Bilim-Kurgu Sinemasının Tarihsel Gelişimi

1900-1950: İlk Örnekler
Sinemada yeni bir türün ortaya çıkması yalnızca yeni bir tematiğin başlaması anlamına gelmemekte, aynı zamanda sinemanın yeni bir teknik ve estetik “dili” kullanmaya başladığını da göstermektedir. Bu açıdan bakıldığında örneğin “western”, doğal-kırsal manzaraların ve hareketlerin türü; “tarihsel sinema”, kostümlerin ve mimari dekorların türü; “melodram”, bakışların, romantik davranış ve hareketlerin türü olarak görülebilir. Bilim kurgu, başlangıcından bu yana insanı hayrete düşürme peşindeki film hilelerinin türü olmuştur. Günümüz şartlarında olanaksız olanı canlandırıp gösteren, doğa yasalarını hayal gücüyle yeniden biçimlendiren bir türdür.
Sinemada bilim kurguyu incelemek, sinemada bilim kurgunun alanına giren şeylerin tam olarak ne olduğunu görmekle mümkündür. Türün doğuşu ve edebiyat üzerinden gelişimini anlamak, bu noktada önemli bir adımdır. Modern bilim kurgunun tanınabilir bir biçim ve eser topluluğu haline gelmesindeki en önemli payın, sinema ile oldukça hızlı bir şekilde kurduğu ilişki olduğu söylenebilir. George Melies’in 1902 tarihli Voyage Dans La Lune isimli filmi, Jules Verne’in yazmış olduğu bir hikayenin on dört dakikalık versiyonudur. İlk bilim kurgu romanı olma hususunda üzerinden tartışmaların yürütüldüğü Frankenstein, Dünyanın Merkezine Yolculuk ve Zaman Makinesi de birçok kere sinemaya uyarlanmıştır. Peter Fitting, bilim kurgunun sinemayla olan bu yakın ilişkisini aynı zamanda onun modernliğinin de bir sembolü olarak vurgulamaktadır.
F. Neşe Kaplan ve Gülin Terek Ünal’a göre bilim kurgu sineması, isminin de gösterdiği gibi “bilimsel ve kurgusal” olma özelliğini gerektiren bir türdür. Söz konusu bilimsellik özelliği, hem bilim ve teknolojideki gelişmeleri araç olarak kullanarak bir anlatım biçimine dönüştürmesinden, hem de anlatı içinde ele aldığı meseleleri eleştirel bir çerçevede tartışmasından kaynaklanmaktadır. Bilim kurgunun kurgusal yapısı ise “yabancılaştırıcı kurgu” tekniğine dayanmaktadır. Bilim kurgu filmi, sinemacının hayal gücüne dayanarak bir gelecek tasavvuru sunmaktadır.
Geoff King ve Tanya Krzywinska’nın sordukları soru bir filmi bilim kurgu türüne dahil eden şeylerin neler olduğudur. Filmin ortamı, karakteri ve temalarının türü belirlemede önemli olduğunu ancak yeterli olup olmadığını sorgulamışlardır. Çoğu insan bir bilim kurgu filmini gördüğünde onun hangi türe ait olduğunu çıkarabilmektedir. Fakat sorulması gereken esas soru bunun ne şekilde, hangi yöntemler kullanılarak yapıldığıdır. King ve Krzywinska, bu soruyu açıklamanın bir yolu olarak Rick Altman’ın yaptığı ayrımı kullanırlar. Altman’ın öne sürdüğü yararlı bir analitik araç sağlayan dil çalışmasından alınan bir yaklaşımdır. Bu anlamsal yaklaşım, anlam birimlerine odaklanır; yani bir filmi, veya bir türü oluşturan çeşitli unsurları göz önüne alır. Bu anlam birimlerinden biri de anlatının geçtiği ortamdır. Buna göre bir bilim kurgu filmi kısmen, gelecekteki bir ortam, başka bir galaksi ya da boyut gibi semantik bir özellik açısından tanımlanabilir. Diğer semantik unsurlar, uzay gemileri ve yeni teknolojilerin ürünleri gibi nesneleri içermektedir. Bilim kurgu filmleri içerisinde bilim adamları, siberler ve uzaylılar da dahil olmak üzere belirli karakter türleri bulunmaktadır. Bazı semantik özellikler film ortamına özgüdür. Bilim kurgu sineması belirli bir görsel stil veya gösterişli özel efektler kullanılarak tanımlanabilir. King ve Krzywinska’ya göre bu semantik yaklaşım faydalıdır ve türleri tanımlama biçimimizden uzak değildir.
Bilim kurgu türünün sinemada kullanılmaya başlaması sinemanın oldukça erken bir dönemine tekabül eder. Sinemanın icadından birkaç yıl sonra, yirminci yüzyılın hemen başında, bugün bilim kurgu olarak kabul ettiğimiz ilk filmler yapılmıştır. Bilim kurgunun sinemadaki atası sayılabilecek isim George Méliès’tir. Méliès, bir sihirbazdır ve dolayısıyla illüzyonun ustasıdır. Filmlerinde gerçeklik ve temsil, gerçek ve fantezi arasındaki sınırlarla sık sık oynamıştır. Onun ortaya koyduğu illüzyonlar seyircinin kendi gerçekliklerini sık sık sorgulamasına neden olmuştur. İlk film gösterimlerine seyircinin yaklaşımı göz önüne alınırsa Méliès’nin filmlerinin etkisi daha iyi anlaşılacaktır. Daha önce benzerine hiç rastlamadıkları hareket eden görüntüler gören seyirci, izledikleri ilk filmlerden fazlasıyla etkilenmiş, hatta korkmuştur. Fabrikadan çıkan işçilere, gara giren trene verilen aşırı tepkiler düşünüldüğünde Méliès’nin filmlerinin seyircide iyiden iyiye bir şok etkisi yarattığı çıkarımına ulaşmak zor olmayacaktır. Méliès sinemaya düş gücünü ve öyküyü katmış, günümüzde kurmaca dediğimiz sinemanın da temeli sayılmış, sinemaya yeni ve sınırsız bir alan açmıştır.
1902’de George Méliès, ilk bilim kurgu filmi olarak kabul edilen Ay’a Seyahat filmini çekmiştir. Ancak bilim kurgu terimi bu film için çok sonraları kullanılmıştır. Melies filmi Jules Verne’in From the Earth to the Moon ve H.G. Wells’in The First Men in the Moon adlı romanlarına dayanarak yaptığı son derece keyifli ve oldukça yaratıcı filmi yayımlandığı dönemde son derece popüler olmuştur. Melies, aya seyahati bilimsel bir olay değil de saf fantezi ürünü olarak göstermek istemiş, bunun için de bir dizi özel efekt kullanmıştır. Filmin konusu şöyledir: Altı cesur gökbilimci ve Melies’in oynadığı Profesör Barbenfouilis, ayın yüzeyine gitmek için bir uzay kapsülü kullanırlar. Aya gittiklerinde orada yeraltı mağaralarında yaşayan garip bir tür olan Selenitlerle karşılaşırlar. Melies’in çektiği bu ilk filmde de görüldüğü gibi sinemacılar, özellikle bilim kurgu türü söz konusu olduğunda türün kökeninin de geldiği edebiyattan oldukça faydalanmışlardır. Nitekim ilk bilim kurgu filmi olarak kabul edilen Ay’a Seyahat de tam bir uyarlama olmasa da Verne ve Wells’in romanlarından etkilenerek oluşturulmuştur. Tarih arşivi bu gün, sizler için Bilim-Kurgu Sinemasının Tarihsel Gelişimi konusunu araştırıyor.

20. yüzyılın ilk yıllarında dünyanın pek çok farklı yerinde bilim kurgu olarak sınıflandırılabilecek filmler çekilmiştir. 1916 yılında Amerikalı yönetmen Stuart Paton, Jules Verne’in Denizler Altında 20.000 Fersah romanını Melies’den sonra filme çeken ikinci yönetmen olur. Bu dönemde altın çağını yaşayan Danimarka sineması, sessiz film dönemine başyapıt olarak görülen iki adet bilim kurgu filmi kazandırmıştır. Bu filmler August Blom’un yönettiği 1916 tarihli Verdens Undergang (Dünyanın Sonu) ve Holger Madsen’in yönettiği, İngilizce’ye A Trip to Mars adıyla çevrilen 1918 tarihli Himmelskibet filmidir. 1921 yılında ise Andre Deed, İtalyan sinemasının savaşa verdiği en başarılı tepkilerden biri olan ve bilim kurgu sinemasının kilometre taşlarından biri olarak görülecek L’uomo Meccanico (Mekanik Adam) filmini çekmiştir. Bir üçleme planlayan Deed, diğer iki filmi çekemeden hayatını kaybetmiştir.
Sovyetler Birliği döneminde yaşayan yönetmenler ve çektikleri filmlerle anılsa da kökleri Rus İmparatorluğu’na dayanan, “Fantastika” olarak bilinen Rus bilim kurgu sineması, 1920’lerden itibaren önemli filmler ortaya koymuştur. Yönetmen Yakov Protazonov’un Sovyet Sessiz Sineması’na kazandırdığı 1924 yapımı Aelita (Mars Kraliçesi) filmi bunlardan biridir. Almanya’da ise 1. Dünya Savaşı’nın yol açtığı yıkımlarla yaşama gayreti gösteren toplumsal sınıfların çelişkilerini gösteren Metropolis, 1927 yılında Fritz Lang tarafından çekilmiştir. Dışavurumcu Alman Sineması’nın önemli eserlerinden olan film, aynı zamanda bilim kurgu sinemasının da unutulmayan örneklerinden biridir. Lang, 1929 yılında ise Frau im Mond (Aydaki Kadın) filmini çeker. Thea von Harbou’nun aynı isimli kitabından uyarlanan filmde Melies’ten sonra roket yolculuğunun temel prsensipleri seyirciyle paylaşılmıştır.
1900’lerin başları sinemanın henüz emekleme dönemi olmasına, türlerin ve yöntemlerin tam olarak oluşmamasına rağmen bilim kurgu türüne dahil edilebilecek birçok filmin çekildiği bir dönemdir. Bu dönemde sessiz olarak çekilen filmlerde gösterilen başka gezegenler, yıldızlar (Ay, Mars vb), bilim ve teknolojinin yeterince gelişmediği göz önüne alınırsa neredeyse tamamen hayal ürünüdür. Böylece bilinmeyen dünyalar konusunda oldukça “özgür”, içerik açısından fantezinin yer yer öne çıktığı filmler ortaya konmuştur. 20. yüzyılın başlarındaki bilim kurgu filmleri, güncel olayları gelecekte olabilecek şekilleriyle işlemişlerdir. Örneğin 1900’lü yılların başında Jules Verne’in romanlarından sinemaya aktarılan Ay’a Seyahat (1902), İmkânsız Yolculuk (1904), Denizler Altında 20.000 Fersah (1907) gibi bilim-kurgu filmleri, bilim kurgunun, ilerideki bilim ve teknoloji hakkındaki sezgilerini yansıtması açısından dikkate değer belgeler olmuşlardır. Çünkü bu yapıtlardaki sezgiler veya hayallerin ilerleyen yıllarda gerçeğe dönüştüğü görülmüştür. Ne var ki sinemadaki bu iyimser bilim kurgu yapıtların üretimi Birinci Dünya Savaşı ile birlikte sekteye uğramıştır. Bu büyük olay, insanların bilime hayran bakışlarını karamsarlığa çevirmiş, bilimin yalnızca barışçıl amaçlarla, insanların yararına değil, savaşcı amaçlarla yıkıcı, yok edici olarak da kullanılabileceğini ortaya koymuştur. Bunun sonucu olarak kötümser, canavarlarla dolu bilim kurgu filmler yapılmıştır. Özellikle yenilginin büyük bir bunalıma ittiği Alman toplumunda bu açıkça görülmektedir. Golem (1914) ve Die Rache des Homunoulus (1916) filmlerinde kötülük kaynağı ve yapay insanlar anlatılmaya çalışılmıştır. Daha sonraki yıllarda ise bilim kurgu filmler birer ideolojik propoganda aracı olarak kullanılmak istenmiştir. Metropolis (1926), Nazi İmparatorluğu’nun dayanacağı “üstün ırk – köle ırk’lı” toplumunu canlandırır. Frankenstein (1931), The Island of Lost Souls (1932), The lnvisible Man (1933), The Bride of Frankenstein (1935) gibi yapıtlarda izleyicilerin karşısına canavarlar, hortlaklar, kötü ruhlu yapay insanlar getirilerek o günlerin ekonomik bunalımından daha kötümser olaylar olabileceği gösterilmiş, insanlar toplumsal gerçeklerden uzaklaştırılmaya çalışılmıştır.
1929 yılında Amerika’da yaşanan Wall Street İflası’nın ardından sinema sektörü de bu durumdan etkilenmiştir. Yaklaşık altı ay sonra yaşanan Büyük Buhran, sinemayı da oldukça etkilemiştir. 1931 yılı boyunca eğlence sektöründeki stoklar yüzde yetmiş beş oranında gerilemiştir. Dönemin en büyük yapımcıları olan Fox, Warner Bros, Paramount gibi şirketlerin hisse değerleri yüzde yetmiş beş ile doksan sekiz oranında düşmüştür. Bu durumda üreticiler film yapma biçimlerini değiştirmiş, daha düşük bütçeli yapımlara yönelmiştir. 1930-1950 yılları arası öncesinde sessiz bilim kurgu sinemasının üretkenliğinin aksine, nispeten kısır bir dönem olarak geçmiştir. Bu dönemde Amerika’da yaşanan Büyük Buhran finans dünyasının çökmesine; Nazizm ise Avrupa’da faşizmin yeniden canlanmasına sebep olmuştur. Yeni bir dünya savaşına doğru gidilen bu dönemde bilim, ağır savaş sanayinin kontrolüne girmiş, sanat ise devletlerin propaganda aracı olarak kullanılmaya başlamıştır. Bu dönemde Sovyetler Birliği’nde Joseph Stalin 1930 yılında milyonların hayatına mal olacak “Tarımsal Ortaklık” sürecini başlatmış, aynı yıl Amerikalı astronom Clyde Tombaugh, sonradan gezegen statüsünden cüce gezegen statüsüne düşürülecek Plüton’u keşfetmiştir. 1932 yılında ise atom bölünmüş, dünyanın en etkili kitle imha silahının temelleri atılmıştır. Amerikalı meşhur yönetmen Orson Welles, 1938 yılında yayımlanan War of the Worlds isimli radyo programında Marslıların dünyamızı istila ettiği yalan haberini duyurmuş, iddialara göre kitlesel bir paniğe neden olmuştur. Aynı yıl Amerika’nın en büyük propaganda silahlarından biri olan Superman karakteri çizgi roman olarak raflarda yerini almıştır. 1939 ise yeni bir dünya savaşının başladığı yıl olmuştur. Altı yıl süren İkinci Dünya Savaş’ında kırk milyon kişi ölmüş, Avrupa büyük bir yıkım yaşamış, savaştan galip çıkan Amerika Birleşik Devletleri dünyanın süper gücü haline gelmiştir.

1920 ve 1930’lu yıllarda Amerika’da yayımlanan ucuz dergilerle birlikte bilim kurgu türü giderek büyümüştür. Özellikle Büyük Buhran’ı izleyen yıllarda ısrarlı bir şekilde iyimser bir tutumdan yana olmuş, daha iyi bir dünyanın oluşması için teknolojinin oynayacağı role iyiden iyiye ikna olmuştur. Örneğin 1933-1934 yıllarında Chicago Dünya Fuarı’nda ve özellikle “Yarının Dünyasını İnşa Etmek” adını taşıyan 1939-1940 New York Dünya Fuarı’nda sunulan parıltılı gelecek görüntüleri, bilim ve teknolojinin insanı hayatına getireceği pozitif ihtimallere karşı duyulan iyimser bakışın birer tezahürü olarak görülebilir. Ancak 1945 yılında Japonya’da sivillere karşı kullanılan atom bombasıyla birlikte bilim kurgu iyimser bakış açısını büyük oranda kaybetmiştir. Çünkü yirminci yüzyılın en büyük icadı, dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek için yapılan bir icat değil, yüz binlerce insanı öldürmek için kullanılan bir bomba olmuştur.
Bilim kurgu denince akla gelen fimler arasında bu dönemden filmler olmasa da 1930-1950 arasında da önemli bilim kurgu filmlerinin yapıldığı söylenebilir. 1980’lerdeki New York’u anlatan Just Imagine (1930), insanların yerini alacak tehlikeli bir makinenin dizayn edildiği Alman yapımı Der Herr Der Welt (1934), türün takipçileri arasında zamanla bir fenomene dönüşecek ve ülkemizde de Baytekin Fezada Çarpışanlar (1967) ismiyle uyarlanacak Flash Gordon (1936), Karel Capek’in romanından uyarlanan Çek yapımı Krakatit (1948) gibi filmler dönemin öne çıkan yapımlarından bazıları olarak belirtilebilir.
1950’ler: Türün Popülerleşmesi
1950’li yıllar sinema tarihinde ve bilim kurgu türü özelinde önemli bir döneme denk düşmektedir. Hem bilim ve teknolojinin ilerlemesini hem de İkinci Dünya Savaşı sonrasında değişen dünya düzenini birlikte yaşayan toplumlar, bu iki önemli olayın etkisinde kalarak film üretmişlerdir. Bu dönem, insanlığın Soğuk Savaş’ın kıskacında ve nükleer bombaların gölgesinde geçirdiği bir dönem olarak görülebilir. Irkçılık ve sömürgecilik, bu dönemde tüm dünyada etkisini göstermiştir. Kore ve Tibet’te savaşlar patlak vermiş, Macaristan ve Doğu Berlin ayaklanmalara sahne olmuştur. Rock müzik gençlerin gözdesi olmuş, sinemada ise James Dean gibi yıldızlar binlerce insan tarafından idol olarak görülmüştür. Dönemin iki süper gücü, Amerika ve Sovyetler Birliği arasında uzay yarışı başlamış, teknolojik gelişmeler hız kazanmıştır.
N. Berk Çoker, yirminci yüzyılın ilk elli yılını bilim kurgu türünün ortaya çıkışı, emeklemesi ve hayatta kalma mücadelesi olarak görmektedir. İkinci elli yıllık dönem ise özellikle ABD’nin sinemayı bir silah olarak kullanıp kültür kapitalizmi adı altında üstünlüğünü tüm dünyaya kabul ettirme çabasıyla geçmiştir. Bu on yıllık sürece damga vuran filmlerin itici güçleri olarak 1947 tarihiyle başlayan soğuk savaş, git gide kutuplaşmakta olan dünya, silahlanma ve uzay alanlarında yarışan iki süper güç ABD ve SSCB, 1947 yılında New Mexico Eyaleti’ne bağlı Chaves County’de cereyan eden “Roswell Ufo Olayı” ve uzaylıların incelendiği ve bir takım deneyler yapıldığı söylenen, kimsenin girilmesine izin verilmediği için altmış yıldan fazla zamandır gizemini koruyan Amerika’daki 51. Bölge görülebilir. 4 Ekim 1957 tarihinde dünyanın ilk yapay uydusu olan Sputnik-1 Sovyetler Birliği tarafından dünyanın yörüngesine oturtulmuştur. Bu durum hem Uzay Çağı’nın habercisi olmuş, hem de ABD ve SSCB arasındaki uzay yarışını başlatmıştır. Sovyetler Birliği, Sputnik-1’in ardından Layka adındaki bir köpeği dünya yörüngesine göndermiş, dünya dışına ilk kez bir canlıyı gönderen ülke olmuşlardır. SSCB’nin Sputnik-2’yi de dünya yörüngesine göndermesine karşılık ABD en büyük cevabı 29 Temmuz 1958’de NASA’yı kurarak vermiştir. Dünyanın o dönemki iki süper gücü arasındaki bu yarışın bilimsel ve teknolojik bilginin ilerlemesi noktasında bir avantaja dönüştüğü söylenebilir. Birbirlerini devamlı geçmek isteyen bu iki devletten birinin gelişimi ötekini daha fazlasını yapmak için tetiklemiş, bu da bilimsel gelişmelerin normalde olacağından çok daha hızlı ilerlemesine sebep olmuştur. Atilla Dorsay bu dönemdeki gelişmeleri ve bilim kurgu sinemasına olan etkilerini kısaca şu şekilde özetlemiştir:
“Modern bilimin ilerlemesi, özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bilim alanındaki şaşırtıcı buluşlar, uzay denemeleri, aya yolculuklar vs. bilim kurgunun da koşut biçimde gelişmesine ve günümüzün en özgün ve ilginç yazınsal/sanatsal yaratış alanlarından birine dönüşmesine yol açıyor…”
I950’li yıllarda tüm dünyada soğuk savaş zihniyeti yaygın bir hâl almıştır. Bu dönem, FBI ve Strategic Air Command (Stratejik Hava Komutanlığı) gibi soğuk savaş kurumlarını öven filmler ile casus filmlerinin dönemi olarak görülmektedir. 1950’li yıllarda iyice popülerleşen bilim kurgu türü ise, soğuk savaş psikolojisini çok daha soyut biçimde yansıtmaktadır. Forbidden Planet (1956) bu psikolojiye dair oldukça gelişkin bir analiz sunarken, Invasion of the Body Snatchers (1956) filmi, bu dönemin politik paranoyasına dair en mühim metaforu oluşturmaktadır. Forbidden Planet’teki canavarlara karşı topyekün bir seferberlik söz konusu değildir. Onlar başka dünyalardan gelen acımasız yaratıklar olarak görülmemelidirler. Daha çok kendi id’lerimizin ortaya koyduğu ürünler, kendimize ait temel korkularımızın yansımalarıdır. Zira filmdeki karakterler bir kez kendi bilinçaltlarının üstesinden gelmeyi başardıklarında canavarlar buharlaşmıştır. Zühtü Bayar 1950’li yılları, bilim kurgu sinemasının paranoyak altın çağı olarak görmektedir. Bu dönemde çekilen filmler Soğuk Savaş’ın Hollywood bilim kurgusunda dile getiriliş biçimleri olarak okunabilmektedir. Invasion of the Body Snatchers (1952), Invaders From Mars (1953) ve The Fly (1958) gibi komünizm paranoyasını McCarthycilik paralelinde sürdüren filmler, bu bakış açısına örnek olarak gösterilebilir.
1950’li yıllarda sinemadaki bilim kurgu patlamasının 1950 tarihli Destination Moon filmiyle başladığı söylenebilir. Bu patlama çeşitli sebeplere dayanmaktadır. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki yıllarda Amerikan film endüstrisi üretim, dağıtım ve gösterim konusundaki uzun süredir devam eden tekeli ortadan kaldıran yasal bir kararı takiben paniğe kapılmıştır. Bu dönemde sinema seyircisini çalan televizyonun da etkisiyle insanlar daha çok evlerinde kalmayı tercih etmişlerdir. Hollywood yapımcıları insanları yeniden salonlara çekmek için bu dönemde filmleri geniş ekran formatlarında üretmişlerdir. Ayrıca git gide daha çok renkli film çekilmiş, 3-D dahil birçok yenilik, efekt ve hile sinemaya sokulmaya çalışılmıştır. Bu dönemde bilim kurgu türü, korku türü ile birlikte bütün bu efektlerin kullanılması için uygun filmler üretmiştir. Üretilen filmler daha çok gençlere yönelik, onların ilgisini çekebilecek filmlerdir. Bilim kurgu filmlerinin popülerliği, yükselen nükleer endişeler ve Soğuk Savaş’la ilişkilendirilebilir. Bu dönemdeki uzaylı istilası filmleri savaş çığırtkanlığından pasifistliğe kadar çeşitli alanlarda çekilmiştir. War of the Worlds (1953), Invaders From Mars (1953) ve Earth vs. Flying Saucers (1956) filmlerinde uzaylılar yalnızca yıkıcı güçler olarak resmedilmiştir. The Day the Earth Stood Still (1951) ve Space Children (1958) gibi filmlerde ise insanlar onlar hakkında en kötüsünü düşünse de uzaylılar dünyayı yok etmeye değil kurtarmaya gelmiştir. Örneğin The Day the Earth Stood Still filmi, bir barış mesajı vermektedir. Uzaylılar, dünyalılara silah yapmayı bırakmalarını, aksi takdirde evreni korumak için dünyayı yok edeceklerini söylemektedirler. Amaçları barışçıl olsa da yaklaşımları o denli barışçıl değildir. Bu periyottaki filmlerde görülen silahlanma, saldırı, dünyanın yok olması gibi temaların ellilerdeki Soğuk Savaş’la ve silahlanma yarışıyla ilgili olduğu rahatlıkla söylenebilir.
Kaliforniya’da başlayan bir uzaylı istilasının anlatıldığı Invasion of the Body Snatchers (1956), H. G. Wells’in aynı isimli romanından uyarlanan, Marslıların istilasının anlatıldığı The War of the Worlds (1953), kibrit kutusu kadar küçülen bir adamın başına gelenlerin anlatıldığı The Incredible Shrinking Man (1957), ellili yıllarda çekilen ve bugün dahi izlenmeye devam eden Amerikan bilim kurgu filmlerinden bazılarıdır. Bu dönemde Amerika dışında da iz bırakan bilim kurgu filmleri çekilmiştir. Dünyaya çarpmak üzere olan bir gezegen konusunda insanları uyarmak için gelen deniz yıldızı görünümlü yaratıkların bulunduğu, türün takipçileri arasında zamanla bir kült film haline dönüşen Japon yapımı Uchûjin Tôkyô ni arawaru (1956), uzayda hayatın anlatıldığı ve özel efektleriyle dikkatleri çeken yarı kurmaca-yarı belgesel Sovyet filmi Doroga k Zvezdam (1958) bu filmler arasında sayılabilir.

1960’lar: Uzaya Yolculuk
1960’lı yıllar özellikle siyasal açıdan hareketli yıllardır. Küba Füze Krizi, ABD ve Sovyetler Birliği arasında yaşanan gerginlikler, 1968 yılında Fransa’da De Gaulle iktidarına karşı başlayan öğrenci hareketleri bütün dünyayı etkilemiştir. Öte yandan Yuri Gagarin’in uzaya çıkan ilk insan olması bilimsel açıdan kayda değer bir gelişmedir. 1950’li yıllarda atılan tohumların hem olumlu hem de olumsuz sonuçları altmışlı yıllarda kendini göstermeye başlamıştır. Güney Afrika’da Sharpville katliamı yaşanmış, polisin açtığı ateşle onlarca siyahi öldürülmüştür. Küba’da gerçekleşen Castro Devrimi, Domuzlar Körfezi harekatına yol açmıştır. Amerika’da 1961 yılında Beyaz Saray’a yerleşen John Fitzgerald Kennedy, kısa zamanda toplumu politize etmiştir. Öte yandan sivil toplum hareketleri ve bu hareketlerin getirdiği dinamizm ülkenin dört bir yanına yayılmıştır. İngiltere’de “Süpermac” lakaplı Başbakan Macmillan’ın tüketim yanlısı bir muhafazakarlık sergilediği altın yıllar, Profumo skandalıyla son bulmuştur. Çin’de ise Mao Zedung, Kızıl Muhafızları rejim muhaliflerine karşı harekete geçirmiştir. 1968 yılı ise bu on yılın en karmaşık ve kaotik zamanı olmuş, Paris neredeyse bir devrim daha yaşamıştır. Diğer tarafta Sovyet İmparatorluğu Prag Baharı’yla sarsılmış, ancak çökmemiştir. Altmışlı yıllar hemen her konuda uzlaşmazlık ve tartışmanın yaşandığı yıllar olmuştur. Atom bombası bazılarına göre en iyi caydırıcı silahken, bazı kesimler tarafından korkunç bir canavar olarak görülmüştür. Bazıları ise füze krizinde Küba’ya hiç taviz vermediği için Kennedy’nin dünyayı kurtardığına inanmıştır. Jumbo jeti yine bu dönemde ortaya çıkmış, Concorde ilk uçuşunu gerçekleştirmiştir.
1960’lı yıllarda SSCB ve ABD arasındaki uzay rekabeti iyice kızışmıştır. Bu dönemde Sovyetler Birliği NASA’nın gittikçe artan varlığı ve uzay yarışına dahil olmasıyla daha da iddiali projelere imza atmıştır. 1961 senesinde Sovyet kozmonot Yuri Gagarin’in uzaya çıkan ilk insan olması üzerine ABD Başkanı Kennedy 25 Mayıs 1961 tarihinde ABD Kongresi’nde yaptığı konuşmada en büyük amacının 1970 yılına kadar dünyanın uydusu Ay’a bir insan indirmek ve sağ salim bir şekilde geri döndürmek olduğunu söylemiştir. 1964 yılında Ranger VII yaptığı uçuş boyunca çektiği binlerce fotoğrafı NASA’ya göndermiştir. SSCB’nin buna cevabı ise 1965’te gelecektir. Sovyet kozmonot Aleksey Arkhipoviç Leonov on iki dakika süren uzay yürüyüşle uzayda yürüyen ilk insan olmuştur. Aynı yıl ABD’li kozmonot Ed White bu yürüyüşün süresini yirmi dakikaya çıkarmıştır. Bu dönemde iki ülke uzay programlarına milyarlarca dolar harcamıştır. ABD’nin fırlattığı Mariner IV, fırlatıldıktan yedi buçuk ay sonra Mars yüzeyinden 22 adet fotoğraf göndermiştir. 1966 yılında hem Sovyetler hem de ABD, aya yapılan ilk insansız inişleri gerçekleştirirler. Altmışlı yılların sonlarına doğru ABD uzay alanında daha fazla gelişme göstermiş, 20 Temmuz 1969 günü Neil Armstrong, Michael Collins ve Edwin Aldrin, Ay yüzeyine iniş yapan ilk insanlar olmuşlardır. Özellikle Ay’a yapılan insanlı uçuş ve bunun görüntüleri insanlık için önemli bir aşamadır. Bu on yılda Ay’a ve uzaya ilişkin tahayyüller git gide yerini gerçek görüntülere ve bilgilere bırakmaya başlamıştır.
Sinema alanında ise altmışlı yıllarda özellikle Amerika’da sıkıntılı bir dönem yaşanmıştır. Televizyonun ucuzlaması, herkes tarafından ulaşılabilir hale gelmesi, sinemaya olan ilgiyi azaltmış, geleneksel seyirciyi beyaz perdeden uzaklaştırmıştır. Film yapımının göreceli olarak daha pahalı ve yavaş olması da bu noktada etkili olmuştur. Bunun üzerine Hollywood, sinemaya büyük bütçeler yatırmaya karar vermiş ve 1960 yılında 11 dalda Oscar kazanan Ben Hur çekilmiştir. El Cid (1961), Lawrence of Arabia (1962) ve Cleopatra (1963) gibi büyük yapımlar da hemen ardından gelmiştir. İngiltere’de ise daha gerçekçi yapımlara yönelme yaşanmış, Saturday Night and Sunday Morning, This Sporting Life (1963), Alfie (1966) gibi filmler çekilmiştir. James Bond filmlerinin gelişi ise endüstriyi bir nebze hareketlendirmiştir. Onyılın sonlarına doğru ise tarihi yapımların yerine bilim kurgu filmleri geçmiş, 2001: A Space Odyssey (1968) ve Planet of the Apes (1968) ile Hollywood yeni dünyalara yönelmiştir.
1950’li yıllarda Amerika’da B sınıfı filmlerin sayısındaki büyük artış sonrası 1960’lı yılların başında bilim kurgu filmlerinin üretimi git gide azalmıştır. Bu dönemde uzay ve onunla ilişkili çalışmalar uluslararası gündemin en etkili maddelerinden biri olmuştur. 1962 yılında başlayan NASA Sanat Programı, bir tanıtım/pazarlama makinesi gibi çalışmış, gezegenlerin ve roketlerin renkli, etkileyici resimleri hazırlanarak medya raporlarıyla birlikte sunulmuştur. Bunun yanı sıra, gerçekleştirilen görevlerin TV yoluyla hazırlanmış raporları ve resmi fotoğrafları da kullanılmıştır. Uzayın keşfi aynı zamanda müthiş bir medya olayı haline gelmiştir. Bilimsel ilerlemenin ütopyacı hayalleri uzay programının başlamasından önce yaşanan iki dünya savaşı ve II. Dünya Savaşı’nın bitiminde nükleer savaş başlıklarının kullanılması felaketi tarafından alt üst edilmiştir. Ancak altmışlı yıllarda medya ilgisi, insan hayatını yok etmekten ziyade, arttırmak için tasarlanmış roket bilimindeki gelişmelere odaklanmıştır. Bu anlamda, uzay yarışının ‘öyküsü’, bilimin imajı ve şöhretini tüm dünyada yeniden canlandırmıştır.
1960’lardaki bilim kurgu filmleri kendi içinde çeşitlilik göstermektedir. 1950’ler hakkında The Thing From Another World (1951) gibi filmlerdeki kara film tarzı yapımlarıyla, Soğuk Savaş paranoyasının belirgin olduğu bilim kurgu filmleriyle, bilim kurgunun altın çağı dense de, Philip Kemp’e göre bilim kurgunun en iyi dönemi 1960’lı yıllardır. 1950’lerdekilerin benzeri uzay istilalarının ve canavar saldırılarının yer aldığı filmlerin yapılması sürmüş, ancak bilim kurgu politik spekülasyon (The Manchurian Candidate, 1962), kabus/korku (Seconds, 1966) ve “samimiyetsiz uzay operası” (Barbarella,1968) gibi farklı biçimler alarak ortaya çıkmıştır. 1950’lerde siyah-beyaz üretilen filmler 1960’larda renklenmiştir. King Kong vs. Godzilla (1963) karakterler göze hoş gelen renklerle geri dönmüş, korkutucu Godzilla küçük çocukların koruyucusu ve arkadaşı olarak yeniden düzenlenmiş, daha çocuk dostu bir biçime bürünmüştür. Time Machine’de (1963) de benzer bir aile dostu serüven sunulmuştur. Yönetmen George Pal bu filmde H. G. Wells’in 1895’te yayımlanan romanının şiddetli karamsarlığını yumuşatmıştır. 1960’lardaki Sovyetler ile ABD arasındaki yarıştan ortaya çıkan “uzay çağı” kavramı, bilim kurgunun bu dönemdeki önemli malzemelerinden biri olmuştur. Ay’la ilgili yapılan araştırmalar uzay serüvenlerine ilgiyi teşvik etmiştir. 2001: A Space Odyssey (1968) filmindeki cihazlarla dolu geleceği ikna edici bir şekilde yansıtmayı mümkün kılan özel efektler (özellikle maketler ve örtüler) bu türde film yapmak isteyenleri cesaretlendirmiştir. Yine 1968’de yapılan Planet of the Apes’de bir astronot ekibi, maymunların baskın tür olarak gelişerek insanları köleleştirdiği gelecekteki bir gezegene düşer. Philip Kemp, filmin sonunda beliren kırılmış Özgürlük Heykeli’nin unutulmaz görüntüsü, Küba ile yaşanan füze krizinin kışkırttığı yaygın nükleer savaş ve onunla birlikte gelen radyoaktif serpinti endişelerini simgelediğini belirtmektedir.
Ellilerde uzaydan gelen istilacılar bilim kurgu filmlerinin konusunu oluştururken, altmışlı yıllarda uzaya yapılan yolculuklar yeni gözde konu haline gelmiştir. Bir maymunla birlikte Mars’ta hayatta kalmaya çalışan bir adamın hikayesinin anlatıldığı Robinson Crusoe on Mars (1964), Stanley Kubrick’in birçokları tarafından başyapıt olarak görülen filmi 2001: A Space Odyssey (1968) bu filmlerden bazılarıdır. Fransız yönetmen Chris Marker’in daha sonra Twelve Monkeys adıyla uzun metrajı da çekilecek filmi La Jetée (1962), Japon yönetmen Hiroshi Teshigahara’nın filmi Tanin no kao (1966), dönemin akılda kalan bilim kurgu filmlerine örnek olarak gösterilebilir.
1970’ler: Yeni Görsel Efektler
1970’li yıllar dünyada bazı savaşların bittiği bazılarınınsa başladığı yıllardır. Altmışlardaki özgürleşme hareketleri bu dönemde de devam etmiştir. Öte yandan bilim ve teknoloji alanında da gelişmeler yaşanmış, Mars yüzeyinden ilk fotoğraflar çekilmiştir. 1970’ler dünyada uzlaşmanın kolay kolay sağlanamadığı, insanların iyiden iyiye kutuplaştıkları bir dönem olarak görülebilir. Bu dönemde İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA) Kuzey İrlanda ve İngiltere’de patlattığı bombalar ve döktüğü kanla saygınlığını yitirmiştir. CIA, Şili’de bir askeri darbe düzenleyerek yönetime el koymuştur. Vietnam Savaşı bitmiş, ancak Kamboçya, Lübnan, Ortadoğu, Kıbrıs gibi başka yerlerde yeni savaşlar patlak vermiştir. İnsanoğlu gezegene verdiği zararın farkına varmaya başlamış, ABD’deki Three Mile Adası felaketi üzerine nükleer santrallere karşı protesto hareketleri başlamıştır. Cinsiyet değiştirme konusunda ilk adımlar bu dönemde atılmıştır. Kadın hakları, eşcinsel hakları, etnik haklar ve hayvan hakları kavramları ortaya çıkmış ve bu alanlarda tartışmalar başlamıştır. Ay böcekleri, gökyüzü laboratuvarları, Mars fotoğrafları, Kuzey Denizi Petrolü ve tüp bebekler de bu dönemde ortaya çıkmıştır. Sinema alanında Woody Allen, yetmişli yıllarda bir yıldıza dönüşmüş, George Lucas Star Wars’u, Francis Ford Coppola da The Godfather’ı bu dönemde çekmiştir.
Yetmişli yılların sorunları hem Hollywood’a hem de Avrupa sinemasına yansımıştır. The Deerhunter (1978) ve Apocalypse Now (1979) filmleri başta olmak üzere birçok film konu olarak Vietnam Savaşı’nı seçmiştir. Bu dönemde Hollywood, bir değişim rüzgarına kapılmıştır. Francis Ford Coppola, Brian de Palma, George Lucas, Steven Spielberg, Martin Scorsese gibi yönetmenler, hem büyük kitleleri sinemaya çekmeyi başarmış hem de eleştirmenlerin övgüsünü kazanmışlardır. Bu dönemde sinemada bilim kurgu, büyük bir cesaretle kimsenin daha önce adım atmadığı yerlere doğru ilerlemiş ve diğer bütün türlerden daha fazla özel efektlere bağımlı olan bir tür haline gelmiştir. 1977 yılında yayımlanan, George Lucas’ın çektiği Star Wars ile birlikte özel efekt sanatı da yeni bir çağa girmiştir. CGI (Computer-generated imaginery) efektler, büyük gişeler yapan birçok Amerikan filminde kullanılır hale gelmiştir. Bu yeni görsel efekt teknikleriyle beraber bilim kurgu sinemasının olanaklarının ve inandırıcılığının önemli bir eşiği geçtiği söylenebilir. Bu dönemin öne çıkan bilim kurgu filmleri sayılırken Star Wars’u es geçmek mümkün değildir. 1977 yılında George Lucas tarafından çekilen ve çok uzak bir galakside geçen ilk film, zamanla dünya çapında yayılacak bir fenomenin fitilini ateşlemiştir. Woody Allen’ın komedi-bilim kurgu filmi Sleeper (1973), görsel efektleriyle sinemada yeni bir eşiği atlatan Steven Spielberg imzalı Close Encounters of the Third Kind (1977), Rus yönetmen Andrei Tarkovski’nin klasik filmleri Solaris (1972) ve Stalker (1979), dönemin önemli bilim kurgu filmlerinden bazılarıdır.

1980’ler: Büyük Bütçelerin Türe Dahil Olması
1980’li yıllar, sosyal ve ekonomik değişimlerin hız kazandığı, siyasi karışıklıkların da dünyanın çeşitli yerlerinde devam ettiği bir dönemdir. İnsanlık bir yandan bilim ve teknoloji alanında gelişimini hızla sürdürürken öte yandan ekonomik sıkıntılar, açlık ve iç karışıklıklarla da yüzleşmek zorunda kalmıştır. Yirminci yüzyılın sonlarına doğru dünya, iyiden iyiye kritik bir noktaya doğru ilerlemiştir. Zenginle yoksul, iktidarla halk, işgücü ile sermaye arasındaki gerginlik git gide artmıştır. Falkand Adaları, Grenada, Libya ve Zimbabve’deki sömürgeci savaşların yanı sıra Lübnan, Afganistan, Angola’daki gibi yeni ve karmaşık savaşlar da bu dönemde başlamıştır. İsyanlar ve devrimler Haiti, Polonya, El Salvador, Filipinler ve Panama hükümetlerini devirmiştir. Bu dönemde erkeğe yönelik bakış açısı ve algı değişmiş, yeni nesil erkek evde çamaşır da yıkayan çocuk da bakan bir varlığa dönüşmüştür. Kadınlar, daha önce yalnız erkeklere mahsus alanlara girmeye başlamıştır. Eylül 1983’te ilk kez bir siyahi Miss America seçilmiştir. İlk kadın astronotlar da yine bu dönemde göreve başlamıştır. Hayalet uçak tanıtılmış, güneş enerjisiyle çalışan bir başka uçak Manş’ı geçmiştir.
Film yıldızları içinse 80’lerin iyi geçtiği söylenebilir. Özellikle televizyonda yayımlanan Dallas gibi dizilerle televizyon reytingleri en üst seviyeye ulaşmıştır. Çekilen filmlerin de bütçelere oldukça yüksek seviyelere çıkmıştır. Batman (1989) 50 milyon dolar, Who Framed Roger Rabbit? (1988) 70 milyon dolar gibi bütçelere çıkmıştır. Bu ve benzeri bütçeler karşılığını da almış, dönemin bilim kurgu klasiklerinden E.T. tek başına 228 milyon dolar hasılat yapmıştır. Video teyplerin oldukça yayıldığı ve bütün gün televizyon seyreden insanların iyiden iyiye arttığı bu dönemde özellikle Steven Spielberg sinemaya ciddi bir kazanç getirmiştir. 1940’ların ve 50’lerin altın günlerini çağrıştıran filmler üretmiş, ailece sinemaya gitme olgusunu yeniden başlatmıştır. Bu dönem, Bruce Willis ve Arnold Schwarzenegger gibi isimlerin filmleriyle şiddetin de arttığı bir dönem olmuştur. George Lucas, 70’lerde başladığı Star Wars üçlemesini bitirmiş ve bilim kurgu en popüler tür haline gelmiştir. Bu dönemde Terry Gilliam’ın üçlemesinin ilk filmi olan Time Bandits (1981) ile birlikte zaman yolculuğu temasını işleyen bilim kurgu filmleri git gide daha popüler hale gelmeye başlamıştır. 1984’te başlayan James Cameron’ın Terminator serisi ve 1985 yılında başlayan Robert Zemeckis’in Back to the Future üçlemesi bu türün öne çıkan örnekleridir. Bu filmler geleceğe dair bilim kurgu ve fantezinin birer karışımı olmuşlardır.
Genellikle ütopik bir dünya algısının anti tezini belirtmek için kullanılan distopya teması ise seksenli yıllarda bilim kurgu sinemasının önceki on yıldan aldığı temalardan biridir. Yetmişlerde sıkça karşılaşılan “kıyamet sonrası” biçimindeki distopyan filmler bu dönemde de etkisini sürdürmüştür. Bu filmler, yakın bir gelecekte geçmekte ve çoğunlukla nükleer/ekolojik felaket sonucunda oluşan kötümser bir havayı yansıtmaktadırlar. Dünya ve toplumsal yaşam tekrar barbarlığa geri dönmüştür ve filmlerin ana kahramanları hayatta kalma savaşı vermektedirler. Öte yandan bu dönemdeki bilim kurgu filmlerindeki gezegenler arası yolculuklar, enformasyon ve elektronik teknolojilerinin gelişmesinin bir yansıması olarak bilgisayar üretimi yapay bir uzayda gerçekleşmiştir. Bu sebeple maddi dünya insanın psikolojik iç evreni içine kapanmış ve bu iç evren üzerine yerleşmeye başlamıştır.  2019 yılının Los Angeles’ında geçen Blade Runner (1982), kısa sürede bir üçlemeye dönüşen ve zaman yolculuğu temasının işlendiği filmlerden biri olan Back to the Future (1985), iki Rus’un yanlış tuşa basmaları sonucu yaptıkları uzay yolculuğunun anlatıldığı Sovyet filmi Kin-dza-dza! (1986), robot bir polisin ana karakter olduğu polisiye-bilim kurgu Robocop (1987), dönemin öne çıkan bilim kurgu filmlerinden bazılarıdır.
1990’lar: Türün Olgunlaşması
Dünyanın hızla globalleştiği ve büyük umutlarla milenyuma doğru ilerlediği bu dönemde teknoloji alanında önemli buluşlar gerçekleşmiş, bilim kurguya karşı da yenilenen bir ilgi baş göstermiştir.
Kırk yıl boyunca Doğu ile Batı’yı ayıran Demir Perde bu on yılın başında, 1991 yılında Sovyetler Birliği dağılmıştır. Resmi olarak 1990 yılında, Almanya’yı ikiye ayıran Berlin Duvarı yıkılmıştır. Bankaların çökmesine ve borsaların tehlike çanları çalmasına rağmen bu dönemde pazar ekonomisi giderek güçlenmiştir. Doksanlı yıllarda özel televizyon kanalları hızla çoğalmış, insanlar çok hızlı şöhret olmaya başlamış, “ünlü” kavramı yeniden tanımlanmıştır. Televizyon kanallarının çoğalmasıyla birlikte spor çok daha geniş bir kitleye yayılırken, televizyon ve sinema dünyasının yıldızı isimlerinin özel hayatları da çok daha fazla insanın ilgi alanına girmiştir.
Soğuk Savaş gerginliklerinin yenilenmesi ve nükleer yok oluş tehditleri doksanlı yıllarda yeni politik ve ekonomik biçimlerin oluşmasına sebep olmuştur. Daha çok türün klasik yazarlarına karşı olmakla beraber bilim kurguya karşı yeniden bir ilgi uyanmıştır. Popüler ve akademik hayal gücünü bilim kurgu ile genelde ilgisiz olan bağlamlarda yakalayan, teknolojinin gelişip insanların yaşam kalitesinin düştüğü hikayeleri anlatan cyberpunk’ın sinemada ortaya çıkışı, sanallık ve genetik mühendisliği gibi hususların türün kurgusal yaklaşımlarına geçişini kolaylaştırmıştır. Böylece yeni doğan bir alt türle birlikte bilim kurgu türünün sınırları da içerdiği konular noktasında genişlemiştir. Bilim kurgu dahil 1990’lardaki bütün tür filmleri her açıdan “aşırıya kaçılarak” üretilmiştir. Filmlerin çekim süreleri aşırı uzamış, bütçeler aşırı artmış ve filmler büyük gösterilere dönüşmüştür. Bu dönemde filmlerdeki her çerçevenin tam anlamıyla mükemmel olmasına gayret edilmiştir. Dixon’ın belirttiği üzere doksanlarda tür filmlerinin tematik ve yapısal endişelerinin kaynağı sermayenin geri kazanımı olmuştur. Vizyona giren filmlerin milyonlarca dolarlık yatırımı temsil ediyor oluşu da her şeyi daha stresli hale getirmiştir. Öte yandan filmler üzerindeki bu özen ve yatırımın türün olgunlaşması adına bir kazanım olduğu söylenebilir.
Doksanlı yılların başında internetin ve “world wide web” adı verilen sistemin tüm dünyada yaygınlaşması sonucu sinemada bilgisayar, telekomünikasyon, sanal gerçeklik ve yapay zeka gibi temsiller ciddi bir artış göstermiştir. Seksenlerde ortaya çıkan sanal gerçeklik temalı filmlerde karşımıza çıkan elektronik ve dijital uzay-mekan betimlemeleri bu dönemin küresel bilgi ağlarıyla birleşmiştir. Brett Leonard’ın çektiği The Lawnmower Man (1992) ve Mamoru Oshii’nin çektiği Ghost in the Shell (1996) bu filmlere örnek olarak gösterilebilir. Doksanlarda internetin gittikçe yükselen popülerliğine dayanılarak çekilen filmler arasında ise Sneakers (1992) ve The Net (1995) bulunmaktadır. Bu dönemde bilim kurgu filmlerindeki özel efektler büyük bir hızla gelişmeye devam etmiştir. 1993 yılında Steven Spielberg, Jurassic Park filmiyle büyülü efektler ortaya koymuştur. Uzak bir adada kurulan bir parkta eski DNA’lar kullanılarak yeniden canlandırılan dinozorları konu edinen filmle birlikte bilim kurgu fimleri görsel açıdan bir basamak daha atlamış, yeni bir özel efekt dönemine girilmiştir. 1999 yılında ise Wachowski Kardeşler türün en bilinen filmlerinden biri olan Matrix’i çekmiştir. Büyük oranda CGI efektlere dayanan film, bilgisayarların dünyayı ele geçirdiği bir çağda geçmektedir.
2084 yılında geçen, insanların sanal olarak Mars’a tatile gittikleri Total Recall (1990), Steven Spielberg’in yönettiği, dev bütçesi ve dönemine göre devrim sayılan görsel efektleriyle Jurassic Park (1993), dünyada yaklaşık beş milyar kişinin ölümüne yol açan tehlikeli bir virüsün yok edilmesi için yapılan zamanda yolculuğu anlatan Terry Gilliam imzalı Twelve Monkeys (1995), 2200’lü yıllarda yok olmanın eşiğine gelmiş bir ortamda geçen Luc Besson filmi The Fifth Element (1997) dönemin önemli bilim kurgu filmleri arasında sayılabilir.

2000 ve sonrası: Teknolojinin Gücü
2000’li yıllar ve sonrası sinemanın gelişen teknolojinin olanaklarını sonuna kadar kullandığı, önceki yıllarda ancak hayal edilebilen şeylerin filmlere dahil olduğu zamanlardır. İlk zamanlarından beri fantasiğe, masallara, destanlara, bilim kurguya, mitoslardan beslenen veya onları yaratan süper kahramanlara büyük yer veren sinema, artık kendi başına bir düş dünyasıdır. Teknolojik ilerlemeler sonucunda artık düşlenen her şeyi perdeye aktarabilecek güce ve yetkinliğe ulaşmıştır. Gerçek dünyadan kaçış ihtiyacı da kitlelerin fantastik olana ve bilim kurguya olan ilgisini her daim canlı tutmuştur. Dolayısıyla neredeyse bütün ülke sinemaları bu türe bir noktasından dahil olmuşlardır. 2000’li yıllar sinemada bilim kurgu türünün teknik olarak en etkili, maliyet ve izlenme olarak da en yüksek sayılara ulaştığı zamanlardır. Büyük bütçeli görsel şölenler ve gerçek dünyadaki endişeler yirmi birinci yüzyılın A sınıfı bilim kurgu filmlerini şekilendirmiş, Source Code (2013) gibi karakter filmlerinin yanı sıra Avatar (2009) gibi “epik” filmler ortaya çıkmıştır. Aynı dönemde küçük ölçekli, bağımsız olarak üretilen bilimkurgu film yapımı geleneği de var olmaya devam etmiş, Eternal Sunshine of the Spotless Mind (2004), Sleep Dealer (2008), Moon (2009) ve Her (2013) gibi başarılı örnekler vermiştir. Bunun yanında Hunger Games (2012) ve Divergent (2014) gibi bilim kurgu olarak görülebilecek uyarlama üçlemeler, sıradan izleyicilerin bilimkurguyu ayırt etmek için kullandığı uzay gemileri, robotlar ve yabancı dünyalarla ilişkilendirilen görsel sembollerden yoksun oldukları için tür tartışmaları içine dahil edilmemiştir. Sonuç olarak bu filmlerin hepsi Verne ve Wells’ten bu yana bilim kurgunun (basılı veya beyaz perdedeki) yapmış olduğu şeyi yapmış, bilim ve teknolojinin yarattığı geleceğe bakarak izleyicilere “ya böyle olursa” sorusunu sordurmuştur.
Öte yandan 21.yüzyılda bilim kurgunun dijitalleşen dünyayla birlikte televizyonda ve internette de daha çok görüldüğü belirtilmelidir. Bu durum 90’lı yıllarda yayımlanan Star Trek: The Next Generation (1987-1994), Babylon 5 (1993-1999) ve Star Trek: Deep Space Nine (1993-1999) gibi dizilerle başlamıştır. Televizyon dizileri türün en az filmler kadar ilgi çeken yapımları olmuştur. Türün fanatikleri izledikleri üzerinden kendi kurgusal çalışmalarını yapmış, özellikle internet aracılığıyla bilim kurgunun dünyasını genişletmişlerdir. Dijital efekt teknolojisi, bilim kurgu aksiyon sinemasına doğru yönelse de televizyon ve internet teknolojileri bu türe önemli katkılar sağlamıştır. Böylece yirmi birinci yüzyılda bilim kurgu, sinemadan sonra televizyon ve internette de iyiden iyiye aktif hale gelmiş, gelişen teknolojiyle birlikte üretilen eserler nitelik ve nicelik olarak yukarılara tırmanmıştır. Bu dönemde önceki dönemlere göre her türden çok daha fazla film çekilmiş, bilim kurgu türü de teknolojik ve görsel olarak üst seviyelere çıkmıştır. Suçların henüz işlenmeden önlenmeye çalışıldığı bir gelecekte geçen Steven Spielberg imzalı Minority Report (2002), William Karel’in Ay’a ayak basma görüntülerinin sahte olduğunu iddia ettiği sahte-belgeseli Dark Side of the Moon (2002), Wong Kar Wai’nin romantik bilim kurgusu 2046 (2004), Meksikalı yönetmen Alfonso Cuaron’un çektiği, görsel olarak titizlikle hazırlanmış Children of Men (2006) ve Gravity (2013), İspanyol Nacho Vigalondo’nun zamanda yolculuk temalı filmi Los Cronocrimenes (2007), 2092 yılında dünyada kalmış son ölümlü insanın anlatıldığı Jaco Van Dormael imzalı Mr. Nobody (2009), Christopher Nolan’ın dev bütçeli yapımları Inception (2010) ve Interstellar (2014), dönemin öne çıkan birçok bilim kurgu filminden bazılarıdır.
Yararlanılan Kaynaklar
Abdülkerim Tunç, Bilim Kurgu Sinemasında ”Mars”
Giovanni Scognamillo ve Metin Demirhan, Fantastik Türk Sineması
Nick Yapp, 1980’ler
Philip Kemp, Sinemanın Tüm Öyküsü
James Franco, Bir Film Nasıl Okunur?
N. Berk Çoker, Bilim Kurgu Sineması
F. Neşe Kaplan, Gülin Terek Ünal, Bilimkurgu Sinemasını Okumak
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Abdülkerim Tunç’a aittir.
*Bizimle iletişim kurmak için: [email protected]

Ömer Burak Karatay

Uzun zamandır bildiklerini siz değerli kullanıcılarımıza aktarmaktan mutluluk duyan, araştırıp öğrendikçe bu siteye yazıp diğer insanların da bilgilenmelerini sağlamaktan zevk alan bir yönetici ve yazar. Ekonomi alanındaki gelişmeler / bilgilendirici metinler için www.ekodemi.com'a davetlisiniz. Bizlere her türlü fikir, istek ve şikayetlerinizi [email protected] üzerinden; markalarınızı değerlendirmek ve binlerce tekil kullanıcıya reklamınızı yapmak için [email protected] adreslerinden benimle iletişime geçebilirsiniz.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Tek amacımız sizlere temiz bilgi sunmak, lütfen reklam engelleyicinizi kapatın.