Bir Modern Çağ Dehşeti: Biyoterör Olgusu Ve Biyolojik Saldırılar

İlk kez 1919 yılında Macar bir mühendis (Karl Ereky) tarafından kullanılan biyo-teknoloji de bu alanların, ilk sırada olanlarındandır. Öyle ki, “Bilgi Çağını geride bıraktık, artık biyo-teknoloji çağındayız” gibi iddialı çıkarımlar bile mevcuttur. Tabii ki böyle bir iddia, öznel bir bakış açısını sergilemektedir ancak, kabul edilmesi gereken gerçek; geçtiğimiz dönemde bilgi ve kapasitesini bu kadar önemli seviyede yükselten başka bir bilimsel alanın daha olmadığıdır. Örneğin, biyo-teknolojideki gelişmeler, 1940-1970 yılları arasında her beş yılda bir ikiye katlanmıştır. 1970-1980 yılları arasında ise bu gelişme oranı beş katına çıkmıştır. 19’uncu yüzyılın son 20 yılında ise bu gelişme, her altı ayda bir ikiye katlanarak, yani yılda %400’lük bir artışla devam etmiştir. Söz konusu gelişmeler aşağıdaki şekilde gösterilmiştir. Vurgulanması gereken husus; insan hayatını uzatmak, insanların fiziksel yaşam kapasitesini artırmak ve insanları hastalıklardan korumak adına yapılan bu çalışmaların, günümüzde insan neslini tehdit edebilecek istenmeyen gelişmelere de maalesef ki imkân verdiğidir.

Biyo-teknolojideki gelişim, biyolojik silahların ve de dolayısıyla muhtemel bir biyolojik terör saldırısının potansiyelinin hızlanmasına hizmet etmektedir. Zira moleküler biyoloji ve genetik bilimlerindeki gelişmeler; tarım, hayvancılık ve insan sağlığı ile ilgili önemli gelişmeler gösterirken, bu alanlardaki gelişmelerin yeni tür biyolojik silahların yapımında da kullanılabileceği göz önüne alınması gerekir. Açıkçası, biyo-teknoloji; insanlar, hayvanlar ve bitkiler için olumlu amaçlar için kullanılabildiği gibi, zarar verecek olumsuz gayeler için de kullanılabilir. Bu nedenle, ikili kullanım (dual-use) problemi olarak da bilinen bu husus, çeşitli sorunları içerisinde barındıran bir özellik arz etmektedir.
Artan gelişme oranı ve sahip olduğu kapasitesi sayesinde biyo-teknoloji, günümüzde daha etkilidir. Dahası, ülkelere giriş için kontrol tedbirlerinin eksikliği ve yetersizliği neticesinde ve coğrafi dağınıklığın sağladığı avantaj sayesinde biyo-teknoloji, şimdi daha kullanışlıdır ve yaygındır. Bazı etkenlerin, çiçek gibi, gen dizelerini bile internette bulmak mümkündür. Büyüyen alt yapı, insan kaynakları ve yeni uygulamalarla artan pazar etkisi bu alana daha fazla aşina olunmasını sağlamıştır. Biyo-teknoloji ile ilgili yaşanan gelişmeler merkezi olmayan ve yayılmış bir görünüm arz etmektedir. Bu alanda aktör olarak devletler yine önemlidir fakat baskın ve dominant olmaktan uzaktırlar. Bu da terör örgütleri için uygun bir alan yaratmaktadır. İkinci bölümde belirtilen sebeplerden ötürü de terör örgütlerinde KİS’e sahip olma güdüsü ve bunun ortamı oluşmuştur. Ülkemize yakın çevrelerde son zamanda gerçekleşen olayları değerlendirdiğimizde; terör örgütleri tarafından KİS’in, özellikle de kimyasal ve biyolojik silahların kullanılma olasılığının bulunduğu görülmektedir. Diğer bir ifadeyle, bu tür silahların bulunduğumuz coğrafyada üretilebildiği ve depolanabildiği artık su götürmez bir gerçektir. Gerek komşu ülkelerin gerekse de terör örgütlerinin bu tür imkân ve kabiliyetlerini geliştirme çabaları ülkemiz aleyhine potansiyel bir tehdit olmaktadır.
Söz konusu bu tehdide somut bir örnek vermek gerekirse; Dünya Sağlık Örgütünce, 5 milyon nüfusa sahip bir şehir üzerine uçakla 50 kg. şarbon aerosol halinde atıldığında, 250.000 kişinin şarbon hastalığına yakalanacağı ve bunlardan 100.000’inin eğer tedavi edilmezse öleceği hesaplanmıştır. En önemli ve kullanımı en olası potansiyel biyolojik silahlar, şarbon, çiçek, veba, tularemi, hemorajik ateş etkenleri ve botulizm toksinidir. Bu silahların ortaya çıktıklarındaki ölüm oranları genelde çok yüksektir.
Biyo-terör; teorik ve pratik yönleriyle, tarihiyle ve savunma yöntemleriyle çok boyutlu ve disiplinler arası bir alan olarak günümüzde önemi gittikçe artan bir bilim dalı olma yolunda hızla ilerlemektedir. Zira NATO’nun bile XXI yy’ın problemi olarak gördüğü biyo-teknolojideki gelişmeler, hem muazzam ilerlemeler sağlamakta, hem de bazı sorunlar yaratmaktadır. Biyo-terör saldırısının hedefi propaganda yapmak ve böylece hükümetin güvenilirliğini sekteye uğratmak ise, az ama etkili bir biyolojik silah kullanımı bile dikkate alınması gereken önemli bir tehdittir. Biyo-terörün diğer terör çeşitlerinden farklılıkları, ilgili tabloda sunulmuştur. Potansiyel bir biyo-terör saldırısı; küreselleşme, güvenlik, terörizm ve biyo-teknoloji arasındaki, belirlenen kritik bağ ile doğrudan ilgilidir. Bu ilişkilerin bir sonucu, terör örgütlerinin, kendi amaçlarını desteklemek adına biyolojik silahları geliştirmek ve kullanmak için kapasitelerinin arttığına işaret etmektedir. Öte yandan, üzerinde fikir birliğine varılan önemli bir nokta; biyolojik silahları kullanma meyli en olası terör örgütleri, aşırı dini veya ideolojik bir dünya görüşü olanlardır. Söz konusu terör örgütleri, geleneksel olanların yanında, politik isteklerini kabul ettirmek adına bu yeni taktikleri uygulamayı göze alabilecek motivasyondadırlar.

Eğer biyo-terörün gelecekte gerçekleşme ihtimalini analiz etmek istiyorsak, aşağıda sorulan üç kritik sorunun cevabı bu çıkarım için en faydalı yoldur:
1. Devlet-dışı aktörler biyolojik silah üretebilirler ve dağıtabilirler mi?
Modern biyo-teknolojideki gelişmeler, devlet-dışı aktörlere biyolojik bir saldırı yapabilmesi için kapasite sağlayabilmektedir. Biyo-teknolojideki hızlı gelişmeler, bu aktörlere gelecekte çok daha güçlü biyolojik silahlar üretmek için imkân sağlayacaklardır.
2. Terör örgütlerinin biyolojik silah kullanmaya niyetleri var mı?
Bu sorunun cevabı evettir. Zira, tarihten örnekler, Aum Shinrikyo ve El-Kaide’nin girişimleri bu niyeti desteklemektedir. İleride başkaca ve daha donanımlı terör örgütlerinin çok daha etkili biyo-terör saldırıları gerçekleştirmeyeceğini ya da gerçekleştirme tehdidinde bulunmayacağını kimse garanti edemez. Ayrıca, terör örgütlerinin biyolojik silahların nasıl yapıldığını gösteren web siteleri ve videoları bulunmaktadır.
3. Biyolojik silahları kullanmak amaçlanan etkileri sağlar mı?
Biyolojik felaket tehdidi gittikçe büyüyen gerçek bir tehdittir. Bu dünyada, yeteneği ve kapasitesiyle biyolojik silah kullanabilecek kişiler olduğu unutulmamalıdır.
Terör Örgütlerinin Biyolojik Silah Girişimleri
Teröristler tarafından biyolojik silah kullanımına dair tarihteki ilk örneklerden biri, Meksika Devrimi sırasında, 1910 yılında, Meksika federal askerlerine karşı savaşan ayrılıkçı bir grup olan Pancho Villa Gerillalarıdır. Söz konusu grup, hazırlamış olduğu ‘kültürlü botulinum toksini’ni federal askerlerin üzerine atmıştır. Bu olayın sonrasında konuyla ilgili herhangi bir hastalık rapor edilmemiştir. Benzer bir terör faaliyeti, 1964-1966 yılları arasında, Japonya’da, bakteriyoloji konusunda uzman bir doktor olan Mitsuru Suziki’nin gerçekleştirdiği eylemlerdir. O dönemki kıdem sistemine karşı duyulan düşmanlıktan kaynaklanan intikam alma hedefiyle gerçekleştirilen söz konusu eylemlerde, gıda kaynaklarına bulaştırılmış salmonella gibi biyolojik etkenler kullanılmış, 200-400 arası kişi hastalanmış ve dört kişi de ölmüştür. Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığına gelen isimsiz bir ihbarla başlayan resmi soruşturma sonucunda, Suzuki suçlanmış ama ölümlerden dolayı herhangi bir mahkûmiyet almamıştır.
1984 yılı Eylül ayında, ABD Oregon’da 4 ayrı restoranda yemek yiyen 751 kişi zehirlenmişti. Bu olaydan, o bölgede bulunan ve Oregon’un yerlileri ile çatışma içinde olan Hintli bir dini tarikatın, Ragenetler, sorumlu olduğu ortaya çıkarılmıştır (Martin ve diğerleri, 2007:12). Örgüt üyeleri bu eylemi; çiftliklerinde ürettikleri salmonella bakterilerini o bölgedeki dört restoranın salata barlarına yayarak gerçekleştirmiştir. Amacı; yerel seçimlerde, rakip seçmenlerin seçimlere katılmasını engelleyerek seçimin kazanılması olan söz konusu saldırı sonucunda 751 vaka (441 kadın, 310 erkek) tespit edilmiş ve bunlardan 45’i hastaneye kaldırılmıştır. Aslında bu olay içinde büyük endişeler barındıran temel bazı unsurlara sahiptir. Öyle ki, saldırıyı gerçekleştiren grup, olayda ya da sonraki saldırılarda kullanılmak üzere gerekli biyolojik etkenleri yasal yollarla elde edebilmiştir. İkincisi, küçük ölçekli biyolojik bir saldırı gerçekleştirebilecek kadar önemli miktardaki materyali bir araya getirebilmişlerdir. Üçüncüsü, çok az uzmanlıkla faaliyeti gerçekleştirebilmişlerdir. Dördüncüsü, mütevazi miktarda ekipmanla basit bir biyolojik silah üretim süreci takip edebilmişlerdir. Beşincisi, saldırının kendisi ve hazırlıkları üyelerden birisinin bir yıl sonraki itirafına kadar hiç fark edilememiştir.
Aynı yıl içerisinde Fransız polisi, Alman Kızıl Ordu örgütüne yönelik olarak yaptığı operasyonlarda çeşitli hücre evlerinde biyolojik silah üretimi ile ilgili bol miktarda doküman ele geçirmiştir. Aynı hücre evlerinin banyo küvetlerinde de kullanılmak üzere hazır bekleyen çeşitli biyolojik madde ve silahlara da el konulmuştur. Aum Shinrikyo (Kıyamet Günü) adlı Japon bir dini örgüt, 1991 ile 1994 yılları arasında Tokyo’da, biyolojik terör eylemleri gerçekleştirmeye çalışmıştır. Japon hükümetinin kontrolünü ele geçirmeyi hedefleyen örgüt, en dikkat çekici olayını, 1993 yılında aerosol haldeki binlerce litre şarbonu Tokyo şehir merkezinde dokuz farklı yerdeki binaların çatılarından serbest bırakarak gerçekleştirmiştir. Amaçları, kehaneti yerine getirmek adına on binlerce düşman sandıkları insanı öldürmek ve böylece dünyayı kurtarmak olan grup, 1992 yılında 40 kadar doktor ve hemşire üyesi ile ‘Ebola’ kurbanlarına yardım etmek için Afrika/Zaire’ye gitmiştir. Asıl hedefleri ebola virüsünü elde etmek ve onu kendi amaçları için kullanmak olan grup, öldürücü biyolojik etkenleri elde edemeyeceğini anlayınca, sarin gazını üretmeye ve kullanmaya başlamıştır.
1995 yılında Tokyo metrosuna gerçekleştirdiği bahse konu saldırılarla adını duyuran Aum Shinrikyo Terör Örgütü, aslında hiçbir zaman biyolojik, kimyasal ve nükleer silah elde etme yönünde gösterdiği çabalarını inkâr etmemiştir. Hatta, söz konusu kitle imha terörüne yönelik büyük bir kompleks inşa etmiş, bu tesiste teknisyenler çalıştırarak alt yapısını oluşturma çabalarına başlamıştır. Örgüt, bahse konu tesiste botulinum ve şarbon üretmeyi başarmış  ve bunu Başkent Tokyo’da denemiştir. Üç biyolojik ve üç kimyasal olmak üzere toplam altı öne çıkan saldırı gerçekleştiren örgüt, 27 Haziran 1994’te Motsumoto’da ve 20 Mart 1995’te Tokyo Metrosu’nda gerçekleştirdiği kimyasal saldırılarla halk arasında korku ve paniğe yol açmıştır. Anılan saldırılarda; 19 kişi ölmüş, 1.183’ün üzerinde kişi gaza maruz kalmış ve 4.586 kişi de psikolojik olarak etkilenmiştir.
EL-Kaide Terör Örgütü, yukarıda belirtilen motivasyon unsurlarına paralel olarak, 1990’lı yılların sonuna doğru, botulinum ve salmonella toksinlerini üretmek için gerekli materyallere sahip olmuş, ancak daha sonra çok güçlü etkisi olduğunu keşfettiği şarbon üretimine başlamıştır. Mart 2003 tarihinde Pakistan’da ele geçirilen ve Barton Gellman tarafından The Washington Post’ta yayımlanan belgeler de bu iddiaları desteklemektedir.133 Örgütün, 1998 yılının Temmuz ayında eski Yugoslavya’da üç adet kimyasal-biyolojik silah fabrikası satın alma ve Ukraynalı kimyacı ve biyologları kendi üyelerine eğitim vermesi için kiralama girişiminin olduğu da rapor edilmektedir.
Örgüt, 1999 yılının başında benzer amaçla, daha önce Pakistan Bilim ve Endüstri Araştırma Konseyi’nde çalışan gıda patologu ve veteriner Rauf Ahmed’e sorumluluk vermiştir. Ahmed, Khandahar’da küçük bir laboratuar kurmuş ve öldürücü keskinlikte şarbon üretimine başlamıştır. 2001 yılının ilk aylarında ise örgüt, Yazid Sufaat adında bir başka bilim adamını işe almıştır. Sufaat, daha önce Malezya Ordusu’nda görev yapmış ve Kaliforniya Devlet Üniversitesi’nde biyoloji eğitimi almıştır. İlave olarak El–Kaide, zirai ilaçlama uçaklarının, ürettiği biyolojik silahları nüfusu kalabalık yerlere yaymak amacıyla kullanışlı olduğu kanaatine varmış ve bu maksatla da girişimlerde bulunmuştur. Örneğin, ABD’de yaşayan ve örgüt üyesi olan Zacarias Moussaouı, Minnesota’daki ilaçlama uçakları için pilot eğitimi veren bir kursta ehliyet almak üzereyken yakalanmıştır. Moussaouı’nin yakalanması akıllara El–Kaide’nin bu tür uçakları kullanarak şarbonu insanlar üzerine yayacağı fikrini akla getirmektedir. Gerek Sufaat’ın 2001 yılında Malezya’ya girme teşebbüsünde bulunurken, gerekse Ahmed’in Pakistan yetkilileri tarafından yakalanması, EL–Kaide’nin bu tarz çalışmalara ara vermesine sebep olmuştur. Fakat 11 Eylül 2001 saldırılarının tam da bu yıla denk gelmesi ve arkasından şarbonlu mektuplarla biyolojik terör saldırıları gerçekleştirilmesi düşündürücüdür. Zira, örgütün önde gelen KİS stratejisti, Mustafa Setmariam Nasar’ın yaptığı açıklama bunu destekler niteliktedir;
“11 Eylül saldırılarını gerçekleştiren uçaklarda kitle imha silahlarının bulunmamasından dolayı üzgünüm”.
Tüm bu girişimlerden anlaşılacağı üzere, biyolojik silahlar ile en basit terör eylemlerini bile artık gerçekleştirebilecek bilgi ortamı oluşmuştur ve biyolojik silahlar bu tür eylemlerin başlıca aracı olabilmektedir. Örneğin bazı yazarlar ve bilim adamları tarafından ‘bugüne kadar gerçekleştirilmiş en etkili biyolojik terör olayı’ olarak nitelendirilen ve ABD’de 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra gerçekleştirilen ‘şarbon terörü’ bunlardan biridir. ABD’de 2001 yılında posta sistemi kullanılarak basın merkezlerine ve bazı senatörlere şarbon içeren mektuplar gönderilmesiyle meydana gelen saldırılar, 11 Eylül 2001’deki kitlesel terör anlamındaki en ciddi ve Amerikan topraklarına 1941’deki Pearl Harbor baskınından sonra gerçekleştirilmiş en etkili saldırılardan tam bir hafta sonra, 18 Eylül’de başlamış ve birkaç hafta sürmüştür (Anthrax in America, 2002:1). Bu süreçte, ABD Yargıtay ve Kongresinin bir bölümü kapatılmış, posta işlemlerinde büyük gecikmeler yaşanmış, Posta Servisi 5 milyar dolar zarara uğramış ve temizleme süreci 30 milyon doların üzerinde bir bedele mal olmuştur (Heyman, 2010). Şekil 16’da eski Senatör Tom Daschle’ye gönderilen şarbonlu mektup görülmektedir.
Öte yandan, 16 Nisan 2013’te, ABD başkanı Obama ve iki Senatöre, müteakiben Mayıs 2013 ayı sonunda, New York Belediye Başkanına, onun grubuna ve yine Başkan Obama’ya risin bulaştırılmış mektuplar gönderilmiştir. Sonuncularının üzerinde “Bu mektupta olanlar senin için planladıklarımızın yanında hiçbir şey, benim silahımı almadan önce beni ve ailemi öldürmen gerekecek. Evime gelen herkes alnından vurulacak. Silahlanma benim en doğal hakkımdır” yazılmıştır. Bu çerçevede, söz konusu terör örgütlerinin biyolojik bir terör eylemi gerçekleştirdiğinde ya da gerçekleştirme tehdidinde bulunduğunda toplumların vereceği tepki ve de davranışları nasıl olacaktır? Tezin ana temasını oluşturan bu husus, bir sonraki kısımda uluslararası anketlerle ortaya konulmaya çalışılacaktır.
Biyolojik Terörün Toplum Üzerindeki Etkisi
Yukarıda belirtilen ifadeleri içeren tanıma bir kere daha yer verecek olursak;
“Biyolojik terörizm, toplumda normal yaşamı durdurmak veya ideolojik bir avantaj kazanmak amacı ile biyolojik etkenlerin şahıslara, gruplara veya daha geniş nüfusa karşı korku yaratmak, hastalık oluşturmak veya hastalık oluşturma korkusu yaratmak amacıyla kullanılmasıdır.”
Anlaşılacağı üzere yeni bir multidisipliner bilim konusu olarak öne çıkmaya başlayan biyo-terörde hedef; toplumlar, amaç yani istenen etki; korku yaratmaktır. Terörizmin birinci hedeflerinden olan korkuyla etkilemek yaklaşımı, bu terör çeşidinde de ön plandadır. Hal böyle olunca, terör grupları adlarını ve güçlerini geniş kitlelere duyurma imkânı bulmakta, politik hedeflerinin ve ideolojilerinin yayılmasını sağlamakta ve böylelikle isteklerine ulaşmaları için pazarlık yapabilme kabiliyetine kavuşmaktadırlar. 2’nci bölümde özellikleri belirtilen biyolojik silahların, terör örgütlerince kullanılmalarının bazı beklentilere erişebilmek amacı güttüğünü ifade etmekte fayda vardır. Karayılanoğlu’nun vurguladığı bu beklentiler özetle;
a. Panik ve şaşkınlık,
b. Hükümete ve devlete güvenin kaybı,
c. Acil yardım sisteminde (hastane ve benzeri sağlık kuruluşlarına aşırı yüklenmeler) ortaya çıkacak zafiyetlerin, koordine ve organizasyonda görülecek bozuklukların, sorumlu kurumlara olan güveni sarsması, normal yaşamın alt üst olması ve dolayısıyla olayın daha vahim bir görüntü kazanması,
d. Önemli tesislerin kapatılması, ülkenin üretim ve iş kaybının doğması,
e. Toplu ölüm ve yaralanmalardır.
Devletler tarafından başta caydırıcılık olmak üzere çeşitli amaçlarla geliştirilip üretilen biyolojik silahlar, bazen bir savaş bazen de bir terör aracı olarak hemen her dönemde kullanılmıştır. Tezin odak noktası olan terörizm açısından bu kullanım dikkate alındığında; günümüze kadar gerçekleşen bir takım terör olaylarında, biyolojik silah özelliği kazandırılmış etkenlerin/mikroorganizmaların kullanıldığı görülmektedir. Biyolojik silahlar ile en basit terör eylemlerini bile artık gerçekleştirebilecek bilgi ortamı oluşmuştur ve biyolojik silahlar bu tür eylemlerin başlıca aracı olabilmektedir. Örneğin ‘bugüne kadar gerçekleştirilmiş en etkili biyolojik terör olayı’ olarak nitelendirilen ve ABD’de 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra gerçekleştirilen ‘şarbon (anthrax) terörü’ bunlardan biridir.
ABD’de 2001 yılında meydana gelen mektuplu şarbon (anthrax) saldırıları, 11 Eylül 2001 saldırılarından tam bir hafta sonra, 18 Eylül 2001 tarihinde başlamış ve birkaç hafta sürmüştür. FBI tarafından soruşturma kapsamında “Amerithrax” olarak da nitelendirilen söz konusu saldırılar sonucunda 5 kişi yaşamını yitirmiş ve 17 kişi de şarbondan etkilenmiştir. Söz konusu olay, sadece ABD’yi değil, aynı zamanda medya yoluyla olaydan etkilenen bütün dünyayı da sarsmıştır. Sadece tıbbi olarak rakamlandırılan bu etkilenmelerin aslında psikolojik olarak çok ama çok daha fazla olduğunu aşağıdaki ‘Harvard Halk Sağlığı Okulu’ anketi belirtmektedir. Anılan saldırılarla birlikte (şarbon sporlarıyla kirletilmiş mektup ve posta paketleri) ABD’de, biyoterörizm kaynaklı ciddi bir anlayış hâkim olmaya başlamıştır. Zira anılan saldırılardan sonra ABD, 1997 yılında 137 milyon dolar olan biyolojik savunma bütçesini yaklaşık 6 milyar dolara çıkarmıştır. Bir başka ilginç istatistik ise 2001 yılında sadece 418 milyon dolar olan askerî olmayan biyo-savunma harcamalarının 18’e katlanarak 2005 yılında 7,6 milyar dolara ulaşmasıdır. ABD, 2001-2011 yılları arasında biyo-savunmaya 65 milyar dolardan fazla harcamıştır.
Söz konusu anket, biyo-terörün rapor edildiği üç şehirdeki şarbon olaylarının, anılan şehirlerde yaşayan insanların endişelerini ve davranışlarındaki değişiklikleri istatistikî olarak ortaya koymaktadır.
29 Kasım–03 Aralık 2001 tarihleri arasında yapılan ve ilk defa 17 Aralık 2001 tarihinde – 11 Eylül saldırılarından yaklaşık 3 ay sonra – yayınlanan bahse konu anketin en önemli bulgusu; anılan üç metropoldeki insanların, söz konusu saldırılardan doğrudan ya da dolaylı olarak etkilendiğidir. İşte bu nokta, biyolojik bir maddeyi silah olarak kullananın, dünya devletlerinden birisi değil de, terörist güçlerin olması nedeniyle farklı anlamlar ifade etmektedir.
Anketin diğer bulguları aşağıda sıralanmıştır:
1. Şarbona maruz kalma, bu sebeple teste tabi tutulma veya şarbon ya da şüpheli şarbon nedeniyle işyerinin kapatılması durumu:
a. Washington’da: %21
b. Trenton/Princeton’da: %19
2. Şarbondan etkilenenler arasında, eve veya işyerine gelen bir mektubu açarak şarbona maruz kalacağına dair duyulan endişe durumu:
a. Washington’da: %43
b. Trenton/Princeton’da: %51 3. Kendisinin ya da yakın aile bireylerinden birinin, sonraki 12 ay içinde herhangi bir zamanda şarbona maruz kalabileceği korkusu:
a. Washington’da: %26
b. Trenton/Princeton’da: %35
4. Mektup açarken birtakım önlemler almak (elleri yıkamak, eldiven giymek ya da hiç açmamak):
a. Washington’da: %47
b. Trenton/Princeton’da: %58 2000 yılında FBI, sadece 257 KİS olayı ile meşgul olmuş olurken, Ekim 2001 ile Nisan 2002 tarihleri arasında ise 8.000 fazla soruşturma açmıştır.
Bahse konu olayla ilgili 17 FBI ajanı ve 10 posta müfettişi görevlendirilmiştir. Toplamda yedi yıl süren, altı kıtaya sıçrayan, 9.100’den fazla tanığın dinlendiği soruşturmalarda; 6.000 mahkeme celbi gönderilmiş ve sadece başkent Washington’dan 10.000’in üzerinde örnek toplanmıştır. Konuyla ilgili bir başka dikkat çekici nokta ise; bu karışık süreçte – Ekim ve Kasım 2001 – içinde şarbon olduğu iddia edilen 750’den fazla sahte mektubun dünya genelinde gönderilmesidir. Bu sahte mektupların, 550’den fazlası Tanrı’nın Ordusu adlı tek bir grup tarafından ABD’deki kürtaj kliniklerine gönderilmiştir.
Tıbbi müdahale sırasında 1.000’den fazla doktorun görevlendirildiği söz konusu saldırılar sonucunda; yaklaşık 40.000 kişi de maruziyet sonrası korunmaya (post-exposure prophylaxis) ihtiyaç duymuştur. ABD Hastalıkları Kontrol ve Önleme Merkezi, aynı ihtiyaçla yabancı ülkelerden 30.000’den fazla kişinin toplam 280 tavsiye talebine cevap vermiştir. Bu olay, bütün dünyada istenilen biyo-terör korkusunun yayılmasına sebep olmuştur. Saldırılar sonrasında, hâkim olmaya başlayan biyoterörizm kaynaklı ciddi anlayışın bir yansıması olarak ABD, 2001 yılının başında 2002 yılı için belirlediği 1,4 milyar dolar savunma bütçesini, Eylül 2001’de gerçekleştirilen saldırılardan sonra, 2003 yılı için Şubat 2002’de 4,5 milyar dolar, diğer bir deyişle %320 artırarak 5,9 milyar dolara çıkarmıştır. 11 Eylül saldırılarından önce, terörizmi birinci ulusal sorun olarak gören ABD halkının yüzdesi sadece %1 iken, bu sayının Ekim 2001 yılında %46 gibi inanılmaz bir çıkış gösterdiği görülmüştür. İki yıl içinde yapılan bir başka ankette ise; Amerikalıların %82’sinin uluslararası terörizmi ve %75’nin de KİS’i kritik birer tehdit olarak gördüğü sonucuna ulaşılmıştır.
11 Eylül 2001 de ABD de yapılan şarbonlu mektup saldırılarından sonraki dönemde Türkiye’de vatandaşların ve polislerin şüpheli buldukları 300’e yakın değişik malzemenin Ankara’daki Refik Saydam Hıfzısıhha Kurumunda incelendiği, ancak hiçbirinde biyolojik silah etkeninin izine rastlanmadığı ülkemizdeki panik ve korkuyu yansıtması açısından önemlidir.


Biyolojik terörün toplum üzerindeki etkisini vurgulamak açısından, Aum Shinrikyo’nun faaliyetlerinin Japon toplumu üzerinde nasıl bir etki yarattığından da bahsetmek destekleyici olacaktır.

Önceki kısımda ayrıntılarıyla açıklanan söz konusu saldırıdan hemen sonra, 9 Nisan 1995 tarihinde yapılan seçimlerde, Tokyo ve Osaka Belediye Başkanlığını “Bağımsızlar” kazanmıştır. Bu seçimlerde oy kullanan seçmenlerin düşüncelerinde, Sosyalist Başbakan Murayama’ya siyasi bir yargılama göndermek yattığı değerlendirilmektedir. Söz konusu saldırıyla ilgili olarak çeşitli kaynaklardan derlenen anketlerin ve istatistikî çalışmaların sonuçları aşağıda sunulmuştur:
a. 17 Mayıs 1995 tarihinde Japon halkının görüşüne yönelik yapılan ankette; o dönemki Murayama Hükümeti’nin oylarında, Mart ayında yapılan ankete göre %4,6 düşüş olduğu saptanmıştır. Buna karşılık hükümeti onaylamayanların oranı %4,2 artarak %50 gibi bir rakama ulaşmıştır ki bu, Japonya’daki Koalisyonun Haziran 1994’te kurulduğundan beriki en yüksek rakamdır.
b. Söz konusu 4.500 kişinin tamamı kendilerini gaza maruz kalmış gibi düşündükleri için psikolojik travma geçirmişlerdir.
c. Associated Press’in 1998 yılındaki raporuna göre, söz konusu grubun %50’si – aradan 3 yıl geçmiş olmasına rağmen – kendilerini hala psikolojik ve mental olarak maluliyet durumunda hissetmektedir.
ç. Japonya Milli Polis Teşkilatının 1999 yılında 1247 mağdurdan topladığı anket bilgilerine göre ; (1) Mağdurların %72’si sinirlerini yatıştırmak için uyku ilacı ya da alkol kullanmakta, (2) %57’si saldırıyı ve korkuyu tekrar yaşıyormuşçasına flashback (geriye dönüş)’ler görmekte,
d. Tokyo’daki St. Luke’s Hastanesi’nde olayla ilgili tedavi gören 610 hastadan 6 ay sonra toplanan anket bilgilerinde; %32’si korktuğunu, %29’u uyuyamadığını, %16’sı depresyon’da olduğunu, %16’sı kızgın olduğunu, bir diğer %16’sı sürekli kabuslar (büyük canavarlar ve üzerine düşen büyük kayalar) gördüğünü ve %10’u da metro sistemini kullanmaktan korktuğunu beyan etmiştir.
Tıpta ‘Post-Travmatik Stres Bozukluğu’ olarak adlandırılan anılan endişe durumunun uzun bir süre sürdüğüne ilişkin fikir birliği mevcuttur.
e. Saldırıdan sonraki gün metrodaki yolcu sayısı %30 azalmıştır. Metro yetkilileri 11,1 milyon dolar harcayarak 150 istasyona yeni güvenlik kameraları yerleştirmiştir.
Söz konusu anketlerden çıkarılacak sonuç; konvansiyonel olmayan ve toplum tarafından çok da bilinmeyen biyolojik ve kimyasal silahların kullanılmasının toplum üzerindeki psikolojik etkisinin ağır ve uzun süreli olacağı ve bunun panik duygusunun hızla yayılmasına sebep olacağıdır. Böylelikle yerel otoritelerin kapasitelerinin tükendiğini görmek ve hükümete karşı olan güveni sarsmak, bu tür silahları kullanma eğiliminde olan teröristler açısından çok daha cezbedici olarak algılanacaktır.
Yararlanılan Kaynak
İlker Kiremitçi, Küresel Boyutta Biyolojik Terörizm (Biyo-Terör) Tehdidi Ve Türkiye’de Biyo-terör Güvenliğine Yönelik Savunma Sistemi
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, İlker Kiremitçi’ye aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Etiketler

Ömer Burak Karatay

Uzun zamandır bildiklerini siz değerli kullanıcılarımıza aktarmaktan mutluluk duyan, araştırıp öğrendikçe bu siteye yazıp diğer insanların da bilgilenmelerini sağlamaktan zevk alan bir yönetici ve yazar. Ekonomi alanındaki gelişmeler / bilgilendirici metinler için www.ekodemi.com'a davetlisiniz. Bizlere her türlü fikir, istek ve şikayetlerinizi admin@kenandabirkuyu.com üzerinden; markalarınızı değerlendirmek ve binlerce tekil kullanıcıya reklamınızı yapmak için reklam@kenandabirkuyu.com adreslerinden benimle iletişime geçebilirsiniz.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu