Cumhuriyet'in İlk Yıllarında Türk Sineması

Anadolu hareketi başarıya ulaşıp 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi faaliyete girmiş, henüz Cumhuriyet ilan edilmese de, verilen ağır savaşa rağmen modernleşme dürtüsü hayatın her alanında doruk noktasına ulaşmış, yeni Türkiye hayatına yeni bir heyecanla başlamıştır. Bu dönemde sinemanın denetimi ve sansürü artık valiliklerce yapılmaktadır. Zira Cumhuriyetin ilanından henüz birkaç ay önce Erzurum’da gösterilen “Yusuf Aleyhisselam Kıssası” filmi bölge ileri gelenlerinde endişe yaratmış, film gösteriminin engellenmesi adına hükümetle yazışmalar yapılmıştır. Bu durum hükümeti, yurt dışından gelen yayınların denetlemesi kararına itecektir.
Yoğun gündemi arasında TBMM’nin 9 Temmuz 1921 tarihli oturumunda, Karesi Mebusu Vehbi Bey, bir sinema makinesi temin edilerek savaş ve işgal döneminde Anadolu’da Türklere uygulanan mezalimin sinemaya aktarılması ve dünya kamuoyuna sunulması gerekliliğini belirtmiştir. Aynı zamanda bu filmler gelecek nesillere de miras olarak bırakılacaktır. Saruhan Mebusu Mustafa Reşit Bey de konu hakkında görüşlerini “Binaenaleyh yapılacak işler nedir ve ne yapmak lazım gelir? Efendiler! Arkamızda koca bir Türkistan kıtası ve üç yüz milyondan fazla Müslüman âlemi vardır. Onlara hitap edelim, bizi kesiyorlar ve öldürüyorlar kalkınız, ayaklanınız, işte fotoğraflar, sinemalar, vesaik diyelim. Bunu yaptığımız gün efendiler üç yüz milyon Müslüman ayağa kalkacaktır”şeklinde dile getirmiştir. Belli ki Malul Gaziler Cemiyeti’nden geri alınan kameralarla, 1922 yılında çekilen “İzmir Zaferi” filmi bu düşüncenin belirginleşmesidir. Zira dünyada daha çok II. Dünya Savaşı yıllarında etkin olan propaganda sineması, henüz 1921’de TBMM’de konuşulmuş, tartışılmıştır. Mecliste bu tartışmalar olurken İstanbul, İzmir ve bazı Anadolu sinemalarında İtilaf Devletleri askeri geçitlerini gösteren propaganda filmleri yayınlanmıştır. Diğer yandan 7 Şubat 1923’te İzmir İktisat Kongresi’nde bir sansür kurulu kurulmuş ve ahlâka aykırı filmlere sansür uygulanması konusunda bir karar alınmıştır. Nihayet TBMM bu meseleyi 21 Mayıs 1923’te gündemine alarak, sinemaların milli bir şekle sokulmasını, olumlu amaçlara hitap etmelerini, İtilaf Devletleri propaganda filmlerinin yayınlarının men edilmesini talep etmiştir. 29 Mayıs 1923’te bu uyarının tekrar yapıldığını görmekteyiz.
20 Nisan 1923’te Kâzım Karabekir’in TBMM Riyasetine gönderdiği tezkerede, memleketin muhtelif bölgelerinde sinema salonları açılması, genel ahlâki durumu zedeleyici sinema gösterimlerinin önüne geçilmesi, açılacak sinemaların Hilal-i Ahmer tarafından kurulması, kâr elde etmeye başladıklarında mahalli yönetimlere devredilmeleri gerektiği, bu salonlarda sinemacı yetiştirmek amacıyla gençlere yönelik kursların düzenlenmesi ve bu mekanların “İbret Yeri” olarak isimlendirilmesi yönünde bir teklif sunmuştur. Maarif Encümeni Müdüriyeti bu öneriden yola çıkarak 23 Haziran 1923’te sinema konusunu görüşmüş, sinemalarda ilim ve fen konusunu yaygınlaştırma gerekliliğinin altı çizilmiş, ahlâk bozucu filmler konusunda önlem alınması kararlaştırılmıştır. Bu kararla, İstanbul ve İzmir sinemalarındaki gösterimler maarif memurlarınca kontrol edilecek, genel ahlâkı bozucu filmlerin gösterimi engellenecektir.
Görülmektedir ki Cumhuriyetin öncü kadroları sinema konusuna hassasiyetle eğilmekteydiler. Ayrıca yine bu kadrolar Milli Mücadele’nin devam ettiği günlerde 30 Mart 1921 tarihli 6/344 numaralı kararla, Ankara’da kahvehane ve tiyatrolarda her türlü eğlenceyi yasaklarken, sinemayı karar kapsamı dışında tutmuşlardır. Uygulama tiyatroculardan şiddetli tepki alsa da, karar değiştirilmemiştir. 1 Kasım 1928 tarihli harf inkılabı, sonrasında kitap, dergi ve gazetelerin yeni harflere geçmelerine dair maddi destek sağlayan Cumhuriyet yönetimi, eski yazılı filmlerin yenileriyle değiştirilmeleri yönündeki ağır masrafları üstlenmemiş, bu film ithal eden ve üreten yapımcılar için büyük bir kaybın yaşanmasına neden olmuştur. Cemil Filmer, elindeki tüm filmleri yakmak zorunda kaldığını yazmaktadır. 1923-1932 yılları arasında gösterime girecek filmler önce polis tarafından izlenmektedir, istenmeyen yerler kesilerek filmden çıkartılmaktadır. Sansür gösterim öncesi perdede izlenerek yapılmaktadır. 9 Haziran 1932’de merkezi bir sansür kurulu oluşturulmuş ve bu görev kurula devredilmiştir. Sinemamızda senaryo sansürünün başlangıcıysa 26 Aralık 1933’tür. İstanbul’da kurulan sansür kuruluna İçişleri ve Milli Savunma Bakanlığı, Genelkurmay Başkanlığı’nın birer temsilcisi bulunmaktadır. Ayrıca, sansür incelemesi sırasında İl Polis Müdürü ve Emniyet Müfettişi de hazır bulunmaktadır. Bu komisyonun kararları, Ankara’da toplanan başka bir komisyona gönderilmektedir. Üç üyeli kurula aynı kurumların temsilcileri katılmaktadır. Ankara komisyonu İstanbul’dan gelen kararı değiştirebilme yetkisine sahiptir. Ankara komisyonu kararı ise kesindir. Sansür uygulanan filmlerin gösterimi İstanbul ve Ankara Polis Müdürlükleri tarafından verilen bir belge ile mümkün olmaktadır.
1938’de Muhsin Ertuğrul’un “Aynaroz Kadısı” ilk sansüre uğrayan filmlerden biri olurken 1939 tarihli “Bir Kavuk Devrildi” filmi “açık-saçık” ve “milli değerlere aykırı” bulunduğundan yeni bir yönetmelik çıkarılmıştır. 19 Temmuz 1939 tarihli ve 2/11551 sayılı “Filmlerin ve Film Senaryolarının Kontrolüne Dair Nizamname” ile sansür kuruluna Emniyet Genel Müdürlüğü, Basın Yayın ve Turizm Bakanlığı ile Milli Eğitim Bakanlığı yetkilileri eklenmiştir. Bu dönemde yayınlanan Sansür Tüzüğü, 1948 ve 1957’de revize edilmiştir. Bu şekilde kapsamı ve yetkisi daha da genişleyen sansür kurulu bu yapısını 1977 yılına dek korumuştur.

Türk Sinemasında İlk Özel Girişimler
Türkiye’de ilk özel yapım şirketi 1922’de Kemal ve Şakir Seden kardeşler tarafından “Kemal Film” adıyla İstanbul’da kuruldu. Metin Erksan, Kemal Film isminin kurucu Kemal Seden’le ilgili olmadığını, Hilafet ve Saltanat yanlısı kesimlere karşı, Kemalizmi yansıttığını yazmaktadır. Kemal Film’in ilk yapımı olan “Zafer Yollarında”, Anadolu harekâtının uygulanması ve başarısını göstermektedir. Seden Kardeşlerin kurduğu Kemal Film sayesinde Muhsin Ertuğrul’da ilk defa Türkiye’de film çekme şansını yakalamıştır. “İstanbul’da Bir Facia-ı Aşk” konusunu işgal yıllarında İstanbul’da gerçekleşen bir cinayetten almıştır. Film olağan üstü bir başarı göstermiş, gişe rekorları kırmıştır. Hemen ardından Muhsin Ertuğrul’un isteğiyle Feshane Mensucat Fabrikası kiralanarak stüdyoya dönüştürülmüştür. Filme dair etkili bir övgü Sedat Simavi tarafından yazılmış, bu yolla uzun yıllar Temaşa Dergisinde Muhsin Ertuğrul tarafından ağır dille eleştirilen Simavi, büyük bir centilmenlik örneği göstermiştir. Sinemamızda ilk hayat kadını tiplemesini ve Cumhuriyet modernizmiyle şekillenen İstanbul’dan görüntüleri içeren bu film, 20 Temmuz 1959 Kasımpaşa Belediye Film Deposu yangınında kül olmuş ve günümüze ulaşamamıştır. Kemal Film’in yapımcılığında, Muhsin Ertuğrul tarafından 1922’de yönetilen “Nur Baba” isimli filmin çekimleri ve yayınlanması da büyük olaylara gebedir. Yakup Kadri Karaosmanoğlu tarafından yazılan, müridi olan kadınlardan faydalanan, ahlâksız bir Bektaşi şeyhinin anlatıldığı hikâye, çekilmeye başladığında, öfkeli bir kalabalık tarafından stüdyolar basılarak, dekorlar yerle bir edilmiştir. Bu olay üzerine başrol Vahram Papazyan filmden ayrılmış, rolü Muhsin Ertuğrul devam ettirmiştir. Film, ancak Cumhuriyetin ilanından sonra “Boğaziçi Esrarı” adıyla gösterilebilmiştir.
Kemal Film’in üçüncü ve en çok ses getiren filmlerinden biri 1923’te çekilen “Ateşten Gömlek” filmidir. Halide Edip’in 1922’de tefrika olarak yayınladığı eserinden uyarlanan “Ateşten Gömlek”, Türk kadınının sinemaya girişini de simgeler. Muhsin Ertuğrul filmi için:
“Bağımsızlık savaşının bir kesitini veren bu ulusal filmde, kadın rollerini de Türk kadınlarına oynatarak, bunu ileride sahneye yönelebilmeleri için kaçınılmaz bir fırsat biçiminde değerlendirmek istedim. Ateşten Gömlek’teki hemşire rolünü Bedia Muvahhit Hanım’a önerdim. O günlerin kısıtlı düşünce ortamına sığmayan bir cesaretle öneri uygun karşılandı. Romandaki köylü kızı Kezban rolü için gazetelerde duyuru yaptık. Bir tek başvuran oldu. Münire Eyüb adında bir öğretmen okulu mezunu… Halide Edip kadın rollerinin Türk kızlarınca oynanmasına pek sevindi. Başrolü de benim oynamamı istedi.”
Ateşten Gömlek, ticari başarısı, değindiği konu, yönetmenlik ve oyunculuk başarısı Türk sineması için yeni bir dönemin de kapılarını açan milli bir film olarak tarihteki yerini almıştır. Kemal Film bu başarının ardından 1923’te “Leblebici Horhor Ağa” 1924’te “Kızkulesi’nde Bir Facia” ve son yapımı olan “Sözde Kızlar” filmlerini çekmiştir. Bu filmler içerisinde sadece Sözde Kızlar başarıyı yakaladıysa da, Kemal Film hiçbir zaman “Ateşten Gömlek” filminin başarısına erişememiştir. Cumhuriyet’in ilk yılları içerisinde Kemal Film, Feshane stüdyolarını boşaltmak zorunda kalacaktır. Stüdyoda çalışmakta olan bir aktriste sarkıntılık eden Feshane müdürü, karşılık olarak sert müdahale görünce Kemal Film’in 24 saat içerisinde stüdyoları boşaltmasını istemiştir. Kemal Seden ve Muhsin Ertuğrul’un arası bu dönemde açıktır. Stüdyo hızla boşaltılmış, dekorlar Ferah Tiyatrosu’na götürülürken makinalar satılmıştır. Böylece Kemal film bir gün içerisinde kapanmıştır. Seden kardeşler bu olay sonrasında sinemaya küsüp, 1951’e dek özel bir şirket kurmamışlardır. Tarih arşivi sizlere Türk Sinema Tarihi’ni aktarıyor…
Durum karşısında sessiz kalan siyasal yetkenin duyarsızlığı, ayrıca tartışılması gereken bir konu gibi görünmektedir. Zira 1928’de kurulan İpek Film’e dek yeni bir film yapımcısı çıkamamış, Türk sineması dört yıl boyunca film üretmemiştir. Sinema işletmecisi, İpekçi Kardeşler tarafından kurulan “İpek Film”, Muhsin Ertuğrul’la iş birliği içerisinde “Ankara Postası” filmini çekmiştir. Uzun yıllar yerli film izleyemeyen seyirci, sinemalar önünde kuyruklar oluşturmuş ve 1929’da gösterime giren “Ankara Postası” büyük başarı kazanmıştır. Kurtuluş Savaşı dönemini anlatan film, Reşat Nuri Güntekin eserinden sinemaya uyarlanmıştır. Muhsin Ertuğrul, kendi yazdığı makalesinde, adeta Türk sineması için kurtuluş mücadelesi verdiğini gösteriyor; “Fakir varlığımızla yokluğa ilan-ı harp ettik, mücadele açtık. Artist yoktu, yaptık. Kadın yoktu, bulduk. Laboratuvar yoktu, kurduk. Makine yoktu, aldık. Senaryo yoktu, yazdık. Ama fena artist, ama çirkin kadın, ama iptidai laboratuvar, ama ucuz makine, ama fakir senaryo. Böylece filme başladık… Bu kadar mahrumiyetle mücadelemiz için gösterdiğimiz azim Allah’ı kızdırdı galiba ki, İstanbul’da senelerdir göremediğimiz büyük kışı, aylar süren güneşsiz günleri yaptı… Yoklukla, tabiatla mücadeleden nihayet galip çıktık, film bitti… Ve halk, Ankara Postası’na Türkiye’mizde şimdiye kadar hiçbir ecnebi filmde göstermediği rağbeti gösterdi ve işte ben böylelikle manevi mükâfatımı aldım.”
Yönetmen Muhsin Ertuğrul, Kemal Film’in kapanışı ve İpek Film’in açılışı arasındaki dönemde Rusya’ya gidip 1925’te “Tamilla” ve 1926’da “Spartaküs” filmlerini çekti. 1926’da Rusya’da “Beş Dakika” isimli bir filmden daha söz edilmekteyse de, filme Rus kayıtlarında rastlanmamıştır. Muhsin Ertuğrul’un Rus sineması deneyimi, sonradan kendini 1934’te çekeceği, “Aysel Bataklı Damın Kızı” filminde gösterecektir. İpek Film, “Ankara Postası” sonrasında, 1929’da “Kaçakçılar” ve 1931’de “İstanbul Sokaklarında” filmlerini çekiştir. Mısır, Türkiye, Yunanistan ortak yapımı olan ve Muhsin Ertuğrul yönetmenliğinde çekilen “İstanbul Sokaklarında”, Türkiye’nin ilk sesli filmidir. Aynı zamanda Avrupa’da çekilen ilk film olma özelliğine sahip “İstanbul Sokaklarında” Atina’da gösterilmiş ve ilk haftasında altı bin kişi tarafından izlenmiştir. Uluslararası ortak yapıma imza atacak kadar büyüyen ve artık “seslenen” Türk sinemasında, İpek Film tarafından, 1932’de Mustafa Kemal’in Milli Mücadele döneminin sinemaya aktarılmasıyla, hem bizzat devlet liderinin kendisini kamera karşısına geçmiş,57 hem de pratikte siyasal yetkenin sinemayla kucaklaşması ve yakınlaşması sağlanmıştır. Senaryosu Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu tarafından yazıldıktan sonra Ankara’ya ulaştırılan film, bizzat Atatürk tarafından tetkik edilmiştir. Nizamettin Nazif, senaryosunu beğendirmekle kalmamış, Atatürk’ü, İsmet İnönü’yü ve Kazım Özalp’i filmde oynamaya ikna etmiştir. Muhsin Ertuğrul tarafından yönetilen ve gösterildiğinde büyük ses getiren “Bir Millet Uyanıyor”, sonraki yıllarda tiyatroya da uyarlanarak, Anadolu şehirlerinde oynanmıştır. Eleştirmenlerce acele yazılmış senaryosunda tutarsızlık bulunduğu söylense de “Bir Millet Uyanıyor” yeni çekim tekniklerinin kullanılması ve tiyatrocular dışında oyuncuların yoğun kullanılması yönünden, yenilikçi bir filmdir. Resmen bir devlet teşviki olmamakla birlikte, bürokratik denetim mekanizmalarıyla sinema denetim altında tutulmaktaydı. 3 Şubat 1932 yılında çıkartılan bir kanunla sinemalarda öğretici ve teknik filmlerin gösterimi mecburi hale getirilmiştir. Kanuna uymayanlara para cezası verilmesi öngörülmüştür.

Sinemanın Propaganda Aracı Olarak Kullanımı Girişimleri
Türkiye’de sinemanın propaganda etkisinden faydalanma fikrinin öncüsü 1915 yılında Ordu Merkez Sinema Dairesi’ni kuran Enver Paşa olsa da, Cumhuriyet kadroları için de kültür ve eğitim politikaları kapsamında sinemadan yararlanma fikri tartışılmış, kayda değer bir yol alınmış ama şartlar gereği bu etki hayata geçirilememiştir. Kazım Karabekir’in Nisan 1923’te Meclis gündemine getirdiği, sinema ve tiyatro etkinlikleriyle, gençlerin sinemaya teşvik edilmesinin sağlanacağı “İbret Yerleri” kurulması fikri, üç maddelik bir teklif olarak ele alındı. Mimari tarzları aynı olarak memleket bazında ve Ankara inisiyatifinde kurulacak İbret Yerlerinin bir bakıma yapişlet- devret modeline benzer şekilde Sosyal Yardım ve Kızılay kurumları tarafından kurularak işletilmesi formülü hayata geçirilirse, buralarda genç sinemacılar yetiştirilecek, halk ve öğrenciler buralarda gerçekleşen film, tiyatro gösterileri ve konferanslarla “ibret” alacaklardı. Yazın köylere taşınacak etkinliklerden fakir köylüler ve öğrenciler ücretsiz olarak yararlanacaktı. Maarif Vekâleti tarafından idare edilecek İbret Yeleri kapsamında Ankara’da büyük bir film kütüphanesi kurulacaktı. Bu son derece işlevsel ve mantıklı görülen proje için Mustafa Kemal, harekete geçilmesi direktifi vermiş, onaylayarak Meclis’e göndermiştir. Maarif Vekâleti tarafından da gerekli görülen proje, Encümen’e gönderiliyor, Encümen Türk Ocakları ve Kızılay’a konu hakkında sorumluluk verilmesini ve ekonomik şartlar için Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’ndan (Sıhhiye ve Mukavenet-i İçtimaiye Vekâlet’inden) görüş alınması gerektiğini bildirmiştir. Sıhhiye Vekili Dr. Rıza Nur, projeyi takdir etmekle birlikte ekonomik yetersizlik nedeniyle hayata geçirilemez olduğunu belirtmektedir. Maalesef proje genç Türkiye Cumhuriyeti açısından büyük bir fırsat olarak görülse de, hayata geçirilememiş, daha sonraki dönemlerde de tekrar değerlendirilmemiştir.
1933’te Halkevlerinin ve Halkodalarının alacağı sinema aygıtlarının vergi ve resimden muaf tutulmasına dair kararla, Demokrat Parti iktidarında kapatıldıkları 1950 yılına dek 474 Halkevi ve 4036 Halkodasında sinema salonunda elektrik ya da gazla çalışan sinema gösterim cihazı temin edilmiştir. Okuma yazma oranının düşük sayılabileceği bir dönemde, genç Cumhuriyet’in eğitim ve inkılâp çabaları gösterilen filmlerle halka ulaştırılmaya çalışılmıştır. Dünyanın hemen her yerinden sayısız filmin gösterildiği Halkevi ve Halkodalarından sonra bu alanda önemli bir gelişme de 1938’de tiyatro ve sinema biletlerinden alınan verginin düşürülmesi olmuştur. Böylece izleyici sayısında belirgin bir artış sağlanmıştır. Halkevleri çalışma talimnamesinde buralarda gösterilecek filmlerin CHP’den ya da Hükümetten gelmesi ve halkın “fikir ve zevkini yükseltecek” şartlara uygun olarak, piyasadan tedarik edilmesi ön görülmektedir. Yerli sinemanın halk nazarında talep görmesine rağmen, milli duyguları körükleyici filmler, Ankara Hükümeti tarafından yetersiz bulunuyor ve eleştiri konusu oluyordu. Zira Halkevleri ve Halkodalarında kurulmaya başlanan sinema sistemleri, inkılapların daha hızlı sonuç verebilmesi için faydalı birer propaganda aracı olabilirdi. Bu işi ustaca yapan iki ülke Almanya ile Rusya’dan faydalanmak gerekliliği doğmuştur.
1933-1934 yıllarında Sergey Yurtkeviç’in, Cumhuriyetin onuncu yıldönümü için çektiği “Türkiye’nin Kalbi Ankara” ve Ester Schaup’un 1934-1937 tarihli “Türk İnkılâbında Terakki Hamleleri” belgeselleri, Halkevi ve Halkodalarında resmi yıldönümü filmleri olarak uzun yıllar gösterildi. Her iki filmde de Reşat Nuri Güntekin ve Fikret Adil gibi sanatçılarla işbirliği yapılmıştır. “Türkiye’nin Kalbi Ankara” filmi, ilk ve son kez 1970 yılında televizyonda gösterildikten sonra, özel bir emirle yayından kaldırılmıştır. Yapımcılığını Ha-Ka Film’in üstlendiği “Türk İnkılâbında Terakki Hamleleri” isimli film ise kayıptır. Sovyetler Birliği’nde tek adam statüsündeki Stalin ve Lenin gibi liderler için filmler çekilmekteydi. 1933 yılında bu amaçla Türkiye’ye gelen N. Zahri,
“Öldürülmeyen Adam” isimli Atatürk ve Milli Mücadele’yi konu alan bir film yapma girişiminde bulundu. Kadrosu belirlenen ve resmi sözleşmesi imzalanan filmin çekimleri, henüz başlamadan, ihtilalci bir karakter taşıdığı gerekçesiyle Türkiye tarafından iptal edilmiştir.
Şubat 1935’te Sovyet Sinema Teşkilatı’nın yıl dönümünde Rusya’ya bir heyet gönderilmesi, propaganda sinemasını oldukça etkili kullanan Sovyetler Birliği ile sektörel anlamda iş birliğine verilen önemi de göstermektedir. Henüz 1926’da Sovyetler Birliği kültür teşkilatı VOKS’un gönderdiği filmler Türk elçiler tarafından ön izlemeden geçirilmiş bir kısmının izlenmesine müsaade edilmiştir. Daha çok komünizm ya da dinsizlik propagandası içeren filmlerin çok az bir kısmının onaylanarak geçirilme nedeni, muhafazakâr kesimlere karşı tutum ve batılılaşmaya yardımcı olma gayesini gütmektedir. Yabancı yönetmen ve yapımcılarla ilgili diğer bir temas 1939’da sağlandı. Fransız yapımcılar M. Bram ve Paul Nivoix’in Türkiye’de çekmek istedikleri “Türkiye İnkılabı ve Türk Kadını”, “Ebedi Şefimiz Atatürk’ün Hayatı” isimli propaganda filmleri Dışişleri Bakanlığı ve Başbakanlık tarafından değerlendirildi. Film çekimleri için Fransız yapımcılar tarafından talep edilen 1.300.000 Fransız Frangı yüksek bulundu. Yetkili kurumlarca takdir görmesine rağmen, II. Dünya Savaşı’nın başladığı yıllarda, dış siyasette izlenen denge politikası nedeniyle projelerden vaz geçildi. “Türkiye İnkılabı ve Türk Kadını” isimli film, hukuk fakültesini birincilikle bitirerek, Tunuslu sınıf arkadaşı ile evlenen Kemaliye’nin, Tunus’a gitmesi, oradaki kapalı ve muhafazakâr yaşamdan kaçıp, İstanbul’a dönmesi ve Atatürk’ün takdirini kazanarak hayatını düzene sokmasını anlatmaktadır. Kemaliye, kızından dolayı Tunus’taki yaşamını da düzene sokacak ve sonradan çalışmasına izin veren muhafazakâr kocasını da ikna ederek Sağlık Bakanlığı’nda çalışmaya başlayacaktır. İstihbarat Dairesi’nin filmle ilgili notunda, senaryoda öne çıkan propaganda unsurları; İstanbul ve Ankara’nın güzellikleri, Cumhuriyet Yıldönümü kutlamaları, Tunus’taki Müslüman kadının kapalı yaşamıyla Türkiye’deki serbest hayatının gösterilmesi, Atatürk devrimlerinin
Türkiye’ye getirdiği yenilikler olarak belirtilmiştir.

Filmin bütçesi masaya yatırıldığında, 1939 yılı Haziran ayında Ankara Borsası’nda gördüğü işlem değeriyle 1.300.000 Frangın, 43.615 Türk Lirasına eşit olduğu anlaşılmaktadır. Diğer yandan, o tarihlerde üretilen filmler Türk yapımcılar tarafından ortalama 20-25 bin liraya mal edilmektedir. Naci İpekçi’nin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile görüşmesinde sarf ettiği Hollywood tarzı film yapımı için 60-70 bin liraya ihtiyaç duyulması gerçeği, aslında ortaya çıkan rakamın abartılı olmadığını göstermektedir. Projeden uzak durulması, daha önce Sovyet sinemacılarla girişilen proje gibi, savaş şartlarında uygulanan denge politikası ve temkinlilik gibi görünmektedir. Bir yandan yerli yapımlara belirgin bir destek sağlamayan Meclis, diğer yandan yabancı yönetmenler ve yapımcıları tercih ederek, millileştirme politikasına aykırı davranıyor görünmektedir. Bu durum o dönem için, özelleştirme ya da devletleştirme politikaları tartışmalarında ve iktisadi kalkınma projelerinde, sinemanın üretim ayağının kısmen kaderine terk edildiğinin de göstergesidir. Sinemayı çok seven Mustafa Kemal Atatürk’ün de, bu yöndeki kişisel çabaları yeterli görünmemektedir.
Mustafa Kemal Atatürk ve Türk Sineması
Henüz 1930 yılında “Sinema öyle bir keşiftir ki, gün gelecek barutun, elektriğin ve kitapların keşfinden çok dünya medeniyetinin veçhesini değiştireceği görülecektir. Sinema, dünyanın en uzak uçlarında oturan insanların birbirlerini tanımalarını, sevmelerini temin edecektir. Sinema, insanlar arasındaki görüş, görünüş farklarını silecek, insanlık idealinin tahakkukuna en büyük yardımı yapacaktır. Sinemaya layık olduğu önemi vermeliyiz.” diyen Atatürk için sinema muasır medeniyet anlayışıyla bağdaşan bir silah ve iletişim aracıdır. Cumhuriyet’in ilanından sekiz ay önce 17 Şubat – 4 Mart 1923’te gerçekleşen İzmir İktisat Kongresi’nde “Ahlâka aykırı olanları yasaklamak koşuluyla ziraat, sanayi, coğrafya, iktisat ve sağlıkla ilgili sinema filmleri göstererek köylülere gereken yararlı bilgilerin verilmesi” kararı yer almaktadır. Bu karar okuma yazma seviyesi düşük halkın eğitiminde sinemasının önemli bir araç olarak görülmesinin yanı sıra, sinemacıları teşvik etmeye de yönelik bir tutum gibi görünmektedir. Atatürk İzmir’de kaldığı günlerde Cemil Filmer’i şehirde görüp kendisini Uşakizade Muammer Bey Köşkü’ne davet etmiştir. Cemil Filmer bu görüşmede kendi filmlerini Atatürk’e göstermek istediğini bildirir. Öneriyi memnuniyetle kabul eden Atatürk, köşke kurulan perdede, tüm yoğunluğuna rağmen filmleri izlemeye çalışır. Bu
dönemde “Şarlo” filmlerini büyük keyifle izleyen Atatürk, Filmer’in davetlisi olarak gittiği, İzmir’deki Ankara Sineması’nda yalnızca erkek izleyicileri görünce şaşırmış ve dışarıda bekleyen kalabalıktan kadınların da içeriye alınmasını emretmiştir. Böylece Türkiye’de ilk defa kadınlar ve erkekler birlikte film izlemiştir. İstanbul’da kaldığı zamanlarda ise Atatürk’ün Beyoğlu’nda bulunan Elhamra Sineması’na gittiği bilinmektedir. 3 Aralık 1930 tarihinde Elhamra Sineması’na giden Atatürk, kendisine özel düzenlenen seansta, “Atatürk Orman Çiftliği’ne ait görüntüler”, “Atatürk’ün Amerikalılara hitabı”, “Ankara’dan İstanbul’a son seyahatleri”, “Ankara’da Cumhuriyet Bayramı’nda yapılan muazzam geçit”, “Türk-Yunan dostluk anlaşmasını konu alan film”, “Garp cephesinde sükûnet var” ve “Serseri Kral” adlı sesli filmleri izlemiştir. Bu gösterimlerden birinde izlediği, 1931 yapımı Muhsin Ertuğrul’un “İstanbul Sokaklarında” filmini çok başarılı bulan Atatürk, film ekibini köşke davet ederek, ağırlar ve tebrik eder.
23 Ocak 1932’de Beyoğlu Opera Sineması’nda “Çanakkale” isimli filmi izleyen Atatürk, gösterim sonrası görüştüğü sinema işletmecileri Mehmet Rauf ve Cemal Ahmet Bey’e sinemanın neden boş olduğunu sormuş, cevaben yüksek vergilerden yakınan sinemacıların derdine çözüm bulmak için, dönemin Maliye Bakanı Fuat Ağralı ile görüşerek sinema gösterimlerinde vergi indirimine gidilmesini sağlamıştır. Bu döneme kadar sinemacılardan alınan %33’lük vergi, %10’a düşürülmüş, böylece halkın ilgisinin sürdürülmesi sağlanmıştır. Geçmiş yıllarda zarar gören sinemacılar bu tarihten sonra ciddi anlamda kazançlar elde etmiştir. Sinema salonu işletmecisi Cemil Filmer, zararla kapattığı üç yıldan sonra başlayan bu yeni dönemde bir han, iki ev ve büyük bir arsa satın aldığını belirtmektedir. Mustafa Kemal Atatürk’ün, 1930-1932 aralığında beş defa sinemaya gittiği ve ağırlıklı ABD yapımları başta olmak üzere,  yabancı filmler izlediği görülmektedir. 1932’de Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu tarafından yazılan Muhsin Ertuğrul’un “Bir Millet Uyanıyor” isimli filmin senaryosunu okuyarak, filmin içinde, siyah bir perde önünde poz vererek nutuk söylemiş olmayı isteyen olan Mustafa Kemal, ülke ve dünya sorunları üzerine bir konuşma yapmıştır. Bu nutuk, sonradan filme eklenmiştir.
1937 yılında Trakya Manevraları sırasında Atatürk, çok önemsediği “İstiklal” filmi için kurulan heyetin başındaki Nurettin Baransel’e filmin tamamlanıp tamamlanmadığını sorduğunda aldığı cevapla hiddetlenir. Zira Baransel Atatürk’e ait görüntülerin hareketsiz resimler olması nedeniyle filmi tamamlayamamıştır. Atatürk, Baransel’e “Ben Hayattayım, Milli Mücadele’ye ait bütün evrakım, kılıcım, çizmem, hali hazırda mevcut olduğuna göre çağırdığınız anda bana düşen vazife ve görevi yapmadım mı? Böyle bir teklif karşısında kalsam memnuniyetle kabul eder, artist gibi filmde rol alır, hatıraları canlandırırdım. Bu, milli vazifedir. Çünkü Türk gençliğine bu mücadelenin nasıl kazanılacağını canlı olarak ispat etmek hatıra bırakmak bu filmle mümkün olacaktır” demiştir. Atatürk bu konuşmaya rağmen bir süre sonra nükseden hastalığı nedeniyle bu arzusunu gerçekleştirememiştir. Atatürk’ün vefatının ardından başlayan süreçte, sinemanın altın devri sönmeye başlamış, daha önce %10’a indirilen sinema vergileri %70’lere kadar çıkartılmıştır.
Yüklenen ek vergilerin yanı sıra uzun süre sinema biletlerine zam yapılamamış olması, izleyicileri ve salon işletmecilerini hayli zor duruma sokmuştur. İşletmecilerin kazancı %3’lere kadar inmiştir. Bu durum II. Dünya Savaşı yıllarında sürmüş, ancak 1940’ların sonuna doğru ortadan kaldırılmıştır. Genç Cumhuriyet sinema adına çok sayıda birikimini 1959 Kasımpaşa Film Deposu yangınında kaybederken, Atatürk dönemi üretimlerine dair tartışmalar sürmüştür. Tayfur Sökmen, 1969 yılında yayınlanan bir makalesinde, Atatürk’ün tüm hayatını gösteren otuz bin metrelik filminin Halkevi bodrumlarında çürütüldüğünü yazmaktadır. Sökmen, durumla ilgili olarak İsmet İnönü’yü sorumlu tutmaktadır. Bu iddia pek akla yatkın görünmemektedir. Otuz bin metrelik oldukça uzun ve vakit harcanması gereken bir film çekildiği kimse tarafından hatırlanmamakta, başka kaynaklarda belirtilmemektedir. Diğer yandan Milliyet Gazetesi yazarı Emin Çölaşan, Türk İnkılabı Tarihi Enstitüsü arşivlerinde, Cumhuriyetin ilk yıllarına dair bin iki yüz rulo filmin unutulduğunu yazmaktadır. Konuyu ele alan dönemin devlet başkanı Kenan Evren filmleri ele alıp onarma girişiminde bulunmuştur. Milli Mücadele’ye dair görüntülerin de bulunduğu belirtilen filmlerin kurtarılması çalışmaları için, on milyon lira ödenek ayrılmıştır.
Münir Hayri Egeli’nin 1954 yılında yayınlanan “Atatürk’ten Bilinmeyen Hatıralar” isimli kitabındaki bilgilere baktığımızda, Atatürk’ün sinema konusunda yalnızca izleyici, destekçi, hatta yeri geldiğinde oyuncu değil aynı zamanda senaryo yazarı olduğunu da görmekteyiz. Egeli, 1937’de tamamladığı “Ben Bir İnkılap Çocuğuyum” isimli senaryosunda, Atatürk’ün radikal değişiklikler ve düzeltmeler yaptığını belirtmektedir. Filmin bu hali ile çekilmesi kararlaştırılmışsa da, Atatürk’ün sağlığı çekimlere müsaade etmemiştir. Münir Hayri hatıralarında, Atatürk’ün senaryoya eklemelerinin, kendi başından geçen dört aşk hikâyesi olduğunu belirtmektedir. Zira var olduğu iddia edilen ama sadece üzerindeki not görseline ulaşılan bu senaryo ve Münir Hayri Egeli’nin hatıralarının doğruluğu konusunda sinema tarihçilerinin şüpheleri vardır. Vefatı sonrasında Atatürk hakkında belgesel ve filmler yapılmaya çalışılmış, bu konu çeşitli platformlarda ele alınmıştır. 1939’da Fransız yapımcılar M. Bram ve Paul Nivoix’in Türkiye’de çekmek istedikleri iki filmden biri olan “Ebedi Şefimiz Atatürk’ün Hayatı” isimli propaganda filmleri kapsamlı şekilde ele alınmış, projeler finanse edilemeyeceği bildirilerek iptal edilmiştir. Konu ekonomik olmaktan çok politik görünmektedir. ABD’li yönetmenler tarafından 1958’de hazırlanan “Incradible Turc – İnanılmaz Türk” filmi Atatürk’ü konu almaktadır. Atatürk ve ilkelerini ele alan filmin yapımcı firması, America Prudential Insurance Company’dir. 3 Kasım 1988’de Ankara’da Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın düzenlediği Atatürk Filmi Paneline katılan yönetmen Metin Erksan, yapılacak bir Atatürk filminin ne kadar mükemmel ve doğru olursa olsun, geniş Atatürk algısını tek düze hale getireceğini savunmaktadır. Bu nedenle Erksan, soyut Atatürk kavramının bir filmle somutlaştırılmaması gerektiğini belirtir. 1950’li yıllarda yoğun olarak çekilen Milli Mücadele konulu filmlerin ortak özelliği bir suret olarak Atatürk’ün gösterilmemesidir. İslami esaslara göre suret yasağı, bir otokontrol mekanizması olarak sinemamıza girmiştir. Oysa kamera karşısına geçen, “yaşadığım sürece beni çekin” diyebilen Atatürk için bu ironik durum Yul Bryner, Douglas Fairbanks Jr., Ahmet Mekin gibi sanatçılarla aşılmaya çalışılmış fakat gerçekleşememiştir. Atatürk’ün ilk defa bir sanatçı tarafından canlandırılması 1982 tarihli Morc Mopty’nin “Ataturk” belgeseliyle gerçekleşmiştir. Günümüzde mesele, reklamlar, belgeseller ve Türk sineması açısından aşılmış olsa da temkinli yaklaşım sürdürülmektedir.
Atatürk sinemanın, yeni kurulan bir ülke için propaganda ve kültürleme etkisinin çok farkındaydı. Fakat devletçilik ilkesi gereği sınırlı bazı sektörler dışında tutulan sinemanın, özel sektörün eline terk edilmesi, dönemin iktisadi şartları gereği anlaşılır bir durumdur. Maalesef Atatürk döneminde sinema işlevsel olarak kullanılamamıştır. Muhsin Ertuğrul’un 1929 tarihli “Ankara Postası” 1924’ten sonra çekilen tek filmdir. Bu geniş boşluk, Türk devriminin en etkili süreci içerisinde, sinemadan faydalanmanın geri plana itildiğinin de göstergesidir. İnkılapların oturması ve yeni bir Türkiye’nin yeniden oluşturulması sürecinde, kurmaca sinemaya göre çok daha ekonomik ve işlevsel belgesel sinema dalında girişimlerin dahi bulunmaması, çok sayıda bilgi, belge, görselin tozlu raflarda unutulmasına neden olmuştur. Mustafa Kemal Atatürk’ün geniş görüşü kapsamında sinemadan yararlanma fikri asla hayata geçirilememiştir. Genç Cumhuriyet kurulurken, özel sektörün eline ve kaderine terkedilen sinema için, devlet kademelerinden kayda değer bir girişim gelmemiştir. Nijat Özön bu durumu sinemanın, sanat, kültür ve ekonomi eksenindeki çapraşık durumunun kavranmasında ortaya çıkan engellere bağlamaktadır. Sonraki yıllarda da, Türk sineması, yeterli desteği bulamadan yoluna özel girişimlerle devam edecek, bu durum beraberinde sosyolojik, ekonomik, kültürel ve siyasal derin problemleri de getirecektir.
Yararlanılan Kaynaklar
Ünal Üstündağ, Demokrat Parti Siyasetinin Türk Sinemasına Yansıması
Metin Erksan, Atatürk Filmi
Münir Hayri Egeli, Atatürk’ten Bilinmeyen Hatıralar
Halit Refiğ, “Türkiye’de Devletin Sinema Siyaseti”, Atatürk ve Sanat Sempozyumu, (26- 28 Ekim 1981)
Fethi Naci Kalpakçıoğlu, 100 Soruda Atatürk’ün Temel Görüşleri
Ali Özuyar, Devlet-i Aliyye’de Sinema
Atilla Dorsay, Sinema ve Çağımız
Raşid Tacibayev, Kızıl Meydan’dan Taksim’e- Siyasette, Kültürde ve Sanatta Türk-Sovyet İlişkileri (1925-1945)
Seda Bayındır Uluskan, Atatürk’ün Sosyal ve Kültürel Politikaları
Gönül Güneş, İkinci Dünya Savaşı Yıllarında Ankara’da Günlük Yaşam
Mustafa Gökmen, Başlangıcından 1950’ye kadar Türk Sinema Tarihi ve Eski İstanbul Sinemaları
Muhsin Ertuğrul, Benden Sonra Tufan Olmasın
Agâh Özgüç, Türk Sineması Sansür Dosyası
Cemil Filmer, Hatıralar Türk Sinemasında 65 Yıl
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Ünal Üstündağ’a aittir.
*Bizimle iletişim kurmak için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Ömer Burak Karatay

Uzun zamandır bildiklerini siz değerli kullanıcılarımıza aktarmaktan mutluluk duyan, araştırıp öğrendikçe bu siteye yazıp diğer insanların da bilgilenmelerini sağlamaktan zevk alan bir yönetici ve yazar. Ekonomi alanındaki gelişmeler / bilgilendirici metinler için www.ekodemi.com'a davetlisiniz. Bizlere her türlü fikir, istek ve şikayetlerinizi admin@kenandabirkuyu.com üzerinden; markalarınızı değerlendirmek ve binlerce tekil kullanıcıya reklamınızı yapmak için reklam@kenandabirkuyu.com adreslerinden benimle iletişime geçebilirsiniz.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Tek amacımız sizlere temiz bilgi sunmak, lütfen reklam engelleyicinizi kapatın.