâkim olduğu tüm topraklardan malzeme getirildiği bilinmektedir. İnşaatta 1000 usta, 10 bin işçi çalıştığı belirtilmektedir. Yapımı için Nika Ayaklanması’ndan kısa bir süre sonra (39 gün sonra) 23 Şubat 532’de başlanmış, bezeme dışında kalan bölümler 5 yıl, 10 ay, 4 gün sürmüş, 27 Aralık 537’de bina yapımı bitirilmiştir.

ayasofya ibadete açıldı

Batıda yer alan bir atriumla birlikte külliyenin dış duvarları, yaklaşık 92 m. uzunluğunda ve 70 m. genişliğinde bir dikdörtgen oluşturmuş ve bir bazilikanın tüm özelliklerini taşısa da, III. Ayasofya’nın bir kubbe ve iki yarım kubbe ile örtülmüş olması da onu özgün kılmıştır. Ayasofya’nın açılış merasimi 26 Aralık 537’de yapılmıştır. İçinin süslemeleri uzun yıllar devam etmiştir. Ayasofya’nın açılışında 1000 öküz, 6000 koyun, 600 geyik, 10000 tavuk, 10000 horoz kesilerek fakirlere ve halka dağıtılmıştır. Bunlar abartılı rakamlar olarak görünüyor. Ayasofya açılışta tamamlanamamış, tam olarak tamamlanıp bitirilmesi II. Iustinianus zamanında (565-578) olmuştur. 558’de ana kubbe çökünce, İsidoros’ un yeğeni olan Genç İsidoros’ un yaptığı ve günümüzde de ayakta duran kaburgalı yeni kubbe 562’ de tamamlanmıştır. 23 Aralık 562’de açılan Ayasofya, ilk şeklinden daha yüksek bir iç mekâna sahip olmuştur.

Mabed’in açılışı için son derece görkemli bir tören yapılmıştır. İmparator Justinianus Ayasofya’ya zafer arabası ile gelmiş, Atriumda (avlu) arabadan inerek başta Patrik Menas olmak üzere doğu kilisesinin önde gelenleri ve tüm devlet erkânınca karşılanmıştır. Patrik ile el ele tutuşarak mabetten içeri giren İmparator gördüğü ihtişam karşısında kendini tutamamış; “Çok şükür Tanrıya ki böyle bir yapının kurulmasına beni memur etti” yine Kudüs’te ki Hz. Süleyman mabedini kastederek: “Ey Süleyman seni geçtim” diye bağırmıştır.

Eski Ayasofya ibadethanesinin kalıntıları yeni binanın altında kalmıştır. İstanbul ve Ayasofya ibadethanesi  hakkında geniş bilgiler veren Koca Nişancı Reisülküttap Celalzade Mustafa Çelebi’nin, Hicrî 948 (1541) tarihinde yazılan, “Taríh-i Kala-ı İstanbul ve Ma’bed-i Cami-i Ayasofya” adlı eserde derlediği bilgilerde: “II. Ayasofya’nın enkazına ait olan
taşların, sütunların ya da diğer yapı malzemelerinin III. Ayasofya ibadethanesi inşaatında kullanılmadığı bu enkazın denize döküldüğü” bildirilmektedir. Çünkü müverrihlere göre II. Ayasofya’nın enkazı böylesine yüce bir mabede layık değildir ve putperestlerin kilisesinin enkazını kullanmak haramdır. Bundan dolayı bu enkaz Abdülkayyum Efendi’ye göre denize dökülmüş, Celalzâde Mustafa Çelebi’ye göre ise bir başka yerde korunmuştur.

Ayasofya’nın Yapılış Bedeli

Ayasofya ibadethanesi gibi büyük ve gösterişli bir mabedin yapımında hiçbir masraftan ve ayrıntıdan kaçınmadıklarını görülmektedir. Böyle bir binanın az bir maliyetle bitirilmesi düşünülemezdi. Iustinianus, İmparatorluğun bütün imkânlarını kullanmış, binanın bitmesi için yoğun gayret göstermiş, gayreti sonucunda bu mabedi yaptırmaya muvaffak olmuştur. Mabedin inşası için ne kadar harcandığına dair net bir rakam çıkarılmasa da farklı görüşler bulunmaktadır. Kadaynos’un rivayetine göre, Ayasofya binasına 361 milyon dolar miktarında bir para sarf edilmiştir. Mr. Cooks “Memalik-i Osmaniye’ye Dair” adlı risalesinde binanın 70 milyon dolara mal olduğunu belirtmiştir.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Türkiye’de Bağımsız Kiliseler ve Faaliyetleri

Ayasofya – Vikipedi

Kaynak

Abdullah İkinci, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Ayasofya

*Bu çalışmanın tüm hakları, Abdullah İkinci’ye aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Osmanlı Ekonomisinde Galata Bankerleri

Osmanlı kimlerden borç aldı? Galata bankerleri kimlerdir? Osmanlı’nın büyük bankerleri kimlerdir? Baltazzi ailesi kimdir? Galata bankerleri ile ilgili merak ettikleriniz, bu yazımızda. Tarih arşivi sizler için araştırıyor.

Balta Limanı Anlaşması’ndan sonra Osmanlı limanlarında İstanbul, İzmir ve Güney Limanları ve Karadeniz limanlarında yabancı tüccarların ürünlerinin Galata Bankerlerini ve bunların liman kentlerinde işbirliği içinde oldukları ortaklarını daha da zengin etmiştir. Galata Bankerlerinin önemli bir özelliği kredi sağlama, yerli ve yabancı tüccarları finanse etmeleriydi. Bunlar arasında sıyrılan Rum Bankerler, tüccarlarla kurdukları ortaklıkla düşük kredilerle satın aldıkları malları, peşin para ile satarak elde ettikleri parayı üzerine birkaç kat faiz koyarak gene bu malları pazarlayanlara ve tüketicilere kredi olarak verebiliyorlardı. Bu tüccar ve bankerler, işbirliği sayesinde, ihracat mallarından özellikle hububat düşük fiyatla satın alıyor, Batıya ihraç edilen malların ucuza
kapatılmasını sağlıyorlardı. Bu oluşum göz ardı edilemeyecek bir oluşumdur zira Osmanlı’nın ticaretini sürdüren bu Gayrimüslim tüccarlardan Rumlar tekelci alıcı ve tekelci satıcı olarak güçlenirken Ermeni ve Yahudiler ise dâhili tüketim ihtiyaçlarını finanse etmektelerdi. Ermeniler ayrıca “devlet sarraflığını” yürütmekte Yahudiler ise yüksek memurların ve saray çevresinin masraflarını finanse etmektelerdi. Galata bankerleri ve İngiltere..

İngiltere’nin Osmanlı pazarlarında hâkim hale gelmeye başlaması ve yabancı ürünlerin sıklıkla görülmesi de Sanayi Devrimiyle daha da hız kazanmıştı. İngilizlerin ve Batılıların yabancı tüccarlar ile imparatorluk içindeki azınlıklardan ortaklarına ve Galata Bankerlerine serbest faaliyet göstermelerini sağlayan Balta Limanı Anlaşması, Osmanlı piyasasında bunların ve dolayısıyla Batı etkisinin artarak yerleşmesine sebep oldu. Böylece Osmanlı İmparatorluğunda Batının ve İngiliz ekonomik politikasının yarattığı şekilde bir ticari ve finans burjuvazisi meydana geldi. Bunlar da finans gücü sayesinde 19. yüzyılın ortalarından itibaren Osmanlı idaresinde bazı mevkileri ele geçirmeye başlamışlardır. Ayrıca güçlenen bu burjuvazinin açtığı okullarda yetişen eğitimli yeni nesil daha etkin ve tanınan isimleri çıkaracak bunların da hem memuriyetle hem de bankerlik faaliyetleriyle Osmanlı yönetimi arasındaki münasebeti ise daha sıkı olacaktı.

Galata Bankerleri Osmanlı yönetiminde etkili olmayı çıkarları açısından her zaman gaye edinmiş topluluk ve varlıklarının devamının da buna bağlı olduğu söylenebilir.

Dolayısıyla saray çevresiyle işbirliği içinde olan bankerlerin bu münasebeti Tanzimatla devlet görevlilerinin gücü ve yetkisinin artmasıyla bunlarla kurulacak iyi ilişkilere dönüşmüştür. Örneğin bankerlerin tüm valilerle iyi münasebetleri vardı. Valilerin bankerlerden aldıkları borçları ya da verdikleri rüşveti karşılayabilmek için iltizam usulü ve aşar vergisinin toplama mekanizmasını kullanmaları söz konusudur.

Bundan başka, piyasayı kontrol eden bu grup, Galata Bankerleri üzerinde 1838 Ticaret Anlaşması’nın ne tür sonuçları oldu ya da anlaşmanın yaratmaya çalıştığı yeni ortam bunları nasıl etkiledi. İşin bu tarafını değerlendirdiğimizde Çin’de Nanking Anlaşması’nın Co-hong tüccarlarının ya da geleneksel kısıtlamaların etkisiyle pazarlara nispeten daha az nüfuz edebilmesinin anlaşılmasına yardımcı olacaktır. Yukarıda da bahsedildiği üzere Osmanlı piyasasını kontrol etmeye muktedir olan bu grubun, 18. yüzyılda varlığını, 19. yüzyılda da toplumda ve yönetim mekanizmasında etkinliğini giderek artırmaya başlaması ile İngiliz ve yabancı tüccarların ve bunların mallarının pazarlara girişinde, bu grupların komprador olarak algılanıp algılanamayacağı hususunu 1838 Ticaret Anlaşması’nın bunlarla olan ilişkisi üzerinden değerlendirmek mümkün olacaktır.

1839 yılında ilk kaimenin çıkarılması ile ithalatta kullanılan paranın önemi ortaya çıkmıştır.

Bu para ise Galata Bankerleri tarafından büyük faiz ve komisyon marjları tarafından sağlanmıştır. Haydar Kazgan’ın belirttiğine göre kaime ve gümüş paraların ithal mallarını değerlendirmede sürekli değişen bir kur meydana getirmesi mallar üzerinde spekülasyona yol açmasına sebep olmuştur. Bu faaliyetler de Galata Bankerlerinin daha çok kazanmasına neden olmuş, gümrük resimlerinin iltizamında büyük ihaleleri kazanabilecek kadar güçlenmeleriyle sonuçlanmıştır . 1838 Ticaret Anlaşması ise İngiliz mallarının %3’lük bir değer ile düşük bir gümrük resmi ödenmesi ile daha çok malın Osmanlı İmparatorluğu pazarlarında talep edilmesi bu resimlerden elde edilen gelirleri yükseltmişti. Bu durum gümrük iltizamında bankerlerin yeni bir yöntem geliştirmesine neden olmuştur. İltizam müzayedelerinde bir bankerin iltizamı üstlenmesini sağlayarak diğerlerinin ise arka planda elde edilen gelirden pay alabilmeleri mümkün olmuştur. Bu şekilde iltizam gelirinden pay alan diğer bankerler ve iltizamı alan banker güçleniyordu. Gümrük resmi, genellikle yabancı paralarla tahsil edilirken iltizamı üstlenen bankere ihale edilen gümrük hâsılatı, devlete kaime veya gümüş para ile ödenmekteydi. Galata bankerleri ticaret kısmını nasıl etkiliyordu?

Ticaret anlaşmasıyla gümrük resminin %3 oranında azaltılmasının sonucu olarak gümrük hâsılatının artması ve devletin önemli bir gelir kaynağının oluşmasının başka sonuçları da vardı. Tanzimatın da etkisiyle devlet kadrolarında gelişme yaşandı örneğin iltizamı olan bir banker 200 kişiye kadar memur çalıştırması söz konusu olabilmiştir. Avrupa mallarını toptan satan ve ithalatçılık yapan kişilere dönüşen devlet kadroları ve saray çevresi kısa vadede olumsuz sonuçlarla yüzleşmek zorunda kalmışlardı. Sermayelerin ortaya konduğu itibarla iflasın önlenmesi için dış borcu kaçınılmaz kılmıştı. Tüketim olanaklarının artması ile tüketimi düzenlemek için Şirketi Hayriye adlı kurum böyle “bir tüketim reform modelinin” üründür. Zira Batı mallarının girişi ile Batı usulü hizmet tüketimi de yaygınlaştı bu suretle de tüccar, memur ve esnaf da bu harekete katıldı ve tüketimin yeni bir boyutunun kabulü sağlandı.

Balta Limanı Anlaşması’nın en önemli sonuçları arasında ihracat gümrüklerinin yeniden düzenlenmesi ile İngiliz tüccarlarının serbestçe dolaşması sayılmaktadır.

Ancak bu anlaşmanın imzalanmasından sonra ilk yıllarda olumlu sonuçlar da görülmüştü, gümrük hâsılatının iki katına çıkması ile ihracatın neredeyse ithalatı ikame edecek bir gelişme göstermesi çağdaş çalışmalarda da göz ardı edilmemektedir. Fakat bu süreç kısa sürmüş, 1844 yılında Osmanlı’da altın ve gümüş stoku bitmiştir bunun üzerine de Galata Bankerleri arasında en meşhurlarından olan Alléon ve Baltazzi İstanbul Bankası’nı kurmuştur. Bu bankanın işlevi ve görevi bu dönemde Londra ve Paris’ten sermaye çekerek başarılan bir ithalat sürecinin devamı sağlamış olmasındadır. 1847 yılında Bank-ı Dersaadet adı ile kurulan banka Avrupa kapitalizminin İstanbul ve Osmanlı topraklarına yayılımının da bir göstergesidir. Bu bankanın İngiliz sermayesi ile bir süre devam eden faaliyetleri daha sonra Fransız desteği ile yürütülmeye çalışılmıştır. Ancak Bankanın kısa vadeli borçlarını ödeyememesi yüzünden kapatılmasının ardından 4 yıl sonra 1856’da Osmanlı Bankası kuruldu.

galata bankerleri

1848 yılında alınan ilk dış borçtan sonra 1854 yılında devamlı borç alınmaya başlanıncaya kadar dış ticarette bir kriz dönemi hâkim olmuş, altın ve gümüş stoklarının elden çıkarılarak ancak yürütülmesi söz konusu olmuştur.

Bu suretle 19. yüzyıl sonuna kadar giderek artan borçların ardında bazı olumsuzluklar ve iç dinamiklerden kaynaklanan yetersizlikler vardır. Bu sorunları tarım ürünlerinin ihracat yapılacak limanlara taşınmasında yaşanan sıkıtınlar, ham ipek hariç pamuk, tütün ve tiftiğin memleket içinde işleme tabi tutulmadan, pazarlama
stratejilerine göre değerlendirilmeden ihraç edilmesi olarak saymak mümkündür. Bu sorunların farklı ticaret politikaları ile çözülmeye çalışılması 19. yüzyılın son çeyreğini bulmaktadır. 1838 Ticaret anlaşması ve Tanzimat’ın ilanıyla İngiliz ve yabancı tüccarlara ve bunların Osmanlı topraklarında yaşamlarını sürdüren azınlık işbirlikçi ve temsilcilerine imparatorluk içlerinde serbest dolaşım hakkı ve ticari imtiyazlardan yararlanabilme hakkı verilmişti. Yukarıda bahsedildiği gibi 1838-1845 yılları arasında ithalatın da çok hızlı artmasıyla gedik ve lonca sistemine dayanan Osmanlı sanayi büyük zarar görmüş, kıymetli madenler de yok olmuştu.

Osmanlı pazarlarına yabancı malları ve tüccarları ile beraber zaten var olan misyonerlerin okulları da sermaye desteğini arkalarına alarak açılmaya ve yaygınlaşmaya başladı.

Yukarıda da bahsedildiği gibi ticaret alanında bilgili ve kültürlü azınlık sınıfı bu sayede yetişmeye başlamıştı. Bu azınlık sınıfının giderek ithalat konusunda beceri ve başarı kazanması Osmanlı merkantilizmi adı verilen bir yapıyı ortaya çıkardı. İthal mallarında görülen bu yoğunluk ile merkantilizmin gerisinde gerekli olan üretim yapısı ve sanayileşme faaliyetleri aynı doğrultuda gerçekleşmediği için “ikame sanayi” fonksiyonu görülmemiştir. Bunun gerçekleşmemesinin sebebi yine mevcut durumu yaratan aktörlerdir. Zira üretimi gerçekleştirecek olan yapı sermaye ve emek harcamaktansa risk almadan ithalat gelirini kısa vadede karşılayabilmekteydi.

Büyük kentlerde bir sınıf olarak varlıklarını ortaya koyan bu merkantilist hareket ihracatın ithalatı finanse edememesinden kaynaklanan iktisadi sıkıntının altın ve gümüşün Batıya çıkmasına sebep olmasına, Osmanlı merkantilizminden finans kapitalizmine geçişe neden olmuştur. Osmanlı’da ticaretin bu değişim ve gelişim kazanması bu tüccarların ithalatçı ve ihracatçı olarak sağladıkları gelire bağlı idi. Kısaca ticaret faaliyetleri yukarıda bahsedilen bankacılık faaliyetleri gibi finans kesiminin sağladığı desteğin etkisi altında kalacak, sahip oldukları gelirler ve kazançlar da desteğini aldıkları bu finans sektörünün hâkimiyeti altına girecektir.

Osmanlı finans sektörünün bu faaliyetleri ise bankacılık hareketinin iflas etmesi ile ilk borçlanma aşamasında ekonomik destek sağladığı için Galata Finans piyasası, Osmanlı ekonomisinin kalbi konumuna yükselecektir.

Bu suretle küçük tasarruflar da finans piyasasına akmaya başlaması ile bankacılık faaliyetleri artarak gelişecek ve yayılacaktır. Galata Bankerlerinin özellikle 1838 Anlaşması’nda sonra Osmanlı İmparatorluğu’nda var olan konumları giderek güçlenmiş ve pekişmiştir. Zamanın getirdiği finans ve kapital sistemleriyle Osmanlı İmparatorluğu ekonomisinde başta İngiliz ve daha sonra Fransız ekonomik etki alanına girmesi alınan dış borçlarla daha çok siyasi etkiye açık hale getirecekti. 19. yüzyılın en büyük ekonomik sorunu ve bağlayıcılığı haline gelen bu dış borçlar meselesi ve İngiliz ve Batı kapitalizminin ülkede yayılmaya başlaması komprador işbirlikçi olarak tanımlanıp tanımlanamayacağı tartışmalı olan bu Gayrimüslim tebaa sayesinde başladığını söylemek çok da yanlış olmayacaktır.

Osmanlı İmparatorluğu liman şehirleri tek tek ele alınabilecek ya da ortak bir İngiliz iktisadi yayılımının özellikleri üzerine yorum yapılamayacak kadar geniş, köklü tarihe dayanan ve özelliklidir.

Bu çalışmada üzerinde ancak payitaht ve diplomatik ilişkilerin yürütülmesi hususu ele alınabilmektedir. Bu konuda ticareti yapıla gelen malların ve ürünlerin niteliği ve niceliği düşünüldüğünde varılacak sonuçların boyutu çalışmayı da başka mecraya sürükleyecektir. Bu aşamada Çin’de varlığı sorgulanan İngiliz ticaret anlaşması ile yeni bir sürecin başladığı ancak direncin yanında literatürde komprador olarak nitelenen tüccarların varlığı da ayrıca ele alınacaktır. Bu değerlendirildiğinde İngiliz dış politikasının bir ürünü olan bu serbest ticaret anlaşmasının yerel gruplar tarafından bir avantaja dönüştürülüp dönüştürülemediği de ortaya çıkabilecektir.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Sultan Abdülaziz Han’ın Tahttan İndirilişi ve Baltazzi Ailesi

Ekonomik Büyüme Nedir?

Kaynak

Tevfik Orçun Özgün, Büyük Britanya’nın Geleneksel İmparatorluklar Üzerindeki Politikası: Osmanlı ve Çin Örneği (1793-1842)

Fatih Tosun – Galata Bankerleri ve Osmanlı Ekonomisi

*Bu çalışmanın tüm hakları, Tevfik Orçun Özgün’e aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Cem Uzan ve Genç Parti’nın Hikayesi (2020)

Cem Uzan kimdir? Cem Uzan’ın siyasi hayatı, Cem Uzan’ın kurduğu siyasi parti, Cem Uzan’ın sahip olduğu şirketler ve daha fazlası, bu makalemizde sizlerle.. Tarih arşivi sizlere bu makalede Cem Uzan’ı anlatıyor.

Ülkemizde tanınmış iş adamlarından ve de medya patronlarından olan Cem Uzan 2002 Seçimlerine kurmuş olduğu Genç Parti ile girmiştir. Gerek kendi medyası ve parasal gücünü seçim kampanyalarında çok açık bir şekilde kullanmıştır.

Cem Uzan Kimdir ?

Uzanlar’ın hikayesi, ailenin Balkan Savaşları sırasında Saraybosna’dan Sakarya’ya göç etmesiyle başladığı bilinmektedir.. Saraybosna’da çiftçilik ile uğraşırken Türkiye’ye gelmek zorunda kalan bu ailenin oğullarından Kemal Uzan 1935’te doğmuş, 1956 yılında ilk şirketini kurmuştur. İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi mezunu olan Kemal Uzan ilk şirketini kurduğu yıldan itibaren çeşitli müteahhitlik işleri üstlenmiş ve sektörde tanınan bir isim olmuştur. 22 Aralık 1964 yılında oynanacak Türkiye-Bulgaristan maçına yetiştirilmek üzere Ali Sami Yen Stadı’nın genişletilmesi ihalesini alarak, projeyi hayata geçirmesi ilk büyük işi ve başarısıdır. Maç esnasında tribünlerin çökmesi ve 84 kişinin yaralanması sonucunda, bu başarı gölgede kalmıştır. Bu olay, aynı zamanda Kemal Uzan isminin daha geniş çevrelerde duyulmasına da yol açmıştır.

Tarih bizlere hep göstermiştir ki, “reklamın iyisi kötüsü olmaz”. Bu deyimden hareketle Kemal Uzan’ın Türkiye’de bir tribün çöküşüyle isminden söz ettirmeye başlaması bağdaştırmak mümkündür. Kemal Uzan, 1960’lı yıllarla beraber medya sektörüne yönelmiştir. 1949 yılında, Habib Edib Törehan tarafından kurulmuş olan “Yeni İstanbul” gazetesinin sahibi 1965’e gelindiğinde Kemal Uzan’ın kardeşi Yavuz Uzan olarak değişir ve Uzanlar medya sektörüne bu gazeteyle girmiş olurlar. Bir yıl sonra, gazetenin “yeni” sahibi gerçekteki asıl sahibi olan Kemal Uzan olmuştur.

Gazetenin yazar kadrosunda Necip Fazıl Kısakürek, Osman Turan, Fethi Tevetoglu, Yüksel Serdengeçti, Rauf Tamer, Metin Toker gibi isimler vardır. Gazete kurulduğu ilk günlerde olduğu gibi, Uzanlar’a geçtiği günlerde de sağ görüşlü bir yayın çizgisi izlemiştir. 1968 yılında Kemal Uzan, gazetenin kadrosunda değişikliğe gitmeye yeni bir kadro kurmaya karar vermiştir. Cumhuriyet Gazetesi’nden Erol Dallı’yı o zaman için rekor sayılabilecek bir ücretle genel yayın müdürü olarak transfer etmiştir. Dallı’nın ekibinde Halit Kıvanç, Güneri Civaoğlu, Turhan Selçuk, Kurtul Altuğ, Nail Güreli, Hasan Yılmaer vardır. O zamana kadar, 40 bin satan “Yeni İstanbul” bu kadroyla ve yeni promosyon uygulamalarıyla birlikte tirajını 100 bine çıkarmıştır.

Uzan Grubu’nun yükselişi üzerinde, Türkiye’nin siyasal ve sosyo-ekonomik dönemsel karakteristiklerinden bağımsız olmadığı da bir gerçektir. Korkut Boratav bu konuda şöyle der:

“1954-1961 yılları savaş sonunun genişleme konjonktürünün ve liberal dış ticaret politikalarının son bulduğu; ekonominin göreli bir durgunluk içinde dalgalanmalara tabi olduğu; ihraç mallarına yönelik talepteki düşme ve dış kaynakların belli bir düzeyi asmaması yüzünden doğan dış tıkanmaya tepki olarak ithalat sınırlamalarına gidildiği bir dönem olarak tanımlanabilir.”

90’lı yıllarda Uzanların sahip oldukları medya ve telekomünikasyon yatırımları şunlardır:

Medya Yatırımları

 Star Televizyon Hizmetleri A.Ş: 1991

 Ulusal Basın Gazetecilik: 1999

 Park Medya Filmcilik: 1999

 Birikim Gazetecilik ve Matbaacılık: 1998

 Medya Pazarlama: 1999

 RT. Net: 1998

 Rumeli Yazılım: 2000

 Standart Pazarlama: 2000

 Star Digital: 1999

Telekomünikasyon Yatırımları

 Telsim: 1994

 KKTC Telsim: 1995

 Rumeli Telekom: 1993

 Rumeli Teknik: 1996

 Ünitel: 1995

 Aktif Kablo: 1998

 Kartel: 1998

 Artel: 1996

 JPP: 1997

 Rumeli Tanıtım: 1999.

cem uzan ve genç parti

Yukarıdaki yatırımlardan anlaşılacağı üzere, Uzan Grubu medya ve telekomünikasyon sektöründe 90’lı yıllarda medyanın patronu sayılabilecek bir hale gelmişlerdir.

Bu ileriki safhalarda karşılaşacağımız siyasi boyutta bir güç olarak karşımıza çıkmaktadır. 1960 yılında İstanbul’da doğan Cem Uzan ise, 1980 yılında İstanbul Alman Lisesi’nden mezun olmuş ve yüksek öğrenimini ABD’de Pepperdine Üniversitesi’nde iş ve yönetim üzerine tamamlamıştır. Üniversite eğitimi sonrasında, Türkiye’ye dönen ve Şahenk Grubu’ndan satın alınan İmar Bankası’nda iş hayatına başlayan Uzan, grubun çeşitli kademelerinde görev de kaldıktan sonra, “Magic BoxStar” ile medya sektörüne giriş yapmış olur.

Cem Uzan, 90’lı yıllarda kurduğu “Tele On ve Kanal 6” gibi televizyon kuruluşları ile bu sektörde hatırı sayılır bir medya patronu haline gelmeye başlamışken, 1999 yılında “Star” gazetesi ile yazılı basın alanına yeniden giren Uzan Grubu da, sayıları artan televizyon ve radyo kuruluşları ile gazeteleri sayesinde, 90’ların sonunda Türkiye’nin en büyük medya holdinglerinden biri haline gelmeyi başarmışlardır.

İsmini, 1990 yılında Turgut Özal’ın büyük oğlu Ahmet Özal’la birlikte kurdukları, Türkiye’nin ilk özel televizyonu Magic Box-Star ile duyuran Cem Cengiz Uzan, “Forbes Dergisi”nin 2002 yılında yaptığı araştırmalara göre dünyadaki en zengin 312. kişi olan Kemal Uzan’ın büyük oğludur. Baba Uzan, 1950’li yılların ortasında inşaat mühendisi olarak inşaat ve müteahhitlik firması kurarak iş hayatına başlarken, 1980’lerde İmar Bankası’nın satın alınması ve Adabank’ın kurulmasıyla finans sektörüne adım atmıştır. 1965 yılında ‘Yeni İstanbul’ gazetesini satın alarak Babıali deneyimi de yaşayan Kemal Uzan, 80’li ve 90’lı yıllarda çimento, inşaat, finans, medya, enerji, demir-çelik, telekomünikasyon ve spor gibi sektörlerdeki yatırımlarıyla Türkiye’de ve dünyada en zengin kişiler arasına girmeyi başarmıştır.

Cem Uzan, aynı zamanda Genç Parti’nin kurucusudur. Kurulmasından kısa bir süre sonra 3 Kasım 2002 seçimlerinde beklenmedik bir başarı elde etmiştir. Bu başarısı Genç Parti’yi Meclis’e taşıyamamış olsa da, AKP’nin tek başına iktidar olmasına dolaylı olarak katkıda bulunduğu görüşü dile getirilmiştir.

Genç Parti’nin Kuruluşu Öncesi Ve Uzan Grubunun 46. Yıl Kutlamaları

Nedim Şener’in kitabında yer verdiği, Uzan Ailesine yakın olduğunu belirten bir kişinin yazdığı mektup, Uzanların neden siyasete girdiklerini şöyle açıklıyor:

“Uzanların siyasete girmelerinin zorunlu sebeplerinden birincisi, 2001 yılında Amerikan Motorola’nın Telsim’i davaetmesi durumudur. İkincisi ise, Uzan Grubunun ticarette yaptığı usulsüzlüklerin ortaya çıkmaması için hiçbir sermaye grubu ile ilişkiye girmemesi ve bu konuda ülkede bağımsız hareket etmesinden kaynaklanmaktadır. Eğer ülkedeki herhangi birsermaye grubu ile sıkı ticaret yapmış olsalar, ticarette yaptıkları usulsüzlükler ortaya çıkacak ve haklarında yasal işlem yapılacaktır. İşte bu 2 sebepten dolayı kendilerine siyaseten destek olmak amacıyla politikaya soyunmuşlardır.”

Cem Uzan’ın ve Kemal Uzan’ın bu kutlamalardan önce Berke barajının açılışı esnasında yaptığı konuşmalarda siyasete atılacağının sinyali verildiği söylenebilir. Bunu konuşmaların şu kısımlarından çıkarmak mümkündür.

Kemal Uzan:

“Sistem hatalıdır. Bizim Hazine Müsteşarlığımız kuzu, Dünya Bankası ve IMF kurttur. Kredi sözleşmeleri kurdun kuzuyu çıtır çıtır yemesi için hazırlanmıştır. Dünya Bankası ve IMF’nin Cumhuriyet dönemi öncesinde Düyun-u Umumiye ile Galata Bankerlerinden hiçbir farkı yoktur. Türkiye Lozan Antlaşması ile kazandığı ekonomik kararları bağımsızca alabilme özgürlüğünü artık kaybetmektedir. IMF ve Dünya Bankası kim oluyor ki Türkiye Büyük Millet Meclisi üzerinde hakimiyet kurmaya çalışıyor?”

4628 sayılı Enerji Piyasaları Kanunu’nun da IMF baskısıyla çıktığını belirten Uzan, bu kanunun “Bir kapütülasyon kanunu” olduğunu iddia eder.

Kemal Uzan’ın bu kadar sert açıklama yapmasındaki sebeplerin başında Uzanlar Grubunun İmtiyaz sözleşmesi sayesinde kazandığı hakların bu kanunla birlikte geçersiz hale gelmesi olduğu düşünülebilir.

Cem Uzan:

“Berke, Türk insanının, Türk işadamının, Türk mühendisinin, Türk teknisyeninin ve Türk isçisinin becerisinin sembolüdür.”

Türk insanının geçmişte dünya çapında eserler meydana getirdiğine söyleyen Uzan, “Yeter ki bize dayatılmaya çalışılan şartların önünde boyun eğmeyelim. ‘Siz Türksünüz, bu isten anlamazsınız, bu isi yapamazsınız’ diyenlerin önünde el pençe divan durmayalım. ‘Evet Türk’üz, ama bu isten anlarız ve bu isi doğru yaparız’ diyebilelim” tespitini yapar.

“Alnımız açık basımız dik duralım. Türk olmaktan gurur duyalım” diyen Cem Uzan “daha nice Berkeler” yapmak gerektiğine söyler ve bunun için “ne IMF’ye, ne Dünya Bankası’na ne de yabancıların hibelerine” ihtiyaç duyulduğunu vurgular. Uzan’ın bütün isteği, bürokratik engellerin kaldırılmasıdır. Cem Uzan konuşmasını bitirirken, son olarak, içinde bulunulan durum ne kadar umutsuz olursa olsun, “bilgimize ve becerimize olan inancımızı” yitirmemek ve “kendimize güvenmek” gerektiğinin altını çizer.

Siyasi hayata atılmadan önce Cem Uzan, şirketlerinin 46. yıl kutlamaları çerçevesinde kimi illerde düzenlenen ve İbrahim Tatlıses, Nalan, Burcu Güneş, Ebru Yaşar gibi sanatçıların katıldıkları konserlerde, son çıkacak sanatçıdan önce sahneye gelerek siyasi nitelikli konuşmalar yapmış ve böylece, nabız yokladığı gibi siyasete de yavaş yavaş ısınmıştır.

Bu kutlamalarda Uzan, sahneye bir pop-star gibi ‘Gençlik Marşı’ eşliğinde çıkarken, sahnede, her defasında “milliyetçi-popülist bir şablona göre ülke meseleleriyle ilgili konuşma yapmış ve yine ‘Gençlik Marşı’ eşliğinde sahneden inmiştir. Bu organizasyonlar, Uzan’ın siyasete atılacağının sinyali olarak değerlendirilirken, aynı zamanda, daha partisi bile ortada yokken her şeyi planladığının bir göstergesi olarak yorumlanmış ve hatta, bir bakıma seçim kampanyası olarak değerlendirilmiştir.

Uzan’ın geniş kitlelere seslenmesinde etkili olan hiç kuşkusuz konserler olmuştur. Ünlü sanatçıların katıldığı konserli kutlamalar, büyük bir seyirci kitlesi çekmeyi başarırken, aynı zamanda, Uzan’ın kendi televizyonlarından konuşma ve konserleri canlı yayınlanmıştır. Her kutlama bir ertesi günkü Star Gazetesi’nde çoğu kez ilk sayfada haber olarak yer almıştır.

Bu haberlerin başlıkları, Cem Uzan’ın yaptığı konuşmalardan seçilen ifadelerle oluşturulmuştur. Uzan’ın yaptığı konuşmaların tam metni de, gazetenin genellikle 15 ve 16. sayfalarındaki “Derin Haber” kısmında verilmiştir. Star Gazetesi’nin eki Star Box’da ise, o günkü kutlamalarda sahne alacak sanatçılara ve kutlamaların yayınlanacağı saate yer verilmiştir. Kutlamalardaki “sonraki durak”lar da yine Star Gazetesi vasıtasıyla kamuoyuna duyurulmuştur.

Düzenlendiği her ilde büyük kalabalıkların iştirak ettiği kutlamalar, televizyondan da yayınlanması ile milyonlara ulaşmıştır.

Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere Uzanlar medya organlarını siyasi anlamda sonuna kadar kullanarak kitlelere daha rahat ve daha kalabalık ortamlarda ulaşmayı başarmışlardır. Cem Uzan’ın, Uzan Grubu’nun 46. yıl kutlamalarının ilk ayağını Samsun’da ve Mayıs ayında gerçekleştirmesi bize oldukça anlamlı olduğu izlenimi vermiştir.

Böylelikle, 19 Mayıs 1919’da Atatürk’ün Samsun’a çıkmasıyla başlayan Kurtuluş Savaşı’na atfen, bir tür “Yeni Kurtuluş Savaşı” başlatıldığının işareti verilmiş olur. Burada kurulmak istenilen analojide IMF, Avrupa ve ABD “işgalci güçler”,Türkiye “hasta adam”, basın kendi şirketleri hariç olmak kaydıyla “mütareke basını”, Ankara da neredeyse “İşbirlikçi İstanbul Hükümeti” olarak kodlanmaktadır. Hiçbir zaman açıkça zikredilmemiş olsa da, bu analojinin mantıksal sonucu “Mustafa Kemal Atatürk-Cem Uzan” eşleşmesidir.

Bunun bir diğer göstergesini bazı yazılarda geçen Atatürk ile saç ve göz benzerliği kurulması da kanıtlar niteliktedir. 46. yıl kutlamalarında gittiği bütün illerde aşağı yukarı aynı konuşmaları yaparak iktidarın yanlış politikasını vurgulamaya çalışarak siyasete giriş sinyali vermeye devam etmiştir. Ayrıca gittiği bütün illerin belirgin özelliklerini vurgulayarak alandaki kitlenin dikkatini üzerine çekmeyi başarmıştır. Buna örnek olarak Aydın konuşmasında “Efeler Diyarı Aydın”, İzmir konuşmasında “Egenin İncisi İzmir”i göstermek mümkündür.

Genç Parti

Uzan Grubu’nun 46. yıl kutlamalarıyla birlikte, kamuoyunda su soru sıklıkla sorulmaya başlamıştır: “Cem Uzan siyasete girmeye mi hazırlanıyor?”. Bununla birlikte, Cem Uzan’ın bir sonraki seçimlere bağımsız bir aday olarak mı, yoksa bir parti kurarak mı katılacağı gibi farklı görüş ve düşünceler oluşmaya başlamıştır. Cem Uzan’ın siyasi kariyeri ile ilgili tereddütler ve soru işaretleri 10 Temmuz 2002 tarihli Star Gazetesi’nin ilk sayfasında “Büyük Gün Bugün” başlığı altında yer alan haberle birlikte büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. Haberde “Türkiye’nin merakla beklediği an geldi, çattı… Cem Uzan ülkenin önünü açacak, gençleri ayağa kaldıracak tarihi açıklamasını bugün yapacak. Türkiye saat 21:30’da ekran başına kilitlenecek.” açıklaması yapılmış ve konuşmanın yayınlanacağı kanalların adı verilmiştir.

Yayın saatinde Cem Uzan 12 dakikalık bir konuşma yapmıştır. Bu konuşma kendi medya organları ve diğer birçok medya organında aynı anda yayına girmiştir. Konuşma; Star, Show TV, NTV, TV8, Kanal 6, Star 2, Haberturk, Number1, Skyturk, M-1, Best TV, Flash TV, Bursa AS TV, Ege TV, Tatlıses TV, Adana Tempo TV, Trabzon Zigana TV kanallarından aynıandayayınlanmıştır. AGB4’nin yaptığı ölçüme konuşma esnasında dokuz milyon kişi Cem Uzan’ın konuşmasını dinlemiştir.

Cem Uzan’ın konuşmasının bir kısmı şöyledir:

“Bu akşam sizlerin karşısına; çalışmak isteyen ama iş bulamayan Türk gençleri adına, yatırım yapmak isteyen ama yapamayan Türk iş adamları adına, üniversiteye girmek isteyen ama giremeyen Türk öğrencileri adına, yarınına güvenle bakamayan: Türk işçisi, Türk memuru, Türk çiftçisi adına… Türk mühendisi, Türk doktoru, Türk
öğretmeni, Türk esnafı, Türk bilim adamı adına…Türk emeklisi, Türk ev kadını ve Türk çocuğu adına çıkıyorum. Kısaca, Türkiye’de mutsuz, umutsuz, huzursuz, güvensiz ve sağlıksız yaşamak zorunda bırakılan Türk insanı adına çıkıyorum.”

“Bu akşam karşınızda, Türkiyesi’nden memnun olmayan bir Türk vatandaşı olarak bulunuyorum. Atalarına, şehitlerine, gazilerine borcu olduğunu bilen bir Türk evladı olarak bulunuyorum. Ve biliyorum ki; en az 64 milyonu temsil ediyorum. Kalan bir milyon da bizler gibi düşünmeyen, Türklüğüyle gurur duymayan, Müslümanım demeye ağzı varmayan, Türkiye’yi küçümseyen, kendi menfaatlerini Türkiye’nin menfaatlerinin önünde tutan, dolayısıyla da, Türkiye’nin bugünkü durumundan memnun olan bir gafiller topluluğu…”

“Türk, Türk’e güvenemez oldu. Türk, Türk malına güvenemez oldu. Sonunda Türk, Türkiye’ye güvenemez oldu. Büyük Türkiye’nin, büyük Türk milletinin düşürüldüğü duruma bakın: İşsiz, umutsuz, fakir…”

“IMF’nin ekonomisine bulaştığı hangi memleket ayağa kalkabilmiştir?”

“Yabancılar, Onlara her alanda rakip olmamızdan korkuyorlar. Sanayide, tarımda, hayvancılıkta, teknolojide, mimarlıkta, mühendislikte, tıpta, sanatta, hatta ve hatta sporda… Çünkü Türkiye’nin başarıları; Türklüğün ve İslamiyet’in propagandası olacak. Ondan korkuyorlar. Türkiye’nin tarihinden korkuyorlar. Türkiye’nin gençliğinden, dinamikliğinden, çalışkanlığından, zekasından korkuyorlar.”

Türkiye’nin kanını emenlere, emdirenlere, Türkiye’yi sömürge, yani yabancılara bağımlı hale getirenlere ‘Dur’, ‘Yeter’, ‘Haddini aştın’, ‘Bardağı taşırdın’ diye bağırmanın zamanı gelmiştir. Artık birilerinin çıkıp, Türkiye’yi, Türkiye’nin önünü tıkayanlardan kurtarması gerekiyor… İşte o birilerinden “Biri” benim. Cem Uzan…”

“Türkiye’nin yönetimine talibim”

”Oturmayacağız… Hayır oturmayacağız. Ayağa kalktık bir kere…Yürüyeceğiz sonuna kadar…Evet, yürüyeceğiz… Çekilin yolumuzdan… Açın Türkiye’nin önünü… Durduramazsınız… Türkiye geliyor”  diyerek konuşmasına son verir. Bitirişte kullandığı cümleler ilerde yapacağı mitinglerinde sonunda vurgulanacak sloganlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Konuşmanın hemen ardından ekranda Genç Parti’nin Logosu belirir ve nitekim parti kamuoyuna duyurulmuş olur.

31 Temmuz 2002 günü toplanan TBMM’nin erken seçim kararını aniden alması ve partinin seçime girebilecek ölçüde örgütlenmesini gerçekleştirememiş olması dolayısıyla, Uzan alternatif arayışlara yönelmiştir.

İlk üretilen formül, 20 milletvekilinin transfer edilerek TBMM’de gurubu bulunan bir parti haline gelinmesi olmuştur. Fakat, bu formül geçerlilik kazanamayınca, Yeniden Doğuş Partisi (YPD) Genel Başkanı Ahmet Rüştü Çelebi ikna edilerek istifa ettirilmiş ve 2 Ağustos’ta partinin olağanüstü kongreye gitmesi sağlanmıştır. Uzan aday olmasına rağmen, seçimi Mehmet Ali Akgül kazanmış ve partinin adı ve amblemi GP’nin adı ve amblemiyle değiştirilmiştir. Fakat, yapılan değişikliğe Yargıtay vize vermeyince, 23 Ağustos’ta YDP üçüncü kez olağanüstü kongreye gitmiş ve bu kez parti, GP’nin ismini ve amblemini alırken, programını benimsemiş ve genel başkanlığa Cem Uzan getirilmiştir. Böylece, GP’nin 3 Kasım 2002 genel seçimlerine girmesinin önünde bir engel kalmamıştır. Cem Uzan ilk mitingini Konya’da yapmıştır. Yaptığı bütün siyasi mitinglerde 46. yıl kutlamalarında olduğu hemen hemen aynıdır.

2002 Genel seçimlerinde partiler Amerika’daki seçim kampanyalarına özenerek reklam ajanslarıyla çalışma içerisine girmişlerdir. Hem medyanın yoğun kullanıldığı, hem de reklam ajanslarının ağırlığının arttığı bu seçimlerde, Anavatan Partisi Terminal Ajans ile işbirliğine giderken, kampanyada yeni iletişim teknolojilerinden internette tanıtıma ağırlık verilmiştir. Ak Parti, Arter Ajans ile çalışırken, parti tarafından iletişim kanalı ve turu olarak da ağırlıkla miting tercih edilmiş ve Genç Parti’den sonra en çok miting yapan parti olarak karşımıza çıkmaktadır. Doğru Yol Partisi ise Cenajans ile çalışmış ve kampanya sırasında parti bünyesinde ‘Seçim iletişim Merkezi’ kurulmuştur. İktidar partisi olarak secime giren Milliyetçi Hareket Partisi ise, Advise Ajans ile işbirliğine giderken, yeni iletişim kanallarının yanında, National Geographic dergisine partiyle ilgili siyasal reklam yayınlatmıştır.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Adnan Menderes Dönemi Sosyo-Ekonomik Durum (1950-1960)

Cem Uzan – Vikipedi

Kaynak

Abdullah Özpolat, Türk Siyasetinde Reklam Gerçeği: Cem Uzan Örneği

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Abdullah Özpolat’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

1848 Yılında Yaşanan Fransız İhtilali ve Avrupa’ya Yayılan Siyasi Etkileri

Fransız ihtilali kaç yılında oldu? Fransız ihtilali neden yapıldı? Fransız ihtilalinin avrupa açısından önemi neydi? Fransız ihtilali ile Dünya’ya neler geldi?… Fransız ihtilali ile ilgili sorularınıza bu yazımızda cevap bulabileceksiniz.

Fransız İhtilali

Fransa’da 1830 ihtilâlleri sonucunda, X. Charles, tahtını kuzeni Louis Philippe’e bırakarak çekilmek zorunda kaldı. Böylelikle Louis Philippe de devrim tarafından atanan bir kral oldu. Liberal bir anayasaya dayalı meşruti krallık kuruldu. Fakat yeni kraldan Cumhuriyetçiler de, Sosyalistler de, Napolyon taraftarları da, meşrutiyetçiler de hep şikâyetçiydi. Louis Philippe, bunları birleştirecek bir politika izlemek yerine zaman zaman sert tedbirler alarak baskılarını gittikçe arttırdı. Yeni bir sınıf olan işçilerin isteklerini görmezden geldi. Fransız ihtilali ve Fransa içindeki ayaklanmalar…

Bir taraftan da Fransa işçi ayaklanmalarına sahne oluyordu. Ülkenin dışarıda da prestiji gittikçe kayboluyordu. Tüm bu olumsuzluklar, beraberindeki sosyal/ideolojik görüşlerin de etkisiyle, krala ve rejime karşı muhalefeti güçlendirdi. İşte bu ortam içerisinde, hükümetin 22 Şubat 1848’de muhalifler tarafından yapılacak “Reform Ziyafeti” adı verilen toplantıyı yasaklaması, bardağı taşıran son damla oldu. İhtilâl başladı. Halk, “Yaşasın reformlar” diye ayaklandı.

Paris sokaklarında halk ile krallık kuvvetleri arasında üç gün kanlı çarpışmalar yaşandı. Louis Philippe ülkeden kaçtı. Bunun üzerine 24 Şubat 1848’de geçici bir hükümet kuruldu ve 25 Şubat 1848’de Fransa’da Cumhuriyet ilan edildi. 2. Cumhuriyet dönemi başladı. Ancak cumhuriyetçiler ve sosyalistler, bu noktadan itibaren ayrılmaya başladılar. İki tarafın da düşünce ve hedefleri farklıydı. İşçiler, işe ihtiyacı olan tüm vatandaşlara iş garantisinin verilmesini talep ediyorlar ve kaderlerinin değişmesini umuyorlardı.

Cumhuriyetçilerin ağırlıkta olduğu geçici hükümet, işçilerin zoruyla, çalışma hayatına ve işçilerin durumunun düzeltilmesine dair bazı tedbirler aldı. Sonunda Kurucu Meclis seçimleri yapıldı. 500 üye ile Cumhuriyetçiler ağırlıktaydı. 4 Mayıs’ta toplanan Kurucu Meclis, geçici hükümetin aldığı tedbirleri kaldırınca, ülke bu kez yeni bir buhrana girdi. Sosyalistler yeniden ayaklandı, yeni çatışmalar ortaya çıktı. “Haziran Günleri” ya da “Haziran ihtilâli” diye adlandırılan ve 23-26 Haziran 1848 tarihleri arasında gerçekleşen olaylarda Sosyalistlerle Cumhuriyetçi Hükümet yanlıları 4 gün boyunca çatıştı.

 

Ancak olaylar hükümet tarafından bastırıldı. Sonuç olarak kralı birlikte deviren cumhuriyetçiler ve sosyalistler bu olaylarla kesin olarak birbirinden ayrıldılar. Bu olaylardan sonra Kurucu Meclis, 12 Kasım 1848’de İkinci Cumhuriyetin Anayasası’nı kabul etti. 10 Aralık 1848 tarihinde yapılan seçimle Napoleon Bonapart’ın yeğeni Louis Napoleon büyük bir çoğunlukla Cumhurbaşkanlığı’na getirildi. Louis Napoleon, Cumhurbaşkanı olduktan hemen sonra amcasının izinden gitti.

Fransa’da yeniden imparatorluğu kurmak istedi. Cumhurbaşkanlığı süresini on yıla çıkardı. Yetkilerini çoğalttı. İkinci bir halk oylamasıyla imparator olması halk tarafından büyük çoğunlukla kabul edildi ve kendisini III. Napolyon adıyla imparator ilân etti (2 Aralık 1852) Böylece Fransa’da, daha çok özgürlük elde edebilmek için başlayan 1848 İhtilali sonucunda kurulan İkinci Cumhuriyet, sadece dört yıl sürdü ve yerine İkinci İmparatorluk dönemi olan, III. Napoleon dönemi (1852-1870) başlamış oldu. 1848 Devrimi, ismi bugün pek anılmasa da günümüzde hâlâ etkilerini sürdüren, özellikle işçi mücadelesi bakımından çok ibretlik örnekler içeren önemli bir hadisedir. 1848 Devrimi’ne bir dünya devrimi diyebiliriz.

kanlı devrim olarak adlandırılan fransız ihtilali

Çünkü yalnızca Paris’teki bir devrim olarak kalmamış, Avrupa’nın bütün siyasal manzarasını değiştirmiştir; ulusal devletler ortaya çıkıp parlamenter rejimler ve cumhuriyet güç kazanmıştır. Avusturya- Macaristan, çeşitli ırk ve mezhepten müteşekkil kozmopolit bir imparatorluktu. Paris’te cumhuriyetin ilanı haberi, Avusturya’ya birkaç gün içinde ulaştı. Prag sokakları sansürün kaldırılması ve anayasa isteyen bildirilerle doldu. Viyana’da halk, 13 Mart 1848’de anayasa ve özgürlük için ayaklandı. Metternich istifa ederek İngiltere’ye kaçtı. Böylece Metternich dönemi sona erdi. İmparator I. Ferdinand halkın isteklerini kabul ederek, meşruti bir anayasayı yürürlüğe koyacağına söz verdi.

Ancak daha sonra vaatlerinden caymaya çalıştı, Kurucu Meclis’le anlaşamadı, tahttan çekildi. Bağımsızlık isteyen Macarlar da Lajos Kossuth (Macar liberallerinin önderi) öncülüğünde ayaklandılar. Bunun üzerine 1849 yılında büyük bir Rus ve Avusturya ordusu Macar bağımsızlık hareketini kanlı şekilde bastırdı. Macaristan yeniden Avusturya’ya bağlandı. Böylece, Avusturya’da liberalizm, Macaristan’da milliyetçilik şeklinde beliren 1848 İhtilali başarısız oldu. Lajos Kossuth gibi bazı Macar ve Leh (Polonyalı) milliyetperverlerin Osmanlı Devleti’ne sığınması, Avusturya ve Rusya’nın baskısına rağmen Osmanlı Devleti’nin bu mültecileri iade etmemesi ise gerginliği ve “mülteciler meselesi”ni doğurdu. Küçük devletlerden meydana gelen Almanya’da 18 Mart 1848’de, Prusya’nın başkenti Berlin’de halk anayasa isteğiyle krala karşı ayaklandı. Fransız ihtilali, radikal ve liberaller için ne ifade ediyor?

Radikaller ve liberaller siyasi baskıların bitmesini, basın özgürlüğü ve seçim haklarının genişletilmesini istiyorlardı. Ayaklananların çoğu yine esnaftı. Prusya’daki hareket başarı ile sonuçlandı. Bu hareket kısa bir süre içerisinde diğer küçük Alman devletlerine de yayıldı ve buralarda da işçiler ayaklandı. Belli oranlarda demokrasiye dayalı anayasalar elde edildi. Fakat Almanlar için, ulusal birliğin bir an önce kurulması daha önemliydi. 28 Mart 1849’da Alman Anayasası kabul edildi ve ardından Almanya İmparatorluğu’na, Prusya Kralı IV. Friedrich Wilhelm seçildi.

Böylece Alman ulusal birliğinin kurulması yolunda önemli bir adım atıldı. Ancak Avusturya, Prusya’nın Alman devletlerinin başına geçmesine karşı çıktı. Kral IV. Friedrich Wilhelm, 28 Nisan 1849’da imparatorluğu reddetti, Alman ulusal birliğinin kurulması meselesi olumsuz sonuçlandı. İsyanlar başarısız oldu. Meclislerin yetkileri azaltılıp yok oldu. İhtilâl, siyasi birlikten yoksun İtalya’da da kısa sürede yayıldı. Avusturya’nın etkisinden kurtulup ulusal birliği sağlamak için anayasal hareketler başladı. Piyemonte Kralı Carlo Alberto ve Roma Kilise Devleti’nin başı Papa IX. Pius ayaklanmalar karşısında birer anayasa kabul etmek zorunda kaldılar. Daha sonra Papa Roma’dan kaçtı ve cumhuriyet ilan edildi (Aralık 1848). Fransız ihtilali ve Avusturya…

Avusturya, kendi içindeki bunalımı atlatınca bağımsızlık hareketlerini bastırmaya yöneldi. 1849 Martı’nda Lombardiya bölgesine giren Piyemonte orduları, Avusturya’nın müdahalesiyle yenildi. Fransız kuvvetleri ise 1849 Temmuz’unda Roma’yı işgal ederek cumhuriyete son verdiler. Papa tekrar devlet başkanı oldu. Anlaşılan oydu ki İtalyan birliğinin kurulması için Avusturya’nın karşısında diğer büyük devletlerin yardımına ihtiyaç vardı. 1848 yılında Hollanda ve İsviçre’de, 1849’da Danimarka’da yeni anayasalar hazırlandı, demokratik yönetimler kuruldu. İngiltere’de ise işçiler daha geniş haklar elde etmek için harekete geçtilerse de başarılı olamadılar. Osmanlı Avrupası’nda da, Eflak- Boğdan’da ulusal birlik için hareketler başladı.

Bu da, Kırım Harbi’ne giden yolda önemli bir basamak oldu. İspanya da devrimden etkilendi.1948 ihtilalleri en sonunda başarısızlıkla sonuçlanmış olsa da çok önemli siyasi etkiler bıraktılar. Devletlerin sonraki siyasi gelişmelerini etkilediler.1848 İhtilâlleri ile en çok başarıya ulaşan akım, liberalizm oldu. Avrupa’da birçok hükümdar liberal bir yönetimi kabul etmek zorunda kaldı. Milliyetçilik ve sosyalizm de hızla gelişmeye devam etti. Çünkü devrimler halkçı nitelikteydi. Avrupa’da ihtilaller, domino etkisi yapar…

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

1815 Viyana Kongresi Kararları ve Avrupa’da Oluşturulan Siyasi Düzen

Suriye’de Enerji Kaynakları ve Türkiye

Bu Çalışmanın Tüm Hakları Betül KARATAY’a Aittir.

KAYNAKÇA

DİA- Fransa maddesi
DİA- Avrupa maddesi
DİA- İngiltere maddesi
DİA- Avusturya maddesi
DİA- Macaristan maddesi
DİA-Almanya maddesi
DİA- Sosyalizm maddesi
YAKINÇAĞ AVRUPA TARİHİ- Anadolu Üniversitesi açık erişim (YÖK platformu) (Fransız İhtilali)
Eric Hobsbawm- Devrim Çağı (1789-1848) Fransız İhtilali
N. V. Yeliseyeva- Yakın Çağlar Tarihi
J.M. Roberts- Avrupa Tarihi
John Merriman- Modern Avrupa Tarihi, çeviren Şükrü Alpagut, Say Yayınları

Xi Jinping’in Siyasal Programı ve Çin’in Büyük Stratejisi (2020)

Xi Jinping ve Çin

ÇKP 18. Kongresinde Çin’in ancak sosyalizmle kurtulabileceğini, Çin’in gelişmesinin de ancak Çin’e Özgü Sosyalizmle gerçekleşebileceğini vurgulanmıştır. Çin’e özgü sosyalizm yolu, ülkenin sosyalist modernleşmesini
gerçekleştirmenin ve halkın güzel yaşam kazandırmanın tek yolu olarak görülmektedir. Çin’e Özgü Sosyalizm yolunda, ekonomi inşası merkez olarak benimsenmiş, ekonomi, siyaset, kültür, toplum ve ekolojik medeniyet inşası eşgüdüm içinde ilerletilmeye çalışılmaktadır. Dört temel ilkede ısrar edilmektedir; sosyalizm yolunda, halkın demokratik diktatörlüğünde, ÇKP’nin liderliğinde ve Marksizm-Leninizm ve Mao Zedung Düşüncesi’nde ısrar etmeyi içermektedir. Reform ve dışa açılma kararlılıkla sürdürülür; toplumsal üretici güçler durmadan özgürleştirilirken, bütün vatandaşların ortak refahı adım adım ilerletilir, insanların kapsamlı gelişmesi sağlanılmaktadır.

Çin’e Özgü Sosyalizm sisteminde, özlü siyasi sistem ve temel siyasi sistem ile temel ekonomik sistem ve diğer tüm alanlardaki yapısal mekanizmalardan oluşan somut sistemlerin arasında köprülerin olması dikkat çeken bir role sahiptir.

Bunun yanında devlet kademesindeki demokratik sistem ile toplum taban demokrasisi sistemi arasında ki birleşim oldukça ehemmiyet arz etmektedir. ÇKP’nin liderliği ile halkın kendi efendisi olması ve hukuk devleti ilkesi arasındaki entegrasyona büyük önem verilmektedir. Özlü siyasi sistem, Halk Meclisi sistemidir. Halk meclisi, Çin Halk Cumhuriyeti’nin devlet yönetiminin örgütlenmiş biçimidir. Halk tarafından seçilen temsilcilerden oluşturulan Ulusal Halk Meclisi ile değişik kademlerdeki yerel halk meclisleri, halkın devlet yetkisini kullandığı organlar olma özelliği taşır. Ulusal Halk Meclisi, Çin devletinin en yüksek yetki organı olup, anayasayı düzeltme ve değiştirme, yasama ve devletin belli başlı konularında karar verme yetkileriyle donatılır. Yerel halk meclisleri ise, yerel yönetimlerin yetki organları olup anayasa ve yasalarca verilen yetki sınırı içerisinde bulunduğu bölgedeki önemli konularda karar verir. Temel siyasi sistem ise özetle siyasi danışma sistemi, etnik bölgesel özerklik sistemi, mahalli özyönetim sistemi ve ÇKP liderliğindeki çok partili işbirliğindenmeydana gelir. ÇKP liderliğinde koordine edilen siyasi danışma sistemi ile çok partili işbirliği ÇKP ile bütün demokratik partiler partisizler arasında siyasi konularda istişarelerin yapıldığı bir düzenlemedir.

xi jinping ve çin halk cumhuriyeti

Etnik bölgesel özerklik sistemi, devletin yönetimi altında, azınlık etnik grupların toplu halde yaşadığı yörelerde bölgesel özerklik uygulanarak kurulan özerk yönetim organlarıyla özerklik hakkını kullanmalarını güvence altına alan bir sistemdir. Temel ekonomik sistem ise esasını kamu mülkiyetinin oluşturduğu, diğer değişik mülkiyetlerin de bir arada geliştiği bir ekonomik düzenlemedir. Xi Jinping, iktidara geldikten sonra parti disiplinini uygulamak ve iç birliği sağlamak için çok çeşitli önlemler almıştır. Özellikle ülke çapında yaşanan işsizliğin artması, gelir dağılımında meydana gelen uçurum, orta sınıfta gitgide yükselen memnuniyetsiz ortam, ekonomik büyümenin yavaşlaması, gelir dağılımında eşitsizlik, işsizlik artışı, devlet kontrolündeki şirketlerin meydana getirdiği tek taraflı güç, orta sınıfta artan memnuniyetsizlik, sosyal sağlık hizmetlerinin yetersizliği, parti içinde etkisi giderek daha fazla hissedilen çekişmeler, siyasi yolsuzluk, Tibet ve Sincan’da meydana gelen olaylar, Tayvan ve Güney Çin Denizisorunu,Japonya ile gerilim düzeyi giderek yükselen ilişkiler gibi ülkenin dışında ve içinde oluşan pek çok problemi de liderlikle birlikte devralmıştır.

Jinping’in ekonomik açıdan hedefleri; Ülkenin kişi başına düşen milli gelir seviyesini yükseltmek, dengeli sürdürülebilir bir büyüme, ekonomik batı ile doğu arasındaki kalkınma farklılığının azaltılması birincil önceliklidir.

18. Parti kongresinde belirttiği gibi adil ve herkese eşit mesafede bir hukuk sistemi önceliklidir. Sosyalist uyumlu bir toplumu sürdürebilir kılmak için eğitim seviyesini yükseltme, iş fırsatları yaratma, gelir uçurumunu azaltma ve
yoksullukla mücadele ederek refahı sağlama sosyal açıdan hedefler arasındadır. Yolsuzlukla mücadele kampanyası, Politbüro Daimî Komitesi üyeleri de dahil olmak üzere önde gelen bürokratların ve emekli Komünist Parti yetkililerinin sarsılmasına yol açmıştır. Çinli bir milliyetçi olarak nitelendirilen sivil toplum ve ideolojik söylem üzerindeki kısıtlamaları artırmış ve Çin’deki internet sansürünü “internet egemenliği” kavramı olarak savunmuştur. Xi Jinping, “Çin Rüyası” sloganı altında bireysel ve ulusal özlemlere vurgu yaparak, yasalara uygun hareket etmek ve yasal kurumları güçlendirmek için daha fazla sosyalist piyasa ekonomisi reformları çağrısında bulunmuştur.

Komünist Parti’nin sesini dünyaya duyuran Quishi’de Xi Jinping tarafından kaleme alınan makalede, Mao’nun “tek bir hedef etrafında birleşmiş, ideolojisi net, sıkı disiplinli bir parti” çizgisine göndermede bulunup Parti’yi yeniden düzenleyerek arındırma çağrısı yapmıştır.

İdeolojik anlamda yenilenmeyi kapsayan çağrı aynı zamanda uzun süredir devam eden yozlaşma ve yolsuzlukların önüne geçmeyi amaçlamaktadır. Xi Jinping ayrıca parti içindeki iş birliği ile dayanışmaya her koşulda korunması, tam demokratik merkeziyetçi yapının devamı ve parti tüzüğüne aykırı düşen uygulamaların kaldırılması gerektiğini ifade etmiştir. Parti tüm bu adımlar esnasında kitlelerle arasında kurduğu yakın bağlarını koruyacaktır.Gerektiğinde özeleştiri yapmaktan geri durmayacaktır. Son olarakise öznel, bürokratik, sağlıksız davranış biçimlerinden ve geçmişten bu yana dek Parti’ye büyük oranda zarar veren dolandırıcılık, kişisel kazançların peşinde koşma, yalnızca keyfe bağlı kararlar verme ve sahip olunan gücü kötüye kullanma gibi etmenlerden kurtarmayı hedeflemiştir.

Xi Jinping, potansiyeli yüksek addedilen sektörlerdeki yabancı ve özel sektör oyuncularını çekerek daha fazla rekabete izin vermiştir. Genel kurul büyük ölçüde Çin’in insan hakları sicilinde leke olarak görülen “ emekle yeniden eğitim laogai “sistemini ortadan kaldırmaya karar vermiştir. 1 Ocak 2016’dan itibaren tek çocuk politikası da kaldırılmış ve iki çocuk politikasına geçilmiştir. Xi Jinping lider olduktan sonra gerçekleştirdiği yurt dışı gezileri, ekonomiden çok politik önceliklerini ortaya koymuştur. İlk gezisini Rusya Federasyonu’na yaparak iki ülke arasındaki iş birliğine verdiği önem vermiş. Dış politikada Rusya’nın AB’ne yönelik ikili ilişkiler bazındaki izlediği siyaseti Çin’de sürdürmektedir. Ukrayna krizi patlak verdiğinde Çin çekimser kalıp ne Rusya ne de AB’ni karşısına almıştır. AB’nin tamamı yerine, Almanya, Fransa başta olmak üzere belirli ülkelerle ilişkiler ileri seviyeye çıkartılmıştır. Diğer yurt dışı gezileri Afrika ve Latin Amerika’ya yapılmıştır. Bir yıl sonra AB ülkelerine ziyaret gerçekleşmiştir.

AB, Çin için her zaman önemli bir stratejik partner olmuştur. Bu ilişkiyi sürdürebilmek için, 2013 yılında 2020 İş birliği İçin Stratejik Ajanda oluşturulmuş, barış ve güvenlik, refah, sürdürülebilir kalkınma ve karışıklık insan değişimi ana başlıkları altında hangi alanlarda işbirliğinin sürdürülebileceğine yer verilmiştir. 2003’den beri devam eden stratejik iş birliği, her yıl yapılan zirve ve bakan düzeyindeki toplantılar ile de kurumsallaşmıştır. Kasım 2013’te, 18. Merkez Komitesinin Üçüncü Genel Kurulunun bitiminde Komünist Parti hem ekonomik hem de sosyal politikadaki değişikliklere değinilen kapsamlı bir reform gündemi sunmuştur. Xi Jinping, genel oturumda Zhou Yongkang’ın alanı olan büyük iç güvenlik organizasyonunun kontrolünü sağlamlaştırdığını belirtmiştir. Xi Jinping ile birlikte yeni bir Ulusal Güvenlik Komisyonu kurulmuştur. Kapsamlı Derinleşme Reformları Merkezi Lider Grubu; reformların uygulanmasını denetlemek için Xi Jinping’in önderliğinde kurulan bir başka politika koordinasyon organı olarak ortaya çıkmıştır. Ekonomik alanda devletin sermaye dağıtımına katılımının kademeli olarak azaltılmasına karar verilmiştir. Bunun potansiyeli yüksek sektörlere yabancı ve özel sektör oyuncularını çekerek rekabetin artırılması yoluyla yapılmasına karar verilmiştir.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Çin’in Enerji Politikalarının Temelleri ve Ekonomik Kalkınmasında Enerji Kaynaklarının Rolü

Çin Felsefesi’nin Önemli İsmi Lao Tzu Ve Felsefi Argümanları

Önde Gelen Alt Coinler

Kaynak

Cemal Kırman, Xi Jinping Dönemi Çin’in Akdeniz Politikası

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Cemal Kırman’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Adnan Menderes Dönemi Sosyo-Ekonomik Durum (1950-1960)

Adnan Menderes döneminde ekonomi nasıldı? Adnan Menderes dönemi uygulanan sosyo-ekonomik politikalar nelerdir? Adnan Menderes Hükümetinin ekonomi alanında aldığı yardımlar ve daha fazlası, bu yazımızda. Tarih arşivi sizler için Adnan Menderes dönemi ekonomisini araştırıyor.

Adnan Menderes Döneminde Ekonomik Durum

5 Ocak 1946’da CHP’den ayrılan beş milletvekilli, Demokrat Parti’yi kurdular. Demokrat Parti 14 Mayıs 1950 seçimlerinde toplam oyların % 53’ünü alarak iktidara geldi. Parti’nin lideri Celâl Bayar meclis tarafından cumhurbaşkanı seçildi, hükümeti kurma görevini Aydın Milletvekili Adnan Menderes’e verdi. Menderes, tam 10 sene başbakanlık yaptı ve bu döneme ismini verdi. Türkiye Cumhuriyeti’nin yabancı yardımı ve dış borçlanmaya açılması bu dönemde başladı. Marshall Planından ilk defa bu dönemde yardım alındı.

1945-50 arası CHP Hükümetlerinin hazırlığını yaptığı çalışmalar aslında DP iktidarının rotası oldu. Hükümet, esas ağırlığı tarım ve ulaştırma olan, makineleşme ile birlikte yürüyecek bir kalkınma hamlesi denedi, bu nedenle tarım sektörünü daha çok önemsemiştir. İlk birkaç yıl gayet başarılı da oldu. 1950-1954 yılları arasındaki icraatları ile millet faktörünü siyaset arenasına dahil ederek, özellikle köylü kesimin büyük desteğini aldı. O yıllarda köy nüfusunun çok fazla olduğu için, köy oylarını alarak seçimleri kazandı. Traktör sayısındaki büyük artış, tarımsal krediler ve hepsinden önemlisi köylünün ürününü satacağı pazarlara ulaşması gibi tarım politikaları köylüyü çiftçi yapmıştı. Öte yandan limanlar, barajlar, köprüler köy içme suları gibi hizmetler sayesinde Türkiye adeta şantiyeye dönüşmüştü.1950-52 arasında tarımsal ürünlerin yurtdışı fiyatları, Kore savaşı yüzünden yüksekti. Hükümet, meclise sormadan asker gönderdiği Kore Savaşı’nın sağladığı avantajla ABD’nin desteğini aldı. Kore Savaşının getirdiği yüksek konjonktür (1951-1953) dünya piyasasında hammadde fiyatlarını fırlattı ve pazarları genişletti. Çiftçinin ürünü bol ve pazara ulaşabilir durumdaydı. Tarım sektöründe gelir artışı vardı ve çiftçi servet biriktirebiliyordu. 1951 yılında “Yabancı Sermaye Yatırımlarını Teşvik Kanunu” çıkarıldı. Bu kanunla yabancıların Türkiye’ye yatırımda bulunması arzulanıyordu. Gelen yabancı yatırım oranları beklenenden çok az olunca, 1954 yılında “Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu” çıkarılarak, yabancılara çok daha geniş imkanlar ve teminatlar sağlandı. Özellikle son çıkan kanunla yabancılara istedikleri her türlü iktisadi alanda faaliyette bulunmasına imkan sağlandı. Ayrıca 1954 yılında çıkarılan, 1955 ve 1957 yıllarında değişikliklere gidilen Petrol Kanunu da yabancı sermayeyi çekmeye yönelikti. Fakat sermayeyi özendirmeye yönelik bu çabalar kayda değer bir sonuç veremedi.

1952’de Türkiye’nin NATO’ya girişi TBMM’de onaylandı. Bunun akabinde Köy Enstitüleri öğretmen okuluna dönüştürüldü. 1953’e kadar tarım sektöründeki gelişme önce daha hızlı, sonra daha yavaş bir şekilde arttı. Bu süre içinde tarımdaki kişi başı gelir iki katına çıktı. Daha sonra kent nüfusun artışı ile birlikte tarımda makineleşme geliri arttırdı, bir yandan da Anadolu’nun toplumsal yapısını değiştirmeye başladı. Karayollarına verilen önem sayesinde mübadele aracı maldan paraya dönüştü. Köylü, para ile tanıştı. Para, köylünün kenti ve kent hayatını keşfetmesiydi. Pek çok ilde kurulan şeker fabrikaları, hidroelektrik ve termik elektrik santralleri, barajlar yanısıra, köylünün ürününü alarak depolamak için silolar, işlemek için fabrikalar, ürünün çeşitlendirilebilmesi için toprağın sulamasına yönelik yatırımlar ile iktisadi hayattaki kamu varlığı genişlemeye devam etti. DP hükümeti, bireylerin yetişemediği her yerde olmayı arzu etmekteydi. Tarımla bağlantılı alanlarda yol, liman, baraj, sulama işleri gibi konularda geniş devlet yatırımları yapıldı. Çiftçiyi kalkındırmak ve zirai üretimi artırmak için çok geniş bir fiyat destekleme ve kredi verme siyaseti izlendi. Et ve Balık Kurumu, Petrol Ofisi, Turizm Bankası, Toprak Mahsulleri Ofisi, Şeker Şirketi ve Tarım Satış Kooperatifleri gibi giderek çoğalan ve genişleyen Kamu İktisadi Teşekkülleri (KİT) aracılığı ile ekonomi yönlendirildi. Çiftçinin makine-teçhizat alımlarını kolaylaştırmak için Ziraat Bankası aracılığı ile düşük faizli kredi açıldı. Özel sektör gittikçe büyüdü. Yatırımların finansmanı için yoğun bir şekilde dış borçlanmaya gidildi. Dönem boyunca, Türkiye Sınai Kalkınma Bankası dönemin önemli bankalarından ve dolayısıyla finans kaynaklarındandı. Özel ve kamu bankalarının sayısı arttı.

1954-57 arası dönemde devlet memurları ile ilgili köklü değişikliğe gidildi. DP iktidarı baskıcı rejimini sürdürürken bir yandan da Türkiye şantiye görünümünü sürdürüyordu. 1954-58 arasında Anadolu’da kuraklık yaşandı. 1955’te çeşitli mal gruplarında darlıklar görülmeye başlandı, muhalefetin ve halkın tepkilerine yol açtı. Yeniden Milli Koruma Kanunu’nu çıkarıldı. Bu arada soğuk savaş şartları, her yıl bütçenin %30’unun Millî Savunma giderlerine ayrılması zorunluluğunu doğurdu. 1954 ve izleyen yıllarda krediler kısılınca ithalatın düşmeye başlaması, iç ticaret hadlerini hızla sanayi lehine değiştirdi. Ayrıca nüfus artışı hızlandı, kentleşme ivme kazandı ve iç pazar genişlemeye başladı. Bu dönemde devlete ait fabrikalar satışa çıkarıldı.

adnan menderes ve sosyo-ekonomik durum

1954-61 arası dönemde, liberal bir dış ticaret rejimi içinde dış dengenin sağlanamayacağı anlaşıldı. Bu nedenle dış ticaret kontrollerine gidildi. Ancak ticaret açıkları ortadan kalkacağı yerde âdeta kronikleşti. Öte yandan geniş kamu kesimi, özel sermaye birikimi ile fonksiyonel bir bütünlük içinde ekonomik yapıya birleşti. Ekonomik gelişmeler, plansız programsız, günü gününe yönlendiriliyordu. Serbest ticaret rejimi yüzünden dış ticaret açıkları 1950’den 1956’ya kadar büyüyerek devam etti.  DP iktidarı bu sorunlara çözüm olarak IMF’yi düşünmek yerine Millî Korunma Kanunu’nu yeniden yürürlüğe koydu. Ancak dolar, TL karşısında gittikçe değerleniyordu. Ayrıca, bu dönemde bütçe açıklarının ana nedeni, etkin bir vergi sisteminin oluşturulamamış olmasıydı.

 4 Ağustos 1958 İstikrar Tedbirleri: Yurt dışından kredi ve borç bulma koşulları giderek zorlaşıp hatta tamamen yok oldu. 1958’de Türkiye’nin vadesi geçmiş ve ödenmemiş dış borcu vardı. Sonunda dış borçlar ödenemez hale geldi ve Türkiye, IMF’yle, onun şartları doğrultusunda anlaşmak zorunda kaldı. Yeni krediye karşılık 1946’dan beri Türkiye’ye önerilen yatırımlarının sınırlandırılması, kamu harcamalarının ve Türk lirasının değerinin düşürülmesi, IMF’nin şartlarıydı.  Devalüasyon yapıldı, dış ticaret rejimi yeniden düzenlendi, para arzı kontrol altına alınmış, KİT ürünlerinin fiyatları yükseltilmiştir. Ancak bu yıllarda devalüasyon ve KİT fiyatlarının yükseltilmesi fiyatlar genel seviyesinin hızla yükselmesine yol açtı, fiyat artışları 1959 yılında da devam etti. DP hükümeti sosyo-ekonomik politikalarını belli bir program dahilinde yapmadı. Devletin ekonomideki yerini küçültüp ve özel sektöre öncülük verme çabalarında kısmen başarı sağladı. 10 yıllık iktidar döneminin ikinci yarısından itibaren istikrarsızlık meydana geldi ve ağır bir bunalım sürecine gidildi. DP Türkiye’nin gerçeklerini ve kapitalizmin ve uluslararası değişen ilişkiler yumağını yeterince değerlendiremedi. DP, CHP’nin ardından daha aceleci, atak politikalar izleyerek; dış borçlanmaya ve yabancı sermayeye dayalı büyüme politikasını benimsedi. Dış ticaret açıklarının büyümesi ekonomiyi bunalıma sürükledi. Ülke ithalata ve dış kaynaklara bağımlı hâle geldi. Dış enflasyon, dış ödeme zorlukları ve işsizlik ile karşılaşan Türkiye’de, ekonomik bunalım, siyasi bunalımı doğurdu ve askeri bir idare ile dönem kapandı. Siyasi sebepler, kısmen katı bir politika izlenmesi, iktisadi alanda dönemin özellikle ikinci yarısındaki sıkıntılar, etkili ve işlevsel bir vergi düzeninin kurulamaması, Demokrat Parti iktidarının sonunu hazırladı.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Ekonomi Tarihi ve Spekülatif Balonlar

Marshall Yardımı 

Bu Çalışmanın Tüm Hakları Betül KARATAY’a Aittir.

KAYNAKÇA

Türkiye Cumhuriyeti İktisat Tarihi-  Anadolu Üniversitesi Yayınları (Açık Erişim)

Korkut Boratav – Türkiye İktisat Tarihi (1908-2002)

Fevzi Çakmak, Atatürk ve Sonrasında Türkiye Cumhuriyeti’nin Uyguladığı İktisadi Politikalar, Dokuz Eylül Üniversitesi Yayınları (Cumhuriyetin Kazanımları)

1950-1960 arası Türkiye’de Uygulanan Sosyo-ekonomik Politikalar -Arş. Gör. Osman Cenk KANCA (Mustafa Kemal Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi)

DİA- Adnan Menderes maddesi

Mustafa Albayrak, D.P. Hükümetlerinin Politikaları, Türkler Ansiklopedisi, c. 16, sf. 855-877