Ömer Burak Karatay tarafından yazılmış tüm yazılar

Uzun zamandır bildiklerini siz değerli kullanıcılarımıza aktarmaktan mutluluk duyan, araştırıp öğrendikçe bu siteye yazıp diğer insanların da bilgilenmelerini sağlamaktan zevk alan bir yönetici ve yazar. Ekonomi alanındaki gelişmeler / bilgilendirici metinler için www.ekodemi.com'a davetlisiniz. Bizlere her türlü fikir, istek ve şikayetlerinizi admin@kenandabirkuyu.com üzerinden; markalarınızı değerlendirmek ve binlerce tekil kullanıcıya reklamınızı yapmak için reklam@kenandabirkuyu.com adreslerinden benimle iletişime geçebilirsiniz.

Tribünlerin Ve Sosyal Hayatın Sempatik Unsuru: Çarşı Taraftar Grubu

Çarşı’nın kuruluşu
Çarşı adıyla grup Beşiktaş’ı destekleyen bir taraftar gruplarından biridir. Çarşı grubunu diğer taraftar gruplarından ayıran özelliği, Çarşı sadece Beşiktaş’la ve futbolla değil birçok sosyal olayda ön plana çıkan gruplardan biridir. 1980 ihtilalinin getirdiği kaos ortamında, insanlar sağ ve sol siyasi söylemlerden uzaklaştırılmakta ve hızla apolitize edilmiştir. Başta partiler olmak üzere, dernekler, vakıflar ve hemen hemen her sivil toplum kuruluşu kapatılmıştır. Bu ortamda gençler spora yönlendirilmiştir. En çok ilgili çeken ise kuşkusuz futbol olmuştur. Taraftarlık, siyasi ve toplumsal değerlerin önüne geçmiş ve herkes böylesi bir ortamda savunulacak değerlerinin en üst sırasına futbolu koymuştur. Bu savunma ve bağlılık dürtüsü ise, tribünlerdeki şiddeti beraberinde getirmiştir. Bu ortamda, Beşiktaş’ı seven ve Beşiktaş semtinde kulüplerini destekleyen bir taraftar grubu kurmak istemişlerdir. O dönemde bu fikrin doğuşunu, Çarşı grubunun kurucularından Cem Yakışkan, “Çarşı’yı Ararım Abi!” adlı kitabında (2013, ss.22) şu şekilde anlatmaktadır: 27 Mayıs 2008’de grup varlığını sona erdirme almıştır. Bunun üzerine 21 Ağustos 2008 tarihinde 200 kadar taraftar Maçka Parkı’nda bir araya gelerek varlığını devam ettirme kararı almıştır. Kurulduğu günden bu yana Beşiktaş’ı desteklemenin yanı sıra birçok siyasi ve toplumsal olayda boy göstermişlerdir. Kimi zaman destekleyici kimi zaman da lider konumda olmuşlardır.
Çarşı grubunun özellikleri
Kurucuları ve tribün liderleri olsa da, “Çarşı bir ruhtur, bedene indirgenemez” sözüyle kendilerinin takım etrafında birleşen bir kimlik olduğunu ancak kişilerle tanımlanmaması gerektiği mesajını vermektedirler. Çarşı içerisinde birçok sosyal sınıfa ve kimliğe ait, toplumun çok çeşitli kesimlerinden insan bir arada bulunmaktadır. Kurulduğundan beri bu yapılanmayı devam ettirmiş ve Beşiktaş forması giyildikten sonra topluma mal olmuş çok önemli kişiler de dahil olmak üzere herkesin tek kimliği Çarşı’lı veya Beşiktaşlı olmuştur. Çarşı birçok ortamda, birçok farklı proje üretip toplumsal veya futbola yönelik projeler üretse de kendilerine 9 temel kural belirlemiştir. Tüm yaptıkları eylemlerin de bu kurallar ile şekillenmesine özen göstermişlerdir:
Dürüst olacaksın
Yalan söylemeyeceksin
Çocuklara sevgi, kadınlara ve büyüklere saygı göstereceksin
Hayvanları incitmeyecek, gerekirse koruma altına alacaksın.
İnsanları ötekileştirmeyeceksin.
Delikanlı olacaksın.
Sözünün arkasında duracaksın
Arkadaşlarına sahip çıkacaksın
Mahallene, tribüne ve takımına sahip çıkacaksın.
Çarşı bir geleneksel olarak Beşiktaş semtinin merkezinde toplanmaktadır. Çarşı grubu ile özdeşleşmiş Kazan adlı mekân ve çevresinde toplanarak İnönü Stadyuma gitmektedir. Bir semt takımı olması sebebiyle, Beşiktaş semti de takımla ve Çarşı grubu ile özdeşleşmiş, kendi semtleri içerisinde herkesin birbiriyle yardımlaşıp, dayanıştığı bir ortam oluşturmuşlardır.
Çarşı grubunun aynı zamanda politik bir duruşu bulunmaktadır. Çarşı amblemindeki A harfi yerine, Anarşizmin sembolü kullanılmaktadır.  Çarşı kendine özgü duruşunun içerisinde sol tandanslı bir duruş belirlemiştir. Bu özelliğiyle de bir politik duruşu ve mesajı bulunmaktadır. Ancak bir siyasi grup ya da parti ile anılmamaktadır. Siyasi görüşlerini pankartlarında yansıtmaktadırlar. Çarşı grubu, örgütlenmeleri için genel olarak sosyal medya ve kendi resmi siteleri olan Forza Beşiktaş’ı kullanmaktadır. Her konudaki görüşlerini, eylem planlarını, Beşiktaş
ve futbolla ilgili görüşlerini bu yolla iletmektedir. Forza Beşiktaş 1995-1997 yılları arasında bir dergi olarak çıkmıştır. Genel olarak eylemlerini, tribünlerde açtıkları pankartlar yoluyla gerçekleştirseler de birçok siyasi ve toplumsal olayda fiili olarak da yer almışlardır. Pankartlar genel olarak futbol ve toplumsal olayları konu alır. Ancak söylemleri yoğunlukla mizahi öğeler taşımaktadır.
Çarşı grubunun eylemleri
Çarşı’nın çıkış noktası Beşiktaş futbol takımını desteklemek olsa da, kurulduğu 1980’lerden günümüze, ulusal ve uluslar arası birçok konuda görüşlerini tribünler vasıtasıyla duyurmuşlardır. Bu olaylar temel olarak tribün şiddeti, Beşiktaş ile çeşitli konuları hedef alıyor olsa da, çok çeşitli bir skala da görüş belirtmekten kaçınmamışlardır. Çarşı grubu pankartlar yansıttıkları mesajları “Pankartlar bizim hafızamızdır” diyerek tanımlamaktadırlar. Çarşı grubunda hiyerarşik bir yapı bulunmadığından, hemen herkes bir proje ortaya koyabilir ve gerçekleştirebilir. Ortaya atılan fikir, görüş birliği ile kabul edilip, uygulanmaktadır. Çarşı grubundan Deniz projelerin ortaya çıkışını şu şekilde tanımlamaktadır:“15-18 yaşında bir genç bir proje çıkarır getirir bize, konuşulur, tartışılır ve uygulamaya konulur. Aslında bize getirmeden de yapar istediğini. Kimseden izin alınmaz. Yılların biriktirdiği bir kültür olduğu için, zaten o öneri de yapının, değerlerin dışına çıkmaz”
Çarşı grubu; hayvan haklarından, depremzedelere desteğe, kan bağışından savaş karşıtlığına kadar birçok alandaki tepkilerini pankartları ve tribünleri vasıtasıyla dile getirmiştir. Çarşı grubunun eylemlerinden bazıları şu şekildedir :
Sokak hayvanlarını koruma kampanyası : Çarşı grubunun bilinen ilk sosyal projesidir. 80’lerin sonlarında yaptıkları pankartlar ile, kentleşme ile değişen toplum hayatında sokak hayvanlarının yaşamlarına olanak tanımak ve onları korumanın altı çizilmiştir. Üç büyükler centilmenlik anlaşması: 90’lı yıllarda üç büyükler(Galatasaray, Beşiktaş ve Fenerbahçe) arasında artan kavgalar ve tribün savaşları nedeniyle, her üç takımın taraftarları arasında imzalanmıştır. Anlaşma Çarşı grubunun önderliğinde, 1997 yılında yapılmış olsa da her üç takım da riayet etmiştir.
maxresdefault
“Çarşı Pluton’a karşı olanlara da karşı” kampanyası: 2006 yılında uluslararası Astronomi Birliği’nin, Plüton’u gezegenlikten çıkarma kararı üzerine, Çarşı grubu bir bildiri yayınlamıştır ve “Hepimiz Plüton’uz” diyerek, Plüton gezegenine de sahip çıktıklarını belirtmişlerdir. Aslında burada verilen mesaj sadece, Plüton’un gezegenlikten çıkarılmasına verilen tepki değil aynı zamanda toplumdaki ötekileştirmeye karşı yapılan bir duruştur. Konuyla ilgili yapmış oldukları bildiriden, ülkedeki ötekileştirme ile ilgili mesaj verdikleri kısmı şu şekildedir :
“Paris’teki birlik, Plüton’u sadece gezegenlikten diskalifiye etmekle kalmadı; adını da silerek kendisine bir numara verdi: 134340. Plüton’un başına gelenlere aşinayız. Yetiştiğimiz bu topraklarda, birileri, bir yerlerde, bir karar verme yetkisinde olduğunda, sahip oldukları güçle her şeyi kendi egemenlikleri doğrultusunda değiştirme kudretini göstermekten imtina etmedi. Halkın doğuştan sahip olduğu haklarını kullandırtmamaktan, mağduriyetler yaratmaktan, acılara acılar eklemekten hiç mi hiç imtina etmedi. Plüton’un isminin silinip, yerine numara verilmesine biz bu topraklardan aşinaydık mesela. Bu topraklarda yaşayan halkların numaralandırılmasından, insanların fişlenmesinden, isimlerinin değiştirilmesinden aşinaydık. İnsanların ötekileştirilmesinden aşinaydık. Nasıl ki Plüton, diğer sekiz kardeşiyle uzayda salına salına, kimseyi rahatsız etmeden güneşin etrafında huşu içinde dönerken birdenbire kovuldu ise, biz de burada “bütün halklar kardeştir, inanmayan kalleştir” dediğimizde zulme uğruyorduk. Aşinaydık işte.
Çarşı grubu, Plüton’un gezegenlikten çıkarılmasının 7. Yılı olan 24 Ağustos 2013 tarihi için, 25 Ağustos 2013 tarihindeki Konyaspor – Beşiktaş maçında “ Hepimiz Plüton’unuz” pankartı açıp, tekrar bir bildiri yayınlayarak, Plüton’u unutmadığını belirtmiştir.
“Nükleersiz Türkiye!” kampanyası: Kuruluşunun 25. Yılında, Greenpeace ile ortaklaşa düzenledikleri etkinlikte, “Nükleersiz Türkiye!” yazan dev bir pankart açmışlar ve aynı zamanda bir bildiri yayınlamışlardır. Çernobil Faciasının boyutlarını ve günümüze yol açtığı başta kanser ve çevre kirliliği gibi birçok soruna dikkat çekilmiştir. Ayrıca, Çernobil Faciasının ülkemizde en çok etkilediği Karadeniz’e ve kanser vakalarına da dikkat çekmektedirler. 2007 yılında kansere yenik düşen Karadenizli Rock Şarkıcısı Kazım Koyunucu’yu da her yıl pankartlarla anarak bu konuya dikkat çekmektedirler. Bu konudaki en dikkat çekici pankartları “Kanserden Karadeniz ölmesin, yeter ulan!” olmuştur.
Orhan Pamuk’un Nobel’i alması: Ülkemizin tek Nobel Edebiyat Ödüllü yazarı Orhan Pamuk, ödülü almasının ardından birçok spekülasyona sebep olmuştur. Pamuk, bir Fenerbahçeli olsa da, Çarşı grubu tribünden bu ödülü desteklediğini ilan etmiş ve tebrik etmiştir. Böylelikle kişi veya kurumları futbol kimlikleri ile değil, icraatları ile desteklediğini belirten bir duruş sergilemişlerdir.
Bülent Ecevit’i anma: Türkiye’de sosyal demokratlar için sembol bir isim olmuş olan, Demokratik Sol Parti’nin kurucu ve bir dönem Başbakanlık yapmış olan Bülent Ecevit’i de “Karaoğlan, Kara Kartal seni unutmayacak” pankartı ile anmışlardır. Kızılay’a kan bağışı: 25. yıl etkinlikleri kapsamında, maç öncesi Kızılay bağış Çadırı’na giderek, toplu kan bağışında bulunmuşlardır. Başta Beşiktaşlılar olmak üzere herkese de kan bağışı için çağrı da bulunmuşlardır. Bu kampanyaya çağrıda bulunurken ortaya çıkan mizahi pankartlardan biri şöyledir : “Kanlarımızı Fenerbahçe’ye, organlarımızı da Fenerbahçe’ye bağışlıyoruz.
“Hepimiz Eto’o’yuz” eylemi: Çarşı ırkçılığa karşı da söylemini geliştirmiştir. Barcelona’da oynadığı dönemde ırkçı protestolara maruz kalan Kamerunlu siyahî oyuncu Samuel Eto’o için “Hepimiz Eto’o’yuz” şeklinde pankart açmışlardır.“Güneşin çocuklarını giydiriyoruz” kampanyası: Başta İstanbul’un varoş semtleri olmak üzere, Anadolu’nun birçok noktasında, yoksul çocuklara kırtasiye, yiyecek ve giyecek yardımı yapmışlardır.
Kampanya’da aşağıdaki bildiriyi kullanmışlardır:
“Kuralları sayıyoruz:
Üç korner bir penaltı sayılır.
Kaleci topu üç kere sektirirse rakip açılır.
Taç kullanan kendi önüne atınca, taç değişir.
Pas vermeden atılan gol sayılmaz.
Beşte devre onda biter.
Japon kale maç yapılıyorsa, herkesin ayrı kalesi olur.
Maçtan sonra gelen su ortak içilir.
Bu kurallarla futbolu öğrenen, toprak sahalarda büyüyen bir kuşak olarak bayramlıklarımızı paylaşıyoruz. Çünkü biliyoruz ki paylaştıkça insan kalıyoruz. Çünkü paylaştıkça çoğalıyoruz. Çünkü çocukluğumuzu, çocuklarımızı unutmadık unutmayız. Beşiktaş çArşı taraftarları olarak Ramazan ayı boyunca her akşam iftarına oturduğumuz güneşin sofrasından kalkıp, bayramda güneşin çocuklarını giydiriyoruz. 0-15 yaş grubu yeni çocuk kıyafetlerini her gün Beşiktaş Kartal heykeline ve Abbasağa Parkı’na 16-20.00 arasında getirebilirsiniz.”
Yayınladıkları bildiri ile çocukluğunda sokakta futbol kültürde büyüyen ve paylaşımın yoğun olarak yaşandığı bu kültürde yaşamış olan insanlara bir çağrı yapmışlardır. Böylece, insanları ait oldukları kimlikler üzerinden konuya dahil ederek katkıda bulunulması amacı güdülmüştür.  gün süren bu kampanya ile, İstanbul’un altı bölgesinde yaklaşık 3000 çocuğa giyecek dağıtımı yapılmıştır. “Van Üşümesin” kampanyası: Bir başka yardım kampanyası da 2011 yılında gerçekleşen Van Depremi’nin ardından yapılmıştır.”Van üşüyor, acının coğrafyası olmaz” sloganı ile başlatılan ve Kızılay ile ortaklaşa gerçekleştirilen bu projede; ayni ve nakdi yardım yapılmasının yanı sıra ilginç bir eylem de yapılmıştır. 27 Ekim 2011’de, oynanan Fenerbahçe maçı öncesi taraftarlara, “Maça gelirken atkını da getir” şeklinde çağrıda bulunulmuştur. Van’ın plaka numarası olan 65’i temsilen, 65. dakikada tüm taraftarlar atkılarını sahaya fırlatmışlardır. Böylece hem üşümenin ne olduğunu anlamış ve anlatmışlar, hem de toplum nezdinde ses getirecek bir projeye imza atmışlardır. Kampanyanın bildirisi şu şekildedir.
“Acı her coğrafyada aynı acıtır, acının rengi olmaz dedik. Kara gözlü çocuk, yunus, omzunda bir babanın eliyle bakıyordu hayata… Biz, henüz ölmemişken uzatalım elimizi…bu pazar günü maça gelirken elin boş gelme! hayat getir biraz… Yedi yaşındaki denizler naylon çadırlarda donarak ölmesin. bu pazar günü maça gelirken umut getir! Getir ki, öğretmen yusufların cansız bedenleri değil, emekleri taşınsın eller üstünde… Bu pazar günü maça gelirken cebindeki bozuk parayı tamir ettir de gel. Kızılay’ın nezaretindeki kumbaralara sessizce düşsün kâğıttan armağanın… Bu pazar günü maça gelirken, hava durumuna aldanma sakın! Mevsim kış, ona göre gel… Fazladan ceketinle, kazağınla, atkınla, berenle… üşüyen insanlarımız için kat kat kuşan da öyle gel… Van’da Beşiktaş Çarşı Mahallesi adresimiz budur. Bu pazar günü maça gelirken yüreğin boş gelme kartalım, aç kanatlarını… Van üşümesin.”
Bu kampanya sebebiyle, Beşiktaş Spor Kulübü, 20.000 TL ceza almıştır. Öte yandan, bu kampanya ile, 2012 yılında Türkiye Psikolojik Danışma ve Rehberlik Derneği tarafından düzenlenen “Empati Ödülü” nü almıştır. Van’da ikinci kez gerçekleşen depremde göçük altında kalarak yaşamını yitiren Dr. Atsuşi Miyazaki için de “Çekik gözlü Japon Kardeşim” şeklinde pankart açarak onu unutmadıklarını göstermişlerdir.
Yaptıkları bu eylemde, kulüplerinin ceza almasını göze alarak çok büyük ölçüde dikkat çekmiş ve Van’a yapılan yardım kampanyalarının artışında önemli bir rol oynamışlardır. “Çarşı HES”lere karşı”: Çarşı, çevreye karşı duyarlılıkları çerçevesinde, Nükleer Santraller ve Hidroelektrik Santrallerinin inşaatına karşı da tepki göstermişlerdir. 2012 yılında, “Karadeniz İsyandadır” aktivistleri ile birlikte, Karadeniz’de yapılan nükleer santrallere karşı, Karadeniz’in takımı Trabzonspor’u hedef alarak, “Trabzonspor, kendi kalene gol atma, Uzungöl’e HES yaptırma!” şeklinde çağrıda bulunmuşlardır.
“Hepimiz Kardeşiz”: Ermeni gazeteci Hrant Dink suikastinin ardından, tribünden iki beyaz güvercin uçurarak barış çağrısında bulundular. Ayrıca, Hrant Dink’in ölümünün 6. Yılında, “Hrant’ın arkadaşları” grubunun düzenlediği yürüyüşüne katıldılar. Bu yürüyüş ve akabindeki maçlardaki pankartları ile Türkiye’de etnik ayrımcılığa karşı bir duruş sergilediler.
“Halkın, takımıyız hepimiz kapıcıyız”: Beşiktaş Teknik Direktörü Rıza Çalımbay’ın babasının kapıcı olması sebebiyle, Fenerbahçe taraftarı “İki ekmek bir süt” pankartı açmışlardır. Çalımbay’ın ailesinin sınıfsal kimliğiyle dalga geçen bu pankarta cevaben Çarşı grubu “Halkın takımıyız, hepimiz kapıcıyız” şeklinde pankart açmıştır. “Savaşa Hayır”: Çarşı ulusal ve uluslar arası boyutta birçok kez savaşa karşı duruşunu belirtmiştir. Filistin, Gazze ve Irak’ta yaşanan savaş için birçok kez farklı pankartlar açmıştır.

Kaynak

Deniz Cengiz, Futbolun Ve Futbol Taraftarının , Toplumsal Olaylara Etkisi ”Beşiktaş Taraftar Grubu: Çarşı”
 
* Bu çalışmanın tüm hakları Deniz Cengiz’e aiittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Hurafe mi? Batıl İnanç mı? Yoksa Hepsi Gerçek mi? Fal Olgusu Üzerine Detaylı Bir İnceleme

FAL ÇEŞİTLERİ

a) Astroloji: Yıldız falı (horoscopy), ilm-i nücum olarak da isimlendirilmektedir. Halk arasında “kitap açtırma, kitaba baktırma” gibi isimlerle de anılan yıldız falı veya burç falı bugün kullanılan astrolojiyle ilgilidir. İnsanın doğum anındaki yıldızların konumunun o kişinin kaderini etkileyerek, insanların talihinin bu yıldızlar tarafından belirlendiğine, Dünyada olup bitenler üzerinde yıldızların etkilerinin  Akar, bulunduğuna ve her bir ayı ve haftanın her bir gününü bir yıldızın idare ettiğine inanılmıştır. İlk çağlardan beri, Sümerler, Babilliler, Eski Yunan ve Romalılar, Mısırlılar, Araplar, Çinliler, Türkler ve daha birçok topluluklar bugün adına astroloji denilen bu alanla ilgilenmiş ve burçlardan kaderini okumaya çalışmışlardır.

İnsanların talihi, devletin, milletin geleceğinin ne olacağı, her hangi biristeğin hayırlı olup olmayacağı gibi birtakım meraklar astrolojiyi ortaya çıkarmıştır.Yıldızları anlayabilmek için de “yıldızname” denilen eserler yazılmıştır. Sümerlerden kalma belgeler olmamakla birlikte yıldız kümeleri adlarının Sümerceolduğu söylenmektedir.

Çinliler ise kendilerine has bir yöntem geliştirerek Çin Astrolojisini kullanmışlardır. M.Ö. 29. yüzyılda İmparator Fu Hsi tarafından gelecekten haberalabilme amacıyla ilk defa kullanıldığından bahsedilmektedir. Bu usulde 9 tane yıldız bulunmaktadır. Her yıl ve ay bir yıldız tarafından yönetilmektedir. Ayrıca yıldızınız size uygun rengi ve mobilyaların yer ve yönünü bildirmektedir. Çin Güneş takvimi esas alındığı için Çin astrolojisi 1 Ocak’ta değil 4 Şubat’ta başlamaktadır.

Akad astrolojisinde ise gök olayları ve meteoroloji olaylarından gelecek hakkında bilgi elde edilebildiğine inanılmıştır. Gökte astrolojik bakımdan önemli üç kuşak bulunmaktadır. “Anu” Ekvator Bölgesi, “Enlil” Yengeç Dönencesi ve “Ea” Oğlak Dönencesidir. Bu bölgeler astrolojide gezegenlerin yerlerinin belirlenmesinde kullanılmıştır.

İslamiyet öncesi Türklerde de Şamanlar, yıldızlara bakarak kahinlik yapmış ve yapılacak işler için uğurlu günler tespit etmeye çalışmışlardır. Araplara astronomiyi ve kehanet şekillerini getirenlerin Keldaniler olduğu söylenmektedir. Buna bir delil olarak da Araplarda kahine’nin “Hazi” veya “Hazza” anlamına geldiği, Keldaniler’de de aynı kelimelerin bakıcı, görücü anlamında kullanıldığı öne sürülmektedir.

El ve Ayak Falı (Chiromancy): Eldeki çizgilerden hareketle ve parmakların şekline bakarak hem insanın karakterini hem de geleceğini okuma işidir. El falıyla uğraşanlar avuç çizgilerini elde görülme sıklıklarına göre gruplara ayırmışlardır. Ana kıvrımları hayat, akıl ve kalp çizgisi olarak isimlendirmişlerdir. Kader, sağlık, güneş çizgisi olarak ikinci derecede görülen çizgileri sınıflandırmışlardır. Bir de çok az elde görülen çizgileri nesil, ilham, bilek, ay, evlilik çizgileri ve Venüs hilali olarak isimlendirmişlerdir. Bu çizgilerin elin sahibi hakkında çeşitli bilgiler verdiğine inanılmıştır. Çizgilerin uzun veya kısa, ince veya kalın, düz veya kopuk olmaları, renkleri ve parmakların şekil ve çizgilerinin farklı anlamlar taşıdığına inanılmıştır. El falının beşiği Hindistan olarak görülmüştür. Samudrika adını verdikleri el falının esaslarını belirlemişlerdir. Sonra Çin’de Tibet’te, İran’da, Mısır’da daha sonrada Eski Yunanistan’da yayılmıştır. Eski Çinliler, insanın kaderini ve kişiliğini belirleyebilmek için elin yanında ayağı da daha çok rütbe ve meslekler konusunda bir fal aracı olarak kullanmışlar. El falındaki gibi ayaktaki çizgilere de bakarak birtakım yorumlar yapmışlardır. Bu çizgilerde ise, eldeki çizgilerden farklı olarak kaplumbağa, kuş, ağaç, çiçek, kitap, makas ve dantel motifleri gibi özellikle Doğuya has bazı simgeler kullanılmaktadır. Çizgilerin ve şekillerin dışında ayağın büyük ve küçük olması da yorumlanmıştır. Ayağın büyük olması, insanın kısmetinin çokluğuna işaretken, ayak tabanının düz olması uğursuzluk işareti sayılmıştır.

Sayı Falı (Numeroloji): Harflerin sayıya dönüştürülmesiyle yapılan bir fal şeklidir. Eski Yunanlılar’dan (Pythagoras) ve Yahudilerden (Kabala) yola çıkarak kullanılmaya başlandığı söylenmektedir. Yunanlı Matematikçi Pythagoras tarafından yaklaşık M.Ö. 550 yıllarında bu usul daha basit bir hale getirilmiştir. Pythagoras’a göre “Dünya sayıların üzerine kurulmuştur.” Ve bütün evrensel rakamlar 1’den 9’a kadar uzanan rakamlara indirgenmiştir. Fisagorcular alemin esasının sayı ve sesten ibaret olduğunu söylemişlerdir. Onlara göre sayıların ilmi, felsefi bilginin esas anahtarıdır.

Harflerin ve rakamların kutsal sayılması eski kabile kültürlerinde de yer almıştır. Özellikle Akad, Sam, Turan Kavimlerinde sayılar alemin yaratılışı ve gücüyle ilgili hususları belirtmektedir . Sayıların simgesel olduğuna ve belirttikleri şeylerin insanların karakterleri ile bağlantılı olduğuna inanılmıştır. Bu yöntemlerle kişilerin adlarından “doğum sayısı”, “gönül sayısı” ve “kişilik sayısı” gibi sayılar çıkarılmış, o kişinin bu sayılara yüklenen özellikleri yansıtacağına inanılmıştır. Sayıların harflerle irtibatlandırılması cifr’i doğurmuştur. Kültürümüzde buna ebced hesabı denir. Ancak ebced, olmuş olayların, cifr ise olması muhtemel olan olayların ilmi olarak görülmüştür. Bunlar daha çok büyü ve muskalarda, eş seçimi, astroloji, define aramada, fen, matematik ve mimarlıkta kullanılmıştır. Sayıların ve harflerin kullanılması bakımından numerolojiye benzemektedir.

Bakla Falı : “Fatma Anamızın Falı” olarak da anılan bir fal şeklidir. Bu usulün çingeneler tarafından Hindistan’dan Avrupa’ya taşındığı söylenmektedir. Eski Ön Asya ve Orta Asya menşeli olması muhtemeldir. Orta Asya da Kazaklar, Kırgızlar ve Özbekler bu fala “kumalak falı” demişlerdir. Bu usulde bazen nohutlar da kullanılmıştır. Bundan dolayı nohut falı da denildiği olur. Fala bakmaya başlamadan önce 41 nohut veya bakla alınarak masaya serpiştirilir. İki el de üzerine kapatılarak karıştırılırken bir Fatiha ve üç İhlas okunur. Sonra bir niyet tutulur. Açılırken de bu nohutlar gelişi güzel bir şekilde 3 bölüme ayrılır. Bu bölümlemede her biri 4’er 4’er ayrılarak kalanları ayrı bir tarafa konulur. Dörderli ayrılan baklalar arasında birkaç defa daha aynı işlem yapılarak, baklaların sıralanış şekline göre anlamlar verilir. Yorum yapılırken baklaların, kişinin önündeki duruş yerleri dikkate alınmaktadır. Baklaların içine kömür gibi başka nesnelerin karıştırıldığı da olur.

I Ching (Değişmeler Kitabı): Çin kültürüne ait beş klasikten biridir. Bu kitap Çin’in en eski fal kitabı olarak bilinir. I Ching Çin’de bir bilgelik kaynağı olarak görülmüştür. Üç bin yıllık bir tarihi geçmişe sahiptir. Dayandığı gelenek, anlayış, evren ve yaşam felsefesi yüzyıllar boyunca Çinlilerin bilimsel, düşünsel, siyasal yönde alacakları kararları, koyacakları kuralları etkilemiştir. Bu fal şekli, 64 şekilden oluşmakta ve her bir şeklin bir anlamı bulunmaktadır. Her çizgi düz ya da kesik, 6 veya 8 çizgiden oluşmaktadır. Çizgi sistemi ve altışar kesik veya düz çizgili şekiller “Yang” olumlu ve “Ying” olumsuz, ışık ve karanlık karşılığında kullanılmaktadır. Bu işaretler, 64 kez karıştırılarak ve değişik şekillerde bir araya getirilerek tekrarlanmaktadır. Her altılık veya sekizlik işaret, yeni Ying ve Yang birleşimi bir simgeyi ifade eder. Sorulan sorulara her simge kendi kendisinin açıklamasını yapar. I Ching’in şekillerinin bilinçaltını harekete geçirici bir özelliğinin olduğuna inanılır. Fal çeşitleri arasında en karmaşık olanlarından biridir.

Kahve Falı (Taseografi): Günümüzde bakılması kolay olan ve daha çok hanımlar arasında yaygın olarak kullanılan bir fal çeşididir. Kahve falı daha çok Akdeniz ülkeleri ve Orta Doğu’da tutulmuş bir fal türüdür. Avrupa’ya ilk olarak 17. yüzyılda ulaştığı ve Floransalı falcı Tommaso Tomponelli tarafından bakıldığı söylenmektedir. Fakat o zaman bakılan kahve falının, bugünkü kahve fallarına göre birtakım farklılıkları bulunmaktadır. O dönemde fala başlamadan önce kahve telvesi iyice yıkanmış sonra ise bu telve düz bir tabağa akıtılarak tüm yüzeye yayıldıktan sonra telvenin aldığı şekil yorumlanmıştır.

Günümüzde farklı yöntemleri bulunmasına rağmen bu fala daha çok şöyle bakıldığını gördük: Kahveler içilir. Falına bakılacak olan kişinin kahve tabağı fincanın üzerine kapatılarak bir dilek tutması istenilir. Sonra da fincan soğumaya bırakılır. Falcı tarafından açılan fincan ve tabağı karşıdaki kişinin durumu göz önünde bulundurularak yorumlanmaya başlanır. Bazıları ise falına bakılan kişiden telveli olan fincanını yıkamasını ister. Kişinin fincanı açık getirmesi dileğinin gerçekleşeceğine, kapalı olarak getirmesi de dileğinin olmayacağına işaret sayılır. Kahve falında şekillerin ne anlama geldiği bellidir. Çıkan şekiller daha önceden belli olan anlamlarına göre yorumlanır. Bunlara rağmen yine de falcının yorum kabiliyetinin ve hayal gücünün yüksek olması gerekmektedir. Kahve falında insanın parmaklarının uçlarından yayıldığına inanılan elektrik dalgalarının, kahveyi içip bittikten sonra kahve fincanının içindeki telveyi etkileyeceğine ve telvenin de bu enerjiye göre şekil alacağına, böylece insanın kaderinin şekillenmiş olacağına inanılmıştır.

Çay Falı (Tasseography) : Çay içildikten sonra fincanın içindeki kalıntıların duruşlarına anlamlar yükleme işidir. Çay falına da hemen hemen kahve falı gibi bakılmaktadır. Çay fincanın dibinde birkaç çay kaşığı çay bırakılarak kahve falındaki gibi fincan hafifçe döndürülmektedir. Çay tabağına ters yüz edilip açılan fincanda görülen şekiller yorumlanmaya başlanır. Bazısına göre fincanın ters çevrilmesine gerek yoktur. Fincan karıştırılarak içindeki yaprak ve çöplerin yapıştığı yerlere ve şekillerine göre de yorum yapılabilmektedir. Bardağın ağzına yakın olan yaprak ve çöpler yakın, uzak olanlar da uzak geleceğe işaret sayılmıştır. Bu şekiller kahve falındaki şekillerle benzerlik göstermekle birlikte farklı anlamlara gelenleri de bulunmaktadır.

İskambil Falı: İskambil falı, tamamen gelecekten haber almak amacıyla yapılan bir fal şeklidir. Karakter yorumuna gidilmez. Bu fal şeklinin Avrupa’da ortaya çıkma ihtimali büyük görülmektedir. Tam olarak zamanı bilinmemekle birlikte, 16. yüzyıllarda çıkmış ve Rönesans Döneminin birtakım değerlerini de içine katmış olduğuna inanılır. Fransa Kralı çılgın Charles’i eğlendirmek amacıyla çizilmiş kartlar olduğu da söylenmektedir. Bu usulde içinde 52 kartın bulunduğu bir deste alınır ve karılır. Sonra bu karılan kağıtlar arasından falına bakılacak olan kişinin bir kartı çekmesi istenilir. Bu kartta o kişinin falı olmuş olur. Her kartın taşıdığı bir özellik bulunmaktadır.

Tarot Falı : Ülkemizde son yıllarda çok tutulan ve televizyon ekranlarına da sık sık bu işle uğraşanların çıkarıldığı gelecekten haber alma yollarından biridir. Tarot falının kartları, iskambil kartlarına benzemekle birlikte kartların üzerinde işaretler yerine sembolik resimler bulunmaktadır. Farklı özellikte desteler bulunduğu için, bu resimler destelere göre de değişebilmektedir. Tarot, bakılması pek kolay olmayan fal şekillerindendir. Nerede ve hangi tarihlerde ortaya çıktığı tam olarak bilinememektedir. 13-14. yüzyıllardan kalan birtakım tarot fal destelerinin bulunduğu söylenilmektedir. Avrupa’ya ise Hindistan ve Çin’den çingeneler tarafından taşınmış olabileceği düşünülmektedir . Tarotun “Neyb” anlamına geldiği ve Hindistan kökenli olduğu söylenen “Neyb” adlı bir oyun olduğu söylenmektedir. İlk olarak bu oyun kartlarının isminin 1299’da yazılmış olan “Trattato del governo della Familia de Pipozzo de Sandro” adlı bir el yazmasında geçtiğinden söz edilmektedir. Tarot, 78 karttan oluşmaktadır. Bu kartların 22’si “Arkana Majör”, 58’i de “Arkana Minör” şeklinde isimlendirilmektedir. Bu kartlar, değişik şekillerde karıştırılarak karşıdaki kişiye bir kart çektirilmekte ve bu kart belli bir usule göre sıralanmış olan etrafındaki kartlarla, bu kartların üzerindeki resimler dikkate alınarak yorumlanmaktadır. Oldukça karışık bir fal şeklidir. Kartların yorumlanmasında burçların da rolünün olduğuna inanılmış ve o anda burçların bulunduğu konumlar dikkate alınmıştır.

Zar – Domino Falı (Lithomancy) : Taşlarla veya zarla bakılan bir fal çeşididir. Bu yöntem hemen hemen Orta Çağ’dan beri uygulana gelmektedir. Fakat köklerinin daha eskilere dayandığına inanılmaktadır. Bu usulde zarlar ufak bir kabın içine konularak sallanmakta ve bir yere atılmaktadır. Daha sonra da zar sayıları toplanarak 3 ve 18 arası bir sayı bulunmaktadır. Burada her sayıya bir özellik yüklenmiştir. Toplam sonucu çıkan sayı o kişinin niyetine binaen çıkmış olmakta ve o kişinin falı sayılmaktadır. Zar falına benzeyen bir şekilse “Kübomansi” ve “Astragalomansi” adı ile anılan, zarların ve minik kemiklerin üzerine harflerin yazılarak rasgele atılmasıyla ve bu zarların dizilişine bakılarak harflerin ne anlattığının anlanmaya çalışılması şeklinde bakılan usullerdir. Türklerin en eski fal kitabı olarak bilinen Irk Bitig de ise 65 tane falın yorumları ile kısa bir hatime ve her falın başında üçlü daire grupları bulunmaktadır. Üç kez zar atılarak veya her yüzüne birden dörde kadar dairelerin çizili olduğu dikdörtgen biçiminde bir çubuğun atılmasıyla, yorumlamaya gidilmiştir. Her fal “der”, “diyor” kelimesiyle sona ermektedir. Sonra da “böylece biliniz” denilmektedir. Sonuç cümlesinde ise “iyidir, çok iyidir, kötüdür, çok kötüdür” ifadeleri bulunmaktadır . Domino falı da bir bakıma zar falını andırmaktadır. Fakat burada dominolar atılmayıp hepsi ters çevrilmekte ve bunların arasından önce bir tane, sonra çekilen taşı geri koyup karıştırarak bir tane daha ve onu da geri koyup karıştırarak bir üçüncü domino daha çekilmektedir. Eğer çekilen bir taş tekrar çekilirse bu tutulan dileğin gerçekleşeceği anlamına gelmektedir. Her domino taşının bir özelliği bulunmaktadır. Bu usulde, ayda ancak bir kere fala bakılabilmekte Cuma ve Pazartesi günleri bakılmaması tavsiye edilmektedir.

Kuş Falı (Ornithomancy) : Kuş falı, kuşların uçuşu ve seslerinden geleceğe dair anlamlar çıkarma işidir. Bu usulde genelde kuşların hareketlerinden ve çıkardığı seslerden hareketle, başlanılacak işin sonucu öğrenilmeye çalışılmış ve bunlar uğur ve uğursuzluk sebebi sayılmıştır. Eski Yunan rahiplerinin yanında gelecekten ve gaipten haber vermekten ziyade, gelecek hakkında insanlara öğütler veren Tanrıların isteklerini öğrenme yeteneğine sahip olduğuna inanılan “mantisler” bulunmuştur. Bu kişiler, Tanrıların isteklerini öğrenebilmek amacıyla çeşitli yöntemler kullanmışlar, özellikle de kuşların uçuşlarına başvurmuşlardır. Yunanlıların yanında, Roma ve Hint-Avrupa kavimlerinde de bu yönteme rastlanmaktadır. Daha önce ise Mısırlıların, Mezopotamya’daki uygarlıkların, Etilerin bu usule başvurduklarını görüyoruz. Kuş ve talih fallarının Anadolu kökenli olma ihtimali vardır. Romalılarda bu işi yapanlara “Ogür” Yunanlılarda “İonistik” Latinlerde “Ospis (Auspice)” denilmiştir. Roma’da o devirlerde kuşların uçuşlarını takip ederek onların verdiği işaretlerden hareketle dini ve dünyevi kararlar çıkaran Rahipler Kolejinin bulunduğu görülmektedir. Bu fal şeklinin “Libri Augurales” ismi verilen kutsal prensipler tarafından düzenlendiğine inanılmıştır. Hindistan’da ise fal işlerini yürüten Atharva Rahipleridir. Bu rahiplerden önce, dini yönü bulunmayan insanların da fala baktıkları söylenmektedir. Hititlerde de çeşitli fal teknikleri kullanılmıştır. Bunlar arasında su ve huri kuşu falları da vardır. Kuşların uçuşlarından birtakım anlamlar çıkaran kahinlere “Uşmaş” denilmiştir. Cahiliye Araplarında da bir yere gidileceği zaman bir kuş uçurulmuş, bu kuşun sağa gitmesi uğurlu, sola gitmesi ise uğursuzluk sayılmış ve yapılan bu işleme “tıyare” denilmiştir.

Suyla Bakılan Fallar (Hydromancy): Daha çok suyun yüzeyinde beliren çizgileri yorumlama yoluna gidilerek gelecek hakkında bilgi elde etmeye dayanan bir fal bakma yöntemidir. Su dolu kabın içine ya falcının kendisi bakmakta ya da bir çocukla, bakire bir kız baktırılmaktadır. Bir yöntemde su kabının içine, falına bakılan kişinin parmağına bağlı bir ipin ucundaki yüzük sarkıtılmış, yüzüğün hareketsiz kalması başarısızlık, kabın kenarlarına çarpması ise başarı olarak yorumlanmıştır. Bazen etrafı meşalelerle çevrili su dolu bir kapta ışığın meydana getirdiği ışık hareketleri yorumlanmıştır. Bu usule “Gastromansi” denilmiştir. Su yüzeyinde rüzgarın oluşturduğu şekillerin de çeşitli anlamlara geldiği düşünülerek, su yüzeyinin dümdüz olması beklenen şeyin gerçekleşmeyeceğine işaret sayılmıştır. Bu şekle ise “Aeromansi” denilmiştir. Bazen de dolunay gecesinde gümüş bir vazoya doldurulan suya bir mumun ışığının yansıtılarak ışığın yansımasına bakılmış ve yorumlar yapılmıştır. Ayrıca beyaz bir kağıt üzerine konmuş su dolu bir bardağa, sırtını ışığa veren bir bakıcı tarafından bakılmış ve bardaktaki suyun neler anlattığı öğrenilmeye çalışılmıştır. Bir kişiyi öldürdüğüne inanılan kimsenin suçunu inkar etmesi durumunda o kişiye zehirli su içirilmiştir. Bu kişinin ölmesi o kişinin suçlu olduğuna, suyu kusarak çıkartması ve yaşaması ise suçsuzluğuna işaret sayılmıştır. Su yüzeyine yansıyan şekiller yanında su kabının içine atılan çakıl taşlarının çıkardığı sesler de bir fal bakma aracı olarak kullanılmıştır. Bir diğer fal bakma yöntemi de “Lecanomancy” denilen ve suya yağ dökülerek yağın aldığı şekillere göre yorum yapılmasıdır. Bu usulde tanrıların ne istediklerini anlamak, hastaların durumunu öğrenmek gibi amaçlar güdülmüştür. Günümüzde, bardaktaki suya bakarak vizyon görme şekli bulunmaktadır. Bu usulde ise rüyasında kendisine medyumluğun verildiğini ve ruhani varlıklardan haber aldığını söyleyen kendisinin deyimiyle bir medyumla görüşmemizde baktırdığımız su falı şöyle yapılmaktadır. Bu kişi, suya bakmadan önce bir şeyler
okumakta sonra da söylediği varlıklarla irtibata geçmekte ve suya bakarak gelecek hakkında ve kişinin karakteri ile ilgili yorumlar yapmaktadır. Ancak bazı varlıklarla iletişim kurduğunu söylemesine rağmen tahminlerinin çok az bir kısmı tutmaktadır. Kendisine fal baktırmak üzere gelenlere Kuran’dan ayetler okuyarak dine aykırı bir şey yapmadığını ispat etmeye çalışmakta ve işiyle insanlara yardımcı olduğunu düşünmektedir.

Kristal Küre ve Aynaya Bakma: Bu usul ilk zamanlar ziynet eşyalarındaki kristal parçalarına bakarak transa geçme ve gördüklerini yorumlama şeklinde iken, çağdaş şeklini kristal bir küreye bakmak şeklinde almıştır. Yaklaşık 3000 yıldan beri uygulanmakta olan kristal küreye bakışın Asur, Pers, Mısır, Yunan, Roma, Çin, Japon, Hint, Kuzey Amerika Kızılderilileri, Fas, ve Yeni Zelanda Yerlileri gibi birçok eski ve modern ülkelerin gelenekleri arasında yer aldığı görülmektedir. Bir bakıma uyanıkken rüya görmeyi andıran bu usulün, olan ya da olacak olayları bildirdiğine inanılır. Bu usulün bir başka şekli ise, aynaya bakarak aynanın içindeki görüntülerin, olayların yorumlanmasıdır. Kristal küreyle vizyon görme şekline benzemekle birlikte fala bakma aracı olarak ayna kullanılmıştır.

Tuz Falı (Halomansi): Tuzla yapılan kehanetlerin oldukça fazla olduğu söylenmektedir. Öyle ki Romalılarda sofraya tuzluk koymanın unutulması, ev sahibi ve davetliler için bir felaketin habercisi sayılmıştır. Yine ateşe atılan tuz taneciklerinin yanarken çıkardığı seslerin çeşitli anlamlara geldiği düşünülerek yorumlanmıştır. Tuzları düz bir alana sererek kahve falına bakar gibi bakıldığı bir usul de bulunmaktadır. Burada telve yerine tuzun aldığı şekiller yorumlanmış ve tahminler yürütülmüştür.

Ateş Falı (Pyromancy): Ateşe bakarak gelecek hakkında yorumlar yapma işidir. Bu fal şekli oldukça eskilere dayanmaktadır. Genelde ateşe bir nesne atılmış ve atılan nesnenin çıkardığı sesler, dumanlar yorumlanmıştır. Atılan şeyle fal bakılabilmesi için ateşteki nesnenin tamamen yanması daha iyi görülmüştür. Çıkan dumanlara bakarak yorum yapmaya ise “Kapnomansi” denilmiştir. Dumanın rengi, yoğunluğu ve yönü falcıya işaretler vermektedir. Ateşin zor yanması, alevlerin göğe doğru dikey olarak yükselmesi ya da çok parçalı olması, çıtırtıların çok şiddetli olması veya her hangi bir nedenle ateşin sönmesi felaketlerin habercisi sayılmıştır. Eski Türklerde ise Türk hakanlarının belirli günleri bulunmaktadır. Bu günlerde ateşler yakılmış, ateşe kurbanlar sunulmuştur. Ateşten çıkan alevlerin rengi birtakım haberlere işaret sayılmıştır. Alevler yeşil olursa kıtlığın, kırmızı ise savaşın, sarı renkte olursa salgın hastalığın işaretiyken alevlerin siyah çıkması hakanın öleceğinin işareti sayılmıştır. Ateşe atılan şeyler ise defne yaprağı, hayvanların kürek kemikleri ve bir insanın kafatası dahi olabilmektedir. Kafatasını ateşe atarak fal bakma daha çok Cermenlerde görülmüş ve genelde bu iş için eşek kafatası kullanılmıştır. Daha çok kaybolan eşyaları bulmak amacıyla yapılmış bir fal şeklidir.

Kum ve Toprak Falı (Geomancy) : Kum, toprak, toz ve çakıl taşlarını kullanarak gelecekle ilgili yorumlar yapılmıştır. Toprak yüzeyindeki çatlaklara, pürtüklü kısımlara ya da toprağın üzerine taşlar atıp bunların aldıkları şekillere bakarak yapılan kehanet türüdür. Bu fal şeklinin daha çok Araplarda kullanıldığını ve ismine de “remil” denildiğini görmekteyiz. Remil falına benzeyen bir fal çeşidi de Çinlilerin uyguladığı “Pa Kua” falıdır. Hemen hemen aynı gibidirler.

İç Organları Falı (Haruspicy, Aruspice, Extispicine) : Eski çağlarda kullanılan fal yöntemlerindendir. Hayvanların iç organlarına bakarak gelecekte olacaklar hakkında tahminler yürütülmeye çalışılmıştır. Bu yöntem daha çok Eski Yunanlılarda ve onlardan önce Eski Etrüsklerde yaygın olarak görülmüştür. Bu iş için uzmanlar yetiştirilmiştir. Mezopotamya’da ise Sümerlerden itibaren görülen bu fal şekli M.Ö. II. bin yılda oldukça yaygındır. Bu usul zamanının en çok kullanılan fal çeşididir. Çok titiz kurallara bağlanmıştır. Bu teknikte daha çok kurban edilen hayvanın iç organları özellikle de karaciğer, safra kesesi, akciğer ve bağırsakları incelenmiştir. Hatta Büyük İskender’in öleceğinin karaciğer falıyla bilindiği iddia edilmektedir . Sümerlerde Tanrının heykeli önünde ateş yakılmış, bir masanın üzerine de susam şarabı, ekmek, bal, kaymak konulmuştur. Daha sonra koyun kurban edilerek karaciğeri çıkartılmış ve kim tarafından kurban sunulmuşsa kahin onun için bu organı inceleyerek ona gelecek hakkında bilgiler vermiştir. Eski Mısır’da da oldukça yaygın olduğu görülen bu usul hemen hemen bütün toplumlarda uygulana gelmiştir. Mısır’da kurban edilen hayvanlar aracılığıyla kehanette bulunmaları için “Aruspicisler” denilen özel bir kahin grubu oluşturulmuştur. Bu kişiler genelde boynuzlu bir hayvanı kurban edilmeden önce gözlemler, kurban edildikten sonra da hayvanın iç organlarını, özellikle karaciğerini incelerler, ateşe atar ve yakıldığı sırada çıkan alevlere, etin kokusuna, tadına, suyuna, kurban sırasında yakılan tütsüye, şaraba, una bakarlar ve kehanette bulunurlardı. Hititlerde ise bu fal şekline benzeyen bir tür olan “et falı” kullanılmıştır. Kehanette bulunmaktan çok, sorulan sorulara cevap alabilmek amacı güdülmüştür. Et falının Babil kökenli olma ihtimali büyüktür. Bağırsakları incelenen her türlü kurbanlık hayvanın yanında Eski Yunanistan’da balık ve kurbağa bağırsakları da kullanılmıştır. Kurbağaların bağırsaklarının incelenerek Harus pex denilen rahipler tarafından fal bakılmasına ise “Haruspikasyon” denilmiştir. Fal baktırmak için insan bağırsağı da kullanılmıştır. Bu amaçla birçok insanın öldürüldüğü söylenmektedir. Bu yöntem kadın veya erkek kurbanların bağırsakları incelenerek yapılmıştır. Roma imparatoru Neron’un bu yöntemi kullandığı, en son örneğinin de Fransa Mareşali Gilles de Rais’in (1404-1440) olduğu ve fala baktırtmak için birçok genç çocuğu öldürttüğü söylenmektedir. Bugün Anadolu’nun bazı yörelerinde (Isparta, Burdur, Antalya) kurbanda veya herhangi bir sebeple bir hayvan kesildiğinde kesen yada kestiren adına hayvanın kalbi yarıldığında kalpte kan varsa kalbinin temiz olmadığına, kan yoksa kalbinin temiz olduğuna yorulmaktadır.

Kemik Falı (Ostesmansi) : Kurbanın kemiklerine bakarak ve yakıldığı sıradaki durumunu inceleyerek gelecek hakkında yorumlar yapma işidir . Bu usulün Yunanlılardan kalma olduğuna ve İlyada’da geçtiğine, Tanrı Hermes’e bir çeşit sunuş özelliğinin olduğuna inanılmaktadır. Eski Yunanlılara göre yere atılan kemiklerin duruşundan Tanrıların niyetlerini anlamak mümkündür. Bu usul Araplarda ve Japonlarda da zamanında yaygın bir şekilde kullanılmıştır. Japonlarda daha çok yakılan geyik kemiğidir. Bu yöntemin uygulandığı bölgeler halen bulunmaktadır. Şang Hanedanı zamanında ise devletle ilgili işlerde verilecek kararlar için koyun ve öküz kemiği kullanılmıştır. Romalılarda ise “Piromansi” denilen ve kurbağa kemikleriyle bakılan fal çeşidi çok meşhurdur. Sümerlerde kurbanların 3 kürek kemiği alınarak falına bakılacak kişiye verilmiştir. Bu kişi kalbinden tuttuğu şeyleri düşünerek kürek kemiklerine bakar sonra da kahinlere geri verir. Kahinler de kemikleri ateşe atar, bir müddet yanmasını bekleyerek ateşten alırlar ve kemiklerin aldığı şekillere göre yorumlar yaparlar. Kemik üzerindeki çizginin düz ve kesiksiz olması yolun açık olduğuna, ğri-büğrü veya kapalı olması ise kapalı olan yola işaret sayılmıştır. Bir başka şeklinde ise, falcı kapıya arkasını dönerek oturmakta ve ısıtılmış kemiği arkaya kapıya doğru fırlatmaktadır. Eğer kemik kapının yukarısına isabet ederse bu söylenenlerin gerçek olacağının işaretidir. Çeşitli şekilleri olmakla birlikte daha çok, kullanılan usul ateşte yakma usulüdür. Kemik, bölümlerine ve yanmış yerlerine göre ayrıntılı bir şekilde yorumlanmıştır. Türklerden Kırgızlarda, Nogaylarda en yaygın ve geçerli bir fal şekli olarak görülmüştür. Moğol saraylarında da bu yöntemin kullanıldığı hatta Mengü Han’ın bir işe girişmeden önce ateşte yakılmış kürek kemiklerine bakarak hareket ettiği söylenmektedir. Bu usul “kıtfe” adıyla İslam aleminde de kullanılmıştır. Fakat onlar koyunun kürek kemiğini kullanmışlardır. Kemiğin üzerindeki kırmızı çizgi, kan döküleceğine işaretken; sarı çizgi, hastalığa; yeşil, bolluk ve ucuzluğa; siyah ise yoksulluğa işaret sayılmıştır.

Kaplumbağa Falı: Daha çok Çinlilerde ve Japonlarda görülen bir fal şeklidir. Günümüzde de Afrika’nın birçok yerinde halen uygulanmakta olduğu söylenmektedir. Bu usulde kaplumbağa kabuğu ateşe atılmış ve yanan kabukta beliren şekillere göre yorumlar yapılmıştır. Kasai yerlilerinde ise falcı, kaplumbağa kabuğuna cevabı aranan soruları yazar ateşe atar, kabuk yanmaya ve kırılmaya başlayınca ateşten alarak boyatır ve şekillere bakarak yorumlar yaparmış. Japonlar ise genelde devletle işleriyle ilgili verilecek kararlarda kaplumbağa kabuğuna başvurmuşlardır. Bu usul görünüşte kürek kemiği falına benzemektedir. Fakat kullanılan aracın herhangi bir kemik değil sadece kaplumbağa kabuğu olması gerekmektedir.

Ok Falı (Belomansi) : Bu usul daha çok Araplarda kullanılmıştır. Cahiliye Dönemi Araplarında, Kabe’nin içinde ve dışında birçok put bulunurdu. Kureyşliler, Kabe çevresinde dikilmiş taşlar üzerinde bu putlar adına kurban keserler ve hayvanın kanını bu taşlara sürerlerdi. Putların en büyüğü ise Hubel putuydu. Bu putun önünde yedi tane fal oku bulunurdu. Fal okları çekilir ve yapacakları işlerin çoğu buna göre ayarlanırdı. Bu fal oklarına “ezlam” denilirdi. Bu usul en yaygın olanıydı. Ezlamın üç, yedi ve on okla yapılanı olmak üzere üç çeşidi bunmaktadır. Bu usul özellikle sefer, ticaret, evlenme gibi önemli görülen işlerde kullanmıştır. Bu yedi okun birincisinin üzerinde “Rabbim bana emretti,” ikincisinde “Rabbim bana nehyetti,” üçüncüsünde “sizdendir,” dördüncüsünde “sizden değildir,” beşincisinde “size bitişiktir,” altıncısında “akıl,” yedincisinde boş anlamına gelen “ğafl” yazılı idi. Bazen doğumundan şüphelenilen bir çocuk için bu oklar çekilir. “sarih” çıkarsa kabul, saf değil iğreti anlamına gelen “mulsak” çıkarsa reddedilirdi. Okların üzerine bakılacak şeye göre çeşitli ihtimaller yazılmıştır. Arapların dışında Keldaniler ve İranlıların da ok falını kullandığı söylenir. Bu yöntemde fırlatılan okun şekli, eğri olması, yere düşmesi, bir yere saplanması hepsinin bir anlamı bulunmaktadır. Cermenler ise daha çok Türklerde görülen ok ile kehanet usulüne başvurulmuştur. Üzerine saldırılacak şehirlerin adları yazılmış bir çocuğa oklardan biri çektirilmiştir. Çıkan okun üzerinde hangi şehrin adı yazılıysa oraya saldırılmıştır. Altay Şamanları dokuz ok “Yebe” ile, yay “Ya” sembollerini omuzlarından hiç eksik etmemişlerdir. Çünkü onlar için bu oklar “Tanrıdan onlara uzatılan şey” olarak görülmüştür. Ayrıca Şamanların yayla fala baktığı ve yağmur yağdırdıkları söylenmektedir.

Kumalak Falı: Türk boyları arasında çok başvurulan bir fal çeşididir. Bu fala bakmak için 41 tane kumalak (tane) gerekmektedir. Bu taneler taş olabildiği gibi, nohut, fasulye ve koyun tezeği de olabilmektedir. Falcı bu taneleri önce keçe üzerine koyarak dua okumakta ve karıştırmaktadır. Sonra da her taneyi “Bismillah” diyerek alnına dokundurup rasgele üçerli bir şekilde dizmekte ve sağ omuz, baş ve sol omuz olarak anılan yerlerine belirli usuller kullanarak sıralamaktadır. Kalan taneler de aynı şekillerde ayrılıp sonra da bunların duruşları yorumlanmaktadır. Türklerde koyun tezekleriyle fal açanlara “kumalakçı” denilmiştir.

Harf Falı (Cartomancy, Jiromansi): Harflerin kullanılarak yapıldığı fal şeklidir. Bu usulde falcı yere bir daire çizer. Harfleri de üzerine dizeler ve bu dairenin içinde dönmeye başlar ne zamanki dengesini kaybedip düşer, o zaman falcının üzerine düştüğü harfler birleştirilerek bunlardan birtakım anlamlar çıkartılmaya çalışılır. Bunun başka bir şekli ise bir masanın üzerine alfabenin bütün harflerinin serilerek, ipe asılı durumdaki yüzüğün bu masa üzerine sıçratılması ve yüzüğün üstüne düştüğü harflerin bir araya getirilerek yorumlanmaya çalışılmasıdır. Buna ise “Daktiliomansi” denilmiştir. Yine ismine “Tefromansi” denilen bir usulde ise her hangi bir şeyin üzerine külle yazı yazılmış, daha sonra rüzgara tutulmuş ve rüzgarın silemediği harflerden kehanette bulunma yoluna gidilmiştir.

Elek Falı: Daha çok Yunanlılar tarafından kullanılmıştır. “Kosinomansi” tekniği fazlaca uygulanan tekniklerdendir. Bir elek alınır başvuran kişinin başı üzerinde iki parmakla hafifçe tutulur. Suçu işlemiş olabileceklerin isimleri sırayla söylenir. Elek kimin ismi söylenirken hareket ederse aranılan kişi o olur. Eleği bir ipin ucuna asanlar veya tutturanlar da olmuştur. Bu usule elek çevirme de denilmiştir.

Un Falı (Kritomansi): Kendiliğinden yere dökülen unun aldığı şekle göre yorumlar yapıldığı gibi, unu bu iş için kullanmak amacıyla bilerek yere serpiştirip unun aldığı şekilleri yorumlama yoluna da gidilmiştir. Bu yöntem daha çok Yunanlılarda ve Akdeniz ülkelerinde kullanılmıştır. “Alfitomansi” denilen usulde ise arpa unundan yapılmış bir pasta, suçlu olduğundan şüphelenilen kişiye yedirilmiş eğer o kişi bu pastayı kolaylıkla yutmuşsa masum, zorlanmışsa suçlu sayılmıştır.

Yılan Falı: Fransızca ismi “Ofimansi” olan bir tür fal şeklidir. Yeni doğan bir çocuğun gayri meşru olup olmadığını anlamak için çocuk yılanların arasına bırakılmış, yılanlar çocuğa dokunmazsa çocuk meşru, annesi de masum kabul edilmiştir. Bu kehanet şekli Eski Mısır’da ve Doğu’da o kadar yaygınlık kazanmış ve insanlar arasında öyle saygı görmüştür ki, sırf bu iş için yılan bile yetiştirilmiştir.

Rüzgar ve Yaprak Falları: Daha çok antik Yunanistan ve Roma’da uygulanmıştır. Yaprağın üzerine kişinin adı ve sorduğu soru yazılmış sonra yaprak bırakılmıştır. Yaprağın hiç kımıldamaması olumlu bir işaret sayılmıştır. Yaprağın bırakıldığı yerde hızlı değil de yavaş bir şekilde solması ise mutlu bir haberin işareti sayılmıştır. Bazen de sadece sallanan yaprakların titreşimlerinin birtakım bilgiler verdiğine inanılmıştır. Genelde de kullanılan ağaç incir ağacıdır. Bu usule “Sykomansi” denilmiştir. Eski İranlılar ve Romalılar rüzgarın yönünden, bulutlardan ve atmosferik olaylardan hareket ederek geleceği tahmin etmeye çalışmışlardır. Bulutların duruşuna bakarak yapılan yorumlara “Nefelomansi” denilmiştir. Rüzgarın esişinden faydalanarak bakılan bir usulse Romalılarda görülmektedir. Geniş bir kaba su doldurularak yüksek bir yere konmuş ve rüzgarın suda oluşturduğu dalgalar incelenerek yorumlar yapılmıştır. Güney rüzgarına bakarak olacak olaylar hakkında bilgiler alınmasına ise “Ostromansi” denilmiştir. Bir çocuğun saçlarının buklelerinin rüzgarda uçuşurken yaptığı hareketler dahi insanları gelecekleriyle ilgili yorumlar yapmaya yöneltmiştir. Bazı doğa olaylarından da anlamlar çıkartılmaya çalışılmıştır. Mesela, yıldırım düşmesi, şimşekler, ay ve güneş tutulması, yer sarsıntıları kötüye işaret sayılmıştır . Hatta bir toplantı sırasında bunlardan birinin olması toplantının başka bir tarihe ertelenmesine sebep olmuştur. Yaprak fallarına benzer bir fal şekli ise gül falıdır. Ele alınan kıvrılmış bir gül yaprağı ile alına vurulup, çıkan sese göre yorumlar yapılmaya çalışılmıştır. Bu usule “Filloromansi” denilmiştir.

Işık – Mum Falı : Mum, lamba ve meşalenin ışıklarından yararlanarak insanlar gelecekte kendilerini nelerin beklediğini öğrenmeye çalışmışlardır. Bazen de eritilen bir mum su dolu bir kaba akıtılarak aldığı şekiller yorumlanmıştır. Bu, daha önceki yüzyılda Fransa’nın Anjoue Bölgesinde koca arayan genç kızların evlenecekleri kişinin mesleğinin ne olacağını öğrenebilmek amacıyla uyguladıkları bir yöntemdir. Lambanın ışığına bakılarak hareketlerinden anlamlar çıkarmaya da “Lampadomansi” denilmiştir. Meşalenin alevine bakarak yorum yapma şekline ise “Linkomansi” denilmiştir.

Kurşun, Tütsü, Balmumu Falı: Eritilmiş kurşunun yaş ve düz bir masaya akıtılarak aldığı şekillerin yorumlanmasıdır. Buna “Molibdomansi” denilmiştir. Eğer akıtılan kurşun değil de balmumu olursa ismi değişmekte ve “Seromansi” olmaktadır. Zamanımızda ise bu usul daha çok köz veya erimiş kurşunun suya atılması ve soğuduğu zaman aldığı şekillerin yorumlanması şeklindedir. Buna günümüzde “Kurşun dökme” denilmektedir. Bu maddenin suya atılmasıyla eşikte veya hastanın üstünde duran ve hastalığın sebebi sayılan kötü varlıkların korkutulup kaçırılacağına inanılmıştır. Tütsüden çıkan dumandan anlam çıkarmaya ise “Lebanomansi” denilmiştir. Tütsü yoluyla hastalıkları iyileştirme teknikleri de bulunmaktadır. Bu işin uzmanları olarak ise zenci kadınlar görülmüştür. Bu kadın bakıcılara, “Godya” denilmiştir. Bu bakıcılık işi yani “Ocak” olma, ya atadan, anadan ya da yabancıdan “el alma” işlemi ve töreni sonunda elde edilen bir yetenek olarak görülmüştür. Bir hastanın iyileşmesi dilendiğinde o hasta da tütsülenmektedir. Bu kişilerin cinlerin yardımıyla sordukları sorulara cevaplar aldıkları ve hastaları iyileştirdiklerine inanılmaktadır. Bu usullerde hem fal, hem de hastalıkları iyileştirme işlemlerinin bir arada yürütüldüğü görülmektedir.

Buğday Falı: 19. yüzyılda Fransa’nın birçok bölgesinde köylüler buğday piyasasının durumunu saptayabilmek için 12 buğday tanesi almış her birine bir ayın adı yazılmış ve buğdaylar sıcak ocaklara sürülmüştür. Yanan buğdayların isminin bulunduğu aylarda buğdaya zam geleceğine inanılmıştır.

Papatya Falı: Genelde gençlerin, öğrencilerin ve genç sevgililerin rağbet ettiği bir fal şekli olan papatya falı, bir niyet tutularak papatyanın yapraklarının bir olumlu bir de olumsuz düşüncelerle kopartılarak o işin hangi yönde olacağının belirlenmeye çalışıldığı bir fal bakma yöntemidir. Bazen papatyanın yerini bir buğday başağı veya herhangi bir çiçek almaktadır.

Horoz Falı (Alektriomansi): Özellikle Eski Yunanlılarda kullanılan bir fal çeşididir. Geçen yüzyılda Rusya’nın kırsal kesimlerinde bu fal türünün kullanılmakta olduğu ve daha çok bekar kızların koca bulup bulamayacaklarını merak ettikleri için bu şekli kullandıkları söylenmektedir. Bu yöntemde önce yere bir daire çizilmekte ve bu daire 24 kısma ayrılmaktadır. Bu bir dörtgen de olabilir. Bu kısımların her birinin içine bir harf yerleştirilmiş ve birer tanede buğday tanesi konulmuştur. Sonra da hazır bulunan horoz bırakılmış ve horozun yemeye başladığı harflerden başlayarak en son yediği taneye kadar sırasıyla not edilmiş ve bu harfler yorumlanmıştır.

Balta Falı (Aksinomansi): Bu fal şekli genel olarak, saklı bir şeyi, hazineyi bulmada ve çalınan bir şeyin suçlusunu, hırsızı ortaya çıkarmada kullanılmıştır. Rusya da ise uzun yıllar hazine bulabilmek amacıyla kullanılmıştır. Bunun için balta yuvarlak bir kütüğe saplanmış ya da bir taşın üzerine konmuş, daha sonra şüphelenilen kişilerin isimleri baltanın etrafında dönülerek söylenmeye başlanmış, balta kimin ismi söylenirken yerinden oynamış ve yere düşmüşse o kişi suçlu kabul edilmiştir.

Bina Falı: Kalde, Asur ve Yunanistan’da kullanıldığı söylenilen bir fal şeklidir. Evlerin dış cephelerine bakılmış, incelendikten sonra da binanın üzerindeki şekiller yorumlanarak birtakım tahminlerde bulunulmuştur. Hatta Yunan felsefecilerinden olan Xenokrates’in (M.Ö. 406-313) bu konu ile ilgili bir kitap yazdığı söylenmektedir.

Köpük Falı: Bu usulün Kırgızlarda kullanıldığını görmekteyiz. Kırgızlar atalarının ruhlarına kurbanlar kesmişler ve bunları kazanlarda kaynatmışlardır. Kaynama esnasında çıkan köpükler de fal aracı olarak kullanılmıştır. Bu köpüklerin beyaz renkte olması iyi iken, siyah olması kötü görülmüştür.

Ağaç Falı: Bu fal şeklinin çok eski zamanlarda antik dönemlerde uygulanmış olması muhtemeldir. Bu usulde ağacın şekli, dalları, yaprakları, kabukları, kökü hemen hemen her tarafı baştan sona kadar incelenmiş ve kendilerine has birtakım yöntemlerle yorumlarda bulunulmuştur.

Eldiven Falı:
Yakutlarda görülen bir fal bakma şeklidir. Ev yaptırmak isteyen bir kişi daha önceden Şamanın da yardımıyla belirlemiş olduğu arsaya giderek doğuya dönüp eldivenlerini çıkarmış, dua etmiş ve eldivenleri yere atarak bunların yerde duruş şekillerine bakmıştır. Eldivenlerin avuç içinin yukarı gelmesi oraya evin yapılabileceğine işaretken, avuç içinin aşağı doğru gelmesi uğursuzluk sayılmış ve oraya ev yapılmamıştır.

At Falı: Keltlerde ve Saxsonlarda rastlanan bir fal türüdür. Atların kişnemeleri onlar için bir kehanet aracı sayılmıştır. Beyaz bir atın kişnemesi olacak olan iyi bir şeyin, siyah atın kişnemesi ise ölümün habercisi sayılmıştır. Yalnız ahırdan çıkan atın rengi ne olursa olsun, ahırdan önce sağ ayağını atarak çıkmışsa bu, gelecek olan iyi haberlere yorumlanmıştır.

Değnek Falı: Bu usulde büyüsel birtakım özelliklere sahip olduğuna inanılan değnekler kullanılmıştır. Çok eski zamanlara dayanan bir kökeninin olduğu söylenmektedir. Değnekler geniş bir kabın içine atılmış ve duruşlarına göre yorumlar yapılmıştır. Bu fal şekline “Rabdomansi” denilmiştir. 15. yüzyıldan itibaren ise değnekler maden aramada kullanılır olmuştur. Hatta hırsızlar ve katilleri bulmak için de kullanıldığı görülmektedir. Japonlarda ise kadınlar veya aşıklar yola bir değnek dikmişler etrafına kutsal olduğuna inanılan pirinçler serpiştirerek, Tanrılar tarafından gönderilen kısmetlerinin geçmelerini beklemişler ve erkeğin veya eş adayının ne istediğini bilmeye çalışmışlardır. “Yol kavşağı falı” da denilen bu fal şekli yakın zamanlara kadar Japonlarda kullanılmıştır.

Kan Grubu Falı: Antropoloji profesörü olduğu ileri sürülen Leone Bordel, insanların kişilikleriyle kan gruplarının bağlantılı olduğunu söylemiştir. Ona göre insanların kişiliği, karakter özellikleri, heyecanları büyük ölçüde kan gruplarıyla alakalıdır. Dört ana kan grubu olan A, AB, B, O gruplarının kendilerine has birtakım özellikleri bulunmaktadır. Kim hangi kan grubunu taşıyorsa o grubun özelliklerini alacağına inanılmıştır. Bu özelikler sayılırken kişinin gelecekte mutlu olup olamayacağı ve o kişiyi nelerin beklediğine dair bilgiler de verilmiştir.

Soğan Falı: Soğan falının Almanların folklorik bir geleneği olduğu söylenmektedir. Soğanın tek tek soyarak bakılan bir fal şeklidir. Evlenme çağına gelmiş kızlar, eş adaylarının isimlerini soğanlara yazarak, Noel Gecesinde bir kilisenin sunağına bırakmışlar ve ilk filiz veren soğanın üstünde yazılı olan kişinin, soğanı bırakan kişiye eş olacağına inanmışlardır.

Tesbih Falı: Bu fal çeşidinin birçok yapılış şekli bulunmaktadır. Fakat yaygın olarak kullanılan şekli şöyledir: İlk olarak bir dilek tutulmakta ve yere oturularak tesbih bulunan el dize dayanıp hareket ettirmeden tesbihi aşağı doğru sarkıtarak tutulmaktadır. Sonra da tesbihin hareket etmesi beklenilmektedir. Eğer tesbih kıble yönünde hareket etmişse tutulan dileğin olacağına işaret sayılmıştır.

Niyet Tutularak Yapılan Fallar ve Manili Fallar:  Niyet tutularak yapılan fal şekillerinde çeşitli yöntemler kullanılmıştır. Öyle ki kişi aklından bir niyet tutar, sonra da bir sayı. Daha önceden 50 kadar hazırlanmış olan niyet yazıları bulunan kitabı açar ve o sayısının denk geldiği niyet o kişinin tuttuğu niyetin cevabı sayılır. Eğer niyetin daha isabetli olması istenirse niyet yazısı kadar sayı, aynı torbaya konulup o torbadan bir sayı çekilir. Bir de niyet yazılarının yerini harfler almaktadır. Bu yöntemde ise daha önceden hazırlanmış 171 harf, 9 tane nokta ve çizgi bunmaktadır. Ayrıca daha önceden hazırlanmış 9 tane cevap da bir tablo içine yerleştirilmiştir. Fakat bu dokuz cevap aynı tabloda 20 kez geçmektedir. Daha sonra da kişi, aklından her hangi bir harf tutarak bu harfin etrafındaki sayıları belli kurallara göre sıralamakta, böylece o kişinin sorusunun cevabını aldığına inanılmaktır. Manilerin sırayla yazılarak numaralandırıldığı ve kişinin her hangi bir sayıyı aklından tutarak, tuttuğu sayıya denk gelen maninin kendisinin niyeti için çıktığına inandığı manili fallar bulunmaktadır. Bunlar için kitaplar yazılmıştır. Maniler metinlerde fal, bazen bir tema olarak işlenmiş bazen de bizzat fal malzemesi olarak kullanılmıştır. Erzurumlu İbrahim Hakkı da “Marifetname” adlı eserinde manilere yer vermiştir. İki kişi arasında sevgi ve muhabbetin olup olmadığı, varsa da hangisinde bu duyguların fazla olduğunu anlayabilmek için de adına “Hurufat Cetveli” denilen harflerin karşılık geldiği, sayıların değerlerinin verildiği cetvel kullanılmıştır. Cetvele iki kişinin ismi yazılıp bu kişilerin isimlerinin karşılık geldiği sayıların toplamından dokuzar çıkartılarak geriye kalan sayıların karşılıkları cetvelde bulunmaya çalışılmıştır. Sonuç ise galip, mağlup gibi ifadeler kullanılarak kısa cevaplar şeklinde belirlenmiştir. Niyet ve fal geleneğinin Azeri Türkleri arasında da yaygın olduğu söylenmektedir. Anadolu, Rumeli ve İstanbul’da önünde kırmızı gül olan evde toplanan kadınlar, dileklerini tutarak kendilerine ait bir şeyi, yarısı su ile dolu olan çömleğin içine atmakta, altı mayıs günü de maniler söyleyerek bu eşyaları çıkarmakta ve niyet çekmektedirler. Maniler eşliğinde çekilen niyette o kişinin bahtına çıkmış olmaktadır.

Bilgisayar Falı : Çeşitli usullerle bakılan ve geleceği öğrenebilmek amacıyla her imkanın kullanıldığı fala, günümüzde modern teknolojiden de faydalanarak bilgisayarlardan bakılmaya başlanmıştır. Bunun için ya direk fal sitelerine girerek fala bakılmakta, çilen bir kahve veya çay fincanında görülen şekiller bu sitelerin yönlendirmesiyle yorumlanabilmektedir. Ya da kişi, falını öğrenebilmek amacıyla önce bankadaki hesap numarasına belli bir ücret yatırmakta sonra da istenilen bilgiler (doğum tarihi, el çizgileri gibi) verilmekte ve merak edilen cevaplar alınabilmektedir. Hatta bu fallar günlük, haftalık ve aylık olarak e-mail adresine gönderilebilmektedir. İsteyene muska ve büyü bile yapılabilmektedir. İsteğe bağlı olarak da günlük fallar, astroloji ve rüya yorumları cep telefonlarına gönderilebilmektedir. Ayrıca ismini, soyadını ve doğum tarihini bırakanların doğum sayıları ve isim sayıları da bulunabilmektedir Bu fal çeşitlerinin dışında, sihirli tablolar, talih yoncaları, hayat ağacı, kader çarkı, kutsal kartal, yıldızların sırrı, cennet kuşu, sihirli elmas, on altı pramit, hac ve daire, daire ve yıldız, taht tabletleri, mistik daireler, büyülü kalp, sihirli daire, esrarlı yılan… gibi fal şekillerinin de olduğu söylenmektedir.

Kaynak

Azize Uygun , El Falı

 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Azize Uygun’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Selahaddin Eyyubi: Hayatı, Kişiliği ve Din Anlayışı

SELÂHADDİN-İ EYYÛBÎ ’NİN HAYATI
Selâhaddin Eyübi (ö.589/1193) yalnız Müslümanlar nezdinde değil, düşmanları tarafındanda takdir edilen ender şahsiyetlerden biridir. Savaş meydanlarında düşmanı Frenkleri bozguna uğratan Sultan Selâhaddin‘in, Kudüs ve Suriye sahil bölgesini fethi sırasında gösterdiği âlicenaplık Avrupalı tarihçiler tarafından takdirle karşılanmıştır. Selâhaddin-i Eyyûbi’nin hem Doğu’yu hem Batı’yı etkileyen güçlü mirası, kurduğu İslam birliği ve Haçlılarla mücadele politikası kendisinden sonra gelen birçok devletlere ve yapılar üzerinde de şüphesiz etkisini yüzyıllarca devam ettirmiştir. Selâhaddin-i Eyyûbi’yi ve İslam birliği politikası daha iyi anlamak ve kavramak için onun hayatına ve yaşamına dikkatlice bir bakmamız gerekir. Selâhaddin‘in babası Necmeddin Eyyûb’a nisbet edilen Eyyûbilerin menşei ve ilk devirleri, kendi zamanlarından itibaren tarihçilerin dikkatini çekmiş, bu konuda çok tartışılmış, çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. İbnü’l Esir; “Esedüddin ile kardeşi Necmeddin Eyyüp aslen er-Ravadiyye adlı şerefli bir kabileye mensuptur” der. Eyyûbilerle ilgili ilk bilgiler Azerbaycan’ın Duvin(Dovin) şehrini işaret eder. Bu konuda tarihçiler mutabıktır. Bazı tarihçilere göre: Selâhâddin aslen Hezbaniye aşiretine bağlı Kürd’lerdendir . Batılı yazarlar bu konuyu ön plana çıkarma çabası İçindedirler. Ancak tarihi gerçeklere dayanarak yapılan tesbite göre ise Eyyûbiler, Kürt, Türk ve Arap karışımıdır . Eyyübiler ailesinde, bu bahsi geçen etnik unsurların izlerini bulmak mümkündür. Irak’ın Tikrit kasabasına yerleşen ve Miladi XII. (Hicri VI.) yüzyılın başlarında Selâhaddin’in babası Eyyûb’ün veya dedesi Şazi ‘nin başkanlığında Irak’a gelen aile Selçuklu emirlerinden Behruz’un hizmetine girer. Eyyûbi ailesi Selçuklu sultanı Muhammet Tapar zamanında Irak‘a göç etmiştir. Ailenin Azerbaycan’dan güneye göç etmesinin sebebini bölgedeki Gürcü, Rus ve Abhazaların saldırısı sonucu olarak değerlendirmek gereklidir. Bu saldırılardan sonra aşiret reisi Şazi B. Mervan iki oğlu Necmeddin Eyyûb ile Esedüddin Şirkûh‘u alıp Irak’a göç etmiştir. Esedüddin ile Necmeddin Irak’a gelip Bağdat Şahnesi Mücahidüddin’in hizmetine girdiler. Mücahidüddin Necmeddin’in akıllı, ileri görüşlü ve güzel ahlaklı bir insan olduğunu gördü. Necmeddin Şirkûh’tan büyüktü, bu sebeble O’nu kendisine ait olan Tikrit kalesine tayin etti. Selçukluların Irak emiri tarafından Tikrit’e tayin edilen Eyyûb İbn Şazi burada adını çevresine duyurdu. Selâhaddin, babası Eyyûb İbn Şazi İbn Mervan el Kürdi’nin Tikrit valiliği sırasında 532 (1137–1138) yılında doğmuştur. Tikrit, Bağdat ile Musul arasında son derece müstahkem bir kale olup ilk devirlerde buğday ve zahire ambarı olarak eski Persler tarafından inşa edilmiştir. Tikrit kalesi Hicri 16 yılında Hz. Ömer devrinde İslam topraklarına katılmıştı.
525/1131 yılında Musul Atabeği İmameddin Zengî Tikrit yakınlarındaki Abbasi Halifesinin kuvvetlerine yenilince, Tikrit valisi Necmeddin Eyyûb, Zengî ’ye yardım ederek Fırat’ı geçmesini sağladı ve böylece Eyyûbiler ile Zengî arasında ileride tesirleri fazlasıyla hissedilecek olan bir dostluk başladı. Nitekim çok geçmeden, Eyyûbiler Selâhâddin’in doğduğu yıl olan (532/1137–38) Tikrit’ten Musul’a giderek Zengî ’nin hizmetine girdiler. Bir müddet sonra Necmeddin Eyyûb’ü, İmadüddin Zengî ’nin Baâlbek valisi olarak görüyoruz. Selâhaddin çocukluğunun en güzel yıllarını burada yaşamıştı. O, bu yıllarını ilim tahsil etmek, ata binmek, silah kullanmak, kılıç sallamak, cihada hazırlanmak ve yönetim usullerini öğrenmekle geçirmiştir. Sultan Selâhaddin’in babası Eyyûb ve amcası Şirkûh kısa sürede İmameddin’in büyük emirleri arasına girerek Haçlılarla yapılan savaşa katıldılar. 541/1146’da İmâdeddin ölünce iki kardeş idareye geçen Nuredin Mahmud Zengî ’nin hizmetine girdiler. Sonraki safhalar Eyyûbi hanedanı ve Selâhaddin için parlak bir istikbal ile netice verecek olaylarla doludur. Bu arada kabiliyetleri günden güne inkişaf eden Selâhaddin’de Sultan Nureddin‘in en büyük yardımcılarından ve emirlerinden oldu. 562/1167 yılında Dımaşk‘a gelen İmadeddin el-İsfehani Nureddin‘in onu yanından ayırmadığını söyler. Eyyûbiler için tarihi bir dönüm noktası olarak kabul edilen Mısır seferleri ile birlikte (559–564/1164–1169), Selâhaddin‘in tarih sahnesinde oynayacağı rolün imkânları da hazırlanmaktaydı. Mısır’da vezirlikten uzaklaştırılan Fatımî veziri Şaver Nureddin‘den yardım isteyince Nureddin Şirkûh’u askeri bir birliğin başına getirerek yanında yeğeni Selâhaddin ile birlikte Mısır’a gönderdi.
564/1169 yılında Mısır‘da idareyi ele geçiren Şirkûh, Fâtımî Halifesi Adil Lininilah tarafından vezir tayin edildikten iki ay sonra vefat etti. Bunun üzerine ordu komutanları Selâhaddin’i başkumandanlığa seçtiler. Fâtımî Halifesi’de Selâhaddin’i amcasının yerine vezir tayin etti. Daha sonra güçlü bir Sünnî devlet kuracak olan Selâhaddin bu münasebetle kısa bir sürede olsa Şîî bir devlette vezirlik görevini üstlendi. Bu durum İslam dünyasındaki mezhep kavgalarının meydana getirdiği ayrılıkları Haçlılar karşısında asgari düzeye indirdi. Sultan Selâhaddin siyasi-askeri tedbirlerle kısa sürede Fâtımî ordusu ve taraftarlarını idaren uzaklaştırarak 10 Muharrem 567/13 Eylül 1171 yılında Fâtımî hilafetini ortadan kaldırıp Abbasi halifesi adına hutbe okuttu. Böylece iki buçuk asrı aşkın bir zaman diliminde (909– 1171)hüküm süren Şîî Fâtımî devletinin yerine Sünnî bir devlet idareye hâkim oldu. Hiç şüphesiz iki buçuk asır devam eden Şîî-Fâtımî idaresine rağmen Sünnî kalabilen Mısır halkının Eyyûbileri desteklemesi bunda mühim rol oynadı. Nureddin Zengî ’nin 569/1174 yılında Dımaşk’ta ölmesi üzerine Dımaşk’taki emirleri tarafından Suriye’ye davet edilen Sultan Selâhaddin uzun uğraşlar sonucunda Suriyede’ki hâkimiyeti ele geçirdi. 12 Şevval 570/6 Mayıs 1175 Tarihinde Abbasi halifesi Mısır, Suriye ve El-Cezîre üzerinde Selâhaddin’in hâkimiyetini tanıdığına dair taklidini(senet) gönderdikten sonra Sultan bağımsızlığını ilan edip kendi adına hutbe okuttu. Selâhaddin bir taraftan Haçlılara karşı cihad ederken diğer taraftan ülkesini her açıdan mamur etmek için azami derecede gayret sarfetti. Selâhaddin vefat ettiği sırada Mısır, Hicaz, Libya, Yemen, Filistin, Şam ve El-Cezîre’de adına hutbe okunuyordu. Selâhaddin-i Eyyûbi’nin milliyeti hakkında çeşitli görüşler ileri sürülerek istismar yoluna gidildiği görülmektedir. Bunun başlıca nedeni Kudüs’ü fethetmek gibi çok önemli bir görevi yapan bu hükümdarı sahiplenmek endişesi olmalıdır. Ancak ileri sürülen görüşlerin sağlam tarihi delillere dayanmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Nureddin Mahmut gibi büyük bir Türk kumandanının yanında tamamen Türk geleneklerine göre yetişen ve daima İslam mücahidi olarak mücadele ve hareket eden Selâhaddin-i Eyyûbi’nin milliyetini tespit etmek gerekirse Türk olduğu kabul edilir. Selâhaddin devletinin bir Türk devleti olduğuna ise hiç şüphe yoktur. Bu devlet Zengî ler devletinin bir uzantısından başka bir şey değildir. Memlukler devleti de Eyyûbilerin uzantısıdır. Mısır’da hüküm süren Eyyûbiler, Abbasilerden sonra süregelen şekilde Türklerden oluşan bir ordu kurmuşlardır. Özellikle Eyyûbi sultanlarından Melik’üs Salih, Türklere büyük önem vermiş ve ordusunu Türk memlüklere dayandırmıştı. Selâhaddin’in ağabeyisi Turanşah, kardeşleri Tuğtegin ve Böri, Türkçe adlar taşır. Annesi, Şihâbeddîn Mahmûd b. Tüküş (Tokuş) el- Harîmî’nin kardeşidir. Kızkardeşi Rabîa Hatun, önce Sadeddîn Mes’ûd b. Üner’le, sonra Muzafferuddîn Gökböri ile evlenmiştir. Ağabeyisi Şâhinşah, Kutlukız Hatun ile evlenmiş, bu evlilikten Ferruhşah doğmuştur. Kendisi de Nureddin’den dul kalan İsmetuddîn Âmine Hatun bin Uner’le evlenmiştir.
Bu üç devleti birbirinden ayıran sadece hanedanlarıydı. Teşkilatları, bayrakları ve dayandıkları maddi manevi unsurlar aynıdır, aralarında fark yoktur. Her üç devletin bayrakları sarı renkte olup üzerinde doru kartal vardır. Her üç devletin de siyasi ve askeri kadroları da aynı unsurlardan meydana geliyordu. Devlet ve ordu teşkilatı, eski Türk devletlerinde görülen devlet ve ordu teşkilatının aynıydı. Kültür unsuru bakımından ise Araplar ve Araplaşmış olanlar ön plandaydılar. Bu sebeple bürokratların ve ulemanın çoğu Araplardandı. Mısır’ın, Yemen’in, Trablusgarp’ın ele geçirilmesi bir Oğuz hareketi olarak görülür. Selâhaddin hiçbir zaman yeni bir devlet kurma iddiasında bulunmamış, Nuredin zamanında kurulan devleti parçalanmaktan ve dağılmaktan kurtarmaya çalıştığını defalarca ifade etmiştir. Selâhaddin devrindeki tarihçiler ve şairler ise onun devletini bir Türk devleti olarak görürlerdi. Bir Arap şairi olan İbn Sena el-Mülk’ün, Haleb’in zaptı dolayısıyla, Selâhaddin’e sunduğu kaside “Arap milleti Türker’in Devleti ile yüceldi. Ehl-i salib davası Eyüp oğlu tarafından perişan edildi” beyitiyle başlar . İbn Haldun’da Eyyûbiler ve Memluklar devletini tek bir Türk devleti kabul eder. Selâhaddin devrinden beri Türklerin devletinde ilmin teşvik ve himaye gördüğünü, Kahire’nin dünyanın büyük ilim merkezlerinden biri haline geldiğini söyler. Şu noktaya dikkatle değinmek gerekir ki ortaçağ bir iman ve cihad çağıydı. Din en birleştirici unsurdu. Bu devirde ki devletlerin karakterleri bir din devleti özelliği taşırdı. Bu nedenle etnik kimliği ne olursa olsun Müslüman devletler kendilerini bir İslam devleti olarak görmekteydiler. Avrupa devletleri de kendilerini bir Hıristiyan devleti olarak görüyorlardı. Ortadoğu’ya gelen Frenkler bir milletin değil Haç’ın yani Hıristiyanlığın temsilcileri olarak gelmişlerdi. Haç adına kanları ve canlarını vermişlerdir. Müslümanlarda bir millet için değil İslamiyet namına vatanlarını müdafaa ederek varlarını yoklarını bu uğurda feda etmişlerdir. Nureddin ve Selâhaddin işte bu ruhun temsilcileriydi. Hayatlarını bu uğurda harcadılar onlara göre her etnik grup İslam davasına yaptığı hizmete göre değer taşırdı. Nureddin “Oğuzlar İslam’ın kahramanlarıdır. Onların okları olmasa Frenklerin mızrakları karşısında kim durabilir?’’derken bunu ifade etmiştir. Selâhaddin devrinde daima birleştirici olmuş, ayrılıkçılara şiddetle karşı çıkmıştır. Melez bir kana sahip olmasına rağmen kendisi bir Türk sultanı ve devleti de bir Türk devletiydi. Nuredin ile Selâhaddin’in tarihi rollerini birbirinden ayırmak mümkün değildir. Bu iki hükümdar tarihte oynadıkları rol bakımından birbirini tamamlarlar. Nureddin olmasa Selâhaddin gelmezdi, Selâhaddin olmazsa Nureddin ‘in eseri kendi ölümüyle sona ererdi. Bu nedenle Sultan Selâhaddin’in Müslüman coğrafyasında, Haçlılara karşı kurduğu İslam Birliği’ni incelerken Nureddin’den bahsetmek şüphesiz ki elzemdir. Yukarıda izah etmeye çalıştığımız Eyyûbi devletinin menşei ve kısmi olarak da yapısı; Türkler, Araplar, Kürtler gibi üç ana Müslüman grup, çeşitli etnik gruplara ait Hıristiyan ve Yahudilerden oluşmaktaydı.

Selâhaddin-i Eyyûbi’nin Kişiliği
Gerek doğuda, gerekse batıda hakkında en fazla kitap yazılan kişilerin başında Selâhaddin Eyyûbî (el-Melik en-Nâsır es-Sultân Selâhaddin Yûsuf b. Eyyûb, 1138–1193) gelir. III. Haçlı seferi esnasındaki mücadelesi ve gösterdiği sağlam irade, Haçlı seferleri tarihinde, onun İslam dünyasının kahramanlık sembolü haline gelmesini sağladı. Büyük bir kumandan, devlet adamı, imarcı, kültürel ve insani değerlerin koruyucusu olarak tarih kitaplarına geçmiştir. Gerektiğinde düşmanlarının dahi yardımına koşmaktan çekinmezdi. İngiltere Kralı Arslan Yürekli Rişar ile olan
ilişkileri bunun canlı birer örneğidir. Avrupalılar gerçek bir İslam kahramanı görmüşler ve onun mertliğine, iyilikseverliğine karşı hayranlıklarını gizleyememişlerdir. Yazarların ve şairlerin eserlerinde kendisinden övgü ile bahsedilmiş, doğulu her yazar onu kendi milletine mal etmeye çalışmıştır. Namık Kemal, Evrâk-ı Perîşân adlı İslam kahramanlarından bahseden eserinin ilk bölümünü ona ayırmış, Mehmet Akif, Çanakkale şehitleri için yazdığı destanda ondan, “Şarkın en sevgili Sultanı Selâhaddin” ifadesi ile bahsederek, onun İslam dünyasının en çok sevdiği hükümdar olduğunu vurgulamıştır. Bayraklarındaki kartal armasının gösterdiği ve zamanındaki tarihçilerin ifade ettikleri gibi, devletleri bir Türk devleti idi. Bununla beraber Nureddin ve Selâhaddin, Türk sultanları olarak, mücadelelerini İslam namına yürütmüşlerdir. Selâhaddin’in iyi bir devlet adamı, cesur bir kumandan, iyi bir savaşçı, tecrübeli bir yönetici ve aynı zamanda iyi bir ilim adamı idi. Fakat olaylar ve o günün gündemi onu sadece savaş alanlarında tutmuş ve Hıttîn savaşının kumandanı olarak ismi ebediyen silinmeyecek şekilde dünya tarihinin büyük şahsiyetleri arasında mümtaz bir makama sahip olmak üzere tarihteki yerini almıştı. Zamanında yaşayan âlimler ondan düşük ve kaba bir söz duymadıklarını, iyi sözler söylediğini ağzının temiz olduğunu, asla sövmediğini, ahdine daime vefa gösterdiğini söylerler. Verdiği sözü tutan, insani duyguları kuvvetli bir kişi idi. Hata yapanları, kendisine kaba davrananları, suçluları affetmesini severdi. Harran’daki ağır hastalığı sırasında etrafındakilere karşı nazik davranışları İmameddin tarafından ehemmiyetle belirtilir. Selâhaddin’in yetiştiği dönem gençlik yıllarının oldukça kısa yaşandığı bir dönemdir. Gençler büyüklerin yetiştirildiği gibi yetiştirilmektedir. Bu geleneksel yaklaşımın İslam toplumu üzerindeki etkisi ne kadar vurgulansa azdır. Eğitimin merkezinde Kur’an’ın yer almasından dolayı İslam, mezhep ayrılıklarına rağmen büyük bir kaynaştırıcı güçtür. Genç Selâhaddin’i çağdaşlarına bağlayanın Kur’an ve “din ilimleri” eğitimi olduğu çok açıktır.
Hıttîn sonrası Renan de Chatillon’u anlaşmaları ve yeminleri sık sık bozduğu için öldürmüştür. Onu öldürdüğü sırada hükümdarların hükümdarları öldürmesi adet değildi. Nureddin ailesine karşı herhangi bir sert tutumu yoktur. Nureddin’i daima rahmetle yâd etmiştir. Kudüs ve sahil Bölgesi’nin fethi sırasında Frenklere karşı merhametli ve iyiliksever davranışları Avrupalı tarihçiler tarafından büyük bir takdirle bahsedilir. Selâhaddin, sadece Templier ve Hospitaler şövalyelerine karşı haşin davranmıştır. Bir de Richard’ın Akka‘da aman ile teslim olan Müslümanları kılıçtan geçirmesinden sonra, bir müddet düşmandan alınan esirleri öldürtmüştür. İbn Cübeyr’in kaydettiğine göre “Af konusunda hata etmek, haklı olarak cezalandırmaktan daha çok hoşuma gidiyor” derdi.90 Selâhaddin’in cesareti ondan sonraki nesiller için tam bir örnek olmuştu. Selâhaddin’in dillere destan olan cesaretini dostlardan önce düşmanlar itiraf ederler. O diğer hükümdarlar gibi ve sultanlar gibi tahtında kurulup sağa sola emir yağdırmaktan başka bir şey bilmeyen devlet adamlarından değildi. O savaş için emir verip de askeri cepheye sürerek saraylarında lüks içinde yaşayan sultanlardan da değildi. Savaş kazanılırsa şeref onlara ait, kaybedilirse suç kumandanların üzerine yıkılırdı. O savaşa askeri ile birlikte katılır, savaşta ilk saflarda yer alır ve düşmana önce O kılıç sallardı. En zor ve tehlikeli anlarda bile askerini terk ettiği görülmemiştir. Çok az askerle şehirden şehire koşar ve ülkesini Haçlılara karşı korurdu. Akka muhasarası sırasında Haçlılara gelen yardımın haddi hesabı olmamasına rağmen o asla savaş meydanından bir an bile ayrılmamış ve takviyeleri hiç de önemsemeden savaşmaya devam etmişti.
İşte bu büyük kahramanın Allah yolunda bu kadar dehşet bir azimle savaşması onun İslam’a olan bağlılığı ve ahrete olan büyük inancını göstermektedir. Selâhaddin Eyyûbî’nin danışmanlarından Usame ibn Munkız ondan bahsederken” İman ilkelerinin birleştiricisi, ehl-i salibi kahreden, adalet ve rahmet bayrağını yücelten, Emirü’l-Mü’minin sultasını ihya eden” ifadelerini kullanır. Bu maneviyatının yüksekliği, kuşkuyu yenmiş olması, dünyaya aldırış etmemesi düşmanına karşı onu başarılı kılmıştır. O hasta olduğu halde ordularının başından asla ayrılmamış ve onları savaş meydanında yalnız bırakmamıştı. İşte bu azim ona Kudüs yolunu açtı ve onu Hz. Ömer’den sonra bu mübarek beldenin ikinci fatihi mevkiine çıkardı. Salahaddin’in yanından hiç ayrılmayan Kadı İbn Şeddad der ki: ‘’Onun zihninde ve gönlünde cihaddan başka bir şey yoktu. Hep cihad ve Haçlılara karşı mücadeleden söz ederdi. Savaş aletlerinden başka hiçbir dünya malından söz etmez ve ilgi duymazdı. Bu cihad ve Kudüs aşkı onu dünyaya sırt çeviren zahit biri haline getirmişti. O çoluk çocuğunu ve asıl içinde büyüdüğü ülkesini terk edip küçük bir çadırdan başka ne eve, ne saraya ne bir köşke sahipti. Selâhaddin, devletin çok büyük malı ve mülkü karşısında yolundan asla geri kalmadı. Üç ayrı hükümdarlığın mirasına sahip olup bu mirası tek bir devlet hâkimiyetinde topladığı halde asla böyle bir zenginliğe iltifat etmedi. Selâhaddin, öldüğünde ne bir saray ne bir köşk nede bir hazine bıraktı. Hayatı boyunca ona zekât farz olmadı. Hemen hemen sarayda hiç oturmamış, savaştan savaşa koştuğu için otağından başka malı olmamıştı. İşte bundan dolayı İslam tarihinde “Sarayı olmayan tek sultan” olarak anılır. Selâhaddin kendisine başvuran bir ihtiyaç sahibini geri çevirmezdi. Kudüs’ün fethi sırasında etrafına toplanmış birçok insana dağıtacak bir parası mevcut değildi. Kendisine ganimetlerden veya başka yerlerden bir mal ve hisse gelecek olursa daha onu almadan fakirlere ve hak sahiplerine verirdi. Bindiği at dahil hibe edilmek üzere söz verilmiş olurdu. Üçüncü Haçlı seferi sırasında on iki bin ata sahip olduğu halde, cömertliğinden bir iki ay sonra binecek atı kalmamıştı. Böyle davranmasının nedeni, kendisini İslam ordusunun içinde savaşan bir asker olarak gördüğünden dolayı idi. O , asla kendisini bir Sultan olarak görmemiş, saraylarında debdebe içinde yaşayan kimselerle kendisini kıyaslamamış, amaçları ve cihad uğruna mücadele etmiştir. Devrin şartları ve savaş usulleri düşünüldüğünde Selâhaddin‘in bu inançlı kişiliği ve bol cömertliği onun ordu içindeki yerini artırıyordu. Askerin, komutanlarının sevgisini kazanmasına vesile oluyordu. Böylece ordusunun savaş ve mukavemet
gücü artıyor, şahsiyeti etrafında insanları çevresine toplayabiliyordu. Tabi ki Sultan Selâhaddin bu cömertliğinin meyvelerini topladı. Selâhaddin Mısır’a hâkim olduğu zaman aile efradına ve çevresindeki insanlara karşı çok cömert davranmıştır. Bu cömert davranışlar kendisine olan sevgiyi arttırmıştır. Hatta Mısır’da kendisine olan ilgi Mısır Halifesinin halk nezdindeki itibarını azaltmıştır. Kudüs’ün fethinde İsmailoğulları merhametli davrandılar. Onlar Sion(Kudüs)’ü zapt edince Latinlere merhamet ve iyilikle davranmıştır. Kudüs‘ü geri aldıktan sonra Eyyûbi hükümdarı Selâhaddin şehir halkına karşı inanılmaz derecede merhametli davranmıştır. İsa’nın mezarını adi mezarlığa çevrilmesine müsaade etmemiştir.
Selâhaddin’in Dini ve İlmi Yaşamı
Selahadin İslam birliğini şekillendirirken şüphesiz ki onun dini yaşamı ve itikadı bizim için önem arz etmektedir. Selâhaddin, itikatta Eş’âri, amelde Şafiî mezhebine bağlı idi. Selâhaddin devrinde Şafii fıkhı en parlak devrini yaşamıştır. Selâhaddin’in etrafında ki bürokratlar ve başkadılar bu mezhebe mensuptular bu devirde yetişen meşhur Şafii fakihleri arasında Şahrazuriler, İbn Asakirler, İbn Ebi Asrunlar, ibn Dirbaslar ve İbn Yunuslar bulunmaktadır. Bu noktada şunu belirtmek gerekir ki Mısır’da Sünnîliğin galibiyetini sağlayan âlimlerin çoğu da bu mezhebe mensuptur .  Kendisinin devamlı okuduğu bir itikat kitabı vardı. Bunu elinden eksik etmediği gibi çocuklarına da ezberletirdi. Çocukları ezberden okur oda onları dinlerdi. Hayatının son üç gününü baygın geçirdiğinden namazlarını kılamamıştı . Bunun dışında ki zamanda asla namazını geçirmemiş ve vakit geldiği anda at sırtında yolda gidiyorken bile hemen iner ve namazını kılardı. Çocuklarına takva ve ibadeti aşılar, etrafında ki emir ve kumandanlarına bundan ayrılmamalarını söylerdi. Selâhaddin devrinde Mısır’da ehlisünnet müntesipleri için medreseler inşa edilmiş, bu medreselerin ihtiyaçlarını temin etmek maksadıyla da büyük vakıflar vakfedilmiştir. Esasında Fâtımî ler devrinde de büyük bir ilim ve irfan merkezi olan Mısır, Selâhaddin’in Mısır’da devletini kurmasından sonra ilmî sahada daha aktif bir hüvviyete bürünmüştür. Fâtımî ler döneminden Selâhaddin’e miras kalan en büyük servet ise Zengî n kütüphaneleri olmuştur. Fâtımî ler’in kütüphaneleri İbn Ebû Tayy’ın ifadesiyle tam bir dünya harikası idi. O dönemde İslam dünyasının hiçbir yerinde Kahire sarayındaki kadar çok kitap yoktu. Bu kütüphane, Selâhaddin-i Eyyûbi’nin idareyi ele geçirmesinden sonra satışa çıkarılmış ve haftanın iki günü yapılan satışlar tam on yıl devam etmiştir. Selâhaddin’in kazandığı şöhret sadece askerî zaferlerine bağlanmamalıdır. Her ne kadar diğer alanlardaki gelişmeler askerî zaferlerin gölgesinde kalmışsa da bu, devrin diğer alanlarda gelişme göstermediği anlamına gelmez. Sosyal ve iktisâdi hayattaki gelişmeler, imar faaliyetleri, açılan sosyal hizmet müesseseleri ve kurulan medreseler, sultanın haklı olarak “Salâhü’d-dünya ve’d-dîn” lakabıyla anılmasını sağlamıştır. Selâhaddin hayatının bütününü ya ilim tahsili ya Haçlılara karşı cihad yahut devlet işlerini organize ile geçirmişti. Sürekli cihad ile meşgul olmasına rağmen iyi bir ilmi seviyeye sahip olup Arapça, Farsça, Türkçe ve Kürtçe biliyordu. İyi bir tarih bilgisine sahipti. Zamanının güçlü âlimlerinden İslam hukuku okumuştu.
Tüm bunların yanında bu devirdeki medrese inşasına verilen önemin siyasi nedenlerini zikredenler de bulunmaktadır. Buna göre Selâhaddin dâhili otoritesini güçlendirmek ve Haçlılara karşı siyasi birliği sağlamak için medreselerin oynayacağı rolü iyi tesbit etmiştir. Kısaca, Selâhaddin Allah’ın bütün emirlerine tereddütsüz uyan, Kur’an ve Sünnete bağlı, peygamber’in metodunu izleyen, itikadı oldukça kuvvetli, ibadete düşkün her konuda Allah’a tevekkül eden muttaki bir lider, dindar bir devlet adamıydı. Selâhaddin’in mutasavvıflara hürmet göstermesi, Mısır, Şam ve Kudüs’te onlar için hânkahlar yaptırması devrin büyük sûfilerinin Selâhaddin’e yanaşmasını sağlamıştır. Böylece tasavvuf eğitiminin yapıldığı imkânlar ve mekânlar da hazırlanmıştır. Sultan, selefe uygun tarzdaki İslamî ilimleri benimsediği için felsefî ilimleri hoş karşılamamakla birlikte bu konuda müsamahakâr davranmış, hatta felsefeyle uğraşan ve birçok felsefî eser te’lif eden Abdüllatif el-Bağdâdî’yi (ö.629/1231) himâye etmiştir. Bu sırada Suhraverdî’nin (ö.587/1191) idam edilmesi bir istisna teşkil etmektedir. Bu idamın gerçekleştirilmesinde fakihlerin büyük ısrarı olduğu belirtilmektedir. Bununla beraber Selâhaddin devrinde felsefî ilimlerin büyük ilerleme kaydettiği görülür. Onun ilme ve âlimlere verdiği değer neticesinde bölgeye âlimler ve bilim adamları akın etmişlerdir. Selâhaddin devri medreseleri hâdis tedrisatı bakımından son derece zengin kaynaklara sahiptir. Bu devirde Hâdis ilmi altın çağlarından birini yaşamıştır. Hâdisciler gerek halk; gerekse idareciler nezdinde büyük ilgi görmüşlerdir. Hâdis dinîn ve cemiyet nizamının temel taşlarından birisi olduğu için rağbet gören bir ilimdi. Eyyûbi Devleti’nin kurucusu Sultan Selâhaddin de ilmi sahada selefi Nureddin’in yolundan gitmiş ve bu alanda büyük muvafakiyyette sahip olmuştur. Selâhaddin’in Arap atlarının soyları kadar Arapların şecereleri, biyografileri ve tarihleri hakkında da bilgi sahibi olduğu söylenir. Daha da önemlisi, Ebu Temmam’ın Hamase’sini ezberlemesiyle takdir kazanmıştır. Selâhaddin 1187 yılında Akka ve Kudüs’ü fethedince Akka’da ki Hospitalierler sarayının bir kısmı ile Kudüs‘de ki Kamame kilisesi yanındaki Patrikhaneyi Sufilere ribat olarak vakfetmiştir. Bilindiği üzere başta Salahaddin olmak üzere Eyyûbi hükümdarlarından birçoğu, ilimle meşgul olmuş, aralarında eser te’lif eden melikler çıkmıştır. Sultan’ın tarih ve edebiyat kültürü çok genişti. İbn Şeddad , “Başkalarından duymadığımız güzel şeyleri ondan öğrenirdik” der. Selâhaddin’den başka hanedandan Takiyüddin, Ferruşah ile bunların oğulları el-Melik, el-Mansur ise birçok değerli eseri vardır. Kadı’l-Fadıl, İmameddin ve İbn Şeddad’ın ilim sahasındaki şöhretleri, ilim adamlarına verdikleri değer gün gibi aşikârdır. İlme ve âlimlere verdiği değerle temayüz eden Sultan Selâhaddin’e bu konuda hanedanına mensup melikler, emirler ve âlimler de destek vermişlerdir. Özellikle Selâhaddin devrinin önemli devlet adamlarından olan Kadiyü’l-Fazıl ve İmameddin el-Katib, Selâhaddin’in ilmi hayatla ilgili aldığı kararlarda büyük yardımlarda bulunmuşlardır.

Selâhaddin-i Eyyûbi’nin Liderlik Özellikleri
Haçlılar karşısında İslam Birliğinin kurulması zorunluluğu en elzem konuların başında gelmekteydi. Haçlılar İslam coğrafyasında ki yürüttükleri siyasette Müslümanlar arasındaki küçük çıkar ve menfaat ilişkilerini kullanarak birlikte hareket etmelerine engel olmak en büyük amaçlarına ulaşmakta en çok başvurdukları bir yöntem idi. Şüphesiz kabul etmek gerekir ki, İslam dünyasında gerekli her türlü şartlar oluşsa dahi bir lider etrafında sonsuz maneviyat ve güven ile toplanabilmek en önemli meselelerden biriydi. İşte bu noktada İslam birliğini tesis eden herkesi etrafında sonsuz bir azim ve güvenle toplamayı başaran Selâhaddin-i Eyyûbi’nin kişiliğini ve farklı özelliklerini incelemek gerekmektedir. Sultan Selâhaddin‘in şahsiyetinin oluşmasında babası Eyüp ve amcası Şirkûh’un önemli tesirleri vardır. Selâhaddin’de bizzat kariyerine başlarken babası ve amcasıyla birlikte savaştığını ve “zaferlere katılarak kâfirlere karşı birlikleri kumanda ettiğini”yazmıştır. Eyüp ve Şirkûh’un da Nureddin Zengî ile olan idari ve teşkilat açısından olan ilişkilerinden daha önce bahsetmiştik. Babasından sükûnet, vakar, sağlam düşünme yeteneği ve siyasi basiret alan Sultan, amcasından da kahramanlık cesaret ve savaş taktikleri almıştır. Gençliğinin önemli bir bölümünü beraber geçirdiği Sultan Nureddin‘in tecrübelerinde Selâhaddin’in hayatında önemli etkiler bırakmıştır. Yüzyıla yakın bir zaman, Haçlı işgal ve hâkimiyetinde kalan Kudüs’ü bu zalim insanların zulmünden kurtaran Selâhaddin’in bu büyük fethi gerçekleştirmesinin en önemli sebeb ve itici gücü İslam’a olan bağlılığıdır. O, bir hükümdar ailesinden gelmemesine ve saltanatını babasından miras olarak almamasına rağmen, kendi şahsiyet ve dehasıyla kendisini etrafına kabul ettirmiş ve halkın sevgisi, askerin bağlılığı kendisini o makam ulaştırmıştı. Selâhaddin’in yakın çevresini etkilediği yüzeysel olarak gayet açıktı. Şikuh’un onu kendi oğullarının yerine yaver olarak seçmesinin muhtemelen onun yeteneklerinden kaynaklandığı, öte yandan 1165’de Nureddin’in onu Şam şıhneliği görevine atayarak ona daha fazla idari tecrübe kazandırdığını da belirtmeliyiz. Onu gerçekten yücelten, dürüstlük, sözüne güvenirlik ve düşmanına dahi gösterdiği mütevazı kişiliğinin yanında savaşlardaki cesur yüreğidir. Bu durumun örneklerini Haçlılarla mücadele ile geçirdiği ömrünün her safhasında görmek mümkündür. Bu durum düşmanlarının ağzından da dile getirilir. Şöyle ki; Richard Sultan’ın elçileri ile yaptığı bir görüşmede “Vallahi bu sultan büyük adam. Yeryüzünde ondan daha büyük kişi yok. ”diyerek onun büyüklüğünü ve hâkimiyetine olan hayranlığını dile getirmekten kendini alamıyordu.
Yine Kudüs muhasarası sırasında Frenklerin büyük patriği yanında mallarla dışarı çıktı. Selâhaddin’e patriğin mallarına el konulursa bunun Müslümanların yararına olacağı söylenince Selâhaddin: “Ben ahdi bozup hainlik etmem “ dedi ve on dinar hariç hiçbir şey almadı, hepsini yanlarındaki muhafızlarla Sur şehrine gönderdi.  Kudüs’ün alınması sırasında Selâhaddin’in gösterdiği büyük affedicilik ve merhamet kabul edilen bir gerçektir. Kudüs’ün fethinden doğan şeref ona İslam dünyasında yeterince saygı duyulması için yetercektir. Selâhaddin yufka yürekli denecek kadar merhametli bir duyguya sahipti. Güçlüye karşı zayıfı korumak onun en bilinen ve kabul gören özelliklerinden biriydi. Haftanın iki gününde, âlimlerin, fakihlerin ve kadıların hazır bulunduğu bir adalet divanı oluşturur, insanların haklarını korur, adaleti insanlar arasında yerleştirmeye çalışırdı . Kendisine bir şikâyette bulunan hiçbir Allah kulunu geri çevirmemiş, onu dinlemezlik etmemişti. 4 Şaban (9 Ekim 1187)tarihinde Müslümanlar Mescid-i Aksa’da Cuma namazı kıldılar. Selâhaddin Cuma namazı kıldıktan sonra Mescid-i Aksa’nın tamir edilmesini, sağlam ve mükemmel bir suretle yapılmasını ve nakışlarına özen gösterilmesi için bütün imkânların seferber edilmesini emretti; bunun üzerine benzersiz güzellikte mermerler, Kostantiniyye yapımı, altın yaldızlı, siyah taşlar ve ihtiyaç duyulan diğer şeyleri getirdiler. Netice olarak; Selâhaddin üstün kişilik ve liderlik vasıfları ve bu hayır işleri ile halkın gönlünü kazanmış, bu durum İslam coğrafyasında halk nezdinde onu yüceltmiş ve İslam halklarının liderliğini eline almıştır. O yaptığı işlerde halkın ve ordusunun çıkarlarını sevinçlerini ön planda tutar yaptığı imar faaliyetleri ile gönül kazanırdı. Selâhaddin gibi herkesin liderliğinde mutabık kalmış karizmatik kişilik, Müslümanların onun etrafında toplanmasına neden oluyor, bunun sonuncunda da manevi ve fiili anlamda İslam birliği’nin temelleri kendiliğinden ilerlemeler kaydediyordu.
Kaynak
İbrahim Halil Ulaş , Selahaddin Eyyubi Ve İslam Birliği Politikası
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Halil İbrahim Ulaş’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com