Dünden Bugüne Türk Tarihinde Spor

Eski Türklerde “spor” Hun, Harzemşahlar, Samanoğulları, Selçuklular, Osmanlı İmparatorluğu gibi pek çok Türk devletinde farklı çeşitlerde ve tarih boyunca büyük aşamalar kaydederek yapılmıştır. Bu sporlar; güreş, avcılık, atıcılık, binicilik, kılıç, okçuluk, yaya koşuları, atlama, sıklet kaldırma ve lobut atma, gürz ve topuz kullanmak, cirit, çöğen, gökbörü, tepük, tomak, kayak, matrak gibi sporlar olarak belirlenebilmektedir. Türk halklarının savaşçı milletler olmalarından ve bu oyunları iyi bir savaşçı olunabilmesi adına bir nevi antrenman niteliğinde yaptıklarından dolayı da iyi sporcular olmuşlardır. Bu doğrultuda görülmektedir ki Eski Türkler, savaşçılık ve mücadele alanlarında kendilerini bulmakta ve bu alanlardaki başarıları doğrultusunda toplumda yerlerini almaktaydılar. Tarih boyunca Türk kadınlarının da erkekler gibi savaşçı olarak yetiştirilmiş olduğu ve çok kez de erkeklerle birlikte savaşa katıldıklarını tespit edilebilmektedir.
Altay bölgelerinde görev alan arkeologlar kurganlarda bulunan eserlere ve çalışmalara dayanarak, Altay’da Türk eserlerinin yirmi beş yüzyıl öncesine kadar uzandığını tespit etmişlerdir. Hakan gök tanrının yeryüzündeki temsilcisi, Hatun ise ana tanrıça Umay’ın temsilcisi kabul edilmekteydi. Hatunun korumaları olarak okçulukta usta, atlı kadın birliklerinin bulunabildiği de bilinmektedir. Ayrıca Türk toplumunda erkeklerin yanında kadınların savaştığı veya geride kalıp çocuklara bakarken onları korumak için savaştıkları da bilinmektedir. Dolayısıyla bu dönemlerde kadınların da kahramanlık değerine sahip oldukları görülmektedir. Nitekim erken tarihlerde görüleceği gibi; İskitler’in genç kadınları da erkekler gibi at üzerinde ok ve kargı kullanmaktaydılar. Okçulukta ustalığıyla nam salmış Skit alpının işareti “yay, bele bağlanan kemer ve kemere asılan altın kadeh” olarak ifade edilmiştir. “Skit alpı” bir düşman öldürmeden kahramanlar meclisinde diğer kahramanlarla şarap içme hakkı kazanamazdı. Yine bir alplık belirtisi olarak Tanrı Dağları’nda sol elleriyle kılıçlarını, sağ elleriyle de kadehlerini tutan erkek heykelleri bulunmaktadır. Bunların yanında Göktürklerden kalan ve ellerinde kadeh tutan kadın heykellerine de rastlanmaktadır. Buradan da bir kez daha kadınların erkeklerin yanında kahraman statüsüne ulaşabildikleri görülmektedir.
Türk topluluklarını “fatih” yapan bu kahramanlık ve askerlik ruhu, Çin kaynaklarınca da doğrulanmaktadır. M. Ö. 36 yılında, savaşta ölen Hun hakanı Çi–çi’nin kendisini yok edeceğini beklediği Çin ordusunu beklerken, aşağıdaki söylevi verdiği rivayet edilir:

”Boyun eğmeyeceğiz. Çünkü öteden beri Hiung–nular kuvveti değerli bulur, bağımlı olmayı düşkünlük olarak görürler. Savaşçı süvari hayatımız sayesinde, adı yabancıları titreten bir ulus olduk. Çünkü bilirler ki, savaşta savaşçıların kaderi ölümdür. Biz ölsek de, kahramanlığımızın ünü kalacak, çocuklarımız ve torunlarımız diğer ulusların efendisi olacaklardır.”

Köktürk Dönemi Kitabeleri’nde, “bilge” ve “alp olmak” yanında, “erdem” sahibi olmak da gerektiği belirtilmektedir ve alplık ve erdem sahibi olmak yolu ile “er atı (er adı)” kazanılmaktaydı. “Er atı” alan ise, “bengü taş”denilen ve ölen kişinin şanını sonsuzluğa taşıyacak olan bir abide mezarına hak kazanmaktaydı. “Er adı” alan kimseler arasında, kitabelerde “el eş” ismi ile anılan bir alplar teşkilâtının var olduğu da bilinmektedir.
Eski Türklerin, mabetlere bağlı spor kulüpleri çerçevesinde de, sık sık büyük bayramlar organize ettikleri bilinmektedir. Aralıksız üç gün – üç gece devam eden bu bayramlarda; pehlivanlar güreşmekte, koşu müsabakaları düzenlenmekte, atlar koşturulmakta, top oynatılmak ve ok atılmaktaydı. Bir atlas kumaş üzerine konan küçük hedefe oku hedefleyerek vuran, o ülkenin bir günlük beyi ilan olunmakta ve o gün için beyin bütün haklarını kazanabilmekteydi. Benzeri şekilde Dede Korkut Hikâyeleri’nde de Bamsı Beyrek’in, ok atıcılığındaki başarısından dolayı Kazan Han tarafından ödüllendirilerek han ilan edildiğini görmekteyiz.
Yukarıdaki örneklerden de açıkça görüldüğü üzere, eski Türk topluluklarındaki spor müsabakaları erkek veya kadınların gerçek savaşçılar olarak niteliklerinin ne derecede olduğunu ölçmek için kullanılmaktaydı. Spor müsabakalarında başarılı sonuçlar alan sporcular ödüllendirilmiş ve onurlandırılmışlardır, böylece toplum içerisinde spor ve dolayısıyla da kuvvetli, çevik ve akıllı olmak gibi savaşçı özelliklerinin geliştirilmesi de teşvik edilmiştir. Sporda başarılı olmanın toplum içindeki önemini Büyük Hun Devleti’nin Hakanı Oğuz Kağan’ın ölürken çocuklarına söyledikleri sözlerden anlamak mümkündür:

“Ey oğullar ben çok yaşadım, çok savaşlar gördüm. Çok ata bindim. Çok ok attım. Çok kılıç kullanım ve çok güreştim. Düşmanlarımı ağlattım dostlarımı güldürdüm.”


Bundan yola çıkarak gözden kaçırılmaması gereken bir spor ve savaş sanatı da elbette okçuluktur. Okçuluk kökü çok eskiye dayanan, hatta Doğu Asya halklarında erken dönemde kötü ruhlara karşı savaşma ritüellerinde kullanılan dini bir faaliyet olarak bile gerçekleştirilmiştir. Zamanla Türk toplulukları bu sporda büyük başarı kazanmış, Orta Asya devletleri dönemlerinde at üzerindeki okçuluklarıyla diğer medeniyetlerin yüreklerine korku salmışlardır. Bu konuda en eski belgeler – kayalara işlenmiş olan bir fresk – Türklerin okçuluk yarışları düzenlediklerini göstermektedir. Bu yarışlarda sporcular elli metre aralıklarla yere dikilmiş olan hedef levhalarına doğru dörtnala koşarken atın üzerinde doğrulup levhanın karşısından, yanından ve hedefi geçtikten sonra geriye doğru ok atmalarını içermektedir. Günümüzde Japonya’da da bazı bölgelerde dini törenlerde kullanılan bu tür okçuluk ritüelleri bulunmaktadır. Eski Türkler gök gürlemesi ve güneş tutulması gibi açıklanması zor doğa olaylarını kötü ruhlara yormaktaydı ve buna karşılık dört bir yana ve beşinci olarak göğe doğru ok atarak bir temizleme ritüeli yapmaktaydılar. Pek çok eski kültürde olduğu gibi Türk kültüründe de okun temizleyici ve kötü ruhlardan arındırıcı etkisi olduğuna inanılmaktaydı. Buradan da Eski Türklerin savaşçı toplum yapılarının dini inançlarla beraber toplumsal yapının her anına yansıdığını görmekteyiz. Her ne kadar okçuluk o dönemde dünyanın pek çok yerinde yaygın olsa da Türk kavimleri okçulukları ile nam salmışlardır. Yapılan irdelemeler sonucunda anlaşılacağı gibi Türk toplumundaki güç anlayışı alplık kavramı ile tanımlanmıştır. Sağlıklı vücudun tanımı da alpların fiziksel aktiviteleri doğrultusunda çizilmiştir. Alplık ruhunun hem dini hem de toplumsal nitelikleri toplumdaki sportif aktivitelerin de felsefesini belirlemiş, sporcuların ne şekilde örgütlendirildikleri ve değerlendirildikleri gibi etkenleri belirlemeye ön ayak olmuştur. Gençlik evleri, okçuluk geliştirme evleri gibi sporcu toplulukları bu anlamda ilk spor kulüpleri niteliğindedir.
Yine Pi – yung’da, hayatında yer alan her gelenek bir sportif aktivite ortamı yaratmaktaydı. Alpın doğumundan ölümüne kadar olan sürenin her anı bir tören zinciri ile örülü olup, her törende bir sportif oyunlar zamanı olarak gerçekleştiriliyordu. Bu bozkırda yaşamanın zorunlu bir sonucu olarak görülmekteydi. Her zaman ve hep güçlü olmak, gücü ve becerisi ile belirginleşmek, yine belirginleştiği alanda performansının ve başarısının sürekliliğini sağlamak, onun sosyal statüsünü belirlemekte ve hatta bu yolla, aristokrat kökene sahip bir aile oluşturmak bile söz konusu olabilmekteydi. Neticesinde bozkır, bir alp için bütünü ile bir spor alanıydı. Avlanmakla savaşmak, sporla dövüş arasındaki farkı ortaya çıkarmaktaydı. Av da tabii ortamında ve bütün fiziksel aktivitelerin sportif oyun olarak canlı hedeflere karşı gerçekleştirilmesini içermekteyken, savaşta elde edilen birikimler de bu aşamada kullanılmaktaydı. Bu anlamda da, avlanma aktiviteleri alplar için eğitim ve antrenman niteliğindeydi.
Bu süreç içerisinde çöğen (polo) de; Eski bir Türk sporu olarak karşımıza çıkmaktadır. İranlılar bu sporu “çevgan”, Bizanslılar ise “çukanyon” adı ile oynamışlardır. Tibetçesi “pulu” olup, “top” anlamına gelmektedir. Haçlılar, Kudüs Seferleri sırasında bölgedeki Büyük Selçuk İmparatorluğu’nun devamı olan Türk Atabeylikleri’nin (1127 – 1259) askerlerinin, boş zamanlarında bu oyunu oynadıklarına tarihsel kaynaklarında yer vermişlerdir. Bir nevi savaşa hazırlık için geliştirilmiş olan çöğeni incelemişler ve ilk kez burada görerek öğrenmişlerdir. Hatta Haçlılara ağır darbeler vuran ve Kudüs’ü haçlı işgalinden kurtaran Türk Eyyubi Devleti’nin Sultanı Yaruklu Türkmenleri’nden olan Selahattin Eyyubi, Halep ve Şam’da çöğen için birer adet “Gök Meydan” adı verilen geniş yarışma alanları tanzim ettirmiştir. Daha sonra İngilizlerin Hindistan’ı işgalleri sırasında (1764), Hindistan’da Babür Türk Devleti hüküm sürmekteyken, burada da İngilizler Türklerden çöğen oyununu öğrenerek ülkelerine götürmüşler ve “polo” olarak asilzadelerin oynadığı bir oyun ve olimpik spor haline getirmişlerdir. Ayrıca Kıpçak ve Avar gibi Avrupa’da hüküm sürmüş Türk Devletleri de, bu sporun batıya taşınmasında rol oynamışlardır.
Çöğen (polo); atlı ya da yaya olarak, tek veya çift kale halinde oynanmaktadır. Tek kale meydanın ortasında, çift kale ise alanın iki ucunda yer almaktadır, fakat esas olarak atlı ve çift kale şeklinde oynanan oyun önem kazanmıştır. Top; yumruk ya da ayva büyüklüğünde, 10 – 15 cm. kadar çapa varmakta, yuvarlak ve sıkıştırılmış sert keçeden, şimşir, akçaağaç veya söğüt ağacından yapılmaktadır. Topa vurulan ucu kıvrık, çöğen denilen sopalar, 120 – 150 cm. arasında, ortalama 130 Cm. uzunluğundadır ve kızılcık ağacından elde edilmektedir. Çöğen ile sürülen top, kaleye atılarak sayı elde edilmektedir ve takımlar, 3 ile 10 arasında değişen oyunculardan oluşmaktadır. Genellikle takımlar 6’şar kişiliktir. Tüm bu belirlemelerin Eski Türklerde, bozkır halklarının günlük hayatında yer alan ve periyodik zamana bağlı spor bayramlarının bulunmasının da görülmesi ile birlikte, kapsamlı ve köklü bir spor kültürünün var olduğu söylenebilir. Osmanlı Dönemi’nde ise; Osmanlı Türklerinin, özellikle saray ve saraya yakın çevrelerde spor faaliyetleri yaptıkları tarihi belgelerde yazmaktadır. Osmanlı şehzadelerinden, spora yapısı uygun olanlar ata binme, ok atma, cirit oynama ve kılıç kullanma gibi sporlarla eğitilmekteydiler. Bunun yanında, İmparatorluğun Amasya, Edirne ve Manisa gibi önemli valiliklerine atanan küçük yaştaki şehzadelere; o illerin sporcuları eğitici olarak verilir, her yönden en iyi şekilde yetiştirilmeleri sağlanmaya çalışılırdı. Padişahlar da, İstanbul çevresindeki gezinti yerlerine giderek orada Enderun koğuşlarındaki sporcuları yarıştırırlardı.
Ayrıca Osmanlı İmparatorluğu içerisinde, özellikle savaş amaçlarına uygun olarak sporcu yetiştirmek üzere “menzil” denilen birçok stadyum bulunmakta ve bu tesislerin bakım, onarım ve kullanımlarının süreklilikleri, vakfiyeler tarafından desteklenmekteydi. Her stadyumun, şeyhleri (başkanları) ve müritleri (sporcuları) vardı ve bunlar da, bir tekkede (kulüp) otururlardı. Şeyhlerin belirli aylıkları olur, müritlerden aylık alır ve parasız yemek yerlerdi.
17. yüzyıl, spor konusunda en gelişmiş devrini yaşamış olup, Sultan 2. Mahmut zamanında Enderun spor ve müzik akademisi haline getirilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde ve 20. yüzyıl başlarında, İttihat ve Terakki Cemiyeti genç kuşakların özellikle düşünsel ve bedensel yönden o zamanların Avrupa gençliğini örnek alarak yetiştirilmesi amacıyla spora ağırlık verilmesini yönünde çalışmalar yapılmıştır. Savaş sonrası yokluk ve yoksulluk dönemi yaşayan ve Osmanlı Dönemi’nin ağır dış borçlarını miras almış olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti de, o yokluklara rağmen bütçesinden spora çok önemli paylar ayırmıştır. Cumhuriyet’in ilanından sadece iki ay sonra İdman Cemiyetleri İttifakı’nın emrine 17.000 TL verilerek bu para ile sporcuların, Paris’te yapılacak Olimpiyat Oyunları’na en iyi biçimde hazırlanarak katılmaları sağlanmıştır. Bir altının 10 TL olduğu bir dönemde yapılan 17.000 TL’lik bu yardım, Türkiye Cumhuriyeti Devleti için gerçekten büyük bir fedakârlık olarak değerlendirilebilir. Nitekim 1924 yılı bütçesine; “Türk sporcularının pek yararlı ve gelecek için umut verici çalışmalarında yardım görecekleri” sözlerinin açık bir kanıtı olarak, spor için Atatürk’ün talimatıyla 50.000 TL ödenek konulmuştur. Yine 1924 yılında yayınlanan Köy Yasası, köylerde “nişan alma, cirit ve güreş” gibi köy oyunlarını özendirici hükümlere yer vermiştir. Çalışmada da bu doğrultuda, Giriş Bölümü’nde çalışmanın ana konusunu teşkil eden kuramsal / kavramsal çerçeveye ilişkin değerlendirmelerde / belirlemelerde
bulunulacaktır.
Yararlanılan Kaynaklar
Nihat Özen, Türk Kültür Tarihinde Spor Ve Türklerin Spora Katkıları
Ahmet Kolbaşı, Türk Kültür Tarihinde Spor
Cemile Ündücü Arıkoğlu-Fahri Türk, Kamu Hayatında Türk Kadını
Özbay Güven, Türklerde Spor Kültürü
Atıf Kahraman, Osmanlı Devleti’nde Spor
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Nihat Özen’e aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: [email protected]

Ömer Burak Karatay

Uzun zamandır bildiklerini siz değerli kullanıcılarımıza aktarmaktan mutluluk duyan, araştırıp öğrendikçe bu siteye yazıp diğer insanların da bilgilenmelerini sağlamaktan zevk alan bir yönetici ve yazar. Ekonomi alanındaki gelişmeler / bilgilendirici metinler için www.ekodemi.com'a davetlisiniz. Bizlere her türlü fikir, istek ve şikayetlerinizi [email protected] üzerinden; markalarınızı değerlendirmek ve binlerce tekil kullanıcıya reklamınızı yapmak için [email protected] adreslerinden benimle iletişime geçebilirsiniz.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Tek amacımız sizlere temiz bilgi sunmak, lütfen reklam engelleyicinizi kapatın.