Eski Mezopotamya'da Bilimsel Faaliyetler

Tarihin en eski uygarlık merkezi olan Mezopotamya’da yüksek bir medeniyet kurmuştur. Mezopotamya’da matematik konusu inceleyecek olursak Mezopotamyalılar çivi yazısının bulunmasından önce ve çivi yazısının bulunmasından sonra olmak üzere iki farklı sayı gösterim biçiminin (rakamların) kullanıldığı, tabletlerden anlaşılmaktadır. İlk olarak piktografik figürlerden oluşan rakamlardan bahsettikten sonra çivi yazılı rakamlara değineceğiz. Uruk’taki yapılan kazılar sırasında üzerinde mühür baskısına benzeyen izler ve sayı olduğu kuşku götürmeyen oyuklar olan bir tabletlerin bulunduğu daha önceki konularımızda da bahsi geçmişti. Bu, dünyanın en eski hesap tabletiydi. Uruk kültürü evresinin (c. MÖ 3200–3000) sonlarına ilişkin kazılarda üzerine piktografik figürler ve rakamlara benzeyen işaretler kazınmış ve sonra fırınlanmış kil tabletler bulunmuştur. Cemdet Nasr’da ve öteki kentlerde de bulunan ve sayısal anlatım içeren bu tür tabletler; rahiplerin ya da kamu görevlilerinin meslektaşları ve ardılları tarafından anlaşılacak şekilde kayda geçirdikleri, tapınak gelirlerim ve giderlerini ya da kimi nesnelerin dökümünü kapsayan zamanın muhasebe defterleriydi. Bu hesap tabletlerinden Sümerlilerin ve daha sonra Babillerin, onlarla yüzlerle, binlerle sayıları belirtmek yerine “altmış tabanı”nı temel alan “altmışlık
sistem”i (altmışlı sayı sistemi; sexagesimal number system) kullanmışlardır. Sümerliler resimsel yazılarını, henüz yumuşak kil tabletler üzerine ucu sivriltilmiş bir kamış ya da kemik kalemlerle yazmaktaydılar. Bu piktografik figürler, belirttikleri nesnelerin doğal konumlarına uygun biçimde, yalın çizgilerle gösterilmekteydi. Yazılar, sağdan sola ve yukarıdan aşağı yazılıyordu. Sayıların gösteriminde de önceleri aynı yolun izlendiği görülmektedir. Ama bir zaman sonra bu gösterimde bir değişiklik yapıldı, sayıları belirten simgeler, saat yelkovanının ters yönünde 90° lik bir dönüş yaptı; dairesel olmayanlar aşağıya değil, sağa yöneltildi.
MÖ 2500 civarında Sümerlilerin piktografik ve aynı zamanda ideografik gösterge sisteminde önemli bir gelişme olduğu; tabletlere kolayca ve hızla işlenebilmesi için simgelerin, ideograflarla benzerliği olmayan çizgisel anlatımlara dönüştüğü, yumuşak kil tabletlerin üstüne ucu sivritilmiş bir kamışın verevine bastırılmasıyla oluşturulan bu çizgiler çiviye benzediği için, “çivi yazısı” terimiyle adlandırıldığı açıklanmıştı. Sumerliler ve Babilliler rakamların gösteriminde de çivi yazısını kullandılar. Mezopotamyalıların bu sayısal gösterge sisteminde; birim düşey konumda küçük bir çiviyle, on saat yelkovanının ters yönünde 90° lik dönüş yapmış “A” harfine benzeyen kısaca “çengel” terimiyle adlandırabileceğimiz bir simgeyle, altmış anılan çengelle birleştirilmiş düşey konumda büyük bir çiviyle, 600 altmışı betimleyen çivinin sağ yanının ortasına bir çengelin eklenmesiyle, 3 600 dört çivinin birleşmesinden oluşan bir çokgenle ve 36 000 bir önceki çokgenin merkezine bir çengelin konulmasıyla gösteriliyordu. Özetle, Mezopotamyalıların sayısal gösterge sisteminde tüm sayılar, çivi ve çengelden oluşan iki temel simgeden her birinin tek başına yinelenmesiyle ya da bunların farklı biçimlerde birleştirilmesinden oluşan simgelerle belirtiliyordu.
Aritmetikle, hesapla, geometriyle, matematikle ilişkili her şey ekonomik zorunluluklara göre geliştirilmişti; sözgelimi muhasebe, bedensel ölçüler, toprak ölçümü. En eski yazılı tabletlerde bile, daha da erken bir dönemde belirlenmiş bir sayı sistemi kullanılmaktadır. Genellikle aynı tabletin yüzünde işlemlerin ayrıntısı, tersinde ise toplamı yer aldığı için, bu sistemin çözülmesi de kolay olmuştur. Bu sayı sistemi, iki farklı aritmetik kültürünün ürünüdür: Bunlardan biri ondalık, diğeri altmışlık bir temele dayanmaktadır:
1 – 6 – 60 – 360 – 3600, vb.
Özellikle hesapları ve her türden sayısal işlemi alabildiğine kolaylaştıran bu keşifler, ülkede matematik alanında uzun bir süreden beri, usta ve keskin beyinlerin bulunduğunu gösteriyor. Onlardan bize pek çok çalışma kalmıştır. Bunlardan bazıları çarpım, karekök ya da özellikle bölme işlemini hızlandıran, çarpmaya göre ters sayı tabloları gibi sayısal işlemlere yardımcı unsurlardır. Bunun dışında problem derlemeleri de görülür; problemler toprak ölçümüne ya da mimariye yaslanan gayet somut bir düzlemde sorulmakta ve çözülmekteydi. Problemlerden kavranması güç,
karmaşık olan bazılarını çözmek istesek, birinci, hatta ikinci dereceden denklemler kullanmak zorunda kalırdık. Derlemeler, aynı problemin farklı verilerle ortaya konduğu, dolayısıyla sonuçların da farklı olduğu dizilerden oluşuyordu.
Mezopotamya metinlerinde en sık karşılaşılan en sık karşılaşılan ağırlık ve alan ölçüleri örnekleri şu şekildedir:
Alan Ölçüleri:
1 kübit = 2 karış
1 karış = 15 parmak
1 kulaç = 50 cm
sar = 12 kulaç
ikû = 0,35 hektar
buru = 18 ikû
Ağırlık Ölçüleri:
yük = gun (Sümerce) = biltu (Akadca, Babilce) = talent = 60
mina
biltu = talent = 60 mina
1 mina = 60 şekel
1 mina = 0,5 kg
1 talent = 30 kg
1 mina = 640 gr
qa = c. 0,4 ila 0,85 litre arasında

Ölçü işlemlerinde uzunluk birimi yaklaşık 50 cm uzunluğu ifade eden kulaç idi. Asal uzunluk ölçü birimi kübitti. Sümer fiziksel birim standartlarında kübit 2 karış ve 1 karış 15 parmak kabul edilmiştir. Babillilerin uzunlukların belirtilmesinde kullandıkları uzunluk ölçü birimiyse beru idi. Bu ölçü birimi 10 km’yi aşan bir uzunluk ölçüsüydü ve yaya olarak iki saat süren bir uzunluğu belirtiyordu. Temel arazi ölçü birimi olan ve tarla anlamına gelen ikû yaklaşık 0,35 hektardı. En büyük arazi ölçü birimi de buru’ydu ve 18 ikû’ya eşitti. Yüzölçü birimi olan sar ise kenarları 12 kulaç olan bir karenin yüzölçümüne eşitti. Sümerler’de ilk başta karşılaşılan tabii ölçü birimi “yük” ağırlık birimidir. Yük, bir insanın ya da hayvanın doğal olarak taşıyabileceği itibari ağırlıktı. Buna Sümercede gun, Akadcada ise biltu denilmiştir. Babillilerin ise biltu adını verdikleri bu yük ya da talent 60 mina’ya ve bir mina 60 şekel’e eşitti. Bir mina yaklaşık 0,5 kg kabul edilirse, bir talent 30 kg olur. Ancak Babillilerden günümüze ulaşan iki örnekten birinde bir mina’nın yaklaşık 640 grama, ötekinde 978 grama eşit olduğu görülmüştür. Bu değerlere göre bir talent, sırayla 38,4 kg ve 58,68 kg bulunur. Farklılığın yer ve zaman değişikliğinden kaynaklandığı kabul edilmektedir. Kimi zaman da, Babil dilinde tahıl anlamına gelen še’u, ağırlık ve değer için en küçük ölçü birimi olarak kullanılmıştır. Yeni Babil döneminde (M.Ö. 625–539) hafif nesnelerin ağırlıkları, şekel’in kesirleriyle ölçülüyordu. Babillilerin temel kapasite ölçü birimi olan qa, döneme göre c.0,4 ile 0,85 litre arasında değişiyordu.
Asurluların, kapasite ölçüsü olarak kullandıkları imeru, “eşek yükü” demekti. Önceleri temel ağırlık ve değer ölçüsü Mısırdı ama III. binyıl kadar eskilerden başlayarak gümüş temel standart olmuştu. Ödeme aracı olarak gümüş, külçe ya da tartılan diğer formlar halinde kullanılırdı; gümüşe dayalı gündelik işlemler, genelde gümüş el değiştirmeden yürütülürdü. Metalin belli bir minimum yüzdesinin varlığım belli etmek üzere gümüş “para” damgası vurulurdu ama en azından Geç Babil döneminde bu damgalı gümüş, sınaî gümüşe göre daha düşük değerdeydi ve bu tür külçelerin reddedildiği durumları görürüz: “Damgalı gümüş kabul edilmez. Saf gümüş al.” Genelde, Mezopotamyalıların öncelikli uğraşları astronomi ile ilgilidir. Çünkü o gözlerinin önünde olan bir şeydir. Gözlem yapma olanakları vardır. Babil ve Asur uygarlıklarında da bu gelenek pek değişmemiştir. Onların da astronomiyle yakından ilgilendikleri, Güneş’in, Dünya’nın, Ay’ın hareketlerini sürekli izledikleri, tutmuş oldukları kayıtlardan anlaşılmaktadır. Yıldızlarla ayrıca ilgilidirler, çünkü onlar hem çoktur, hem de ancak gece izlenebilmektedirler. M.Ö. 3000 li yıllardan itibaren bu bilgiler yardımıyla gün, ay, yıl, mevsim; ay ve güneş tutulmaları, zodyak dairesi ve bir yıldızın güneşle beraber görülmesi gibi belirtileri kavramış ve onlar hakkında kuramsal bilgiler
oluşturmaya başlamışlardır. Onları ve uzunluklarını ölçme işinde birimler kullanmaya başlamışlardır. Yılı ölçmek için günü birim yapmak ve 365 gün =1 yıl demek gibi… Günü, her biri iki saat süreli on iki eşit parçaya ilk kez ayıran onlardır. Böylece 24 saati bulan onlardır. Bugün bile kullandığımız bazı ayların adları onlardan kalmadır. Örneğin, Nîsanu (Nisan), Tammuz (Temmuz), Elûl (Eylül), Sebet (Şubat) gibi.
Mezopotamya takvimi, büyük olasılıkla milattan önce IV. binyılda ve milatta daha erken bir dönemde Fırat ırmağının alçak vadilerine yerleşmiş olan Sümerliler arasında kullanılmaya başlandı. Daha sonra Akadlılar tarafından kabul edildi ve onlardan da Asur ve Babillilere geçti. Başlangıçta tamamen Ay’ın ilk görülebilen hilâliyle başlayan ay takvimi olmuş olmalıdırlar. Güneş’in doğuşu günün başlangıcı olarak değerlendirilip; böylece ayın ilk günü, ya ilk görülen hilâlin günü ya da son görülen ilk hilâlden sonraki 31. gün, genellikle başlangıcındaki ince hilâlle belirlenmiş olabilir. Sümerliler, kanun yapan, vergi toplayan, hizmet veren ve benzer şehir devleti yönetiminin iyi organize edilmiş sistemi içinde tarımla uğraşan insanlardı. Bu yüzden mevsimlere dayalı yıl onlar için önemli olacaktı. Bir süre sonra, normal on iki aylık yıllarına, belli dönemlerde bir on üçüncü ay eklemeyi öğreneceklerdi. Mevsimlerin yılının uzunluğu hakkında bazı belirsizlikler olmuş gibi görünür. İlk Sümerliler, 29 veya 30 günün ayından hemen hemen 5–6 gün daha uzun olan ve tropikal yıldan 5–6 gün daha kısa olan 360 günlük olarak aldığını ileri sürmüştür. Sümerliler 60 rakamlı sayı sistemine sahiptir, bu nedenle yılın gerçekten 60’ın katlarından oluştuğu sanılmış olabilirdi.
Mezopotamya’ da Kâtip
Sümerler yazıyı keşfetti; önceki konularda bundan bahsetmiştik. Ancak bundan sonra yazı gelişerek gündelik hayatta önemli bir yer tutmaya başlamıştır. Yazının öneminin artmasıyla artık insanlar yazı öğrenmek için okullara ihtiyaç duymuşlardır. Açılan okullarda yazıyı öğretmek için kâtiplere ve yazıyı öğrenecek olan öğrencilere ihtiyaç olmuştur. Yazı insan yaşamında o kadar önemli bir hale geldi ki tüm bu ihtiyaçları karşılamak için okullarda öğrencilere kâtipler tarafından eğitim verilmeye başlanmıştır. Yazının geliştirilmesi doğrudan doğruya Sümer okullarında
başlamıştır. Sümerler kâtip yetiştirmek amacıyla dünyanın ilk okullarını kurmuşlardır. Sümer okullarının gelişip olgunlaşması ancak M.Ö. 3000 yılının sonuna doğru olmuştur. Peki, Sümerler bu okulları açmadan önce eğitim var mıydı ya da nasıl bir eğitim uygulanmaktaydı? Bence Sümerlerden önce bir eğitim vardı. Ancak Sümerler döneminde ilk okulların açıldığını bildiğimizden bu eğitim her hangi bir kurumda değil aile içerisinde verilmekteydi. Çünkü bu zamana kadar olan insanlık tarihini gelişimi ilerleyerek devam ettiğin için bir eğitimden söz etmek mümkündür. Büyük bir ihtimalle, erkek çocukları babaları gibi dışarıdaki işleri öğrenirken, kız çocukları anneleri gibi evdeki işleri öğrenmiş olmalılardır. Sümerlerin ihtiyaç doğrultusunda yazıyı icat edip geliştirdikten sonra yine bir ihtiyaç doğrultusunda okullar açıp yazıyı yaygınlaştırmayı başarmışlardır. Açılan bu okullarda eğitim verecek bir uzmana ihtiyaç vardı ve bu uzmanlar kâtiplerdi. Kâtipler yazının ustaları oldukları için eğitimin de ustalarıydılar. Çünkü her türlü eğitim öncelikle ve her şeyden önce yazının öğrenilmesine dayanmaktaydı.  Sümerlere ait okullarda sıradan ailelerin çocukları okutulmazdı. Öğrencilerin çoğu zengin ailelerin çocuklarıydı. Fakir aileler, uzun bir öğrenim için para ve zaman harcamalarında çok zorlanmaktadır. Yapılan kazılar sonucunda ortaya çıkan belgede 500 kâtibin adı ve baba meslekleri tesbit edildi. Bu belgeye göre, yazıcıların babaları okulu bitirmiş vali “şehir babası”, elçi, mabet idarecisi, askeri memur, yüksek vergi memuru, çeşitli rahipler, müfettiş, işçi başı, yönetici, kâtip arşivci, muhasebeci gibi meslek sahipleridir. Görüldüğü gibi hali vakti yerinde ve zengin ailelerin çocukları okutulmaktaydı.

 
Sümer okullarında eğitim öğretim yöntemleri hakkında bilgi veren okul tabletleri serisinde Sümerli bir öğrencinin evde ve okulda geçen 24 saati şu şekilde anlatılmaktadır:
1 Tablet evinin oğlu, günlerden beri nereye gidiyorsun?
2 Tablet evine gidiyorum.
3 Tablet evinde ne yapıyorsun?
4 Tabletimi okuyor, kahvaltımı yiyorum.
5 Tabletimi yaptım, o yazılmıştır, sonuna kadar yazılmıştır ve bana …
6 Tablet evi kapandıktan sonra eve giderim.
7 Eve girerim, babam orada oturmaktadır.
8 Babama ödevimi (ŞU. GAB. BA)söylerim.
9 Ona tabletimi okurum, babam, bundan memnun olur. Babamın .önüne gelirim.
10 Sen kendin içki içiyorsun, bana içmek için su ver.
11 Sen yemek yiyorsun, bana yemek için ekmek ver (derim).
12 Döşeği serer, yıkanır, hemen uyumak isterim.
13 Sabahleyin erkenden uyanırım.
14 Geç kalmak istemem, yoksa tablet evinin babası beni döver.
15 Sabahleyin erkenden kalktıktan sonra
16 Anamı görür ve ona:
17 Bana kahvaltı ver,
18 Tablet evine gideceğim, (derim).
19 Anam bana tandırdan iki ekmek verir ve
20 Onun yanında (nezareti altında) susuzluğumu söndürürüm.
21 “Bana azığımı ver,
25 Tablet evine gideceğim,” (derim).
26 Tablet evinde, tablet evinin ağabeyi bana: “Niçin geç kaldın” der?
27 Korkuyorum, kalbim çarpıyor.
28 Tablet evinin babasının yanına giriyorum, bana yerimi gösteriyor.
29 Tablet evinin babası, tabletimi okuyor.
Bu anlatım Sümerlerin öğrenci ve öğrenim hayatını gözler önüne serdiği gibi, Sümerliler okulu, normal hayatın bir parçası, önemli bir unsuru saymışlardır. Ayrıca Sümerler yazıyı icat etmekle kalmamışlar, yazının geliştirip öğretilmesi için de büyük çaba harcayarak yazıyı günümüze miras olarak bırakmışlardır. Sümer okullarında eğitim bir sistem içerisindeydi. é-dub-ba okul yani
“tablet evi” olarak bilinmektedir. Sümer okullarının başı ummia “üstad, usta” profesördü. Okulun yöneticisi konumundaki bu kişiye “tablet evinin babası”, öğrencilere de du-mu-é-dub-ba yani tablet evinin oğulları deniliyordu. Aynı zamanda okulda bir de yardımcı öğretmen bulunmaktaydı. Bu yardımcı öğretmene şeş-gal yani “ağabey, büyük kardeş” denilmekteydi. Bu kişiler öğretim sürecini ağırlıkla üstlenmiş gibi görünen üst sınıf öğrencilerdir. Bunun görevleri, öğrencilerin kopya etmesi için yeni tablet yazmak, öğrenciler tarafından yazılan tabletleri kontrol etmek, öğrencilerin ezberledikleri dersleri dinlemektir. Okulda bir nevi “gözetmen” olarak görev yapan biri söz konusudur. Bunun görevleri, sınıftan sorumlu olmak, sınıfın yoklamasından ve dayaktan sorumlu olmaktır.  Mezopotamya’da eğitim sisteminde dayak söz konusudur. Derslerini zamanında yapmayan ya da hatalı yapan öğrenciler için dayak cezası etkili olmaktaydı. Kayıtlarda şu şekilde ifadeler geçmiştir:
“é-dub-ba’nın genç oğlu Ödevini doğru yapmamışsa, büyük kardeşi ve babası onu döver.”
Ödevini yapmayan öğrenciler dayak ile cezalandırılırdı. Başka bir kil tablette “..öğretmen başıma vurdu ve bilgiler kafama girdi.” şeklinde ifade geçmektedir. Bazı velilerin, öğretmene rüşvet vererek çocuklarını okulda rahat ettirildiği belgelerden bilinmektedir. S. N. Kramer’in tercüme ettiği Sümer tabletinde “…Baba çocuğun dediklerini önemsedi ve öğretmeni eve getirip başköşeye oturttu… çocuk babasına okulda öğrendiklerini anlattı…ziyefetten sonra… baba öğretmeni giysilerle donattı hediye verdi parmağına yüzük taktı…” yazmaktadır. Tablet öğretmenin çocuğa dua etmesiyle biter. Sümer okullarının asıl amacı mesleki idi. Özellikle saray ve mabedin ekonomi ve idari ihtiyacın giderilmesi için gerekli kayıtları yapabilmek üzere yazıcılar yetiştirmekti. Bu amaç Sümer okullarının varlığı süresince devam etmiştir. Okullar Sümer’in öğrenme ve kültür merkezi olmuştur. Buralarda ilahiyat, bitkiler, hayvanlar, madenler, matematik ve gramer üzerinde çalışan bilim adamları yetiştirmeye başlamıştır. Sümer okullarının programında iki esas grup olduğu düşünülmektedir. Birincisi bilimsel yani branş eğitiminin verildiği okullar, ikincisi okuma yazma öğretildiği yani yazman yetiştiren okullardır.
Büyük bir olasılıkla her iki okulda da eğitim, birbirine yakın bir şekilde yapılmaktadır. Politik hayat, dinsel konular, yönetim, ekonomi bunlar Mezopotamya yaşamıdır; bunlar da yazı yazabilme sanatına bağlanmaktadır. Durum böyle olunca yazmanların eğitilmeleri için okullar açılması, mevcut okullarının sayılarının ve etkinlik alanlarının genişletilmesi gerekmekteydi. Genellikle okullar tapınaklarla bağlantılıdır. Okullar bazen tapınak veya sarayla ilişkili görünse de bunun her zaman böyle olmadığı İgmil-Sin’in Ur’daki okulundan anlaşılabilir. Mezopotamya’da okul olduğu düşünülen yerler keşfedilmiştir. Bunlardan birisi Nippur’da, diğeri Sippar, üçüncüsü de Ur’da bulunmuştur. Tablet evleri Mezopotamya tarihinin korunmasında en etkili kurum olmuştur. Çivi yazısı oldukça karmaşık ve zordu. Bu karmaşık yazı sistemi kullanımda olduğu sürece, ustalaşmak isteyenlerin yıllarca profesyonel eğitim alması gerekiyordu. M.Ö. II. binyıl kadar erken bir tarihte Asur Ülkesi’nde çivi yazısını 100 kadar işarete indirme gayretleri de sonuçsuz kalmıştır.
Babil’de öğretim süreci Sümer listelerini kopya etmekle başlıyordu. Ayrıca miktar ve yüzölçümü hesabı ve hatta müzik gibi pratik konularda öğretiliyordu. “Okul günlerini” anlatan belgeler, öğrenciler arasındaki sertlik, kötü muamele ve başkaldırıyı, öğretmenlerin de hafifçe zalimlikle karşılık kendini beğenmişliğini vurgular. Öğrenci, gün doğumundan batımına kadar okuldadır; belgelerden biri, öğrencinin yatağa giderken ertesi gün okula geç kalkmamak için annesinden yardım istediğini gösterir. Okul, çocukluktan başlayıp genç erkek olana kadar sürer:
“Gel, oğlum, ayağımın dibine otur. Seninle konuşalım ve beni bilgilendir! Çocukluğundan erişkin yaşına kadar tablet evindeydin. Öğrendiğin yazıcılık sanatını biliyor musun?” satırları bu duruma örnek oluşturmaktadır. Aynı belgede, Babilli öğrencinin yanıtlamakta sıkıntı çektiği bir takım “sınav soruları” vardır. Sınav kapsamında Sümer sözcüklerinin gizli anlamları, tüm şarkı çeşitleri, koro yönetimi, gümüş işçiliği ve mücevherliğe ilişkin teknik terimler, arazi bölünmesi, pay dağıtımı ve çeşitli müzik aletlerinin kullanımı gibi konular vardır.
Eski Babil döneminde, isteyenin gidip mektup yazdırabileceği sokak yazıcıları vardır ama yazıcıların çoğu idari sekreter olarak çalışmaktaydı. Yazıcılık için iki ileri eğitim merkezi vardır: bunlardan biri daha öncede bahsettiğim gibi Nippur “üniversitesi” ve Samsu-iluna’dan sonra bilimsel odak haline gelen Babil’deki okul. Anlaşıldığı kadarıyla, Eski Babil döneminden sonra é-dub-ba kurum olarak yok olmuş ve Kassit döneminin daha feodal toplumuna koşut olarak eğitim birkaç aristokrat ailenin eline düşmüştü. Geleneği devam ettirmeye çalışan Kassit bilim adamları, Eski Babil dönemindeki öncellerinin yazılarını dikkatlice kopya edip kataloglamışlardır. Ancak Babil yazıcıları basit kopyacılar olmaktan da öteye geçerek, bu uzak dönemden bize ulaşan engin edebiyat hazinesinin çoğunu yazıcılık okullarında kendileri oluşturmuşlardır. Eski Babil kâtipleri, Sümer edebi ve tarihi mirasını korumakla kalmamışlar, Klasik dönem öncesi dünyasının en parlak ve canlı eserlerini bizzat üreterek büyük katkıda bulunmuşlardır. Kâtip okulları, Sümer döneminden itibaren, büyük olasılıkla, bütün Yakın Doğu uygarlıklarında kültürel geleneklerin yayılmasının güçlü bir aracı olmuşlardır.

Mezopotamya’ da Kütüphane
M.Ö. 3000–2500 yıllarında Mezopotamya’da çivi ve Mısır’da hiyeroglif yazıları, piktogrif yazının gelişmesi ile biçimlenmiş, gelişmiş ve yazılı belgelerin gittikçe artmasına neden olmuştur. Bu yazılı belgeler, artan ekonomik ve kültürel ilişkilerin sonucu olarak çoğalınca, onların korunup saklanmaları için gereken arşiv ve kütüphanelerin ortaya çıkması zorunlu olmuştur. Mezopotamya’da tarihin akış sırasına göre Sümer (M.Ö: 4000–3000 / 2350), Akad (M.Ö. 2350 – 2150), Babil (M.Ö. 2000 – 539), Asur (c. M.Ö.2000 – 612) uygarlıkları yaşamıştır. Mezopotamya’da M.Ö. 4.000 – 500 yılları arasında parlak bir uygarlık yer almıştır. Dile kolay tam yüz eli yıldır süren kazıların ardından bugün gelinen noktada, yaşlı Mezopotamya topraklarından çıkarılmış çivi yazılı tabletlerden oluşan muazzam belge koleksiyonu ele alacağım. Kaynaklar tabletlerin sayısının yarım milyonu aştığını söylemekte. Toprağa gömülmüş bu dev kütüphane, dünyanın irili ufaklı çeşitli müzelerine dağılmış durumdadır. Sümer’de kütüphane, önemli bir yere sahiptir. Sümerlerde kent hayatının merkezi tapınaklardı. Sümer okulları da tapınakların içinde yer alırdı. Sümerlerde her okulun bir kütüphanesi vardı. Yapılan kazılarda bu okulların kütüphanelerinde onbinlerce tablet bulunmuştur. Buradaki kütüphanelerden yararlananlar daha çok din ve devlet adamları idi. Uruk’ta 6.000 kil tablet bulunmuştu ve bunlardan 250 tanesi resmi belgeler dışındaki konuları içermekte idi. Lagaş’ta III. Ur Sülalesine tarihlenen ve birbirleriyle bağlantılı olan iki ayrı odada konularına göre gruplara bölünerek düzenlenmiş 100.000 kil tablet çıkarılmıştır. Nippur’da M.Ö. III. ve II. binyıla ait 50.000 kil tabletten, ilk odadakiler (10×5 m) duvar boyunca uzanan 50 cm. yükseklik ve 35 cm. genişliğindeki ağaç raflarüzerine konulmuştur. Ayrıca “Tablet Tepesi” adı verilen ve çeşitli tabletlerin bulunduğu rahip-kâtiplerin evleri de ortaya çıkarılmıştır.
En eski arşivlerin özelliği depo görevi görüyor olmasıydı. M.Ö. III. binyıl Cemdet Nasr’da bu çeşit örnekler bulunmuştur. Bunlara daha öncede bahsettiğim gibi “é-dub-ba” é: ev, dub: tablet ve a: genetiv eki tablet evi anlamına gelmekteydi. Bu kelime Sümer didaktik şiirinde “Tablet Evi” okul anlamında kullanılmış olduğundan okul, tablet evi, depo ve arşiv kelimeleri ilişkili görülmüştür. III. Ur Sülalesi zamanında Lagaş, Umma, Ur gibi kentlerde bulunan tabletlerin sol ucunda birbirine yakın tableti tablet kabına bağlamak amacıyla içinde sazdan ipliğin geçtiği küçük delikler vardı. Tabletlerin içine konduğu kaplara gelince, bunlar Sümercede “ga-dub-ba”, ga: kap, dub: tablet yani “Tablet Kabı” anlamına gelmektedir. Bu kapların tahta kutular olduğu sanılmaktadır. Ayrıca tuğladan yapılmış dikdörtgen şeklinde tablet kutuları, kamıştan yapılmış 40×50 cm boyutlarında sepet şeklinde tablet kapları da vardı. İlk kez III. Ur Sülalesinden kalma bir metinde “gi ga: im-sar” yani gi: kamış, ga: kap, im: kil, sar: yazmak, yazılmış yani bunlara “Tablet Sepeti” denirdi ve içine etiketler konuyordu. Konulan etikette, kabın tablet sepeti olduğu, tabletin içeriği, başlangıç ve bitiş yıllarını belirtirmektedir. Sümerlerin geliştirdiği yazı sistemiyle birlikte, inançları konusundaki temel anlatılar, dünya görüşleri ve öteki dünyaya bakış açıları, tanrıları ve tapınakları da sonraki toplumlar tarafından benimsenmiştir. Sümerlerden yazı sistemini devralan diğer devletler bu yazıyı geliştirerek kendi dillerine uyarladıklar ve hem Sümer dilinde hem de kendi dillerinde yazmaya başladılar.
Babil’de kütüphane ve Akad’da kütüphane konusuna gelince, Babilonyalılar çok yazan bir milletti; bundan dolayı pek çok çivi yazılı tablet koleksiyonlarına sahiptirler. Babilonya şehirlerinden Kiş’te yapılan kazılar sonunda, tapınaklarda içinde tabletlerin yer aldığı çok sayıda oda bulunmuştur. Burayı kral Hammurabi (M.Ö. 2003–1961) onartmıştır. Kiş belgeleri din ve yönetim konularıyla ilgilidir. Odalarda çeşitli tür belgelerin yanında duvarlar boyunca yer alan urnalar içerisinde bulunanlara da rastlanmıştır. Urnalar üzerinde, içlerindeki tabletlerin içeriğini gösteren
işaretler görülmektedir. Sippar’da ise zamanına air 70.000 kil tablet çıkarılmıştır. Bu şehirde bulunan tabletler burada bir tapınak okulunun bulunduğunu göstermektedir. Burası tam anlamıyla bir arşiv niteliği taşımaktadır. Sippar-Asura tağınağında ise, urnalar içerisinde çok sayıda tablet ele geçirilmiştir. Sippar’ın özel nitelikli arşivinde ticari belgeler bulunmaktadır. 1933–1938 yılları arasında kazılan Mari’nin krallık sarayında 20.000 tablet bulunmuştur. Bunlar siyasal yazışmalar ve ekonomik belgelerdir.218 Güney’de Babilonya ve çevresinde Dur-Kurigalzu (Akar Kuf), Babil, Ur, Uruk ve Tel İmlihiye gibi önemli kentlerde Orta ve Yeni Babil arşivlerinin ele geçirildiği diğer merkezlerdir. Orta Mezopotamya’daki Tel ed Der arşivinde bulunan iki binden fazla tablet ise kentin yangınla tahrip edildiği M.Ö. 1629 yılından önceye aittir.
Asur’da kütüphane, konusuna geldiğimizde ise Akadca tutulan kayıtları içeren arşivler de oldukça geniş bir bölgeye yayıldığı görülmektedir. Orta Anadolu’da Kaniş’te bulunan Asurlu tüccarlara ait arşivler ikinci binyılın başına aittir. Ninive kazılarında, dönemin önemli kralı olan Assurbanipal’in (M.Ö. 668–626) olarak bilinen ve daha çok bir kütüphaneye benzeyen bir arşiv
deposu bulunmuştur. Bu tablet deposunda 30.000 kadar kil tablet ele geçmiştir. Bunlar, makbuz senetleri, toplama listeleri, resmî ve özel yazışmalar gibi belgelerin yanında, tıp, astronomi, mitoloji, büyücülük ve edebiyat gibi bilimsel konularıda içermektedir. Kütüphane devlet arşivi Babilce orijinal metinler ve onların Asurca kopyalarından oluşmaktaydı. Asur kütüphanelerinde görev yapan kişilere “yazılı levha adamları” denmektedir. M.Ö. 670 yılında Medler ve Kaldeliler Ninive’yi zapt edip, memleketi harap ettikleri zaman kütüphanede bulunan tabletlerin bir kısmı da tahrip edildi. Ninive’deki Kraliyet Kütüphanesinden başka Nippur civarında birkaç salonu çivi yazılı tabletlerle dolu bir mabet bulunmuştur. Bunun arşiv ve kütüphane binası olduğu anlaşılmış ve M.Ö. 3000 yılının ikinci yarısına ait olduğu tahmin edilmektedir.
Ninive (Koyuncuk) tabletlerinde yıldızların kataloğu, gezegenler, ayın fazları, takvimler, mevsimler, güneş yılı, bir yıldaki bayramları gösteren takvim, içinde meteorolojik olayların yer aldığı çalışmalar tabletlerin her iki yüzüne de sıkışık olarak yazılmıştır. Ayrıca Assurbanipal geniş imparatorluk çevresi içerisinde çeşitli yerlere müstensihler (kopistler) göndererek metinler toplattırmış ve Ninive’de bunları transkribe ettirmiş ve açıklamalı notlar koydurtmuştur. Böyle bir çalışma ancak içinde çok dil bilen, kopistler dışında bilgin niteliğinde olan kişilerin çalıştığı bir Scpiptoriım ile sağlanabilmiş olmalıdır. Bunu destekleyen orijinal Babilonya metinleri bulunmuştur. Kitaplar konularına göre seri gruplarına bölünerek numaralandırılmışlar ve seri adları taşımışlardır. Etiket adı verilen ve pek düzgün olmayan oval kil tabletler sayesinde kolaylıkla tablet görülebiliyor ve istenen parçalar bulunabiliyordu. Bütün bunlar tabletten kolayca yararlanabilme için oldukça önemlidir. Orta ve Yeni Asur’un başkentleri Asur (Kalat Şergat), Kalhu (Nimrud), Dur-Şarrukin (Horsabad) ve Ninive (Koyuncuk) başta olmak üzere birçok eyalet merkezi ve büyük kentte resmî ve özel nitelikli iki yüzün üzerinde arşiv ortaya çıkmıştır. Bunların çoğu 1000–612 yılları arasındaki Yeni Asur dönemine aittir. Anadolu’da Şanlıurfa yakınındaki Huzirina (Sultantepe), Mardin-Girnavaz, Diyarbakır-Giricano ve Ziyaret Tepe’de bu döneme ait küçük arşivlerin varlığı belirlenmiştir.
Yararlanılan Kaynaklar
Necla Güneş Genç, Eskiçağ’da Önasya’da Yazı Ve Diller
Yavuz Aksoy, Matematik ve Tarihi, cilt: 1
Jean Bottero, Kültürümüzün Şafağı Babil
Altay Gündüz, Mezopotamya ve Eski MısırBilim
Aydın Sayılı, Mısırlılarda ve Mezopotamyalılarda Matematik, Astronomi ve Tıp
Samuel Noah Kramer, Tarih Sümer’de Başlar
Füruzan Kınal, Eski Mezopotamya Tarihi
Kemalettin Köroğlu, Eski Mezopotamya Tarihi Başlangıcından Perslere Kadar
Recep Yıldırım, Uygarlık Tarihine Giriş İlkçağ Tarih ve Uygarlıkları
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Necla Güneş Genç’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: [email protected]

Ömer Burak Karatay

Uzun zamandır bildiklerini siz değerli kullanıcılarımıza aktarmaktan mutluluk duyan, araştırıp öğrendikçe bu siteye yazıp diğer insanların da bilgilenmelerini sağlamaktan zevk alan bir yönetici ve yazar. Ekonomi alanındaki gelişmeler / bilgilendirici metinler için www.ekodemi.com'a davetlisiniz. Bizlere her türlü fikir, istek ve şikayetlerinizi [email protected] üzerinden; markalarınızı değerlendirmek ve binlerce tekil kullanıcıya reklamınızı yapmak için [email protected] adreslerinden benimle iletişime geçebilirsiniz.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Tek amacımız sizlere temiz bilgi sunmak, lütfen reklam engelleyicinizi kapatın.