Kategori arşivi: Biyografi

Sezai Karakoç’un Hayatı Ve Edebi Kişiliği

Hayatı

1933 yılında Diyarbakır’ın Ergani ilçesinde dünyaya gelen Sezai Karakoç ilkokul öğrenimini burada bitirir ve sonrasında ortaokul öğrenimini Maraş’ta sürdürür. Maraş’ta ortaokuldan mezun olduktan sonra lise eğitimi için Gaziantep’e giden şair lise öğrenimini burada tamamlar. Sezai Karakoç ortaokul ve lise eğitimini parasız yatılı olarak sürdürür. 1950 yılında ilk sanat ürünlerini vereceği Ankara Siyasal Bilgiler fakültesine kayıt yaptırır. 1957 yılında annesini, 1963 yılında babasını kaybeden Sezai Karakoç 1965 yılında daha sonra kısa süreliğine de olsa kısa süre yapacağı, resmi görevi olan vergi kontrolörlüğünden ayrılır. Türkiye Yazarlar Birliği tarafından 1983’te yılın hikâyecisi, 1988’te yılın üstün başarılı şahsiyeti seçilen Sezai Karakoç 2006 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından “Kültür ve Sanat Büyük Ödülü”ne ve 2011 yılında “Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü”ne layık görülmüş ancak sanatçı bu iki ödülü de almaya gitmemiştir.

Sezai Karakoç’un hayatının bazı dönemleri edebi şahsiyetinin oluşmasında etkili olmuştur. Sezai Karakoç çocukluk yıllarını, bu yıllarda en yaygın iletişim aracı olan radyodan İkinci Dünya savaşı haberlerini dinleyerek geçirir. Bu yıllar iç karartıcı hadiselerin yaşandığı ve savaşın etkisiyle insanların kıtlık, yokluk, açlık ile içli dışlı olduğu yıllardır. Kahramanmaraş’taki ortaokul yıllarında sonradan çalışacağı Büyük Doğu dergisiyle tanışır, mesnevi gibi klasik eserleri okumaya başlar ve öğretmenlerinin övgüsünü alır. Şair hatıralarında Kahramanmaraş’ın kendi ruh dünyasına etki ettiğini belirtir.

1948 yılından itibaren Gaziantep’te devam ettiği lise öğrenimi esnasında değişik edebiyat dergilerini takip eder ve ilk yazısını bir yerel dernek dergisinde yayımlar. 1950 yılında lise son sınıftayken Büyük Doğu dergisinde ilk şiiri yayımlanır. “Rüzgar” şiirini Hisar dergisinde yayımladıktan sonra üniversite ikinci sınıfta “Mona Rosa” adlı meşhur şiirini bölümler halinde yazar ve dergilerde yayımlar.

Şair lise yıllarında bile şiir çevirisi yapacak kadar iyi olan Fransızcasını üniversite yıllarında geliştirir.

Fransızca eserleri kaynaklarından okuyacak kadar Fransızcaya hâkim olur. 1954 yılında Mehmet Şevket Eygi ile Yeni Ay dergisini çıkaran Sezai Karakoç, şiirlerini İstanbul ve Hisar dergilerinde yayımlar. Bu yıllardan itibaren zaman zaman Necip Fazıl’ın Büyük Doğu dergisinde çalışır. Şair bazı dostlarının da şiirlerini yayımladığı Şiir Sanatı dergisini 1955 yılında yayımlar. Sezai Karakoç yine bu yılda bazı şiirlerini İstanbul ve Hamle dergilerinde yayımlar. Sezai Karakoç 1956 yılında kültür-sanat sayfasını yönettiği Büyük Doğu dergisinde sonraları “Edebiyat Yazıları-I” adıyla kitaplaşacak yazılarını ve birkaç şiirini yayımlar.

1957-1960 arası yıllarda şiirlerini İkinci Yeni için önemli bir buluşma noktası olan Pazar Postası’nda yayımlayan şair, bazı şiirlerini de Türk Yurdu ve Büyük Doğu dergilerinde yayımlar. İlk şiir kitabı “Körfez” Kül Yayınlarından 1960 yılında çıkar. Nisan 1960 ilk sayısını yayımladığı Diriliş dergisini Sezai Karakoç; değişik sürelerle ve sayılarla yedi farklı yayın zaman diliminde yayımlamaya devam eder ve Diriliş’in yedinci dönem olan son döneminin sayısı 5 Şubat 1992’de çıkar ve bu tarihte yayın hayatını tamamlar.

Bu dönemde Karakoç Doğu ve Batı’dan bazı eserleri ilk kez Türkçeye kazandıran kişi olmuştur.

1967’de “Hızırla Kırk Saat” ve “Taha’nın Kitabı”, 1968‟de “Sesler” adlı şiir kitapları okurla buluşur. 1969’da altıncı şiir kitabı “Gül Muştusu” çıkar. 1975 yılında “Zamana Adanmış Sözler” adlı şiir kitabı yayımlanır. 1977 de “Leyla ile Mecnun”, “Ayinler/Çeşmeler” adlı şiir kitapları basılır. “Leyla ile Mecnun”un tamamı 1980’de yayımlanır. 1982’de Türkiye Yazarlar Birliği tarafından “Hikayeler II-Portreler” adlı eserinden dolayı “Yılın Hikâyecisi” ödülüne layık görülür. 1987’de “Ateş Dansı” Diriliş Yayınları tarafından basılır. 1988 yılında “Alınyazısı Saati” isimli şiir kitabı yayımlanır. Türkiye Yazarlar Birliği tarafından 1988 yılında “Yılın Üstün Başarılı Kültür Adamı” seçilen Sezai Karakoç Üstün Hizmet Ödülünü alır.

Sezai Karakoç’un Edebi Kişiliği

Diriliş, özünde İslam ve insan faktörü bulunan inanç ile düşünceyi yeniden yapılandırmayı hedefleyen hakikat akımıdır. Yeniden doğuş demek olan diriliş, öze dönmek, aslını bulmaktır. Sezai Karakoç’un fikir dünyası ve yaşam şekli bu kavramın temelini oluşturur. O, insanlık tarihinin dönüm noktalarında meydana gelen dirilişin, gelecekte yine gerçekleşeceğini belirtir. “Ona göre, tarih içerisinde var olmuş bir çok medeniyet biçimi ve iddiası, esas olan medeniyeti arama yolunda bir cehddir. ‘Çok yönlü bir olgu’ olan medeniyetin ilerlediği dönemler olduğu gibi gerilediği dönemler de olabilir ama esas olan ‘tek medeniyet’ ortadan kaybolmaz. İşte bu medeniyetin ortadan kaybolmayacağı düşüncesi, Karakoç’ta ‘diriliş’ fikrinin de esasını teşkil eder.”

Sezai Karakoç’un edebi kişiliği diriliş düşüncesi etrafında şekillenir. Bu fikrin gerçekleşebilmesi için aydınların topluma öncülük etmesi gerektiğini ifade eder: Diriliş, insanlığın sılasıdır. “Hakikatiyle, sanatıyla, ahlakıyla yeniden buluşması yani Tanrı’yla bir daha ayrılmamacasına buluşması. Tanrı yoluna bir daha kaymamacasına ayak basması demektir”. O, dirilişin sanat, tarih, toplum, kültür, edebiyat, inanç, düşünce gibi pek çok alanda gerçekleşmesini hedefler.

Diriliş, İslamiyet’te yer alan ölümden sonra dirilme inancına da işaret eder.

Bireyin özüne dönme, geleneksel değerlerini ve inançlarını canlandırma, yeniden düşünme tezlerini savunur. İslam’ın sadece inanç, ibadet ve ahlaktan ibaret olmadığını belirten sanatkâr için önemli olan, dinin tüm yönleriyle ele alınacağı İslam medeniyeti fikridir. Bu nedenle dirilişin temelinde İslam metafiziği etkilidir. Felsefi bir terim olarak doğan ve yaygınlaşan metafizik, varlığı temel alan fizikötesi sebepleri irdeleyen disiplindir. Sezai Karakoç için metafizik İslam çerçevesinde oluşur: “Bizim metafiziğimiz; Tanrı ve ahiret inançlarıyla şahdamarında gürül gürül canlı, kanlı bir kan akan bir metafiziktir, İslam uygarlığının temel ilkesi olan mutlaklık âleminin bu dünya penceresinden görülen manzarasıdır. Bu dünya, aslında o dünya metnine bir çıkma, bir dipnottur”.

Onun metafizik fikrinde inanç, toplum ve medeniyet iç içedir. Sezai Karakoç şiir anlayışı itibariyle İkinci Yeni akımına dâhil edilir. İmgelerle örülü şiir dilini doğru yorumlayabilmek için arka planın iyi bilinmesi gerekir. Diriliş düşüncesi etrafında şekillenen, soyutlamalara dayanıp çağrışımlar üzerinden ilerleyen şiirlerinde estetik yapı ve metafizik unsurlar baskındır. Ele aldığı konuların tamamını bir uygarlık perspektifi içerisine yerleştirdiği sanat anlayışı, mutlak hakikat kavramı etrafında odaklanır. Bu bağlamda metafizik eğilim onun sanat görüşünün eksenini oluşturmaktadır.

Sanatçının düşünce dünyasını şekillendiren en önemli yapı taşlarından olan metafizik, onun için inançla çevrili hem bu dünyanın hem de öteki dünyanın bütün olarak ele alındığı bir anlayıştır.

Hikâye ve düz yazılarında üslup ve konu bakımından özgün duruş sergileyen, edebi türlerin metafizik temeller üzerine oturması gerektiğini belirten Sezai Karakoç’a göre hayatın derinliklerine inmeyen sanat uzun ömürlü olamayacaktır. Düşüncelerin açıkça ifade edilmesi bakımından nesir; bu bağlamda da hikâyeleri onun diriliş düşüncesi etrafında şekillenen fikir dünyasını yansıtır. Metafizik unsurlarla örülü hikâyeleri felsefi izler ve derin anlamlar taşır.

Hikâyeleri, düşünce yazıları, denemeleri, incelemeleri, piyesleri ile mesajını ileten fikir adamı Sezai Karakoç, özgün ve ileriye dönük düşünce yapısını sistem haline getirirken, düşünce ve inançla gelişecek diriliş fikrinin sanat ve edebiyatla harmanlanması gerektiğini belirtir. Ona göre; “sanat ve edebiyat her şartta öncelikle kendi özüne uygun davranmalı, herhangi bir dinin, ideolojinin, öğretinin telkin vasıtasına dönüşmemelidir”.

Sezai Karakoç’un Edebiyata Olan Bakışı

Edebiyat, farklı türlerde ürettiği eserler yoluyla, Karakoç için hem düşüncelerini ürettiği, yansıttığı, açıkladığı bir mecradır hem de bir yaşam ve hayatla, insanla temas kurma noktasıdır. “Meşhur “edebiyatsız bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir” sözünün değişik bir şekline Karakoç’ta tesadüf ederiz. Edebiyatı bilinmeyen, edebiyatıyla insanı etkilemeyen ülke, yok demektir, der”. Bu açıdan bakıldığında, edebiyat Karakoç’un dış dünya ile iletişime geçtiği ve fikir eksenini oluşturan önemli bir unsur olarak karşımıza çıkar. Karakoç, edebiyatı çok önemli bulur ve bu yüzden tüm hayatı boyunca fikir yazılarının yanında edebiyattan asla kopamamıştır.

Karakoç, medeniyet kavramının kültür kavramını da kapsayan bir kavram olduğu düşüncesindedir. Bundan dolayı onun kültür tanımlaması Ziya Gökalp’in tanımından çok farklıdır. Çünkü Gökalp, kültürün millî, medeniyetin beynelmilel olduğu kanısındadır; medeniyet bir ulus grubunun ortaya çıkardığı ortak eserlerdir. Halbuki Karakoç, her medeniyetlerin her birine bir kültürün tekabül ettiğini iddia etmektedir. Karakoç, eğer İslâm medeniyetinden söz ediliyorsa, bir de İslâm kültüründen söz edilmesinin kaçınılmaz olduğu düşüncesindedir. Kültür ve düşünce üretimi, düşüncelerin sanatsal yol vasıtasıyla insanların duygularına ve bakış açılarına etki etmesi gibi özellikleri ile edebiyat vazgeçilmezdir.

Kimlik kavramı, benlik duygusu ve kültürel bir topluluk oluşturmanın ana unsurlarını sağladığını düşündüğü edebiyat, Karakoç için toplumun en önemli iletişim araçlarından birisidir. Uzun süre edebiyatı ihmal etmiş olan halklar, günden güne silinerek unutulurlar.

Yahudiler, ulusal benliklerini binlerce yıllık süreçte, edebî metinler ve katkılarla büyüterek Tevrat’ın kalıntıları ile korumuşlardır. Karakoç’a göre, her medeniyetin oluşumunda ona paralel olarak gelişme gösteren bir edebiyat damarı da bulunmaktadır. O, bir toplumun tarihinin, biraz da şairlerinin hatiplerinin, tarihçilerinin ve musikişinaslarının tarihi anlamına geldiği düşüncesindedir. Her milletin kendi değerlerini, inançlarını koruyup geliştirdiği edebi bir mirası vardır. Aynı zamanda, her döneme damgasını vuran ve toplumu kendisi yapan önemli edebi kişiler mevcuttur. Bu kişilerin ve eserlerinin varlığı, Karakoç’a göre, kültürel ve milli değerlerin yaşatılması ve sürdürülmesi için hayati öneme sahiptir.

Karakoç, ideolojisini, inancını, görüşlerini ve estetik değerlerini edebiyat yoluyla aktarır. O, her şeyde olduğu üzere edebiyatın içeriğinin de hakikatten nasibine düşeni almasının gerekli olduğuna inanmaktadır. Karakoç’a göre, bir eserin değerli olmasını sağlayan; edebiyatın gücünün yanında hakikatin özünü taşıması, insanın kalbi ile yakın ilgi içinde olması, sosyal ve tarihsel karakterleri, farklılık taşıması, fazlalık ve eksikliği olmaması gibi özelliklerdir. Onun düşünce dünyası, eserlerine bakılmaksızın tümü ile anlaşılamaz. Bu yüzden de her bir eserini okurken, simgeler, sembollerle örülen ve düşünceyi kimi zaman dolaylı kimi zaman ise doğrudan biçimde yansıttığı fikirlerinin izini sürmek gerekir.

Edebiyata, sanata, inanca ve estetik bağlamda edebiyat yoluyla kültürün ve milli özün korunmasına bu kadar değer veren Karakoç’un edebiyatın toplum tarafından algılanma biçimlerine ve değersizleştirilmesine, önemsizleştirilmesine yönelik büyük eleştiriler getirir.

Karakoç, yaşadığımız çağda, geçmişte değerli görülen şairlerin ve yazarların unutulduklarını, edebiyatımızın solgun ve kansız hale geldiğini, geçmiş dönemdeki hayat perspektifinin izinin bile kaybolduğunu ifade etmektedir. Karakoç, sözü edilen durumu şöyle ifade etmektedir: “Edebiyat alanına bakıyorum, insan, bu edebiyatın, bu toprakların edebiyatı olduğuna ne yapsa kendini inandıramaz” Eleştirilerinin ilki edebiyata önem verilmemesi ve önemli birçok eserin, yazarın, şairin artık hatırlanmamasıdır. İkinci eleştirisi ise edebiyatın içerik olarak hakikatten ayrılmış olmasıdır. Diğer bir eleştiri noktası ise yakın dönemde üretilen edebi eserlerin taklitçi bir biçimde özellikle batıya özenti gibi yazılmasıdır.

Sezai Karakoç’un Şiir ve Şairliğe Olan Bakışı

Şiir hem yazımı, hem okunması, sesletilmesi hem de özlü bir biçimde sınırlı sözcükle çok geniş bir anlam ve duygu dünyası yaratabilmesi gibi özellikleri açısından edebiyatın en önemli yapı taşlarındandır. Öte yandan şair açısından düşüncelerin ve duyguların ortaya konulması açısından da şairin ruh ve düşünce dünyasının da önemli bir yansımasıdır. Karakoç’un şiir anlayışı, sanat düşüncesine benzer bir şekilde, genel dünya görüşünün şiire aktarılmasıdır. O bu durumu; kendi şiirini, hürriyet, aşk, yaşam ve ölüm gibi varlığın dinamitlendiği noktalarda yer alan trajik espriyi, absürde ve irrasyonele bulanmış mutlak olana zapt etmek olarak ifade etmektedir. Buna göre, başlangıç noktası sanat planı içinde görünüş olarak çok yakın, neredeyse aynı kaynaktan çıktığı arkadaş çevresinin şiirlerinde uzak bir şiir oluşturmakta olduğu kanısındadır. Ses ve biçim, imajlar ve motiflerde, başlangıç döneminde yakınlık içinde olduğu şair arkadaşlarından, günden güne, o sesi fırlatan ve o biçimi dolduran varoluşu idrak etmekten kaynaklanan farktan do0layı ayrıldığını ifade etmiştir.

Şiirinin biçimsel boyutu açısından birçok şairle ortak bir geçmişe, düşünceye sahip olmasına rağmen, zamanla onlardan içerik açısından bir kopuş yaşar.

Bu kopuşun düşünsel temelleri hakikat kavramının ne olduğu ve bunun şiirsel estetik yoluyla nasıl sunulması gerektiği ile ilgilidir. Varlık, varlığın anlamı, insan gerçeği, mutlak hakikat, inanç, dünyasal varlık alanı ve fizikötesi algı gibi birçok konu onun şiirinin içeriğini oluşturur. Hem bireyin ruh dünyasını işler hem de insanlığın ve bulunduğu coğrafyada yaşayan öz insanının genel durumunun çözümlemesini şiirine taşır.

Metafizik düşünce dünyasını şiir anlayışı içinde ortaya koyan Karakoç, istese de istemese de şiirin Tanrı’ya doğru olduğunu ileri sürmektedir. Ona göre şiirin ruh pencereleri, Allah’a açıldıkça şiir olacaktır. Ona göre şiir, kaçınılmaz olarak insanın varlığının anlamlandırılması ile bağlantılıdır. Şiir, ona göre, toplumsal ve insani özdeki değişimin ana unsurlarından birisidir. Şair ise toplumun dönüştürücü gücü, varlık sancılarının hafifleticisi, toplumun rehberi, mutlak hakikatin arayıcısı ve nesnenin iç gerçekliğinin kâşifidir.

Bir Siyasi Kimlik Olarak Sezai Karakoç

Türk edebiyat ve düşünce dünyasının önde gelen isimlerinden Sezai Karakoç’un, daha özel bir sınıflandırma ve değerlendirme yapıldığında Cumhuriyet Dönemi Türk Düşünce tarihinin en seçkin simalarından biri olduğu anlaşılacaktır. Ancak Karakoç’u, diğer tüm siyasal düşünce akımlarından ayrı tutarak Türk İslam Düşüncesi çerçevesinde ele almanın kabul edilebilirliği, doğruluğu ve gerekliliği, kendisinin bireysel fikir dünyasında bariz İslami bir yaklaşımla Türkiye için biline yerli ve milli hassasiyetlerini ortaya koymuş olmasından kaynaklanmaktadır.

Karakoç, kendisiyle birçok bakımdan aynı düzlemde oldukları düşünülen ve kendilerini İslamî hassasiyetlerinin yanı sıra Türk milliyetçisi olarak da niteleyen önemli şair ve düşünürler Necip Fazıl Kısakürek ile İsmet Özel’den farklı olarak kendisi için “Türk milliyetçisi” tanımını kullanmayan ve doğal olarak milliyetçi isimler içinde kabul edilmeyen bir isimdir. Ancak bu durum; onun İslamî dünya görüşü yanında yoğun bir milli hassasiyet, Türkiye kaygısı, vatan, ülke ve millet algısı, devlet ve tarih bilinci, milliyetçi-İslami bir ifade zenginliyle yine milliyetçi-İslami bir kültüre sahip olması bakımından onun sözü edilen isimlerin yaklaşımlarına benzeyen bir irade ve yönelimin izlerini taşımasına engel değildir.

Karakoç’un en başa Türkiye’yi koyan siyasal düşüncesi ile yaklaşıldığında hakkıyla kıvranılması mümkün ve çözülebilecek nitelikteki ve neredeyse üç yüzyıldır devam eden bireysel ve toplumsal sorunlarının farkında olan siyasal düşüncesi, Türkiye ile kendisi arasında kurduğu ilgide; var olmasını ancak Türkiye’nin var olmasıyla açıkladığı hemen fark edilmektedir. Bu konudaki ifadeleri de oldukça açıktır: “Ben de bu memleketin bir çocuğu olarak kendimi onunla özdeşleştirmişsem, kendimi ondan ayrı saymıyorsam, onun ekmeğini yemiş ve onun sayesinde eğer birisim kazanmışsam; onun sayesinde şu anda durduğum yerde duran bir kişi olarak sorumluyum elbet, bir görevle yükümlüyüm. Bu görevimi kırk yıldan beri elimden geldiğince yerine getirmeğe çalışıyorum.”

Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla İslâm medeniyetinin de çöktüğünü iddia eden Karakoç, tarih boyunca birçok hata yapıldığını, yeni Cumhuriyeti’nin de kültüründen ve tarihsel bağından ve koparılmak suretiyle kurulduğunu, bundan dolayı Osmanlı Devleti’nin yıllarında ortaya çıkan sorunların günden güne büyüdüğünü, çağımıza geldiğini vurgulamaktadır.

Karakoç, Cumhuriyet’in geçmiş kültürle ve tarihle bağlarını yeniden kurmadan sözü edilen sorunların çözülmesinin mümkün olamayacağını ifade etmektedir. O, bu konunun kısa vadede çözülemeyeceğini düşünmektedir. Ama bu sorun tamamen de çözümsüz değildir: Çözümü “DİRİLİŞ NESLİ” gerçekleştirecektir.

Sezai Karakoç, İslâm medeniyetinin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ve sömürü düzeninden ve gizli kölelikten kurtulması, ancak tarihsel köklerine dönmesiyle mümkün olacaktır. Kolay olmayacak bu süreç, Diriliş’in gerçekleşmesiyle tamamlanacaktır. Düşünce dünyasını İslâm anlayışında şekillendiren Karakoç’un hayalindeki diriliş nesli, İslâmi ilkelerle yetişmiş, toplumsal aklı meydana getiren hâkim, savcı, doktor, tiyatrocu, siyasetçi, ilahiyatçı, iktisatçı, sinemacılardır. Sözü edilen aydınlar hiçbir baskının etkisinde kalmadan aydınlar tarafından oluşturulan bir partide düşüncelerini ortaya koymak tartışmak suretiyle çözüm yolları bulabileceklerdir. Diriliş aydını, ülkenin sorunlarıyla ilgilenmekle yetinmez; İslâm medeniyetinin sorunlarını diğer İslâm medeniyetlerine mensup aydınlarla da görüşüp tartışır, çözüm önerileri sunar. Bu bağlamda İslâm para birimi, İslâm Ortak Pazarı tesis edilmesi, İslâm medeniyeti içinde yer alan toplumları huzura ve barışa kavuşturacağı gibi dünya barışının da teminatı olarak öne çıkacaktır.

1970’e kadar Türkiye’de aydınlar, özellikle dergiler çevresinde toplanarak yoğunluk kazanan kapsamı geniş bir kültür faaliyeti içinde yer almışlardır.

Necip Fazıl’ın Büyük Doğu, Nurettin Topçu’nun Hareket ve Sezai Karakoç’un Diriliş adlı dergileri, İslami yayın dünyasının aydınları tarafından temsil edilen en dikkat çekici örnekleri arasındadır. Batı düşüncesi, kültürü ve medeniyetine karşı kompleks içinde olan yaklaşımlardan sıyrılarak onu mahkum ederek vahim hatalarını ortaya koyan ve İslam düşünce ve kültürünün bir medeniyet perspektifiyle ortaya koymayı amaçlayan aydınların, komünizme ve sola karşı olmaları, İslamcılık düşüncesinin Türk sağıyla kesişmesinin zemininin hazırlamıştır. Çok büyük bir tehlike olduğu kabul edilen komünizmle mücadele etme, Kısakürek, Karakoç ve Topçu’nun sık sık üzerinde durdukları bir konu olmuştur. Bunun yanında sözü edilen aydınlar arasında da göz ardı edilemeyecek çapta metodolojik ve düşünsel farklılıklar bulunmaktadır.

Sezai Karakoç, siyasal düşüncesi bakımından entelektüel İslamcı kategorisine alınması mümkün bir isimdir.

Onun düşüncelerini ortaya koyan Diriliş dergisi, Büyük Doğu dergisinden sonra XX. Yüzyılın İslami kimlikli, çizgisini korumuş önemli bir “örnek” olarak kabul edilmektedir. Sezai Karakoç’un en çok ele aldığı medeniyet kavramı ve bu bağlamda sık sık değindiği diğer kavramlar olan devlet, iktisat Ortadoğu, Batı gibi kavramlar, İslamcı aydınların derinlikli ve kapsamlı bir yaklaşıma dayalı bir düşünceyi esas almalarının zorunlu olduğunu ortaya koymuştur.

Sezai Karakoç, kurduğu Diriliş Partisi aracılığıyla Türk siyaset sahnesinden boy göstermiştir. Diriliş Partisi her ne kadar seçimlere katılamamış ve bir süre sonra ömrünü tamamlayıp kapanmış olsa bile üzerinde durduğu konulara getirdiği çözüm önerileri ile siyaset arenasında dikkat çekici bir unsur olmayı başarmıştır. Karakoç 26 Mart 1990’da “güller açan gül ağacı” sembolüyle Diriliş Partisi’ni (DİRİ-P) kuran Karakoç, partinin yedi yıl süreyle genel başkanlığını yapmıştır. Ne var ki parti, Siyasi Partiler Kanunu gereği uyarınca Türkiye’de genelindeki illerde gerekli olana teşkilat sayısına ulaşamadığı ve üst üste iki genel seçime katılamadığı için 19 Mart 1997 tarihinde kapatılmıştır.

Ancak bu inadından vazgeçmeyen Karakoç, 7 Ağustos 2007’de, Yüce Diriliş Partisi’ni (Yüce DİRİ-P) kurmuştur.

Bu yeni partinin ambleminde “dolunay, yol, güller açmış gül ağacı” bulunmaktadır. Karakoç, halen Yüce Diriliş Partisi’nin genel başkanlığını yürütmekte ve 2007’nin ilk Nisan aylarından bu yana her cumartesi, Yüce Diriliş Partisi’nin İstanbul İl Başkanlığı’nda gündemler ilgili değerlendirmelerde bulunmaktadır. Sezai Karakoç, önce Diriliş Partisi, daha sonra da Yüce Diriliş Partisi aracılığıyla, vatandaşa bir şablonla çizilerek sunulan siyaset anlayışına yalnız başına itiraz ediyor; kendi siyaset anlayışını ve düşüncesini kurmak için çalışmaktadır. Sezai Karakoç, 1990 yılında kurduğu Diriliş Partisi’ni, hayatı boyunca gazete, dergi ve kitaplarıyla anlatmak için çalıştığı dünyaya bakışını, topluma anlatmak, topluma hiçbir aracıya muhtaç olmadan ulaşmak ve imkan bulursa aydınlara yeni bir moyivasyon sağlamak suretiyle bir hamle yapmalarını sağlayarak ülke yönetimine dahil etmek için için kurduğunu ifade ediyordu:

“Elli yıldan beri şahsen ve yayın yoluyla ve daha sonra kurduğumuz parti faaliyeti içinde yaptığımız konuşmalarla ortaya koyduğumuz düşünceler ve çareler dışında ülkemizin ve milletimizin ve ondan ayrı olmayan İslam ülkesi ve milletinin geleceğinin sağlık ve güvenlik altına alınması için diğer çevrelerce ne yazık ki dişe dokunur bir düşünce ve öneri sunulmadığı ortadadır. Bu yüzden yılmadan ve usanmadan yolumuza devam edeceğiz. Düşüncelerimizi milletimize anlatmayı sürdüreceğiz. Umuyoruz ki bu içten gelen düşünceler ve faaliyetler, günü gelince hızla meyvesini verecek. Zaman hızlanarak geçmiş zaman kayıpları telafi edilecek ve milletimizin yeniden doğuşu, dirilişi, ayağa kalkışı ile, yeni bir çağ açışı gerçekleşecektir. Milletimiz için tek hayat seçeneği budur”.

Karakoç, “Biz düşünce için düşünce üretmiyoruz; düşüncelerimiz toplumun sağlığı içindir ve tabii, bir gün, mutlaka uygulanmalıdır”  sözleriyle uygulama alanında yer bulamayan düşüncelerin işe yaramaz ve ölü olduğunu vurgulamıştır.

“Düşünceler uygulanmadığı zaman durgun suyun uğradığı âkıbete uğrarlar; bataklıklar oluşur ve sinekler ürer. Düşünce de akan bir su gibi, toplumun ruhunda ve davranışlarında yeni arayışlar bulursa canlılığını koruyacaktır. O bakımdan, ben, milletimin hayat ve memat gününde, şiirimle, düşünce çalışmalarımla ve politik atılımımla aynı kişiliği sürdürdüğüm inancındayım”.

Bu tür siyasal bir çalışma içinde yer alma ve bir parti kurma nedenini bu ifadeleriyle ortaya koyan Karakoç’un düşüncelerine bakıldığında, onun nitelikli, yoğun, derin ve geniş düşünceler ile partisinin anlayışının ve faaliyetlerinin paralellik gösterdiğini görülecektir. Daima özgün düşünceleri ile dikkat çeken Karakoç’un, bir partinin başkanı olarak da aynı özgün duruşu devam ettirmektedir. Esas olarak buna inanmasa ve mevcut anlayışlar içinde yer alarak siyaset sahnesinde yer almanın bu millete bir faydası olacağına inansaydı, mevcutlar içinde bir yer bulma konusunda zorluk yaşamaz, mücadelesini bu partilerden birisine katılarak da sürdürebilirdi. Fakat Sezai Karakoç’un mücadelesi ve anlayışı hiçbir parti tarafından temsil edilmemekte, belki daha da önemlisi Karakoç kendisini böylesini parçalı bir ortamın içinde düşünememektedir.

Yüce Diriliş Partisi’nin varlık sebebi en başta, bireyin kendisini tanımak ve kendisini tanımlamak zorunluluğuna dayanmaktadır.

Ona göre Türk milletinin büyük bir milletin, İslam milletinin üyesi olduğunun bilincinde olması gerekmektedir; büyük deneyimleri olan, eşsiz bir medeniyetin milleti olduğumuz idrak etmeliyiz sözü edilen medeniyet, İslam medeniyetidir. Ona göre İslam medeniyeti; XX. Yüzyıla büyük badireleri atlatarak ve çok büyük krizleri yüzakıyla aşmayı başararak, çoğu zaman da iyice güçlenerek ulaşmıştır. Bu yüzyılın ilk döneminde ise başlangıcı 1918 yılı olan ve etkilerim günümüzde de devam eden tarihinin en büyük kriziyle karşılaşmıştır.

Yüce Diriliş Partisi, bu milletin tarihte uğradığı felaketten hareket ederek, o zamandan bu yana yapılan yanlışlıklar ayıklanarak, İslam ülkelerinin rejimleri yeni ve radikal bir sorgulamaya tabi tutularak, Türkiye’nin sorunlarının yüzeysel ve güncel sorunlarının olmadığını, 1918 yılında yıkılanın yerine kurulmuş olan devlet tarafından öngörülen sistemin sorgulanması ve yeniden değerlendirilmesi gerektiğinin farkında olarak varlığını tekrar kurma çabası içinde olmak gerektiğini ileri sürmektedir. Bu amaca ulaşmak için de yalnızca sorunları bölüm bölüm ele alarak hiçbir şey çözülemeyecek, sorunun bütün olarak düşünülmesi gerekecektir. “Örneğin: Güneydoğu Anadolu meselesi, bir güneydoğu Anadolu meselesi değildir. Esas sorun, bütün milletimizin kimlik sorunudur”.

Karakoç, medeniyetimiz tarihindeki en ağır krizleri yaşasa da, temellinin sağlam olmasından dolayı bu yenilenmeyi sağlayacak güce sahip olduğunu düşünmektedir.

O ölmedikçe, onun meydana getirdiği milletin ölmesi imkânsızdır. Sezai Karakoç’un Diriliş Partisi ya da şimdiki adıyla Yüce Diriliş Partisi, çağımızın, çatlakları sıva ve baya yaparak kapatıp işi halledeceğini düşünen yöneticilerin tam da aksine, yıkılma sürecinin temelden başladığını, bundan dolayı yenilenmenin ve dirilişin de oradan başlayacağını ortaya koymaktadır. Bundan dolayısı, “temelleri sağlamlaştırmak lazımdır. (…) Sıva en sonra; süs en sonra. En önce, temelleri güçlendirmeli, duvarları sağlamlaştırmalı”.

İnsanımıza değerlerimizden uzaklaştığımız, onları bıraktığımız ölçüde ilerlediğimiz, modernleştiğimiz öğretildi. Bundan dolayı kazandığımızı düşündüğümüz her şey, aslında kaybettiklerimizdir. Dışarıdan içeriye giren her şey ve her türlü etki, içerde kendi öz değerlerimizden hareketle yenilenme bütün yollarının kapatmıştır. Yüce Diriliş Partisi’nin faaliyetlerinin amacı, sözü edilen kanalları yeniden açmaktır. Türkiye’nin normalleşmesi, ancak bu anlayışın önünün açılmasıyla mümkün olacaktır.

Kaynak

Merve Ekim, Sezai Karakoç’un Batı Uygarlığı Algısı

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Merve Ekim’e aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Emanuel Karasu: Hayatı, Faaliyetleri Ve Hakkında Söylenenler

Emanuel Karasu Kimdir ?

Emanuel Karasu’nun doğum tarihi hakkındaki bilgiler net değildir. EJd’ye göre, Emanuel Karasu, 1862 yılında Selânik’te doğmuştur. Edhem Eldem ise, EJd’de verilen 1862 yılının doğru olamayacağı yönünde, bazı belgelere ulaşmıştır. Eldem, bu konudaki bilgileri Karasu’nun 1921 ve 1926 tarihli pasaportlarına dayandırmaktadır. Edhem Eldem, Karasu’ya, 1921 yılında, İtalya tarafından verilen pasaportun, Roni Margulies’da bulunduğunu dile getirmiştir.
Edhem Eldem, Karasu’nun 1926’da tekrar bir pasaport talebinde bulunduğunu, bunun üzerine, İstanbul’daki İtalyan Konsolosluğu tarafından bir pasaport verildiğini belirtmiştir. Edhem Eldem, 15 Eylül 1926 tarihli pasaportun, önceki pasaportun bilgilerini teyit etmekle birlikte, bazı yeni bilgiler de içerdiğini belirtmektedir. Buna göre, Eldem, bir yıllık müddeti bittikten sonra, 5 Eylül 1927 tarihinde aynı makam tarafından bir yıllığına uzatılan bu pasaportta Karasu’nun doğum tarihinin kesin bir şekilde 1863 olarak yazıldığını bildirmektedir. Yine Edhem Eldem, EJd’nin verdiği 1862 tarihinin 1863 olarak düzeltilmesi gerektiğini söylemiştir. Şu anda elimizde başka bir bilgi olmadığına göre bu bilginin doğru kabul edilmesinde bir mahzur yoktur.

Emanuel Karasu’nun Eşi, Ailesi Ve Çocukları

Emanuel Karasu’nun ailesinin 1492‘de İspanya’dan sürülmüş ve Sultan II. Bayezid’in (1481-1512) izniyle Selânik’e yerleşmiş Sefarad Yahudileri’nden olduğu belirtilmektedir. “Karasu’nun da mensubu olduğu dünya Yahudileri’nin onda birlik bölümünü teşkil eden Sefaradlar, Türkiye Yahudileri’nin çoğunluğunu oluşturmuşlardır.”
Karasu’nun anne ve babası hakkında detaylı bir bilgi yoktur. Hâriciye Nezâreti Evrâk Müdüriyeti Sefâret-i Ecnebiyye (Dışişleri Bakanlığı Yabancılar Evrâk Müdürlüğü Elçiliği) tarafından, 22 Temmuz 1920’de, yazılan bir takrîrde Emanuel Karasu’nun babasının adı İsrail olarak geçmiştir. Roni Margulies, Karasu’nun 1921 pasaportunda babasının adını, Asriel olarak okumuştur. Edhem Eldem ise, 1926 pasaportunda açık bir şekilde – ve mana teşkil edecek surette “fu Uziel”, yani müteveffa Uziel olarak gördüğünü zikretmiştir. Eldem, aynı tarihli pasaportta annesinin adının, Sunbule Assack (?) diye geçtiğini belirtmiştir.
Görülüyor ki; hem yukarıda bahsedilen takrirde hem de iki pasaportta, birbiriyle uyuşmayan bilgiler mevcuttur. Roni Margulies’tan sonra aynı konuda bir makale yazan Edhem Eldem’in yazdıkları daha güvenilir gözükmektedir. Karasu’nun ailesinin diğer fertlerine gelince, Roni Morgulies’un 1995’teki tespitine göre, Emanuel Karasu’nun torunları olarak Türkiye’de sadece üç akrabası vardır. Bu kişiler, Emanuel Karasu‘nun kızı Frida’nın bir kız çocuğu ile kız kardeşi Benuta’nın iki torunundan ibarettir. Büyük Osmanlı Arşivi (BOA)’ndeki belgelere göre, Karasu’nun evli ve çocuklarının olduğu anlaşılmaktadır.

Karasu Hakkında Bilgiler

Emanuel Karasu’nun eşi Bella Karasu hakkındaki bilgiler; Emanuel Karasu, 2 Teşrîn-i Evvel 1334 (2 Ekim 1918) tarihinde verdiği dilekçenin Selânik vilâyetinin 22 Nisan 1325’deki (7 Mayıs 1909’daki) 24 numaralı tahrîrat melfûfunda (resmî ekinde) gerek kendisinin, gerekse eşi Bella’nın, Selânik’in Karahacıoğlu Mahallesi’ne âit 101 numaralı evde oturduğu yazılıdır. Aynı belgede, Karasu’nun eşi Bella’nın Selânik doğumlu olup, babasının adının Matatya Efendi olduğu belirtilmiştir. Bella Karasu, Teşrin-i Evvel 1337/ 5 Ekim 1921’de Karasu’nun zevcesi Bella’nın terk-i tâbiiyyet istid‘âsına dâir tâbiiyyet müzekkeresinden anlaşılacağı üzere Osmanlı vatandaşlığını terk ederek İtalya vatandaşı olmuştur.
Karasu’nun erkek çocukları hakkındaki bilgiler; Hâriciye Nezareti Evrâk Müdüriyeti Sefâret-i Ecnebiyye tarafından, 22 Temmuz 1920’de, yazılan bir takrîrde Emanuel Karasu’nun oğlu Azrail, İsak ve David’dir. Edhem Eldem’in Karasu’nun ailesinden edindiği bilgilere göre, Karasu’nun altı çocuğu vardır. Karasu’nun iki pasaportunda da birbiriyle örtüşmeyen bilgilerin olduğunu belirten Eldem, 1926 tarihli pasaportta Karasu’nun Ester ve Moisé adlı iki evladının olduğunun anlaşıldığını dile getirmiştir. Eldem, aynı pasaportta fotografı da bulunan Karasu’nun Ester Carasso adlı kızının, 1909 İstanbul doğumlu olup 17 yaşında olduğunu oğlu Moisé Carasso’nun ise, 1914 İstanbul doğumlu olup 12 yaşında olduğunu yazmıştır.

Edhem Eldem’e göre, Karasu’nun 1921 tarihli pasaportunda, Nelly isminde bir kızı daha görünmektedir. Eldem, ailenin de Karasu’nun Nelly adında bir kızı olduğunu teyid ettiğini belirtmiştir. Eldem aynı makalede, Karasu’nun oğluyla ilgili verdiği bilgide, onun 1921 tarihli pasaportunda, Moisé adının geçmediğini belirtmiştir. Eldem’in bunların dışında edindiği bilgilerde üç kızı ve üç oğlu vardır. Emanuel Karasu‘nun kızı Frida, İda ve Nelly’dir. Karasu’nun oğullarının isimlerinin, David, Albert, Matteo olarak anlaşıldığını belirten Eldem’e göre, Karasu’nun iki pasaportundaki farklı bilgiler beraberinde şu soruyu akla getirmektedir:
1921 yılındaki pasaportta adı geçmeyen Moisé ismi David isminin üzerine mi yazılmıştır? Eldem, belki de Karasu’nun çocuklarının ikişer isme sahip olduğunu belirterek bu bilgiden hareketle, muhtemelen şu cevaba ulaşılacağına değinmiştir: Moisé’nin aslında David Moisé ve Ester’in de, İda, Frida veya Nelly’nin ya asıl ya da göbek isimleri olarak düşünebileceğidir. Netice itibariyle bu bilgilere dayanarak şimdilik kesin bir şey söyleyebilecek durumda değiliz.

Emanuel Karasu’nun Osmanlı Vatandaşlık Bilgileri

Emanuel Karasu, Osmanlı vatandaşı olarak bilinmektedir. Babıâli Hukuk Müşâvirliği yazısında, Karasu’nun, 2 Teşrîn-i Evvel 1324’te (15 Ekim 1908’te), Osmanlı ülkesinde doğduğunu belirttiğini yazmıştır. Babıâli Hukuk Müşâvirliği yazısına göre, Karasu’nun dedesi David Karaso, kendisini, İspanya vatandaşı olarak kaydettirmiştir. Karasu, nüfus kayıtlarında, Osmanlı ülkesinde doğmasına rağmen, ailesinin İspanya vatandaşı olmasından dolayı, yanlışlıkla İspanyol uyruklu yazıldığını belirtmiştir. Karasu, hiçbir vakit yabancı uyruk iddiasında bulunmadığını, vatandaşlıktan çıkmak gerekirse, o zaman yapılanlara uyacağını belirtmiştir. 1908 sonbaharında, (6 Teşrîn-i Sâni 1324 /19 Kasım 1908) meclis seçimlerinden hemen önce, kuşkusuz milletvekili seçilebilmeyi mümkün kılmak amacıyla, Karasu İspanyol vatandaşlığını terk edip, Osmanlı vatandaşlığına geçmiştir.
Emanuel Karasu’nun vatandaşlık hikayesi burada bitmemiştir. Karasu, yukarıda da belirtildiği üzere, hiçbir surette Osmanlı vatandaşlığına itiraz etmeyeceğini beyân etmesine rağmen, aleyhine açılmış bir takım davalardan kurtulmak için, İtalya Fevkâlâde Komiserliğinin isteği üzerine, 20 Temmuz 1921 (20 Temmuz 1337) tarihinde Meclis-i Vükelâ kararıyla resmen İtalya vatandaşlığa geçmiştir. Doğal olarak burada insanın aklına Karasu, “Hangi davalardan kurtulmak istemiştir?” sorusu gelmektedir.
Karasu’nun yargılandığı davalar, İtalya Yüksek Komiseliği’nin 24 Ağustos 1920 tarihli Osmanlı Hâriciye Vekâleti’ne yazdığı dilekçeden anlaşılmaktadır.

Söz konusu dilekçede, Karasu’nun yargılandığı davalar şöyle sıralanmıştır:

Osmanlı Ticaret Mahkemesi Odası nezdindeki, Osmanlı Ulusal Kredisi (Milli İtibar) davası.
İmparatorluk İktisat Vekâleti tarafından açılan Osmanlı Ticâret Mahkemesi 2. Odası nezdindeki dava.
Pera Sivil Mahkemesi nezdindeki, Deutsche Orient Bank tarafından açılan bir dava.
İstanbul Müracaat Mahkemesi’nin Sivil Bölümü nezdindeki, Deutsche Orient Bank tarafından açılan bir dava.
İstanbul Müracaat Mahkemesi’nin Ticâri Bölümü nezdindeki, Limanlar Şirketi tarafından açılmış bir dava.
İstanbul Müracaat Mahkemesi’nin Ticâri Bölümü nezdindeki, Hikmet Paşa’nın açtığı bir dava.
Dilekçede, yukarıda belirtilen davaların güncelleştirilerek, Karasu’nun, İtalya vatandaşı sıfatıyla, konsolosluk desteğinden istifade edebileceği düzeye getirilmesini talep ettiği bildirilmiştir. Dilekçenin devamında ise, İtalyan Yüksek Komiserliği, İmparatorluk Adalet Vekaleti’ne gerekli talimatları vererek; Karasu hakkında açılmış davaların, Osmanlı Mahkemeleri’nin, Osmanlı vatandaşı ve yabancı vatandaşları arasında yüzeye çıkan farklılıkları yargılamayı tekrar ele almaya başlayana dek askıya alınmasını rica etmiştir.

Arşivler

Hakkında açılan davalardan birine göre Karasu, zor durumdadır. 9 Ocak 1922’de İtalya Yüksek Komiserliği tarafından, Karasu’nun İtalya vatandaşı olduğu belirtilen bir yazıda, İstanbul Ceza Mahkemesi’nin onun tüm varidâtına (gelirlerine) sınırlama getirildiği belirtilmiştir. Bu yazının devamında bunun hatalı bir davranış olduğu vurgulanarak kararın Karasu’ya uygulanamayacağı ifade edilerek Karasu’nun gelirleri üzerindeki bu tedbirlerin kaldırılması da talep edilmiştir. İtalya Yüksek Komiserliği tarafından, 24 Ağustos 1921’de, İmparatorluk Hâriciye Vekâleti’ne (Osmanlı Dışişleri Bakanlığı’na) yazılan bir başka dilekçede, Karasu’nun İtalya vatandaşı olduğu belirtilerek hakkında açılan davaları, bizzat kendilerinin takip ettiği ifade edilmiştir.
İtalya Yüksek Komiserliği’nin nezdinde takip edilen bir dava ise Karasu için çok önemlidir. Karasu bu yüzden İtalya vatandaşlığına geçmiştir. Karasu, kendisine ait olan Arimetea ve Bitynia adlı gemileri G. Rossi ismindeki İtalyan Denizcilik şirketine satmak istemiştir lakin gemilerin milliyetini bildiren sertifikasının teslimi gerekmektedir. Ancak bu gemilerin komisyonunun ödenmediğinden, gereken sertifika Osmanlı Devleti tarafından verilmemiştir. Hikmet Paşa’nın bu konuyla alakalı olarak Karasu aleyhine açtığı dava, birçok belgede bahis konusudur. Çünkü Karasu’ya ait olduğu belirtilen Arimetea ve Bitynia adlı gemilerin komisyonu olan 495. 000 kron yani 15. 246 Osmanlı Lirası, Hikmet Paşa tarafından talep edilmiş; ancak Karasu bu parayı ödememiştir.
Karasu, kendisinden istenen bu komisyon tutarını, ödememek için İtalya vatandaşı olarak kabul edilmesini istemiştir. Bu durum Karasu hakkındaki belgelerde, açıkca görülmektedir. Bu cezanın ödenmesini isteyen Hikmet Paşa ise Karasu’nun Osmanlı vatandaşı olarak kabul edilmesini istemiştir. 22 Haziran 1338’de (22 Haziran 1922’de) Adliye Nâzırı tarafından yazılan bir dilekçede, Hikmet Paşa tarafından verilen dilekçeye atıfta bulunularak Hikmet Paşa’nın, Karasu’nun İtalyalı olmadığını belirttiği yazılmıştır. Uzun yazışmaların sonucunda, Hikmet Paşa’nın Karasu’dan istediği komisyon tutarı tahsil edilmiştir. 7 Safer 1341/ 16 Ocak 1913 tarihli bir belge, bunu göstermektedir. Özetle, Karasu’nun vatandaşlığı konusunda; Karasu’nu doğumunda ailesi İspanyol vatandaşıdır.

Siyasi Kariyeri

1908 sonbaharında, meclis seçimlerinden hemen önce kuşkusuz milletvekili seçilebilmeyi mümkün kılmak amacıyla, Karasu İspanyol vatandaşlığını terk edip, Osmanlı vatandaşlığına geçmiştir. İstanbul’un işgal altında olduğu ve İttihatçılığ’ın makbul olmadığı 1921 yılının Temmuz ayında, Karasu, İtalyan vatandaşlığına geçmiş ve Osmanlı vatandaşlığını terki, Hâriciye Nezâreti (Dışişleri Bakanlığı) tarafından, İtalya Fevkalade Komiserliği’nin ısrarı üzerine ve istisnâi olarak kabul edilmiştir. Emanuel Karasu’nun eşi Bella’nın da, İtalyan vatandaşlığına geçmek için, 22 Ağustos 1921 günü, Dışişleri Bakanlığı’nın Tâbiyet Müdürlüğü’ne bir dilekçe ile başvurduğu belirtilmiştir. Hukuk Müşâvirliği İstişâre Odası, bu dilekçeye cevaben yazdığı resmî yazıda, Bella Karasu’nun Osmanlı vatandaşı olarak kalmasının Hükümet’in faydası açısından bir öneminin olmadığı dile getirilmiştir.
Burada vurgulanan konu, Karasu Efendi hakkında yapılan işlemin, Karasu’nun eşi için de uygulanmasına meydan verilmemesidir. Karasu’nun, uyruk değiştirme konusundaki bilgilerden sonra, Karasu’nun hareketliliği konusuna gelince; Edhem Eldem’e göre, 1926 pasaportunun getirdiği izahat sınırlıdır. Esasen 20 sahifelik olması gereken bu pasaportun ancak 8 sahifesi (1-5,12-14) mevcut olduğundan, birçok vize ve benzeri ibarenin kayıp olduğu anlaşılmakta olup, kalan sahifelerde ise bazı bilgiler mevcuttur. Eldem, sadece bir Pire Limanı’na giriş damgasıyla İstanbul Bulgar Legasyonu tarafından verilmiş bir doğrudan geçiş vizesiyle, ona iliştirilmiş bir kağıt bulunmaktadır diye belirtmiştir.

Eldem’e göre, Karasu’nun Bulgar vizesinde şu bilgiler bulunmaktadır:

5 Şubat 1927 tarihinde verilmiş ve 45 gün içinde İstanbul’dan hareketle kullanılması gerektiği belirtilmiştir. İliştirilmiş olan kağıtta ise, Karasu’nun doğum yeri olarak Selânik, vatandaşlığı İtalyan ve ikametgâhı pasaporttan farklı olarak İstanbul verilmiş, vizenin de İtalya yönünde transit için geçerli olduğu belirtilmiştir. Dolayısıyla Karasu’nun en geç Mart 1927 sonlarında İtalya’ya yönelerek İstanbul’dan Bulgaristan yoluyla (vizeyi kullandığı takdirde, (zira herhangi bir giriş damgası mevcut değildir), İtalya’ya gittiği anlaşılmaktadır.
17 Şubat 1927 tarihli Pire limanı giriş damgasından, yolculuğunun ikinci (veya birinci) kısmının Yunanistan’da geçmiş olduğu anlaşılmaktadır. Doğrudan doğruya Pire’ye gitmek varken neden Bulgaristan üzerinden bir geçiş yolunun seçildiği (tekrar belirtelim, belki de Bulgar vizesini almış ama kullanmamıştır) merak konusu olabilir. Karasu’nun aynı yıl içinde İstanbul’a dönmüş olması gerekir; Çünkü 5 Eylül 1927 tarihindeki pasaportun uzatılışı, İstanbul Konsolosluğu tarafından verilmiştir. Bundan sonrası ise bilinememektedir. Göze çarpan tek şey şudur ki; Pasaportun 1926’daki ilk verilişindeki ‘İtalya ve dönüş’ ifadesi, uzatmada, sadece İtalya’ya dönüşmüştür. Bundan Karasu’nun kesin bir dönüşü tasarladığı düşünülebilir. Fakat Karasu’nun, 1934’ten yani ölümünden evvel İstanbul’a döndüğü kesindir. Margulies’a göre, her durumda, Emanuel Karasu, 1921-1923 yıllarında Türkiye ile İtalya arasında gidip gelmiştir ancak bu sürenin çoğunluğunu iki ülkeden hangisinde geçirdiği meçhuldür.

Emanuel Karasu ve Siyonizm

Emanuel Karasu’nun Yahudi kimliği, ömrü boyunca kendisine hatırlatılmıştır. Özellikle mebusluğu döneminde yapılan tartışmalarda hemen Yahudi deyince verilen örnek Karasu olmuştur. Örneğin, Osmanlı Mebusân Meclisi’nde vatandaşların nüfus kütüğü yasa tasarısı bilgileri tartışılırken Emanuel Karasu’nun Yahudi kimliğine dikkat çekilmiştir. Nüfus kütüğü yasa tasarısı görüşülürken aynı dönem milletvekili olan Yorgo Boşo Efendi, kişinin adı Yorgi ise Hristiyan, Ahmet veya Mehmet ise Müslüman’dır, lâkin Karasu ismi yazıldığında mutlaka Yahudi olduğunun anlaşılacağından dem vurmuştur. Burada Serfice mebusu Yorgo Boşo, Musevi yerine Yahudi deyimini kullanmıştır. Çünkü Tanzimat’la birlikte başlayan millet isimlendirilmesinde “Yahudi Milleti” tabiri resmiyet kazanmıştır.
Emanuel Karasu, bir Yahudi olması nedeniyle zaman zaman Siyonist olmakla itham edilmiştir. Karasu’nun itham edildiği Siyonizm kelimesinin kökü olan siyon kavramı, Ahd-i Atik’te, Hz. Davut tarafından fethedilip krallığın merkezi yapılan Kudüs şehri için kullanılan bir isim olup, zaman içerisinde bütün İsrail topraklarını ifade edecek şekilde genişlemiştir. Siyon kelimesine dayanan Siyonizm, Yahudi halkının tarihi yurtlarına geri dönüşlerini ifade eden ve Filistin’de bir Yahudi devleti kurmayı hedefleyen siyâsi bir harekettir. Bu konuda Osmanlı’nın Yahudi mebuslarından olan Emanuel Karasu, 3 Mayıs 1327 /16 Mayıs 1911 tarihli Meclis-i Mebusan Zabıt Cerideleri (MMZC)’ne göre, “Siyonizm’i bilmiyorum” dediği için eleştirilmiştir.

Karasu’nun 1911’de Meclis-i Mebusân’da anti-Siyonist olduğunu belirttiği bu görüşme kısaca şöyledir:

Maliye Nâzırı Cavit Bey’in yönettiği Hükümet bütçesi açık verince, Cavit Bey, borç almaktan başka bir çözüm bulamamıştır ve Almanya’dan kredi sağlamıştır. MMZC’ye göre, muhâlefetten Gümülcineli İsmail Bey ise, bu anlaşmanın Siyonizm ile ilgisi bulunduğunu iddia etmişir. MMZC’den edinilen bilgilere göre, Gümülcineli İsmail Bey’in iddiasına göre, adını açıklamadığı bir Siyonist cemiyet tarafından, Meşrutiyet’ten evvel Kudüs, Şam ve Hayfa civarında büyük paralarla arazi alınarak Avrupa’dan gelen Museviler, buraya yerleştirilmek istenilmiştir. İsmail Hakkı Bey, bu Siyonist cemiyetin amaçlarını gerçekleştirmek için de Cavit Bey’den randevu talep ettiğini, lâkin Cavit Bey’in görüşmek istemediğini dillendirmiştir. İsmail Hakkı Bey, istediklerini elde edemeyen bu Siyonist cemiyetin, amaçlarını gerçekleştirmek için bu kez de Osmanlı Hükümeti’ni borçlandırarak emellerine ulaşmak istediğini dile getirmiştir.
Aynı MMZC’den, Karasu’nun, İsmail Hakkı Bey gibi düşünmediği anlaşılmaktadır. Karasu, burada, Yahudiler’in Filistin’e yerleştirilmesini istemediğini, açıkça ifade etmiştir ve konuyla ilgili şunları söylemiştir:
“Bundan üç sene evvel bazı Museviler’in Arz-ı Filistin’de değil, bulunabilecek olan sâir yerlerde iskân edilmesi imkânını düşünmek için bir komisyon teşekkül etmişti. Zannederim ki Reis Beyefendi, sizin de hâtır-ı âlînizde olacaktır, hattâ Süleyman Elbostani Efendi de vardı. Biz bu meselede, o komisyonda olduğumuz için, bir mahzûr gördük. Mahzûru da nedir? Dedik ki, dışarıdan girecek ecnebi Yahudiler 5 sene temekkün etmedikçe, tebaa-i âliyyeden olmayı arzu etse dahi yine tebaa-i ecnebîyyeden çıkmamış olacaktır. Binaenaleyh, hiçbir vakit de bunu münasip göremeyiz. Bu cihet halledilinceye kadar ecnebî Yahudiler’in umumiyetle muhacereti kabul edilemez. Münferit suretle olabilir, bir iki kişi olabilir, fakat umumiyetle olamaz. İşte bu sureti telif edenler, Yahudi muhacirinin iskân ve kabulüne muvafakat etmeyenler biziz.”

Siyonizm Meselesi

Karasu’nun kürsüye çıkarak kendisini savunmasına sebep olan Siyonizm meselesi, aslında Almanya’dan alınacak borç konusu yüzünden tekrar gündeme gelmiştir. Orhan Koloğlu’na göre, Almanlar’dan borç para almada Siyonizm’in parmağının olduğunu düşünmek manasına gelen bu iddia, Siyonizm’in Almanlar’ın güdümünde olduğu yolundaki İngiliz tezine katılmak demektir. Bu vesile ile Karasu’nun kürsüye çıkıp Siyonizm’e karşı olduğunu açıkladığını belirtmiştir. Hatta Karasu, Siyonist aleyhtarı tedbirlere bile taraftardır. Karasu’nun anti-Siyonist olduğunu destekleyen bazı tarihçiler, Osmanlı Devleti’nde Karasu’nun da mensubu olduğu Yahudi toplumunu Yahudi yerleşimi ve yaşamı açısından incelemişlerdir. Bu tarihçilerden olan İlber Ortaylı’ya göre, Osmanlı Yahudileri, Batı’nın yayılmacı ve hasta adamının mirasını paylaşacak eğilim ve eylemlere katılmamışlardır. Ortaylı, 1912’deki Edirne işgali sırasında, Baş Haham Haim Becerano’nun, “Şehri, Bulgar işgalcilerden uzak tuttuğunu” ifade etmiştir.
İlber Ortaylı, II. Meşrutiyet hareketinde Osmanlı Musevileri’nin çok etkin siyasetçilerinden olmayan Avram Galante, Nesim Mazliyah, Haim Nahum ve Emanuel Karasu gibi, sayısız entelektüelin aktif katılımının göze çarptığını dile getirmiştir. İmparatorluğun bütünlüğü için Yahudiler’in önemli olduğunu ifade edilmiştir. Bu yüzden İstanbul’daki Jacobson ve Lictheim gibi Siyonist temsilcilerin, bu liderlerin ve cemaatin Siyonizm’e uzak duruşundan kendi raporlarında yakındıkları belirtilmiştir. Karasu’nun Siyonist olduğunu savunanların kullandığı malzemelerden biri de, Karasu’nun II. Abdülhamid’den toprak talebinde bulunan heyet içinde yer almasıdır. Siyonizm ve Yahudiler’in Filistin topraklarına toplanması meselesi, II. Abdülhamid’in otuz üç yıllık iktidarı sırasında, karşı karşıya kaldığı siyâsi problemlerdendir.

Filistin toprakları Yahudi sığınmacılar tarafından en uygun yer olarak görülmüştür. II. Abdülhamid’den toprak talebi için bir heyet oluşturulmuştur.

Bu fikre destek bulmak için de Vlademir Jabotinsky ve İstanbul’daki diğer Siyonist liderlerle işbirliği yapıldığı belirtilmiştir. Karasu’nun siyonizm için çalışan Yahudi liderlerden Jabotinsky’ye destek olduğu anlatılmıştır. Karasu’nun sadece destek olmakla kalmadığı, II. Abdülhamid’den toprak talebinde bulunan heyet içinde yer aldığı da belirtilmiştir. Karasu’nun II. Abdülhamid’den toprak talebi konusunda, 1898’deki Zürih Siyonist Kongresi kararlarına göre, Filistin’de kurulacak Yahudi Yurdu için, Kudüs Sancağı’ndaki Çiftlikât-ı Hümayun’u satın almak hususunda Sultan II. Abdülhamid’e teklifte bulunanlardan olduğu, fakat Padişah’ın Karasu’nun da içinde bulunduğu heyete, bu toprakların gerek satışını, gerekse doksan dokuz seneliğine kiralanmasını reddettiği belirtilmiştir.

Yahudiler’in toprak talebinde bulunması şöyledir:

Yeni rejimle iktidara gelen İttihat ve Terakkî Cemiyeti içinde, bir yolunu bulup nüfuz sahibi olan bazı Selânikli Yahudiler’e sözü geçen Siyonistler, bu Yahudiler vasıtasıyla, henüz inkılap günlerinin heyecanı içinde olan İttihat ve Terakkî ileri gelenlerinden, Yahudiler’e Filistin’de toprak satılması iznini çıkarmanın çarelerini aramışlardır. Siyonistler’e aracı olan yerli Yahudiler’in, İttihatçılar’a başvurularında, doğal olarak, bir Yahudi yurdu kurmak gayelerini gizleyerek, sadece yersiz yurtsuz, açıkta kalmış bir takım ailelere barınma imkânı verilmesini ve bu suretle zaten boş ve bakımsız duran çorak toprakların işlenerek şenlendirilmesi ile memlekete hizmet edilmesi amacını ileri sürülmştür.
Bu ifadelerinden de anlaşılacağı üzere Emanuel Karasu ve onun gibi Yahudi olan milletvekillerinin çabaları Siyonizm’e hizmet olarak algılanmıştır. Burada üzerinde düşünülmesi gereken konu, Emanuel Karasu’nun Siyonist olduğu iddiası niye gündeme getirilmiştir? Hiç şüphesiz bunun birinci sebebi Emanuel Karasu’nun Yahudi kimliğidir. Lâkin bir insan sırf Yahudi’dir diye ona Siyonist damgası vurmak akla uygun değildir. Bu, işin en üzücü tarafıdır. Diğer tarafı ise toprak talebinde bulunanların Karasu’dan yardım talep etmeleri ve Karasu’nun da bu heyette yer alması nedeniyle Karasu’nun Siyonist olarak suçlanması, o kadar da makul bir iddia değildir. Çünkü Karasu Meclis-i Mebusân’daki konuşmasında buna karşı olduğunu açıkça beyân etmiştir. Bu iddiâ da böylece çürütülmüştür.

Unutmamak gerekir ki bu iddiâların temelinde yatan asıl sebep Emanuel Karasu’nun II. Abdülhamid’in hal’ tebliğinde bulunan heyette yer almasıdır.

Bu noktada Karasu’nun bu heyette yer almasının sebebi sorgulanabilir. Bir de Karasu’nun Selânik’te sıradan bir avukatken İTC bağlantısıyla milletvekili olması ve yıldızının parlaması bu suçlamaların gündeme gelmesine neden olmuştur. Halbuki Karasu iddiâ edildiği gibi Siyonist ya da dış güçlerin emellerine âlet olsaydı, başka yerlerde de bunu gösterirdi. Buna en güzel örnek, I. Dünya Savaşı’nın sonuna doğru, İstanbul’un Amerikan mandası altına verilmesi gündeme geldiğinde, Karasu’nun, buna karşı çıkması olarak gösterilebilir.

Fikirleri

Emanuel Karasu, İstanbul’un Amerikan mandası altına verilmesi gündeme geldiğinde, İstanbul’un Türk Yönetimi’nde kalması gerektiğini savunanlar arasındadır. Bu hususta Şalom Gazetesi’nin Diaspora Yahudileri/Cumhuriyet Dönemi adlı yazısında, I. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru, işgal altına giren İstanbul’un Amerikan mandası altına verilmesi söz konusuyken, aralarında Emanuel Karasu’nun da bulunduğu kent Yahudileri, buna karşı olduklarını ve İstanbul’un Türk Yönetimi’nde kalması gerektiğini bildirdiler diye belirtilmektedir. Şalom Gazetesi, konuyu incelemek üzere İstanbul’a gelen Amerikan heyeti azınlık temsilcileriyle görüşüldüğünü ve diğer azınlıklardan olumlu cevap aldıkları halde, Yahudi kesimin muhâlefetiyle karşılaşıldığını belirtmiştir. Şalom Gazetesi, “Muhâlif Yahudi heyetini temsil edenlerin içinde, Hahambaşı Hayim Nahum, Emanuel Karasu, Aşkenaz cemaati başkanı Reisner ve Hukuk Profesörü Mişon Ventura da bulunuyordu” diye belirtmiştir.

Emanuel Karasu’nun Mesleği

Meslek, insanın yaşamını sürdürebilmek için icra ettiği, genellikle yoğun bir eğitim ve çalışmayı gerektiren sürecin sonunda, kişilerin kazandığı ünvanın adıdır. Karasu da icra ettiği mesleklerden olan avukatlığı ile tanınmıştır. EJd’de, Emanuel Karasu’nun için Türk siyasetçilerinden olduğu, bunun dışında, Karasu’nun Selânik Üniversitesi’nde de kriminoloji (suç ve suçluyu inceleyen bilim) dersleri verdiği belirtilmiştir. Karasu’nun milletvekilliğine gelince; Büyük Osmanlı Arşivi (BOA) kayıtlarında, 1908 ve 1912 meclislerinde Selânik, 1914 meclisinde ise, İstanbul milletvekili olmak üzere, on sene milletvekilliği yapan Karasu’nun, Selânikli bir avukat olduğunu yazılmıştır.
Birden fazla mesleği bulunan Karasu’nun meslekleriyle alakalı bilgiler sınırlıdır. Margulies, Karasu’nun I. Dünya Savaşı yıllarında gıda stokları yöneticiliği yaptığını belirtmiştir. Bu bağlamda Edhem Eldem, Karasu’nun meslekleri hakkındaki bilgilerin, Karasu’nun 1921 ve 1926 tarihli pasaportlarına dayandığını belirtmiştir. Eldem’e göre, bu iki pasaportun ön sayfalarında iki önemli fark vardır: Eldem, Karasu’nun 1921’deki pasaportunda, “negoziante” (tâcir) olarak gözüktüğünü, 1926 tarihli pasaportunda ise, Karasu’nun, asıl mesleği olan avukatlığa döndüğünün anlaşıldığını dile getirmiştir.

Sorgulanması Ve Tutuklanması

Emanuel Karasu, İttihat ve Terakkî mensubu olması sebebiyle, ilk defa 1908’de tutuklanıp sorgulanmıştır. Bunun dışında Karasu’nun, 1335 (1919) yılında da tutuklandığı da bilinmektedir. Karasu’nun 1908’deki tutuklanması, II. Abdülhamid devrinde, 1919’daki tutuklanması ise, İttihat ve Terakkî’nin I. Dünya Savaşı’nı kaybetmesinin ardından olmuştur. Edhem Eldem’in bildirdiğine göre, Emanuel Karasu, 1908 yılında, II. Abdülhamid’in hal’inden evvel, Padişah’ın Emir Subayı olan Kabasakal Mehmed Paşa tarafından sorguya çekilmiştir. Eldem, Karasu’nun hayatının kritik bir dönemindeki, bu sorgulanma sahnesinin ilginç ve eğlenceli olduğunu yazmıştır. Eldem, İstanbul’a gelen Karasu’nun sorgulanmakla kalmadığını, Sakallı Mehmed Paşa’nın Karasu’yu, Sarayburnu’na götürerek, tehdit ettiğini yazmıştır. Eldem, o vakit İspanya vatandaşı olduğu belirtilen Karasu’nun, bu tehditlere hiç ehemmiyet vermediğini belirtmiştir. Eldem, Karasu’nun, Sakallı ile görüştüğünü Meşrutiyet’in ilanı günü anlattığını vurgulamıştır.
Necmettin Alkan, Karasu’nun İstanbul’a gelişine dâir çeşitli düşünceleri şöyle dile getirmiştir:
“Hikmet Bayur, bu ziyaret hakkında, Reval Görüşmesi’nin sebep olduğu endişeyle bir taraftan Rumeli’de ayaklanmanın hazırlıkları yapılırken, bir taraftan da söz konusu iki kişinin (Karasu ve Talat Bey’in) aynı amaçla İstanbul’a yollandığını ve “orada bir takım dayanaklar” arandığını ve aradıkları dayanakları elde ettiklerini belirtmiştir.”
Fakat Necmettin Alkan, Hikmet Bayur’un bahsettiği dayanakların ne olduğunu belirtmemiştir.

Karasu ve İttihat Terakki Cemiyeti

Karasu’nun ihtilalden kısa bir süre önce cemiyet adına nabız yoklamak maksadıyla İstanbul’a gelmesi, cemiyet içindeki rolünü yeterince anlattığı yönünde yorumlanmıştır. Karasu, bu ziyareti esnasınca gözetlenmiş ve II. Meşrutiyet (Temmuz Devrimi) öncesinde tutuklanmıştır. Karasu, Yıldız Sarayı’nda tutulduğunu ve oradan sağ çıkamayacağını bütün samimiyetiyle söylemiştir. Zaptiye Nezâreti’nin Talat Bey’i ve Karasu’yu izlettiğini ve üç gün süren bu seyahatte, Karasu ve Talat Bey’in ilmiyeden ve masonlardan bazılarıyla görüştüklerinin saptandığını belirtilmiştir. Sorguya alınan Emanuel Karasu’nun “takip olunan maksatla hiç ilgisi olmayan bir takım işler için geldiğini” ifade ettiği dile getirmiştir. Karasu’nun bu ziyaretinin İstanbul’daki Jön Türkler’le “yakından temasta” bulunmak için yapıldığı da yazılmıştır.
Reval Görüşmesi’nden ötürü hazırlanan bir bildirinin dağıtılması konusunu, İstanbul örgütüyle görüşmek üzere “gizli” ziyaretin gerçekleştirildiği; fakat bu ziyaretin, gizli cemiyet üyeleri arasında “şövalyece” bir davranış olarak görüldüğü ve rahatsızlığa neden olduğu da belirtilmiştir. Bütün bu kareler bir araya getirildiğinde, Emanuel Karasu ve Talat Bey’in II. Meşrutiyet’ten takrîben bir ay önce gerçekleştirdikleri gizli İstanbul ziyaretinin ve yaptıkları gizli görüşmelerin, II. Meşrutiyet’in ilânı öncesinde, İstanbul’daki genel durumun ne olduğunu anlama amacını taşıdığının düşünülebileceği de varsayımlar arasındadır. Yönetimin de bu ziyaretten fazlasıyla şüphelendiği vurgulanmıştır.

Emanuel Karasu Nasıl Öldü ?

Emanuel Karasu, Mondros Mütarekesi’nden (30 Ekim 1918’den) sonra İTC’nin birçok ileri geleni gibi, bir dönem Bekirağa Bölüğü’nde yatmıştır. Margulies’un belirttiğine göre, hemen hemen bütün kaynaklar, bundan sonra Karasu’nun İtalya’ya gittiğini yazmıştır. I. Dünya Savaşı’ndan (1918’den) sonra, Damat Ferit Paşa Hükümeti tarafından, Karasu’nun servetinin yarısına, el konulduğu belirtilmiştir. 9 Ocak 1922 tarihli bir belgede ise, İstanbul Ceza Mahkemesi’nin Karasu’nun tüm gelirlerine sınırlama getirildiği belirtilmiştir. Margulies’un Karasu’nun damadı Hayırel’den edindiği bilgiye göre, savaş sonrasında, İTC önderleri yurtdışına kaçtığında, Karasu da Büyükada’daki evinde korku içinde, her an götürülmeyi beklemiştir. Karasu, İtalya Masonluğu’yla ilişkilerini kullanarak korunmalı İtalyan vatandaşlığına geçmiş ve bunu, 20 Temmuz sene 1337/ 20 Temmuz 1921’de Osmanlı Devleti’ne onaylattırmış ve Trieste’ye çekildiği yazılmıştır.
Karasu’nun bir süre sonra, “ O zaman (1921) İtalya’ya bağlı olan Rodos’a yerleştiği, oğlu (veya oğulları) ile bir tuğla imalathanesi kurduğu ancak tuğla işinde başarılı olamayan Karasu’nun bütün parasını kaybettiği” yazılmıştır. Margulies, Karasu’nun pasaportlarından anladığına göre, en azından 1920’ler boyunca Türkiye ile İtalya arasında gidip geldiğini yazmıştır. Karasu ile aynı dönem vekillik yapan, Hüseyin Cahit’in, “Liraları milyonu geçen bu zengin adam, döndü, dolaştı, İstanbul’a geldi ve beş parasız öldü” dediğini bilmekteyiz.

Margulies’un, Karasu’nun hangi tarihte öldüğünü değil de, defnedildiği tarih olan 1 Haziran 1934’ü verdiği görülmektedir. İstanbul Arnavutköy Sefarad Mezarlığı’nda, “İkinci Meşrutiyet’in ileri simalarından İstanbul mebusu avukat Emmanuel Karasso” diye yazan kitabesinin altında yatan kişinin, mezarlık kayıtlarına göre 1 Haziran 1934 tarihinde defnedilen Emanuel Karasu olduğu belirtilmiştir. Selânik’te kendi halinde bir avukat iken siyasete atılarak yıldızı parlayan Emanuel Karasu, madden güçlenmiş, ama bu zenginliğinden dolayı çokça da eleştirilmiştir. Bu durum basındaki yazılara da yansımıştır. Hatta savaş zamanı kazandığı paralar yüzünden basın tarafından bazı yazılara konu olmuştur.

Hakkında Söylenenler

Times Gazetesi, “Karasu’nun, savaş yıllarında İstanbul’un gıda stoklarının yöneticilerinden biri olduğu sırada, çok sayıda fakir açlıktan ve hastalıklardan ölürken, Karasu’nun £ 12. 000. 000 (pound) üzerinde olduğu tahmin edilen bir servet kazanmasından dolayı eleştirildiğini” yazmıştır. Karasu’nun ise, “Servetinin tamamını dürüst yöntemlerle kazandığını” ifade ettiği aktarılmıştır. Karasu’nun uluslar arası bağlantılarının da olduğu belirtilmiştir. Dünyayı saran devrim havası esnasında, Tıpkı Jön Türkler gibi, Rus Devrimi’nde (1917) çalışan Parvus adlı bir kişinin Rusya’yı tahrip etmek için, sadece Trotsky’den (Bolşevik siyâsetçiden) yardım almadığı, Karasu ile birlikte propagandacı olarak çalıştığı aktarılmıştır. Böylece Karasu’nun silah ticâreti vasıtasıyla, Parvus’u da zengin ettiği bildirilmiştir.
Karasu edindiği servetten dolayı sevilmemiş ve bu durum vefât haberlerine de yansımıştır. Basında çıkan vefât haberlerine göre, Karasu’nun vefâtı üzüntü vesilesi olmamıştır. Karasu, sadece yabancı basında değil, Türk basınında da kötü anılmıştır. Özellikle Türk basınında Cevat Rıfat Atilhan, Karasu’nun ölüm haberini, “Bir Yahudi kodamanı geberdi” başlığı altında duyurmuştur. Atilhan, Karasu hakkında, “İttihat ve Terakkî devrinin en kötü adamı olarak lanetlenmiş roller oynamıştır” diye yazmıştır. Atilhan, yazının devamında, Karasu’nun “uluslararası vasıtalarla memlekete dâima fenalık ettiğini” eklemiştir. Atilhan, “Karasu isminin, Meşrutiyet tarihine, korkunç bir kâbus gibi girdiğiği”, “Karasu’nun vefâtıyla sahnenin bu perdesinin de kapandığını” ifade etmiştir.

Basında Yazılanlar

Cevat Rıfat Atilhan, yazılarında, Emanuel Karasu’dan en çok bahseden ve aynı zamanda nefret edenlerin başında gelmiştir. Bunun sebebi hiç şüphesiz Karasu’nun 31 Mart Vakası’nda üstlendiği roldür. Cevat Rıfat Atilhan’ın oğlu, Atilla Atilhan’ın, Zaman Gazetesi’ne verdiği bir röportaja göre, Cevat Rıfat Atilhan’ın Karasu’ya olan nefretinin oluşmasında, savaş yıllarında gördüğü olaylar etkili olmuştur. Zaman Gazetesi, Atilla Atilhan’ın, Balkan Harbi ve I. Dünya Savaşı’na katılan Cevat Rıfat Atilhan’ın Filistin cephesinde, Osmanlı’nın aleyhine, İngiltere için casusluk yapan Yahudiler’i gördüğünü ve bunun üzerine Cevat Rıfat Atilhan’ın Siyonist aleyhtarı olduğunu aktarmıştır.
Zaman Gazetesi, Atilla Atilhan’ın, bu durumun sebebini, Karasu’nun da Siyonist olduğunu düşünmesindendir diye yazmıştır. Cevat Rıfat Atilhan, Reuters ajansı tarafından verilen, Emanuel Karasu’nun ölüm haberinin, önemli bir etki yapmadığını bildirmiştir. Atilhan, haberin devamında, Karasu için; “1908 inkılâbını kendi menfaatleri için kötüye kullanan, günahsız yabancıları ve bilhassa Fransız ve İtalyan masonlarını aldatan bu Yahudi avukatı kadar hiç kimsenin itimatsızlık hissi telkin etmediği” değerlendirmesinin yapıldığını aktarmıştır.
Karasu’nun vefâtı ile ilgili Türk basınında yazılanlar incelendiğinde, sevilmeme nedeni, hiç şüphesiz ileriki sayfalarda daha detaylı anlatacağımız gibi İttihat ve Terakkî’nin faaliyetlerinde yer almasından kaynaklanmaktadır. Yabancı basındaki olumsuz havanın sebebi ise, Karasu’nun haksız kazanç elde ettiği iddiasından dolayıdır.
Yararlanılan Kaynaklar
Zeynep Uçak, Emanuel Karasu Ve Faaliyetleri
A. Şerif Aksoy, İttihat ve Terakki Cemiyeti Tarihi
Edhem Eldem, “Emanuel Karasu Biyografisine Bir Devam
Orhan Koloğlu, İslam Aleminde Masonluk
E. E. Ramsaur, Jön Türkler ve 1908 İhtilali
Stanford J. Shaw, Osmanlı İmparatorluğu’nda ve Türkiye Cumhuriyeti’nde Yahudiler
Metin Hülagü, Sultan II. Abdülhamid’in Sürgün Günleri (1908-1918) Hususi Doktoru Atıf Bey’in
Hatıratı
Ali Fethi Okyar, Üç Devirde Bir Adam
Feridun Kandemir, “Yahudiler, Filistin ve İttihat-Terakki
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Zeynep Uçak’a aittir.
*İletişim Adresimiz: kenandabirkuyu10@gmail.com

Alternatif Medya Ve Politik Mizah: Zaytung'un Kuruluş Hikayesi Ve Genel İşleyişi

Zaytung Zone
“Dürüst, Tarafsız, Ahlaksız Haber” söylemiyle mizahi habercilik pratiklerinin en çarpıcı örneklerinden birini oluşturan Zaytung, adını Almanca ’da gazete anlamına gelen “Zeitung” kelimesinden almaktadır. Türkiye merkezli bir internet sitesi www.Zaytung.com olarak faaliyetlerini sürdüren Zaytung, 9 yıllık bir geçmişe sahip olmasına rağmen gençler, sanatçılar ve siyasetçiler arasında ciddi anlamda takipçi kitlesine sahip bir mizahi haber sitesi olarak ilgiyle takip edilmektedir. Zaytung’un kuruluş hikâyesini bizzat kurucusu ve editörü olan Hakan Bilginer’den 11 Ağustos 2013 tarihinde www.Gazetevatan.com’dan muhabir Eylem Kaftan ile gerçekleştirdiği röportaj yoluyla öğrenebiliyoruz. O röportajda Bilginer, Zaytung’a ilişkin merak edilen bütün soruların cevaplarını sırasıyla şu şekilde açıklamaktadır:
“Hakan Bilginer Zaytung’un kurucusu. 3.5 sene önce (2009 yılında) sistem mühendisi olarak çalışırken çok sıkıldığı için Amerika’daki ‘onion’ sitesinden esinlenip hobi olarak kendi kendine uydurma haberler yazmaya başlamış. 3.5 yıl sonra bugün Zaytung 100 bin yazarı olan, her yıl gelirini iki katına çıkaran, sürekli kendini gündemde tutan ve pek çoğumuz için iç karartıcı gündeme karşı anti depresan etkisi yaratan bir site. Geçen hafta Zaytung 2012-2013 haberlerinden oluşan almanağını yayınladı. Şaka kültürümüzün çıtasını yükselten Zaytung’un beyni Hakan Bilginer Zaytung’un hikâyesini anlattı.
Zaytung’u kurma fikri nereden aklına geldi?
Tamamen can sıkıntısından başlamış, hiçbir iddiası olmayan, biraz vakit geçirmek için başladığım bir şey. 2009’un yazında büyük bir firmada sistem mühendisi olarak çalışıyordum.
Sabah 9 akşam 6 arası bir iş miydi?
Evet. Sabah 9, akşam 6 saatleri arasında olmasına rağmen bir sürü boş vaktim vardı. 8-9 yıldır o işi yapıyordum. Sistem düzgün işliyorsa çok bir işin kalmaz. İşim sistem mühendisliğiydi ama kariyerimin çoğunu gizli gizli bir yerlere yazı yazarak veya fotoğraf çekerek geçirdim.
Şaka yapıyorsun.
Hayır. Bayağı bir yol aldım fotoğrafçılıkta ve yazarlıkta. Vaktimin çoğu ekşi sözlüğe yazarak geçiyordu. Amerika’da the Onion var, çok severek takip ettiğim bir siteydi. Aklıma gelen bazı fikirler de oluyordu onla ilgili. Düzenli olarak takip ediyordum Onion’u ve bunun Türkçesini niye yapmayalım dedim kendime.
‘Sitenin popüler olacağına asla inanmamıştım’
Sabah 9, akşam 6 işlerinin can sıkıntısının yaratıcı fikirler doğurduğunu bilirim. O süreç bir-iki ay sürdü, siteyi kurmam zaman aldı. Tek başıma yavaş yavaş ortaya çıkardım. Oturup bütün kodlarını sıfırdan yazıyorsan, zaman alan bir şey. Sonra kendi arkadaş çevreme, sözlükten tanışıp arkadaş olduğum insanlara gösterdim. Bayağı beğendiler ve çok güldüler.
Sana popülerlik kazandıracak bir şey olarak mı düşündün?
Aslında hiçbir zaman popüler olacağına inanmadım.
Zaytung ismi nereden çıktı?
Almanca gazetenin Türkçe okunuşu. Fonetik olarak tuhaf ve akılda kalıcı geldi. Ciddi gazete çağrışımı yapması hoşuma gitti. İlk üç ay sadece beş kişinin bildiği ve yazdığı bir yer oldu.
Bir süre siteyi paylaşmaya cesaret edemedin mi, biraz pişsin mi istedin?
Site öyle duruyordu ama kimseye söylemiyorduk. Bir gün birisi ekşi sözlüğe entry girmiş, ‘Zaytung çok güzel, girin, bakın.’ O entry’nin üzerine 50 entry daha girildi. O gün Zaytung’a 10 bin kişi girdi.
Bunun bir iş haline gelme düşüncesi nasıl oluştu?
İlk 1,5 sene işime devam ettim. Akşamları Zaytungla uğraştım. Başka işlerle uğraşmalarına rağmen neredeyse tam zamanlı destek veren iki arkadaşım vardı. 2011 Mart’ı gibi reklam anlaşmaları yaptım. Aynı ay işimden ayrılmaya karar verdim. Reklam ağıyla belli bir gelir gelmeye başladı.
Başka neler yapıyorsunuz?
Dergilerimiz var. Orada bir gelin dergisi var. Bir gelinlik resmi kullanmıştık. Kapağında okuyucudan mesaj gelmişti; ‘Önümüzdeki ay düğünüm var, bu gelinliği çok beğendim, modelini bana gönderebilir misiniz?’ Bir haberde de yeni evli çift bayram ziyaretine gidiyorlar birbirlerinin akrabalarına ve günü birbirlerinden tiksinerek tamamlıyorlar. O habere bir resim kullandık. Birkaç aile büyüğü yaşlı insan var. Ertesi gün mail geldi. Bu mailde ‘Ciddiyetsiz haberinizde kullandığınız kişi devletin şerefli bir kaymakamıdır. Maili gönderen de kaymakamın kendisi. Şu laubali sitenizden lütfen kaldırın’ dediler.
Hiç herhangi bir haberden dava açıldı mı?
İki sene önce savcılığa şikâyet etmişlerdi ama takipsizlik kararı çıktı. Haberin içinde Cebrail’i havalimanında binlerce kişinin karşıladığı söyleniyordu.
Gerçek olamayacak kadar zaytung’ dediğin gerçek haberlere rastlıyor musun?
En son ‘Keşke biz yapsaydık’ dediğim bir şey oldu. AKP milletvekillerinin kendi önergelerini reddetmesi ile ilgili bir hikaye vardı. Muhalefet “Evet” oyu verince vekiller ne olduğuna bakmadan otomatik olarak “Hayır” diyorlar. Çok komikti, ben yazsam çok komik olurdu ama gerçekti. Kimse ne oylandığını bilmiyor. “Kim verdi? Ona göre reddedelim” diyorlar. Çok komik bir olaydı.
‘İstanbul’un en kötü köftecisi okuyucumuzun Annesi çıktı’
‘İstanbul’un en kötü on köftecisi’ diye bir yazıyı blog bölümümüzde yayınladık. Orada bir resim kullandık. Gözleri bantlı yaşlı bir teyze köfte yapmış. Kullanılan resimlerden biri oydu. Ondan bir gün sonra mesaj geldi. “Merhaba sitenizi takip ediyoruz ancak şu en son yayınladığınız resimde kullandığınız İstanbul’un en kötü köfteci yazısındaki resimlerden biri benim anneme aittir. Burası küçük bir yer. Biz sizi anlıyoruz ama dedikodu çıkar. O resmi değiştirebilir misiniz lütfen?” diye. Hemen değiştirdik.
“Ateist imam” haberimiz çok konuşuldu
Günlük kaç kişi siteyi ziyaret ediyor?
Günlük ziyaretçi 70-80 bin kişi. Aylık 1 milyon kişi.
Kuşağından kuzenim apolitik olmadıklarını, komik video kuşağı olduklarını söylüyor. Zaytung’ta bu kuşağın etkisi var mı?
Komik videodan ziyade internet mizahı diyelim. Mesela ekşi sözlük bir okul gibiydi bizim için. Çok yoğun bir şekilde mizahın da olduğu ve çok yoğun bir şekilde siyasi tartışmaların da yaşandığı bir yerdi ekşi sözlük. Şu anda Zaytung’u yaptığımız kadro yazı yazmayı, mizahi dili, hem siyasi hem de dünya görüşü olarak katkıda bulunmayı ve kendini ifade etmeyi ekşi sözlük ’ten öğrendi. Orada yetişip ünlü olanlar var.
‘Gezide bomba planları bulundu’ haberini Melih Gökçek’in gerçek sanıp Twitterda paylaşması çok konuşuldu.
Gerçek sanılması çok sık yaşanıyor ama ünlü olmadıkları için duyulmuyor. Ondan önce ateist imam meselesi vardı. Ateist imam hikâyesini anlatan haberimiz şöyleydi: ‘Ateist imam işine profesyonelce yaklaştığını açıkladı.’ Diyanet çalışanlarının forumlarının olduğu bir sitede ciddiye alınan bir haber olmuştu. ‘Böyle bir cami de yok, böyle bir imam da yok, bunlar camiamıza yapılan saldırılardır’ demişlerdi. Kendi aralarında Böyle bir tartışma olmuştu “Acaba bir insan hakikaten dini bir iş yapıp ateist olabilir mi?” diye. ‘Toplum olarak kendimizle dalga geçmeyi öğreniyoruz’
Sence biz kendimizle dalga geçebilen bir toplum muyuz?
Kendimizle dalga geçmeyi yavaş yavaş öğrenen bir toplumuz. O da yavaş yavaş. İnternette son on yılda çıkan mizahın bir sonucu bu oldu. Normalde hem bireysel olarak hem de ülke olarak kendi kendimizi çok ciddiye alma hastalığımız var. En basitinden tırnak içinde ‘Kezban’ muhabbeti vardır internette. 15-20 yaş arası genç kızların çok kullandığı kalıplar da vardır. ‘Giden gitmiştir, gittiği gün bitmiştir’ ‘Yok efendim, lafa bakarım. Lafa değil söyleyene bakarım adam mı’ diye.
Zaytung takip edenlerde böyle bir farkındalık mı oluşturdu?
Sadece Zaytung’da değil. İnternette sözlüklerde ortaya çıkan mizahta bireysel olarak kendi kendini çok ciddiye alma durumuyla feci halde dalga geçen bir şey var. ‘Türkiye kızlarının yüzde 97’si iyi niyetinden kaybediyor çok gülmüştüm. Biz biraz da ‘drama queen’ ülkesiyiz, her şeyi dramatize ediyoruz. Beslendiğimiz kaynaklar da belli. Diziler ve arabesk canımıza okudu. İnternet mizahı ölü toprağını üstümüzden attı.
Her şeye yansıyan, başarıda da sevinçte de kendi kendini lüzumundan fazla ciddiye alma halini kırması. Çünkü siz bir şekilde bunu karikatürize ettiğinizde eskisi kadar ciddiyetle yapılabilen bir şey olmuyor. Şunu diyeceğiniz anda birilerinin sizle dalga geçeceğini biliyorsunuz: ‘En büyük hatam çok fazla dürüst olmam.’ Bunu söylediğiniz an birileri sizle dalga geçecek, bunu kırmış olması güzel.
Almanak fikri nasıl ortaya çıktı?
O sene ne yapmışız, derli toplu görmek, bunun basılı bir materyal olarak elimizde olmasını istedik. Geride iz bırakmak istedik. İnternet hâlâ suya yazı yazmak gibi. Basılı bir şekilde görmenin, elinde tutmanın kişisel hazzı var. Hem de geride daha kalıcı bir şeyler bırakma adına daha anlamlı. Hoşuma giden bir tarafı var.
Bazı insanlar sizin yaptığınız mizaha gülmek yerine, ona inananların zekâsıyla dalga geçmeyi seviyor olabilir. Ama siz bunu değil sizin yaptığınız akıllı mizahın sevilmesini istiyorsunuz, değil mi?
Elbette. Onun dışında bir haber yayınlamıştık geçen sene. “Başbakan Erdoğan üç günlük Afrika gezisine gidiyordu. Onun gitmesini fırsat bilip Türkiye’de insanlar her yerde parti veriyor, alkol, uyuşturucu kullanılıyor, ülkenin her yanında dev punch kâselerinden içki içiliyor” dedik. O haberin bir yerinde de şu cümle geçiyor: ‘Erzurum valiliği şehrin merkezine dev bir ekran koyup erotik film gösteriyor’ deniliyordu. Bir gün sonra Erzurum valiliğinden bir telefon geldi. ‘Haberinizde Erzurum valisinin adı geçmiş. Vali bu durumdan biraz rahatsız oldu. Valinin adı geçmese olmaz mı?’ dedi birisi gayet kibar bir şekilde. Biz de ‘İyi, dedik rahatsız olduysa değiştirelim çünkü Erzurum’u özellikle seçmedik’ dedik. Onu Erzincan yaptık.
Şu an eski işinden daha mı az, yoksa fazla mı kazanıyorsun?
Daha fazla. Tam zamanlı çalışan 5 kişi var. Dışarıdan yazanlar da var.
Telif mi veriyorsunuz?
Evet, hem de iyi telif veriyoruz. Yazı başına 500 ile bin lira arasında telif veriyoruz ama çok zor seçiyoruz, belli bir yaratıcılık ve üslup gerektiriyor.
Nasıl oluyor, fikir mi sunuyor okuyucular?
Freelanse yazan editör kadrosuna seçtiğimiz insanlar için böyle bir uygulama var. Onun dışında zaten sitenin normal kullanıcıları var. Onların içinde iyi olanlarını freelanse editör kadrosuna alıyoruz. Hatta yeterince iyiyse full time’a geçenler oluyor.
Ne şahane…
Aslında bu kendi kendine gelişti, önce full-time olsun, sonra part-time olsun dedik. Zaten Zaytung’un içerik olarak devamlılığını da bu çeşitlilik sağlıyor. Şu an aslına bakarsanız Zaytung’un 100 binden fazla yazarı var. Yazıların çoğu editör kadromuzun içinden çıkıyor. Geri kalan yüzde onu kullanıcılardan çıkar. Foto haber gibi şeylerin yüzde doksanı okuyuculardan gelir, yüzde onu bizden çıkar.
Büyüyen bir oluşum mu?
Büyüyen bir şey tabi. Bu sene Gezi Parkı olayları etkiledi gerçi. Özellikle son iki ayın gelirleri… Onun dışında her yıl bir önceki yılı ikiye katlayan gelir modelimiz var, ona göre de kadro artıyor. Kendimizi sürekli yeniliyoruz. Mesela bir internet mağazası açtık”.
Zaytung’da Üretilen Genel İçerik
Zaytung, içeriği ve bu içeriği sunuş şekliyle diğer haber sitelerinden ayrılıyor. Son derece ciddi bir üslupla haber yazım kuralları gözetilerek, mantıklı ve hakiki bir temele dayanıyormuş gibi görünen haberlerin gerçek mi yoksa hayal mi olduğunu ilk bakışta anlamak oldukça güç görünür. Fakat haberi okumaya devam ettikçe bu ciddi üslubun altına gizlenmiş mizahi bir kurgu ortaya çıkıyor. Bu mizahi kurgu her ne kadar yaratıcı bir aklın ya da hayalin sonucu olarak oluşsa da, içeriğini gerçek olay ve olgulardan önemli anlamda besliyor.
Zaytung, 2009 yılında ilk kurulduğu dönemlerde gerçeği yansıtmayan haberlere yer veriyordu. Fakat daha sonrasında sosyal medya ve farklı platformlarda çokça konuşulmaya başlanınca kendi bünyesinde faklı bölümler ve başlıklar oluşturmaya başlamıştır. Bu bölümlerin içeriğini önemli anlamda oluşturan konu/olaylar gerçek yaşamın içerisinden çıkartılarak oluşturulmuştur. Bu bölümlerin başlıkları sırasıyla şu şekildedir: “Son Dakika, Astroloji, Spor, Dergi, Foto Haber, Halkın Sesi, Blog, Video, Sinema ve Kitap gibi bölümlerden oluşmaktadır. Zaytung’un bir diğer önemli bölümü ise, “Haber Ekle” butonu ile doğrudan site kullanıcılarının da kendi bireysel olarak yapabilecekleri mizahi haberleri paylaşmasına ve yayınlamasına olanak tanımasıdır. Zaytung’da üretilen içeriğe genel olarak bakıldığında gündelik yaşamın pratiklerinden doğan konular oluşturmaktadır. Örneğin; ekonomi, politika, sanat, spor, sosyal medyada meydana gelen ve gündemi meşgul eden olaylar. Dahası, üretilen içeriğin gerçeklikle paralel hareket ediyor olması Zaytung’un en önemli içeriğini oluşturan özelliktir.
Zaytung’da Haberin Mizahi Bir Yapıya Dönüşümü
Haber, toplumsal gerçekliğin inşasında önemli bir araca karşılık gelmektedir. Zira toplumda yaratılan güçlü anlam ağları ya da hâkim ideolojinin dolaşıma girebilmesi haber olgusuyla yakından bağlantılı bir konudur. Haber, bağımsız, objektif ya da nesnel bir gerçekliğe karşılık gelir söylemi iyi niyete dayalı bir anlayışın yansımasıdır. Liberal Pazar ekonomisi temelinde faaliyet yürüten medya dünyası, ürettiği içerikleri ile de bu Pazar ekonomisinin var olmasına katkı sunmak zorunluluğuna sahiptir. Bu zorunluluğun oluşmasına neden olan temel unsur; kapitalist toplum içerisinde var olan ana akım medya araçlarının mülkiyetinde söz ve sahiplik hakkının serbest pazarın patronlarının hâkimiyeti/denetimi altında olmasıdır. Dolayısıyla, söz konusu olan objektif, tarafsız haber/habercilik liberal medya sisteminin kendi içerisinde ve toplumda yaratmaya çabaladığı çarpık bir anlamsal kayma olarak ortaya çıkar.
Haber, toplumsal yaşamın gündelik pratiklerini/gerçekliklerini yansıtan bir söylemden ziyade, toplumsal gücü elinde bulunduran sınıfların güç ve iktidar pratiklerini olumsayan/sıradanlaştıran bir olgu olarak işler. Haberin ideolojik motifler ile örülüp üretilmesi, toplumsal yaşamda bireylerin haberi hakikat ve ya gerçeklik olarak alımlamasını önemli anlamda belirler: “Zira haber kamuoyu ile paylaşıldığı ilk günden beri sürekli olarak kendini “objektif” olarak göstermeye çalışmaktadır. Buradaki temel amaç ise kamuoyunu kendine inanması için bir bakış açısı vermesidir. Böylece medyaya mutlak bir suretle güvenilmesi ve yayımladıklarının sorgulanmaması arzu edilmektedir.” Haberin toplumsal etkilerine ilişkin bir başka ifade ise şunlardır:
“Günümüz haberciliği bir dereceye kadar gerçeği anlamlandırmamızda özel bir konum kazanmıştır. Haber büyük ölçüde başka söylemlerden oluşan, başka söylemleri temsil eden ve dönüşüme sokan bir söylemdir.” Bu ifadelerden de anlaşılacağı gibi haber, müstakil bir sürecin değil sosyal, siyasal ve ekonomik bir bağlam içerisinde oluşan bir karakterin/kimliğin temsilidir.
Gazetecilik pratiğinin somut üretim sürecinin sonucu olan haber, gelişi güzel ya da sıradan bir olay/olgu olarak değil belli değerler çerçevesinden geçirilerek dolaşıma sokulur. Bu çerçeve bir nevi haberi haber yapan kaideler bütünü olarak nitelenebilir. Haberin değeri şeklinde sunulan ilkeler bütünü, özünde haberi çekici, önemli ve ikna edici özelliklerin isimlerini oluşturur. Bir haberi haber yapan, onun okunabilir olmasıdır. Bu noktadan hareketle Galtung ve Ruge (1965), tarafından gerçekleştirilen araştırmalar sonucunda ulaşılan haberi haber yapan değerler nedir sorusunun cevapları şu şekilde izah edilir; bir haberin dikkat çekici kılınması için eşik bekçileri tarafından, zaman, ciddiyet, anlaşılırlık, kültürel önem, uygunluk, beklenmedik, devamlılık, birleştirme ve sosyal-kültürel değerlere ilişkin içeriğe sahip olması gözetilir.
Geleneksel anlamda haber nedir? Haberin oluşumu ve anlatısının nasıl olduğunu izah ettikten sonra, yeni iletişim teknolojileri bağlamında değişen ve dönüşen habercilik anlayışının bir sonucu olan ironi ve mizah haberciliği konusunda da şunları ifade edebiliriz; mizah ve ironi haberciliği, geleneksel haber formatında bulunan yapısal özelliklerin hemen hemen hepsini bulunduran bir içeriğe bağlı bir şekilde oluşturulur. Örneğin, haberin dili, geleneksel habercilikte olduğu gibi inandırıcı ve gerçekçi bir söylem biçiminde olduğu rahatlıkla görülebilir. Fakat bu gerçekliğin haberin bütünü okunduğunda mizah, ironi ve bazen de uydurma olduğu keşfedilir. Zaytung’un zaman zaman gündemde önemli bir yer edinmesinin nedenlerinden birisi olarak haber dilinin gerçekliğini, mizah ve ironi ile harmanlamasından kaynaklanmasıdır.
Mizah ve ironi haberciliğinde önemli bir unsur olarak da manşetler ortaya çıkmaktadır. Haberin en dikkat çekici göstergesi olan manşet, mizah ve ironi haberciliğinde sıklıkla tercih edilen bir unsur olarak görülür. Zaytung’un bütün bir formatına bakıldığında üretilen içeriklerin hemen hemen hepsinin bir başlığı vardır. Geleneksel haberciliğin önemli bir özelliği olan haber değeri kavramı, mizah ve ironi haberlerinde de başvurulan/kullanılan bir olgudur. Zira “Zaytung” örnekleminden bakıldığında üretilen içeriğin gündemle ve doğrudan toplumsal sorunlar ile ilgili olduğu gözlemlenebilir.
Haberin oluşumunda olay ve olguları inceleyip araştıran ve sorgulayan kuşkusuz muhabirlerdir. Her haber metninin genelde sol üst başında ya da sağ alt köşesinde hangi muhabire ait olduğu belirtilir. Mizah ve ironi haberciliğinde de bu özellik farklı bir formatta kendisini gösterir. Örneğin, Zaytung’un haberlerinde bu özellik “rumuz/takma” isimle gösterilir “Efruz Tezcan Bürüksel’den bildirdi” şeklinde.
Haberin olmazsa olmazı olan zamanlama, olayın/olgunun hangi tarihte gerçekleştiğinin bir tür kanıtıdır. Bu durum mizah ve ironi haberciliğinde yaygın olarak kullanılmaz. Bunun nedeni mizah ve ironi haberlerinin kurgu, uydurma ya da gerçek olsa bile habere konu edilen olay/olguların eğlence ve alay amaçlı olmasından kaynaklanmasıdır. Zaytung’da üretilen haberlere bakıldığında zaman/tarih kullanılmadığı rahatlıkla görülebilir. Özetle, Zaytung’da üretilen haberlerin genel formatına bakıldığında, standart haber formatından pek bir farkı olmadığı, fakat içerik olarak, eleştiri, mizah ve ironi bakımından ayrıldığı farkedilebilir.
Zaytung’da Yapılan Mizahın Genel Yapısı
Eleştirel bir tür olan satir, herhangi bir ortamda, aptallık, kötülük, suiistimal vb. unsurları ortaya çıkarma, sergileme amacı taşır. Bu türde olumsuz davranış ya da olay: kınama, yerme, küçümseme, tahkir etme ve ya aşağılama tarzında eleştirilir. “Hüküm verirken öfke ve kini gösteren, alay etmek suretiyle birine ya da bir şeye karşı saldırıyı ifade eden”, yumuşak bir üslubu bulunmayan Satir, okuyucu/dinleyiciyi şoke edici nitelikte, gerçekçi gözükmeye çalışan, komik ve saldırgan bir türdür. Satirin amacı, toplumsal yaşamın berbat, keyif alınmayan taraflarını, yerle bir etmek için alay etmek, eleştirmektir. Satirik olan bir metni/söylemi ayırt eden en önemli özellik onun ağır basan mizahi ve güldürücü tarafının olmasıdır. Satirik mizahın bu özelliği “Saldırdığı nesneyi, kişiyi tamamen mahvetmeyi, yerin dibine sokmayı amaçlar ve bunu yaparken de sahip olduğu amansız silahı “mizah” ile okuyucuyu kahkaya boğar.”
Satir’in toplumsal ve kişisel anlamda oluşturduğu temel anlamlar genel olarak şu şekilde tanımlanır; nefret, öfke, saldırganlık herhangi bir kişisel öç alma isteği, ikinci olaraksa; saldırının korkutmak ve ya düzeltmek gibi iyi bir amaca yönelik olması ve hiçbir norma bağlı bulunmaması ve nihayet estetik yönü, ki bu da iki şıktan, daha çok birincisine bağlıdır. Bu ifadeler ile sosyal, estetik ve psikolojik olarak Satire ilişkin üç farklı tanım getirilir.
Edebiyat ve eleştiri türü olarak Satirin genel özelliklerinden bahsettikten sonra, satirin değişen ve sürekli gelişme hali içerisinde bulunan yeni iletişim teknolojileri ve buna bağlı olarak paralel değişme gösteren gazetecilik ve habercilikle olan ilişkisini şu şekilde ifade edebiliriz;
Gazetecilik pratiklerinde en çok kullanılan haber dili daha çok durağan ve sabit bir yapı içeresindedir. Anlatı ve ya sunum tek boyutlu ve yüzeysel bir boyuttadır. Fakat değişen toplumsal, siyasal ve teknolojik gelişmeler geleneksel gazetecilik/habercilik pratiklerinde de bir takım gelişmeleri beraberinde getirmiştir. Bu gelişmelerin en dikkate değen öğelerinden birisini Satirik habercilik anlayışı oluşturmaktadır. Satirik haberlerin genel hedefi, eğlencenin doğasından kopmadan, “sahte haber” olarak da adlandırılan şeyi yaratmak için mizahı kullanmaktır. Bu durumdan hedeflenen temel amaç, çoğunlukla toplumsal değişimi/yapıları etkilemek için gerçek kişileri ya da gerçek olayları ve siyasal yaşamdaki eğilimleri ve gelişimleri mizahi bir üslup içerisinde kalarak açıklamaktır. Satirik haberlerde sosyal eleştiri ya da toplumsal eleştiri vardır. Politik gelişmeler, güncel hadiseler ve toplumu yakından ilgilendiren önemli meseleler, satirik nitelikte olan haberlerin ortak temasını oluşturmaktadır.
Bu noktada dünyaca ünlü satirik ve mizahi haber sitesi olan “ The One News” adlı mizahi haberler üreten Amerikalı haber sitesinden ilham alarak formatını oluşturan Zaytung, Türkiye’de satirik ve mizahi haberciliğin öncülerinden biri olarak gösterilir. Genel formatına ve mizahi haberlerinde kullandığı temalara bakıldığında yukarıda bahsi geçen satirik haberciliğin niteliklerine sahip bir anlayışın olduğu rahatlıkla görülebilir. Spor haberlerinden, son dakika haberlerine, foto haberden, yazılı habere kadar tüm başlık ve içeriklerine bakıldığında toplumsal, siyasal, sosyal ve aktüel konular ya doğrudan ele alınmış ya da dolaylı yollardan konu/olaya değinilerek mizahi bir üslup dâhilinde ve satirik bir formatta sunumu yapılmıştır. Bir sonraki başlıkta bahsi geçen gerçeklik ve satirik- mizahi haber ilişkisi örnekler ile gösterilecektir.
Kaynak:
Ferhat Göçer, Alternatif Medyada Haberin Politik Bir Mizah Aracına Dönüşümü: Zaytung Örneği
 
 
*Bu yazının tüm hakları Ferhat Göçer’e aittir.
*Bizimle iletişim kurmak için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Hayatı, Askerliği Ve Şahsiyetiyle Cemal Paşa

Cemal Paşa Kimdir?

Ahmet Cemal Paşa 6 Mayıs 1872’de (24 Nisan 1288 Rumi ve 28 Safer 1289 Hicri) Pazartesi günü Midilli’de doğmuştur. Askeri eczacı Mehmet Necib Efendi’nin ikinci eşi Binnaz Hanım’dan olan oğludur. Mehmet Necib Efendi oğlunu Midilli nüfusuna değil, İstanbul nüfusuna kaydettirmiştir. Adres olarak da Üsküdar Sancağı, Zühtü Paşa Mahallesi, Hasırcıbaşı Sokağı’ndaki 10 Numaralıevi göstermiştir. Mehmet Necib Efendinin ilk evliliğinden Şadiye isminde bir kızı, ikinci evliliğinde Cemal’den başka Saffet isminde bir oğlu ve üçüncü evliliğinden ise, Fehime ve Naciye isminde iki kızıyla Kemal adında bir oğlu daha olmuştur. Cemal Bey, 19 Şubat 1897’de Kırklareli’nde görev yaptığısıralarda, Bekir Paşa’nın kızıyla ilk evliliğini gerçekleştirmiştir. Eşi kısa bir süre sonra doğum sırasında çocuğuyla beraber vefat etmiştir. Bu acı olay sonrasında Cemal Bey’in sağlığı bozulmuş Kırklareli’nden ayrılıp Selanik’e tayinini istemiştir.
Daha sonra Serez Fırkası kumandanı Mehmet Paşa’nın yeğeni, Binbaşı Hasan Bey ile Ayşe Hanım’ın kızları Seniha Hanımla nişanlanmıştır. Selanik’e gittikten kısa bir süre sonrada, 2 Haziran 1898’de ikinci evliliğini gerçekleştirmiştir. Cemal Beyin bu evlilikten Ahmet Rüşdi, Hasan Necdet, Mehmet ve Hasan Behçet isminde dört oğlu, Kamran isminde bir kızı olmuştur. Cemal Bey evlendikten sonra çocukları, kız kardeşi, kayınvalidesi ve üvey annesiyle birlikte yaşamıştır. Birinci Dünya Savaşı sırasında kendisinin davetiyle Suriye’ye gelmiş olan Halide Edip Adıvar, Lübnan’da Cemal Paşa’nın yazlığına misafir olmuş ve ailesiyle yakından tanışma fırsatı bulmuştur. Adıvar aile üyelerini basit, sevecen ve iyi kalpli olarak tanımlamıştır.
Eğitim Hayatı ve Askerlik Mesleğine Başlangıcı
Asker olması için babası tarafından İstanbul’a gönderilen Cemal Bey, 1890 tarihinde Kuleli Askeri İdadisini bitirmiştir. 13 Haziran 1890 tarihinde Mekteb-i Harbiye-i Şahane’nin harp sınıfına kayıt yaptırmıştır. Burayı 1893’te ikincilikle bitirerek teğmen olmuştur. Kurmaylık tahsilini tamamlamak üzere Erkan-ıHarbiye’ye girmiş olan Cemal Bey, iki yıl süren başarılı bir eğitim döneminin ardından 28 Aralık 1895’de Erkan-ıHarp yüzbaşısı rütbesini almıştır. Belli bir süre Erkan-ıHarbiye-i Umumiye Birinci Şubesi’nde görev yaptıktan sonra, kendi isteğiyle, 18 Mart 1896’da Kırklareli İstihkâm İnşaat Şubesinde çalıştırılmak üzere, ikinci ordu emrinde görevlendirilmiştir. 3 Mart 1898 tarihi’nde ön yüzbaşı olmuştur Daha Harb Akademisi’nde iken ilmî araştırmalara meraklı olan Cemal Bey, Plevne Savunması hakkındaki kitabını bu memuriyetteyken tamamlamıştır. Kitap Plevne Müdafaasıadı altında, 1898 yılında Tüccar-zade İbrahim Hilmi Bey tarafından yayımlanmıştı.
27 Mart 1899’da ise, üçüncü ordu emrindeki Selanik Redif Fırkası Kurmay Başkanlığına atanmıştır. Aynı yıl Selanik’te büyük bir ihtilal hareketinin temelleri atılmıştır. İttihat ve Terakki Cemiyeti, 1899’da Askeri Tıbbiye öğrencileri İshak Sukuti, Mehmet Reşit, İbrahim Temo ve Hüseyinzade Ali tarafından İttihad-ıOsmanî adıyla kurulmuştu. Aynı tarihte Paris’te kurulmuş olan İttihat ve Terakki Cemiyeti ile birleşerek İttihat ve Terakki adını almıştı. Cemiyet başta Rumeli olmak üzere ülke içerinde yayılmaya başlamıştır. Fakat İkinci Abdülhamit’in aldığı sert önlemler neticesinde cemiyet mensupları faaliyetlerine yurt dışında devam etmek zorunda kalmışlardır. Bu olumsuzluklara rağmen İttihat ve Terakki Cemiyeti üçüncü ordu mensupları arasında hızla yayılmaya başlamıştır. 1898’de üçüncü ordu emrinde çalışmaya başlayan Cemal Bey, bu tarihten itibaren cemiyetin faaliyetlerine ilgi duymaya başlamıştır. Cemal Bey’in Cemiyete giriş tarihi hakkında kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Tarık Zafer Tunaya’nın “Asıl İttihat ve Terakki Cemiyeti” olarak adlandırdığı Osmanlı Hürriyet Cemiyeti, 5 Eylül 1906’da Selanik’te Tahir, Naki, Edip, Servet, Kazım Nami Duru, Ömer Naci, İsmail Canbolat, Hakkı Baha, Talat, Rahmi ve Mithat Şükrü Beyler tarafından kurulmuştur. Cemal Bey, Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’ne Eylül 1906’da 150 kayıt numarasıyla kırk dokuzuncu sıradan dâhil olmuştur.
Cemal Bey’in İttihat ve Terakki Cemiyeti’ndeki görevi “subayları istibdat idaresi aleyhine kazanmaktır.” Cemal Bey bu gizli görevine sıkı sıkıya bağlanmışbu sebepten dolayıda eşini ve çocuklarını ihmal etmeye başlamıştır. Görevini ve mücadelesini gizli tutması eşiyle gerginlikler yaşamasına sebep vermiştir. Bu durum diğer aile fertlerinin de dikkatini çekmiştir. Cemal Bey bir gün öğle yemeğinde annesi kadar sevdiği ablası Şadiye Hanımla birliktedir. Şadiye Hanım kardeşine hayatına çekidüzen vermesini, genç karısı ve çocuklarını ihmal etmesinin doğru olmadığını ciddiyetle ihtar eder. Cemal Bey hiddetle yerinden fırlar:

— “Abla, ben öyle bir sevdaya tutuldum ki onun uğruna karımı, çocuklarımı, kendimi ve hepinizi, gözümü kırpmadan fedaya hazırım. Bunu böylece bilesiniz!”

Cevabın şiddeti karşısında söylenecek ve yapılacak hiçbir şey kalmamıştır. Kocasının sözlerini duymuş olan karısı bütün gerçeği anlamıştır. O günden sonra Cemal Bey siyasi hayatın bütün yorgunluklarını kendisini her hususta anlayan karısının hazırladığı evinde çıkarabilmiştir. 19 Temmuz 1905 tarihinde Kurmay Binbaşılığa yükselen Cemal Bey cemiyet çalışmalarını daha geniş alanlara yayabilmek için fırkasındaki sabit vazifesinden ayrılmak gezici bir vazifeye atılmak ister. İstediği olur ve 19 Eylül 1906 tarihinde, “Şark Demiryolları Selanik Hattı Müfettişliği’ne” buna ek olarak da, “Askeri yollar İnşasının Çabuklaştırılmasına” memur edilir. Böylelikle Cemal Bey’in istediği olmuştur. Artık dilediği gibi bölgesini dolaşabiliyor, her yerde askeri birlikler arasında teşkilat kuruyordu. Selanik’te iken de cemiyetin mahallelerinde memur “bölük” teşkilatını genişletiyordu. Cemal Bey, çok kısa bir süre içerisinde bu gayretlerin semeresini almışve Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’nin Selanik’teki önde gelen isimlerinden biri olmuştur. Osmanlı Hürriyet Cemiyeti, çok kısa bir süre içerisinde Selanik’ten sonra Manastır’da da bir şube açmıştır. 1906’da Manastır’a gelen Cemal Bey, temaslarının ardından memnuniyetini şu cümlelerle ifade etmişti: “Hür bir hava teneffüs ettiğimden dolayı, hayatımın en mesut günlerine kavuştuğumu görüyorum“18. Onun bu ziyaretinden sonra, 30 Aralık 1906’da Kazım, Enver ve Hüseyin Beyler tarafından cemiyetin Manastır merkezi kurulmuştur.

Cemal Bey, Selanik’te sık sık cemiyetin merkez-i umumi üyeleri tarafından gerçekleştirilen toplantılara katılıyordu. Söz konusu toplantılar bazen Cemal Bey’in Yalılardaki evinde, bazen de Enver Bey’in babasının evinde, bazen de İsmail Canbolat’ın evinde yapılıyordu. Bu toplantılarda Meşrutiyet idaresinin yeniden tesis edilmesi için ne gibi tedbirler alınması gerektiği konuşuluyor, çoğunlukla da ihtilal yapılması yönünde kararlar alınıyordu. İhtilalin teşkilat işleri tamamen Cemal Bey’in üstüne yüklenmişti. İhtilal teşkilatı genişledikçe ve ihtilal günü yaklaştıkça Cemal Bey daha önemli bir göreve geçmek istemiştir. 28 Şubat 1907 tarihinde Selanik’teki Ordu Müdürlüğü Maiyet Kurmay Heyetine tayin olmuştur. Bu Kurmay Heyetinde Kurmay Binbaşı Fethi Okyar ve Kurmay Önyüzbaşı Mustafa Kemal de çalışmaktadır. Sonunda ihtilal teşkilatının askeri kadrosu tamamlanmış ve çalışmalar sayesinde Selanik’e bağlı askeri birliklerin subay kadrolarının tamamı cemiyete bağlanmıştır. Selanik’te Cemal Bey’in şöhreti giderek yayılmaktadır. Onun için “Büyük Adam”, denilmeye başlanmıştır. Selanik’teki bütün subaylar, Cemal Beyi kendilerine örnek alıyor ve onun gibi olmak istiyorlardı. İkinci Meşrutiyet’in ilanından birkaç gün önce Cemal Bey’in evinde bir toplantıyapılmış ve İstanbul’a bir telgraf gönderilerek anayasanın derhal yürürlüğe girmesi istenmiştir. Bunun üzerine 23 Temmuz 1908 tarihinde İkinci Meşrutiyet ilan edilmiştir. Daha sonra Cemal Bey, Bab-ı Ali ile görüşmek üzere İstanbul’a giden İttihat ve Terakki Cemiyeti Heyeti içerisinde görev almıştır. Bu sırada da Cemal Bey 28 Temmuz 1908 tarihinde Kurmay Yarbaylığa yükselmiştir. İstanbul’da 13 Nisan 1909 tarihinde meşrutiyet yönetimini yıkmak amacıyla “31 Mart Ayaklanması” olarak adlandırılan isyan çıkmıştır.
Cemal Bey, isyanın bastırılmasında görev almış ve bunun üzerine 18 Mayıs 1909 tarihinde Üsküdar Mutasarrıflığına tayin olmuştur. Cemal Bey Üsküdar ve çevresinde huzur ve güvenliği sağlamak yönünde tedbirler alırken, belediye hizmetleri ile sosyal hayatı bir düzene koymak için çalışmalar yapmıştır. Bu sırada Türklerle Ermeniler arasında büyük sorunlar baş göstermiş Ermeniler Çukurova’da bağımsız bir devlet kurmak için hızla silahlanmaya başlamışlardır. Bölgede durumun kötüye gitmesi üzerine, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin en teşkilatçı ve disiplinli lideri olan Cemal Bey, 1 Ağustos 1909 tarihi’nde vekâleten Adana Valiliğine atanmıştır. Cemal Bey bölgede yaptığı başarılı çalışmalardan dolayı2 Ekim 1909 tarihinde Adana Valiliği’ne asaleten atanmıştır. Cemal Bey’in gayretli çalışmaları neticesinde bölge insanlarının sorunları birkaç ay içerisinde giderilmiş, insanlar tekrar normal yaşamlarına dönmüş ve Türklerle Ermeniler arasındaki sorunlar büyük ölçüde çözümlenmiştir. 14 Haziran 1911 tarihinde Cemal Bey Bağdat Valiliği’ne tayin olmuştur. Burada önce bayındırlık işleriyle ilgilenmiştir. Sonra, Bağdat’ta Arap Milliyetçilik Hareketine karşı önemli tedbirler almıştır. Bağdat Valiliğinden istifa etmiş olan Cemal Bey, Balkan Savaşı’nın başlamasıyla beraber 3 Ekim 1912’de Konya Redif Fırkası Kumandanlığı’na tayin edilmiştir. Cemal Bey’e Saray, Vize ve Pınarhisar arasındaki bölgenin tetkiki vazifesi verilmiştir. Bu arada Cemal Bey 6 Ekim 1912 tarihinde Albaylığa terfi etmiştir. 10 Kasım sabahı ise Cemal Bey’in Yassıviran-Uzunlu ile Nakkaşköy-Mahmutpaşa hattının savunmasına memur dördüncü Nizamiye Fırkası Komutanlığına tayin edilmiştir. Cemal Bey bu görevi icra etmeye çalışırken kolera salgınına yakalanır. İstanbul’a ulaştırılan Cemal Bey’in tedavisine hemen başlanmıştır. Bu sayede kısa sürede tekrar toparlanmış ve 26 Aralık 1912’de “Menzil Müfettişi ve Ordu İdare Reisi” olarak tekrar göreve başlamıştır.
İkinci Meşrutiyet’in İlânı ve Cemal Bey
İkinci Meşrutiyet’in ilanından birkaç gün önce yine Cemal Bey’in evinde yapılan bir toplantıda, artık meşruti yönetim için harekete geçme zamanının geldiğine karar verilmiştir. Bu amaçla cemiyet tarafından İstanbul’a telgraflar gönderilerek anayasanın derhal yürürlüğe konması istenmiş, 23 Temmuz 1908 tarihinde de İkinci Meşrutiyet ilan edilmiştir22. Cemal Bey’e göre meşrutiyet, vatanın geleceği tehlikede olduğu için ilan edilmişti. O, bu düşüncesini Yahya Kemal’e şu cümlelerle anlatmıştır:
“Beyefendi! Biz, son defa hükümeti, hatta vatanı kat’i bir tehlikede gördüğümüz için aldık. Ondan evvel başardığımız inkılâbı da, yalnız ve yalnız bu milletin selameti uğruna kendimizi feda ederek vücuda getirmiştik. Lakin biz bu inkılâbıniçin yaptık? Size onu sarahatle söylemek isterim: Biz bu inkılâbı artık bu zavallı vatanı sizin gibi münevver insanların eline teslim
etmek için ve bir gün istirahat-ımaneviye sahibi olarak kenara çekilmek için yaptık…“
Cemal Bey, Meşruti yönetimle birlikte Türklerin devlet yönetiminde daha etkin olacağına inanıyordu. Bu nedenle, İttihat ve Terakki’nin Selânik ve Manastır merkezleri dışındaki üyelerini, hatta ilk kurucularını bile bu yeni oluşumdan uzak tutmak istemiştir. Tarih arşivi sizlere Cemal Paşa’yı anlatıyor…
Cemal Bey’in İttihat ve Terakki Heyeti ile İstanbul’a Gelişi
Rumeli Umum Müfettişi Hüseyin Hilmi Paşa, II. Meşrutiyet’in ilânından kısa bir süre sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne müracaat ederek, Sadrazam Sait Paşa’yla temasa geçmelerini ve bu amaçla İstanbul’a bir heyet göndermelerini istemişti. Cemiyet de, kendi gücünü ve varlığını hükümete hissettirebilmek için Hüseyin Hilmi Paşa’nın teklifine olumlu cevap vermiştir. 23 Temmuz 1908 ihtilalinden dört gün sonra Cemal Bey, Talat, Cavit ve Hafız Bey’lerle beraber İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin üyeleri olarak Babıâli ile temas etmek için İstanbul’a gelmiştir. Heyet hemen harekete geçmişöncelikle Rum, Ermeni, Bulgar, Arap, Arnavut ve daha pek çok azınlık ihtilal cemiyetleriyle anlaşmaya varmaya çalışmıştır. Hatırlanacağıgibi bu sırada Cemal Bey 28 Temmuz 1908 tarihinde Kurmay Yarbaylığa yükselmişti. Babıâli’nin Şark vilayetlerinde Kürtler, Ermeniler ve Türkler arasındaki toprak ihtilaflarınıortadan kaldırmak için 1909 yılıbaşında oluşturduğu komisyona üye seçilen Cemal Bey, komisyonun faaliyete geçmesini beklerken 31 Mart İsyanıçıkmıştır. Basında bazıyazarlar, orduda bazısubaylar dinsel kışkırtmalarda bulunmuşlar, meşrutiyetin “kâfirlik” demek olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu kışkırtmalar sonucunda İstanbul’da 13 Nisan 1909 tarihinde meşrutiyet yönetimini yıkmak amacıyla “31 Mart Ayaklanması” olarak adlandırılan isyan çıkmıştır.
31 Mart Olayı
İstanbul’da çıkmışolan bu ayaklanma İttihat ve Terakki’nin merkezi sayılan Selanik’te heyecan yaratmıştır. Ayaklanmanın sebeplerini şu şekilde sıralayabiliriz:
1- 14 Eylül 1908’de Ahrar Fırkası kurulmuştur. Fırka Prens Sebahattin Bey taraftarıdır ve İttihat Terakki Cemiyetine karşıkatıbir muhalefet uygulamışlardır. İkdam, Sabah, Yeni Gazete, Seda-yıMillet, Mizan gibi İttihat ve Terakki’ye muhalif bütün yayın organlarıbu fırkanın yanında yer almıştır.
2- İttihat ve Terakki Cemiyeti ile Kâmil Paşa arasındaki nüfuz mücadelesi siyasi ortamın gerginleşmesine sebep olmuştur.
3- Alaylı-Mektebli çatışması nedeniyle Harbiyeli subayların alaylı denilen subayları (harbiye tahsili olmayanları) aşağılamaları orduda huzursuzluklara sebep olmuştur.
4- İkinci Meşrutiyet’in ilanıyla amaçlarına ulaşamayan bir sınıfın ortaya çıkması ortamın gerginleşmesine sebebiyet vermiştir.
5- Hüseyin Hilmi Paşa hükümetinin başarılı olamaması31 Mart Olayı’nın yaşanması için uygun ortamı ortaya çıkarmıştır. Avcı Taburları, 13 Nisan 1909 Salı günü isyan etmişlerdir. Gece yarısı başlayan isyanda asiler, sabaha karşı Ayasofya’daki Mebusan Meclisi’nin önünde toplanmışlardır.
Mahmut Şevket Paşa 21 Nisan’da Selanik’ten yola çıkmış, ertesi gün İstanbul’a gelerek Hareket Ordusu Karargâhı’na ulaşmışve daha sonrada isyanıbastırmıştır. KolağasıMustafa Kemal de, Mahmut Şevket Paşa’nın Kurmay Başkanıolarak Hareket Ordusu’nda yer almıştır. 31 Mart’ıİttihat ve Terakki’yi ortadan kaldırmaya yönelik bir girişim olarak değerlendiren Cemal Bey, olayın şiddet kullanılarak bastırılmasınısavunmuştur. İsyanın bastırılmasında görev almış, 18 Mayıs 1909 tarihinde Üsküdar Mutasarrıflığına tayin edilmiştir. Cemal Bey, Üsküdar ve çevresinde huzur ve güvenliği sağlamak yönünde tedbirler alırken, belediye hizmetleri ve sosyal hayatıda bir düzene koymak istemiştir.
Toplumsal hayata yönelik en önemli icraatı, Üsküdar ve çevresinde gecelik entarisiyle sokağa çıkılmasınıyasaklamak olmuştur. Cemal Bey’in bu uygulamalarıyalnızca Üsküdar’da değil bütün İstanbul’da büyük yankı uyandırmıştır. Dönemin pek çok mizah dergisi bu olayıgündeminde tutmuştur. Karagöz adlımizah dergisi entari yasağınıkapak yaparak uygulamaya destek vermiştir.

Cemal Paşa’nın Şahsiyeti
Cemal Paşa, çocukluğundan beri asker olmak istemektedir. Bu konuda babası Necib Beyle sürekli ters düşmektedir. Babası onun doktor olmasını istemektedir. Askeri idadinin son sınıfına kadar babasının bu fikrine sadık kalsa da, daha sonra askerlik mesleğini tercih etmiştir. Cemal Paşa, çok fazla çalışmayı sevmemesine rağmen, zekâsıyla yüksek notlar almasını bilen bir öğrenci olmuştur. Aktif bir yapıya sahip olan Cemal Paşa ilerde büyük bir adam olacağını düşünmektedir. Çocukluğundan beri temiz ve iyi giyinmeye özen göstermektedir. Bağdat Valiliği’ne giderken sakal bırakmış ve bir daha kesmemiştir. Vatan sevgisini her şeyin üstünde tutan Cemal Paşa, bu özelliğini Namık Kemal’in şiirlerinden almaktadır.
İngiltere’nin Türkiye’ye yönelik 1913 yılı raporlarında, Cemal Paşa için “doğulu yaratılış özelliğinden ziyade güneyli özelliğine sahip, iyi bir askerdi. Dürüst ama hayalci bir kişiliğe sahipti. Öfkesi çabuk geçer. Yüreği vatan sevgisiyle doluydu. Fakat devlet adamı özelliklerine sahip değildi. İfadelerine yer verilmiştir”. Cemal Paşa; azametli, gösterişi sever, içki ve kadın âlemlerinden hoşlanırdı. Ancak sınırı aşmamış, zevk ve eğlencede bile temkinli olmaya özen göstermiştir. Hüseyin Cahit’e göre Cemal Paşa’da batılı kafası bulunmaktadır. Memleketin kurtuluşunun batılılaşmak sayesinde olacağına inanırdı. Enver ve Talat Paşalara göre daha modern düşüncelere sahiptir. Üsküdar’daki entari yasağı ve Adana’da kız mektebine giderek onları suratlarını açmaya zorlaması, batılı düşünce tarzının sonuçlarıdır. Cemal Paşa, Fransız hayranıdır. Almanlara soğuk davranmış, onun bu tutumu Birinci Dünya Savaşı’nda Alman subaylarla sorun yaşamasına neden olmuştur. Cemal Paşa’nın en önemli özelliklerinden birisi, koyu Türk milliyetçisi olmasıdır. Türk Ocağı’na sık sık uğramaktadır. Sorumluluk sahibi ve hizmet ettiği davasına son derece bağlıdır. Üzerine aldığı görevi mutlaka yerine getirmek istemektedir.
Cemal Paşa, bilime ve bilim adamına çok değer vermektedir. Ülkenin kalkınması için Eğitimin şart olduğuna inanan Paşa, önemli aydınlarla sürekli ilişki içerisindedir. Oldukça dürüst bir insandır ve hiçbir yolsuzluğa karışmamaya özen göstermiştir.
Cemal Paşa’nın Milli Mücadeleyle İlgili Görüşleri
Cemal Paşa Milli Mücadele Hareketine ve Mustafa Kemal’e gönülden bağlıdır. Anadolu hareketinin kesinlikle başarıya ulaşacağına inanmaktadır. Moskova’da olduğu sırada Mustafa Kemal’e olan güvenini ve inancını yazmış olduğu mektubunda şu şekilde dile getirmiştir: ”Mustafa Kemal emin ol ki memleket kurtulacak ve kurtuluş münhasıran kahramanlığı ve esarete karşı nefreti her türlü şüpheden azade olan Türk unsuruna senin telkin ettiğin vecd ve iman sayesinde kabil olacağı için Mustafa Kemal namı şark ve Türk mahlasları arasında en büyük bir mevkii işgal edecek!386”
Cemal Paşa, Afganistan’da bulunduğu sıralarda Amanullah Hana’da Mustafa Kemal Paşa ve Milli Mücadele’den övgüyle söz etmiş ve Yunan ileri harekâtının hiçbir zaman başarıya ulaşamayacağını söylemiştir.
Cemal Paşa’nın Öldürülmesi ve Cenazesinin Erzurum’a Getirilmesi
Son Faaliyetleri ve Öldürülmesi
Enver Paşa’nın Ruslara karşı açıkça savaşa başlamış olması Cemal Paşa’yı oldukça endişelendirmiştir. Afganistan’daki yarım kalan işlerini tamamlamak maksadıyla, 8 Mayıs 1922’de Moskova’ya gelmiş fakat bu sefer Enver Paşa’nın faaliyetlerinden dolayı oldukça soğuk karşılanmıştır. Cemal Paşa, bütün çabalarına rağmen Rusları tekrar Hindistan İhtilaline destek vermeye ikna edememiştir. Cemal Paşa bütün olumsuz gelişmelere rağmen iki ay daha Rusya’da kalmıştır. Bu süre zarfında Rusların Afganistan ve Anadolu hakkındaki olumsuz görüşlerini silmeye çalışmıştır.
Cemal Paşa, 5 Temmuz 1922’de Moskova’dan ayrılarak Tiflis’e gelmiştir. Mustafa Kemal Paşa’ya bir mektup göndermiş ve görüşme talebinde bulunmuştur. Bir cevap gelene kadar da Tiflis’te kalmayı tercih etmiştir. Tiflis’te kaldığı süre zarfında sık sık Türk Temsilciliğine, giderek görüş alışverişinde bulunmuştur. 21 Temmuz 1922’de, saat 20:30 civarında Nusret ve Süreyya Bey’ler ile birlikte Türk Temsilciliği’ne gelmiş olan Cemal Paşa, burada bir müddet kalmış, saat 22:30’a doğru temsilcilikten ayrılmış, iki yaveriyle birlikte kaldığı otele doğru hareket etmiştir. On beş dakika sonra, Rus Çeka binasının hemen yakınında bulunan Jovkodovski sokağında, bir otomobilden çıkan silahlı grubun saldırısına uğramış ve yaverleriyle birlikte hayatını kaybetmiştir. Cemal paşa ölümü bu şekilde gerçekleşmiştir. Olay yerine gelen bir Rus Çeka Memuru da, katiller tarafından öldürülmüştür. Olay sırasında oradan geçen bir kadın yaralanmış, katiller ise kaçmışlardı.
Cemal Paşa’nın öldürülmesi Tiflis’te bulunan Gürcü ve Müslüman halk tarafından büyük üzüntüyle karşılanmıştır. Bütün yabancıelçilikler ertesi gün Türk Temsilciliğine gelerek Ahmet Muhtar Bey’e başsağlığı dileklerinde bulunmuşlardır. Cemal Paşa ve yaverleri için Tiflis Şah Abbas Camisi’nde büyük bir cenaze merasimi düzenlenmiştir. Devlet erkânının katıldığıcenaze merasiminde yapılan konuşmalardan sonra, cenaze defnedilmiştir. Cemal Paşa’nın ölümüyle ilgili haberler birkaç günlük gecikmenin ardından Türk basınında da yer almıştır. Cemal Paşa’nın niçin ve kimler
tarafından öldürüldüğü günümüzde bile halen tartışılan bir konudur. Gerçek katiller bulunup cezalandırılamamıştır. Günümüzde bu olayla ilgili üç önemli iddia üzerinde durulmaktadır.
Birinci iddiaya göre Cemal Paşa’yı Bolşevikler öldürmüştür. Enver Paşa’nın Afganistan’ında desteğini alarak Ruslara karşıaskeri bir harekâta girişmesi Cemal Paşa’ya duyulan güvenin sarsılmasına sebep olmuştur. Bu nedenden dolayı Ruslar kendisine Moskova’yı terk etmesi uyarısında bulunmuşlardır.
İkinci iddiaya göre, Cemal Paşa bir İngiliz komplosuna kurban gitmiştir. Cemal Paşa’nın Bolşeviklerle beraber gerçekleştirmeye çalıştığı Afganistan Projesi, Hindistan’daki İngiliz varlığına darbe vurmayı amaçlamaktadır. Bu durum İngilizleri oldukça tedirgin ettiği için, bu cinayetin kesinlikle bir İngiliz işi olduğunu savunanlar da çoğunluktadır. Üçüncü iddiaya göre ise Cemal Paşa, Ermeniler tarafından öldürülmüştür. Cinayetin ertesi günü Tiflis’te Taşnak Cemiyetine mensup 199 kişinin tutuklanmış olması ve Ankara Hükümeti’nin, 23 Ağustos 1922’de Ermenistan’a bir nota göndermiş olması bu iddiayı da güçlendirir niteliktedir. Ermeni Hükümeti ise olayın ardından taziye mesajları göndererek olayla hiçbir alakası olmadığını göstermeye çalışmıştır.
Cenazenin Erzurum’a Getirilmesi
Şark Cephesi Kumandanı Kazım Karabekir, 8 Ağustos 1922’de Erkan-ı Harbiye Riyaseti’ne başvurarak Cemal Paşa’nın cenazesinin Erzurum’a getirilmesini teklif etmiştir. Erkan-ıHarbiye Riyaseti’de, TBMM’ye yazmış olduğu resmi bir yazıyla, durumu anlatmış ve kendileri açısından bir sakınca olmadığını bildirmiştir.
Bunun üzerine TBMM, 12 Ağustos 1922 tarihli kararıyla merhumların İstanbul’da bulunan ailelerinin uygun görmeleri halinde, cenazelerin Anadolu’ya nakledilmelerini uygun görmüştür. Cemal Paşa’nın kardeşi Kemal Doğuluoğlu, Tiflis’e giderek cenazeleri almış ve Erzurum’a getirmiştir. 28 Eylül 1922’de Cemal Paşa ve Yaverleri, Kars Kapısı’nda Hafız Hakkı Paşa’nın kabri yanında tahsis edilen yerlere defnedilmişlerdir.
Yararlanılan Kaynaklar
Yusuf Alper Eliri, Cemal Paşa’nın Askeri Kişiliği Ve Askeri Faaliyetleri
Mehmet Saray, Afganistan ve Türkler
Ali Fuad Cebesoy,Moskova Hatıraları
Feridun Kandemir, Cemal Paşanın Son Günleri
Emir Şekip Arslan, Sürgünde Üç Ölüm
Nevzat Artuç, Ahmed Cemal Paşa (Askeri ve Siyasi Hayatı)
Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler
Yahya Kemal Beyatlı, Siyasi ve Edebi Portreler
İbrahim Temo, İttihat ve Terakki Anıları
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Yusuf Alper Eliri’ye aittir.
*Bizimle iletişim kurmak için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Hristiyanlık Ve Avrupa Siyasi Tarihinde Bir Dönüm Noktası: Martin Luther'in Hayatı

1483 yılında Almanya’nın Eisleben kentinde dünyaya gelen Martin Luther ilköğrenimini Mansfeld’de orta öğrenimini Eisenach’ta tamamladı. Erfurt Üniversitesi Güzel Sanatlar Bölümü’nde 1502’de lisans, 1505’te yüksek lisans derecesini aldı. Martin Luther’in dinsel dünyaya girişi yakalandığı şiddetli fırtınaya bağlanmıştır. Luther Mansfel’deki ailesini ziyaretinden sonra Erfurt’a dönerken yakalandığı fırtınada fırtınadan sağ kurtulursa keşiş olacağına söz verir. Böylece 1505’te girdiği Erfurt’taki Augustinci Manastırdan 1507’de papaz olarak ayrılmıştır. Bir süre sonra, üyesi olduğu tarikatın piskopos yardımcısı Johann van Staupitz (1465- 1521) tarafından Wittenberg Üniversitesi Sanat Fakültesi’nde, Aristo ahlakını yorumlamak üzere, felsefe profesörü olarak görevlendirilmiş; böylelikle Wittenberg Manastırı’nın keşişi olmuştur. 1509 yılında Yeni Ahit konusundaki kariyeri sınanmış olarak Erfurt’a çağırılan Luther, Augustinian Manastırı’nda öğretmenlik yapmıştır. 1510 yılında Luther tarikat içinde ortaya çıkan bir anlaşmazlığı arz etmek için Roma’ya gönderilince öğretmenliğe ara vermiştir.
Ekim 1512’de doktorasını bitirip teoloji doktoru unvanını alan Luther, felsefe profesörlüğünden teoloji profesörlüğüne getirilmiştir. Böylece Wittenberg’de “İlk Konferanslar” adı verilen Mezmurlar (1513- 1515), Romalılara Mektup (1515- 1516), Galatyalılara Mektup ( 1516- 1517) ve İbranilere Mektup ( 1517- 1518) konulu, genelde çeşitli Yeni Ahit metinlerinin yorumuna dayalı seri konferans ve dersler vermeye başlamıştır. Luther ders vermeye devam ettiği bu zamanlarda manastırdaki günlerinden beri sorguladığı kilisenin endüljans uygulamasına karşı bir eleştiri yazmıştır. “Endüljansın Kuvvetine Dair Tezler” başlıklı, 95 maddeden oluşan bu metni 31 Ekim 1517 günü piskoposlara göndermiş ve aynı zamanda birer mektupla endüljans konusundaki vaazların teolojik açıdan sağlam bir zemine oturtulmasını istemiştir. Martin Luther’in bu görüşleri üniversitenin bülten panosu sayılabilecek bir yer olan Wittenberg Saray Kilisesi’nin kapısına astığı yolundaki rivayet kanıtlanmış olmamakla birlikte eleştiri metni Almanya’da ve komşu ülkelerde Luther’in kendisinin de öngörmüş olmadığı bir hızla yayılmış, sadece endüljans satışlarında bir düşüş yaşanmakla kalmamış bu olay bütün Reformasyon hareketinin başlangıcı olmuştur.
1518 yılında Roma’da Luther’in fikirlerine karşı bir papalık davası açılmıştır. Bu engizisyon davasında Luther gıyabında yargılanmıştır. Papa her ne kadar afaroz ettiyse de o, afaroznameyi halk arasında yakmış, İmparator Maximillian onu heretik (dinden çıkmış, sapkın) ilan etmiş; Luther, suçlamalara cevap vermek üzere Roma’ya çağrılmıştır. Ama o, Roma’ya gitmek yerine, Augsburg’ta Kardinal Cajetan’a ifade vermeyi tercih etmiştir. Cajetan ondan fikirlerinden ve Kilise’ye yaptığı saldırılarından vazgeçmesini isteyince, Luther, Wittenberg’e dönmüş burada Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’nun imparator seçme yetkisi olan Saksonya Dükü III. Frederick onu himayesi altına almıştır. Papa X. Leo, III. Frederick’ten Luther’in sürgüne gönderilmesini talep ettiyse de, dük bu emre itaat etmemiştir. Bu arada bazı görüşlerinden vazgeçen, hatta Papa’ya bir özür mektubu bile gönderen Luther, Ingolstadt Üniversitesi rektörü Johann Eck ile endüljans konusunda bir münazaraya katılmıştır. Ancak kilisenin heretik dediği fikirleri ve endüljans konusundaki şiddetli eleştirileri değişmemiştir.
15 Haziran 1520 günü Papa X. Leo, Luther’i bir bildiriyle aforoz etmiş; ekim ayında papalık bildirisi Luther’in eline geçmiş ama Erfurt Üniversitesi’ndeki öğrencileri onu parçalayıp suya atmıştır. Üniversite yetkilileri ise bu olaya müdahale etmemiştir. Bu sıralarda Luther, belki de en meşhur kitabı olan “Von der Freiheit des Christenmenschen” (Hıristiyan Kişinin Özgürlüğü Üzerine) isimli kitabını Papa X. Leo’ya yönelttiği bir açık mektupla birlikte yayımlamıştır. 15 Ocak 1521’de Luther bu sefer de İmparator V. Charles tarafından Worms’da düzenlenen kurula ifade vermek üzere çağrılmıştır. Yolda Erfurt, Eisenach, Gotha ve Frankfurt’ta vaazlar vermiş ve Worms’a büyük bir kalabalık eşliğinde zafer kazanmış komutan edasıyla girmiştir. Burada kendisinden yazmış olduğu kitaplardaki heretik fikirlerinden vazgeçmesi istenmiş ancak Luther görüşlerinden vazgeçmemiştir. Kurulda kutsal metin ve akıl ile aksi kanıtlanmayacağı sürece fikirlerinde ısrar edeceğini
açıklamıştır. Bilincinin papaya veya konsillere değil, ancak Tanrı’ya bağlı olduğunu söylemiştir. Worms Kurulu, sonuç alınamadan dağılmıştır. Kilise açısından sonuç vermeyen bu kurul Luther için önemli gelişmelere sebep olmuştur. Luther burada reformist düşüncelerini üst düzey iktidar mensuplarının önünde ifade etme fırsatı bulmuştur. Worms Kurulu sonucunda Luther aleyhine bir ferman yayınlanmış ancak bu fermanın uygulanıp uygulanmayacağı merakla beklenmiştir. Zira burada alınan kararların uygulanması dünyevi iktidarla papalık arasındaki ilişkiyi belirleyici unsur olacaktır.
Aynı yıl Luther yerleştiği Wartburg’da İncil’in Almancaya tercümesine başlamıştır. Luther, Wartburg’tayken Wittenberg’te de önemli değişiklikler olmaktadır. Özel ayin isteklerini reddeden keşişler Augustinien tarikatını terk etmeye başlamıştır. Kale Kilisesi’nin rahibi evlenmiş; öğrenciler Fransisken manastırındaki sunağı tahrip etmiş; ayinler Almanca yapılmaya başlanmış ve şarap kadehi ilk defa kiliseye gelen cemaate de sunulmuştur. Luther hakkındaki yasaklamalar kaldırılmış ve o da Wittenberg’e dönerek kilisede vaaz vermeye başlamıştır. Nürnberg Kurulu, Luther’den artık kitap yayımlamamasını isteyerek Katolik doktrini dışındaki vaazları yasakladıysa da Luther yazmaya devam etmiş; hatta şair ve müzisyenlerden ayinlerde kullanılacak yerel dile katkıda bulunmalarını istemiştir. 1524 yılı sadece reform açısından değil siyasi bakımdan da Almanya’da karışıklıkların yaşandığı bir yıldır. Köylüler Luther’in öğretileri doğrultusunda ekonomik koşullarının iyileştirilmesi için ayaklanmışlardır. Liderleri arasında Wittenberg’te eğitim almış bir ilahiyatçı olan Thomas Müntzer de vardır. Luther köylülerin saldırılarına karşı bir kitap yazmış ve ayaklanma Frankenhausen’de bir çatışmada 50 bin kadar köylünün öldürülmesiyle sona ermiştir. Protestan rahiplerden bazıları Katolik prensler tarafından idam edilmiş ve köylüler Luther’in kendilerini aldattığına inanmıştır. Köylü İsyanı olarak adlandırılan bu ayaklanma Luther’in öğretisinin halk tarafından nasıl algılandığını göstermesinin yanı sıra onun siyasal irade ve bu iradeye itaat anlayışını da ortaya çıkarmıştır. Luther bu isyanlar karşısında savunduğu fikirlerin etkisiyle uzlaştırıcı bir tavır sergilemiş ancak isyanların devam etmesiyle köylüleri şiddetle eleştirmiş ve en ağır cezayı hak ettikleri yönünde görüş bildirmiştir. Zira Luther siyasal iradenin gücünü Tanrı’dan aldığını ve bu irade nasıl olursa olsun ona itaat etmek gerektiğini savunmaktadır.

Katolik Kilisesinin ruhban sınıfının evlenme yasağını eleştiren Luther, 1525’te eski bir rahibe olan Catherine von Bora ile evlenmiş böylece yaptığı eleştirinin gereğini yerine getirmiştir. 1526’da Deutsche Messe und Ordnung des Gottsdienstes (Almanca Ayin ve Kutsal Merasim Düzeni) adıyla yayımlamış olduğu ayinlere başlamıştır. 1529 senesinde önce Batı medeniyetini İslam tehlikesinden korumak için Türklere karşı savaşmanın her Hıristiyanın üzerine vazife olduğunu bildiren bir eserden (Türklere Karşı Savaş) sonra, Hıristiyanlığın temel inanç ve doktrinlerinin soru-cevap şeklinde öğretildiği “Küçük ve Büyük Kateşizm”i yayımlamıştır. Üç yıl sonra Nürnberg Dini Barış Komitesi, Alman Protestanlara özgürlük tanımış ve Luther, Wittenberg İlahiyat Fakültesi’nin dekanlığına getirilmiştir. Bu zaman zarfında sağlık sorunları olmasına rağmen yazmayı sürdürmüştür. Önce Anabaptistler (vaftiz uygulamasının sadece ergenlikte olabileceğini iddia eden bir Protestan mezhebi) daha sonra Yahudiler aleyhine yazmış ve Kutsal Metinlerden hareketle papalığa karşı oldukça ağır bir dille eleştiri olarak “Wider das Papsttum zu Rom vom Teufel Gestiftet” (Roma’da Şeytan Tarafından Kurulmuş Papalığa Karşı) eseriyle papalığa son eleştirilerini getirmiştir. 17 Şubat 1546 günü doğduğu yer olan Eisleben’de ölmüştür. Wittenberg Üniversitesi’nde teoloji profesörü oluncaya dek geçen süre içinde geliştirdiği görüşlerini derslerinde de işleyen Luther, var olan toplumsal, siyasal ve dinsel örgütlenme biçimiyle çelişen bir teoloji geliştirmiştir. O dönemde yaygınlaşan “para ekonomisi”nin gereklerine uyum sağlama çabaları, Kilise’nin merkeziyetçi bir biçimde örgütlenmesi ve gelirlerini artırma girişimleri içinde, rahiplerin giderek artan bir biçimde dünyevi sorunlara karışma sonucunu doğurmuştur. Kilise’ye vergi yoluyla gelir aktarılması, kişilerin günahlarının affedildiğine dair belgelerin (endüljans) para ile satılması gibi, kilisenin bir tür “din ticareti” yapmaya başlaması, reformu başlatan en temel etken olmuştur. Bu bakımdan endüljans konusunu ayrı bir başlık altında ele almayı konumuzun akışı açısından gerekli bulduk. Nitekim Martin Luther’in endüljanslara karşı yazdığı daha önce de açıkladığımız 95 maddelik manifesto reformun ilk adımı niteliğini taşımaktadır.
Endüljans ve Reforma Etkisi
İlahi olan ya da olmayan bütün dinleri incelediğimiz zaman hepsinin inananlarına uymaları gereken bir takım dini ve ahlaki kural ve sorumluluklar yüklediklerini ve bunlara itaat etmelerini istediğini görmekteyiz. Yine bütün dinler, insanların, bütün yaptırımların rağmen bu tür kuralları zaman zaman aşarak hata, günah ve suç işleyebileceklerini de dikkate almaktadırlar. Dinler bu tür suç ve günahların ortadan kaldırılması ve insanların suçluluk ve günahkarlık duygusundan kurtulmaları için bir pişmanlık süreci tesis etmiştir. Bu süreç içerisinde günahkar insan yaptığı kötülüğün farkına vararak bir daha yapmama kararı verdiğinde, bağlı olduğu dininin sunduğu bağışlanma fırsatına doğru yaklaşmış olmaktadır. Dinsel tanımıyla “tövbekarlık” olarak nitelenen bu uygulamanın sonunda, günahkar insan günahlarından aklanma imkanı elde ederek inandığı Tanrısı ile olan ilişkisini huzur içinde sürdürme hakkı kazanmaktadır. Bağışlanma süreci için Hıristiyanlık, günahkar kulu ile Tanrı’sı arasındaki pişmanlık ve Tanrı’nın rahmeti arasındaki ilişkinin kurulmasında bir aracılık kurumu tesis etmiştir. Kilise, papalık ve ruhban sınıfının aracılığını içeren bu uygulama, günahlardan bağışlanmak gibi insan bireyine has özel bir uygulamaya “yabancı” bir unsurun eklenmesi sonucunu doğurmuştur. Nitekim Hıristiyanlıkta, çok geçmeden bu aracı unsurlar günahkar insanın Tanrı’ya yönelik tövbekarlığını kolaylıkla istismar edip dinsel bir sömürü aracına dönüştürmekte gecikmemiştir. Esasen, Tanrı ile insanlar arasındaki ibadet, dua ve tövbe etme gibi iletişimlerin sağlanmasında en temel unsur olan kilise kurumunun bulunuyor olması dinsel istismar sorununun kaynağını teşkil etmiştir.
Hıristiyanlıkta var olan dinsel pişmanlık eyleminin istismarı sorunu Ortaçağ’da en üst seviyeye ulaşmıştır. Ortaçağ Roma Katolik Kilisesi, bu dönemde dinsel otoritesinin ve meşruiyetinin bulunmadığını da içeren çok önemli eleştirilerle karşı karşıya gelmiştir. Katolik Kilisesi’nin dinsel otoritesinin Hıristiyanlar içinde tartışılmaya başlamasının, kilisenin uyguladığı günah bağışlama süreci ile de yakın bir ilişkisi bulunmaktadır. Hıristiyanlık tarihinde endüljanslar olarak meşhur olan bu dinsel sömürü uygulamaları, 16. yüzyılda ortaya çıkan Protestan reformasyonunun da en önemli gerekçeleri arasında yer almaktadır. Hıristiyanlıkta inançlarının gereğinin aksine davranan günahkarlar, pişman olup tövbe etme, günahını itiraf etme ve bağışlanma sürecinin sonunda günahlarından kurtulma hakkına sahiptir. Hıristiyanlığın günahlardan aklanmaya ilişkin bu sürecin gerçekleşmesi için Tanrı ile günahkar insan arasında, bağışlanma işine aracılık etmesi gereken bir rahip yer almaktadır. Günahlarından dolayı pişmanlık duyup bu durumu bir rahibe itiraf eden günahkar, ancak bu rahibin nezaretinde günahlarından kurtulabilir. Tanrı ile günahkar kulu arasındaki bağışlanma eyleminde maddi getirisi olan bir ritüelin bulunması, Hıristiyanlığın günah bağışlama ibadetine ilişkin sömürü sisteminin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Endüljanslara konu olan Hıristiyan bağışlanma süreci üç aşamadan oluşmaktadır. Tövbekarlık olarak da nitelenen bu durum günahtan duyulan pişmanlık, günahın bir rahibe itiraf edilmesi ve bu bağışlanan günahın dünyevi karşılığının, tazminat ya da kefaretinin yerine getirilmesidir. Katolik konfesyon metinlerinde tövbekarlık eylemleri, yürekte pişmanlık, dilde itiraf, davranışta alçak gönüllülük ve verimli bir kefaret olarak bir bütünlük içinde sıralanmaktadır. Bağışlanan günahın dünyevi karşılığı olan “alçak gönüllülük” ve “verimli bir kefaret” kısmına ilişkin olan endüljans kelimesi, Latince anlamıyla “hayra eğilmek” (indulgere) veya “bağışlanma” (indulgentia) demektir.
Teolojik anlamda endüljans, Tanrı tarafından bağışlanan günahların manevi karşılığı ödenmiş olmakla birlikte, bu günahların geriye kalan dünyevi cezalarının kilisenin aracılığıyla ve kilise hukukuna göre bağışlanmasını ifade eden bir uygulamadır. Günah çıkartmada alınan kutsama günahları siler, ama günahın sebep olduğu tüm bozulmalara çare olmaz. Bunun için günahkârın, kefaretini ödemesi için dünyevi bir ceza çekmesi gerekmektedir. Rahip cezanın durumuna göre günahkâr kişiye bir bağış, bir hayır işi, insanlara yardım, isteyerek bazı şeylerden yoksun kalmak ve özveride bulunmak gibi yükümlülükler yükleyebilir.
Rahip tarafından kutsanarak günahının manevi cezası bağışlanmış olan günahkar, belirtilen dünyevî cezayı da çekerek günahının manevi cezasından da kurtulmuş olmaktadır. Bu nedenle Katolik Kilisesindeki endüljans doktrini ile uygulamasının tövbe ve itiraf sırrı ile sıkı sıkıya bağlı olduğunu dile getiren Katolik konfesyon metinleri, endüljansı şu şekilde tanımlamaktadır:
“İşlenen günahlardan dolayı günahlar silinmiş olsa da dünyada çekilecek cezanın kısmen ya da tamamen bağışlanması gerekmektedir. İmanlı kişi bu bağışlanmayı, belirli koşulları yerine getirmek suretiyle kilisenin aracılığıyla elde eder. Kilise, kurtarıcılığın dağıtıcısı yetkisiyle Mesih’in ve azizlerin kefaret hazinesini kullanır ve dağıtır.”

Nitekim günah işleyerek kilise cemaatinden ve ayinlerden maddi ya da manevi şekilde uzaklaşmış olan kişinin bağışlanıp yeniden eski durumuna gelebilmesi için, tövbekârlık sürecini ifade eden günah itirafı sakramentinin işletilmesi gerekmektedir. Önceki durumuna yeniden kavuşmak ve kutsal ayinlere tekrar katılmak isteyen günahkâr kişinin, dinsel mahkemeye günahlarını itiraf etmesi, günahını kabul etmesi ve dinsel otoriteden günahlarının bağışlanmasını istemesi gerekir. Bağışlanan günahın dünyevi cezasına karşılık, belirli bir ceza ve kefarete mecbur bırakılarak günahkârın huzura kavuşması sağlanır. Bir diğer tanımıyla endüljans, bu bağışlanan günahın dünyevi cezası için başvurulan imtiyaz olmaktadır. Teorik olarak bir endüljans, bağışlanan günahın göz önüne alınması suretiyle kilise tarafından bu günahın dünyevi cezasının tamamen ortadan kaldırılması ya da hafifletilmesidir. Uygulamada ise bu durum, günahkârın hem bu dünyada hem de
günahkâr ruhların arınma yeri olan arafta ilâhi adalet doğrultusunda cezalandırılacağı inancı ile kilisenin bu bağışlama sürecini, hem Mesih, hem Bakire Meryem ve hem de azizlerden elde edilen sınırsız erdemlere dayanarak bağışlama yetkileri olduğu inancına dayanmaktadır. Bu şekilde Katolik Kilisesi dualar, ibadetler ve hayırlı ameller karşılığında bu hazinenin sağladığı menfaatleri dağıtma konusunda hak ve yetkiye sahip olmuştur.
Reform dönemine kadar Katolik Kilisesi’nde görülen endüljans uygulamaları, genelde günahkar kişilerin günahlarının bağışlanmasına yönelik dinsel bir ritüel iken; sonraki dönemlerde endüljanslar, kilise ya da rahiplik teşkilatına maddi kazanç sağlayan bir gelir kaynağı haline dönüşmeye başlamıştır. Nitekim, Rönesans’ın estetik ve sanat akımından etkilenen ve imparatorluk saraylarına özenen Papa II. Julius (1443-1513), 1506 yılında, St. Peter kilisesinin inşasına başlamıştır. Kilisenin yapımını devam ettiren Papa X. Leo (1475-1521), gerekli olan mâli desteğin sağlanması amacıyla bir kez daha endüljans uygulamasına başvurmuştur. Rönesans döneminin ünlü sanatkârlarının yürüttüğü bu kilise inşasının giderlerinin yanı sıra papalık sarayının görkemli ve savurgan yaşamı, şölen, içki ve rüşvetleri de oldukça büyük bir bütçeyi gerektirmektedir. Ayrıca papa politik alanda da etkin olmak için parasal güce ihtiyaç duymaktadır. Örneğin, o dönemde yaklaşan Osmanlı tehdidine karşı bir haçlı direnişi oluşturmak ve Kutsal Roma Germen imparatoru olarak kendisine yakın bir prensin seçimini sağlamak gibi masraf gerektiren askeri ve siyasi planları için papa önemli bir maddî gelire ihtiyaç duymaktadır. Ayrıca papanın kişisel para sorunları da vardır. Avlanmak için yaptırdığı sarayı ve çevresindeki geniş topraklar papayı durmadan
borçlanmaya itmektedir.
Papalığın içinde bulunduğu bu mâli sıkıntıdan kurtulması ve papalık hazinesini artırması için en uygun aracın endüljanslar olduğu düşünülmüştür. Endüljansların papalığın maddi bir kazanç kaynağına dönüştürülmesi için günah bağışlama uygulaması üzerinde bazı değişikliklerin yapılması gerekmiştir. Önceden günah çıkarma işleminden sonra bir hayır işleme ya da tesbih çekme gibi cezalarla günahının dünyevi karşılığını çeken günahkâr endüljans uygulamasındaki değişikliklerle işlediği her günah karşılığında kiliseye belli miktar para ödeyerek günahının dünyevi karşılığından kurtulacaktır. Bu da kilise ve papalığın yukarıda sözünü ettiğimiz ihtiyaç ve giderlerini büyük ölçüde karşılayacaktır. Ancak bütün bunlar reformistlerin temel eleştiri noktası olacak ve Almanya’dan Cenevre’ye kadar uzanan bir reform hareketinin başlangıcını tetikleyici unsur olacaktır. Papalığın endüljans uygulamaları neredeyse Avrupa’nın tamamında bütün hızıyla devam ederken Katolik bir rahip olan Luther, o dönemde Katolik inancının ve papalılık uygulamalarına yönelik ciddi şüpheler duymaktadır. Katolik inancını Tanrı’ya iman ve karşılıksız bağışlanma yerine, insanlara dünyevi davranışları ve maddi bedeller karşılığında bağışlanma vaadinde bulunduğu için eleştirmektedir. Katolik manastırlarda yetişmiş bir rahip olarak Luther, kutsal metin bilgisiyle de Katolik Kilisesi’ne karşı yönelttiği eleştirilerine sağlam teolojik kanıtlar göstermiştir. Onun Katolik Kilisesi’ne aykırı olarak öne sürdüğü ilk düşüncesi, günahkâr Hıristiyanların iyi davranışları olmaksızın ve dinsel kuralları yerine getirmeksizin sadece Tanrı’ya olan imanlarıyla bağışlanıp cennete kavuşacakları inancıdır.
Luther çok daha öncesinden Katolik Kilisesi’nin Tanrı anlayışına, kurtuluşa ulaşma sürecinde imandan çok dünyevi davranışları öne çıkarmasına, ruhban sınıfının endüljans konusundaki suiistimallerine ve Katolik Kilisesi’nin genel uygulamalarına tepki göstermektedir. Kişinin imanına göre değil kişisel davranış ve maddi bedellere göre düzenlenen endüljans uygulamaları Luther’in papalığa yönelttiği eleştirilerin temelinde yer almaktadır. Nitekim Luther 1516 yılında yaptığı bir vaazla endüljansa ilk eleştirisini şu şekilde ortaya koymaktadır:
“Eğer endüljanslar, İsa- Mesih’in ve azizlerin lütfu ise saygı ile kabul edilir. Fakat uygulama olarak oldukça merhametsiz bir ihtiras faaliyetine dönüşmüştür. Onların vaazlarından bellidir ki, af tüccarlarının kesesine girecek olan paralar, ruhlar için kurtuluş dileyen insanlardan daha değerlidir…” şeklinde devam eden vaazında Luther papalığa karşı şiddetli bir eleştiri ortaya koymaktadır.
Luther bu vaazının üzerinden çok geçmeden hemen hemen aynı gerekçelere dayanan endüljans eleştirilerini halka ilan etmeye karar vermiştir. O dönemin geleneklerine göre, tartışma açmak isteyen kişiler düşüncelerini yazdıkları bir belgeyi herkesin görebileceği bir yere asardı. Luther de bu yöntemi uygulayarak Şehitler Bayramı gününde, 31 Ekim 1517’de halkın Wittenberg şatosu kilisesi önüne geleceğini düşünerek Latince kaleme aldığı endüljans karşıtı tezlerini bu kilisenin kapısına asarak ilan etmiştir. Asıl başlığı “Endüljanslara Eleştiri ve Doksan Beş Tez” veya “Endüljansların Gücü ve Etkisi Üzerine Tartışma” başlığını taşıyan bu metinde Luther endüljans uygulamalarına yönelik tepkilerini bu kez yazılı bir şekilde dile getirmiştir.
Endüljans eleştirisi mahiyetiyle halka duyurulan bu manifesto, Luther’in içinde bulunan reformist duyguların ilk kez dışa vurumu ve Lutheran reform sürecinin tarih sahnesine çıkışı anlamına gelmektedir. Bu manifesto, yerel bir vaaz ya da duyuru olmanın ötesinde, Hıristiyanlık dünyasının temel birçok dogmasını irdeleyen evrensel nitelikli bir eleştiri niteliğindedir. Luther’in öncelikle papalığın endüljans uygulamalarının kutsal metin kaynağından yoksun olduğu iddiası, zamanla papalığın ve Katolik Kilisesi’nin dahi kutsal metin temeline dayanmadığı ve dolayısıyla dinsel otoritelerinin söz konusu olmadığı inancına dönüşmüştür. Katolik Kilisesi tarafından sapkın görünen bu düşüncelerinden dolayı aforoz edilen Luther, çok geçmeden Katolik Kilisesi’ne karşı reformu başlatmıştır. Protestan teolojinin temelini oluşturan bu reform girişimi endüljans gibi gelenekleri değil dinsel kaynak olarak sadece kutsal metni geçerli tanımaktadır. Hatta reform, sadece imanla kurtuluşu ileri sürerek endüljansları da içerecek şekilde iyi davranışların gereksiz olduğunu, bunların Mesih’in erdemini küçümsediğini ileri sürmüştür. Endüljanslara karşı dile getirilen bu doktrin aslında Protestanlığın temelini oluşturmaktadır. Reformistler tarafından şiddetle eleştirilen Katolik Kilisesi, başta endüljans istismarları olmak üzere rahiplerin din dışı uygulamaları ve dinsel sömürüleri gibi bazı hatalarını gözden geçirmişler ve bu eleştirilerin kaynağını tartışmışlardır. Bunun sonunda Katolik konfesyon metinlerinde Katolik öğretisinde endüljansların teolojik anlamı korunmakla birlikte uygulama sürecinde bazı yanlışların yapıldığı kabul edilmektedir. Günah karşılığında yapılan bağışlama uygulamasının manevi cezayı bağışlamakla birlikte dünyevi cezanın bağışlanmadan kaldığını, kilisenin de bağışlanmayan dünyevi ceza karşılığı günahkârın üzerine bazı dinsel ödev ve uygulamalar yüklediği klasik doktrin
tekrar sağlanmıştır. Öte yandan endüljans uygulamasının Ortaçağ’da yanlış anlaşılmaktan kaynaklanan bir istismar aracı olduğu ve maddi bedeller karşılığında yanlış bir şekilde günahların bağışlandığı vurgulanmaktadır.

1967 yılında Papa VI. Paul endüljans doktrinini gözden geçirerek uygulamaya ilişkin bazı düzenlemeleri değiştirmiştir. Endüljansın kilisenin yardımı ile günahkâr olan insanların günahlarının dünyevi cezalarından arınmaları olarak tanımlanmakta ve günahkarı kendi davranışları ile günahından kurtaran sadece bir bağışlanma süreci olduğu ifade edilmektedir. Ayrıca, araftaki ruhların bu dünyadaki dua ve yalvarmalar ile bağışlanabileceği dile getirilmektedir. Böylece, Ortaçağ’da olduğu gibi parasal bir bedel karşılığında insanları kendi günahlarını ya da araftaki ruhların kurtuluşunun papalık tarafından temin edilmesi düşüncesi reddedilmiş bunu yerine hayırlı davranışlar, ibadetler ve ölmüş yakınlar için bağışlanma duaları konulmuştur.
Sonuç olarak Katolik Kilisesi zaman içinde endüljans uygulamaları konusundaki bazı teolojik yanlış anlamaların ortaya çıktığını kabul ederek endüljansların kiliseye maddi kaynak sağlayan yapısını değiştirmiş olsa da bu uygulama, Katolik Hıristiyanlığının bölünmesine neden olan reformun başlatıcı unsuru olmuştur. Bütün bunlar Katolik birliğin parçalanması ve en güçlü Hıristiyan mezheplerinden olan Protestanlığın kurulmasına yol açmıştır. Bununla birlikte, Protestan reformu sürecinde etkisini azaltan ve zamanla ortadan kalkan maddi bedelli endüljans uygulaması, Hıristiyanlık tarihindeki en kötü dinsel sömürü olarak anılmaya devam etmektedir. Hıristiyanlık, endüljanslar konusunda Ortaçağ uygulaması formundan uzak durmaya çalışsa da günah bağışlama ritüelindeki kilisenin aracılığının devam etmesi istismara açık bir sakrament olarak karşımıza çıkmaya devam etmektedir.
Yararlanılan Kaynaklar
Hatice Gözübek, Martin Luther Ve John Calvin’in Teolojik Görüşlerinin Mukayesesi
Hakan Olgun, Katolik Kilisesi’nin Endüljans Uygulaması ve Protestan Reformuna Etkisi
Ömer Faruk Harman, “Endüljans” maddesi, TDV İslam Ansiklopedisi
Peter F. Wiener, Hitlerin Manevi Atası Martin Luther
Hakan Olgun, Luther Ve Reformu
Eıno Sormunen, Martin Luther Kutsal İnanç Adamı
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Hatice Gözübek’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Stalin'in İktidara Gelişi, Düşünceleri Ve Sadizm

Stalin hayatı boyunca yönetilmemek, herhangi birisinin baskısına ya da emrine girmemek için çalışırken bunu başkalarını yöneterek, onları kendi hükmü altına alarak yapabileceğini düşünmüştür. Bu yolda birçok çaba harcamış olsa da onun gerçek bir lider olmasını sağlayan en büyük fırsat; Ekim devrimini yöneten, devrimci düşüncenin Rusya’da egemen olmasını ve diğer ülkelere de duyurulup yayılmasını sağlayan, büyük bir lider olarak tanınan Lenin’in ölmesi olmuştur. Lenin devrimden çok da uzun bir süre geçmeden hastalanmış ve geçirdiği krizler nedeniyle belli bir dönem yatağa bağlı kalmış, sonrasında da 24 Ocak 1924’te hayatını kaybetmiştir. Lenin hastalık dönemindeyken Stalin onun öleceğini tahmin etmiş ve bu fırsatın değerlendirilmesi gerektiğini düşünmüştür. Bu düşünceleri doğrultusunda on ikinci kongrede harekete geçerek daha önce de yaptığı gibi bir değersizleştirme politikası izlemiştir. On ikinci kongre sırasında açılış konuşmasını yapacak ve raporu hazırlayacak kişi önemliydi; çünkü partinin ilk gününden beri bu Lenin’e ithaf edilmiş bir ayrıcalıktır. Fakat Lenin henüz hayattayken bunu kim yaparsa yapsın hoş karşılanmayacaktı. Stalin’in en fazla düşmanlık beslediği Troçki’yi bu iş için öne sürdü ancak de muhtemelen Troçki de durumun farkında olarak o da konuşmayı yapması ve raporu sunması için Stalin i öneriyordu.
1923’ün nisan ayındaki bu kongre, ne olursa olsun, Lenin’in yerine kim geçerse geçsin Stalin’i partinin yönetimiyle ilgilenen üç kişi arasında en üst sıraya yükseltti. Konuşmayı yapan Zinovyev’in çoğunluğu azalırken bir şekilde Stalin’in çoğunluğu arttı. Önceki kongrede Kontrol Merkez Komisyonu’nu gizliden yönetmeye başlamıştı, çoğunluk onun adamlarıydı. Bunu kullanarak ona karşı olan komisyonları, sekreterliğe zarar verdikleri gerekçesiyle, Merkez Komisyon’un kararıyla bertaraf ediyordu.
Stalin için bu yeterli değildi ve tüm iktidarı istiyordu. Fakat Lenin’in ölmesini beklemek zorundaydı. Kimilerine göre ise böyle bir zorunluluğu yoktu. Özellikle Troçki’nin de belirttiği üzere Lenin, Stalin tarafından öldürülmüş olabilirdi. Lenin ilk krizinden sonra iyileşmeye başlamış, hatta tekrardan görev başı yapmış, fazla geçmeden yeni bir kriz geçirince durumu daha kötüye gitmiş, fakat doktorlar yine de durumdan tam anlamıyla emin olamamışlardır. Sonunda da Lenin umutsuzluğa kapılarak Stalin’den intihar etmek için zehir istemiş, bunun yanlış olduğu. Zinovyev, Kamanev ve Troçki’nin bulunduğu bir konuşmada Stalin bunu onlara söylemiş ve hep birlikte bunun yanlış olacağına karar verilmişti. Fakat Troçki, Lenin’in hastalığına rağmen ölümünün ani olduğunu düşünmüştür. O dönemde Troçki de hastaydı. Kendisinin hastalığı nedeniyle Kafkasya’daki Suhum’a gitmek üzere yola çıktığında Lenin’ in ölümünü duyunca geri dönmek istemiş Stalin Toçki’nin geri dönmesinin uygun olmadığını bildirmiştir. Troçki orada olsaydı otopsi isteyeceğini, bunu Stalin’in de tahmin ettiğini, bu nedenle de kendisini kasıtlı bir şekilde uzak tuttuğunu söylemiştir.
Kruşçev anılarında Stalin ve onun yönetimi hakkında yorum yaparken Lenin’in kendilerini uyardığını söylemiştir. Lenin 1923’te yazdığı vasiyetinde Stalin’in Genel Sekreter mevkiinde kalmaya devam ederse ileride partiyi götüreceği noktayı görmüş, zalimliğinin temel nedenlerini anlamış, liderlik için gerekli vasıfları olsa da kaba ve zalim biri olarak ileride gücünü kötüye kullanacağını belirtmiştir. Vasiyetinin devamında da Stalin’i bu mevkiden alıp başka bir mevkie atamayı, onun yerine daha ılımlı, mevkiinin gücünü kötüye kullanmayacak olan, yoldaşlarla iyi ilişkileri olan birini atamayı teklif etmiştir.
Stalin tam da bu nedenle Lenin’e karşı intikam duygusuna kapılmış olabilir ve bu nedenle hem iktidar hem de intikam amacıyla onun ölümüne ön ayak olmuş olabilir. İktidar döneminde yaptıkları göz önüne alındığında ise bu durumun tamamıyla olasılık dışı olmadığı görülebilir. Lenin’in ölümünün Stalin’in iktidarına psikolojik açıdan etkilerinden bahsetmek gerekirse, Lenin’in Stalin üzerinde bir baskı yarattığı, en azından Stalin’in otorite konusundaki çarpık düşünceleri nedeniyle böyle bir düşünce taşıdığı bilinmektedir. Stalin Lenin’i yeni bir baba figürü olarak psikolojik yapısına dahil etmiştir. Bu nedenle daha önce de belirtildiği gibi Lenin’in ölümüne kayıtsız kalmış ya da bu sefer etkin role geçerek onun ölümüne katkıda bulunmuştur. Her iki durumda da üzerinden kalkan baskı onda yıllardır bastırılan sınırsız bir özgürlük duygusunun ortaya çıkmaya başlamasına neden olmuştur. Bundan sonra Stalin iktidar döneminin acımasız uygulamalarını yönetecektir.
Stalin’in iktidar Dönemi
Stalin’in iktidara gelmesinin ardından birçok kişi farklı görüşleri vardır. Bazıları onu acımasız bir diktatör, bazıları ise kurtarıcı olarak nitelendirmiş, özellikle Hitler’e karşı savaşmasıyla Avrupa Stalin’i birçok açıdan övmüştür. Stalin iktidarı birçok açıdan gizli ya da çarpıtılmış bilgilerle dolu bir dönem olmuş ancak ölümünden sonra bazı şeyler daha açık ve net şekilde ifade edilebilmiştir.
Stalin iktidarında en önemli nokta sanayi ve tarımdı. Özellikle Beş Yıllık Plan hazırlandığında duruma farklı bir boyut gelmişti. Stalin kısa sürede tarım ve sanayi alanında çok büyük gelişme kaydetti. Yeni halk kavramı ortaya çıktı. Artık halkın ve çiftçilerin önemi büyüktü. Yeni sanayii ve çiftlikleri kuran halkın en başlıca özelliği sınırsız atılımlarıydı. Burada birey en dinamik haliyle ele alınıyordu. Stalin artık ülkede sosyalizme odaklanmıştı. Sanayii ve bilim alanında gelişilmeliydi. Sanata ve bilime yoğunluk verildi. İlk beş yıllık plan sonunda yayınlanan kitap sayısı Almanya, İngiltere ve Fransa’da yayınlanan kitaplardan fazla olana kadar farklı dillerde kitaplar basılıyor, halkın anlaması gelişmesi sağlanıyordu. Bunlara uygun olarak Stalin döneminde birçok gazetede yeni halk adının geçtiği yazılar yayınlanıyordu.
Rusya dışardan aldıkları ürünler çerçevesinde sanayiyi öğreniyor, yurt dışına bağlılığını azaltıyor, hem de bu özel yurt dışı kaynaklı şirketlerin sabotajlarını önlüyordu. O dönemde birçok ülkeni, hükümetlerden memnun olmayan vatandaşlar ve ülkeler içindeki yabancılardan dolayı gerçekleşen yıkıcı faaliyetler açısından sorunları vardı. İspanya’da Frankocular, Japonya’ya demir cevheri satıp, onu bilerek ya da bilmeyerek güçlendiren Amerikalılar, Hitler’in ajanları ve daha sayılamayacak kadar çok sorun vardı.. İşte böyle bir ortamda Stalin hem ayakta kalmak hem de gelişebilmek için bilime ve sanata yüklendiği kadar bu sabotajcıları yok etmekle de ilgileniyordu. Bilim ve teknik açısından yetersiz olan Rusya bazı fabrikalarda ne ürettiğini bilmeden işçilerle dolu bir ülkeydi. Örnek olarak bir otomobil fabrikasında silah parçası ürettiğini bilmeden üretim yapanlar bunları sonradan fark etmişti. Kısacası hainlere bilmeden kendi elleriyle silah sağlamışlardı. Mühendisler gelişip bilgilendikçe sabotajlar daha iyi görülüp engelleniyor, kendi ürünlerini kendileri üretmeye başlıyor ve bir yandan da bu sabotajcıları en acımasız yöntemlerle cezalandırıyorlardı ve denetimler en üst seviyede uygulanıyordu.

Birçok kişi bu nedenlerle gelişebilmekten öte Sovyetlerin hayatını devam ettirebilmesi için Stalin’e ve onun yönetimine ihtiyacın olduğunu düşünmüştür. Elbette bunlar Stalin’in yargısız infazları, işkenceleri ve ölümlerini haklı kılmamıştır. Ayrıca Stalin şu zamana kadar büyük bir diktatör olmasının yanında hala o ana kadar izlediği sakınımlı, kafa karıştıran, ikili oynamasını gerekli kılan politik tavrından vazgeçmemiştir. Üstelik kendisine özgü bu politik tavrını artık sadece arkadaşlarına değil aynı zamanda halka da uygulamaya başlamış, halka karşı gösterdiği tutumları, fikirleri ve davranışları ile kendi yaşantısı çokça çatışmıştır. Kruşçev’in anılarında Stalin’i, insanları küçültmek ve parmağında oynatmak konusunda çok yetenekli olarak tanımladığı, bunlar nedeniyle onu büyük bir lider olarak gördüğünü söyleyerek onu takdir ettiği belirtilmişti. Burada Kruşçev Stalin’in kişiliğinin her yönüyle vahşi ve hayran olunacak bir kişilik olduğundan bahsetmiş ve onunla ilgili hiçbir şeyin kendi asıl çerçevesine uymadığını söylemiştir. Her şeyin çok çapraşık kişiliğinin ışığında incelenmesi gerektiğini de belirtmiştir.
Stalin’in kadınlara karşı olan bakış açısını anlamak zordur. Stalin ilk karısından davası konusunda bir beklentide bulunmamış, babasının annesinden beklentilerine benzer şekilde ondan sadece ona atfedilen geleneksel görevleri yerine getirmesini istemiştir. Ancak daha sonra Stalin davadan tanıdığı Sergei Alluliyev’in kızıyla ikinci evliliğini yapmıştır. Fakat ikinci karısı Nadezda Sergeyevna Alluliyeva ile ilişkisi ilk eşiyle olan ilişkisinden çok daha farklı olmuştur.
Kruşçev anılarında Akademi örgütünün lideri olmasından ve buraya seçili Moskova’daki ilerleyişinden bahsettiği sırada Nadezda Alluliyeva’dan da bahseder. O dönemde Nadezda’nın Akademide tekstil fakültesinde kimya üzerine öğrenim gördüğü, suni elyaf konusunda uzmanlaştığı ve aynı zamanda parti örgütleyicisi olarak görev yaptığından bahsedilmiştir. Kruşçev bu dönemde Nadezda ile arkadaş olduklarını belirtmiştir. O zamanlar Stalin’in karısı olan Nadezda bunu diğer kişilere sezdirmiyor, okula tramvayla geliyor, maden mühendisi olan başka bir Alliluyev’in karısı ya da kardeşi olarak anıldığında ses çıkarmıyordu. Böylece Nadezda hem kendisini olası tehlikelere karşı koruyor hem de Stalin için bilgi toplayıp bunları ona aktarıyord. Burada belirtmek gerekir ki Stalin psikolojik açıdan değişim geçirdiği net bir şekilde göstermiştir. Daha önceden babasıyla özdeşleşmesi sonucu ilk karısına olan tavırları, Lenin’i baba figürü yerine yaklaştırmasıyla farklılaşmış, kadını geleneksel bir gözden çok dava adamı gözüyle görmeye başlamış, davası için onu kullanmayı denemiştir. Her ne kadar Lenin böyle bir şey yapmamış olsa da Stalin onun bu şekilde davranabileceği ön görüsüyle bu tip bir davranışa meyletmiştir. Ayrıca ilk eşini kaybettikten sonra geçirdiği bunalımlı süreç duygularının körelmesine ve benliğine yönelen sevginin tekrar dış dünyaya aktarılamamasına neden olmuş, bu nedenle de ikinci eşine daha çok davası açısından bakabilmiştir.
Ayrıca Stalin Lenin’in ölümünün ardından, onun kız kardeşi Maria İliniçna Ulyanova ve karısı Krupskaya ile ilgili çok öfkeli davranmış; partiyi de bu şekilde davranmaya, kendisine uymaya ikna etmiş, zorlamıştır. Stalin çevresinin, Krupskya’nın Lenin’in gerçek karısı olmadığı hakkında konuştuğunu söylemiş, gerekirse bunu duyuracağını ve başka birisini Lenin’in asıl dul karısı olarak tanıtacağını belirtmiş ve bu konuda saygı gören bir parti üyesinin de adını vermiştir.
Stalin Krupskaya hakkında çok konuşmamış ancak yakın arkadaşlarına onu kötülemiştir. Buradaki amacı çevresindekileri ruhsal açıdan etkilemek, onların Lenin hakkındaki sevgi ve saygısını baltalayarak kendisinin tek kuvvet, saygı duyulması gereken kusursuz tek kişi olduğu düşüncesini kalıcılaştırmaktır. Stalin sadece Lenin öldükten sonra onu kötülemek için ya da siyasi açıdan ters düştükleri için bu kadınları kötülememiştir. Onların parti hareketine hiçbir katkılarının olmadığını, işe yaramaz olduklarını sık sık belirtmiştir. Genel olarak kadınları bir araç gibi gören, kendi eşini bile Akademi yöneticisi hakkında bilgi almak ve onu yönlendirebilmek adına kullanan, parti içindeki kadınlara nezaketsiz davranan ve onların bir işe yaramadığını rahatlıkla söyleyebilen Stalin ülke içindeki kadınlar için önemli kazanımlar sağlamıştır. Kadınlara yasal ve politik eşitlik ve Sibirya’da çiftliklerde çalışan kadınlara bağımsız ücret hakkı verilmiştir. Bunun üzerine kadını dövme üzerine kurulu adetlere karşı protesto ve grevler ile bir haftada bu eski, köklü adet neredeyse ortadan kaldırılmıştır. Özellikle Orta Asya’da ağır baskı gören kadınlar için hükümet uzunca süre mücadele etmiştir.
Stalin 1936’da yeni bir anayasa çıkarılmasını teklif etmiştir. Bu anayasa dünyanın en demokratik anayasası olarak tanıtılmıştır. Louis Fischer’ler, Duranty’ler bu yeni demokratik çağı övmüşlerdir. Ancak Stalin bu anayasayla demokrasiyi değil kendisine karşı gelebilecek olanları yok etmeyi amaçlamıştır. Bu anayasa dünya çapındaki demokratik platformlarda saygınlık kazanmak için oluşturulmuş; ancak arka planda kişisel bir intikam amacı da gütmüştür. Stalin bu demokratik platformlar hazırlanırken bir yandan da yeni ve keyifli yaşamı duyurmaya, bunun gerçekliğini göstermeye çalışıyordu. Ziyafetler düzenleniyor, bu ziyafetlerde Stalin kadın ve erkek işçilerin arasında oturduğu, bir çocuğu dizlerine aldığı pozlar veriyordu. Stalin’in bu candan ve kibar tavrının arkasında yanlış bir şeylerin olduğu, bunun bir düzmece olduğu Troçki’nin kendisi de dahil birçok kişinin tahmin edebileceği bir şeydi. Stalin çok daha aşırı tutumlarında bile kendisi ve halk açısından amaçlarını kesiştirmiş; böylece kendi amaçlarını farklı tanıtarak manipülasyon yapabilmiştir. Stalin’in sakınımlı kişiliğinden, psikolojide paranoyanın yapısından ve yabancı devletlerden gelen ya da ülke içindeki isyancılardan daha önce bahsedilmişti. Bu üç unsur bir araya gelince ise farklı bir durumun oluşacağı öngörülebilirdir. O dönemde Rusya’da hainlerin olduğu gerçekti; hatta birçok haksız tutuklama onların istedikleri kişileri suçlu göstermesi ve hükümetin buna inanması sonucunda gerçekleşti. Stalin ülkesine sızan hainler tarafından öldürüleceğini düşünmekteydi. Halkı devrimi bu hainlerden temizleyeceğine inandırdığında aslında kendisini korumaya çalışıyordu. Bu Stalin’in sakınımlı karakteriyle uyuşmaktadır. Stalin böylece sadizmine hem kendi açısından hem de halk açısından bir açıklama daha getirmişti.
Kuşkusuz birçok kişi onu diktatör olarak nitelendirmiştir ve kuşkusuz bu konuda haksız değildirler. Ancak döneminin koşullarına göre birçok ülkenin lideri, devlet adamları, basını kendisi hakkında olumlu konuşmuştur. İtalya’da Giornale D’İtalia, Pease Sera, Momento Sera gibi birçok gazete ölümü hakkında haber yapmıştır. Hatta “İl Messagero”, dünyanın, Stalin’e güvenebileceğini söylemiştir. Roma basını Stalin’in maceracı olmadığını da belirtmiştir. Aynı şekilde Fransa’daki bir gazete Stalin’in yaşlandıkça muhafazakar olduğunu belirtmiştir. Ayrıca Fransa’da genel bir görüş olarak Stalin’in milletlerarası arenada Rusya’nın menfaatlerini her zaman korumak istediği, Bolşevik ve Sovyetler Birliği’nin ihtilalinin zaferini korumaya çalıştığı ortaya konulmuştur. Basında verilen bu ifadelerden anlaşılacağı üzere Stalin kendi menfaatleri için hareket eden sadist bir kişi değil aksine savaşmak istemeyen, Rusya’ya karşı korumacı bir kişi olarak tanımlanmıştır. Öz sakınım içgüdülerinin etkisiyle hareket eden Stalin kendisine olan korumacılığını Rusya’ya karşı bir korumacılık gibi göstermede başarılı olabilmiştir. Böylece de sadizmini gizlemiştir. Haksız tutuklama ve infazlarla yalnızca Stalin döneminde karşılaşıldığını söylemek hata olur. Siyasi polisin keyfi gücü Stalin’in bulduğu, yarattığı bir şey değildi; aslında devrimin başlangıcından beri siyasi polisin keyfi tutumları görülmüştür. Bunun yanında bu gücün Stalin döneminin en büyük kötülüklerinden olduğu inkar edilemez. Hatta bu güç devrimden önce, çarlık zamanında doğmuş, sonrasında da devam etmiştir. Bu gücü savunan sadece Stalin değildi, devrimcilerin çoğu devrimin yararı adına böyle bir gücün olmasını savunmuştur.

Lenin bile idamın yasaklanmaya çalışılması üzerine bu konudaki görüşlerini “İdamlar olmaksızın nasıl bir devrim gerçekleştirebilirsiniz!” diyerek göstermiştir. 1922 yılında siyasi polisin yerelleştirilmesi önerilince, Stalin tam tersine onu merkezileştirmeyi savunmuş ve öyle de yapmıştır. Merkezileşen siyasi polis Stalin tarafından kontrol amacıyla kullanılmış, defalarca kurallara tabi hale getirilmeye çalışılsa da bu sadece sözde kalmıştır. Görüldüğü gibi aslında birçok kişinin düşündüğü üzere Stalin hiç yoktan kötü bir sistem inşa etmemiş, zaten var olan kötü bir sistemi kendi şahsi amaçlarına alet etmeyi başarmış, onu güçlendirip kendi emri altına almıştır. Bu durum onu insanların gözünde biraz olsun aklayabilmiştir. Ancak unutulmamalıdır ki Büyük Terör adı verilen bir süreç de onun döneminde baş göstermiştir. 1937 ve 1938 yılları boyunca, geriye kalan bütün Sovyet tarihi boyunca öldürülenden altı kat fazla insan öldürülmüştür. İlginçtir ki esas hedefi komünistler olmuştur. Bu iki yıllık dönemde hapse atılan iki milyon insanın yarısından fazlası tutuklandıkları sırasında parti üyesiydiler.
Stalin’in hastalığının duyulmasıyla özellikle Rusya’nın geleceği ve Rusya ile ilişkideki ülkelerin gelecekleri hakkında konuşulmaya başlanmıştır. Hastalığı konusunda uzun süre söylentiler dolaşmış, Rusya’da da yurt dışında da bazı kesimler onun öldüğünü ya da öleceğini söylemeye belli bir süre cesaret dahi edememişlerdir. Gelecek konusunda endişelenen birçok kesim Stalin’den sonraki yönetimin çok daha kötü olabileceğini dile getirmişlerdir. Ünlü İngiliz Bernard Shaw bile ölümünden önce “Günün birinde Stalin’in öldüğünü duyduğunuzda sakın sevinmeyin. Bu ölüm neticesinde işler bir kat daha kötüye gidebilir. Stalin’in hiç olmazsa aklı ve tecrübesi vardı, nüfuzu da hudutsuzdu. Ondan sonra gelenlerin vaziyete hakim olamayarak, korkunç maceralara sürüklenmeleri mümkündür” demiştir. Ancak bunların aksi yönünde politikalar izleyenler de olmuştur.
Stalin’in hastalığı haberlerine karşı takınılan tutumlar sadece onun iyileşmesine ya da haberin sahte çıkmasına dair korkulardan kaynaklı değildir. Kuşkusuz hastalığında onu kötüleyecek yazılar yayınlamayan birçok ülke aynı dönemde fevri davrananlardan çok daha fazladır. Özellikle Avrupa’da Stalin’e gösterilen saygının kaynağı korkunun yanında, hatta korkudan daha çok bir minnettir. Stalin İkinci Dünya Savaşı hakkındaki tutumuyla birçok kişinin gözünü boyamayı başarmış, Nazileri durdurması ile nedeniyle Amerika dahil birçok ülke tarafından saygı görmüştür.
Ayrıca Rusya’da halk Stalin ile en son görüşmüş olan Hindistan Büyükelçisi Menen’in Stalin’in sağlıklı olduğunu söylemesi üzerine onun hastalığına inanmamıştır. Ülkenin birçok yerinden, farklı birçok mezhepten insanlar Stalin’in iyileşmesi için dualar etmiş, hatta Rus patriği ve Rus Ortodoks kilise başkanı bile, dine yakınlığını çok genç yaşta yitirmiş ve bunu açıkça ifade etmiş olan bu liderin iyileşmesi için dua edilmesini emretmiştir. Bu abartılı tutum kuşkusuz korkudan kaynaklanmıştır. Ancak yine de bunların arasında yaptığı iyi bazı şeyleri göz önüne alarak Stalin’i sevenlerin de olduğu inkar edilemez.
Ölümünden sonra Stalin için üzülmeye devam eden veya bunun tersi yönde hareket edenler olmuştur. Özellikle Moskova’da halk Stalin’in ölümüne üzülmüş, kadınlar hoparlörlerin başında şiirler okumuştur. Önemli bir gazetenin muhabiri onun ölümünü duyunca ağlamıştır. Doğudaki kamplardakiler ise kuşkusuz kurtuluş olarak gördükleri bu ölüme sevindiklerini büyük bir heyecanla göstermişlerdir. Pekin’de gazeteler siyah kenarlıklarla basılmış, Fransa’da bayraklar yarıya indirilmiştir. Amerika’da borsa düşmüş, ancak birkaç gün içerisinde toparlanmıştır, basın ise çok saygılı bir tutum sergilememiş, komünizmle mücadele eden Truman ise sadece bir tanıdığını kaybettiğinde hep üzüldüğünü söyleyerek durumu ifade etmiştir. Resmi mecralarda o dönemdeki bilgi eksikliğinden, Stalin’in kendisini olduğundan farklı tanıtmasından, insanların ondan korkmasından ya da ona minnet duymasından dolayı kendisine karşı aşırı ifadeler kullanılamamıştır. Yine de daha sonra yaptıkları yazıldığında, ortaya çıkarıldığında birçok kişi ona olan olumlu düşünce ve duygularını yitirmiştir.
Sadistlik Olgusu ve Sadistlik Olgunun Oluşumu
Psikolojik açıdan incelendiğinde Stalin’in karakterinde net bir şekilde sadistlik olgusu görülebilecektir. Sadistliğin birçok farklı tanımı ve sınıflandırılması yapılmıştır. Freud birçok eserinde sadizmden bahsetmiş, onu daima mazoşizmle birlikte ele almıştır. Cinsel bir yapıda öz sakınım içgüdülerinin eşeysel içgüdülerdeki bir parçası olarak görmüş, cinsel eylemlerde bunun ortaya çıkacağından bahsetmiştir. Freud burada denetim ve acı verme üzerinden hareket etmiştir. Erich Fromm ise sadistlik konusunda denetimin esas olduğunu söylemiş, hangi türden sadistlik olursa olsun sadist kişinin temelde canlı varlıklar üzerinde mutlak denetim kurmak istediğini belirtmiştir. Sadistlik incelikli durum ve davranışlarda kendisini gösterebilir. Bu bir tür gizlenme olduğu gibi aslında insani duyguların yitirilmemesiyle oluşan bir durum da olabilir. Nadir de olsa sadistliğin şartı olan denetim, birçok yönden denetlenene yarar sağlayabilir. Belirtmek gerekir ki her denetim, her zaman için birebir zararlı sadistçe bir durumu ortaya koymaz. Toplumun yapısına göre hemen herkes kendinden daha alt seviyede gördüklerine denetim uygulamak isteyecek, güçsüzler bile aralarında denetim uygulayacakları en güçsüzü bulacaklardır. Sadist karakter, yapı olarak her canlıyı denetlenebilir nesnelere dönüştürebileceğini, onlara her hareketlerini dayatabileceğini, onların kederlerini ele alabileceğini, yaşamın efendisi olabileceğini düşünür. Yaşamın efendisi olmak istediği için de cansızlarla değil canlılarla uğraşır; onları yok etmeyi değil aksine hayatta tutup denetlemeyi ister, denetlenen de bundan acı duyar.. Sadist kişiliğin belirgin özelliklerinden birisi de insanüstü bir konuma geçme hissinin, mutlak bir güç ve denetim sağlayan kişi olabilmenin verdiği duygudur. Ancak ilginçtir ki sadistler kendilerinden güçsüzleri denetim altına alırken kendilerinden güçlülere de hayranlık duyar, ondan korkar ve hatta ona gereksinme duyar. Güçsüzlüklerinin ve yetersizliklerinin telafisi olarak sadizme başvurdukları için sadistler umarsızlara karşı güç uygulamayı, kendilerinden çok daha güçlülere güç uygulamaya tercih ederler. Yaşamın belirsizliği, değişiklikler ve yenilikler onları korkutur. Sadistler yaşamı denetlemek isterler.
Sadizm Freud öncesinde insanın sadece kendisine haz vereni yapacağı gerekçesiyle dışa vurulması gereken bir içgüdü olarak görülmüş, bir ihtiyaç olduğu savunulmuştur. Freud insanın her zaman akılcı bir şekilde kendisine haz veren ve doğru olanı yapmadığını, sadece başkasına değil kendine zarar veren davranışlarda da bulunabildiğini göstermiştir. Ayrıca sadizm cinselliğin birçok dışavurumundan biri olarak görülmüştür. Sadist sapkınlığın sağlıklı olduğunu; çünkü her insanın doğasındaki sadist eğilimlere bir çıkış olduğunu savunmuşlardır. Daha sonra cinsel sadistliğin sadece sadistliğin bir türü olduğu anlaşılmıştır. Sadistlik davranışları tinsel, bedensel, cinsel olarak sınıflandırılabilir. Cinsel, cinsel olmayan, dışkıl-biriktirici sadistlik olarak da sadizmi ayırmak mümkündür. Erich Fromm Josef Stalin’i klinik bir cinsel olmayan sadistlik örneği olarak tanımlanmıştır.

Bir kişinin karakteri onun yapısından kaynaklanan yatkınlıklara, aile yaşamına, kişinin yaşamındaki olağandışı olaylara ve çevreye göre oluşur. Çevre ile karakter arasındaki ilişki yalın değil, aksine karmaşıktır ve çevre de kendi içerisinde karmaşık dinamiklere sahiptir. Çözümlemelerde toplumun yapısındaki her bir unsura dikkat edilmelidir. En kaba şekliyle şu bilinmelidir ki bir toplumun diğerini sömürmesi ve baskı altına alması toplumsal açıdan sadizmin nedenidir. Ancak bunlar tamamen ortadan kalksa da sadece toplumsal sadizm bitebilecek; bireysel sadistlik bir hastalık olarak devam edecektir. Baskı ve sömürü bir toplumun bağımsızlık, bütünlük, eleştirel düşünme ve üretkenlik yeteneğini elinden alır,. heyecan ve eğlenme duyguları uyandırılsa da sevinç uyandırılamadığı için kişilik gelişimi kısıtlanır. Bireylerin sadistliği genelde içinde bulunduğu toplumdaki ortalama sadistlik yapısıyla örtüşür. Çocuk ya da yetişkin kendisini boş ya da güçsüz olarak duyumsarsa sadizmi güçlenebilir. Bu duyumsamaya sebep olanlar arasında keyfi korku üreten, yıldırıcı cezalar önemli bir rol oynar. Bu tip cezalardan doğan korku çocukta başlıca güdü haline geldiğinde çocuk öz saygısını yitirir, bütünlük duygusu ortadan kalkar ve sonunda da kendi kimlik duygusunu kaybedebilir. Kişiye kendisini boş ya da güçsüz hissettiren bir diğer unsur ise ruhsal kıtlıktır. Çocuk yeteneklerini ortaya koyacak bir uyarı alamıyorsa, etkileyip değiştirebileceği bir şey ya da kişi, ona yanıt veren, hatta onu dinleyen biri yoksa güçsüzlük ve yetersizlik duygusuna kapılarak sadizme itilebilir. Yine de sadistliğin ortaya çıkmasında toplum etkilidir.
Şayet kişinin aykırı sadistlik yapısı topluma uymuyorsa kişi bunu ya gizleyecek ya da ortaya çıkaracak ve hasta olarak tanımlanıp dışlanacaktır. Bu nedenle kişi toplumu dikkate alarak hareket eder. Sadistliğin yapısı incelendiğinde, bu yapıyla Stalin’in hayatında; özellikle çocukluğunda ve bulunduğu toplumun özelliklerinde yakın bir bağ kurulabileceği açıkça görülmüştür. Stalin denetleme hakkına sahip olmayı her zaman istemiş, kendince bazı yöntemlerle, hileyle, oyunlarla, değişken tavırlarıyla bunu elde etmiştir. Ancak tam ve gerçek bir gücü ele geçirmesi, bu doğrultuda denetimi mutlak olarak eline aldığını düşünmesi onun iktidara gelmesiyle olmuştur. Bunu da yaptıklarıyla yeterince göstermiş, sadistliğini ispatlamıştır.
Stalin’de ve Stalin’in İktidarında Sadistlik Olgusunun Ortaya Çıkması
Stalin iktidarında Rusya, sanayi alanında önemli bir gelişme göstermiş, üretim artmıştır. Sanayi alanındaki gelişim doğal olarak ekonomiye de yansımış ve ekonomik büyüme gözlemlenmiştir. Yapılan araştırmalar göstermiştir ki ekonomik büyüme hapishane ve kampların artışıyla doğru orantılıdır. Bunlardan en önemlileri ise Gulag olarak adlandırılan, baskıcı yönetimin kurduğu kamplardır. Ayrı bir yapı olarak siyasi tutuklular için Olağanüstü Genel Kurul bünyesinde “Özel Bölüm” adı altında yeni bir kuruluş oluşturuldu, daha sonra bunlara, NKDV ve ZEGY hapishaneleri eklendi. Stalin tıpkı siyasi polis gerçeğinde olduğu gibi sıfırdan bir kurum ve sistem kurmamış, kurulu olan üzerindeki hakimiyetini farklı bir yönde kullanmıştır. Cezaevlerindeki eğitimsiz mahkumların çalıştırılması önceye dayansa da sonuçlar pek iyi değildi. Stalin 1928 yılında çoğu cezaevini çalışma kampları haline getirdive tutukluları insani olmayan koşullarda çalıştırdı. Sorgusuz sualsiz ve haksız tutuklamalar başlamış, halk düşmanı olarak adlandırılanlar ya öldürülmüş ya da kayıp olarak kayıtlara geçmiştir. Soljenitsın bu kamplarda birebir kalmış olan ve bunlar adına birçok kitap çıkarmış bir yazar olarak oradaki durumu defalarca farklı örneklerle anlatmış, dönemin resmi rakamlarına güvenilmemesini, söylenenden daha çok kişinin bu kamplarda bulunduğunu ve de öldüğünü söylemiştir.
1937 sonrasında ise kitlesel terör başlamıştır; tutuklanan ve idam edilen kişi sayısı çok büyük rakamlara ulaşmış, bu durum Gulag yöneticilerini bile şaşırtmış ve zorlamış, mahkumları barındırmakta güçlük çekilmiştir. Stalin döneminde siyasi olarak idam edilenler, kamplarda çalıştırılanlar, sürgün edilenler ve diğer türlü cezalandırılanların toplam sayısı 4 milyon 60 bin 306 olarak NKVD arşivlerinde kayıt edilmiştir. Stalin’in izlediği tutum başarısızlığı getirmiş, işçiler en ağır şartlarda çalıştırılmış, acımasız bir şekilde cezalandırılan ve istihdam edilen milyonlarca vatandaş ile verime ulaşılamamıştır. İkinci Dünya Savaşı ile Stalin kamplarda uzmanlaşmaya gitmiş, her kampı belli alanlarda çalıştırıp uzmanlık kazanmasını sağlamış ve 1953’e kadar kampları işletmeyi sürdürmüştür . Adeta klasik yönetim anlayışını ağır koşullara bağlayarak kitlesel ve zorunlu bir şekilde uygulamış, uzun süreli olmasa da başarı elde etmiştir. Stalin savaş sonrasında savaş suçlularını mahkum etmiş, Osoblag adıyla yeni çalıştırma kampları kurmuştur. Burada casusluk, sabotaj, terör, Troçkistlik, sağcılık, menşevizm, sosyalist devrimcilik, anarşistlik, milliyetçilik, Sovyet karşıtı örgüt üyeliği, Sovyetler Birliği’ne karşı propaganda yapmak gibi suçlamalarla cezalandırılanlar ve bunlarla birlikte beyaz göçmenleri yerleştirmiştir. Bu kamplar direkt olarak Stalin’e bağlanmıştır. Osoblag’ların sanayi üretimine katkı gibi bir amacı yoktu. Kamplardaki durumun iç acıtıcı olduğu ve dehşet verici korkunç şeylerin yaşandığı Stalin öldükten sonra ortaya çıkmaya başladı. Stalin hayattayken Osoblag’ların durumu mümkün oldukça gizli tutulmaya çalışıldı, hatta özel birlikler tarafından kontrol edildi ve şehirlerden çok uzak bölgelere kuruldu. Burada mahkûmların artmasıyla kamplar fazlasıyla kalabalıklaştı ve mahkûmların yaşam şartları çok ağırlaştı.
Soljenitsın mektuplaştığı arkadaşıyla aralarında Stalin hakkında konuşmuş, . daha önce kusursuz olarak gördüğü ordunun Stalin’in emriyle en adî suçları işlediği, Almanya’nın işgali süresince Stalin’in işgal kuvvetlerine her şeyi serbest kıldığı; cinsel taciz, talan, yağma hiçbir şeyin yasak olmadığı anlatılmıştır. 25 yaşında genç bir subay olan Soljenitsın köyler, kiliseler, çiftlikler ve hayvanların gözleri önünde acımasızca yağmalanmasından, Doğu Prusya’dayken Alman nüfusuna yapılan savaş suçlarına tanıklık etmiş olmaktan çok etkilenmiştir. Ayrıca Stalin’in Hitler ile anlaşma ihtimali olduğu halde anlaşmadığını, bu nedenle oluşan yıkımlardan Stalin’in Hitler’den daha fazla sorumlu olduğunu iddia etmiştir. Anlatılanlar Stalin’in sadizminin belki de en yüzeysel ve bilinen halidir, Stalin kendisini tatmin etmek adına yararlandığı bu kamp ve hapishaneleri halka fayda sağlamak amacıyla yaptığını, Rusya’nın menfaatleri için çalıştığını öne sürerek ve elinden geldiğince gizleyerek ayakta tuttu. Ona inananlar ya da buna zorunlu kalanlar durumu sadece sonradan anlatıldığı kadar görebildi. Ama onunla birlik olanlar, aynı amaç için hareket edenler ve en yakın arkadaşları Stalin’in çok daha kötü, acımasız, haince yönlerine; onun gerçek, gizlenmemiş sadizmine şahit oldular. Hatta bu sadizmin birebir nesnesi haline geldiler. Medvedev devrimden sonra siyasi tutuklulara işkence yapılmasını öneren ilk kişinin Stalin olduğunu, o önerene kadar herkesin bundan kaçındığını söylemiştir. Bazen Stalin tutukluya yapılacak olan işkenceyi bile söylüyordu.
Stalin, Gepeu yargıçlarının işkence ile sorgulama yaptığı büroyu mikrofonla kendi bürosuna bağlatmış, sorguları izleyip yönetmiştir. Stalin Dzerjinski ve Kamenev ile konuştukları bir gün bu hayattaki en büyük zevkinin kendisi için bir düşman belirleyip ondan intikam almak için bir plan kurduktan sonra yatmaya gitmek olduğunu söylemiştir. Stalin bunu birçok defa ispatlamış, Maksim Gorki gibi bir yazarın bile ölümünde parmağı olduğunu göstermiştir. Daha önce Stalin’in zehirleme işlerini yapan Yagoda ile olan ilişkisinden bahsedilmişti. Ancak Yagoda genelde kendisini birebir tehlikeye atmaz başka doktorları kullanır, onları tehdit ederdi. Maksim Gorki Ekim devriminin ilk günlerinde zayıfların savunucusu olan ve duygularına göre hareket eden bir protestocuydu. Yumuşak huylu, yaşlı yazar birinci ve ikinci beş yıllık planlar uygulamaya konulunca artan huzursuzlukla göze çarpar olmuştur. Gorki halkı eğitmeye başlamıştı, Avrupalı yazarlarla, yurt dışından gelenlerle görüşüyor, ezilen, haksızlığa uğrayan insanları yönlendiriyordu. Stalin tehlikeli olduğunu düşündüğü bu duruma son vermek için açık bir tutum izleyemezdi. Gizli işlerini yöneten Yagoda’dan işi bitirmesini istedi. Yagoda da kendi doktorlarından Dr. Levin’e başvurdu. Levin daha sonra mahkemeye çıktığında reddederse kendisi ve ailesi için durumun kötü olacağını, Yagoda’dan korktuğu için bu işi yaptığını söylese de tanıdığı önemli insanlara gidip kendini garantiye alabilirdi. Levin, Yagoda’nın Stalin’e çalıştığını biliyordu ancak mahkemede bir şey söylemedi. Daha sonra mahkemede Yagoda ve doktorların suçlanmasıyla Gorki’nin Stalin’in dostu olduğu vurgulanarak Stalin durumdan uzak tutuldu, yani aklandı.

Anlatılanlardan yola çıkarak birçok kişi Yagoda’nın Stalin ile sıkı bir birlik kurduğunu ve Stalin’in onu hep koruduğunu düşünebilir. Ama Stalin böyle bir insan değildi; onun tepkileri basit reflekslerle uyulması zorunlu kararlar halini alıverirdi. Yagoda on altı yıl Çeka ve Gepeu’da gerek başkan yardımcılısı gerek başkan olarak görev aldı; Stalin’e muhalefetle mücadelesinde yakın durdu ve destekledi. Karşılığında 1933’de Lenin nişanıyla ve daha sonra devlet savunmasında genel komiserliğe atanarak siyasi mareşallikle ödüllendirildi. Fakat birçok kişi Yagoda’nın bu yükselişine karşıydı. Yagoda, Gepeu başkanıyken emrinde çok fazla zehir bilim uzmanı vardı ve bunlar kendileri için hazırlatılan özel bir laboratuvarda çalışıyor, buradaki araç gereçleri istedikleri gibi, kontrolsüzce kullanabiliyorlardı. Bu sadece Yagoda’nın kendisi için kurduğu bir kurum olamazdı. Elbette altında Stalin’in parmağı vardı. Bunun için Stalin suç ortağının yanındaydı. Fakat suç ortağının çok şey bildiğini, artık onunla işi bittiğini düşünmüş olacak ki Yagoda 1937’de tutuklandı. Belki de bir şekilde Stalin’in düşmanlığını kazanmıştı. Sebebi gizli kaldı. Stalin, Yagoda ile bir anlaşma yaptı. Yagoda halkın Stalin’e atfettiği suçlamaları tek başına üstlenecek karşılığında da affedilecekti. Yagoda buna inandı ya da inanmak zorunda kaldı. Ancak suçu üstüne almasına rağmen Yagoda kurşuna dizilerek öldürüldü.
Buharin Lenin’in sevdiği ve mum gibi uysal olarak tanımladığı bir siyasetçiydi. Buharin de Lenin’i çok sever, tartışırken bile belirli bir saygı çerçevesini aşmazdı. Naif ve ateşliydi ama kişisel tutkuları da yoktu. Fakat Buharin Stalin’i ima eden kuşkularını ifade etmeye başlayınca Stalin’in düşmanlığını kazandı. İşte bu nedenle devrimin lideri olarak tanınan Lenin’e karşı bu kadar sevgi duyan Buharin 1938’de Stalin tarafından, 1918 yılında Lenin’e suikast düzenlemiş olmakla suçlandı. Tahmin edilebileceği gibi idam edildi. Stalin kendisine aykırı gelen düşünceler karşısında sinirlenir, ona muhalif olanlara acımasızca duygular beslemiştir. Stalin davranışlarının tahmin edilememesini istemiştir. Birçok kişiyi tutuklatmış, işkence ettirmiş ama sonra bir anda onları salmış hatta bazı yüksek rütbelileri tekrar eski görevlerine getirmiştir. Stalin kendisinin nefret ettiği her şeyi savunmuş olan Ehrenburg’a ya da onunla tam ters politika izleyenlere, batıyla ilişkilerde başarısız olan Litvinov’a bile bir şey yapmamıştır. Buradan da Stalin’in keyfince ve hesabına göre bir denetlemeden hoşlandığı anlaşılabilir. Stalin sadistliğinin gereği bu tip bir tavır sergileyerek aslında insanlara onlar üzerinde mutlak bir yönetim ve denetime sahip olduğunu göstermek istemiştir. İnsanların tek bir lafıyla tutuklanması, işkence görmesi, idama yollanması, salınması ona yaşam, ölüm, iyileştirme ve acı verme gibi Tanrısal ve doğal güçlere hükmettiğini hissettiriyor, bununla doyuma ulaşıyordu.
Stalin okul döneminden başlayarak ardında hep bir güvensizlik ve ağır suçlama izleri bırakmıştır. Stalin zamanında aynı yerde sürgün cezalarını çektiği, çokça sefer desteklediği Kamanev’le ve Lenin rahatsızlandığında partinin başında durmuş olan yine eski arkadaşlarından Zinovyev ile 1925’te ters düştü. Bunun üzerine Stalin’e güvenmeyen Zinovyev ve Kamanev güvendikleri çeşitli yerlere eğer birdenbire ölürlerse bunu Stalin yaptırmış olacağını belirten mektuplar bıraktılar. Stalin’in ikisine, özellikle Kamanev’e nefreti; Yagoda’ya olduğu gibi, onların bildiklerinden kaynaklanmıştır. Hatta Troçki’ye de bunu tavsiye etmişlerdir. Tutuklanan Halk Komiserliği Tatar Konseyi eski başkanını örnek vermişler, bunun Stalin’in ilk icraatı, resmi bir kişiyi ilk tutuklatışı olduğunu söylemişlerdir. Ayrıca Stalin’in Troçki’nin kanıtlarına cevap aradığını, zarar görmeden Troçki’yi nasıl ortadan kaldırabileceğini söylemişlerdir. Dahası bu eski iki dost Stalin’in gençler tarafından düzenlenebilecek bir eylemden korkmamış olsa, daha 1924’te Troçki’yi ortadan kaldırmak istediğini de söylemişlerdir.
Troçki 1925 yılında Savaş Komiserliği görevinden alındığında onun yerine Sibirya’da uzun yıllar kürek cezası çekmiş olan Frunze adında biri getirildi. Ancak görevde sadece yedi ay kalabildi. O dönemde orduda Gepeu’nun gözetimi söz konusuydu ve Frunze buna karşıydı. Ayrıca Zinovyev ve Kamanev, Stalin ile anlaşmazlığa düştüğünde de Stalin’e karşıydı. Bu muhalif tavır Stalin’i rahatsız etmişti. Tam da bu sırada Stalin’in eline büyük bir fırsat geçti. Frunze ülserdi ve midesinden ameliyat olmalıydı. Ancak doktorlar Frunze’nin kalbinin kloroformun etkilerine dayanamayacağını söyleyerek onu ameliyat etmemişlerdi. Stalin Merkez Komite’den kendi adamı olan bir doktoru; doktorları toplaması ve Frunze hakkında bir karar verilmesi için görevlendirdi. Beklenen şekilde verilen karar Frunze’nin ameliyat edilmesi yönünde oldu. Frunze istemese de bu ameliyata girmek zorunda kaldı ve öldü. Sonrasında bu konuda suçlamalar yapan bir yazarın eserleri toplatıldı, Stalin de kendi masumiyetini göstermek için dolaylı olarak belgeler yayımlatıp olayı kapattı. Ancak bu gizli ölüm son değildi. Yine Gepeu’nun ordudaki gözetimine karşı çıkan Thuaçevski on iki yıl sonra kurşuna dizildi. Bu dönemde sadece Tuhaçevski değil ordunun deniz ve hava kuvvetleri genelkurmayları da kurşuna dizildi.
Voroşilov uysal biri olarak tanımlanabilirdi ve böyle birisi ordudaki gözetime razı olabilirdi. Bu nedenle orduların başına getirilmiştir. Ancak anlaşılan uysallığı, Voroşilov’un Stalin’e karşı takındığı tutumda başına buyruk kararsızlıklar sergilemesine engel olamamış ki Stalin, iki yıllık bir süre içerisinde, Voroşilov’un yakın çalışma arkadaşlarını, en güvendiği adamlarını, yardımcılarını ve meslektaşlarını öldürtmüştür. Voroşilov’un kendisine yakın olan bu kişiler ya da en azından bunların bazıları tarafından kışkırtılmış olma olasılığı vardır. Stalin böyle bir durumda Yagoda’nın ölümünden sonra Gepeu’nun başına geçmiş olan Yejov aracılığıyla Voroşilov’un yakınındaki bu insanların ölüm planını hazırlamış, Voroşilov’dan seçimini yapmasını istemiştir. Sonuç olarak Stalin’den korkan ve tuzağa düşen Voroşilov kendi yakınındaki bu insanların ölümünü kabullenmiş, bu konuda Stalin ile iş birliği yapmıştır.
Stalin sadece bedensel sadizmi değil, ek olarak özellikle başlarda tinsel sadizmi de kullanmıştır. Tinsel sadizm manevi bir unsurdur ve başka kişilerin duygularını incitmek, onu aşağılamak temeline dayanır. Bu sadistlik bedensel sadistlikten çok daha yaygındır çünkü herhangi bir bedensel güç ya da üstünlük gerektirmez. Stalin ise tinsel sadistliğini bedensel uygulamalarla desteklemiştir. Stalin, özellikle hoşuna giden bir yöntem uygulayarak sadistliğinin tinsel yönünü göstermiştir. Bu yönteme göre Stalin birkaç gün içinde tutuklatacağı kişiyi güvende olduğuna inandırırdı. Böylece birkaç gün sonra güvende olduğunu sanan kişi ruhsal açıdan çok büyük bir darbe alırdı. Ayrıca Stalin birine güvendiğini belirtip onu buna inandırırken bir yandan da o kişinin tam zıttı bir geleceğe sahip olacağını, yani birkaç gün içinde tutuklanacağını bilerek bir tatmin sağlıyor, adeta kadere hükmettiğini sanıyordu. Medvedev bu konuda bazı örnekler vermiştir. Mesela iç savaş kahramanı D.F. Serdich tutuklanmadan kısa bir süre önce, bir kabulde, Stalin onunla kadeh tokuşturmak istemiştir. Stalin bir toplantıda Bliukher ile samimi bir şekilde konuşmuş; ama birkaç gün sonra Bliuker mahvedilmiştir. Ermeni bir heyet Stalin ile görüştüğünde, Stalin onlara şair Charents’e dokunulmayacağını söylemiş ama birkaç ay sonra onu tutuklatmış ve öldürmüştür. Yine Stalin, Ordzhonikidze’nin komiser vekili olan Serebrovski’nin eşinin her yere yaya gittiğini duymuş, kadını arayarak ona Kremlin garajından bir araç tahsis edeceğini söylemiştir. Stalin gerçekten kadına bir araba göndertmiş, ancak bundan iki gün sonra kocası Serebrovski’yi kaldığı hastaneden aldırarak tutuklatmıştır. Bu şekilde tutuklanmalardan huzursuz olan, tarihçi ve yayımcı Steklov, Stalin’le görüşüp ona endişelerini belirtmiştir. Stalin partinin onu sevdiğini, ona inandığını, bu yüzden üzülmemesi gerektiğini söylemiş; ancak daha o akşam NKDV onu götürmek için evine gelmiştir. Stalin güven verdikten sonra aniden zıt yönde bir darbe indirme alışkanlığını sadece kişisel ilişkilerinde ya da ülke içi durumlarda göstermedi. Bu tavrını yurtdışı siyasetinde de açıkça ortaya koydu. Stalin, İngiltere ve Fransa’ya hakaret etmek; Chemberlain Hitler’i yatıştırmaktan vazgeçmeden onlardan intikam almak istiyordu. Bu nedenle İngiltere ve Fransa ile dostça açık müzakereler yapıyor görünmüş; ama bir anda gizlice Hitler ile anlaşıp Naziler ile iş birliği kurmuştur.

Stalin’in bir başka sadistliği ise devletin önemli mevkilerindeki kişilerin eşlerini ve çocuklarını tutuklatıp çalışma kamplarında tutmasıydı. Bu durum karşısında eşleri ve çocukları bu acımasız kamplara yollananlar Stalin’den onları serbest bırakmasını dahi isteyemiyor, boyun eğiyor ve görevlerine devam ediyordu. Ayrıca tutuklamaların haklı olduğu konusunda da Stalin ile aynı görüşü paylaşmak zorunda kalıyorlardı. Bahsedilen olaylara birçok örnek bulunabilir. Örneğin Sovyetler Birliği Başkan’ı Kalinin’in karısı, 1937’de tutuklanmış, Molotov’un eşi ve Otto Kuusinen’in eşi ve çocuğu çalışma kamplarına yollanmıştır. Anlatılana göre Stalin, Komintern’in yetkililerinden Otto’ya oğlunun salıverilmesi için neden çaba göstermediğini sorunca, Otto “Besbelli tutuklanması için önemli nedenler vardı.” diyerek fikrini belirtmiştir. Bu olayın hemen sonrasında Stalin, hoşnut bir şekilde gülmüş ve Otto’nun oğlunun serbest bırakılmasını emretmiştir. Bir başka örnek de döneminde ülkenin en güçlü isimlerinden birisi olan Lazar Kaganviç’in kardeşi Mikail Moiseeviç’in tutuklanması ve Lazar’ın bu durumda takındığı tutumdur. Mikail savaştan önce Havacılık ve Sanayi Bakanı olarak görev yapmıştır. Mikail savaştan önce iyi bir Stalinci olmuştur; savaştan sonra ise Stalin’in gözünden düşmüştür. Bir yeraltı faşist merkezi kurmakla suçlanan tutuklular ifadelerinde Mikail’in suç ortakları olduğunu, onun aslında Hitlerci olduğunu, Hitler’in Moskova’yı alsaydı onu başkan yardımcısı yapacağını, Mikail’in kolay ele geçirilebilsin diye bazı uçak fabrikalarını sınıra yakın kurdurttuğunu söylemiştir. Stalin, bunun üzerine Lazar ile görüşmüş ve Lazar gerekirse tutuklanmasını söylemiştir. Stalin sonra Lazar’ın bu ilkeli davranışını bir Politbüro toplantısında övmüştür.
Fiziksel ve kişisel acımasızlık hiç kuşkusuz Stalin’in belirgin bir özelliğiydi. Stalin’in bu özelliğine dair daha kişisel ve karakteristik örnekler de vardır. Anlatılana göre Stalin Bakü Hapishanesi’nde kaldığı sırada, yan hücresindekilerden birisi devrim hakkında konuşurken Stalin beklenmedik bir şekilde adama “Kana mı susadınız?” diye sormuş, ardından da koncundan bir bıçak çıkarıp pantolonunu sıvamış, bacağında bir yara açarak “Alın size kan!” demiştir. Yine anlatılana göre Stalin mevki sahibi olduktan sonra da bu tarz tutumlara devam etmiş, kır evindeyken koyunların kanını akıtarak ya da karınca yuvalarını yakarak eğlenmiştir (Troçki, 2006). Elbette anlatılan birçok şey Stalin konusunda tamamen gerçeği yansıtamaz; ancak ortaya konulan belgeler, ona en yakın olanların tanıklıkları ve anıları dışında güvenilebilecek kaynaklar yoktur. Fakat şu bir gerçektir ki yaşadıkları ve yaptıkları sadizmin tanımlanmış özellikleriyle karşılaştırıldığında Stalin’in sadist karakteri açığa çıkmaktadır.
Yararlanılan Kaynaklar
Aykan Uncu, Liderlik Teorilerinde Toksik Liderliğin Araştırılması: Hitler Ve Stalin Örneği
Erich Fromm, İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri
Sigmund Freud, Metapsikoloji-1,2,3,4
Öztoprak, G. (2012). Stalin’ İn Ölümünün Türk Basınındaki Yankıları. Stalin’ in Ölümünün Türk Basınındaki Yankıları
Lev Troçki, Stalin
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Aykan Uncu’ya aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Ahmet Cevdet Paşa'nın Hayatı , Eserleri Ve Tarihçilik Anlayışı

Cevdet Paşa’nın Hayâtı

19. yüzyıl Osmanlı siyâsî ve düşünce târihinde büyük bir iz bırakan Ahmed Cevdet Paşa, Bulgaristan’da Plevne’nin güneyinde bir kasaba olan Lofça’da 27 Mart 1822 târihinde dünyâya gelmiştir. Lofça bir kasaba olmakla beraber ilim ve fen yönünden gelişmiş bir yer olup Derviş Paşa ve Midhat Paşa da burada doğmuşlardır. Asıl adı Ahmed olup babası Lofça İdâre Meclisi üyelerinden İsmail Ağa, annesi ise kasabanın önde gelen âilelerinden Topuzoğullarının kızı Ayşe Sünbül Hanım’dır . Baba tarafından bilinen en eski atası 1711 yılında Prut Savaşı’na katılmış Yularkıran Ahmed Ağa olup, savaş sonrası Lofça’ya yerleşen Yularkıranlar zamanla kasabanın önde gelen âilelerinden biri olmuştur. İleride paşa olarak anılacak Ahmed’in yetişmesinde büyük tesiri olan dedesi Ali Efendi de Lofça âyânlarına kâtiplik ve kâhyalık yapmış, okuryazar biri kişidir . Ahmed, Lofça Müftüsü Hafız Ömer Efendi’den medrese dersleri ile bazı şer’i ilimler almış; Hafız Ömer Efendi’nin yerine müftü olan Hafız Mehmet Efendi’den de mantık ve beyân derslerini görmüştür .
Rumeli Türklüğü içerisinde yetişen Ahmed ilk eğitimin burada aldıktan sonra Avrupa’nın en güzel kıt’ası olan Rumeli’den on yedi yaşında ayrılmış ve Tanzîmât Fermânı’nın okunacağı 1839 senesinde ilmiye sınıfında yükselmek için İstanbul’a gelmiştir . İstanbul’a gelir gelmez Fatih Çarşamba Pazarı’nda bulunan Papasoğlu Medresesi’nde bir odaya yerleşmiş ve derhâl Fatih Camii’nde ilim tahsiline başlamıştır. Tahsilini medresede yapan Ahmed, Mühendishâne-i Berri-i Hümâyûn hocalarından Miralay Nuri Bey’den matematik ve Murat Molla Tekkesi’nden tanıştığı Süleyman Fehim Efendi’den de Farsça öğrenmiştir. Cevdet mahlasını kendisine veren de Fehim Efendi olmuştur . Yine bu dönemde Hukuk-ı Düvel hocası Ali Şahbaz Efendi’den Batı târihi ve hukuk üzerine dersler almış, bunun yanında Fransızca öğrenmeye de çalışmıştır. Eğitimine devam ederken bir taraftan da Murat Molla Tekkesi’nde dönemin ileri gelen âlim, şâir ve ricâli ile tanışıp onlarla sohbet etme imkânı bulmuştur. Bunların yanında Süleyman Fehim Efendi’nin evinde edebiyât toplantılarına katılmış, Şevket ve Örfî dîvânlarını okumuş, devrin tanınmış mutasavvıflarından Kuşadalı İbrahim Efendi’nin sohbetlerinde bulunmuş, böylece edebiyât ve tasavvuf çevrelerini de yakından tanımıştır. Bu arada ilk şiirlerini Fehim Efendi konağında yapılan edebî toplantılarda hazır bulunan şâirlere sunmuş; Dîvânçe’sinde yer alan şiirlerinin büyük çoğunluğunu bu dönemde kaleme almıştır.
Cevdet Efendi’nin hayâtı İstanbul’a geliş amacına uygun olarak bir dönem medrese ve tekke arasında geçmiştir. Medrese tahsili boyunca ilim öğrenmek için durmadan çalışan Cevdet Efendi tahsilini bitirince önce 1844 yılında 150 kuruş maaşla Rumeli kaleminde Çanat pâyesi ile Premedi kazasına kadı olarak tayin edilmiş ardından 1845 yılında ise İstanbul rüûsu alarak müderrisliğe başlamıştır . Hayâtının dönüm noktasını ifâde eden durumu ise dönemin sadrâzamı Mustafa Reşid Paşa’nın yeni kanûnlar tertip etmek ile meşgul olduğu için şer’i meselelerde malûmat almak üzere Bâb-ı Meşîhat’tan açık fikirli bir kişi istemesi oluşturmuştur. 1846 yılında Reşid Paşa’nın hizmetine gönderilen Cevdet Efendi, aynı zamanda Reşid Paşa’nın çocuklarına da öğretmenlik yapmıştır. İlk başta ilmiye mesleğinden ayrılmadan kısa süreli siyâsî ve idârî vazifeler almıştır. 1848’de Memleketeyn’de çıkan karışıklık üzerine Bükreş’e giden Fuad Paşa’ya sadrâzamın talimâtını götüren Cevdet Efendi bir ay süreyle Bükreş’te kalmıştır . Böylece Tanzîmât Dönemi’nin ikinci büyük sîmâsını ve ileride yakın arkadaşı olacağı Fuad Paşa’yı da tanımıştır. Reşid Paşa’nın yanında geçirdiği yıllar Cevdet Efendi için bir okul vazifesi görmüştür. Burada devlet işlerini ve siyâseti öğrenen Cevdet Efendi Reşid Paşa’nın sırdaşı olmuş, Fuad ve Âli paşalarla kapı yoldaşlığı etmiştir. Cevdet Efendi gibi dikkatli ve başarılı olmaya azmetmiş bir adam için bundan kuvvetli bir okul olamazdı . Böyle bir tecrübe kazanan Cevdet Efendi’yi emsâlî ulemâdan ayıran özellik ise Tanzîmât diye bilinen köklü dönüşüm sürecinde aktif rol oynamasıdır. Ulemânın siyâsî, reel dünyâya yabancılaştığı ve 19. yüzyılda artık yaşadığı dünyâyı anlamlandıramaz hâle geldiği dönemde Cevdet Efendi ulemâdan farklı olarak medrese yanında aynı zamanda Tanzîmât’ın mimârı Reşid Paşa’nın yanında siyâset mektebinde yetişerek yaşadığı dönemi anlamaya gerekli siyâsî bilinci kazanmıştır. O, umutsuzluğa kapılarak pasif bir direnişe geçen çoğu âlimden farklı olarak, ülkeyi kurtarmaya yönelik kaçınılmaz modernleşme sürecinin, İslâmî gelenek aleyhine mümkün olan en az hasarla atlatılması için elinden geleni yapmıştır . Buna rağmen Reşid Paşa ile onun taraftarı sayılan Cevdet Efendi arasında yetişme ve dünyâ görüşü bakımından büyük farklar olduğu da inkâr edilemez.
1850 yılında Meclis-i Maârif üyeliğine ve henüz iki yıl önce eğitime başlamış olan Dârü’l-Muallimîn müdürlüğüne tayin edilen Cevdet Efendi’nin ilk düzenli memuriyeti de burada olmuştur. Göreve başlamadan önce Çarlık Rusya seyâhati dönüşü rahatsızlanan Fuad Paşa’nın tedavisi için gittiği Bursa’da ona refâkat etmiştir. Yaklaşık bir ay süren Bursa ziyâretinde de Türkçenin ilk gramer kitabı olan Kavâid-i Osmâniyye’yi kaleme almıştır. Fuad Paşa ile birlikte de Şirket-i Hayriye’nin kuruluş projesini hazırlamıştır . Cevdet Efendi, 1848 yılında kurulan ve daha çok klasik medrese sisteminde eğitim veren Dârü’l-Muallimîn’de ciddî bir ıslah gerçekleştirmiştir. Hazırlanan yeni nizamnâme ile okula öğrenci kabûl koşulları ve sınav usûlleri belirlenmiş ve öğrencilere tahsis edilen ücretler artırılarak yaz mevsiminde cerre çıkma usûlü kaldırılmıştır . İstanbul’a dönüşünde Fransa’da iki asır önce açılmış olan meşhur Akademi’nin Osmanlı’daki benzeri olan Encümen-i Dâniş’in kuruluşu için çalışmalara başlayan Cevdet Efendi Meclis-i Maârif başkâtibi olarak bu kurumun oluşumuna dâir esbâb-ı mûcibe mazbatasını ve kuruluş töreninde Hayrullah Efendi’nin Sultan Abdülmecid’e sunduğu açılış nutkunu kendisi kaleme almıştır . Ayrıca ilk Türkçe-İngilizce sözlüğü hazırlayan Redhouse ve 1774 yılına kadar Osmanlı Devleti’nin târihini yazan Baron Joseph von Hammer’in de katıldığı açılış töreninde daha önceden yazdığı Kavâid-i Osmâniyye’yi Sultan Abdülmecid’e sunmuştur. Bu sayede rüûs derecesi hareket-i altmışlıya yükseltilmiş ve hayâtının diğer bir dönüm noktasını teşkil eden 1774-1826 yılları arası Osmanlı târihini yazma görevi de kendisine verilmiştir.

Mısır Vâlisi Abbas Paşa ile Mehmet Ali Paşa arasında çıkan anlaşmazlığı gidermek için görevlendirilen Fuad Paşa’ya refâkat etmek üzere 1852 yılında Mısır’a gitmiş ve iki ay süreyle orada kalmıştır. Mısır dönüşü çalışmalarını Encümen-i Dâniş üzerinde yoğunlaştıran Cevdet Efendi, Kırım Harbi sırasında Târih-i Cevdet’in ilk üç cildini tamamlayarak padişaha sunmuştur. Bu çalışmasından ötürü kendisine 1854’te Süleymaniye rüûsu verilerek ödüllendirilmiş ve 1855 yılında da devletin resmi vak’anüvisliğine tayin edilmiştir.Ahmed Cevdet Efendi, Kırım Savaşı esnâsında İngiltere ve Fransa ile yapılan ittifâk dolayısıyla bu devletlerle olan ticârî ilişkiler arttığından bu ticârî ilişkileri düzenlemek için “Metn-i Metin” adlı bir kitabı hazırlayacak komisyona dâhil olmuştur. Komisyon, fıkhın muamelât kısmından “Kitâbû’l-Büyû”u özet olarak yazmış; ancak “Metn-i Metin” tamamlanmadan dağılmıştır. Cevdet Efendi bu komisyondaki görevi sırasında birçok klasik fıkıh kitabını okuduğu gibi komisyondaki diğer üyelerin bilgilerinden de büyük ölçüde istifâde etmiştir.23 Şubat 1856’da rütbesi önce Galata Mollalığı ardından Şubat 1857’de de Mekke pâyesine yükseltilmiştir. 1858 yılında da Meclis-i Âli-i Tanzîmât üyesi olarak Arâzî Kanûnnâmesi, Tapu Nizamnâmesi ve Muvakkat Talimâtnâmesi gibi hukuk eserlerini hazırlamıştır .Bir yandan bu tür çalışmaları yürütürken diğer yandan da ilk beş cildini tamamlamış olduğu Târih-i Cevdet’e kaynak olmak üzere İbn Haldûn’un Mukaddime’sini incelemiştir. 1859 yılında ise Pirizâde Sâhib Molla’nın bıraktığı yerden başlayıp Mukaddime’yi Türkçeye kazandırarak üç cilt hâlinde bastırmıştır.
1858 yılında hâmisi ve yakın dostu Reşid Paşa’nın ölümünden sonra Fuad ve Âlî paşalar kendisine vezâretle Vidin Vâliliği’ni teklif etmişlerse de Cevdet Efendi o dönemde meslek değiştirmeyi düşünmediğinden bu isteği geri çevirmiştir. 1861 yılında Sadrâzam Kıbrıslı Mehmet Paşa’nın Rumeli teftişinde yanında bulunmuştur. Bu birliktelikten oldukça memnûn kalan sadrâzam teftiş dönüşünde Cevdet Efendi’nin mesleğinde yükselmesine katkıda bulunmuş ve Cevdet Efendi Ocak 1861’de İstanbul pâyesine yükselmiştir. Temmuz 1861’de Meclis-i Âlî-i Tanzîmât ile Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye birleştirilmiş; Cevdet Efendi de yeni oluşturulan Meclis-i Vâlâ Nizamnâmesi’ni hazırlamış ve aynı mecliste üye olarak görev almıştır Meclis-i Vâlâ’ya üye olarak atandıktan iki ay sonra meydâna gelen karışıklık nedeniyle idârî, askerî ve mülkî alanlarda fevkalâde komiser sıfatı ile Eylül 1861’de İşkodra’da görevlendirilmiştir. Bu iki aylık süre zarfında Cevdet Efendi’nin idârecilik ve teşkilatçılık özellikleri daha net bir şekilde ortaya çıkmıştır. 1862 yılında kabinenin istifâ etmesi üzerine İşkodra’da gösterdiği başarı nedeniyle şeyhü’l-islâmlığa tayin edileceği söylentileri çıkmışsa da Cevdet Efendi ilmiye yolunun mevcut düzenindeki silsileyi gözeterek ilerlemeyi vazgeçilmez derecede önemli gördüğünden Fuad Paşa’ya bu göreve gelmek istemediğini şöyle dile getirmiştir: İstanbul pâyelülerinden şeyhü’l-islâm olan var ise de nâdirü’l-vuku’dur. Dâ’iniz er-geç kadıasker olmak tabî’idir. Andan sonra da şeyhü’l-islâm olmak hâtıra gelmez şey değildir. Lâkin lâ-ekal sekiz on sene geçmedikçe bu emelde bulunmam. Her şe’yi mevsiminde isterim. Vakitsiz ne rütbe isterim, ne de me’mûriyyet kabûl ederim.
Bu konuşma dikkate şâyân olup Cevdet Efendi’nin gerçek bir ilim adamına yakışır şekilde hareket ettiğini ve hak etmediği yüksek görevlerde bulunmak istemediğini göstermektedir. Bu da Cevdet Efendi’nin 19. yüzyıl Osmanlı ilmiye sınıfına vurduğu damganın bir nişânesi olarak görülebilir. Mayıs 1863’te Cevdet Efendi Anadolu Kazaskerliği pâyesi almış ve hemen sonrasında müfettiş olarak Bosne-Hersek’e gönderilmiştir. Reformların uygulanmasında sorun yaşanılan ve toprak meselesinden ötürü de halkın sıkıntı çektiği Bosna’da Cevdet Efendi mükemmel bir idâre kurmuştur. Bölgede daha önce uygulanmamış olan yeni askerî düzenlemeler yapılmış ve toprak kullanımı konusunda sorunlara çözüm olacak projeler gerçekleştirmiştir. Bir buçuk yıl süren bu görevinin ardından İstanbul’a dönüşünde mükâfat olarak kendisine Osmânî nişanı verilmiştir. Meclis-i Vâlâ işleriyle ilgilenen Cevdet Efendi bu sefer de Kozan ve çevresindeki halkın isyânı üzerine Fırka-i Islahiyye adıyla oluşturulan ıslahât komisyonuna Mayıs 1865’te mülkî görevli olarak tayin edilmiştir. Hemşerisi olan Derviş Paşa da Fırka-i Islahiyye’de askerî sorumlu olarak kendisine eşlik etmiştir. Bölgedeki asâyişin sağlanmasında olağanüstü başarı gösteren Cevdet Efendi ve beraberindekilerin kışı geçirmek üzere Kasım 1865’te İstanbul’a dönmeleri merkezî yönetim tarafından hoş karşılanmamıştır. Bazı devlet yöneticileri Fırka-i Islahiyye masrafını gerekçe göstererek Osmanlı Devleti’nin dış istikraz yapmasına neden olmuş; ancak Cevdet Efendi’nin tasarrufu sayesinde tahmin edilenden çok daha az para harcandığı için bu devlet adamları Cevdet Efendi’ye diş bilemişlerdir.  Bu olayın da etkisiyle İstanbul’da uzun süre kalamayan Cevdet Efendi muhaliflerinin hareketi sonucu taşrada bir başka işle görevlendirilerek merkezden uzaklaştırılmıştır. Ocak 1866’da ilmiye mesleğindeki rütbesi vezârete döndürülmüş ve vak’anüvislik görevinden ayrılmıştır. Meşîhat makamına aday iken tarîkı tahvîl olunan Cevdet Efendi’nin yerini devletin siyâsî işlerinde ön plana çıkmaya başlayacak olan Cevdet Paşa almıştır. Osmanlı târihinde ilmiye sınıfından mülkiye sınıfına geçiş yapanlar daha önce de görülmüştü; lâkin böyle yüksek bir rütbeden geçişe ilk kez rastlanmıştır.
Yeni Vilâyet Nizamnâmesi ile Halep ve Adana eyâletleri; Kozan, Maraş, Urfa ve Zor sancakları birleştirilerek yeni bir Halep Vilâyeti oluşturulmuş ve başına da Cevdet Paşa atanmıştır. Mart 1866’da Paşa İstanbul’dan ayrılmıştır. Ancak Paşa bu görevde fazla kalmayarak tekrar İstanbul’a çağrılmıştır. 1868 yılında Meclis-i Vâlâ ikiye ayrılarak Şûrâ-i Devlet [Danıştay] ile temyiz ile istinaf mahkemelerini bir arada içeren Divân-ı Ahkâm-ı Adliye [Yargıtay] açılmıştır. Birinci kurumun başkanlığına Cevdet Paşa’nın hemşerisi olan; ancak Paşa’yla arası iyi olmayan Midhat Paşa tayin edilmiştir. İkincisinin başına ise Cevdet Paşa geçirilmiştir. Bu görevde iken Divân-ı Ahkâm-ı Adliye reisliği nezârete dönüştürülmüştür. Bu arada Paşa hem Nizâmiye Mahkemeleri’nin hem de söz konusu divânın teşkilat, görev ve çalışma esaslarına ilişkin birçok nizamnâmeyi hazırlamıştır. Aynı zamanda Nizâmiye Mahkemeleri’nde görev alanların bilgisini artırmak için adliye dairesinde hukuk dersleri verilmesini sağlamıştır. Ahmed Cevdet Paşa’nın bu dönemde gerçekleştirdiği en önemli başarılardan biri de medenî kanûn tanzimi konusundaki tartışmaların içerisinde yer almış olmasıdır. 1869’da Sadrâzam Âlî Paşa’nın Fransız elçisi ile birlikte öteden beri Fransız İmparatoru I. Napoléon tarafından hazırlatılan Code Civil’in, yani Fransız medenî kanûnunun tercüme edilmesini ve Fransız öğrencilerin davet edilerek söz konusu kanûnun tedris edilmesini ve bu suretle bütün Nizâmiye Mahkemeleri’nde Code Civil’in tatbik edilmesini ısrarla teklif etmişlerdir. Ancak Cevdet Paşa buna şiddetle karşı çıkmış ve Fuad Paşa ile Şirvanizâde Rüşdü Paşa’nın da desteğiyle Hanefî fıkhına dayalı bir Mecelle düzenlenmesi kararı alınmıştır. Bunun üzerine ömrünün Târih-i Cevdet ile beraber ikinci büyük anıtı olacak olan Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye’nin hazırlığına başlamıştır. Bu amaçla dönemin ileri gelen fakihlerinden bir ilmî komisyon oluşturulmuş ve bu komisyonun başkanlığını da Ahmed Cevdet Paşa getirilmiştir. Hemen çalışmalara başlayan komisyon iki yıl gibi kısa bir sürede Mecelle’nin ilk dört kitabını hazırlamıştır. Beşinci kitabın hazırlıkları tamamlandığı sırada Nisan 1870’de Cevdet Paşa yine muhaliflerinin oyunlarıyla cemiyetteki görevinden alınmış ve Bursa’ya vâli olarak atanmış; lâkin birkaç gün sonra bu görevden de alınmıştır. Kendisine yönelik bu hareketler karşısında içerisindeki çalışma azminden hiçbir şey kaybetmeyen Cevdet Paşa bu durumdan faydalanarak Târih-i Cevdet’in yedinci ve sekizinci ciltlerini tamamlamış; hattâ Takvîm’ül Edvâr adlı bilimsel kitabını da yayınlamıştır.

Ahmed Cevdet Paşa ayrıldıktan sonra Mecelle Cemiyeti Bâb-ı Meşîhat’a taşınmış ve hazır olan beşinci kitabın ardından altıncı kitap tamamlanarak basılmıştır. Ancak Cevdet Paşa’nın yönetiminde hazırlanmayan altıncı kitaba yönelik eleştiriler artmış, böyle ilmî ciddiyet isteyen bir işin Cevdet Paşa olmadan yapılmasının çok zor olduğu anlaşılınca, Paşa 1871’de yeniden Mecelle’yi hazırlayan komisyonun başına geçirilmiştir. Cevdet Paşa göreve geldikten sonra ilk iş olarak Kitabü’l-Vedia adlı altıncı kitabı toplattırarak imhâ ettirmiş, ardından onu yeni baştan yazdırmıştır. 1872 yılında ise Şûrâ-i Devlet Reisliği’ne atanmıştır. İstanbul dışındaki kısa süreli görevler dışında Mecelle Cemiyeti ile ilişkisini hiç kesmeyen Paşa, on sekiz gün gibi kısa bir süre Maraş Vâliliği’ne atandığı hâlde bile Mecelle’nin altıncı ve yedinci kitaplarını yayınlatmıştır. Cevdet Paşa ile aralarında sorun bulunan Midhat Paşa sadrâzam olunca Ağustos 1872’de tekrar Mecelle Cemiyeti başkanlığı ile Divân-ı Ahkâm-ı Adliye azâlığına atanmıştır. Bu sırada Mecelle’nin sekizinci kitabı yayınlanmış ve dokuzuncu kitap hazırlandığı sırada Ocak 1873’te Şûrâ-i Devlet üyesi olmuştur. Şubat 1873’te Evkaf-ı Hümâyûn Nâzırı olunca Mecelle Cemiyeti ile olan ilişkisi zayıflamıştır. Nisan 1873’te Maârif-i Umûmiye Nezâreti görevine getirildiği sırada Mecelle’nin dokuzuncu kitabı yayınlanmıştır. Maârif Nâzırlığı döneminde sıbyan mekteplerini ıslaha başlamış ve ilk modern ilkokulu İbtidâî adıyla Nuruosmâniye Camii’nde açtırmıştır. Eğitim üzerindeki çalışmalarına devam eden Paşa, kendisinin de Kavâid-i Türkiye, Âdâb-ı Sedâd ve Mi’yâr-ı Sedâd adlı eserlerle destek verdiği rüştiye ve idâdi mekteplerinde okutulacak ders kitaplarının hazırlanmasına öncelik vermiş ve Dârü’l-Muallimin sınıflarını, ilkokul, ortaokul ve lise olmak üzere üç dereceye göre eğitim yapılacak biçimde düzenlemiştir. Divân-ı Ahkâm-ı Adliye Nâzırı iken adliye dairesinde sadece memurlar için açılan hukuk dersleri bu dönemde önce serbest derslere dönüştürülmüş; ardından Galatasaray Sultânisi’nde hukuk şubesi açılmış ve son sınıflarda Mecelle okutulmaya başlanmıştır. Nisan 1874’te Şûrâ-i Devlet Reisi Muavinliği’ne tayin edildiği sırada Mecelle’nin onuncu kitabı yayınlanmış; on birinci ve on ikinci kitapların hazırlıkları tamamlanmıştır.
Sultan Abdülmecid’in ölümünden sonra tahta çıkan Sultan Abdülaziz’i bir kısım devlet adamları darbe girişimiyle hâl etmek istediğinden padişaha sadâkatle bağlı olan Cevdet Paşa’nın İstanbul’da kalması tehlikeli görülmüş ve Kasım 1874’te Hüseyin Avni Paşa’nın sadrâzamlığı sırasında görevinden alınarak Yanya Vâliliği’ne atanmış, bir mânâda sürgün edilmiştir. Bu atama ile Mecelle’nin hazır olan son iki kitabının yayınlanması gecikmiş; lâkin Hüseyin Avni Paşa’nın azledilip yerine Esad Paşa’nın geçmesiyle Mayıs 1875’te İstanbul’a dönerek yeniden görevinin başına geçmiştir.
Kasım 1875’te Adliye Nâzırlığı’na getirilen Paşa, bu dönemde ticâret mahkemelerinin Adliye Nezâreti’ne bağlanmasını sağlamıştır. Ancak gümrük gelirlerinin yabancı sermayedarlarca iltizam edilmesine karşı çıkınca Esad Paşa’dan sonra sadrâzam olan Mahmud Nedim Paşa tarafından Mart 1876’da Rumeli teftişine gönderilmiş; ardından da Adliye Nâzırlığı görevinden alınarak Suriye Vâliliği görevine yine bir sürgün olarak tayin edilmiştir. Fakat bu sırada Mahmud Nedim Paşa’nın sadrâzamlık görevinden alınarak yerine Rüşdü Paşa’nın geçirilmesiyle oluşturulan yeni kabinede Paşa, üçüncü kez Maaâif Nâzırı olarak görev almıştır. İşte bu dönemde Osmanlı târihindeki ilk modern darbe diye nitelendirilebilecek 1876 ihtilâli ile Sultan Abdülaziz’in tahtan indirilmesi olayı gerçekleştirilmiştir. Bu olay Cevdet Paşa’yı sarsmış ve gerek Sultan Abdülaziz’in tahtan indirilmesinde gerekse sonraki süreçte rol oynayan Midhat Paşa’yla arası daha da bozulmuştur. Tahta II. Abdülhamid’in çıkmasından sonra Ekim 1876’da Adliye Nâzırı olarak görev yapan Paşa, meşrutiyet yanlıları tarafından yürürlüğe konmak istenen Kanûn-i Esâsî müzâkerelerinde Midhat Paşa ile şiddetli tartışmalar yapmış ve aralarındaki soğukluk su yüzüne çıkmıştır. Midhat Paşa’nın sadâreti döneminde görevine devam eden Cevdet Paşa Mecelle’nin tamamlanmasını sağlamıştır. Edhem Paşa sadrâzam olunca yeniden oluşturulan Dâhiliye Nâzırlığı’na atanmıştır.
Bu dönemde Ruslara karşı savaş açmanın devlete zarar getireceğine inanan Paşa, tüm çabalarına rağmen savaşa mâni olamamış ve çok ağır sonuçlara yol açacak olan 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı başlamıştır. Aralık 1877’de Evkaf Nâzırı olmuş; ancak Şubat 1878’de Suriye Vâliliği’ne tayin edilmiştir. Savaşın yıkıcı felâketlerine şâhit olmamak için bu görev kendisine çok iyi gelmiştir. Dokuz ay süreyle görev yaptığı Suriye’de Kozan ve çevresinde çıkan isyânı kısa sürede bastırmıştır. Ancak kendisi bu görevden alınmış ve yerine Midhat Paşa atanmıştır. İstanbul’a hareket eden Paşa, Aralık 1878’de yolda iken Ticâret Nâzırlığı görevine atandığını haber almış ve İstanbul’a döndükten sonra görevine başlamıştır. Sadrâzam Hayrettin Paşa’nın istifâsı üzerine on gün süreyle vekâleten Meclis-i Vükela’ya başkanlık yapmış; Said Paşa sadrâzam olunca Ahmed Cevdet Paşa da Ekim 1879’da Adliye Nezâreti’nin başına geçirilmiş ve üç yıl boyunca bu görevde kalmıştır. 1880’de Hukuk Mektebi’nin açılış konuşmasını yapmış ve ilk dersi kendisi vermiştir. Ertesi yıl ise sabık sadrâzam Midhat Paşa’nın târih kitaplarına Yıldız Mahkemesi adıyla geçecek olan duruşmasına başkanlık etmiş ve gerek yargılama sırasında gerekse Midhat Paşa’nın ölümüyle sonuçlanan müteâkıb gelişmelerde oynadığı rol sebebiyle bazı eleştirilere hedef olmuştur.

İsmail Hakkı Uzunçarşılı, âlim ve değerli bir zât olan Cevdet Paşa’nın maalesef karakter zaafı ile malûl olup Yıldız Mahkemesi’nden sonra Sultan Abdülhamid tarafından 4000 liraya sarraf Köçeoğlu Agos’tan satın alınan Bebek’teki Mütercim Rüşdü Paşa yalısı kendisine ihsan olunmuştur diyerek, Paşa’yı suçlamıştır. Paşa’ya bu yönde bir eleştiride bulunanlardan Cavid Baysun’a göre gelecek endişesi ve iktidar hırsı taşıyan Cevdet Paşa, “Türkiye’ye meşrutiyet getirmek emelinden başka günahı olmayan zavallı adam” diye nitelendirdiği Midhat Paşa’nın yargılanıp cezâlandırılmasından sorumlu kişidir. Bu eleştirilerden birini de Ahmet Hamdi Tanpınar yapmıştır. Tanpınar, Cevdet Paşa’dan bahsederken onun hayâtı boyunca sahip olduğu fazilete rağmen Midhat Paşa’nın yargılanması olayında II. Abdülhamid’in piyonu olmaktan kurtulamadığını söylemiştir: “Kullanılan elle şahsiyeti âdeta değişir. Tanzimat ondan arkadaş istemişti. O arkadaş oldu. Abdülhamid’in sadece alete ihtiyacı vardı; Cevdet Paşa alet oldu.” Midhat Paşa’nın yargılanması için Adliye Nâzırı Cevdet Paşa’nın bizzât İzmir’e giderek onu tutuklatıp İstanbul’a getirmesi ve yargılayıp idâm ettirmesi Tanpınar’a göre Cevdet Paşa’nın hayâtındaki bir lekedir. Bütün bunlara mâzeret olarak ise Cevdet Paşa’nın şahsiyetindeki istiklâlsizliği görür. Midhat Paşa davâsındaki durumuna rağmen Tanpınar yine de Cevdet Paşa’nın devrinin ahlâklı ve genel menfaati düşünen simâlarından birisi olduğunu belirtmiştir. Ahmed Vefik Paşa’nın sadrâzam olması üzerine Kasım 1882’de Adliye Nâzırlığı görevinden ayrılan Paşa, 1886 yılına kadar devlet yönetim kadrosunda yer almamıştır. Ancak bu dönemde Cevdet Paşa yine boş durmamış bir yandan çocuklarının eğitimiyle ilgilenirken diğer yandan da 1884 yılında ömrünün yaklaşık 33 senesini vakfettiği Târih-i Cevdet’i tamamlamış, Kısas-ı Enbiyâ’nın dördüncü ve beşinci cüzlerini yazmış, Kavâid-i Osmâniye’yi gözden geçirerek eksiklerini gidermiş ve yeniden bastırmıştır. Bu arada yaşadığı döneme ilişkin siyâsî, sosyal ve kültürel olayları anlatan Tezâkir-i Cevdet’i hazırlamaya başlamıştır.
Cevdet Paşa’nın devlet görevlerinden uzaklaştırılması konusunda da görüş ayrılıkları vardır. Tanpınar, Midhat Paşa davâsında II. Abdülhamid’in Cevdet Paşa’yı kullandığını ve ardından onu devlet görevinden alarak âdetâ unuttuğunu söylerken57 bazı çalışmalar ise Sultan Abdülhamid’in özelikle Pan-İslâmizm siyâsetinde Cevdet Paşa’dan olabildiğince yararlandığını ve hattâ II. Abdülhamid’in bu konudaki faaliyetlerinde Cevdet Paşa’nın etkisinde kaldığını ortaya koymaktadır.
 
Paşa, Haziran 1886’da beşinci kez Adliye Nâzırı olmuştur. Sultan II. Abdülhamid’in husûsi toplantılarına katılmış; ayrıca Umûr-ı Maliye Komisyonu’na ve siyâsî meseleleri müzâkere için oluşturulan üç kişilik komisyonda üye olarak görev yapmıştır. Girit İhtilâli’nin bastırılması üzerine oluşturulan muvakkat idâre için bazı tadilâtı ihtivâ eden bir fermân-ı âli yazmak üzere oluşturulan komisyonda da reislik yapmıştır. Hz.Âdem’den II. Murad devrine kadarki peygamberler ve İslâm devletleri târihinden ibâret olan Kısas-ı Enbiyâ’nın altıncı ve yedinci cüzlerini yazarak tamamlamış; Hılye-i Saâdet ve Hulâsâtü’l-beyân fi Te’lifi’l-Kur’ân adlı eserlerini neşretmiş ve Tezâkir-i Cevdet’i bitirmiştir. Sadrâzam Kâmil Paşa ile aralarında bir anlaşmazlık baş göstermesi üzerine beşinci kez görev aldığı Adliye Nâzırlığı’ndan ayrılmış; kısa bir süre sonra da Mayıs 1890’da II. Abdülhamid tarafından Mecâlis-i Âlîye’de görevlendirilmiştir. Bundan sonraki vaktinin çoğunu ilmî çalışmalara ve çocuklarının eğitimine ayırmıştır. Ömrünün son nefesine dek kendini ilme adayan Cevdet Paşa kısa bir hastalık döneminden sonra 1895 yılının 26 Mayıs’ını 27’sine bağlayan gece Bebek’teki yalısında vefât etmiş ve Fatih Sultan Mehmed türbesi hazîresine defnedilmiştir.

Cevdet Paşa’nın Eserleri

Yetmiş üç yıllık yaşamı boyunca ömrünü Osmanlı Devleti’nin bekâsı için çalışmaya adayan ve Tanzîmât Dönemi’nin en büyük simâlarından biri olup, Osmanlı modernleşmesinde belirleyici rol oynayan Ahmed Cevdet Paşa, Mithat Cemal Kuntay’ın “son şark adamı, ilimde Cevdet Paşa’dır” deyişiyle yüksek derecede bir âlim olmasının yanında büyük bir devlet ve siyâset adamıdır. Onun sahip olduğu özelliklerin farkına varan Osmanlı padişahları ve sadrâzamlar devletin özellikle eğitim ve hukuk alanlarının kurumsal yapılanmasında Cevdet Paşa’nın bilgi birikiminden faydalanmıştır . Cevdet Paşa da kendisine verilen görevleri istisnâsız yerine getirmiş ve Tanzîmât Dönemi devlet kurumlarının oluşumunda büyük bir rol üstlenirken bir yandan da sahip olduğu bilgiyi yazdığı eserlerle ölümsüzleştirmiştir. Tanpınar’ın ifâdesine göre Cevdet Paşa’nın eserleri bir işi üzerine aldıktan sonra ortaya çıkmıştır. Eserlerine başladığı zaman aslında kendisi eserinin konusuna uzaktır. Edebiyâtı sevmekle beraber dil meseleleri ile o zamana kadar sadece Arap grameri öğrenirken uğraşmıştır. Fakat başladıktan sonra vefâtına dek bu işin üzerinde durmuştur. En önemli eseri olan Târih-i Cevdet’e başladığı zaman aslında târih için hiçbir özel zevki yoktur. Kendisine yapılması için verilen bu işi bitirdiğinde ise Osmanlı târihinin en önemli târihçilerinden biri olmuştur. Aynı durumu Mecelle için de söyleyebiliriz. Mecelle’yi oluşturacak komisyona üye olduğu zamana kadar fıkıhla ciddî şekilde uğraşmamıştır. Oysa birkaç yıl sonra Tanzîmât’ın hukuki tesislerini o kurmuştur. Ancak ifâde edilmelidir ki Cevdet Paşa 1850 yılında Dârü’l-Muallîmin müdürü olarak göreve başladığında İslâm târihi dersleri okutmaya başlamıştır. Bunun yanı sıra devletin resmî târihçisi olarak göreve başladıktan kısa bir sürede Târih-i Cevdet’in ilk üç cildini tamamlaması Paşa’nın târih yazma hususunda ciddî bir hazırlığı olduğunu göstermektedir. Bu durum Osmanlı târih yazıcılığının târihi içerisindeki seyrini takip etme yanında bu edebiyâtın bağlı bulunduğu târih ekollerini iyi tanımış olmayı da göstermektedir.
Cevdet Paşa’nın târih, hukuk, dil, edebiyât, din ve çeşitli alanlarda kaleme aldığı ve bunun yanında da tercüme ettiği birçok eseri bulunmaktadır.

Târih-i Cevdet: Encümen-i Dâniş’in bir Osmanlı târihi yazdırma kararına bağlı olarak Ahmed Cevdet Paşa’ya Osmanlı Devleti’nin 1774 Küçük Kaynarca Antlaşmasından, 1826 Yeniçeri Ocağı’nın ilgasına kadar geçen dönemini yazma görevi verilmiştir. Bunun üzerine Târih-i Vakayi-i Devlet-i Âliyye-i Osmâniyye, kısaca Târih-i Cevdet’i kaleme almaya başlamıştır. Cevdet Paşa, Encümen-i Dâniş’ten bu görevi 1850-51 yılında almış; ancak Mehmet Ali Paşa’nın vârisleri arasındaki anlaşmazlığı çözmek üzere Fuad Paşa’yla gerçekleştirdiği Mısır seyâhati ve üyesi olduğu Meclis-i Maârif-i Umûmiye’den aldığı görevler dolayısıyla târihini kaleme almaya 1853 yılı sonlarında başlamıştır. Fakat ilk üç cildi 1854 yılı ortalarında tamamlayarak Sultan Abdülmecid’e sunmuştur. Kırım Savaşı sırasında tamamlanan bu ilk üç cilt Baron Joseph von Hammer tarafından da büyük bir iltifat görmüştür. Yaklaşık otuz üç senelik bir çalışmayla tamamlanan bu eserin çeşitli tertip ve baskıları bulunmaktadır. Eserin ilk olarak 1854-1857 yılları arasında ilk üç cildi basılmış ve 1884 yılında on cilt olmak üzere tamamlanmıştır. 1891’de tertip ve tasnifi değiştirilerek bazı ekler ile Tertîb-i Cedîd kaydı altında ve on iki cilt hâlinde yeniden neşredilmiştir. Paşa, Târih-i Cevdet’i yazarken en çok Şeyhülislâm Ârif Hikmet Bey’in kitaplığından faydalanmıştır. Eserin kaynakları arasında sefâretnâmeler, özel târihler, arşiv kayıtları, resmî tezkireler ve kendi hâtıraları bulunmaktadır. Cevdet Paşa, Târih-i Cevdet’te kaynak olarak sadece arşivlerden değil kendisinden önce gelmiş olan vak’anüvislerden, özellikle Vâsıf, Enverî, Edib, Halil Nuri, Pertev, Âsım, Şânizâde ve Es’ad ve yeri geldiğinde de Ceberti gibi Arapça kaynaklardan faydalanmıştır. Eserde diğer vak’anüvis târihlerinden farklı olarak Avrupa târihine de önemli bir yer ayrılmıştır. İşte bu bakış açısı ile Târih-i Cevdet Osmanlı târih yazıcılığında bir dönüm noktası olarak ele alınabilir. Cevdet Paşa, Târih-i Cevdet’te devletin önemli kurumlarını hem kendi içyapıları açısından hem de Avrupa’daki yeni gelişmeler açısından karşılaştırarak ele almış ve çözümlemeleri buna göre yaparak isâbetli sonuçlara varmıştır. Târih-i Cevdet’in birinci cildi Beyrut Ticâret Mahkemesi başkanlarından Abdülkadir Efendi tarafından da Arapçaya çevrilip 1890 yılında bastırılmıştır.
Tezâkir: Cevdet Paşa’nın 1855-1865 yılları arasında vak’anüvislik görevi sırasında bizzât içinde olduğu veyâ görüp işittiği hâdiselere, iç yüzünü bildiği meselelere, zamanındaki devlet adamlarına dâir kaleme alıp vak’anüvislikte halefi Ahmed Lütfi Efendi’ye tezkireler hâlinde gönderdiği yazılardan oluşmaktadır. Bu sebepten dolayı da esere Tezâkir-i Cevdet adını vermiştir. 40 tezkireden meydâna gelen eserin ilk tezkiresi daha önceki vak’anüvislerin durumları hakkında olup ardından gelen dört tezkire ise Lütfi Efendi’ye bazı vesikalar gönderdiğine dâirdir. Altıncı ve otuz dokuzuncu tezkirelerde ise Cevdet Paşa’nın bizzât yaşadığı Tanzîmât Devri’nin bir kısım olayları ile bu dönemin hemen hiçbir eserde bulunmayan siyâsî, sosyal, ekonomik ve ahlâkî durumu yer almaktadır. Paşa, döneminin olaylarını iyi bir tetkik ve çok tafsilatlı bir tarzda yazmıştır. Eserde Cevdet Paşa’nın Bosna-Hersek müfettişliği ve Fırka-i Islahiyye’nin faaliyetleri gibi kendisinin katıldığı olaylar, devlet adamlarının birbirleriyle olan çekişmeleri, menfaat çatışmaları, İstanbul’un o zamanki iç yüzü samimi ve sâde bir dille anlatılmıştır. Bu bakımdan da Tezâkir salt bir târihi bilgi olmaktan ziyâde sosyolojik bir malzemeye dönüşmüştür . Son tezkirede ise kendi biyografisini ele almıştır. Cevdet Paşa’nın bu eseri ile İbn Haldûn’un et-Ta’rîf’i arasında büyük benzerlikler vardır. İbn Haldûn bu hâtırat kitabında seyâhatlerini, karşılaştığı olayları, gördüğü toplulukları, onların düzen ve âdetlerini, bunlar hakkındaki görüşlerini, kendisi ile alâkalı mektupları, vesikaları, şiirleri ve devrinin kültür hayâtını tasvir etmiştir. Bu bakımdan Cevdet Paşa’nın Tezâkir’i ile muhtevâ bakımından aynıdır. Eserin ilk tezkireleri TOEM’in 44 ( 1 Haziran 1333) ve (1 Ekim 1333) numaralı sayılarında “Vak’anüvis Cevdet Paşa’nın Evrakı” adıyla yayınlanmıştır. Cevdet Paşa’nın el yazısıyla olan müsvedde Tezâkir-i Cevdet 21 defter hâlinde İstanbul Belediyesi Atatürk Kitaplığı’nda (Cevdet Paşa Evrakı, nr. 1-21) bulunmaktadır. Bu 21 defter Cavid Baysun tarafından transkript edilerek TTK yayınlarından çıkmıştır .
Ma’rûzât: 1839-1876 yılları arasındaki târihî ve siyâsî olayların özet hâlinde yazılmasını isteyen Sultan II. Abdülhamid’in emriyle Cevdet Paşa bu eseri kaleme almıştır. Padişaha sunulduğu için Ma’rûzât adı verilen bu eser cüzdan denilen kısımlara ayrılmıştır. Yazıldığı döneme göre sâde bir dille ve 5 cüzdan hâlinde ortaya çıkarılan Ma’rûzât’ın Cevdet Paşa’nın ifâdelerinden anlaşıldığına göre birinci cüzdan Tanzîmât’tan Sultan Abdülmecid’in saltanatının sonlarına (1856), ikinci cüzdan Sultan Abdülaziz’in ilk dönemlerine (1863), üçüncü cüzdan Sultan Abdülaziz’in 1863 yılındaki Mısır seyâhatinden 1864 yılında Fırka-i Islahiyye’nin İskenderun’a çıkışına, dördüncü cüzdan 1866 yılına ve beşinci cüzdan da aynı yılda Halep zaptiyesinin tanzîminden II. Abüdlhamid’in saltanatının 1876 yılına kadar gelmektedir. Eser Tezâkir’le aynı zamanlara âit olup aynı kalemden çıkmış olmasına rağmen takdim şekli, amacı ve içeriği bakımından önemli farklılıklar taşır. Nitekim Ma’rûzât’ın padişahın isteği doğrultusunda ve onun mizâcına uygun bir dille yazılması ve yer yer dedikodulara bile yer verilmesi sebebiyle Tezâkir’den ayrılır. Bu bakımdan her iki eser de birbirini tamamlar niteliktedir. Ma’rûzât’ın cüzdanları II. Abdülhamid’in tahtan indirilişine kadar onun yanında kalmış, daha sonra BOA Yıldız evrakı arasında ele geçmiştir. Bu sırada birinci cüzdan kaybolmuştur. Eserin Cevdet Paşa’nın el yazısı ile olan müsveddeleri İstanbul Belediyesi Atatürk Kitaplığı’ndadır. (Cevdet Paşa Evrakı, nr. 22-25) Sultan Abdülhamid’e takdim edilen üçüncü ve dördüncü cüzdanlar ise TTK Kütüphânesi’ndedir. İkinci, üçüncü ve dördüncü cüzdanlar kısmî olarak Ahmet Refik Altınay tarafından TTEM’in 14 ve 16 numaralı (1924-1925) ciltlerinde neşredilmiştir. Ma’rûzât’ın hâlen kayıp olan birinci cüzdanı hâriç geri kalan 4 cüzdanı transkript edilerek Yusuf Halaçoğlu tarafından 1980 yılında yayınlanmıştır.

Kısas-ı Enbiyâ ve Tevârih-i Hulefâ: Cevdet Paşa’nın ömrünün sonlarına doğru tamamladığı bu eser Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e kadar gelip geçen peygamberlerin kıssalarından, İslâm dininin ortaya çıkışı, Hz. Muhammed’in hayâtı ve Hulefâ-yi Râşidîn ile Emevî, Abbasî halifelerinden, diğer Türk-İslâm devletlerinden ve Osmanlı târihinin 1439 yılına kadar olan ilk devirlerinden bahseder. Cevdet Paşa’nın halkın itikadının korunması ve eğitim-öğretim gâyesiyle yazdığı bu eserin tamamı 12 cüzdür. İlk altı cüz Cevdet Paşa hayâtta iken basılmıştır. Diğer altı cüz ise Paşa’nın kızı Fatma Aliye Hanım tarafından 1908 yılında neşredilmiştir. 1915 yılında 12 cüz halinde yayınlanan eserin tıpkıbasımı bazı kelimelerin karşılıkları parantez içerisinde verilerek Latin harfleriyle 1976-1977 yıllarında, bunun yanında Mahir İz tarafından 1972 yılında sadeleştirilmek suretiyle de basılmıştır. Eser ayrıca Kazan Türkçesine çevrilerek Kazan’da iki defa 1900 ve 1911 yıllarında yayınlanmıştır.
Kırım ve Kafkas Târihçesi: Kafkasya’nın târihî coğrafyası ile buralarda yaşayan toplulukların etnografyasının yer aldığı bu eser İngiliz elçisi Lord Stratford Caning’in isteği üzerine Paris Barış Konferansı’nın toplanmasından önce Cevdet Paşa tarafından Halin Giray’ın Gülbün-i Hânan adlı eserinden faydalanılarak kaleme alınmış ve Reşid Paşa’ya sunulmuştur. Reşid Paşa da eseri Fransızcaya çevirterek Cannig’e vermiştir. Bu eser Kütübhâne-i Ebüzziyâ arasında bulunmuş, 1918 yılında da Yeni Mecmua’nın 49. sayısında neşredilmiştir.
Sosyalistlere Dâir Makale: Avrupa’da gelişen sosyalizmin kaynağının aslında İran’da Sasânî Devleti döneminde ortaya çıkan Mezdek ve onun öğretilerinin bir devamı olduğunu anlatan 8 sayfalık bu yazma eser İstanbul Belediye Kütüphanesi Muallim Cevdet Yazmaları (nr. 8) bölümünde bulunmaktadır. Düstûr: Meclis-i Tanzîmât tarafından düzenlenen çok sayıda kanûn ve nizamnâmeyi kaleme alan Cevdet Paşa ardından bütün bu kavânin ve nizâmât mevzuatını bir araya getirip Düstûr adı verilen bir ciltte toplamıştır.
Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye: Cevdet Paşa’nın Osmanlı ve İslâm hukukuna kazandırdığı en mühim eser Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye’dir. Metn-i Metin teşebbüsünden on üç yıl sonra ortaya çıkan bu eser bütün İslâm devletlerinde İslâm hukuku alanında hazırlanan ilk kanûn olma özelliğine sahiptir. Devleti hukuk açısından düzeltmenin, yani işlerin iyi yürüdüğü devlet düzenine ulaşmanın yollarından biri bağlı oldukları devletin eski kanûnlarını ve durumunu kabûllenerek gerekli gelişmeyi sağlamaktır. Ayrıca kanûnlar arasında bir karışıklığın meydâna gelmesini engellemek için de bunların bir sistem içinde toplanılması kaçınılmazdır. Böylece devletin dayandığı temel ilkeler ile çatışma yaşanmamış olur. Cevdet Paşa şer’i kanûnları her şekilde desteklemekte ve onlardan ödün vermemektedir. Bu da gelenekçi yönünü gösteren önemli bir ayrıntıdır. Paşa, medenî hukukun Avrupa toplumundaki milletin temeli olduğunu, İslâm cemâatinin ise fıkıh temeli üzerinde durduğunu ileri sürmüştür. Bir topluma ait olan kanûnların tercüme edilerek başka bir topluma uygulanmak istenmesi Cevdet Paşa’ya göre sorunlara çâre değildi. Lâkin yeniliğin zarûrî olduğu bir alanda o alan hakkında ehli kişilerin toplanarak çâre üretmesi devlet ve toplum açısından daha olumlu sonuçlar doğururdu. Bundan dolayıdır ki 1868 yılında Âlî Paşa’nın Fransız Medenî Kanûnu’nun kabûl edilmesi teklifine karşı çıkan Cevdet Paşa Hanefi ekolüne göre yeni bir hukuk sistemi hazırlanmasını söylemiştir. Âlî Paşa bu teklife olumlu yaklaşmış ve Meclis-i Vükelâ’da teklifin kabûl edilmesinden sonra Mecelle Cemiyeti kurularak cemiyetin başına Cevdet Paşa getirilmiştir. Ancak Hanefî mezhebine göre hazırlanacak olan Mecelle’ye Şeyhülislâm Hasan Fehmi Efendi itirazda bulunmuştur. Mecelle’nin Adliye Nezâreti’nde değil şeyhülislâmlıkta yapılmasını isteyen Fehmi Efendi Hanefî mezhebinin esâs alınmasını da uygun görmemiştir. Bundan ötürü Mecelle Cemiyeti çalışmalarına ara vermiş ve Cevdet Paşa başkanlıktan ayrılmıştır. Ancak şeyhülislâmlıkta yapılan Mecelle kitabı başarısız olmuş ve Cevdet Paşa tekrar Mecelle komisyonunu başına geçirilmiştir. Aldığı kuvvetli ilim kudretine rağmen Cevdet Paşa’nın istişâre ile ekip çalışmasına verdiği önemi Mecelle’nin hazırlanışında da görebiliriz. Ancak Mecelle her ne kadar bir komisyon tarafından hazırlanmışsa da gerek eserin hazırlanmaya başlanmasında ve tamamlanmasında gerekse maddelerin kaleme alınmasında en büyük pay Cevdet Paşa’ya âittir. Cevdet Paşa toplumun geliştirdiği hukuka hak ettiği değeri vermiştir.

Mecelle’nin girişinde çağın ihtiyaçlarına göre düzenlendiği ve ihtiyaçları karşılayacak nitelikte olduğu belirtilmiştir. Mecelle, İslâm hukukunun kendi geleneğinden tamamen uzaklaşmadan modern hukuk sistemlerine intibak etme zarûretinin başarılı bir örneğidir. Zamanın değişmesine paralel olarak hükümlerin de değişebileceği ve yargıda toplumun örf ve âdetlerinin belirleyici olduğu Mecelle’de açıklanmıştır.
Mecelle denilen eser mukaddime ile 16 kitaptan ve 1851 maddeden oluşmuştur. Kitapların isimleri ve madde sayıları şöyledir:
Kitâbü’l-Büyû: Alışverişle alâkalı hükümleri içerir. 1 mukaddime ve 7 bâbdan oluşur. 101-403 arası maddeleri ihtivâ eder.
Kitâbü’l-İcâre: Kirâ ve hizmet ile alâkalı hükümleri içerir. 1 mukaddime ve 8 bâbdan oluşur. 404-611 arası maddeleri ihtivâ eder.
Kitâbü’l-Kefâle: Kefâlet ile alâkalı hükümleri içerir. 1 mukaddime ve 3 bâbdan oluşur. 612-672 arası maddeleri ihtivâ eder.
Kitâbü’l-Havâle: Havâle ile alâkalı hükümleri içerir. 1 mukaddime ve 2 bâbdan oluşur. 673-700 arası maddeler ihtivâ eder.
Kitâbü’r-Rehin ve Kitâbü’l-Vediâ: Rehin ve vediâ ile alâkalı hükümleri içerir. 1 mukaddime ve 4 bâbdan oluşur. 701-761 arası maddeleri ihtivâ eder.
Kitâbü’l-Emânât: Emânet ile alâkalı hükümler içerir. 1 mukaddime ve 2 bâbdan oluşur. 762-832 arası maddeleri ihtivâ eder.
Kitâbü’l-Hibe: Bağışlama ile alâkalı hükümleri içerir. 1 mukaddime ve 2 bâbdan oluşur. 833-882 arası maddeleri ihtivâ eder.
Kitâbü’l-Gasb ve’l-İtlâf: Başkasının malını gasbetmek veyâ telef etmekle alâkalı hükümleri içerir. 1 mukaddime ve 2 bâbdan oluşur. 883-940 arası maddeleri ihtivâ eder.
Kitâbü’l-Hacr ve’l-İkrâh ve’ş-Şuf’a: Tasarruftan men, zorlama ve şuf’a ile alâkalı hükümleri içerir. 1 mukaddime ve 3 bâbdan oluşur. 941-1044 arası maddeleri ihtivâ eder.
Kitâbü’ş-Şirket: Ortaklıklarla alâkalı hükümleri içerir. 1 mukaddime ve 8 bâbdan oluşur. 1045-1448 arası maddeleri ihtivâ eder.
Kitâbü’l-Vekâle: Vekâletle alâkalı hükümleri içerir. 1449-1530 arası maddeleri ihtivâeder.
Kitâbü’s-Sulh ve’l-İbrâ: Sulh ve ibrâ ile alâkalı hükümleri içerir. 1531-1571 arası maddeleri ihtivâ eder.
Kitâbü’l-İkrâr: İkrârla alâkalı hükümleri içerir. Diğer kitaplarda olan mukaddime kısmı bu kitapta yoktur. 4 bâbdan oluşur 1572-1612 arası maddeleri ihtivâ eder.
Kitâbü’d-Da’vâ: Davâ açma ve davâların görülmesi ile alâkalı hükümleri içerir. 1 mukaddime ve 2 bâbdan oluşur. 1613-1675 arası maddeleri ihtivâ eder.
Kitâbü’l-Beyyinât ve’t-Tahlîf: Deliller ve yeminle alâkalı hükümleri içerir. 1 mukaddime ve 4 bâbdan oluşur. 1676-1783 arası maddeleri ihtivâ eder.
Kitâbü’l-Kazâ: Hüküm verme ile alâkalı hükümleri içerir. 1 mukaddime ve 4 bâbdan oluşur. 1784-1851 arası maddeleri ihtivâ eder.
Cevdet Paşa, Mecelle’nin başına külli kaideler denilen 99 tane madde ekletmiş ve hukuk problemlerinin çözümünde bu maddelerden istifâde edilmesini sağlamıştır.
Risâletü’l-Vefâ: Yanya Valisi iken Mecelle Cemiyeti’ne yazıp gönderdiği bir eserdir. Yazma nüshası Veliyüddin Efendi Kütüphânesi’nde korunmaktadır.
Mahkeme-i Temyiz’in Vazifesine Dâir: Temyiz mahkemelerinin görev alanını açıklayan bir eserdir. İnkılâp Müzesi’nde Ahmed Cevdet Paşa’nın el yazısı ile bir nüshası bulunmaktadır.
İcâr-ı Akar Nizâmnâmesi : İş yerlerinin kirâlanmasıyla ilgili bir nizâmnâmedir. Bu eserin de İnkılâp Müzesi’nde Ahmed Cevdet Paşa’nın el yazısı ile bir nüshası bulunmaktadır.
Kavâid-i Osmâniyye: Bu eser Türkçenin ilk yayınlanan gramer kitabı olarak önem taşıdığı gibi Cevdet Paşa’nın hayâtının sonuna kadar ilgileneceği dil konusundaki çalışmalarının da ilk adımını teşkil etmiştir. Kitabın ilk tertibi Cevdet Paşa ile Keçecizâde Fuad Paşa’ya âittir. Ancak daha sonra Cevdet Paşa eseri Tertib-i Cedîd Kavâid-i Osmâniyye adıyla yenilemiş ve kendi ismiyle bastırmıştır. Değişik isimlerle otuzdan fazla baskısı yapılan eserin ilk tertibini H. Kelgran Almanca’ya tercüme etmiştir. Eser, Encümen-i Dâniş kararı ile okullarda 50 yıl kadar ders kitabı olarak okutulmuştur. Bu sırada kısa aralıklarla en az on kez daha basılmıştır. Ahmed Cevdet Paşa’nın öteki dil bilgisi kitaplarına ve aynı dönemlerde yazılmış diğer dil bilgisi kitaplarına örnek teşkil etmiştir.
Belâgât-ı Osmâniyye: Ahmed Cevdet Paşa’nın Mekteb-i Hukuk’ta okuttuğu edebiyât dersi notlarından meydâna gelmiştir. Klasik İslâm belâgât anlayışına göre düzenlenmiş edebiyât kurallarını ve bunlara uygulanan Türkçe misâlleri ihtivâ eder. Bu alanda yazılmış ilk Türkçe eser olup çeşitli baskıları yapılmıştır. Eser, dibâce ve mukaddime kısımlarından meydâna gelen bir giriş bölümü ve üç ana bölümden oluşur. Birinci bâbda ilm-i me’ani, ikinci bâbda hakiki ve mecâzi anlam, üçüncü bâbda edebî sanatlar işlenir. Her bâb kendi içinde fasıllara ayrılmakta ve ele alınan konular çok sayıda örnekler verilerek açıklanmaktadır. Doğu kaynaklarına ve belâgât anlayışına dayalı olarak yazılan Belâgât-ı Osmâniyye, Recaizâde Mahmud Ekrem’in Batı anlayışına uygun olarak kaleme aldığı Ta’lim-i Edebiyât karşısında geleneği temsil etmektedir. Eser yazıldığı günden beri büyük bir ilgi görmüş, üzerinde pek çok değerlendirme yapılmış belâgât ile ilgili tartışmaların doğmasına yol açmıştır.
Türkçedeki ilk belâgat kitabı İsmail Ankaravî’nin Müftahü’l- Belâga ve Mısbahu’l Fesaha isimli eseridir. Ancak belâgat ilminin en önemli kısmı olan ilm-i me’ani bu eserde bulunmadığı için tam anlamıyla belâgat ilmini ele alıp işleyen ilk eser olarak Ahmed Cevdet Paşa’nın Belâgat-ı Osmâniyye’si kabûl edilmektedir.
Medhal-i Kavâid: İlkokul öğrencilerini Kavâid-i Osmâniyye’ye hazırlamak üzere yazılmıştır. Ahmed Cevdet Paşa, bu eserinin ortaya çıkışını şöyle anlatmıştır: “Ba’dehû bi’t-tecribe Kavâ’id-i Osmâniyye’nin mübtedîlere ta’lîm ü tefhîminde su’ûbet görülmekle anın muhtasarı olmak üzere Medhal-i Kavâ’id nâm risâleyi te’lif edip bir sene sonra o dahi evvel be-evvel mekâtib-i rüşdiyyede okunmak üzere tab’olunmuştur.” İlk defa Matbaa-i Âmire’de 1852 yılında taş basma ve 55 sayfa olarak basılan eser, daha sonraki yıllarda yedi baskı daha yapmıştır.
Kavâid-i Türkiyye: Sıbyan mektepleri için kaleme alınan bu eser ilk defa 1875 yılında basılmış Medhal-i Kavâid’in sâdeleştirilmiş şeklidir. Ahmed Cevdet Paşa’nın ilk Maârif Nâzırlığı sırasında kurduğu komisyonda alınan karar gereği sıbyan mekteplerinde okuyan çocukların ana dili eğitimi için yazdığı dil bilgisi kitabıdır. İlk baskısı 1871 yılında yapılmış daha sonra altı defa daha basılmıştır. Eser, ilkokul çocuklarına yönelik olduğu için sâde bir dil ile ve Türkçe unsurlar ağırlıklı olmak üzere yazılmıştır.
Divân-ı Sâib Şerhi’nin Tetimmesi: İranlı şâir Sâib-i Tebrîzi’nin divânı Süleyman Fehim Efendi tarafından şehredilmekte iken onun 1845 yılında ölümü üzerine eksik kalan kısım Ahmed Cevdet Paşa tarafından tamamlanmıştır. Ahmed Cevdet Paşa’nın Farsça bilgisini göstermesi bakımından bu şerh ve tercüme önemlidir.
Divânçe-i Cevdet: Edebiyâtın sanat yönüyle sadece kısa bir süre, o da eğitim sürecinin İstanbul’daki medrese döneminde ilgilenen Ahmed Cevdet Paşa’nın bu alandaki çalışmalarının sayısı oldukça sınırlıdır. Medrese talebeliğindeki şiirlerini, hayâtının son döneminde II. Abdülhamid’in isteği üzerine bir divânçe hâline getirmiştir. Bu divânçenin Paşa’nın el yazısı ile yazılmış iki nüshası, İstanbul’da Taksim’deki Belediye Atatürk Kitaplığı’nda bulunmaktadır (Cevdet Paşa Evrakı, nr. 37). Daha eski ve eksik bir nüshası ise BOA’dadır. 1892 yılında II. Abdülhamid’e takdim ettiği asıl nüsha bulunamamıştır. Şiirlerinin birçoğu Fehim Efendi’nin edebî toplantılarına devam ettiği zamanların verimidir. Kaside ve gazellerden oluşan divânçede az sayıda şarkı, rubâi, târih ve müfret yer almaktadır. Geniş dil bilgisi ile parlak bir zekâdan kuvvet alarak yazılan bu şiirler, Paşa’nın gençliği ve çevresinden aldığı bir heyecan ve yaşadığı dönemin âdetlerine uygun şekildeyazılmıştır. Kullandığı dil sâde olup, hayâl dünyâsı da fazla zengin değildir. Divânçesinde bulunan nazirelerinden ve tahmislerinden de anlaşılacağı üzere şiirlerini duygu ve hayâllerin şevkiyle değil musâhabe yollu ve daha çok kuvvetli bilginin yardımı ile oluşturmuştur. Çoğu zaman döneminin ikinci derecedeki şâirlerine nazire olarak yazmıştır. Bununla birlikte manzumeleri onun Farsça bilgisini ve Fars edebiyâtına olan vukûfiyetini ortaya koymaktadır.
Hılye-i Saâdet: Hz. Muhammed’in dış görünüşünü anlatan bir eserdir.1886-1887 yıllarında ikidefa basılmıştır.
Hulâsâtü’l-beyân fi Te’lifi’l-Kur’an: Kur’an âyetlerinin bir araya toplanmasını anlatan bu küçük Arapça risâle 1885’teİstanbul’daneşredilmiştir. Cevdet Paşa’nın hayâtı ve eserlerine dâir bir girişle Ali Osman Yükseltarafından tercüme edilerek “Muhtasar Kur’an Tarihi” adıyla 1985’te yayımlanmıştır.
Mecmua-i Ahmed Cevdet: İslâm dinini kabûl eden iki kişiye, bazı sorularının karşılığı olarak Cevdet Paşatarafından yazılıp Bâb-ı Meşîhatca gönderilen cevapları ve eski Şam Müftüsü MahmutHamza Efendi ile dinî meselelere dâir aralarında geçen yazışmaları ihtivâ eder. Yazmahâlinde olan eser İstanbul Belediyesi Atatürk kitaplığında (Muallim Cevdet, nr.98) bulunmaktadır.
Ma’Iûmât-ı Nâfia: Rüşdiye mekteplerinde okutulmak üzere hazırlanan bu eser 1862 yılındaneşredilmiştir. Kâinatın yaratılışı, peygamberler târihi, yeryüzünde yaşayan insanların dinlere ve kıt’alara göre dağılımı, dört halife ve dört mezhep imamı hakkında bilgi vermektedir. Bu eser yeni harflerle 1989 yılında “Faideli Bilgiler” adıyla bir kez yapılan ekleme ve açıklamalarla, bir kez de sadece metin olarak yayımlanmıştır.
Beyânu’l-Unvân: Cevdet Paşa’nın talebelik yıllarında, medresede okunan kitapların başlık ve önsözlerine dâir yazdığı bu eser 1856, 1872 ve 1882 yıllarında neşredilmiştir.
Gâyetü’l-Beyân: İstanbul’da ilk yerleştiği Papasoğlu Medresesi’nde İbn-i Hâcib’in Şâfiyesi’ni okuturken yazdığı şerhten oluşmaktadır.
Eser-i Ahd-i Hamidî: İbtidâî mektepleri için kaleme aldığı bir ilmihâl kitabıdır. 1891 yılında neşredilmiştir.
Mukaddime-i İbn Haldûn: İbn Haldûn’un el-İber adlı Arapça dünyâ târihinin girişi maiyetindeki birinci cildin altıncı faslı Cevdet Paşa tarafından tercüme edilmiştir. Târih felsefesinden, târihin faydalarından ve târihçilikten bahseden Mukaddime’nin tercümesine ilk olarak I. Mahmud dönemi şeyhülislâmı Pirîzâde Mehmet Sâhib Efendi (1674-1749) başlamış ve 18. yüzyıl ortalarında Mukaddime’nin ilk beş faslını Osmanlı Türkçesi’ne tercüme etmiştir. Cevdet Paşa tercüme edilmeyen son faslı da tamamlamış ve Mukaddime ilk iki cildi Pirîzâde’ye son cildi ise Cevdet Paşa’ya âit olmak üzere basılmıştır.
Takvimü’l-Edvâr: Cevdet PaşaTürkçenin ilim dili olmayacağını iddiâ edenlere bir cevap olmak üzere Şemsî-Hicrî târih esaslarını anlatan Takvimü’l-Edvâr adını verdiği risâlesini bastırarak herkese Türk diliyle de ilmî eserler yazılabileceğini göstermiştir.
Mecmûa-i Aliye: Ahmed Cevdet Paşa’nın, kızı Fatma Aliye Hanım’a okuttuğu felsefe, hikmet, ilm-i rûh, matematik, geometri, astronomi ve çeşitli İslâmî ilimlere dâir bilgileri toplayarak oluşturduğu bu eserin tek nüshası İstanbul Belediyesi Atatürk Kitaplığı’ndadır.
Mi’yâr-ı Sedâd: Paşa’nın oğlu Ali Sedad’a atfen Sedad’ın ölçüsü anlamına gelen Mi’yâr-ı Sedâd’ı maarif nâzırlığı döneminde ibtidâiyye mektepleri için yazmıştır. Mantık ilmine dâir 116 sayfalık bu risâle sâde bir dille yazılmış ilk Türkçe mantık kitabıdır. 1876 ve 1885 yıllarında iki defa neşredilmiştir. Böylesine önemli bir mantık kitabına adı verilenAli Sedad da babasına teşekküren, klasik mantık ölçülerini ve Batı’daki mantıkalanındaki gelişmeleri ele alıp değerlendirdiği Mîzânu’1-Ukûl fi’1-Mantık ve’1-Usûladlı bir eser yazmıştır.
Âdâb-ı Sedâd Min İlmi’1-Âdâb: Tartışma usûlü ve kurallarını içeren 56 sayfalık bu risâle Mi’yâr-ı Sedâd’ın bir eki, girişi mahiyetinde olup yine ibtidâiyye mekteplerinde okutulmak üzere hazırlanmış, 1877’de ilk olarak on beş bin nüsha neşredilmiştir. Cevdet Paşa’nın Reşid Paşa’nın emriyle Ermeniceden Talimatnâme-i Harir adlı bir kitabı tercüme ettiği öne sürülmektedir. Lâkin yapılan bu çevirinin sadece Türkçesini tashih etmiş olması büyük olasılıktır.
Bu eserlerin dışında Paşa’nın değişik zaman aralığında farklı nedenlerle kaleme aldığıdefter, mazbata, lâyıha, tenkit ve mektupları da bulunmaktadır. Bunların bir kısmı Muallim Cevdet Kütüphânesi’nden ve Fatma Aliye Hanım terekesinden İstanbul Taksim Atatürk Kitaplığı’na intikâl etmiştir. Diğer bir kısmı ise BOA Yıldız Evrakı fonu ile diğerleri arasında tasnif edilmiştir. Bunların çoğu buhran dönemindeki Osmanlı Devleti’nin siyâsî, idârî ve sosyal konularını inceleyen, Paşa’nın çok yönlü şahsiyetini ve derin bilgisini gösteren yazılardır.

Cevdet Paşa’nın Târih Felsefesi ve Târih Yazıcılığı


Cevdet Paşa gerek siyâset ve hukuk gerekse dil ve din alanında çok yönlü bir kişiliğe sahiptir. Ancak bunlardan da öte bir târihçidir. Bunun nedenleri olarak kendisinin kaleme almış olduğu târihe dâir eserlerin büyük önem arz etmesi, târihin kendisi için bir disiplin olması ve diğer bütün çalışmalarının ana kaynağını târihin oluşturmasıdır. Cevdet Paşa’nın klasik şark târihçiliğinin en üstün örneğini veren bir vak’ayinâmeci mi yoksa Batı tarzı târihçiliğin kapılarını açan modern bir araştırmacı mı olduğu konusunda tartışmalar vardır. Mükrimin Halil Yınanç Osmanlı târihçiliğini edebî kaygı ağır basan süslü nesirle yazılmış İran etkisindeki nakilci ve tasvirci târihçilik ile olaylara sebep-sonuç ilişkisi çerçevesinde eleştiri süzgecinden geçirilerek aktarılan faydacı târihçilik olarak ikiye ayırmıştır. Cevdet Paşa ise klasik Osmanlı târihçiliğine yeni bir bakış açısı getirmiş; târihçilik, târih felsefesi ve yöntemi bakımından da eski vak’anüvis târihlerinden farklı yeni bir anlayışın yolunu açmıştır. Paşa, Osmanlı târihçiliğinin klasik İslâm geleneğine şeklen bağlı görünmektedir. Ancak İslâm târihçiliğinin ilmî târihçilik ekolünü takip etmekle birlikte, bu ekolün belâgata önem veren İran tarzı edebî târihçilikle ahenkli bir terkibini gerçekleştirmiştir. Böylece Kâtip Çelebi ve Müneccimbaşı gibi aynı terkibi yapmış olan târihçi neslin son temsilcisi olmuş, eski ile yeni târihçilik anlayışı arasında bir köprü vazifesi görmüştür.
Cevdet Paşa, devlet adamı olarak nasıl ki Tanzîmât ile medresenin birbiriyle kaynaşması ise târihçi olarak da eski ile yeninin böyle bir sentezidir. Batı’nın câhili olmamakla birlikte târihçi sıfatıyla ona borçlu olduğu büyük bir şey yoktur. Devrinin görüş zaviyesi müstesnâ onu diğer târihçilerden ayıran özellikleri çalışkanlığı ve dikkatli vuzûhu, dâimâ uyanık ve kuşatıcı oluşudur. Cevdet Paşa târih felsefesi ve metodolojisinde büyük ölçüde bir kısmını tercüme ettiği Mukaddime’nin yazarı İbn Haldûn’un etkisinde kalmıştır. Ahmed Midhat Efendi’nin kendisine gönderdiği bir mektupta İslâm milletinin birçok ilimde olduğu gibi târih ilminde de geri kaldığı yönündeki ifâdelerine cevap olarak Paşa, İbn Haldûn’u örnek göstererek şöyle itiraz etmektedir: “Millet-i İslâmiyye ulûm-ı sâirede olduğu gibi ilm-i târihde dahi bir derece-i âlîyyeye vâsıl olmuş idi. Hattâ meşhûr İbn Haldûn vak’aayi-i târihîyyeyi muhâkeme etmek yolunu açıp bir fenn-i müstakil olmak üzere meşhûr Mukaddime-i târihini yazmış idi.”
14. yüzyılda yaşamış olan ve İslâm dünyâsının belki de dönemine göre ileride sayılabilecek fikirlere sahip tek târihçisi İbn Haldûn’u Cevdet Paşa dışında hiçbir târihçi gerçek mânâda anlamak kabiliyetini gösterememiştir. Bundan dolayı Tanpınar onu İbn Haldûn’un son şâkirdi sayarken Mehmed Cemâleddin Efendi de onun İbn Haldûn’un halefi olduğunu söylemiştir.
Cevdet Paşa İbn-i Haldûn’un “beş tavır nazariyesi”ni Kâtip Çelebi, Müneccimbaşı ve Naimâ gibi Osmanlı târihçilerine benzer bir anlayışla nakletmiş ve her devlet gibi Osmanlı Devleti’nin de kuruluş, yükseliş, duraklama, gerileme ve çöküş dönemlerinden geçeceğini; ancak beşinci tavrın tıpkı diğer Osmanlı târihçilerinin söylediği gibi değiştirilebileceğini belirtmiştir. Böylece târihte mutlak bir determinizm olmadığı yönünde görüş bildirerek İbn Haldûn’dan ayrılmıştır. Cevdet Paşa’ya göre târih ezeli bir akıştır. Bütün beşerî kıymetleri ve hakikatleri değiştiren bir “hengâme-i ibrettir”. Paşa, târihin önemimi şöyle belirtir: “İlm-i târih efrâd-ı nâsı vekayi ü meâsir-i mâziyyeye ve vükelâ ve havâss-ı hafâya ve serâir-i mukteziyyeye muttali idüb nef’î âmme-i âleme âid ve râcî oldığından âmme-i eşhâs mütâlaasına mecbul ve beynü’l-havâss makbûl ü mergûb bir fenn-i kesîri’l menâfidir.”
Târihten maksat sadece bir maddenin belli bir târihte olduğunu bilmek değildir. Târih kitapları geçmiş olayları anlatarak gelecek kuşaklara iyiyi ve kötüyü, haklıyı ve haksızı gösterip bunlardan ibret almalarını sağlamakla yükümlüdür. Aynı şekilde târih yazarının asıl borcunun da doğruyu söylemek olduğu açıktır. Cevdet Paşa’ya göre târihin görevleri arasında gelecek nesilleri iyi davranışlarda bulunması yönünde uyarmak, yaşanılan iyiliklerden faydalanmalarını sağlamak ve geleneklere dayanak olmak vardır. Târih, dünyânın, insanlığın, geçmişinden şimdiki ve gelecek toplumlara haber verme aracı olduğu gibi dünyâ çağında yaşayan örnekleri, hâtıraları ve uygulamaları içeren bir yapıdır. Ayrıca geçmişte muhtelif milletlerin birbirlerine nispetle üstünlük ve ileri değerde olduğunun ölçü ve miyârıdır. Özellikle insanlığa kendisinin geçmişini öğreten bir ilim olması itibâriyle târihin faydasına inanan Paşa’ya göre, “her millet vekaayı’ı kendi târihi üzere tertîb edip tevârih-i sâireyi ana kıyâs ile bulur ve aksi insana ters gelir. Bu cihetle her millet kendi târihini muhâfazaya mecbûr olur.”
Paşa, medeniyetin koruyucu unsuru olarak târihin rolüne dikkat çekmiştir. Nitekim târih sayesinde duraklama dönemindeki devletlerin idârecileri geçmişin tecrübelerinden faydalanacak ve mevcut hâli bu birikimin ışığında ıslah edebileceklerdir. Cevdet Paşa devlet düzeninin korunması, devletin eski usûllerinin târih aracılığıyla tespit edilip saklanması ve yeri geldiğinde günün şartlarına uygun bir şekilde yeniden ele alınarak devlette kullanılmasının faydalı olacağı kanaatindedir. Bu nedenle de târih eğitim ve öğretimi gereklidir. Böylece Cevdet Paşa geleneksel târih anlayışından ayrılarak halkı da târih öğrenimine dâhil etmiştir. Artık ibret almak üzere târihi olayların hikmetini araştırmak, geçmişte olduğu gibi sadece târihçilerin değil herkesin işi hâline gelmiştir.
Bazı insanlar geçmişten aldığı öğretici, düzenli ve gerekli bilgilerle hayırlı işler yapar. Yine bu nitelikteki insanlar eskileri geçerek daha ileri bir görüşe varmayı bir uğraş sebebi sayarlar. Cevdet Paşa’ya göre de eldeki bilgilerle, geçmişten bugüne gelip olayların asıl sebeplerini keşfetme yeteneğine sahip olanlar saygıdeğerdir.Târih ilminde de aranılan gerçek hakikattir. Bu hususta şöyle demektedir: “İlm-i târihten garaz-ı aslî vukuâtın sıdk ve kizbine ve esbâb-ı hakikiyesine vukûf ile mucib-i teyakkız ve intıbâh olacak malûmat-ı iktisâbından ibâret olmağın(…)”
Paşa’nın târih konusundaki görüşlerinde ilginç bir özellik de târihin akışını Allah’ın irâdesine bağlamasıdır. Ona göre olayların sebeplerini Allah’ın âdetine bağlamak üzere bir târih seyri söz konusudur. Bu sebepleri ortaya çıkarmak ise târihin vazifesidir: “Fakat âdet-i ilâhiye kâffe-i vukuâtı esbâb-ı âdiyyesine rabt ve isnâd itmek üzere câri olub vukuâtın esbâbını beyân dahi fenn-i târihin vazifesi oldığına nazaran (…)” Böylece Cevdet Paşa târih ilmine mutlak hikmet sahibi Allah tarafından olayların meydâna gelmesine yol açan sebepleri ve sebeplerin de arka planında yatan hikmetleri araştırma görevini yüklemiştir. Paşa’nın düşüncesine göre târihi olayların perde arkasında ilâhî bir adâlet ölçüsü olduğu muhakkaktır:
Bu misillü vuku’âta basar-ı basiret (ile) bakıldığı hâlde verây-i perde-i hafâda bir mizân-ı adl-i ilâhi olduğu sübût buluyor. Ale’l-husûs Devlet-i Âliyye’de mükâfât ve mücâzât kaa’ideleri lâyıkıyle icrâ olunmadığından pek çok vuku’âtın bu mizân-ı ilâhi ile tartıldığı ve pek çok kimselerin bu âlem-i şühûdda mânevi mükâfât ve mücâzâta mazhar olduğu ashâb-ı ibrete ma’lûm ve iyân oluyor.
Paşa’ya göre bir işin nihâyete ermesi Allah’ın takdirine bağlıdır. “Ne çâre ki takdir-i ilâhi müsâid olmadıkça rey ve tedbir kârger tesîr olamıyor.”
Hristiyanlığın ilk dönemlerindeki târih yazımında da târihsel süreç insan ürünü değil Tanrı’nın murâdı sonucunda oluşan olaylar dizisi olarak görülmüştür. Her olay belli bir amaçla Tanrı’nın isteği doğrultusunda var olmuştur. Buna göre Roma İmparatorluğu da belli bir işlevi yerine getirmek ve getirdikten sonra yok olmak üzere târihte uygun bir zaman diliminde ortaya çıkmıştır .Yani târihte küllî irâde hâkimdir. Cevdet Paşa’nın görüşü ise İslâm’daki kader anlayışını târihî olayların meydâna gelmesinde bir etki olarak belirtmesidir. Her ne kadar Allah her şeyi önceden bilip görse de insan eylemlerine karışmamakta ve cüz’î irâdeyi olayların gelişiminde serbest bırakmaktadır. Hristiyan târih yazımında mutlak kadercilik hâkimken Paşa’nın anlayışında ise irâdeci görüş ön plandadır.
Cevdet Paşa’nın belirttiği üzere bir târih yazarının üç temel görevi vardır: İnsanlara faydalı olabilecek haber vermek, târihi olayların gerçek sebeplerini araştırmak ve bunları herkesin anlayabileceği şekilde açık ve akıcı bir şekilde yazmaktır:

Müverrihin vâzife-i zimmeti fâidei haber virecek ve medâr-ı ibret olabilecek vek’âiyin esbâb-ı sahîhasını tetebbû idübde herkesin anlayabileceği vechle selis ü münekkaha olarak ifâde itmekdir. Yoksa teklifât-ı münşiyâne ile ibrâz-ı fazl ve hüner iylemek veyâhud jurnal yollu rûzmere vukuâtı söylemek değildir. Târih yazımı konusunda târihçinin seçici olması gerekmektedir. Eskiye dâir her şey târihçinin konusu olamaz. Bu nedenle târihçi titiz davranmalı ve gereksiz konulara girmemelidir. Böyle davranılmazsa okuyan kişinin fayda ve ibret alamayacağı küçük ve lüzumsuz olaylar asıl anlatılmak istenenin arasına girerek olayın seyrini bozar ve okuyucunun dikkatini dağıtır. Cevdet Paşa kendisinden önceki târih yazarlarını büyük küçük demeyip her şeyi târih olarak yazmakla eleştirerek bunun mânâsız bir iş olduğunu söylemektedir. Bir târihçi eserini kaleme alırken yazdıklarını belgelerle desteklemelidir. Paşa’ya göre bir olayın gerçekliği, onun vesikaya dayanmasına bağlıdır. Senet sayılabilecek bir kayda ulaşılamadığında, bu olay yalnızca ağızdan ağza nakil ve hikâye olunur. Sarf edilen sözler birer rivâyet olmakla işin hakikati meçhul kalır. Cevdet Paşa, târihî belgeleri yorumlama ve değerlendirme bakımından da modern târihçiliğin öncülüğünü yapmıştır. Bu konuda kendisinden önceki târihçiler onun kadar başarılı olamamıştır. Önceki vak’anüvisler yazdıkları târihlerinde fermân ve hatt-ı hümâyûn gibi çeşitli belgeleri yayınlamışlardır; ancak belge değerlendirmesi ve yorumlaması yoluna gitmemişlerdir. Daha önceki târihçiler belgeler arasında ilişki kurmadıkları veya kuramadıkları gibi olayları neden-sonuç çerçevesi içerisinde de ortaya koyamamışlardır. Paşa ise bu çalışma yöntemiyle kendisinden sonraki târihçilerin eserlerinin gerçekçi ve doğru temellere dayandırılması bakımından önemli rol oynamıştır. Paşa’nın dikkat çekici bir tespiti de târihçilerin olaylar hakkında açıklama yaparken kişisel görüşlerinin etkilerinde kalma hatâlarıdır. Bundaki en önemli sebep ise anlattıkları olayların kahramanlarına kin duymaları veya başkalarına hoş görünme çabasıdır. Bu nedenle târihçilerin belgeye dayanmayan yazılarını ele alırken bu gerçeği göz önünde tutmak gerekir:
Çünkü müverrihler muâsırlarının çoğundan ale’l-husûs serkârda bulunanlardan ekseriya bâzı esbâba mebni yâ müteşekkir veyâ müteneffir bulunur ve bu cihetle zihinleri bi’t-tab bir tarafa mütemâyil olur ve ana göre lisân kullanur. Binâenaleyh muâsırlarının tercüme-i hâllerini beyân makâmında ifrât ve tefritden hâli kalmazlar ama vukuâtın muhâkemesiyle hakikat-ı hâl meydâna çıkar. Yine Cevdet Paşa’ya göre, târihçilerin bazı olayları gizli tutmak ve saklamak zorunda kalmaları ve buna mecbûr olmaları anlaşılabilir; ancak iftira ve garaz için yalan sözler yazmaları aslâ mazûr görülemez.
Cevdet Paşa, târih ilmini okuyucuya zihnî terbiye vermesi ve belli odaklar çerçevesinde telkinlerde bulunması bakımından önemli görmektedir. Paşa’ya göre târihçi, olayları derinlemesine incelemelidir. Bu inceleme, olayların anlaşılmasını ve olaylardan ibret alınmasını sağlar. Târihin bu şekilde okuyucuya etki edebilmesi için de târihçi yazdıklarında son derece tarafsız olmak zorundadır. Çünkü târih yazımında öznel davranmak târihçiyi hatâya düşürür. Bu bakımdan konuları olabildiğince yansız olarak ele almak gerek târih ilmi gerekse târihçi açısından önemlidir. Paşa, Târih’ini kaleme alırken buna özellikle dikkat etmiştir. Joseph von Hammer Târih-i Cevdet’in üçüncü cildi hakkındaki görüşlerini ifâde ederken bunu teyit etmiştir: “bu cildin şâmil olduğu vekaayi’nin beyân ü hikâyesinde dahi mukaddemki cildlerde olduğu gibi kaaide-i bî-tarafî ve bî-garazîye ez-her-cihet ve kemâl derecede riâyet kılınmış”Paşa’nın ifâde ettiği üzere bir târihçi olayların sebep ve sonuçlarını tam olarak bilmekle yükümlüdür. Bu bakımdan da neden-sonuç ilişkisi içerisinde geçmiş incelenerek günün olayları yorumlanmalıdır: “Bir asrın vukuâtı ise a’sar-ı sâbıkanın a’dâd ve tehiye itdiği ilel ve esbâb-ı müteselsilenin netâyic ve müsebbebâtı idüğünden yazılacak vekâyi-i târihiyye ne makûle esbâbın asârı idüğü bilinmek lâzım gelür.” Ona göre târihçi, târihî olayların doğrularını yanlışlarından, lüzumlularını gereksizlerden ayırmalı ve olayların meydâna gelmesinde görünür sebeplerin ardındaki gerçek sebepleri bulmalıdır. Çünkü mucip sebepler anlatılmadan sadece olayların hikâyesinden gerçek ortaya çıkamaz.
Görüldüğü üzere Cevdet Paşa klasik Osmanlı vak’anüvisliğine yeni bir bakış açısı getirmiştir. Kâtip Çelebi ve Müneccimbaşı gibi târihçi neslin son temsilcisi olmakla birlikte klasik ile modern târihçilik arasında bir köprü vazifesi görmüştür. Özellikle târih felsefesi ve yöntemi konularında selefi olan târihçilerden farklı bir tarz benimsemiş, bu hususlarda büyük ölçüde İbn Haldûn’un tesiri altında kalmıştır. Târihte mutlak bir determinizme inanmamakla İbn Haldûn’dan ayrılırken, değişmez belirlilik yerine irâdeci görüşe taraftar bir tavır sergilemiştir. Kendisinden önceki târihçileri ilmî mânâda tenkit eden Paşa, Târih’inde yararlandığı kaynakları süzgeçten geçirerek ciddî bir şekilde eleştirmektedir. Ele aldığı olayların analiz ve sentezini de yaparak sadece yaşanmış olayların anlatıcısı olan pasif târihçi pozisyonuna düşmekten kurtulmuş ve modern bir târihçinin görevlerini üstlenmiştir. Târihî olayların sebeplerini ve sonuçlarını ele alarak düşünce ve yorumlarıyla târih felsefesi konusundaki bilgisini ortaya koymuştur. Bu da Paşa’nın târihî olayların yalnızca görünür kısmıyla değil, bütüncül bir bakış açısıyla perde arkasında kalanları da göz önünde tutarak yargılara vardığını göstermektedir. Cevdet Paşa, târihî olayları vesikalara dayandırarak neden-sonuç ilişkisi içerisinde tenkitçi bir yaklaşımla ele almış ve bu yönüyle de gelenekçi Osmanlı târih yazımından sıyrılmıştır. Bu bakımdan Paşa’yı çağdaş Türk târihçileri içerisinde değerlendirmek gerekir. Aynı şekilde târih eğitimine büyük önem veren Paşa, târih bilinciyle birlikte daha önce yapılan hatâlardan ders alınıp aynı hatâlara düşülmeyeceğini belirtmektedir. Târih öğrenimin sadece devlet ve ilim adamları için değil, halk için de önemli bir kazanım olduğunu açıklayan Paşa, târihin ibret alınacak olaylar dizisi olduğunu söylemektedir. Târihe, geçmişten ders alarak geleceği inşâ etme görevi yükleyen Cevdet Paşa, devlet ve toplum düzeninin aksayan yönlerini tespit ve bunları tedavi etme işlemlerinde de târihi bir araç olarak kullanmıştır. Bu bağlamda Paşa’nın târihçiliğinin amacı salt bir geçmişin görüntüsü sunmak değil, yaşadığı dönemdeki Osmanlı devletine ve toplumuna yön vermek olduğu gayet açıktır.
Cevdet Paşa modern târihçiliğin temel ilkeleri olan eleştiri, tarafsızlık, doğruluk, karşılaştırma, gözlem ve fayda gibi konulara dikkat çekerek 20. yüzyıldaki Türk târihçiliğinin oluşumuna ve yöntemine katkıda bulunmuştur. Tüm bu açıklamalardan anlaşılacağı gibi Cevdet Paşa hakkında, Osmanlı târihçiliğine damga vurmuş ve günümüz Türk târihçiliği için başlangıç noktasını oluşturmuş değerli bir ilim adamımızdır, tanımlamasını yapabiliriz.

Avrupa Târihine İlişkin Kaynakları


Cevdet Paşa kaleme aldığı Târih-i Cevdet’te Osmanlı Devleti dışında Avrupa’dan da bahsetme gereği duymuştur. Târih-i Cevdet’te Avrupa’ya ilişkin detaylı anlatımlar vardır. Önceki İslâm devletlerinin târihinde Avrupa ile ilişkiler olduğu gibi Osmanlı Devleti’nin de târihinde Avrupa ile birçok irtibatnoktası bulunmaktadır. Bunun yanında Târih-i Cevdet’i konu aldığı dönemde Fransız İhtilâli’nin gerçekleşmesi de Paşa’nın Avrupa’ya ilgisini artırmıştır. Çünkü Fransız İhtilâli Avrupa’nın kendi içerisinde birtakım olaylara yol açarken aynı anda Osmanlı’ya da pek çok tesiri bulunmuş; Avrupa devletleri ile olan münâsebetlerde kaynak vazifesi görmüştür. Târih-i Cevdet’te Avrupa târihinin incelenmesi ise Eskiçağ’a kadar uzanmaktadır. Paşa, Avrupa’yı sadece modern dönemi itibâriyle değil, târihi oluşumuyla birlikte ele almıştır. Bu oluşum sürecini ise Napoléon dönemi ile bitirmiştir. Paşa, Fransız İhtilâli ve sonrasının hakikî şekilde anlaşılması için öncesinin de bilinmesi gerektiğini söylemekte ve Eskiçağ’a uzanan bir girişi niçin yaptığını şöyle açıklamaktadır: Avrupa’nın o misillû vakayî-i küllîyesi ise pek eski vakitlerden berü müselsel ve muttasıl olarak zuhûr idegelen bir takım mebâdî ve mukaddimâtın netâyîc-i tabiîyesidir. Hâlbuki esbâb-ı mûcîbe beyân olunmaksızın mücerred vukuâtın hikâyesinden hakîkât-i hâl anlaşılmaz.
Buna göre esas amaç Avrupa târihini ayrıntılı bir biçimde anlatmak değil, Fransız İhtilâli’nin sebeplerini ortaya çıkarmaktır. Kendisinden önceki vak’anüvislerden farklı olarak eserlerinde ayrıntılı olarak Avrupa’yı işleyen ve yeri geldiğinde Doğu medeniyeti ile mukayeselerde bulunan Cevdet Paşa’nın Avrupa’ya ilişkin bilgilerinin kaynağının ne olduğu önemli bir sorudur. Bunun yanında Avrupa’ya ilişkin yabancı dildeki kaynakları nasıl okuyup anladığı da yine bir tartışma konusudur. Cevdet Paşa Osmanlı’nın klasik eğitim kurumu olan medreseden yetiştiği için kültürel birikiminin büyük bir kısmını İslâm dünyâsında okutulan klasik ilimler oluşturur. Paşa’nın Avrupa dil seviyesi hakkında çeşitli görüşler olsa da eserlerinden anlaşıldığı kadarıyla birinci elden kaynaklara dayanan bir Batı okuyucusu değildir. Cevdet Paşa, Batı dünyâsına ilişkin bilgilerini ise Türkçe, Arapça ve Farsça yayınlanmış Batı ile alâkalı yayınlardan, görevleri dolayısıyla çeşitli bölgelere yaptığı gezilerden, devlete değişik kanallar vasıtasıyla gelen bilgilerden ve maiyetinde olduğu dönemde Reşid Paşa’dan edindiği ikinci el kaynaklardan almıştır. Buna rağmen kendisi Batı’yı tanıma ve anlama yönünde ileri derece bir aşama kaydetmiştir. Paşa, Avrupa’yı ayrıntılı olarak işlediği Târih-i Cevdet’te birçok kaynak zikretmiştir. Târih-i Cevdet’in 1891 yılına âit Tertib-i Cedîd baskısının ilk cildindeki “Me’hazlar” kısmında yararlandığı kaynaklar arasında Avrupa târihini anlatan veyâ dolaylı yoldan bilgiler veren târih, tetkîk, lâyıha, hâtıra, muhâbere ve jurnallerden oluşan eserler şunlardır:
Bunlardan ilki Avusturya ordusunda generallik yapan ve aslen İtalyalı olan Graf von Montecuccoli’nin (1608-1681) askerî bilimlere ilişkin çalışmalarının ürünü olup 18. yüzyılda Osmanlıcaya “Harb Fennine Dâir” adıyla tercüme edilen rapordur. Üç bölüme ayrılan eserin büyük bölümünde von Montecuccoli Avusturya ordusunun Osmanlı ordusu ile yaptığı savaşları ve bu savaştaki taktikleri açıklamıştır.
Cevdet Paşa’nın Avrupa târihine ilişkin yararlandığı kaynaklardan bir diğeri I. H. Castera’nın kaleme aldığı Rusya Çariçesi II. Katerina’nın hayâtını anlatan “Târih-i Katerina” adlı eserdir. Bu eser 1824 yılında Yakovaki adlı bir divân-ı hümâyûn tercümanı tarafından Fransızca’dan Osmanlıca’ya tercüme edilmiştir. Abdurrahman Ceberti’nin yazdığı Arapça 4 ciltlik “Târih-i Ceberti”, Napoléon’un Mısır seferine dâir bilgiler ihtivâ etmektedir. Bu eser Behçet Efendi tarafından Arapçadan Türkçeye çevrilmiştir.
Yine Ceberti’nin yazmış olduğu ve Fransızların Mısır’a girişinden çıkışlarına kadar günlük meydâna gelen olayların anlatıldığı “Mazharu’t-Takdis Behuruc-u Tâifetü’l Fransız” adlı târihçe de Cevdet Paşa’nın Avrupa’ya dâir bilgiler edindiği bir eserdir. Vak’anüvis Asım Efendi bu eseri Arapçadan Osmanlıca’ya nakil ve tercüme etmiştir. Fransızların Mısır’ı işgâli sırasında Cebel-i Dürüz hâkimi Mir Beşir tarafından Mısır’a gönderilmiş olan Muallim Nikola et-Türk adlı kişinin Arapça olarak kaleme aldığı “Târih-i Nikola” 1839 yılında Fransızca tercümesiyle birlikte Paris’te basılmış ve yayınlanmıştır.
Napoléon Bonaparte’nin Saint Helena adasında sürgün iken kendi tercüme-i hâline dâir yazmış olduğu ve Osmanlıcaya “Tezkire-i Bonaparte” diye tercüme edilen eser yine Avrupa târihine ilişkin bilgiler vermektedir. Kethüda Said Efendi adındaki zât Selimiye olayına dâir kaleme almış olduğu “Târih-i Said Efendi” adlı eserinin başlangıcında Rusya Çarı Büyük Petro’nun dönemini ele almıştır.
Yusuf Ziyâ Paşa’nın ikinci sadâretinde divân-ı hümâyûn tercümanı tarafından risâle olarak hazırlanmış “Lâyıha-i Tercümân-ı Divân” adlı eser Ziyâ Paşa’nın birinci sadâretinden ikinci sadâretine gelinceye kadar ( 1784-1791) Osmanlı Devleti’nin olaylarını anlatmasının yanında Avrupa devletlerinin siyâsî durumları hakkında da bilgiler vermektedir . 1806-1811 yılları arasında Paris elçisi olan Muhib Efendi’nin “Sefâretnâme-i Muhib Efendi” ve 1806 yılında hususi delege olarak Napoléon’a gönderilen Vâhid Efendi’nin “Sefâretnâme-i Vâhid Efendi” adlı eserleri de Avrupa hakkında bilgiler ihtivâ etmektedir.
Târih-i Şânizâde’de de Napoléon dönemi Avrupa’sına âit bilgiler mevcuttur. Cevdet Paşa’nın “Mösyö Tiyer Târihi” olarak adlandırdığı kaynağın kime âit olduğu konusunda ise görüş ayrılıkları vardır. Zeki Arıkan bu ismin Adolphe Thiers olduğunu iddiâ ederken Ekin Erdem ise Augustin Thierry olduğunu söylemektedir. İstanbul’da bulunan İngiliz elçisi E. Wortley Montagu’nun eşi Lady Montagu’nun mektuplarından istifâde eden Paşa; aynı zamanda Fransız gazetelerinden de faydalanmıştır.
Cevdet Paşa Avrupa’da yaşanan olaylarının doğru bilinmesi üzerinde önemle durmuştur. Osmanlı’nın da Avrupa devletleri ile olan münâsebetlerinin gelişmesi bu zorunluluğu daha da artırmıştır. Bu yüzden Paşa kendisini Avrupa için yazılmış târih ve risâlelere daha fazla eğilmek zorunda hissetmiştir. Yukarıda bahsedilen eserlerden başka Meclis-i Vükelâ’da yapılan konuşmalar ve oturum mazbataları ile diğer resmî yazılar ve defter kayıtları da incelenmiş, Avrupa ile ilgili bilgiler Târih-i Cevdet’e eklenmiştir. Bunların dışında Cevdet Paşa’nın zikretmediği; ancak Muallim Cevdet hocası Selim Sâbit Efendi’ye atfen Cevdet Paşa’nın Târih-i Cevdet’i kaleme alırken Avrupa’ya ilişkin konularda Jules Michelet (1789-1874), Mostesquieu (1687-1755), Hippolyte Taine (1828-1893), Joseph von Hammer (1774-1856), Henry Thomas Buckle (1821-1862) ve Thomas Babington Macaulay (1800-1859) gibi Batılı târihçi ve düşünürlerden de yararlandığı belirtmiştir. Ancak Ümit Meriç bu iddiânın doğruluğunu kabûl etmezken Tanpınar ise sadece uzak da olsa Paşa’nın Vak’a-i Hayriye tasvirinde Michelet’in Fransız İhtilâli’nin betimlemesinin bir etkisi olabileceğini ve muhtemelen yabancı kaynaklar hususunda kendisine yardım eden Hoca Sahak gibi kişilerin Michelet’in eserini Paşa için kısmen tercüme etmiş olabileceklerini savunmuştur.
Gerçekten de bakıldığında Paşa’nın Batılı târihçilerden yararlanması dolaylı yoldan gerçekleşmiştir. Paşa’nın Encümen-i Dâniş’in hâricî üyesi Hammer’le ilişki hâlinde bulunması, Muallim Ali Şahbaz Efendi aracılığıyla Batı târihi ve hukukundan bilgiler edinmesi Mekâtib-i Umûmîye Nâzırı Kemâl Efendi’den Avrupa’da târih yazma usûlüne dâir bilgiler almaya çalışması ve Hoca Sahak’ın da Paşa için Batı dillerinde yazılmış bazı târihî kaynakları tercüme etmesi durumu gözler önüne sermektedir. Bunun yanında Encümen-i Dâniş’in de Batı kaynaklarından yaptırdığı çevirileri göz ardı etmemek gerekir. Tüm bu sebepler Paşa’nın Batı kaynaklarından haberdar olmasını sağlamıştır. Ancak tüm bunlara rağmen Paşa’nın târih görüşünde ve metodolojinde Batılı târihçilerin etkisinin görüldüğü söylenemez. Ümit Meriç’in de ifâde ettiği gibi Paşa’nın “Batı tarih sistemleriyle yakın bir münasebeti olduğu düşünülemez. Buna ihtiyacı da yoktur.” Cevdet Paşa’nın Avrupa’ya ilişkin bilgilerinin kaynakları dolaylı yoldan elde edilen eserlerle olmuştur. Cevdet Paşa’nın Batı kaynaklarını okuyacak kadar Fransızca bilip bilmediği ise şüphelidir. Muallim Cevdet, Paşa’nın Emin Efendi ismindeki bir şahıstan Fransızca öğrendiğini ve bu sayede birçok Avrupa târihini ve kanûnunu okuduğunu belirtmekte ise de böyle bir kişi tespit edilememiştir. Bunun yanında kızı Fatma Aliye Hanım da Paşa’nın Fransızca târih ve kanûn kitaplarını okuduğunu ve Fransızcayı anladığını; ancak konuşamadığını söylemektedir. Bedri Gencer, Cevdet Paşa gibi âlimlerin Batı dillerini bilmediklerinden Batı kültüründen yeterince faydalanamadıkları eleştirisini anakronik bulur. Zirâ, Doğu dillerine ve edebiyâtlarına hâkim biri için Batı dillerini öğrenmek hiç de zor olmayacaktır. Fakat Paşa, eğitimine devam ettiği dönemde medrese öğrencilerinin bir Batı dilini öğrenmesinin hoş karşılanmadığı sebebiyle Fransızcayı gizlice çalıştığını ve bu nedenden dolayı gerektiği gibi öğrenemediğini yazmıştır. Hilmi Ziya Ülken de Paşa’nın Batı dilini bilmediğini ve sebebini de onun medreseden yetişmiş olmasına bağlamıştır. Cevdet Paşa, Fransızcası yeterli olmadığı için de Târih-i Cevdet’i oluştururken yabancı kaynakların tercüme edilmesinde Hoca Sahak’tan faydalanmıştır.
Yararlanılan Kaynaklar
Murat Yılmaz , Ahmet Cevdet Paşa’nın Eserlerinde Avrupa Ve Avrupa Tarihi Algısı
Ahmed Cevdet, Tezâkir
Hilmi Ziya Ülken, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi
Ahmed Cevdet, Târih-i Cevdet
Ümid Meriç, Cevdet Paşa’nın Cemiyet ve Devlet Görüşü
Ekin Erdem, Cevdet Paşa’ya Göre Avrupa Tarihi
Mehmed Cemâleddin, Osmanlı Târih ve Müverrihleri (Âyine-i Zurefâ )
Ahmet Cihan, Ahmet Cevdet Paşa’nın Aile Mektupları
Meliha Yıldıran, Ahmet Cevdet Paşa: Hayatı, Eserleri ve Dîvânçe-i Cevdet
Ahmed Cevdet Paşa, Medhal-i Kavâ’id
Erol Güngör, İslâm’ın Bugünkü Meseleleri
Yusuf Akçura, Osmanlı Devleti’nin Dağılma Devri (XVIII ve XIX. Asırlarda)
M. Şakir Ülkütaşır, Cevdet Paşa Hayatı-Şahsiyeti-Eserleri (1822-1895)
Kemal Sözen, Ahmet Cevdet Paşa’nın Felsefi Düşüncesi
Mithat Cemal Kuntay, Namık Kemal Devrinin İnsanları ve Olayları Arasında
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Murat Yılmaz’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Bilimin Saf Havarisi: Nikola Tesla!

Nikola TESLA 9 Temmuz 1856’ da bugünkü Hırvatistan’ ın Smiljan köyünde Sırp Ortodoks bir papaz olan Milutin Tesla ve ev hanımı Duka Tesla’nın ikinci erkek çocukları olarak doğdu. 1875’ te Gratz ( Avusturya )’ da Politeknik okuduktan sonra Prag üniversitesini bitirdi. Üniversite eğitimi sırasında, almanca, İngilizce, Fransızca ve İtalyancayı da öğrendi. 1880’ de Budapeşte’ de lisansüstü eğitimi sırasında alternatif akım ile ilgili ilk çalışmalarını yapmaya başladı. 1881 yılında Budapeşte’de American Telephone Company’ye ait bir telgraf şirketinde çalıştı. Kısa zamanda şirketin başmühendisi olarak, sonrasında da ülkenin ilk milli telefon sistemini kurmak için devlet tarafından görevlendirildi. Yugoslavya’nın ilk telefon sistemini kurdu. Bu dönemde telefon repetörünü geliştirdi. 1882’de Continenal Edison Company’de çalışmak üzere Paris’e gitti. Aynı yıl endüksiyon motorunu tasarladı ve 1888’de patentlerini de aldığı manyetik alanla çalışan birçok alet geliştirdi. 1883 yılında fırça ve komütatör kullanmaksızın ilk endüksiyon motorunu yapmayı başardı. 1884’te annesinin ölümünün ardından Edison’un Amerika’daki şirketinde çalışmak için New York’a gitti. Hemen hemen bir yıllık çalışmanın sonucunda Edison’un sürekli aksaklığa sebep olan doğru akım şebekelerini düzeltti ama anlaşmazlıklar sebebiyle şirketten ayrıldı. Tek düşündüğü iyonosferde bedava elektrik üreterek bunu yine bedava kablosuz transfer etmekti. 1886’de Tesla Electric and Manufacturing Co. bu amaçlarla kuruldu. Kendi şirketinde ilk olarak tek fazlı, iki fazlı ve üç fazlı üç adet motor gerçekleştirdi. 40’ın üzerinde jeneratör ve transformatör tasarladı. Sistemin uzun mesafelerde çalışabilmesi için voltaj aktarabilen ince kablo tasarımı ile sistemini tamamladı. Amerikan Patent Dairesi’nde sistemin tüm tasarımı Tesla’nın adına 30 ayrı patent ile patentlendi. Fakat alternatif akım motorlarındaki ısrarı sebebiyle finansal desteğini kaybederek şirketi kapatmak durumunda kaldı.
1888’de Westinghouse Şirketi Tesla’nın 40 önemli patentini satın aldı; icat ettiği jeneratörler Niagara şelalelerinde kullanılarak alternatif akım üreten ilk hidroelektrik santral kurulmuş oldu. Bugünkü Westinghouse imparatorluğu Tesla’nın buluşları üzerinde inşa edilmiş ve firma alternatif akım sistemini günlük yaşama sokan ilk şirket olmuştur. 1889 yılının sonlarına doğru Pitsburg’dan New York’taki laboratuarına döner dönmez yüksek frekans makineleriyle ilgili çalışmalarına kaldığı yerden devam etmiştir. Sonuç olarak farklı bir amaçla icat edilmiş de olsa 1891 yılında bugün radyo, televizyon ve bilgisayar teknolojisi başta olmak üzere, birçok elektronik ekipmanda kullanılan “Tesla Bobini”ni keşfetmeyi başarmıştır. Tesla bobini, radyo frekanslarında yüz binlerce volta ulaşılmasını sağlayan yüksek frekans transformatörüdür. Elektrik akımı bu aletin tepesinde sıçramalara neden olmakta ve mavi kıvılcımlar çıkartmaktadır. Bu elektrik deşarjlarının bir alıcı tarafından kablosuz olarak alınabilmesi, elektrik enerjisinin kablosuz transferini sağlamış olacaktı. 1891 yılında Tesla’nın laboratuarında yaptığı küçük makineler sadece 10-15 cm’lik sıçramalar (deşarjlar) meydana getirebiliyordu. Tesla, o yıl Kolombiya’da gerçekleştirilen “Yüksek Frekans” konulu AIEE Sempozyumu öncesi, son icatlarını sunduğu gösterisinde, kablosuz flüoresan ışıklandırmayı ve yeni yüksek voltajlı Tesla Bobinini sunarak “Elektriğin Sihirbazı” unvanını Edison’dan aldı. Tesla kendi basit vakum tüpünü kullanarak X ışınlarını araştırmaya başladı. 1891’de Amerikan vatandaşlığı’na kabul edildi ve New York’ta Houston Street Laboratuarını kurdu. Kablosuz güç yayımı için temel araştırmaları dahilinde vakum tüplerini kablosuz yakmayı başardı. Çok fazlı güç sistemlerini içeren patentleri onaylandı.
1891’ de radyo, televizyon ve bilgisayar teknolojisi başta olmak üzere birçok ekipmanda kullanılan; radyo frekansından yüz binlerce volta varılmasını sağlayan yüksek frekans transformatörü olan tesla bobini ni icat etti. Bu da elektriğin kablosuz taşınabileceğinin ispatı ve neon tüpü ile flüoresan lambanın ilk örneği oldu . İletken maddelerde yüzey etkisini araştırdı, uyku getiren bir makine icat etti ve ilk radyo vericisini yaptı. 1892’ de X ışınlarını üzerinde çalışmaya başladı ve kendi kafatası ve uzuvlarının röntgen filmlerini çekmeyi başardı. 1 Mayıs 1893’ te Amerika’ da gerçekleşen Dünya Fuarı’nın tüm aydınlatmasını Tesla florasan lamba ve alternatif akım kullanarak yaptı. Fuarda Tesla bobininin ürettiği yüksek voltajın zararsızlığını kendi üzerinde deneyerek gösterdi . Aynı gücü gerilim düşüren bir transformatöre vermiş ve oluşan akımın demiri erittiğini gösterdi.

1896’ da ilk defa radyo dalgalarıyla ses iletimini sağlayarak telsiz patenti almayı başardı. 1897’ de aynı temelden uzaktan kumandayı keşfetti ve ordu için uzaktan kumandalı bot yaptı. 1898’ de hoparlörü keşfetti. 1899’ da hızölçeri icat etti. 1899’ da Colorado’ da kurduğu laboratuarda yüksek frekans ve yüksek gerilim üzerine çalışmaya başladı; burayı seçmesinin nedeni bölgenin sıklıkla gök gürültülü ve şimşekli fırtınalar yaşıyor ve yüksek rakımda olması ile havanın kuru olmasıydı. Ayrıca El Paso Power Company çalışmalarını yapması için yer ve olanak sağlamıştı. Dünyanın iletkenliğini fark ettikten sonra en büyük bulusu olarak gördüğü karasal sabit dalgaları (terrestrial stationary waves) keşfetti. Bu buluşu ile yeryüzünün belirli frekanslardaki elektrik titreşimlerine duyarlı olduğunu ve bir iletken / iletici (conductor) olarak kullanılabileceğini kanıtladı ve ardından dünya çevresinde güç dolaşımının mümkün olabileceğini anladı. Keşfettiği karasal sabit dalgaları kullanarak çok büyük enerji sıçramaları elde etti. 60 metrelik, tepesinde 1 metre çaplı bakır küre olan direk etrafında 22,5 metre çapında, iç kısımdaki sekonderinin 100 sarımlı ve 3 metre çapında olduğu transformatör yaptı ve ilk insan yapımı şimşeği elde etti. Deneyleri esnasında yüksek gerilimler kullandı ve sonunda tüm şehri besleyen jeneratörler rezonansla yükselen enerji karşısında laboratuarıyla beraber yandı. Buradaki deneyleriyle 40 km’ den toplam 10 kwattlık 200 akkor lambayı başardı. Tesla amacının tüm insanlara bedava elektrik dağıtmak olduğunu finanssal destekçisi George Westinghouse’a söyleyince tüm maddi desteği kesildi. 1900’ de New York’ a döndükten sonra Pierport Morgan’dan destek alınca kablosuz iletişim ve veri transferi amacına yönelik Wadrenclyffe kulesinin yapımına başladı. Tesla’nın bu desteği alabilmesini sağlayan, onun bu kule vasıtasıyla çok uzaklara resim, mesaj, ses ve her türden veriyi gönderebileceği iddiasıdır. Tamamen ahşaptan yapılmış bina ve kule 1904 yılında yapı olarak bitmesine rağmen kuleye inşa edilecek devasa telsiz ekonomik problemlerden dolayı tamamlanamamıştır .

            ( Tesla’nın kurduğu Dünya İletişim Kulesi Wardenclyffe )

700’den fazla patentiyle sayısız elektrik uygulamaları denemiş olan Tesla’nın en tartışmalı ve ihtilaflı projesi bu olmuştur. Kule kablosuz haberleşmeyi sağlamak için inşa ediliyor olmasına rağmen Tesla’nın asıl niyeti elektrik taşınımını kablosuz yapılabileceğini göstermekti. 1903’te Morgan, Tesla’nın asıl niyetini öğrenince desteği kesti ve sonunda proje Birinci Dünya Savaşı sırasında Wardenclyffe Kule’sinin yıkılmasıyla son buldu . 1904’te Amerikan Patent Ofisi radyoyu keşfinden dolayı Marconi’yi ödüllendirdi. Marconi’den önce radyo iletişimini sağlayan Tesla reddedilince konuyu mahkemeye taşıdı. Mahkeme 1944 yılında Tesla’nın ölümünden bir yıl sonra radyonun patent hakkının Tesla’da olması gerektiği yönünde karar verdi.
Birinci Dünya Savaşı’ndan önce araştırmalarını finanse edecek yatırımcı bulamamıştı. Savaşla beraber Avrupa’dan gelen patent hakları da kesilince borçlarını bile ödeyemeyecek hale geldi. Tesla’da sonraki yıllarda takıntılar ve psikiyatrik rahatsız belirtileri görülmeye başladı. Zaten iyi durumda olmayan ününe bir de bu eklenince Tesla’nın durumu daha da kötüye gider olmuştu. Tesla son patentini 1928 yılında hava araçlarının dikey kalkış ve inişini sağlayan sistemin ilk uygulamasından aldı. Tesla, 1917’de uzaktaki cisimlerin üzerine kısa dalga darbeleri gönderip, yansıyan kısa dalga darbelerinin bir flüoresan ekran üzerinde toplanmasıyla izlenebileceklerini açıklayarak radar teknolojisinin temellerini attı.Bu tarihten sonraki çalışmaları açıklamalarına göre askeri silah teknolojisi yönünde oldu ama konuyla ilgili söylenti dışında bir kayıt bulunmamaktadır.
Wardenclyffe projesinden sonra Tesla bilim sahnesinde tamamen silindi dersek pek de yanlış olmaz. 1910’lardan sonra Tesla adı kanıtlanmamış, kabul edilmemiş, açıklanmamış gizli projelerle anılmıştır. Görünmezlik, deprem silahı, birleşik alan kuramının tamamlanmış ve uygulanmış olması, mikrodalga silâh, ölüm ışını deneyleri, tsunami silahını bunlardan bazıları olarak sayabiliriz. 8 Ocak 1943’te kalp krizi sebebiyle New York’da kaldığı otel odasında hayata veda etti. Tesla’nın öldüğünün anlaşıldığı gece, yeğeni Sava Kosanovich, yanında iki bilim editörü George Clerk ve Kenneth Sweezey ile birlikte Tesla’nın odasına girer. Otelin üç yöneticisi ve Yugoslav Büyükelçiliği’nden bir temsilcinin tanıklığında Kosanovich, Tesla’nın vasiyetini arar, yazılarını ve deney aletlerini toparlar. Toplanan bu eşyalar bugün Belgrad’daki “Tesla Müzesi”nde sergilenmektedir. Aynı gece Pentagon’dan Albay Erskine FBI’yı arayarak harekete geçirir ve Tesla’nın öldüğünü haber verir. FBI yetkilileri, Yabancılar Dairesi Komiseri Fitzgerald ile birlikte, otel odasına girerler ve Tesla’nın tüm eşyaları, el yazması bütün araştırma kağıtları ve makaleleri, “Manhattan Storage and Warehouse Co.” adlı New York’taki bir depo şirketine gönderilir. Bu depoyu Tesla 1934 yılından beri kullanmaktadır. Aynı gece FBI Tesla’nın 1932 yılında Grosvenor Clinton Oteli’nin emanetine depozitini peşin ödeyerek bir kutu bıraktığını öğrenir. ABD Devlet Başkanı Bilim Danışmanlığı FBI’a kutunun içindeki dokümanların derhal alınması talimatını gönderir. Kutunun içinde Tesla’nın kablosuz enerji aktarımı projesi, yeni bir torpido silahının planları ve çalışma modeli ile Tesla’nın “Ölüm Işını” adını verdiği yüksek dalga frekans silahının projesi olduğu söylentiler arasındadır. FBI’ın toparladığı tüm belge ve projeler, FBI tarafından “Çok Gizli” olarak mühürlenir. Böylece Nikola Tesla ve araştırmaları kendisiyle birlikte kaybolmuştur.
Nikola Tesla adı Amerikan kamuoyunda o günlerde yakından bilinen sansasyonel bir içeriğe sahip olmakla beraber araştırmaları Pentagon kendisi de FBI tarafından yakından izlenmektedir. FBI’ın kaygısı Tesla’nın araştırmalarının SSCB’nin eline geçmesi olasılığıydı ki bu araştırmaların önemli bir bölümünün SSCB’in eline geçmiş olduğu da Sovyet bilim tarihinin gelişimi içerisinde kendisini belli etmektedir. Kuşkusuz Tesla’nın yaşamındaki en ironik yan, buluşlarının patentlerinin hep başkaları tarafından alınmış olmasıdır. Nikola Tesla öldüğünde kendisiyle birlikte ömrünün son 30 yılının sırlarını da beraberinde götürmüştür. 1930’ da amerikan gemilerinin radara yakalanmadan ilerlemesini sağlayacak Rainbow (Gökkuşağı) Projesi, Philadelphia Deneyi, Tungaska Sibirya’ da 1908’ de hiçbir sebep yokken meydana gelen patlama ve büyük bir alanda meydana gelen yıkım, ultra düşük dalgalar, çok yüksek frekanslar, atmosferdeki elektrik akımının değerlendirilmesi, uzaktan kumandalı torpidolar, içerisine girmeyi imkansızlaştıran yüklü partiküllerden oluşan elektrik kalkanı, kendi tabiriyle ölüm ışını, suni deprem yaratma projeleri birinci dünya savaşı sonrasında devlet adına yaptığı çalışmalar olarak Tesla’ nın zaman zaman anlattığı araştırma konularıdır. Şunu da belirtmek gerekir ki yukarıda belirtilen çalışmaların hiçbirinin resmi kaynağı yoktur.

Yararlanılan Kaynaklar

Kenan Bayraktar , Haarp
“HAARP”, 1999, Genelkurmay Plan ve Prensipler Başkanlığı Bilgi Toplama ve Yayım Şubesi
Aydoğan Vatandaş , HAARP Kıyamet Teknolojisi
Yıldız Teknik Üniversitesi , İyonosferdeki Toplam Elektron Yoğunluğu Büyük Depremlerin Kestiriminde Kullanılabilir Mi?
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Kenan Bayraktar’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Vecihi Hürkuş’un Hayatı ve Havacılık Alanındaki Yeri…

Askerî pilot ve uçak imalatçısı Uçak Mühendisi Vecihi Hürkuş, Türk havacılık tarihinde önemli bir isimdir. Hürkuş’u 53 yıllık havacılık çalışmasında: harp yıllarında savaş pilotu, barışta uçak imalatçısı olarak görmekteyiz. Tarih önemli olayların ilkleri ile doludur. Türk havacılık tarihinde ilklerden birisi olan Vecihi Hürkuş’un çalışmaları incelenecektir . Havacılık alanında önemli Türk girişimciler olan; Vecihi Hürkuş, Selahattin Alan ve Nuri Demirağ ile ilgili son zamanlarda çalışmalar yapılmaya başlamıştır. Yakın zamana kadar isimleri unutulmaya yüz tutan bu insanların önemleri ve yaptıklarının büyüklüğü biraz geç anlaşılmıştır. Havacılığın dünyada tanınmaya başladığı yıllarda bu girişimciler Türkiye için emeklerini, mallarını hatta canlarını ortaya koymuşlardır . Vecihi Hürkuş , 6 Ocak 1896 yılında İstanbul’da doğmuştur. Hocası Hayrettin Beyle 25 sorti eğitim uçuşu sonrası 1916 yılında pilot olmuş ve kendi uçamaya başlamıştır. Hayatının 53 yılını fiilen uçarak geçirmiştir. Uluslararası Havacılık Federasyonunun ilk ve tek ödüllü Türk pilotudur .Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk uçağı imal eden, imal ettiği uçağı ile yıllarca uçan pilot ve Türk mühendisidir. Birinci Dünya Harbi’nde Irak ve Kafkas Cephelerinde pilot olarak görev yapmıştır . Kafkas Cephesi’nde görevli olduğu 1917 yılında uçağını Suşehri’ne indirmiş ve 7. Bölüğe dâhil edilmiştir. Bölük keşif ve düşman ordugâhını bombalama yapmıştır. Rus uçaklarına taarruz ve hava harekâtı yıl boyunca iptidai şartlarda devam etmiştir. Ancak 8 Ekim’de Albatros AK 53 ile havalanan Vecihi ve Mülazım Bahattin, Rusların Nieuport tipi avcı uçağı ile hava harbine girmiş ve Türk uçağı isabet almıştır. Vecihi yaralanmış olduğundan Erzincan’a zorunlu iniş
yaparak esir olmuşlardır . Vecihi, Ruslar arasında “Karatehlike” olarak anılacak kadar gözü pek ve cesur bir pilot olarak nam salmıştır .
İstiklâl Savaşı’nda ise Batı Cephesi’nde savaş sonuna kadar en zor şartlarda görev yapmıştır. Birinci Dünya Savaşı bittiğinde Osmanlı havacılığının korunması için, İstanbul’da 1919 yılı sonunda “Türkiye Münakalatı Havaiye Cemiyeti” (Türk Nakliye Cemiyeti) adlı bir kuruluş meydana getirilmiştir. Cemiyetin tüzüğü Yzb. Fazıl, Ütğm. Şakir Hazım, Pilot Fehmi Yemenli, Mazlum (Keyüsk) ve Vecihi (Hürkuş) tarafından hazırlanmıştır. Vecihi (Hürkuş) burada da görev anlayışı ile hareket etmiş ve ülkenin menfaatine uygun görülen çalışmanın içinde yer almıştır. Vecihi Hürkuş, İstiklâl Savaşı’nda Batı Cephesi’nde pilot olarak görev almış ve en zor anlarda ailesinin tehdit almasına, binbaşı olan eniştesinin ortadan yok olmasına aldırmadan görevine devam etmiştir. İstiklâl Savaşı’na katılması Maltepe Hava İstasyonu’ndan gizlice kaçış ile başlamıştır. Birinci Dünya Savaşı sonrası Maltepe Hava İstasyonu’nda görevli olan Vecihi burada hazırlanan kaçış planında yer almış ve Albatros C-III Keşif Uçağı ile programda yer almıştır . Kaçışın ardından Bölük Komutanı Yzb. Fazıl kıymetli ve gizli evrakları alarak Tğm. Şakir Hazım, Svl. Makinist Eşref, Ütğm. Muhsin Alpagot, Üstğm. Emin Nihat Sözeri, Ütğm. Rafet, Tğm. Avni Okar, Svl. Plt. Hayri, İhya, Vecihi ve bir kısım astsubay ve erlerle birlikte Maltepe-Kartal yönüne kaçarak Adapazarı’na gitmişler . Anadolu’ya geçtikten sonra Vecihi, pilot olarak Yzb. Fazıl Bey’in komutasındaki Kartal Müfrezesi’nde göreve başlamıştır. Kartal Müfrezesi’nin harp görevine başlaması ile ilk yapılan görev, Svl.Plt. Vecihi tarafından 15 Ağustos 1920 tarihinde Kula-Alaşehir yöresine yapılan keşiftir. Keşif hareketleri süratle arttırılmış kısa zamanda Vecihi 13 sorti daha yaparak 20 saat havada kalmıştır. Müteakip dönemde Demirci yöresinde düşmana makineli tüfek ile taarruz yapmıştır. 20 Ağustos 1920’de Halil ve Vecihi ikili kol hâlinde Simav yöresini keşfetmiş ve düşman ordugâhını bombalamışlardır. Yunan Generali Neder bu konu hakkında İstiklâl Harbi Hatıratında;
”Aynı gün saat 10.15’te iki bin Türk, Demirci’deki bölüklerimize taarruz etti. Cepheyi yarmak istiyorlardı. Simav yönünden gelen bir Türk uçağı Demirci’de bulunan birliği ve birliğin ihtiyat kuvvetlerini bombaladı ”.
Sıtkı Tanman eserinde Vecihi için,”Sivil tayyareci Vecihi Hürkuş, Türkiye’de kendi azim ve enerjisi ile yetişmiş mükemmel bir pilottur” diye tanımlar . Vecihi, ülkesi için mücadele etmiştir. Vecihi, savaştan savaşa koşarken ailesi de İstanbul’da Osmanlı Hükûmeti tarafından taciz ediliyordu. Nitekim aile kaçarak Eskişehir’e gelmiştir. Vecihi’de bu olay üzerine 2. Bölükten 1. Bölüğe katılmıştır. Daha sonra iki bölük bir süre birleştirilmiş ve “Mürettep Bölük” ismini almıştır . Svl.Plt. Vecihi burada ve Batı Cephesi’nin her aşamasına fedekârane hizmet etmiştir. 9 Ocak 1921 öğleden sonra Svl.Plt. Vecihi bir av uçağıyla siperler üzerinde gayet alçaktan bomba ve makineli tüfek atışlarıyla düşmana taarruz etmiştir. 10 Ocak günü Svl.Plt. Vecihi av uçağı ile Yunan mevzilerini bombalamış , alçak uçuşla makineli tüfek ateşine tutmuştur. Çok alçaktan yapılan bu taarruzlarda düşmanın yer silahlarının tesiriyle uçak muhtelif yerlerinden isabet almış ve iki tarafın ateşi arasında bir yere mecburi iniş yapmıştır. Svl.Plt. Vecihi, ateş altında uçağını yakarak en yakın Türk birliklerinin bulunduğu siperlere sığınmaya muvaffak olmuştur . 12 Ocak 1921’de Yunanlılar Eskişehir’i bombalamışlar ve bu olayda Plt. Vecihi’nin 23 yaşındaki kız kardeşi de şehit olmuştur. Eniştesi Bnb. Bedri Bey’de birkaç gün önce kayıp olmuştu . Binbaşının kızı Eribe , havacılığa merak duymuş ve ilgilenmiştir . Nitekim bu uğurda 1936’da hayatını kaybedecektir. Savaşta yapılan uçuşların düşman cephelerini bombalamanın yanında en önemli bir faydası Yunanlıların durumunun tespiti ve bu keşif bilgilerinin pilotlar tarafından uçuş dönüşünde telefonla hemen Batı Cephesi Karargâhına bildirilmesidir. Batı Cephesi Komutanı İsmet İnönü keşif faaliyetine çok önem vermiş ve havacılardan keşif amaçlı yoğun görev talebinde bulunmuştur. Havacıların keşifleri savaş süresince Türk Komuta Heyetine büyük faydalar sağlamıştır . Keşif bilgilerinden savaş sırasında çok istifade edilmiştir. Bu savaşa katılmış olan beş subay, astsubay, pilot ve rasıt göstermiş oldukları başarılardan dolayı zaferin hemen ertesi günü Batı Cephesi Komutanlığı tarafından parayla taltif edilmişlerdir . Personel; Svl.Plt. Vecihi, Behçet, Rst.Yzb. Muhsin, Tğm. Sıtkı ve Ütğm. Yusuf Kenan’dır. Havacılardan sık sık keşif görevi isteyen Garp Cephesi Komutanı General İsmet bu konu ile ilgili aşağıdaki mesajı yazdırmıştır.
”İnönü Meydan Muharebesi muzafferiyetinin amillerine; havacılarıma hassaten selam ve teşekkür ederim ..
Garp Cephesi Komutanı ve Erkânı Harbiye Reisi General İsmet”
Sivil Pilot Vecihi, savaş süresince sivil pilot olarak görev yapmıştır. Savaş sonrasında havacılıktan kopmamıştır. Çünkü Vecihi yalnız uçan bir havacı değil tasarımcılık yönü de gelişmiş teknik bir insanıdır. Ömrünün sonuna kadar uçak üretmek, ürettiği uçağı sörtifiye ettirmek ve kendi uçağı ile uçma mücadelesini sürdürecektir. Burada pek çok idari ve bürokratik sıkıntılarla karşılaşmıştır.

Vecihi Hürkuş’un Uçak Tasarımı


Birinci Dünya Savaşı’nın Astsubay Pilotu Vecihi Hürkuş, havacılığa gönül vermiş idealist girişimcilerdendir. Vecihi Hürkuş, Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu kötü şartlarda bir av uçağı tasarlamıştır. Bu projeye Osmanlı Orduları Başkomutanı Enver Paşa ilgi duymuş ve yaşama geçirilmesi hususunda direktif vermiştir. Ancak ilgililer harp şartları içinde gerekli ilgiyi göstermemişler ve proje uygulamaya geçirilmemiştir372. Vecihi Hürkuş çok iyi bir analizci ve yorumcudur. Avrupa Uluslarının havacılığının ne durumda olduğunu araştırmak için oluşturulan heyette yer alır. Heyette; Muzaffer Ergüder Bey, Bnb. Fesa Evrensev, Tayyareci Halim Bey, Deniz Yzb. Cemal Bey, Mkn.Yzb. Murat Bey ile Vecihi Bey vardır. Türk Havacılığının 1923–1924 yıllarında Avrupa ile durumunu mukayese amacı bulunan bu gezide Vecihi Bey’in bazı tespitleri vardır. Bu gezide havacılık konusunda en ciddi çalışmaların İngiltere’de olduğunu tespit eden heyet, anılan ülkelerdeki tüm uçak üretim tesislerini gezmişler. İtalya’nın oldukça zayıf durumda olduğunu, Almanya’nın ise mütareke maddeleri gereğince ülke sınırları içerisinde uçak üretemedikleri görülmüştür. Vecihi Hürkuş’un buradaki izlenimleri şöyledir;”19 Şubat 1924 Pazar günü saat 11.00’de Berlin ‘e gitmiştik. Muntazam ve muazzam fakat olgun bir şehir, halkında renksiz cehreler, fersiz gözler dikkatlerimizi çeken ilk manzaraydı. Mağlup Alman milleti bilhassa enflasyon neticesinde derin bir felaket çukuruna saplanmış haldeydi. Paramızın kıymeti bizi haklı olarak şaşırtmıştı. Çünkü bir Türk lirası ile 35 bin kron satın almıştık”. İngiltere ile ilgili daha farklı bir resim çiziyor:
“31 Mart 1924 günü İngiliz Hava Mareşalinin misafiri olmuştuk. 12 yıl önce Fransa ‘da mektep arkadaşı olan Fesa Beyi görünce İngiliz Mareşali ile Türk Tayyareci Binbaşı Fesa Bey’in kucaklaştığı sahnenin samimiyetini hiçbir zaman unutamam….İngiltere’de tayyareci yetiştirme hususunu çok faydalı bulmuştuk ”.
Avrupa’ya yapılan gezilerden sonra Vecihi daha evvel hazırlık yaptığı uçak yapma projesi ile ilgili çalışmaya başlamış ve uçağın montajı için hazırladığı malzemelerini Aralık 1924 tarihinde Seydiköy (Gaziemir)’e taşıyarak orada montaj çalışmalarına başlamıştır. Çalışmalarını günlük en az 16 saat üzerinden büyük bir yoğunlukla sürdürmüştür. Burada yapılan uçak ilk Türk tipi tayyare olarak kayıtlara geçmiştir. Vecihi K VI tipi uçağını monte etmiştir. Muayene edecek teknik heyet yoktu. Hazırlanan rapora bu nedenle kimse imza atamamıştı. Vecihi, kendi imalatı uçağını 28 Ocak 1925’te denemiş ve 180 km. hızla tırmanış yapmıştır. O tarihte Türkiye’de bu süratte bir uçak yoktur . Ancak böylesine önemli bir fırsat değerlendirilememiştir.
Anılarında Vecihi-K-VI olarak anılan bu uçakla ilgili olarak başarıya ulaşmasına rağmen arkadaşlarının hasedine uğradığını yazar. Yine lisans konusu ile ilgili bir komisyon görevlendirildiğini ancak bu komisyonun içinde imal edilen tayyareyi kontrol edecek vasıfta eleman olmaması nedeni ile komisyonun kendisine; ”Vecihi, biz size bu lisansı veremeyeceğiz. Siz izinsiz olarak bir gün uçar ve başarı sağlarsanız, biz de o zaman raporları imzalar ve belgenizi alırsınız” demiştir. Bundan cesaret alan Vecihi, bir gün bu olayı da gerçekleştirir. Başarılı bir uçuş yapmıştır. 1925 yılı başında Hürkuş Gaziemir Meydanı’nda uçağını uçurmayı başarmıştır. Ancak bunun için uçuş müsaadesi almamıştır. Meydan yetkilileri yaptığının suç olduğunu bildirir ve Vecihi kendi yaptığı uçakla izinsiz uçtuğu için 15 gün hapis cezası almıştır. Uçağına el konmuştur. Buna üzülmüş ve aynı gün Hava Müsteşarlığı’ndan ayrılarak Ankara’ya dönmüştür . Bu dönemde Türk Hava Kurumu’nun kuruluş çalışmaları başlamıştır. O zamanlar halkın bağışları ile uçak alınıyor ve alınan uçağa bağış yapan mahallîn veya grubun adı veriliyordu. Nitekim bu konuda ilk atağı Ceyhan ilçesi yapmıştır. Ceyhan ilçesinin yaptığı 10.000 TL.’lik bağışın karşılığı yaklaşık 2.000 cumhuriyet altınıdır. Bu paralarla alınan uçak ile 25 Haziran 1925’te Ceyhan’dan başlayan havacılığı Türk halkına sevdirme ve tanıtım çalışmaları başlatılmıştır. Tanıtımı faaliyetini Pilot Vecihi Bey yapmaktadır. Türk Hava Kurumu ilk başkanı Cevat Abbas başkanlığında; Bnb. Hasan İskender , Tayyareci Şakir Hazım ve Vecihi (Hürkuş) Almanya ve Fransa’ya bir gezi yaparlar. Almanya, Versay Anlaşması şartlarından kaynaklanan kısıtlamalar nedeni ile sıkıntılıdır ve uçaklarını yurt dışında özellikle İsviçre’de üretmektedir. Almanlar, Türk Heyete İsveç’te bulunan Junkers firmasını gezdirirler. İki yıl öncesine göre büyük değişiklikler olmuştur. Dönüşte Hürkuş, Trakya’da ve İstanbul’da uçuşlarına Türk Hava Kurumu’nun reklâmını yapmak adına devam eder. Fakat ani gelişmeler sonunda uçağını Eskişehir’e bırakıp derhâl Ankara’ya gelmesi istenir. Eski yönetim istifa etmiştir. Bu toplu istifada yurtdışı gezisinde giyilen ve Cevat Abbas’ın üniformasından hava mareşali olarak algılanması sebebiyle yaşanan gerginlik etkili olmuştur. Cevat Abbas’ın yerine Fuat Bulca gelmiştir. 19 Ekim 1925’ten itibaren verilen görev dışında havacılık işleri ile ilgili hiçbir işle uğraşılmayacaktır. Doğal olarak bu durum Vecihi açısından Hava Kurumu ile yolun sonu olmuştur376. Bir süre sonra Kayseri Uçak Fabrikası açılmış ve Vecihi Hürkuş’a fabrikanın şef pilotluğunu yapması görevi verilmiştir.
17 Aralık 1925’te Junkers Fabrikasında uyum eğitimine katılmıştır. Buradaki uygulamalardan çok etkilenmiştir. Türkiye’de kimse dinlemez ve fikrine önem vermezken Almanya’da saygı görmüş ve
fikirlerine kıymet verilmiştir. Ju A-35 Uçaklarının gelişmesinde katkısı olmuştur. Türkiye’nin A-20’leri alacağını duyunca onun yerine Ju A-35 almasında önemli roller oynamıştır. 18 Temmuz 1926’da TOMTAŞ Genel Müdürlüğü’nden acele kayıtlı bir telgraf almış ve yurda dönmüştür. TOMTAŞ’ta % 51 hisse Türklerde olmasına rağmen yönetimde sorunlar olmaya başlamıştır. Devletin milyonlarca lira harcayarak kurduğu bu kurum bir hiç uğruna yıpratılmıştır. İdare Meclisi üyelerinin bir kısmının havacılıkla ilgisi olmayan TBMM üyesi olması sıkıntı olmuştur. Yedek parça ihtiyaçları için temsilcilikleri alan küçük işletmelerin Millî Savunma Bakanlığı nezdindeki girişimleri ile firmayı müdahâle edilir bir hâle getirmiştir. Vecihi Hürkuş anılarında;
“… Hava Müsteşarlığı Fen Şubesi yetkilileri üzerlerine yapılan baskılardan dolayı TOMTAŞ’ın işletmesini engelliyorlardı. TOMTAŞ inşa tesislerini kurmuş, gerekli hazırlıklarını yapmış, Hava Müsteşarlığından iş bekliyor, fakat iş verilmiyordu.Yani Devlet Müessesesini devlet personeli sabote ediyordu….”. Vecihi (Hürkuş) yine anılarında; “TOMTAŞ sabote edilmeyip normal mesaisine devam imkânı verilmiş olsaydı, Hava Kuvvetlerimiz hiçbir yabancı endüstriye ihtiyaç duymadan birliklerini hava araçlarıyla techiz edeceklerdi” diyerek acı gerçekleri dile getirmiştir . TOMTAŞ

Türkiye tarihinde garip bir hikâyedir. İdare Meclisi Azaları olan ve Meclisde % 51 oy hakkına sahip olan Türkler havacılık konusuna hiç de yakın olmayan ve Almanların kararına mecburen evet
diyen bir duruma düşmüşlerdir. Şüphesiz o dönemde Türkiye için hayati olan bir kurumun bu şekilde heba edilmesinin sonuçları bu günlere kadar Türkiye’yi etkilemeye devam etmektedir.
Versay Antlaşması’nın kısıtlamalarından dolayı Junkers Firması, 1924 yılında havacılık alanında çok ilkel olan Sovyetler Birliği’nde de bir uçak fabrikası kurmuştur. Ruslar bu süreci çok iyi değerlendirmişler ve elde ettikleri başarılar ile havacılıkta sayılı güçler arasına girmişlerdir. Daha ilk yıllarda Ju-A-20, Ju-F-13 ve Ju-G-23 uçaklarını üreterek hava kuvvetlerini desteklemeye başlamışlardır. Hatta 1928 yılında bir yolcu uçağını Türkiye’ye hediye etmişlerdir. Vecihi, 1929 yılında üç yıl aradan sonra 2. defa Türk Tayyare Cemiyeti’nde Teknik Şube’de çalışmaya başlamıştır. Bu dönemde Kurum’un Başkan Yardımcısı Şükrü Koçak’tır. Koçak, Teknik Şube’de Vecihi’nin bir uçak tasarımı üzerinde çalıştığını görünce onu odasına çağırır:” Görüyorum ki, sen
hâlâ akıllanmamışsın Vecihi. Yine tayyare projesi diye bir şeylerle uğraşıp duruyorsun ve tabii bunlar için masraflar da yapıyorsun, bu işin çıkmaz yol olduğunu öğrenmedin mi? İzmir’de bu kadar zaman uğraştın, birçok masraflar yaptın, tayyareni meydana getirdin ve uçtun. Netice ne oldu? Bu çalışmalar sonunda muvaffak olacağını kabul edelim. Biliyorsun Cemiyetin artık uçuş faaliyeti ile alakası yok. Bu halde, teşebbüsün, emeklerin ve uçak ne olacak? Sana daireye geldin, gelmedin veya defteri imza et diyen mi var?” der. Dönemin idealist olmayan yöneticilerinin teknik
gelişmeleri Türklerin de pek ala başaracaklarına olan inançsızlıkları burada bir defa daha kendini göstermiştir.
Vecihi (Hürkuş), Vecihi K-6’nın elinden alınmasından sonra ikinci tasarımı olan Vecihi 14’ün teknik hesaplarını, tasarımını yapmış ve üretime hazır hâle getirmiştir. Uçağın imal edilmesi hususunda ibret verici bir yol izlenir. Yıllık izni ile birlikte iki ay ilave ücretsiz izin alır ve bu izinde yaptıklarını şöyle anlatır; “1930’da İstanbul Kadıköy’de Keresteciler sitesinde bir dükkân kiraladım ve ilk Türk sivil uçağını, aslında ikinci uçağımı inşa ettim. Parçaları bu dükkânda üretirken montajını ve ilk uçuşunu ise Fikirtepe’de yaptım”. Vecihi, kendi imali olan bu uçakla uçarak Ankara’ya gelir. Başbakan İsmet İnönü ve komutanlar uçağı incelemişler ve memnuniyetlerini belirtmişlerdir. Ne var ki, teknik muayenesi yapılamadığından uçuş vesikası verilememiştir. Gerekçesi; ”Tayyarenin aerodinamik vasıflarını tespit edecek elimizde hiçbir vasıta bulunmadığından fennen muayenesine imkân görülmemiş ve bu suretle icap eden seyrüsefer vesikası verilememiştir” olmuştur. Vecihi, Uçarak Ankara’ya gitmiş ancak burada uçak uçuştan men edilmiştir. İkinci uçağa da tedbir konmak istenmiş ama yapılan girişimlerle bundan vazgeçilmiştir. Vecihi XIV Hava Müsteşarlığı Fen Şubesi tarafından test edilemiyordu. Vecihi, durumu Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’a arz etmiş ve uçağın herhangi bir devletin teknik servisine muayenesine müsaade verilmesini talep etmiştir. Mareşal Çakmak havacılığa önem veren yetkili ve ileri görüşlü sayılı devlet adamlarından birisidir. Sörtifiye için Çekoslovakya’ya gönderilmesi
müsaadesi çıkmıştır. Uçak sökülerek trenle 28 Kasım 1930 tarihinde Çekoslovakya’ya gönderilmiş, kendisi de 6 Aralık 1930 tarihinde, tarihi şehir Prag’a gelmiştir. Teknik bilgiler ve yazılar Türkçe olması nedeniyle önce Çek diline çevrilmiş ve çalışmalar 9–23 Nisan 1931 arası uçuş testleri olmak üzere beş ayda tamamlanmıştır. Çok anlamlı bir günde bir davet hazırlanarak ve davet verilen gazinonun başköşesine “Yaşasın Türk Tayyareciliği” yazısı asılmıştır. Çekoslovakya’da Vecihi onure edilmiştir. Kendisine Çekoslovak Bayındırlık Bakanlığı’nın imza ve mühürlerini taşıyan sörtifiye
belgeleri verilmiştir. Beş aylık çalışma karşılığında Çekoslovaklar hiçbir ücret talep etmemişler ve Türk havacılarına başarılar dilemişler. Böylesine anlamlı bir jest ve konukseverlikle karşılaşan Vecihi Hürkuş, trenle sevk ettiği uçağını 5 Mayıs 1931 tarihinde uçarak Türkiye’ye getirmiştir. Hulusi Kaymaklı’nın değerlendirmesine göre 1926-1931 arasındaki bu çalışma 10-15 yıl öncesi Avrupa’daki ilkel çalışmaların bir benzeridir. Kendi imalatı olan ve sörtifiyeli olan uçağının atıl kalmaması için Türk Hava Kurumu’nun tanıtımını yapmaya devam etmiştir. Bu arada ülkede hava posta işletmesi fikrini ortaya atmıştır. Bu kapsamda ilk hat olarak Ankara-İstanbul arasında sefer yapılması teklifini Posta İdaresine bildirmiştir.
Vecihi (Hürkuş)’nin hayatındaki aksilikler bunlarla kalmaz. 3 Kasım 1931 tarihinde makinisti Hamdi Bey’in işine son verilir. Kendisine verilen uçuş tazminatının ise Ocak 1932 tarihinde kesileceği, uçuşun tamamlandığı her noktada gönderilmesi gereken raporların gönderilmediğinden dolayı dikkati çekilmiş, 45 gün izin verilerek dönüşte de Vecihi–14 ile değil de tanıtımlarda MSB.lığı tarafından verilen bir uçağın kullanılacağı bildirilmiştir. Bu sürede Belçikalı paraşütçü M. Rene’ye kendi tayyaresinden atlayış yaptırmıştır. Yapılan bu atlama İstanbul gazetelerinde geniş yer almıştır. Türk Hava Kurumu ile yolları yine ayrılır. Ancak şahsına ait bir uçağı olması ve uçuş yetkisi olması en büyük kazancıdır. 21 Nisan 1932 tarihinde ilk “Türk Sivil Tayyare Mektebi”’ni kurmuştur. Bu kuruluşta pek çok pilot kazasız olarak yetişmiş ve Türk havacılığında görev almışlardır. Vecihi, bu girişiminde de yasal prosedürlerin (izlek) tamamlanmasında pek çok sorunlar ile karşılaşmıştır. Kuruluş müsaadesi Millî Eğitim Bakanlığı, Millî Savunma Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı tarafından onaylanmıştır. Bu okulda ilk Türk kadın pilotu Bedriye Gökmen yetişmiştir. Ancak sertifikası olmadığından kayıtlara alınmamıştır . Vecihi (Hürkuş)’nin İstanbul’da faaliyete başlayan Tayyare Mektebi; Sanayii Müfettişi Daniş Bey, İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ, Parti Başkanı Cevat Kerim İncedayı, Nuri Demirağ ile Selimiye’de bulunan Tümen Komutanı General Galip Deniz tarafından desteklenmiştir. Nuri Demirağ kendisine bir uçak siparişi vermiş ve bu projeyi 92 günde tamamlayarak bedel olarak 5.000 TL. ödeme yapılmıştır. Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’tan takdir almış ve yaptığı çalışmalar desteklenmiştir. Yeni çalışmalarına uçaklarla reklâm alma projesini de eklemiş ve faaliyetini genişletmiştir.

Vecihi Hürkuş’un İmal Ettiği Uçaklar

Vecihi (Hürkuş)’nin uçak tasarımı ve imalatı kendisine ait olan beş çalışması vardır. Hiçbir maddi destek almadan, belirli odaklarca engellemelere rağmen elde edilen başarı bu gün için bile harikuladedir. İmal edilen beş tip uçak ve özellikleri aşağıda verilmiştir.
a. Vecihi–VI 1924–1925 yılında Gaziemir (Seydiköy)’de ürettiği ve izinsiz kullandığı gerekçesiyle el konan ve kendisine de 15 gün hapis cezası verilençalışmasıdır.
b. Vecihi–XIV Uçağı.1930’da tasarımı yapılan İki kişilik eğitim uçağıdır. Türkiye’de uçuş izini verecek yetkili mercii olmadığı için Çekoslovakya’ya gitmiş
ve beş aylık bir çalışma sonunda Yetkilendirme Belgesini almış ve uçarak Türkiye’ye dönmüştür.
c. Vecihi–XV uçağıdır. Eğitim amacı ile imal edilmiştir.
d. İşadamı ve 1936 yılında Beşiktaş’ta uçak fabrikası kuracak demiryolcu Nuri Demirağ’ın siparişi üzerine imal edilen hafif yolcu uçağı.
e. Son gerçekleştirdiği proje ise XSK adıyla Deniz Kurtarma servisi için su kızağı olarak tasarlanmış ve gerçekleştirmiştir. Maketi Ankara Etimesgut Hava Müzesi’ndedir.
Eğitim amaçlı tasarlanan Vecihi–XV için Millî Savunma Bakanlığı’na yapılan müracaat bir netice vermemiştir. Millî Savunma Bakanı imzasıyla Başbakanlığa gönderilen yazıda gerekçesi ise özetle şöyledir: Havacılığın baş döndürürcü bir hızla geliştiği, Avrupa’da bile küçük devletler büyük devletlerle yarışamadıklarından ilk örnek (prototip) siyasetinden vazgeçip büyük devletlerin imalat ve kabiliyetlerinden istifade etmektedirler. Av tayyarelerinin 580 km., bombardıman uçaklarının 500 km. sürate ulaştığı bir dönemde hava okullarında en gelişmiş uçaklar bulunmaktadır ve batı devletleri uçakları vasfındadır. Kaldı ki Millî Savunma Bakanlığı fabrikalarında en gelişmiş tayyareler üretilmekte ve bu dünya uçakları ile aynı safta bulunmaktadır. Bu gün için Hava Kuvvetleri uçaklarını dışarıdan ayrı, tamamen içeride üretmek ve imal etmek zor hatta imkânsızdır. Hava kuvvetlerinde çalışan tecrübeli ve hatta Bay Vecihi’den daha kıdemli birçok tayyarecinin temin edemedikleri bir meselenin Bay Vecihi tarafından yapılmasına imkân olmayacağı açıktır. Türk havacılığını yükseltmeye kabiliyetli elemanlar için memlekette daima çalışılacak yer ve saha mevcuttur. Bay Vecihi tarafından yapıldığı bildirilen eğitim uçağı ile yapmakta olduğu bildirilen av uçağını fen heyetince tetkik edilmek üzere Bay Vecihi’nin mühendislik diploması ile birlikte gönderilmesi istenmiştir. Bilahare gerekli incelemenin yapılacağı cevabı verilmiştir. Tarihte önemli buluşları olan mucitler diploma sahibi değildir. Burada Vecihi’nin çalışmasının diploması ile irtibatlandırılması hususu ayrı bir değerlendirme konusudur. Türkkuşu, faaliyet alanı ve kuruluş maksadıyla “nev’i şahsına münhasır” bir kuruluş olarak dünyanın ilk kuruluşu sayılabilecek, öngörülü çalışmanın sonucu kurulmuş bir kurumdur. Buna benzer bir kuruluşun Sovyetlerde bulunduğu Atatürk’e anlatılmıştır. Atatürk bu durum üzerine Türkkuşu namı ile yeni bir çalışma yapılması ve Vecihi’den de yararlanılması direktifini vermiştir. Fuat Bulca, dönemin Türk Hava Kurumu Genel Başkanı’dır. Vecihi Hürkuş’a yeniden beraber çalışma önerisi getirir. Vecihi Hürkuş teklifi olumlu karşılar ve yeniden kuruma döner. Bu dönemde Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen’in de dâhil olduğu pek çok talebe Rusya’ya eğitime gönderilir. İnönü’de büyük bir eğitim tesisi inşa edilmeye başlanır.

Vecihi Hürkuş’un Havacılık Alanında Yaptığı Diğer Çalışmalar


Planörle 5 saat 45 dakika havada kalarak Türk havacılığının sesini duyurmuştur. Vecihi Hürkuş, 1914 yılında dâhil olduğu havacılıkta pek çok ilklere imza atar. 1937 yılında 21 yıllık bir havacı olarak Weimar Mühendislik Mektebi’ne gönderilir. Ancak burası bilgisinin yeterliliği nedeni ile kendisini ihtisas sınıfından başlatır ve iki yıl sonra 27 Şubat 1939’da Tayyare ve Makine Mühendisliği diplomasını alır. Mühendis olmasının bazı sorunları çözeceğini düşünürken bu kez de iki yılda mühendis olunmaz gerekçesi ile zamanın havacılık otoriteleri tarafından diploması kabul edilmez. Türk Hava Kurumu tayinini Van’a bir idari göreve çıkarır. Bir pilotun, uçak imalatçısının Van’da hangi gerekçeyle bir idari göreve atanmasını anlamak şüphesiz zordur. Bu atama üzerine yollarını bir kez daha Kurum ile ayırmak durumunda kalır. 1947 yılında “Kanatlılar Birliği”ni kurmuştur. “Kanatlılar” adında bir de dergi çıkarır. 1951 yılında beş arkadaşı ile havadan ilaçlama yapmak için Türk Kanadı isminde bir şirket kurarlar. Ancak aralarında sorunlar çıkar ve proje yürümez. 1952 yılında havadan reklâm yoluyla Paro mamaları, Puro Sabunları
gibi temizlik malzemelerinin tanıtımını yapar. 1954 yılında “Hürkuş Havayolları”nı kurmuştur. Türk Hava Yollarının kayıt dışı bıraktığı altı adet uçağın faal olarak yapılan ihalesini alır. Ancak ihale sonrası uçaklara uçabilirlik sertifikası vermeyen Sivil Havacılık Otoriteleri ile ciddi bir hukuk mücadelesi yapmak durumunda kalır. Türkiye içinde pek çok yere uçuşlarını başlatır. Bu defa Türk Hava Yolları kendisine rakip bir güç istememektedir. Gelirlerine ortak olduğu gerekçesiyle, Hürkuş pek çok sorunlarla karşılaşmıştır. 10 Mayıs 1955  tarihinde seferlerinin değiştirilmesi ve uçaklarının uçuştan yasaklanması ile yeni birtakım problemler meydana gelmiştir. Anlamsız bir şekilde; Türk pilotların çalıştığı, gazete dağıtımının yapıldığı ve asgari günde 2.220 km. yol kat edilen bir şirket çalışamaz hâle getirilir. 1960 yılında ihtilal sonrası ise aylarca işinin başına dönemez, varlıkları harap olmuştur. Son uçağı ile ülkenin yeraltı kaynaklarının keşfi ve sismik fotoğraflarının çekilmesi için Maden Teknik Arama Enstitüsü’ne bağlı olarak çalışır.
Vecihi Hürkuş’un havacılığa olan çalışmaları ve gönül bağı hayatı boyunca devam etmiştir. 22 Eylül 1958 tarihinde kurulan “Türkiye Havacılar Kulübü”nde yer almıştır. Bu kulübün amacı; Türk Hava Kuvvetleri’nde çalışan ordu mensupları ile havacılığa hizmeti geçen, havacılıkla ilgilenenler arasında birlik ve beraberlik ruhunu geliştirmek, havacılığa hizmeti geçen şehit ve ölmüşlere ait eski hatıraları canlandırmak, birikimleri derleyip korumak olarak tanımlanmıştır. Kulüpte ilk havacılardan; Basri Alev, Avni Arıkök, General Şakir Fevzioğlu, Avni Okar, Mithat Tuncel, Vecihi Hürkuş ve Hava Korgeneral Asım Uçar gibi önemli isimler yer almıştır. Vecihi Hürkuş, Fethi, Sadık ve Nuri Beylerin kahramanlıklarını duyarak havacılığı tanımış, henüz 20 yaşındayken uçmaya başlamıştır. Genç bir uçucu olarak Osmanlı Devleti’nin en zor zamanında cephede görevini yapmış, esir düşmüş ama kurtularak ülkesine dönmüş, İstiklâl Harbi yıllarında ilk uçuşu
gerçekleştirmiş ve kahramanca cepheden cepheye uçmuştur. Vecihi Hürkuş, 28 yaşında kendi uçağını imal edecek ve bizzat uçarak test edecektir. Bunun sonucu on beş gün hapis cezası alacaktır. Türk Havacılık tarihinin bir özeti gibi olan Hürkuş, maalesef amaçlarını ve hedeflerini gerçekleştirmekte çok ciddi sıkıntılar çekmiştir. Vecihi Hürkuş’un çalışmasının önemi belki de, “… ilk Türk uçağını yaptığım zaman yani 1924’de bu günkü dünya havacılık endüstrilerinin % 80’i henüz doğmamıştı. Bu gün dünyanın en büyük hava endüstrisi sayılan Douglas, Boeing, Piper, Flashing, Fokerwolf gibi fabrikalar 1928’den sonra teşekkül etmeye başlamışlardı.” tespitinin altında aramak daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Şüphesiz burada onu anlamaktan uzak, uçakların bir millet için ne demek olduğunu değerlendiremeyen zihniyet etken olmuştur. Atatürk ve Mareşal Fevzi Çakmak’ın çok ehemmiyet vermesine rağmen Türkiye’de havacılık bir kültür olarak çok zor imtihan geçirmiştir. Birikimler her defasında sıfırlanmış ve yeniden başa dönülmüştür. Hava harp sanayii alanında bir şeyler ortaya koymaya çalışanlar her defasında başarısız olmuştur. Bütün bu olımsuz gelişmeler bir tesadüf olamaz.

Kaynak

Osman Yalçın , Türk Hava Harp Sanayii Tarihi
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Osman Yalçın’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Selahaddin Eyyubi: Hayatı, Kişiliği ve Din Anlayışı

SELÂHADDİN-İ EYYÛBÎ ’NİN HAYATI
Selâhaddin Eyübi (ö.589/1193) yalnız Müslümanlar nezdinde değil, düşmanları tarafındanda takdir edilen ender şahsiyetlerden biridir. Savaş meydanlarında düşmanı Frenkleri bozguna uğratan Sultan Selâhaddin‘in, Kudüs ve Suriye sahil bölgesini fethi sırasında gösterdiği âlicenaplık Avrupalı tarihçiler tarafından takdirle karşılanmıştır. Selâhaddin-i Eyyûbi’nin hem Doğu’yu hem Batı’yı etkileyen güçlü mirası, kurduğu İslam birliği ve Haçlılarla mücadele politikası kendisinden sonra gelen birçok devletlere ve yapılar üzerinde de şüphesiz etkisini yüzyıllarca devam ettirmiştir. Selâhaddin-i Eyyûbi’yi ve İslam birliği politikası daha iyi anlamak ve kavramak için onun hayatına ve yaşamına dikkatlice bir bakmamız gerekir. Selâhaddin‘in babası Necmeddin Eyyûb’a nisbet edilen Eyyûbilerin menşei ve ilk devirleri, kendi zamanlarından itibaren tarihçilerin dikkatini çekmiş, bu konuda çok tartışılmış, çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. İbnü’l Esir; “Esedüddin ile kardeşi Necmeddin Eyyüp aslen er-Ravadiyye adlı şerefli bir kabileye mensuptur” der. Eyyûbilerle ilgili ilk bilgiler Azerbaycan’ın Duvin(Dovin) şehrini işaret eder. Bu konuda tarihçiler mutabıktır. Bazı tarihçilere göre: Selâhâddin aslen Hezbaniye aşiretine bağlı Kürd’lerdendir . Batılı yazarlar bu konuyu ön plana çıkarma çabası İçindedirler. Ancak tarihi gerçeklere dayanarak yapılan tesbite göre ise Eyyûbiler, Kürt, Türk ve Arap karışımıdır . Eyyübiler ailesinde, bu bahsi geçen etnik unsurların izlerini bulmak mümkündür. Irak’ın Tikrit kasabasına yerleşen ve Miladi XII. (Hicri VI.) yüzyılın başlarında Selâhaddin’in babası Eyyûb’ün veya dedesi Şazi ‘nin başkanlığında Irak’a gelen aile Selçuklu emirlerinden Behruz’un hizmetine girer. Eyyûbi ailesi Selçuklu sultanı Muhammet Tapar zamanında Irak‘a göç etmiştir. Ailenin Azerbaycan’dan güneye göç etmesinin sebebini bölgedeki Gürcü, Rus ve Abhazaların saldırısı sonucu olarak değerlendirmek gereklidir. Bu saldırılardan sonra aşiret reisi Şazi B. Mervan iki oğlu Necmeddin Eyyûb ile Esedüddin Şirkûh‘u alıp Irak’a göç etmiştir. Esedüddin ile Necmeddin Irak’a gelip Bağdat Şahnesi Mücahidüddin’in hizmetine girdiler. Mücahidüddin Necmeddin’in akıllı, ileri görüşlü ve güzel ahlaklı bir insan olduğunu gördü. Necmeddin Şirkûh’tan büyüktü, bu sebeble O’nu kendisine ait olan Tikrit kalesine tayin etti. Selçukluların Irak emiri tarafından Tikrit’e tayin edilen Eyyûb İbn Şazi burada adını çevresine duyurdu. Selâhaddin, babası Eyyûb İbn Şazi İbn Mervan el Kürdi’nin Tikrit valiliği sırasında 532 (1137–1138) yılında doğmuştur. Tikrit, Bağdat ile Musul arasında son derece müstahkem bir kale olup ilk devirlerde buğday ve zahire ambarı olarak eski Persler tarafından inşa edilmiştir. Tikrit kalesi Hicri 16 yılında Hz. Ömer devrinde İslam topraklarına katılmıştı.
525/1131 yılında Musul Atabeği İmameddin Zengî Tikrit yakınlarındaki Abbasi Halifesinin kuvvetlerine yenilince, Tikrit valisi Necmeddin Eyyûb, Zengî ’ye yardım ederek Fırat’ı geçmesini sağladı ve böylece Eyyûbiler ile Zengî arasında ileride tesirleri fazlasıyla hissedilecek olan bir dostluk başladı. Nitekim çok geçmeden, Eyyûbiler Selâhâddin’in doğduğu yıl olan (532/1137–38) Tikrit’ten Musul’a giderek Zengî ’nin hizmetine girdiler. Bir müddet sonra Necmeddin Eyyûb’ü, İmadüddin Zengî ’nin Baâlbek valisi olarak görüyoruz. Selâhaddin çocukluğunun en güzel yıllarını burada yaşamıştı. O, bu yıllarını ilim tahsil etmek, ata binmek, silah kullanmak, kılıç sallamak, cihada hazırlanmak ve yönetim usullerini öğrenmekle geçirmiştir. Sultan Selâhaddin’in babası Eyyûb ve amcası Şirkûh kısa sürede İmameddin’in büyük emirleri arasına girerek Haçlılarla yapılan savaşa katıldılar. 541/1146’da İmâdeddin ölünce iki kardeş idareye geçen Nuredin Mahmud Zengî ’nin hizmetine girdiler. Sonraki safhalar Eyyûbi hanedanı ve Selâhaddin için parlak bir istikbal ile netice verecek olaylarla doludur. Bu arada kabiliyetleri günden güne inkişaf eden Selâhaddin’de Sultan Nureddin‘in en büyük yardımcılarından ve emirlerinden oldu. 562/1167 yılında Dımaşk‘a gelen İmadeddin el-İsfehani Nureddin‘in onu yanından ayırmadığını söyler. Eyyûbiler için tarihi bir dönüm noktası olarak kabul edilen Mısır seferleri ile birlikte (559–564/1164–1169), Selâhaddin‘in tarih sahnesinde oynayacağı rolün imkânları da hazırlanmaktaydı. Mısır’da vezirlikten uzaklaştırılan Fatımî veziri Şaver Nureddin‘den yardım isteyince Nureddin Şirkûh’u askeri bir birliğin başına getirerek yanında yeğeni Selâhaddin ile birlikte Mısır’a gönderdi.
564/1169 yılında Mısır‘da idareyi ele geçiren Şirkûh, Fâtımî Halifesi Adil Lininilah tarafından vezir tayin edildikten iki ay sonra vefat etti. Bunun üzerine ordu komutanları Selâhaddin’i başkumandanlığa seçtiler. Fâtımî Halifesi’de Selâhaddin’i amcasının yerine vezir tayin etti. Daha sonra güçlü bir Sünnî devlet kuracak olan Selâhaddin bu münasebetle kısa bir sürede olsa Şîî bir devlette vezirlik görevini üstlendi. Bu durum İslam dünyasındaki mezhep kavgalarının meydana getirdiği ayrılıkları Haçlılar karşısında asgari düzeye indirdi. Sultan Selâhaddin siyasi-askeri tedbirlerle kısa sürede Fâtımî ordusu ve taraftarlarını idaren uzaklaştırarak 10 Muharrem 567/13 Eylül 1171 yılında Fâtımî hilafetini ortadan kaldırıp Abbasi halifesi adına hutbe okuttu. Böylece iki buçuk asrı aşkın bir zaman diliminde (909– 1171)hüküm süren Şîî Fâtımî devletinin yerine Sünnî bir devlet idareye hâkim oldu. Hiç şüphesiz iki buçuk asır devam eden Şîî-Fâtımî idaresine rağmen Sünnî kalabilen Mısır halkının Eyyûbileri desteklemesi bunda mühim rol oynadı. Nureddin Zengî ’nin 569/1174 yılında Dımaşk’ta ölmesi üzerine Dımaşk’taki emirleri tarafından Suriye’ye davet edilen Sultan Selâhaddin uzun uğraşlar sonucunda Suriyede’ki hâkimiyeti ele geçirdi. 12 Şevval 570/6 Mayıs 1175 Tarihinde Abbasi halifesi Mısır, Suriye ve El-Cezîre üzerinde Selâhaddin’in hâkimiyetini tanıdığına dair taklidini(senet) gönderdikten sonra Sultan bağımsızlığını ilan edip kendi adına hutbe okuttu. Selâhaddin bir taraftan Haçlılara karşı cihad ederken diğer taraftan ülkesini her açıdan mamur etmek için azami derecede gayret sarfetti. Selâhaddin vefat ettiği sırada Mısır, Hicaz, Libya, Yemen, Filistin, Şam ve El-Cezîre’de adına hutbe okunuyordu. Selâhaddin-i Eyyûbi’nin milliyeti hakkında çeşitli görüşler ileri sürülerek istismar yoluna gidildiği görülmektedir. Bunun başlıca nedeni Kudüs’ü fethetmek gibi çok önemli bir görevi yapan bu hükümdarı sahiplenmek endişesi olmalıdır. Ancak ileri sürülen görüşlerin sağlam tarihi delillere dayanmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Nureddin Mahmut gibi büyük bir Türk kumandanının yanında tamamen Türk geleneklerine göre yetişen ve daima İslam mücahidi olarak mücadele ve hareket eden Selâhaddin-i Eyyûbi’nin milliyetini tespit etmek gerekirse Türk olduğu kabul edilir. Selâhaddin devletinin bir Türk devleti olduğuna ise hiç şüphe yoktur. Bu devlet Zengî ler devletinin bir uzantısından başka bir şey değildir. Memlukler devleti de Eyyûbilerin uzantısıdır. Mısır’da hüküm süren Eyyûbiler, Abbasilerden sonra süregelen şekilde Türklerden oluşan bir ordu kurmuşlardır. Özellikle Eyyûbi sultanlarından Melik’üs Salih, Türklere büyük önem vermiş ve ordusunu Türk memlüklere dayandırmıştı. Selâhaddin’in ağabeyisi Turanşah, kardeşleri Tuğtegin ve Böri, Türkçe adlar taşır. Annesi, Şihâbeddîn Mahmûd b. Tüküş (Tokuş) el- Harîmî’nin kardeşidir. Kızkardeşi Rabîa Hatun, önce Sadeddîn Mes’ûd b. Üner’le, sonra Muzafferuddîn Gökböri ile evlenmiştir. Ağabeyisi Şâhinşah, Kutlukız Hatun ile evlenmiş, bu evlilikten Ferruhşah doğmuştur. Kendisi de Nureddin’den dul kalan İsmetuddîn Âmine Hatun bin Uner’le evlenmiştir.
Bu üç devleti birbirinden ayıran sadece hanedanlarıydı. Teşkilatları, bayrakları ve dayandıkları maddi manevi unsurlar aynıdır, aralarında fark yoktur. Her üç devletin bayrakları sarı renkte olup üzerinde doru kartal vardır. Her üç devletin de siyasi ve askeri kadroları da aynı unsurlardan meydana geliyordu. Devlet ve ordu teşkilatı, eski Türk devletlerinde görülen devlet ve ordu teşkilatının aynıydı. Kültür unsuru bakımından ise Araplar ve Araplaşmış olanlar ön plandaydılar. Bu sebeple bürokratların ve ulemanın çoğu Araplardandı. Mısır’ın, Yemen’in, Trablusgarp’ın ele geçirilmesi bir Oğuz hareketi olarak görülür. Selâhaddin hiçbir zaman yeni bir devlet kurma iddiasında bulunmamış, Nuredin zamanında kurulan devleti parçalanmaktan ve dağılmaktan kurtarmaya çalıştığını defalarca ifade etmiştir. Selâhaddin devrindeki tarihçiler ve şairler ise onun devletini bir Türk devleti olarak görürlerdi. Bir Arap şairi olan İbn Sena el-Mülk’ün, Haleb’in zaptı dolayısıyla, Selâhaddin’e sunduğu kaside “Arap milleti Türker’in Devleti ile yüceldi. Ehl-i salib davası Eyüp oğlu tarafından perişan edildi” beyitiyle başlar . İbn Haldun’da Eyyûbiler ve Memluklar devletini tek bir Türk devleti kabul eder. Selâhaddin devrinden beri Türklerin devletinde ilmin teşvik ve himaye gördüğünü, Kahire’nin dünyanın büyük ilim merkezlerinden biri haline geldiğini söyler. Şu noktaya dikkatle değinmek gerekir ki ortaçağ bir iman ve cihad çağıydı. Din en birleştirici unsurdu. Bu devirde ki devletlerin karakterleri bir din devleti özelliği taşırdı. Bu nedenle etnik kimliği ne olursa olsun Müslüman devletler kendilerini bir İslam devleti olarak görmekteydiler. Avrupa devletleri de kendilerini bir Hıristiyan devleti olarak görüyorlardı. Ortadoğu’ya gelen Frenkler bir milletin değil Haç’ın yani Hıristiyanlığın temsilcileri olarak gelmişlerdi. Haç adına kanları ve canlarını vermişlerdir. Müslümanlarda bir millet için değil İslamiyet namına vatanlarını müdafaa ederek varlarını yoklarını bu uğurda feda etmişlerdir. Nureddin ve Selâhaddin işte bu ruhun temsilcileriydi. Hayatlarını bu uğurda harcadılar onlara göre her etnik grup İslam davasına yaptığı hizmete göre değer taşırdı. Nureddin “Oğuzlar İslam’ın kahramanlarıdır. Onların okları olmasa Frenklerin mızrakları karşısında kim durabilir?’’derken bunu ifade etmiştir. Selâhaddin devrinde daima birleştirici olmuş, ayrılıkçılara şiddetle karşı çıkmıştır. Melez bir kana sahip olmasına rağmen kendisi bir Türk sultanı ve devleti de bir Türk devletiydi. Nuredin ile Selâhaddin’in tarihi rollerini birbirinden ayırmak mümkün değildir. Bu iki hükümdar tarihte oynadıkları rol bakımından birbirini tamamlarlar. Nureddin olmasa Selâhaddin gelmezdi, Selâhaddin olmazsa Nureddin ‘in eseri kendi ölümüyle sona ererdi. Bu nedenle Sultan Selâhaddin’in Müslüman coğrafyasında, Haçlılara karşı kurduğu İslam Birliği’ni incelerken Nureddin’den bahsetmek şüphesiz ki elzemdir. Yukarıda izah etmeye çalıştığımız Eyyûbi devletinin menşei ve kısmi olarak da yapısı; Türkler, Araplar, Kürtler gibi üç ana Müslüman grup, çeşitli etnik gruplara ait Hıristiyan ve Yahudilerden oluşmaktaydı.

Selâhaddin-i Eyyûbi’nin Kişiliği
Gerek doğuda, gerekse batıda hakkında en fazla kitap yazılan kişilerin başında Selâhaddin Eyyûbî (el-Melik en-Nâsır es-Sultân Selâhaddin Yûsuf b. Eyyûb, 1138–1193) gelir. III. Haçlı seferi esnasındaki mücadelesi ve gösterdiği sağlam irade, Haçlı seferleri tarihinde, onun İslam dünyasının kahramanlık sembolü haline gelmesini sağladı. Büyük bir kumandan, devlet adamı, imarcı, kültürel ve insani değerlerin koruyucusu olarak tarih kitaplarına geçmiştir. Gerektiğinde düşmanlarının dahi yardımına koşmaktan çekinmezdi. İngiltere Kralı Arslan Yürekli Rişar ile olan
ilişkileri bunun canlı birer örneğidir. Avrupalılar gerçek bir İslam kahramanı görmüşler ve onun mertliğine, iyilikseverliğine karşı hayranlıklarını gizleyememişlerdir. Yazarların ve şairlerin eserlerinde kendisinden övgü ile bahsedilmiş, doğulu her yazar onu kendi milletine mal etmeye çalışmıştır. Namık Kemal, Evrâk-ı Perîşân adlı İslam kahramanlarından bahseden eserinin ilk bölümünü ona ayırmış, Mehmet Akif, Çanakkale şehitleri için yazdığı destanda ondan, “Şarkın en sevgili Sultanı Selâhaddin” ifadesi ile bahsederek, onun İslam dünyasının en çok sevdiği hükümdar olduğunu vurgulamıştır. Bayraklarındaki kartal armasının gösterdiği ve zamanındaki tarihçilerin ifade ettikleri gibi, devletleri bir Türk devleti idi. Bununla beraber Nureddin ve Selâhaddin, Türk sultanları olarak, mücadelelerini İslam namına yürütmüşlerdir. Selâhaddin’in iyi bir devlet adamı, cesur bir kumandan, iyi bir savaşçı, tecrübeli bir yönetici ve aynı zamanda iyi bir ilim adamı idi. Fakat olaylar ve o günün gündemi onu sadece savaş alanlarında tutmuş ve Hıttîn savaşının kumandanı olarak ismi ebediyen silinmeyecek şekilde dünya tarihinin büyük şahsiyetleri arasında mümtaz bir makama sahip olmak üzere tarihteki yerini almıştı. Zamanında yaşayan âlimler ondan düşük ve kaba bir söz duymadıklarını, iyi sözler söylediğini ağzının temiz olduğunu, asla sövmediğini, ahdine daime vefa gösterdiğini söylerler. Verdiği sözü tutan, insani duyguları kuvvetli bir kişi idi. Hata yapanları, kendisine kaba davrananları, suçluları affetmesini severdi. Harran’daki ağır hastalığı sırasında etrafındakilere karşı nazik davranışları İmameddin tarafından ehemmiyetle belirtilir. Selâhaddin’in yetiştiği dönem gençlik yıllarının oldukça kısa yaşandığı bir dönemdir. Gençler büyüklerin yetiştirildiği gibi yetiştirilmektedir. Bu geleneksel yaklaşımın İslam toplumu üzerindeki etkisi ne kadar vurgulansa azdır. Eğitimin merkezinde Kur’an’ın yer almasından dolayı İslam, mezhep ayrılıklarına rağmen büyük bir kaynaştırıcı güçtür. Genç Selâhaddin’i çağdaşlarına bağlayanın Kur’an ve “din ilimleri” eğitimi olduğu çok açıktır.
Hıttîn sonrası Renan de Chatillon’u anlaşmaları ve yeminleri sık sık bozduğu için öldürmüştür. Onu öldürdüğü sırada hükümdarların hükümdarları öldürmesi adet değildi. Nureddin ailesine karşı herhangi bir sert tutumu yoktur. Nureddin’i daima rahmetle yâd etmiştir. Kudüs ve sahil Bölgesi’nin fethi sırasında Frenklere karşı merhametli ve iyiliksever davranışları Avrupalı tarihçiler tarafından büyük bir takdirle bahsedilir. Selâhaddin, sadece Templier ve Hospitaler şövalyelerine karşı haşin davranmıştır. Bir de Richard’ın Akka‘da aman ile teslim olan Müslümanları kılıçtan geçirmesinden sonra, bir müddet düşmandan alınan esirleri öldürtmüştür. İbn Cübeyr’in kaydettiğine göre “Af konusunda hata etmek, haklı olarak cezalandırmaktan daha çok hoşuma gidiyor” derdi.90 Selâhaddin’in cesareti ondan sonraki nesiller için tam bir örnek olmuştu. Selâhaddin’in dillere destan olan cesaretini dostlardan önce düşmanlar itiraf ederler. O diğer hükümdarlar gibi ve sultanlar gibi tahtında kurulup sağa sola emir yağdırmaktan başka bir şey bilmeyen devlet adamlarından değildi. O savaş için emir verip de askeri cepheye sürerek saraylarında lüks içinde yaşayan sultanlardan da değildi. Savaş kazanılırsa şeref onlara ait, kaybedilirse suç kumandanların üzerine yıkılırdı. O savaşa askeri ile birlikte katılır, savaşta ilk saflarda yer alır ve düşmana önce O kılıç sallardı. En zor ve tehlikeli anlarda bile askerini terk ettiği görülmemiştir. Çok az askerle şehirden şehire koşar ve ülkesini Haçlılara karşı korurdu. Akka muhasarası sırasında Haçlılara gelen yardımın haddi hesabı olmamasına rağmen o asla savaş meydanından bir an bile ayrılmamış ve takviyeleri hiç de önemsemeden savaşmaya devam etmişti.
İşte bu büyük kahramanın Allah yolunda bu kadar dehşet bir azimle savaşması onun İslam’a olan bağlılığı ve ahrete olan büyük inancını göstermektedir. Selâhaddin Eyyûbî’nin danışmanlarından Usame ibn Munkız ondan bahsederken” İman ilkelerinin birleştiricisi, ehl-i salibi kahreden, adalet ve rahmet bayrağını yücelten, Emirü’l-Mü’minin sultasını ihya eden” ifadelerini kullanır. Bu maneviyatının yüksekliği, kuşkuyu yenmiş olması, dünyaya aldırış etmemesi düşmanına karşı onu başarılı kılmıştır. O hasta olduğu halde ordularının başından asla ayrılmamış ve onları savaş meydanında yalnız bırakmamıştı. İşte bu azim ona Kudüs yolunu açtı ve onu Hz. Ömer’den sonra bu mübarek beldenin ikinci fatihi mevkiine çıkardı. Salahaddin’in yanından hiç ayrılmayan Kadı İbn Şeddad der ki: ‘’Onun zihninde ve gönlünde cihaddan başka bir şey yoktu. Hep cihad ve Haçlılara karşı mücadeleden söz ederdi. Savaş aletlerinden başka hiçbir dünya malından söz etmez ve ilgi duymazdı. Bu cihad ve Kudüs aşkı onu dünyaya sırt çeviren zahit biri haline getirmişti. O çoluk çocuğunu ve asıl içinde büyüdüğü ülkesini terk edip küçük bir çadırdan başka ne eve, ne saraya ne bir köşke sahipti. Selâhaddin, devletin çok büyük malı ve mülkü karşısında yolundan asla geri kalmadı. Üç ayrı hükümdarlığın mirasına sahip olup bu mirası tek bir devlet hâkimiyetinde topladığı halde asla böyle bir zenginliğe iltifat etmedi. Selâhaddin, öldüğünde ne bir saray ne bir köşk nede bir hazine bıraktı. Hayatı boyunca ona zekât farz olmadı. Hemen hemen sarayda hiç oturmamış, savaştan savaşa koştuğu için otağından başka malı olmamıştı. İşte bundan dolayı İslam tarihinde “Sarayı olmayan tek sultan” olarak anılır. Selâhaddin kendisine başvuran bir ihtiyaç sahibini geri çevirmezdi. Kudüs’ün fethi sırasında etrafına toplanmış birçok insana dağıtacak bir parası mevcut değildi. Kendisine ganimetlerden veya başka yerlerden bir mal ve hisse gelecek olursa daha onu almadan fakirlere ve hak sahiplerine verirdi. Bindiği at dahil hibe edilmek üzere söz verilmiş olurdu. Üçüncü Haçlı seferi sırasında on iki bin ata sahip olduğu halde, cömertliğinden bir iki ay sonra binecek atı kalmamıştı. Böyle davranmasının nedeni, kendisini İslam ordusunun içinde savaşan bir asker olarak gördüğünden dolayı idi. O , asla kendisini bir Sultan olarak görmemiş, saraylarında debdebe içinde yaşayan kimselerle kendisini kıyaslamamış, amaçları ve cihad uğruna mücadele etmiştir. Devrin şartları ve savaş usulleri düşünüldüğünde Selâhaddin‘in bu inançlı kişiliği ve bol cömertliği onun ordu içindeki yerini artırıyordu. Askerin, komutanlarının sevgisini kazanmasına vesile oluyordu. Böylece ordusunun savaş ve mukavemet
gücü artıyor, şahsiyeti etrafında insanları çevresine toplayabiliyordu. Tabi ki Sultan Selâhaddin bu cömertliğinin meyvelerini topladı. Selâhaddin Mısır’a hâkim olduğu zaman aile efradına ve çevresindeki insanlara karşı çok cömert davranmıştır. Bu cömert davranışlar kendisine olan sevgiyi arttırmıştır. Hatta Mısır’da kendisine olan ilgi Mısır Halifesinin halk nezdindeki itibarını azaltmıştır. Kudüs’ün fethinde İsmailoğulları merhametli davrandılar. Onlar Sion(Kudüs)’ü zapt edince Latinlere merhamet ve iyilikle davranmıştır. Kudüs‘ü geri aldıktan sonra Eyyûbi hükümdarı Selâhaddin şehir halkına karşı inanılmaz derecede merhametli davranmıştır. İsa’nın mezarını adi mezarlığa çevrilmesine müsaade etmemiştir.
Selâhaddin’in Dini ve İlmi Yaşamı
Selahadin İslam birliğini şekillendirirken şüphesiz ki onun dini yaşamı ve itikadı bizim için önem arz etmektedir. Selâhaddin, itikatta Eş’âri, amelde Şafiî mezhebine bağlı idi. Selâhaddin devrinde Şafii fıkhı en parlak devrini yaşamıştır. Selâhaddin’in etrafında ki bürokratlar ve başkadılar bu mezhebe mensuptular bu devirde yetişen meşhur Şafii fakihleri arasında Şahrazuriler, İbn Asakirler, İbn Ebi Asrunlar, ibn Dirbaslar ve İbn Yunuslar bulunmaktadır. Bu noktada şunu belirtmek gerekir ki Mısır’da Sünnîliğin galibiyetini sağlayan âlimlerin çoğu da bu mezhebe mensuptur .  Kendisinin devamlı okuduğu bir itikat kitabı vardı. Bunu elinden eksik etmediği gibi çocuklarına da ezberletirdi. Çocukları ezberden okur oda onları dinlerdi. Hayatının son üç gününü baygın geçirdiğinden namazlarını kılamamıştı . Bunun dışında ki zamanda asla namazını geçirmemiş ve vakit geldiği anda at sırtında yolda gidiyorken bile hemen iner ve namazını kılardı. Çocuklarına takva ve ibadeti aşılar, etrafında ki emir ve kumandanlarına bundan ayrılmamalarını söylerdi. Selâhaddin devrinde Mısır’da ehlisünnet müntesipleri için medreseler inşa edilmiş, bu medreselerin ihtiyaçlarını temin etmek maksadıyla da büyük vakıflar vakfedilmiştir. Esasında Fâtımî ler devrinde de büyük bir ilim ve irfan merkezi olan Mısır, Selâhaddin’in Mısır’da devletini kurmasından sonra ilmî sahada daha aktif bir hüvviyete bürünmüştür. Fâtımî ler döneminden Selâhaddin’e miras kalan en büyük servet ise Zengî n kütüphaneleri olmuştur. Fâtımî ler’in kütüphaneleri İbn Ebû Tayy’ın ifadesiyle tam bir dünya harikası idi. O dönemde İslam dünyasının hiçbir yerinde Kahire sarayındaki kadar çok kitap yoktu. Bu kütüphane, Selâhaddin-i Eyyûbi’nin idareyi ele geçirmesinden sonra satışa çıkarılmış ve haftanın iki günü yapılan satışlar tam on yıl devam etmiştir. Selâhaddin’in kazandığı şöhret sadece askerî zaferlerine bağlanmamalıdır. Her ne kadar diğer alanlardaki gelişmeler askerî zaferlerin gölgesinde kalmışsa da bu, devrin diğer alanlarda gelişme göstermediği anlamına gelmez. Sosyal ve iktisâdi hayattaki gelişmeler, imar faaliyetleri, açılan sosyal hizmet müesseseleri ve kurulan medreseler, sultanın haklı olarak “Salâhü’d-dünya ve’d-dîn” lakabıyla anılmasını sağlamıştır. Selâhaddin hayatının bütününü ya ilim tahsili ya Haçlılara karşı cihad yahut devlet işlerini organize ile geçirmişti. Sürekli cihad ile meşgul olmasına rağmen iyi bir ilmi seviyeye sahip olup Arapça, Farsça, Türkçe ve Kürtçe biliyordu. İyi bir tarih bilgisine sahipti. Zamanının güçlü âlimlerinden İslam hukuku okumuştu.
Tüm bunların yanında bu devirdeki medrese inşasına verilen önemin siyasi nedenlerini zikredenler de bulunmaktadır. Buna göre Selâhaddin dâhili otoritesini güçlendirmek ve Haçlılara karşı siyasi birliği sağlamak için medreselerin oynayacağı rolü iyi tesbit etmiştir. Kısaca, Selâhaddin Allah’ın bütün emirlerine tereddütsüz uyan, Kur’an ve Sünnete bağlı, peygamber’in metodunu izleyen, itikadı oldukça kuvvetli, ibadete düşkün her konuda Allah’a tevekkül eden muttaki bir lider, dindar bir devlet adamıydı. Selâhaddin’in mutasavvıflara hürmet göstermesi, Mısır, Şam ve Kudüs’te onlar için hânkahlar yaptırması devrin büyük sûfilerinin Selâhaddin’e yanaşmasını sağlamıştır. Böylece tasavvuf eğitiminin yapıldığı imkânlar ve mekânlar da hazırlanmıştır. Sultan, selefe uygun tarzdaki İslamî ilimleri benimsediği için felsefî ilimleri hoş karşılamamakla birlikte bu konuda müsamahakâr davranmış, hatta felsefeyle uğraşan ve birçok felsefî eser te’lif eden Abdüllatif el-Bağdâdî’yi (ö.629/1231) himâye etmiştir. Bu sırada Suhraverdî’nin (ö.587/1191) idam edilmesi bir istisna teşkil etmektedir. Bu idamın gerçekleştirilmesinde fakihlerin büyük ısrarı olduğu belirtilmektedir. Bununla beraber Selâhaddin devrinde felsefî ilimlerin büyük ilerleme kaydettiği görülür. Onun ilme ve âlimlere verdiği değer neticesinde bölgeye âlimler ve bilim adamları akın etmişlerdir. Selâhaddin devri medreseleri hâdis tedrisatı bakımından son derece zengin kaynaklara sahiptir. Bu devirde Hâdis ilmi altın çağlarından birini yaşamıştır. Hâdisciler gerek halk; gerekse idareciler nezdinde büyük ilgi görmüşlerdir. Hâdis dinîn ve cemiyet nizamının temel taşlarından birisi olduğu için rağbet gören bir ilimdi. Eyyûbi Devleti’nin kurucusu Sultan Selâhaddin de ilmi sahada selefi Nureddin’in yolundan gitmiş ve bu alanda büyük muvafakiyyette sahip olmuştur. Selâhaddin’in Arap atlarının soyları kadar Arapların şecereleri, biyografileri ve tarihleri hakkında da bilgi sahibi olduğu söylenir. Daha da önemlisi, Ebu Temmam’ın Hamase’sini ezberlemesiyle takdir kazanmıştır. Selâhaddin 1187 yılında Akka ve Kudüs’ü fethedince Akka’da ki Hospitalierler sarayının bir kısmı ile Kudüs‘de ki Kamame kilisesi yanındaki Patrikhaneyi Sufilere ribat olarak vakfetmiştir. Bilindiği üzere başta Salahaddin olmak üzere Eyyûbi hükümdarlarından birçoğu, ilimle meşgul olmuş, aralarında eser te’lif eden melikler çıkmıştır. Sultan’ın tarih ve edebiyat kültürü çok genişti. İbn Şeddad , “Başkalarından duymadığımız güzel şeyleri ondan öğrenirdik” der. Selâhaddin’den başka hanedandan Takiyüddin, Ferruşah ile bunların oğulları el-Melik, el-Mansur ise birçok değerli eseri vardır. Kadı’l-Fadıl, İmameddin ve İbn Şeddad’ın ilim sahasındaki şöhretleri, ilim adamlarına verdikleri değer gün gibi aşikârdır. İlme ve âlimlere verdiği değerle temayüz eden Sultan Selâhaddin’e bu konuda hanedanına mensup melikler, emirler ve âlimler de destek vermişlerdir. Özellikle Selâhaddin devrinin önemli devlet adamlarından olan Kadiyü’l-Fazıl ve İmameddin el-Katib, Selâhaddin’in ilmi hayatla ilgili aldığı kararlarda büyük yardımlarda bulunmuşlardır.

Selâhaddin-i Eyyûbi’nin Liderlik Özellikleri
Haçlılar karşısında İslam Birliğinin kurulması zorunluluğu en elzem konuların başında gelmekteydi. Haçlılar İslam coğrafyasında ki yürüttükleri siyasette Müslümanlar arasındaki küçük çıkar ve menfaat ilişkilerini kullanarak birlikte hareket etmelerine engel olmak en büyük amaçlarına ulaşmakta en çok başvurdukları bir yöntem idi. Şüphesiz kabul etmek gerekir ki, İslam dünyasında gerekli her türlü şartlar oluşsa dahi bir lider etrafında sonsuz maneviyat ve güven ile toplanabilmek en önemli meselelerden biriydi. İşte bu noktada İslam birliğini tesis eden herkesi etrafında sonsuz bir azim ve güvenle toplamayı başaran Selâhaddin-i Eyyûbi’nin kişiliğini ve farklı özelliklerini incelemek gerekmektedir. Sultan Selâhaddin‘in şahsiyetinin oluşmasında babası Eyüp ve amcası Şirkûh’un önemli tesirleri vardır. Selâhaddin’de bizzat kariyerine başlarken babası ve amcasıyla birlikte savaştığını ve “zaferlere katılarak kâfirlere karşı birlikleri kumanda ettiğini”yazmıştır. Eyüp ve Şirkûh’un da Nureddin Zengî ile olan idari ve teşkilat açısından olan ilişkilerinden daha önce bahsetmiştik. Babasından sükûnet, vakar, sağlam düşünme yeteneği ve siyasi basiret alan Sultan, amcasından da kahramanlık cesaret ve savaş taktikleri almıştır. Gençliğinin önemli bir bölümünü beraber geçirdiği Sultan Nureddin‘in tecrübelerinde Selâhaddin’in hayatında önemli etkiler bırakmıştır. Yüzyıla yakın bir zaman, Haçlı işgal ve hâkimiyetinde kalan Kudüs’ü bu zalim insanların zulmünden kurtaran Selâhaddin’in bu büyük fethi gerçekleştirmesinin en önemli sebeb ve itici gücü İslam’a olan bağlılığıdır. O, bir hükümdar ailesinden gelmemesine ve saltanatını babasından miras olarak almamasına rağmen, kendi şahsiyet ve dehasıyla kendisini etrafına kabul ettirmiş ve halkın sevgisi, askerin bağlılığı kendisini o makam ulaştırmıştı. Selâhaddin’in yakın çevresini etkilediği yüzeysel olarak gayet açıktı. Şikuh’un onu kendi oğullarının yerine yaver olarak seçmesinin muhtemelen onun yeteneklerinden kaynaklandığı, öte yandan 1165’de Nureddin’in onu Şam şıhneliği görevine atayarak ona daha fazla idari tecrübe kazandırdığını da belirtmeliyiz. Onu gerçekten yücelten, dürüstlük, sözüne güvenirlik ve düşmanına dahi gösterdiği mütevazı kişiliğinin yanında savaşlardaki cesur yüreğidir. Bu durumun örneklerini Haçlılarla mücadele ile geçirdiği ömrünün her safhasında görmek mümkündür. Bu durum düşmanlarının ağzından da dile getirilir. Şöyle ki; Richard Sultan’ın elçileri ile yaptığı bir görüşmede “Vallahi bu sultan büyük adam. Yeryüzünde ondan daha büyük kişi yok. ”diyerek onun büyüklüğünü ve hâkimiyetine olan hayranlığını dile getirmekten kendini alamıyordu.
Yine Kudüs muhasarası sırasında Frenklerin büyük patriği yanında mallarla dışarı çıktı. Selâhaddin’e patriğin mallarına el konulursa bunun Müslümanların yararına olacağı söylenince Selâhaddin: “Ben ahdi bozup hainlik etmem “ dedi ve on dinar hariç hiçbir şey almadı, hepsini yanlarındaki muhafızlarla Sur şehrine gönderdi.  Kudüs’ün alınması sırasında Selâhaddin’in gösterdiği büyük affedicilik ve merhamet kabul edilen bir gerçektir. Kudüs’ün fethinden doğan şeref ona İslam dünyasında yeterince saygı duyulması için yetercektir. Selâhaddin yufka yürekli denecek kadar merhametli bir duyguya sahipti. Güçlüye karşı zayıfı korumak onun en bilinen ve kabul gören özelliklerinden biriydi. Haftanın iki gününde, âlimlerin, fakihlerin ve kadıların hazır bulunduğu bir adalet divanı oluşturur, insanların haklarını korur, adaleti insanlar arasında yerleştirmeye çalışırdı . Kendisine bir şikâyette bulunan hiçbir Allah kulunu geri çevirmemiş, onu dinlemezlik etmemişti. 4 Şaban (9 Ekim 1187)tarihinde Müslümanlar Mescid-i Aksa’da Cuma namazı kıldılar. Selâhaddin Cuma namazı kıldıktan sonra Mescid-i Aksa’nın tamir edilmesini, sağlam ve mükemmel bir suretle yapılmasını ve nakışlarına özen gösterilmesi için bütün imkânların seferber edilmesini emretti; bunun üzerine benzersiz güzellikte mermerler, Kostantiniyye yapımı, altın yaldızlı, siyah taşlar ve ihtiyaç duyulan diğer şeyleri getirdiler. Netice olarak; Selâhaddin üstün kişilik ve liderlik vasıfları ve bu hayır işleri ile halkın gönlünü kazanmış, bu durum İslam coğrafyasında halk nezdinde onu yüceltmiş ve İslam halklarının liderliğini eline almıştır. O yaptığı işlerde halkın ve ordusunun çıkarlarını sevinçlerini ön planda tutar yaptığı imar faaliyetleri ile gönül kazanırdı. Selâhaddin gibi herkesin liderliğinde mutabık kalmış karizmatik kişilik, Müslümanların onun etrafında toplanmasına neden oluyor, bunun sonuncunda da manevi ve fiili anlamda İslam birliği’nin temelleri kendiliğinden ilerlemeler kaydediyordu.
Kaynak
İbrahim Halil Ulaş , Selahaddin Eyyubi Ve İslam Birliği Politikası
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Halil İbrahim Ulaş’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com