Avrupa'da Diz Çöktürülmüş Terör Örgütleri Bağlamında PKK'nın Tasfiyesinin İmkanı

Bazı Yabancı Terör Örgütleri Ve Bunların Tasfiyesi İle İlgili Örnekler 
Ulusal devlet modelinin önem kazanması ile birlikte dünyanın birçok bölgesinde, kimi örgütlenmeler, dil, din ya da etnik kökenlerinden dolayı bağlı oldukları ülke nüfusunun geri kalanından farklı oldukları iddiasıyla vatandaşlık bağı ile bağlı oldukları devletten, kendilerine birtakım haklar tanınmasını istemekte, hatta bağımsızlık talep etmektedirler. İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA: Irish Republican Army) ve Bask Ülkesi ve Özgürlük (ETA: Euskadi ta Askatuna) bu tür talepleri olan örgütlere örnek verilebilir. İslami Selamet Cephesi (FIS: Front Islamique du Salut)
gibi kimi örgütlenmeler ise dini odaklı olup içinde oldukları ülkeden bu doğrultuda talepleri olmaktadır. Bu bölümde, bu örgütleri daha iyi anlayabilmek amacıyla önce örgütlerin oluşumuna zemin hazırlayan sosyal etkenler ile bölge tarihi üzerinde durulmuş, daha sonra ise hükümetlerin bu terör örgütlerinin tasfiyesi için almış olduğu önlemler açıklanmıştır.
İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA)
281b16ee7772db33_600x424
Kuzey İrlanda olayları, diğer milliyetçi hareketlenmeler gibi kısa bir geçmişe değil, oldukça köklü bir tarihe sahiptir; İngiltere ile İrlanda arasındaki bu sorun dünyanın birçok bölgesinde koloni oluşturma yarışına girmiş olan İngiltere’nin 12. yy’da İrlanda adasını ele geçirmesiyle başlamıştır. IRA’nın oluşumuna zemin hazırlayan etkenlerin başında Katolik-Protestan çatışmasının geldiği görülmektedir. İrlanda adasında meydana gelen bu mezhep bölünmesinin kökleri, Katolik Kilisesi’nin Kral VIII. Henry’nin Anne Boleyn ile evlenmesine izin vermemesi sonucu Kral Henry’nin mezhebini değiştirerek Anglikan Kilisesi’nin kurulmasını sağladığı dönemlere kadar uzanmaktadır. Katolik mezhebinin tüm değerlerini silebilmek amacıyla sert ve kararlı adımlar atılmış, baskı 12. yy’da Kral II. Henry tarafından İngiltere’ye katılan İrlanda adasındaki Katoliklere de uygulanmıştır. VIII. Henry, Katolik Kilisesinin tüm mal varlığına el koymuş ve İrlanda adasına göç eden Protestanlara bu mal ve toprakları dağıtmıştır. Bu şekilde adada, dini ve geleneksel değerlerini korumaya çalışan İrlandalı Katolikler ile Anglikan Kilisesi’ne girerek Protestanlığı kabul eden göçmenler olmak üzere iki grup oluşmuştur. Yüzyıllar boyunca adanın Katolikler lehine olan nüfus yapısı değiştirilmeye çalışılmış; önceleri toprakların %60’ına sahip olan Katolikler, zamanla 18.yy’ın ortalarına varıldığında sadece %7’sini ellerinde tutabilmişlerdir. Büyük Britanya Kralı William of Orange dönemi ise, Katolikler açısından tam bir felaket olmuş, kamu kurumlarında görev almaları ve üniversite eğitimi almaları yasaklanmıştır. Bu durum İrlanda milliyetçiliğinin doğmasına zemin oluşturmuştur. İrlanda’da din eksenli bölünme, bu gelişmeler doğrultusunda etnik kökenli bölünmeye doğru yol almıştır. Kolonisi olarak İrlanda’da hakimiyetini devam ettirmek isteyen İngiltere, İrlanda ile arasında halk, kültür, düşünce ve dil değiş-tokuşu yapmış ancak yapılan bu değiştokuşun adaletsiz bir şekilde uygulanması zamanla Katoliklerin mal varlığının elinden alınmasına neden olmuş ve Protestanlar varlıklı bir hayat sürerken, Katolikler yoksulluk içerisinde hayatlarına devam etmişlerdir.Bu durum Katoliklerin, Protestanlara ve onların bu varlıklı hayata sahip olmalarını sağlayan İngilizlere karşı kin ve nefret beslemelerine neden olmuştur. İrlanda milliyetçiliğinin doğmuş olduğu ortamda Kuzey İrlanda’daki Katoliklerin oranı %34 civarındaydı ki, bu oranın çoğunluk olan Protestanların içerisinde asimile edilmesi çok zordu. Dolayısıyla ilk önce ‘Birleşik İrlanda Topluluğu’ oluşturulmuş, bu topluluğun etkin rol oynadığı 1798 isyanı sonucu 20.000’den fazla kişi ölmüştür. Bu olay sonucunda 1800 yılında ‘Birlik Yasası’ yürürlüğe girmiştir.
Katolikler ile Protestanlar arasında eşitliği amaçlayan ‘Katolik Topluluğu’ ise, 1823 yılında kurulmuştur. İrlanda’daki baskı ve fakirlik dolayısıyla İrlanda adasını terk edip New York’a yerleşen İrlandalı Katolikler ‘Fenian Brotherhood’ adlı örgütü kurmuş ve İrlanda’nın bağımsızlığı için çabalamıştır. Bu örgütün Dublin’deki karşılığı ise ‘İrlanda Cumhuriyetçi Kardeşliği’ örgütüdür. Bu örgütlerden de anlaşılacağı üzere, İrlanda milliyetçiliği oldukça yaygın bir hale gelmiştir. İrlanda’yı kendi içerisinde özerk yapabilecek olan bir düzenleme nihayet 20. yy.’da hazırlanmış, lakin Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi ile bu tasarı askıya alınmıştır ve bu durum İrlandalıların silahlı mücadeleye başvurmasına neden olmuştur. Bu süreç içerisinde 1919 yılında İrlandalı gönüllü grupları bir araya gelip silahlanmış ve IRA’yı kurmuştur. Bu örgüt üyelerinin yaş durumları incelendiğinde %5’inden çok daha azının 40 yaş ve üzerinde olduğu, büyük bir bölümünü ise arkadaş etkisiyle örgüte katılan 18 ile 19 yaşlarındaki gençlerin oluşturduğu görülmektedir. Örgüt üyelerinin hem genç hem de bekar oluşu inandıkları değerlere daha sıkı bağlanmalarına ve hayatta riske atacak pek fazla varlıklarının olmayışı nedeniyle beklenenden çok daha fazla şiddet eylemine yönelmelerine neden olmuştur. Erkekler silahlı örgüt içerisinde yer alırken, kadınlar genellikle örgütün siyasi kolu olan Sinn Fein içerisinde bulunmuş ya da IRA’ya destek olan ve yarı-askeri bir birliktelik olarak bilinen ‘Cumann na mBan’ isimli örgütte görev üstlenmişlerdir.
IRA, 1920’li yıllarda eylemlerini kentlere taşımış, ardından bombalamalar, yaralamalar, ve diğer terör eylemleri birbirini izlemiştir. İrlandalılar uzun yıllar süren mücadeleler sonrası, Birinci Dünya Savaşı sonrasında uygun atmosferden yararlanarak Bağımsız İrlanda Cumhuriyetini ilan etmiştir. İngiltere, İrlanda adasının kuzeyinde yer alan Ulster bölgesinin kendisine bağlı kalması şartı ile Bağımsız İrlanda Cumhuriyeti’ni tanımıştır. Ancak, adanın ikiye bölünmesi ve Kuzey İrlanda’nın İngiltere’ye bağlılığı üzerinde anlaşmaya varılması sonucu, bu durumu
IRA içerisinde kimi gruplar Cumhuriyete ihanet olarak kabul etmiş ve örgüt ikiye bölünmüştür. Bundan böyle IRA iç hesaplaşma ile İrlanda topraklarında da terör estirmeye başlamıştır. İç savaş sonrasında İrlanda hükümeti, IRA’yı yasadışı terör örgütü olarak ilan etmiş ve tasfiye etme harekatına başlamıştır. Bu dönem sonrasında ise Cumhuriyetçi İrlandalılar 1921 yılında ayrıldıkları soydaşlarıyla birleşmek amacıyla İngiltere ve İngiliz kontrolündeki Kuzey İrlanda hükümetine karşı mücadele etmeye başlamışlardır. Kuzey İrlanda, nüfus olarak Protestan ağırlıkta olup, Katolikler kendilerini sadece bir nüfus azınlığı olarak değil, aynı zamanda işe alınırken, ücretleri ödenirken, sosyal hizmetlerden yararlanırken, konut edinirken de ayrımcılığa uğramış hissetmişlerdir.Kuzey İrlanda’daki çatışmalar 1960’lı yıllarda yeni bir boyut kazanmış ve ABD’deki bağımsızlık hareketi örnek alınarak İnsan Hakları Hareketi başlatılmıştır. Bu haklar ev ve iş dağılımın adil bir şekilde yapılmasını, seçimlerde uygulanan adaletsizliklerin giderilmesini öngörmekteydi. Bu hareket dahilinde yürüyüşler, oturma eylemleri düzenlenmiş, kitle iletişim araçlarının ilgisini çekmek planlanmıştır. Ancak bu hareket, başarılı olduğu takdirde imtiyazlı hakları ellerinden alınabilecek olan Protestanlar tarafından karşılık bulmuş ve şiddet eylemleri iki
taraflı sürdürülmüştür.Provakasyonlar sonucu her iki taraftan da ölüm olmuştur. 1972 yılında düzenlenen yürüyüşte, İngiliz askerlerinin kalabalığa ateş açması sonucu 13 Katolik öldürülmüştür. Bu olay üzerine IRA, öldürülen Katoliklerin intikamını almak istediğini dile getirmiş ve şiddetin artmasına neden olmuştur.Oysa IRA’nın daha önceki eylemleri, can kaybına yol açmayacak, fakat hayatı sekteye uğratacak türdendi.
Bu Kanlı Pazar olayından sonra, İngiltere, kurulduğu ilk günden bu yana ‘Protestanlar için Protestan Parlamentosu’ olarak anılan Kuzey İrlanda Parlamentosunu kapatmış ve bu durum Katolik toplum için bir zafer olarak anıla gelmiştir.Kuzey İrlanda Parlamentosunun kapatılması IRA eylemlerine son vermemiş, aksine bombalama eylemlerini arttırmıştır ve IRA’nın artan eylemleri sonucu yargıç kararı olmaksızın tutuklamaya izin veren ‘internment’ yasası yürürlüğe girmiştir. IRA’nın dönem lideri Macstiofain ise örgütün amacının, Kuzey İrlanda’yı yönetilmez hale getirmek olduğunu sürekli dile getirmiştir.İnsan Hakları Hareketi ve daha sonra meydana gelen şiddet eylemleri sonrasında hükümet ekonomik ayrımcılığın önüne geçebilmek amacıyla 1976 yılında ‘Adil İşe Alım Yasasını’ çıkartmıştır, ancak bu yasanın, her bir Katolik’e verilen işin Protestan’ın o işi kaybetmesi anlamına geldiği için şiddeti yok etmede etkili olduğu söylenememektedir.Kuzey İrlanda Bölgesi’ndeki terör örgütü olarak, sadece IRA genel olarak bilinmesine rağmen bölgede terör çift yönlü sürdürülmüştür. Protestanlar kendi ayrıcalıklarından taviz verme taraftarı değillerdi. Bu amaçla karşı terör kampanyası başlatmışlardır. Protestanlar tarafından kurulan terör örgütleri şu şekilde olmuştur:
IRA Patrol?
Ulster Özgürlük Savaşçıları (UFF: Ulster Freedom Fighters) : IRA’ya benzer yöntemler uygulayan, mali desteğini zengin iş adamalarından sağlayarak, Katoliklerin bulunduğu yerlere bombalı saldırılar düzenleyen bir terör örgütüdür. ? Ulster Gönüllüler Gücü (UVF: Ulster Volunteeer Force): Hedefi tüm IRA üyelerini öldürmek olan bir terör örgütüdür. ? Ulster Savunma Birliği (UDA: Ulster Defence Association): 1971 yılında Protestanların silahlı gücünü koordine etmek amacıyla kurulmuş ve Protestanların en geniş silahlı birliği olarak tanınmıştır. Bu örgütler ve eylemleri incelendiğinde Protestanların da IRA’dan daha az tehlikeli olduğu söylenemez. Hatta kimi dönemlerde Protestan örgütlerinin terör sonucu katlettiği insan sayısı IRA’nınkilerini geçmiştir.Bu örgütlerin tüm Katolikleri hain olarak görmesi eylemlerini kendilerince meşrulaştırmaktaydı. Ancak bu örgütler IRA’yı tamamen yok etme gücüne sahip değildi. Bunun nedenleri şöyle özetlenebilir: ? Belfast, Derry gibi Katoliklerin yoğun olduğu bölgelerde yoğun Katolik doğum oranının varlığı ve her bir doğumun ileri yıllarda IRA’ya militan olarak katılabilme ihtimali, ? Örgütün, kurulduğu ilk dönemlerde Amerika’dan, daha sonra ise Arap devletlerinden para, silah, eğitim gibi destek almış olması, ? Gerçekleşen olaylar sonucu IRA lehine destek artışı, Eşitsizlikleri yok etmeyi amaçlayarak yürürlüğe konulmuş olan 1920 İrlanda Yasası gibi yasaların varlığı, Katolik İrlandalıların yoğun bulunduğu bölgelere İngiliz ordularının girmiş olmasına rağmen çatışmaların kaçınılmaz olması ve kimi asker ve polis güçlerinin İrlandalılardan nefret etmeleri sonucu İngiltere’nin kimi politikalarının ters tepmiş oluşudur.1920 İrlanda yasası ülkenin ırkçı kanunlar çıkarmasını engelliyor olsa da, bu yasa sadece devlet düzeyinde parlamentoyu bağlayıcı olduğu için yerel unsurlar üzerinde etkisi olmamaktadır ve birçok kez bu yerel yönetimler ayrımcılığı öngören uygulamalar yapmıştır. Katolik ve Protestan örgütlerinin terör eylemleri, Kuzey İrlanda’daki yatırımları olumsuz etkilemiş ve bu durum işsizliğe yol açmıştır. İşsizliğin artması ise bu örgütlerin eleman sağlamasını daha kolay hale getirmiştir. Terörü sona erdirebilmek amacıyla Dublin ve Londra hükümetleri 1985’de İngiltere – İrlanda Antlaşmasını imzalamıştır; bu antlaşmaya göre Kuzey İrlanda sorununa çözüm bulmak amacıyla siyasi, güvenlik, yasal konularda düzenli olarak bilgi alışverişi sağlanacaktı. Ancak, bu antlaşmadan IRA süreç içerisinde olamadığı için rahatsız olmuş ve saldırılarını arttırmıştır. IRA’nın saldırılarına ise UFF, karşı saldırılarla cevap vermiştir.
1985 yılındaki bu girişimin başarısızlıkla sonuçlanması sonrasında, 1993 yılında Dublin ve Londra yönetimlerinin gelecekteki görüşmeler konusunda ortak bildiri hazırlaması tasfiye sürecine yeni bir boyut kazandırmıştır; lakin, IRA ve Protestan örgütlerinin silah bırakmayı reddetmesi her defasında denenen barış görüşmelerini sekteye uğratmıştır. ABD başkanı Bill Clinton’un 1992 yılında Kuzey İrlanda sorununa el atacağını dile getirmesi ve yapılan gizli görüşmeler sonrasında 31 Ağustos 1994’te IRA ateşkes ilan etmiştir. 1995 yılında ise Kuzey ve Güney İrlanda’nın birleşmesini amaçlayan iki tasarı hazırlanmıştır. Birinci tasarı, hükümet yapısı ile ilgili olup 90 kişilik bir meclisin kurulmasını, ikincisi ise ticaret, kültürel faaliyetler, tarım, balıkçılık, endüstri, ulaşım, enerji, sağlık, sosyal refah ve eğitim gibi alanlarda İrlanda adasının kuzeyi ve güneyindeki kurumların işbirliğini öngörmekteydi. Ancak ateşkesin ilan edilmesinden itibaren 17 ay geçmesine rağmen siyasal bir gelişmenin olmaması IRA’nın 9 Şubat 1996’da bomba yüklü bir arabayı patlatarak ateşkesi bozmamasına neden olmuştur. Silahların tekrar patlaması ve IRA terör örgütünün tasfiye sürecinde söz sahibi olabilmek isteği Amerikalı senatör George John Mitchell’i* 1996 yılında barış görüşmeleri masasına oturmak isteyen her iki tarafın da kabul etmesi gereken bazı prensipleri yayınlamaya itmiştir. Bu prensipler şu şekildedir: ? “Sorunların çözümünde barışçı ve demokratik yöntemler kullanılacak. ? Silahlı örgütler silahlarından arındırılacak. Silahsızlanma bağımsız bir komisyon tarafından izlenecek. ? Görüşmeleri etkilemek amacıyla güç kullanımı ya da güç kullanımıyla tehdit reddedilecek.? Görüşmeler sonunda varılan anlaşmalara uyulacak. ? Cezalandırma amaçlı saldırılar ve öldürmeler son bulacak.” 1997 yılında Başbakanlığa gelen Tony Blair’in, yaklaşık olarak  yıl önce gerçekleşmiş olan ve İngiltere hükümetinin, birçok İrlandalı Katolik’in ölümüne neden olan ‘kıtlık’ dönemine ilgisizliği dolayısıyla özür dilemiş olması barış sürecine önemli katkı sağlamıştır. Kuzey İrlanda’yı İrlanda Cumhuriyeti ile birleştirme amacından vazgeçmemesine rağmen ABD’nin arabuluculuğu ile IRA, ateşkes ilan etmiş; fakat karşılıklı silah bırakma gerçekleşmediği takdirde kendilerini güvende hissedemeyecekleri için silah bırakmamıştır. 1998 yılında Kuzey İrlanda’daki tüm örgütlerin silahtan arındırılması gibi konuları içeren ‘Good-Friday’ Anlaşması imzalanmıştır ve 28 Temmuz 2005 tarihinde IRA terör örgütünün siyasi kolu Sinn Fein lideri Garry Adams, IRA’nın silahlı mücadeleye son vereceğini açıklamıştır. İngiliz askeri birlikleri ise, 1 Ağustos 2007’de Kuzey İrlanda’dan çekilmeye başlamıştır. IRA’nın isteği olan Birleşme hususunda ise Dublin’in görüşü, Kuzey İrlanda ile oradaki halkın çoğunluğunun onayı olmadan birleşmenin olamayacağı noktasındadır.
İngiltere’nin terörü önlemek maksadıyla aldığı önlemler şöyle özetlenebilir:
1. Güvenlik/ Polisiye Tedbirler: İngiltere, terörle mücadele edecek özel güvenlik birimleri oluşturmuştur. Bu birimlerin başında ‘SAS’ (Special Air Service) gelmektedir. 1988 yılında SAS’ın silahsız üç IRA üyesini öldürmesi, bu birliğin gerekirse tüm IRA üyelerini öldürebileceğini göstermiştir. SAS’ın yanı sıra, ‘Kraliyet Ulster Güvenlik Teşkilatı’ ve ‘Ulster Savunma Alayı’ diğer terörle mücadele eden güvenlik birimleridir.
2. Yasal Tedbirler: İngiltere’de terörle mücadele konusunda iki yasa bulunmaktadır. Birincisi 1974 yılında yürürlüğe girmiş olan Terörü Önleme Geçici Yasasıdır. Bu yasa Parlamentoda yılda bir kez görüşülmekte ve zamanın şartlarına göre değişikliklerin yapılabileceği esnekliğe sahiptir. Bu yasa bağlamında, ilgili bakana, terörle ilgili şüpheli kişileri İngiltere ve Kuzey İrlanda dışına çıkarma ya da bu kişilerin bu ülkeye girişini engelleme yetkisi ile polislere terörizm ile ilgili olarak gözaltı belgesi olmadan şüphelileri 48 saat gözaltında tutmak ve ilgili bakanın izni ile bu süreyi beş güne kadar uzatmak yetkisi verilmiştir. Terörist örgüt üyeleri ile mülakat yapılması ve yayınlanması yasaklanmıştır. Halka açık alanlarda terör örgütlerinin renklerini içeren kıyafet giyenlerin altı aya kadar hapsedilmeleri öngörülmüştür. Terör eylemlerini önceden haber almak için, polise belli durumlarda posta gönderilerini açma ve telefon dinleme yetkisi verilmiştir. Diğer bir yasa olan Kuzey İrlanda Olağanüstü Koşullar Yasası ise, idareye, Terörü Önleme Geçici Yasası’ndan daha fazla yetki vermektedir. Bu yasa bağlamında, polis
şüpheli evlere girmek ve arama yapmak, düzeni sağlamak bakımından yargı öncesi bazı yayınları durdurmak, terör örgütü üyesi olduğundan kuşku duyulan kişileri oturma ve seyahat özgürlüklerinden alıkoymak gibi haklar tanınmıştır.
3. Ekonomik ve Sosyal Tedbirler: Kuzey İrlandalı Katoliklerin ekonomik ve sosyal yönden Protestanlarla eşit olmamaları ayaklanma nedenlerinden bir tanesidir. Bu yüzden İngiltere, kimi ekonomik ve sosyal tedbirler alma gerekliliği hissetmiştir. Kuzey İrlanda’da gerçekleşen terör eylemleri bu bölgenin yatırımcılar için cazip olmamasına neden olmuştur. Bu nedenle, bölgede devlet yatırımı yapılarak kişilerin gelirlerinin devlet tarafından sağlanması gerçekleştirilmiştir. Eşitsizliğe dayalı sorunları gidermek için Yoksunluğa Son Verme Programı geliştirilmiştir. Bu
Program bağlamında, 10 kişiden fazla kişinin çalıştığı işyerlerinde işgücünün dinsel kompozisyonu inceleme altına alınmış ve kişilerin dini mezhebinden dolayı iş yerinde ayrımcılığa uğramalarının önüne geçilmeye çalışılmıştır. ‘Birlikte Tatil Yapma Projesi’ geliştirilerek Katolik ve Protestan topluluklarının kaynaşmasını sağlamak hedeflenmiştir.
4. Uluslar arası Tedbirler: IRA’nın bulmuş olduğu dış desteği kesmek amaçlı İngiliz hükümeti adımlar atmıştır. İngiliz hükümeti, destek veren ülkelerin uluslararası arenada dışlanmasını mümkün kılarak, desteğin kesilmesini sağlamıştır.
İspanya ‘ da BASK Ülkesi Ve Özgürlük ( ETA )
ETA-lee-el-comunicado_54233802004_53699622600_601_341
ETA’nın oluşumunu anlayabilmek için öncelikle ETA’nın hedefinde olan Bask bölgesinin tarihi üzerinde durmak gerekmektedir. 15. yy. itibari ile İspanya Krallığının, Kral ve Kraliçe’nin kendilerine ait olan bölgeleri birbirinden farklı bir şekilde yönetmiş olmaları nedeniyle İspanya’da milli birlik sağlanamamıştır. Örneğin, Aragon Kralı kendi bünyesindeki Katalonya, Valencia, Balerik Adaları ve Aragon Krallığının yerel yönetimlerine kimi hak ve sorumluluklar verirken, Kastilya’da Kraliçe daha merkeziyetçi yapıyı hakim kılmıştır. Bu nedenle tarihsel süreç içerisinde yerel yönetimler arasında birliktelik sağlanamamıştır. Böyle bir ortamda ise farklı bir etnik grup olan Basklar kültürlerini korumayı ve günümüze kadar getirmeyi başarmışlardır. Bask ülkesi olarak nitelendirilen bölge 20.000 km² büyüklüğünde olup, İspanya’nın kuzeyinde Alava, Navarra, Guipuzcaa ve Vizcaya bölgelerini içermektedir. En önemli kentlerinden biri Biskey Körfezi üzerindeki San Sabastian limanıdır. 15. yy. itibari ile yerel yönetimde özerk olan Bask Bölgesi, 18. yy.’da merkezi devlet yapılanması sürecine girilmesiyle duruma tepki göstermiştir. Sosyal yaşamı ilgilendiren bazı konularda, kendi gelenek ve göreneklerine uygun bazı yasal düzenlemeler yapma hakkı ile askerlik ve bazı vergilerden muafiyet gibi birçok imtiyaza sahip olan Basklar, zamanla ayrıcılıkları ellerinden alınınca ırkçı yapılarını ön plana çıkararak milliyetçi hareketlenmeleri başlatmıştır. Bu ayrıcalıkların ellerinden alınmasının yanı sıra endüstrileşme ile birlikte Bask bölgesinde bulunan zengin maden ocaklarında çalışmak üzere birçok İspanyol bu bölgeye göç etmiştir. Ayrıca bölgede hızlı nüfus artışı eğitim olanaklarını verimli bir şekilde kullanılamaz hale getirmiştir. Endüstrileşme ile başlayan nüfus artışı şehirleşmeye neden olmuş, bu şehirleşme yapılanmasında önceleri her ne kadar modernleşme yaşanmış ise de İspanyolların kültürlerini hakim kılma çabaları zamanla farklı kimliklerin ve yerel kültürlerin birbiri ile etkileşime girmesini engellemiş, ayrışmaya doğru yol alınmasına neden olmuştur. Bask Milliyetçi Partisi’nin kurucusu Sabino Arana’ya göre Bask milliyetçiliğinin en temel amacı, Bask ırkının korunması, Baskların kendilerini İspanyollardan soyutlamasını başarmaktır. İspanyollardan soyutlanmayı sağlayan en büyük anahtar ise Bask dilinin varlığıdır.
Bask milliyetçiliği, ayrıca İspanyol devletine bağlılığa neden olacağı için endüstrileşmeye de karşı bir politika izlemiştir. Özetle, liberal devlet yapısı, merkeziyetçiliğe geçiş ve endüstrileşme Bask milliyetçiliğinin doğmasını hazırlayan etkenlerdir. 1950’de (Franko Dönemi) İspanya ekonomisindeki zorluklar özellikle Bask Bölgesinde işçilerin ayaklanmasına ve greve gitmesine neden olmuştur. Grevler üzerine Bask Bölgesine dil, kültür ve kimlik ile ilgili birçok yasaklama getirilerek toplumsal baskı uygulanmıştır. Bask direnişinde Bask Milliyetçi Partisi’nin çalışmalarını yetersiz bulan bir grup, ‘Ekin’ adlı bir dergi çıkarmış ve bu oluşum 1958 yılında, amacı Bask kültürüne ait olan her şeyi koruyarak Bağımsız Bask Ülkesini kurma çerçevesinde ‘Bask Ülkesi ve Özgürlük’ (ETA: Euzkadi ta Azkatasuna) adını almıştır. Bu örgütlenmenin temelinde Bask Milliyetçi Patisinin kimi üyeleri ile Bask Öğrenci Birliği isimli bir yapı bulunmaktadır. Örgütün ilk bildirisi, 1962 yılında yayınlanmış ve ETA’nın şiddet de dahil her yolu kullanarak Bask Bölgesinin bağımsızlığının kazanılması için mücadele veren gizli bir örgüt olduğu ifade edilmiştir. Hedefini ise İspanyol Devletini Franko diktatörlüğünden kurtarmak ve Bask bölgesinin bağımsızlığını kazandırmak olarak belirlemiştir. ETA’nın ilk eylemi 1961 yılında iç savaşın galibiyetini kutlamak için kutlama yerine gitmekte olan Franko yanlılarını taşıyan trene yönelik düzenlenen ve başarısızlıkla sonuçlanan saldırıdır. Tecrübe kazanarak başarılı eylemler de düzenleyip güçlü olduklarını kanıtlamaya çalışmışlardır. 1973 yılında, Madrid’te İspanya Başbakanı Amiral Luis Carrero Blanco’yu düzenledikleri bombalı suikastla öldürmüşlerdir. Franko’nun 22 Kasım 1975’te ölmesiyle baskıcı rejim sona ermiş ve 1978’de İspanya’nın demokratik anayasası yürürlüğe girmiştir. Yeni anayasaya göre devlet yapılanması on yedi özerk bölgeye ayrılmıştır ve Bask bölgesi merkeziyetçi yapılanma ile kaybetmiş olduğu özerkliğini yeniden kazanmıştır. Yeni anayasanın getirdiği bir diğer özellik ise yeni bölgelerde İspanyolcanın yanı sıra o bölgenin dilinin de resmi dil olarak kullanılabilecek olmasıydı. 1978 anayasası bölgelerin özerkliği üzerinde durmuş; kendi geleceğini tayin etme (self-determination) ilkesi tamamen dışlanmış; bölgelerin kültürel, geleneksel, dil ve kurumsal farklılıkları çeşitlilik olarak algılanıp bu değerlerin korunması garanti edilmiştir. Ancak, yeni anayasanın kendi geleceğini tayin etme ilkesini tamamen yasaklaması, ETA’nın bağımsız bir Bask ülkesi kurma amacını sona erdirebileceği için yapılan referandumda anayasa, Bask halkının %65’si tarafından reddedilmiştir. Anayasanın kabul edilmesinden sonra bölge, vergi, polis, eğitim, ve radyo-televizyon yayını konusunda kontrol yetkisini devralmıştır. Ancak ETA ve bağımsız Bask Ülkesi isteyen Halk Birliği, tam bağımsızlıktan taviz verilmeyeceğini açıklamışlardır.
1981 yılında ETA terör örgütünün silahlı mücadeleden vazgeçip ateşkes ilan etme düşüncesi, 1978’de yeni hazırlanan yeni anayasa, 1979’da Bask özerkliği ve Bask Bölgesinde 1980 yılında yapılan seçimler, şiddete başvurmadan da mücadelenin sürdürülebileceğini gündeme getirmiş ve görüşmeler dönemi her ne kadar sık sık kesintiye uğraşmış olsa da başlamıştır. Kimin hazırladığı bilinmeyen altı adımlık bir mücadele takvimi ortaya çıkmıştır. Bu takvim şu şekildedir: ? En kısa zamanda şiddet içeren eylemler son bulacak ve tüm partiler yasallaşacak,
? 1988’in somlarına kadar tüm ETA terör örgütüne bağlı oldukları için mahkum olan tutuklular ve sürgüne gönderilmiş olanlar serbest bırakılacak,
? 1990’ın sonlarına kadar Bask parlamento seçimleri ve Bask bölgesinde değerlendirilen diğer bir bölge Navarra’nın Bask özerkliğine katılması için bütünleşme çalışmaları yapılacak,
?
1992’nin sonuna kadar resmi olarak çift dilli dönem başlatılacak,
? 1994’ün sonuna kadar tüm İspanyol yetkilileri Bask Bölgesinden çekilecek ve yerine Bask polisi göreve gelecek,
? 1996’ın sonuna kadar Bask Bölgesinin kendi geleceğini tayin hakkı için tüm düzenlemeler ve çalışmalar yapılacak.
İspanyol hükümeti tarafından yapılan merkezileşme sürecinde, halklar arasında bütünleşme ya hiç ya da çok yavaş bir seyir içinde gerçekleşmiştir. Bu yüzden, demokrasi döneminde bölgesel özerklik ve tanınma vererek Bask sorununa çözüm bulunmaya çalışılmıştır. Bu dönemde, özellikle kültürel asimilasyon yöntemi kullanılarak bütünleşmeden kaçınılmıştır. Kültürel asimilasyonun kullanılmamasının birinci nedeni, Franko döneminde bu yöntem ile faşist rejimin kullanılmış olması ve işe yaramamış olmasıdır. İkinci nedeni ise, 1980 ve 1990’lı yıllarda azınlık hakları bağlamında kişi haklarının gündemde oluşu ve İspanya’nın Avrupa Birliği (AB)’ne girebilmesi için bu haklara saygılı olmasının gerekliliğidir. Özerk bölge olarak birçok hak elde edilmesine karşın, Bask bölgesinde terörün azalması beklenirken artarak devam etmiştir. ETA, 1990 yılında Cezayir’de 1989’da başlatılan ETA – Hükümet görüşmelerinin yeniden başlatılması şartı ile şiddeti sona erdireceğini söylemesine rağmen ETA terör örgütü mali destek sağladığı adam kaçırma eylemlerine devam etmiştir. Eylemlerine sürekli devam eden ETA’ya yönelik İspanya’nın terörle mücadele için almış olduğu önlemler ise şu şekilde özetlenebilir:
?
Terörle mücadelenin, bir iç güvenlik sorunu olduğu kabul edilmiş ve 1978 yılında ‘GEO’ adında askeri birliklerce eğitimden geçirilen özel bir polis teşkilatı kurulmuş, polis gücünü desteklemek için ise ‘Sivil Koruyucular’ oluşturulmuştur. ? Ulusal polis teşkilatının yanı sıra, Bask polis teşkilatı oluşturulmuş ve bu teşkilatta belli bir oranda Basklılara da yer verilmiştir. ? Terörle mücadelede görev alan tüm birimler, hizmet verdikleri halkın tarihi ve kültürel özellikleri ile mücadele ettikleri terör örgütünün ideolojisi konusunda yoğun bir eğitime tabi tutulmuşlardır.
Ülke bütünlüğünü ve bölünmezliğini sağlamak amacıyla Ekim 1979’da milliyetlerin özerkliği dikkate alınarak ülke, bölgelere ayrılmış ve Bask Bölgesine özerklik verilmiştir. Ancak ülkenin bölgelere ayrıldığının belirtildiği İspanyol Anayasanın 2. maddesinde ‘bölge’ sözcüğü kullanılmış, ‘federal’ sözcüğünden ayrılıkçılığı anımsatabileceği için itina ile kaçınılmıştır. Bölgelerin kendi arasında federe bir yapıya gitmeleri ise . madde ile yasaklanmıştır. bayrağının da, İspanyolcanın yanı sıra Bask dilinin de kullanılmasına müsaade edilmiştir.
Bask bölgesinde, İspanyol dilinden ve Bask dilinden yayın yapan televizyon kanalı kurulmuştur. Terörle bağlantısı olmayan grupların siyasal süreç içerisinde yer almaları sağlanmış; bu sayede kişilerin terör eylemlerine yönelmesi yerine siyasi platformlara yönelmesi hedeflenmiştir.
1980 yılında çıkarılan bir kanunla terörle ilgisi olduğu düşünülen kişilerin gözaltında tutulma süresi gerektiğinde 72 saatin üzerine çıkarılabilmiş, herhangi bir yasal izin belgesi olmaksızın güvenlik görevlilerine evleri arama hakkı verilmiş, posta gönderilerini ve telefon görüşmelerini takip ve inceleme olanağı tanınmıştır.
İspanya polisi ve gizli servisi 1983 yılında Fransa’daki mültecilere yönelik Anti-Terörist Kurtuluş Grubunu (GAL) kurmuştur.
Terörle mücadelede Fransa ile ETA militanlarının iadesi konusunda işbirliği yapılmıştır. Bu iade ve Fransa tarafından gerçekleştirilen tutuklamalar, ETA’ya lojistik ve psikolojik darbe indirmiştir. Bu işbirliği sonucunda 1992-1993 yıllarında 500’den fazla ETA üyesi tutuklanmıştır. ETA bu olay üzerine, ateşkes ilan etmiş ve
görüşme talep etmiştir.
Şiddeti reddeden ETA militanlarının topluma entegre edilmesi için af yasası çıkarılmıştır.  İspanyol hükümeti, Bask bölgesinde ETA’yı destekleyen ‘Bask Solu’ (EE: Euzkadiko Ezkerra) ve ‘Bask Ülkesinde Halk Birliği’ (HB: Herri Batasuna) hariç tüm siyasi partilerle anti-terör anlaşması yapmıştır.
İspanya, Aralık 1997’de ETA’nın siyasi kolu HB yöneticilerinden 23 kişiyi ETA ile işbirliği yaptığı gerekçesi ile tutuklamış ve Haziran 1998’de ETA’nın en önemli basın yayın organı olan ‘Egin’ ile radyo istasyonu ‘Egin İrratia’ kapatılmış ve yöneticileri tutuklanmıştır. Terör örgütü ETA, bağımsız Bask ülkesini kurmak için ırkçılıktan Marksizm ve Leninizm’e, Hıristiyan demokratçılıktan şehir gerillacılığına her yöntemi kullanmış, fakat sürekli indirilen darbeler sonucunda Mart 2006’da süresiz ateşkes ilan etmek zorunda kalmıştır. Ancak 1997 yılı HB yöneticilerinin tutuklanması sonrasında açılan dava ile Batasuna Partisi ETA’yı terör örgütü olarak kabul edip kınamamak ve var olan bağlarını koparmamak nedenleriyle, 2003 yılında kapatıldı. ETA, Mart 2006’da ateşkes ilan etmesine rağmen aynı yılın Aralık ayında iki kişinin ölümü ile sonuçlanan bombalama eylemi ile yapmış olduğu ateşkesi bozdu. 6 Haziran 2007’de ise yaptığı ateşkesi bozduğunu ilan etti. Eylemleri günümüzde de ara ara devam etmekte ve örgütle bağlantıları olduğu iddiası ile tutuklamalar gerçekleşmektedir.
Cezayir İslami Selamet Cephesi (FIS)
Cezayir-islamcılar-main
Cezayir’de ortaya çıkan İslami Selamet Cephesi (FIS: Front Islamique du Salut) ve onun silahlı kanadı İslami Selamet Ordusu (AIS: Armé Islamique du Salut), etnik nedenli değil ancak dini temelli faaliyetlerde bulunmuş bir terör örgütüdür. Cezayir’de FIS ile ortaya çıkan iç savaş sorununun temelinin 1960’lı yılların sonunda Houari Boumédiène rejimi döneminde atıldığı söylenmektedir. Çünkü ülkede laik bir yapı mevcut olmasına rağmen, Boumédiène halk desteğini sağlamak için ülkede yapılan reformların propagandasının Cuma namazı hutbesinde yapılmasını emretmiş ve bu emirle birlikte ülkede siyaset ile din iç içe geçmiştir. Esasen 1960’lı yıllarda ülkede dindar insanları görmek imkansızken, 1970’li yıllarda dine bağlanılmış ve mevcut hükümet de bu durumu desteklemiştir.
Yok olmaya yüz tutan laik yapı, Boumédiène’in ölümü üzerine Cezayir’de iktidara gelen 9. Cumhurbaşkanı Chadli Benjedid döneminde yürürlüğe giren ‘Aile Yasası’ ile tam anlamıyla sona ermiştir. Bu yasa bağlamında, kadın, birey olmaktan çıkmış ve önce babanın, daha sonra ise erkek kardeş ya da kocanın vesayeti altına girmiş, reşit olamayan kişiler olarak kabul edilmiştir. İktisadi kalkınma politikası, yapılan toprak reformunun işe yaramayışı, kadının toplumdaki sosyal statüsü gibi meydana gelen sosyal sorunlar esnasında 1987 yılında Abasi Madani ve Ali Behaj önderliğinde, Suudi Arabistan tarafından finanse edilen FIS kuruldu. Yasal olarak ise 1989 yılında Sünni bir rejimi kurma amacı güden İslam partisi olarak faaliyete geçti. Bu yeni İslam yapılanmasında iki akım bulunmuştur. Bu yapılanmadaki her iki akım da cihadı* amaçlamaktaydı. Ancak Cezayirliler mücadelelerini sadece Cezayir’de sürdürmek isterken, Selefiler Cezayir’deki Sünni bir rejimin sağlanmasını, sürecin sadece ilk aşaması olduğunu kabul etmiş ve uluslararası işbirliğin sağlanmasını amaçlamışlardır. FIS, ülkenin 34 milyar olan dış borcunu, aktif nüfusun %27’sinin işsiz oluşunu ve ülke üretiminin halkın ihtiyacını karşılayamayışını, taraftar toplama aracı olarak propagandalarında kullanmıştır. 25 yıldır iktidarda olan Ulusal Özgürlük Cephesi
(FLN: Front de Libération Nationale)’nin yozlaşmış yönetiminden ve 1985 petrol krizinin sosyo-ekonomik etkilerinden bıkmış olan halk, bu propagandalar eşliğinde yeni İslam Partisini, ona 1991 belediye seçimlerinde belediye meclislerinin %55’ni kazandırarak, zafere taşımıştır.
İslam hareketinin, siyasi diyaloglarla, lobi çalışmaları ile parti çalışmaları içerisinde varlığını sürdürmesi gerekliliği ilkesi doğrultusunda, FIS hiç vakit kaybetmeden, hakimiyet kazandıkları bölgelerde kadınların örtünmesi, kötülük yuvası olarak görülen kafelerin kapatılması ve İslam kurumlarının belediye kaynaklarını kullanabilmeleri yönünde çalışmalar yapmıştır. 1992 yılındaki yasama meclisi seçimlerinin ilk oylamasında, FIS,  koltuktan 188’ini kazandı. FIS’ın kurulup, ilk aşamada da büyük başarı elde etmiş olması, daha sonra yerini sağlamlaştırmak isteyen mevcut iktidar partisinin seçimlerde değişiklik yapmaya gitmesi ülkede gerginliği arttırmıştır Gerginliğin artması ise Cezayir ordusunun 1991 yılının Eylül ayında olağanüstü hal ilan etmesine, 11 Ocak 1992’de ise askeri darbenin yapılmasına neden olmuştur. Nisan ayında ise FIS, resmi olarak dağıtılmıştır. FIS’ın birçok üyesi yakalanmış ve hapse mahkum edilmiş ya da ülkenin güneyindeki kamplara yerleştirilmişlerdir. İslam Hareketi’nin FIS önderliğinde siyaset içerisinde olması, İslam hareketinin gündemde kalmasını sağladığı kadar yasal olması yönünden de dikkat
çekmekteydi.
FIS’ın siyasi katılımının engellenmesi sonrasında, mahkum edilmekten kaçanlar, gizli bir şekilde örgütlenmeye başlamışlar ve yasal olmayan yollara başvurmuşlardır. Örgütlenmeler belli bir koordinasyon çerçevesinde yapılamamış, Said Mekhloufi’nin ‘İslam Devleti Hareketi’ gibi kimi örgütler taşra bölgelerde ara sıra ortaya çıkıp eylemlerini sürdürürken, ‘İslam Cihadı için Silahlı Cephe’ (FIDA) gibi örgütlenmeler hükümet binalarını, karakolları ve jandarmayı hedef almış, güvenlik güçlerinin silahlarını çalarak eylemlerini düzenlemişlerdir. ‘Silahlı İslam Topluluğu’ (GIA: Groupe Islamique Armé) ise, 1993 yılında eylemlerine başlamıştır. Bu silahlı örgüt, medyada daha çok ses getirecek eylemler olan gazetecilere, ülke aydınlarına ve kapanmayan kadınlara yönelik saldırılar düzenlemiştir. GIA, yabancı devletleri de hedefine almış ve ilk olarak Cezayir’de evli bir Fransız çifti kaçırarak tüm yabancıların ülkeyi terk etmesini, aksi halde hepsinin öldürüleceğini ifade etmiştir. Ülkeyi terk etmeyen 200 civarında yabancı uyruklu kişi öldürülmüştür. Cezayir şehirlerindeki terör eylemleri, bomba yüklü arabaların kalabalık olan bölgelerde patlatılarak yapılmış, taşrada ise kitleler üzerinde derin etki bırakmak amacıyla kanlı, boğaz keserek öldürme eylemleri düzenlenmiştir.
1994 yılı Mayıs ayında, sadece güvenlik güçleri ile çatışmaya giren FIS’ın asıl siyasikolu olan AIS haricinde, ülkedeki tüm silahlı örgütler, GIA çatısı altında birleşmiştir. GIA, güvenlik güçlerini değil de, halkı, yıldırarak ve korkutarak yanına çekmek amacıyla sivilleri hedef almıştır. GIA, diğer ülkelerdeki cihad hareketlerinde de yer almış radikal, köktencilerden oluşmakta idi. Bu yüzden özellikle Afganistan ve Pakistan’daki mücahitlerden yoğun destek almıştır. 1992 yılı itibariyle protestoların ve eylemlerin önüne geçebilmek maksadıyla FIS’ın sosyal ve ekonomik talepleri karşılanmaya çalışılmış, devlet kurumlarında birçok vasıflı fakat işsiz kişiyi istihdam edebilmek için reformlar yapılmıştır. SOTROUJ (yol işleri), DUCHC (şehir planlamacılığı), DHW (su işleri), EDIED (yardımcı ekipmanlık) şirketleri birçok kişiye iş vererek işsizliği azaltma çalışmalarına katılmıştır. Ancak hükümet, cihat yanlılarının devlet kurumlarını lehlerine kullanabileceği şüphesiyle 1994 yılında tekrar kadrolaşmaya gitmiştir. Devlet tarafından örgütlerin militanlarıyla mücadele etmek maksadıyla, korucular ordusu kuruldu. Bu ordu, halk içerisinden katılımla oluşturulmuş, işsiz olan Cezayirliler için kaçırılmaz bir fırsat olarak görülmüş, dolayısıyla iç savaş, geçimkaynağı haline gelmiştir.
GIA çatısı altında toplanan terörist gruplar Roma’da bir araya gelip, kimi isteklerbelirlemişler ve bu taleplerin yerine getirilmesi şartıyla silah bırakabileceklerini ifadeetmişlerdir. Bu talepler hükümetin GIA liderlerini serbest bırakmasını, tüm komünistve ateist partilerin din düşmanı olarak ilan edilip yasaklanmasını ve Cezayir’de İslami yaşamı geciktiren komutanlara şeriat kanunlarının uygulanmasınıöngörmekteydi. 1994 yılı seçimleriyle Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan Liamine Zeroul ise, terör eylemlerini sona erdirebilmek maksadıyla birçok harekette bulunmuştur. Öncelikle kabinede eski bir FIS üyesinin bulunmasını istemiştir. Ayrıca, Cumhurbaşkanlığı görevini devraldıktan kısa bir süre sonra yeni bir anayasanın hazırlanıp, referandum yapılacağını ve 1997 yılında da yasama meclisi seçimlerinin yapılacağını söylemiştir. Oy verebilecek kişilerin %79’unun sandığa gittiği referandum 28 Kasım 1996’da yapılmış ve %75 ‘evet’ oyuyla yeni anayasa kabul edilmiştir. Bu yeni anayasa cumhurbaşkanına büyük yetkiler tanırken, parlamentonun yetkilerini sınırlandırmış, dini temelli kurulan siyasi partiler yasaklanmıştır. Ancak, bu anayasa ülkede büyük bir boşluğu doldurduğu ve meclisin (iki kamaralı da olsa) kurularak seçim sürecine dönülmesini mümkün kıldığı için önem arz etmektedir. Hem sürdürdüğü eylemlerden yorgun düşmüş hem de eylemlerindeki yöntem tezatlığından dolayı 1997 yılı itibariyle AIS, hükümetten ziyade GIA ile çatışmaya başlamıştır.
1999 yılında ateşkes ilan eden AIS, 2004 yılı seçimleriyle Cumhurbaşkanı olan Abdelaziz Boteflika’nın önerisiyle, derhal militanların topluma uyum sağlama çalışmalarını başlattı. Tüm bu uzlaşma arayışı çalışmaları ışığında, dış güçlerin Cezayir’deki iç savaşı sona erdirmede çaba göstermeyişleri dikkat çekmektedir. 1995 yılı Kasım ayı içerisinde Avrupa Birliği, Avrupa – Akdeniz İşbirliği ile ilgili bir konferans düzenlemiş, bu konferans sonucunda Avrupa’nın güvenliği için Cezayir’in de içinde bulunduğu Akdeniz ülkelerinde demokrasinin hakim olmasının önemliliği vurgulanmıştır. Ancak, dini iktidarın hakim olduğu bir Cezayir yerine, demokrasinin olmadığı fakat Avrupa’nın tüm ekonomik isteklerine olumlu cevap verebilecek bir Cezayir tercih
edilmiştir. Bunun en açık örneği ise AB ile Cezayir arasında 2002 yılında imzalanan anlaşmadır. Bu anlaşmada hiçbir şekilde insan hakları ya da demokrasiden bahsedilmemiş olup, tamamen ekonomik içerikli maddeler yer almıştır.
Sonuç itibariyle iç savaş sonrası çıkan tabloya bakıldığında, yaklaşık olarak 150.000 kişinin hayatını kaybettiği silahlı süreçte halk yorgun düşmüş ve her ne kadar devlet tarafından, darbenin FIS’ın Cezayirli kadınlara yönelik cinsiyet ayrımcılığını engellemek amacıyla yapıldığı söylenmekte olsa da, yaşanan iç savaş sürecinde 2600 civarında kadına cinsel saldırıda bulunulmuştur. Yapılan anlaşma ve ateşkes AIS tarafından yapılmış olup, köktenci Selefiler, eylemlerine hala devam etmektedirler. 2003 Haziran ayı içerisinde, İtalyan polisi beş Tunuslu ve bir de Faslıyı tutuklamış ve bu altı kişinin Cezayir Selefi teröristlerine finansal ve lojistik destek sağladıkları öne sürülmüştür. Eylemlerine bir türlü son vermeyen Selefiler, 11 Aralık 2007’de Cezayir’de 800 kiloluk bir araç bombayı patlatmış; bir süre sonra da BM büroları bombalanmış ve 17kişi ölmüş, 40 kişi yaralanmıştır. 11 Nisan 2007’de ise Cezayir hükümet binası hedefalınmış, aynı gün içerisinde bir karakola saldırılmıştır. Gün içerisinde gerçekleştirecekleri üçüncü eylem ise, Dünya Bankası ve Danimarka Büyükelçiliği’ne yapılacakken son anda engellenmiştir. Cezayir’de her ne kadar dışarıdan destek alan Selefiler zaman zaman eylem yapsa da, FIS’ın askeri kanadı AIS, eylemlerine son verdiğinden geniş bir taban bulamamaktadır.

Kaynak

 
Muhittin Şahin, Pkk Terör Örgütü Tasfiye Edilebilir mi ? Edilmesi İçin Neler Yapılmalıdır ?
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Muhittin Şahin’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Etiketler

Ömer Burak Karatay

Uzun zamandır bildiklerini siz değerli kullanıcılarımıza aktarmaktan mutluluk duyan, araştırıp öğrendikçe bu siteye yazıp diğer insanların da bilgilenmelerini sağlamaktan zevk alan bir yönetici ve yazar. Ekonomi alanındaki gelişmeler / bilgilendirici metinler için www.ekodemi.com'a davetlisiniz. Bizlere her türlü fikir, istek ve şikayetlerinizi admin@kenandabirkuyu.com üzerinden; markalarınızı değerlendirmek ve binlerce tekil kullanıcıya reklamınızı yapmak için reklam@kenandabirkuyu.com adreslerinden benimle iletişime geçebilirsiniz.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu