Avrupa'nın Uğradığı Büyük İstilalar

Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra, imparatorluk, kuzeyden gelen savaşçı halkların baskısına direnememiştir. Avrupa’nın siyasal ve tarihini karıştıran olayları, iki kısa ömürlü kararlılık süreci ile kesintiye uğrayan, birbirlerini izleyen üç barbar istila dalgası çevresinde toplamak yararlı olacak. İlk istila, Juan-juan konfederasyonunun önünden kaçan halklardan biri, Avrupa tarihinde Hunlar olarak bilinir. Hunlar İ.S. 372’de Güney Rusya’ya girdiler ve girer girmez bu bölgeyi yüzyıldan uzun süredir yöneten Ostrogotlar’ı yendiler. Hunların saldığı korku, Roma sınırları ötesindeki kırsal bölgelerde yaşayan, Romalılarla bazen çatışan, bazen barışan, oradan oraya dolaşan göçebe savaşçılar ordusu olan komşu Vizigotlar kabilesini Roma sınırlarından içeri girmeye zorladı. Gotların, Burgonyalıların, Vandalların, Frankların, Anglo-Saksonların ve öteki Cermen halklarının Roma topraklarına gelmelerine yol açan halklar hareketiydi. Galya’daki Frank monarşisinin Clovis soyundan gelen krallar tarafından pekiştirilmesi ve Roma yönetiminin Justinianus tarafından kuzey Afrika’ya, İtalya’ya ve İspanya’nın bazı bölgelerine yeniden yerleştirilmesi, bu ilk büyük barbar ilerlemesinin yol açtığı ortamda, uygar yaşama pek sağlam olmayan bir denge getirdi. İkinci barbar istila dalgası, Justinianus’un ölümünden hemen sonra, Avarlar olarak bilinen yeni bir göçebe halkın, Kuzey Rusya’dan çıkıp batıya, Macaristan ovasına doğru harekete geçmesiyle görüldü. Üçüncü ve son barbar akınları dalgası, Güney Rusya’dan gelen yeni bir savaşçı topluluğu, bir kez daha Macar Ovası’na girip üs edinerek, oradan çevreye çapul akınlarına başladı. Bu kez istilacılara ‘’Macarlar’’ dendi. İşte Ortaçağ Avrupa’sına şekil veren dış faktörler bunlardır. Ortaçağ Avrupa toplumunu etkileyen unsurları genel olarak üç başlık altında toplamak da mümkündür.
Bunlar;
1- Karmaşık kültürü, gelenekleri ve kurumları ile Roma mirasının etkisi. Bu etki kıtanın güney ve güneydoğu bölgelerinde daha etkindir.
2- Avrupa topraklarına yerleşen ve yerli halklarla kaynaşan, ancak bazı karakteristik özelliklerini de koruyan Cermenler başta olmak üzere istilaların etkileri.
3- Bütün ortaçağlar boyunca Doğu-İslam dünyası ile olan ilişkiler Antik döneme kadar giden bir tesir sahası oluşturdu.
4- Kilisenin evrensel niteliği. Kilisenin etkisi, din, politika ve ekonomide hissedilmekteydi ve giderek kıtanın büyük bir kısmına yayılmıştı, kıta coğrafyası ilk kez inanç noktasında birlik oluşturabilmişti.
Bu dönem Avrupa’da ‘’karanlık çağlar’’ olarak bilinir. Bu şehir hayatının, okuma yazmanın, edebiyatın ve sanatların yavaş yavaş gerilemesi anlamında uygarlığın çöküşüydü. Avrasya bozkırlarının göçebe halkları, çatlak bir kap içindeki gaz moleküllerine benzetilebilir. Herhangi bir noktaya yapılan baskı her yana hızla yayılır. Aynı biçimde, geleneksel çayırlardan çıkarılan herhangi bir göçebe grubu, ya yok olup gitti ya da silah gücüyle komşusunun otlaklarını ele geçirdi. Bu nedenle, otlaklarda hayvan otlatma haklarındaki herhangi bir değişikliğin yarattığı karışıklık, birkaç mevsim içinde, en zayıf, en kötü örgütlenmiş grupların, ya yok olmalarına, ya bozkırın kuzeyindeki ve batısındaki yaşamaya el verişsiz ormanlara kaçmalarına, ya da tarım topluluklarının efendileri durumuna gelebilecekleri güneyin uygar toplumlarının savunma sınırlarını aşmalarına kadar, komşu komşuyu sürerek bozkırın bir ucundan ötekine yayıldı. Barbar istilaları ekonomik ağı bozup, ticaret yollarını tıkayarak insan topluluklarının kırsallaşmasını hızlandırmıştır. Erken Orta Çağ’da batının başına dert açanlar göçebelerdi. İster Avarlar gibi tek topluluk halinde hızla ve çok uzak bölgelere gitsinler, ister Türkler gibi yüzyıllar boyunca ve kabileler halinde göçe kona ilerlesinler, bu göçebeler sürüleri ve aileleriyle hareket ediyorlardı. Her ne türden bir siyasi iktidarı varsa, o iktidarın merkezi de kendileriyle birlikte yer değiştiriyordu.
Cermen İstilaları
4.yy’ da başlayan Hun ilerleyişinin önünden kaçan Avrupalı kavimler içerisinde en önemlileri Germenlerdir. Bunlar Roma sınırında yaşantılarını sürdürüyorlardı. Kaynaklara göre bugünkü Ren ve Dinyepar nehirleri arasında yerleşmiş bulunan Germenler iki büyük kola ayrılmakta idi. Bunlar:
Doğu Germenler
a.) Vizigotlar
b.) Ostrogotlar
Batı Germenler
a.) Vandallar ve Süverler
b.) Burgontlar
c.) Angle ve Saksonlar
d.) Franklar

Germen halklar, Roma döneminin muhtemelen en büyük barbar topluluğudur. İlk olarak İskandinavya’nın güneyinde görülen Germenler, o zamandan beri bu adı taşıyan topraklara, yoğun biçimde yerleşmeye başladıkları M.Ö. 90 yılında Posidonius tarafından Germeni olarak adlandırılmışlardır. Germenler, Jutland Ada’sı dolaylarında bir bölgeden geldikleri sanılan bir Hint-Avrupa halkı idi. Germen dünyası, çok dağınık, kısa ömürlü boylara ayrılmıştı. Bir devlet, bir kent kuramamışlardır. Germen dünyası asıl birliğini benzer yaşam biçimlerine ortak teknik ve uygarlığa borçludur. Kabile yapısı içinde Germen, bir savaşçı ve köylüdür. Silahları kargı, çift yüzlü balta ve uzun kılıçtı. Toprağı ortaklaşa işlerler ve yaygın bir hayvancılıkları vardı. Evlerini ve giysilerini, topraktan, sürülerinden ve avladıkları hayvanlardan sağlarlar. Dinleri, doğaya tapma üzerine kuruludur. Germenler için temel sosyal hücre aileydi. Kitleler halinde sınırları aşmışlardı. Kimi Roma dünyasının nüfusça az bölgelerine çiftçi olarak yerleşmek, kimi orduda bir yer tutmak için göç etmiştir.Roma’nın askerî birlikleri Cermen aşiretleri ile ilk karşılaştıkları zaman Cermenler çobanlık ve çiftçilik yapan yarı göçebe topluluklardan meydana geliyordu. Romalıların MS: 1. yüzyılda Ren boylarına ulaşması ve Elbe’ye kadar Alman bölgesini işgal etmelerinden sonra Cermenlerin basit yarı göçebe hayat tarzlarında değişmeler başlamıştır. Bronz çağından beri Akdeniz dünyası ile ticari ilişkileri vardır. Roma’nın tarım yöntemlerini, hatta bağcılığını benimsemişlerdir. Roma diplomasisi de, Cermen baskılarını önlemek için, kendine yakın unsurları destekleyerek onların kabile sisteminden aristokratik bir topluma dönüşmelerine yardım etti. Böylece devam eden bu etkileşim sürecinde Germen topluluklar daha birinci yüzyıllardan itibaren Roma içlerine girmeye başlamışlardı ve bu yayılma ikinci ve üçüncü yüzyıl boyunca da devam etmişti. Ancak ilk dönemlerde Roma onları kendi politik yapısı içerisinde eritmeyi başarabilmişti. Dördüncü yüzyıldan itibaren Hun baskısı ile gelen yoğun ve büyük dalgalar karşısında Roma’nın pek yapacak bir şeyi olmayacaktı. Hunların baskısını ilk hisseden Germen kavimlerinden Ostrogotlar oldu.
Hunların önünden kaçan Ostrogotlar ise Macaristan’a gelmişlerdi. Batı Roma topraklarına saldırdılar. İtalya’yı yağmaladılar. Bunun üzerine Romalı General Stilikon kumandasındaki güçlü bir Roma ordusu Ostrogot’ları kuşattı. Kanlı bir savaştan sonra çoğu kılıçtan geçirildi. Kaçabilenler tekrar Macaristan’a döndüler. 453 yılında Atilla ölünce Hun egemenliğinden kurtulan Ostrogotlar, önce Bizans üzerine yürüdüler. Ostrogot kralı Teodorik, Balkanları aşarak Trakya ve Makedonya’yı yağmaladı. Kısa bir süre sonra ise İstanbul önlerine geldi. Bizans İmparatoru, Teodorik’i anlaşmaya ikna etti ve Teodorik Ostrogotları alıp İtalya’ya gitti. Burada Batı Roma ile Odaks’ı yenen Teodorik, İtalya’ya hâkim oldu. Kendini İtalya Kralı ilan etti. Teodorik’in ölümü üzerine Bizans, İtalya’daki Ostrogotlar üzerine General Belizarius’u yolladı.552’de yapılan savaşta Belizarius başarılı olamayınca General Narses İtalya’ya gönderildi. O başarılı olup Ostrogot kralını tutuklayıp öldürünce Ostrogotlar teslim oldular. Böylece İtalya Bizans imparatorluğu sınırları içerisine alındı. Dört yıl sonra sıra Vizigotlardadır. Vizigotların öfkesi, sonraki üç büyük istilanın da başlangıcı olmuştur. Vizigotlar Hunların Avrupa’ya gelişleri üzerine 376 yılında Tuna boylarına inip Balkanları ve Trakya’yı istila ettiler.
İmparator Valens büyüyen bu tehlikeyi önlemek için harekete geçti. Edirne’ye kadar gelip Vizigotlarla savaştı, Ancak yapılan savaşta Roma kuvvetleri yenilip Valens öldü. Valens’in yerine geçen Büyük Teodosius, Vizigotların akınlarını barış yolu ile durdurdu. Onları Trakya ve Meoya’de yerleştirdi. Ancak onun ölümünden sonra Vizigotların başına geçen kral Alorik Bizans’ı ve Batı Roma’yı sıkıştırmaya başladı. Bizans’a karşı pek etkili olamayan Alarik, İllirya Yolu ile Batı Roma topraklarına girdi. 410 yılında Roma’yı ele geçirdi. Ancak İtalya’nın Vizigotlar için tehlikeli olduğunu bildiğinden etrafındaki topluluğu Sicilya ve Afrika’ya geçirmek istedi. Aniden ölünce yerine geçen Atolf, Romalılarla anlaşıp Vizigotları, Galya’ya götürdü. Burada Roma’nın bağlaşığı olarak bir krallık kurduktan sonra krallığının sınırlarını kuzeyde Luvr nehrine, güneyde İspanya’ya kadar genişletti. Tuluz şehrini başkent edinen Vizigotlar, uzun süre bu topraklarda oturdular ve Fransa ile İspanya’daki yerli halk ile kaynaştılar. Burgontlar, önce Galya’da sonra Ren nehri dolaylarında oturdular. Bura da Roma’nın bağlaşığı olarak Lyon şehri merkez olmak üzere bir krallık kurdular. M.S 500’de Frankların egemenliği altına girdiler.
Bütün bu Cermen kavimlerini batıya süren Hunlar, Atilla ile 451 ve 452 yıllarında Roma’yı istila ederek yağmaladılar. Kuzey denizi kıyılarından gelmiş olan topluluklar olan Donlar, Angıllar, Jut, Saksonlar, Anglosaksonlar ise, 441-443 yılları arasında Büyük Britanya’nın güney ve doğu taraflarını işgal ettiler. Yenilen Britonların bir kısmı kıta Avrupa’sındaki Fransa’ya gittiler. Böylece Roma’nın Avrupa toprakları babadan oğulla geçecek şekilde irili ufaklı Germen Krallıkları arasında taksim edildi. Cermen istilası hiçbir genel plan olmadan iki yüzyıl boyunca bazı barbar şeflerinin keyfi müdahalelerine kalmış olan saldırılar halinde devam etti. Bu arada bazı kavimler birkaç defa yer değiştirdiler. Doğudan gelmiş olan Vandallar, Burgonlar, Gotlar, Almanlar ve Longabordlar mızrakla savaşırken, Kuzey Denizi kıyısından gelmiş olan Franklar, Saksonlar, Angıller balta ile piyade olarak savaşıyorlardı. Buralarda Cermence konuşan çiftçiler daha önce Roma topluluklarının seyrek biçimde yerleşmiş oldukları yeni ve verimli toprakları ele geçirdiler. Cermence konuşan gezgin savaşçıların kurdukları devletler, Kuzey Çin’de ve İran’da barbar topluluklarca kurulan devletler gibi kısa ömürlü olurken, tarıma dayanan bu yerleşmelerin uzun ömürlü olduğu görüldü. Cermen istilaları ve bu istilaların yol açtığı kargaşalar Batı dünyasının Latin kent merkezlerini altüst edince, manastırlar, Hristiyan sofuluğunun, eğitiminin ve kültürünün en hareketli merkezleri oldular.
Slavların İstilası
Slavlar, Elbe Nehri’nden Asya ve Karadeniz’e kadar uzanan bölgelerde Cermence Knez denilen şeflerinin idaresi altında ayrı topluluklar halinde yaşıyorlardı. Doğu’daki Slav kabileleri deniz yoluyla İsveç’ten gelen ve Rus denilen kimseler tarafından birleştirildiler. Bunlar Baltık ile Karadeniz arasında Novgorod, Kiev gibi şehirler tesis ederek İstanbul’a kadar sarktılar. İskandinavca olan Rus ismi yavaş yavaş Doğu’nun bütün Slav kavimlerini ifade etmek için kullanıldı. Slavların istilası, 7. asrın başlarından itibaren batı, kuzey ve güney istikametinde biraz da Germenlerin terk ettikleri yerlere doğru bir şekilde gelişti. Germenlerden sonra harekete geçen Slavca konuşan kavimler Roma İmparatorluk topraklarının ancak küçük bir kısmını işgal edebildiler. Slav halklar, Germen komşularını arkadan şiddetle sıkıştırmışlardır. Roma imparatorluğuyla çok az ilişkileri olduğu için, Slavların tarih öncesi hakkında çok az belge vardır. Slav kabilelerinin, kabile reisinin bütün akrabalarının korkunç bir ataerkil disiplin içinde birlikte yaşadığı tipik bir sosyal kurumu, birleşik aileyi geliştirdikleri genellikle kabul edilmektedir. Bu Slavlar diğer barbar topluluklardan daha fakir bir hayat sürüyorlar ve daha zayıf gruplar teşkil ediyorlardı. İmparatorluk sınırlarına girenler iyi silahlanmış gruplar olmadığı gibi irsi şeflere sahip olmayan küçük gruplar halinde bulunuyorlardı. Triglav(üç başlı Tanrı), Svarog (Güneşi Doğuran) ve Perun (Gök Gürültülü Tanrısı) gibi birçok tanrıya tapmışlardır. Slavlar tek bir ortak dil kullanmışlardır. Bu dil kaba ve düzensizdir.

Slav dünyası, kendini arıyordu ve bulması çok yakındı. Irk birliğinin ve bölümüyle dil birliğinin birleştirdiği birçok ulus, Baltık’tan Adriyatik’e ve Karadeniz’e kadar tespih taneleri gibi dizilmişti. Slavlar, Karpatların kuzeyi, Yukarı Vistül ve Dinyeper olan asıl memleketlerinden güney, batı ve kuzeye doğru yöneldiler. İlk defa olarak 627 yılında adı geçen Güney Slavları İllirya’da yerleşmişlerdi. Sonra hemen hemen bütün Balkan yarımadasına yayılarak Mora’nın en ucuna kadar gittiler. Burada kendilerinden önceki topluluklardan küçük Arnavut halkı, Dacie kolonlarının döküntüleri ve Rumca konuşan gruplar kalmıştı. Rumence, Latince konuşan Dacie’lerin dilinden çıkmıştır. Batı Slavları Germenlerin terk ettikleri ülkeleri, bütün Bohemya’yı ve Vistül’den Elbe’ye ve daha ötelere kadar olan bölgeleri istila ettiler. Kuzey Slavları ise, aynı şekilde daha sonraları ortaya çıkacaklardır.
Müslüman Fetihleri
Ortaçağ Avrupa’sı üzerindeki ikinci büyük istila hareketi İspanya’dan İtalya-Adriyatik’e kadar olan bir hat üzerinde Müslümanların başlattığı bir harekettir. Vikinglerin yol açtıkları karışıklıklar, güneyden gelen istilacıların bir süre alt-üst ettikleri bir kıtanın üstüne düşmüştür. Hz. Muhammed 632’de vefat ettiği zaman, Arap müminlerine uzaklara doğru yayılmayı ilham eden bir din bırakmıştı. Önce Güney İtalya. Burası, Roma İmparatorluğu’nun eski Afrika eyaletlerinde hüküm süren egemenlerin, Kayruan’ın Ağlabi emirlerinin, 10. yüzyıl başından itibaren de Fatimi halifelerinin, av alanı gibiydi. Ağlabiler, Yunanlılar’dan justinien’den beri ellerinde tuttukları Sicilya’yı yavaş yavaş söküp alıyorlardı. Fransız Normandiyası’ndan gelen bir avuç maceracı, Bizanslı ya da Arap ayrımı yapmaksızın saldırılarıyla alt-üst edene kadar 11. yüzyıl boyunca bu bölgede İslam tehlikesi devam etti.
Araplar Avrupa da en büyük ve devamlı fetihlerini İspanya’da gerçekleştirdiler. 709 yılında bir Berberi birliği, asi Vizigot valisinin daveti üzerine Algesiras’a çıktı. Bölgeye hücum etti. Bu ilk teşebbüslerin başarısından cesaret alan Kuzeybatı Afrika’nın Arap valisi 7000 kişilik ordu ile 711 yılı ilkbaharında İspanya’ya çıktı ve Gibraltar( Cebel-i Tarık), Carteya ve Algesiras’ı fethetti. Burada memleketin içlerine girdi, Vizigotlar’ı mağlup ederek Kurtuba ve Tuleytule’yı zapt etti. 732 yılında İslam yayılma hareketi Puvatya Savaşı’ndan sonra hız kesmiş olmasına rağmen ve kuzeye yönelik İslam fetihleri birçok yenilgi ve gerilemeye rağmen genelde yavaşta olsa bir duraklama içerisinde sürüyordu. İspanya bölgesindeki savaşlar hem yavaş hem de yağma ve çete savaşları şekline bürünmüştü. Aslında Müslümanların İspanya ve Sicilya’yı aldıktan sonra kuzeye doğru fazla ilerlememelerinin Puvatya savaşı ile ilgili olmadığı şeklindeki görüş doğrudur. Çünkü bu dönemde Avrupa’nın batısı az gelişmiştir ve bundan dolayı buraya olan ilgi de az olmuştur. Bu savaşta birkaç akıncı birliğinin yaptığı saldırıdan öte bir şey olmadığı gibi askeri önemi de olmayan bir savaştır. Bu konuda B. Lewis, “Müslüman tarihçiler bu konuya doğru bir perspektiften bakarlar. Franklar burada söylenenden çok daha az sayıda, kendi topraklarından millerce uzakta savaşan bir avuç Müslüman akıncı ile karşı karşıya gelmiştir” diyerek bu Avrupa merkezci bakışı tarihle yüzleştirmektedir. Ancak bir Hristiyan Avrupa meydana getirme yolundaki bu savaşı Hristiyanlığı kurtaran bir olay ve C. Martel’i ise Hristiyanlığı kurtaran bir kahraman yapmıştır. Arapların buradaki baskınları her ne kadar kırılmışsa da bu akınlar 11. yüzyıla kadar sürmüştür.
Zaman içinde 11.ve 12. Yüzyıllar süresince İslam gücü iç zayıflamalar ve dış saldırılar sonucu parlaklığını kaybetmiştir. Araplar Alp geçitlerinden uzaklaştırılmışlardır. İtalyan kentleri korsanları etkisiz hale getirmek ve efendileriyle uygun ticari koşullar sağlamak üzere pazarlık yapacak kadar güçlenmişlerdir. İspanya’da Müslümanların sınırı Aragon ve Kastilya krallıkları tarafından tedricen güneye itilmiş ve 1250’de yalnızca güneydeki Granada’ya (Gımatal) sıkıştırmışlardır. Ortaçağ Avrupa’sının uğradığı istilalar içerisinde Avrupa için belki de en az tahrip edici olanı İslam saldırısıdır. Müslümanlar bu bölgelere fatih olarak geldiler. Müslümanların fethettikleri yerlerdeki tablo ile barbarların Avrupa’daki etkileri farklı olmuştur. Müslümanlar Hristiyanlaşmadığı gibi Avrupalılar da Müslümanlaşmadılar. Aldıkları yerlerde Romalılaşmamışlar ve Latinceyi kullanmamışlardır. Medeniyet olarak üstün oldukları için onları etkilediler. Ziraatta ilmi sulama sistemi ile birlikte turunçgiller, pamuk, şeker kamışı ve pirinç dâhil birçok yeni ürünü getirdiler. Tekstil, seramikçilik, kâğıt yapımı, ipekçilik ve şeker üretimi gibi birçok endüstri kollarını geliştirdiler; altın, gümüş ve diğer önemli madenlerini işletmeye açtılar. Araplar, Roma İmparatorluğu’nun demografik çöküşünden sorumlu olmayabilirler. Ama varlıkları muhakkak ki bu çöküşü hızlandırmıştı.
Macar İstilası
Fin-Uygur halkların Uygur kolundan bir halk olan Macarların bilinen en eski yurtları Ural dağlarının doğusundaki İrtiş ve Ob ırmaklarının vadileridir. M.Ö. üçüncü bin yılda Fin akrabalarından ayrıldılar. Daha önceki Hunlar gibi, Hungaryalılar ya da Macar’lar da Avrupa’da hemen hemen aniden ortaya çıkmışlardı. Avcılık ve balıkçılık ürünleriyle besleniyor, at yetiştiriciliği ve savaşçılıkla uğraşıyorlardı; özellikle de, çevrelerindeki tarımla geçinen insanların doğal düşmanıydılar. 833’ten itibaren adları ilk kez duyulan Macarların, Hazar Hanlığı ve Bizans kolonileri gibi Azak Gölünün etrafındaki yerleşik toplumları kaygılandırdıklarını görürüz. 892 ve 895 yılları arasında 200.000 Macar atlısı, peşlerinde kadınları ve çocuklarıyla Karpatlar’ı aştılar. Avrupa, bugüne dek, vatanları atlarının sırtında olan böylesi göçebe uluslarla hiç karşılaşmamıştı; o daha çok, kendilerinden daha güçlü başka istilacılar tarafından kovalanan barbar kabilelerin saldırılarına tanık olmuştu. Macarlar, Batı’ya yürüyorlardı, çünkü otlaklarını ve biraz da ufuklarını değiştirmek istiyorlardı, zira onlar göçebeydi, göçebe kalmak istiyorlardı, yoksa yenilmiş ve kovalanmış oldukları için yola çıkmıyorlardı. Yaptıkları tahribat daha da korkunçtu, çünkü zapt ettikleri topraklarda kalmayı düşünmüyorlardı. 899 yılına gelindiğinde kendi adını verdikleri Macaristan Ovası’na kesin olarak yerleşmişlerdir. Macarların bu bölgede kolay hâkimiyet kurmasının sebeplerinden biri Şarlman’ın Avar güçlerini 805 yılına geldiğinde artık dağıtmış olduğundan bölgede herhangi bir devletin bulunmamasıydı. Onları Batıya sevk eden şey Uralların ötesinden gelen bir başka göçebe grubu olan Peçeneklerin onları yerinden söküp atmasıdır. Ayrıca bu sırada Bulgarlar bir devlet kurarak güney yolunu Macarlara kapatmışlardı. Bu bölge 4. yüzyıldan beri uğradığı istilalardan ve yıkımlardan dolayı nüfus olarak tamamen boşalmıştı. Bulgarların zayıflaması, Macarların Bizans Trakya’sını istila etmelerini sağlamasına rağmen, bu sırada Batı Avrupa’nın daha az korunaklı olmasından dolayı oraya yöneldiler.

Macarlar 906 yılında Kuzeybatı bölgesinde bulunan bir Slav Prensliğini tamamen ortadan kaldırdılar. Aslında bazı Macar grupları daha 862 yılında Karpatlar’da iken Germanya içlerine akınlar düzenlemişlerdir. Çeteler halinde etrafındaki ülkelere saldırırlar. İstedikleri bu ülkelerin topraklarını fethetmek değildir; tek amaçları, ganimetlerle yüklü olarak kalıcı yerleşim yerlerine dönmek üzere yağmalamaktır. Macar istilasından en çok etkilenen bölgelerin başında Kuzey İtalya ve Bavyera gibi bölgeler gelmekte idi. Macaristan’a sınırı olan Bavyera ve Saksonya halkları haraç ve düzenli olarak Macarlara belli bir süre vergi vererek talanlardan kurtulabilmişlerdir. Macarların bu kadar kısa sürede Batı Avrupa’da etkili olmalarının en önemli sebeplerinden biri de göçebe hayvancılığa devam ettikleri Tuna ovalarının onlar için bir okul olması ve Macar ovasının gerek stratejik gerekse bozkır hayata olan uygunluğudur. Macarların bu istilalarının başarısı; iyi bir casusluk faaliyeti ile düşmanın durumunu önceden öğrenmeleri ve Batı siyasetinin inceliklerini kısa sürede anlamaları idi. Savaşçı, cesur, teşkilatçı ve mücadeleci olmaları, tahkim edilmiş kalelere asla saldırmamaları, talanlarda daha çok esir peşinde koşmaları ile izah edilebilir.
955’te Güney Almanya’dan bir saldırı olacağı haberi üzerine harekete geçen Doğu Fransa Kralı Büyük Otton, Lech Nehri kıyısında, dönüş yolundaki bir Macar çetesiyle karşılaştı. Bunlarla giriştiği kanlı savaştan galip çıktı ve üstün konumdan yararlanmayı bilerek takibi sürdürdü. Bu şekilde cezalandırılan yağma harekâtı sonuncu olacaktı. Bundan sonra, Bavyera sınırındaki tüm düşmanlıklar sınır savaşları biçimine büründü. Trakya’ya yapılan akınlar 960’tan itibaren küçük ve zayıf çetecilik girişimlerine dönüştü. Göçebe kavimler geçtikleri yerlere korkunç zararlar veriyorlardı. Ama bu denli büyük ganimet yüküyle daha da ağırlaşmaları artık mümkün değildi. Macar kralı Vayık’ın Stefan adını alarak vaftiz olması bu milletin kaderini değiştirecek ve Avrupa’ya kök söktüren bu savaşçı topluluk bu defa Asya’dan gelecek her türlü saldırıda Batı’nın kalkanı olacak ve daha sonra Haçlı Seferlerinin omurgasını oluşturacaktır. Macar şefleri önceleri İstanbul’da vaftiz edilmelerine rağmen coğrafî uzaklık ve Katolik misyonerlerin daha faal ve daha başarılı olmaları neticesinde Macar toplumunda Hristiyanlığın Katolik mezhebi ve bunun paralelinde Roma kültürü yayılmaya başlamıştır.
Norman İstilası
Ortaçağ Avrupası üzerinde etkili olan en önemli istilalardan biri de NORMAN (Kuzey Adamı) istilalarıdır. Batı Avrupa’da yaşayan Germen dil ailesine mensup bütün halklar, Şarlman döneminden itibaren, Frank İmparatorluğuna katılmış ve Batı uygarlığının potasına girmiştir. Buna karşılık kuzeyde bağımsızlık ve geleneklerini korumakta olan başka Germen topluluklar da bulunmaktaydı. Farklı lehçelere ayrılan bu topluluklar, eskiden ortak olan Germen dil ailesinden türeyen ve bugün İskandinav kolu adının verildiği yabancılar açısından çok önemlidir. 800 yılı dolaylarında başlayan ve yüzyıl süre ile batıyı inleten kuzey putperestleri işte bu topluluklardır. Bunların ilk saldırıları 793 yılında başladı. Müslümanlar için olduğu gibi Normanlar için de sular karalardaki yağma alanlarına giden yoldan başka bir şey değildi. Fırsat çıktığında, kendi taraflarına kaçan Hristiyanlardan edindikleri bilgileri küçümsememekle birlikte, kendileri de nehrin doğasına ilişkin bir çeşit bilim sahibiydiler. Rehberlik yapabiliyorlardı. Normanlar Escaut üzerinde Cambrai’ye, Yonne üzerinde Sens’a, Eure üzerinde Chartres’a, Loire üzerinde Orleans’ın oldukça yukarısında bulunan Fleury’ye kadar görülmektedirler. Eğer yelkenler ya da kürekler yeterli olmazsa yedekteki halatla çekme yoluna başvuruyorlardı. Kadırgalara çok yük yüklememek için, genellikle ayrı bir görevli kol bunları karayoluyla takip ediyordu. Aslında bu olağanüstü denizciler, topraktan, karayollarından ve kara savaşlarından da hiç çekinmiyorlardı. Gerektiğinde ganimet avına çıkmak için nehri terk etmekte tereddüt etmiyorlardı.
Bunların farklı özelliği önemli bir nehir taşımacılığı bilgisi ve tecrübesine sahip olmalarıdır. Normanlar, Avrupa’nın karışık nehir ağı içinde yetenekleri ile Avrupa içlerine kadar sokulabilmişlerdir. Tahkimat kurmak ve bunun ardından kendilerini savunmaları konusunda çok becerikliydiler. Bütün bunların ötesinde Macar süvarilerinden üstün oldukları bir yön vardı ki bu sayede Avrupa’yı alt-üst etmişlerdir. O da özellikte tahkim edilmiş yerlere de saldırabilme imkânına sahip olmalarıydı. Surlarına rağmen Norman saldırılarına dayanamayan kentler daha 880’li yıllarda bile uzun bir liste oluşturacak kadar çoktu. Normanların giriştikleri yağmalar o kadar şiddetliydi ki kendilerini koruyacak bir devlet olmadığı için halk Norman çetelerine haraç vererek bu yağmalardan kurtulmaya çalışıyorlardı. İngiltere’ye, Hamburg’a, Fransa kıyılarına yerleşen Normanlar, Loire Irmağı’nı, Gironde’u, Seine’i geçtiler, Akdeniz’e yayıldılar. Ancak bunların Akdeniz harekatı bu denizlerdeki güçlü Arap filolarından dolayı başarılı olamamıştır. Akdeniz’deki bu başarısızlığa rağmen Normanlar kıtanın ve İngiltere’nin içlerine yayılmıştır. 827’de Sicilya’daydılar. Doğu’da yerleşmeye ve uygarlaşmaya başladılar. Franken’de her şeyi yakıp, yıktılar. Galya’yı, tarihinde hiç yaşamadığı bir sefalet noktasına getirdiler. Çiftlikleri talan ederken bir yandan da paganizmi aşılıyorlardı. Tüccarken, korsan olmuşlardı.

Normanlar, Kuzey denizini aşarak bir şekilde yollarını bulmuşlar. 8. Ve 9. Yüzyıllar boyunca siyasal huzursuzluk ve muhtemelen aşırı nüfus, onların bu yolculukları artan bir güçle yapmalarına yol açmıştır. Bunun sonucunda o kadar kötü bir ün kazanmışlardır ki, Fransız kiliselerinde olağan yakarışlara bir madde daha eklenmiştir.’’Tanrım Normanların kötülüklerinden bizi kurtar’’. On yıllar boyunca uzun gemiler Britanya adaları ve Fransa kıyılarına artan sıklıkla inmişlerdir. Kentler, köyler ve manastırlar, hatta Sen üzerindeki Paris ve Ren üzerindeki Mainz kadar uzak olanları bile, bunların saldırılarına maruz kalmışlardır. İrlanda ve İskoçya yağmalanmıştır. Bazı talancılar Gaskonya körfezine, Cebelitarık boğazına, hatta Marsilya ve Piza’ya kadar gitmiştir. Bu saldırıların ekonomik etkileri karakter olarak tedricen değişmişlerdir. 9.yy boyunca, saldırılar daha fazla ve sert olduğu sürece daha fazla tahribat ve zenginliklerin yeniden paylaşımı söz konusu olmuştur. Batıdaki hedefleri Ren ve Fransız nehir vadilerindeki zengin çiftlik ve bağlar: tuz, şarap ve mamul malların satış için götürüldükleri fuar ve Pazar kentleri veya madeni eşya ve yünlü kumaşların imal edildikleri bölge olan Alçok ülkeler olmaktaydı. Bazı kentler tamamen tahrip edilmiş bazı kırsal cemaat ve manastırlar haritadan silinmiş, ganimet alınmış ve şarap veya para cinsinden vergi toplanmıştır. İkinci olarak, istilacılardan bazıları ticaret nedeniyle yerleşmişlerdir.
Bu uzun mesafeli hareketler tabii olarak eskinin ani yağmalarına nazaran çok daha farklı bir örgütlenmeyi gerektirmektedir. Bunun ilk sonucu küçük Viking gruplarının birer deniz kralının etrafında birleşerek büyük bir ordu meydana getirmeleri idi. Bundan dolayı da talanların alanları genişlemiş ve her yıl kuzeye dönmek imkânsızlaştığından Vikingler iki hareket noktası arasında av alanı olarak seçtikleri ülkede kışlama âdetini edinmişlerdi. Daha çok kıyı ya da nehir yataklarına yakın kısımlar seçilmiş bazıları kadın ve çocuklarını da yanlarına almışlardır. Buradan korsanlıklarına devam ediyorlardı. Ancak artık yarı yerleşik korsanlara dönüşen Normanlar toprak fatihleri haline gelmeyi planlıyorlardı. Vikinglerin böyle bir değişimi geçirmesini kolaylaştıran temel unsur onların savaşçı olmaları, güçlü bir denizci, marangoz ve tüccar bir millete sahip olmaları ve köylü karakterine sahip olmalarına dayanmaktadır. 870 yılından itibaren Normanlar İzlanda’da büyük toprak edinme eylemine girişerek bu bölgelerde önemli koloniler kurmaya başladılar. Böylece 9. yüzyıldan itibaren Avrupa’nın her iki ucunda bir takım küçük prenslikler kurulmaya başlanmıştır ki, bunların temel özelliği kentsel bir devlet biçiminde örgütlenmeleriydi. Kuzey adalarında kurulan bu prenslikler I2.yüzyıla kadar bu bölgelerde bağımsız olarak varlıklarını devam ettirdiler. İskandinav kültürü ile Kelt toplumlarının kültürü bu süreç içerisinde kaynaşmıştır. Norman saldırıları sonunda teslim olan kentlerin listesi çok uzundu; yalnızca en ünlülerini sayacak olursak Köln, Rouen, Nantes, Orleans, Bordeaux, Londra, York bunlar arasında yer alır.
Norman ticareti ve siyasal gücü bir yelpaze şeklinde yayılmıştır. Bu yelpazenin bir ucu İzlanda, diğeri Hazar Denizi ve tutulacak yeri de Wisby’dir. İskandinavlar 12.13 yüz yıllara kadar Avrupa’nın aracılarını meydana getirmişler ve bu tarihten sonra Alman kentleri tüccarlar tarafından yerlerinden uzaklaştırılmışlardır.
Yararlanılan Kaynaklar
Gamza Bozkurt Dalgan, Karolenj Krallığı
Özlem Şentürk, Fransisken Hareketi’nin Ortaçağ Avrupa’sındaki Önemi Ve Ortaçağ Avrupa’sına Etkisi
Jacques Le Goff, Ortaçağ Batı Uygarlığı
Norman Davies, Avrupa Tarihi
Emmanuel Berl, Atilla’dan Timur’a Avrupa Ve Asya
Bernard Lewis, Uygarlık Tarihinde Araplar
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Gamze Bozkurt Dalgan’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Ömer Burak Karatay

Uzun zamandır bildiklerini siz değerli kullanıcılarımıza aktarmaktan mutluluk duyan, araştırıp öğrendikçe bu siteye yazıp diğer insanların da bilgilenmelerini sağlamaktan zevk alan bir yönetici ve yazar. Ekonomi alanındaki gelişmeler / bilgilendirici metinler için www.ekodemi.com'a davetlisiniz. Bizlere her türlü fikir, istek ve şikayetlerinizi admin@kenandabirkuyu.com üzerinden; markalarınızı değerlendirmek ve binlerce tekil kullanıcıya reklamınızı yapmak için reklam@kenandabirkuyu.com adreslerinden benimle iletişime geçebilirsiniz.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Tek amacımız sizlere temiz bilgi sunmak, lütfen reklam engelleyicinizi kapatın.