Dini Ve Siyasi Bir Otorite Olarak Papa Ve Papalık Kurumu

Günümüzde yaklaşık 1.2 milyar Katoliğin bağlı olduğu merkez konumunda bulunan ve dini olduğu kadar siyasi bir yapı arz eden Papalık, miladi çağın başlarında mütevazi bir kilise; Roma Kilisesi ya da Roma Piskoposluğu olarak tarihsel yolculuğuna başlamıştır. İlk yüzyıllarda Roma piskoposları geleneksel Katolik öğretiye göre Petrus tarafından kurulduğuna inanılan bu biricik kiliseye önem vermişler, onu pagan bir imparatorluktan gelebilecek tehlike ve tehditlere karşı koruyup kollamaya ve taraftar kitlesini artırmaya çalışmışlardır. Hayatta kalma mücadelesini kazanan bu kilise önce serbestiyet kazanmış sonra da Roma İmparatorluğunun resmi kurumu olma hüviyetini elde etmiştir. Hıristiyanlıkta Roma Kilisesi, Petrus ve Pavlus gibi müstesna iki havariye dayandırdığı meşruiyet ve başkent kilisesi olma avantajıyla tedricen Hıristiyanlığı temsil eden en üst mercii konumuna yükselmiş, bir anlamda daha lokal ve sınırlayıcı bir anlam ihtiva eden
Roma Kilisesinden, daha cihanşümul ve evrensel bir anlam ihtiva eden Papalığa terfi ederek –dönemsel kırılmalar olsa da- bütün Ortaçağa hükmeden devasa bir yapıya dönüşmüştür. Öncelikle konumuzun öznesi olan Papalık ve papa hakkında genel bir bilgi verilip ardından Roma Kilisesi‟ni ya da Papalığı tanımlayıcı ve ayırt edici bir kavram olarak Papalık-Katoliklik ilişkisi ele alınacaktır.
Papalık ve Papa Kavramları Hakkında Genel Bilgi
Kilise Hukuku tarafından “Kutsal Makam” (Holy See) veya “Havarisel Makam” (Apostolic See) olarak adlandırılan Papalık, Roma Piskoposu‟nun, yani papanın pastoral ve siyasi liderliğinde Roma Katolik Kilisesi‟nin merkezi yönetim teşkilatıdır. “Papalık” kavramı (Grekçe pappas, Latince papatus) ortaçağ menşeli olup Latince papa kelimesinden türemiştir ve (şefkatli) “baba” , (kilisenin) “babası”, pir, üstad, önder gibi anlamlara gelmektedir. 2 V. yüzyıla kadar hemen hemen bütün piskoposların kullandığı “papa” unvanı, I. Leo (440-461)‟dan itibaren giderek Roma piskoposlarının kullandığı bir unvan olmuş, Büyük Gregory (590-604) zamanında hemen hemen Roma piskoposlarının tasarrufuna geçerek 998 yılında gerçekleştirilen Pavie Sinodu ile de sadece Roma piskoposuna hasredilmiştir. VII. Gregory (1073-85) 1073 yılında bu unvanın Roma Piskoposu dışındakilerin kullanmasını yasaklayarak resmi unvan haline getirmiştir. Günümüzde bu unvanı Katolik Kilisesi‟nin başı dışında sadece İskenderiye Patriği kullanmaktadır. Papalık aynı zamanda “Petrusçu İdare” (Petrine Ministry) olarak da bilinir. Zira geleneksel Katolik öğretisine göre İsa kendisinden sonra tam öğretme ve yönetme yetkisiyle yerine Petrus‟u bırakmış ve bu yetki Petrus‟tan Roma piskoposlarına geçmiştir.5 Katolik Kilisesi‟nin bu iddiası da İsa‟nın Petrus‟a verdiği
“…ben Kilisemi bu kayanın üzerine kuracağım…” (Matta 16:18) şeklindeki taahhüdü ile “…Kuzularımı otlat… Koyunlarımı güt” (Yuhanna 21:15-16) şeklindeki direktifine dayanır.
Yine İsa‟nın “Son Akşam Yemeği”nde Petrus‟a söylediği “Ama ben, imanını yitirmeyesin diye senin için dua ettim. Geri döndüğün zaman kardeşlerini güçlendir.” (Luka 22:32) ifadesi de Petrus‟un Kilise organizasyonundaki yerine referans olarak gösterilmiştir. Buna göre Roma Kilisesi Petrus ve Petrus dolayısıyla bizzat İsa tarafından kurulmuştur. Kilise Hukuku ve Katolik Kateşizmi‟nde de vurgulanan bu apostolik özellik, aynı zamanda Katolik Kilisesi’nin inanç ve pratiklerinin otantikliğini garanti etmekte, dolayısıyla ilerleyen yüzyıllarda ortaya çıkacak olan, Petrus‟un kutsal makamında (ex cathedra) oturduğuna inanılan papanın inanç ve ahlak konularında yanılmaz yorumlama hak ve yetkisine sahip olduğu şeklindeki bir anlayışa da mesnet teşkil edecektir. İsa, Kilise‟nin bekasını istediği için, Petrus‟un görevi sadece kendi dönemiyle sınırlı değildir. Nitekim günümüzde de Petrus’un halefi Roma Piskoposudur. Herhangi bir zaaf durumunda Petrus, kardeşleri olarak diğerlerine destek olacak, sağlam bir kaya olarak onların dayanağı olacaktır. Petrus, “kaya” anlamına geldiğinden taşın sağlamlığının, kayanın mukavemet ve sabitliğinin timsalidir. Bus ebeple ne şiddetli rüzgar ne azgın sel basmaları ondan en ufak bir parça koparamayacaktır. Petrus‟un bu pastoral liderliği, sonraları papa tarafından ifa ve icra edilen Pertrusçu idare için bir rol model olmuş ve evrensel Kilise namına bu görevi yerine getirmişlerdir. Dolayısıyla ilk yüzyıldan itibaren her Roma Piskoposu Petrus’un halefi (vicar of Petrus), piskoposlar da havarilerin halefleridir.

Papanın tarihsel olarak birincil ve en önemli unvanı “Roma Piskoposu” (Roman Pontiff)’dur. Ancak bu unvana ek olarak papalar çeşitli dönemlerde İsa ve Petrus ile izafeli olarak pek çok farklı unvan ve sıfat kullanmışlardır. Bunlar “Petrus’un Vekili” (Vicar of Peter), “İsa Mesih’in Vekili” (Vicar of Jesus Christ), “Havarilerin başının halefi” (successor of the chief of the apostles), “evrensel kilisenin en yüksek rütbeli piskoposu” (supreme pontiff of the universal church), “İtalya başpiskoposu” (primate of Italy), “Roma diyarının başpiskoposu ve metropoliti” (archbishop and metropolitan of the roman province), “Vatikan Site Devletinin Kralı” (sovereign of Vatican city state), “Tanrı’nın hizmetkarlarının hizmetkarı” (servant of the servants of god) gibi ünvanlardır. Bu ünvanlardan “Batı Patriği” (patriarch of the west) ünvanı 2006 yılında Papa XVI. Benedict’in onayıyla kullanımdan düşürülmüştür.
Papalığın Teşekkülü
Yahudilik bünyesinden doğan ve ilk çekirdek kadrosunu Yahudilerden oluşturan sami kökenli bir Doğu dini olan Hıristiyanlık, dini ve siyasi sebeplerle doğduğu toprakların dışına çıkmış ve asıl taraftar kitlesini de bu topraklardan; entelektüel elit Romalılarca eğitimsiz alt sınıfların batıl bir inancı olarak görüldüğü Greko-Romen diyardan edinmiştir. Bu geçiş döneminde Hıristiyanlık önemli bir değişim ve dönüşüm göstererek Mesihçi bir doğu dini olmaktan çıkarak senkretik Pax Romananın bünyesindeki bütün inanç sistemlerinden etkilenen eklektik bir din haline gelerek Yahudilikle arasındaki köprüleri atmıştır. Hıristiyanlık I. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Filistin bölgesinden Suriye ve Anadolu‟ya, oradan da Yunanistan üzerinden İtalya‟ya kadar ulaşmıştır. Kendisine öncelikle kadınları ve ezilenleri hedef kitlesi olarak seçen Hıristiyanlığın teolojik ve örgütsel gelişimi, Roma düzeni içerisinde yaklaşık dört asır süren bir etkileşim ve dönüşüm sürecinde gerçekleşmiştir. Pavlus ile başlayan bu dönüşüm süreci, Athanasius, Basil, Naziansuslu Gregory, Cyril, Justin Martyr, Clement, Origen, Hippolytus, Irenaeus, Tetrtulllian, Ambrose ve Augustine gibi bu sürecin öncü isimleri ile gittikçe çeşitlenerek artmış ve kadim geleneklerin Hıristiyanlık potasında yeniden şekillenmesini ve bu anlamda bir sürekliliğin gerçekleşmesini sağlamıştır. Roma‟dan doğan boşluğun Katolik Kilisesi tarafından doldurulması ve yeni gelen kavimlerin bu jeokültürel ortama intibakı da Hıristiyanlığın bu dönüşümcü ve dönüştürücü özelliği sayesinde mümkün olmuştur.
Yabancı bir imparatorluk içerisinde komünal ve kadim dünyanın toplumsal, kültürel ve politik meselelerine kayıtsız kıyamet beklentisi içerisinde sade bir hayat süren ilk Hıristiyanlar beklenen kıyametin gecikmesiyle organize olmaya başlamışlardır. Bu ilk organizasyon içersinde şüphesiz Roma Kilisesi dikkat çeken bir merkez olarak öne çıkmaktadır. Tam olarak ne zaman oluştuğu bilinmese de, 40 ve 50‟li yıllarla tarihlenen bir zaman diliminde Roma‟da bir Hıristiyan cemaatin varlığı bilinmektedir. Çünkü ilerleyen zamanlar Hıristiyanların sistematik bir devlet
baskısına maruz kaldıkları dönemdir. Başlangıçta Romalılarca Yahudiliğin bir mezhebi veya bu mezhebin mensupları olarak görülen Hıristiyanlar 64-68 yılları arasına rastlayan dönemde devlet zulmüyle karşı karşıya kalmışlar ve Pavlus ve Petrus gibi iki sembol isim de bu dönemde öldürülmüşlerdir. İmparatorluk baskısı altında geçen bu dönemlerde sonraki biçimiyle bir hiyerarşiden bahsetmek mümkün olmasa da dini otorite konusunda ilk işaretler kendisini göstermektedir. Örneğin şimdiki anlamda olmasa da “idareci” anlamına gelen episkopos ünvanı özellikle pagan asıllı kiliselerdeki lider kadro için kullanılmıştır. Başlangıçta kıdemlilerden (elders) oluşan bir heyet (presbyters) tarafından yönetilen kiliseler tedricen otokratik (monepiskopacy) bir sisteme doğru
geçmişler ve 150‟li yıllara gelindiğinde bütün kiliseler bu uygulamayı benimsemişlerdir. Bu teşkilat şeması Anadolu ve Suriye’deki kiliseler için Antakyalı İgnatius’un mektuplarında görülmektedir. Misyonlarının havariler kanalıyla Tanrı‟dan geldiğini iddia eden bu hiyerarşi, daha sonra yerlerini alacak olan haleflerini de yetiştirmeye gayret etmiştir. Dolayısıyla sonraki yüzyıllarda keskin hatlara sahip olacak bir ruhban ve laik ayrımı daha ilk dönemlerden itibaren kendisini göstermiştir.

Resmi liderlik rolleri biçimlendikçe, bu roller öncelikle İsa ile doğrudan herhangi bir şekilde irtibatlı olduğunu iddia edenlere verilmiştir. Zamanla İsa‟nın çağdaşları ölünce “havarilerin mirasçıları” kavramı gelişmiş ve yetki İsa‟ya ve onu doğrudan tanımış olan havarilere uzanan bir akrabalık silsilesinin sadece erkek üyelerine geçmiştir. Bu silsilenin saflığını korumak için de kendilerinden sonra gelenler özenle seçilmiş ve selefler haleflerin üzerlerine ellerini koyarak onları yetkilendirmişlerdir. Bu liderlik rollerinin oluşmasında sakramentler öğretisi merkezi bir rol oynamıştır. Çünkü sakramentlerin ifası için din adamlarına ihtiyaç vardır. Eğer Rabbin sofrasındaki ekmek ve şarap inanıldığı gibi İsa‟nın eti ve kanıysa (Luka 22:17-20), bunlara dokunan kişiler de Tanrı‟nın kutsal bir güce sahip olan vekilleri olmalıydılar. Yani Kilisenin kurumsal organizasyonunda göklerden yeryüzüne uzanan bir hiyerarşi vardır ki bu hiyerarşinin en tepesinde bulunan Baba Tanrı’nın gücü, Oğul İsa vasıtasıyla, onunki de yeryüzündeki temsilcileri olan din adamları kanalıyla yeryüzüne inmiştir. Böylece Kilise kendisini göklerden gelen bu yüce hiyerarşik güç modeline göre yapılandırmış ve bunu toplumun her kesimine teşmil ederek evrensel bir Hıristiyan toplum (Christendom) oluşturmayı amaçlamışlar ve bu uğurda siyasal yönetimlerle iş birliğine gitmişlerdir.
Havariler dönemindeki karizmatik liderlikten sonra kiliselerin birbirleriyle olan ilişkilerinde bir hiyerarşiden söz edilemez, ancak zamanla metropolitan statüdeki kiliselerle taşra kiliseleri arasında bir farklılaşma meydana gelecektir. IV. yüzyıla, yani İznik Konsili‟ne kadar Hıristiyan cemaat organik bir bağdan yoksun olarak kendi bölgelerinde kendi kurallarınca ve aralarında az ya da çok teolojik ve idari farklılıklarla birlikte yaşamaktadırlar. Bu dönemin belli başlı Hıristiyan merkezleri olan Roma, İskenderiye ve Antakya‟nın metropolitan statüde oldukları ve diğer kiliselere öncelikleri İznik Konsili‟nde alınan bir kararla resmiyet kazanmıştır. 451 Kadıköy Konsili‟nin 28. Kanonuyla da İstanbul Roma ile aynı statüye çıkarılmıştır. İlk yedi konsil ışığında, Roma ile İstanbul arasında; Roma, İstanbul, İskenderiye, Antakya, Kudüs Kiliselerinin hiyerarşik yapısı, taşıdıkları manevi değere göre kabul edilmiştir. Bu hiyerarşinin tepesinde Roma Kilisesi görülmektedir. Roma bu haliyle evrensel bir imtiyaza sahiptir. Bu imtiyazı ona bahşeden de Roma Kilisesi‟nin havari Petrus tarafından kurulmuş olmasıdır. Çünkü İsa’nın ifadesine göre Hıristiyanlık bizzat Petrus üzerine bina edilmiştir. Zira İsa, Kilisesini Petrus‟un üzerinde kuracağını ifade etmiş, Petrus da Hıristiyanlık misyon faaliyeti için geldiği Roma’da çarmıha gerilerek şehit edilmiştir. Roma Kilisesi‟nin sahip olduğu bu imtiyaz, ona her türlü dini toplantıya katılma, verilen bir hükmü bozma, yerine bir başka hüküm koyma yetkisi vermiştir.
313 Milano Fermanıyla imparatorluk baskısından kurtulan Hıristiyanlık, İmparator Theodosius (375-395) döneminde imparatorluğun resmi dini olma hüviyetini elde etmiş, bu sayede kilise ile imparatorluk karşılıklı bir etkileşim içerisinde olmuşlardır. Bir yandan imparatorluk Hıristiyanlaştırılırken diğer yandan Hıristiyanlık Romalılaştırılmıştır. Bazı inanç ve pratiklerdeki benzerlikler bir yana kilisenin yönetim biçimi ile imparatorluk formları arasındaki benzerlikler dikkat çekicidir. Örneğin papalar I. Leo (440-461)‟dan itibaren Pontifex Maximus (başrahip) ünvanını kullanmışlardır ki bu unvan önceleri imparatorlar tarafından kullanılmıştır. Bu karşılıklı etkileşimde daha dinamik bir görüntü çizen Kilise, Batı Roma İmparatorlığu‟nun yıkılmasıyla oluşan otorite boşluğunu –şartların da elvermesiyle- çok iyi değerlendirerek Avrupa‟da inisiyatifi ele geçirmiş ve Batı Avrupa‟da toplumsal hayatın her alanına hükmeden devasa bir yapıya dönüşmüştür.
İşte bu yapının kumanda merkezi Papalık, en amir konumdaki şahsiyet ise papa olmuştur.
Dini alanda elde etmiş olduğu bu amir konumundan kaynaklanan güçle Papalık ilk defa 756 yılında Frenk Kralı Pepin (Kısa Pepin)‟in Papa II. Stephen‟e Orta İtalya‟nın geniş bir bölümünün hakimiyetini bahşetmesiyle (Donation of Pepin) de “Papalık Devletleri” (Papal States) kurulmuş ve böylece Papalık dünyevi bir hakimiyet sahasına kavuşmuştur. Papalığın bu dünyevi hakimiyeti 1870 yılına, İtalyan birliğini hedefleyen risorgimento (diriliş) kuvvetlerinin Roma‟yı işgaline kadar bin yıldan fazla bir süre devam edecektir. 1870 İtalyan işgaliyle dönemin papası IX. Pius Vatikan‟a kapanarak kendisini mahpus ilan etmiş ve Papalığın bu esareti 1929 Lateran Antlaşmasına kadar yaklaşık 60 yıl sürmüştür. Bu tarihte Papa XI. Pius‟un idaresi altında Papalık Devlet Sekreteri (Dış İşleri Bakanı) Kardinal Pietro Gasparri ve İtalya Başbakanı Senyor Cavaliere Benito Mussolini bir araya gelmişler ve İtalya –çok küçük de olsa- Papaya bir toprak egemenliği tanıyarak günümüz Papalığının, yani Vatikan Şehir Devleti (Vatican City State)‟nin temelleri atılmıştır. Bu anlaşma neticesinde papa uluslararası arenada var olma, geniş bir diplomatik temsil ağına sahip olma ve uluslararası organizasyonlara hükumet dışı bir kuruluş olarak katılmaktan daha ileri bir erişim imkanına sahip olmuştur.

Papalık-Katoliklik Özdeşliği
“Katolik” kelimesi Grekçe “evrensel” anlamına gelen katholikos sıfatından gelir. İlk defa Antakya Kilisesi‟nin lideri Aziz Ignatius (?35-107)‟un mektuplarında geçen bu kelime muayyen küçük bir cemaate karşın inananların oluşturduğu topluluğu; parçaya göre bütünü ifade etmektedir. “Katolik” kelimesi II. asrın sonlarından önce ayrılıkçı gruplar karşısında evrensel ya da “Katolik” Kilisenin tanıklığını ve öğretisini ifade etmeye başlamıştır. IV. yüzyıldan itibaren de heretik ya da ayrılıkçı gruplara karşı “hakiki-doğru” kiliseyi belirtmek için kullanılmıştır. Ortaçağlarda heresinin karşıtı olarak hakiki, gerçek itikadı (ortodoksi) tanımlamak için kullanılan bu kavram 1054 yılındaki Doğu-Batı ayrılığından (Schisma) ve XVI. yüzyıldaki Protestan Reformundan sonra ayrıştırıcı bir karakter kazanmıştır. 1054 yılından itibaren Roma Kilisesi kendisini “Katolik” olarak vasıflandırırken Doğu Kiliseleri ise “Ortodoks” ünvanını kullanmışlardır. Katolik kavramı Reformasyondan itibaren ise “Protestan” kelimesine karşıt olarak kullanılmıştır. Ancak bu kelimenin tam karşıtı “sectarian” (dar görüşlü, tarikatçi, mezhepçi) kelimesi, yani kendisini
bütün yeryüzüne yayılmış kiliseden ve bir dereceye kadar da dünyadan soyutlamış ve “Kilisenin sadece bir parçasına ait olan” anlamına gelmektedir. Anglikanlar ise Katolikliğin sadece Roma’ya tahsisini doğru bulmamış, eski bölünmemiş Kilisenin temsil ettiği tek bir Katolik Kilisenin mevcudiyetini ve bunun Anglikanlar’la eski Katolikler’i (old Catholics) ve Ortodokslar’ı da kapsadığını, çünkü onların da havarilere dayandıklarını, eski Katolik (evrensel) inanç ve uygulamayı devam ettirdiklerini söylemişlerdir. Bununla birlikte Anglikanlar, XVI. yüzyıldan itibaren Roma’ya bağlı kiliselere Roma Katolik Kilisesi adını vermişlerdir. Reformasyon sonrası Roma ile bağını koparan kiliseler ise “Protestan” adını almışlardır. Öte yandan XX. yüzyılın ortalarına kadar Katolik, Ortodoks ve Protestan olarak kendilerini tanımlayan cemaatlerin her birinin kendilerini Hıristiyanlığın gerçek temsilcisi olarak görüp diğerlerini sapkınlıkla suçlayıp tekfir etmelerinden dolayı bazen de “Katolik dini”, “Ortodoks dini”, “Protestan dini” şeklinde müstakil bir dini ifade ediyor gibi kullanılmıştır. Ancak günümüzde papayı Tanrı‟nın yeryüzündeki temsilcisi, İsa‟nın vekili, Petrus‟un halefi, inanç ve ahlak konularında bağlayıcı yanılmazlık yetki ve otoritesine sahip en üst otorite olarak kabul eden kilise ve müntesipleri Katolik olarak tanımlanmaktadır. Diğer bir ifade ile papayı kabul etmekle Katolik olmak adeta özdeşleşmiş, Papalık ve Roma Kilisesi iç içe geçmiş ve Papalık Katolik kimliğinin en belirgin simgesi haline gelmiştir. Buna ilaveten merkezi ve muhafazakar yönetim şekli ve papanın davet ve onayıyla meşruiyet kazanan bir genel konsil anlayışı da Katolik Kilisesi‟nin ayırt edici özellikleri arasında yer alır olmuştur.
Diğer yandan Roma‟nın, Katolikliğin merkezi konumunda (ve iddiasında) olması temel ökümenik bir problem olarak da görülmektedir. Zira Roma ile irtibatı olan Katolikler “Roma Katoliği” midir yoksa sadece “Katolik” midir. Bu görüşte olanlara göre bir çok Anglikan, Ortodoks, Protestan ve Doğu Hıristiyan‟ı da kendilerini Katolik saymaktadır. Yine bazı Katolikler de “Roma” tanımlamasının Kilise bilimi (ecclesiology) içerisinde kullanılmasına karşı çıkmaktadırlar. Zira “Roma” sıfatı Katolikliği tanımlamaktan ziyade sınırlamakta, daraltmaktadır. Onlara göre “Roma” sıfatı Roma piskoposluk bölgesine veya Roma‟nın görüşlerine delalet etmektedir. Ayrıca Petrus‟un Kilise‟nin temeli ve lideri olarak görevlendirilişinin Roma‟da değil Kudüs‟te gerçekleştiği, dolayısıyla kiliseler arasında Katolikliğin alameti farikasının Roma‟nın önceliği değil, Petrus‟un önceliği olduğunu ve Kilise‟yi aynı anda “Katolik” ve “Roma” diye isimlendirenlerin tutarsız duruma düştüklerini belirtmektedirler. Diğer yandan doğu ritlerini uygulayan, Latin ve Roma karakterli olmayan ancak Roma ile birlik halinde olan Katolik yedi kilise geleneğinin de (Ermeni, Bizans, Kıpti, Habeş, Keldani, Maroni) “Roma” sıfatını hoş karşılamadıklarını ifade etmektedirler. Zira bu kiliselerin hiç birisi Roma Katolik Kilisesi değildir. Bu sebeple Katoliklik, Roma veya Batı ile sınırlandırılamaz, Katoliklik, evrenselliktir. Bununla birlikte 1054 yılındaki Doğu-Batı bölünmesinden itibaren Batı Kilisesi‟nin takip ettiği politikanın bir sonucu olarak, bugün Katolik Kilisesi denildiğinde Roma Katolik Kilisesi anlaşılmaktadır.
Yararlanılan Kaynaklar
Mürsel Özalp, Papanın Yanılmazlığı Doktrini
Bekir Zakir Çoban, Geçmişten Günümüze Papalık
Ahmet Hikmet Eroğlu, Ökümenizm ve Fener Patrikhanesi
Baki Adam, Yahudilik ve Hıristiyanlık Açısından Diğer Dinler
Linda Woodhead, Hristiyanlık
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Mürsel Özalp’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Ömer Burak Karatay

Uzun zamandır bildiklerini siz değerli kullanıcılarımıza aktarmaktan mutluluk duyan, araştırıp öğrendikçe bu siteye yazıp diğer insanların da bilgilenmelerini sağlamaktan zevk alan bir yönetici ve yazar. Ekonomi alanındaki gelişmeler / bilgilendirici metinler için www.ekodemi.com'a davetlisiniz. Bizlere her türlü fikir, istek ve şikayetlerinizi admin@kenandabirkuyu.com üzerinden; markalarınızı değerlendirmek ve binlerce tekil kullanıcıya reklamınızı yapmak için reklam@kenandabirkuyu.com adreslerinden benimle iletişime geçebilirsiniz.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Tek amacımız sizlere temiz bilgi sunmak, lütfen reklam engelleyicinizi kapatın.