Kategori arşivi: Bilim

Isaac Newton’ın Doğa Anlayışı

Isaac Newton’un doğa anlayışı kendisinden önceki dönemlerden kopuk değildir. Özellikle Kopernik ile birlikte değişen doğa algısı ve doğaya yönelik matematiksel(niceliksel) çözümlemeler, ön plana çıkmaya başlayan deney ve gözlemler Newton’un düşünce yapısını biçimlendiren önemli faktörlerdir. Bu dönemde mekanik doğa anlayışı egemenlik kazanmaya başlamış ve bu temelde evreninin bir yaratıcı tarafından belli bir düzen içinde yaratılmış olması benimsenmeye başlamıştır. Böyle bir dönemde Newton da doğa tasarımını oluştururken mekanik bir evren tablosu çizer. Ona göre doğada olan her şey belli bir neden-sonuç dâhilinde gerçekleşmektedir. Öyle ki, doğanın bu durumunu yasalar aracılığıyla denetim altına alma düşüncesi, Newton’un mekaniğini determinist ilkelere bağlı kılmıştır.

Ne var ki, Newton’un doğa anlayışının temellendirilmesinde Descartes’ten büyük çoğunlukta yararlandığı görülür. Bu temellendirmelerin içeriğini genellikle mekanik yapılar oluşturmaktadır. Bu mekanik yapılar sadece doğa alanına ilişkin olmayıp, insan bedeninin tasvirinde de kullanılmaktadır. Çünkü Descartes, insan bedeni ile doğa arasında bir benzerlik, hatta aynılık olduğunu iddia eder. O’na göre hem insan bedeni hem de doğa makine şeklinde işleyen bir sisteme sahiptir. Bu sistemde hasta bir bireyin durumu ile bozuk bir saatin işleyişi aynı şeyleri
ilişkilendirir. Sistemin herhangi bir çarkında bozukluk çıkarsa sistemin tamamı bu durumdan etkilenmektedir. Descartes bütüncül sistemini evren yapısıyla açıklamaktadır. O’nun evren anlayışına göre, uzamın bütünü madde ile kaplı olduğundan dolayı, uzamın herhangi bir noktasında boşluk bulunamaz. Boşluğun bulunmağı bu sistem, kendi kendine işleyen mükemmel bir makine tasarımıdır.

Descartes’ın düşüncelerinin bir uzantısı sayılan Newtoncu doğa tasarımında, kesin ve mutlak kuralları kendi bünyesinde barındıran modern epistemolojinin yansımaları görülür.

Modern epistemolojinin rasyonel boyutuna ilaveten geliştirilen empirik yön, doğa alanında yer alan nesnelerin gözlemlenebilir, deneyimlenebilir ve ölçümlenebilir olmalarına, dolayısıyla doğa üzerinde bir yasa denetiminin kurulmasına olanak sağlar. Öyle ki, modern dönem ile birlikte doğa tasarımı ile insan zihni arasındaki ilişki daha da kuvvetlendirilmiştir. Modern döneme öncülük eden Kartezyen Dikotomi, insan zihninde madde-ruh ayrımını yapıp, maddeyi yani doğayı insan zihnine sunmuştur. Bu çerçevede insan zihnindeki gelişmeleri bir adım daha öteye götüren Isaac Newton, insanı doğanın hem bir parçası hem de efendisi yapma eğilimindedir. Isaac Newton’un Fluksiyon Hesabı adlı çalışması doğa yasalarını bir düzen ve kesinlik içinde sunmakla birlikte, toplumsal alandaki en küçük olguları bu yasalar çerçevesinde belirleyebilmektedir.

isaac newton ve doğa anlayışı

Söz konusu Copernicus’tan Kepler’e, ondan Galileo’ya, ondan da Descartes’a ve sonunda Newton ile birlikte Aristoteles evren anlayışı savunulamaz hale gelmiştir. Nitekim Isaac Newton’un 1687’de yayınladığı Principia adlı eseri, Copernicus ile başlayan eski doğa anlayışını değiştirmiş ve yeni evren tasarımını matematikgeometri yöntemiyle sistemleştirmiştir. Öte yandan Isaac Newton Principia’nın birinci ön sözüne matematik ve
geometrinin önemiyle giriş yapar. O geometri doğanın ölçümlenmesini sağlayan önemli bir araç olarak görürken, matematikle de doğa fenomenlerini yasalaştırdığından bahseder. Eskiler (Papus’un bize söylediği gibi) doğal şeyleri araştırmada en büyük önemi mekanik bilimine verdikleri için ve modernlerle tözsel biçimleri ve ve gizli nitelikleri yadsıyarak doğa fenomenlerini matematiğin yasaları altına almaya çabaladıkları için, bu incelemede matematiği felsefe ile ilgili olduğu ölçüde geliştirdim… Geometriye dayanak olan dik açıların ve dairenin betimlemesi mekaniğe aittir. Geometri bize bu çizgileri çizmeyi öğretmez, ama onların çizilmesini ister… Geometri mekanik kılgı üzerine kurulur, ve evrensel mekaniğin ölçme sanatını doğru olarak öneren ve tanıtlayan parçasından başka bir şey değildir.

Isaac Newton doğa anlayışını matematik-geometri yöntemiyle açıklamaya çalışmış ve matematiği bu uğurda felsefeyle bir araya getirerek geliştirdiğinin altını çizmiştir.

Ayrıca o, doğanın kuvvetlerini açıklamak ve bu kuvvetlerle ilişkili olan fenomenleri ortaya koymak için doğadaki kuvvetlerin bilinmesi gerektiğini ifade eder. Çünkü ona göre bu kuvvetleri bilmeyen filozofların doğa hakkındaki söyledikleri boş laftan ibarettir:

Kuvvetler ki, onlar yoluyla cisimlerin parçacıkları, şimdiye dek bilinmeyen kimi nedenlerle, ya karşılıklı olarak birbirlerine doğru ya itilir ve düzenli betilerde birbirlerine tutulur, ya da birbirlerinden geri itilir ve uzaklaşırlar. Bu kuvveler bilinmeyince, felsefeciler şimdiye dek Doğa araştırmalarında boş girişimlerde bulunmuşlardır; ama umarım burada ortaya koyulan ilkeler ya bu felsefe yöntemine ya da daha doğru bir başkasına belli bir ışık düşürecektir.

Isaac Newton’un bu tutumundan da anlaşılıyor ki, doğa üzerine yapılan araştırmalarda cisimlerin birbirlerine olan itme ve çekme kuvvetlerinin bilinmesinin zorunlu olduğu ortadadır. Üstelik Newton kendi ortaya koyduğu ilkelerin,
kendisinden sonraki felsefecilere ışık tutacağı konusunda inanmaktadır. Bu amaç doğrultusunda sistemleştirdiği çekim yasaları Newton’un doğa tasarımını günümüze kadar etkili kılmıştır. Öyle ki, Isaac Newton’un matematik ve geometri diliyle ortaya koyduğu kuramlar özellikle on sekizinci yüzyıl, aydınlanma dönemi, için büyük bir ilham kaynağı olacaktır. Newton’un doğa alanındaki keşfettiği kuramlar, bu dönemle birlikte kültürel-sosyal alanlara da uygulanmaya başlanacaktır. Böylece Newton’un doğa anlayışı sosyo-kültürel alanların yasalaşması konusunda temel dayanak teşkil etmiştir.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Tarihsel Süreçte Bilimin Evrene Bakışı Ve Öne Çıkan Düşünceler

Etherium Coin Nedir?

Kaynak

İhsan Emre, Bilim Tarihinde Doğa, Yasa ve Yasallık: Isaac Newton ve Albert Einstein Örneği

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, İhsan Emre’ye aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Amerika Birleşik Devletleri ve Biyolojik Savaş

II. Dünya Savaşı sonrasında resmi ABD kaynakları ve itibarlı gazeteler, delil olarak Khabarovsk’taki sahte duruşmaların dosyasını gösterdiler. Bu pozisyon, ABD’de ‘Bilgi Özgürlüğü Yasası’ (İng. ‘Freedom of Information Act’) gereğince, Japonya’nın biyolojik ve kimyasal silahlarıyla ilgili çok gizli belgelerin yaklaşık 8.000 sayfasının kamuoyuna sunulmadan önce, 1980’lerin başına kadar Batı’daki yetkililer ve medya için ortaktı. Japonya’nın Sovyetler Birliği’ne karşı bakteriyolojik savaşı ve Çin’de 731. Birim personeli tarafından işlenen suçlar hakkında nihai bilgilerin karartılması, 1985 yılında, ilk önce İngiltere’de sonra da diğer Batı ülkelerinde, ‘731. Birim: İmparator Hirohito biliyor muydu?’ filminin gösterimiyle yapılmıştır.

Kuşkusuz, Japonların biyolojik silahları hakkındaki bilgilerin uzun yıllar boyunca saklanması, ABD’nin işine yaramaktaydı. Savaştan sonra, ABD’nin gerici çevreleri, hem ABD topraklarında, hem de Japonya ve Batı Almanya’da yapılan bakteriyolojik silahların araştırılması ve üretilmesi konusunda çalışmaya Japonların katılmasını sağlamaya başladılar. ABD, 1950’lerden beri, Japon emperyalistler tarafından başlanmış karanlık işlere – bakteriyolojik savaşa hazırlanmasına – devam etmeye çalıştı: ABD’nin kendisi için hayati önem taşıyan bölgelerde sözde komünist tehdidini kontrol altında almak için farklı biyolojik silah türlerini aktif olarak geliştirmekteyken, aynı zamanda onları kullanmak niyetindeydi.

ABD’nin Japonya’da Biyolojik Silah Denemeleri

ABD, geçen yüzyılın 60’lı yıllarında Japonya’da biyolojik silahların denemelerini yaptı. Bu, ABD tarafından kamuoyuna sunulan gizli askeri belgelerden gelmektedir. 1961-1962 yılları arasında Amerikan askerleri, 1945 yılında işgal ettiği ve 1972 yılına kadar Washington iktidarı altında olan Okinawa prefektörlüğünde yaklaşık 10 deneme yaparken, pirinç tarlalarının üzerine pirinç ve buğdayda pas hastalığına (pirinç tarımında en tehlikeli hastalıklardan biridir) neden olan özel bir mantar (bu mantar her yıl 60 milyon insana yetecek kadar pirinci yok etmektedir) püskürttü. Tabii ki, bu denemeler Japon yetkililerinden gizli olarak yapılmaktaydı. Diğer belgelere göre, benzer deneyler Tayvan’da da yapılmaktaydı.

Kore Savaşı (25 Haziran 1950 – 27 Temmuz 1953)

Japonya’da sadece deneyler olmasına rağmen, örneğin; diğer ülkelere karşı, ABD’nin bakteriyolojik silahları tamamen kullanması dikkate değerdir. Örneğin, 1950 yılında, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti (KDHC) birlikleri Güney Kore’yi işgal ettikten ve savaş başladıktan sonra, ABD Hava Kuvvetleri, çeşitli bakterilerin sporlarıyla dolu 5.000 hava bombasının üretimini emretti. Sonuç olarak, Kore Savaşı sırasında, 1952 yılı Ocak ile Mart ayları arasında, KDHC 169 bölgesinde salgın hastalığa neden olan bakteriyolojik silahların kullanılmasının üzerinde 804 olayı vardı. ABD, KDHC ve Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) Hükümetleri tarafından suçlandı. KDHC Dışişleri Bakanlığı, ülkesine ABD’nin şarbon, veba ve kolera ile dolu yüzlerce bomba attığını iddia etti. ABD bu suçlamaları kesin olarak reddetti.

ÇHC, açıklamalarını desteklemek için ele geçirilen 25 ABD pilotunun ifadelerini yayınladı (ABD’deki İnsanlar Üzerinde Deneyler, 2004). Ancak, ÇHC ve KDHC, ABD önerisi – bağımsız bir soruşturma için KDHC’ne Uluslararası Kızılhaç Komitesi (UKK) ve Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) uzmanlarının gönderilmesini reddedip organizasyon raporlarının tarafsız olmayacağını bildirdiler. Bugüne kadar, Kore Savaşı sırasında biyolojik silahların kullanılıp kullanılmadığı tam olarak bilinmemektedir.

Vietnam Savaşı (1 Kasım 1955 – 15 Mayıs 1975)

KİS 1960 ve 1970 yılları arasında ABD tarafından Vietnam Savaşı’nda da kullanıldı. ABD birlikleri Vietnam’ı, insanlar üzerinde pestisitler ve kimyasal silahların belirli türlerini denediği, savaş tutsaklarını korkunç işkenceye maruz bıraktığı ve ‘yakıp yıkma’ taktiğini gerçekleştirdiği poligon haline getirdi. ABD Savunma Bakanlığı’nın verilerine göre, Amerikalılar savaş sırasında Güney Vietnam topraklarının %14’ünde 44 milyon litre dioksin içeren ve 77 milyon litre ‘Agent Orange’ defoliantı püskürttüler.

Ayrıca, Vietnam Da Nang Acente Portakalı Kurbanları Kurumu’nun verilerine göre, şimdiye doğru 3 milyon Vietnamlı ‘Agent Orange’ kurbanı olan 18 yaşın altında bir milyondan fazla insan, kalıtsal hastalıklardan (Parkinson hastalığı, İskemik kalp hastalığı, çeşitli kanser, diyabet türleri vb.) dolayı hasta oldular. En az 150.000 çocuk dâhil olmak üzere, Vietnam’da doğan bebekler, bu agent nedeniyle doğum kusurlarıyla doğmaktadır. ABD Hükümeti, ‘Agent Orange’ ile bu hastalıklar arasında herhangi bir bağlantı olduğunu inkâr etmeye devam etmektedir. Ancak, buna rağmen Vietnam Savaşı’nın yaklaşık 10.000 Amerikalı gazisi, bu kimyasal maddelerin etkilerinden dolayı hükümetinden iş göremezlik ve malullük ödeneği aldı. Ayrıca ABD tarafından Vietnam Savaşı’nda ‘Agent Orange’ kullanıldığına dair de bir takım iddialar bulunmaktadır. Bununla birlikte birer kimyasal silah sınıfı olan ‘taciz maddeleri’ ve bu maddeler içerisinde yer alan ‘göz yaşartıcı gazlar’ ve ‘isyancı kontrol ajanları’ da bu tarihler arasında nadir de olsa kullanılmıştır.

Pentagon’un Biyolojik Silahı 37. ABD Başkanı Richard Nixon 1969 yılında biyolojik silahların yasa dışı olduğunu açıkladı.

Ancak, buna rağmen 1980’lerin başında, Pentagon biyolojik silahlara sarıldı. Örneğin, 1983 yılı Ekim ayında Hindistan haber ajansları, Yeni Delhi’de, Hindistan’da daha önce bilinmeyen sivrisineklerle yaydığı tropikal Dang hummasının patlak verdiğini bildirdiler. Haber ajansları, bu sivrisineklerin Lahor (Pakistan) yakınındaki bir araştırma enstitüsünde yetiştirildiği Pakistan’dan Hindistan’a atıldığını vurguladılar; bu enstitünün çalışmaları, ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı ve Pentagon tarafından finanse edildi.

Bu konuda Küba’dan da bahsetmek gerekmektedir; ABD, topraklarında bir kereden fazla biyolojik silah kullanmıştı. Tütün ve şeker kamışı tarlalarının ve ayrıca domuzların bu silahların etkilerine maruz kaldığından dolayı Küba önemli bir ekonomik darbe yaşadı. Buna ek olarak, 1984 yılında, ABD’de de bulunan ünlü Küba karşıtı karşı-devrimci ‘Omega-7’ grubunun lideri Arocena Eduardo, bir New York mahkemesinde, grubunun üyelerinin ABD’nin Küba’ya karşı bakteriyolojik savaşına katıldıklarını, bulaştırılan sivrisineklerle dolu konteynerlerin Küba göçmenlerinin yardımıyla Küba’ya göndermesini şahsen organize ettiğini itiraf etti. Bu grubun faaliyetlerinden dolayı 1981 yılında Küba’da bir Dang humması salgını ortaya çıktı. Kısa sürede 350.000 kişi hasta oldu, onlardan 156 kişi (99 çocuk) öldü.

Fort Detrick

ABD’nin bakteriyolojik silahlarının nerede üretildiği de araştırılmalıdır. ‘Fort Detrick’ ABD Ordusunun bakteriyolojik araştırma merkezi Washington’dan 70 kilometrede yer alan Frederick (Maryland eyaleti) şehrinin yakında bulmaktadır.

Görsel: ‘Fort Detrick’ ABD Ordusunun Bakteriyolojik Araştırma Merkezi

25 yıl boyunca, görünüşte dikkat çekici olmayan askeri şehir dış dünyadan iyice tecrit edildi. Oraya girebilmek için, özel bir girimliğe ek olarak, çiçek hastalığı, veba, şarbon da dâhil olmak üzere her tür ölümcül enfeksiyona karşı 20 farklı aşıya ait bir sağlık sertifikası gerekmekteydi. Bu kurallar rastgele değildi. Fort Detrick, bilinen en eski salgın ve diğer ciddi hastalıkların ajanlarını belli bir yönde yetkinleştirildiği ve yeni ajanlarını üretildiği Pentagon’un ana merkeziydi.

Yeni bakteriyolojik ajanların arayışı konusunda çalışmalar için sadece biyologlar değil, arkeologlar ve tarihçilerin bile katılması sağlandı. Onlar, yüzyıllar önce ortadan kalkan hastalıkların (Lejyoner hastalığı ve melioidosis) biyolojik silahlar olarak kullanılması fikrini sundular. Merkezin bölümlerinden ‘Building 459’ kod adlıyla birinde, sıcak çöllerde, sülfürle sıcak yeraltı sularında ve konsantre tuzlu suyla dolu çukurlarda yaşayan ve yerleşik bir teşhis veya kanıtlanmış tedavi metotları bulunmayan tamamen yeni patojen mikroplarını incelenmekte ve geliştirilmekteydi. Bu bolümün bilim adamları, modern tarihin ölümcül basillerine bu mikropların şok edici özelliklerini vermek, bakterilerin daha uzun süre hayatta kalabileceğini sağlamak ve biyolojik ‘superweapon’ üretmek istemekteydi.

Ancak yukarıda belirtildiği gibi, ABD Başkanı Richard Nixon 25 Kasım 1969 tarihinde resmi bir açıklama yaptı. Bu açıklamaya göre saldırıda kullanılan biyolojik silahların geliştirilmesine yasak koyuldu. O günden beri Fort Detrick laboratuvar kompleksi resmi olarak sadece savunma amaçlı kullanılmaya başladı: ABD’ye karşı biyolojik silahların kullanılmasına ilişkin diyagnostik, önleyici tedbirlerin geliştirilmesi ve tedavi yöntemlerine odaklanıldı. Ancak, laboratuvar binalarının duvarlarının dışında ne olduğunu sadece tahmin edebilmekteyiz.

Kaynak

Valeria Illiashenko, Uluslararası Hukukta Kimyasal ve Biyolojik Silahların Taşınmasına Yönelik Düzenlemeler

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Valeria Illiashenko’ya aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Kimyasal ve Biyolojik Savaş Fikrinin Doğuşu

Kimyasal ve biyolojik silahlar nükleer silahlarla birlikte savaşın yürütülmesinde insanlık dışı ve acımasız olan araçlardır çünkü bu silahların kitlesel kurbanları özellikle sivil insanlardır. Silahlarının etki alanı ne cephe hattıyla, ne düşmanın silahlı kuvvetleriyle, ne de saldırıya uğrayan ülkenin topraklarıyla sınırlı değildir. Kronolojik üretim sırasını izleyecek olursak, önce kimyasal silahlardan söz etmeliyiz. Ünlü ‘hardal gazı’nın ilk kez üretilmesi XIX. yüzyılla denk gelmektedir. Almanlar bu silahı ilk defa Belçika’da, Ypres’te I. Dünya Savaşı’nda kullandı. Biyolojik silahlara ise kimyasal silahlardan farklı olarak yakın dönemlerdeki savaşlarda kullanılmadı, sadece XX. yüzyılda veba ve kolera gibi hastalıkların bakterilerini yoğunlaştırıp düşman halklara bulaştırma fikri geliştirilip II. Dünya Savaşı öncesinde ve sonrasında kullanıldı.
Bu silahın bir egemen klik tarafından kullanılması, hem kendi halkına hem de tarafsız ülkelerin halkına karşı bir suçtur, çünkü enfeksiyonların yayılma özelliklerinden dolayı, bu silah tüm ülkeler için tehlike yaratmaktadır. Bu yüzden, emperyalist devletlerin iki karşıt blokundan 2 ülke – Almanya ve Fransa – tarafından yaygın olarak kullanılan boğucu ve zehirli gazlardan ve aynı zamanda atlar ve sığırlara şarbon ve sakağıyla bulaşılıp hasta olan hayvan sürüsünün düşman tarafına sürülmesiyle biyolojik silahtan dolayı ciddi zehirlenmeler sonucunda ölüm ve sakatlıkların sayısında önemli bir artışa neden olduğunda I. Dünya Savaşı’nın deneyimini izleyerek savaştan sonra 17 Haziran 1925 tarihinde Boğucu, Zehirleyici ve Benzer Gazların ve Bakteriyolojik Araçların Savaşta Kullanımının Yasaklanmasına İlişkin Cenevre Protokolü imzalandı.

Söz konusu Protokol 8 Şubat 1928 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Sadece Almanya, Fransa, İtalya ve SSCB bu silahları geliştirdiği halde 43 devlet bu protokolü imzalamıştır. Japonya ise ‘Büyük Doğu Asya Ortak Refahı Alanı’ oluşturmak amacıyla Asya ve Pasifik Havzası’nda büyük istila planlarını hazırlamaya başladı ve bu planda kitle imha silahı (KİS) kullanmayı düşündüğü için imzalamaktan vazgeçti. İnsanların kitle imhası için bulaşıcı hastalıkların tehlikeli patojenlerinin kullanma fikri 1930’ların başında Japonya’da tam anlamıyla ‘havada uçuşmaktaydı’. Bir yandan, havacılık yardımıyla düşman şehirlere büyük biyolojik saldırıların gerçekleştirilmesi için teknik imkânların geliştirilmesi buna yardımcı olmuştur.
Diğer yandan – epidemiyoloji ve bakteriyolojinin hızlı gelişimi, bulaşıcı hastalıkların patojenlerinin biyolojisinin ve epidemilerin nedenlerinin ‘tam bilgisi’nin yanılsamasının ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bugün olduğu gibi, biyolojik ve kimyasal silahlar o yıllarda KİS’nin en ucuz ve en etkili silahı olduğu görüşü yaygındı. SSCB ve diğer ülkelere yönelik saldırgan savaşların canice planlarında, Japon militaristleri veba, kolera, şarbon ve diğer ciddi hastalıkların ölümcül salgınlarının yayılmasıyla askerlerin ve sivillerin kitle olarak imha edilmesi için bakteriyolojik ve kimyasal silahların kullanımını öngörmüşler. Japonya 23 Ekim 1936 tarihinde Nazi Almanya’sı ile Berlin’de ‘Anti-Komintern Paktı’nı imzalayıp 25 Kasım 1936 tarihinde Japon Gizli Kurulu tarafından onaylanan planlar ile kimyasal ve bakteriyolojik savaşa aktif bir şekilde hazırlanmaya başlamıştır.

731. Birim ve Diğer Birlikler

Bakteriyolojik savaş için eğitim merkezi Tokyo’da eski askeri tıp okulunda (Shinjuku bölgesi (新宿区), Wakamatsu mahallesinde (若松)) bulunmaktaydı. Bu okul etrafında sadece özel insanların gidebildiği yasak bir bölge (bulaşıcı hastalık laboratuvarı) vardı. Birkaç bin general, tıbbi hizmetin subay ve orduya sadık doktor orada araştırmalar yapmaktaydı. Ayrıca orada da daha sonra Mançurya’ya yönlendirilen uzmanlar-bakteriyologlar yetiştirilmekteydi. Bu laboratuvara ait ve yeraltında bulunan büyük bir fabrika da kuruldu; bu fabrikada kolera, gaz kangren (insanların zehirlenmesi için), sakağı (at ve diğer hayvanların zehirlenmesi için), tifo (gıda zehirlenmesi için) bakterileri geliştirilmekte; bu bakterileri kullanma ve savaşma metotları, uçaktan püskürtülmesi ve mayınlara, cam bombalara, el bombalarına ve mermilere bakterilerin doldurulması yöntemleri incelenmekteydi.
Komutan Korgeneral Ishii Shiro (石井四郎) bu laboratuvara başkanlık yaptı. Komutan ‘Askeri tıbbın amacı sadece tedavi ve önleme değildir, gerçek askeri tıp saldırı amacı taşımaktadır.’ demiştir. Japon emperyalistleri 1931 yılında Mançurya’yı işgalinin ardından onu bir köprü gibi kullanarak SSCB’ye saldırı hazırlığına başladılar. Japon emperyalizminin ana vurucu gücü, yani Kwantung ordusu Mançurya’ya yerleştirildi. Harbin şehri korkunç kolera salgını yüzünden demoralize olduğu için Japonlar 1932 yılında bu şehri kolayca işgal ettiler. Tüm Japon askerlerine önceden aşı yapıldığından kolera, Japon askerlerini hiç etkilememiştir.

Japon Genelkurmay Başkanlığı 1935 yılında kimyasal ve bakteriyolojik savaşın yürütmesinin yöntemlerini araştırmak ve bu silahları üretmek için gizli bir kurum (731. Birim) kurdu ve 1936 yılında bu birimin başkanlığına Ishii Shiro atandı.

Bakteriyolojik savaşın baş ideoloğu ve esinlendiricisi Korgeneral Shiro’nun soyadı Ishii, birimin çalışmasının yönünü deşifre edebildiği için bu ölüm fabrikası farklı dönemlerde çeşitli isimler almıştır: ‘Ishii Birimi’, ‘Togo Birimi’. Mamafih Harbin’de Kwantung Ordusu’na bağlı ‘Salgın Önleme ve Su Arıtma Departmanı’ gizli tabelası da yer almıştır. Fakat orada Harbin’de, birimin ikincil bölümlerinden sadece biri yer almaktaydı. Japonya 1937 yılında kendi ‘hayat sahası’ olarak gördüğü Çin’e saldırıp 731. Birim için 1941’de Harbin şehrinden 20 km uzakta Pingfang tren istasyonunda (平房区) büyük bir askeri kasaba tesis edilmeye başlanmış; 1942’de kasaba tamamlanmıştır. Bu askeri kasaba, 6 km2’lik topraklarda ve neredeyse 150 bin ada bulunuyordu.
Birimin Japonya’da değil Çin’de (Mançurya) bulunmasının nedenleri:
− Mançurya, SSCB ile sınırdaş bir ülke olduğu için savaş durumunda biyolojik ajanları oradan kullanmak daha kolaydı;
− Birim Japonya’da yerleştirilseydi gizlilik rejimine uymak zor olurdu;
− Malzemelerin kaçması halinde Japon nüfusu değil, Çinli nüfusu zarar görecekti;
− Çin’de her zaman deney insanları (‘kirişler’) vardı. Birim, Japonya’nın her yerinden toplanan uzmanlar-bakteriyologlar ve teknisyenlerle dolduruldu. Japonya’nın en prestijli üniversitelerinin mezunları
– Japonya’nın en seçkin bilginleri birime giriyorlardı. Birimin bütün çalışanları, tıbbi hizmetin rütbe işaretleri olmaksızın genel askeri üniforması giyiyorlardı çünkü tıbbi personellerin büyük bir kümesi, birimin gerçek karakteri hakkında istenmeyen şüphelere neden olabilmekteydi.

Birimin 8 bölümüne 3.000 çalışan dağıtıldı.

Sadece tek bir bölüm (üçüncü) salgın önleme ve su arıtma ile ilgileniyordu. Geri kalanlar ise kimyasal ve bakteriyolojik savaşın hazırlanması ve yürütülmesiyle uğraşıyordu:
− Birinci bölüm, veba, kolera, gazlı gangren, şarbon, tifo, paratifo patojenlerinin araştırılması ve yetiştirilmesi ile uğraşıyordu;
− İkinci bölüm (deneysel), poligon ve savaş durumu koşullarında kimyasal ve bakteriyolojik silahların kontrolünü gerçekleşiyordu. Ayrıca, bölüm bakterin yayılması için özel silah türleri geliştiriyordu;
− Üçüncü bölüm (üretim), ‘çeşitli bakterilerin seri üretimi için bir fabrika’idi. Bu bölüm, her biri bağımsız olarak bakteriler üretebilen 2 bölüme ayrılmış güçlü aygıtlarına sahipti. Kimyasal ve bakteriyolojik savaş araçlarının üretiminin yanı sıra, biyolojik silah kullanma yöntemlerini bulmak için büyük bir çalışma yapılıyordu. Ölümcül bakterilerin taşıyıcıları olarak zehirlenen pireleri kullanılmaktaydı. Pirelerin yetiştirilmesi ve zehirlenmesi için özel ekipler tarafından yakalanan fareler, sıçanlar ve diğer kemirgenler kullanılmaktaydı.
Pirelerin yetiştiriciliği ölçüsü ile ilgili olarak, kemirgenlerde beslenme yoluyla pirelerin yetiştirilmesi için ayırılmış 4.500 fidanlığın (kuluçka makinesi) 731. Birimde varlığıyla belirlendi. Bakterilerin savaş kullanımının geliştirilen ana yöntemleri şunlardı:
− Uçaklardan bakterilerin püskürtülmesi;
− Bakteriyolojik bombaların atılması;
− Bakteriyolojik sabotajlardır. Bakterilerin yayılması için ilk iki yöntem tatmin edici sonuçlar vermemiştir, bu nedenle pratikte bunlar neredeyse hiç kullanılmamıştır ancak bu yöndeki araştırmalar devam etmiştir.
Bu yöntemlerin yeterince geliştirilememesini şanslı saymalıyız, aksi halde savaşın 2-3 yıl daha sürmesi durumunda bu deneyler kuşkusuz sonuna kadar vardırılacaktı.

Üçüncü madde ise, bakteriyolojik sabotaj için basillerle doldurulmuş özel tatlılar ve basillerin püskürtülmesi için bastonlar ve otomatik kalemler yapılmasıyla ilgilidir.

Japonlar tarafından ‘yanlışlıkla’ unutulan yiyeceklerin – ekmek, bisküvi – zehirlenmesi gibi provokasyon bir yöntem kullanılmaktaydı. 1936 yılında Genelkurmay’ın planlarına uygun olarak, Japonya İmparatoru Hirohito (裕仁), daha geniş çapta bakteriyolojik ve kimyasal silahlarla ilgili deneylere devam edilmesi için güçlü bir üssün oluşturulması konusunda bir kararname çıkardı. Bu kararnameye göre, Mançurya’da iki büyük gizli özel oluşum kuruldu: 100. Birim ve ‘Tama Birimi’ (1644. Birlik). İlki Mudanjiang yakınında, Çangçun şehrinin 10 km güneyinde, Mogaton’da (Kuzeydoğu Çin) bulunmaktaydı.
100. Birim’e kararlaştırılmış ‘Kwantung Ordusu Salgın Askeri At Hastalıklarıyla Mücadele Atölyesi’ adı verildi. Bu birime sabotaj etme – bakterilerle çayırları, ekinleri ve suyu zehirleme – görevi verildi. Bunu yapmak için, sakağı, şarbon, sığır vebası, koyun-keçi çiçeğinin korkunç bakterileri kullanılmaktaydı. Bu birimin başında Veteriner Maj Gen Yujiro Wakamatsu (若松有次郎) bulunuyordu. İkinci birim ise Nankin’de bulunmaktaydı. Japonlara karşı savaşan Çin komünistleri üzerinde bakteriyolojik silahların denendiği Şanghay’da 76. Laboratuvar da vardı. Her üç birimin, SSCB’ye karşı savaşın operatif planının öngördüğü ana saldırı yönünde çok sayıda şubesi vardı.

Örneğin, 731. Birim kendi tabiiyetine 1940 yılı Aralık ayında Hailing, Linkou, Sunu, Sunwu, Hailar’daki yeni kurulmuş şubeleri ve Harbin’deki klinik şubesini aldı.

Buna ek olarak, Dalian’da Güney Mançurya Demiryolu’nun Sağlık Hizmeti Araştırma Merkezi bulunmaktaydı. Bu merkez doğrudan Kwantung Ordusu’na tabi olmakta ve veba aşısı üreterek ve Çin halkının veba aşılarının çeşitli tipleri ile kitle bağışıklama deneyleri yaparak 731. Birim ile yakın bir şekilde çalışmaktaydı. Aslında bu merkez de 731. Birimin bir şubesiydi. Bu şubeler aslında, komutanlığın emriyle bakteriyolojik silah kullanmak için her an hazır olan savaş birimleriydi.
Japonların Deneyleri Japonlar; Çin, SSCB ve Moğolistan halkları, ABD, BK ve diğer ülkelerin orduları arasında ölümcül bakterileri yaymaya hazırlanarak binlerce Çin, ABD, Kore ve Avustralya vatandaşında KİS’yi denemekteydi. O zamanda Harbin’de yaşayan beyaz göçmenler – Rusya vatandaşları – da işkenceden kaçamadılar. 731. Birimde deneklerin tutulması için özel cezaevi bulunmaktaydı. Tutuklular, Harbin’deki jandarma ve Japon ‘askeri misyonları’ tarafından daha çok oraya gönderilmekteydi. Ayrıca sadece SSCB vatandaşlarının tutulduğu Hogoin toplama kampı (院保護) da bulunmaktaydı.
Birimde bulunan esirlere ‘kütükler’ adı verilmekteydi. Kadınlar – anti-Japon zanlısı olarak tutuklanan Rus ve Çinli kadınlar – da ‘kütükler’di. Kadınlar çoğunlukla zührevi hastalıkları incelemek için kullanılmıştır. Tutukluların adları ve soyadları gizli tutulmakta ve karşılığında onlara üç basamaklı numara verilmekteydi. 731. Birimde cezaevi ile birlikte birkaç laboratuvar ve ‘korku odası’ bulunmaktadır. Korku odalarına sadece laboratuvarların işçileri girebilmekte; girmeden önce gördüklerini söylemeyeceklerine dair bir taahhütname imzalamaktadırlar. Bu odalar arasında ‘sergi odası’ da yer almakta ve bu odada öldürülen Çinli askerlerin baş ve vücut parçaları mumyalanmış şekilde sergilenmektedir. Çeşitli hastalıklarla ilgili deneyler yapılırken veba Ishii Shiro’nun favorisi olmuştur. Ishii Shiro savaşın sonuna doğru klasik veba bakterisinden 60 kez daha etkili olan yeni bir veba bakterisi üretmiştir. Bu bakterilerle ilgili deneyler ‘kütükler’ üzerinde yapılmıştır.

Örneğin, 731. Birim’de insanların kilitlendiği özel kafesler vardı.

Bu kafesler, tutukluların içlerinde hareket edemeyecekleri kadar küçüktü. Esirlere enfeksiyon bulaştırılıp günlerce vücutlarındaki değişiklikler gözlemlenmiştir. Bununla birlikte daha büyük kafesler de vardı; hastalığın insandan insana ne kadar hızlı bulaştığını izlemek için hem sağlıklı hem de hasta olanlar oraya konulmaktaydı. Ancak bir kişiye ne kadar hastalık bulaştırılsa da, o kişi ne kadar gözlemlense de sadece bir son vardı: O kişinin organlarını çıkarıp ve hastalığın vücutlarında nasıl yayıldığını gözlemleyip onu diri diri kesip incelemekti. İnsanlar günlerce dikilmemekteydi; böylece doktorlar yeni bir otopsiyle kendilerine zahmet vermeden bir hastalığın yayılma sürecini gözlemleyebilmişlerdir.
Bu durumda, doktorlar deneğin tabii seyrinin bozulabileceğinden korktuklarından deneğe anestezi uygulamamışlardır. Bakterilerle değil de, gazlarla denenenler daha ‘şanslı’lardı. Zehirli gazlarla yapılan deneyler, bilimin en başarılı düzeyinde gerçekleştirilmekteydi. Gaz odasındaki bir deneği öldürmek için, sadece 5-7 dakika gerekmekteydi. Kimyasal ve biyolojik silahların denemeleri, Pingfang istasyonunun yanı sıra Anda poligon-havaalanında da yapılmaktaydı. Bakteriyolojik bombaların etkinliğini yetkinleştirmek için oraya tutuklular getirilmekteydi. ‘Kütükler’in bomba parçalarından kazaen ölmemesi için onlara demir kasklar ve kalkanlar takılmaktaydı. Bilim adamları ise 3 km uzaklıkta durup dürbünle denekleri izlemekteydi. Bundan sonra insanlar birime geri götürülüp tüm deneklerdeki gibi bulaşma sürecinin nasıl geçtiğini gözlemlenmek için diri diri kesilip incelenmekteydi.

731. Birim’de KİS ile ilgili olmayan başka insanlık dışı deneyler de yapılmaktaydı.

Tıbbi amaçlı olan deneyler, personelin büyük bir kısmının bile erişimi olmadığı birimin en gizli tesislerinde yapılmaktaydı. Japon bilim adamları, bu deneylerle insan vücudunun dayanıklılığının sınırlarını sınamaktaydı. Örneğin, bireylerin uzuvlarının donmasına ilişkin deneyler yapılmaktaydı. Kuzey Çin’deki Japon ordusunun askerleri kışta sık sık donma yüzünden acı çektiklerinden dolayı ve SSCB ile savaş planıyla ilgili olarak (yani soğuk hava koşullarında), 731. Birim’in doktorları, donmuş uzuvların tedavi edilmesinde – ovulmasının değil bunların +38-50 °C sıcaklıkta suya daldırılmasının – en iyi yöntem olduğunu saptamışlardır. İmparatorluk Hava Kuvvetleri için, deneyler basınç odalarında yapılmaktaydı. Deney bir vakum basınç odasına alınıp hava yavaş yavaş pompalanmaktaydı. Bireyin iç organlarındaki basınç ve dış basınç arasındaki fark arttıkça, insan yavaş yavaş diri diri patlamaktaydı. Böylece Japon doktorlar, pilotları için kabul edilebilir yüksek irtifa tavanını belirlemişlerdir.

Bazen insanlara düpedüz işkence edilip, sadece merak için yapılan deneyler de olmuştur.

Örneğin: − Deneklerin yiyecek veya su olmadan bırakılması;
− Vücutlarından diri diri bazı organlarının kesilmesi;
− Ellerinin ve ayaklarının kesilip sağ ve sol uzuvlarının yerlerinin değiştirilmesi ve geri dikilmesi;
− İnsan vücuduna at veya maymun kanının dökülmesi;
− Bireyin en güçlü X-ışını radyasyonuna maruz bırakılması;
− Havayla vücudunun kurutulması;
− Kaynar su ile birey vücudunun farklı uzuvlarının haşlanması;
− Elektrik akımına duyarlılığının test edilmesi;
− Ateş ve su ile bireye işkence edilmesi;
− Bir kişinin akciğerlerinin büyük miktarda duman veya gazla doldurulması;
− Bir kişinin midesine çürümüş doku parçalarının koyulması vb. Ancak, benzer ‘faydasız’ deneylerden pratik sonuçlar da ortaya çıkmıştır. Örneğin, bir kişinin %78’inin sudan oluştuğu sonucuna varılmıştır.

Üstelik 731. Birim çalışanları, Amerikan savaş tutsakları üzerinde çeşitli enfeksiyonlara yatkınlık derecesini, ve ayrıca özellikle de Anglosaksonların bulaşıcı hastalıklara karşı bağışıklıklarını incelemişlerdir.

Amaçları ABD ve BK’ya karşı en etkili bakteriyolojik silahlar hazırlamaktı. Tüm deneyler dikkatle belgelenmiştir. Kâğıtlar ve protokollere ek olarak, birimde yaklaşık 20 film ve kamera bulunmaktaydı. Bazı deneyler bir sanatçı tarafından kâğıtlar üzerinde kaydedilmiştir, çünkü o zamanlarda sadece siyah-beyaz fotoğraf çekilebiliyordu ve bu donma sırasında dokunun renginin değişimini yansıtamamaktaydı.
731. Birim’de her yıl yapılan deneylerde en az yaklaşık 600 insan ölmüştür. 1940 yılından 1945 yılına kadar, yani 5 yıl boyunca Pingfang istasyonundaki ölüm fabrikasından en az 3.000 kişi geçmiştir. 1940 yılına kadar kaç kişinin öldüğü bilinmemektedir. Japonların barbarca deneyleri sadece SS cellatlarının Dachau, Auschwitz, Sachsenhausen, KZ Ravensbrück’te yapan gaddarlıkları ile karşılaştırılabilmektedir. 2.1.2.2. Japonların Bakteriyolojik Sabotajları Bireyler üzerinde laboratuvar ve poligon bakteriyolojik silahların deneylerine ek olarak, 731. ve 100. Birimler savaş koşullarında yarattığı silahları pratik uygulama yoluna gitmiştir; Çin ve Moğolistan topraklarında bakteriyolojik sabotajlar gerçekleştirmiştir.
Örneğin, 1940 yazında, Ishii Shiro tarafından yönetilen ilk özel bakteriyolojik sefer, Orta Çin’deki askerî harekât alanına gönderilmiştir. 731. Birimin uçakları tarafından Ningbo şehri bölgesinde vebalı pirelerle düşman topraklarına yayılması sonucunda veba salgını patlak vermiştir. O zamanda Ningbo’da vebadan toplamda 99 kişi hastalanmış ve onlardan 98’i ölmüştür. 1941 yılında, Orta Çin’e yapılan ikinci sefer, Changde kentinde gerçekleştirilmiştir. Changde üzerinde geçen tek bir Japon uçağı 4 Kasım 1941 tarihinde bombalar yerine buğday ve pirinç taneleri, kâğıt parçaları, pamuklu içiriği vb. atmıştır. Bir süre sonra, kentin birkaç sakini aniden ölmüş, ardından ise çok sayıda ölümcül sonuçlara yol açan hastalıklar ortaya çıkmıştır. Cesetlere otopsi yapıldığında ölüm sebebinin veba olduğu tespit edilmiştir.

Orta Çin’e yapılan üçüncü sefer ise 1942 yılında gerçekleşmiştir.

Bu sefer daha dikkatli bir şekilde hazırlanmıştır. Ishii Shiro, Tokyo’ya dönüp 731. Birim bölümlerinin başkanlarının gizli toplantısında, Genelkurmay direktiflerine birimin, Çin ordusuna bakteriyolojik saldırı için Orta Çin’e büyük bir sefer göndermesi gerektiğini bildirmiştir. Saldırılar, Japon ordusunun sözde ‘stratejik çekilme’si sırasında demiryolu hattının yakınında gerçekleştirilecekti. Bu sefer için 731. Birim tarafından 130 kg paratifo ve sakağı bakterisi hazırlanmış, diğer ölümcül bakteriler ise Nankin’deki 1644. Birlik – o zamanda peçeleme amacıyla denen ‘Tama Birimi’ – tarafından hazırlanmıştır.
Yukarıda belirttiğimiz ülkeleri hedef alan agresif planlarına ek olarak, Japon militaristler sonraki zehirlemeler için SSCB’nin sınır bölgelerinde defalarca keşif yapmıştır. Kwantung Ordusu’nun Kurmayının direktifleri uyarınca 100. Birim, sistematik olarak sınırlara, birkaç yıl boyunca sabotaj amacıyla özellikle Üç Nehir (İng. ‘Three Rivers’, Rus. ‘Трехречье’) bölgesinde, sınır su kaynaklarını zehirlemek için bakteriyolojik gruplar göndermiştir. Japonya’nın SSCB ile savaş planlarında Voroshilov (Ussuriisk), Khabarovsk, Vladivostok, Blagoveshchensk ve Chita şehirlerine vebalı pirelerle dolu bombaları atmayı planladığı görülmektedir.
731. Birimin Yok Edilmesi Japonya’nın müttefiki Hitler’in Almanya’sı 1944 yılında son nefesindeyken, Kwantung Ordusu karargâhında SSCB ile savaş koşullarında veba pirelerin kullanılmasına yönelik bir ön toplantı düzenlenmiştir. Bu toplantının sonucunda, 1945 yılının ilk haftalarında, kimyasal ve bakteriyolojik savaşa hazırlanma çalışmalarına başlanmıştır. Ishii Shiro, 1945 yılı Mart ayında birimin adını 25202 olarak değiştirip Mayıs’ta bir toplantıda ‘üretimin arttırılması’ emrini vermiştir. Ishii Shiro’ya göre ‘Japonya ve SSCB arasındaki savaş kaçınılmazdı. Birimin tüm güçleri seferber edilmeli ve kısa bir sürede yetiştirilen bakteriler, pireler ve farelerin sayısı arttırılmalıdır.’

Sıçanların sayısının 3 milyona kadar artırılması emredilmiştir.

Sıçanlar ve farelerin yakalanması için arabalar üzerinde çok sayıda sıçan kapanlarını yükledikten sonra, yakalamaya sakinlerini seferber edip Harbin ve Çangçun sokaklarında sefer yapan ‘özel tugaylar’ organize edilmiştir. Birimde ise, tüm tesislerde, oturma yerlerinde bile, günün 24 saatinde kemirgenlerin üretilmesi için yaklaşık bir metre yüksekliğe sahip çitler kurulmuştur. 300 kg, yani yaklaşık bir milyar vebalı pirenin üretilmesi görevi verilmiştir. 1945 yazında, yoğun çalışma sonucunda 731. Birimde bakterilerin miktarı arttırılmıştır: 100 kg veba bakterisi dışında büyük miktarda tifo, kolera, dizanteri ve şarbon bakterileri de bulunmaktaydı.
Ancak, Japonya’nın kimyasal ve bakteriyolojik savaşı gerçekleşmemiştir. Birimin yöneticilerinin o zamanda yapabildiği tek şey böyle bir savaşı yoğun hazırlıklarla taklit etmekti. Japon müfrezeleri, Harbin’in Rus mahallesinde, Sovyet istihbaratının gözü önünde, açıkça fareler ve sıçanlar yakalamaktaydı. Japon komutanlığının planına göre, Kwantung Ordusu’nun yoğun bir şekilde bakteriyolojik savaşa hazırlanması bilgisi, SSCB için bir uyarı olmalıydı. Bu, Japonların inandığı gibi, Mançurya ile sınırda bulunan Sovyet Ordusunun komutanlığında dikkat uyandırmalı ve böylelikle askerî harekâtın patlak vermesini ertelemeliydi. Ancak onlar yanılmışlardı…

Sovyet Ordusu tarafından Japonya’nın Kwantung Ordusu’nun bozguna uğratılması, II. Dünya Savaşı’nın son aşamasının kilit olaylarından biri oldu.

Japonya’nın ‘Büyük Doğu Asya Ortak Refahı Alanı’ oluşturma planı (Mançurya, Çin, SSCB Uzak Doğu, Malezya, Hollanda, Hindistan, BK, Doğu Hindistan, Afganistan, Yeni Zelanda, Avustralya, Hawaii, Filipinler, Pasifik Adaları ve Hint Okyanusu adaları) gerçekleşememiştir. 9 Ağustos 1945 tarihinde ‘Sovyet tsunami’ (Sovyet Ordusu) tarafından Japon militaristleri bozguna uğratıldı fakat saldırıdan önce Ishii Shiro uyarılmıştır ve o en önemli uzmanlar, belgeler ve bakterilerle birlikte Mançurya’dan kaçmıştır.
731. Birime, ‘kendi takdirine göre’ – ‘izlerini saklayıp’ kaçmak – davranmak önerilmiştir. Birimin tahliyesi 10-11 Ağustos gecesi başlamıştır. 10 Ağustos’a doğru, birimde yaklaşık 40 esir vardı. Sıra dışı bir hapishaneden anlatabilecek canlı tanıkların bırakılmaması için tutukların yiyeceklerine potasyum siyanür koyulmuştur. O günde yemek yemeyenler ise kafeslerdeki gözetleme pencerelerinden makineli tüfeklerle öldürülmüştür. Cezaevi, dinamit ve 50 kiloluk bomba ile havaya uçurulmuştur. Ana binanın, laboratuvarların ve diğer tesislerin yıkılması görevi, bomba imha uzmanlarına verilmiştir.
Özel grup 13 Ağustos gecesin birimin ve faaliyetlerinin izlerini nihai tasfiyesini tamamlanmıştır. Şubeleri hariç, neredeyse 731. Birim personelinin tamamı kaçmayı başarmıştır. Fakat yenilgisinden sonra bile, ordu komutanlığı, birimin sırrını saklamak için tüm önlemleri almıştır. Sovyet Ordusu Mançurya’daki bütün kimyasal ve bakteriyolojik fabrikaları bulmuştur, ancak binalar bir enkaz yığını içindeydi. Etrafta, kalın duvarlı taş binaların kalıntıları, tarla bitkilerinden öldürücü virüslerin yetiştirildiği yakılmış büyük seralar bulunmaktaydı. Havada keskin asit fenik kokusu vardı; savaştan sonra uzun yıllar boyunca civar Çin köylerinde yaşayanlar garip hastalıklarla karşılaşmaya devam etmişlerdir…

Kaynak

Valeria Illiashenko, Uluslararası Hukukta Kimyasal ve Biyolojik Silahların Taşınmasına Yönelik Düzenlemeler

Nizamiye Medreseleri'nin Kuruluşu, Devrin Dini Politikasında Medreselerin Yeri Ve Bağdat Nizamiye Medresesi

Müslümanların başlıca eğitim kurumu olan medrese İslâm tarihinde eğitim ve öğretim kurumlarının genel adıdır. Arapça “dirâse” (derase) kökünden bir yer ismi olan medrese, okumak, anlamak, bir metni ezberlemek anlamlarına gelir. Medreselerin ilk olarak ne zaman ve nasıl ortaya çıktığı hakkında kesin bir bilgi bulunmamakla birlikte zaman içerisinde öğrenci sayısının artması, devletlerin genişlemesiyle idari kadrolara memur yetiştirme arzuları ve yöneticilerin, toplumda itibarı bulunan ilim adamlarının desteğini almak istemeleri gibi sebepler, eğitim-öğretim için yeni yerler aramayı zorunlu kılmış ve medreselerin ortaya çıkışında etkili olmuştur. George Makdisi’ye göre dini ilimlerin ve fıkıh eğitiminin verildiği mescitler ile ortaçağ’da eğitim verilen hanların gelişimi medreselerin ortaya çıkışını sağlamıştır.
J. Pedersen’e göre medreseler, çok eski dönemlerden beri bulunan camilerin devamı niteliğindedir. Ayrıca Emeviler ve özellikle Abbasiler döneminde Yunan klasikleri ile doğu eserlerinin Arapçaya tercüme edilmeye başlanması, Müslümanlar arasında felsefe, matematik, tıp, astronomi, fizik, kimya gibi ilim dallarının yayılmasına neden oldu. Bu durum da yeni eğitim-öğretim alanlarının açılmasını zorunlu kılmıştır. Özellikle Halife el-Me’mun döneminde çeviri faaliyetlerinin hız kazanması ve buna paralel olarak Beytü’l-Hikme’nin açılması el-Kindî, Fârâbî, İbn-i Sinâ, Sâbit b. Kurra gibi ilim adamlarının yetişmesini sağlamıştır. Bu kurum için Philip Hitti “Beytü’l-Hikme sadece bir tercüme merkezi değildir. Aynı zamanda bu müessese bir akademi, halka açık bir kütüphanedir” der. Hitti, Beytü’l-Hikme’yi İslâm’daki ilk medrese olarak kabul etmemesine karşın aynı kurumu ilk medrese olarak kabul edenlerde vardır.

İlk medreseler Belh ve Buhara’da Budist viharaları taklit edilerek ortaya çıktığı tezi hâlâ geçerlidir.

Cüveynî, Buhara adının da buradan geldiğini belirtmektedir. Özellikle Belh ve çevresinde medreselerin yoğunluk kazanması bölgede Budizm’in etkili olduğunu gösterir. Bununla birlikte medreseler Nizâmülmülk ile özdeşleştirilmiş ve bir kısım İslâm tarihçilerinin, medresenin ilk kurucusu olarak Selçuklu veziri Nizâmülmülk üzerinde ittifak ettikleri söylenmektedir. Nizâmülmülk tarafından kurulan Nizâmiye medreseleri’nin daha önceki medreselere nazaran uzun ömürlü olması, devlet tarafından desteklenmesi, İslâm dünyasında kalıcı izler bırakması, meşhur din adamlarının bu medreselerde görev alması ve eğitimin sistemli bir hale gelmesi sebebiyle İslâm dünyasında ilk medresenin Nizâmiye Medreseleri olduğu kanaatinin oluşmasına sebep olmuştur. Nizâmülmülk ile birlikte devlet adamları medreseler ile ilgilenmeye başlamışlar ve bu medrese tipi bundan sonra revaç bulmuştur. İbn Hallikân’ın, Medreseleri ilk kuran şahsın Nizâmülmülk olduğunu belirtmesine karşın, Subki ve Makrizi daha öncesinde medreselerin var olduğunu söyler.
Makrizi’ye göre ilk medrese Nişabur’da kurulan Beyhakiyye medresesidir. Yapılan araştırmalar Nizâmiye medreselerinden önce muhtelif bölgelerde medreselerin varlığını ortaya çıkarmıştır ki az önce belirttiğimiz gibi Nişabur’da Beyhakiyye Medresesinin kurulmuş olduğu kaynaklarda ifade edilmektedir. Gazneli Mahmud Gazne’de, kardeşi Sebüktegin Nişabur’da (Medrese-i Saidiyye), birer medrese yaptırmışlardır. İlk Selçuklu sultanı Tuğrul Bey’de Nişabur’da, veziri Kündüri ise Merv’de bir medrese yaptırmıştır. Bunlardan öncede Nişabur’da Şâfiî fakihi en-Neyşaburî için de bir medrese yapıldığı kaydedilmektedir.

Karahanlılarla birlikte medreselerin devlet eliyle kurulmaya başladığını belirten Cahit Baltacı, Arslan Gazi Tafgac Han’ın (öl. 1035) Merv’de bir medrese yaptırdığını söyler.

Barthold, X. Yüzyılda Horasan ve Maverâünnehir medreselerinin İslâmiyet’in yayılmasına büyük katkı sağladığını belirtir. Maverâünnehir bölgesinin, medreselerin kuruluşuna öncülük ettiğini söyleyen Nesimi Yazıcı’ya göre ise, bölgede bilinen ilk eğitim-öğretim kurumu Karahanlı hükümdarı Buğra Han’ın (1033–1056) Buhara’da Abdülaziz b. Salih el-Halvanî (öl. 1057) için yaptırttığı medresedir. Vakfiyesi günümüze kadar ulaşan medreselerden biri de yine Karahanlı hükümdarlarından İbrahim Tamgaç Han (1046–1067) tarafından 1066 yılında Semerkant’ta yaptırılan medresedir. Bu medresede eğitim Hanefi mezhebi esaslarına göre yapılmıştır. Yaptırılan tüm bu eğitim-öğretim kurumları ile Sünnîliğin müdafaası ve yayılması amaçlanmıştır. Bu ifadeler de görüldüğü üzere medreselerin kuruluşunda mezhep çekişmeleri de rol oynamıştır.
Kısacası kaynaklarda medreselerin ilk olarak nerde ve ne şekilde kurulduğu hakkında çeşitli rivayetler bulunmaktadır. Bu yüzden ilk medresenin kesin olarak kim tarafından kurulduğunu söylemek zor olsa da ilk medreselerin Orta Asya’da kurulduğu kesinlik kazanmıştır. Nitekim medrese tabiri ilk olarak, fakih Ebû Bekir Ahmet b. İshak es-Sıbgi (öl. 954) tarafından Nişabur’da kurulan “Dârüssünne” için kullanılmıştır.

Nizâmiye Medreselerinin Kuruluşu ve Devrin Din Politikası İle İlişkisi

İslâm bilim ve düşüncesi Büyük Selçuklular döneminde sadece siyasi yönden değil aynı zamanda ilim ve kültür yönünden de en parlak dönemlerinden birini yaşamıştır. İslâm toplumunun yönlendirilmesinde siyasi, sosyal ve kültürel etkiye sahip olan âlimlerin her zaman için toplumun önemli bir kesitini oluşturduğunu ifade etmiştik. Ayrıca dinin ya da Sünnîliğin korunması ve yayılması amacını devlet üstlenmiş olsa da bunu her zaman pratikte din adamları yaptığından Selçuklu devlet adamları bunun bilincinde olarak din adamlarını himaye etmişler ve onlar için eğitim-öğretim kurumları açmışlardır.
Nizâmülmülk, geçmiş hükümdarların bir kısmının ilim adamlarına yeterli maaş vermedikleri ve onları meşgul olacakları bir görevle görevlendirmedikleri için devletten uzaklaştıklarını ve devlete karşı aleyhte rol aldıklarını belirtmiştir. İşte bu sebeple de hem Selçuklu sultanları hem de devlet adamları ilim adamlarına gerekli alakayı göstermişlerdir. Nitekim Râvendî, “Râhat-Üs- Sudûr” adlı eserinde, Selçuklu sultanları ve devlet adamlarının ilme önem vermeleri ve âlimlere karşı hürmet etmelerinden dolayı Irak ve Horasan bölgesinde birçok âlimin yetiştiğini kaydeder.
Büyük Selçuklular da eğitim-öğretim faaliyetlerine ilk dönemlerden itibaren başlanıldığını bilmekteyiz ki Selçuklu sultanı Tuğrul Bey Nişabur’da, veziri Amîdülmülk el- Kündürî ise Merv’de birer medrese yaptırmışlardır. Medreselerin yanı sıra cami, mescit, zaviye, kütüphane gibi eğitim yapılabilen kurumların oluşturulması ve bu kurumlara vakıflar tahsis edilmesi ile İslâm dünyası eğitim ve kültür merkezi haline gelmiştir. Bu tür müesseselerin gerekli olduğunu söyleyen Agacanov’a göre, bunlar büyük ideolojik anlam ifade ediyor ve devletin hâkimiyetinin pekişmesinde büyük rol oynuyordu. Bu durum Selçukluların daha ilk dönemlerden itibaren ilme önem verdiklerinin bir göstergesidir. Ayrıca bu kuruluşlar devletin ilim ve kültür açısından yükselmesini sağlamıştır.

Büyük Selçuklularda eğitim ve öğretim bakımından İslâm dünyasında yeni bir dönemin başlangıcını oluşturan ve Alparslan zamanında Nizâmülmülk öncülüğünde Şâfiîliğin propagandasını yapabilmek amacıyla Şafiî mezhebi mensupları için yapılan Nizâmiye medreselerinin ise ayrı bir önemi vardır.

Daha önce kurulan medreselerden farklı özelliklere sahip olan Nizâmiye medreseleri, bu özellikleri dolayısıyla Nizâmülmülk ile özdeşleştirilmiş ve bir kısım İslâm tarihçilerinin medresenin ilk kurucusu olarak Nizâmülmülk olduğu kanısına varmalarına sebebiyet vermiştir.
Hakikaten İslâm dünyasında kalıcı izler bırakan Nizâmiye medreseleri, meşhur din adamlarının bu medreselerde görev alması, eğitim öğretim faaliyetlerinin belli bir sisteme bağlanması ve devletin himayesine alınması, müderrisleri maaşlı, ders programları tespit edilmiş, zengin kütüphaneleri ile donatılmış ve parasız eğitim-öğretim yapılabilme özellikleri ile daha önceki medreselerden ayrılmaktadır. Kurulan Nizâmiye medreseleri Sultanlar, vezirler, hatunlar gibi devlet kademesinde yer alan şahıslar üzerinde etkili olmuş ve eğitim-öğretim faaliyetleri hız kazanmıştır. İleride bahsedeceğimiz üzere Nizâmiye medreselerinin kurulmasıyla birlikte Şiî propagandasını yapmak için kurulan Dârü’l-ilimlerin karşısına Sünnî fikirleri ve inançları öğretecek ve yayacak bir medrese modeli ortaya çıkmış oldu.

Nizâmiye Medreselerinin Kuruluş Sebepleri ve İcra Ettiği Fonksiyon

Sünnî Birliği Oluşturma

Büyük Selçuklu Devleti’nin Sünniliği temsil etmesi ve onu koruması diğer taraftan Irak’ın hilâfet merkezi olması dolayısıyla Fatımîler’in mezheplerini yaymak ve Sünnîliğe darbe vurmak için bu bölgeye çok sayıda dâi (misyoner) göndermeleri sebebiyle Selçuklular Fâtımîlerle ilmi ortamda da mücadele etmek zorunda kalmışlardır. Şiî Fatımi Halifeleri (910–1171) Daru’l-Hikme (Bilgelik Evi) ve El-Ezher’den yetiştirdikleri propagandacılar vasıtasıyla hem mezheplerini yaymak hem de Abbâsi halifeliğine darbe vurmak amacındaydılar. Fâtımîler tarafından kurulan bu kuruluşların görevlerinden biri de Şiî propagandası yapmaktı ki bu kurumlar Şiî yöneticilerin ve dâilerin yetiştirildiği birer üs yani propagandalarının merkezi haline geldiler. Kısacası Fâtımîler’in eğitim politikaları İsmailiyye mezhebini yayma esasına dayanmaktaydı.
Ayrıca Fâtımîler güçlerini, bu tür eğitim-öğretim kurumlarında yetiştirdikleri ilim adamlarından almaktaydılar. Fatımîler amaçlarına sadece dâiler aracılığıyla değil aynı zamanda Hasan Sabbah’ın temsil ettiği Bâtınîlik fikir akımıyla da ulaşmak istemişlerdir. Çünkü Bâtınîler, Sünnîliğe darbe vurmak amacıyla kendilerine karşı çıkan din ve devlet adamlarını suikastle ortadan kaldırmaktaydılar. Nitekim Abdülkahir el-Bağdadî’nin “Bâtınîler İslâm dünyasına o kadar zarar verdiler ki bu zarar, Yahudi, Hıristiyan ve Mecusiler’in verdikleri zararlardan daha büyüktür. Hatta âhir zamanda çıkacak olan Deccâl’in vereceği zarardan da daha büyüktür. Nitekim Deccâl’in fitnesi kırk günden fazla sürmeyecekken Bâtınîler’in fitnesi kum taneleri ve yağmur damlalarından daha fazladır” sözleri Bâtınîlere karşı önlem alınması gerekliliğini çok açık bir şekilde ortaya koyar.
Nizâmülmülk siyasetnamesinde Bâtınîlere oldukça geniş yer vermiş ve “…Bugün iş, saray ve divanı onlarla dolduracak mertebeye gelinmiştir. Her Türk’ün peşinde bunların birçoğu koşmaktadır. Bunlardan kurtulmanın çaresi divan’ın Horasanlılardan (Bâtınî ve Râfızîler kastedilmekte) temizlenmesidir”. Bâtınîler güçlü oldukları zaman Müslümanlara ve İslâm beldelerine pek çok kötü işler yapan, uğursuz bir topluluk, islâmın ve padişahın düşmanıdırlar. Bâtınîlere bu kadar yer vermemizin nedeni de bunların inançlarının ne olduğunun ve nasıl çalıştıklarının bilinmesidir” diyerek bu konuda oldukça açıklayıcı bilgiler vermiştir. Devlet kademelerine alınmayan ve amaçları mevcut düzeni yıkmak olan Bâtınîlere karşı Selçuklular Ehl’i sünnet ulemasıyla da işbirliği yapıp fikri planda da Bâtınîliğe cephe almışlardır.

İslâm dünyasında bölünmüşlük yaratan bu sorun sadece askeri tedbirler alınarak çözüme kavuşturulacak gibi değildi. Selçuklu sultanları ve devlet adamları milli birlik ve bütünlüğü sağlama ve koruma adına Ehl-i sünneti savunan iyi yetiştirilmiş ilim adamlarının gerekliliğine inanmışlardır.

Bu amaçla sünni birliği oluşturma gayreti içerisinde olan Selçuklu sultanları da Şiîlik ve diğer Rafızî fikirlerle mücadele etmek yani Fatımîlerin propagandalarına karşı koymak için kültür faaliyetlerine girişmişlerdir ki Nizâmiye medreseleri bu doğrultuda kurulmuştur. Bu durum yapılan mücadelelerin askeri alanda sınırlı kalmadığını gösterir.
Vezir Nizâmülmülk, hem bu kurmuş olduğu medreseler ile hem de ilim adamlarına göstermiş olduğu teveccüh sayesinde “fakih” denilen ve kalabalık müntesibi bulunan ulemanın desteğini sağlamıştır. Nizâmülmülk bu uygulaması ile büyük bir devlet adamı ve politikacı olduğunu göstermiştir. Zira Nizâmülmülk, kendisini yerinden edebilecek rakiplerinin olduğu çalkantılı bir dönemde ulemânın desteğini alarak otuz yıl boyunca vezirlik makamında kalmıştır. Makdisi’nin belirttiği gibi Nizâmülmülk’ün uzun ömürlü başarısının teminatı cömertliklerine mazhar olan ulemâydı. Ehl-i sünnet inancını zararlı fikirlerden korumak ve devletin siyasi ve dinî otoritesine zarar verecek olan görüşler sebebiyle Şiîlik ve diğer Rafızî fikirlerle mücadele etmek Selçukluların temel siyasetlerinden biri olmuştur.
Görüldüğü üzere Nizâmiye medreseleri Sünnî esasları ve bu esasları müdafaa edebilen din adamları yetiştirmek amacıyla kurulmuştu. Bu açıdan Şiî düşüncelere karşı medreselerin rolü inkâr edilemez. Nizâmülmülk bu amaçla İslâm dünyasında şöhret bulmuş birçok Sünnî âlimi medreselere davet etmiş ve onları medreselerde görevlendirmiştir. Böylece Orta Asya’dan Endülüs’e kadar birçok bölgede medreseler açılarak dini bir birliktelik hedeflenmiştir. Kısacası Selçuklular Sünnî inanç birliğinin sağlanması ve devletin resmi, siyasal ve dinî ideolojisinin ikame edilmesi politikasını gütmüşlerdir.

Buradan yetişen öğrencilerde gittikleri yerlerde Nizâmiyenin fikirlerini ve metotlarını yaymaya çalışmışlardır.

Yani bir anlamda Sünnîliği ve Selçuklulara bağlılığı propaganda etmişlerdir. Nizâmülmülk’ün getirdiği dini hedefin ortaya konulması meselesi, daha sonraki dönemlerde okul kurucuları tarafından benimsenmeye başlanmıştır. Meselâ Mâlik Âdil Muhammed b. Ebu Bekr 1224 yılında Kahire’de Kâmiliyye medresesini kurarak burada Şâfii fıkhının öğretilmesini şart koşmuştur. Doğu İslâm dünyasında eğitim kurumlarının ilk kez bu denli geniş kapsamlı olarak devlet tarafından himaye edilmesi ve devletin bir fonksiyonu haline gelmesi Nizâmiye medreselerini önemini daha da artırmıştır.
Büyük Selçuklu Devleti ile Fatımîler’in birbirlerine karşı uygulamış oldukları politikaları göz önüne alırsak medreselerin bu amaç doğrultusunda kurulmuş olduğunu söyleyebiliriz. Selçuklular Şiî ve Râfızî fikirlere karşı Sünnîliği korumak adına yapmış oldukları faaliyetler ile Sünnî birliği oluşturma gayesini gütmüşlerdir. Selçuklu sultanları ve devlet adamları bu amaçla Sünnî akideye mensup din adamlarını devlet himayesine alarak gerekli ilgi ve alakayı göstermişlerdir. El Bundari Nizâmiye medreselerini önemini vurgulamak ve icra etiği fonksiyonu belirtmek için “Medrese-i Nizâmiye tamam oldu ve işler intizama girdi.
Şeriat hamillerinden hakiki adamlar oraya girdi ve yerleşti. Şeyh Ebu ishak eş-Şirazî orada ders okutup ortadan kaybolmuş ilimleri diriltti ve hakkı batıldan ayırt etti” ifadelerini kullanır. Yine El-Bundari Nizâmiye medreselerinin icra ettiği fonksiyonu ve toplumun medreseye olan inancını “Onun zamanında memlekette necip bir nesil yetişti. Babaların, çocuklarını, Nizâmülmülk meclisinde bulundurup ona tekarrüple mahzuz olmak için, onları talim ve terbiye etmelerine saik kuvvetli oldu. Zira o, her kimseyi, onda görülen fazıl ve rüşde göre, lâyık olduğu mertebeye çıkarırdı. Herhangi bir belde de, ulûmda temeyyüz ve tebahhur etmiş bir kimse görürse, onun için medrese bina ederdi” sözleriyle dile getirir. Böylelikle medreselerde Sünnî inanç esaslarını Şiî-Bâtınî düşüncelere karşı koruyacak ve geliştirecek kişiler yetiştirilmek istenmiştir. Bu şekilde Nizâmiye medreseleri eğitimde dini hedefi ortaya koymuştur.

Toplumun Kontrol Edilmek İstenmesi

Nizâmiye medreselerinin kuruluş sebeplerinden biri de daha doğrusu Nizâmülmülk’ün amaçlarından birisi de devletin temellerini sağlamlaştırma ve toplumu kontrol etmekti. Çünkü Nizâmülmülk’ün çekindiği iki grup vardı ki bunlardan biri potansiyel bir güç oluşturan isyancılar (Bâtınîler) bir diğeri toplum içersindeki iktidar hırslıları ve ulemâ idi. Özellikle Fatımîler tarafından yetiştirilen ve İslâm âleminin birçok bölgesine gönderilen dâiler, Şîi düşünceleri yayarken Bâtınî fedaileri de Selçuklu ülkesinde yapmış oldukları suikastler ile toplumun huzurunu ve psikolojisini bozmaya başlamışlardı. Bu durum Sünnî toplum üzerinde oldukça etkili olmuştur. Bunun için Nizâmülmülk dilenci ve sufi kılığında dikkat çekmeden etrafı denetleyebilen casuslar oluşturmuştur. Böylece kaldırılan istihbarat teşkilatının bıraktığı boşluğu bu şekilde doldurmuş oluyordu.
Casusların amaçları, ülkenin hiçbir köşesinde hiçbir şeyin gizli kalmaması için haber getirmekti. Bu sistemi Selçuklu ideolojisini desteklemeye yönelik bir ideolojik araç olarak kullanmak isteyen Nizâmülmülk’ün amacı, hem isyancılar hem de toplum üzerinde istediği denetimi daha doğrusu medreseler vasıtasıyla toplumun yönlendirilmesini sağlayabilmekti. Çünkü ülkede asayiş ve güveni temin edebilmenin yolu hem devlet görevlilerini ve toplumu denetim altında tutabilmek hem de iyi organize olmuş bir haber alma teşkilatına sahip olmaktı. Nizâmülmülk casusları da muhtemelen medresede görev alan dikkat çekmeyen sufi ve dervişler arasından seçmiştir.
Bâtınîlerin kendilerini tasavvuf kisvesi altında gizlemeleri ve Sûfîler ile dervişlerin toplum üzerindeki olumlu etkisini -birlik ve beraberliği sağlama- göz önüne alırsak neden böyle bir yol seçildiği kendiliğinden ortaya çıkar. Toplumdaki itibarları dolayısıyla halifelerin yardımcıları olarak görülen âlimler, İslâm toplumunun yönlendirilmesinde siyasi, sosyal ve kültürel bir etkiye sahip olmuşlardır. Bu yüzden din adamları toplumun önemli bir kesimini oluşturmuştur. Bunun bilincinde olan Selçuklular ve özellikle Nizâmülmülk’de halkı kontrol etmek, onların muhabbetini kazanmak, onları kendilerine kabul ettirip sevdirebilmek amacıyla âlim ve ediplere hürmet ve ikramda bulunmaktan kaçınmamış ve onlar için eğitim-öğretim kurumları açmıştır. Dolayısıyla Nizâmülmülk hem haber alma teşkilatı hemde ulemâ ile toplumu kontrol etmek ve Batınîler’in faaliyetlerine engel olmak istemiştir.

Mezhepler Arası Dengenin Sağlanmak İstenmesi

Bu dönem mezhep farklılıklarını göz önüne alırsak tartışmaların genelde dini konular üzerinde yapıldığını söyleyebiliriz. Çünkü Selçukluların kurulduğu bu dönemde o kadar çok mezhep ve meşrep farklılıkları göze çarpmaktaydı ki halkın zihninde mezhepler konusunda farklı düşünceler mevcuttu. Bu açıdan Ehl-i sünnet anlayışını benimseyecek ve halka benimsetecek, ilmî konularda halkı bilinçlendirecek ilim adamları gerekliydi. Bunu da planlı ve programlı bir şekilde yapabilecek kurum medreseydi. Tabi ki medreseler sadece Sünnî inancı Şiî Fâtımîler’in propagandalarından korumak için kurulmamıştı.
Özellikle Şâfiîler’in Hanefîler ve Hanbelîler ile mücadeleleri sık sık yaşanmaktaydı. Tuğrul Bey döneminde vezir Kündürî’nin Mu’tezile mezhebine mensup olmasından ötürü bu mezhebi ihya etmek istemesi ve siyasi ihtiraslarına yenik düşmesi Eş’ârî-Mu’tezile arasındaki mücadeleleri tekrar başlattı. Kündürî’nin Eş’ârîlere karşı uygulamış olduğu politika neticesinde iki mezhep arasındaki dengenin Eş’ârîlik aleyhine bozulmasına neden oldu. İşte böyle bir ortamda Vezir Nizâmülmülk Ebu İshak eş-Şirazi’ye yazmış olduğu mektupta “ …Biz bu medreseyi (Nizamiyye) anlaşmazlık, ikilik ve ayrıcalık yapılması için değil, bilim ehlinin ve onların işlerinin korunup desteklenmesi için inşasına giriştik” medreselerin kuruluş amacını belirtmekteydi.
Şâfiî mezhebine mensup Nizâmülmülk’ün vezir olmasından sonra, bulundukları şehirleri terk eden Şâfiî âlimler tekrar geri dönmüşler ve kendilerine medreseler yapılmıştır. Bu durum devletin politikasının değiştiğinin çok açık bir göstergesiydi. Her ne kadar vezir Nizâmülmülk, mezhepler arasında bir ayrımcılık gütmedikleri belirtmiş olsa da onun “Biri Hanefî, diğeri Şafiî mezhebi olmak üzere insana iyiyi ve doğruyu gösteren iki mezhep vardır. Bunların dışında kalanlar ise bid’at’tır ve şüphelidir” sözleri ile Nizâmiye medreselerine alınan personelin vakfiye şartları gereğince büyük bir çoğunluğunun Şâfiî mezhebine mensup olması Şâfiî mezhebinin ön planda tutulduğunun belirtisiydi. Kısacası Nizâmülmülk, Sünnî mezhepleri cezalandırmadan Şâfiî ve Eş’ârîliğe ılımlı bir destek vermiştir.

Mehmet Çelik, Şâfiî mezhebinin ön plana çıkmasının sebebini eğitim politikasını Nizâmülmülk’ün yürütmesine ve ulemâ arasındaki tabanın da buna müsait olmasına bağlar.

Tuğrul Bey döneminde Şâfiîlere uygulanan yanlış politika sonucunda devlete küstürülen Şâfiîler muhtemelen bu dönemde tekrar devlete kazandırılmak istenmiştir. Açıkçası Nizâmülmülk’ün yukarıdaki ifadeleri Tuğrul Bey döneminde bozulan dengenin yeniden kurulmak istenmesinin bir göstergesidir.
Nizâmülmülk, kendinden önceki vezir Kündürî gibi mensubu bulunduğu mezhepte aşırılığa kaçmamış ve mezhepler arasında bir denge oluşturmak istemiştir. Kendi mezhebini ön plana çıkarmış olsa da mezhepler arasında ayrımcılığa ve büyük olaylara neden olacak politikalar gütmemiştir. Kendisine Hanbelî âlim Abdullah El-Ensâri şikâyet edildiği zaman mezhebinde taassup göstermemiş Abdullah El-Ensarinin haklılığını ortaya çıkarmıştır. Yine Hanbelîler ile Şafiîler arasındaki olaylar neticesinde Nizâmülmülk Ebu ishak Eş-Şirazi’ye bir mektup yazarak mezhepler arası dengenin korunması gerekliliğini çok açık bir şekilde vurgulamıştır. Nizâmülmülk bu mektubunda Şirazi’ye:
“…Mezheplerde bir tarafı bırakıp öteki tarafa yönelmek, doğru (vâcib) değildir. Bu hususta ki ne hükümdar siyasetini ve ne de halka adalet anlayışını biz, vâcib görmüyoruz. Biz, fitneyi körüklemektense sünneti (Peygamber’in söz ve fiillerini) teyid etmeyi, aha uygun görürüz” diyerek mezhepler karşısındaki tutumunu sergilemiştir.
Nizâmülmülk, Şâfiîliği ve Hanefîliği himaye etmek suretiyle, Sünnî mezhep kavgalarını durdurmayı ve Sünnî gruplar arasında bir birlik oluşturmayı düşünmüştür. Bu siyasetinin temel aracı da medreseler olmuştur.

Devlete Bağlı Bürokratlar Yetiştirilmesi

Nizâmiye medreselerinin kuruluş gerekçelerinden biri de devletin ihtiyaç duyduğu idarî ve mülkî memur kadrosunu yetiştirmekti. Bunun içinde kendi imkânları ile zor şartlar içerisinde okumaya çalışan ihtiyaç sahibi öğrencilerin okumalarını kolaylaştırmak gayesi ile medreseler onların hizmetine sunulmuştur. Siyasi bir dehâ olan Nizâmülmülk, ihtiyaç sahibi bir öğrencinin kendisine maddi imkânlar sağlayan bir kurumun temsil ettiği mezhebi, kendi mezhebi olarak benimsemek durumunda kalacağının bilincinde idi. Bu amaçla, din adamlarını destekleyerek onlara yeni öğrenciler kazanmalarında yardımcı oldu. Nitekim bu şekilde yetiştirilen öğrenciler devletin ihtiyaç duyduğu bu kadrolara atanmışlardır ki bu durum medreselerde tek tip bürokrat yetiştirilmek istendiğinin bir kanıtı olsa gerek. Bu açıdan idari ve mülkî kadrolara memur yetiştirme ihtiyacı da medreselerin kuruluşunda etkili olmuştur.
Nizâmülmülk medreseleri kurmakla hem kültür ve eğitim alanında bir kalkınma hemde yeni kurulmuş olan devlete liyakatli memur temin etmek amacını hedeflemiştir. Bu durum devlet hizmetine girmek isteyen kabiliyetli gençleri de teşvik etmiştir. Zira Tuğrul Bey döneminden itibaren Selçukluların devlet kademelerine memur tayin etmekte güçlük çektikleri anlaşılmaktadır. Bağdat’ta bir hekim bir amîd’in vücudunun yara bere içinde olduğunu görmüş ve durumu vezir Kündürî’ye anlatmıştır. Kündürî cevaben “Devlet teessüs ederken aşağı tabakadan birçok kimseler istihdam edildi. Böyle haller bu sebeptendir” diyerek devletin bu konuda sıkıntı yaşadığını belirtmiştir.Medreseler, devletin tam istediği vasıfta insanlar yetiştirebilmekteydi. Devleti bölmeye çalışan Şiî-Bâtınî düşünce karşısında Sünnî düşünceyi geliştirecek kişiler yetiştirmek esas hedefti.

Bu açıdan medreseler sadece din adamı yetiştirmek gayesi ile kurulmamıştır.

George Makdisi’nin belirttiği gibi ihtiyaç sahibi bir öğrenci, birisi kendisine maddi destek sağlayan diğeri sağlamayan iki kurum arasında kolaylıkla tercihini yapacak ve tercih ettiği kurumun temsil ettiği mezhebi kendi mezhebi olarak benimsemek durumunda kalacaktı. Nitekim bu medreseden yetişen birçok öğrenci aynı siyasi ve dini düşüncelere sahip olarak gittikleri yerlerde Nizâmiyenin fikirlerini ve metotlarını yaymışlardır.
Görüldüğü üzere medreselerde özellikle Sünnî birliği oluşturma, toplumu kontrol etme, devlete bağlı ilim adamı ve bürokrat yetiştirme, eğitim sistemini merkezileştirme, mezhepler arası denge sağlamak gibi amaçlar güdülmüştür. Fakat medreselerin kuruluş gerekçeleri sadece bunlarla sınırlı değildir. Biz burada önemli gördüğümüz ve medreselerin özellikle faaliyette bulunduğu icraatları anlatmaya çalıştık. Bunların yanı sıra medreselerde sûfî insanlar yetiştirmekte amaçlanmıştır. Sultan Alparslan’ın Kutalmış isyanı sırasında durumdan endişelenmesi üzerine, Nizâmülmülk:

“Ey hükümdar! Korkma. Çünkü ben senin için öyle bir ordu hazırladım ki bu ordu hangi askerle savaşacak olursa onu mutlaka kırıp geçer” diyerek endişelenmemesini söylemiştir.

Sultan “Bu ordunun askerleri kimlerdir” dediği zaman Nizâmülmülk cevaben:
“Ben senin için “gece ordusu” denilen bir ordu kurdum. Bu ordunun askerleri öyle kimselerdir ki senin askerlerin gece uyudukları zaman, bu gece askerleri senin için dua ederler, namazlarında ve halvetlerinde teveccühte bulunarak senin muzaffer olmanı dilerler. Askerlerin okları bir milden öteye geçmezken, onların okları, dua ve yalvarma ile yedi kat göğe kadar ulaşır. Onlar âlimler, fakihler ve salih kimselerdir” demiştir.
Sultan Alparslan ile Nizâmülmülk arasında geçen bu diyalogdan da Nizâmiye medreselerinde duası makbul, zahit ve sûfî insanlar yetiştirmek amaçlandığı ortaya çıkmaktadır. Ayrıca bu durum Nizâmülmülk’ün tasavvuf yönünü göstermesi açısından da önemlidir.

Bağdat Nizâmiye Medresesi

Nizâmiye medreseleri içerisinde en meşhuru Bağdat nizâmiye medresesi olmasına karşın Alparslan zamanında kurulan ilk medresenin İmamü’l-Harameyn Cüveynî için kurulan Nişabur medresesi olduğu ifade edilmektedir. Nizâmiye Medreselerinin nasıl kurulduğu hakkında genelde Zekeriya Kazvini’nin aktardıkları esas alınmaktadır. Buna göre Sultan Alparslan, vezir Nizâmülmülk ile Nişabur’da bir caminin önünde kendisine selam vermeyen, elbiseleri perişan gençleri görünce Nizâmülmülk’e bunların kim olduğunu sormuş; vezir de sultan’a:
“Onlar, insanların en şereflileri olup, dünya nimetinden zevk almayan ilim talipleridirler” cevabını vermiştir.
Bunun üzerine Alparslan, kendilerine kalabilecekleri bir yer yapılmasını emretmiş ve bu şekilde medrese yapımına başlanmıştır. Bunun dışında “Siracü’l-Müluk” adlı eserin yazarı Turtuşi’nin aktardığına göre Ebû Said Sufi adında bir şahıs Nizâmülmülk’e gelerek “Ben senin için Bağdat’ta dünya da benzeri olmayan büyük bir medrese inşâ edeyim, bununla adın kıyamete kadar dillerde dolaşsın” demiş ve vezir de bu işi yapmasını emretmiştir. Bağdat Nizâmiye medresesi de bu şekilde yapılmış ve hizmete girmiştir.
Dicle nehrinin doğu kıyısına yapılan Nizâmiye medresesi’nin bânisi hakkında kaynaklarda farklı isimler mevcuttur. M. Altay Köymen, Corci Zeydan, İbrahim Kafesoğlu, Ahmet Çelebi, Mahmut Karakaş gibi araştırmacılar medreseyi Nizâmülmülk’ün vekili sıfatıyla Ebu Sa’id es-Sufi’nin yaptığını belirtirken, Asad Talas, Ebu Sa’d en-Neyşâburi’nin, Abdülkerim Özaydın ise Ebu Sa’id el-Kâşi’nin medresenin yapımını üstlendiğini belirtir. Kısacası kim tarafından yaptırılmış olursa olsun hoca ve öğrencilere özel odalar, dershaneler, mescit, kütüphane, yatakhane gibi bölümlerden oluşan ve bir külliye niteliğinde olan Bağdat Nizâmiye medresesi Selçukluların ve özellikle Nizâmülmülk’ün İslâm dünyasına kazandırdığı bir kültür müessesesidir.

Bağdat Nizâmiye medresesinden sonra Belh, Nişabur, İsfahan, Rey, Herat, Basra, Merv, Taberistan ve Musul gibi bir çok yerde de medreseler yapılmıştır.

Medresenin bir cephesine “Nizâm’ül-mülk” yazıldığı için Nizâmiye adıyla anılan Bağdat Nizâmiye medresesinin etrafına gelirleri medreseye verilmek üzere muhtelif çarşılar yapılmış, hanlar, hamamlar satın alınarak medreseye vakfedilmiştir. Ebu İshak eş-Şirazî için yaptırılan Bağdat Nizâmiye medresesinin kütüphane müdürlüğüne de Şeyh Hatip Tebrizî getirilmiştir.
Bağdat valisi Ebû Sa’d el-Kâşî tarafından düzenlenen Bağdat Nizâmiye medresesinin açılışına (22 Eylül 1067 Cumartesi) Nizâmülmülk katılamamıştır. Bağdat ileri gelenlerinin hazır bulunduğu açılış töreninde daha önce kararlaştırıldığı üzere eş-Şirazî ilk dersi verecekti. Lâkin eş-Şirazî medresenin yapıldığı arazinin, halktan gaspedilmiş bir arazi olduğu düşüncesine kapılmış ve ders vermeyi kabul etmeyerek açılış törenine de katılmamıştır. Kendisini bu düşünceye iten neden ise bir çocuğun “Sahiplerinden zorla koparılan toprağın bir kısmında kurulan bu müessesede nasıl eğitimi kabul edersiniz?” sözleri olmuştur.
M. Asad Talas’ın belirttiği üzere burada Nizâmiye’nin Şiî inançlara karşı kurulmuş olduğunu hatırlarsak bu çocuğun Batınîler tarafından daha ilk baştan Sünîliğe darbe vurmak amacıyla gönderilmiş olduğu akla gelebilir. Eş-Şirazî’nin gelmemesi nedeniyle Ebu Sa’d el-Kâşî’nin ricası ile Ebu Nasr İbnü’s-Sabbağ medresede ilk dersi vermiştir. Halife göndermiş olduğu mektupta kendisine:

“Acemlerle (Selçuklular) olan durumumuzu biliyorsun. Bu olayın sorumluluğunun da bana yüklenmesinden endişe duymaktayım” diyerek medresede ders vermesini rica etmiştir.

Bu, halife’nin Selçuklulardan çekindiğinin bir göstergesi olsa gerek. Ayrıca Nizâmülmülk, bu olayda Bağdat valisi el-Kâşî’yi sorumlu tutmuş ve tehdit etmiştir. Bu durum da Nizâmülmülk’ün dolayısıyla devletin medreseye ne kadar önem verdiğinin kanıtıdır.
Vezir Nizâmülmülk, medresenin muhtelif ihtiyaçlarını karşılamak üzere bir vakıf tahsis etmiş ve medresenin vakfiye şartları da kendisi tarafından hazırlanmıştır. Vakfiye şartları Irak valisi Ebu Nasr tarafından Bağdat’ın ünlü simalarının bulunduğu (Halifenin veziri Fahrü’d-devle’nin oğlu Ebu’l-Kasım İbn Cehir, Hâşimilerle Ali evladının nakibleri, eşraf, kâdı’l-kudât vs.) bir törende okunmuş (14 Nisan 1070) ve vakıf için belirlenen bu şartlar çarşının kapısına asılmıştır. Vakfiye şartlarında medresenin Şafiîler için yaptırıldığı, medreseye vakfedilen arazi, çarşı ve dükkânlardan elde edilen gelirlerin mezhep mensuplarına tahsis edildiği, medreseye Şafiî bir fıkıh müderrisi, vâiz, kütüphane için kütüphaneci vardır. Ayrıca Arap dili ve gramerini öğretecek bir dilci, Kur’ân-ı Kerim okumayı öğretecek bir öğretmen ve kapıcıların da Şafiî olması gerektiği belirtilmiştir. Ayrıca medresede görev alan personele vakıf gelirlerinden belli miktar tahsisat ayrılacağı ve vakfın idaresinin Nizâmülmülk ile çocuklarına ait olduğu vakfiye şartlarında kaydedilmiştir. Nitekim Makdisi’ye göre Nizâmülmülk, Nizâmiye medreselerini kendinin ve kendinden sonra çocuklarının denetiminde bulunmak üzere kurmuştur.
Medreselerin kuruluş gerekçelerinden biri insanlara ilmi konularda faydalı olabilecek, kafalarındaki soru işaretlerini giderebilecek bir ortamı sağlamaktı. Bu durum medresede okutulan derslere yansımış olmalı ki; vakfiye şartlarında belirtilen esasları da göz önüne alırsak medresede bu amaca uygun derslerin okutulduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü medresede Kur’ân-ı Kerim, Fıkıh, Tefsir, Hadis, Kelâm, Tasavvuf, Nahiv, Sarf vb. dersleri okutulmaktaydı. Eğitim-Öğretimin ağırlık merkezini dini ilimler oluşturmasına karşın bunların dışında Dil, Edebiyat, Tarih, Aritmetik gibi müsbet ilimlerde yer almaktaydı. P. Hitti’nin ifadesiyle medresede temel yapıyı Kur’ân, Arap şiiri ve edebi ilimler teşkil etmekteydi.

A.K.S. Lambton, M. Asad Talas, Abdülkerim Özaydın gibi araştırmacılar Nizâmiye medreselerinde okutulan fıkıh ve kelâm derslerinin Şafiî ve Eş’ârî usulüne göre okutulduğunu yazarlar.

İbnü’l-Esir ve İbn Kesir’in kaydına göre Şâfiî fâkihi Ebu Abdullah et-Taberi Nizâmiye medreselerinde Şâfiî fıkhı okutmaktaydı. İbnü’l Cevzi ve Subki’ye dayanarak bilgi veren Ahmet Ocak’ta medresede Şâfiî fıkhı ve Eş’ârî kelamının okutulduğunu belirtir. Bunun yanı sıra George Makdisi, Bağdat Nizâmiye müderrisi Şirazi’nin usûlu’l-fıkıhta (hukuk teorisi ve metedoloji) Eş’ârî karşıtı olduğunu belirtmesi medresenin Eş’âri kelâmı öğretmek gibi bir amacının olmadığını akıllara getirir.
Ebu’l-Hüseyin İdris b. Hamza b. Ali, Ebu’l-Fütûh Es’ad b. Ebu Nasr el Mehini, Hasan b. Selman, er-Radi Ebu’l-Hayr İsmail el-Kazvini gibi daha birçok müderrisin Şâfiî mezhebine mensup fâkihler olduğunu düşünürsek okuttukları derslerde Şafiî fıkhı usulünü esas almaları normaldir. Ayrıca vakfiye şartlarında belirtilen hususları dikkate alırsak bunun mümkün olduğunu söyleyebiliriz. Bunlara ilaveten birçok kaynak medreselerin Sünnî Eş’âri ekole ait fikirlerin öğretilmesi amacıyla yani Şâfiîler için kurulduğunu yazmaktadır. Netice olarak bu amaçla kurulan bir medresede Şafiî fıkıh usulünün ve Eş’ârî kelâm doktrininin verilmesi gayet doğaldır.
Yararlanılan Kaynaklar
Ahmet Dayandı, Alparslan Zamanında Büyük Selçuklu Devleti’nin Dini Siyaseti
Ahmet Gül, Osmanlı Medreselerinde Eğitim-Öğretim ve Bunlar Arasında Dâru’l-Hadislerin Yeri
John Pedersen, “Mescid” maddesi, İA, Cilt:8
İbrahim Kafesoğlu, Selçuklu Tarihi
Corci Zeydan, İslâm Medeniyeti Tarihi, 3. Cilt
Vladimir Barthold, Orta Asya
Cahit Baltacı, XV. ve XVI. Asırlarda Osmanlı Medreseleri
Montgomery Watt, İslâm
Aydın Çelik, Fâtımî-Selçuklu
Bernard Lewıs, İsmaililer
Müneccimbaşı Tarihi
Abdülkerim Özaydın, Nizâmiye
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Ahmet Dayandı’ya aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

İslam Tarihinde Coğrafya Biliminin Gelişimi Ve Önemli İsimler

İslam tarihinde devlet oluşumuyla birlikte, fetih faaliyetleri başlamış ve kısa sürede de sınırlar genişlemiştir. Şam, İskenderiyye, Horasan gibi önemli şehirlerin fethedilmesi ve bu bölgelerdeki insanlarla etkileşim sonucunda Müslümanların bilimsel faaliyetleri hızlanmaya başlamıştır. Yeni kültürlerle karşılaşılan ilk dönemlerden itibaren tercüme faaliyetlerine önem verilmesi bilimsel gelişime büyük katkı sağlamıştır. Bunun yanında Müslümanlar arasında yaşanan siyasi gelişmeler sonucu ortaya çıkan büyük günah meselesi, iman amel ayrımı gibi itikâdî tartışmalar, hızlı bir biçimde ilmi eserlerin yazılmasına ve ilmi literatürün oluşmasına neden olmuştur. Hicri üçüncü yüzyıldan itibaren özgünlüğün artması ve Halife Me’mun’un (198-218/813-833) tercüme ve bilimsel faaliyetlere verdiği destekle birlikte gelişmeler hız kazanmıştır. Bu gelişim sürecinde bilim dallarının tedrici bir biçimde müstakil olarak ortaya çıkmaya başladığı görülmektedir. Coğrafya literatürünün oluşumu da bu süreçte meydana gelmiştir. Öncelikle, bu literatürün, özellikle de konumuz itibariyle beşeri coğrafya eserlerinin örnekleri olan klasik coğrafya eserlerinin oluşum sürecini, gelişimde etkili olan faktörlerle birlikte ele almak gerekmektedir.

İslam Coğrafyacılığının Oluşum Süreci

İslam öncesi Arap toplumunun çöllerde hayatını geçirme, ticaret faaliyetleri yürütme ve seyahat etme gibi sebeplerle temel coğrafi bilgilere sahip olduklarını düşünmek mümkündür. Yıldızlara ve gök cisimlerine önem vermeleri, Şiirlerinde bu unsurların yer alması, bir takım bilgilere sahip olduklarını göstermektedir. İslamiyet’in ardından askeri seferlerin coğrafi bilgi gerektirmesi, namaz, oruç ve özellikle de hac gibi ibadetlerin coğrafyayla ilişkili olması, fethedilen yerlerde idarenin yeniden yapılandırılması ve gelirlerin toplanabilmesi için bölgeyi ayrıntılı bir biçimde tanımanın gerekliliği, siyasi gelişmelerle birlikte ticari münasebetlerin artması ve farklı kültürlerle kurulan yeni ilişkiler coğrafi bilgilenme sürecinde etkili olmuştur. Dolayısıyla coğrafi çalışmalarda siyasi, idari, ekonomik ve ilmi hususların etkili olduğunu söylemek mümkündür.
Coğrafi literatürün oluşumunda temel etken, siyasi ve idari ihtiyaçlar olmuştur. Bilindiği üzere Abbasiler döneminde, İslam Devleti geniş sınırlara ulaşmıştır. Bu durumda merkezi yönetimin tüm coğrafyaya hâkim olabilmesi için, her bölgede yaşayan insanların sosyal durumundan, vergilendirilmesinden ve terkibinden, eyaletlerin şehirlerinden ve bu şehirlerin konumlarından, nüfus durumlarından haberdar olunması gerekiyordu. Bir bölgeye atanacak olan vali, kadı ve vergi memuru gibi görevlilerin de görevlendirildikleri bölge hakkında bilgi edinmesi gerekiyordu. Bu idari ihtiyaçlar coğrafya ilmiyle ilgilenmeyi bir gereklilik haline getirmiştir. Bu ihtiyaçları gidermeyi amaçlayan posta kurumuyla birlikte coğrafya literatürünün temeli de atılmıştır.
Hz. Peygamber ve Halifeler döneminde, elçilik sistemiyle sağlanan bölgeler arası haberleşme, Muaviye’nin İran ve Bizans’ı örnek alarak kurduğu berîd yani posta teşkilatı ile birlikte sistemli hale getirilmiştir. Halifeler döneminde bu teşkilat sadece haberleşme için kullanılırken, Emeviler döneminde buna istihbarat görevi de dâhil olmuştur ve bu teşkilatın, halkın siyasi tutumunu rapor etmeleri gerekmiştir. Abbasiler döneminde yeniden düzenlenen berîd teşkilatı, halifenin tüm bölgelerde isteklerine cevap verebilecek düzeye getirilmiştir.
Halife el-Mansur, posta görevlisi olan sahibu’l-berîdi, kadı, emniyet amiri ve haraç reisi ile birlikte devletin muntazam yönetilmesi için gerekli olan dört görevliden biri olarak saymıştır. Bu durum berîd teşkilatının önemini göstermektedir. Yolların, bölgeler arası mesafelerin ve konaklama şartlarının ayrıntılı kayıtlarını tutan posta görevlileri, coğrafya literatürünün başlangıcını oluşturmuşlardır. Bu kayıtlara fiziki ve ilk coğrafi bilgilerin eklenmesiyle yazılı literatür gelişmeye başlamıştır. İbn Hurdazbih (ö.300/912-3) ve Kudame b. Cafer (ö.337/948) idari görevleri nedeniyle eserlerini kaleme almış olanlara örnek gösterilebilir.

Kültürel Temas

Posta görevlilerinin yanında, halifeler ya da emirler tarafından diplomatik veya ticari amaçlarla gayr-ı müslim hükümdarların saraylarına gönderilen elçiler de seyahat notları ile bu literatürün gelişimine katkı sağlamışlardır. Bu elçiler, ziyaret ettikleri ülkeler, gördükleri insanların özellikleri ve adetleri hakkında raporlar yazmışlardır. Abbasi halifesi el-Muktedir döneminde, Orta Rusya’daki Volga Bulgarlarının prensine gönderilen İbn Fadlân’ın (ö.310/922’den sonra) er- Rıhle/Seyahatname’si ve Türk, Çin ve Hint ülkelerine seyahat eden Ebû Dûlef Mis’ar b. Mühelhil’in (ö.390/1000[?]) Risale’si bu tür eserlere örnek gösterilebilir. İdari ihtiyaçlarla ortaya çıkan bu yazılı literatür, zamanla gelişme göstermiş ve tercüme faaliyetlerinin hız kazanmasıyla birlikte de idari yapılardan bağımsız coğrafi eserler ortaya çıkmıştır.
İslam devletinin toprakları fetihlerle birlikte genişlerken bir yandan da Helenistik kültür, İran ve Hint kültürü gibi farklı kültürlerle ilişkiler ve etkileşimler gerçekleşmeye başlamıştır. Bu kültürlerin temel eserlerinin tercümeleriyle birlikte, bilimsel anlamda ciddi gelişmelerin ilk adımı atılmıştır. Fetihlerin ilk dönemlerinden itibaren yapılmaya başlanan tercümeler Abbasiler döneminde, özellikle de Halife Me’mun döneminde (198-218/813-833), yoğunluk kazanmış ve Müslümanların düşünce sisteminde değişiklikleri beraberinde getirmiştir.
Kuteybe b. Müslim (ö.96/715) tarafından Horasan’da bulunup Irak valisi Haccac b. Yusuf’a (ö.95/714) gönderilen ve Zadenferruh b. Peri tarafından Arapça’ya çevrilen İran coğrafyasına dair eserin, ilk tercüme edilen coğrafya eseri olduğu kabul edilmektedir. Böylece ilk dönemden itibaren coğrafyada İran kültürünün etkisinin olduğu söylenebilir. Bunun dışında bir eser ismi zikredilmemekle birlikte, Müslümanların Sâsânî coğrafyası hakkındaki bilgilerinin geniş olduğu, özellikle denizcilik literatüründeki kavram benzerliklerinden çıkarılmaktadır. Hint etkisi ise ilk olarak astronomi kitaplarının tercümesiyle kendisini göstermiştir.
Süryasindhanta adlı eserin tercümesi sayesinde, Hint coğrafyasıyla tanışılmıştır. Çeşitli astronomik hesaplamalarda, bazı kavram kullanımlarında ve kuzey yarım küreyi yedi iklime ayırma anlayışının gelişmesinde Hint kültürünün etkisinin olduğu görülmektedir. Yunan kültürünün, Müslümanların coğrafya anlayışı üzerindeki etkisi de oldukça önemlidir. Coğrafi bilgiler içeren Aristo’nun De Caelo ve Meteorologica’sı ile Platon’un Timaeus’u Müslümanlar tarafından bilinmekteydi. Ancak İslam coğrafyacılarında asıl etkili olan Batlamyus’un Coğrafya’sı olmuştur. Bu eser, Arapça’ya filozof Ya’kub b. İshak el-Kindi (ö.252/866) tarafından tercüme edilmiş ancak istenen başarı elde edilemediği için çeviri Sâbit b. Kurre (ö.288/901)’nin çabasıyla tamamlanmıştır.
Eseri tercüme edenlerden birisi de İslam coğrafyacılarından İbn Hurdazbih’tir (ö.300/912-3). İbn Hurdazbih, el-Mesâlik ve’l-Memâlik adlı eserinde Batlamyus’un eserini gördüğünü, tercüme ettiğini ve onun çizdiği haritaları düzelterek yeniden çizdiğini ifade etmektedir. Bu tercümeler günümüze ulaşmamıştır. Ancak Fatih Sultan Mehmed’in yaptırdığı tercüme, Süleymaniye Kütüphanesi’nde mevcuttur. Yunan literatürünün etkisi büyük olsa da İslam coğrafyacıları İran ve Hint kültüründen aldıkları bilgilerle birlikte, bir sentez oluşturmuşlar ve bu bilgileri ileriye taşıyarak özgün bir coğrafya anlayışı meydana getirmişlerdir.

Goldhzier

Tüm bunların yanı sıra, coğrafi gelişmelerde din ve bilim kaygısıyla yapılan faaliyetlerin de etkisi büyüktür. Goldziher bu durumu şu sözleriyle ifade etmiştir:
“İmparatorluk yönetiminin gereksinimleri, diplomatik misyonlar ve prenslerin uğraşları önemli olmakla birlikte, yine de Arap coğrafya literatürünün bu kadar zengin ve özlü oluşunu bütünüyle izah etmekten uzaktır. Bu konuda onlar için önemli olan iki dürtü daha vardı. Din ve bilim kaygısı da onların büyük çapta seyahatler yapmalarında etken olmuştur.”

Bahsedilen tercüme faaliyetlerinin bu bilim kaygısıyla yakın ilişkisi vardır. Bunun dışında, namaz ve oruç ibadetlerinin güneşin ve ayın hareketleriyle ilgili olması ve Kâbe’ye yönelmek için coğrafi koordinatların belirlenmesi ihtiyacı Müslümanların astronomi ve coğrafyayla ilgilenmelerine neden olan hususlardandır. Diğer bir husus ise, hem Hac ibadeti hem de ilim öğrenme için yapılan seyahatlerdir. Bu seyahatler; hadisleri toplama, gerçekliklerini ortaya koyma ve bir bütün haline getirme amacıyla, II./VIII. yüzyılın başlarında yapılmaya başlanmıştır ki bunlara er-rıhle fi talebi’l-hadis adı verilmektedir.
Seyahatler ilim öğrenme isteğiyle hadis dışında pek çok farklı alanı da içine alarak yaygınlaşmıştır. Bazı önemli âlimlerin derslerine katılmak için Endülüs’ten Bağdad ya da Horasan’a kadar uzanan ya da bunun tam tersi istikameti izleyen kapsamlı seyahatler yapmak, ilk dönemlerden itibaren yaygın olan bir faaliyet haline gelmiştir. Talebeler ilgi alanlarına göre o ilmin merkezi olan şehirlere seyahat etmişlerdir. Aynı şekilde zaman zaman âlimler de çeşitli yolculuklar yapmıştır. Erken dönemlerden itibaren seyahat kültürü oluşmuş olsa da bunun yazıya geçirilmesi biraz daha geç bir dönemde, III./IX. yüzyıldan itibaren meydana gelmiştir. Bu süreçte ortaya çıkan rihle adı verilen seyahatnameler, coğrafya literatürünün bir türünü oluşturmuştur.
Zikredilen gelişmelerle birlikte, II./VIII. yüzyıldan III./IX. yüzyıla geçişte özgün bir biçimde ortaya çıkmış olan coğrafya literatürü, tercümelerin etkisiyle dönüşüm geçirmiş ve IV/X. yüzyıldan itibaren kendine özgü yeni bir özellik kazanmıştır. İdari görevler sebebiyle başlayan coğrafya yazıcılığı, zamanla kapsamını genişletmiş, şifahi bilgiler yerini uzun süren seyahatlerde yapılan gözlemler sonucu elde edilen bilgilere bırakmış, haritalarla bu literatür daha da zenginleşmiştir. Halife Me’mun döneminde, harita çalışmalarına özel bir önem verilmiştir. Me’mun’un emriyle coğrafyacılar tarafından çizilen ve yakın zamanda keşfedilen dünya haritasının, yapıldığı zaman şartlarına göre oldukça başarılı olduğunu ve bu nedenle büyük önem taşıdığını söylemek mümkündür. İlk dönemlerde matematiksel ve astrolojik unsurlar coğrafya çalışmalarında ağırlık kazanmıştır. IV./X. yüzyıldan itibaren yaşanan dönüşümle birlikte, beşeri ve tarihsel coğrafya olarak adlandırılabilecek olan ve tezimizin de temel kaynaklarını oluşturan coğrafya yazıcılığı ortaya çıkmıştır.
Coğrafyacılar geniş bölgeleri kapsayan seyahatlerinde, gezdikleri yerlerin fiziksel özelliklerini, kültürlerini, yaşayışlarını, ekonomik ve dini durumlarını aktararak büyük bir kültürel miras bırakmışlardır. İlk olarak büyük çabalarla hazırlanmış olmasına rağmen bilgilerin karmaşık bir biçimde sunulduğu eserler ortaya çıkmışsa da süreç içerisinde eserlerin sistematiği gelişme göstermiştir. Tarih ve coğrafyanın karmaşık bir biçimde ele alınışı, zamanla yerini coğrafyanın temel alındığı ve tarihsel bilgilerin de işlendiği eserlere bırakmıştır. Bu eserlerin kendilerine özgü yönteminin ve çerçevesinin oluşmasıyla birlikte coğrafya alanında zirve eserler meydana gelmiştir. Fuat Sezgin, İslam coğrafyacılarının IV./X. yüzyılda beşeri coğrafya alanında gösterdiği gelişme ve başarıya Avrupa’da ancak XIII./XIX. yüzyılda rastlanabildiğini belirtmektedir.

İslam Coğrafyacılığının Önemli Temsilcileri ve Eserleri

Astronomi bilginleri, matematikçiler ve filozofların coğrafya ile ilgili yaptıkları çalışmalar dışarıda tutulduğunda, coğrafya eserlerini Irak Ekolü ve Belh Ekolü olarak iki grupta incelememiz mümkündür. Irak ekolünün temsilcileri; İbn Hurdazbih (ö.300/912-3), Yakûbî (ö.292/905’ten sonra), Mesʽûdî (ö.345/956), İbnu’l Fakih (ö.300/913’ten sonra), İbn Rüsteh (ö.300/913’ten sonra) ve Ku’dame b. Cafer’dir (ö.337/948). Belh ekolünün önemli temsilcileri ise; Belhî (ö.322/934), İstahrî (ö.340/952’den sonra), İbn Havkal (ö.367/977’den sonra) ve Makdisî’dir (ö. 390/1000 civarı). Bu iki ekol arasındaki temel farklılık şu şekilde izah edilebilir:
Irak ekolünün temsilcileri dünyayı bir bütün olarak ele alıp tasvir ve tasnif etmekte, Belh ekolünün temsilcileri ise daha çok İslam dünyasının topraklarını esas alarak bu ülkeler ve halkları hakkında geniş bilgiler vermektedirler. Bu nedenle Belh ekolüyle birlikte bölgesel coğrafyaya adım atılmıştır. Bunun yanında daha çok gözleme dayanmalarının da etkisiyle Belh ekolü eserleri kültürel, tarihsel, sosyal, dini unsurları daha çok işlemekte ve beşeri coğrafya türünün önemli örnekleri olarak karşımıza çıkmaktadır.

İbn Hurdazbih (ö.300/912-3) ve Kitâbu’l-Mesâlik ve’l-Memâlik’i

Tam adı Ebû’l Kasım Ubeydullah b. Abdullah b. Hurdazbih el-Bağdâdî el- Fârisî olup aslen İranlıdır. Eseri elimize ulaşan en eski İslam coğrafyacılarındandır ve bu nedenle “İslam coğrafyacılarının babası” olarak nitelendirilmiştir. Babasının Me’mun zamanında Taberistan valisi olması, onun seçkin bir aileye mensup olduğunu göstermektedir. İyi bir eğitim almış olan İbn Hurdazbih, Cibal bölgesinde berîd sorumlusu olarak görev yapmıştır. Resmi görevi dolayısıyla eserini kaleme alması ve konumunun etkisiyle, resmi yazılı kaynaklara ulaşmasının kolay olması verdiği bilgilerin güvenirliğini artırmaktadır. Berîd teşkilatında görev yaparken raporlarıyla dikkat çekmiş, Bağdad’a çağırılmış ve sarayın önemli isimlerinden biri olmuştur. Makdisî, İbn Hurdazbih’in halifenin veziri olduğu, bu nedenle bilgilere daha kolay ulaştığı bilgisini aktarmıştır. Bu ifade sarayda önemli görevleri olduğunu destekleyen görüşlerdendir. İbn Hurdazbih, hem İslam coğrafyacılarının ilk temsilcilerinden biri olması hem de Irak ekolünün kurucusu sayılması sebebiyle İbnu’l Fakih, İbn Havkal ve Makdisî gibi kendisinden sonraki coğrafyacılar üzerinde de etkili olmuştur.

İbn Hurdazbih’in tarih, coğrafya, edebiyat ve eğlence tarihiyle alakalı eserler yazdığı bilinmektedir. İbn Nedim’in verdiği bilgilere göre, İbn Hurdazbih’in eserleri şunlardır; Kitâbu’l-Lehv ve’l-Melahi, Kitabu Edebû’s-Sema’, Kitabu Cemheretü’l- Ensabu’l-Furs ve’n-Nevafil, Kitabu’t-Tabîh, Kitabu’ş-Şarab, Kitabu’n-Nudemâ ve’l- Culesâ, Kitâbu’l-Envac ve meşhur coğrafya eseri Kitâbu’l-Mesâlik ve’l-Memâlik. İbn Hurdazbih’in, Kitâbu’l-Mesâlik ve’l-Memâlik adlı eserini 232/846-7 yılında tamamladığı ve 272/885-6’da tekrar yazdığı belirtilmektedir. Ancak Ramazan Şeşen’in de belirttiği gibi, 232/846-7 tarihi, eserin tamamlanması için oldukça erken bir tarihtir ve muhtemelen doğru değildir. Dolayısıyla eserin, 272/885-6 yılı civarında tamamlandığı söylenebilir.
Eser, Barbier de Meynard tarafından, 1865 yılında Fransızca tercümesiyle birlikte yayınlanmıştır. Daha sonra M. J. De Goeje tarafından, 1889’da Bibliotheca Geographorum Arabicorum adlı coğrafya serisinin VI. cildinde farklı nüshalar gözden geçirilerek neşredilmiştir. 1967’de bu neşir tekrarlanmıştır. Fuat Sezgin, Goeje’nin neşrinin tıpkıbasımını Islamic Geography serisinde yayınlamıştır. Farsça tercümesi de bulunan eser, Türkçe’ye Murat Ağarı tarafından çevrilmiş ve 2008 yılında Yollar ve Ülkeler Kitabı adıyla yayınlanmıştır. El-Mesâlik ve’l-Memâlik türü eserlerin ilki olması sebebiyle oldukça önemli olan bu eserde İbn Hurdazbih, dünyanın yolları, ülkeleri, bunların özellikleri, uzaklıkları ve yakınlıkları, mamur ve metruk yerleri, bu yerler arasındaki uzaklıkları zikredeceğini belirtmiştir.
Batlamyus’un eserinin tercümesini yaptığını belirtmesi, İbn Hurdazbih’in ondan faydalandığını ortaya koymaktadır. Yeryüzünün özelliklerine yer verdikten sonra, bölge tasvirine Sevâd yani Irak ile başlamıştır. Daha sonra Maşrık, Çin, Hindistan, Mağrib, Cerbî ve Teymen bölgeleri hakkında bilgiler vermiştir. Ardından ülkelerin posta konakları, dünyanın acayiplikleri, dünyanın tuhaf yapıları, Yecüc ve Mecüc Seddi, ülkelerin tabiatlarında bulunan garip durumlara yer vererek eserini tamamlamıştır.
Mesʽûdî, İbn Hurdazbih’in bu eserini mesafelerden bahsettiği halde ülkeler ve hükümdarları zikretmemesi sebebiyle eleştirmekte ancak buna rağmen alanında en iyi eser olduğunu öne sürmektedir. İbn Hurdazbih’in bu eseri çoğunlukla coğrafi bilgiler barındırmasının yanında az da olsa tarihsel, kültürel, ekonomik hususlarla ve insan ilişkileriyle alakalı bilgiler de içermektedir. Dünyanın acayiplikleri ve ülkelerin tabiatlarında bulunan garip durumlar hakkında verdiği bilgiler buna örnek gösterilebilir.

Yakûbî (ö.292/905’ten sonra) ve Kitâbu’l-Buldân’ı

Bağdad’ta doğan Ahmed b. İshak b. Ca’fer b. Vehb b. Vâzıh el-Yakûbî’nin babası ve dedesi, dönemin ileri gelen posta görevlilerindendir. Atalarının devlet teşkilatında görev yaptığı bilinmektedir. Dolayısıyla Abbasi Devleti’nin önemli kademelerinde görev yapan bir aileye mensup olduğu söylenebilir. Kendisi de Ermeniye ve Horasan’da iken Tâhirîlerin hizmetinde kâtiplik yapmıştır. İstihbarat teşkilatına benzer bir posta servisinde çalıştığı tahmin edilmektedir. Yakûbî, gençlik çağlarında Ermeniye’ye seyahat etmiş ve bunu başka bölgelere yaptığı seyahatler takip etmiştir. Ermeniye ve Horasan’da uzun süre kalmıştır. Hindistan, Çin, Mağrib, İran, Endülüs, Suriye ve pek çok Arap ülkesinde bulunmuştur. Ölüm tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Ancak Tolunoğulları’nın yıkılışının ardından onların güzelliklerini dile getirmesi, onun bu devletin yıkılışından, yani 292/905’ten sonra öldüğünün tahmin edilmesini sağlamıştır.
Daha çok tarihçiliği ile bilinen Yakûbî’nin, günümüze ulaşan üç eseri bulunmaktadır. Bunlardan en çok tanınanı Kitabu’t-Tarih adlı eseridir. Önsözü ve başlangıç kısmı kayıp olan bu eser, bir dünya tarihi niteliği taşımaktadır. Yakûbî, bu eserine Hz. Âdem ile başlamış, geçmiş peygamberlerden ve geçmiş hükümdarlardan bahsetmiş, İslam öncesi Arap toplumu hakkında bilgi vermiştir. Ardından İslam tarihine geçmiş ve Hz. Peygamber’in doğumundan itibaren Abbasi Halifesi Muhammed Mühtedi’ye (255-256/869-870) kadar olan dönemi ele almıştır. Elimize ulaşan bir diğer eseri, ”Müşakeletü’n-nâs li zemanihim ve ma yağlibu aleyhim fi külli asr” adını taşımaktadır.
Yakûbî, bu eserinde Hz. Ebû Bekir’den (11-13/632-634) Abbasi halifesi Muʽtazıd-Billâh’a (278-289/892-902) kadar halifelerin hayat tarzları, dini ve ahlaki durumları, karakteristik özellikleri, giyim kuşamları hakkında bilgi vermiş ve valilerin halifeleri ne kadar taklit ettiğini ortaya koymaya çalışmıştır. Günümüze ulaşan üçüncü eseri, coğrafyayla ilgili olan Kitâbu’l-buldân adlı eseridir. İki yazma nüshası olan bu eser, ilk olarak M. J. De Goeje tarafından tahkik edilerek 1860’da Leiden’de neşredilmiştir. Aynı yıllarda T.G. J. Juy Nboll tarafından bir başka neşir yapılmıştır. Goeje neşri 1892’de İbn Rüsteh’in Kitâbu’l-A’lâki’n- Nefîse’si ile birlikte Bibliotheca Geographorum Arabicorum serisinin VII. cildi olarak 1892’de tekrar yayınlanmıştır. Fuat Sezgin, bu yayının tıpkıbasımını 1992’de Islamic Geography serisinin XL. cildi olarak yapmıştır. Fransızca ve Farsça çevirileri bulunan eserin Türkçe çevirisini Murat Ağarı Ülkeler Kitabı adıyla yapmıştır. Günümüze ulaşan bu eserleri dışında Fethu İfrîkiyye, Ahbaru’lÜmemi’s-Sâlife, el-Mesâlik ve’l-Memâlik adlı kitaplarının olduğu ve Tahirîler ile alakalı müstakil bir eser kaleme aldığı bilinmektedir.

Yakûbî, eserin başında belirttiği gibi genç yaşında, beldelerin haberleri ve aralarındaki mesafelerle meşgul olmuş ve bu nedenle seyahatlerine başlamıştır. Yolculukları sırasında, güvenilir insanlardan öğrendikleri çerçevesinde, bölgeleri kimin fethettiği, halife ve emirlerden kimlerin askeri seferler düzenlediği, haraç miktarı, ticari mallar gibi hususlarda bilgiler aktarmıştır. Bu çerçevede Yakûbî, anlatımına Bağdad ile başlamış ardından; Samarra, Doğu bölgesi, Güney bölgesi, Kuzey bölgesi ve Batı bölgesini şehirleriyle birlikte incelemiştir. Yakûbî’nin Kitâbu’l-buldân’ı ilk coğrafya eserlerinden biri olmasının yanı sıra İbn Hurdazbih’ten farklı olarak, seyahatler sonucu yazılmış olması dolayısıyla oldukça önemlidir. Touati’ye göre, Yakûbî, yaptığı seyahatler sonucu ilk elden bilgiler verme çabası dolayısıyla, IV/X. yüzyıl coğrafyacılarının yöntemini oluşturan unsurları barındırmaktadır ancak henüz tam olarak geliştirememiştir. Yakûbî’nin bu çabası, kendisinden sonrakilere kaynaklık etmesi ve gözlemi ön plana çıkarması açısından dikkate değerdir.

İbn Rüsteh (ö.300/913’ten sonra) ve Kitâbu’l-A’lâki’n-Nefîse’si

İbn Rüsteh olarak tanınan coğrafyacının tam adı Ebû Ali Ahmed b. Ömer’dir. Hayatı hakkında geniş bilgi mevcut değildir. İran asıllı, İsfahanlı olduğu, Halife Muktefi (289-295/902-908) döneminde devlet idaresinde görev aldığı ve bir dönem berîd teşkilatında müdürlük yaptığı bilinmektedir. Ölüm tarihi ise kesin olarak bilinmemektedir. Bilinen ve günümüze bir cildinin ulaştığı tek eseri Kitâbu’l- A’lâki’n-Nefîse’dir. Eserin coğrafyayla alakalı olan yedinci cildi günümüze kadar ulaşmıştır. Eserin 290-300/903-913 yılları arasında tamamlandığı tahmin edilmektedir. Birinin British Library, diğerinin ise Cambridge Üniversitesi’nde bulunduğu iki yazma nüshası vardır. M. J. De Goeje tarafından Bibliotheca Geographorum Arabicorum serisi içerisinde 1891 yılında ilk neşri yapılmıştır.
Fuat Sezgin bu neşrin tıpkıbasımını 1992’de Islamic Geography serisinde yayınlamıştır.Eserin, kısmi Farsça çevirisi ve tam Rusça çevirisi yapılmıştır. Erken dönem coğrafya çalışmalarından olması, Hazarlar, Slavlar ve Macarlar gibi o zamana kadar bilinmeyen halklar hakkında bilgi vermiş olması açısından eser önemlidir. Ancak kendisinin de belirttiği gibi, İsfahan dışındaki bölgeler hakkında yazdıkları, başkalarından öğrendiklerinden oluşmaktadır ve bu yazılanlarda hatalar olması mümkündür. İsfahan bölgesini ise kendi gözlemlerine dayanarak ve teferruatlı bir şekilde anlatmıştır. Yazarın verdiği bu bilgi eserin yöntemini ortaya koyması açısından dikkate değer olup, aynı zamanda eserde yer alan bilgilerin güvenirliğini değerlendirmemize yardımcı olmaktadır.
Eserde ele alınan hususları şu şekilde özetlemek mümkündür: Öncelikle gökyüzü olaylarına yer vermiş daha sonra ülkeler ve yollar hakkında bilgi vermiştir. Bu kısımda Mekke ve Medine’yi ele almış, ardından dünyanın acayiplikleri, denizler ve nehirler hakkında bilgi vermiştir. Yedi iklim ve şehirlerinden bahsettikten sonra şehirler ve mesafeleri ele almıştır. Mesafe bilgilerinin ardından, İslam ve dünya tarihinde yaşanan ilklere, Cahiliyye’de ve İslam sonrasında ismi Muhammed olanlara, müşriklerin ve Hristiyanların isimlerine, Arapların Cahiliyye’deki dinlerine ve bunların okuma-yazma bilenlerine Müslümanların ayrıldığı fırkalara, hastalıklı kimselere ve bazı fiziksel özelliklere değinmiştir. Tespitlerimize göre, mesafelerden sonra yer alan bilgiler, İbn Kuteybe’nin (ö.276/889) el-Maârif adlı eserinden alınmıştır.

İbnu’l Fakîh (ö.300/913’ten sonra) ve Kitâbu’l-Buldân’ı

Hemedân’da doğduğu tahmin edilen İbnu’l Fakîh’in hayatı hakkında fazla bilgi bulunmamaktadır. Sâmânîlerin veziri Ceyhanî’den yararlanmış olması dolayısıyla X. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşadığı ve Halife Mu’tezid’in (ö.289/902) vefatından sonra öldüğü tahmin edilmektedir. İbnu’l Fakîh’in coğrafyaya dair olan Kitâbu’l-Buldân’ı dışında Kitabu Zikru’ş-Şuarâ u el-Muhaddisîn ve’l-Belağa minhum ve’l-Mufhamin adlı bir başka eserinin olduğu bilinmektedir ancak bu eseri günümüze ulaşmamıştır. Kitâbu’l-Buldân’ın iki farklı nüshası bulunmaktadır. Bunlardan biri Ali b. Hasan Şeyzarî tarafından yapılan muhtasarıdır ve Atıf Efendi Kütüphanesinde bulunmaktadır. Bu nüsha M. J. De Goeje tarafından 1885’te Bibliotheca Geographorum Arabicorum serisinin V. cildi olarak yayınlanmıştır.
İbn Nedim’in belirttiğine göre, eserin orijinal hali bin sayfadır. Dolayısıyla bu nüsha eksiktir. Eserin İbnu’l Fakîh tarafından yazılan mufassal şekli ise Zeki Velidi Togan tarafından 1923’te Meşhed’de İmam Rıza Ravza Kütüphanesi’nde, X. yüzyılda isimleri bilinmeyen iki kardeş tarafından Ebû Dulef ve İbn Fazlân’ın seyahatnamelerini de içeren bir mecmuaya dâhil edilmiş vaziyette bulunmuştur. Bu nüsha da kitabın tam nüshası değildir. Togan’ın belirttiğine göre Türkler hakkında yazılan kısım tamdır. İbn Hurdazbih, Ceyhanî gibi isimlerden bölümler aktarması, farklı kaynaklardan alıntılar yapması, dönem hakkında coğrafi, tarihi ve kültürel bilgilere yer vermesi nedeniyle bu eser oldukça önemlidir.
İbnu’l Fakîh, eserini, şehirlerin haberlerini, illerin ve büyük yapıların mükemmel olanlarını ihtiva etmek üzere yazdığını, esere hafızasının eriştiği şeyleri, şiir, mesel ve haberlerden kendi işittiklerini koyduğunu belirtmiş ve kusurlarının bağışlanmasını dilemiştir. Kitabın uzun olmasını da bu duruma bağlamıştır. İbn Rüsteh gibi bu eserde de verilen bilgiler şifahi verilere dayanmaktadır. Eserine yeryüzü tarifiyle başlayan İbnu’l Fakîh daha sonra yedi iklim, dünyanın yaşanabilir bölümleri ve denizlerden bahsedip şehir ve bölgelere geçmiştir. Bu haliyle eser, düzenli bir klasik coğrafya eseri özelliği göstermektedir. Kubbetu’s Sahrâ ve Mescidu’l Aksâ hakkında kaynaklarda ilk malumatın İbnu’l Fakîh’te yer alması ve onun Kudüs’ü yeryüzünün merkezi olarak nitelendirmesi eserde dikkat çeken hususlardandır.

Kudâme b. Cafer (ö.337/948[?]) ve Kitâbu’l-Harâc’ı

Tam adı Kudâme b. Cafer Ebû’l-Ferec Kâtib el-Bağdâdî olup dilci ve tarihçidir. Arap diliyle alakalı sistematik çalışma yapan ilk isimdir. Hıristiyan asıllı olan Kudâme b. Cafer’in, Halife Muktefî zamanında (289-295/902-908) Müslüman olduğuna dair veriler mevcuttur. Müslümanlığı kabulünün ardından seçkin bir konuma yükselmiş ve idarede görev almış, Meclisi Zimam başkanlığına yükselmiştir. Vefat tarihi tam bilinmemekle birlikte, 320/931’den sonra muhtemelen de 337/948’de öldüğü ifade edilmektedir. Edebiyat alanında önemli bir isim olan Kudâme b. Cafer’in bu alanda iki eseri bulunmaktadır. Bunlar; Nakdu’n-Nesr el-Ma’ruf bi Kitabi Beyan ve Nakdu’ş-Şi’r adlı beyan ilmi ve şiir tenkidiyle alakalı eserleridir.
Cevâhiru’l-elfâz adlı eseri ise kâtipler ve edebiyat öğrencileri için hazırlanmış, eş anlamlıları ve deyimleri içeren bir sözlüktür. En meşhur eseri ise konumuzla alakalı olan Kitâbu’l-Harâc ve San’ati’l Kitâbe’dir. İdari görevleri nedeniyle Abbasi Devleti’nin geniş bölgelerini gezen Kudâme b. Cafer, eserini bu imkânlarla kâtipler için yazmıştır. Sekiz kısım halinde yazılmış olan eserin beşinci-sekizinci kısımları günümüze ulaşmıştır. Eserin altıncı bölümü coğrafyaya tahsis edilmiştir. Eser, M. J. De Goeje tarafından 1889’da Bibliotheca Geographorum Arabicorum serisinin VI. cildinde, İbn Hurdazbih’in Kitâbu’l-Mesâlik ve’l-Memâlik’i ile birlikte yayınlanmıştır. 1986’da bu yayın tekrarlanmıştır.
Eser, coğrafi ve iktisadi konularda bilgi vermektedir. Öncelikle posta teşkilatı hakkında bilgi verildikten sonra yollar ve bölgeler anlatılmaktadır. Ardından iklim bölgeleri, denizler, nehirler, vergiler ve sınır uçları ele alınmaktadır. Eserin fetihlerle alakalı olan kısa bir bölümü ise Belâzurî’nin Fütuh’ul-Buldân adlı eserinden alınmıştır. Yazılış amacı itibariyle iktisadi hususların ön planda olması eseri diğer coğrafya kitaplarından ayırsa da eser, ele aldığı hususlar çerçevesinde önemini korumaktadır. İbn Hurdazbih’te olduğu gibi Kudame b. Cafer’de de konumunun, eserinde yer alan bilgilerin güvenirliğini arttırması durumu söz konusudur. Bu hususta İbn Havkal’ın, Kudâme’nin eserinin bütünüyle hakikat, her açıdan doğru olduğunu ifade etmesi dikkate değerdir.

Ebû Zeyd el-Belhî (ö.322/934) ve Suveru’l-Ekâlim’i

Belh coğrafya ekolünün kurucusu kabul edilen, Belh doğumlu olan Ebû Zeyd el-Belhî, İslam dünyasının önemli âlimlerinden biridir. Felsefe, astroloji, astronomi, dini ilimler ve tıp gibi farklı alanlarda çalışmalar yapmış ve Kindî’nin (ö.252/866) öğrencilerinden biri olmuştur. Şehristanî, onu geç dönem İslam filozofları arasında zikretmektedir. Edebi anlamda da güçlü olan Belhî’yi, İbn Nedim, filozof kabul etmesine rağmen edebiyatçılar arasında saymıştır. Hayatının ilk dönemlerinde İmamiyye Şiası’nı savunurken daha sonra Sünnî anlayışı benimsediği bilinmektedir. Resmi yönetimle arasının iyi ve kötü olduğu zamanlar olmuş ve kendisine idari yönetimden resmi görev teklifleri gelmişse de hayatını memleketinde ilimle geçirerek tamamlamayı seçmiştir.
İbn Nedim, Belhî’ye kırk üç eser nispet ederken, Yâkut bu sayıyı elli altıya çıkarmıştır. Ancak bunlardan sadece ikisi; yüzyılının en önemli çalışmalarından biri olarak kabul edilen Mesâlihu’l-Ebdân ve’l-Enfüs adlı eseri ve coğrafyaya dair olan Suveru’l-Ekâlim adlı eseri günümüze ulaşmıştır. Bu nedenle Belhî’nin ilmi şahsiyeti daha çok kendisinden sonrakilere etkisiyle ortaya konulmaktadır. Suveru’l- Ekâlim’e ait tek yazma nüshanın Necef’te bulunduğu tespit edilmiştir. Belhî’nin eserine ulaşıp inceleme imkânı bulamadığımız için içerik hakkında ayrıntılı bilgi vermemiz mümkün olmamıştır. Ancak eser; İstahrî, İbn Havkal, Makdisî gibi isimler üzerinde oldukça etkili olmuş ve bu müelliflerin mensubu olarak kabul edildiği Belh ekolünün kurucu unsuru kabul edilmiştir. İstahrî’nin, Belhî’nin eserini temel aldığı ve bunu genişleterek eserini ortaya koyduğu kabul edilmektedir. Bu durumda Belhî’yi bu yazı türünün ilk örneği olarak değerlendirmek gerekmektedir.

İstahrî (ö.346/957) ve Kitabu Mesâlik ve’l-Memâlik’i

Tam adı Ebû İshak İbrahim b. Muhammed İstahrî olan ve Kerhî olarak da bilinen müellifin hayatı hakkında detaylı bilgi mevcut değildir. İran’ın Fars bölgesindeki İstahr şehrinden olduğu, farklı bölgelere seyahat ettiği ve kendisi gibi Belh ekolünün önemli temsilcilerinden biri olan İbn Havkal ile görüştüğü, eserinin bazı kısımlarını ona kontrol ettirdiği bilinmektedir. İstahrî’nin bilinen ve günümüze ulaşan tek eseri Kitabu Mesâlik ve’l-Memâlik’tir. IV./X. yüzyılın en önemli coğrafya eserlerinden biri olan bu kitap, Belhî’nin eserinin yeniden işlenmiş ve genişletilmiş hali olarak kabul edilmektedir. İlk olarak J. H. Moeller tarafından 1839’da özet halinde yayınlanmış daha sonra 1849’da İngilizce tercümesiyle beraber fasiküller halinde tekrar basılmıştır. M. J. De Goeje tarafından gözden geçirilerek Bibliotheca Geographorum Arabicorum içerisinde 1870’te yayınlanmıştır. 1961’de Kahire’de yeniden neşredilmiştir. Eserin, Almanca, İngilizce ve Farsça tercümeleri bulunmaktadır. Kitabu Mesâlik ve’l-Memâlik İslam coğrafyacılığının en önemli eserlerinden biridir.
Daha önce belirttiğimiz gibi Belh ekolü, İslam coğrafyacılığına farklı bir boyut kazandırmıştır. Matematiksel coğrafyanın dışına çıkılmış, fiziksel özelliklere ek olarak tarihi ve beşeri unsurlara da yer verilmiştir. Bu tarz eserlerin ilk örneklerinden birisi olması dolayısıyla İstahrî’nin bu eseri oldukça önemlidir. İstahrî’nin seyahatleri sonrasında kendi gözlemlerine dayanarak eserini yazmış olması ve haritalar yapması onun değerini artırmaktadır. Böylece İstahrî’nin çalışmasında, ilk izleri Yakûbî’de görülen uzun süren seyahatler gerçekleştirip gözlenenleri yazma işi ciddi bir biçimde kendisini göstermiştir. Mesʽûdî de eserlerini, uzun süren seyahatlerine dayanarak, gözlemlerini değerlendirerek kaleme almıştır. Ancak bunlar beşeri coğrafya eserleri değil, daha çok geniş coğrafi hususların yer aldığı tarih eserleridir. Dolayısıyla gözleme dayanan, seyahatler sonucu yazılan beşeri coğrafya eserlerinin ilkleri olarak İstahrî ve İbn Havkal’ı kabul etmek daha doğru olacaktır.
İstahrî, eserini yazma amacının, tanıdıklarından hiç kimsenin zikretmediği iklimleri tasvir etmek olduğunu bildirerek takip ettiği yöntemi ortaya koymuştur. Buna göre; kitabında arz (yeryüzü) iklimlerini ülkelere göre zikretmiştir. Arz iklimlerinden de yedi iklimi değil, Müslüman vilayetlerini, bu vilayetlerin tafsilini ve bu vilayetlere ait olan bütün işlerin taksim edilmesini kastetmiştir. Her kıtayı parçalara bölmüş ve söz edilen iklimin yerini tarif eden haritalar koymuştur. İklimleri tanıtırken okuyucuları usandırmamak için detaya girmemiştir. İslam beldelerini yirmi iklime ayırmış ve iklimleri anlatmaya Arap diyarı ile başlamıştır. Daha sonra, Şam’ı, Rum denizini, el-Cezire’yi, Irak’ı, Huzistan’ı, Faris’i, Kirman’ı, Mansûre’yi, Sind, Hind ve İslam beldelerinden Mansûre’ye komşu olanları, Azerbaycan’ı ve komşularını, Cibal şehirlerini, Deylem’i, Hazar denizini, Faris ile Horasan arasındaki ovayı, Sicistan ve komşularını, Horasan ve Mâverâünnehir’i anlatmıştır.

İbn Havkal (ö.367/977’den sonra) ve Sûretü’l-Arz’ı

IV/X. yüzyılın en önemli ve meşhur seyyahlarından, Belh ekolü coğrafyacılarından olan Ebû’l-Kâsım Muhammed b. Havkal’ın hayatı hakkında detaylı bilgi mevcut değildir. Nusaybinli olduğu, Bağdad’ta yaşadığı ve tüccar olduğu bilinmektedir. Eserinde bildirdiğine göre, 331/943’te, genç yaşta, Bağdad’tan ayrılarak seyahatlerine başlamıştır. Uzun süren seyahatlerinde Mağrib, Endülüs, Mısır, Ermeniye, Azerbaycan, Horasan, Irak ve Fars bölgesini dolaşmış ve büyük bir çabanın ürünü olan Kitâbu’l-Mesâlik ve’l-Memâlik veya Sûretü’l-Arz adıyla bilinen eserini oluşturmuştur. Bu eserin ilk olarak 1800 yılında Sir William Ouseley tarafından eksik bir İngilizce tercümesi yapılmış ve yayınlanmıştır. Orijinal hali ise, M. J. De Goeje tarafından 1873’te Bibliotheca Geographorum Arabicorum serisinin ikinci cildi olarak yayınlanmıştır. Daha sonra J. Kramers tarafından 1938’de Leiden’de tenkitli neşri yapılmıştır. Farsça ve Fransızca’ya çevrilmiş olan eserin Ramazan Şeşen tarafından yapılmış Türkçe tercümesi de bulunmaktadır. İbn Havkal eserinde takip ettiği yöntemi, seyahat etme arzusunu, kullandığı kaynakları açıklamaktadır.

Kendisinin anlatımını şu şekilde özetleyebiliriz: Arzın şekillerini, enlem ve boylamlarını, İslam ülkelerinin şehirlerinin ayrıntılarını anlatmayı amaçlamıştır. Çocukluğundan itibaren coğrafya kitaplarını okumaya istekli olmuş ve bu alanda meşhur olan büyük kitapları okumuştur. İbn Hurdazbih, Cehyânî ve Kudâme b. Cafer’in eserlerini yanından ayırmamıştır. Ancak bunlar içerisinde tatmin edici bir kitap bulamamıştır. Sefer edenlere, tacirlere ve coğrafya alanındaki kitapları okumuş olanlara sorular sormuş ve dürüst olduğuna inandıklarının cevaplarını karşılaştırıp bunlar arasında pek çok yanlışlık bulunduğuna şahit olmuştur. İstahrî ile görüşmüş ve onunla fikir alışverişinde bulunmuştur. İstahrî, yaşına rağmen İbn Havkal’ın çalışmalarını çok beğenmiş ve ondan kendi eserini kontrol edip düzeltmesini istemiştir. İstahrî’nin eserinde bir takım düzeltmeler yapıp ona iade etmiş ve bundan daha kapsamlı ve mükemmel bir eser yazmaya, haritalarıyla bir bütün oluşturmaya karar vermiştir. Bu nedenle İstahrî ve İbn Havkal’ın eserlerinde pek çok benzerliğe rastlamak mümkündür.
Kudâme b. Cafer’in eserinin bütünüyle doğruları ihtiva ettiğini, dolayısıyla onlara da yer vermesi gerektiğini ama başkasının emeğiyle eserini genişletmeyi uygun bulmadığını belirtmiştir. Eserinde seyahatlerini, bu sırada gördüklerini anlatmış ancak okuyucuyu usandırmamak adına fazla ayrıntıya girmemiştir. Zira kitaptaki asıl amacı, iklimleri tasvir etmektir. Okuyucuya kitapta hata gibi gözüken bir yer fark ederse, bu hususla alakalı doğruyu araştırmasını ve bulmasını tavsiye etmiştir. Bu açıklamalarının ardından bölgelerin tanıtımına geçen İbn Havkal, Mekke ve Kâbe’nin bulunduğu bölge olması dolayısıyla Arap Bölgesi ile başlamış ve ardından Fars ve Rum denizleri, Mağrib, Endülüs, Mısır, Şam, Cezire, Irak ve Fâris, Kirman, Sind, Azerbaycan-Ermeniye, Cibâl, Deylem, Taberistan, Mefâze, Horasan, Sicistan ve Mâverâünnehir bölgelerini anlatmıştır.
Açıklamalarından da anlaşıldığı üzere İbn Havkal, kendisine ulaşan eserleri okumuş ve hem bunlardan faydalanarak hem de eksiklerini kapatmaya çalışarak bir adım öne gitmeyi amaçlamıştır. Kendisinden önce yapılmış çalışmalara hâkim olması ve uzun süreli seyahatler yaparak gözlemlerini aktarmış olması onun eserinin kıymetini arttırmaktadır. Coğrafi bilgilerin yanı sıra kültürel ve tarihsel özelliklere de yer vermiştir. Uzun süreli seyahatleri buna imkân sağlamıştır. İbn Havkal’ın “mekânsal bağlamlarla zamansal süreçleri kendine özgü bir yöntemle ilişkilendirerek öne çıktığı” şeklinde değerlendirmeler yapılmıştır.8Kendisinden sonra gelen Makdisî ile birlikte İbn Havkal’ın eserinin coğrafya alanında dönemlerinin en önemli çalışmaları olduğunu söylemek mümkündür.

Makdisî (ö.390/1000 civarı) ve Ahsenü’t-Tekâsim’i

IV/X. yüzyılın en önemli coğrafyacılarından olan ve döneminde coğrafya yazımını zirveye taşıyan isim, lakabı Beşşarî olan ancak daha çok memleketi dolayısıyla Makdisî veya Mukaddesî olarak anılan ve bilinen Şemseddin Ebû Abdullah Muhammed b. Ahmed b. Ebi Bekr Bennâ’dır. Hayatı hakkında bilinenler eserinde anlattıklarından ibarettir. 335/946 yılında Kudüs’te doğduğu, gençliğini Kudüs’te geçirdiği, genç yaşta seyahatlere çıktığı, Endülüs ve Sicistan hariç İslam âleminin tamamını dolaştığı bilinmektedir. Eserinde verilen olaylardan yola çıkarak, 390/1000 civarına kadar yaşadığı tahmin edilmektedir. Makdisî’nin bilinen tek eseri coğrafyaya dair olan eseridir. Eserin, biri Berlin’de diğeri İstanbul’da bulunmakta olan iki nüshası vardır.
375’te tamamlanmış olan Berlin yazmasının adı Ahsenü’t-Tekâsim fi Ma’rifeti’l-Ekâlim’dir. İstanbul’da bulunan, 387’de istinsah edilmiş olan nüshada ise sadece Kitâbu’l-Ekâlim ifadesi yer almaktadır. M. J. De Goeje’nin 1877’de yaptığı neşir Berlin yazmasına dayanmaktadır. 1906’da açıklamalarla birlikte ikinci kez neşredilmiştir. Bunun tıpkıbasımı Fuat Sezgin tarafından Frankfurt’ta 1977’de Islamic Geography serisi içerisinde yapılmıştır. Eserin Farsça, Urduca, kısmi Fransızca tercümeleri vardır. Ayrıca Basil Anthony Collins tarafından her iki nüshanın birlikte değerlendirildiği ve haritalara yer verilen bir İngilizce tercüme yapılmıştır. Eserin yakın zamanda Ahsen Batur tarafından Türkçe çevirisi de yapılmıştır.
Makdisî’nin eseri, coğrafi, kültürel ve tarihsel verilerin yönteme dayalı ve oldukça düzenli bir biçimde işlendiği, döneminin en sistemli coğrafya çalışmasıdır. Eserini Belhî’nin usûlüne göre kaleme almış, ancak bu ekolün önemli isimleri olan İstahrî ve İbn Havkal’i aşarak beşeri coğrafya alanını ileriye taşımıştır. Touati, Makdisî ile birlikte beşeri coğrafyanın olgunluk çağına girdiği ve bu olgunluğa bir daha asla kavuşulamadığı fikrini ileri sürmüştür. Andre Miquel’e göre, yeni bir beşeri coğrafya; her ne kadar geleneksel Arap coğrafyasındaki insan, mekân ve iklim arasındaki yerleşik ilişkiden etkilenmiş olsa da Makdisî’nin açıklamalarındaki özen ve titizlik, açıklayıcı ve yaşamla iç içe sunum tarzı yoluyla doğmuştur. Makdisî’nin iki yazmasından birini Hindistan’da bulmuş olan Alois Sprenger ise, onu “yaşamış en büyük coğrafyacı” olarak nitelendirmektedir. Onun ifadesine göre, o denli çok seyahat eden ve keskin gözlemlerde bulunan, aynı zamanda topladığı malzemeyi o denli planlı işleyen bir kimse belki de hiç var olmamıştır.

Esere Dair

Goldziher de Makdisî’nin diğer coğrafyacıları gölgede bıraktığını, çok yönlü kişisel tecrübelerini oldukça ilginç ve inandırıcı bir biçimde anlattığını ve cezbedici bir üslup kullandığını belirtmiştir. Makdisî, kendisinden önceki yazarlardan farklı olarak bir önsöz yazmış ve takip ettiği yöntemi burada ayrıntılı bir biçimde ortaya koymuştur. Böylece coğrafya yazıcılığının sistemli hale gelmesi için önemli bir girişimde bulunmuştur. Önsözde, Ceyhanî, İbn Hurdazbih, Belhî, İbnu’l Fakîh ve Cahız’ın eserlerini gördüğünü, onlardan yararlandığını belirtmiş ve bu isimler hakkında kısa değerlendirmelerde bulunmuştur. Birinden duyduğunu ya da okuduğunu yazmışsa, kaynağını belirtmiş ve okuduklarını tekrar etmekten kaçınmıştır. Eseri üç farklı kaynaktan beslenmiştir ki bunlar; şahit oldukları, bu konuyla ve diğer konularla alakalı kitaplardan okudukları ve güvenilir kişilerden duyduklarıdır.
Makdisî’nin, kaynaklarını bu şekilde belirtmiş olması oldukça dikkate değerdir. İşittiklerini, okuduklarını ve gördüklerini aktararak hem yazılı hem sözlü kültüre yer vermiş hem de deneyimlerini birinci elden aktarmıştır. Bunları, kendisinin de belirttiği gibi, oldukça titiz bir çalışma yürüterek, bilgilerin güvenilir olmasına gayret ederek eserine almıştır.

Makdisî, bu kitabını nasıl oluşturduğunu da şu şekilde ifade etmiştir:

 
“Bu kitaptaki bilgileri derleyip meydana getirmek, ancak ülkeleri dolaşarak, İslam ülkelerine giderek, bilginlerle görüşerek, hükümdarlara hizmet ederek, kadılarla aynı mecliste bulunarak, fukahâdan ders alarak, ediplerle, kurrâlarla, hadis müstensihleriyle bir arada bulunarak, zâhid ve mutasavvıflarla görüşerek, vaiz ve hikâyecilerin meclislerine devam ederek, her gittiğim yerde ticareti elden bırakmayarak, herkesle sohbet ederek, karşılaştığım olayların sebeplerini anlayıncaya kadar elden gelen gayreti göstererek mümkün oldu.”
Makdisî, önsözünde eserin içeriğini de açıklamıştır. İslam ülkelerini, burada bulunan çölleri, denizleri, gölleri ve nehirleri, meşhur şehirlerin tasvirini, belirtilen şehirleri, geçilen mola yerlerini, kullanılan yolları, tüccarlar tarafından satın alınan malları, madenleri, şehirlerde yaşayan insanları, dilleri, renkleri, mezhepleri, paraları, yiyecekleri, içecekleri, dağları anlattığını belirtmiş ve bu içerik tanıtımını detaylandırmıştır. Bölgelerin tasvirine geçmeden önce, mezhepler ve zımmilere özel bir bahis ayırmış, seyahati sırasındaki deneyimleri hakkında kısa bilgiler vermiştir. İslam dünyasını Arap ülkeleri ve Acem ülkeleri olmak üzere ikiye ayırmıştır. Bölgeleri ise altısı Arap ülkelerinden, sekizi Acem ülkelerinden olmak üzere on dörde ayırmıştır. Arap ülkeleri; Arap yarımadası, Irak, Akûr, Şam, Mısır ve Mağrib’dir. Maşrık, Deylem, Rehab, Cibal, Hûzistan, Fars, Kirman ve Sind bölgeleri ise Acem ülkelerindendir.
Makdisî, ele aldığı bölgelerin coğrafi özelliklerine, lisanlarına, dinî ve mezhebî durumlarına, kıraat şekillerine, sosyal ve ticari hayatlarına, bazı tarihsel olaylarına yer vererek dönem hakkında çok yönlü ve tafsilatlı bilgilerin günümüze ulaşmasını sağlamıştır. Kendisinden önceki eserlere kıyasla, detaylı bilgi vermesinin yanı sıra bu bilgileri derli toplu ve sistemli bir biçimde, başarılı bir üslupla aktardığı dikkat çekmektedir. Bu ustalığa ulaşmasında kendisinden önce yazılan eserleri iyi bir değerlendirmeden geçirmesinin ve eksiklikleri fark etmesinin etkisi olsa gerektir. Ancak bu başarıyı sadece buna bağlamak doğru olmaz. Belirttiği üç bilgi kaynağını başarılı bir biçimde derlemiş ve işlemiştir. Deneyimlerini anlatırken belirttiği gibi gittiği bölgeleri, bölge insanlarını, kültürlerini ve alışkanlıklarını tanımak için büyük çaba sarf etmiş ve bu gözlemlerini açıklıkla aktarmıştır. Bölgelerde yaşayan insanlarla yaptığı tartışmaları, konuşmaları dile getirerek farklı hususlara açıklık getirmiştir. Döneminin özelliklerini çok yönlü bir biçimde ortaya koyarak, önemli bir başvuru kaynağı haline gelmiştir.
Hudûdu’l-Âlem (372/982-3)
IV/X. yüzyıla ait coğrafya eserleri arasında zikredilmesi gereken bir diğer çalışma, Farsça olarak kaleme alınmış olan ve müellifi bilinmeyen Hudûdu’lÂlem’dir. 372/982-3 yılında kaleme alınmış olan bu eser, Guzgânân’ın yöneticisi Emir Ebû’l-Haris Muhammed b. Ahmed’e atfedilmiş ve 656/1258 yılında Ebû’l- Muayyed Abdu’l-Kayyûm ibn el-Hüseyin ibn Ali el-Farisî tarafından istinsah edilmiştir. Bu eser, Rus oryantalist A. G. Toumansky’nin Uluğ Bey’in kayıp eseri Ulûs-u Erbaa adlı eserini bulmaya çalışırken Buhara’daki arkadaşı Ebû’l Fazl Gulpâyagânî’den yardım istemesi ve onun Uluğ Bey’in eserini ararken Hudûdu’l Âlem ile karşılaşması sonucu 1892 yılında ortaya çıkmıştır.
1893 yılında Toumansky Buhara’ya gittiğinde Gulpâyagânî, bu eseri ona yayınlanması şartıyla vermiştir. Ancak Toumansky bu eseri yayınlayamadan, sadece onunla alakalı bir makale yazmış olarak vefat etmiştir. Bunun üzerine eserin yayınlanma işleri V. Vladimirovich Barthold tarafından devralınmış ve 1930’da Barthold’un vefatından kısa bir süre sonra basılmıştır. V. Minorsky detaylı bir açıklama kısmıyla birlikte eseri İngilizce’ye çevirmiştir. 1937’de yayınlanan Barthold’un önsözünün de yer aldığı bu çeviri geliştirilerek 1970’te tekrar basılmıştır. Abdullah Duman ve Murat Ağarı, İngilizce çeviriyi esas alarak eserin Türkçe tercümesini yapmışlardır. Eserin genelinden, müellifin seyahatlere dayanarak kitabını kaleme almadığı, okuduklarını ve duyduklarını aktardığı çıkarılmaktadır. Aristo ve Batlamyus’tan yararlandığı, eserinde bu isimleri zikretmesinden çıkarılmaktadır.
Bunun dışında isimlerini eserde açıkça ifade etmemiş olsa da müellif kendisinden önceki kaynaklardan yararlandığını belirtmiştir. Dolayısıyla onun; İbn Hurdazbih, İbn Rüsteh, İstahrî, Cehyânî ve Mesʽûdî gibi isimlerden yararlandığını söylemek mümkündür. Müellif eserine dünyanın özelikleri, tarım yapılan ve yapılmayan yerlerin yüzdesi ile başladığını ve ardından dünyanın bütün ülkeleri, şimdiye kadar bilinen halleriyle yönetimlerini, bu ülkelerdeki kavimlerin durumlarını, yöneticilerinin yaşadığı dönemdeki uygulamalarını ve ülkelerden elde edilen şeyleri, ülkelerin özelliklerini, büyüklük küçüklüklerini, zenginliklerini, nüfuslarını, konumlarını, denizleri, adaları, dağları, nehirleri aktardığını belirtmiştir. Ülkeleri Asyatu’l-Kebir, Afrika ve Avrupa olmak üzere üç kısımda ve elli bir ülke olarak ele almıştır. Diğer İslam coğrafyacılarına göre, Müslüman olmayanların yaşadığı bölgelere daha çok yer vermiş olan müellif, geniş bir coğrafyayı ele almış ve özet bilgilere yer vermiştir.
Yararlanılan Kaynaklar
Betül Yurtalan, İslamCoğrafyacılarına Göre Mezhepler
Sezgin, İslam’da Bilim ve Teknik, 3. Cilt
Touati, Ortaçağ’da İslam ve Seyahat
Ağarı, İslam Coğrafyacılığı ve Müslüman Coğrafyacılar
Mukaddesî, İslam Coğrafyası
İbn Havkal, 10. Asırda İslam Coğrafyası
Hitti, Siyasi ve Kültürel İslam Tarihi
Togan, “İbn al-Fakih’in Türklere ait Haberleri
Goldziher, Klasik Arap Literatürü
Çamyar, Ya’kûbî ve Tarihçiliği
Murat Ağarı, Irak ve Belh Coğrafya Ekolleri ve İlk Temsilcileri: İbn Hurdazbih, Yakûbî ve İstahrî
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Betül Yurtalan’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Türk-İslam Tarihinde Haritacılık

Osmanlı ve Türk tarihindeki haritacılar incelendiğinde tarih boyunca haritacılık alanında birçok çalışma yapıldığı görülmüştür. Hepsinin çalışmaları çok değerli olmakla birlikte burada sadece bir kısmına yer verilmiştir.

Kaşgarlı Mahmud

Aşağıdaki şekilde yer alan Kaşgarlı Mahmud’un Dünya haritası ilk Dünya haritası’dır. Kaşgarlı Mahmud’un XI. Yüzyılda yaşamış ve aristokrat bir aileden gelmiştir. İyi bir medrese eğitimi almış Türk bilginlerinden İslam ilimleri öğrenmiştir. Kaşgarlı Mahmud birçok Türk lehçesinin yanında (Uygur, Oğuz, Çiğil, Keçek, Argu, Kıpçak) Arapça ve Farsçayı da çok iyi bilmektedir. Eseri Divan-ü Lugati’t Türk ile Türkoloji’nin kurucusu olmuş bir bilim adamıdır.

Kaşgarlı Mahmud’un Divan-ü Lugati’t Türk eserindeki harita ilk Türk haritacılığı eseridir. Eser Türk’ün dilini, tarihini, coğrafyasını, mitolojisini, folklorunu, edebiyatını içermektedir. Kaşgarlı Mahmud’un Divan-ü Lugati’t Türk adlı eserindeki dünya haritasında Türklerin yaşadığı bölgeler ve ilişkide olduğu uluslar gösterilmiştir. Dünya tepsi gibi düz ve yuvarlaktır. Dağlar kırmızı, kumluk alanlar sarı, ırmaklar mavi, denizler yeşil renklerde gösterilmiş yönler Orhun Kitabelerine paralel ayarlanmıştır. Dünyanın merkezi kendi vatanı olan Balasagun şehridir. Haritanın büyük bir kısmı Çin ve Kuzey Afrika olup batı yönünde Volga Nehri’ne dayanmaktadır. Diğer ülkeler, yerler ve coğrafi adlandırmalar merkeze göre ayarlanmıştır. Türklerin yaşadığı yerlere önem verilmiş Türklerin ilişkide bulunduğu ülkeler de haritada gösterilmiştir. Türklerin ilgisi bulunmadığı ülkeler haritada yer almamıştır.

Beyruni (Biruni)

Biruni, (973-1048) yaptığı çalışmalar ve yazdığı eserler göz önünde bulundurulursa Türklerde harita ve coğrafya alanındaki çalışmaların başlangıcı kabul edilebilir. Batı Harzemin başkenti olan Ket yakınlarında doğduğu bilinmektedir. Astronomi ve matematik eğitimi almış olup Harezm sarayındaki Ebu Nasr ve Samed El Hekim tarafından yetiştirilmiştir. Birçok bilim dalında çalışmalar yaparak 148 adet eser vermiştir. Beyruni; matematik astronomi yanında fizik, eczacılık, sosyoloji, felsefe, tıp gibi önemli dallarda eserler vermiştir.

Beyruni eşsiz kişiliğiyle de dikkat çekmektedir. Yoğun ilmi faaliyetleri dini hassasiyeti ve objektifliği ile birleşince onu zirveye taşımıştır. Çocukluğundan beri var olan araştırma tutkusu ilmi ve felsefi birikimiyle birlikte döneminin en ileri düzeyde eserlerini üretmesini sağlamıştır. Beyruni İslam ülkelerinde ilk kez dünyanın kendi ekseni etrafında ve güneşin etrafında döndüğünü söyleyerek bu düşüncenin ilk temsilcisi olmuştur. 18 tane değerli taşın ve mineralin özgül ağırlığını hesaplayarak bulmuştur.
1032’de “Hindistan Tarihi” kitabını yazarak Hindistan’a ışık tutmuştur. Yazdığı “Asari Bakiye” isimli kitabında Arap, Pers ve Yunanistan gibi ülkelerin takvimleri ile ilgili bilgiler vermiş zaman hesaplamalarından bahsetmiştir. 1030’da yazdığı “Al Kanun Al Mesudi” (Mesud’un Yasası) adlı kitabını Gazneli Mahmud’un oğlu Mesud’a sunmuştur. Bu kitapta kendisinden önceki bilgileri derlemiş kendi gözlem ve hesaplamalarını da ekleyerek trigonometri tarihi için önemli bir yapıt ortaya çıkarmıştır. Bu kitapta zaman, takvim, jeodezi, küresel astronomi, Ay ve gezegen haraketleri gibi konular anlatılmıştır.
“Al Kanun Al Mesudi” adlı kitabında yeryuvarının büyüklüğünü saptamak için bir yöntem belirlemiştir. Bunun için Hint okyanusu kıyısında bulunan deniz seviyesinden yüksekliği h=652 arşın olan Zira El Sav dağında deniz ufku ile yatay arasındaki açıyı a=33 derece olacak şekilde ölçerek, cos a=R/(R+h) bağıntısından R=3333 Arap mili ( 6426 km) ve 1 derecelik meridyen uzunluğunu 58.2 mil ( 118.1 km.) ve çevreyi 6800 farsang (fersah) ( 42516 km.) olarak hesaplamıştır.

Coğrafya ve matematiksel coğrafya konularında çalışmalar yapan Beyruni açı ve uzunluk ölçmek için birçok alet yapmıştır.

Yukarıdaki şekilde görülen yükseklik ölçeri bunlardan biridir. Beyruni yerleşim alanlarındaki enlem ve boylamları öncelikli olarak belirlemiştir çünkü İslam kentlerinin namaz vakitleri ve kıble tayini için Mekke’ye göre coğrafi konumlarının bilinmesi gerekmektedir. Ayrıca ramazandaki iftar ve sahur vakitleri coğrafi konumla bağlantılıdır. Tahdid-u Nihayati’l-Emakin adlı eserinde enlem ve boylamları çizilmiş on arşın çapında (6.8 m) bir yarımkürede çeşitli ülkelerin coğrafi konumlarını işaretleyerek ülkelerin konumlarının pratik olarak görülmesini sağlamıştır. Gök haritaları için projeksiyonlar önermiştir. Yarı kürenin düzleme nasıl tasvir edileceğini konik ve silindirik projeksiyonlarda resimlerle anlatmıştır.
Tüm bu çalışmaları detaylı bir dünya haritasını oluşturmak için yaptığını belirtmiştir. Bu haritayı oluşturabilmek için Ptolemaios (Batlamyus) coğrafyası, İslam bilginlerinin yollar ve memleketler tipi coğrafya eserleri ve kendi bilgilerinden oluşturmuştur. Ancak Ptolemaios’un yer tayinlerinde bazı hatalar tespit etmiş bunları da düzeltmeye çalışmıştır.
Beyruni’nin gerçek bir bilim anlayışına sahip olduğu görülmektedir. Başka halkların kültüründen derin bir saygıyla bahsettiği Aynı şekilde dinler ve düşünceler konusunda hoşgörüyle davrandığı itiraz ve eleştiride bulunmadığı dikkat çekmiştir. Farklı dinlerdeki deyimleri aynen kullanmıştır. “Potancalı” adlı kitabını Sanskrit dilinden Arapça’ya çevirirken önsözünde “İnsanların düşünceleri türlü türlüdür, dünyadaki gelişmişlik ve esenlik de bu farklılığa dayanır” şeklinde yazmıştır.

İbrahim Mürsel (Tabib İbrahim El-Mursi)

Hayatı hakkında fazla bir bilgi bulunmayan İbrahim Mürsel’in Trablusgarplı olduğu bilinmektedir. Akdeniz haritasını 1456 da, aşağıdaki Güney Avrupa haritasını da 1560 yılında çizmiştir. Türk haritacılık tarihi için önemli bir yere sahip olan Güney Avrupa haritasında Ege, Akdeniz ve Karadeniz kıyıları bugünkü haritalarla
kıyaslandığında mükemmel bir doğrulukta çizilmiştir. Güney Avrupa haritasında ayrıca batı Avrupa kıyıları da gösterilmiştir ve bu nedenle sadece Osmanlı haritacılığında değil aynı zamanda Venedik haritacılığı içinde kaynak olmuştur. İbrahim Mürsel’in aşağıdaki şekildeki Güney Avrupa Haritası teknik olarak incelenmiş ve haritanın ortasından başlayan eşit aralıklı rüzgâr yönlerine doğru çizilmiş çizgiler bulunduğu tespit edilmiştir. Haritada 1/6200000 ölçekli, normal konumlu meridyen koruyan kesen silindirik projeksiyon bulunmaktadır. Avrupa sahilleri ve Britanya adalarının dışında harita mükemmel bir doğrulukta çizilmiştir.

Ege, Akdeniz, Karadeniz ve Batı Avrupa kıyılarının çizildiği 24 Haziran 1461 tarihli harita incelendiğinde iklim haritaları aracılığıyla gelen Arap haritacılığına ait açık izler bulunmaktadır. Bu harita sayesinde doğu haritacılığının ulaşmış olduğu seviye anlaşılmakta, Batlamyus’un haritalarıyla denizlerde dolaşmanın güç olduğu bir dönemde, İbrahim’in haritasının en azından Akdeniz’in ortalarına kadar gemicilere yol gösterdiği düşünülmektedir. Ayrıca bu harita ile deniz haritalarında ölçek bulunmadığına dair görüşler çürütülmektedir.

Piri Reis

Piri Reis 1465-1470 yılları arasında Gelibolu’da doğmuştur. Gelibolu’da denizcilerle dolu bir yerde büyümüştür. Amcası Kemal Reis’in yanında büyümüş ve denizcilik ile ilgili birçok tecrübe edinmiştir. Bir çok deniz seferine katılarak Ege ve Akdeniz’i ayrıntılı bir şekilde öğrenmiştir. Böylece Osmanlı devleti’nin deniz seferlerinde kullanmak için ihtiyaç duyduğu deniz haritalarındaki boşluk, başta Piri Reis olmak üzere birçok denizci tarafından doldurulmuştur. Piri Reis, Portekiz ve İtalyan Deniz haritalarını ve o döneme ait coğrafik eserleri inceleyerek Türk denizciliğinin geleneksel bilgilerini kendi gözlemleriyle birleştirerek 1521 yılında Kitab-ı Bahriye’yi nazım ve nesir olarak yazmıştır. Kitapta sahil şehirleri, körfezler, limanlar, kaleler gibi denizcilere rehberlik edecek bilgiler bulunmaktadır.
Aşağıdaki şekilde görülen Piri Reis’in birinci dünya haritası, 1929 yılında Topkapı Sarayında milli müzeler müdürü Halil Edhem tarafından bulunmuş ve İstanbul’da misafir bulunan Alman Prof. Kahle ile birlikte incelenmiştir. Prof. Kahle bu incelemelerin sonucunu 1951 yılında Leiden’de toplanan XVIII. Şarkiyatçılar Kongresine sunmuştur. Türk ve Alman bilginlerinin bu buluşu, bilim dünyasının ilgisini çekmiş ve Prof. Kahlle’nin bildirisi İtalyan ve İspanyol dillerine çevrilerek yayınlanmıştır. Viyana Üniversitesi coğrafya profesörü Oberhummer tarafından da 1931 yılı Aralık ayında, Viyana Akademisinde bu buluşa dair bir açıklama yapılmıştır.

Piri Reis’in Birinci Dünya Haritası olarak bilinen aşağıdaki harita, ceylan derisi üzerine dokuz ayrı renk kullanılarak çizilmiştir.

Harita 86 cm boyunda olup üst tarafta 61cm alt tarafta 41 cm genişliğe sahiptir. Enlem ve boylam çizgileri olmayan haritada rüzgârgülü ve yön çizgileri kullanılmıştır. Ayrıca harita insan ve hayvan figürleriyle süslenmiştir. Rüzgârgüllerinin sayısından haritanın tamamının 21 yada 22 parça olduğu tahmin edilen haritanın elimizde sadece bir parçası bulunmaktadır. Bu parçada Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’ndedir. Piri Reisin Dünya haritasının elimizde kalan tek parçası yaklaşık sıfır boylamının batısında kalan; İspanya ile Biskay Körfezi’ni ve aynı boylamın batısındaki Afrika’yı, Atlas Okyanusu’nu ve Amerika’nın o zaman bilinen kısımlarıyla Karaip Denizi’ni kapsamaktadır.
Kaybolan parçanın ise, yaklaşık sıfır enleminin doğusunda kalan dünya bölümlerini içine aldığı düşünülmektedir. Kaldı ki, Piri Reis’in Bahriye kitabında ‘hintce Çin bahirlerin (Denizlerinin) taze çıkan haritaları ki diyarı Rum’da kimesne (kimse) anı bu zamana dek malum idinmemiştir (bilmemiştir-öğrenmemiştir), anları da bile (beraber) kayd idüp (edip) Sultan Selim hazretlerinin babı saadet meablarına nefsi Mısır’da virüp (verip)…’demiş olması da bu kanı’yı doğrulamaktadır.

Piri Reis’in haritasının yarım kalan bir dünya haritası olduğunun kanıtı rüzgârgüllerinin sayısıdır. Çünkü standart deniz haritalarında rüzgârgülleri 17 adet olmaktadır. Oysa bu haritada 5 adet rüzgârgülü vardır. Bu nedenle geri kalan rüzgârgüllerinin de olduğu varsayılırsa bu harita bir dünya haritası olacaktır. Ayrıca Piri Reis haritasında bazı yerlerde yazılar bulunmaktadır. Bu yazılarda yararlandığı kaynakları açıkça belirttiği görülmektedir. Bu satırlarda yer alan bilgilerde haritasındaki bazı kara ve adaların Cristopher Colombus’un haritasından alındığını yazmaktadır.

Piri Reis’in birinci haritasının diğer parçaları aranırken Topkapı Sarayı Müdürü Tahsin Öz tarafından yeni bir harita bulunmuştur.

Ceylan derisi üzerine çizilen haritada sekiz renk kullanılmış ve eşsiz Osmanlı tarzı süslemeyle çerçevelenmiştir. Özenle çizilen bu harita tipik bir deniz haritası (portolan)’dır. Piri Reis Tarzında çizilen harita, 69×70 cm. boyutlarındadır. Haritadaki çerçevenin sadece kuzey ve batı kenarlarda bulunması, kenar yazılarının yarım kalması bu haritanın da bir parça olduğunu göstermektedir. Kalan parça Atlas Okyanusu’nun kuzeyini, Kuzey ve Orta Amerika’yı kapsamaktadır. Üzerinde portolanların tipik özelliği olan dördü büyük ve süslü, ikisi küçük altı rüzgar gülü ile iki adet mil ölçeği bulunmaktadır. Haritadaki dikeyölçeğin altındaki imza Piri Reis’e aittir.
Piri Reis’in Kitab-ı Bahriye’si Türklerin coğrafya alanında oluşturduğu eserlerin en mükemmellerindendir. Batı ülkelerinde Akdeniz’i bu denli ayrıntılı olarak anlatan deniz haritasına (portolana) rastlanmamaktadır. Piri Reis Kitab-ı Bahriye’de bahsettiği bilgilerde limanlar, kıyılar, demir atılabilecek yerler, kıyı bitki örtüsü, içme suyu ve
gemi inşaatına ait imkânların yanında insanlar, dinler ve politik güç dengeleri hakkında da bilgiler vermektedir. Eser, Arkeolojik bilgiler de taşımaktadır. Kitab-ı Bahriye, bu alanda çalışanlar için ilgi çekici bir başvuru kitabı olmuştur. Kentlerin haritalarında, önemli binaların resimleri de yer almaktadır. Bahriye; benzersiz bir Akdeniz
seyahatnamesi olarak değerlendirilebilir. Piri Reis hakkında birinci elden bilgiler taşıması da, Bahriye’yi önemli kılan diğer unsurdur.

Kitab-ı Bahriye’nin 1521 ve 1525 tarihli iki ayrı orijinal yazması vardır ancak bunlar henüz ele geçmemiştir. Bu iki yazmadan kopya edilen eserler İstanbul’da çeşitli kütüphanelerde yer almaktadır. 1521 tarihli yazmanın 8 kopyası Avrupa’nın çeşitli kütüphanelerinde bulunmaktadır ancak bu yazmalardaki harita sayıları değişiktir. Harita sayısının en yüksek olduğu (223 adet) yazma, Topkapı Sarayı’nda bulunmaktadır. Nuruosmaniye Kütüphanesi’nde yer alan yazmadaki en göze çarpan eser İstanbul haritasıdır. Bunların dışında Süleymaniye, Tersane, İstanbul Üniversitesi, Köprülüzade, Fazıl Ahmet Paşa, Ali Emiri Efendi kütüphanelerinde, kısaltılmış ya da ayrıntılı nüshaları bulunmaktadır.

Seydi Ali Reis

Seydi Ali Reis Galata’da doğmuştur. Denizci bir aileden gelmektedir. Babası ve dedesi Galata tersanesinde kethüdadır. 1498 yılında doğduğu tahmin edilmektedir. Tahsili hakkında kaynaklarda kesin bir bilgi yoktur ama hayatına ve eserlerine bakılırsa iyi bir eğitim aldığı ve neredeyse bütün ilimlere vakıf olduğu düşünülmektedir.
Matematik, astronomi, denizcilik, coğrafya ve hatta edebiyat alanlarında söz sahibidir. Denizcilik aileden gelen deneyimle ve kendi bilgi birikimiyle birleştiğinde başarılı bir denizci olmuştur. Eserlerinden anlaşıldığına göre Arapça ve Farsça’yı çok iyi bilmektedir.
Seydi Ali Reis’in en önemli eserlerinden ilki Mirat’ül Memalik yani “Ülkelerin Aynası” isimli eseridir. Bu eseri, 1533’de Mısır kaptanlığına atandığında, Basra’da bulunan Hint denizleri filosunu geri getirmek için görevlendirildikten sonra fırtınalara ve savaşlara maruz kalan gemileri ile Mısır’a dönemeyince elliye yakın adamıyla karayolundan İstanbul’a dönmeyi tercih ettiği sırada yazmıştır. Üç yıl yedi ay süren yolculuğunda başından geçen olayları ve geçtiği yerleri yazdığı kitabında Afganistan, Pakistan, Maveraünnehir, Azerbaycan gibi ülkelerden geçerek Bağdat’a oradan da 1557 yılında İstanbul’a varmıştır. Bu eser coğrafya alanında yazılan eşsiz eserlerden biridir. Kitapta özgeçmişiyle ilgili bilgilerde sunulmuştur.
Bir başka önemli eseri ise on bölümden oluşan Muhit’tir. Kitabında denizciler için önemli olabilecek yön tayini, ünlü limanlar, astronomik bilgiler, zaman hesabı, takvimler gibi bilgiler vermektedir. Ayrıca Muhit’te Amerika kıtasıyla ilgili bilgiler verilmektedir. Portekizli denizcilerin Kanarya Adalarından itibaren batıya doğru yaklaşık yirmi derece giderek bir kıta bulduklarını, bu kıtanın, batıda doksan derece boylama güneyde on derece enleme kadar uzandığını söylemektedir. Güneydeki “Karanlık Diyara” varırken Magellan Boğazı’ndan geçildiğini belirtmektedir. Bu bilgilere göre Muhit, Kitab-ı Bahriye’den sonra Amerika kıtası ile ilgili ikinci yazılı kaynak niteliğindedir.

Muhit ve Mirat’ül Memalik’ten başka astronomiye ait bilgiler içeren iki kitabı daha vardır. Bunlar “Hulasatü’l Hey’e” ve “Mir’at-ı Kâinat” isimli eserleridir.

Astronomi ölçümlerinde kullanılan ölçüm cihazı olan usturlabın kullanışı ve yapımı, yıldızların ve güneşin yüksekliğinin ölçülmesi, zaman ölçümü ve kıblenin belirlenmesi üzerine bilgiler vermektedir. Seydi Ali Reis, yerin yuvarlak olduğunu, dağların yüksekliğinin yerin yuvarlaklığını bozmayacağını söylemiştir. Yer yarıçapının 1545 fersah olduğunu yazmış ve ağır cisimlerin yerin merkezine doğru düştüklerini eklemiştir.

Takiyüddin

Osmanlı tarihindeki ilk rasathaneyi kuran kişi Takiyüddin’dir. XVI. yüzyılda yaşayan önemli Türk bilgini ve astronomudur. Takiyüddin Raşit 1526 yılında Şam’da dünyaya gelmiştir. Eğitimini Şam ve Mısır’da alarak babası Maruf Efendi ile 1550 yılında İstanbul’a gelmiştir. Daha sonra 1555 yılında Mısır’a giderek yargı görevinde bulunmuştur. 1570 yılında tekrar İstanbul’a dönmüş ve Müneccimbaşı Mustafa Çelebi’nin ölümünden sonra II. Selim tarafından müneccim başı olarak atanmıştır. Hoca Saadettin Efendi ile dostluk kurmuş ve gözlem çalışmalarına Galata kulesinde 1574 yılında başlamıştır.
Batılı kaynaklarda adının yazılışından dolayı Arap kökenli olduğu yazılsa da 1568 yılında yazdığı Reyhannetü’r Ruh adlı eserinde verdiği bilgilerde VIII. yüzyılda Suriye’ye yerleşen bir Türk ailesine mensup olduğunu yazmıştır. Bir rasathane kurmak için 1575 yılında sultan III. Murat’a başvurarak Sokullu Mehmed Paşa ve Hoca Sadettin Efendi’nin de destekleriyle gerekli izni almıştır. İstanbul Rasathanesi Tophane sırtlarında 1575-1580 yılları arasında faaliyet göstermeye başlamıştır. 1577 yılı Ramazan ayında bir kuyruklu yıldızın gözlemlendiği, bu astrolojik olayın İstanbul’da çok ilgi çektiği bilinmektedir.
İstanbul Rasathanesi, içinde çalışanların çalışma odaları ve kalacağı yerleri bulunduran bir bina olmakla birlikte aynı zamanda kütüphanesinin de olduğu bir bina olarak inşa edilmişti. İstanbul Rasathanesi’nin yanında küçük bir gözlemevi olarak adlandırılan bir bina daha inşa edilmişti. Muhtemelen bu binada gözlemevinin taşınabilen araç ve gereçleri bulundurulmaktaydı aşağıdaki şekilde bu küçük yapı ve içindeki çalışanları görülmektedir.

Takiyüddin’in çok sayıda gözlem aleti yaptığı, Alat-ı Rasadiye li Zic-i Şehinşahiye adlı eserde yer alan minyatürden anlaşılmaktadır.

Takiyüddin’in yirmiye yakın eseri çoğunlukla astronomi ile ilgilidir. Kitaplarının ikisinde III. Murat’ın çok meraklı olduğu güneş saatleri, su saatleri ve mekanik aletlerden söz etmektedir. “Reyhanetü’r Ruh fi Alel-Müsteviy’il-Sütuh” ve “Düsturü’t-Tercihli Kavaidü’t Tastih” adlı iki eseri harita yapımı ve kullanımı üzerinedir. Takiyüddin’in bu kitapları, Kitab-ı Bahriye’den sonra, haritacılık hakkında oldukça önemli teorik kaynaklar arasında sayılmaktadır. Gözlemevinin ömrü kısa sürmüş ve Ocak 1580’de yıktırılmıştır.

Ali Macar Reis ve Atlası

Ali Macar Reis XVI. yüzyılda yaşamış bir Osmanlı denizcisidir. Denizcilik biliminde üstün bilgilere sahip olan Ali Macar Reis, bilgilerini savaşçılık yeteneğiyle birleştirdiğinde Akdeniz’i kasıp kavuran cesur bir Osmanlı reisi olmuştur. Osmanlı kartografyasının öncülerinden biri olmuştur. II. Selim, Kıbrıs’ı fethetmek için levent reislerini göreve çağırdığında, Ali Macar Reis’te haritalarını saraya sunarak gönüllü Osmanlı Reis’i olmuştur. 1571 yılında İnebahtı Savaşı’nada katılmış ve yaralanmıştır.
Ali Macar Reis’in 1567 tarihli Atlas-ı Karadeniz ve Marmara Denizi, Doğu, Orta ve Batı Akdeniz, Atlantik kıyıları ve Britanya adaları, Ege ve Marmara Denizi ile Dünya Haritalarının yer aldığı yedi parçadan meydana gelmektedir. Dokuz ceylan derisi yaprak üzerine yapılmıştır. Ali Macar Reis ‘in imzasının yalnızca dördüncü parça olan Batı Akdeniz haritasında görünmesi, diğer haritaların daha sonra ilave edilmiş olabileceği ihtimalinin öne sürülmesine yol açmıştır. Bir başka ihtimale göre Atlas’ın İtalyan ve Katalan portolan tekniğine ve düzenine uyması dolayısıyla İtalyan portolan haritacılarınca hazırlanıp, yer adları ihmal edilmiş olarak Osmanlılara ulaştığı ve Ali Macar Reis’in noksan yazılarını tamamladığı ileri sürülmüştür.
Atlastaki resimleme tekniğinin Osmanlı resimleme tekniğine yabancı olmayan bir tarzı gösterdiği kesindir. Haritadan Turgut Reis, Sina Paşa, Piyale Paşa gibi büyük Türk denizcilerinin çarpıştıkları mahallerle ilgili dolaylı bilgiler elde edilmektedir. Ege Denizinin eski adı
olan Adalar Denizi’ndeki yer adları ve konumlandırma bakımından oldukça değerli bilgilerin bulunduğu Ali Macar Reis Atlası Osmanlı deniz haritalarının en çok ilgi çekenleri arasındadır.

Menemenli Mehmed Reis

Osmanlı deniz haritacılığında 16. Yüzyıl sonunda Menemenli Mehmed Reis tarafından yapılan aşağıdaki haritada, bu eşsiz harita, İtalya’nın Venedik kentindeki Correr Müzesinde bulunmaktadır. 1590 yılında bu deniz haritasında; Batı Anadolu kıyıları, Ege Denizi, Yunan Yarımadası yer alır. Türk haritacılık geleneğinin tipik örneklerindendir. Menemenli portolonunun en büyük özelliği, elimizde bulunan diğer harita ve atlaslar gibi Osmanlı Sarayı’na ya da makam sahibi kişilere sunulmadan günümüze ulaşmış tek örnek olmasıdır. Menemenli Mehmed Reis’e Ege havzasındaki seferlerinde uzun yıllar kılavuzluk ettiği açıkça anlaşılan harita, uzun yıllar kullanılmış olması dolayısıyla biraz yıpranmış, hatta sol alt yanından kopmuş durumdadır.

Harita, 81×56 cm. boyutlarında, 1:1200000 ölçeğinde olup, üzerinde yapımcısının kimliği ve yapım tarihi açıkça yazılıdır. Harita üzerinde yer alan Osmanlıca yazılar, denizcilerimizin terminolojisine tamamen uygundur. Menemenli’nin haritası, Ali Macar Reis Atlası’nın altıncı haritasına çok benzemekte, ancak dikkatle incelendiğinde çizimlerin modern haritalara daha yakın olduğu görülmektedir.

Kâtip Çelebi

Ünlü Türk bilginlerinden olan Kâtip Çelebi 1591 yılında İstanbul’da doğmuştur. Öğrenim çağına geldiğinde zamanın en büyük âlimlerinden dersler almıştır. Kadızade Mustafa, Kürt Abdullah, Mehmed Veli Efendi ders aldığı kişilerdendir. Arapça, Türkçe, Farsça (Acem) dillerinde şiirler yazacak ölçüde yeteneklidir. Fıkıh, Hadis, Tefsir ve Mantık gibi bilimleri de öğrenmekle beraber, Felemenkli olup doğu dillerinin öğrenimi için İstanbul’a gelen ve inceledikten sonra Müslümanlığı kabul eden bir kişiden matematik bilgileri, astronomi ve özellikle coğrafya öğrenmiştir. Arapça ve Farsçayı çok iyi bilen ve tarih, coğrafya, bibliyografya ve toplum bilimi alanlarında 27 yapıtı bulunan Kâtip Çelebi, Girit Seferi sırasında (1645-1646) haritaların nasıl yapıldığını öğrenmiştir.
Kâtip Çelebi tarih, coğrafya, astronomi, fıkıh, biyografi vb. alanlarda telif, tercüme ve derleme suretiyle birçok eser yazmıştır. Haritacılıkla ilgili başlıca eserleri;

1.Tuhfetul-kibar fi-esrafil-bihar

Girit seferi dolayısıyla 1645 yılında yazılmıştır. Bu eseriyle Osmanlılar’ın ilk devirlerinden eserin yazıldığı tarihe kadar kara ve denizde, tedbirsizlik ve hatalar yüzünden uğranılan başarısızlıklara ve görülen aksaklıklara çareler bulmayı amaçlamıştır. Eserde, dünya haritası, Akdeniz ve Karadeniz, Akdeniz’deki Osmanlı hâkimiyetindeki adalar ile Adriyatik denizi adalarını ve buradaki sahil memleketlerini gösteren 4 harita ve iki pusula bulunmaktadır.
Eser iki kısım ve hatimden meydana gelmektedir. Eserde önce, coğrafyanın önemi anlatılmıştır. Mora, Venedik, Arnavutluk ve diğer Akdeniz sahilindeki Avrupa memleketleri, özellikle Venedik dukalığı anlatılmış;
I. Kısımda, muhtelif kaynaklardan hareketle geçmişteki deniz fetihleri ve belli başlı derya kaptanlarının faaliyetleri anlatılmış;
II. kısımda, Tersane-i amire, donanma ve derya ile ilgili konular işlenmiş, kaptanlara 40 nasihatta bulunulmuştur.

2.Cihannüma

Kâtip Çelebi coğrafya eserlerinin eksiklerini tamamlamak ve derlemek düşüncesiyle 1648 yılında Cihannümayı yazmaya başlamıştır. Eser iki kısım olarak tasarlanmıştır. İlk kısımda denizleri, nehirleri ve adaları ikinci kısımda ise memleketleri önemli şehirleriyle birlikte dağ, yol ve nehir gibi ayrıntılarıyla vermeyi planlamıştır. Beş harita ve 75 sayfa olan bu eser 1648’de yazılmaya başlanarak dünyanın yuvarlaklığından, Japonya’dan Erzurum ve Irak’a kadar ülkelerin coğrafyasına kadar birçok coğrafi bilginin yanında bitki ve hayvanlar âlemini de anlatmaktadır. Bu kitap, İbrahim Müteferrika tarafından matbaanın İstanbul’da kurulmasından hemen sonra 1752’de basılmış ve çeşitli dillere çevrilmiştir.

3.Levami’un-nur fi-zulumati Atlas Minor

Cihanüma’nın telifi esnasında Atlas okyanusundaki adalarda eksiklikler olduğunu fark edince İslam coğrafyacılarıyla batı coğrafyacılarının eserlerini bir arada kullanmaya karar vermiş böylece eksiklikleri gidermeyi amaçlamıştır. Abraham Ortelius’un eserinden Mercator’un Atlas Minor’unu öğrenmiştir. Bu eserinde kıtalar hakkında kısa bilgiler vererek kıtaların haritalarını eklemiştir. Bu bilgiler verildikten sonra kuzey kutbundan başlayarak Avrupa’ya kadar memleketleri şehir, dağ, ve nehir gibi özellikleriyle anlatmıştır. Ayrıca şehirlerin coğrafi tasvirlerinin yanında idari durumlarından da bilgiler sunulmaktadır. Asya, Afrika ve Amerika kıtaları hakkında ayrıntılar sade olup Avrupa memleketleri daha ayrıntılı anlatılmıştır. Ayrıca Abraham Ortellius’un eserinden harita ve coğrafya alanında çalışma yapanların bibliyografyası alınarak kayıt altına alınmıştır.

4.Fezleketül Ahvalil Ahyar fi-ilmit-tarih vel-ahbar

Kitap üç fasıldan oluşmakta olup ilk fasılda tarih ilminden bahsedilerek Peygamberler, İslam öncesi ve sonrası hükümdarlar, Osmanlı Padişahları ve devlet düzeni, ikinci fasılda ise arz, iklimleri fersah ve mil ölçüleri yanında kavimler ve Arap kabilelerden bahsedilmiştir. Üçüncü fasılda ise takvimler, kıyamet alametleri, ahret ve alfabetik sırasıyla devletler anlatılmıştır.

5.Keşfüz-zunun an-esamil-kutub vel-funun

İslam coğrafyasında yazılmış hemen hemen her eseri alfabetik sırayla tanıtmaya çalışan büyük bir bibliyografi eseridir. Kâtip Çelebi bu eserinde İslam dünyasına ait yaklaşık 14.500 eser, 10.00 müellif ve 300 den fazla ilim dalını anlatmış ayrıca yazarların hayatından da bahsetmiştir.
Kâtip Çelebi uzun yıllar yaptığı araştırma ve incelemeler sayesinde derin bir bilgi birikimine sahip olmuştur. Araştırmaları sadece İslam dünyasıyla sınırlı kalmayıp batı kökenli eserleri de inceleyerek batıdaki keşifler ve ilerlemeleri de takip etmiştir. Kâtip Çelebi ilme olan düşkünlüğü ve üstün zekâsı ile XVII. Yüzyıl Osmanlı ilim hayatına damgasını vurmuştur.
Yararlanılan Kaynaklar
Gaye Bekiroğlu Keskin, Osmanlı İmparatorluğu’nda Haritacılık Ve Matrakçı Nasuh
Mahmut Ak, Osmanlı’nın Gezginleri
Abdurrahman Aygün, 1980, Türk Haritacılık Tarihi
Ali Kuzu, Takiyüddin Uzayı Çözen Bilim Adamı
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Gaye Bekiroğlu Keskin’a aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Antik Mısır'da Tıp Ve Genel Özellikler

İlkçağ uygarlıkları ile ilgili bilgilerimiz arkeolojik bulgulardan ve yazılı belgelerden sağlanabilmektedir. Dolayısıyla Antik Çağ Mısır Ülkesindeki tıp konusu bu belge ve arkeolojik bulgulardan faydalanılarak bu kısımda anlatılacaktır. Hastalığın tanımlanması ve tedavisi ile ilgili tıbbi papirüslerin incelenmesi, Nil Vadisindeki sağlık sorunları ve hastalık sebeplerini anlamak açısında çok önemli olmuştur. Buna ilaveten C. Bruwier’e göre, Mısırlıların günlük hayatı betimlemede gösterdikleri özen, hastalık kavramının sanatsal tasvirlerini incelemek içinde mükemmel bir fırsat yaratmaktadır. C. Bruwier ayrıca Firavunlar Dönemi tıbbi araştırmalarına katkı sağlayan asıl şeyin, Mısırlıların günümüze hem kemik hem de doku yönünden çok iyi durumda gelmiş bedensel kalıntıları olduğunu ifade etmektedir. Günümüzde kullanılan gelişmiş teknoloji sayesinde, analizi yapılabilen bu kalıntılar, konu hakkındaki bilgilerimizi arttırmıştır.
Tıp konusundaki bilgileri edindiğimiz papirüslerin çoğunda tıp ve sihir iç içe geçmiş durumdadır. Ayrıca Mısır tıbbının dini bir tarafı da vardır. Bu yüzden tıp konusunu irdelerken bu hususları da göz ardı edemeyiz. Mısır kaynaklarında, aynı zamanda rahip de olan doktorlar ve mumyacılar arasında bir ilişkinin olduğu görülmektedir. Hem hastalıkların tedavisi için hem de ölenlerin bedenlerinin korunması için benzer yöntemler uygulandığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla, Eski Mısır’daki doktorlar cerrahi ve otopsinin yanında, mumyalamadan, inançla tedaviye kadar çeşitli alanlarda faaliyet gösteriyordu. Mumyalama geleneğinin çok yaygın olmasından dolayı, bir mumyacının ölüme yol açan hastalığın nedenlerini araştırması için zaman ayırması muhtemelen mümkün değildi. Cerrahi bilgi ve temel anatomi bilgisi, mumyalama geleneğinden gelmekteydi. Öncellerinin yaptığı dikkatli gözlemler sonucunda, mısırlıların hem dini hem de günlük hayatında tedavi yöntemleri önemli bir yer edinmişti.
Mısırda tıp mesleği özel bir yere sahiptir ancak; dini tedavide bir ana temel olan doğaüstü inanışlar, hastalığın iyileşmesinde etkili olmuştur. Eski Mısır hekimleri mabetlerde yetişirlerdi ve din adamı niteliği taşırlardı. Mısır’da ruhlar ve şeytanlar hastalık nedeniydiler ve bu nedenle çeşitli büyüler kullanırlardı. Ancak sonraları dualar büyülerin yerini almış ve şeytanlar tanrısal dualarla giderilmiştir. Bazı tanrılar bütün hastalıklara karşı bir koruma aracı olmalarına rağmen, bazı tanrılarda özel hastalıkları gidericiydiler. Organizmanın her organı özel bir tanrı ile ilgiliydi ve hastalığı veren tanrı onun tedavisini de yapardı. Bu tanrılar arasında Ra, İsis ve Thoth’u sayabiliriz. Sekhmet ise salgın hastalıkları yapar ve tedavi ederdi. Mısır uygarlığının son devirlerinde görülen sağlık tanrısı İmhotep ise bu tanrıların en önemlisiydi. İmhotep birçok alanda başarılar göstermenin yanında hekim olarakta görev yapmıştır. Sonraları ise tıp tanrısı olarak sembolleştirilmiştir ve tarih sahnesine tarihin ilk hekimlerinden biri olarak geçmiştir. ‘O ki barış ve sükûn içinde geliyor’ manasını taşıyan İmhotep ölümünden sonra uzun yıllar yarı tanrı daha sonrada Hıristiyan dönemine kadar tıp tanrısı olarak kabul görülmüştür. İmhotep bugünkü bilgilerimize göre bir hekim olmanın yanında bir vezir ve mimar olarakta karşımıza çıkmaktadır. İmhotep, İ.Ö. 2980–2900 yılları arasında yaşamış olan Hükümdar Zoser’in vezirliğini yapmıştır. Ayrıca Basamaklı Ehramın planını da İmhotep yapmıştır. İmhotep ölümünden sonra Memphis şehri yakınlarında bir yere defnedilmişsede hala mezarı bulunamamıştır.
Mısır tıbbı hakkındaki bilgileri papirüslerden elde etmekteyiz; ancak papirüs bitkisi dayanıksız olduğu için zamanımıza çok az kaynak kalmıştır. Bu konuda en eski dönemi anlatan papirüs Kahun papirüsü olup bu papirüs zamanımızdan 3000 yıl öncesinin tıbbi bilgilerini yansıtmaktadır. Bu papirüste jinekolojiden ve veteriner hekimlikten bahsedilir. Smith papirüsü cerrahi bilgilerden söz eder, ayrıca Smith papirüsünün bir yerinde hekimin beyine kadar işleyen bir yaralanma ile ilgili şaşırtıcı gözlemi anlatılmaktadır. Burada beyin zarı, beyin-omurilik sıvısı ve beyin kıvrımları tanıtılmakta, hastanın her iki burun deliğinden kan geleceği ve boynunun sertleşeceği anlatılmaktadır. Ebers papirüsü ise oldukça detaylı tıp bilgileri içermekte ve bir hekimin elinin altında bulunması gerektiği düşünülerek yazıldığından ilk tıp el kitabı olarak anılmaktadır. Büyük Berlin papirüsü ve Hearst papirüsü de Ebers papirüsüne benzemektedirler ancak bu papirüslerin içerikleri genellikle reçeteler olup, çok fazla sihri ve dini formül taşımaktadırlar. Büyük ve Küçük Berlin papirüslerinde obstetrik alana ait bilgilerde mevcuttur. Ayrıca birazda olsa bilgi vermesi açısından önemli bir buluntuda İ.Ö. 2500’de yaşamış bir kraliçenin ecza dolabında bulunan malzemelerdir. Bu dolapta birçok ilâç vazoları, kasıklar, kurumuş ilâç ve otlar bulunmuştur.
Demirhan’a göre, zaman bakımından daha sonra yazılan papirüsler daha fazla sihirli ve büyülü bilgiler içermektedir. Buradan da Mısır tıbbının rasyonel bir tarzda başladığını ancak daha sonradan yani mısır uygarlığının zayıflamaya başlamasıyla sihri bir özelliğe büründüğü manasını çıkartabiliriz. Bu papirüslerin tıp alanında en çok bilgi verenleri şüphesiz Edwin Smith Papirüsü ve Ebers Papirüsüdür. Bu papirüslerde hem hastalıklarla ilgili bilgiler, hem de hastaların vaka geçmişleri yazılıdır. Her iki papirüste da hastalık vakası A. Demirhan’a göre şöyle tanımlanmaktadır:
• Şarta bağlı tanı
• Hastanın nasıl muayene edileceği ve tanı belirtilerinin nasıl saptanacağı hakkındaki bilgiler
• Hastalığın tanısı ve seyri
• Manipülasyon, ilaçlar, sihri formüller ve dualar gibi gerekli tedavi önlemlerinin endikasyonu.
Bu verdiğimiz tanıma ait örnek Edwin Smith papirüsünde açıkça görülmektedir: “Boyun vertebrası çıkığı ile ilgili bilgiler: Eğer boyun vertebrası çıkığı olan bir hastayı muayene edersen, kollarında ve bacaklarında duyarsızlık vardır, gözleri kanlıdır. Böyle bir hastalığı şöyle tanımlaman gerekir. Kollarında ve bacaklarında duyarsızlık olduğu ve sperm damlattığı için bir hastada omuz vertebrası çıkığı vardır. Bu hastalık tedavi edilemeyen bir hastalıktır.”


Mısırlılarda cerrahi aslında vücudu açacak kadar ilerlememiştir; buna rağmen sünnet ve boyun etrafında bazı ameliyatlar yapılabilmekteydi. Sünnet ise mısırlılarda mecburiydi ve Ebers’e göre 14 yaşında yapılmaktaydı. Karnak mabedinde İ.Ö. 1392 senesine ait bir resimde sünnet ameliyatının nasıl yapıldığına ait bilgiler bulunmaktadır. Eski Mısır tıbbının göze çarpan özelliklerinden biri Heredota göre Hekimlikte Mısırlıların aşırı uzmanlaşmış olmalarıdır. Ayrıca tıp alanında koyu bir gelenekçilik söz konusudur. A. Demirhan’a göre; Eski Mısırdan kalan belgelerde üç tip sağlık personelinden bahsedilmektedir:
• Hekimler
• Vücuttan cin çıkaran kişiler
• Nabız dinleyen, damar hastalıklarını tedavi eden cerrahlar.
Bu cerrahlara ‘Sekhmet Rahipleri’ adı da verilmektedir. Bunların dışında halk arasında üstün bir yeri olan ve diğerlerinden daha çok önem verilen tıp mensupları da vardı ki, bunlarda Saray hekimleriydi. C. Bruwier’e göre; Mısırda doktorluk, rahiplik ve büyücülüğün iç içe geçmiş olmasına rağmen, doktor olarak çalışanların özel bir eğitim görmesi gerekmekteydi. Anıt mezarlarla onurlandırılmış bazı ünlü doktorların özel sıfatlara sahip olduğu da görülmektedir: “Doktorların yöneticisi”, “doktorlar üzerinde olan”, “doktorların amiri”, “doktorların başı”, “saray doktorlarının teknesinin şefi” gibi…
Mısır’da diş ve göz doktorundan, gastronomiye kadar her alanda uzman doktor bulunmaktaydı. Kadın doktorlar Mısır’a yabancı değildi. Ayrıca, tapınaklarda kurban edilecek kutsal hayvanlarla ilgilenen veterinerler bile vardı. Mısır doktorları tıp mesleğindeki başarılarından ötürü Mısır dışında da tanınıyorlardı. Hatta bazı yabancı Kral ve Prensler Mısırlı doktorlardan tedavi görüyorlardı.
İkinci Amenofis zamanında bir Suriyeli prens eşi ve hizmetkârlarıyla yanına hediyeler alarak tedavi olmak için Teb şehrine gelmiş ve saray doktoru Nebamon’a başvurmuştur. Sicilyalı Diyotorus ise seyahat ve askeri hareketler esnasında görmüş olduğu Mısır tıbbı için her türlü tedavinin parasız yapıldığını, doktorların toplum ve resmi makamlar tarafından geçimlerinin sağlandığını, mısırlı doktorların geleneklerine bağlı kalmakla yükümlü olduklarını belirtirken bunun aksine davranış gösterip hastalarını öldüren doktorlarında ölüm cezasına çarptırılabildiklerini söylemektedir. Bu durum A. Sayılı’ya göre aslında Mısırlıların kendi tıp bilgilerine büyük değer vermeleri ve itimat göstermelerinden kaynaklanmaktadır. Herodot’a göre mısırda pek çok doktor vardı ve her doktor sadece bir hastalığa bakardı. Buradan mısır doktorlarının uzmanlık alanlarının olduğu sonucuna varabiliriz.
Göz doktoru, diş doktoru, kadın hastalıkları doktoru, anus’un muhafızı veya çobanı gibi unvanlar taşıyan doktorlara Eski Mısırda rastlanmaktadır. Ancak bir doktor bu unvanlardan birkaçına da sahip olabilmekteydi ki Lefebvre’nin yorumuna göre de Uzman doktorlar genel olarak bütün hastalıkları tedavi etmekle bir hastalık grubunun uzmanı da olabiliyorlardı. Mısırlılar doktorlara Sinu demekteydiler. Sinu, mısırlılara göre tedavi işiyle uğraşan mesleği tıp olan kişilere verilen addı. Ayrıca birde Sekhmet rahipleri adıyla anılan din adamları vardı ve bunlarda tıp ve tedavi işiyle meşguldüler. Firavunların sarayında uzmanlaşmış doktorların dışında ayrıca birde saray baş doktoru bulunmaktaydı. Bu çok önemli bir memurluk olup diğer doktorların teşkilatlanması belirli bir kademe alması saray baş doktoru tarafından yapılmaktaydı. Bunu günümüz sağlık bakanlığı gibide düşünebiliriz.
Firavun sarayında olduğu gibi yüksek devlet memurlarının veya makamlarının ve dini müesseselerinde özel doktorları bulunmaktaydı. Buradan da mısırda doktorluk mesleğinin bir devlet memurluğu şekline sokulmuş olduğu sonucunu çıkarabilmekteyiz.
Diodorus’a göre Mısırda doktor yetiştirmek için ‘hayat evi’ adı verilen okullar bulunmaktaydı. Sigerist ise bu okullarda öğretilen konular arasında cerrahinin de olduğunu böylece tıp tahsilinin dini tıp üzerine olmayıp ilmi tıp şeklinde olduğu kanısındadır. Lefebvreye göre ise bu fikir yanlış olup Mısırdaki tıp bilgisi babadan oğula geçmekteydi. Hayat evi adını taşıyan kurumlar ise okul olmayıp ilim, din ve sihre ilişkin kitapların yazıldığı yerlerdi. Mısırda dini ve sihri tedavinin yanında droglarla (ilaçların hazırlanmasında kullanılan, hayvansal ya da bitkisel kökenli, ilk maddelere, ham maddelere, ilaç hammaddelerine verilen isim.) tedaviden de faydalanılmıştır. Tıp papirüslerinde bu drogların miktarları ve hazırlanış ve kullanış şekilleri de verilmiştir. Eski Mısırda kendisinden ilaç yapılan maddeler arasında çeşitli bitkileri, çeşitli maden ve taşları ve hayvanların bazı uzuvlarını sayabiliriz. Örneğin Menfis taşının, vücuttaki hasta kısımlara konulduğunda, ağrı hissettirmeden cerrahi operasyonun kolaylıkla yapılmasını sağladığı metinlerde yer almaktadır.
Eski Mısırın zengin bir ilaç koleksiyonu vardı. Mısır tıbbında tek bir maddeden hazırlanan ilaçlar olduğu gibi, birkaç maddenin karışımıyla hazırlanan ilaçların olduğu da bilinmektedir. İlaç yapımında kullanılan bitkiler arasında anason, kokulu sakız, sarımsak, pırasa, reçine, acı marul, adasoğanı, banotu, hardal, incir, keten tohumu, kişniş, safran, soğan, tarçın ve üzümü sayabiliriz. Obsidiyen’de Mısır’ın yoğun olarak ithal ettiği hammaddelerden biridir. Bu madde de tıp alanında kullanılmıştır.
Mısırda ilaçlar kadar büyülerde önemlidir ve Mısırda ilaç yaparken çeşitli büyü içeren sözler söylendiği bilinir;
‘İsis, Osiris’i kurtardı. Horusu babasını öldüren kardeşi Set’in yaptığı fenalıklardan kurtardı. Ya İsis, efsunların büyük ilâhesi beni kurtar. Fena olan her şeyden kurtar, beni ağrıların ilâhından kurtar, ağrıların ilâhesinden kurtar. Bir ölü erkek (veya kadın) olmaktan kurtar, içime giren fena şeylerden kurtar, senin oğlun Horus’un kurtulduğu gibi kurtar. Çünkü suya girdim, sudan çıktım. Bugünün kapanına düşmedim. Dedim ki çocuk olmuştum, genç olmuştum. Ay güneş dilinle söyle ey İsis beni iltimas et. Güneş dili ile söyler ve iltimas eder. İşte şimdi ben her türlü fenalıktan, fena olan, zalim olan, fenalık yapan her şeyden kurtuldum. Ağrı ilâhından, ağrı ilahesinden, ölüm ilâhesinden bile kurtuldum.’
Ayrıca içerden alınacak ilaçlar içinde bazı sözler söylenmiştir ancak bunlar büyü özelliği taşıyan sözler olduğu için anlaşılır sözler değillerdir. İlk bakışta büyü gibi görünen bazı tedavi yöntemlerinin temelinde olan mantıklı uygulamaları ayırt etmekte mümkündür. Bunun en açık örneği, bazı hastalıklar için kullanılan bitkilerdir. Büyü, şifalı bitkilerin toplanmasında da rol oynamaktaydı. Bitkinin seçimi, tedaviye ihtiyaç duyan organla olan biçim benzerliğine göre yapılırdı. Mısırlıların ölülerini mumyalaması da şüphesiz Mısır Tıbbı içinde yerini almaktadır. Mısırlılar ölülerinin tekrar dirildiklerine ve ruhlarının yeniden dirilme sonrasında cesetlerini kolayca bulmalarına inandıkları için cesetlerinin bozulmamasına özen göstermişler bu yüzdende mumyalama yoluna gitmişlerdir.
Herodotos’un da Mısır tıbbı ile ilgili olarak söylediklerini maddeler halinde yazmak yararlı olacaktır.
• Mısırlılar ketenden kıyafetler giyiyorlar ve bu kıyafetleri yeni yıkanmış temiz olarak giyiyorlar. Bu durum hastalıklara sebep olan mikropların yayılmasına engel olmaktadır.
• Mısırlılar sünnet oluyor ve bunun nedeni olarakta Herodotos temizliklerini göstermekte ve Herodotos’a göre Mısırlılarda temizlik güzellikten önce gelmektedir.
• Herodotos’un verdiği temizlikle alakalı olarak verdiği bilgilerden bir diğeri de, Mısır rahiplerinin günaşırı yukardan aşağıya kazındıklarıdır ki bu sayede rahipler dini görevlerini yerine getirirken bit pire gibi kirli şeylerin üzerlerinde bulunmasının önüne geçmektedirler. Ayrıca bu rahipler gündüzleri ve geceleri iki şer kez soğuk suyla yıkanmaktadırlar. Buda temizliğin mısırda ne kadar önemli bir husus olduğunu göstermektedir.
• Heredotos bakla sebzesinin mısırlılarca ekilmediğini ve bakla yemediklerini söylemekte ve bu duruma sebep olarakta bu sebzenin mısırlılarca temiz sayılmadığını ifade etmektedir.
• Temizlik konusuna önem veren mısırlılar hayvancılıkta ise herodotos’un verdiği bilgilere göre tanrılara temiz kurbanlar sunmaktadırlar ayrıca bu hayvanlardan domuzu ise temiz saymamaktadırlar. Bu hayvana sürtünen bir kişi hemen kendisini temizlemelidir. Hatta bu hayvanları besleyen çobanlar hiçbir tapınağa alınmamakta ve bu çobanlara kız verilmemektedir. Bu işle uğraşa kişiler kız alıp verme işini kendi aralarında yapmaktadırlar.
• Herodotos hekimlik içinde Mısırda birçok hekimin varlığından bahsetmekte ve bu hekimlerin tek bir hastalığa (göz, baş, diş, karın ağrıları, iç hastalıkları) baktıklarından söz etmektedir. Buradan da mısırda hekimlerin belli hastalıklarda uzmanlaştıklarını bir hekimin bütün hastalıklara bakmak yerine kendi uzmanlığı olan hastalığa baktığı sonucunu çıkartabiliriz. Bunun sonucu olarakta, tıp konusu mısırda daha rahat bir gelişme göstermiş olabilir, çünkü hekimler tek bir hastalık alanında uzmanlaştıkları için o alanda ileri seviyelere gitme, alanının hastalıklarıyla daha yakından ilgilenebilme ve bu hastalıkların tedavilerini daha çabuk bulma imkânı bulmuşlardır.
Yararlanılan Kaynaklar
Berat Ceran, Antik Mısır ve Eski Anadolu Uygarlıklarında Tıp
‘‘Paleolitikten Günümüze Obsidiyen’’, Türk Eskiçağ Bilimler Enstitüsü Haberler, Sayı 19
Herodot, Tarih
Süheyl Ünver, Tıp Tarihi
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Berat Ceran’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Enerji Üretimi, Kullanımı Ve Çevresel Sorunlar

Enerji üretimi, enerji kullanımı ve çevresel sorunların basitçe ele alınacağı bu çalışmada, ”enerji nedir, hava kirliliği nedir, küresel ısınma nedir” gibi pek çok temel soruya cevap ararken, çevresel sorunların da hangi başlıklar altında toplandığını aktaracağız.
Hava Kirliliği Nedir ?
Hava kirliliği, canlıların sağlığını olumsuz yönde etkileyen ve/veya maddi zararlar meydana getiren havadaki yabancı maddelerin, normalin üzerinde miktar ve yoğunluğa ulaşmasıdır. Hava kirlenmesi; doğal olarak havada bulunmayan maddelerin hava bileşimine eklenmesi ya da olağan koşullarda çok az bulunan maddelerin aşırı ölçüde bulunması sonucunda insan sağlığını, hayvan yaşamını ve bitkilerin canlılığını tehlikeye sokan hava durumudur. Aşağıdaki tabloda havanın doğal durumdaki bileşimi belirtilmiş bulunmaktadır.

Hava Kirleticileri
1. Partiküller: Çapları 100 μ’ dan küçük; karbon, uçucu küller
2. Kükürtlü maddeler: SO2, SO3, H2O, merkaptanlar
3. Organik maddeler: Aldehitler, ketonlar, polisiklik hidrokarbonlar
4. Azotlu maddeler: NO, NO2, NH3 v.s.
5. Karbon oksitler:CO2, CO
6. Halojenler: HF, HCl
7. Radyoaktif maddeler
Hava Kirleticileri Nedir ?
1. Partiküller: Parçacık halinde olan, havada asılı durumda bulunan katı ve sıvı aerosollerdir. En fazla rastlanılanları; ince karbon halindeki is parçalarıdır. Ayrıca ağır metaller olarak; kurşun, arsenik, bakır, demir, krom, çinko, kalay, manganez, kadmiyum ve vanadyum’un oksitleri yer alabilir. Polisiklik hidrokarbonlardan benzantrasen, benzopren ve de silis ve silikatlardan kaynaklanan ince kül zerreciklerinden oluşabilmektedir. Çapı 100μm’den büyük olanlar iri toz, küçük olanlar ise ince tozdurlar. İnce tozların aerodinamik çapı 2,5μm’den büyük olanalar kaba duman, 2,5μm’den küçük olanlar ise ince dumanlardır.
2. Kükürt Oksitleri: Kükürt içeren fosil yakıtların yanması sonucu ortam havasına bol miktarda atılagelen kirleticilerdir. Birincil kirleticiler olarak bacalardan atılan hidrojen sülfür ve sülfür dioksit, atmosferde reaksiyonlara
girerek sülfür trioksit, sülfürik asit(havadaki su buharı ile birleşmesi sonucu) ve sülfatları oluşturarak ikincil kirleticileri meydana getirirler.
3. Organik Maddeler: C1-C5 arası bileşikleri birincil kirleticileridir. Atmosferdeki reaksiyonları ve oksitlenmeleri sonucunda ketonları, aldehitleri, polisiklik hidrokarbonları ve de asitleri oluşturarak ikincil kirleticiler olarak hava
bileşimindeki kirleticiliklerini sürdürürler.
4. Azot Oksitleri: Bacalardan ve egzoslardan atıldıklarında NO ve NH3 halinde yer alarak birincil kirletici olan bu azot oksitleri, atmosferde ikincil kirleticilere dönüşerek (NO2 ve NO3) kirleticiliklerini sürdürürler.
5. Karbon Oksitleri: Öncelikli kaynağı otomobil egzosları olup, kötü yanmış fosil yakıtlardan da fazlaca atılagelmektedir. Karbonmonoksit ağırca bir gazdır. Havanın ortalama mol ağırlığına eşit mol ağırlıkta olduğundan, kaynaklandığı bölgede dağılmadan kalma özelliğine sahip ve de fark edilemeyen bir gazdır. Zehirli olan bu gaz bu sebepler yüzünden çok tehlikelidir. Karbon monoksitin insan kanındaki sabit(irreversible) bileşmesine karşılık, dönüşümlü(reversible) bileşen olan karbon dioksit ise çok daha az tehlike yaratmaktadır. İkincil kirleticilere dönüşmezler.
6. Halojenler: Bu gruptan havaya atılan birincil kirleticiler: hidrojen klorür
ve hidrojen florür gibi halojen bileşiklerdir. İkincil kirleticileri yoktur.
7. Radyoaktif Maddeler: Özellikle atom patlaması denemelerinden ve nükleer santral kazalarından olmak üzere, çeşitli tıbbi, biyolojik ve zirai uygulamalardan atılan radyoizotopların havaya karışması sonucu, folet adı verilen
kirli bulutlar oluşmaktadır. Yağmurla yeryüzüne inen bu radyoizotoplar su ve gıdalarla insana ulaşır.
İki tür hava kirlenmesi olayından bahsedilebilir:
1. Durgun hava olayı tarzında (ısı inversiyonu):
2. Fotoşimik kirlenme tarzında
Sık görüleni ve de zararlı olan türü durgun hava olayıdır. Meydana geliş sebebi dikine hava akımının durmasıdır. Durgun hava oluştuğu zaman değişmeyen bu hava tabakasına biriken ve hapis kalan duman, is ve gazlar şehirdeki hava kirliliğini sürekli artıracaktır. Bunun yanında sis de mevcutsa, dumanla birleşen sis “smog” adı verilen kirli gri veya sarı renkte bir ava tabakası halinde şehrin üstüne çöker. Bu durumlarda hem kazalar artmakta hem de sağlığı bozucu etki daha fazla olmaktadır.
Fotoşimik hava kirlenmesi olayında ise araç trafiğinin yoğun olduğu ve güneşin de dik açıda vurduğu bölgelerde, egzoz dumanlarından çıkan azot oksitleri aldehitler ve ketonlar; güneşin ultraviyole ışığı etkisiyle değişerek fotoşimik maddelere; ozon ve peroksitlere dönüşürler. Sonuçta göz yaşarmaları, üst solunum yolları tahrişleri tarzında rahatsızlıklar görülecektir.
Hava kirliliği ölçümlerinde WHO (World Health Organization (Dünya Sağlık Örgütü) tarafından önerilen bir yöntem kullanılmaktadır. Bu yöntemde, tüm kirleticilerin ölçülmesi zor olacağından hava kalitesini temsil eden bir parametre olarak SO2 ve duman (TAP: toplam asılı partikül) ölçülür. Aşağıdaki tabloda, bu parametrelerin değişimiyle oluşan sağlık etkileri görülmektedir.

Hava kirliliği sonuçları ile sağlıkta yaşanan değişiklikler yapılan araştırmalar sonucu; gebelikte düşüğe, doğumsal özür artışına ve ölüme sebep olduğu, aşağıdaki şekilde gösterilmiştir.
a)Yıllık ortalama emisyonlar (1982-1987)                  b) (1000) istenen gebelik başına düşük yapma yüzdesi
(Sovyetlerdeki düşük hızı nedeniyle, bu tablo yalnızca istenen gebelikleri ele almıştır)

Asit Yağmuru Nedir ?
Asidik kimyasalların yağmur, kar, sis, çiy veya kuru parçacıklar halinde düşmesine verilen isimdir. Fabrika bacalarından çıkan asidik gazlar(sülfür dioksit ve nitrojen oksitler), nemli hava kitlesiyle reaksiyona girerek sülfürik asit ile nitrik asit oluşur. Bu güçlü asitler bulutlarla çok uzaklara kadar taşınarak yağmurla yeryüzüne iner. Ph’ ı asidik değerde olması sebebiyle bu yağmurlara “asit yağmurları” adı verilir. Türkiye’de asit yağmurlarının tespiti için beş ayrı bölgede kurulan yağmur suyu toplama istasyonlarındaki değişimler, aşağıdaki tabloda verilmiştir.

Asit yağmurları, bitki örtüsünde asit yanıkları meydana getirir. Toprağa karışan asit yer altı sularına, nehirlere, göllere geçer. Eriyen kayalardan açığa çıkan alüminyum gibi zararlı mineraller nehirlere ve göllere karışır. Alüminyumun erimesi bitki köklerini etkiler gerekli mineralleri almalarına engel olur. Balıkların solungaçlarıyla alabileceği oksijen miktarını azaltarak ölmelerine neden olur. Asit yağmurlarından en çok etkilenen bölgelerin bazılarında nehirlerde hiç balık kalmamış, ormanlar tümüyle yok olmuştur.
Bu habitatlarda yaşayan tüm canlıların yaşamı tehlikeye girerken, tarihi taş yapılar asit yağmurlarından büyük zarar görür. Mermer, kumtaşı veya kireçten yapılan ve yapısında kalsiyum karbonat bulunan tarihi eserlere zarar vermektedir. Şekilde asit yağmurlarından etkilenmiş bir orman verilmiştir.

Toprak ve sulardaki kimyasal ve biyolojik olaylar pH değerinden önemli ölçüde etkilenirler. Asit yağmurları ağaçları yapraksız hale getirerek öldürmektedir. Asit yağmurları toprakların asitlik derecesini artırarak, alüminyum
ve civa gibi toksik metalleri mobilize ederek, topraktaki azot fiksasyonunu engelleyerek ve nitratları mobil hale getirerek ve bitkilerin gelişmesini tahrik ederek zararlı etki yapmaktadır.
Çölleşme Ve Ormansızlaşma
Doğal iklim değişimleri ve insanın doğayı tahribatı sonucunda kurak, yarı kurak ve az yağışlı alanların, doğal özelliklerini yitirerek çöl koşullarını taşıyan ekosistemlere dönüşmesidir. Çölleşme; erozyon, aşırı otlatma, iklim değişikliği, ormanların tahribi, toprağın aşırı kullanımı ve yanlış sulama yöntemleri kullanılması nedeniyle ortaya çıkmaktadır.
Dünyada her yıl, toprağın üst tabakasının 24 milyar tonu, başta erozyon olmak üzere çeşitli sebeplerle kaybedilirken, 6 milyar hektar alan çölleşmektedir. Bu süreç dünyaya, 42 milyar dolardan fazla mali yük getirmektedir. Çölleşme, kıtlık, yoksulluk, sağlıksız beslenme, sel, taşkın felaketleri, göçler, toprak anlaşmazlıkları ile savaşlara bile neden olabilmektedir. İnsanların neden olduğu bu afetten, arasında 18 gelişmiş ülkenin de bulunduğu toplam 110 ülke etkilenmektedir. Dünyada 250 milyon insan çölleşmenin olumsuz sonuçlarından doğrudan etkilenirken, 1 milyardan fazla insan ise çölleşme riski bulunan topraklarda yaşamını sürdürmektedir. Bir süre önce yapılan bir BM (Birleşmiş Milletler) araştırması, çölleşmenin önümüzdeki on yılda, çoğu Sahra-altı Afrika’da olmak üzere, 50 milyon insanı yerinden edebileceği uyarısında bulunmaktadır.
Doğal çöl şartlarının mevcut olmadığı Türkiye’de,
* belirli bölgelerdeki düşük yağış oranları,
* tarım alanlarındaki çoraklaşma,
* verimliliğin azalması,
* ormanlar, meralardaki tür çeşitliliğinin ve doğal yapının bozulması,
* yanlış arazi kullanımı uygulamalarından kaynaklanan betonlaşma,
* toprak kirliliği ile ülke topraklarının yüzde 86’lara varan kısımlarında
erozyon,
* toprak kaybının yaşanması “çölleşme riski göstergeleri” olarak kabul
edilmektedir.
İklimsel verilere göre ülkemizde Iğdır ve Konya Ovaları ile Güneydoğu Anadolu Bölgesi kuraklık ve çölleşmeye en hassas bölgelerimizdir. Çölleşme ile mücadele için arazi sınıflandırılması, sürdürülebilir arazi yönetimi, erozyon kontrolü, çölleşme hakkında bilinçlenme, halkın katılımcılığı, ormanların korunması gibi çalışmalar yapılması gerekmektedir.
Aşırı ağaç kesimi, tarım arazisi açma eylemleri, hastalıklar ve yangınlar ormanların azalıp yok olmasına neden olur. İnsan kaynaklı karbondioksit salımlarının yaklaşık % 20 sinin kaynağında ormansızlaşma yatmaktadır. Biyolojik çeşitliliğin kaybolmasına neden olan çölleşme ve ormansızlaşmaya karşı Dünya genelinde verilen mücadeleler, çevreye duyarlı kuruluşların mücadelesi ile sınırlı kalmaktadır. Türkiye, ağaçlandırma ve erozyon kontrolü faaliyetlerinde dünyada ilk 10 ülke arasında yer almaktadır.
Küresel Isınma Nedir ?
Atmosferdeki karbondioksit yoğunluğu son 50 yıl içerisinde belirgin derecede arttı. Bölüm 1’de anlattığımız gibi; su buharı ve karbondioksit yeryüzü tarafından yapılan kızılötesi ışınları yakalayan temel sera gazlarıdır ve bu yolla yeryüzü sıcaklığını da arttırmaktadır. Aşağıdaki şekilde bu oluş şematize edilmiştir.
Karbondioksit, metan ve nitröz oksitlerin özellikle sanayi devriminden sonra fosil yakıtların yakılmasındaki artıştan bu yana, atmosferdeki oranları her geçen gün daha da artmaktadır. Isıyı absorbe eden bu sera gazları arttıkça atmosferdeki sıcaklıkta artar. Binlerce yıllık değişimler, aşağıdaki şekilde gösterilmiştir.

Buz çekirdeği analizi atmosferdeki karbondioksit yoğunluğunun çok uzun bir süredir oynamalar gösterdiğini sunmaktadır. CO2 artışı sıcaklığı etkiler etkileyecek ve tüm bu etki CO2’in bataklık çukurlarının ve bütün kaynakların dikkate alınmasına bağlıdır.
Küresel ısınma ve atmosferin CO2 yoğunluğu arasındaki korelasyon varlığı hangisinin diğerine neden olduğunu veya her ikinsin de diğer bir değişimin sonucu olup olmadığını belirlememektedir. 30 yıldır gözlemlenen 0,5 oC
civarındaki bu artış bu süreçteki karbondioksit salımının artışlarına neden olan insanla alakalıdır. Bu sorulara yanıt bulmak için yeryüzü iklimini neyin etkilediğini yakından takip etmek gerekir. Bu sıcaklıkların bazıları güneş
yoğunluğu ve volkanik aktivite gibi doğal olgulardan kaynaklanmaktadır. Son 30 yıl içerisindeki sıcaklık artışı CO2 yoğunluğundaki değişiklikle açıklanabilir. Son 30 yıl içinde doğal sebeplerden kaynaklanan tahmini sıcaklık değişimi hafif bir düşüş göstermiştir. Fakat bu periyotta sıcaklık yükselmekte ve 1998 den beri en sıcak 4 yıl yaşanmaktadır. Son 30 yıl içinde sürekli artan bu kontrolsüz sıcaklık “küresel ısınma” olarak adlandırılır.
Ayrıca sıcaklık yükseldikçe küresel ısınmanın birçok kanıtı meydana gelmektedir. Arktik’teki buzlar belirgin derecede erimeye ve buzlar için dünya çapında bir tehdit oluşturmaya başlamıştır. 2005-2006 yılları arasında Antarktika Okyanusu’ndaki buzul alanlar 300.000 km2’ ye kadar düştü. Örneğin bir zamanlar Güney Amerika’daki en büyük buzul olan Arjantin’deki Uppsala buzulu yılda 200 m çekilmeye başladı. Kar kaplama düzeyi 1960’lardan bu yana tüm dünyada % 10 azaldı. Isınan iklim Antarktikteki sığ kıyıları da olumsuz etkiledi; fakat bunlar su içinde oldukları için eridiklerinde deniz seviyesini fazla etkilemedi. Antarktiğin iç kısımlarındaki buzulların neredeyse tümü çok soğuk düzeyde ve tüm yıl boyunca böyle kalmaktadır. Son 40 yıldır okyanus sıcaklığının bir analizi yeryüzü sıcaklığında 0,5 oC, yerin derinliklerinde 0,15 oC’lik bir artış göstermektedir. Veriler bu artışın tamamen CO2 salımının artışı ile bağlantılı olduğunu gösterir. Aşağıdaki şekilde karadan atmosfere geçen karbon miktarını anlatmaktadır.
Grönland’taki buz çekirdekleri sudaki tuzluk oranının aşırı buz ve kar erimelerinden dolayı azaldığını göstermektedir. Ekvator yakınlarındaki suların tuzluluk oranı, tropik ve yarı tropik alanlarda aşırı buharlaşmadan dolayı artmaktadır. Deniz hayatı da bu durumdan etkilenmektedir. Alaska’daki balina ve deniz ayılarının hızla azalması Eskimolar için de bir yaşam tehdidi oluşturmaktadır. Denizdeki yiyecek zincirinin önemli bir parçası
olan plankton canlıları kuzeye daha soğuk sulara göç etmektedir. Grönland buz katmanı her yıl 45 km3 kaybolmaktadır. ABD Ulusal Kar Buz Verileri Araştırma Merkezi araştırmacıları 2030’a gelindiğinde büyük olasılıkla Kuzey Buz Denizi’nde yazları buz olmayacağı, efsanevi ticaret rotalarının açılacağı ve ülkelerin bu sularda hak iddia edeceği öngörülmektedir.
Kuzey Buz Denizi’ndeki deniz buz örtüsü 2007 yazı sonunda, uydu görüntüleme yoluyla buz ölçümlerine başlanmasından (a) bu yana görülmemiş oranda bir küçülmeyi gözler önüne sermektedir(c). Ilık güney rüzgarları ve seyrek bulut örtüsü dâhil çeşitli faktörler, yaz buzunun 2005’te ulaştığı bir önceki minimum boyutundan(b) neredeyse 1.300.000 km2 daha küçülmesine neden olmuştur.
Mercanların büyük çoğunluğu dünya genelinde ölmektedir ve Porto Riko ile Virgin Adaları’ndaki Karayipler’de yer alan mercan kayalıklar geniş ölçüde yok olmaktadır. Yüz binlerce kuş Bering denizindeki planktonların yok olmasından dolayı açlıktan ölmektedir ve planktonların yerine bu sularda daha çok CO2’e dayanıklı, yenmeyen bitki türleri çıkmaktadır. Küresel ısınmanın etkileri bütün dünya için bir felaket oluşturmaktadır. Bu ısınma Antlardaki ve batı Çin’deki buzların erimesini hızlandırmakta ve milyonlarca insanı aşırı suya maruz bırakmaktadır. Deniz seviyesindeki artış alçak yerlerde sele ve dolayısıyla kitlesel göçlere sebep olacaktır. Son yüzyılda denizlerdeki seviye 10-20 cm yükselmiştir. 2000 ile 2100 yılları arasındaki tahmini yükselme 3,6 oC’luk bir sıcaklık artışında, 0.4 m olacaktır.
İklim Değişimi Hükümetlerarası Paneli (IPCC)’ne göre sıcaklık artışı 1,4 oC ile 5,8 oC arasında olması tahmin edilmektedir. 3 oC’lik bir sıcaklık artışı, Grönland kalkanının erimesine hatta yok olmasına ve binlerce yıl içinde deniz seviyelerinin 7 m kadar yükselmesine sebep olacaktır. 1 metrelik bir artış bile Bangladeş’in büyük bir bölümünü sular altında bırakacaktır. Daha fazla ısınma, ısı dalgaları, el nino ve hortum gibi şiddetli hava şartlarının yoğunluğunu ve sıklığını arttıracaktır. Buzların erimesinden dolayı, okyanuslarda tuzluluk oranının artması suyun akış düzenini de etkileyecektir. Golf Stream, tropiklerden ve Meksika Körfezi’nden aldığı sıcak suyu Kuzey Atlantik’lere taşıyarak Avrupa’nın daha sıcak olmasına neden olmaktadır. Kuzey Atlantik’teki Golf Stream’daki buharlaşma ve donma olayları suyun tuzluluk oranını, yoğunluğunu arttırmaktadır ve su güneye indikçe daha derinlere akmaktadır. Bu termaline sirkülasyonu, kuzey sularındaki tuzluluğu azaltarak yavaşlatılabilir ve bunun da belirgin iklim etkileri vardır.
Bu durum özellikle tropik ve yarı tropik gibi sıcak yerlerde yaşayan insanların sağlığına da olumsuz etkilerde bulunur. Tehlike altında olan bazı canlıların neslinin tükenmesi de biyolojik çeşitliliği olumsuz etkiler.
Yararlanılan Kaynak
Aylin Tekin, Enerji Üretimi Ve Kullanımının Çevreye Olan Etkileri Üzerine Bir Araştırma
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Aylin Tekin’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Geleneksel Şifa Yöntemleri Ve Ritüeller

Abraham Maslow’un beş ana kategoride ele aldığı ihtiyaçlar hiyerarşisine göre bireylerin gelişiminde “fizyolojik gereksinimler” ilk sırada, “güvenlik gereksinimi” ikinci sırada yer alır. Gelişim aşamasında bir basamaktaki ihtiyaç tam olarak giderilmeden bir üst basamaktaki ihtiyaç düzeyine gidilemez. Bu bağlamda hayatta kalma ve sağlığı koruma içgüdüleri bireylerin en temel ihtiyaçlarını oluşturur. Tıbbın kesin olarak ne zaman ve nerede başladığı bilinememekle birlikte ağrıyı dindirme, iyileştirme, şifa verme gibi insanlık tarihi kadar eski, içgüdüsel bir davranışla başladığı söylenebilir. Bilinen en eski metinlerde ve duvar resimlerinde de iyileştirme uygulamalarına dair bilgiler yer almaktadır ki bugün halk tıbbı olarak adlandırılan uygulamalar bu iyileştirme çabasının en işlenmemiş biçimidir, denilebilir.

İnsanlığın bilinen en eski tıp “elkitabı”/tableti Sümerlere aittir. Bu kadim belgede aktarıldığına göre ilaçların ana maddeleri bitkisel, hayvansal ve madensel kaynaklardan elde edilir ve ilaçlar genellikle dıştan sürmek için hem merhem hem süzülmüş sıvılar ve içmek için de sıvı ilaçlar şeklindedir. İlaçların yanı sıra MÖ üçüncü binyılda Sümer’de hastalıkları iyileştirmek için büyü ve cin çıkarma ayinlerinin yapıldığını; tedavi için, sihirli sözlere ve büyüye başvurulduğunu gösteren altmışa yakın küçük tablet bulunmaktadır.

“Sümerler, daha sonraki Babilliler gibi, birçok hastalığı hastanın bedenindeki zararlı cinlere bağlıyorlardı.” (Kramer)

Geleneksel Tıp Nedir ?

“Geleneksel tıp” uygulamaları, çeşitli hastalıklara doğadan yararlanarak şifa aranması neticesinde ortaya çıkmıştır. Gözlem ve tecrübe yoluyla elde edilen bilgiler yüzyıllarca birikerek kültür aracılığıyla kuşaktan kuşağa aktarılmış ve tıp biliminin temelini oluşturmuştur. Hayvanların hastalanmaları, savaş ve avdaki sakatlanmalar, yaralanmalar; doğum olayları insan nesline sürekli yeni bilgiler kazandırmış; bu sayede iyi
gözlemci ve yetenekli “iyi ediciler” toplum içinde ortaya çıkmıştır. Biraz deneyim, gözlem, sihir, büyü karıştırılarak elde edilen başarı toplum içinde dünyanın en eski uzmanlık kollarından olan yeni bir sınıfı oluşturmuştur. Bunlara büyücü, şaman, ocaklı, hekim gibi pek çok ad verilir.

Dünyanın dengesi kötü ve iyi kuvvetlerin dengesine bağlıdır. İyi veya kötü kuvvetlerin insanlara musallat olup uğraşmasıyla büyücü ve şamanlar, tabiatüstü güçlerle temasa geçerler. Böylece, dinî inançlar ile büyünün yön verdiği geleneksel uygulamalarda hastalık, insan bedenine yabancı unsurların girmesi ve onların yaptığı kötülükle açıklanır. Bunlardan korunmak için çareler düşünülmesi neticesinde geleneksel tıbbın bir başka deyişle halk tababetinin temelleri atılmıştır. Böylece hastalık ve sağlık hakkındaki fikirler ve uygulamalar kültürün bir parçası olarak doğmuştur. Ümit Serdaroğlu, Eski Çağ’da Tıp adlı eserinde din ile tıbbın iç içeliğini Babil ve Hitit tabletlerindeki metinlere dayandırarak tedavi edilemeyecek birtakım müsibet ve hastalıkların Tanrı’dan geldiğini, hastalık ve salgınların Tanrı gazabı olması neticesinde de tıbbi uygulamaların ilaç ve otların yanı sıra sihir ve büyü ile yürütüldüğünü ifade eder.

Pertev Naili Boratav, halk hekimliğini: “Halkın olanakları olmadığı için ya da başka sebeplerle doktora gidemeyince veya gitmeyince hastalıkları tanılama ve sağaltma amacı ile başvurduğu yöntem ve işlemlerin tümü” olarak tanımlar ve halk hekimliği uygulamalarını aşağıdaki şekilde sınıflandırır:

1. Büyülük nitelikte korunma ve sağaltma işlemleri: Yatırlara ve ocaklara gitme; üfürük, afsun, urasa vb. işlemler yapma; kutlu yerlere gitme; Hızır’ın kutlu kişiliğine bağlanan sağaltma işlemleri yapma,

2. İçeriğinde hem büyü hem de akılcı yöntemlerin bulunduğu uygulamalar:
Büyülük işlemlerin yanı sıra, şifa etkisi beklenen birtakım hayvansal bitkisel vs. maddelerin kullanılması,

3. Halk hekimliğinde sadece akla dayanan uygulamalar da bulunmaktadır ve bunların bir kısmı da modern tıp tarafından kabul görmüştür. Bunların başında “ev ilaçları” “kocakarı ilaçları” olarak bilinen bitkisel karışımlar, kan aldırma (boynuzla hacemat, sülük tutma), şifalı sular (ılıcalar) gelmektedir.

Orhan Acıpayamlı ise halk hekimliği uygulamalarını altı grupta toplamıştır:

1. Irvasa yoluyla yapılan sağaltımlar (doğrudan vücutla ilgili olmayan hastayı etkileme amacı güden, psişik niteliği olan sağaltmalar),

2. Parpılama yoluyla yapılan sağlatmalar (hastanın vücudunu çizerek delerek, dağlayarak değnekle vurarak vb. ile yapılan sağaltımlar),

3. Dinsel yolla yapılan sağaltmalar (dinsel yöntem araç ve madde kullanarak yapılan sağaltmalar),

4. Bitki kökenli emlerle yapılan sağaltmalar,

5. Hayvan kökenli emlerle yapılan sağaltmalar,

6. Maden kökenli emlerle yapılan sağaltmalar.

Tuba Özkan “Geleneksel Tıptan Modern Tıbba Ocaklık Kurumu: Ankara İli Çubuk İlçesi Örneği” adlı doktora tezinde, “halk hekimliği” ya da “ocaklık” ile ilgili yapılan çalışmaların tanımlarının birleştiği bir özelliğin “halkın doktora gidememe durumunda başvurduğu bir tedavi” olması olarak tanımlanmasını “Sanki halk hekimliği ile doktorluk kurumları başlangıçtan beri eş zamanlı olarak varolmuşlar ve doktorun olmadığı yerde halk hekimliği uygulamalarına başvuruluyormuş gibi” diyerek –haklı bir gerekçeyle– sorunlu bir yaklaşım olarak değerlendirir. Halk hekimliğinin, dolayısı ile tıbbın kaynağının insanın kendisinin ve yakınlarının acılarını dindirme çabasına kadar götürülebileceğini vurgulayan Özkan, “Halk hekimliği uygulamalarının varlığı doktorun ya da hastanenin bulunup bulunmaması ile koşut olmadığını ifade eder.

Amasya yöresinde yapılan saha çalışması da ortaya koymuştur ki içinde bulunulan “modern” zaman dilimi konvansiyonel tıbbın bütün imkânlarına ulaşmayı olanaklı kılmasına ve artık doktora, hastaneye ya da sağlık ocağına erişiminin tüm kolaylıklarına rağmen geleneksel şifa kaynaklarına hâlâ yoğun bir ilgi söz konusudur. Boratav, içinde bulunduğu dönemin alan çalışmalarının sonuçlarından hareket ederek dönemine göre güncel bilgiler aktarmıştır. Fakat, kuşaktan kuşağa aktarılan bu geleneksel şifa uygulamalarına insanların başvurma nedenleri, salt imkânsızlıklar bağlamı yerine işlevsellikle birlikte genel anlamda bir “ihtiyaç” bağlamında değerlerlendirilmelidir.

Çalışmanın diğer bölümlerinde de değinileceği üzere “çaresizlik”, “korku”, “tevekkül” ve “gönül rahatlatma”, “meramını bir üst güce havale etme”, “kültürel bellek” ve psiko-sosyal süreçte bir tatmin ve psikolojik yarar sağlama gibi pek çok psiko-sosyal nedenle açıklanabilecek bu “tercih” sadece konvansiyonel tıbbın imkânlarına ulaşamamakla ilgili değildir. Çünkü pek çok kişinin konvansiyonel tıp ve geleneksel tıp
uygulamalarını eş zamanlı olarak sürdürdükleri de yine sahadan elde edilen verilerin sonuçları arasındadır. Don Yoder “Halk Tıbbı ve Modern Tıp” başlıklı çalışmasında “halk arasında görülen hastalıklara karşı uygulanan iyileştirme metotlarının tümü ile hastalıklar üzerine olan geleneksel görüşlerin bütünü” olarak tanımladığı geleneksel şifa kaynaklarını “tabii halk tıbbı” ve “dinsel-büyüsel halk tıbbı” olarak iki başlık altında değerlendirir.

Bazen “akılcı” veya “bitkisel” tıp olarak da adlandırılan tabii halk tıbbı insanın, doğaya ilk tepkilerinden birini temsil eder ve hastalığını tedavi etmede çeşitli bitkiler, madensel ve hayvansal kaynaklardan yararlanmasını kapsarken dinsel-büyüsel tıp ise hastalık tedavisinde muska, kutsal sözler ve benzeri işlemlerden yararlanır ifadelerini kullanır. Hem Don Yoder hem de Pertev Naili Boratav tanımlarında “akıl” üzerinden bir değerlendirme yaparak dinsel-büyüsel uygulamaları “akılcı” ya da “akla dayanan uygulamalar” dışında değerlendirir.

Don Yoder ve Boratav’ın yanı sıra günümüzde de dinsel-büyüsel uygulamalar dışında kalan hacamat, kupa, sülükle tedavi, ev ilaçları gibi geleneksel tıbbın diğer uygulamaları bir şekilde kabul görürken/daha çok kabul görürken dinsel-büyüsel uygulamalar bir taraftan hurafe, batıl, şirk, çağ dışı gibi ifadelerle nitelendirilmektedir. Bununla birlikte bir taraftan da toplumun bazı üyeleri tarafından uygulanmaya devam etmektedir. Bunların “akılcı” ya da “akıldışı” oluşu bu çalışmanın konusu olmamakla birlikte bu olumsuzlamalara rağmen canlı bir şekilde icra edilmesinin nedenleri asıl odaklanılan problemdir. Rivers’a göre “Tıp, büyü ve din, insanın yaşadığı dünyaya karşı davranışlarını, düşüncelerini belirleyen geniş bir sosyal süreçler kümesidir”.

İnsanların hastalığın nedenine ilişkin inançlarının üç temel nedeni vardır. Birincisi, hastalığın doğrudan bir insanın eylemine bağlı olduğu, insan aracılığı inancı; ikincisi, tinsel veya doğaüstü bir varlığın ya da kişileştirilebilecek bir aracının etkisi; üçüncüsü ise doğal nedenler olarak adlandırılan nedenlerdir. Amasya yöresinde de doğal nedenlerle
birlikte hastalık nedeni; Hz. Eyüp örneğinde olduğu gibi bazen bir sınanma; bazen de kişinin yaptığı ya da yapmadığı davranışlar karşısında bir cezalandırılmadır; yanı sıra kem göz, nazar ya da cin, peri gibi doğaüstü güçlerdir. Bu inanç dolayısıyla “halk tıbbının kökeninde büyü ve batıl inançlar yer almaktadır ve bu nedenle büyü ve dinin tıp ile arasına
belirgin bir çizgi çekmek kolay değildir”. “Her ikisi de doğaüstü alana giren ve bu alanda iş gören; tamamıyla mitolojik geleneğe dayanan; çeşitli tabu ve kurallarla çevrili alanlardır.”

Geleneksel tıbbı aktarım bağlamında değerlendiren Melike Kaplan ise Geleneksel Tıbbın Yeniden Üretim Sürecinde Kadın adlı çalışmasında “yerel tıp” (ethnomedicine) veya “halk tababeti/sağaltmacılığı” (folk medicine) olarak da adlandırılan geleneksel tıp tanımında, sağlık ve hastalığa ilişkin bilgi ve uygulamaların kuşaktan kuşağa aktarılmasıyla oluşan, her aktarımıyla birlikte “yeniden üretilen” sözlü sağlık bilgisini içerdiğini vurgular. Yapılan tüm bu tanımlar göz önüne alındığında; kuşaklar boyu sözlü olarak aktarılan ve her aktarıldığında yeniden üretilen, halka ait sağlık bilgisi olan geleneksel tıp; genellikle maden, bitki ve hayvanlardan elde edilen ürünler kullanarak ya da büyü, dua vb. uygulamalardan yararlanarak kutsal mekânlar, ocaklar ve şahıslar etrafında şekillenen; insanların kendi özel çabalarıyla ve gözleme, birikime, deneyime dayanan “atadan görme” usullerle hastalıkları tedavi etme yöntemi olarak tanımlanabilir.

Ritüel Ne Demektir ?

Dilimizde sözcük karşılığı ayin, dinî tören, kuttören olarak tanımlanan ritüel kelimesi, Antropoloji Sözlüğü’nde “gelenekler tarafından farklı zaman aralıklarında oluşturulmuş, genellikle din ya da büyü içeriğindeki eylemler dizisi” olarak tanımlanmaktadır. Gordon Childe vahşi toplumların gerçek dünyada olmasını istedikleri değişiklikleri, onları simgeleyen hareketlerle ve sözlerle (sihirli sözlerle) yani ayinlerle dile getirdiklerini; sihirli sözlerle ve ayinlerle doğa olaylarının istenilen yönde oluşturabileceğini düşünüyormuşçasına, davranarak ataları olarak gördükleri hayvanların ya da bitkilerin çoğalmasını sağlamak için, belirli aralıklarla dramatik törenler düzenleyip bu törenlerde simgenin sonuçla karıştırıldığı –sihirsel eylemler olarak tanımlanabilecek– bir durumun var gibi göründüğünü ifade eder. Bu anlamda “hedefi doğanın ve soyun bereketini denetlemek ve olasılıkla topluluğun kendi tarihsel varlığını olumlamak” olan ritüeller, “belirli bir duygudan ve özel bir zihin çerçevesinden türetilen özel türden eylemlerdir. Köken ve anlam bakımından doğaüstü olarak algılanan güçleri toplumsal yarar (toplumsal birimin varlığını koruma ve sürdürmesi için gerekli koşulların oluşması ve istikrara kavuşması) çerçevesinde etkilemeye yönelik kalıplaşmış, tekrarlanan davranışlar bütünüdür.”

Metin And ise ritüeli şöyle betimlemektedir: Kuttören kısaca bir örnek üzerine kalıplaşmış davranışlar ve töreler bütünüdür. Aslında ritüel seyredilmek içindir; dromenon eylemdir, drama da sahnede bir eylemin benzetmecesidir. Böylece bir eylem, bir temsil ya da yarış olarak yapılabilir. Ritüel, evrene değgin bir olguyu benzetmecedir. Bu benzetmece, burada daha çok mistik bir tekrarlama, bir olgunun yeniden gösterilmesi için bir özdeşleşmedir. Ritüelin işlevi yalnız benzetmece değildir, tapınanları kutsal olgunun kendisine katılmasını sağlar. Augé Çağdaş Dünyaların Antropolojisi adlı çalışmasında ayin olarak tanımladığı ritüeli “kimlik/ özdeşlik ve ötekilik” bağlamında değerlendirerek “Görece kimlikleri/özdeşlikleri aracı ötekilerden geçerek kuran simgesel erekli bir düzeneğin yaşama geçirilmesi” olarak tanımlamaktadır. Beals ve Hoijer’e göre ise; “Bir ritüel belki de en iyi biçimde; duayı, kutsal şarkı söylemeyi, Tanrılar için dans etmeyi, kurban sunmayı, sunuların hazırlanmasını bir başka ifadeyle dinsel eylemleri yerine getirmenin salık verilmiş bir yolu olarak tanımlanabilir.

Din tanımı yapmak isteyen birçok mit ve ritüel teorisyeni doğa ve kültür ikileminde insanın yaşadığı çelişkilerin açığa çıkarılması ve çözümlenmesine hizmet eden mit ve ritüel kavramını pek çok teoride birlikte değerlendirmiştir. Dinî fikirlerin temelini oluşturduğunu düşündükleri ritüellere başvurmuşlardır. Robert A. Segal “Dinsel-Mit Ritüel Kuram” adlı makalesinde de aktardığı üzere “Mit ve ritüel kuramları, her kuram için geçerli olmak üzere, dinin önemli ölçüde bütünleşik bir fenomene tekabül ettiği görüşünü içerirler.” Tecrübe edilen dünyadaki yansımalar değil, bu dünyayla baş etme yolları olan mit ve ritüel; dünyanın değerlendirilmesine değil ona getirilen yanıtlara yönelik olarak varlık gösterirler.

Dolayısıyla, mit ve ritüele ilişkin hakikat, genel itibarıyla dinin hakikatine tekabül eder. “Mit ve ritüelin birbiriyle etkileşim hâlinde işlev görmesi yoluyla esası oluşturulan din, dünyayı sihirli bir şekilde kendi lehine kullanır.” tezini benimseyen mit-ritüel kuramına göre din, ilkel bilimdir. Bu bağlamda, Mit ve ritüeli dinin odak noktası yaparak ve ritüelleri en az mitler kadar önemli sayarak-ilkel inançlarda olduğu kadar modern inanışlarda da -her ikisinin durumu hakkında yeniden düşünmeye zorlayan kuram, dindeki inançlar ve pratikler arasında bir ayrım
olduğu yönündeki alışılagelmiş varsayıma karşı çıkar. Kuram, mitleri ritüellerle birleştirerek, eldeki verilerle bir tahmin yürütmek yoluyla, inanışlar ve pratiklerin ayrıksı olmaktan çok bütünleşik olduğunu öne sürer. İnanç, pratiğe yol açan bir unsur olmaktan çok, pratiğin bir parçası olur. Din ve bilim, geniş kapsamda vurgulandığı üzere, tutarlıdır; fakat mutabık oldukları için değil; paralel ilerledikleri için. Sıklıkla belirtildiği gibi, bilim dünyayı fiziksel olarak açıklarken, din, yaşamın anlamını vermeye yöneliktir.

Ritüeller

Ritüellerin simgesel içeriği ve dili hem psikolojik hem de toplumsal açıdan işlevseldir. İnsan düşünüşünün bir ifadesi olan ritüeller ve ritüellerdeki semboller hem anlamı hem de tarihi bağlamında söz ve eylem birleşitirilerek “ne söylediğini” keşfetmek amacıyla incelenmelidir. Bu bağlamda ritüelleri üreten süreçler ve ritüel sembollerinin anlamları önem arz etmektedir. “İnsanın, doğaya sahip çıkmak için başvurduğu tüm davranış biçimleri, maddi ve somut davranışlarla, “simgesel” diye adlandırılan davranışların zorunlu bir bileşimidir, İlkel insan, maddi davranışlarının (örneğin tarım teknikleri) sonuç vermediği ya da açıklanamadığı durumlarda, doğayı yönettiğine inandığı gizli güçlere yönelir. Onlaraysa ancak simgesel edimlerle ulaşılabilir.”

Ritüeller, doğanın başka bir biçimde kontrol edilemeyen güçlerini kontrol etme yolları olarak ortaya çıkar; lakin doğayı doğrudan yönlendirmez, doğayı yönlendiren Tanrılara yöneliktir. İnsanlar Tanrı’nın bir parçası olarak rol oynarlar ve sihirli bir şekilde tanrıları o edimi gerçekleştirmeye sevk eden bir taklit etme işine girişirler. Ritüel, Frazer’ın “Benzerlik Yasası” adını verdiği “benzer benzeri yaratır” ve “benzer benzeri etkiler” esası üzerinde işler; ritüellerde elde edilmek istenen sonuç davranışlarla [ve sözlerle] temsil edilir ve bu sayede bir etki yaratıldığına inanılır. Etkilenmek istenen şeyin benzeri –maketi, kuklası gibi– onu temsil eden şey üzerinde istenilen değişikliği gerçekleştirmenin, temsil edilen şey üzerinde de aynı etkiyi yaratacağı düşüncesi ile benzetme çabası, yönelinen benzerliği doğurur; bir başka ifadeyle, bir edimin taklidinin, o edimin gerçekleşmesini sağlayacağı temeline dayanır. Durkheim’e göre bu ilke “sebeplilik yasasının somut bir ifadesidir ve -ibadetin ilk şekli olarak ortaya çıkan- taklidi ayinlerin dayandıkları kuralların kökenleri, sebeplilik esasının nasıl ortaya çıktığını açıklayabilir.

Dini, ilkel bir bilim olarak nitelendiren Edward B. Tylor, teorisinde ilkel dinlerin özünün animizm olduğunu ileri sürer. Tylor’a göre; “Dünyayı açıklama arzusu bakımından, zihinsel olarak modern insan kadar meraklı olan ilkel insan, insanın ruha sahip olduğu ön görüsünden hareket ederek doğanın tüm varlıklarına, ruhu isnat eder. Tylor’ın dine denk tuttuğu animizim sayesinde ruhlara kişilik verilir dolayısıyla ruhlar tüm doğal fenomenleri kazanarak hayaletlere ya da Tanrılara dönüşürler. En son olarak da ilkel, bunların davranışlarını açıklamak için mitleri icat eden sürecin ulaştığı fiziksel dünyanın kişileştirilmesine duyulan bir inanç sergiler.

Lord Raglan “Mit ve Ritüel”de ritüeli “Bir kimsenin daha önce yaptığı bir şeyin anlatısı” olarak tanımlayarak “her ritin ilişkili olduğu ya da en azından bir zamanlar olmuş olduğu bir mit bulunduğunu ve her mitin de bir ritle ilişkisi olduğunu vurgular. Eliade’ye göre ise, insan miti bilmekle nesnelerin “köken”ini de bilir, bu sayede nesnelere egemen olmayı, onları istediği gibi kullanmayı başarabilir. Burada “dıştan”, “soyut” bir bilgi değil -mitin tören havası içinde anlatılması veya kanıtını oluşturduğu ritüelin gerçekleştirilmesiyle- “yaşanan” bir bilgi söz konusudur. “…başlangıçta olup bitenler, ritlerin gücü sayesinde yinelenmeye elverişlidir.” Mit-ritüel teorisyenlerinin tamamı mit ve ritüel arasında bir tür ilişkinin var olduğu
hususunda mutabıktırlar, onları birbirinden ayıran nokta bu ilişkinin nasıl bir ilişki olduğu konusunda farklı bakış açılarına sahip olmalarıdır. William Robertson Smith’in Lectures on The Religion of Semites’te belirttiğine göre “Mit, ritüelin bir açıklamasıdır ve ritüelin sihirli anlamı unutulduktan sonra ortaya çıkar.”

Harrison ve Hooke’a göre ise “mit, ritüelin betiğidir ve onunla birlikte ortaya çıkar”, … “ritüelle birlikte ve onun temel bir parçası olarak her zaman, ana hatları ritüelde ortaya çıkan bir hikâye ezberi bulunur.
Mit kısaca budur ve mitin tekrar edilmesi ritüelin gerçekleştirilmesiyle eşit etkiye sahiptir.” Bu durum ortaya koyuyor ki, araştırmacıların bir kısmı bu ilişkide ritüeli öncüllerken bir kısmı da miti öncüllemektedir; mitler mi kökenini ritüelden almıştır yoksa ritüeller mi mitten konusunda mutabık değillerdir. Levi-Strauss bu ilişkiyi “…biri eylem alanında, öbürü kavram alanında birbirlerini yeniden üretirler.” diyerek tanımlamaktadır. Metin And’a göre ise “söz simgeleri yöntemi” olan mit de “nesne ve eylem simgeleri yöntemi” olan ritüel de toplumun gereksinimlerine karşılık verir ve “bilinçli ya da bilinçsiz belli bir toplumda, birinin ya da ötekinin göreceli yeri belli bir zamandaki bireylerin ihtiyaçlarına bağlı olarak” değişebilir; ritüel topluma alınırken mitin ya da mite eşlik edecek ritüelin alınmaması da olasılık dahilindedir.

Mitle ardışık bir işleyiş gösteren ritüel, mitik pek çok unsuru barındırmaktadır. Ritüellerde yer alan semboller, örtük anlamlar ancak onu okuyabilen bireyler tarafından anlamlandırılabilirler. Bu okuma yetisi kişinin, yaşayış biçimi, gelenek-görenek, kültür ve inançlarına göre zamanla ve toplumsal bellekle edindiği bir bilgidir. Ritüeller vasıtasıyla anlamsal bilgi aktarımı olanaklı kılınır. Ritüeller simgesel, fonksiyonel, inançsal bağlamda geleneksel şifa uygulamalarında yer almaktadır. Ritüellerin simgesel içeriği, ortak değerlerin ve inançların geniş, vurgulu
bildirimi olan mitik pek çok unsuru barındırmaktadır. Geleneksel şifa uygulamalarında yer alan ritüellerin icra edilme dinamiklerinde ritüelin bünyesinde yer alan sembolik anlam repertuvarları belirleyicidir. Kutsal kavramı, bu kavramın çeşitli dinlerdeki sembolik tezahürleri ve geleneksel şifa ritüellerine yansımaları da anlam repertuvarı bağlamında önemlidir.

İnanç Nedir ?

İnanç bir fikre bağlılık ya da kabul olarak tanımlanmaktadır. “Kişi veya toplum tarafından, bir düşüncenin, bir olgunun, bir nesnenin, bir varlığın gerçek olduğunun kabul edilmesi” temeline dayanan “inanç, insanlık tarihi boyunca sahip olunan en kadim ve en evrensel olgudur ve hayata anlam, değer ve yönelim kazandıran güçlü bir kaynak işlevi görmektedir.” İnanç; “bir kimsenin günlük yaşamını, davranışlarını etkileyen, başkalarından öğrenme yoluyla kazanılan düşünce varlığıdır” ve topluma ait pek çok konu din/inanç temelinde şekillenmiştir. Din, yaşam değerlerini sürdürmenin bir aracıdır: Başarı arzusu, mutluluk ve uzun/sağlıklı yaşam isteği, yardımsızlık ve yalnızlık duygusundan kurtulma isteğiyle-ekonomik güvensizlik ve korku içinde- yaşayan insanın, dış dünyayla başa çıkma girişiminden doğmuştur.

Dinin nasıl ortaya çıktığı ve kökeni sorunsalı pek çok araştırmaya kaynaklık etmiştir. Psikolojik ve amprist yaklaşımlarla evrimsel perspektiften bu soruya yanıt arama sürecinde, karşılaştırmalı din çalışmaları yürütmüş pek çok yazar tarafından, dinin başlangıcının animizmde yattığı fikri öne sürülmüştür. Bu fikre öncülük eden Tylor’a göre Animizm tüm dinlerin nirengi noktasıdır ve “ruhlara inanç” ve “tinsel [manevi] varlıklara inanç” olmak üzere iki boyuta sahiptir ve ona göre din, ruhsal güçlere inanmadır. İlksel insanın akılcı ve bilimsel bir filozof olduğu temeline dayanan kurama göre “tin” kavramı akıldışı bir düşüncenin ürünü olmadığı gibi yazı öncesi dinsel inanç ve pratikler “aptalca” ya da “çeşitli ahmaklıkların çöp yığını” değildir; onlar özde akli düşünce ve ampirik bilgi temelinde ortaya çıkmış tutarlı ve mantıklı kavramlardır. Frazer’ın takipçilerinden Robert Marett The Threshold of Religion adlı çalışmasında “ruh” ve “tin” kavramlarına alternatif olarak dinin daha erken bir animizm-öncesi evresinin örneği olarak düşündüğü “mana” kavramı etrafında, dinin köklerinin kişiselleşmemiş bir doğaüstü güç düşüncesinde bulunduğunu ve Animizm nosyonunun en temel dinsel kavramlaştırma olmayacağını ve pek çok kültürde kutsal gücün büyüsel-dinsel bir kavramlaştırması bulunduğunu belirtir.

Frazer ise dini, “insandan üstün olduğuna inanılan güçleri yatıştırma ve dost edinme olarak tanımlar”. Çünkü ilkel insan her şeyden önce pratik nedenlerden ötürü doğa süreçlerini denetimi altına almaya çalışır, bunu da doğrudan doğruya ayinler ve büyü aracılığıyla yapar. Bu tanım dolayısıyla din, hem büyüyle hem de bilimle temel bir karşıtlık içindedir. Ona göre büyüsel düşünce, doğada bir olayın diğerini zorunlu ve değişmez olarak ve herhangi bir tinsel ya da kişisel aracının müdahalesi olmaksızın izlediği esasına dayanır. Frazer büyüsel düşüncenin mantıksal bir doğaya sahip olduğunu kabul eder ve büyü, din ve bilimi evrimci bir dizilime yerleştirerek büyünün dinden mantıksal olarak daha önce olduğunu savunur. Mircea Eliade de Dinler Tarihi İnançlar ve İbadetlerin Morfolojisi adlı eserinde “Her halükarda, bütün insanların, özellikle ilkellerin, manaya inanmadıkları gerçeği ile ve aynı şekilde, az veya çok her yerde bulunmasına rağmen, büyünün dinden asla uzak olamayacağı gerçeği ile ilgili bir teori geçersizdir.” ifadelerine yer verir. Eliade’ye göre büyü, aslında herhangi bir şekilde, her yerde “ilkel” toplulukların ruhi hayatına baskın değildir; aksine, büyü, daha gelişmiş toplumlarda oldukça yaygındır.

Malinowski Büyü, Bilim ve Din’de “Ne kadar ilkel olursa olsun hiçbir halk yokturki, din ve büyüye sahip olmasın; ayrıca, hemen eklemeli ki, bilimsel tutum ya da bilimden yoksun herhangi bir ilkel halk da yoktur” görüşünü ortaya koyar. Malinowski, büyüyü de hem psikolojik hem de toplumsal işlevlere sahip olduğunu vurgulayarak aynı bağlamda açıklar. O büyüsel inançların, ilkel bilimle ve kaba metafizik kavramlardan başka bir şey olmayan ve “mana” ya da “orenda“ gibi soyut “güç” terimlerle eşitlenmemesi gerektiğini ileri sürer. Merlin Donald’ın Origins of the Modern Mind adlı çalışmasından hareketle Bellah, dinin evrimsel sürecini “taklitçi (mimetik), mitik ve teorik” olmak üzere üç aşamadan veya temadan geçerek geliştirdiği fikrini öne sürer. “Dinin erken oluşumu toplu taklitçilik faaliyetleri gerektiren oyun ve dansa bağlıyken daha sonraki bir aşamada, mimetik uygulamaları temsil edebilen mitolojik bir dünyanın gelişimi vardır. Son olarak, hem taklit hem de mitik temelli teorik bir çerçevenin gelişimi gelir. Evrimde hiçbir şey kaybolmadığından, daha önceki aşamalarının taklit ve mite dayalı yönleri teorik çerçevede ayakta kalır.”

Türk inanç sistemi içerisinde animizm ve İslamiyet olmak üzere sahip olduğumuz en az iki farklı düşünce vardır. Türk Müslümanlığı, hem kültürel hem de etnolojik anlamda izlerini sürebileceğimiz oldukça geniş bir coğrafyada ve çok katmanlı bir yapıda şekillenmiş bir dindarlık geleneğini ve inanç sistemini temsil eder. Türkler, İslamiyeti kabul ederken Asyalı inanç sistemlerini, kültür ve geleneklerini, Ortadoğulu İslâm’ın dünyasına senkretik bir tarzda transfer etmişlerdir.

Bu bağlamda, dinî kabullerini, “İslâmiyet’e tam anlamıyla bağlı” olarak niteleyen halkı, esasen, İslâmiyet öncesi inançlarını İslâm dini ile kaynaştırmış bir yaşam tarzı içindedir. Lakin kaynaşmadığı düşünülen çaput bağlama, mum yakma gibi bazı uygulamalar da yer almaktadır ki bunlar “hurafe”, “batıl inanç” olarak nitelendirilmektedir. Kurban ritüelini içselleştiren zihin, mum yakma ya da çaput bağlamayı öteleyebilmektedir. Binlerce yıla yaslanan muhtelif dinî tecrübelerin ya da inanç sistemlerinin anlatımından başka bir şey olmayan bu uygulamalar, tarih boyunca insanlar tarafından üstlenilen birtakım pozisyon ve durumları temsil eden davranış örüntüleridir.
Senkretik yapı içerisinde yer alan animist ve dinamist unsurlar nedeniyle ritüel ile din arasında gerilimli bir ilişkinin varlığından ve bu ilişkinin insanlar üzerinde yarattığı bir kafa karışıklığından bahsetmek mümkündür. Ritüelin hem büyü hem de din ile olan ilişkisi, “batıl” ve “şirk” duygusunu, hem de yanı sıra moderniteye dayanan aklın “geri kafalılık”, “cahillik” tanımlamasını tetikleyen sebeplere ve bu sebeplerin büyüklüğüne veya bireyleri ne ölçüde etkilediğine bağlı olarak kendini gösteren bir tepki üzerinden açıklanabilir. Bu tepki ritüelin Allah’ın emir ve yasaklarına aykırılığı konusunda katı düşüncelere sahip birisinden geliyorsa ritüel “şirk” ya da “batıl inanç” olarak tanımlanırken; “bizimkisi inanç, tabi ki verecek olan Allah” ya da “şifanın nereden geleceği belli olmaz, bunlar hep vesile” gibi bir dünya görüşüne göre ise, ritüel, bir “inanç” olarak kendini göstermektedir. Bu açıdan Percy S. Cohen’in ifade ettiği “Benim inançlarım çok köklü ve içtendir, seninkiler sadece bir dogmadan ibarettir, onunkilerse mittir” biçiminde bireylerin kendi kutsalları ve kutsala bakış açıları ve esneklik dereceleri, mütedeyyin olup olmamaları ya da mütedeyyinliğin içindeki duruşları gibi pek çok unsurun bu duygusal tepki üzerinde etkisi olduğu söylenebilir.

Toplumsal bir olgu olan ritüel, aslında ritüele katılanların duygu dünyaları ile de ilgilidir. İyi bir mümin ya da dindar bir kul olmak duygusal bağlılık gerektirir algısıyla insanların verdiği duygusal tepkiyi davranışsal bir bağlılığa da götürerek ritüelin icrasından geri koyabilmektedir. Bu da ritüellerde farklı algılayış türlerinin biçimlendirdiği yeniden yapılandırmalara, neticesinde ritüelin eylem akışına ve icra eden kişinin deneyim niteliğinde varyantlaşmalara neden olabilmektedir. Lakin, din de inanç da kültürün bir alanıdır, dolayısıyla kültürden soyutlanamaz. Ritüeli yorumlama sürecinin de devam eden dinî hayatla olan ilişkisi yadsınamaz.

Türk Müslümanlığının biri ortodoksiye, diğeri heterodoksiye dayalı iki boyutu vardır. Birincisi, İslamın kitabi esaslarına daha sadık ve şehirli bir karakter ortaya koyarken, ikincisi, İslam öncesi eski inançların ve geleneklerin etkisi altında senkretik bir karakter ortaya koymuştur. İslamın temel ilkelerinin yorumunda ve hayata geçirilişinde esas itibariyle birtakım farklarla beraber, her İslam toplumu kendi kültürel özelliklerine göre bir İslamı yaşayış tarzı, başka deyişle İslami bir kültür geliştirmiştir. Birbirinden farklı unsurların belli bir uyum içinde sergiledikleri yanyanalığa dayalı bu senkretik yapı içerisinde yer alan; geçmişten günümüze, kuşaktan kuşağa aktarılan ritüeller, inanç ve alışkanlıklar “modern” dünyamızda maktıksal ya da bilimsel açıklaması olmaması ya da herhangi bir bilimsel temele dayanmaması gibi gerekçelerle “hurafe” ya da “batıl inanç” olarak nitelendirilmiştir. Süreyya Su’ya göre, dinî bir boyuta da sahip olan bu adlandırmada “Türk Müslümanlığında her türlü dışsal etki, Sünni İslama referansla “hurafe” olarak adlandırılarak olumsuzlanmıştır.”

Lakin geçmiş dönemlere bakıldığında “hurafe” ya da “batıl inanca” dair bir yoruma açık olan devlet dini-halk dini ikiliğine ilişkin olarak Bahaddin Ögel Dünden Bugüne Türk Kültürünün Gelişme Çağları adlı eserinde Türklerde “devlet dini” ve “halk dini” diye bir ayrımın olduğunu ve bu ayrımı da ilk kez Eberhard’ın yaptığını ifade eder. Şamanizm’de, “dalların ve suların sahibi”, yani birer “idi” veya “izi”si olmasına rağmen Göktürk çağından beri, devlet yazıtları ile tarih kaynaklarında, Türklerin “devlet felsefesi” içine, ruhlar ile demonların girmedikleri ifade edilir. Türklerin gerçekçi ve realist bir devlet anlayışına sahip oldukları vurgulanır. Halk dini olan Şamanizm’de ise bu eski izlerin çok görüldüğünü, yüksek devlet ve halk geleneğini, birbirinden ayırmak gerektiğini ve özellikle Cengiz Han’ın “yüksek devlet felsefesi” içinde, bunlara çok az rastlanıldığı ifade eder. Abdulkadir İnan Hurafeler ve Menşeileri adlı eserinde Türklerin İslamiyet’i kabul etmeden önceki dönemlerini “cahiliyet çağı” olarak tanımlar ve bu dönem inanışları için de insanoğlunun, basit aklına hayret veren tabiat olaylarına taparlardı der. Halk hekimliği ve inanışlarına dair uygulamaları ise “tedavi hurâfeleri” olarak tanımlayarak halkın hekimlere müracaatına engel olmaları bakımından çok zararlı şeyler olarak nitelendirir.

Kâşgarlı Mahmut Divanü Lûgat-it-Türk’te “Tanrı” kelimesini tanımlarken: Tanrıyüce ve ulu Allah… yere batası kâfirler göğe de Tanrı derler. Yine böyle büyük bir dağ, büyük bir ağaç gibi gözlerine ulu görünen her nesneye Tanrı derler. Bu yüzden de buna benzer nesnelere yükünürler (secde ederler). Yine bunlar bilgin kimseye de tenġrigen derler. Bunların sapıklıklarından Tanrı’ya sığınırız ifadeleri ile aktarmaktadır. Benzer şekilde Abdulkadir İnan Makaleler ve İncelemeler adlı eserinin dağ kültü bahsinde kutsal kabul edilen dağların ziyaretini aktarırken yer verdiği “… Gerçek din bilginlerinin bu geleneklerle bin yıldan beri mücadele ettiklerini biliyoruz. XV. asırda yazıldığı tahmin edilen “Bedevam Risalesi” yazarı da “kilev kötermek”, ağaca bir şey bağlamak, nezir olarak suya bir şey atmak gibi gelenekleri “küfür” saymıştır” ifadelerinden de anlaşılacağı üzere halk arasında yaşayan inanma biçimleri ve buna bağlı uygulamaların yadırganması ve yerilmesi uzun süren bir yolculuk evresine sahiptir.

Yakın tarihimizde ise dinin, genel merkezileştirme politikası amacının gerçekleştirilmesi gayesiyle 1920’de Şeriye ve Evkaf Vekâleti bir bakanlık olarak kurulur, daha sonra feshedilerek 1924’te Başbakanlığa bağlı bir kurum olarak Diyanet İşleri Başkanlığı kurulur. Diyanet, bu amaca uygun şekilde, din hizmetlerini merkezileştiren, homojenleştiren ve modern/seküler bir anlayışla, devlet okullarında eğitim görmüş imamlar vesilesiyle din hizmeti veren bir devlet kurumu olarak çalışmaya başlar. Bu dönemde Sünni İslam içinde farklı yorumların da zayıflatılmaya çalışıldığını; Diyanet’in dinî hizmetlerin sağlanması işlevinin dışında, “toplumsal aydınlanma” görevini din alanında gerçekleştirmek gibi kapsamlı bir rolünün olduğu da görülmektedir. Bu bağlamda
Diyanet, modern devletin eğitim, tıp, bilim ve din gibi alanlarını birbirinden ayrı alanlar olarak tanımlama ve sınırları belirlenmiş seküler yapılar olarak kurma anlayışına uygun bir çerçeve içinde şekillendirilmiştir. Dolayısıyla Diyanet, Türkiye’de seküler devletin işleyişi açısından bir istisna değil, aksine onun vazgeçilmez kurumlarından biridir; Türk devletinin yapısı içinde dinin yönetiminde (management of religion), etkili bir rol oynamıştır.

Türkiye’de Sünni İslam’ı merkezileştirme, bürokratikleştirme ve milli kimlikle eklemleme sürecinde seküler devletin en önemli kurumlarından biridir. Diyanet İşleri Başkanlığının ilk kurulduğu dönemden beri Türkiye’de seküler devletin, dinî düzenleme ve yönetmede en önemli kurumlarından biri olduğu söylenebilir. Sünni İslam’a dayanan “doğru İslam”ı tanımlamış ve binlerce çalışanı, detaylıca düzenlenmiş hukuki yapısı, finansal gücü ile topluma ulaşma kapasitesi anlamında kapsamlı ve güçlü bir kurum olarak etkili olmuştur. Doğru İslam’ı halka öğreterek onları “aydınlatmak görevi” bugün de Diyanet İşleri başkanlarının vurguladığı bir görev olarak öne çıkmaktadır. Aydınlanma düşüncesi çerçevesinde nasıl ki okulların yeni nesilleri bilimsel düşüncenin
ışığında aydınlatma görevi olduğu düşünülüyorsa, Diyanet’e de topluma, doğru İslam’ı anlatma görevi verilmiştir. İslam’ın topluma bilimsel ve akılcı bir yaklaşımla aktarılabilmesi için yazılı kaynaklar üretilmiş ve bunlar yaygınlaştırılmıştır. Bu yayınlarda temsil edilen “doğru İslam” anlayışı, aynı zamanda “doğru İslam”ı modern, rasyonel ve “hurafelerden arınmış” bir inanç olarak tanımlamıştır.

Christopher Dole, Seküler Yaşam ve Şifacılık adlı çalışmasında dinî şifacılığın böyle sert bir şekilde reddilmesine neden olan toplumsal güçlerin anlaşılması için burada değinilmesi gereken birçok tarihçe olduğunu ifade eder: Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk önderlerinin önayak olduğu milliyetçi medeniyet değişimi ve toplumsal yenilenme projeleri; devletin kuruluşunu tarihsel açıdan radikal bir kırılma noktası hâline getirecek bağlayıcı bir tarihsel bilinci oturtma mücadelesi; hem vatandaşlar için anlamlı hem de devlet tarafından düzenlenmeye açık bir İslam biçimini yerleştirme çabaları ve bununla birlikte ülkeye yayılmış evliyalardan, türbelerden ve dinî tarikatlardan oluşan kapsamlı şebekeler gibi milli gelişime antitez olarak görülen kültürel gelenek ve kurumların bastırılması vs. olarak tanımlamaktadır. Halk İslam’ına ait unsurları çoğunlukla “hurafe” olarak gören bakış, resmi din söyleminde belirleyici olmuştur. Nitekim, Cumhuriyet “diyanet işlerini” organize edip kurumsallaştırırken “köhne” dinsel kalıpları cahil halktan söküp atma ve dinî hurafelerden arındırarak modern anlayışa göre yeniden tanımlama misyonunu yüklenmiş oluyordu. Halk İslam’ı ile kitabi İslam arasında var olan uçurum Cumhuriyet elitlerinin halk İslam’ının heterodoks karakterini istisna saymalarına yol açmıştır.

Süreyya Su, “halk dini” olarak nitelenen dinselliğin bünyesine giren inanç motiflerini ve pratiklerini “hurafe”, “boş inanç” veya “bâtıl inanç” şeklinde olumsuzlayan yüksek din aslolan kutsal metin ve peygamberlerin pratiği olduğu savıyla hareket ederek dinsel davranış ve eylemin bunlarla sınırlı olduğunu, “halk dini” bağdaştırmacı (senkretik) ve uyarlamacı iken “yüksek din”nin püriten ve özcü olduğunu dile getirir. Dinsel bağdaştırmacılık ya da “senkretizm”, farklı dinsel inanç sistemlerinin etkileşimine girerek karışması sonucunda yeni inanç ögelerinin ya da örüntülerinin ortaya çıkması olarak tanımlanmaktadır. Dinsel senkretizm olgusunun tezahürü başlı başına yeni biçimlenmiş bir din ya da kült şeklinde olabileceği gibi, mevcut dinsel geleneklere eklemlenmiş yenilikler şeklinde de olabilir. İslam’ın, Orta Asya’dan Anadolu ve Balkanlar’a uzanan yolda, kendine özgü bir biçimlenmesi olan Türk Müslümanlığı İbrahimi gelenek içinde kendisinden önceki dinsel söylem ve pratiklerden pek çok unsuru bünyesinde taşımakla beraber, yayılma sürecinde farklı din ve inanç gelenekleriyle etkileşime girerek gayri İslami birçok unsuru içselleştirmiştir.

İslam’da ya da Türk Müslümanlığında karşımıza çıkan bu senkretik doku; zaman zaman, medya dolayımıyla ya da resmi dinin temsilcileri tarafından maruz kaldığı bu yadsıma ve yerilmelere rağmen –çoğu kişide her ne kadar kafa karışıklığı yaratsa da– sahada yapılan araştırmada bir kez daha görülmüştür ki “hurafe” ve “batıl itikat” şeklinde olumsuzlanmasına rağmen kültürel kodda yer alan pek çok unsur senkretik bir örüntüyle
varlığını devam ettirmektedir. Belli konu ve kavramlara ilişkin yaklaşımlarda dönüşümler olsa da bu konu ve kavramları terkedilmemiş; Anadolu’nun birçok yerinde yaygın pek çok örnekte olduğu gibi, Amasya yöresinde de İslam dininin etkisiyle yeni bir renk kazanmış olan İslam öncesi uygulama ve büyüsel eylemlerin oluşturduğu senkretik bir yapı
sergilemektedir.

İnsanın “yaratıcı” ve “duygusal” yaşamı, her zaman ve her yerde zengin ve karmaşıktır. “Kendi zihnimizin bünyesinden farklı” konuşma eğiliminden kaçınılması farklı bilişsel yapıların bir meselesi değil, aynı kültürel tecrübenin çeşitliliğini ifade eden aynı bilişsel yapıdadır ve ritüel sembolizminin zengin, kompleks ve katmanlı yapısını ortaya koymaktadır. Robertson Smith “Din, ruhların kurtuluşu için değil, fakat toplumun korunması ve esenliği için var olmuştur.” diyerek toplumsal grup bağlamında din üzerine vurguda bulunur ve “ritüel ve pratikler eski dinlerin toplamıdır” ifadeleriyle de ilksel dinde ritüellerin inancı öncelediği fikrini ileri sürer.

Modern işlevsel psikoloji, günümüzde, dinî düşüncenin, dinî pratik ve inanışların törensel değerlerin daha kapsamlı bir şekilde tanınmasına yönelik eğilim göstermektedir. Aynı zamanda son yıllarda sinirbilimi disiplini içinde gelişim gösteren nöroteoloji dinî deneyimlerin beyin temelini arar. Beyin görüntülemenin yeni yöntemleriyle ve insan beyninin harici stimülasyonu gibi tekniklerle, beynin dinsel uyarılmalar dâhil olmak üzere çeşitli duygusal hâllerdeki durumunun görselleştirilmesine ve beynin manyetik darbelerle ince bir şekilde uyarılmasına, dinî deneyimlerle ilişkili olanlar da dâhil olmak üzere çeşitli duyguların uyandırılması olanaklı hâle gelmiştir. Ritüeller bu süreçte, olumlu bir psikolojik işlev yüklenir ki en kötü hâlde bile, asla tamamen yararsız ve kötü olmayacağını söylemek mümkündür. Yaşamın güçlükleriyle başa çıkmanın, uğraşmanın doğru yollarını bulma, umutsuzluktan şifaya ulaşma sürecinde “köprü” işlevi gören ritüel, bireye bir güven ve huzur hissi verir. Bir Yanılsamanın Geleceği Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları adlı çalışmasında Freud’e göre “Hayat acı, eziyet
ve hayal kırıklıklarıyla doludur ve mevcut toplumsal koşullar iki insan arasında basit ve doğal sevgiye çok az imkân vermektedir. Freud, ıstıraplara dayanmamıza yardım eden pek çok hafifletici unsuru inceler ve içgüdüsel enerjilerimizin yerini, her ikisi de nevrozlar gibi fantezi yoluyla tatmin sağlayan sanat ve din gibi etkinliklerin aldığı sonucuna varır.

Yaşamın krizleri karşısında dinsel ritlerin insanı yatıştırıcı bir etkisi vardır. Din evrende, insanın kendi gücünden daha büyük bir gücün var olduğu inancını içermektedir ve bu inanç, ritüel yoluyla somutlaştırılır. Rappaport, Ritual and Religion in the Making of Humanity adlı eserinde ritüelin icra sürecini “kabul” ve “inanç” üzerinden tartışır ve Rappaport’a göre kabul, inanç değildir. İnancın oluşması ve inanç kavramının tanımlanması zordur. “İnanç” bireylerin bilişsel süreçleri ile bunlara gerçek statü için olası adaylar olarak sunulan sunumlar arasındaki ilişkiyi ilgilendiren veya bunlardan kaynaklanan zihinsel bir durumu öne sürer, bu nedenle “inanç”, ikinci dereceden bir süreçtir, yani birinci dereceden süreç ile dışsal gerçek arasındaki ilişkiyle ilgilidir. Bu durumda “İnanç aleni bir şekilde içe dönüktür, hiçbir şekilde bilinemez. Kabul ise aksine, özel bir alan değil, hem kamuya açık bir eylem, hem icraya, hem de icracıya görünür. Yani kabul ve inanç aynı değildir; hatta imanı da ima etmez. İnanç mantıklı bir sebep, ancak tek başına kabul edilebilirlikten uzaktır. Aksine inanç, retlerin kabul etmesi için gerekçeler sağlayabilir.”

Jung ise İnsan ve Sembolleri adlı eserinde dinsel yanılsamalara ve Tanrı gibi “bilinemez” düşüncelere neden inandığımızı sorgular. “İspat edilemeyecek düşünceler beslemek zorunda oluşumuzun ampirik bir nedeni vardır; bu, onların yararlı olduğunun bilinmesidir. İnsan pozitif yönde hayatını anlamlandıracak ve evrende kendine bir yer bulmasına yardımcı olacak düşünce ve varsayımlara ihtiyaç duyar” ve dinin tedavi edici değeri üzerine şöyle yazar: “Kişisel kompleksleri bilincin tek-yanlı ya da hatalı tutumları için telafiler olarak değerlendiriyoruz; aynı şekilde dinsel bir doğaya sahip mitoslar insanlığın genel perişanlıkları ve korkuları (açlık, savaş, hastalık, yaşlılık, ölüm) için bir çeşit zihinsel tedavi olarak yorumlanabilirler.”

“Dinsel simgeler insan yaşamına bir anlam vermektedir.”

Dolayısıyla Jung tedavi sürecinde, rüya yorumuna karşılaştırmalı mitolojiyi anlamaya ve yaşamına anlam verecek dinsel bakışı bulmasında hastaya yardım etmeye önemli yer verilir. Jung için zihin sağlığı, kişiliğin farklı yönlerini bilinçdışının bu kişi ötesi ve aşkın alanıyla bütünleştirerek sağlanır. Dolayısıyla insanlar yaşamın sorunlarıyla –hastalık da dâhil olmak üzere– mücadele etmek için Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşindeki hayatta kalmak, yiyecek bulmak ihtiyacına benzer şekilde bir gereklilikten dolayı kutsalla temas hâlinde oldukları çeşitli inançlara, uygulamalara ve ritüellere başvurabilirler.

Kültürel Bellek, Ritüel ve Ritüel Şifacılık

Ritüellerin uygulanma sürecinde bireysel inanç, tutum ve değerler belirleyici olsa da toplumsal gerçekleri salt bireysel ya da psikolojik etkenlere bağlı kalarak değerlendirmek olanaklı değildir. Durkheim’ın “Birey ve toplum keskin bir ikilik içindedir ve toplumsal olgular yalnızca diğer toplumsal olgulardan hareketle anlaşılabilir” görüşü çerçevesinde ritüel; içerdiği duygular, hayal gücü ve senkretik yapı ile bireysel değil, kültürel belleğe dayalı ve toplumsal bir yaratımdır. Bellek Türkçe Sözlük’te “Yaşananları, öğrenilen konuları, bunların geçmişle ilişkisini bilinçli olarak zihinde saklama gücü, dağarcık, akıl, hafıza, zihin.” olarak tanımlanmaktadır.

Toplumsal hafıza ya da sosyal bellek toplumu meydana getiren, etkileyen birçok unsuru bünyesinde barındıran büyük bir hatırlama, var olma alanıdır. Bu büyük alan birçok katmandan oluşur ki bu katmanların en etkin olanı kültürel bellektir. Kültürel bellek, kültürel hafızadır ve toplumun ortak paylaştığı değerler, fikirler, etkinlikler, imgeler ve semboller üzerinden tanımlanmaktadır. Kültürel bellek konusu son yarım yüzyılda sosyal bilimler alanında mercek altına alınan birkaç ana konudan birisi olmuştur. 20. yüzyılın ilk yarısında, sosyolog Maurice Halbwachs ve sanat tarihçisi Aby Warburg birbirinden bağımsız olarak “kolektif” veya “toplumsal bellek” kavramı üzerine iki teori geliştirmiştir. Böylelikle bireysel olarak kabul edilen hafızanın toplumsal bir yanı olduğu ilk kez ele alınmıştır. Jan Assmann ve John Czaplicka’ya göre hem Warburg hem de Halbwachs kolektif bilgiye dair mevcut söylemi biyolojik bir çerçeveden kültürel bir çerçeveye kaydırarak farklı bir kültür veya topluma ait olmaktan kaynaklanan, bir kişiye ait özel karakterin filogenetik evrimin bir sonucu değil, sosyalleşme ve geleneklerle nesiller boyunca kendini muhafaza ettiğini ifade ederler.

Maurice Halbwachs ve Aby Warburg tarafından “kolektif”, “toplumsal bellek” olarak adlandırılan kavram Durkheim tarafından “ortak bilinç” olarak ifade edilmektedir. Durkheim’in bireysel hafızanın geçici toplumsal hafızanın kalıcı olduğunu vurguladığı “kültürel belleğe” ilişkin görüşleri şöyledir:

Bir toplumu oluşturan üyelerin ortalamasında yaşayan inanç ve duyguların tümü, kendine özgü yaşamı olan belli bir dizge oluşturur; buna ortak bilinç denilebilir. Kuşkusuz onun tek bir organı yoktur; tanımı gereği, toplumun her yanında yaygın, dağılmış durumda bulunur; ama kendi başına bir gerçekliği bulunduğunu gösteren özel nitelikleri de yok değildir. Gerçekten de ortak bilinç, bireylerin içinde bulundukları özel koşullardan bağımsızdır; bireyler geçici, o ise kalıcıdır.

Kültürel bellek, kavram olarak ilk defa arkeoloji disiplini çerçevesinde Alman bilim adamı Jan Assmann tarafından tanımlanmıştır. Assmann kültürel belleği insan belleğinin dış boyutu olarak tanımlamaktadır ve Assmann’a göre bir önceki kuşaktan aktarılan kolektif bilgi, bir sonraki nesil için kültürel kimliği yeniden yapılandırır; kültürel bellek bir toplumun kültürünü koruyarak ona süreklilik kazandırır. Kendine özgü tanımıyla sadece geçmişe ait olan birtakım şeyleri hatırlatma işlevinin yanı sıra hatırlama eylemini meydana getirme ve kimliği sürdürme gibi işlevleri de üstlenmiştir. Böylece geçmişi yeniden yaratan belleğin etkisiyle kimliğin bugüne, içinde yaşanılan zamana, doğru bir şekilde aktarılması işlevini yerine getirir. “Kültürel bellek kurumlaşmış bir bellek tekniği sorunudur, geçmişin belli noktalarına yönelir. Burada da geçmiş olduğu gibi kalmaz, daha çok anın bağlandığı sembolik figürlere yoğunlaşır. Kültürel bellek için gerçek değil hatırlanan tarih önemlidir”.

Kültürel bellekte gerçek tarihin hatırlanan tarihe ve ardından efsaneye dönüştüğünü söylemek de olanaklıdır. Assmann’a göre “Efsane ve mit kurucu bir tarihtir, bugünü geçmişin ışığıyla aydınlatmak için anlatılan öyküdür.”

Assmann, geçmişin kendiliğinden oluşmadığını, kültürel yapının ve temsilin sonucu olduğunu söyler ve geçmişin her zaman için özel motifler, beklentiler, umutlar ve hedeflerle desteklenerek şimdiki zamanın çerçevesi ile biçimlendiğini ifade eder, bayramlar ve dinî ritüelleri de geçmişi yaratan kurumlar olarak tanımlar. Bu bağlamda ritüeller, kültürel belleğin aktarımının önemli araçlarından biri olarak geçmişi günümüze, günümüzü de geleceğe bağlayan bir köprü olma işlevine ve özelliğine sahiptir. Bellek hatırlama ile yapılanır. Toplumsal yapının sürekliliğinde ortak belleğe ait ögelerin hatırlanması ve bir disiplin çerçevesinde tekrarı esastır. Bu süreklilik kültürel belleği oluşturan ögelerin hatırlanmasıyla gerçekleşir. Hatırlama sürecinde ritüel olgusu ön plana çıkar. Bu bağlamda ritüeller, toplumsal belleğin en önemli ögelerindendir; ayrıca kültürel belleğin devamlılığı tıpkı dil gibi aktarma yoluyla sağlanır. Ritüeller, kültürel mirası sonraki nesillere aktaran ve bazı toplumsal işlevleri de işlev alanında barındıran formal uygulamalardır. Bu yönleri ile ritüeller, geleneklerin devam etmesine, değer yargılarının kökleşmesine yardım ederek birtakım kültürel unsurları ayakta tutar, bireyleri bir araya getirir, bireyler arasındaki toplumsal bağı güçlendirir, toplumdaki türlü ortaklıkları pekiştirir. Birey ya da gruplarla ilgili bazı değerlerin, uygun zamanlarda, sembolik ve aşağı yukarı değişmeyen ardışık davranış biçimleri ile tekrarlanması olarak tanımlanan ritüeller, yapılma amaçlarına ve dönemlerine göre farklı sınıflandırmalara tabi tutulabilmektedir. Geçiş ritüelleri, takvimsel ritüeller, bunalım ya da kriz dönemi ritüelleri ayrımı ise en kabul gören sınıflandırma biçimlerindendir.

Lauri Honko “Ritüellerin Oluşum Süreci” adlı makalesinde hastalıkları da kriz ritleri içinde gruplandırır. “Kriz ritleri beklenmeyen kriz durumlarında yapılan ritlerdir. Amaçların gerçekleştirilmesi durumunda, dünyanın normal düzenini bozan, kişi ve topluluk hayatını tehdit eden durumlarda, kişi veya toplum tarafından organize edilirler. Bu kriz durumlarının yarattığı belirsizlik ve huzursuzluğu aşmak için organize edilen ritler, çok çeşitlilik gösterirler; sınırlı fakat çabuk, karşı tepki ritleri, bunlar, bütün bir grubun krizin içinde olduğu durumda yapılan geniş, kolektif ritlerdir. Hastalıktan kurtulma, yangından korunma, ekinlerin kurumaması ve kıtlığın olmaması için yapılan yağmur yağdırma ritleri, hırsızlığa, kıskançlığa, kötülüklere karşı yapılan ritler, uzun kriz ritleri listesinin yalnızca başlangıcını oluşturur. Honko tarafından kriz ritleri olarak tanımlanan bu ritler, Durkheim tarafından “kefaret ritüelleri” olarak tanımlanmaktadır. Bir huzursuzluk ya da hastalık durumunda, uğursuz olan herhangi bir felaket, endişe ya da korku hislerini harekete geçiren herhangi bir şey bir kefareti gerektirdiği için bu adlandırmanın oldukça uygun olduğu görüşündedir.

Kriz ritlerinin amacı, kazanın sebebini ortaya çıkarmak, suçluyu belirlemek ve beklenmeyen olayların problematik doğasını çözmektir. Bu, daha önce meydana gelmiş olayları, dillerin mitinden bularak gerçekleştirilir. Örneğin, bir hastalığın tedavisi, bu hastalığın ilk meydana gelmesi ve tedavi edilmesini anlatan mitin çağırılması (hatırlanması) ile gerçekleştirilir. Mit, günümüze getirilir, tedavi tekrarlanır ve hastalık, dünya düzenindeki ilk çıkış yerine tekrar gönderilir, aynen ezelden beri olduğu gibi hastalık yok edilir.” Kültürel kimliğe ait unsurlar, birtakım kodlarla, simge ve sembollerle kültürel bellekte saklanır. Kültürel bellekte kodlanmış, kültüre ait unsurların kuşaklar arası aktarımı ise gelenek, ritüel, tören gibi araçlarla sağlanır. Kültürel bellekte mutlak bir hatırlama söz konusu değildir. Ancak temel unsurlar korunmak şartıyla toplumun gizli sözleşmeler şeklinde oluşmuş kabulleri, ritüeller vasıtasıyla canlandırılır ve tekrarlanır. Ortak belleğe ait ögelerin hatırlanması ve bir disiplin çerçevesinde tekrarı, toplumsal yapının sürekliliğinde büyük öneme sahiptir. Bu bağlamda, tekrara dayalı döngüsel bir yapıya sahip işlevsel uygulamalar olan ritüeller, ortak belleğin ya da kültürel mirasın aktarımında kültürel belleğin birer kurucu ilkesi olarak ritüel devamlılıklarla tekrarlanmaktadır. Bu sayede de kültürel belleğin en önemli ögelerinden olan ritüelistik uygulamalarda farklı katmanların ve çeşitli sosyal, tarihî, dinî vb. tabakaların izlerini bulmak olanaklıdır.

Yararlanılan Kaynaklar

İmran Gündüz Alptürker, Geleneksel Tıbbın Şifa Ritüelleri Üzerine Bir Araştırma: Amasya Örneği

Orhan Acıpayamlı, “Türkiye Folklorunda Halk Hekimliğinin Morfolojik ve Fonksiyonel Yönden İncelenmesi”. Türk Halk Hekimliği Sempozyumu Bidirileri 23-25 Kasım 1988

Eyüp Akman, “Türk Halk Hekimliğinde Ocaklık Geleneği ve Safranbolu’daki Ocaklar”, Kastamonu Eğitim Dergisi

Rıfat Araz, Harput’ta Eski Türk İnançları ve Halk Hekimliği

Pertev Naili Boratav, 100 Soruda Türk Folkloru

Emile Durkheim, Toplumsal İşbölümü

Mircea Eliade, Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi Taş Devrinden Eleusis
Mysteria’larına

Emel Esin, İslâmiyetten Önceki Türk Kültür Târihi ve İslâma Giriş

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, İmran Gündüz Alptürker’e aittir.

*Bizimle iletişim kurmak için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Osmanlı Devleti’nde Salgın Hastalıklar Ve Uygulanan Tedavi Yöntemleri

Veba Nedir?

Veba ne demektir diye soracak olursak, eskiçağdan Yakınçağa kadar uzanan zaman diliminde salgın hastalıklar arasında bu hastalığın özel bir yeri vardı. Tabi ki bu özellik olumlu manada değildir. Veba, bu dönemlerin klasik ve ölümcül hastalığı sayılmaktadır. Geniş bir alana hâkim olması sebebiyle doğal afetsiz yılı neredeyse olmayan Osmanlı Devleti’nde de bu hastalık kendini göstermiştir. Mezar taşlarında vebadan ölenlere ait ibarelerin yer alması da bunu kanıtlar niteliktedir. Depremlerin ve diğer doğal afetlerin yıkıcı etkileri vardır. Fakat vebanın etkisi ise, psikolojiktir. Osmanlı kaynaklarında bu hastalıkla ilgili olarak, veba ve taûn terimleri birlikte kullanılmıştır. Fakat Daniel Panzac; vebanın, çok özel olarak salgın ve öldürücü bir hastalığı ifade ettiğini, muhtemelen diğer salgın hastalıklarında bu ismi aldığını; taûn’un ise daha ziyade hıyarcık vebasının karşılığı olduğunu söylemiştir. Taûn vebadandır, fakat her veba taûn değildir. Veba esas itibariyle bir hayvan hastalığıdır. Batı dünyasında da genellikle black death yani kara ölüm ve kara veba olarak ifade edilmektedir. Vebanın iki farklı türü vardır. Biri, hıyarcıklı veba; diğeri ise, akciğer vebasıdır. Fakat bunun dışında sepsir veya septsemi olarak adlandırılan klinik şekillerine de rastlanılmaktadır.

Veba Belirtileri

Enfeksiyonlu bir pirenin ısırmasıyla başlayan hıyarcıklı vebada, 1-2 gün sonra pirenin ısırdığı bölgede önce siyahımsı bir leke oluşur; ardından da bunu koltuk altlarında, kasıklarda veyahut boyunlarda yumurtayı andıran şişlikler izler. Kurbanlarının yarısından fazlasını öldüren hıyarcıklı vebada; hasta ölmeden önce teri, idrarı ve tükürüğü dayanılmayacak kadar yoğun kokmaktadır. Akciğer vebası ise; pireden değil, enfeksiyonlu kişinin öksürüğünden ve tükürüğünden bulaşır veya soğuk havalarda mikrobun akciğere yerleşmesiyle sirayet edip, burundan kan gelmesine sebep olurdu. Hastalığın tedavisinde, temizlik ön planda tutulmuştur. Çünkü bu hastalığın kirlilik ve pislik sonucu ortaya çıktığı bilinmekteydi. Hatta Avrupalılar hamam geleneğini tekrar başlatmışlardır. Bunun dışında; ilaç ve tıbbi uygulamalar, karantina uygulaması hastalığın tedavisinde kullanılmış yöntemleri teşkil etmekteydi.

Veba Ne Zaman Oldu?

Veba Osmanlı topraklarında da kendini göstermiştir. Bilinen ilk veba salgını 1466-67 yılları arasında Makedonya, Trakya ve İstanbul’u etkilemişti. 1492-1503 yılları arasında Anadolu topraklarında veba çok yoğun görülmüştür. Bundan sonra İstanbul’da 1539, 1573, 1576, 1578, 1591, 1592 ve 1596 yıllarında veba salgını yaşanmıştır. 1615, 1617, 1620, 1637 (Büyük taun), 1650, 1655‘de (Şiddetli taun), 1751’de küçük salgınlar etkisini hissettirmiştir. Daniel Panzac bir buçuk yüzyılın 94 yılında veba görüldüğünü belirtmiştir. Osmanlı belgelerinde veba salgının varlığı ile ilgili Mühimme defterleri ve sicilller bize bilgi vermektedir. 1564’de Halep’te 1565 yılında Karaman’ın bir bölümünde 1568 ve 1572’de Selanik’de veba salgını görülmüştür. 1573 yılında Edirne’de meydana gelen veba salgınında köylülerin yerlerini terketmeleri ile burada eşkiyalar türemiş ve asayişin tekrar sağlanması için ne tarafa gittiler ise “girü getürüp yolları ehl-i fesaddan hıfz ü hirâset itdiresün” denilmiştir. 1577’de Tımışvar’da 1691 yılında Eskişehir’de salgın kendini göstermiştir. Sicillere yansıması; 271, 275, 277 hüküm nolu belgeler vebadan ölenleri anlatmaktadır. 281 hüküm nolu belge ise Veba hastası bir kişin tedavi olmasını konu almıştır. Bu kadı sicilleri; hastalığın İstanbul’da var olduğunu bize anlatmaktadır.

Veba hastalığının ortadan kalkması için camilerde imamlara Ahkâf süresi okutturulmuştur.

“Mefharü’l-eimme mahmiye-i İstanbul mahallâtından olan imâm efendiler ba’de’s-selâm inhâ olunur ki Hâlâ imâmları olduğunuz cevâmi’ ve mesâcidde eyyâm-ı vebâda ber vech-i mu’tâd tilâvet oluna gelen sûre-i Ahkâf ke’l-evvel tilâvet olunması içün sâdır olan fermân-ı âlîye imtisâlen işbu mürâsele tahrîr ve irsâl olundu. Lede’l-vusûl kadîmden tilâvet olunagelen evkâtla ke’l-evvel tilâvet olunup ihmâl ve müsâhamadan ihtirâz oluna ve’s-selâm”.

Bu sicil belgesi ile hastalığın, 1726 senesinde İstanbul’da var olduğunu; hem de bu hastalıktan kurtulmak için sadece tıbbi yöntemlerin değil, dini unsurların da kullanıldığını görmüş oluyoruz. Veba, XVII. Yüzyıldan XIX. Yüzyıla kadar Osmanlı topraklarında var olmuştur. Vebanın Osmanlı topraklarında geçici ve daimi odakları bulunmaktaydı. Anadolunun güneydoğusu, Basra, Bağdat ve Musul havalisi devamlı odak, Arnavutluk, Epir, Eflak-Boğdan, Anadolu, Mısır ve İstanbul geçici odaklardı. Hastalığın bulaşıcılığı konusu Osmanlı’da yaygınlaşınca, salgının olduğu yerden havası temiz olan bir yere gitmenin izni hususunda fetvaların verildiği ile ilgili bilgiler vardır.

İstanbul’da 1773’ten 1778’e kadar Osmanlı İmparatorluğu’nda veba yoktur. 1778’de İstanbul’da ve Galata’da aynı zamanda ortaya çıkar. 1779-1783 yılları arasında Rumeli’deki Osmanlı topraklarına yayılmaya başlar. 1784-1787 yılları arasında tüm imparatorluğa yayılmaya başlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun dört bir köşesinde artık veba vardır. Veba bu son on yıl içerisinde Osmanlı topraklarının büyük bir kısmını kasıp kavurur ve daha sonrada hemen yok olmaz. 1803, 1811, 1812, 1813, 1834 (şiddetli taûn) senelerinde veba görülmüştür. Osmanlı Devleti’nde Veba’nın siyasi, ticari ve sosyal yönden olumsuz etkileri oldukça fazladır. Öldürücü etkisinin fazla olması ve tedavi için gerekli yöntem ve ilaçların çok bilinmemesi, devletin her yerinin hekim ihtiyacının karşılanmaması gibi olumsuzluklarda bu hastalığı tetiklemiştir. 1476 yılında, Boğdan seferinde veba salgının çıkmasıyla asker geri dönmek zorunda kalmıştır.

Köprülü Fazıl Ahmed Paşa’nın 1672 yılında çıkmış olduğu seferde, İstefe Kalesi civarında askerlerin veba salgınına yakalanması 18.000 askerin ölmesine sebep olmuştur. Gemiler yoluyla da gelen hastalık dolayısıyla ticaret aksamıştır. Hastalıklı bölgenin terkedilmesi sonucu eski yerlerin tamamen yok olmasına ya da buralarda eşkiya türemesine ve yeni iskân yerlerinin kurulmasına etki etmiştir. Hastalık sonucu kıtlık meydana gelmiş ve karaborsacılık Anadolu’da kendini göstermiştir. Osmanlılar; 1838’de nihayet karantina uygulamasına geçtiğinde veba olayları hemen azalır. Veba, XVII. Yüzyıldan XIX. Yüzyılın başına kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun halkına musallat olabilecek en öldürücü ve en sık rastlanan afet olmuştur.

Çiçek Hastalığı

Çiçek hastalığı; çok eski yıllardan beri bilinen, çok büyük salgınlar yapmış, ani başlangıçlı ve ölümcül olabilen bir hastalıktır. Bu hastalığa İslam dünyasında cüderi, Anadolu’da Türkler arasında çiçek hastalığı denilmiştir. XVIII. Yüzyıl başlarından itibaren bütün Avrupa’da olduğu gibi Osmanlı Devleti’nde de çiçek hastalığı etkisini göstermiştir. Hastalığın ortadan kaldırılması, hastalığa yakalanmış olan büyüklerin ve özellikle çocukların çiçek aşısı olması ve gerekli önlemler alınması konusunda devlet uğraşmıştır. Variola isimli bir virüsün yol açmış olduğu çiçek hastalığı %30-40 oranında ölümcüldür. “Hastalık; insandan insana damlacık yolu ile lezyonlara yakın temas ile hastanın kullandığı kıyafetler, yatak, çarşaf vb. eşyası ile nadiren de hasta ile aynı havayı solumak yoluyla bulaşabilir. Hastalık; 7-17 günlük kuluçka döneminden sonra 3-4 gün süren yüksek ateş, baş ve vücut ağrıları ile başlar, yüzde ve ekstremitelerde belirgin olan pembe renkli döküntü sırasıyla papül, vezikül, püstül aşamalarından geçer, kabuklanarak 3-4 hafta içinde iyileşir”. Hastalığın safhaları bu şekildedir.

Bu hastalıktan kurtulmak adına bir takım metotlar denenmiş ve çiçek aşısı bulunmuştur. Dünyada çiçek hastalığını önlemek amacıyla önlem alan ilk millet, Türkler değildir. Daha eski asırlarda farklı milletler de bu hastalığa karşı tedbirler almışlardır. Bizde aşının başlangıcı Lady Montagu’nun kaleme aldığı mektubun tarihi olan 1 Nisan 1717 yılı olarak gösterilir. Fakat aşılama bu tarihte başlamaz. Bu tarihten 38 yıl önce, 1679 yılında İstanbul’da çiçek aşısı yapıldığı bilinmektedir. Dünyanın diğer taraflarında çiçek aşısı tarihi eskilere götürülmek istense de, Batı dünyası çiçek aşısını Osmanlı Devleti vasıtasıyla öğrenmiştir.

Orhan Kılıç, çiçek hastalığında Osmanlı Devleti’nin uygulamış olduğu tedavi yöntemini şöyle aktarmıştır. “Osmanlılar hastalığı deri yoluyla bulaştırma yöntemini geliştirmiştir. Bu usule göre; hafif çiçek çıkarmış olan çocukların kabarmış ve dolmuş olan çiçeklerinin suyunu alıp henüz çiçek çıkarmamış bir çocuğun kolunu çizip o suyu sürerek aşı yapılıyor, yapılan yerde bir kabarcık çıkıyor, bununla o çocuk nöbeti savuşturarak çiçek hastalığından kurtuluyordu.” Lady Montagu mektubuyla Avrupa’daki hekimlerin dikkatini çekmiş ve bu suretle Osmanlı Devleti bu aşının Avrupa’ya geçmesinde bir nevi köprü vazifesi görmüştür.

Mektubunda; hastalığa yönelik uygulamaları anlatmış, vatanını sevdiğini belirterek, bu uygulamanın oraya da girmesini istemiştir. “Bizde pek umumi ve pek zalimane olan çiçek hastalığı bu memlekette keşfedilen aşılanma sayesinde ehemmiyetsiz bir şey. Birçok kocakarılar varki; san’atları sırf bu ameliyatı yapmak. Aşı için en muvafık zaman, sonbaharın başlangıcı, büyük sıcaklar geçtikten sonra. O zaman aile reisleri, aileleri içinde çiçek hastalığına tutulmuş kimse olup olmadığını birbirine soruyorlar. Birkaç aile toplanıyorlar. Adetleri 15-16’ya çıkınca bu kocakarılardan birini çağırıyorlar, o da bir ceviz kabuğu dolusu, en mükemmel cinsten çiçek hastalığının aşısını getiriyor. Hangi damarın açılması istenildiğini soruyor. Aldığı cevaba göre büyük bir iğne ile damar açıyor, tırmık kadar bile ağrı duyulmuyor, iğnesinin ucu alabildiği kadar aşıyı buraya koyuyor. Sonra yarayı bağlıyor, üzerine bir ceviz kabuğu parçası yapıştırıyor. Aynı ameliyeyi dört beş damarada yapıyor. Rumlar alelûmum biri alınlarında, birer tane kollarında, birde göğüslerinde olmak üzere haç taklidi yaptırmaya itikat etmişler. Fakat bu ameliyenin neticesi fena. Çünki bu ufak yaraların yerleri kaybolmuyor. Bu ameliye için mesela bacaklar veya kollar gibi vücudun kapalı taraflarındaki damarlar intihap olunuyor. Aşılanan çocuklar sekiz gün kadar oynuyorlar, bir şey olmuyorlar. Fakat ondan sonra bir sıtmaya tutuluyorlar, o zaman iki gün nadiren üç gün yatakta yatıyorlar. Yüzlerinde yirmi veya otuz kadar sivilce çıkarıyorlar; fakat bunlar behemhal çıkıyor. Sonra sekiz gün içinde güya hiç hasta olmamışa dönüyorlar. Açılan yaralar hastalıkları esnasında pek ziyade akıyor. Süphesiz bu, çiçek hastalığının zehrini akıtıyor başka taraflara şiddetle yayılmasına meydan bırakmıyor. Bu ameliye her sene binlerce çocuğa yapılıyor. Fransa sefiri diyor ki, başka yerde banyo yapıldığı gibi, burada da eğlence makamında herkes çiçeğe yakalanır. Kimsenin aşıdan öldüğü görülmemiş. Bu ameliyenin iyiliğine bende o derece kaniim ki, sevgili yavruma yaptırmaya karar verdim. Vatanımı çok sevdiğim için bu usulün oraya da girmesini arzu ederim” bu sözleriyle Osmanlı’daki çiçek aşısı uygulamasının Avrupada olmadığını görüyoruz.

Ayrıca Montagu, aşının tarifini doktarların tepsikini çekmemek için onlara göndermediğini yazmıştır. “Doktorlarımızın kendi menfaatlerini nev’i beşerin iyiliğine feda edecek ve varidatlarının mühim bir kısmını gözden çıkaracak derecede fedakâr olduklarına iman etsem, bunu bilhassa onlara da yazmaktan geri durmazdım. Fakat bilâkis onları kızdırmaktan korkarım. Kendilerine büyük bir hata işletirsem, tehlikeli olur. İhtimalki İngiltereye dönüşümde onlara bir ilânı harp cür’etinde bulunurum mühibbenizin kahramanca gayretini takdir ediniz”.

Lady Montagu’nun Edirne’de görerek yazdığı çiçek aşısı daha önce İstanbul’da mevcuttur. Süheyl Ünver, bu bilgiye de dayanarak çiçek aşısının XVIII. Asır boyunca çeşitli Osmanlı şehirlerinde yapıldığını bunu da Lady Montagu’nun mektubuyla ve Rıfat Osman’ın raporuyla öğrendiğimizi ifade etmiştir. Çiçek aşısının Türklere ait olduğunu kanıtlayıcı belgelere rağmen İngilizler’de aşının kendilerine ait olduğundan söz etmektedirler. İngiliz hükümeti, hekimlerinden Edward Jenner’i köyleri dolaşıp halkı aşılaması için görevlendirir ve bu esnada halktan inek çiçeği hakkında bilgi edinen Jenner deneylerine başlar. Ve bu doğrultuda bugün kullanılmakta olan çiçek aşısı, Edward Jenner’in 1796 da inek çiçeğini bulaştırarak, insanları çiçeğe karşı korumanın olasılığını, 1798 de yayınlamasıyla öğrenilmiştir. Bu bilgiyle de Avrupa’ya İstanbul’dan çiçek aşısı götürülmek istenirken, devletin dört bir tarafında baş gösteren çiçek hastalığı şikâyetleri neticesinde Osmanlı Devleti taşradan gelen talepler üzerine Avrupa’dan çiçek aşısı tüpleri satın almaya başlamıştır.

Lakin Avrupa’dan aşı getirilmesi, maddi açıdan olduğu kadar ulaşım sıkıntısından dolayı hastalığın yayılmasını artıran etkenlerdendi. Ayrıca, İstanbul’dan uzak yerlere ulaşım zorluğundan dolayı bozulacağından, Osmanlı Devleti sınırları içerisinde telkîhhâneler (aşı evleri) açılmasına karar verildi. 1890 yılı içerisinde, İstanbul’da ilk telkîhhâne açılmıştır.

Bu telkîhhâne açılmasında da, 1889 yılında Tıbbiye Mektepleri Hayvanat Hocası Aşı İnspektörü Dr. Hüseyin Remzi Bey’in hazırlamış olduğu raporun etkisi büyüktür. C. Cüzzam Bilinen en eski hastalıklardan biri olan cüzzam bir tür deri hastalığıdır. Cüzzamın ilk belirtileri hafif eklem ağrıları ve soluk bir tendir. Daha sonraki safhalarında burnu parça parça düşüren, dudakları ve dili şişiren, kaşları ve saçları döken, yüz cildini buruşturan, elleri ve ayakları adeta pençelere çeviren bir gelişme gösterir. Böyle bir cüzzam, konuşmayı boğuk bir fısıltı şekline çevirir, bakışları sabitleştirir. Cüzzamlılar zaman ilerledikçe deri ve kaslarındaki tüm hissi kaybederler, el ve ayak parmaklarını kullanamaz hale gelirler. Hastalığı bu safhada olan bir kişi, 10 yıldan fazla yaşayabilir. Hastalığın çeşitli safhalarında ciltte meydana gelen farklı görünümlerden dolayı İslam tıp literatüründe, cüzzamın yanı sıra “aslan hastalığı” ve “fil hastalığı” gibi terimlerde kullanılmıştır. Bu hastalığın adı bile korku salıyordu. Zaman zaman kimi kişiler cüzzamlı olduğu gerekçesiyle toplum dışına itilerek ölüme terk ediliyordu. Cüzzamlı olarak itham edilen kişiler, hekimler tarafından muayene edilip, tanıklar huzurunda Kadı efendiden durumlarını belirten bir belge aldıkları takdirde insanların arasına karışabiliyorlardı.

Açıkbaş/Şa’ban. “Mahmiye-i Konya’da vâki’ Sırçalu tekyenişîni olan Açıkbaş Dede meclis-i şer’-i hatîra Sahrâ Nâhiyesi’ne tâbi’ Celâlî nâm karye sâkinlerinden râfi’ül- kitâb Şa’ban bin Mehmed nâm kimesneyi ihzâr ve mahzarında takrîr-i kelâm idüp mezbûr Şa’bân cüzzâm zahmetine mübtelâ olmağla tekye-i merkûmede Dede ile ma’â sâkin olmasını taleb iderin didikde hekîmbaşı Halîl Çelebi meclis-i şer’a ihzâr olunup mezbûr Şa’bân’ın a’zâsına nazar eyledikde mezbûr Şa’bân mübtelâ olduğu maraz cüzzâm değildir tuzlu balgamdır deyu ihbâr itmeğin da’vâ-yı merkûmeden mezbûr Açıkbaş men’ bir le mâ- vaka’a bi’t-taleb ketb olundu fi’l-yevmi’s-sânî ‘aşer min Zî’l- hicceti’şşerîfe li-sene semânîn ve elf 12 Zî’l- hicce 1080/ 3 Mayıs 1670”. Osmanlılar döneminde, cüzzamhâneler kurulmuş; cüzzamhânenin olmadığı yerlerde ise, dış mahallerinden birisini onların tecridine tahsis etmiştir. Bunlara miskinler tekkesi adı verilmiştir. Cüzzamhânelerin var olması da bu hastalığın Osmanlı topraklarında olduğunun bir kanıtıdır. Osmanlılar döneminde ilk cüzzamhâne II. Murad tarafından Edirne’de yaptırılmıştır ve burası 1627 yılına kadar faaliyetini sürdürmüştür. Osmanlı dönemine ait en önemli cüzzamhâne ise, Karacaahmet Miskinler Tekkesi’dir. Bursa’da, 1551’den 1817’ye kadar faaliyet gösteren bir cüzzamhânenin varlığı da söz konusudur. Cüzzamlı hastalar tabi ki bir takım kısıtlamalara maruz kalmıştır. Fakat bu hastalığın yayılmasını önlemeye ve halk sağlığını korumaya yönelik önlemler olarak değerlendirilmelidir. Ayrıca, Batı’da olduğu gibi hastaların bütün hukuki ve sosyal haklarından mahrum edecek düzeyde de değildir.

(Cüzzamın dağlanmakla tedavisini gösteren bir resim (Şerefeddin Sabuncuoğlu, Cerrahiyetü’l- Haniye II, Ankara 1992)

Yararlanılan Kaynaklar

Kübra Benli, Klasik Dönem Osmanlı Sağlık Sistemi ve Salgın Hastalıklar (1300-1600)

Bedi Şehsuvaroğlu-Süheyl Ünver, Cüzzam Tarihi

Mehmet Zeki Palalı, D.İ.A ”Cüzzam” Maddesi

Lady Montagu, Şark Mektupları, terc: Ahmet Refik

Süheyl Ünver, Türkiye’de Çiçek Aşısı ve Tarihi

Haldun Eroğlu-Güven Dinç-Fatma Şimşek, “Osmanlı İmparatorluğunda Telkih-i Cüderi”, Milli Folklor, S. 101

 

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Kübra Benli’ye aittir.

*Bizimle iletişim kurmak için: kenandabirkuyu10@gmail.com

[mc4wp_form id=”5315″]

Çağımızın En Tehlikeli ve Korkutucu Hastalığı: Koronavirüs (COVID-19)

Coronavirüsü, hayvanlarda veya insanlarda hastalığa neden olabilecek büyük ve çok tehlikeli bir virüs ailesidir. Koronavirüsün, soğuk algınlığı, şiddetli akut solunum sendromu ve solunum yolu enfeksiyonlarıyla baş gösterdiği gözlemlenmiştir. İlk olarak Çin’in Wuhan kentinde 2019’un Aralık ayında görülmüştür ve bu zamana kadar bu hastalığın var olduğu bilinmemektedir.

Koronavirüs’ün en çok görülen belirtileri arasında yorgunluk, kuru öksürük ve ateş vardır. Bazı insanlarda ise burun akıntısı, ishal veya burun tıkanıklığı olarak da görülebilir. Genellikle hafif belirtilerle kendini gösteren bu hastalık, insanların 80%’i tarafından atlatılabilir, kesinlikle öldürücü denemez. Çoğu insan özel bakıma (tedaviye) ihtiyaç duymadan iyileşir. Bu virüse yakalanan her 6 kişiden yaklaşık olarak 1 tanesi nefes almakta güçlük çeker ve ağır hastalığa yakalanabilir. 60-65 yaş ve üzeri insanlarda ve kalp problemi, tansiyon veya diyabet gibi hastalıkları olan insanların hastalığı ciddi olarak geliştirme ihtimalleri daha yüksektir. Eğer sizin de nefes almada zorluk, öksürük, ateş gibi şikayetleriniz varsa, acilen tıbbi yardım almanız gerekmektedir.

Koronavirüs (corona virüsü) yayılma şekli oldukça basittir, öksürük veya nefes teması ile veya ağızdan bulaşabilir. Virüs bulaşan kişi etrafındaki cansız nesnelere de bulaştırabilir, nesnelere dokunarak virüs bulaştırabilir. Bu hastalığa yakalanan şahıslardan en az 1 metre uzak durmak gerekmektedir, solunum yolu ile bulaşabileceği için yaklaşmak çok tehlikelidir. Bu zamana kadar virüsün yayılma yollarıyla ilgili yapılan araştırmalarda virüsün asıl havada dolaşan solunum damlacıkları ile bulaştığı konusunda uzlaşılmıştır. Hastalığın ana bulaşma yolu öksürüktür. Hiç bir semptomu olmayan birisinden virüs kapma ihtimalimiz çok düşüktür. Hastalığa yeni yakalanmış kişiler sadece hafif belirtiler gösterirler, bu belirtiler günlük yaşamda da karşımıza çıkabilecek türden oldukları için hafif öksürük (sürekli olarak) ve ateşi olan kişilerden mümkün olduğunca uzak durmalıyız. Dünya Sağlık Örgütü’nün yaptığı açıklamalara göre enfekte bir kişinin dışkısından hastalık kapılma ihtimali, yani bu hastalığın dışkı yolu ile yayılma ihtimali yukarıda saydığımız ihtimallere göre çok daha küçük. Bizler ne olursa olsun, günlük hayatta yaptığımız temizliği en az iki katına çıkarmalı, banyoyu kullandıktan sonra, yemeklerden önceleri ve sonraları kesinlikle ellerimizi bol su ve sabun ile temizlemeliyiz. Bu süreyi en az 20 saniye olarak belirlemek, el temizliği açısından en iyisi olacaktır. Günlük hayatımızda yaygın olarak kullandığımız cep telefonu ve cüzdanlarımızın temizliği de aşırı derecede önemlidir, günde 1-2 kez telefonumuzu ve cüzdanımızı temizlemeyi de unutmamalıyız.

Normal şartlarda, bulunduğunuz bölgede salgın yok ise, yakalanma ihtimaliniz oldukça düşüktür. Uçak seferlerinin yasaklanmasından da anlaşılabileceği üzere, genel olarak virüs olan yerlerden, virüs olmayan yerlere gelen kişiler ile bu hastalık taşınabilir. Artık Koronavirüs’ün yaygın olduğu tüm Dünya ülkeleri belli, bize düşen ise salgının yoğun olduğu yerlerden uzak durmak, temizliğimize dikkat etmek, semptomlar gördüğümüz kişilerden en az 1 metre uzak kalmak. Ülkeler virüs için kendilerince önlemler almışlardır. Son olarak Türkiye’mizde de görülen bu hastalık oldukça ciddi bir hastalık olduğu için, kesinlikle bize yapılan uyarılara uymalı, gerektiğinde evimizden dahi çıkmamalıyız. Baktığımızda Çin ve diğer bazı ülkelerde kontrol altına alındığı yerler olmuştur, yayılma olasılığı düşürülmüştür. Ancak yeni salgınlar da ortaya çıkabileceği için gideceğiniz, gitmeyi düşündüğünüz yerin salgın ile ilgili bilgilerine sahip olmanız, çok zaruri bir durum değilse, gitmekten vazgeçmeniz gerekir.

 

Dünya Sağlık Örgütü, hastalığın durumu hakkında günlük olarak bilgilendirmeler paylaşmaktadır. COVID-19 enfeksiyonuna bağlı hastalık, çocuk ve gençler (yetişkinler) için genel olarak hafif şekilde, ölüm riski ortaya çıkarmadan geçirilir. Fakat yine de ciddi hastalığa da neden olabilir; yakalanan her 5 kişiden yaklaşık 1 tanesinde hastane bakımı gerekebilir. İnsanların bu hastalık karşısında endişelenmesi oldukça normaldir, Fakat bu endişelerimizi arkadaşlarımızı, yakın çevremizi, ailemizi ve kendimizi bu hastalıktan korumak adına harekete geçirmeliyiz. İlk ve en önemli olarak el, ağız temizliği ve solunum temizliği. Yukarıda da belirttiğimiz gibi hastalığın bulaşmasının en yaygın yolu ağız yoludur. Ağızdan çıkan nefes kabarcıkları, oksijen bu virüsün bulaşması için ana unsurdur. ikinci olarak toplantılar, seyahatler ve toplu olarak gerçekleştirilecek şeylere getirilen kısıtlamalar da dahil olmak üzere yerel sağlık otoritelerimizin bizlere olan tavsiyelerini kesinlikle takip etmeliyiz.

Maskeler, virüsten korunmak için kullanılan ve tavsiye edilen ekipmanlardır. Fakat yanlış kullanım kesinlikle bir faciaya dönüşebilir. Maske kullanımı sadece hastane bakım görevlileri, sağlık görevlileri, öksürük veya ateş gibi semptom sahibi kişiler tarafından yapılmalıdır. Maske ile temas etmeden önce maske kesinlikle dezenfekte edilmelidir. Maske her ne kadar yeni paketinden çıkmış olsa da, üzerinde bir delik veya bir leke olma ihtimaline karşı iyice inceleyin. Maskenin alt ve üst taraflarını belirleyin, yüzünüze doğru şekilde takın. Metal şerit veya sert tarafı burnunuzun şekline göre ayarlayın, alt kısmı aşağı doğru çekin, bu sayede ağız ve çene bölgeniz kaplanmış olur. Maske ile işiniz bittikten sonra çıkarırken, yüksek ihtimalle kontamine olmuş taraflarına dokunmamak için yüzünüzden ve giysilerinizden uzak tutarak kulakların arkasında kalan elastik halkaları çıkarın. Maske ile işiniz bittikten sonra her tarafı kapalı bir kutu kullanarak atın. Hemen ellerinizin hijyenini sağlayın. El dezenfektesinin en etkili yöntemi alkol bazlı temizleyicilerdir. Eğer elinizde gözle görülür şekilde kir var ise, sabun ile temizlik yapmanız gerekir. Coronavirus türkiye ve coronavirus dünya ile ilgili son gelişmeleri internette artık sıça rastladığımız coronavirüs map’ler (coronavirus haritası) üzerinden öğrenebilirsiniz.

 

Kaynak: Steve Helmann - Koronavirüs Hakkında

 

 

Tarihsel Açıdan Küçük Buzul Çağı

Küçük Buzul Çağı’na Genel Bakış
Küçük Buzul Çağı dönemini ayrıntılı incelemeden önce bir önceki dönem olan Ortaçağ Sıcak Dönemi’nin özelliklerine birkaç paragrafta olsa değinmekte yarar var. Çünkü ileriki bölümlerde sık sık bu iki dönem arasındaki özellikleri karşılaştırarak Küçük Buzul Çağı’nın etkisini belirginleştireceğiz. Ortaçağ Sıcak Dönemi kavramı ilk kez Lamb tarafından 1965 yılında “ The Early Medieval Warm Epoch and Its Sequel” adlı eserde kullanılmıştır. Daha sonra bu kavram bilimsel çalışmalarda referans olarak literatüre geçmiştir. Ortaçağ Sıcak Dönemi (Medieval Warm Period- MWP) M.S 850-1300 yıllarında etkili olan sıcak bir ara dönemidir. Küçük Buzul Çağı başlamadan önce özellikle Avrupa kıtasında etkisini gösteren MWP ’ta sıcaklıklar bugünkü koşullarla benzer özellikler göstermiştir.
Ortaçağ Sıcak Dönemi’nde iklimdeki ısınmaya bağlı olarak sıcaklık artışları yaşanmıştır. Oluşmasında daha çok solar radyasyondaki artışın ve güneş lekelerinin rol oynadığı düşünülmektedir. Güneş lekelerinin bu dönemde artmasına bağlı olarak, güneşten gelen radyasyon miktarı artmış böylece atmosferin sıcaklığı yükselmiştir. Etkileri bakımında Küçük Buzul Çağı gibi tartışmalı bir dönemdir. Tüm dünyayı etkileyen küresel bir dönemi mi yoksa lokal olarak daha çok Avrupa başta olmak üzere kuzey bölgelerini mi etkilediği noktasında bugün bile tam olarak uzlaşma sağlanamamıştır. Tüm bu tartışmalar sürüp giderken dünya üzerindeki birçok alanı etkilemiş olmakla birlikte, etkileme kuvvetinin bölgeden bölgeye değişiklik gösterdiği kabul gören bir yaklaşımdır. Bununla birlikte iklim bilimciler bakımından önemli bir dönemdir. Bunun nedeni ise herhangi bir şekilde insan etkisi olmadan da sıcaklıkların doğal olaylardan ( güneş lekeleri ve solar aktivite vb.) kaynaklı olarak artabileceğini göstermesidir. Bu bakımından özellikle küresel ısınma üzerinde yoğunlaşan iklim bilimcilerin dikkatini topladığı bir dönemdir.
Küçük Buzul Çağı’ndaki soğuma ve bunun özellikle olumsuz etkilerinin tersi olarak, MWP’da sıcaklık yükselmesi ile tarımsal üretimde artışı yaşanmıştır. Tarımsal ürünlerdeki fazlalık bolluk ve bereketi doğurmuş nüfus artışı yaşanmıştır. Bu dönemde İskandinav kökenli Viking yayılması yoğunlaşmıştır. Vikingler Avrupa kıtasının büyük bölümüne İspanya’dan İngiltere’ye kadar yayılmışlardır. İlaveten sıcaklık artışı ile kuzey deniz ısınmış buzullar eriyerek İzlanda ve Grönland’ın yerleşilmesini kolaylaştırmıştır. İzlanda ve Grönland’a yerleşen Vikingler daha batıda Vinland’da yerleşmişlerse de burada Vinland yerlilerince hoş karşılanmadığı için kısa sürede burayı ya terk etmek zorunda kalmışlar ya da onlar tarafından öldürülmüşlerdir.
Küçük Buzul Çağı ise (Little Ice Age-LIA) günümüzden 7 yüzyıl öncesinde başlamış ve etkisi neredeyse 5 yüzyıl devam eden döneme verilen isimdir. LIA’ in zamanlaması ve etkileri bölgeden bölgeye değişmekle birlikte Ortaçağ Sıcak Dönemi’nden sonra gelen ve ortalama sıcaklıkların yaklaşık olarak 1o C düştüğü dönemdir. LIA süresince sıcaklık ve yağış yıldan yıla değiştiği gibi bölgeden bölgeye göre de değişiklik göstermiştir. Örneğin Avrupa’daki en soğuk zaman ile Asya ve Amerika’daki en soğuk zaman arasında fark bulunmaktadır. LIA’ in bölgelere göre değişmesine örnek olarak 17. yüzyılın Avrupa’da en soğuk dönem olmasına rağmen Kuzey Amerika’da ise alışılagelmişin üzerinde bir soğukluk gözlenmemesini gösterebiliriz. Tersi olarak da 19.yy’da ise en soğuk zamanlarını geçirmiş olup bu sürede New York limanının donduğu kayıt edilmiştir. LIA’ in etkileri kuzey yarım kürede daha iyi bir şekilde gözlemlenmektedir. Bu bölgelerin başında yapılan çalışmaların fazlalığı ve tutulan kayıtlar nedeniyle Kuzey Avrupa ülkeleri gelmektedir. Avrupa dışındaki bölgelerde kayıt tutulma oranı daha azdır. Küçük Buzul Çağı ile ilgili olarak Kuzey Amerika’daki bilgilerimiz ancak 18. yüzyıla kadar gitmektedir. Yani Avrupalıların Amerika kıtasına yerleşmesinden çok sonra düzenli kayıtlar tutulmuştur. Ondan önceki bilgilerimiz ancak Amerikan yerlilerinin sözlü anlatımlarına dayanmaktadır ki buda çok bilimsel değildir.
Küçük Buzul Çağı’nda iklimdeki soğumaya bağlı olarak ürün yetişme zamanı olan yaz ayları kısalmış ve normalden daha serin geçmiştir. Özellikle yazları olgunlaşmak için sıcaklığa ihtiyaç duyan buğday gibi tahıllar sıcaklık düşmesinden en çok etkilenen ürünler olarak karşımıza çıkmaktadır. Örneğin İngiltere’de 17.yy’da bitkilerin yetişme devresi 13.yy’a göre 5 hafta kadar azalmıştır. 17. yy Küçük Buzul Çağı’na, 13.yy ise Ortaçağ Sıcak Dönemine karşılık gelmektedir. Bu örnek ile Küçük Buzul Çağı’nın kendinden bir önceki dönem olan Ortaçağ Sıcak Dönemi ile arasındaki farkın anlaşılması bakımından önemlidir.Tarih arşivi sizler için Tarihsel Açıdan Küçük Buzul Çağı’nı araştırıyor.
Bununla birlikte LIA süresince hastalıklar ve kuraklıklar artmış, üretim artışı azalmış ve buna bağlı olarak da ürünlerin fiyatları ile yaşam maliyeti kayda değer şekilde yükselmiştir. Tahıl fiyatlarının özellikle Avrupa’da yükselmesi çiftçileri mutsuz etmiştir. Ünlü “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” sözünün kurak geçen yılların ardından söylenmesi yüksek olasılıktır. Kuşkusuz bu sözün arkasındaki kıtlığın boyutu büyük bir trajediye dayanmaktaydı. Sonuçları ise tarihteki en ünlü devrimlerden biri olan Fransız Devrimine yol açmıştır. Bununla birlikte tarihsel birçok olayın Küçük Buzul çağı ile doğrudan ve dolaylı ilişiklileri bulunmaktadır. Aşağıdaki tabloda da görüldüğü gibi 1315-21’in Büyük Kıtlığı Küçük Buzul Çağı’nın başladığı tarihe denk gelmektedir. İleriki bölümlerde ayrıntısı ile verilecek olan Büyük Kıtlık sonrasında Avrupa’da büyük oranda üretim düşmüş buda Avrupa ekonomisi üzerinde olumsuz etkilere yol açmıştır. Büyük Kıtlığın ekonomik buhranının daha sonraki Yüzyıl Savaşları’nın ortaya çıkmasındaki önemli nedenlerden biri olduğu düşünülmektedir.

Küçük Buzul Çağı’nda en çok etkilenen yerlerin başında dağlık alanalar ve zaten soğuk olan ama bir şekilde yaşamın devam ettiği Kuzey Avrupa ülkeleri gelmekteydi. Örneğin soğukların artması ile Finlandiyalı birçok çiftçi yurtlarını bırakıp göç etmek zorunda kalmıştır. Bu dönemde buzullar dağ alanlarında alansal bakımdan ilerlemiş ve daha aşağı etek kısımlarına doğru genişlemiştir. Daha önceki dönemlerde ilkbaharda ortadan kalkan ve eriyen karlar Küçük Buzul Çağı’nda ise sonbaharın sonlarına kadar yerden kalkmamıştır. Bu durum ise bu dönemdeki sığır yetiştiriciliğini son derece olumsuz etkilemiştir. Böyle bir duruma örnek olarak Fransa’daki Mont Black dağının yakınında olan Chomanix vadisinde buzul ilerlemesine bağlı olarak çok sayıda köy ve tarlanın zarar görmesini gösterebiliriz.
Yine dağlarda bulunan buzullar bugün buzul çalışmaları ve geçmiş dönem iklim olaylarını anlamamız bakımından oldukça önemlidir. Özellikle Küçük Buzul Çağı’nı daha iyi anlamak için yaptığımız çalışmalar daha çok dağlardaki buzul ilerleme ve gerilemelerine dayanmaktadır. Özellikle 1500-1600 yılları arasında soğukların da artmasına bağlı olarak Alp dağları başta olmak üzere pek çok dağlık alanda buzul ilerlemesi meydana gelmiştir. Daha öncede bahsedildiği gibi LIA süresince dağlardaki buzulların eteklere doğru ilerlemesi yaklaşık 100 metreyi bulmuştur. Sıcaklıların dalgalanmasına bağlı olarak zaman zaman ilerleyen ya da gerileyen bu buzullar, hareketleri sonrasında kendilerine has izler bırakmışlardır. Buzul jeomorfolojisi olarak bilinen bu izler vasıtasıyla önceki süreçlerde yaşanan iklim değişikliğinin şiddeti hakkında da bilgi sahibi olabiliyoruz.
Küçük Buzul Çağı’nı buzul çağı olarak değerlendirmek yanlış olacaktır. Daha çok Holosen sıcak dönemi içerisindeki küçük bir soğuk salınım olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır. Küçük Buzul Çağı’nı Pleistosen buzulları ile karşılaştıracak olursak ayrımı daha net bir biçimde görebiliriz. Küçük Buzul Çağı’nın Pleistosen buzullaşmalarından farkı genel olarak yayılım alanı ve kararlılığı noktasındadır. Pleistosen buzullaşmalarında ortalama sıcaklık bugünkünden 2-3o C daha aşağıda iken (son buzul çağında yaklaşık olarak 4-5o C) bu oranın Küçük Buzul Çağı’nda ise ortalama olarak 1o C kadar olduğu bilinmektedir. Yine Küçük Buzul Çağı her yerde aynı oranda etkili olmamıştır. Bu nedenle küresel bir buzullaşmadan söz etmek çok mümkün değildir. Örneğin Avrupa’daki etkisi ile Kuzey Amerika’daki etkisi birbirinden farklı olmakla birlikte kuzey ve güney yarım kürelerde de birbirinden farklılık göstermiştir.

Küçük Buzul Çağı’nın Nedenleri
Küçük Buzul Çağı’nın iki temel nedeni vardır. Bunlar Güneş etkinliği (Güneş lekeleri) ve Volkanik aktivitedir. Bu iki unsurun bir sonucu olarak atmosfer hareketlerinin değişmesi ile Küçük Buzul Çağı dediğimiz dönem yaşanmıştır. Güneş lekeleri ve volkanik faaliyetler sürekli olarak yaşanmamış olup etkileri değişiklik göstermiştir. Bu nedenle Küçük Buzul Çağı’nda iklim belirgin salınımlar yapmıştır. Güneş lekeleri en kısa tanımıyla güneşin dış kısmında bulunan boyutlarının değişken olduğu (dünyadan çok büyük olabilecekleri gibi küçük de olabilirler), güneşe göre yüzey sıcaklıklarının düşük olduğu (güneşin yüzey sıcaklığı 5000 oC iken bu oran lekelerde ortalama olarak 4000 oC civarındadır) içinde elektromanyetik faaliyetlerin ve fırtınaların olduğu, güneşe göre daha koyu renkli leke benzeri alanlardır. Güneş lekeleri ile solar radyasyon arasında da bir ilişki bulunmaktadır. Genel olarak güneş lekelerinin fazla olduğu dönemlerde solar aktivite de artmaktadır. Bunun dünyaya yansıması ise ısının artması şeklindedir. Güneş lekelerinin azaldığı dönemlerde ise sıcaklık azalması ve yağış azlığı meydana gelmektedir.
Küçük Buzul Çağı süresince güneş lekelerinin çok az olduğu bilinmektedir. Sıcaklıkların düşük olduğu dönemlerde güneş lekelerinin de az olması nedeniyle iklim bilimciler güneş lekelerinin dünya sıcaklığı üzerinde doğrudan bir etkiye sahip olduğunu düşünmektedirler. Küçük Buzul Çağı’nda özellikle güneş lekelerinin az olduğu dönemler ise şu şekildedir;
 1420- 1570 yılları arasında Spörer Minimumu,
 1645- 1715 yılları arasında Muander Minimumu,
 1795- 1823 yılları arasında Dalton Minimumu’dur.
Bu dönemler aynı zamanda Küçük Buzul Çağı’nın en soğuk dönemlerine karşılık gelmektedir. Güneş lekelerinin sayısının azaldığı veya hiç görülmediği bu dönemlerde sıcaklığında buna paralel olarak düşmesi güneş lekeleri sayısının dünya iklimi üzerindeki etkisi göstermesi bakımından önemlidir.

Şekilde 5 bin yıllık güneş lekeleri ve buzul aktivitesindeki salınımlar gösterilmektedir. Güneş lekelerinin sayısında azalma yaşandığı tarihlerde sıcaklıklarda düşme yaşanmış buzul hareketlerinde ise ilerleme meydana gelmiştir. Güneş lekelerinin en az olduğu tarihlerden bir kaçı ise Küçük buzul Çağı’na denk geldiği görülmektedir. Küçük Buzul Çağı’na denk gelen Spörer ve Muander Minimumunda güneş leke sayısı oldukça azdır. Güneş lekelerinin çok az olduğu M.S 1500 ve 1700’lü yıllarda (Spörer ve Muander Minimumu) buzul aktivitesinin en fazla arttığı buna paralel olarak da sıcaklığın düştüğü dönemlere karşılık gelmektedir. Bir diğer önemli faktör ise volkanik faaliyetlerdir. Volkanik karekterli dağların patlaması sonucunda patlamanın şiddetine bağlı olarak atmosfere yoğun miktarda sülfür gazı ve çeşitli büyüklükte katı parçacıklar salınmaktadır. Salınan bu sülfür gazı ve katı parçacıklar atmosferdeki karbondioksit dengesine belirli ölçülerde etkide
bulunmaktadır. Bununla birlikte volkanik aktivitenin iklim üzerindeki etkisi daha çok kısa sürelidir.
Volkanik patlama sonrasında atmosferin üst katlarına çıkan volkanik unsurlar havada belli sürelerde asılı kalırlar. Atmosferin üst katlarında bilindiği gibi jet rüzgarları vardır. Eğer patlama şiddetliyse, atmosfere salınan bu unsurlar jet rüzgarlarına yakalanabilirler ve böylece tüm dünyanın etrafına yayılabilirler. Bu nedenle belirli bir bölgede yaşanan patlama küresel bir etkiye sahip olabilir. Böyle bir senerayo gerçekleşirse atmosferde salınan bu çeşitli büyüklükteki unsurlar nedeniyle güneş ışınları atmosferden geçerken büyük oranda bu unsurlara çarparak yansır. Bunun sonucunda yer yüzü güneş radyasyonundan belirli sürelerde ve belli oranda mahrum kalabilir. Yer yüzü güneş ışınlarını yeterli ölçüde alamadığı için ısınma gerçekleşmez ve soğma meydana gelir. Birkaç volkanın eş zamanlı yada kısa aralıklarla patlaması sonucunda ise yeterli ısınmanın olamamasına bağlı olarak soğumanın etkisi 10 yılları bulabilmektedir.
Sıcaklık değişmeleri volkanik patlamanın büyüklüğüne bağlı olarak 1 ila 5 oC olarak değişebilir. Bu oranlar ise Buzul Çağı’nı başlatmak için yeterli seviyededir. Ortaçağ Sıcak Dönemi’nin sonlarına doğru yaşanan büyük volkanik patlama olaylarının, Küçük Buzul Çağı’nı başlattığından kuşkulanılmaktadır. Küçük Buzul Çağı içinde yaşanan büyük volkanik faaliyetler ise şunlardır; 1452’de Kuwae volkanı, 1580’de Billy Mitchell volkanı, 1600 yılında Peruda Huaynaputina volkanı, 1660’da Papua Yeni Gine’deki “Long Island” volkanı, 1783-1784 yılında İzlanda’daki Laki volkanı, bu patlama sonrasında ingiltere’de yüksek ölüm nedeniyle “kriz yılları” olarak nitelendirilmiştir, 1815 yılında Endonezya’da Tombora yanardağının patlaması sonucunda 1816 yılında neredeyse hiç yaz mevsimi yaşanmamıştır.
Tüm bu nedenlere ilave olarak son zamanlarda bilim dünyasında tartışılan bir konu daha vardır. Yine Küçük Buzul Çağ’ını etkileyen süreçler içerisinde doğal nedenlerle birlikte insan kaynaklı bir etkininde olduğu düşünülmektedir. İnsanın bu dolaylı etkisi nüfusunun artması yada azalmasına bağlı olarak değişiklik göstermektedir. Bilindiği gibi insan nüfusu belirli dönemlerde değişik faktörlere bağlı olarak artmış yada azalmıştır. Bunun yanında özellikle Sanayi Devriminden sonra ise sürekli artma eğilimini sürdürmektedir. Nüfusun azaldığı dönemler genellikle büyük savaşlar ya da salgın hastalıklarla bağlantılı olarak değişiklik göstermektedir. Jared Daimond’ ın eseri olan Tüfek, Mikrop ve Çelik’te özellikle salgın hastalıklarların insan nüfusu üzerindeki dramatik etkisi
detaylı bir biçimde aydınlatılmıştır.
İnsan nüfusunun azaldığı dönemler içinde en büyüklerinden biri büyük veba salgınıdır. Bu salgın sonrasında nüfüs azalması o kadar büyük bir hal almıştır ki Avrupa nüfusu neredeyse yarı yarıya ortadan kalkmıştır. Fakat bu tecrübe sonrasında Avrupalılar eşi benzeri görülmemiş derecede bir avantaj sağlamış ve tarihteki ilk ve belkide en büyük biyolojik savaşı yapmışlardır.
Bilindiği gibi eski kıta insanları göçebelikten yerleşime yeni kıta da bulunan insanlara göre çok erken bir zamanda geçmişlerdir. M.Ö 8 binlerden sonra Bereketli Hilal olarak nitelendirilen mezopotamya ovasında ilk köy yerleşmeleri kurulmuştur. Yerleşime geçme ile birlikte tarımsal faliyetler ile hayvan evcileştirme hızlanmıştır. Buna bağlı olarak kurulan köylerde hızla nufus artışı yaşanmış, nüfus artışı ile birlikte köylerden çiftliklere doğru bir geçiş yaşanmıştır. Böylece daha çok çiftlik hayvanı beslenmesi gerekmiş olup sonrasında evcil hayvanlarla birlikte yaşayan insanlar bu hayvanlardaki hastalıkların insanlara bulaşması sonucunda sık sık salgın hastalıklara maruz kalmıştır. Süreç içerisinde hayatta kalan insanlar bu virüslere karşı daha dayanıklı hale gelmişlerdir. Hıyarcıklı veba başta olmak üzere tüberkiloz, kabakulak ve domuz uyuzu gibi salgın hastalıklara karşı güçlenen eski kıta insanları keşvettikleri yeni kıtadaki insanlar ile temaslarından kısa süre sonra yeni kıtadaki insanların neredeyse 3’te 2’sinden fazlası savaşmaksızın bahsedilen salgın hastalıklardan kaynaklı olarak ölmüşlerdir. Ölen insan sayısı tam olarak bilinmesede 50 ila 100 milyon arasında olduğu tahmin edilmektedir. 1600’lü yılların ikinci çeyreğine gelindiğinde amerikada bulunan toplam yerli sayısının ise ancak 5 milyonun biraz üzerinde olduğu düşünülmektedir.
İnsan nüfusundaki azalma ya da artmanın iklim üzerindeki etkisi atmosferdeki gazlardaki değişimden kaynaklanmaktadır. Bu etki daha çok atmosferde bulunan karbondioksit ve metan gazları üzerinde olmaktadır. Nüfus kaybeden yerler gittikçe ıssızlaşmakta ıssızlaşan bu yerlerde özellikle tarım alanları giderek ormanlık alanlara dönüşmektedir. Ormanlar ise karbondioksiti tuttukları için atmosferdeki karbondioksit oranı düşmektedir. Bunun ise belirli bir soğumayı getirdiği tahmin edilmektedir (Cho, 2014). Ormanlaşma sürecinin zaman almasından kaynaklı olarak bu etki hemen kendisini göstermeyip belirli bir süreyi gerektirmiştir.
Daha önce geçmiş iklim çalışma yöntemlerinden bahsedilmişdi. Bunlardan bir tanesi de buzullar üzerinde yapılan sondajlar (karotlar)dı. Alınan buzul karotları sonucunda geçmiş iklim koşulları hakkında detaylı bilgiler edinebilmekteyiz. İklim hakkında genel bilgilerin yanında o dönemde atmosferdeki gazlar ile ilgilide saptama yapılabilmektedir. Örneğin 1570- 1604 yılları arasında atmosferdeki karbondioksit değişimi önemlidir. Bu değişim değeri 8 ppm dir. Bu düşme 281.9 ppm’den 274.3 ppm’ye kadar olmuştur. Bu değerde bir karbondioksit değişiminin 0.8o C’lik bir soğuma getireceği düşünülürse soğumanın ne kadar şiddetli olacağı tahmin edilebilinir. Kuşkusuz tek başına bir iklim soğumasının nedeni olmasa bile genel kanı, nüfus
azlamasına bağlı olarak yayılan ormanların özellikle karbondioksit üzerindeki etkisinin iklim üzerinde belirli bir etkiye sahip olduğu yönündedir.
Küçük Buzul Çağı’nın Önemi
Küçük Buzul Çağı’nın önemi ortalama iklimdeki değişimden çok iklim çeşitliliğinin önemli ölçüde farklılaşmasıdır. LIA süresince özellikle sıcaklıklar bir önceki ve bir sonraki yıl benzerliği oldukça nadir göstermiştir. Hatta bazı yıllarda, bir yıl içindeki mevsimlerin sürelerinde bile farklılık gözlenmiştir. Dalgalanmaların bu derece yüksek olması hem ürünlerin hem de çiftçilerin doğal şartlara adaptasyonunu zorlaştırmıştır. Bilindiği gibi hiçbir canlı uzun süren bir kaos ortamında varlığını sürdüremez. Canlı yaşamı için uygun çevresel şartlar ile iklim en önemli çevresel faktörlerdendir. Bu kural insan ve toplumlar içinde geçerlidir. İklimdeki değişim küçük ölçekte insanları büyük ölçüde ise toplumları doğrudan etkilemiştir. Bu dönemde görülen kıtlığın ve bunun sonucu olan yetersiz beslenme ve ölüm oranı artışının nedeni yine iklimde yaşanan bu belirsizliktir. Bu dönemi bir süreç olarak alırsak uzun vadeli iklimdeki bu belirsizlik ve buna bağlı yaşanan sıkıntılardan dolayı hoşnutsuz büyük bir çiftçi kitlesinin ortaya çıkması anlaşılır bir durumdur. Bunun nedeni ise çiftçilerin doğrudan toprağa ve iklime bağlı olmalarıdır. Bu iki unsurda yaşanan olumsuzluklar verimin düşmesine neden olmuştur. Bu dönemin ekonomik özellikleri dikkate alındığında sanayi ve makinanın da geniş yayılıma sahip olmadığı düşünülürse, ürünlerdeki verim düşüşünün genel ekonomik yapı üzerinde ne kadar etkili olacağını tahmin edebiliriz. Tüm bu süreç birlikte düşünüldüğünde 1789’un yazında Fransa’nın başkenti Paris’te son derece hoşnutsuz çiftçilerin başını çektiği bir isyanın patlaması anlaşılır bir durumdur. Kuşkusuz bu devrimin birçok farklı nedeni olmakla birlikte önemli bileşenlerinden biriside iklimdeki ani salınımların doğrudan ya da dolaylı etkileri olduğu düşünülmektedir.
Küçük Buzul Çağı’nın bir diğer önemli özelliği insanların bu dönemi yaşaması ile bir iklim değişikliğinin nasıl olabileceğini gözlemlemesi ve bu gözlemlerini kayıt altına almasıdır. Kuşkusuz ki ilk insanlar Kuvaterner döneminin başlangıç tarihi olan 2,5 milyon yıldan beri dünya üzerindeler ve özellikle Pleistosen dönemindeki buzul dönemlerini yaşamışlardır. Fakat burada kastedilen durum uygarlıkların ilk ortaya çıktığı ve yazının bulunarak kullandığı tarih olan M.Ö 3 binlerden sonra yaşanmış en uzun süren iklim değişikliklerinden biri olmasıdır. İlaveten, Küçük Buzul Çağı’nı günümüz küresel ısınması ile de karıştırmamak gerekir. Küresel ısınmada daha çok insan etkisi söz konusuyken, Küçük Buzul Çağı’nda ise böyle bir etki söz konusu değildir ya da sınırlı olduğu düşülmektedir. Önceki bölümde açıklandığı gibi oluşumunda çeşitli doğal sebepler yatmaktadır. Küçük Buzul Çağı’nın bir diğer önemli özelliği ise birçok alanda etkisinin olmasıdır. LIA’ in etkileri ekonomi üzerinde ve tarımda, sağlık alanında, sanat ve edebiyatta, sosyal hayatta ve doğal şartlar üzerinde (ormanlar ile kıta ve dağ buzullarının ilerlemesi ve gerilemesi) görmek mümkündür. Bu etkileri kısaca maddeler halinde sıralayacak olursak;
 Öncelikle Küçük Buzul Çağı’nın en önemli etkileri tarım üzerinde olmuştur. Bu etkinin hiç kuşkusuz ciddi ekonomik sonuçları olmuştur. Bu etkilere örnek olarak İngiltere’yi verebiliriz. Örneğin LIA süresince İngiltere’de ürünlerin yetişme süresi günümüze göre 3 ay daha kısalmıştır. Örneğin 1300’lerden önce üzüm bağları bugünkü yetişme yerlerinden yaklaşık 450 km daha kuzeyde bulunuyordu. Fakat Küçük Buzul Çağı’nın 1300’den sonra etkisinin artmaya başlamasına bağlı olarak üzüm bağlarının sınırlarında güneye doğru kayarak İngiltere, Almanya ve Fransa gibi ülkelerde derece derece geri çekilmeye başlamıştır. LIA’in etkileri sadece üzüm bağlarında olmayıp tüm tarımsal ürünlerde gözlemek mümkündür.
 Ormanlarda LIA’deki iklim değişikliğinden etkilenmiştir. Örneğin soğukların artmasıyla birlikte ılıman iklim koşullarında yaşam alanı bulan kayınlar ortadan kalkmaya başlamıştır. Kayınların yerini ise soğuğa karşı daha dayanıklı türler olan çam ağaçları almıştır.
 LIA’de buzul hareketleri de artmıştır. Hem kıta buzullarında hem de dağ buzullarında artma gözlemlenmiştir. Kıta buzulların da yoğunluk artışı şeklinde ve daha alçak enlemlere doğru bir yayılma söz konusu iken, dağ buzullarında ise zirvelerden yamaçlara doğru bir ilerleme meydana gelmiştir. Örneğin Ladurie 1971’de yaptığı çalışmasında LIA süresince büyük buzul hareketleri kayıt edilmiştir. Bazıları aşağıdaki gibidir.
 1595’te İsviçre’deki Gietroz’da buzul ilerlemesi sonucunda Dranse nehri taşmış ve 70 kişinin ölmesi ile sonuçlanmıştır.
 1600-10 tarihleri arasında Fransa’daki Chamonix buzulu büyük bir taşkına sebep olmuş üç köyü yok etmiş bir köyü ise kötü bir biçimde tahrip etmiştir.
 1670-80 tarihleri arasında Alpler ’in doğusunda buzul ilerlemesi en yüksek noktaya ulaşmış, bu ilerleme nedeniyle Avrupa’nın diğer bölgelerinde nüfus artışı yaşanmasına rağmen Alpler ’de ise dramatik bir şekilde azalmıştır.
 1695-1709 tarihleri arasında İzlanda’daki buzullar ilerlemiş ve birçok tarlayı ve çiftliği yok etmiştir.
 1710-1735 tarihleri arasında ise Norveç’teki buzullar her yıl neredeyse 100 m kadar ileriye sarkmış bu 35 yıl devam etmiştir.
 1748-50 tarihleri arasında Norveç buzulları maksimum seviyesine ulaşmıştır.
 LIA süresince soğuk hava koşulları Avrupa’da sağlık alanında da büyük bir etkiye sahip olmuştur. Soğuk ve nemli koşullar nedeniyle türeyen parazitler ciddi oran da ürün yıkımına neden olmuştur. Bunlardan en ünlüsü FUSARIUM PATCH (Pembe Kar Küfü) dür. Avrupa’da bulunan çiftlikler o dönemde bu hastalık nedeniyle çok fazla ürün kaybı yaşamıştır. Bu hastalığa Fusarium Nivale adında bir parazit neden olmuştur. Bu parazitin oluşması için sıcaklıkların düşmesi ve toprağın uzun süre buzun altında kalması gerekmektedir. Yine bu parazitin yayılması için sıcaklığın 15o C’nin üzerine çıkmaması ve yoğun kar yağışı gerekir. Bu parazit kar altında ya da karlar erirken gelişmesini sürdürebilmektedir. LIA’de iklimsel koşullar bu türden hastalığın gelişmesi bakımından oldukça elverişli şartlar oluşturmuştur. Uzun süren kış aylarında Avrupalı çiftçiler saman stoklarını tükettikleri ve hayvanlarını bu hastalığa sahip bitkilerle besledikleri için birçok çiftlik hayvanının ölmesine sebep olmuştur. Hastalıklar sadece tarımsal ürünleri değil aynı zamanda insan sağlığı açısından da tehlikeli bir hal almıştır. Çok fazla ürün kaybının yaşadığı dönemlerde iyi beslenememe sonucunda insanların bağışıklık sistemi çok düşmüş olup buda salgın hastalıkların yayılmasını kolaylaştırmıştır. Örneğin bu dönemde birkaç kez ortaya çıkan veba (türleri arasında en ünlüsü Hıyarcıklı Veba) neredeyse Avrupa nüfusunun 3’te 1’ini yok etmiştir. Yine bu dönemdeki salgın hastalıklardan bir diğeri de sıtmadır. Uzun yıllar insanları kırıp geçiren sıtma sonucunda binlerce insan hayatını kaybetmiştir.
 Küçük Buzul Çağı’nın belki de en ilginç etkisi edebiyat üzerinde olanıdır. Bu dönemde ortaya çıkan romanların niteliğine baktığımızda LIA’in ciddi etkisi söz konusudur. Bu eserlerden en ünlüleri “Frankenstein” ve “Vampire” dır. Bu iki roman daha sonra Amerikan sineması Hollywood tarafından sinemaya uyarlanmıştır. Bu eserler içinde Frankenstein adlı romanın yazılması LIA ile bağlantılı bir olaya rastlamaktadır. 1816 yılında Tambora volkanının patlaması sonucunda aynı yılın yaz mevsimi neredeyse hiç yaşanmamıştır. Bu yıl daha sonra literatüre “yaz mevsimi yaşanmayan yıl” olarak geçmiştir. Bu yılda yazar Maria Shelly ve kocası tüm vakitlerini Cenevre gölü çevresindeki evlerinde geçirmişlerdir. Yaz mevsimi o kadar kasvetli bir hal almıştır ki kendilerini eğlendirmek için bir birlerine korkunç hikâyeler anlatmışlar, bu anlatımlar ise daha sonra Frankenstein adlı eserin doğmasına kaynaklık etmiştir.
Yararlanılan Kaynaklar
Güneyi Vural, Fiziki Özellikleri Ve Beşeri Etkileriyle; Küçük Buzul Çağı
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Güneyi Vural’a aittir.
*Bizimle iletişim kurmak için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Bilim-Kurgu Sinemasının Tarihsel Gelişimi

1900-1950: İlk Örnekler
Sinemada yeni bir türün ortaya çıkması yalnızca yeni bir tematiğin başlaması anlamına gelmemekte, aynı zamanda sinemanın yeni bir teknik ve estetik “dili” kullanmaya başladığını da göstermektedir. Bu açıdan bakıldığında örneğin “western”, doğal-kırsal manzaraların ve hareketlerin türü; “tarihsel sinema”, kostümlerin ve mimari dekorların türü; “melodram”, bakışların, romantik davranış ve hareketlerin türü olarak görülebilir. Bilim kurgu, başlangıcından bu yana insanı hayrete düşürme peşindeki film hilelerinin türü olmuştur. Günümüz şartlarında olanaksız olanı canlandırıp gösteren, doğa yasalarını hayal gücüyle yeniden biçimlendiren bir türdür.
Sinemada bilim kurguyu incelemek, sinemada bilim kurgunun alanına giren şeylerin tam olarak ne olduğunu görmekle mümkündür. Türün doğuşu ve edebiyat üzerinden gelişimini anlamak, bu noktada önemli bir adımdır. Modern bilim kurgunun tanınabilir bir biçim ve eser topluluğu haline gelmesindeki en önemli payın, sinema ile oldukça hızlı bir şekilde kurduğu ilişki olduğu söylenebilir. George Melies’in 1902 tarihli Voyage Dans La Lune isimli filmi, Jules Verne’in yazmış olduğu bir hikayenin on dört dakikalık versiyonudur. İlk bilim kurgu romanı olma hususunda üzerinden tartışmaların yürütüldüğü Frankenstein, Dünyanın Merkezine Yolculuk ve Zaman Makinesi de birçok kere sinemaya uyarlanmıştır. Peter Fitting, bilim kurgunun sinemayla olan bu yakın ilişkisini aynı zamanda onun modernliğinin de bir sembolü olarak vurgulamaktadır.
F. Neşe Kaplan ve Gülin Terek Ünal’a göre bilim kurgu sineması, isminin de gösterdiği gibi “bilimsel ve kurgusal” olma özelliğini gerektiren bir türdür. Söz konusu bilimsellik özelliği, hem bilim ve teknolojideki gelişmeleri araç olarak kullanarak bir anlatım biçimine dönüştürmesinden, hem de anlatı içinde ele aldığı meseleleri eleştirel bir çerçevede tartışmasından kaynaklanmaktadır. Bilim kurgunun kurgusal yapısı ise “yabancılaştırıcı kurgu” tekniğine dayanmaktadır. Bilim kurgu filmi, sinemacının hayal gücüne dayanarak bir gelecek tasavvuru sunmaktadır.
Geoff King ve Tanya Krzywinska’nın sordukları soru bir filmi bilim kurgu türüne dahil eden şeylerin neler olduğudur. Filmin ortamı, karakteri ve temalarının türü belirlemede önemli olduğunu ancak yeterli olup olmadığını sorgulamışlardır. Çoğu insan bir bilim kurgu filmini gördüğünde onun hangi türe ait olduğunu çıkarabilmektedir. Fakat sorulması gereken esas soru bunun ne şekilde, hangi yöntemler kullanılarak yapıldığıdır. King ve Krzywinska, bu soruyu açıklamanın bir yolu olarak Rick Altman’ın yaptığı ayrımı kullanırlar. Altman’ın öne sürdüğü yararlı bir analitik araç sağlayan dil çalışmasından alınan bir yaklaşımdır. Bu anlamsal yaklaşım, anlam birimlerine odaklanır; yani bir filmi, veya bir türü oluşturan çeşitli unsurları göz önüne alır. Bu anlam birimlerinden biri de anlatının geçtiği ortamdır. Buna göre bir bilim kurgu filmi kısmen, gelecekteki bir ortam, başka bir galaksi ya da boyut gibi semantik bir özellik açısından tanımlanabilir. Diğer semantik unsurlar, uzay gemileri ve yeni teknolojilerin ürünleri gibi nesneleri içermektedir. Bilim kurgu filmleri içerisinde bilim adamları, siberler ve uzaylılar da dahil olmak üzere belirli karakter türleri bulunmaktadır. Bazı semantik özellikler film ortamına özgüdür. Bilim kurgu sineması belirli bir görsel stil veya gösterişli özel efektler kullanılarak tanımlanabilir. King ve Krzywinska’ya göre bu semantik yaklaşım faydalıdır ve türleri tanımlama biçimimizden uzak değildir.
Bilim kurgu türünün sinemada kullanılmaya başlaması sinemanın oldukça erken bir dönemine tekabül eder. Sinemanın icadından birkaç yıl sonra, yirminci yüzyılın hemen başında, bugün bilim kurgu olarak kabul ettiğimiz ilk filmler yapılmıştır. Bilim kurgunun sinemadaki atası sayılabilecek isim George Méliès’tir. Méliès, bir sihirbazdır ve dolayısıyla illüzyonun ustasıdır. Filmlerinde gerçeklik ve temsil, gerçek ve fantezi arasındaki sınırlarla sık sık oynamıştır. Onun ortaya koyduğu illüzyonlar seyircinin kendi gerçekliklerini sık sık sorgulamasına neden olmuştur. İlk film gösterimlerine seyircinin yaklaşımı göz önüne alınırsa Méliès’nin filmlerinin etkisi daha iyi anlaşılacaktır. Daha önce benzerine hiç rastlamadıkları hareket eden görüntüler gören seyirci, izledikleri ilk filmlerden fazlasıyla etkilenmiş, hatta korkmuştur. Fabrikadan çıkan işçilere, gara giren trene verilen aşırı tepkiler düşünüldüğünde Méliès’nin filmlerinin seyircide iyiden iyiye bir şok etkisi yarattığı çıkarımına ulaşmak zor olmayacaktır. Méliès sinemaya düş gücünü ve öyküyü katmış, günümüzde kurmaca dediğimiz sinemanın da temeli sayılmış, sinemaya yeni ve sınırsız bir alan açmıştır.
1902’de George Méliès, ilk bilim kurgu filmi olarak kabul edilen Ay’a Seyahat filmini çekmiştir. Ancak bilim kurgu terimi bu film için çok sonraları kullanılmıştır. Melies filmi Jules Verne’in From the Earth to the Moon ve H.G. Wells’in The First Men in the Moon adlı romanlarına dayanarak yaptığı son derece keyifli ve oldukça yaratıcı filmi yayımlandığı dönemde son derece popüler olmuştur. Melies, aya seyahati bilimsel bir olay değil de saf fantezi ürünü olarak göstermek istemiş, bunun için de bir dizi özel efekt kullanmıştır. Filmin konusu şöyledir: Altı cesur gökbilimci ve Melies’in oynadığı Profesör Barbenfouilis, ayın yüzeyine gitmek için bir uzay kapsülü kullanırlar. Aya gittiklerinde orada yeraltı mağaralarında yaşayan garip bir tür olan Selenitlerle karşılaşırlar. Melies’in çektiği bu ilk filmde de görüldüğü gibi sinemacılar, özellikle bilim kurgu türü söz konusu olduğunda türün kökeninin de geldiği edebiyattan oldukça faydalanmışlardır. Nitekim ilk bilim kurgu filmi olarak kabul edilen Ay’a Seyahat de tam bir uyarlama olmasa da Verne ve Wells’in romanlarından etkilenerek oluşturulmuştur. Tarih arşivi bu gün, sizler için Bilim-Kurgu Sinemasının Tarihsel Gelişimi konusunu araştırıyor.

20. yüzyılın ilk yıllarında dünyanın pek çok farklı yerinde bilim kurgu olarak sınıflandırılabilecek filmler çekilmiştir. 1916 yılında Amerikalı yönetmen Stuart Paton, Jules Verne’in Denizler Altında 20.000 Fersah romanını Melies’den sonra filme çeken ikinci yönetmen olur. Bu dönemde altın çağını yaşayan Danimarka sineması, sessiz film dönemine başyapıt olarak görülen iki adet bilim kurgu filmi kazandırmıştır. Bu filmler August Blom’un yönettiği 1916 tarihli Verdens Undergang (Dünyanın Sonu) ve Holger Madsen’in yönettiği, İngilizce’ye A Trip to Mars adıyla çevrilen 1918 tarihli Himmelskibet filmidir. 1921 yılında ise Andre Deed, İtalyan sinemasının savaşa verdiği en başarılı tepkilerden biri olan ve bilim kurgu sinemasının kilometre taşlarından biri olarak görülecek L’uomo Meccanico (Mekanik Adam) filmini çekmiştir. Bir üçleme planlayan Deed, diğer iki filmi çekemeden hayatını kaybetmiştir.
Sovyetler Birliği döneminde yaşayan yönetmenler ve çektikleri filmlerle anılsa da kökleri Rus İmparatorluğu’na dayanan, “Fantastika” olarak bilinen Rus bilim kurgu sineması, 1920’lerden itibaren önemli filmler ortaya koymuştur. Yönetmen Yakov Protazonov’un Sovyet Sessiz Sineması’na kazandırdığı 1924 yapımı Aelita (Mars Kraliçesi) filmi bunlardan biridir. Almanya’da ise 1. Dünya Savaşı’nın yol açtığı yıkımlarla yaşama gayreti gösteren toplumsal sınıfların çelişkilerini gösteren Metropolis, 1927 yılında Fritz Lang tarafından çekilmiştir. Dışavurumcu Alman Sineması’nın önemli eserlerinden olan film, aynı zamanda bilim kurgu sinemasının da unutulmayan örneklerinden biridir. Lang, 1929 yılında ise Frau im Mond (Aydaki Kadın) filmini çeker. Thea von Harbou’nun aynı isimli kitabından uyarlanan filmde Melies’ten sonra roket yolculuğunun temel prsensipleri seyirciyle paylaşılmıştır.
1900’lerin başları sinemanın henüz emekleme dönemi olmasına, türlerin ve yöntemlerin tam olarak oluşmamasına rağmen bilim kurgu türüne dahil edilebilecek birçok filmin çekildiği bir dönemdir. Bu dönemde sessiz olarak çekilen filmlerde gösterilen başka gezegenler, yıldızlar (Ay, Mars vb), bilim ve teknolojinin yeterince gelişmediği göz önüne alınırsa neredeyse tamamen hayal ürünüdür. Böylece bilinmeyen dünyalar konusunda oldukça “özgür”, içerik açısından fantezinin yer yer öne çıktığı filmler ortaya konmuştur. 20. yüzyılın başlarındaki bilim kurgu filmleri, güncel olayları gelecekte olabilecek şekilleriyle işlemişlerdir. Örneğin 1900’lü yılların başında Jules Verne’in romanlarından sinemaya aktarılan Ay’a Seyahat (1902), İmkânsız Yolculuk (1904), Denizler Altında 20.000 Fersah (1907) gibi bilim-kurgu filmleri, bilim kurgunun, ilerideki bilim ve teknoloji hakkındaki sezgilerini yansıtması açısından dikkate değer belgeler olmuşlardır. Çünkü bu yapıtlardaki sezgiler veya hayallerin ilerleyen yıllarda gerçeğe dönüştüğü görülmüştür. Ne var ki sinemadaki bu iyimser bilim kurgu yapıtların üretimi Birinci Dünya Savaşı ile birlikte sekteye uğramıştır. Bu büyük olay, insanların bilime hayran bakışlarını karamsarlığa çevirmiş, bilimin yalnızca barışçıl amaçlarla, insanların yararına değil, savaşcı amaçlarla yıkıcı, yok edici olarak da kullanılabileceğini ortaya koymuştur. Bunun sonucu olarak kötümser, canavarlarla dolu bilim kurgu filmler yapılmıştır. Özellikle yenilginin büyük bir bunalıma ittiği Alman toplumunda bu açıkça görülmektedir. Golem (1914) ve Die Rache des Homunoulus (1916) filmlerinde kötülük kaynağı ve yapay insanlar anlatılmaya çalışılmıştır. Daha sonraki yıllarda ise bilim kurgu filmler birer ideolojik propoganda aracı olarak kullanılmak istenmiştir. Metropolis (1926), Nazi İmparatorluğu’nun dayanacağı “üstün ırk – köle ırk’lı” toplumunu canlandırır. Frankenstein (1931), The Island of Lost Souls (1932), The lnvisible Man (1933), The Bride of Frankenstein (1935) gibi yapıtlarda izleyicilerin karşısına canavarlar, hortlaklar, kötü ruhlu yapay insanlar getirilerek o günlerin ekonomik bunalımından daha kötümser olaylar olabileceği gösterilmiş, insanlar toplumsal gerçeklerden uzaklaştırılmaya çalışılmıştır.
1929 yılında Amerika’da yaşanan Wall Street İflası’nın ardından sinema sektörü de bu durumdan etkilenmiştir. Yaklaşık altı ay sonra yaşanan Büyük Buhran, sinemayı da oldukça etkilemiştir. 1931 yılı boyunca eğlence sektöründeki stoklar yüzde yetmiş beş oranında gerilemiştir. Dönemin en büyük yapımcıları olan Fox, Warner Bros, Paramount gibi şirketlerin hisse değerleri yüzde yetmiş beş ile doksan sekiz oranında düşmüştür. Bu durumda üreticiler film yapma biçimlerini değiştirmiş, daha düşük bütçeli yapımlara yönelmiştir. 1930-1950 yılları arası öncesinde sessiz bilim kurgu sinemasının üretkenliğinin aksine, nispeten kısır bir dönem olarak geçmiştir. Bu dönemde Amerika’da yaşanan Büyük Buhran finans dünyasının çökmesine; Nazizm ise Avrupa’da faşizmin yeniden canlanmasına sebep olmuştur. Yeni bir dünya savaşına doğru gidilen bu dönemde bilim, ağır savaş sanayinin kontrolüne girmiş, sanat ise devletlerin propaganda aracı olarak kullanılmaya başlamıştır. Bu dönemde Sovyetler Birliği’nde Joseph Stalin 1930 yılında milyonların hayatına mal olacak “Tarımsal Ortaklık” sürecini başlatmış, aynı yıl Amerikalı astronom Clyde Tombaugh, sonradan gezegen statüsünden cüce gezegen statüsüne düşürülecek Plüton’u keşfetmiştir. 1932 yılında ise atom bölünmüş, dünyanın en etkili kitle imha silahının temelleri atılmıştır. Amerikalı meşhur yönetmen Orson Welles, 1938 yılında yayımlanan War of the Worlds isimli radyo programında Marslıların dünyamızı istila ettiği yalan haberini duyurmuş, iddialara göre kitlesel bir paniğe neden olmuştur. Aynı yıl Amerika’nın en büyük propaganda silahlarından biri olan Superman karakteri çizgi roman olarak raflarda yerini almıştır. 1939 ise yeni bir dünya savaşının başladığı yıl olmuştur. Altı yıl süren İkinci Dünya Savaş’ında kırk milyon kişi ölmüş, Avrupa büyük bir yıkım yaşamış, savaştan galip çıkan Amerika Birleşik Devletleri dünyanın süper gücü haline gelmiştir.

1920 ve 1930’lu yıllarda Amerika’da yayımlanan ucuz dergilerle birlikte bilim kurgu türü giderek büyümüştür. Özellikle Büyük Buhran’ı izleyen yıllarda ısrarlı bir şekilde iyimser bir tutumdan yana olmuş, daha iyi bir dünyanın oluşması için teknolojinin oynayacağı role iyiden iyiye ikna olmuştur. Örneğin 1933-1934 yıllarında Chicago Dünya Fuarı’nda ve özellikle “Yarının Dünyasını İnşa Etmek” adını taşıyan 1939-1940 New York Dünya Fuarı’nda sunulan parıltılı gelecek görüntüleri, bilim ve teknolojinin insanı hayatına getireceği pozitif ihtimallere karşı duyulan iyimser bakışın birer tezahürü olarak görülebilir. Ancak 1945 yılında Japonya’da sivillere karşı kullanılan atom bombasıyla birlikte bilim kurgu iyimser bakış açısını büyük oranda kaybetmiştir. Çünkü yirminci yüzyılın en büyük icadı, dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek için yapılan bir icat değil, yüz binlerce insanı öldürmek için kullanılan bir bomba olmuştur.
Bilim kurgu denince akla gelen fimler arasında bu dönemden filmler olmasa da 1930-1950 arasında da önemli bilim kurgu filmlerinin yapıldığı söylenebilir. 1980’lerdeki New York’u anlatan Just Imagine (1930), insanların yerini alacak tehlikeli bir makinenin dizayn edildiği Alman yapımı Der Herr Der Welt (1934), türün takipçileri arasında zamanla bir fenomene dönüşecek ve ülkemizde de Baytekin Fezada Çarpışanlar (1967) ismiyle uyarlanacak Flash Gordon (1936), Karel Capek’in romanından uyarlanan Çek yapımı Krakatit (1948) gibi filmler dönemin öne çıkan yapımlarından bazıları olarak belirtilebilir.
1950’ler: Türün Popülerleşmesi
1950’li yıllar sinema tarihinde ve bilim kurgu türü özelinde önemli bir döneme denk düşmektedir. Hem bilim ve teknolojinin ilerlemesini hem de İkinci Dünya Savaşı sonrasında değişen dünya düzenini birlikte yaşayan toplumlar, bu iki önemli olayın etkisinde kalarak film üretmişlerdir. Bu dönem, insanlığın Soğuk Savaş’ın kıskacında ve nükleer bombaların gölgesinde geçirdiği bir dönem olarak görülebilir. Irkçılık ve sömürgecilik, bu dönemde tüm dünyada etkisini göstermiştir. Kore ve Tibet’te savaşlar patlak vermiş, Macaristan ve Doğu Berlin ayaklanmalara sahne olmuştur. Rock müzik gençlerin gözdesi olmuş, sinemada ise James Dean gibi yıldızlar binlerce insan tarafından idol olarak görülmüştür. Dönemin iki süper gücü, Amerika ve Sovyetler Birliği arasında uzay yarışı başlamış, teknolojik gelişmeler hız kazanmıştır.
N. Berk Çoker, yirminci yüzyılın ilk elli yılını bilim kurgu türünün ortaya çıkışı, emeklemesi ve hayatta kalma mücadelesi olarak görmektedir. İkinci elli yıllık dönem ise özellikle ABD’nin sinemayı bir silah olarak kullanıp kültür kapitalizmi adı altında üstünlüğünü tüm dünyaya kabul ettirme çabasıyla geçmiştir. Bu on yıllık sürece damga vuran filmlerin itici güçleri olarak 1947 tarihiyle başlayan soğuk savaş, git gide kutuplaşmakta olan dünya, silahlanma ve uzay alanlarında yarışan iki süper güç ABD ve SSCB, 1947 yılında New Mexico Eyaleti’ne bağlı Chaves County’de cereyan eden “Roswell Ufo Olayı” ve uzaylıların incelendiği ve bir takım deneyler yapıldığı söylenen, kimsenin girilmesine izin verilmediği için altmış yıldan fazla zamandır gizemini koruyan Amerika’daki 51. Bölge görülebilir. 4 Ekim 1957 tarihinde dünyanın ilk yapay uydusu olan Sputnik-1 Sovyetler Birliği tarafından dünyanın yörüngesine oturtulmuştur. Bu durum hem Uzay Çağı’nın habercisi olmuş, hem de ABD ve SSCB arasındaki uzay yarışını başlatmıştır. Sovyetler Birliği, Sputnik-1’in ardından Layka adındaki bir köpeği dünya yörüngesine göndermiş, dünya dışına ilk kez bir canlıyı gönderen ülke olmuşlardır. SSCB’nin Sputnik-2’yi de dünya yörüngesine göndermesine karşılık ABD en büyük cevabı 29 Temmuz 1958’de NASA’yı kurarak vermiştir. Dünyanın o dönemki iki süper gücü arasındaki bu yarışın bilimsel ve teknolojik bilginin ilerlemesi noktasında bir avantaja dönüştüğü söylenebilir. Birbirlerini devamlı geçmek isteyen bu iki devletten birinin gelişimi ötekini daha fazlasını yapmak için tetiklemiş, bu da bilimsel gelişmelerin normalde olacağından çok daha hızlı ilerlemesine sebep olmuştur. Atilla Dorsay bu dönemdeki gelişmeleri ve bilim kurgu sinemasına olan etkilerini kısaca şu şekilde özetlemiştir:
“Modern bilimin ilerlemesi, özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bilim alanındaki şaşırtıcı buluşlar, uzay denemeleri, aya yolculuklar vs. bilim kurgunun da koşut biçimde gelişmesine ve günümüzün en özgün ve ilginç yazınsal/sanatsal yaratış alanlarından birine dönüşmesine yol açıyor…”
I950’li yıllarda tüm dünyada soğuk savaş zihniyeti yaygın bir hâl almıştır. Bu dönem, FBI ve Strategic Air Command (Stratejik Hava Komutanlığı) gibi soğuk savaş kurumlarını öven filmler ile casus filmlerinin dönemi olarak görülmektedir. 1950’li yıllarda iyice popülerleşen bilim kurgu türü ise, soğuk savaş psikolojisini çok daha soyut biçimde yansıtmaktadır. Forbidden Planet (1956) bu psikolojiye dair oldukça gelişkin bir analiz sunarken, Invasion of the Body Snatchers (1956) filmi, bu dönemin politik paranoyasına dair en mühim metaforu oluşturmaktadır. Forbidden Planet’teki canavarlara karşı topyekün bir seferberlik söz konusu değildir. Onlar başka dünyalardan gelen acımasız yaratıklar olarak görülmemelidirler. Daha çok kendi id’lerimizin ortaya koyduğu ürünler, kendimize ait temel korkularımızın yansımalarıdır. Zira filmdeki karakterler bir kez kendi bilinçaltlarının üstesinden gelmeyi başardıklarında canavarlar buharlaşmıştır. Zühtü Bayar 1950’li yılları, bilim kurgu sinemasının paranoyak altın çağı olarak görmektedir. Bu dönemde çekilen filmler Soğuk Savaş’ın Hollywood bilim kurgusunda dile getiriliş biçimleri olarak okunabilmektedir. Invasion of the Body Snatchers (1952), Invaders From Mars (1953) ve The Fly (1958) gibi komünizm paranoyasını McCarthycilik paralelinde sürdüren filmler, bu bakış açısına örnek olarak gösterilebilir.
1950’li yıllarda sinemadaki bilim kurgu patlamasının 1950 tarihli Destination Moon filmiyle başladığı söylenebilir. Bu patlama çeşitli sebeplere dayanmaktadır. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki yıllarda Amerikan film endüstrisi üretim, dağıtım ve gösterim konusundaki uzun süredir devam eden tekeli ortadan kaldıran yasal bir kararı takiben paniğe kapılmıştır. Bu dönemde sinema seyircisini çalan televizyonun da etkisiyle insanlar daha çok evlerinde kalmayı tercih etmişlerdir. Hollywood yapımcıları insanları yeniden salonlara çekmek için bu dönemde filmleri geniş ekran formatlarında üretmişlerdir. Ayrıca git gide daha çok renkli film çekilmiş, 3-D dahil birçok yenilik, efekt ve hile sinemaya sokulmaya çalışılmıştır. Bu dönemde bilim kurgu türü, korku türü ile birlikte bütün bu efektlerin kullanılması için uygun filmler üretmiştir. Üretilen filmler daha çok gençlere yönelik, onların ilgisini çekebilecek filmlerdir. Bilim kurgu filmlerinin popülerliği, yükselen nükleer endişeler ve Soğuk Savaş’la ilişkilendirilebilir. Bu dönemdeki uzaylı istilası filmleri savaş çığırtkanlığından pasifistliğe kadar çeşitli alanlarda çekilmiştir. War of the Worlds (1953), Invaders From Mars (1953) ve Earth vs. Flying Saucers (1956) filmlerinde uzaylılar yalnızca yıkıcı güçler olarak resmedilmiştir. The Day the Earth Stood Still (1951) ve Space Children (1958) gibi filmlerde ise insanlar onlar hakkında en kötüsünü düşünse de uzaylılar dünyayı yok etmeye değil kurtarmaya gelmiştir. Örneğin The Day the Earth Stood Still filmi, bir barış mesajı vermektedir. Uzaylılar, dünyalılara silah yapmayı bırakmalarını, aksi takdirde evreni korumak için dünyayı yok edeceklerini söylemektedirler. Amaçları barışçıl olsa da yaklaşımları o denli barışçıl değildir. Bu periyottaki filmlerde görülen silahlanma, saldırı, dünyanın yok olması gibi temaların ellilerdeki Soğuk Savaş’la ve silahlanma yarışıyla ilgili olduğu rahatlıkla söylenebilir.
Kaliforniya’da başlayan bir uzaylı istilasının anlatıldığı Invasion of the Body Snatchers (1956), H. G. Wells’in aynı isimli romanından uyarlanan, Marslıların istilasının anlatıldığı The War of the Worlds (1953), kibrit kutusu kadar küçülen bir adamın başına gelenlerin anlatıldığı The Incredible Shrinking Man (1957), ellili yıllarda çekilen ve bugün dahi izlenmeye devam eden Amerikan bilim kurgu filmlerinden bazılarıdır. Bu dönemde Amerika dışında da iz bırakan bilim kurgu filmleri çekilmiştir. Dünyaya çarpmak üzere olan bir gezegen konusunda insanları uyarmak için gelen deniz yıldızı görünümlü yaratıkların bulunduğu, türün takipçileri arasında zamanla bir kült film haline dönüşen Japon yapımı Uchûjin Tôkyô ni arawaru (1956), uzayda hayatın anlatıldığı ve özel efektleriyle dikkatleri çeken yarı kurmaca-yarı belgesel Sovyet filmi Doroga k Zvezdam (1958) bu filmler arasında sayılabilir.

1960’lar: Uzaya Yolculuk
1960’lı yıllar özellikle siyasal açıdan hareketli yıllardır. Küba Füze Krizi, ABD ve Sovyetler Birliği arasında yaşanan gerginlikler, 1968 yılında Fransa’da De Gaulle iktidarına karşı başlayan öğrenci hareketleri bütün dünyayı etkilemiştir. Öte yandan Yuri Gagarin’in uzaya çıkan ilk insan olması bilimsel açıdan kayda değer bir gelişmedir. 1950’li yıllarda atılan tohumların hem olumlu hem de olumsuz sonuçları altmışlı yıllarda kendini göstermeye başlamıştır. Güney Afrika’da Sharpville katliamı yaşanmış, polisin açtığı ateşle onlarca siyahi öldürülmüştür. Küba’da gerçekleşen Castro Devrimi, Domuzlar Körfezi harekatına yol açmıştır. Amerika’da 1961 yılında Beyaz Saray’a yerleşen John Fitzgerald Kennedy, kısa zamanda toplumu politize etmiştir. Öte yandan sivil toplum hareketleri ve bu hareketlerin getirdiği dinamizm ülkenin dört bir yanına yayılmıştır. İngiltere’de “Süpermac” lakaplı Başbakan Macmillan’ın tüketim yanlısı bir muhafazakarlık sergilediği altın yıllar, Profumo skandalıyla son bulmuştur. Çin’de ise Mao Zedung, Kızıl Muhafızları rejim muhaliflerine karşı harekete geçirmiştir. 1968 yılı ise bu on yılın en karmaşık ve kaotik zamanı olmuş, Paris neredeyse bir devrim daha yaşamıştır. Diğer tarafta Sovyet İmparatorluğu Prag Baharı’yla sarsılmış, ancak çökmemiştir. Altmışlı yıllar hemen her konuda uzlaşmazlık ve tartışmanın yaşandığı yıllar olmuştur. Atom bombası bazılarına göre en iyi caydırıcı silahken, bazı kesimler tarafından korkunç bir canavar olarak görülmüştür. Bazıları ise füze krizinde Küba’ya hiç taviz vermediği için Kennedy’nin dünyayı kurtardığına inanmıştır. Jumbo jeti yine bu dönemde ortaya çıkmış, Concorde ilk uçuşunu gerçekleştirmiştir.
1960’lı yıllarda SSCB ve ABD arasındaki uzay rekabeti iyice kızışmıştır. Bu dönemde Sovyetler Birliği NASA’nın gittikçe artan varlığı ve uzay yarışına dahil olmasıyla daha da iddiali projelere imza atmıştır. 1961 senesinde Sovyet kozmonot Yuri Gagarin’in uzaya çıkan ilk insan olması üzerine ABD Başkanı Kennedy 25 Mayıs 1961 tarihinde ABD Kongresi’nde yaptığı konuşmada en büyük amacının 1970 yılına kadar dünyanın uydusu Ay’a bir insan indirmek ve sağ salim bir şekilde geri döndürmek olduğunu söylemiştir. 1964 yılında Ranger VII yaptığı uçuş boyunca çektiği binlerce fotoğrafı NASA’ya göndermiştir. SSCB’nin buna cevabı ise 1965’te gelecektir. Sovyet kozmonot Aleksey Arkhipoviç Leonov on iki dakika süren uzay yürüyüşle uzayda yürüyen ilk insan olmuştur. Aynı yıl ABD’li kozmonot Ed White bu yürüyüşün süresini yirmi dakikaya çıkarmıştır. Bu dönemde iki ülke uzay programlarına milyarlarca dolar harcamıştır. ABD’nin fırlattığı Mariner IV, fırlatıldıktan yedi buçuk ay sonra Mars yüzeyinden 22 adet fotoğraf göndermiştir. 1966 yılında hem Sovyetler hem de ABD, aya yapılan ilk insansız inişleri gerçekleştirirler. Altmışlı yılların sonlarına doğru ABD uzay alanında daha fazla gelişme göstermiş, 20 Temmuz 1969 günü Neil Armstrong, Michael Collins ve Edwin Aldrin, Ay yüzeyine iniş yapan ilk insanlar olmuşlardır. Özellikle Ay’a yapılan insanlı uçuş ve bunun görüntüleri insanlık için önemli bir aşamadır. Bu on yılda Ay’a ve uzaya ilişkin tahayyüller git gide yerini gerçek görüntülere ve bilgilere bırakmaya başlamıştır.
Sinema alanında ise altmışlı yıllarda özellikle Amerika’da sıkıntılı bir dönem yaşanmıştır. Televizyonun ucuzlaması, herkes tarafından ulaşılabilir hale gelmesi, sinemaya olan ilgiyi azaltmış, geleneksel seyirciyi beyaz perdeden uzaklaştırmıştır. Film yapımının göreceli olarak daha pahalı ve yavaş olması da bu noktada etkili olmuştur. Bunun üzerine Hollywood, sinemaya büyük bütçeler yatırmaya karar vermiş ve 1960 yılında 11 dalda Oscar kazanan Ben Hur çekilmiştir. El Cid (1961), Lawrence of Arabia (1962) ve Cleopatra (1963) gibi büyük yapımlar da hemen ardından gelmiştir. İngiltere’de ise daha gerçekçi yapımlara yönelme yaşanmış, Saturday Night and Sunday Morning, This Sporting Life (1963), Alfie (1966) gibi filmler çekilmiştir. James Bond filmlerinin gelişi ise endüstriyi bir nebze hareketlendirmiştir. Onyılın sonlarına doğru ise tarihi yapımların yerine bilim kurgu filmleri geçmiş, 2001: A Space Odyssey (1968) ve Planet of the Apes (1968) ile Hollywood yeni dünyalara yönelmiştir.
1950’li yıllarda Amerika’da B sınıfı filmlerin sayısındaki büyük artış sonrası 1960’lı yılların başında bilim kurgu filmlerinin üretimi git gide azalmıştır. Bu dönemde uzay ve onunla ilişkili çalışmalar uluslararası gündemin en etkili maddelerinden biri olmuştur. 1962 yılında başlayan NASA Sanat Programı, bir tanıtım/pazarlama makinesi gibi çalışmış, gezegenlerin ve roketlerin renkli, etkileyici resimleri hazırlanarak medya raporlarıyla birlikte sunulmuştur. Bunun yanı sıra, gerçekleştirilen görevlerin TV yoluyla hazırlanmış raporları ve resmi fotoğrafları da kullanılmıştır. Uzayın keşfi aynı zamanda müthiş bir medya olayı haline gelmiştir. Bilimsel ilerlemenin ütopyacı hayalleri uzay programının başlamasından önce yaşanan iki dünya savaşı ve II. Dünya Savaşı’nın bitiminde nükleer savaş başlıklarının kullanılması felaketi tarafından alt üst edilmiştir. Ancak altmışlı yıllarda medya ilgisi, insan hayatını yok etmekten ziyade, arttırmak için tasarlanmış roket bilimindeki gelişmelere odaklanmıştır. Bu anlamda, uzay yarışının ‘öyküsü’, bilimin imajı ve şöhretini tüm dünyada yeniden canlandırmıştır.
1960’lardaki bilim kurgu filmleri kendi içinde çeşitlilik göstermektedir. 1950’ler hakkında The Thing From Another World (1951) gibi filmlerdeki kara film tarzı yapımlarıyla, Soğuk Savaş paranoyasının belirgin olduğu bilim kurgu filmleriyle, bilim kurgunun altın çağı dense de, Philip Kemp’e göre bilim kurgunun en iyi dönemi 1960’lı yıllardır. 1950’lerdekilerin benzeri uzay istilalarının ve canavar saldırılarının yer aldığı filmlerin yapılması sürmüş, ancak bilim kurgu politik spekülasyon (The Manchurian Candidate, 1962), kabus/korku (Seconds, 1966) ve “samimiyetsiz uzay operası” (Barbarella,1968) gibi farklı biçimler alarak ortaya çıkmıştır. 1950’lerde siyah-beyaz üretilen filmler 1960’larda renklenmiştir. King Kong vs. Godzilla (1963) karakterler göze hoş gelen renklerle geri dönmüş, korkutucu Godzilla küçük çocukların koruyucusu ve arkadaşı olarak yeniden düzenlenmiş, daha çocuk dostu bir biçime bürünmüştür. Time Machine’de (1963) de benzer bir aile dostu serüven sunulmuştur. Yönetmen George Pal bu filmde H. G. Wells’in 1895’te yayımlanan romanının şiddetli karamsarlığını yumuşatmıştır. 1960’lardaki Sovyetler ile ABD arasındaki yarıştan ortaya çıkan “uzay çağı” kavramı, bilim kurgunun bu dönemdeki önemli malzemelerinden biri olmuştur. Ay’la ilgili yapılan araştırmalar uzay serüvenlerine ilgiyi teşvik etmiştir. 2001: A Space Odyssey (1968) filmindeki cihazlarla dolu geleceği ikna edici bir şekilde yansıtmayı mümkün kılan özel efektler (özellikle maketler ve örtüler) bu türde film yapmak isteyenleri cesaretlendirmiştir. Yine 1968’de yapılan Planet of the Apes’de bir astronot ekibi, maymunların baskın tür olarak gelişerek insanları köleleştirdiği gelecekteki bir gezegene düşer. Philip Kemp, filmin sonunda beliren kırılmış Özgürlük Heykeli’nin unutulmaz görüntüsü, Küba ile yaşanan füze krizinin kışkırttığı yaygın nükleer savaş ve onunla birlikte gelen radyoaktif serpinti endişelerini simgelediğini belirtmektedir.
Ellilerde uzaydan gelen istilacılar bilim kurgu filmlerinin konusunu oluştururken, altmışlı yıllarda uzaya yapılan yolculuklar yeni gözde konu haline gelmiştir. Bir maymunla birlikte Mars’ta hayatta kalmaya çalışan bir adamın hikayesinin anlatıldığı Robinson Crusoe on Mars (1964), Stanley Kubrick’in birçokları tarafından başyapıt olarak görülen filmi 2001: A Space Odyssey (1968) bu filmlerden bazılarıdır. Fransız yönetmen Chris Marker’in daha sonra Twelve Monkeys adıyla uzun metrajı da çekilecek filmi La Jetée (1962), Japon yönetmen Hiroshi Teshigahara’nın filmi Tanin no kao (1966), dönemin akılda kalan bilim kurgu filmlerine örnek olarak gösterilebilir.
1970’ler: Yeni Görsel Efektler
1970’li yıllar dünyada bazı savaşların bittiği bazılarınınsa başladığı yıllardır. Altmışlardaki özgürleşme hareketleri bu dönemde de devam etmiştir. Öte yandan bilim ve teknoloji alanında da gelişmeler yaşanmış, Mars yüzeyinden ilk fotoğraflar çekilmiştir. 1970’ler dünyada uzlaşmanın kolay kolay sağlanamadığı, insanların iyiden iyiye kutuplaştıkları bir dönem olarak görülebilir. Bu dönemde İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA) Kuzey İrlanda ve İngiltere’de patlattığı bombalar ve döktüğü kanla saygınlığını yitirmiştir. CIA, Şili’de bir askeri darbe düzenleyerek yönetime el koymuştur. Vietnam Savaşı bitmiş, ancak Kamboçya, Lübnan, Ortadoğu, Kıbrıs gibi başka yerlerde yeni savaşlar patlak vermiştir. İnsanoğlu gezegene verdiği zararın farkına varmaya başlamış, ABD’deki Three Mile Adası felaketi üzerine nükleer santrallere karşı protesto hareketleri başlamıştır. Cinsiyet değiştirme konusunda ilk adımlar bu dönemde atılmıştır. Kadın hakları, eşcinsel hakları, etnik haklar ve hayvan hakları kavramları ortaya çıkmış ve bu alanlarda tartışmalar başlamıştır. Ay böcekleri, gökyüzü laboratuvarları, Mars fotoğrafları, Kuzey Denizi Petrolü ve tüp bebekler de bu dönemde ortaya çıkmıştır. Sinema alanında Woody Allen, yetmişli yıllarda bir yıldıza dönüşmüş, George Lucas Star Wars’u, Francis Ford Coppola da The Godfather’ı bu dönemde çekmiştir.
Yetmişli yılların sorunları hem Hollywood’a hem de Avrupa sinemasına yansımıştır. The Deerhunter (1978) ve Apocalypse Now (1979) filmleri başta olmak üzere birçok film konu olarak Vietnam Savaşı’nı seçmiştir. Bu dönemde Hollywood, bir değişim rüzgarına kapılmıştır. Francis Ford Coppola, Brian de Palma, George Lucas, Steven Spielberg, Martin Scorsese gibi yönetmenler, hem büyük kitleleri sinemaya çekmeyi başarmış hem de eleştirmenlerin övgüsünü kazanmışlardır. Bu dönemde sinemada bilim kurgu, büyük bir cesaretle kimsenin daha önce adım atmadığı yerlere doğru ilerlemiş ve diğer bütün türlerden daha fazla özel efektlere bağımlı olan bir tür haline gelmiştir. 1977 yılında yayımlanan, George Lucas’ın çektiği Star Wars ile birlikte özel efekt sanatı da yeni bir çağa girmiştir. CGI (Computer-generated imaginery) efektler, büyük gişeler yapan birçok Amerikan filminde kullanılır hale gelmiştir. Bu yeni görsel efekt teknikleriyle beraber bilim kurgu sinemasının olanaklarının ve inandırıcılığının önemli bir eşiği geçtiği söylenebilir. Bu dönemin öne çıkan bilim kurgu filmleri sayılırken Star Wars’u es geçmek mümkün değildir. 1977 yılında George Lucas tarafından çekilen ve çok uzak bir galakside geçen ilk film, zamanla dünya çapında yayılacak bir fenomenin fitilini ateşlemiştir. Woody Allen’ın komedi-bilim kurgu filmi Sleeper (1973), görsel efektleriyle sinemada yeni bir eşiği atlatan Steven Spielberg imzalı Close Encounters of the Third Kind (1977), Rus yönetmen Andrei Tarkovski’nin klasik filmleri Solaris (1972) ve Stalker (1979), dönemin önemli bilim kurgu filmlerinden bazılarıdır.

1980’ler: Büyük Bütçelerin Türe Dahil Olması
1980’li yıllar, sosyal ve ekonomik değişimlerin hız kazandığı, siyasi karışıklıkların da dünyanın çeşitli yerlerinde devam ettiği bir dönemdir. İnsanlık bir yandan bilim ve teknoloji alanında gelişimini hızla sürdürürken öte yandan ekonomik sıkıntılar, açlık ve iç karışıklıklarla da yüzleşmek zorunda kalmıştır. Yirminci yüzyılın sonlarına doğru dünya, iyiden iyiye kritik bir noktaya doğru ilerlemiştir. Zenginle yoksul, iktidarla halk, işgücü ile sermaye arasındaki gerginlik git gide artmıştır. Falkand Adaları, Grenada, Libya ve Zimbabve’deki sömürgeci savaşların yanı sıra Lübnan, Afganistan, Angola’daki gibi yeni ve karmaşık savaşlar da bu dönemde başlamıştır. İsyanlar ve devrimler Haiti, Polonya, El Salvador, Filipinler ve Panama hükümetlerini devirmiştir. Bu dönemde erkeğe yönelik bakış açısı ve algı değişmiş, yeni nesil erkek evde çamaşır da yıkayan çocuk da bakan bir varlığa dönüşmüştür. Kadınlar, daha önce yalnız erkeklere mahsus alanlara girmeye başlamıştır. Eylül 1983’te ilk kez bir siyahi Miss America seçilmiştir. İlk kadın astronotlar da yine bu dönemde göreve başlamıştır. Hayalet uçak tanıtılmış, güneş enerjisiyle çalışan bir başka uçak Manş’ı geçmiştir.
Film yıldızları içinse 80’lerin iyi geçtiği söylenebilir. Özellikle televizyonda yayımlanan Dallas gibi dizilerle televizyon reytingleri en üst seviyeye ulaşmıştır. Çekilen filmlerin de bütçelere oldukça yüksek seviyelere çıkmıştır. Batman (1989) 50 milyon dolar, Who Framed Roger Rabbit? (1988) 70 milyon dolar gibi bütçelere çıkmıştır. Bu ve benzeri bütçeler karşılığını da almış, dönemin bilim kurgu klasiklerinden E.T. tek başına 228 milyon dolar hasılat yapmıştır. Video teyplerin oldukça yayıldığı ve bütün gün televizyon seyreden insanların iyiden iyiye arttığı bu dönemde özellikle Steven Spielberg sinemaya ciddi bir kazanç getirmiştir. 1940’ların ve 50’lerin altın günlerini çağrıştıran filmler üretmiş, ailece sinemaya gitme olgusunu yeniden başlatmıştır. Bu dönem, Bruce Willis ve Arnold Schwarzenegger gibi isimlerin filmleriyle şiddetin de arttığı bir dönem olmuştur. George Lucas, 70’lerde başladığı Star Wars üçlemesini bitirmiş ve bilim kurgu en popüler tür haline gelmiştir. Bu dönemde Terry Gilliam’ın üçlemesinin ilk filmi olan Time Bandits (1981) ile birlikte zaman yolculuğu temasını işleyen bilim kurgu filmleri git gide daha popüler hale gelmeye başlamıştır. 1984’te başlayan James Cameron’ın Terminator serisi ve 1985 yılında başlayan Robert Zemeckis’in Back to the Future üçlemesi bu türün öne çıkan örnekleridir. Bu filmler geleceğe dair bilim kurgu ve fantezinin birer karışımı olmuşlardır.
Genellikle ütopik bir dünya algısının anti tezini belirtmek için kullanılan distopya teması ise seksenli yıllarda bilim kurgu sinemasının önceki on yıldan aldığı temalardan biridir. Yetmişlerde sıkça karşılaşılan “kıyamet sonrası” biçimindeki distopyan filmler bu dönemde de etkisini sürdürmüştür. Bu filmler, yakın bir gelecekte geçmekte ve çoğunlukla nükleer/ekolojik felaket sonucunda oluşan kötümser bir havayı yansıtmaktadırlar. Dünya ve toplumsal yaşam tekrar barbarlığa geri dönmüştür ve filmlerin ana kahramanları hayatta kalma savaşı vermektedirler. Öte yandan bu dönemdeki bilim kurgu filmlerindeki gezegenler arası yolculuklar, enformasyon ve elektronik teknolojilerinin gelişmesinin bir yansıması olarak bilgisayar üretimi yapay bir uzayda gerçekleşmiştir. Bu sebeple maddi dünya insanın psikolojik iç evreni içine kapanmış ve bu iç evren üzerine yerleşmeye başlamıştır.  2019 yılının Los Angeles’ında geçen Blade Runner (1982), kısa sürede bir üçlemeye dönüşen ve zaman yolculuğu temasının işlendiği filmlerden biri olan Back to the Future (1985), iki Rus’un yanlış tuşa basmaları sonucu yaptıkları uzay yolculuğunun anlatıldığı Sovyet filmi Kin-dza-dza! (1986), robot bir polisin ana karakter olduğu polisiye-bilim kurgu Robocop (1987), dönemin öne çıkan bilim kurgu filmlerinden bazılarıdır.
1990’lar: Türün Olgunlaşması
Dünyanın hızla globalleştiği ve büyük umutlarla milenyuma doğru ilerlediği bu dönemde teknoloji alanında önemli buluşlar gerçekleşmiş, bilim kurguya karşı da yenilenen bir ilgi baş göstermiştir.
Kırk yıl boyunca Doğu ile Batı’yı ayıran Demir Perde bu on yılın başında, 1991 yılında Sovyetler Birliği dağılmıştır. Resmi olarak 1990 yılında, Almanya’yı ikiye ayıran Berlin Duvarı yıkılmıştır. Bankaların çökmesine ve borsaların tehlike çanları çalmasına rağmen bu dönemde pazar ekonomisi giderek güçlenmiştir. Doksanlı yıllarda özel televizyon kanalları hızla çoğalmış, insanlar çok hızlı şöhret olmaya başlamış, “ünlü” kavramı yeniden tanımlanmıştır. Televizyon kanallarının çoğalmasıyla birlikte spor çok daha geniş bir kitleye yayılırken, televizyon ve sinema dünyasının yıldızı isimlerinin özel hayatları da çok daha fazla insanın ilgi alanına girmiştir.
Soğuk Savaş gerginliklerinin yenilenmesi ve nükleer yok oluş tehditleri doksanlı yıllarda yeni politik ve ekonomik biçimlerin oluşmasına sebep olmuştur. Daha çok türün klasik yazarlarına karşı olmakla beraber bilim kurguya karşı yeniden bir ilgi uyanmıştır. Popüler ve akademik hayal gücünü bilim kurgu ile genelde ilgisiz olan bağlamlarda yakalayan, teknolojinin gelişip insanların yaşam kalitesinin düştüğü hikayeleri anlatan cyberpunk’ın sinemada ortaya çıkışı, sanallık ve genetik mühendisliği gibi hususların türün kurgusal yaklaşımlarına geçişini kolaylaştırmıştır. Böylece yeni doğan bir alt türle birlikte bilim kurgu türünün sınırları da içerdiği konular noktasında genişlemiştir. Bilim kurgu dahil 1990’lardaki bütün tür filmleri her açıdan “aşırıya kaçılarak” üretilmiştir. Filmlerin çekim süreleri aşırı uzamış, bütçeler aşırı artmış ve filmler büyük gösterilere dönüşmüştür. Bu dönemde filmlerdeki her çerçevenin tam anlamıyla mükemmel olmasına gayret edilmiştir. Dixon’ın belirttiği üzere doksanlarda tür filmlerinin tematik ve yapısal endişelerinin kaynağı sermayenin geri kazanımı olmuştur. Vizyona giren filmlerin milyonlarca dolarlık yatırımı temsil ediyor oluşu da her şeyi daha stresli hale getirmiştir. Öte yandan filmler üzerindeki bu özen ve yatırımın türün olgunlaşması adına bir kazanım olduğu söylenebilir.
Doksanlı yılların başında internetin ve “world wide web” adı verilen sistemin tüm dünyada yaygınlaşması sonucu sinemada bilgisayar, telekomünikasyon, sanal gerçeklik ve yapay zeka gibi temsiller ciddi bir artış göstermiştir. Seksenlerde ortaya çıkan sanal gerçeklik temalı filmlerde karşımıza çıkan elektronik ve dijital uzay-mekan betimlemeleri bu dönemin küresel bilgi ağlarıyla birleşmiştir. Brett Leonard’ın çektiği The Lawnmower Man (1992) ve Mamoru Oshii’nin çektiği Ghost in the Shell (1996) bu filmlere örnek olarak gösterilebilir. Doksanlarda internetin gittikçe yükselen popülerliğine dayanılarak çekilen filmler arasında ise Sneakers (1992) ve The Net (1995) bulunmaktadır. Bu dönemde bilim kurgu filmlerindeki özel efektler büyük bir hızla gelişmeye devam etmiştir. 1993 yılında Steven Spielberg, Jurassic Park filmiyle büyülü efektler ortaya koymuştur. Uzak bir adada kurulan bir parkta eski DNA’lar kullanılarak yeniden canlandırılan dinozorları konu edinen filmle birlikte bilim kurgu fimleri görsel açıdan bir basamak daha atlamış, yeni bir özel efekt dönemine girilmiştir. 1999 yılında ise Wachowski Kardeşler türün en bilinen filmlerinden biri olan Matrix’i çekmiştir. Büyük oranda CGI efektlere dayanan film, bilgisayarların dünyayı ele geçirdiği bir çağda geçmektedir.
2084 yılında geçen, insanların sanal olarak Mars’a tatile gittikleri Total Recall (1990), Steven Spielberg’in yönettiği, dev bütçesi ve dönemine göre devrim sayılan görsel efektleriyle Jurassic Park (1993), dünyada yaklaşık beş milyar kişinin ölümüne yol açan tehlikeli bir virüsün yok edilmesi için yapılan zamanda yolculuğu anlatan Terry Gilliam imzalı Twelve Monkeys (1995), 2200’lü yıllarda yok olmanın eşiğine gelmiş bir ortamda geçen Luc Besson filmi The Fifth Element (1997) dönemin önemli bilim kurgu filmleri arasında sayılabilir.

2000 ve sonrası: Teknolojinin Gücü
2000’li yıllar ve sonrası sinemanın gelişen teknolojinin olanaklarını sonuna kadar kullandığı, önceki yıllarda ancak hayal edilebilen şeylerin filmlere dahil olduğu zamanlardır. İlk zamanlarından beri fantasiğe, masallara, destanlara, bilim kurguya, mitoslardan beslenen veya onları yaratan süper kahramanlara büyük yer veren sinema, artık kendi başına bir düş dünyasıdır. Teknolojik ilerlemeler sonucunda artık düşlenen her şeyi perdeye aktarabilecek güce ve yetkinliğe ulaşmıştır. Gerçek dünyadan kaçış ihtiyacı da kitlelerin fantastik olana ve bilim kurguya olan ilgisini her daim canlı tutmuştur. Dolayısıyla neredeyse bütün ülke sinemaları bu türe bir noktasından dahil olmuşlardır. 2000’li yıllar sinemada bilim kurgu türünün teknik olarak en etkili, maliyet ve izlenme olarak da en yüksek sayılara ulaştığı zamanlardır. Büyük bütçeli görsel şölenler ve gerçek dünyadaki endişeler yirmi birinci yüzyılın A sınıfı bilim kurgu filmlerini şekilendirmiş, Source Code (2013) gibi karakter filmlerinin yanı sıra Avatar (2009) gibi “epik” filmler ortaya çıkmıştır. Aynı dönemde küçük ölçekli, bağımsız olarak üretilen bilimkurgu film yapımı geleneği de var olmaya devam etmiş, Eternal Sunshine of the Spotless Mind (2004), Sleep Dealer (2008), Moon (2009) ve Her (2013) gibi başarılı örnekler vermiştir. Bunun yanında Hunger Games (2012) ve Divergent (2014) gibi bilim kurgu olarak görülebilecek uyarlama üçlemeler, sıradan izleyicilerin bilimkurguyu ayırt etmek için kullandığı uzay gemileri, robotlar ve yabancı dünyalarla ilişkilendirilen görsel sembollerden yoksun oldukları için tür tartışmaları içine dahil edilmemiştir. Sonuç olarak bu filmlerin hepsi Verne ve Wells’ten bu yana bilim kurgunun (basılı veya beyaz perdedeki) yapmış olduğu şeyi yapmış, bilim ve teknolojinin yarattığı geleceğe bakarak izleyicilere “ya böyle olursa” sorusunu sordurmuştur.
Öte yandan 21.yüzyılda bilim kurgunun dijitalleşen dünyayla birlikte televizyonda ve internette de daha çok görüldüğü belirtilmelidir. Bu durum 90’lı yıllarda yayımlanan Star Trek: The Next Generation (1987-1994), Babylon 5 (1993-1999) ve Star Trek: Deep Space Nine (1993-1999) gibi dizilerle başlamıştır. Televizyon dizileri türün en az filmler kadar ilgi çeken yapımları olmuştur. Türün fanatikleri izledikleri üzerinden kendi kurgusal çalışmalarını yapmış, özellikle internet aracılığıyla bilim kurgunun dünyasını genişletmişlerdir. Dijital efekt teknolojisi, bilim kurgu aksiyon sinemasına doğru yönelse de televizyon ve internet teknolojileri bu türe önemli katkılar sağlamıştır. Böylece yirmi birinci yüzyılda bilim kurgu, sinemadan sonra televizyon ve internette de iyiden iyiye aktif hale gelmiş, gelişen teknolojiyle birlikte üretilen eserler nitelik ve nicelik olarak yukarılara tırmanmıştır. Bu dönemde önceki dönemlere göre her türden çok daha fazla film çekilmiş, bilim kurgu türü de teknolojik ve görsel olarak üst seviyelere çıkmıştır. Suçların henüz işlenmeden önlenmeye çalışıldığı bir gelecekte geçen Steven Spielberg imzalı Minority Report (2002), William Karel’in Ay’a ayak basma görüntülerinin sahte olduğunu iddia ettiği sahte-belgeseli Dark Side of the Moon (2002), Wong Kar Wai’nin romantik bilim kurgusu 2046 (2004), Meksikalı yönetmen Alfonso Cuaron’un çektiği, görsel olarak titizlikle hazırlanmış Children of Men (2006) ve Gravity (2013), İspanyol Nacho Vigalondo’nun zamanda yolculuk temalı filmi Los Cronocrimenes (2007), 2092 yılında dünyada kalmış son ölümlü insanın anlatıldığı Jaco Van Dormael imzalı Mr. Nobody (2009), Christopher Nolan’ın dev bütçeli yapımları Inception (2010) ve Interstellar (2014), dönemin öne çıkan birçok bilim kurgu filminden bazılarıdır.
Yararlanılan Kaynaklar
Abdülkerim Tunç, Bilim Kurgu Sinemasında ”Mars”
Giovanni Scognamillo ve Metin Demirhan, Fantastik Türk Sineması
Nick Yapp, 1980’ler
Philip Kemp, Sinemanın Tüm Öyküsü
James Franco, Bir Film Nasıl Okunur?
N. Berk Çoker, Bilim Kurgu Sineması
F. Neşe Kaplan, Gülin Terek Ünal, Bilimkurgu Sinemasını Okumak
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Abdülkerim Tunç’a aittir.
*Bizimle iletişim kurmak için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Zihin Kontrol Olgusu Ve Kontrol Yöntemleri

Zihin Kontrolü
İnsanların toplu olarak hayatlarını sürdürmeye başladıkları zamandan günümüze kadar bireysel ve kitlesel anlamda insanların hafızalarının, düşüncelerinin kontrol edilmesi konusuna yoğun ilgi gösterildiği söylenebilir. Geçmişten günümüzde toplumlarda destekçi sahibi olmak isteyen gruplar olmuştur. Destekçi potansiyelini oluşturan bireylerin tutum ve davranışları, bu grupların savundukları fikirler ne olursa olsun genellikle benzerlik göstermiştir. Bu grupların bazıları zihin kontrol yöntemi ile çalıştıklarından bünyelerine kattıkları kişiyi maddi ve manevi tüm yönleriyle ele geçirip yaptıkları işlerde bağımlı hale getirmişlerdir. Dünyada faaliyet gösteren çok sayıda grubun varlığı düşünüldüğünde zihin kontrol faaliyetlerine ilişkin farkındalığın önemi daha rahat anlaşılabilmektedir.
Zihin Kontrolü Yöntemleri (Zihin Okuma)
Zihin kontrolü farklı yöntemlerle gerçekleştirilmektedir. Bunlar;
* Seksüellik: Bireylerde zevk duygusundan yararlanarak onları istismar
etmeye dayalı bir tekniktir.
* Parapsikoloji: Parapsikoloji duyular dışı idrak ve zihin faaliyeti becerisini içerir. Duyular dışı idrak kabiliyeti, “vücudun sahip olduğu duyu organlarının yardımı olmadan ve mantıkla ilgili arabulucuların himayesi altına girmeden sonuç tanıtma” demektir. Bu olgu gelecekte gerçekleşecek bir olaya bağımlıdır; bu nedenle tam anlamıyla önsezgi gerçeğine sahiptir. Bireyde bilinen bir gerçek olan zihin faaliyeti kabiliyeti, bireyin fiziki yapısından destek almadan cisimleri, hadiseleri ve etrafındaki insanları etki altına alma gerçeğidir. Duyular dışı idrak ile arasındaki en önemli fark ise zihin eylemi olaylarının fazla görülmemesidir.
* Kimyasal Madde Kullanımı: Kişi üzerinde akla gelebilecek her türlü telkini uygulamak, zihnini kontrol etmek, fikirlerinde değişiklik yapmak, çevreye bakış açısını yeniden biçimlendirmenin farklı bilinç hallerinde kısmen de olsa mümkün olduğu ileri sürülmektedir. Bu tür bilinç halleri insanların sahip olduğu değerler, belli bir plan dahilindeki kavramlar, peşin hükümler önemini
kaybedebilir, kendisinden vazgeçilebilir, bıraktığı boşluk başka şeylerle doldurulabilir. Çeşitli kimyasallar kişilerdeki algıları değiştirebilir. Örneğin vücuda verilen LSD kişinin ruhsal yapısında anormal değişikliklere yol açmaktadır. Gerçek olmayan görüntüler görür, çok hareketli ve pozitiftir, dinç görünür, değişik tavırlar sergiler. Bireyin aldığı kimyasallar vücuda zevk veren beyindeki “dopamin” maddesini tetiklemektedir. Eğer kişi LSD’ye maruz kalırsa telkinler aracılığıyla ses getirecek çok sayıda saldırı düzenleyebilmektedir.
Bir diğer madde ecstasydir. Yarattığı uyarılmanın etkisiyle görülmemiş bir konsantrasyonun açığa çıktığı kişiyi zinde ve dinamik hale getirdiği savlanmaktadır.. Bu tür uyuşturucular insanda, engelleri kolayca aşma ve korkusuzluk düşüncesini tetikler. Birey mevcut durumunu korumak için uyuşturucuya bağımlı hale gelir. Tabi bu kişide bastırılmış bir öç alma ve kin gütme duygusu mevcutsa bunlar kendini gösterir ve hiç tereddütsüz amacı doğrultusunda hareket eder.
Hipnoz: Zihin kontrolü çalışmalarında üzerinde hassasiyetle durulan yöntemlerin bir diğeri de hipnozdur. Hipnoz, bir insanın aşılama ya da doğal olmayan davranışlarla oluşturulan ruh halidir. Diğer bir ifadeyle kişiyi tahrik ederek oluşturulan doğal olmayan bir bilinçsizlik halidir. Bireye hipnotizma uygulandığında beden ve zihin aynı anda uyku moduna geçer. Ancak hipnoza maruz kalan kişi ile uygulayan arasında ise iletişimi sağlayacak bir bağ kurulur. Bu sayede kişi istenilen şekilde kontrol edilebileceği gibi davranışları ve fikirlerinde de düzenleme yapılabilir. Düzene karşı çıkan insanların hipnozla kontrol altına alınmasının yanında, düzenin en büyük destekçisi olanlar da düzenle paralel hareket edecek şekilde köleleştirmek için hipnozdan yararlanılmaktadır. İstekli yapılan hipnoz ve telkinlerle bilinç altına müdahale edilen korumasız kişi, düzen için çalışan bir köleye dönüşebilmektedir.
Hipnozlu ruh hali olarak kabul edilen aşamaya herkes ulaşamaz;
* 5-6 yaş altı çocuklar ile 65-70 yaş üstü yaşlıların hipnoz altına
alınmaları güçtür.
* Sinir hastası olanlar,
* Akli dengesi yerinde olmayanlar,
* İşitme sorunu yaşayanların yanında iletişim kurmakta güçlük çekenler ve karşı koyanlarda hipnoz yapılamaz.

Diğer taraftan yaşı küçük olanlar ve kadınlar erkeklere kıyasla daha rahat etki altına alınabilirler. Hipnoz uygulanan kişide telkin rahatlıkla uygulanabilir ve anlamsız davranışlarda bulunması istenebilir. Böyle bir vaziyette zihnin kontrolü fazla mümkün değildir. Bu yöntemle kişilerin istekleri dışında yönlendirilebilecekleri de doğruyu yansıtmamaktadır. Hipnoza maruz kalan kişiye, parçası olduğu vaziyet o kadar inandırıcı anlatılır ki, kişi en küçük bir harekette aldığı görevi tam zamanında ve sorgu sualsiz yerine getirebilir. Bu durumun oluşmasında kişinin hipnoza olan eğilimi de büyük rol oynamaktadır. Hangi yolla farklı bilinç hallerinde insanlar iknaya hazır hale gelirler, hayaller görürler ve gerçek dünyada bir görevlerinin olduğuna ikna edilebilirlerse, kontrol dışındayken gerçekleştiremeyecekleri pek çok konu bu durumdayken kendilerine tatbik ettirilebilir.
İnsanların Bilgiyi Hızlı Ve Habersiz Alması: İnsanın sahip olduğu bilinç üstü zihin aktarılan açıklamaları toplar, analiz eder ve sonuca ulaşır. Bunun yanı sıra duyu organlarımızca algılanan tüm konuları beynimizin farkında olan kısmı tarafından detaylı bir inceleme yapana kadar, beynimizin bilinç üstü kısmı bu verileri daha önceden toplamış ve sonuca ulaşmıştır. Zaten insana yardımcı olan, yön veren bilinç üstü zihnimizdir, yani sezgilerimizdir.
Kendi Sezgilerimizin Kontrol Edilmesi: Hayatımızdaki birçok işi bilmeden yaparız. Nefes almak için hiçbir zaman kendi kendimize komut vermeyiz. Bu durum kendi kendine gelişir. Ancak hayati öneme sahip kalbimizin atışı, vücudun sıcaklığı gibi kendi kendine gerçekleşen anatomik işlevlerin beyin tarafından yönlendirildiğini biliyoruz. Otomatik sinir sistemimizi etkileme yeteneğimize “biyofeedback” denir. İnsanlar kendi sinir ağlarını ve zihinlerini kontrol edebilirler. Çünkü fikir üretmek bu ağın bir parçasıdır. Bu sayede beynimizi kendi başımıza benimseterek düzenleyebiliriz. Algısal davranış kontrolünde beynimiz hareketlerimiz üzerinde hakimiyet kurar. Hareketlerimiz de beynimizin verdiği komutların ispatlanmış şeklidir.
Başka İnsanların Sezgilerinin Kontrol Edilmesi: İnsanların zihnine ve bu zihnin bilinç üstü kısmına müdahalede bulunacak en iyi seçenek dildir. Dil sayesinde zihnimizin yaşadığı tüm tecrübeler etkilenir. Kelimeler beynimizi harekete geçirir. Şu anda içinde su olan bir bardak hayal edilmesi istense, aklımızda hemen bir bardak resmi belirir. Kullandığımız kelimelerle nasıl kendi beynimizi kontrol altına alabiliyorsak, diğer insanların da beyinlerini kontrol edebiliriz. Aslında kendimiz dışındaki insanların zihinlerine müdahale edebilecek yapıya sahibiz. NLP’nin en önemli özelliği bu yapıyı bulmayı, öğrenmeyi ve yenilemeyi amaçlayan bir bilim olmasıdır.
Beyinsel Faaliyetlerin Hareketlerle Etkilenmesi: Beynin gerçekleştirdiği faaliyetler her zaman kişinin hareketlerinden önce kendini gösterir. Hatta kasıtlı olarak verilen hükümlerden de önce kendini gösterir. İcat edilen yalan makinesi beynin gerçekleştirdiği faaliyetlerin beden yardımıyla dışa vurumunu hafızasına alır. Vücudu elektrotlarla kaplı kişi sorulan sorulara farklı cevap versede beden dili çoktan cevabı söylemiştir bile. İnsanların yaşamlarını sürdürürken de herhangi bir şeyi almayı kararlaştırması, isteyerek verdiği kararı açıklamasından önce gerçekleşir. Bu nedenle insanlar kendiliğinden, fevri verdikleri hükümlerden dolayı sıra dışı sebepler üretir ve verdikleri kararların güvenilirliğini müdafaa ederler. Asıl sebepler çoğunlukla beynin bilgisi dışındadır. Bu yüzden kişinin bedensel faaliyetleri kontrol edildiğinde, hareketleride kontrol edilir. İnsanlar yaşamları boyunca kendi istekleri dahilinde bazı kararlar alır ve bunları yerine getirir. Ancak çoğu zaman araya bilinçüstü ve bilinçaltı seyirler girer ve insanlar hazırladıkları plandan farklı hareketler gerçekleştirir. Bu hareketin sebebi öğrenmek istendiğinde, ortaya çıkan bahaneler oldukça ilginçtir.
NLP yöntemleri sayesinde kişi kendisine ait fikirleri kontrol edebildiği gibi diğer insanların fikirlerini de kontrol edebilir ve tutumlarında farklılığa sebep olur. Göze çarpmadan ve aktif olarak. Bu yöntemlerden kuralına uygun ve ustaca bir incelikle yararlandığımızda daha sağlıklı ve verimli bir diyalog sağlayabilir ve karşılıklı olarak verimli ve tatmin edici sonuca ulaşılabilir.
* Elektromanyetik Kontrol: Elektromanyetik titreşim yoluyla yeryüzünün herhangi bir noktasından yollanacak çekim gücüne sahip titreşimler sayesinde insanların fikirleri kontrol edilebilmektedir. Böylece topluluklar benzer fikirler doğrultusunda yönlendirilmektedirler.
* Mikroçipler: Yıllarca felçli olarak geçirilen hayata birden bire takılan bir çiple yürüyebilme mucizesine sebep oluyorsa, sapasağlam bir şekilde normal bir hayat süren sıradan insanları bilgileri dışında takılan çip yardımı ile kolaylıkla uzaktan kontrol mekanizmasıyla yürümesi engellenebilir.
Vücuda yerleştirilecek çipler sayesinde ilerde ortaya çıkması muhtemel bir rahatsızlığın erken teşhisini kolaylıkla yapabileceği gibi duyu organlarının fonksiyonlarında da kontrolü ele geçirmesi mümkün hale gelecektir.
*Psiko-Motor İlaçlar: Amerikalı bilim adamı Dr.Goodwin’in yaptığı çalışmalar neticesinde insan zihninin kontrol altına alınmasında hormonlardan nasıl yararlanılacağına dair metotlar geliştirmiş, insan zihninin normal bir yaşam süreci içerisinde fikir üretme, doğru ve istikrarlı hareket etme becerisini, fiziksel yapının otomatik olarak zaman zaman engellediğini ortaya çıkarmış ve benzer sonuca haricen yapılan müdahaleyle de ulaşılmıştır. Aynı özelliklere sahip psiko-motor gazlar düşmanın başlatacağı bir sıcak temas sırasında şehirlerin su ihtiyacını karşılamakta olan barajlara karıştırılırsa, insanların kontrol altına alamadığı hareketler düşmanın işini kolaylaştırabilir.
*Eğitim: Zihin kontrolünde bilgi en önemli araçlardan birisi olarak ön plana çıkmıştır. Bu anlamda ülkelerin eğitim sistemleri veya eğitim faaliyetlerini yürüten kurumlar, zihin kontrolü faaliyetlerinin yürütülmesinde önemli rol oynamaktadır. Eğitim; Birey(insan)’in davranışında kendi yaşantısı yoluyla ve kasıtlı olarak istendik değişme meydana getirme sürecidir. Davranış ise birey (insan)’in bilgi, beceri ve tutumunu gözlenebilir, ölçülebilir bir şekilde ifade etmesidir. Bu yazımızda tarih arşivi olarak sizler için Zihin Kontrol konusunu araştırıyoruz…
Öğrenme kavramına yönelik geliştirilen tanımlar bulunmakta ve bu tanımlar öğrenmenin farklı noktalarına değinmektedirler. Öğrenme, bireylerin yaşantısı sonucunda oluşan ve nispeten süreklilik gösteren davranış değişikliği olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımda üç önemli noktaya dikkat çekilmektedir. Bunlardan birincisi öğrenmenin davranışlarda değişiklik yarattığıdır. Bu değişikliğin olumlu ya da olumsuz olabileceği belirtilmektedir. Öğelerden ikincisi ise öğrenmenin yaşantı sonucu oluşmasıdır. Buradaki önemli nokta, öğrenmenin doğuştan ya da genetik
olarak getirilen özelliklerden ayrıldığıdır. Üçüncü nokta ise bir olayın öğrenme olarak nitelendirilebilmesinin, davranış değişikliğinin nispeten sürekli olması ile mümkün olduğudur. Öğrenme ilkeleri; öğrenci nitelikleri, içerik özellikleri ve öğretim etkinlikleri boyutları çerçevesinde sunulmaktadır. Öğretim bu ilkeler çerçevesinde planlanırsa daha etkili olacaktır. Her bir boyutla ilgili öne çıkan özellikler aşağıdaki gibidir;
Öğrenci Nitelikleri İle İlgili Öğrenme İlkeleri;
1. Öğrencinin güdülenmişlik düzeyi, öğrenme birimine ilgisi, öğrenme birimine ihtiyaç duyması ve değer vermesi, öğrenmede bir amacının olması ve öğrenebileceğine öz güveni öğrenmesini etkiler.
2. Öğrencinin yaşı, gelişim düzeyi, genel sağlık durumu, genel yeteneği, içinde yaşadığı sosyo-kültürel koşullar öğrenmesi üzerinde etkili olur.
3. Öğrencinin yeni öğreneceği ders, ünite, konu ile ilgili sahip olduğu ön öğrenmeleri yeni öğrenmeleri kolaylaştırır ya da öğrenmeyi mümkün kılar.
İçerik Özellikleri İle İlgili Öğrenme İlkeleri;
1. Öğretimin içeriği öğrencinin beklentilerine, amaçlarına uygun ise öğrencinin etkin katılımı artar ve öğrenme düzeyi yükselir.
2. Anlamlı bir şekilde öğrenilen bilgi, anlamsız olarak öğrenilen bilgiden daha kolay geri getirilebilir, daha kalıcıdır ve genellenebilir özelliğe sahiptir.
3. Mantıksal olarak iyi organize edilmiş bilgi daha kolay öğrenilir ve hatırlanır.
4. Somut bilgi, öğrencinin daha kolay resmetmesini, imajlar oluşturmasını sağladığından daha kolay ve doğru olarak anlamlandırılır ve hatırlanabilir.
Öğretim Etkinlikleri İle İlgili Öğrenme İlkeleri:
1. Öğrenme, çoklu öğretim modellerinin ve araçlarının etkili bir biçimde, bir bütünlük içinde kullanılmasıyla gelişir.
2. Öğrenmede somut bilgilerden ve öğrencinin bildiklerinden hareket ederek yeni öğrenmelerle ilişkilerinin kurulması, öğrenme düzeyini artırır.
3. Öğrenme sırasında, öğrenci ne kadar çok duyu organını kullanırsa bilgiyi çok yönlü olarak kodlayabilir ve geri getirme düzeyi de o denli yüksek olur.
4. Öğretim sırasında öğrenmeyi etkileyen dışsal faktörler ve öğrenmenin içsel faktörleri, birbirleriyle en uyumlu olacak şekilde düzenlendiğinde, öğrenme en yüksek düzeye ulaşır.
5. Öğrencilerin gelişim düzeyleri düşük ve önkoşul öğrenmeleri yetersiz ise ya da aşamalı bir performans göstermeleri gerekiyorsa, ders genellikle konu alanı kontrolünde işlenir.
6. Öğrencilerin genel yetenek düzeyi yüksek, önkoşul öğrenmeleri yeterli ise ya da öğrenme birimi kesin bir aşamalılık göstermiyorsa, öğretimin genellikle öğrenci odaklı olması uygundur.
7. Öğretimi düzenlemede, bireysel farklılıklar dikkate alınmalıdır.
8. Öğretim sırasında yapılacak yönlendirici etkinlikler, dikkati ve seçici algıyı yönlendirmeli ve böylece amaçlı ve tesadüfi öğrenmeleri sağlamalıdır.
9. Duyuşsal özellikleri yönlendirici etkinlikler, öğrencilerin uyarılmasını sağlayarak dikkatinin konu üzerinde odaklaşmasını sağlar.
10. Konu temelli yönlendirici etkinlikler daha çok, amaç doğrultusundaki öğrenmeleri desteklemekle birlikte, tesadüfen oluşan ve amaçlı öğrenmelerin bütünleşmesini sağlayan bir çerçeve de çizer.
11. Öğrenmenin gerçekleşmesi için, öğretim sırasında öğrencinin davranışı bizzat yapması gerekir.
12. Öğretimden önce ya da dersin başında sorulan sorular öğrencinin, kendini amaca ulaştıracak konuda odaklaşmasını sağlarken, ders sırasında ve sonunda sorulan sorular, öğrencinin bilgiyi organize etmesine ve yeniden yapılandırmasına yardım eder.
13. Uyarıcı-Tepki-Pekiştirici bağlaşımı ne kadar sık tekrarlanırsa öğrenme o denli güçlü olur.
14. Davranış sonuçları tarafından şekillenir. Tatmin edici bir durumla izlenen davranışlar güçlenirken, sonucunda tatmin elde edilmeyen davranışlar zayıflar.
15. Dönüt, bireyin sahip olduğu bilgiyi korumasına, yeniden yapılandırmasına, kullandığı yürütücü biliş stratejisinin geçerliği konusunda bilgilenmesine yardım eder.
16. Dönüt, öğrenmenin başlangıç aşamasında, anında ve sürekli olarak verilmelidir.
17. Öğrenmenin niteliğinin artmasında transfer ve genellemeler önemlidir.
18. Zihin açıcı yöntemler kullanılmalıdır.
Zihin kontrol etkinliklerinden kimyasal maddeler tesirinde gerçekleşenler dışında kalanları öğrenme süreçleri olarak değerlendirilebilir. Bu kapsamda zihin kontrolü amacıyla eğitim yapıldığında bunu yapan kişilerin öğrenme becerilerini tanıyarak bu becerilere uygun eğitim sunmaları da önem kazanır. David Kolb öğrenme becerilerini dört başlıkta tanımlamıştır. Bunlar:
1. Somut Deneyimlerle İlgili Beceriler: Bu beceriler birkaç duyuyu kullanarak gözlem yapabilmeyi, izlenimler edinebilmeyi, deneyimlerini nesnel bir biçimde açıklayabilmeyi, yargılayabilmeyi ifade eder.
2. Yansıyan Gözlemlerle İlgili Beceriler: Bu beceriler, deneyimler ve gözlemlere değerlendirmeyi ve bunları yansıtmayı, deneyimlerle gözlemleri değişik bakış açılarıyla değerlendirebilmeyi ve gözlemleri çözümleyebilmeyi içerir.
3. Soyut Kavramsallaştırmayla İlgili Beceriler: Bu beceriler, gözlemlerle çözümlemelerin “kavramsallaştırılmasını” içerir. Bu becerilere sahip olan bir kişi, tüm verileri düzenleyip analiz edebilir; bunların sonucunda bir teori veya model oluşturabilir.
4. Aktif Denemeyle İlgili Beceriler: Bu beceriler, geliştirilen kuramlar veya modeller ışığında alınan kararların uygulanması veya gerçekleştirilmesi ile ilişkilidir.
Günümüzde zihin kontrol araçları ilaç ve hipnozdan, klasik şartlandırma, indoktrinizasyon, eşikaltı uyaranlar, açık-örtük görüntüler kullanma gibi geniş bir yelpazeye yayılıyor. Bu anlamda öğrenme kuramlarından “Pavlov’un Klasik Koşullanma Kuramı’nı ele almak da faydalı olacaktır.
Öğrenmenin doğası ve sonuçlarını açıklamaya çalışan bu kuramlar şu şekilde sınıflandırılabilir;
• Davranışçı Kuram
• Bilişsel Kuram
• Duyuşsal Kuram
• Nörofizyolojik Kuram
Davranışçı öğrenme kuramlarından olan “klasik koşullama”da Pavlov’un yaptığı deney şu şekildedir;
* Pavlov önce metronomla ses vermiş, köpek bu uyarıcıya sadece başını çevirmiş, kulaklarını dikmiştir.
* Sesi verdikten hemen sonra et tozu içeren bir eriyik vermiştir.
* Ses ile eti birkaç kez ard arda verdikten sonra sesi tek başına verdiği durumda da salya tepkisinin meydana geldiğini görmüştür.

Bu deneyden anlaşılmaktadır ki birbiriyle ilişkilendirilen uyarıcılar belli tepkilerin meydana gelmesi yönünde tepkisel olarak koşullandırılabilmektedir. Pavlov’un deneyinde zil sesi ve salya arasındaki ilişki klasik şartlanmanın uyaran- tepki ilişkisi şekilde açıklanmaktadır. Tepkisel koşullanmanın meydana gelebilmesi için ilk önce Pavlov’un deneyinde ortaya konulduğu gibi doğal uyarıcı tepki ilişkisinin (yiyeceksalya) bulunması gerekir. Daha sonra koşullu uyarıcının (zil sesi) koşulsuz uyarıcıdan (yemek) hemen önce verilmesi ve bu iki uyarıcının beklenen tepki yönünden (salya salgılama) birleştirilmesi gerekir. Son olarak da söz konusu olan koşulsuz tepkiyi yaratacak koşullu uyarıcı ve koşulsuz uyarıcı arasındaki bağın tekrarlanması gerekir.
Klasik koşullanmada dört temel kavram öğrenmenin gerçekleşmesi üzerinde de önemli bir etkiye sahiptir. Bu kavramlar; tekrar ve pekiştirme, genelleme, ayırt etme ve davranışın sönmesi olarak sıralanabilir.
“Öğrenme, uyaran tepki bağının kurulması olarak tanımlanabilir. Kurulan bağ, koşullanma işlemi belli sayı ve yoğunlukta tekrarlanarak pekiştirilmelidir. Yani pekiştirme, öğrenilen tepkinin organizmaya yerleşmesi ve aynı şekilde devam etmesi için yapılan işlemlerdir”.
Bu noktada bireyde istenilen yönde bir tepkinin yaratılabilmesi yönünde bir pekiştirmenin sağlanabilmesinde tekrarın önemi karşımıza çıkar. Öğrenmenin meydana gelmesi için davranışta kalıcı bir değişikliğin gözlenmesi gerekmektedir. Bu kalıcı değişikliğin meydana gelmesi ise, bir defada gerçekleşebilecek bir süreç değildir. Öğrenme çeşitli aralıklara yapılacak tekrarlarla oluşabilecek bir süreçtir. Genelleme, bir organizmanın koşullu uyarıcıya benzer diğer uyarıcılara da aynı tepkide bulunma eğilimiyken ayırt etme bunun tam tersine organizmanın koşullama sürecinde kullanılan koşullu uyarıcıyı diğerlerinden ayırt ederek tepkide bulunma eğilimidir. Koşullu uyarıcının artık tek başına koşullu tepkiyi oluşturamamasına sönme denir.
Klasik koşullandırma farklı alanlarda da kullanılabilmektedir. Alışveriş merkezlerinde yılbaşı gibi belli dönemlerde çalınan müzikler, satış yerlerinde yılbaşını hatırlatan süslemelerle yapılan düzenlemeler, tüketicilerin yeni yıl coşkusunu hissetmesi ve hediye alma eylemine özendirilmesini sağlamak içindir. Bu örnekteki koşulsuz uyaran yılbaşı müzikleri, hediye alma ise koşulsuz tepkidir. Aynı konuya Senemoğlu (2005) da vurgu yapmış, Pavlov’un klasik koşullama ilkelerinin eğitimden çok beyin yıkama durumlarında davranış değiştirmek ve reklamcılıkta ürün satışlarını arttırmakta kullanıldığını ifade etmiştir. Zihin kontrolünde eğitim, hem yetişkin hem de genç bireyler üzerinde yapıldığı için bu iki eğitim sürecinin kendine özgü özelliklerine uygun yapılmaktadır. Yetişkin öğrenciler;
* Eğitim etkinliklerine katılıp katılmama konusunda özgürdürler,
* Eğitime harcadıkları zaman değerlidir ve etkili biçimde geçirmek isterler.
* Kendi deneyimleri ile ilgili olmayan ve yakın gelecekte faydasını göreceklerine inanmadıkları eğitim etkinliklerine katılmak istemezler.
* Kendi değer ve inançları ile çatışan bilgi ve fikirleri kabul etmezler.
* İşleri veya sosyal yaşamları ile ilgili yeni bilgi ve yetenekleri edinip hemen kullanmayı severler.
* Öğretmenlerle ilişkileri yetişkinlik öncesi dönemde olduğundan farklıdır.
* Kendlerine saygı duyulmasını isteyebilirler, kendilerine öğrenci olarak yaklaşılmasından hoşlanmayabilirler.
* Birbirleri arasında rekabet yerine işbirliğine dayalı bir öğrenme sürecinin oluşturulmasını bilgi ve deneyimlerinin işe koşulmasını isterler.
Bunlara ek olarak Erçetin (2005) şunları ifade eder;
* Sağlıklı ve dinlenmiş olduklarında daha iyi öğrenirler
* Yaparak öğrenirler,
* Gerçekçi örneklerden etkilenirler,
* Biçimsel olmayan ortamlarda öğrenmeyi tercih ederler,
* Farklılıklardan keyif alırlar,
* Korku, kaygı vb. duyguları yaşadıkları eğitim ortamlarında bulunmak istemezler,
* Eğitimciyi kolaylaştırıcı olarak görmek isterler,
* Dönüt beklerler,
* Dikkatlerinin yoğunlaştığı süre oldukça kısadır.
* Kitlesel İletişim
İletişim kavramı politikadan, iktisadi yapıya, toplumsal yapıdan, insan ve dil bilimine kadar çok sayıda alanda uyumlu bir işbirliği içinde olmakla beraber iletişim; teori ve pratiğin, duygu ve düşüncenin sembollerle insan zihnine gönderilmesi olarak nitelendirilmektedir. İnsanların bulunduğu her faaliyet ortamında mutlaka bir iletişim vardır. İnsanların birbirleriyle olan ilişkilerinde iletişim, önceliği olan bir mecburiyettir. Toplumsal iletişime bakacak olursak, profesyonel kitlelerin, yazılı ve görsel araçlardan yararlanarak kapsamlı, kadın-erkek ayırmadan, ülkenin neresinde olursa olsun tüm izleyicilere sembolik anlamlarla yüklü bilgileri duyurma yöntemlerini içine alır. İletişimin etkili olabilmesi için ihtiyaç duyulan öğeler; iletinin dikkatleri üzerine çekebilmesi, seçilebilmesi, çözümlenebilmesi ve kaynağın her alanda tesirli olmasıdır. İletişim aşamasında kontrol altına alınacak grubun dikkatini çekmek oldukça riskli bir unsurdur. Hedef kitleye aktarılacak hususun ayrıntılı bir seçim aşamasından geçirilerek insanların ilgisini çekmek amacıyla akla gelebilecek her yetenekten yararlanılır. Yazılı veya görsel basında yer alan herhangi bir manşet, ilginç bir resim, göze hoş gelen bir kitap kapağı, televizyon reklamlarında oynayan çarpıcı ve alımlı bir bayan, tamamen kitleyi etki altında bırakarak kontrol etmek amacıyla kullanılır. Uluslararası grupların amacı için çabalamayan ya da grubun tepkisini çekecek yayınlar yapmak o kadar kolay değildir. Fakat çok sınırlı bir izleyici topluluğuna sahip kaliteli olmayan küçük çaplı bir kuruluşta her konu dile getirilebildiği gibi tenkit de yapılabilmekteydi. Bu düzenin parçası olarak yola devam etme mecburiyeti içindeki basın kuruluşları kamuoyundaki güvenilirliklerinde şüphe uyandırmamak adına bazen grup aleyhine haberlere yer vermektedir. Bu iş için özel olarak seçilmiş dünya medyası işini kusursuz bir şekilde yürütmektedir. Bununla birlikte uluslararası haber ajansları da yönlendirme işini kontrol etmekteydi.
Haber ajanslarına ek olarak reklamlar da zihin kontrolü yapmak için kullanılabilmektedir. Şirketler yayınlanan reklamların yalnız başına pek işe yaramadığını düşündüklerinden, reklamları herkes tarafından fark edilemeyecek bazı gizli iletilerle süsleyerek, yalnızca zihnimizin değil, bununla birlikte bilinçaltımızın da kontrol edileceği reklamlar ortaya çıkarmışlardır. Bir film veya reklam izlerken ilgili yerlerine veya bazı bölümlerine oldukça seri ya da ustaca saklanmış olması nedeniyle, kolaylıkla fark edilemeyecek, ancak bilinçaltının rahatlıkla kavrayacağı yazılar, fotoğraflar veya bölümlerin yerleştirilmesi sayesinde gerçekleştirilen bu teknik aslında, habersizce tüm insanlığı etkiliyor. Mesela; bir içecek tanıtımının yapıldığı reklamlarda insan gözüyle görülemeyecek süratte akan yazılar, alıveriş merkezlerinin içecek bölümünde çok sayıdaki değişik markanın içinden beynimize aktarılan markayı bulmamız için bizi yönlendiriyorlar. İnsanlar bu ürünü beğenilerinden dolayı aldıklarına inansalar da ürünün rengi dahi seçimimizde önemli rol oynamaktadır. Tabi bu tekniklerin tamamı sadece televizyon için geçerli değil. Gazete, dergi ve
internet sayfalarındaki resimler ve çizimler de diğerleri gibi mesajlar vermektedir.
Bireyin bilinçaltının, herhangi bir konuda uygulanabilir kararlara olan etkisi yakşaık %60’tır. Uzmanların konuyla ilgili görüşleri ise şu şekildedir:
“Göz, aslında sürekli bir tarama eylemi içindedir, gördüğümüz her şey en ince ayrıntısına kadar bilinçaltına kaydedilir; bilinç ise odaklandığı bir şeyi görme yeteneğine sahiptir.”
Kişinin bilinçaltına daha kolay iletiler yollamak da imkânlar dâhilindedir. Bundan dolayı göze hitap eden çizimsel veya yazılı iletilere gerek duyulmamaktadır. Kişinin zihni bazı nesnelere kendiliğinden anlam yükleyebilmektedir. Alışveriş merkezlerinde, lokantalarda yayınlanan müzikten, temizlik malzemelerinin, meşrubatların markalarının üzerindeki rengine kadar insan beyninin rahatlıkla anlayabileceği oldukça zengin bir kaynak mevcuttur. Ayrıca kurulan iletişimin inandırıcı olabilmesi için kişinin yaşamını sürdürdüğü sosyal çevresi, gereksinimleri, sosyal ilişkileri, görüş ve davranışlarını kavramasıyla birebir alakalı ruhsal kıpırdanmaların faaliyetini sağlamak mecburiyetindedir. Bireyin tutumlarında kalıcı değişimler yaratabilmek için inandırıcı bir iletişim kitle üzerinde anlaşılır bir ruhsal oluşumu tetiklemelidir. İnandırıcı ve bilgilendirici iletişim doğru algılanabilmelidir. İnandırıcılık kitle ve bulunduğu ortamla ilgili sınırsız bir veri
yığını, uzmanlık ve katı bir direniş gerektirmektedir. Bu nedenle toplulukları inandırmak, farklı davranışlar sergilemelerini sağlamak göründüğü gibi kolay değildir. Bilhassa küçükken sahip olunmuş, bireyin yaşamında ciddi bir yer tutan köklü bir davranışı yenilemek oldukça güçtür. Bireyler ya da toplumlar üzerinde baskı malzemesi olarak kullanılan propagandanın yaklaşımını kabullenmemek, bu yaklaşımı savunanları reddetmek, propaganda ile yayılmak istenen düşünceyi amacı dışında kullanarak gerçeği yansıtmayan bilgiler veren, kitleleri yanlış yönlendiren zihniyete karşı her zaman tepki verebilirler. Kitlesel iletişim içinde önemli etkileme araçlarından birisi de sosyal medya ve ortamlarıdır.
Yararlanılan Kaynaklar
Volkan Ağırbaş, Sosyal Medya Araç Ve Ortamları İle Zihin Kontrolü
Selahaddin Ertürk, Eğitimde Program Geliştirme
Şakir Erkoç, Nanobilim Ve Nanoteknoloji
George Marshall, Sosyoloji Sözlüğü
Ümit Sayın, Derin Devletler, Gizli Projeler Ve Gizli Gerçekler
Nuray Senemoğlu, Gelişim, Öğrenme Ve Öğretim
Binnur Yeşilyaprak, Gelişim Ve Öğrenme
Ömer Özkaya, Zihin Kontrol
Adil Maviş, Telkin Ve Hipnozla Öğrenme Teknikleri-1
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Volkan Ağırbaş’a aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Küresel Isınma Ve Tarım Sektörü

Tarım sektörü, küresel ısınmayı hem etkileyen hem de küresel ısınmadan etkilenen bir yöne sahiptir. Öncelikle tarım sektörünün küresel ısınmaya yapmış olduğu katkılardan bahsedeceğiz. Daha sonra küresel ısınmanın tarım sektörünü etkileyen yönünü alt başlıklar halinde ele alacağız. Bu alt başlıkları fiziksel etkiler, ürün fiyatları, üretim ve tüketim olarak sınıflandıracağız.
Tarım Sektörünün Küresel Isınmayı Etkileyen Yönü
Temel gıda ihtiyaçlarını karşılaması ve özellikle bazı ülkeler için geçim kaynağı olması nedeni ile tarım sektörü her zaman önemini korumuştur ve korumaya devam edecektir. Tarımsal faaliyetlerin insanlık için önemi apaçık ortadadır. Özellikle gelişmekte olan ve tarım sektöründe karşılaştırmalı üstünlüğe sahip ülkelerin GSMH’si içinde tarım sektörü büyük bir yer tutmaktadır.
1950’li yılların sonlarından itibaren; organik olmayan gübre ve tarımsal ilaçların yaygın kullanımı, sulamanın arttırılması ve sermaye yoğun tarım yapılması ile tarımsal üretim giderek artmıştır. 1970’li yıllarda, yanlış uygulamaların üst üste gelerek birikmesi ile çevresel sorunlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Toprak verimliliğindeki düşüşler, toprak erozyonu, yer altı sularının kirlenmesi gibi sorunlar var olan tarımsal üretim tekniklerinin yeniden gözden geçirilmesini ve çevre için daha az sorun teşkil eden politikalar geliştirmeyi zorunlu kılmıştır. Bunun sonucunda tarımsal araştırmalara giderek daha fazla ağırlık verilmiştir ve sürdürülebilir üretim sistemlerinin gerekliliği daha fazla gündeme gelmiştir. 1980’li yıllarda; aşırı sulama, tarımsal ilaçların bilinçsiz ve yoğun kullanımı gibi problemler nedeniyle atmosfere tarım sektörü vasıtası ile salınan sera gazlarının oranı giderek artmaya başlamıştır. Buna diğer sektörlerin de katkısı ile atmosferdeki sera gazı yoğunluğu, küresel ısınmaya ve bunun sonucunda iklim değişikliğine neden olmuştur. İklim değişikliğinin gıda gibi önemli bir ihtiyacı karşılayan tarım sektörünü etkilemesi, dünyanın artan nüfusu ile birlikte artan gıda ihtiyacını da etkileyecektir.
Tarımsal arazilerin azalması ve üretimde yaşanan kayıplar giderek artan nüfus için gıda güvenliğini tehlikeye sokmaktadır. Bu nedenle fosil yakıt kullanımı, kontrolsüz endüstrileşme, bilinçsiz kullanılan tarımsal ilaçlar gibi konularda düzenlemeler yapılması ve bu gibi faaliyetler sonucu meydana gelen sera gazlarının salınımının sınırlandırılması ve ya kontrol altına alınması gerekmektedir. Son yıllarda bu gibi konular üzerinde oldukça fazla durulmaktadır. Tarımsal faaliyetlerden kaynaklanan metan, azot oksit ve karbon dioksit emisyonları, küresel sera gazı emisyonlarının yaklaşık %14’ünü oluşturmaktadır. Metan emisyonlarının başlıca kaynakları yerli ruminantlar (hayvancılık) ve sulak alan pirinç yetiştiriciliğidir. Ana nitröz oksitler, geleneksel toprak işleme ve gübre kullanımıdır. Yerinde bulunan fosil yakıt yanıcılarından gelen karbon dioksit emisyonları, tarımsal emisyonlara nispeten daha az katkıda bulunur .

Yukarıdaki şekilde çeşitli tarım faaliyetlerinden kaynaklanan sera gazı emisyonlarının türleri ve yüzdelik olarak miktarları gösterilmiştir. Buna göre tarım sektöründen kaynaklanan sera gazları içinde en büyük pay diazot monoksit gazına aittir. Diazot monoksit gazı %48 ile en çok topraklardan kaynaklanmaktadır. Gübreleme faaliyetleri diazot monoksit ve metan gazlarının salınımına yol açar ve %8 paya sahiptir. Çeltik üretimi metan gazı üretir ve %12 paya sahiptir.

Tablo 2.6.’da tarım sektöründen kaynaklanan karbondioksit, metan ve diazot monoksit gazlarının ülkelere göre nasıl dağıldığı gösterilmiştir. Aynı zamanda, hangi ülkenin tarım sektörünün toplam sera gazı emisyonunun dünya içinde ne kadar yüzdelik katkıya sahip olduğuna yer verilmiştir. Tabloya göre %18’lik oran ile Çin tarım sektöründen kaynaklanan sera gazı salınımında birinci sıradadır. Hindistan %11 ile ikinci sıradayken AB ülkeleri ve ABD ise %9’luk oran ile Hindistan’ı takip etmektedir. Dünya genelinde tarım sektöründen karbon eşdeğeri 102.8 milyon ton karbondioksit, 758.3 milyon ton metan ve 778.7 milyon ton azot üretilmektedir. Tarım sektöründen kaynaklanan metan gazı, oksijenin bulunmadığı ortamda maddelerin çürümesi ile elde edilir. Çeltik üretimi, nemli topraklar, gübre depolama, geviş getiren hayvanların sindirim sistemi metan gazının ana kaynaklarıdır. Aynı zamanda azot gazının temel kaynağı da tarım sektörüdür. Azot salımı doğrudan tarım toraklarından ve aynı zamanda tarımsal yakma nedeni ile ortaya çıkmaktadır. Tarım sektöründeki doğrudan sera gazı salımları, tarımsal üretim süreçleri sırasında topraklardan ve hayvanlardan, ısı ve elektrik enerjisi üretimi ile traktör ve öteki ulaştırma araçlarının kullanımında gereksinimin duyulan yakıtın karşılanmasından kaynaklanır. Buna ek olarak, tarımsal etkinlikler dolaylı azot salımlarına neden olur; karbondioksit ise, tarım makineleri, inorganik gübreler ve tarım kimyasalları gibi öteki tarımsal girdilerin üretiminden de kaynaklanır.
Tarımda açığa çıkan karbondioksitin bir diğer nedeni de işletme atıkları ve gübreleridir. Hayvansal gübrelerin tarlaya verilinceye kadar geçen süre içerisinde saklanması sırasında uygulanan yönteme bağlı olarak, farklı oranlarda amonyak ve karbondioksit gazları salınmaktadır. Toprak işleme ve hasat işlemleri de tarım sektöründe yakıt tüketiminin en büyük kısmından sorumludur. Enerji maliyetinde klasik metottan toprak işlemesiz tarıma dönüş suretiyle yılda 23 kg/ha karbon tasarruf edilebilmektedir.
Tarım Sektörünün Küresel Isınmadan Etkilenen Yönü
Yoğun tarımsal faaliyetlerin küresel ısınmaya etki ettiğini yukarıda gördük. Tarım sektörünün küresel ısınmayı etkileyen yönünü inceledikten sonra, küresel ısınmanın tarım sektörünü etkileyen yönünü inceleyeceğiz. Küresel ısınma tarım sektörünü birçok farklı yönden etkilemektedir. Öncelikle küresel ısınmanın biyolojik etkilerinden bahsetmek gerekmektedir. Daha sonra, daha çok ekonomiyi etkileyen tarım ürünleri üretimini, tüketimini ve bu ürünlerin ticaretini inceleyeceğiz. Özellikle tarım sektörünün GSYH içinde önemli paya sahip olduğu ülkelerde, tarım sektörü küresel ısınmadan istihdam alanı olarak da etkilenmektedir.
Biyolojik Etkiler
Küresel ısınmanın beraberinde getirdiği yükselen sıcaklıklar ile birlikte yağış rejimlerindeki değişiklikler, tarımsal ürünlerin üretimini üzerinde doğrudan etkilere sahip  olduğu gibi aynı zamanda tarımsal alanların sulanması için kullanılan suya erişim üzerinde etkilere sahiptir. Sıcaklık seviyesindeki değişiklikler ile yağan yağmur ve kar miktarları değişecektir. Bunun sonucunda da yeryüzünde bulunan yeraltı ve yerüstü su miktarlarında değişiklikler olacaktır. Sıcaklıklardaki artış ile bazı bölgelerde kuraklık meydana gelecek ve sulama suyu hacminde düşüşler gözlemlenecektir. Sulak ve bataklık alanlar artan buharlaşma oranı ile yok olmaya başlayacaktır. Aynı zamanda kuraklık ya da aşırı yağışlar çoğaldıkça tarımsal kayıplar artacaktır. İklim değişikliği simülasyonları belirsiz olduğu için, İPCC’nin Dördüncü Değerlendirme Raporunun A25 senaryosunu kullanarak gelecek iklim simüle etmek için iki iklim modeli kullanılmıştır. Bunlar: Ulusal Atmosfer Araştırmaları Merkezi, ABD (NCAR) modeli ve Commonwealth Bilimsel ve Endüstriyel Araştırma Organizasyonu, Avustralya (CSIRO) modelidir.
Tablo 2.7 ’de iklim değişikliğinin 2000 ile 2050 yılları arasında tarım ürünlerinin verimliliğine etkisi gösterilmiştir. Bu gösterim için kullanılan CSIRO ve NCAR iklim değişimi senaryolarına göre her bir ürün grubu 2000 yılı baz alınarak 2050 yılına uyarlanmıştır. Ele alınan mısır, pirinç ve buğday ürünleri gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde ayrı ayrı incelenmiştir. Aynı zamanda karbon fertilizer etkisi dahilken ve dahil değilken iki farklı şekilde ele alınmıştır.

Aşağıdaki tabloda iki farklı ürün tipi mevcuttur. Bunlardan ilki üretim için yağmur suyuna ihtiyaç duyan ürünler, ikincisi ise üretim için sulama sistemlerine ihtiyaç duyan ürünlerdir. Bu iki farklı ürün tipine bakıldığında yağmur suyuna bağımlı tarım ürünleri hem yağışa hem de sıcaklığa duyarlı iken, sulama sistemleri ile yetiştirilen ürünler sadece sıcaklıktaki değişimlerden etkilenmektedir. Gelişmekte olan ülkelerde, karbon fertilizer etkisi olmayan ürünlerin çoğunda verim düşüşleri ağırlık kazanmaktadır. Özellikle sulanan buğday ve sulanmış pirinç bu verim düşüşünden en çok etkilenecek tarım ürünleridir. Ortalama olarak, gelişmiş ülkelerdeki verim, gelişmekte olan ülkelerdeki verimden daha az etkilenmektedir. Hatta birkaç ürün için, iklim değişikliği gelişmiş ülkelerde verimlilik artışı sağlamaktadır. Bu iklim değişimi senaryoların hesaplanmasında Doğu Asya ve Pasifik bölgesi ile birlikte çoğunlukla ılık olan Çin ve tropik olan Güneydoğu Asya bölgeleri ele alınmıştır. Buna göre, Güneydoğu Asya ülkelerinin iklim değişikliği nedeniyle şiddetli tarım ürünleri kayıpları yaşaması ve bu ülkelerde bahsedilen ürün gruplarının verimliliğinde düşüşler olması beklenmektedir.
Sıcaklık ve yağışın yanı sıra toprağın nem oranı ve verimliliği de bitkisel gelişim için önemli bir faktördür. Sıcaklıkta seviyesinde meydana gelen artışlar topraktaki nem seviyesini dengelemek için sulama işleminin yapılmasını gerektirmektedir. Aşırı sıcaklık toprağın azot miktarı, ph değeri ile mikro bakteriyel bileşimini değiştirmektedir. Bunun sonucunda topraktaki besin elemanları olumsuz etkilenmektedir ve üretim potansiyeli düşmektedir. Verimli arazilerin azalması, ülkelerin ekonomik dengelerinin değişmesine ve beslenme kalitesinin düşmesi ile yaşam kalitesinin de aynı ölçüde azalmasına yol açmaktadır. Bu olumsuzlukların uzun dönemdeki etkisi, insan ırkı için giderek daha fazla olumsuz sonuç doğuracaktır. Küresel ısınmanın tarım alanlarında neden olduğu biyolojik etkilerin bir diğeri ise zararlı bitkiler ve böcek türleri ortaya çıkmasıdır. Bu bitki ve böceklerin oluşumu sonucu ürün çeşitliliğinde azalma ya da mevcut ürünlerin kalitesinde düşme gibi olumsuz sonuçlar ortaya çıkabilecektir.
Bahsedilen doğrudan etkileri yanı sıra küresel ısınmanın tarım sektörü üzerine dolaylı etkileri de söz konusudur. Küresel ısınmanın beraberinde getirdiği sıcaklık artışı ile buzullar eriyecek ve deniz seviyesinde artışlar meydana gelecektir. Deniz seviyesindeki bu artışlardan alçak kıyı şeridinde yer alan ülkeler olumsuz etkilenecektir. Yükselen su seviyesi ile tarımsal alanların su altında kalma riski mevcuttur. Deniz seviyesi geçtiğimiz yüzyıl içinde 10 ila 15 cm yükselmiştir. Küresel ısınmanın 2100 yılına kadar 15 ila 95 cm arasında ek bir yükselmeye daha yol açması beklenmektedir. Birçok nehrin denizlere aktığı düşünüldüğünde, bu nehirlerin tuzlanması, içme su kaynaklarının azalmasına ve tarım alanlarına kullanılan suyun tuzlanmasına neden olacaktır.
Ürün Fiyatları
Küresel ısınmanın tarım alanları üzerinde biyolojik bazı etkilere sahip olmasının yanı sıra tarımsal ürünlerin fiyatları üzerinde de etkilere sahiptir. Tarım ürünlerinin fiyatları, iklim değişikliğinin tarım sektörü üzerine etkisini ortaya koyabilmek açısından önemli bir gösterge niteliğindedir. Küresel ısınmanın beraberinde getirdiği bazı bölgelerde şiddetli yağışlar, bazı bölgelerde kuraklık, nem ve buharlaşma oranlarındaki artış, ısı etkisi ile çeşitli böcek oluşumları gibi etkilerin meydana gelmesi ile tarımsal ürünlerin verim ve kalitesinde azalmalar meydana gelir. Aynı zamanda küresel ısınmanın beraberinde getirdiği kuraklık ile dünya üzerinde tarım yapılabilecek alanlar kısıtlanır. Tarım alanlarındaki kısıtlanma tarımsal ürün üretiminde azalma anlamına gelmektedir. Tarımsal ürünlerin azalışı ise fiyat seviyesinde artışa yol açabilmektedir. Ekonomi geneline bakıldığında ise tarımsal ürünlerdeki yoğun fiyat artışları fiyatlar genel seviyesinde artışa neden olmaktadır. Bu artışın beraberinde enflasyonist baskılar ortaya çıkabilmektedir. Gıda fiyatlarının dünya enflasyonuna katkısı 2006 yılında %27, gelişmiş ülkelerde %12.4, Asya’da %37.7 ve Avrupa’da %22’dir. Oysaki bu oranlar gıda krizinin yaşandığı 2007 yılında sırasıyla %44, %19.5, %67.5 ve %34.9 düzeyinde gerçekleşmiştir. İşlenmiş gıda fiyatlarında son dönemde gözlenen yüksek oranlı artışlarda, talep gelişmelerine kıyasla arz yönlü etkenlerin daha belirleyici olduğu görülmektedir. Gıda fiyatlarında bu arz yönlü etkinin büyüklüğü iklimin/iklim değişikliğinin tarım sektörü üzerindeki etkisini göstermesi bakımından önemlidir.

Dünya gıda fiyatları endeksinin 1980-2013 dönemindeki grafiksel hali, nominal ve reel değerler şeklinde, yukarıdaki şekilde gösterilmiştir. Gıda fiyatları endeksi 2007 yıllına kadar yatay bir seyir izlerken, bu tarihten sonra hızlı bir artış eğilimine girmiştir. Bu artış eğiliminde, bir yandan artan sıcaklıklar ve azalan yağışların neden olduğu kuraklıkların gıda üretimini ve stoklarını azaltması, diğer yandan enerji fiyatlarındaki yükselme nedeniyle biyoyakıt kullanımının artması etkili olmuştur. Aşağıdaki şekilde de görüleceği üzere fiyat endeksi 2000’li yılların başında 90 civarındayken, 2008 yılında 201; 2011 yılında ise 230 seviyesine yükselmiştir. Bu durum, tüketim miktarı ve beslenme kalitesinin düşmesine neden olarak sağlık ve beşeri sermaye üzerinde olumsuz sonuçlar yaratabilmektedir. Aynı zamanda gıda fiyatlarının giderek artması ile meydana gelecek gıda krizleri yaşanan ekonomik krizleri besleyerek daha da güçlendirebilmektedir. Tüm bunların dışında, iklim değişiminin beraberinde getirdiği tarım ürünleri fiyatlarındaki artış fiyat dalgalanmalarına neden olmakta ve merkez bankasının fiyat istikrarı hedefinin önünde engel oluşturmaktadır. Merkez bankası aynı zamanda enflasyonla mücadele esnekliğini kaybetmektedir.

Yukarıdaki tabloda, pirinç, buğday, mısır ve soya fasulyesi gibi bazı tarım ürünlerinin NCAR ve CSIRO iklim değişikliği senaryolarına göre dünya fiyatlarındaki değişimleri gösterilmiştir. Tablo üzerinde karbon fertilizer etkisiz verilere yer verilirken aynı zamanda iki senaryoya göre karbon fertilizer etkili durumun karbon fertilizer etkisiz duruma göre yüzde değişimleri gösterilmiştir. İklim değişikliğinin olmadığı duruma da bu senaryolardan bağımsız olarak yer verilmiştir. İklim değişikliği olmaksızın, en önemli tarımsal ürünler olan pirinç, buğday, mısır ve soya fasulyesi için dünya fiyatları, nüfus ve gelir artışı ve biyoyakıt talebi nedeniyle 2000 ile 2050 yılları arasında artacaktır. İklim değişikliği yapılmasa bile, pirinç fiyatı %62, mısır %63, soya fasulyesi %72, buğday %39 oranında artacaktır. İklim değişikliğinin olduğu durumda ise bunlara ek pirinçte %32 – 37, mısırda %52 – 55, buğdayda %94 – 111 ve soya fasulyesi için %11 – 14 fiyat artışları meydana gelecektir.
Üretim
İklim değişikliği ile birlikte küresel ve bölgesel sıcaklığın değişmesi, yağış rejimleri ve büyüme sezonlarının değişmesinin yarattığı çevresel değişimler tarımsal üretimin ağırlıkta olduğu bölgelerin göreli ağırlığını azaltacaktır. Yaşanacak olan global ısınma tüm dünyanın ısınmasına özellikle de tarımın yoğun olarak yapıldığı orta bölgelerin daha fazla kuraklaşmasına neden olacaktır. ABD’nin orta kısımları, Çin, Yeni Zelanda, Pakistan, Güney Afrika, Avusturalya ve Hindistan orta enlemdeki ülkelerdir ve temel tarım üreticileri durumundadırlar. IPCC’nin raporuna göre, orta ve yüksek enlemlerde 1-3 derece arasındaki bölgesel sıcaklık artışının tarımsal üretimi olumlu yönde etkilemesi beklenmektedir. Buna karşın, alçak enlemlerde 1-2 derece arasındaki bölgesel sıcaklık artışının tarımsal üretimi olumsuz yönde etkileyeceği tahmin edilmektedir. Bunların yanı sıra sıcaklık ve yağışlarda görülebilecek aşırı oynaklıklara bağlı olarak tarım sektörü tüm ülkelerde olumsuz etkilenebilecektir.
IPCC’nin öngördüğü ortalama sıcaklıkların 1.5-5.5 derece aralığında artması bütün dünyadaki yağış, fırtına ve nem yoğunluğunu değiştirecektir. Orta enlem bölgelerin daha fazla ısınması toprağın nemini azaltarak kuraklığa neden olacaktır. Bu durum orta bölgelerin tarımsal üretim bakımından zayıflamasına neden olurken, kuzeydeki soğuk bölgeler tarımsal üretim için daha uygun alanlar haline gelecektir. İklim değişikliğinin tarımsal üretim üzerine etkisi Tablo 2.9.’da gösterilmiştir. İklim değişikliğinin tarımsal üretim üzerindeki olumsuz etkileri özellikle Sahra-Altı Afrika’sında ve Güney Asya ’da kendini göstermektedir. Güney Asya’da iklim değişikliğin olduğu varsayılarak oluşturulan senaryolarda, iklim değişikliğinin olmadığından hareketle oluşturulan senaryolara göre pirinç üretiminin %14 daha fazla azalması beklenmektedir. Yine buğday üretiminin iklim değişikliğin olduğu varsayılarak oluşturulan senaryolarda %49, iklim değişikliğinin olmadığından hareketle oluşturulan senaryolarda %44 azalması, mısır üretiminin ise iklim değişikliğin olduğu varsayılarak oluşturulan senaryolarda %19, iklim değişikliğinin olmadığından hareketle oluşturulan senaryolarda %9 azalması beklenmektedir.
Sahra-altı Afrika’sında iklim değişikliğinin etkisiyle pirinç üretiminin %15, buğday üretiminin %34, mısır üretiminin ise %10 oranında azalması beklenmektedir. Uzak Doğu ve Pasifik bölgelerindeki tarımsal üretim iklim değişikliği senaryolarına göre değerlendirildiğinde, pirinç üretiminin bu bölgelerde %10 azalacağı buğday üretiminin az da olsa artacağı, mısır üretiminin ise kurak CSIRO iklim değişikliği senaryosuna göre azalacağı, nemli NCAR iklim değişikliği senaryosuna göre ise artacağı öngörülmektedir. Ortalama üretim miktarları karşılaştırıldığında iklim senaryolarına göre gelişmekte olan ülkelerin gelişmiş ülkelere göre durumlarının kötüleşmesi beklenmektedir.
Tarım Ürünleri Ticareti
İklim değişikliğinin tarım üzerine üretim ve ürün fiyatları konusunda etkisi olacağı gibi aynı zaman da tarım ürünlerinin ticaretine de etkisi olabilecektir. Küresel sıcaklıklardaki artış ile tarım ürünleri üretiminin bazı bölgelerde olumsuz etkileneceğinden daha önce bahsetmiştik. Tarımsal üretimin küresel ısınmanın etkisi ile orta bölgelerden kuzey bölgelere kayması ile orta bölgeler tarımsal ürünlerin ticaretinden zararlı çıkan bölgeler olacaktır. Aynı şekilde kuzey bölgelerde kalan ülkeler ise bu ticaretten karlı çıkacaktır. Bütün iklim değişimi senaryolarına göre tarım ürünleri gelişmekte olan ülkelerde azalacak, gelişmiş ülkelerde artacaktır. Tarım ürünlerinde karşılaştırmalı üstünlüğe sahip gelişmekte olan ülkeler üstünlüğünü kaybedecek ve üstünlük gelişmiş ülkelere
geçecektir. Gelişmekte olan ülkeler daha fazla tarım ürünü ithal ederken, gelişmiş ülkeler daha fazla ürün ihraç etmeye başlayacaktır.
İklim değişikliği ile tarımsal üretimde karşılaştırmalı üstünlük konumuna geçen gelişmiş ülkeler tarımsal ürün ticaretinin serbestleşmesini destekleyecektirler. Gelişmekte olan ülkeler ise karşılaştırmalı üstünlüklerini kaybettikleri için ve bu ticaretten esas kazananın gelişmiş ülkeler olacağı için tarımsal ürün ticaretinde daha korumacı bir yapıya sahip olmaya başlayacaklardır. Gelişmekte olan ülkeler, gelişmiş ülkelere karşı koydukları kotalar nedeniyle tarımsal üretimde kendi kendilerine yetebilecek üretimi gerçekleştiremeyecek ve bu durum gıda ihtiyacının karşılanmasının önünde engel oluşturacaktır.
Küresel Isınmanın Tarım Sektörü Üzerine Pozitif Etkileri
Küresel ısınmanın etki ettiği en önemli sektörlerin başında tarım sektörü gelmektedir. Tarımsal üretim doğrudan iklim koşullarına bağlıdır ve küresel ısınma ile yaşanabilecek herhangi bir değişiklik tarım sektörü için belli sonuçlar doğurur. Hava ve toprak koşullarının değişimi il tarım ürünlerinin verimlerindeki kayıplar, tarımsal üretimin sınırlanması ile yaşanacak fiyat artışları, tarım ürünleri ticaretinde dünya genelinde dengelerin değişmesi belli başlı etkiler arasındadır. Ancak tüm bu negatif etkilerin dışında küresel ısınmanın tarım sektörü üzerinde pozitif etkileri de söz konusudur. Artan atmosferik karbondioksit gazı aynı zamanda küresel ısınmanın tarım sektörü üzerine etkisini azaltabilir. Yüksek atmosferik karbondioksit seviyesi fotosentez ve tarımsal ürün üretimini harekete geçirebilir. Bu etki karbon fertilizer etkisi olarak adlandırılır. Ancak, böyle bir etkinin büyüklüğü hala gözlem altındadır. Atmosferik karbon yoğunluğunun artması ve küresel ısınmanın etkileri ürünlerin büyüme koşullarını geliştirecek ve üretimi artıracaktır. Ancak bu etkiler kısa dönem için geçerlidir. Uzun dönemde iklim değişikliğinin negatif etkilere sahip olacağı tahmin edilmektedir. Ilıman bölgelerdeki gelişmiş ülkelerde iklim değişikliği tarımsal üretim üzerinde muhtemelen küçük bir negatif etkiye sahip olacaktır. Aslında birçok ılıman bölgede küresel ısınma ve genişleyen yetiştirme sezonları faydalı olabilmektedir. Kuzey Avrupa’da, küresel ısınma kış buğday üretimini 2050’ye kadar Güney İsveç’te mevcut üretimin %10 ila %20 üzerine çıkarabilecektir.
Fotosentez mekanizmalarındaki farklılıklar nedeniyle bitki türleri karbondioksite verdikleri tepkilere göre değişmektedir. Temel tarım ürünleri kullandıkları karbon, ısı ve sıcaklığa göre C3, C4 ve CAM (crassulacean Acid Metabolism) olmak üzere üçe ayrılmaktadır. C3 türleri karbondioksit artışına karşı daha fazla cevap vermektedir. C4 bitkileri ise, yüksek sıcaklığa karsı C3 bitkilerine göre daha iyi cevap vermektedir ve bu bitkilerin su kullanım verimliliği C3 bitkilerine göre daha yüksektir. C3 bitkileri: pamuk, pirinç, buğday, arpa, soya fasulyesi ayçiçeği, patates, baklagiller, çiçekler ve tohumlardır. C4 bitkileri ise, mısır, sorgum, seker pancarı, darı, halophytes (örneğin: tuza dayanıklı bitkiler), uzun tropik çayırlar, otlaklar ve yabani otlardır. CAM (Crassulacean Acid Metabolism) koşullara bağlı olan bitkiler ise, manihot (cassava), ananas, soğandır. Yapılan deneylerde karbondioksit düzeyi iki katına çıkarıldığında buğday ve soya fasulyesi gibi C3 bitkilerinin verimliliği yaklaşık olarak %20-30 artmıştır. C3 bitkilerine göre karbondioksit düzeyine tepkisi daha düşük olan C4 bitkilerinin (mısır ve şeker pancarı gibi) verimlilik artışı ise yaklaşık %5-10 civarında olmuştur. Genel olarak yüksek karbondioksit yoğunluğu C3 ve C4 bitkilerinin her ikisinde de su kullanım etkinliğini ve üretim verimliliğini arttırmıştır. Sıcaklık ve karbondioksit salınımındaki değişiklikler nedeniyle, temel tarım ürünleri olan bu bitkilerin üretildikleri bölgelerin ürün deseni değişebilecek, bazı bölgelerde daha fazla üretim ve verim artışı sağlanacaktır.
Yararlanılan Kaynaklar
Büşra Temur, Küresel Isınmanın Türkiye’de Tarım Sektörüne Etkisi: Bir ARDL Modeli Uygulaması
Başoğlu A. , Küresel iklim değişikliğinin ekonomik etkileri
Karaalp, H. , Sektörel açıdan iklim değişikliği: tarım, ulaştırma ve sanayi
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Büşra Temur’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Bir Modern Çağ Dehşeti: Biyoterör Olgusu Ve Biyolojik Saldırılar

İlk kez 1919 yılında Macar bir mühendis (Karl Ereky) tarafından kullanılan biyo-teknoloji de bu alanların, ilk sırada olanlarındandır. Öyle ki, “Bilgi Çağını geride bıraktık, artık biyo-teknoloji çağındayız” gibi iddialı çıkarımlar bile mevcuttur. Tabii ki böyle bir iddia, öznel bir bakış açısını sergilemektedir ancak, kabul edilmesi gereken gerçek; geçtiğimiz dönemde bilgi ve kapasitesini bu kadar önemli seviyede yükselten başka bir bilimsel alanın daha olmadığıdır. Örneğin, biyo-teknolojideki gelişmeler, 1940-1970 yılları arasında her beş yılda bir ikiye katlanmıştır. 1970-1980 yılları arasında ise bu gelişme oranı beş katına çıkmıştır. 19’uncu yüzyılın son 20 yılında ise bu gelişme, her altı ayda bir ikiye katlanarak, yani yılda %400’lük bir artışla devam etmiştir. Söz konusu gelişmeler aşağıdaki şekilde gösterilmiştir. Vurgulanması gereken husus; insan hayatını uzatmak, insanların fiziksel yaşam kapasitesini artırmak ve insanları hastalıklardan korumak adına yapılan bu çalışmaların, günümüzde insan neslini tehdit edebilecek istenmeyen gelişmelere de maalesef ki imkân verdiğidir.

Biyo-teknolojideki gelişim, biyolojik silahların ve de dolayısıyla muhtemel bir biyolojik terör saldırısının potansiyelinin hızlanmasına hizmet etmektedir. Zira moleküler biyoloji ve genetik bilimlerindeki gelişmeler; tarım, hayvancılık ve insan sağlığı ile ilgili önemli gelişmeler gösterirken, bu alanlardaki gelişmelerin yeni tür biyolojik silahların yapımında da kullanılabileceği göz önüne alınması gerekir. Açıkçası, biyo-teknoloji; insanlar, hayvanlar ve bitkiler için olumlu amaçlar için kullanılabildiği gibi, zarar verecek olumsuz gayeler için de kullanılabilir. Bu nedenle, ikili kullanım (dual-use) problemi olarak da bilinen bu husus, çeşitli sorunları içerisinde barındıran bir özellik arz etmektedir.
Artan gelişme oranı ve sahip olduğu kapasitesi sayesinde biyo-teknoloji, günümüzde daha etkilidir. Dahası, ülkelere giriş için kontrol tedbirlerinin eksikliği ve yetersizliği neticesinde ve coğrafi dağınıklığın sağladığı avantaj sayesinde biyo-teknoloji, şimdi daha kullanışlıdır ve yaygındır. Bazı etkenlerin, çiçek gibi, gen dizelerini bile internette bulmak mümkündür. Büyüyen alt yapı, insan kaynakları ve yeni uygulamalarla artan pazar etkisi bu alana daha fazla aşina olunmasını sağlamıştır. Biyo-teknoloji ile ilgili yaşanan gelişmeler merkezi olmayan ve yayılmış bir görünüm arz etmektedir. Bu alanda aktör olarak devletler yine önemlidir fakat baskın ve dominant olmaktan uzaktırlar. Bu da terör örgütleri için uygun bir alan yaratmaktadır. İkinci bölümde belirtilen sebeplerden ötürü de terör örgütlerinde KİS’e sahip olma güdüsü ve bunun ortamı oluşmuştur. Ülkemize yakın çevrelerde son zamanda gerçekleşen olayları değerlendirdiğimizde; terör örgütleri tarafından KİS’in, özellikle de kimyasal ve biyolojik silahların kullanılma olasılığının bulunduğu görülmektedir. Diğer bir ifadeyle, bu tür silahların bulunduğumuz coğrafyada üretilebildiği ve depolanabildiği artık su götürmez bir gerçektir. Gerek komşu ülkelerin gerekse de terör örgütlerinin bu tür imkân ve kabiliyetlerini geliştirme çabaları ülkemiz aleyhine potansiyel bir tehdit olmaktadır.
Söz konusu bu tehdide somut bir örnek vermek gerekirse; Dünya Sağlık Örgütünce, 5 milyon nüfusa sahip bir şehir üzerine uçakla 50 kg. şarbon aerosol halinde atıldığında, 250.000 kişinin şarbon hastalığına yakalanacağı ve bunlardan 100.000’inin eğer tedavi edilmezse öleceği hesaplanmıştır. En önemli ve kullanımı en olası potansiyel biyolojik silahlar, şarbon, çiçek, veba, tularemi, hemorajik ateş etkenleri ve botulizm toksinidir. Bu silahların ortaya çıktıklarındaki ölüm oranları genelde çok yüksektir.
Biyo-terör; teorik ve pratik yönleriyle, tarihiyle ve savunma yöntemleriyle çok boyutlu ve disiplinler arası bir alan olarak günümüzde önemi gittikçe artan bir bilim dalı olma yolunda hızla ilerlemektedir. Zira NATO’nun bile XXI yy’ın problemi olarak gördüğü biyo-teknolojideki gelişmeler, hem muazzam ilerlemeler sağlamakta, hem de bazı sorunlar yaratmaktadır. Biyo-terör saldırısının hedefi propaganda yapmak ve böylece hükümetin güvenilirliğini sekteye uğratmak ise, az ama etkili bir biyolojik silah kullanımı bile dikkate alınması gereken önemli bir tehdittir. Biyo-terörün diğer terör çeşitlerinden farklılıkları, ilgili tabloda sunulmuştur. Potansiyel bir biyo-terör saldırısı; küreselleşme, güvenlik, terörizm ve biyo-teknoloji arasındaki, belirlenen kritik bağ ile doğrudan ilgilidir. Bu ilişkilerin bir sonucu, terör örgütlerinin, kendi amaçlarını desteklemek adına biyolojik silahları geliştirmek ve kullanmak için kapasitelerinin arttığına işaret etmektedir. Öte yandan, üzerinde fikir birliğine varılan önemli bir nokta; biyolojik silahları kullanma meyli en olası terör örgütleri, aşırı dini veya ideolojik bir dünya görüşü olanlardır. Söz konusu terör örgütleri, geleneksel olanların yanında, politik isteklerini kabul ettirmek adına bu yeni taktikleri uygulamayı göze alabilecek motivasyondadırlar.

Eğer biyo-terörün gelecekte gerçekleşme ihtimalini analiz etmek istiyorsak, aşağıda sorulan üç kritik sorunun cevabı bu çıkarım için en faydalı yoldur:
1. Devlet-dışı aktörler biyolojik silah üretebilirler ve dağıtabilirler mi?
Modern biyo-teknolojideki gelişmeler, devlet-dışı aktörlere biyolojik bir saldırı yapabilmesi için kapasite sağlayabilmektedir. Biyo-teknolojideki hızlı gelişmeler, bu aktörlere gelecekte çok daha güçlü biyolojik silahlar üretmek için imkân sağlayacaklardır.
2. Terör örgütlerinin biyolojik silah kullanmaya niyetleri var mı?
Bu sorunun cevabı evettir. Zira, tarihten örnekler, Aum Shinrikyo ve El-Kaide’nin girişimleri bu niyeti desteklemektedir. İleride başkaca ve daha donanımlı terör örgütlerinin çok daha etkili biyo-terör saldırıları gerçekleştirmeyeceğini ya da gerçekleştirme tehdidinde bulunmayacağını kimse garanti edemez. Ayrıca, terör örgütlerinin biyolojik silahların nasıl yapıldığını gösteren web siteleri ve videoları bulunmaktadır.
3. Biyolojik silahları kullanmak amaçlanan etkileri sağlar mı?
Biyolojik felaket tehdidi gittikçe büyüyen gerçek bir tehdittir. Bu dünyada, yeteneği ve kapasitesiyle biyolojik silah kullanabilecek kişiler olduğu unutulmamalıdır.
Terör Örgütlerinin Biyolojik Silah Girişimleri
Teröristler tarafından biyolojik silah kullanımına dair tarihteki ilk örneklerden biri, Meksika Devrimi sırasında, 1910 yılında, Meksika federal askerlerine karşı savaşan ayrılıkçı bir grup olan Pancho Villa Gerillalarıdır. Söz konusu grup, hazırlamış olduğu ‘kültürlü botulinum toksini’ni federal askerlerin üzerine atmıştır. Bu olayın sonrasında konuyla ilgili herhangi bir hastalık rapor edilmemiştir. Benzer bir terör faaliyeti, 1964-1966 yılları arasında, Japonya’da, bakteriyoloji konusunda uzman bir doktor olan Mitsuru Suziki’nin gerçekleştirdiği eylemlerdir. O dönemki kıdem sistemine karşı duyulan düşmanlıktan kaynaklanan intikam alma hedefiyle gerçekleştirilen söz konusu eylemlerde, gıda kaynaklarına bulaştırılmış salmonella gibi biyolojik etkenler kullanılmış, 200-400 arası kişi hastalanmış ve dört kişi de ölmüştür. Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığına gelen isimsiz bir ihbarla başlayan resmi soruşturma sonucunda, Suzuki suçlanmış ama ölümlerden dolayı herhangi bir mahkûmiyet almamıştır.
1984 yılı Eylül ayında, ABD Oregon’da 4 ayrı restoranda yemek yiyen 751 kişi zehirlenmişti. Bu olaydan, o bölgede bulunan ve Oregon’un yerlileri ile çatışma içinde olan Hintli bir dini tarikatın, Ragenetler, sorumlu olduğu ortaya çıkarılmıştır (Martin ve diğerleri, 2007:12). Örgüt üyeleri bu eylemi; çiftliklerinde ürettikleri salmonella bakterilerini o bölgedeki dört restoranın salata barlarına yayarak gerçekleştirmiştir. Amacı; yerel seçimlerde, rakip seçmenlerin seçimlere katılmasını engelleyerek seçimin kazanılması olan söz konusu saldırı sonucunda 751 vaka (441 kadın, 310 erkek) tespit edilmiş ve bunlardan 45’i hastaneye kaldırılmıştır. Aslında bu olay içinde büyük endişeler barındıran temel bazı unsurlara sahiptir. Öyle ki, saldırıyı gerçekleştiren grup, olayda ya da sonraki saldırılarda kullanılmak üzere gerekli biyolojik etkenleri yasal yollarla elde edebilmiştir. İkincisi, küçük ölçekli biyolojik bir saldırı gerçekleştirebilecek kadar önemli miktardaki materyali bir araya getirebilmişlerdir. Üçüncüsü, çok az uzmanlıkla faaliyeti gerçekleştirebilmişlerdir. Dördüncüsü, mütevazi miktarda ekipmanla basit bir biyolojik silah üretim süreci takip edebilmişlerdir. Beşincisi, saldırının kendisi ve hazırlıkları üyelerden birisinin bir yıl sonraki itirafına kadar hiç fark edilememiştir.
Aynı yıl içerisinde Fransız polisi, Alman Kızıl Ordu örgütüne yönelik olarak yaptığı operasyonlarda çeşitli hücre evlerinde biyolojik silah üretimi ile ilgili bol miktarda doküman ele geçirmiştir. Aynı hücre evlerinin banyo küvetlerinde de kullanılmak üzere hazır bekleyen çeşitli biyolojik madde ve silahlara da el konulmuştur. Aum Shinrikyo (Kıyamet Günü) adlı Japon bir dini örgüt, 1991 ile 1994 yılları arasında Tokyo’da, biyolojik terör eylemleri gerçekleştirmeye çalışmıştır. Japon hükümetinin kontrolünü ele geçirmeyi hedefleyen örgüt, en dikkat çekici olayını, 1993 yılında aerosol haldeki binlerce litre şarbonu Tokyo şehir merkezinde dokuz farklı yerdeki binaların çatılarından serbest bırakarak gerçekleştirmiştir. Amaçları, kehaneti yerine getirmek adına on binlerce düşman sandıkları insanı öldürmek ve böylece dünyayı kurtarmak olan grup, 1992 yılında 40 kadar doktor ve hemşire üyesi ile ‘Ebola’ kurbanlarına yardım etmek için Afrika/Zaire’ye gitmiştir. Asıl hedefleri ebola virüsünü elde etmek ve onu kendi amaçları için kullanmak olan grup, öldürücü biyolojik etkenleri elde edemeyeceğini anlayınca, sarin gazını üretmeye ve kullanmaya başlamıştır.
1995 yılında Tokyo metrosuna gerçekleştirdiği bahse konu saldırılarla adını duyuran Aum Shinrikyo Terör Örgütü, aslında hiçbir zaman biyolojik, kimyasal ve nükleer silah elde etme yönünde gösterdiği çabalarını inkâr etmemiştir. Hatta, söz konusu kitle imha terörüne yönelik büyük bir kompleks inşa etmiş, bu tesiste teknisyenler çalıştırarak alt yapısını oluşturma çabalarına başlamıştır. Örgüt, bahse konu tesiste botulinum ve şarbon üretmeyi başarmış  ve bunu Başkent Tokyo’da denemiştir. Üç biyolojik ve üç kimyasal olmak üzere toplam altı öne çıkan saldırı gerçekleştiren örgüt, 27 Haziran 1994’te Motsumoto’da ve 20 Mart 1995’te Tokyo Metrosu’nda gerçekleştirdiği kimyasal saldırılarla halk arasında korku ve paniğe yol açmıştır. Anılan saldırılarda; 19 kişi ölmüş, 1.183’ün üzerinde kişi gaza maruz kalmış ve 4.586 kişi de psikolojik olarak etkilenmiştir.
EL-Kaide Terör Örgütü, yukarıda belirtilen motivasyon unsurlarına paralel olarak, 1990’lı yılların sonuna doğru, botulinum ve salmonella toksinlerini üretmek için gerekli materyallere sahip olmuş, ancak daha sonra çok güçlü etkisi olduğunu keşfettiği şarbon üretimine başlamıştır. Mart 2003 tarihinde Pakistan’da ele geçirilen ve Barton Gellman tarafından The Washington Post’ta yayımlanan belgeler de bu iddiaları desteklemektedir.133 Örgütün, 1998 yılının Temmuz ayında eski Yugoslavya’da üç adet kimyasal-biyolojik silah fabrikası satın alma ve Ukraynalı kimyacı ve biyologları kendi üyelerine eğitim vermesi için kiralama girişiminin olduğu da rapor edilmektedir.
Örgüt, 1999 yılının başında benzer amaçla, daha önce Pakistan Bilim ve Endüstri Araştırma Konseyi’nde çalışan gıda patologu ve veteriner Rauf Ahmed’e sorumluluk vermiştir. Ahmed, Khandahar’da küçük bir laboratuar kurmuş ve öldürücü keskinlikte şarbon üretimine başlamıştır. 2001 yılının ilk aylarında ise örgüt, Yazid Sufaat adında bir başka bilim adamını işe almıştır. Sufaat, daha önce Malezya Ordusu’nda görev yapmış ve Kaliforniya Devlet Üniversitesi’nde biyoloji eğitimi almıştır. İlave olarak El–Kaide, zirai ilaçlama uçaklarının, ürettiği biyolojik silahları nüfusu kalabalık yerlere yaymak amacıyla kullanışlı olduğu kanaatine varmış ve bu maksatla da girişimlerde bulunmuştur. Örneğin, ABD’de yaşayan ve örgüt üyesi olan Zacarias Moussaouı, Minnesota’daki ilaçlama uçakları için pilot eğitimi veren bir kursta ehliyet almak üzereyken yakalanmıştır. Moussaouı’nin yakalanması akıllara El–Kaide’nin bu tür uçakları kullanarak şarbonu insanlar üzerine yayacağı fikrini akla getirmektedir. Gerek Sufaat’ın 2001 yılında Malezya’ya girme teşebbüsünde bulunurken, gerekse Ahmed’in Pakistan yetkilileri tarafından yakalanması, EL–Kaide’nin bu tarz çalışmalara ara vermesine sebep olmuştur. Fakat 11 Eylül 2001 saldırılarının tam da bu yıla denk gelmesi ve arkasından şarbonlu mektuplarla biyolojik terör saldırıları gerçekleştirilmesi düşündürücüdür. Zira, örgütün önde gelen KİS stratejisti, Mustafa Setmariam Nasar’ın yaptığı açıklama bunu destekler niteliktedir;
“11 Eylül saldırılarını gerçekleştiren uçaklarda kitle imha silahlarının bulunmamasından dolayı üzgünüm”.
Tüm bu girişimlerden anlaşılacağı üzere, biyolojik silahlar ile en basit terör eylemlerini bile artık gerçekleştirebilecek bilgi ortamı oluşmuştur ve biyolojik silahlar bu tür eylemlerin başlıca aracı olabilmektedir. Örneğin bazı yazarlar ve bilim adamları tarafından ‘bugüne kadar gerçekleştirilmiş en etkili biyolojik terör olayı’ olarak nitelendirilen ve ABD’de 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra gerçekleştirilen ‘şarbon terörü’ bunlardan biridir. ABD’de 2001 yılında posta sistemi kullanılarak basın merkezlerine ve bazı senatörlere şarbon içeren mektuplar gönderilmesiyle meydana gelen saldırılar, 11 Eylül 2001’deki kitlesel terör anlamındaki en ciddi ve Amerikan topraklarına 1941’deki Pearl Harbor baskınından sonra gerçekleştirilmiş en etkili saldırılardan tam bir hafta sonra, 18 Eylül’de başlamış ve birkaç hafta sürmüştür (Anthrax in America, 2002:1). Bu süreçte, ABD Yargıtay ve Kongresinin bir bölümü kapatılmış, posta işlemlerinde büyük gecikmeler yaşanmış, Posta Servisi 5 milyar dolar zarara uğramış ve temizleme süreci 30 milyon doların üzerinde bir bedele mal olmuştur (Heyman, 2010). Şekil 16’da eski Senatör Tom Daschle’ye gönderilen şarbonlu mektup görülmektedir.
Öte yandan, 16 Nisan 2013’te, ABD başkanı Obama ve iki Senatöre, müteakiben Mayıs 2013 ayı sonunda, New York Belediye Başkanına, onun grubuna ve yine Başkan Obama’ya risin bulaştırılmış mektuplar gönderilmiştir. Sonuncularının üzerinde “Bu mektupta olanlar senin için planladıklarımızın yanında hiçbir şey, benim silahımı almadan önce beni ve ailemi öldürmen gerekecek. Evime gelen herkes alnından vurulacak. Silahlanma benim en doğal hakkımdır” yazılmıştır. Bu çerçevede, söz konusu terör örgütlerinin biyolojik bir terör eylemi gerçekleştirdiğinde ya da gerçekleştirme tehdidinde bulunduğunda toplumların vereceği tepki ve de davranışları nasıl olacaktır? Tezin ana temasını oluşturan bu husus, bir sonraki kısımda uluslararası anketlerle ortaya konulmaya çalışılacaktır.
Biyolojik Terörün Toplum Üzerindeki Etkisi
Yukarıda belirtilen ifadeleri içeren tanıma bir kere daha yer verecek olursak;
“Biyolojik terörizm, toplumda normal yaşamı durdurmak veya ideolojik bir avantaj kazanmak amacı ile biyolojik etkenlerin şahıslara, gruplara veya daha geniş nüfusa karşı korku yaratmak, hastalık oluşturmak veya hastalık oluşturma korkusu yaratmak amacıyla kullanılmasıdır.”
Anlaşılacağı üzere yeni bir multidisipliner bilim konusu olarak öne çıkmaya başlayan biyo-terörde hedef; toplumlar, amaç yani istenen etki; korku yaratmaktır. Terörizmin birinci hedeflerinden olan korkuyla etkilemek yaklaşımı, bu terör çeşidinde de ön plandadır. Hal böyle olunca, terör grupları adlarını ve güçlerini geniş kitlelere duyurma imkânı bulmakta, politik hedeflerinin ve ideolojilerinin yayılmasını sağlamakta ve böylelikle isteklerine ulaşmaları için pazarlık yapabilme kabiliyetine kavuşmaktadırlar. 2’nci bölümde özellikleri belirtilen biyolojik silahların, terör örgütlerince kullanılmalarının bazı beklentilere erişebilmek amacı güttüğünü ifade etmekte fayda vardır. Karayılanoğlu’nun vurguladığı bu beklentiler özetle;
a. Panik ve şaşkınlık,
b. Hükümete ve devlete güvenin kaybı,
c. Acil yardım sisteminde (hastane ve benzeri sağlık kuruluşlarına aşırı yüklenmeler) ortaya çıkacak zafiyetlerin, koordine ve organizasyonda görülecek bozuklukların, sorumlu kurumlara olan güveni sarsması, normal yaşamın alt üst olması ve dolayısıyla olayın daha vahim bir görüntü kazanması,
d. Önemli tesislerin kapatılması, ülkenin üretim ve iş kaybının doğması,
e. Toplu ölüm ve yaralanmalardır.
Devletler tarafından başta caydırıcılık olmak üzere çeşitli amaçlarla geliştirilip üretilen biyolojik silahlar, bazen bir savaş bazen de bir terör aracı olarak hemen her dönemde kullanılmıştır. Tezin odak noktası olan terörizm açısından bu kullanım dikkate alındığında; günümüze kadar gerçekleşen bir takım terör olaylarında, biyolojik silah özelliği kazandırılmış etkenlerin/mikroorganizmaların kullanıldığı görülmektedir. Biyolojik silahlar ile en basit terör eylemlerini bile artık gerçekleştirebilecek bilgi ortamı oluşmuştur ve biyolojik silahlar bu tür eylemlerin başlıca aracı olabilmektedir. Örneğin ‘bugüne kadar gerçekleştirilmiş en etkili biyolojik terör olayı’ olarak nitelendirilen ve ABD’de 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra gerçekleştirilen ‘şarbon (anthrax) terörü’ bunlardan biridir.
ABD’de 2001 yılında meydana gelen mektuplu şarbon (anthrax) saldırıları, 11 Eylül 2001 saldırılarından tam bir hafta sonra, 18 Eylül 2001 tarihinde başlamış ve birkaç hafta sürmüştür. FBI tarafından soruşturma kapsamında “Amerithrax” olarak da nitelendirilen söz konusu saldırılar sonucunda 5 kişi yaşamını yitirmiş ve 17 kişi de şarbondan etkilenmiştir. Söz konusu olay, sadece ABD’yi değil, aynı zamanda medya yoluyla olaydan etkilenen bütün dünyayı da sarsmıştır. Sadece tıbbi olarak rakamlandırılan bu etkilenmelerin aslında psikolojik olarak çok ama çok daha fazla olduğunu aşağıdaki ‘Harvard Halk Sağlığı Okulu’ anketi belirtmektedir. Anılan saldırılarla birlikte (şarbon sporlarıyla kirletilmiş mektup ve posta paketleri) ABD’de, biyoterörizm kaynaklı ciddi bir anlayış hâkim olmaya başlamıştır. Zira anılan saldırılardan sonra ABD, 1997 yılında 137 milyon dolar olan biyolojik savunma bütçesini yaklaşık 6 milyar dolara çıkarmıştır. Bir başka ilginç istatistik ise 2001 yılında sadece 418 milyon dolar olan askerî olmayan biyo-savunma harcamalarının 18’e katlanarak 2005 yılında 7,6 milyar dolara ulaşmasıdır. ABD, 2001-2011 yılları arasında biyo-savunmaya 65 milyar dolardan fazla harcamıştır.
Söz konusu anket, biyo-terörün rapor edildiği üç şehirdeki şarbon olaylarının, anılan şehirlerde yaşayan insanların endişelerini ve davranışlarındaki değişiklikleri istatistikî olarak ortaya koymaktadır.
29 Kasım–03 Aralık 2001 tarihleri arasında yapılan ve ilk defa 17 Aralık 2001 tarihinde – 11 Eylül saldırılarından yaklaşık 3 ay sonra – yayınlanan bahse konu anketin en önemli bulgusu; anılan üç metropoldeki insanların, söz konusu saldırılardan doğrudan ya da dolaylı olarak etkilendiğidir. İşte bu nokta, biyolojik bir maddeyi silah olarak kullananın, dünya devletlerinden birisi değil de, terörist güçlerin olması nedeniyle farklı anlamlar ifade etmektedir.
Anketin diğer bulguları aşağıda sıralanmıştır:
1. Şarbona maruz kalma, bu sebeple teste tabi tutulma veya şarbon ya da şüpheli şarbon nedeniyle işyerinin kapatılması durumu:
a. Washington’da: %21
b. Trenton/Princeton’da: %19
2. Şarbondan etkilenenler arasında, eve veya işyerine gelen bir mektubu açarak şarbona maruz kalacağına dair duyulan endişe durumu:
a. Washington’da: %43
b. Trenton/Princeton’da: %51 3. Kendisinin ya da yakın aile bireylerinden birinin, sonraki 12 ay içinde herhangi bir zamanda şarbona maruz kalabileceği korkusu:
a. Washington’da: %26
b. Trenton/Princeton’da: %35
4. Mektup açarken birtakım önlemler almak (elleri yıkamak, eldiven giymek ya da hiç açmamak):
a. Washington’da: %47
b. Trenton/Princeton’da: %58 2000 yılında FBI, sadece 257 KİS olayı ile meşgul olmuş olurken, Ekim 2001 ile Nisan 2002 tarihleri arasında ise 8.000 fazla soruşturma açmıştır.
Bahse konu olayla ilgili 17 FBI ajanı ve 10 posta müfettişi görevlendirilmiştir. Toplamda yedi yıl süren, altı kıtaya sıçrayan, 9.100’den fazla tanığın dinlendiği soruşturmalarda; 6.000 mahkeme celbi gönderilmiş ve sadece başkent Washington’dan 10.000’in üzerinde örnek toplanmıştır. Konuyla ilgili bir başka dikkat çekici nokta ise; bu karışık süreçte – Ekim ve Kasım 2001 – içinde şarbon olduğu iddia edilen 750’den fazla sahte mektubun dünya genelinde gönderilmesidir. Bu sahte mektupların, 550’den fazlası Tanrı’nın Ordusu adlı tek bir grup tarafından ABD’deki kürtaj kliniklerine gönderilmiştir.
Tıbbi müdahale sırasında 1.000’den fazla doktorun görevlendirildiği söz konusu saldırılar sonucunda; yaklaşık 40.000 kişi de maruziyet sonrası korunmaya (post-exposure prophylaxis) ihtiyaç duymuştur. ABD Hastalıkları Kontrol ve Önleme Merkezi, aynı ihtiyaçla yabancı ülkelerden 30.000’den fazla kişinin toplam 280 tavsiye talebine cevap vermiştir. Bu olay, bütün dünyada istenilen biyo-terör korkusunun yayılmasına sebep olmuştur. Saldırılar sonrasında, hâkim olmaya başlayan biyoterörizm kaynaklı ciddi anlayışın bir yansıması olarak ABD, 2001 yılının başında 2002 yılı için belirlediği 1,4 milyar dolar savunma bütçesini, Eylül 2001’de gerçekleştirilen saldırılardan sonra, 2003 yılı için Şubat 2002’de 4,5 milyar dolar, diğer bir deyişle %320 artırarak 5,9 milyar dolara çıkarmıştır. 11 Eylül saldırılarından önce, terörizmi birinci ulusal sorun olarak gören ABD halkının yüzdesi sadece %1 iken, bu sayının Ekim 2001 yılında %46 gibi inanılmaz bir çıkış gösterdiği görülmüştür. İki yıl içinde yapılan bir başka ankette ise; Amerikalıların %82’sinin uluslararası terörizmi ve %75’nin de KİS’i kritik birer tehdit olarak gördüğü sonucuna ulaşılmıştır.
11 Eylül 2001 de ABD de yapılan şarbonlu mektup saldırılarından sonraki dönemde Türkiye’de vatandaşların ve polislerin şüpheli buldukları 300’e yakın değişik malzemenin Ankara’daki Refik Saydam Hıfzısıhha Kurumunda incelendiği, ancak hiçbirinde biyolojik silah etkeninin izine rastlanmadığı ülkemizdeki panik ve korkuyu yansıtması açısından önemlidir.


Biyolojik terörün toplum üzerindeki etkisini vurgulamak açısından, Aum Shinrikyo’nun faaliyetlerinin Japon toplumu üzerinde nasıl bir etki yarattığından da bahsetmek destekleyici olacaktır.

Önceki kısımda ayrıntılarıyla açıklanan söz konusu saldırıdan hemen sonra, 9 Nisan 1995 tarihinde yapılan seçimlerde, Tokyo ve Osaka Belediye Başkanlığını “Bağımsızlar” kazanmıştır. Bu seçimlerde oy kullanan seçmenlerin düşüncelerinde, Sosyalist Başbakan Murayama’ya siyasi bir yargılama göndermek yattığı değerlendirilmektedir. Söz konusu saldırıyla ilgili olarak çeşitli kaynaklardan derlenen anketlerin ve istatistikî çalışmaların sonuçları aşağıda sunulmuştur:
a. 17 Mayıs 1995 tarihinde Japon halkının görüşüne yönelik yapılan ankette; o dönemki Murayama Hükümeti’nin oylarında, Mart ayında yapılan ankete göre %4,6 düşüş olduğu saptanmıştır. Buna karşılık hükümeti onaylamayanların oranı %4,2 artarak %50 gibi bir rakama ulaşmıştır ki bu, Japonya’daki Koalisyonun Haziran 1994’te kurulduğundan beriki en yüksek rakamdır.
b. Söz konusu 4.500 kişinin tamamı kendilerini gaza maruz kalmış gibi düşündükleri için psikolojik travma geçirmişlerdir.
c. Associated Press’in 1998 yılındaki raporuna göre, söz konusu grubun %50’si – aradan 3 yıl geçmiş olmasına rağmen – kendilerini hala psikolojik ve mental olarak maluliyet durumunda hissetmektedir.
ç. Japonya Milli Polis Teşkilatının 1999 yılında 1247 mağdurdan topladığı anket bilgilerine göre ; (1) Mağdurların %72’si sinirlerini yatıştırmak için uyku ilacı ya da alkol kullanmakta, (2) %57’si saldırıyı ve korkuyu tekrar yaşıyormuşçasına flashback (geriye dönüş)’ler görmekte,
d. Tokyo’daki St. Luke’s Hastanesi’nde olayla ilgili tedavi gören 610 hastadan 6 ay sonra toplanan anket bilgilerinde; %32’si korktuğunu, %29’u uyuyamadığını, %16’sı depresyon’da olduğunu, %16’sı kızgın olduğunu, bir diğer %16’sı sürekli kabuslar (büyük canavarlar ve üzerine düşen büyük kayalar) gördüğünü ve %10’u da metro sistemini kullanmaktan korktuğunu beyan etmiştir.
Tıpta ‘Post-Travmatik Stres Bozukluğu’ olarak adlandırılan anılan endişe durumunun uzun bir süre sürdüğüne ilişkin fikir birliği mevcuttur.
e. Saldırıdan sonraki gün metrodaki yolcu sayısı %30 azalmıştır. Metro yetkilileri 11,1 milyon dolar harcayarak 150 istasyona yeni güvenlik kameraları yerleştirmiştir.
Söz konusu anketlerden çıkarılacak sonuç; konvansiyonel olmayan ve toplum tarafından çok da bilinmeyen biyolojik ve kimyasal silahların kullanılmasının toplum üzerindeki psikolojik etkisinin ağır ve uzun süreli olacağı ve bunun panik duygusunun hızla yayılmasına sebep olacağıdır. Böylelikle yerel otoritelerin kapasitelerinin tükendiğini görmek ve hükümete karşı olan güveni sarsmak, bu tür silahları kullanma eğiliminde olan teröristler açısından çok daha cezbedici olarak algılanacaktır.
Yararlanılan Kaynak
İlker Kiremitçi, Küresel Boyutta Biyolojik Terörizm (Biyo-Terör) Tehdidi Ve Türkiye’de Biyo-terör Güvenliğine Yönelik Savunma Sistemi
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, İlker Kiremitçi’ye aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com