Avrupa Ülkelerinde Ortaya Çıkan Bağımsızlık Hareketleri Ve Milliyetçilik

Avrupa’da Ortaya Çıkan Ayrılıkçı Hareketler

20.yüzyıl içerisinde iki büyük savaş yaşayan ve birçok farklı etnik gruba ev sahipliği yapan Avrupa, geçirmiş olduğu bu süreçten en iyi dersi çıkarmanın çabası içerisinde çok önemli siyasi adımlar atmıştır. Bütün dünya da ve özelliklede Avrupa’da çatışmaların ve savaşların başlangıcını oluşturan etnik azınlık olgusu, bugün uluslararası belgelerle, ulus üstü kuruluşlarla güvence altına alınmış durumdadır. Azınlıklar ve ayrılıkçı hareketler karşısında oldukça önemli yol kat eden Avrupa, bugünkü duruma tedricen ve cesaretli politikacıların dönem dönem çabaları sayesinde erişmiştir. Genel olarak bakıldığında etnisitenin her çeşidine örnek olabilecek durumu Avrupa’da görebilmek mümkündür. Özellikle Batı Avrupa devletlerinin karşılaştığı ayrılıkçı hareketler sorunu, örnek teşkil etmesi bakımından önemlidir. Sorunların büyük oranda halledilmiş olması elbette kolay olmamıştır. Bu süreçte birçok hatalı politika takip edilmiş, istenmeyen olaylarla karşılaşılmıştır ancak çözüm konusunda son derece cesaretli adımlar atılmıştır.
Bugün Batı Avrupa ülkeleri olarak tabir edebileceğimiz İspanya, Fransa, İngiltere, Belçika, İrlanda gibi ülkeler ayrılıkçılık sorunuyla karşı karşıyadırlar ve konunun çözümünde oldukça önemli başarı yakalamışlardır. Dünyadaki mevcut siyasi yapının genel bir resmi çekilecek olursa, yeryüzünün birçok bölgesinde etnik çatışma, ayrılık yanlısı hareketler görmek mümkündür. Ülkelerin karşı karşıya kaldıkları bu sorunun çözülmesi, sahip olunan yönetim şekilleriyle doğru orantılı bir seyir izlemektedir. Etnik çatışmalar ve ayrılıkçı hareketler yalnızca üçüncü dünya ülkelerinin sorunu olmayıp, hem ekonomik şartlar bakımından hem de demokrasinin ulaşmış olduğu seviye bakımından oldukça iyi düzeyde olan birçok ülkenin de sorunudur. Tüm ülkeleri ilgilendiren bir sorun olarak gözüken etnik çatışmalar ve ayrılıkçı hareketler dolaylı olarak uluslararası politikanın da ilgi alanına girmektedir. Herhangi bir ülkede yaşanan etnik problemlerin çözümü diğer bir ülke için örnek teşkil edebileceği için konu uluslararası politika, uluslararası hukuk ve devletlerin iç politikaları arasında sıkışmış durumdadır. Dünyanın en gelişmiş devletlerinden olan Batı Avrupa Ülkeleri de bugün ayrılık yanlısı hareketlerle karşı karşıyadır. Bu durum bize göstermektedir ki, ayrılıkçılık sorunu tekbir nedene bağlanamayacak kadar çetrefillidir. Bu nedenle hem uluslararası politika hem de uluslararası hukuk anlayışına uygun olarak çözüm yolu üretebilen ve önemli açılımlar sağlayan Batı Avrupa Ülkelerinin karşı karşıya oldukları ayrılıkçı hareketlerin incelenmesi, olması gerekeni ortaya koymak bakımından önemli olacaktır. Bu bağlamda sorunların asgari düzeye indirildiği ve çatışma ortamı yaratılmaksızın sorunların aşılmaya çalışıldığı örnekler olarak aşağıdaki ayrıklıkçı hareketler incelenecektir.

Fransa’da Korsika Sorunu

Avrupa’nın en baskın ulus-devlet yapılanmasını gerçekleştirmiş olan Fransa’da 60 milyonluk nüfusunun içerisinde ortalama %10 civarında bir nüfus, Fransızca yanında kendi ana dilleri olarak gördükleri bir dili konuşmaktadırlar. Buna göçmen işçilerin sayısını da ekleyecek olursak farklılık arz eden bir azınlık kitlesi karşımıza çıkmaktadır. Fransız devrimiyle beraber eşitlik- özgürlük, kardeşlik ilkeleri üzerinde yeşeren Fransız ulus devletinin Anayasasının giriş bölümünde tüm vatandaşların eşit olması garanti altına alınmakta ve Fransız halkına vurgu yapılmaktadır. Ayrıca Fransa, yerel dillerin kullanılmasının bilimsel amaçlar dışında hiçbir şekilde bir grubun kimliğinin belirlenmesi için bir ölçüt olarak kabul edilemeyeceğini her fırsatta ifade etmektedir . Azınlıklar karşısında böyle katı bir duruş sergileyen Fransa, ilgili uluslararası sözleşmeleri de imzalamamıştır. Örnek vermek gerekirse, Ulusal Azınlıkların Korunması Çerçeve Sözleşmesi Fransa tarafından hala imzalanmamıştır. Bu durum gerek Avrupa da gerekse tüm dünyada birçok kurum ve kuruluşun tepkisini çekmektedir. Kuşkusuz Fransa bu tepkilere kayıtsız kalmamıştır. Ayrılıkçı Korsika hareketiyle uzun yıllardır mücadele eden Fransa, bugün gelinen noktada yerinden yönetilen bir devlet konumuna erişmiştir. Çünkü Korsika’da yerel meclis kurulmuş ve bu meclis birçok konuda özerk haklar elde etmiştir. Fransa, Ayrılıkçı Korsikalılarla uzun süren bir mücadelenin içerisine girmiştir. Korsikalıların yürüttüğü bu mücadele Avrupa’da görülen en kanlı ve maliyetli ayrılıkçı hareketlerden biri olmuştur. Aslında Ada halkının genel eğilimine bakılacak olursa bağımsızlığı destekleyenlerin oranı sadece %10’du ve Fransa’nın da %4669 sı Korsika’nın bağımsızlını istemektedir. Mevcut sorun, Korsikalı milliyetçilerin silahlı bir örgüt haline gelmeleriyle önemli bir boyut kazanmıştır. Korsika’da gerçekleştirilen silahlı terörist eylemlerin Fransa basınında oldukça geniş yer almış olması da bu marjinal grubun faaliyetlerini tüm ada halkına mâl etmiştir. Bu sorun Ada halkının tamamının ayrılık yanlısı olduğu izlenimini yaratmıştır. Böyle bir durum sorun çözümü için bir diyalog kopukluğuna neden olmuştur. Fransa’nın mevcut yapıyı koruma amacıyla olayları görmezden gelme çabası çözümü geciktirmiştir. Genel itibariyle belirtilecek olursa sorunun kökeninde Ada’nın tarihi geçmişi ve coğrafik konumuyla beraber, Fransa ile olan ilişkiler neticesinde Ada’nın yeterince gelişememiş olması yatmaktadır.
Ada’nın Akdeniz ticaret yolları üzerinde olması, tarihsel süreç içerisinde birçok istilaya maruz kalınmasına neden olmuş, bu sebeple Ada sırasıyla Yunan, Roma İmp., Vandal, Goth, Lombard, Ceneviz ve Fransa hâkimiyetlerine maruz kalmıştır. Ada’ya en uzun süreyle Roma İmparatorluğu hâkim olmuştur (900 yıl), dolayısıyla bu süre içerisinde Korsika bağımsız bir devlet olarak var olamamıştır. İlk bağımsızlık hareketlerinin de Cenevizliler döneminde yaşandığını belirtmek gerekir. I.Dünya Savaşı ( I.D.S) esnasında 4000 kadar Suriyeli, II. Dünya Savaşından(II. D.S) sonraki süreçte ise 17 000 kadar Cezayirli (Pied-noir70) Ada’ya göç ettirilmiştir. Yaşanan bu göçler ve Fransa’nın göçmenlere karşı uyguladıkları politikalar neticesinde Ada halkı bu durumdan olumsuz şekilde etkilenmiştir.

Milliyetçiliğin Yükselişi

Yaşanan bu gelişmeler karşısında Korsika milliyetçiliğinin; Tarih boyunca yaşanan istila ve işgallerin getirdiği kargaşa ve düzensizliğe son verilmek istenilmesi, I.D.S ve II. D.S sonrasında Ada’ya gelen göçmenlere yönelik politikalar sonucu yerlilerin göreceli olarak fakirleşmesi, Fransa’nın Ada’ya yönelik yüzeysel yatırımların halkı memnun etmemesi gibi temellerin üzerine oturduğu söylenilebilir. Korsika Adası 1789 yılından beridir Fransa’ya bağlıdır ve ilişkiler uzun bir tarihi süreç içerisinde devam etmektedir. Korsika’nın bağımsızlık talebini dile getirmeye başladığı ve milliyetçiliğin yükselmeye başladığı zaman dilimi 20. yüzyılın ortalarına rastlamaktadır. Bu tarihlerde Fransa’nın adaya yönelik politikaları Korsikalıları memnun etmekten çok güç duruma düşürücü nitelikler arz etmiştir. 1962 yılında Cezayir’den gelen göçmenlere yönelik hazırlanıp uygulamaya konulan Tarım politikaları neticesinde yerli halkın zaten iyi olmayan ekonomik durumu iyice kötüleşmiştir. Tarım politikasının yanında sömürge gibi algılanabilecek bir turizm geliştirme programının uygulanması Ada halkını ister itemez savunma ve hak arama konumuna itmiştir. Fransa uyguladığı bu tarz politikalarla Korsika’yı ekonomik olarak Kara Fransa’sına bağımlı kılmayı ve bu suretle Ada üzerindeki hâkimiyetini sürdürmeyi hedeflemiştir. Bu durum Korsika halkının tepkisine neden olmuş ve hoşnutsuzluk temelinde milliyetçiliğin gelişmesine zemin hazırlamıştır. Ada’nın sahip olduğu coğrafi konumun ve doğa şartlarının, sanayileşmeye fırsat vermemesi, yeraltı ve yer üstü zenginliklerinin yeterli olamaması gibi nedenlerin yanında, yukarıda bahsedilen nedenlerden dolayı Korsika Fransa’nın en az gelişmiş bölgesi olarak nitelendirilmektedir. Ekonomi tarıma ve hayvancılığa dayanmakla beraber Turizm her ne kadar kara Fransa’sı tarafından yönlendirilen bir sektör olsa da ekonomi için önemlidir. Yaşanan sıkıntılar 1993 yılından itibaren AB den Fransa’dan alınan yardımlarla dengelenmeye çalışılsa da 1999’da bu yardımların kesilmesi neticesinde otonomi ve bağımsızlık istekleri tekrar şiddetli bir biçimde dile getirilmeye başlamıştır. Korsika Milliyetçiliğinin beslendiği önemli bir kaynak ta 1970’li yıllarda Avrupa’da hâkim olan bölgeselciliğin Fransız üniter-devlet yapılanması çerçevesinde
reddedilmesi ve Korsika yahut başka bölgelere daha fazla yetki verilmek istenmemesidir.
nationalism
Tarihsel, coğrafi, ekonomik ve etnik kanallardan beslenen Korsika Milliyetçiliği 1975 yılında kurulan ayrılıkçı Korsika Milliyetçi Kurtuluş Cephesi ( Fronte di Lİberazione Naziunale di Corsica; FLNC) ile örgütsel bir yapıya bürünmüştür. Bu örgütsel yapılanmayla birlikte iki farklı milliyetçilik anlayışı orya çıkmıştır. Korsika halkının kendi öznitelikleriyle varlığının tanınması çabasında tam bağımsızlık yanlısı olanlar ve otonomi talep edenler iki ayrı cepheyi oluşturmuşlardır. Otonomistler şiddet ve terör içerikli eylemlerden kaçınırlarken bağımsızlık yanlıları 19980’lerden itibaren terör eylemleriyle seslerini duyurma yoluna gitmişlerdir. Bu tarihten itibaren ellinin üzerinde milliyetçi örgüt kurulmuş ve bu örgütlerin çokluğu etkilerinin azlığına sebebiyet vermiştir. Bu örgütler ilk başlarda sivilleri hedef almaktan ziyade Fransa Üniter devlet sisteminin simgesi olan kuruluşların binalarına yönelik saldırılarla seslerini duyurmaya başlamıştır. 1980’li yıllardan itibaren muhafazakâr kimliğe sahip önemli şahsiyetlere suikastlar düzenlenmiştir. 1998 yılında Fransız Vali Erignac öldürülmüştür. Valinin öldürülmesi, gerek dünyada gerekse Fransa da geniş yankı uyandırmıştır. Fransız Üniter yapının tartışıl hale gelmesi bunun gibi terörist eylemlerin medyada oldukça geniş yer bulmasını sağlamıştır. Bu gelişmeler Fransa’yı sorunun çözümü için adım atmaya zorlamıştır. Korsikalılar atalarından miras kalan Ada topraklarında kendi kültürlerini hiçbir baskı altında kalmadan özgürce ve rahatça yaşamayı talep etmektedirler. Korsika toplum yapısı ve özellikle de Korsika’ca dili, Fransa’dan çok İtalyan toplum yapısına uygundur. Korsikalılar bu özgül yapının korunması için çocuklarının kendi dillerinde eğitim almalarını ve ekonomik durumlarını iyileştirmek için kendi ekonomik yapılanmalarını gerçekleştirmek istemektedirler.

1982 Desentralizasyon ( Âdemi Merkeziyetçiliği)

Mitterand’ın başkanlığı döneminde Korsika’nın durumuyla ilgili olarak İçişleri Bakanı Deffere bir dizi reform süreci başlattı (Deffere Reformu). Bu reformların getirdiği yeniliğe göre Korsika’nın özgül yapısı, dili, kültürel kimliği ve gelenekleri tanındı. Ayrıca Korsika bölgesinin yapılanmasında coğrafi ve tarihi değerlerin dikkate alınacağı ifade edilmiştir. Bu reformlar sadece Korsika ya değil Fransa’nın sahip olduğu diğer deniz aşırı topraklarına da uygulandı. Korsika’nın diğer bölgelerden tek farkı meclisin bölgesel meclis olarak değil Korsika Meclisi olarak tanınması ve ekonomik ve sosyal- kültürel konularda iki ayrı danışma meclisinin bulunmasıdır. Böylece Korsika genel oyla 6 yıl için seçilen altmış bir üyeli bir meclise kavuşmuştur. Yalnız bu meclisin danışma görüşü vermesinden başka bir yasama gücü yoktur. Bu reform sayesinde alt ulusal kimliklere karar alma sürecine daha fazla katılmaları sağlanmıştır.

Joxe Projesi ( 1991 Özel Yasası)

İçişleri bakanı Joxe başkanlığında kurulan bir komite ile bölgesel yönetimlerin etkilerini daha fazla artırmaları için yeni çalışmalar başlatıldı. Bu çalışmalar neticesinde Âdemi Merkeziyetçiliğin sınırları genişletildi ve Korsikalılara kendi kaderini tayin olmayan özel kurumlar oluşturuldu. 1991 yılında Fransız Parlamentosunda kabul edilen Joxe yasasında yer alan “ Fransa Cumhuriyeti, Fransa halkının unsuru olan Korsika halkın oluşturduğu yaşayan kültürel ve tarihsel topluluğun, kültürel kimliğini korumasına ve özgül ekonomik ve sosyal çıkarlarının müdafaasına ilişkin haklarını güvence altına alır.” ibaresi Fransız Anayasasına aykırı bulunarak Anayasa Konseyi tarafından iptal edildi. Konsey ayrıca Fransız halkının aralarında köken ve dil temelli hiçbir ayrımın bulunmadığına, eşit vatandaşların var olduğuna, dolayısıyla başka bir halkın Fransız halkının unsuru olarak tanımlanamayacağına dair görüş belirtmiştir. Böylece süreç siyasi temellerinden yoksun bir hale getirildi. Dolayısıyla İçişleri bakanı Joxe’un girişimleri sonuçsuz kalmıştır.

Matignon Süreci

Fransız hükümeti Korsika ile olan sorunların çözümleriyle ilgili siyasi adımlar atarken, Korsika Milliyetçileri de bir yandan terörist eylemlerine devam etti. 1998 yılında Fransız valisi Erignac’ın öldürülmesi sorunun çözümü için bir dönüm noktası oldu. 1999 yılında Başbakan Lionel Jospin, Korsika’nın milliyetçi gruplarından seçilmiş temsilcileriyle bir görüşme süreci başlattı. Matignon süreci olarak adlandırılan bu diyalog ortamı neticesinde iki aşamalı bir plan imzalanmıştır. Bu plana göre ilk aşamada anayasa değişikliği gerektirmeyen konular ele alınacak ve ikinci aşamada ise anayasa değişikliği gerektirecek konuların ele alınması kararlaştırılmıştır. İlk etapta ekonomik gelişme, dil ve kültür, kurumsal reformlar gibi konular ele alınırken ikinci aşamada ise (2004 sonrası) anayasal düzenlemeler neticesinde ekonomik gelişim, eğitim, sağlık, alt yapı, ulaşım konularında Korsika ya yetki devri verilmesi ele alınmıştır. Dil konusunda ise anaokullarında ve ilkokullarda velilerin aksi görüşü olmaması durumunda Korsikaca zorunlu olarak okutulacaktır. Bu sayede Korsika; ordu kurma, sınır güvenliği ve dış işleri gibi alanlar haricinde bütün konularda kendi yönetimine kavuşmuş hale gelecekti. Yalnız bu husus Cumhurbaşkanı Chirac’ın sert muhalefetine maruz kalmıştır. Anayasa mahkemesin de bu reformlar kısmen reddedilmiştir. Bu süreçte sınırlı özerklik referandum konusu haline getirilmiş ve yapılan halk oylamasında özerklik yanlıları % 49.02, özerklik karşıtları ise %50,98 oy almıştır. Yani kısmi özerklik reddedilerek
Korsika’nın bağımsızlığı son derece güç hale getirilmiştir. Bugün Korsika da korsikaca eğitim veren bir Korsika üniversitesi ile beraber yerel dilde yayın yapan birkaç radyo, televizyon kanalı ve gazete mevcuttur.
Yapılan referandum sonrasında alınan netice Korsika’nın bağımsız olmasını oldukça güçleştirecek nitelikte olmuştur. Ada ekonomik olarak Fransa’ya ve Avrupa Birliğine muhtaç bir konumdadır. Yerli halkın çoğunluğunun bağımsızlık yerine otonomi istiyor olması bağımsızlığının önündeki önemli bir engel teşkil etmektedir. Bununla beraber Fransa Üniter yapısını korumak istemektedir. Korsika’nın bağımsızlığını kazanması durumunda bu gelişmenin diğer ayrılıkçı bölgeler olan Brüton ve Bask bölgelerini de etkilemesinden çekinilmektedir. Gerek uluslararası ortamda gerekse Avrupa kıtasında Korsika’nın bağımsızlığı diğer ayrılıkçı hareketler için umut kaynağı teşkil etmesi bakımından önemlidir. Yukarıda bahsedilen gelişmeler neticesinde süreç tıkanmış olsa da yinede Matignon süreci geleceğe dair umut vaat etmektedir.

İspanya’da Otonomiden Bağımsızlığa : Bask Ülkesi Ve Katalanlar

Uzun süren bir diktatörlük rejiminin ardından demokratik bir hüviyete bürünen İspanya 45 milyon nüfusuyla Avrupa’nın kalabalık ülkelerinden birisidir. İspanya tarih boyunca kuzey Afrika’dan ve Avrupa’nın içlerinden gelen etnik grupların etkisinde kalmış ve farklı krallıklar bir arada yaşayabildiği bir coğrafya olmuştur. İspanya’da hâkim nüfusu oluşturan Kastilyalıların yanı sıra Galiçyalılar, Katalanlar ve Basklılar diğer önemli etnik gruplardır. Bunların yanında etkisi az olan birçok küçük gruptan (Okitanlar, Ceutalar, Melillalar vs.) bahsetmekte mümkündür. Franko’nun uzun diktatörlük rejimi döneminde uygulanan azınlıkları bastırma politikası başarıya ulaşmamış olmakla birlikte bu politika azınlıkları güçlendirmiştir. Franko’nun ardından başlayan Carlos döneminde yeni bir anayasa hazırlanmış ve bu Anayasa’da bölgesel özerklikler kabul edilmiştir. İspanya, 1978 Anayasasıyla beraber kabul edilen 17 özerk bölgeye sahiptir. Her bir özerk yönetimin kendi yerel meclisi ve özgül anayasa sayılabilecek statüleri vardır. Tüm bu özerk gruplar arasında Bask ülkesi ve Katalonya olarak adlandırılan bölgelerde etkili bir bağımsızlık yanlısı bir eğilim söz konusu olmuştur. Bu hareketlerden Bask, bağımsızlık isteklerini dile getirmede terör faaliyetlerine yönelmişken Katalonya bölgesi ise bugün gelinen noktada izlediği siyasi uzlaşı ve şiddet içermeyen politikası sayesinde bağımsızlık yolunda Bask Bölgesinin bir adım önüne geçmiş ve ciddi kazanımlar elde etmiştir.

Bask Ülkesi

0,,17449907_303,00
İspanya, günümüzde ayrılma yanlısı hareketlerle karşı karşıya kalan diğer önemli bir Avrupa ülkesidir, karşılaştığı sorunlar ve bu sorunlar karşısında atılan adımlar dünya gündeminde önemli bir yer edinmiştir. İspanya’daki İki önemli ayrılıkçı hareketten birisi olan Bask bölgesi, tam bağımsızlığı hedeflemekte olup araç olarak da terörü kullanmaktan kaçınmamıştır. Hedeflenen bağımsız Bask Ülkesinin sınırları ise İspanya’da bulunan dört Bask eyaleti; Guipuzcoa, Navarra, Alava ve Vizcaya ile Fransa sınırları içerisinde kalan üç Bask eyaleti Basse- Nevarre, Labaurd ve Soule’ü kapsamaktadır. Özerk bölgelerin düzenlendiği Anayasada Navarra eyaleti Bask bölgesinin dışında olarak kabul edilmiştir, oysa Basklılar bu bölgenin kendilerine ait olduğunu iddia etmektedirler. Buradan anlaşılacağı gibi Bask ülkesi sorunu yalnızca İspanya’yı değil aynı zamanda Fransa’yı da ilgilendiren bir derinliğe sahiptir.

Bask Bölgesinin Özgüllüğü

İspanya’nın mevcut sisteminde bulunan dört özerk bölgesinin genel nüfus içerisinde oranı %25 dolayındadır. Özerk bölgelerden Galiçya, Andolucia ve Katalonya İspanyol siyasal sistemine, Bask bölgesine oranla bütünleşme sağlamış olmakla birlikte bir takım sorunlar devam etmektedir. Bask bölgesinin sahip olduğu coğrafi konum ve etrafının yüksek dağlarla çevrili olması bu bölgenin başkent Madrid ile olan bağını zayıflatmıştır. Basklıların özgürlükleri uğruna mücadeleden kaçınmamaları, İspanya yı yönetenleri bölgesel isteklere karşı baskıcı bir uygulamaya yöneltmiş bu durum milliyetçiliğin yükselmesine sebebiyet vermiştir.  Tarih boyunca kendi dilleri olan Bask dilini ( Euskera), özgün kültürel yapılarını korumak için mücadele vermiş olan Basklılar hiçbir yabancı unsurun sistemiyle bütünleşmemiş ve özgül yapısını bugünlere değin muhafaza edebilmiştir. 18. yüzyılın sonlarına doğru İspanya’da yaşanan iktidar mücadelesinde Karlistlerin saflarında mücadele eden Basklılar, iktidarın kaybedilmesiyle beraber uzun yıllar sürecek bir baskıcı rejimle karşı karışya kaldılar. Bu durum Basklılar tarafından protesto edildiyse de bölgeyi kuşatan İspanyol askerlerince bu durum bastırıldı, Bask dili yasaklandı ve İspanyollaştırma süreci başlamış oldu. 1812 İspanya Anayasasında Basklılara verilen kısmi otonomide lağvedildi. Bu durum Bask Milliyetçiliğini körükleyici bir etkiye neden oldu. İlk olarak 1895 yılında baskılıların ayrı bir millet olarak tanımlanmasını ve kilise tarafından tanınmayı amaçlayan Bask Milliyetçi Partisi Kuruldu( Partido Nacionalista Vasco-PNV-). İspanya iç savaşına kadar olan sürede bu siyasi hareket sayesinde kısmi özerklik hakları tekrar elde edildi.
1936 yılında başlayan İspanya iç savaşında General Franko’nun karşısında yer alan Basklılar, Franko’nun iktidar olmasıyla birlikte özerklik haklarını tekrar yitirdiler ve bölge Franko’ya bağlı alman ve İtalyan birliklerince işgal edildi. Üniter İspanya fikrini benimseyen Franko rejimi 36 yıl boyunca iktidarda kaldı ve özerklik yanlısı olan bölgeleri sıkı bir denetim altında tutu. Bask dili yasaklandı ve şiddetli bağımsızlık talebinde bulunan Bask toprakları “vatan haini topraklar” olarak nitelendirildi. Bu baskı neticesinde 100–150 bin kadar Basklı ülkesini terk etmek zorunda kaldı. İkinci Dünya Savaşı yıllarında merkezi yönetimin artan baskıları sonucunda Basklı öğrenciler çıkarttıkları Ekin isimli dergi ile örgütlenme yoluna gitmişler ve bu dergi etrafında örgütlenen ayrılıkçı- milliyetçi düşünceye sahip olanlar 1959 yılında ETA( Euskadi Ta Askatasuna)’yı kurmuşlardır.  Amacı bağımsız bir Bask Devleti kurmak olan ETA, ilk silahlı eylemini 1968 yılında gerçekleştirmiş ve günümüze kadar gerçekleştirdiği terör eylemlerinde 800 den fazla insanın ölümüne neden olmuştur. Etnik ve kültürel söylemle eylemlerine başlayan ETA, ilerleyen yılları içerisinde kendisine taban yaratabilmek maksadıyla ekonomik söylemlerde de bulunmuştur. Zira bölge yeraltı zenginlikleri açısından oldukça iyi durumdaydı ve bölgenin bu özelliği
sanayileşmeyi de beraberinde getirmişti. Bölgenin en gelişmiş şehri olan Bilbao’da ticaret merkezi haline geldi. Bu bağlamda bölge Madrid karşısında ekonomik bir dev iken siyasi açıdan ise yerel nitelikte bir yerdi. 1970’li yılların başından itibaren başlamak suretiyle bölgeye gelen göçmenler, nüfusun % 35 ini teşkil eden bir çoğunluğa ulaştıklarında, Basklılar için işsizlik sorununun baş göstermeye başlaması dolayısıyla ekonomik bir boyut kazanan sorun, ETA’nın elini güçlendirmiştir. Merkezi yönetimin bölgeye karşı uyguladığı baskıcı idare anlayışı neticesinde her geçen gün güçlenen ve yeni üyeler kazanan ETA kendisini faşizme karşı mücadele eden bir örgüt olarak ta nitelemeye başlamıştır. Sesini dünya çapında duyurmak için popüler isimlere suikast düzenleme yolunu seçen ETA, 1973 yılında Başbakan Luis Carero’nun arabasına bomba yerleştirerek öldürmüştür.

Yeni İspanyol Anayasası ve Bölgesel Yönetime Geçiş

General Franko’nun 1975 yılında ölmesinden sonra politik bir değişim yaşanmaya başlanmış, genel af ilan edilerek siyasi suçlu olan Basklılar serbest bırakılmış, bölgeye yönelik askeri baskılar hafifletilmiştir. 1977 yılında Madrid hükümeti ile Bask bölge temsilcileri arasında bir uzlaşmaya varılmış buna göre Bask bölgesine mali bir özerklik sağlanmış ancak Navarra bölgesinin Bask’a dâhil olması hususunda bir anlaşma zemini yaratılamamıştır. Ardından yaşanan gelişmelerle beraber 1979 yılında İspanya’da yeni bir Anayasa oluşturuldu ve Navarra bölgesi hariç diğer üç Bask eyaletine özerklik statüsü verilerek yerel bir parlamento oluşturuldu. Yeni İspanyol Anayasası, İspanya da 1979 yılında yapılan referandumla Bask ve Katalonya ya yerel bağımsızlık verdi. Verilen bu otonomi ETA tarafından reddedilerek çözüm için tek şartların Fransa ve İspanya’daki Bask topraklarının birleştirilerek bağımsız Bask devletinin yaratılması olduğu ilan edildi. Bunun ardından şiddet eylemlerine hız veren ETA, 1980 yılına kadar 250 kişinin ölümüyle sonuçlanan terör eylemleri gerçekleştirdi. Biryandan da yeni siyasi sürecin kazanımlarından faydalanmak suretiyle ETA’nın siyasi kanadı olan Herribatasuna kuruldu. İspanya’da 80’li yılların başından itibaren yapılan reformlar ETA’nın halk tabanını günden güne eritmeye başladı ve halk tarafından
verilen destek % 15’lere kadar geriledi.1986 yılında İspanya’nın o zamanki adıyla Avrupa Topluluğuna üye olması Bask sorununu, Brüksel merkezli bir çözüm sürecine soktu. Bask bölgesinin elde etmiş olduğu haklar bir daha geri alınamayacak şekilde Brüksel’in kontrolüne tabi oldu. İnsan hakları ve Azınlıklarla ilgili taraf olunan antlaşmalar Bask bölgesi için daha geniş güvenceler sağladı. Bir sanayi bölgesi olan Bask, daha geniş Pazar imkânlarına kavuşarak işsizlik sorununu çözmek ve ekonomik olarak daha iyi seviyelere gelmek için fırsat yakalamış oldu.
İspanya’nın Avrupa Topluluğuna üye olmasıyla birlikte Fransa ile Bask konusunda bir görüşme zemini oluşturuldu. İspanyol Başbakan Gonzalez ile Fransa Cumhurbaşkanı Mitterand arasındaki uzlaşı gereği Fransa’da bulunan ETA militanları İspanya’ya iade edilecekti. Bu tarihe kadar Fransa, kendi topraklarında eylem gerçekleştirmedikleri için Bask milliyetçilerine karşı bir yaptırım uygulamıyordu. Bu gelişme karşısında hareket sahası daralan ETA, terör eylemlerini artırarak etkinliğini koruduğunu göstermeye çalışsa da artık İspanya’da kötü anılan bir örgüt halini almaya başladı. Fransa ve İspanya’nın ETA örgütüne karşı ortaklaşa mücadeleye girişmiş olmaları neticelerini vermiş, ETA’nın lideri ve yönetici kadroları, Mayıs 2008’de Fransa’nın Bordeaux şehrinde toplantı halindeyken yakalanmış ve örgüte büyük bir darbe indirilmiştir. Sonuç itibariyle ETA ilk yıllarda elde etmiş olduğu halk desteğini ilerleyen yıllarda kaybetmiştir. ETA’nın siyasi kanadı Batasuna’da yerel seçimlerde etkinliğini kaybetmiştir. Franko iktidarında bastırılan milliyetçilik anlayışı ETA’nın kuvvetlenmesi için boş bir alan yaratmış olsa da Franko sonrası İspanya’nın yaşamış olduğu siyasal dönüşüm ve Avrupa Topluluğuna katılım terör faaliyetlerinin etkisini kırmıştır. Fransa’daki Bask bölgelerinden alınan yardımında kesilmesi ETA’yı zayıflatan başka bir etmendir. Uluslararası ortamın içinde bulunduğu siyasi yapılanmadaki değişikliklerde kuşkusuz ayrılıkçı Bask hareketi için bazı fırsatları doğurmuş olsa da 1990 sonrası yaşanan süreçte terörist faaliyetlerde bulunan bir milliyetçi ayrılıkçı hareketin kolay kolay emellerine ulaşamayacağını göstermiştir.

Bağımsızlığa Yol Alan Katalanlar

Image processed by CodeCarvings Piczard ### FREE Community Edition ### on 2015-11-09 13:07:20Z | http://piczard.com | http://codecarvings.com
 
Avrupa’nın ileri demokrasilerinden birsi olan İspanya’da ayrılıkçı Bask bölgesinden sonra özerklik talep eden ve ayrılma yanlısı eğilim gösteren ikinci bölge olan Katalonya, Basklıların aksine terör eylemlerine bulaşmamış ve zamanla isteklerini siyasi zeminde kabul ettirebilmiştir . Bugün gelinen noktada Katalonya bağımsızlık öncesi bir siyasi yapılanma arz etmektedir. Franko dönemindeki uygulamalar neticesinde özerklik statülerini kaybeden Katalanlar, Frank o’nun ölümüyle beraber değişen İspanya siyasal sistemi içerisinde,1978 Anayasasıyla beraber tekrar özerkliklerini kazanmışlardır. Frank o’nun dil hususunda uyguladığı sert politikalar ve sadece Kastilyaca’nın dayatılması Katalanların dil bilincini geliştirmiştir. Bu süreçte azınlık konumundaki milliyetçi talepler sivil halkla bütünleşmenin verdiği avantajla belli süreç içerisinde istediğini alma yolunda önemli adımlar atmışlardır. 1978 Anayasası aslında İspanya’yı federal bir devlet konumuna getirmiştir fakat federalizm kelimesi Anayasada geçmemekle beraber Anayasa’da “İspanyol ulusunun ve tüm İspanyolların anavatanın bölünemez bütünlüğüne” şiddetli bir vurgu vardır. Bu yapılanma içerisinde Katalonya, Bask ve Galiçya kendi eğitim sistemlerini uygularlarken diğer 14 özerk bölgede Kastilyaca konuşulurken buraların eğitim politikaları aynı seviyelere çekilerek merkezi hükümetin kontrolüne bırakılmıştır. Bununla beraber 1982 yılında Basklılar, Katalanlar ve Galiçyalılar kendi yerel televizyonlarını kurmuşlardır. 1978 Anayasası kabul edildikten sonra Katalan hükümeti Katalan kimliğinin belirlenmesi ve baskın konuma gelmesi için bir takım siyasi manevralar yapmıştır. Bu politikalar Katalonya da halk tarafından benimsenmiş olmakla birlikte dil mevzuatında yapılan değişiklikler tartışmalara yol açmıştır. Katalanca, Katalonya’da resmi dildir fakat İspanyol devletinin resmi dili olan Kastilyaca benimsenmiştir. Zira Katalanların tamamı son derece akıcı bir şekilde Kastilyaca konuşabilmektedir. 1983 yılında kabul edilen dil yasasına göre eğitim dili katalanca olarak belirlenmiş olup, ailelerin çocuklarını Kastilyaca okutma hakları da saklı tutulmuştur. Katalanlar dillerini korumak için özel bir çaba içerisindedirler çünkü kendilerini İspanyol devletinden ayıran en belirgi özellikleri dilleridir. 1998 yılında diller ilgili olarak tekrardan bir düzenlemeye gidilmiş ve Katalan dil yasası çıkarılmıştır. Bu yasayla birlikte katalancanın okullarda ve sivil hizmetlerde güçlendirilmesi sağlanmıştır. Katalanca dilinin medyada ve kültürel sektörlerde, ekonomik alanlarda kullanılması sağlanmıştır. Ayrıca Katalonya’da İspanyolca ve Katalanca eşit statüye getirilmiştir. Katalan hükümeti, katalancanın varlığını teminat altına alacak reformları gerçekleştirdikten sonra, 2005 yılında yerel parlamentoda kabul edilen yeni özerklik statüsü talebini İspanyol parlamentosuna sundu. Bu yeni statüyle Katalanlar, İspanyollardan ayrı bir ulus olduklarının kabul edilmesini, Katalonya bölgesi içerisindeki tüm vergilerin kendileri tarafından toplanmasını, kendi yargı sistemlerine sahip olmak istediklerini talep etmişlerdir. Ayrıca havalimanlarının ve limanların kontrolünde daha fazla role sahip olmak istedikleri de belirtilmiştir. Talep edilen bu statü Kasım 2005’te İspanyol parlamentosunda onaylanmış ve referanduma sunulmak üzere bekletilmeye alınmıştır.
Bu planın onaylanması İspanya’da tartışmalara yol açmış, diğer özerk bölgelerin de aynı haklara sahip olmak isteyecekleri ve dolayısıyla İspanya’nın bölüneceği hususunda yoğun tartışmalar yaşanmıştır. Muhalefet partileri ve Ordu, bu düzenlemeye karşı çok sert açıklamalarda bulunmuşlardır. Kara kuvvetleri Komutanı General Jose Mena “ Anayasal sınırlar aşılırsa askeri müdahale olur, anayasanın 8. maddesinin işlemesi gerekir” yönündeki açıklamaları nedeniyle generale 8 gün ev hapsi cezası verildi ve arkasından Avrupa Birliğinin desteğiyle de Komutan Jose ve bazı üst düzey rütbeli askerler ordudan uzaklaştırıldılar. Zira İspanya’nın geçmişinde askeri darbelerle ilgili kötü anıları bulunmaktadır. General Franko rejiminin izleri hala sürmekte olup, 1981 yılında parlamentonun basılarak askeri darbe girişiminde bulunulması unutulmamıştır. Bu gelişmeler yaşanırken Bask Ulusal Partisi (PNV) lideri anayasanın 8. maddesinin değiştirilmesi için uygun bir zaman olduğunu dile getirmiştir. Katalanların talep ettikleri yeni statü için yapılan referanduma katılım % 50 civarında olmuş ve %75 evet reyleriyle yeni özerklik statüsü kabul edilmiştir. Böylece Katalanlar İspanyol ulusundan ayrı bir ulus olarak kabul edilmişlerdir. Bu gelişme kuşkusuz diğer özerk bölgeleri de aynı talep doğrultusunda harekete geçirecektir. Katalan hükümetinin yeni özerklik statüsüyle ilgili düzenlemeyi yerel mecliste kabul etmesinin hemen akabinde ETA’nın silah bırakarak ateşkes ilan etmesi ileride bu yönde bir gelişmenin yaşanacağının ilk göstergelerinden birisi olmuştur. Referandumdan çıkan evet oyuyla birlikte Katalanların elde ettikleri yeni haklar; ulus olarak tanınma, daha fazla vergi geliri elde etme, Avrupa Birliği ülkeleri ile doğrudan ekonomik ilişkilerde bulunabilme, Hâkim ve savcıların atanmasında söz sahibi olma, Katalonya’da yaşayacaklar için katalanca öğrenme zorunluluğunun getirilmesi, limanlar
ve havalimanlarının kontrolü olarak sıralanabilir.
Bu gelişmelerin ardından İspanya’nın parçalanacağı, ulus-devlet sisteminin çökeceği ve yeni bağımsızlık taleplerinin dillendirileceği hususunda tartışmalar devam ederken Katalonya Cumhuriyetçi Bağımsızlık Partisi genel sekreteri Rovira asıl hedeflerinin bağımsızlık olduğunu dile getirmekten kaçınmamıştır. Rovira, Avrupa Birliği üyesi 10 devletin 6 milyonluk Katalonya’dan daha az olduğunu ve bu devletlerden altı veya 7 sinin 15 sene önce kurulduğunu dolayısıyla Katalonya’nın bağımsızlığına kimsenin bir şey dememesi gerektiğini söylemiştir. Katalonya, İspanya üretiminin % 20 sini gerçekleştiren ve kişi başına düşen milli gelirin ülke ortalamasının % 20 üzerinde olduğu ekonomik anlamda oldukça gelişmiş bir bölgedir.

Birleşik Krallık’tan Kopuş ; İskoçya Ve İrlanda

Birleşik Krallık, İngiltere, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda devletlerinden ve bir takımadalardan meydana gelmektedir. Bu devletlerden yalnızca Kuzey İrlanda Britanya adasının dışındadır. İngiltere Britanya adasının yaklaşık %65 ini kapsar, toplam nüfusun % 83’ünü oluşturur. Birleşik Krallığa bağlı olup ta kendi yerel parlamentosu olmayan tek devlet İngiltere’dir. Birleşik Krallık parlamentosu aynı zamanda İngiltere’yi yönetmektedir. Bu nedenledir ki uluslararası literatürde İngiltere ve Birleşik Krallık(United Kingdom) ifadeleri bir birlerinin yerlerine kullanılabilmektedir . 18. yüzyılın başlarından itibaren oluşmaya başlayan Krallık, bugün itibariyle kendisini oluşturan devletlerin ayrılma talepleriyle karşı karşıyadır. Kuzey İrlanda, İskoçya ve Galler ülkeleri, son yıllarda elde ettikleri özerklik haklarıyla tam bağımsız bir devlet olma yolunda ilerlemektedirler. İngiltere’nin eski başkanı Blair, bu durumu demokrasinin ikinci çağı olarak nitelerken , bir kesim ise Krallığın parçalanması olarak yorumlamaktadır. Blair’e göre elde edilen haklar sonucunda devletler tercihlerini bağımsızlıktan yana kullanmayacaklardır, zira bağımsızlık onlar için ekonomik bir felaket olacaktır. Bununla beraber Anayasa reformunun ardından İskoçların bağımsız bir ülke olacağını söyleyenler hiçte az değildir. Birleşik Krallık yükselen özerklik taleplerini dindirmek için bazı yetkileri devretme yoluna gitmiştir. Blair’in başkanlıktan ayrılması ile yerine bağımsızlık yanlısı liderlere taviz vermeyeceğini ifade eden, İskoç asıllı Gordon Brown göreve gelmiştir.

Kuzey İrlanda Ayrılıkçı Hareketi ve IRA

ira-belfast
Kuzey İrlanda’daki etnik ve dinsel milliyetçiliğe dayalı ayrılıkçı hareket, modern batı dünyasının yüz yüze geldiği ilk ve önemli hareketlerden birisidir. Dünyadaki ilk sömürge devleti olarak nitelenebilecek İngiltere’nin İrlanda adasını işgal etmesiyle başlayan sorun günümüze değin süregelmiştir. 1922 yılında İrlandalıların çıkarttıkları isyanlar neticesinde Güney İrlanda’nın, İngiltere’den bağımsızlığını kazanmış, kuzey İrlanda İngiltere’ye bağlı kalmaya devam etmiştir. İngiltere o yıllarda birinci dünya savaşının vermiş olduğu ağır yaraları sarmakla uğraşırken gücünü kendisi için daha önemli olan bölgelerde kullanmayı yeğleyerek Kuzey İrlanda’nın da bağımsızlığına izin vermiştir. Ancak bölgede yaşayan Protestanlar ki bunlar İngiltere’ye sadakatle bağlıdırlar, bağımsızlığa karşı çıkmışlardır. Bu durum bugünde devam etmekte olup adadaki Katolikler şiddetle bağımsızlık savaşı vermektedirler. Buna karşın Protestanlar İngiltere’ ye bağlı kalmak istemektedirler. Bu bağlamda Kuzey İrlanda ayrılıkçı hareketinin dini, etnik, ekonomik ve siyasi boyutu olduğu söylenebilir. Hatta bu ayrılıkçı hareketin, Protestan ve Katoliklerden oluşan alt tabakadaki işçilerin Protestan seçkinlere karşı yürütülen bir boyutu da vardır. Ancak burada en belirgin olanın etnik bir çatışmanın var olduğu ve bunun diğer etmenlerce beslendiğidir.
Sorunun tarihi seyrine bakılacak olursa İrlanda’da milliyetçiliğin bilinçlenmeye başlaması 17.yy başlarına rastlar. Tarihte Ulster Plantasyonu olarak bilinen uygulama ile Ada topraklarının büyük bir kısmı İngiltere ve İskoçya’dan gelen gömenlere verildi. Sonradan gelen yerleşimcilere karşı yapılan ayaklanmalar İngiliz ordusunca bastırıldı. Bu düzenleme ile ada da yaşamakta olan Katoliklerin mülkiyetindeki toprak oranı %59’dan %22’lere geriledi. Yeniden başlayan ayaklanma Katolik lider Orangeli tarafından bastırıldı ve Dublin parlamentosunun kabul ettiği bir yasa ile adadaki Katoliklerin silah taşımaları, oy kullanmaları, parlamentoda görev almaları, memuriyete girmeleri yasaklandı. Bu gelişme bir yandan İrlanda’daki İngiliz hâkimiyetini güçlendirdi bir yandan da milliyetçiliği alevlendirdi. İlerleyen yıllarda İngilizlerin adadaki Protestanlara karşıda ayrımcı politikalar uygulaması Protestanları da birleşmeye ve İngiltere’ye karşı başkaldırmaya yöneltti. Bu mücadelede Fransa’dan beklenilen yardım ulaşmayınca İngilizler İrlanda’ya sert bir müdahalede bulundular ve 500 yıllık tarihi geçmişe sahip Dublin parlamentosunu kapattılar.
Bu tarihten itibaren İrlanda da İngiliz müdahalelerini önlemek maksadıyla bağımsızlık için halkın bilinçlenmesini sağlamak amacıyla gazeteler çıkarıldı örgütler kuruldu. İrlanda’yı temsil eden Sien Fein adlı siyasi parti ve Katoliklerin kurduğu İrlanda Gönüllüleri örgütü en önemlileridir. Bu süreçten sonra İngiltere’nin I.D.Savaşına girmesini fırsat bilen Katolikler ayaklandıysa da bu ayaklanma İngilizlerce bastırıldı. İngiltere’nin politikaları karşısında milliyetçi kimlikleri oldukça gelişen İrlandalılar Sien Fein partisi sayesinde İngiliz parlamentosunda 73 sandalye kazandılar. 1919 yılında ise İrlanda Gönüllüleri Örgütü isimlerini İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu- The Irish Republician Army(IRA) olarak değiştirdiler. IRA İngilizlere karşı gerilla savaşı başlattı. Bu gelişmeler üzerine İngilizler ada da iki özerk bölge kurulabileceğini belirttiler ancak bu İrlandalılar tarafından kabul görmedi. Yapılan yeni düzenlemede güneydeki 26 vilayette serbest devlet oluşturuldu ve kuzeyde ise Protestanların hâkim olduğu bir yapılanma gerçekleşti. Kuzeyin bağımsız olamamasının ardında, kuşkusuz Protestanların İngiltere’ye sadakatle bağlı olmaları yatmaktadır. Kuzeyde verilen bağımsızlık mücadelesi ve bunun karşısında direnen Protestanların varlığı ada ekonomisini olumsuz etkilemiştir. Sanayi devrimi yıllarında ada yeterince gelişememiş ve tarıma bağlı bir ekonomiye muhtaç hale gelmiştir. Yönetimi ellerinde bulunduran Protestanlarında sadece kendi ekonomik sorunlarına çözüm üretme çabaları İrlanda milliyetçiliğini iyice körüklemiştir. Bu ekonomik dengesizliği gidermek amacıyla çeşitli reform çalışmalarına başlayan Kuzey İrlanda hükümeti, sahip oldukları hakları kaybetmek istemeyen Protestanların direnciyle karşılaşmış ve bir sonuca varamamıştır. Bu durum ada da şiddetin artmasına neden olmuştur. Yirminci yüzyılın ikinci yarısının ortalarına doğru İrlanda da biryandan güvenlik güçleriyle gerilla savaşı yürüten biryandan da sanayi tesislerine karşı saldırılarda bulunan IRA ile Katolik sivillere karşı saldırılarda bulunan Protestanlar, ada da tam bir terör ortamı doğurdular. IRA 1984 yılında İngiliz Başbakan Margaret Thatcher’i hedef alan bir suikast girişiminde bulunduysa da başarılı olamadı. Bu tarihten sonra iki taraf arasıda çeşitli konularda anlaşma zemini yaratılmaya çalışıldıysa da başarılı olunamadı. Sorunun şiddet içermeyen yollardan çözülebilmesi için önce IRA daha sonra Protestanlar 1994 yılında silah bırakarak ateşkes ilan ettiler. Taraflar
arasında soğuk bir şekilde devam eden barış süreci 1998 yılında ABD başkanı Clinton’ın girişimiyle yerini sıcak diyaloga bıraktı. İmzalanan antlaşmada (Good Friday) taraflar istediklerini elde edemediler ve kuzey İrlanda’nın kaderi çoğunluğun yani Protestanların rızasına bırakıldı. Bugün itibariyle bölgenin nüfusu 1,7 milyondur ve bu nüfusun %44’ü Katolik,%53’ü Protestan’dır. Belirsiz bir anlaşma olmakla birlikte barışın sağlanması için gerekli güven ortamının oluşturulabilmesi için yeterli bir antlaşma olduğu söylenebilir.
Taraflar şiddet ve terör eylemleriyle bir yere varılamayacağını anladıklarında ve silah bırakma eğilimine girdiklerinde bilânço 4000 e yakın insanın terör nedeniyle ölümü, harap olmuş, alt yapıdan yoksun ve sanayileşememiş bir bölge olmuştur. İngiliz hükümeti ve IRA yetkilileri arasında başlayan görüşmeler umutla devam etmiş ve IRA sahip olduğu silahları imha edeceğini dünya ya duyurmuştur. Bu barışın sağlanmasında oldukça cesaret verici adımlar atan Katolik partisinin lideri John Hume, Nobel ödülüne layık görülmüştür. Barışın tesis edilmesinde ABD’nin yanı sıra Avrupa Birliğinin, Kanada’nın İngiltere’nin yardımları önemli olmuştur.  Yukarıda bahsedildiği üzere İrlanda adasında var olan milliyetçilik sorunu İngilizlerin Adaya olan otoriteryen ve sömürgeci bakış açısı ile bundan rahatsız olan ve sahip olduğu hakları iyileştirmek isteyen Katolikler arasındaki mücadelede kendini bulmuştur. Sien Fein partisinin lideri Gerry Adams İrlanda’daki şiddetin asıl nedeninin İngilizlerin sömürgeci yönetimi olduğunu belirtmiştir. İrlanda adasında meydana gelen bu gelişmenin batı dünyası açısından önemi büyüktür ve iyi dersler çıkarılmalıdır. En başta batı dünyası dünyanın diğer bölgelerinde baş gösteren her türlü milliyetçi ayaklanmayı bir özgürlük mücadelesi olarak yorumlamaktan dolayısıyla bu çifte standarttan kurtulmalıdır. Sonuç itibariyle tarihin derinliklerinden gelen bir sorun olarak ayrılıkçı milliyetçilik, İrlanda da hem toplumsal hem de ekonomik hayatı olumsuz etkileyen bir faktör olmuştur. Barışın tesis edilmesiyle beraber bölge hızlı bir kalkınma sürecine girmiş ve Avrupa’nın en gelişmiş yörelerinden birisi konumuna erişmiştir.

İskoçya Tam Bağımsızlığa Doğru

İskoçya-Bağımsızlık-Referandumu
Avrupa ülkelerinde artarak devam eden milliyetçi talepler karşısında bir çözüm üretmek zorunda kalan ülkeler yukarıda bahsedildiği gibi Üniter devlet sisteminden federalizme doğru bir geçiş sürecine girmişler ya da Üniter yapılarını koruyarak ayrılıkçı hareketlerin görüldüğü bölgelere özerklik statüsü tanıyarak sorunu çözme eğilimine girmişlerdir. Ayrılıkçı hareketlerle karşı karşıya kalan ülkelerden birisi olan İngiltere, kültürel, dilsel ve daha birçok alanda yetki devri yoluyla bu hareketleri yumuşatma yoluna gitmiştir. 1999 yılına kadar Üniter bir devlet olan Britanya, bu tarihte gerçekleştirilen yetki devirleriyle çok uluslu bir görünüme bürünmüştür. Ayrılma yanlısı hareketlerle demokratik yollarla mücadele etmenin ya da kalıcı ve tatmin edici çözümler üretmenin iyi örneklerinden biri olan İspanya’da görüldüğü üzere otoriter rejimlerin yerini demokratik rejimlere bırakması son derece önem arz etmektedir. Otoriter yönetimler altında, kültürel, dinsel ve ekonomik açılardan baskı altına alınan gurupların ayrılık yanlısı bir siyaset takip etmeleri olağandır. Demokratik rejimlerde ise ayrılık yanlısı eğilimde olan gruplara karşı bu hissiyatlarını destekleyen ve körükleyen etmenlerin ortadan kaldırılması için önlemler aldığı görülmektedir. Bahsedilenlerle ilgili olarak Avrupa’da adım adım çözüme doğru giden bir sorun
da İskoçya’nın durumudur. İskoçya’nın ayrı bir ulus olduğu hakkında genel bir mutabakat söz konusudur. Zira İskoçlar sahip oldukları farklı dil, kilise ve özgün kültürleriyle tarihin bir bölümünde bağımsızlığı yaşamış, kendi parlamentolarını kurmuş bir ulustur. 1707 yılında İngiltere ile imzalanan “Birlik Antlaşması” ile İskoçya ve İngiltere birleşmiştir. Bu birleşmeden sonra bile İskoçlar ulusal kimliklerini kaybetmemişler kendilerine özgü yerel araçlarla bu hissiyatlarını ortaya koymuşlardır. İskoçlar ulusal kimliklerini kutlamak için bir araya gelmişler, bu kutlamalarda rengi ve örgüsü ile kendilerine ait olan ekose kumaştan kiltlerini giymişler ve yerel müzik aletleri olan gaydayı üflemişlerdir. Bu antlaşmanın sağlamış olduğu eşitlik ilkesinin bir yansıması olarak İskoçlar kendilerini Britanya İmparatorluğunun asli unsuru olarak görmüşlerdir. Yani İskoçlar Britanya imparatorluğunun içerisinde bir azınlık değildir. Bu nedenle federalizm gibi bir yapılanma gündeme gelmemiştir. İskoçların ve Gallilerin, Birlik Antlaşması ile Britanya’ya kendi istekleriyle bağlanmalarının ekonomik gerekçeler yanında ortak mezhep ve ortak düşman gibi nedenlerin var olması etkili olmuştur. Britanya’nın âdemi-merkezci yapısı gereği kendisini baskı altında hissetmeyen İskoçlar birliği bozmak için girişimde bulunmamışlardır. Ekonomik olarak iyi bir duruma sahip olan İskoçların bu durumu I.D.S ve II. D.S sonrasında değişmeye başlamış, toprak mülkiyeti İskoçyalı olmayanların mülkiyeti hızla artmış ve Britanya devletine olan bağımlılık artmıştır. Bu durum İskoç milliyetçiliğinin gelişmesini engellemiştir. Bu haliyle İskoçya’nın durumunun, Avrupa’daki diğer ayrılma yanlısı bölgelere oranla farklı olduğunu belirtmek gerekir. Şöyle ki, Bask bölgesinde, Katalonya’da, Korsika ’da olduğu gibi bağlı olunan devlete karşı kötümser bir bakış açısı mevcut değildir. Bunun yanında İskoçlu kimliğine sahip olmanın yolu aynı zamanda Britanyalılık kimliğine de sahip olmaktan geçer.
Görüldüğü gibi İskoçya diğer ayrılıkçı bölgelere oranla farklı bir yapı arz etmektedir. Bir başka farklı olduğu yapıda dil ve kültür gibi etmenlerle beslenmeyen bir milliyetçilik vardır. Yani diğer ayrılıkçı milliyetçi hareketlerle kıyaslanırsa İskoç milliyetçiliği dile ve kültüre dayanmamaktadır. Ancak İskoç milliyetçiliğini canlandıracak bir takım gelişmeler olmuştur. Bunlardan ilki 1960 lı yıllarda kuzey denizinde petrol rezervlerinin bulunması ve bu petrollerin İskoçya ya ait olduğu iddia edilerek Britanya ile paylaşılmak istenmemesidir. Petrolün varlığı İskoçların Britanya ya olan ekonomik bağımlılığının kalkabileceği düşüncesini beraberinde getirmiştir. İkinci olarak İngiltere’deki Margaret Thatcher hükümetinin uygulamaları gösterilebilir. Muhafazakâr partinin uyguladığı politikalar, İskoçya’da tepkiye neden olmuştur. Thatcher İskoçya Ofisi’nin uygulamalarını kontrol altına almak istemiş fakat bu davranış milliyetçiliği canlandırmıştır. İskoçya’nın özerkliği üç kurumsal alanda kendisini hissettirmektedir. Bunlar Presbiteryen Kilisesi, özgün siyasal sistem ve eğitim sistemidir. Bu özellikleriyle İskoçlar kendilerini İngilizlerden üstün görmüşler ve kendi değerlerine uygun sosyal politikalar üretebilmek için bağımsız olmaları gerektiğine inanmışlardır. 1997 yılında İşçi Partisinin iktidar olmasıyla beraber İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda’nın statüleriyle ilgili olarak yapılması gereken değişiklikler için adımlar atılmıştır. Referandumda “ İskoç parlamentosu olmalı mı? , İskoç Parlamentosunun vergilendirme gücü olmalı mı? “ sorularına verilen cevap % 74 ve % 65 oranlarında evet olmuştur. Britanya’nın yazılı bir anayasası olmaması bu değişikliğin yapılmasını kolaylaştırmıştır. Bu referandumun ardından çıkarılan İskoç Yasası ile İskoçlar kendi parlamentolarına kavuşmuşlardır. Böylece yerel yönetim, sosyal hizmetler, ekonomik, sağlık eğitim, gibi konularda düzenleme yetkisine sahip olmuşlardır. Savunma maliye ve dış politika konularındaki yetki ise İngiliz parlamentosunda kalmaya devam etmiştir.
Avrupa’daki diğer bölgelerle kıyaslandığında İskoçya, tamamen demokratik sınırlar içerisinde kavgasız gürültüsüz bağımsızlık öncesi hakları elde edebilmiştir. İngiltere’nin yayın organı BBC’nin 2009 Haziranında yapmış olduğu anketin sonuçlarına göre İskoçlar bağımsızlık konusunda çok fazla iştahlı gözükmemektedirler.İskoçların %58’i bağımsızlık için referandum yapılamasından yana olduğunu belirtiyor. “İskoçya bağımsız bir ülke olmalıdır” diyenlerin oranı %38 iken, İskoçya’nın bağımsız bir ülke olacağına inanmadıklarını belirtenlerin oranı ise %58 olarak gözüküyor. Önümüzdeki 20 yıl içerisinde bağımsız bir İskoçya devletinin kurulacağına yüksek ihtimal verenlerin oranı %10 iken, %28’lik bir kısım ise bu durumu “ihtimal dâhilinde” olarak yorumlamaktadır. Yine aynı anket sonuçlarına göre % 34’lük bir kesim bağımsızlığı mümkün görmemekte, %28’lik bir kesim de hiç ihtimal vermemektedir. Kuşkusuz ilerleyen yıllarda İskoç halkı, uluslararası dengeler, ekonomik koşullar, uluslararası toplumun değerleri gibi etmenleri göz önünde bulundurarak nihai kararını verecektir. İskoçya’da milliyetçilik düşüncesinin yükselen bir ivme yakaladığı, ekonomik imkânların verdiği cesaret hesaba katılırsa bağımsızlık durumunun uzak bir ihtimal olmadığı söylenebilir. Görüldüğü gibi yükselen milliyetçilik olgusu, yeterli siyasal ve ekonomik hareket alanına sahip olduğu zaman özerklik ve bağımsızlık talepleri canlanmaktadır.

Belçika : Ulus Devletten Federal Yönetime

440339
Tarihsel süreç içerisinde birçok farklı devletin egemenliğinde yaşamış olan Belçika, Hollanda egemenliği döneminde maruz kaldığı katı dil ve din politikaları bölgede bağımsızlık yönünde bir bilinçlenme yaratmıştır. Yabancı güçlere karşı birlikte hareket etme anlayışıyla beraber gerçekleşen 1830 Belçika Devrimi güçlü bir Belçikalılık kimliğinin üzerine oturtulmuş ve güçlü bir ulus devletin kurulmasıyla sonuçlanmıştır. Devrimin ardından Londra’da toplanan uluslararası konferans, Belçika’yı bir tampon devlet olarak kurmuş ve uluslararası konjonktür gereği ulus-devlet olarak tanımlamıştır. Belçika Üniter devlet yapısının gereklerine uygun olarak tek dilli ve baskın tek kültürlü olarak kurulmuş, devrim dili olan Fransızca resmi dil olarak kabul edilmiştir. Dolayısıyla her yönden Fransız geleneği baskın bir konuma yerleşmiştir. Fransız geleneğinin baskın olmasında Fransız devriminin düşüncelerini yayan Napolyon’un Belçika’yı işgal etmesi ve bu işgal esnasında uygulanan “Fransızlaştırma” politikası etkili olmuştur. Bu dönemde Fransızca konuşan yönetici sınıf oluşmuştur. Bu durum çoğunluk konumunda olan Flamanları rahatsız etmiştir. Bugün gelinen noktada Flamanların bu durumu lehlerine çevirmek için verdikleri mücadele önemlidir. Bu hoşnutsuzluk üzerine kurulan Flaman hareketi yazın ve düşünsel alanda başlamış ve gelişmiştir. Fransızca konuşan Valonlara oranla fazla olan Flamanlar, Hollanda dilinin devlet tarafından tanınması için mücadele vermişlerdir. Dilsel ve kültürel zeminde gelişen Flaman Milliyetçiliğine karşı, var olan toplumsal düzenin devamından yana olan Belçika milliyetçiliği ve Valonlar denetimi ellerinde bulundurmuşlardır. I.D.S kadar olan dönemde Belçikalılık kimliği baskın konumunu devam ettirmiştir. Savaş esnasında Alman işgaline uğrayan ülke, Almanların kasıtlı dil eksenli ayrıştırma politikasına maruz kalmıştır. Savaş sonrası dönemde reşit erkeklere tanınan oy hakkı, nüfus olarak üstün olan Flamanlara siyasal alanda da üstünlüğü sağlamıştır. Siyasal alanda çoğunluğu ellerine geçiren Flamanlar yaptıkları dil reformuyla ikincil konumlarını düzeltmek istemişler, orduda iki dilli bir yapı Flander bölgesi içinde tek dilli bir yapı oluşturmuşlardır. Böylece bugün var olan federatif sistemin temelleri o dönemde atılmıştır.
Valon milliyetçiliğinin yapısı incelenecek olursa tarihi süreç içerisinde Flaman milliyetçiliği sayesinde var olageldiğini söylemek yanlış olmaz. Belçikalılık bilinciyle hareket eden Valon milliyetçiliği, daha çok sosyo-ekonomik zeminde ortaya çıkmıştır. Flaman milliyetçiliği ise dinsel, dilsel ve etnik zeminde gelişmiştir. Yirminci yüzyılın ortalarından itibaren bu ikili grup siyasi partiler aracılığıyla örgütlü hale gelerek mücadelelerini sürdürmüşlerdir. Sanayi devriminin imkânları doğrultusunda hızlı bir gelişme ve kalkınma süreci yaşayan Flander bölgesinin bu konumuna karşı Valonlar ekonomik düzeylerini artıma çabasında olmuşlardır. Nihai olarak bu iki grupta Brüksel de üstünlük kurma amacı gütmüşler ancak Brüksel bölgesi iki gruba karşı milliyetçilik bağlamında mesafe koymuştur. Bu anlamda Belçika’nın bölünmezliği Brüksel’in durumuna bağlıdır. Yalnız bu durum Brüksel in statüsün tartışılır bir konuma itmiştir. 1970’lere gelindiğinde bu ikili yapı iyice belirginleşmiş ve aradaki anlaşmazlıklar, tarafların istekleri devlet eliyle gerçekleştirilecek reformlarla çözülmeye çalışılmış ve anayasal reform süreci başlatılmıştır. Bu reform süreci çeşitli aşamalardan geçerek 2001 yılına kadar devam etmiştir. İlk olarak 1970 yılında gerçekleştirilen anayasa değişikliğiyle iki bölgeli, iki uluslu yapı oluşturulmuştur. İkili Federalizm olarak adlandırılan bu yapıda üç ayrı dil topluluğuna Fransızca, Flamanca ve Almancaya kültürel özerklik verilmiş, bir de toprak temelli üç bölge belirlenmiştir. Valon, Flanders ve Brüksel olarak belirlenen bu bölgelere de sosyo ekonomik özerklik verilmiştir. İkinci olarak 1970 reformunun ardından ortaya çıkan kurumsal sorunlar yeni bir reform ile ortadan kaldırılmak istenmiş ve 1980 yılında yapılan düzenlemeyle bölgeselleşme yönünde önemli bir adım atılmıştır. Kültürel konseyler topluluk konseylerine dönüştürülmüştür ve turizm, sağlık, sosyal güvenlik, medya gibi düzenlemeler topluluk konseylerinin yetkisine bırakılmıştır. Üçüncü olarak 1989 yılında gerçekleştirilen düzenlemeyle bölgelerin özerklik dereceleri arttırılmıştır. Kültürel, eğitim ve çevre alanlarında gerçekleşen bu yetki artırımı ve federal devletin bölgeler üzerindeki denetimini azaltan münhasır yetkiler sistemi sınırları daha da netleştirmiştir. Dördüncü olarak 1993 yılında fiilen var olan federal sisteme hukuki bir alt yapı kazandırılmış ve Senato da topluluk ve bölgelerin temsiliyeti yeniden düzenlenmiştir. Bu reformla bölgesel yönetimlere kendi yetkileriyle doğrudan alakalı olan konularda uluslararası antlaşma imzalama yetkisi verilmiştir.
Bu gelişmeler ışığında günümüz Belçika devleti fiili olarak iki kısıma bölünmüş bir görüntü arz etmektedir. Valon ve Flaman ayrılığı kendini siyasi alanda bir hayli hissettirmekle beraber internet alan adlarının ayrılması kararıyla bu durum adeta tescillenmiş oldu. Flaman bölge hükümeti, internet sitelerinde Belçika için “.be” olan alan adı kısaltmasını 2009 yılından itibaren Flamanlar için “.fla”, “.vla” ya da “.vln” şeklinde tescil ettirerek kullanma kararı aldı. Gelinen bu noktada Belçika’nın geleceği aynı zamanda Avrupa Birliği’nin geleceğiyle de yakından ilgilidir. Belçika’nın başkenti Brüksel, AB’nin de başkenti konumundadır. Tek ve bütün bir Avrupa yaratma düşüncesinin en son hali olan AB’nin, Belçika’nın bölünmesi durumunda inandırıcılığını kaybedeceği ortadadır.

Yararlanılan Kaynaklar

Ayşe Özkan Duvan, Avrupa Birliği ve Azınlık Hakları
Eric Hobsbawm, Terence Ranger , Geleneğin İcadı
Levent Özçağatay, Kuzey İrlanda ve Ira Silahlı Mücadeleden Siyasal Çözülme
Hüseyin Kalaycı, Federalleşen İspanya’da Bitmeyen Milliyetçi Talepler: Katalanlar
Akın Özçer, Çoğul İspanya Anayasal Sistemi ve Ayrılıkçı Terörle Mücadele Modeli
Emin Gürses, Uluslararası Sistemin Kıskacında Etnik Terör
Josep, R.Llobera, Modernliğin Tanrısı Batı Avrupa’da Milliyetçiliğin Gelişimi
Aylin Ünver Noi, Avrupa’da Yükselen Milliyetçilik
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Ayşe Özkan Duvan’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Ömer Burak Karatay

Uzun zamandır bildiklerini siz değerli kullanıcılarımıza aktarmaktan mutluluk duyan, araştırıp öğrendikçe bu siteye yazıp diğer insanların da bilgilenmelerini sağlamaktan zevk alan bir yönetici ve yazar. Ekonomi alanındaki gelişmeler / bilgilendirici metinler için www.ekodemi.com'a davetlisiniz. Bizlere her türlü fikir, istek ve şikayetlerinizi admin@kenandabirkuyu.com üzerinden; markalarınızı değerlendirmek ve binlerce tekil kullanıcıya reklamınızı yapmak için reklam@kenandabirkuyu.com adreslerinden benimle iletişime geçebilirsiniz.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Tek amacımız sizlere temiz bilgi sunmak, lütfen reklam engelleyicinizi kapatın.