Etiket arşivi: ABD

II. Dünya Savaşı’nın Askeri, Siyasi ve Genel Sonuçları (1939)

Dünya Savaşı

20.yüzyıl bilindiği üzere, tarih boyunca meydana gelen büyük çaplı ve topyekûn savaşların yaşandığı uzun bir yüzyıl olmuştur. Her iki savaşta da savaşın kaybeden devletleri, kazanan devletlerin ağırlığı altında ezilmek zorunda kalmıştır. I. Dünya Savaşı sonrasında imzalanan anlaşmalar, beklenen barış ortamını sağlama konusunda yetersiz kalmıştır. Bu anlaşmalar, kazanan devletlerin adaleti sağlamak başlığı altında gerçekleştirdiği adaletsizlikler silsilesi hâline gelmiştir. Bütün bunların akabinde oluşan güvensiz ortam ise, ikinci ve daha büyük bir savaşın başlamasına zemin hazırlamıştır.

Almanya’nın 1 Eylül 1939’da Polonya’ya saldırmasıyla başlayan II. Dünya Savaşı, tarihin gördüğü en yıkıcı savaşlardan biri olmuştur. Ülkeler yanmış, yıkılmış ve milyonlarca insan ölmüştür. Bu savaş tam bir “dünya” savaşı olmuştur. II. Dünya Savaşı, dünyanın büyük bölümünü savaş alanı hâline getirerek doğrudan, diğer bölümlerini de dolaylı olarak etkileyerek, dünyanın bütününü ilgilendirmiş ve yönlendirmiştir. Bu çevrede, sıcak savaşın ağırlıklı olarak geçtiği bölgeler; sırasıyla Avrupa, Doğu Asya ve Kuzey Afrika olmuştur. Bu bölgelerdeki ülkelerin büyük bölümü, bazıları birden fazla, yabancı işgaline uğramış ya da işgal olmasa da doğrudan askerî hedef ve cephe durumuna gelip, topyekün savaşın bütün yıkımlarını ve getirdiği felaketleri yaşamıştır. Bundan dolayı, yenilen ülkelerin yanında, Amerika Birleşik Devletleri dışında, yenen ülkeler de savaştan yorgun ve bitkin çıkmışlardır. Fakat ne var ki, altı yıllık bu ıstıraplı dönemden sonra, dünya arzu edilen barış ortamına kavuşamamıştır. Milletlerarası mücadeleler, büyük devletlerin çatışması ve mahallî savaşlar, insanlığı zaman zaman üçüncü bir dünya savaşının eşiğine kadar getirmiştir. Böyle bir “sıcak savaş” yaşanmamıştır fakat barış da olmamıştır. Bundan sonraki bir çeyrek yüzyıla damgasını vuran süreç “soğuk savaş” diye adlandırılacaktır.

Nasıl ki, I. Dünya Savaşı’ndan sonraki dünya, 19. yüzyılın dünyasından çok farklı olmuş ise, 1945’ten sonraki dünya da, 1918’in dünyasından çok farklı bir yapıda olmuştur.

  1. DÜNYA SAVAŞININ SİYASÎ SONUÇLARI
  2. Dünya Savaşı; askerî boyutları yanında siyasî boyutlarıyla da, milletlerarası ilişkiler ve dünya güç dengelerindeki gelişmeleri derinden etkileyen bir savaş olmuştur. Milletler Cemiyeti’nin yerine Birleşmiş Milletler kuruldu. Amacı, devletler arasındaki sorunları barışçı yöntemlerle çözmek ve savaşı tamamen ortadan kaldırmaktı. Avrupalılar kendi aralarındaki sorunları barışçı yollarla halledebilmek için bir “Avrupa Birliği” projesini tartışmaya başladı.

Milletlerarası politikanın yapısı değişmiştir. İngiltere ve Fransa artık eski gücünde değildir. Fakat dünyanın iki ayrı kıtasından iki farklı ülke belirmiştir. Biri geniş bir coğrafyaya sahip olan Sovyet Rusya, diğeri ise Süper Devlet (Super Power) adı verilen

Amerika Birleşik Devletleridir. Birleşik Amerika, savaştan sonra Monroe Doktrini’ni terk ederek bir dünya devleti olarak uluslararası politikada birinci lige çıkmıştır. Sovyet Rusya da, savaş başlayana kadar takındığı çekingen tutumu bırakarak, takip ettiği anormal derecede saldırgan ve emperyalist politika ve gerçekleştirdiği teknolojik gelişmelerle, uluslararası politikanın birinci planında yerini almıştır. Bu iki süper gücün üstünlükleri günümüzde de devam etmektedir. Daha önce dünya politikasında mühim rolleri olmayan bu iki kuvvetin düşmanca karşı karşıya gelmesiyle, dünya siyasetinde iki kutuplu yeni bir düzen kurulmuştur. Bu durum dünya gündemini yeni bir bloklaşma ve ittifaklar dönemine sokmuş ve Soğuk Savaş dönemi başlamıştır. Soğuk Savaş dönemi, Rusya’nın liderliğinde oluşan Doğu Blok’u (Varşova Paktı) ve Amerika Birleşik Devletleri’nin liderliğinde kurulan Batı Blok’unun politik mücadeleleriyle sürüp gitmiştir. Dünya artık hızla bu iki bloğun etrafında toplanmaya, örgütlenmeye, diğer bir deyişle kutuplaşmaya başlamıştır.

     İkinci Dünya Savaşı, 1945 Mayıs ayında Avrupa’da, Eylül ayında da Asya’da sona erdi. Ancak Asya ve Avrupa’da savaşın sona ermesiyle bu kıtalardaki güçler dengesinde büyük boşluklar meydana geldi.

Çünkü İkinci Dünya Savaşı’nda gerek galip gelen İngiltere, Fransa gibi ülkeler gerekse yenilen Almanya, İtalya ve Japonya gibi ülkeler savaştan büyük ölçüde yıpranmış ve zarar görmüş olarak çıkmışlardı. Bu devletlerin kendilerine gelebilmeleri için uzun yıllara gerek vardı. Savaştan sonra güçlü olarak ayakta kalabilenler ise, siyasi ve ekonomik doktrinleri birbirleriyle çatışan Avrupa’ya göre iki “kenar” devlet, yani Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği idi. Bu sırada, Birleşmiş Milletler Örgütü’ne güvenen Batı Devletleri, savaşın, ülkelerinde ve insanlarında meydana getirdiği olumsuzlukların ve bıkkınlığın da etkisiyle, silahlı kuvvetlerinin tamamına yakınını terhis ettiler.

Bunun karşısında Sovyet Rusya, başta ele geçirmiş olduğu geniş coğrafyayı korumak istemesi ve bölgede etkinliğini sürdürebilmesi için büyük ve güçlü ordularını daha da takviye etti. Uygulamasına yöneldiği yayılma politikasıyla Sovyetler, Batı Avrupa için endişe kaynağı haline gelmekteydi. Çünkü, savaştan sonra, diğer devletlerin kamuoylarındaki ve ekonomilerindeki olumsuz hava sebebiyle Avrupa’da istediği gibi hareket edebilecek tek devlet olarak Sovyetler Birliği kalmıştı. Bu dönemde Sovyetler Birliği’ne karşı koyabilecek tek devlet ise Amerika Birleşik Devletleri idi. Ancak Amerika da, savaş sonunda kendi kamuoyunun etkisiyle, yeniden kıtasına çekilme politikasına dönme eğilimindeydi. Sovyet Rusya mevcut bu durumu kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak istemişti. Bu nedenle savaş sırasında işgal ettiği Doğu ve Orta Avrupa ülkelerini peykleştirme çalışmalarını hızlandırmıştı. Diğer yandan Türkiye, Yunanistan, İran üzerinde etkisini geliştirmek için baskı ve isteklerde bulunmaya başlamıştı.

Baltık Denizi’nden Balkanlar’a, hatta Uzakdoğu’da Çin’i ve Kuzey Kore’yi içine alan bir güvenlik kordonu oluşturmuştur.

Bu güvenlik kordonunu Demirperde ile kapatarak gerisinde olan biteni dünyadan gizlemiştir. Bir yandan da Avrupa’daki durumlarını sağlamlaştırmak için, işgalleri altında tuttukları ülkelerde komünist rejimleri yerleştirmeyi başararak, bugünkü Sovyet Uyduları dediğimiz durumu ortaya çıkararak Avrupa’da oldukça tehlikeli bir genişleme gösterdiler. Sovyetlerin bu yükselişinin mühim bir neticesi olarak, ilk defa milletlerarası ilişkilerde doktrin ve ideoloji unsuru devreye girmiştir.

Sovyet Rusya’nın politikası, komünizmi bütün dünyaya hâkim duruma getirmeye dayanıyordu. Bu yüzden savaştan sonra mezkûr devletin dış politikası tamamen bu amaca yöneldi: “Rejim satma“. Nitekim savaş sonucunda  “Nazizim“, “Faşizm” gibi ideolojiler tasfiye edilirken, komünizm güçlenmiştir.

Tabiî bu durum, bu politikalardan hoşnut kalmayan ülkeler tarafından Rusya’ya karşı ittifaklara yol açtı. Böylece dünyayı yeni bir bloklaşma dönemine sürükleyen yeni gelişmeler ortaya çıktı.

ABD, kapital ve liberalist bir ülkeydi. Diğer süper güç olarak Rusya’nın bu yayılmacı politikalarına çevreleme politikası ile cevap vermiştir. Yani iki farklı ideolojinin kapışma dönemi başlamıştır ve bunun sonucunda ekonomik meseleler doğmuştur. Bahsettiğimiz politikanın ilk örneğini 1947 Mart ayında Truman Doktrini oluşturmuştur. Truman Doktrini, Amerika’nın Sovyet tehdidine maruz kalan ülkeleri destekleme kararını ifade ediyordu.  Ardından aynı yıl Haziran ayında Marshall Planı ile çöken Batı Avrupa ekonomilerinin kalkındırması öngörülmüştür. Amerika’nın kabuğuna çekilerek meydanı kendisine bırakacağına kesinlikle inanmış olan Sovyetler için Amerika’nın bu yeni tutumu çok şaşırtıcı oldu ve bir telaş yarattı. Uydu ülkelerle Moskova arasındaki bağları kuvvetlendirmek ve komünist faaliyetlerini tek merkezden idare etmek için yeni tedbirlere başvurdu. 5 Ekim 1947’de Cominform (Communist Information Breau) kuruldu.

     Amerika, devamında 1949 yılında Avrupa için askerî yönden birleşmeyi NATO, siyasi yönden birliği ise Avrupa Konseyi’nin teşkili ile sağlamıştır.

Sovyetler Birliği casusları vasıtasıyla nükleer silah teknolojisini temin etmişti ve 1949 yılında ilk atom bombasını başarıyla denediler. Aynı yıl Mao liderliğindeki komünistler rakiplerini yenerek Çin’i tamamen ele geçirdi. Paniğe kapılan Amerikalılar, Sovyetler Birliği ile komünizmin yayılmasını engellemek için fiziken çevreleme (containment) politikasını uygulamaya soktular. Bu politikanın ilk halkası olan NATO (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) askerî ittifakı 1949’da kuruldu. Bunu, başka bölgesel savunma ittifakları ve ikili anlaşmalar takip etti. Diğer tarafta ise Cominform ve COMECON kurulmuş, NATO’ ya karşılık ise Varşova Paktı yer almıştı. Sovyetler Birliği tamamen çevrelenmeye çalışılırken dünya üzerindeki konumu ve önemi ne olursa olsun her ülke tarafını açıkça belirtmek zorunda kaldı. İttifaklar kısa zamanda katılaşıp bloklara dönüştü.

Türkiye ise diğer devletler gibi güvenlik bunalımı içinde, kendisinin de yer alabileceği, emniyette hissedeceği bir kuruluşun güvenliği altına girme yollarını arıyordu. Her ne kadar savaşa girmese de ekonomisi yıpranmış, gerekli hamleleri yapamamıştı. Hemen yanı başında yüzyıllardır Türkiye üzerindeki emelleri olduğu bilinen ve şimdi de süper güç haline gelmiş bir Sovyet Rusya, Türkiye’yi daha da tedirgin etmekteydi.Bunun üzerine Türk devlet adamları iki kutba ayrılmış dünyada Batı Bloğunun yanında yer almışlardır. Başta ABD olmak üzere Avrupa ülkelerinden yardım ve destek istemişlerdir. Böylelikle Türkiye Birleşmiş Milletlere kurucu üye olmuş, Truman Doktrini’nden  yardım, Marshall Planı’ndan yardım, Dünya Bankası’ndan kredi, ABD’den askerî  yardım almıştır. Ancak NATO’ya kuruluş aşamasında alınmamıştır.

     Günümüz dünyasının en mühim gelişmelerinden biri de, sömürgeciliğin tasfiyesidir.

Sömürge sisteminin eskisi gibi devam edemeyeceği herkes tarafından bilinmekteydi.  Amerika ve Sovyetler Birliği, ideoloji ve çıkarları nedeniyle buna karşıydı. Aynı zamanda 2. Dünya Savaşı deneyimi, sömürge ülkelerinin kendi durumları ve dünyaya bakışlarını tamamen değiştirmişti. Sömürge güçlerinin prestiji ciddi anlamda zedelenmişti. Avrupalı subayların komutasında cephelerde savaşan sömürge askerleri, savaş esnasında milliyetçilik ve başka ideolojilerle tanışmış ve savaş deneyimleri, sömürgecilere tepkilerini arttırmıştı. Bunda Alman ve Japon savaş propagandaları da etkili olmuştu. Sömürgecilere karşı bazı sömürgelerde aktif veya pasif direniş ile bağımsızlık mücadelesi başladığında, bu kısa sürede diğer sömürgelere yayılmış, en itaatkâr gözüken halklar bile bundan etkilenmiştir.

Bir yer istisna edilirse, Asya ve Afrika’daki bağımsız devlet sayısı altı iken, bugün bunların sayısı elliyi aşmaktadır.  Sömürgelerin bağımsızlıklarını kazanmaları ise, milletlerarası politikaya Üçüncü Dünya veya “Bağlantısızlar Bloğu” denen yeni bir kuvvetin girmesi sonucunu vermiştir.

İkinci Dünya Savaşı’nın en önemli siyasî sonuçlarından biri de, milletlerarası politikanın alan genişlemesidir. Savaşın başladığı tarihe kadar uluslararası ilişkilerin ağırlıklı merkezi Avrupa idi. Yani Avrupa siyaseti demek, dünya siyaseti demekti. Üçüncü Dünya ülkeleri de denilen Asya, Afrika ve Latin Amerika, bahsettiğimiz tarihe kadar sadece Avrupa politikasının çerçevesi içinde yer alırlardı.

Halbuki bugün artık böyle değildir. Asya, oldukça önemli bir uluslararası politika alanı hâline gelmiştir. Çin Halk Cumhuriyeti ve Hindistan gibi kalabalık nüfuslu ve geniş ülkeli iki devletin ortaya çıkışı, ve Japonya’nın Asya’da büyük bir ekonomik kuvvet olarak tekrar sivrilmesi bu sonucu doğurmuştur.

Afrika, artık sömürgeciliğin Kara Afrika’sı değil, uluslararası ilişkilerin yeni bir ağırlık alanıdır.

Latin Amerika’da da keza bir uyanış başlamıştır. Örneğin 1982’de Arjantin, İngiltere’ye, Küba’da Fidel Castro da ABD’ye kafa tutma cesaretini gösterebilmiştir.

ikinci dunya savasi naziler
  1. DÜNYA SAVAŞI’NIN ASKERÎ SONUÇLARI

     Devletler, milyonlarca insanı askere alma, silahlandırma, eğitme ve uzun kitlesel savaşları savaşma becerisi elde etti. Sadece ordu ve devlet değil bütün millet her şeyi ile savaş gayesi doğrultusunda seferber edildiği için sivil-asker ayrımı da büyük ölçüde ortadan kalkmış oldu. Eskisi gibi savaşlar muharebe alanları ve askerî faaliyet sahaları ile sınırlı kalmadığından, savaşan milletlerin bütün ülkeleri savaş alanına dönüştü. Yeni gelişen hava gücü sayesinde düşman devletin sivil halkı da savaşın sonucuna etki etmek için, ağır bombardımanlarla rehin alındı.

Bu dönemde siyasî, ekonomik, sosyo-kültürel ve teknolojik değişimin askerî sistem ve genel olarak savaşta etkisi hemen hissedilmemiş, uzun bir sürece yayılmıştır. Bazı devlet ve ordular gelişmelere daha çabuk ve etkin tepki göstermiş, bazıları ise çoğunlukla geç kalmıştır.

Askerî bilginin üretim ve paylaşımı gittikçe askerlerin tekelinden çıkıp çok daha geniş bir kesime yayılmıştır.

Ayrıca yeni çağın teknolojiye düşkünlüğü ile beraber, sorunların, yeni bir silahın icadı ile çözülebileceği zehâbına kapılınmıştır.

     Savaşın son aşamasında nükleer silahların başarıyla kullanılması ile birlikte askerî alanda da radikal bir dönüşüm yaşanmaya başlandı.

Öte yandan, sömürge imparatorluklarının dağılmaya başlamasıyla gayrinizâmî harpler patlak verdi ve konvansiyonel ordular, bambaşka sorunlarla karşı karşıya kaldı.

İkinci Dünya Savaşı sırasında askerî teknoloji alanında başlayan hızlı değişim, Soğuk Savaş döneminde de devam etti. Konvansiyonel ordu birlikleri neredeyse tamamen zırhlı ve mekanize hâle geldi.

Sovyetler Birliği 1949’da atom bombasını başarıyla test ettiğinde Amerika’nın nükleer tekeli artık ortadan kalkmıştı ama silah ve teknoloji üstünlüğü devam etmekteydi. Amerikalılar hızla “Hidrojen” bombasını geliştirip üreterek tekrar ezici üstünlük kurmaya çalıştı. 1953’te ise Sovyetler kendi hidrojen bombalarını test etti. Böylece nükleer silahlanma yarışı hız kazandı.

1991 Körfez Savaşı, dünyanın tek süper gücü olan Amerika’nın askerî güç ve teknoloji açısından ne kadar rakipsiz olduğunu gösterdi. Savaş, Amerikalı liderlere o kadar büyük güven verdi ki, bütün dünyayı kendi istedikleri tarzda yeniden tasarlayacak ve kontrol edecek güç ve kabiliyete sahip olduklarını düşündüler. Amerika’nın müdahalede bulunduğu bütün coğrafyalarda mevcut isyancılar daha da radikalleşti. El Kaide’den çekinilirken ondan daha radikal ve tehlikeli ISIS (DAEŞ) gibi örgütler ortaya çıktı. Farklı coğrafyalardaki örgütler birbirleriyle bilgi, para, uzman paylaşmaya başladı. Yani terör gerçek anlamda küreselleşti.

  1. DÜNYA SAVAŞININ GENEL SONUÇLARI

     İkinci Dünya Savaşı’nın tüm dünya ülkeleri üzerinde yarattığı sonuçları, Birinci Dünya Savaşı ile karşılaştırılamayacak kadar büyüktür. 32 milyon ölü ve 35 milyon da yaralı vardır. Diğer taraftan, kesin olmamakla birlikte, Amerika Birleşik Devletleri 300.000 asker Fransa 850.000 asker ve sivil, İngiltere 716.000 asker ve sivil, İtalya 450.000, Polonya 5.000.000, Çin 8.000.000, Japonya 3.600.000 dolaylarında insan kaybetmiştir. Diğer ülkelerle birlikte tahminen toplam 40 milyondan fazla insan İkinci Dünya Savaşı’nda hayatını kaybetmiştir.

İkinci Dünya Savaşı, daha önceki savaşlara göre, savaşın boyutlarını çok büyütmüş ve daha etkili hale getirmiştir. Buna, ulaşılan taktik ve teknik düzey, silah ve savaş araç gereçlerinin kapasiteleri ile, bunların maliyetleri apaçık ortaya koymaktadır. Savaş endüstrisi, tüm üretim elemanlarının önüne geçerek birinci sırayı almış ve ülkeler tüm kaynaklarını bu altı senelik zaman zarfında galip çıkabilmek uğruna harcamışlardır. Savaş sonunda ABD, diğer devletlerin aksine savaş yüzünden çok zenginleşen tek ülke idi. 20 milyar dolarlık altın rezervine sahipti. Bu da ABD’ni savaş sonunda en büyük mal ihracatçısı yapmıştır. Birkaç yıl sonra ise ülke dünya mal ihracatının 1/3’ünü karşılar konuma gelmiştir. ABD teknik bilgi alanında, özellikle savaş boyunca yeni keşifler,  yeni icatlar, yeni üretim yöntemlerinde çok büyük ilerlemeler sağlamıştır. Nükleer araştırmalar için ABD’nin yaptığı harcamalar, savaşın olmadığı normal dönemlerde yapılacak harcamanın birkaç on katı kadar daha fazlaydı.

1940–1945 yılları arasında Avrupa’da 450 bin kilometrekarelik bir alanı ve 24 milyon nüfusu sınırları içine katan Sovyet Rusya, 1945-1948 yılları arasında ise bir milyon kilometrekare toprak ile 92 milyon nüfusu kontrolüne almış, muazzam bir coğrafyaya hakim olmuştur. Her şeye rağmen ekonomik altyapısı, sahip olduğu coğrafyaya paralel olarak benzer ölçüde büyüyememişti. Aksine insan kayıpları Rusya’ya zor zamanlar yaşatmıştır.

     Milletlerarası münasebetler artık uzaya intikal etmiştir.

Birinci Dünya Savaşı karada ve denizlerde yapıldı. İkinci Dünya Savaşı’nda ise, zaferi, havada güçlü olanlar kazandı. Bu savaşta kara ve deniz muharebelerinin kaderini daima “tayin” etmiştir. Yani, İkinci Dünya Savaşı, milletlerarası mücadeleyi dünyanın yüzeyinden atmosfere çıkarmıştır.

İlk adımlarını İkinci Dünya Savaşı sırasında atan füze teknolojisi, savaştan sonra büyük bir gelişme hızı gösterince, büyük kuvvetler mücadelesi günümüzde atmosferi de aşarak uzaya intikal etmiştir. Uzay şimdi kuvvet üstünlüğü mücadelesinin yeni alanı olmuştur. Bir zamanlar nasıl sömürge sahibi olmak büyük devlet olmanın şartı gibi kabul edilmişse, şimdi de uzayın derinliklerinde önemli bir kuvvet olmanın şartı gibi gözükmektedir.

Nazilerin Yahudi, Çingene ve Slavlar için inşa ettikleri toplama kampları ve yok etme politikası insanları derinden etkiledi. Savaş öncesinde Avrupa’da yaşayan 10 milyon Yahudi’nin 6 milyonu yaşamını yitirdi. Toplu katliamlar, soykırımlardaki savaş suçluları yargılandı.

Ekonomik neticelere gelecek olursak, ülkelerin savaş öncesindeki millî gelirleri savaş sonrasında 1/3’e, ihracat 1/10’a geriledi, üretim materyallerindeki azalma 1/15 oranında gerçekleşti. Savaşa katılan ülkelerin paraları dolar karşısında ortalama yüz kattan az olmamak üzere değer kaybetti. Eskiden paralar altına tekâbül ederken, artık dolar uluslararası para birimi oldu. Bretton Woods Antlaşması ile Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası ortaya çıktı.

      Avrupa ekonomisi yaklaşık %50 küçülürken ABD’de %50 büyüme meydana geldi. Bu veriler gücün Avrupa’dan ABD’ye kaydığının göstergesidir.

Atom bombalarından dolayı Japonya’da savaşın yıkımı çok ağır oldu.

Tarihin hiçbir döneminde ekonomik meseleler, milletlerarası münasebetlerde bugünkü kadar ağırlık kazanmamıştır. Bugün bütün dünya ülkeleri, siyasi kuvvet dengesi, güvenlik ve barış gibi meselelerden çok, ekonomik kalkınma, refah, daha iyi bir yaşama seviyesi gibi meselelerle yoğun bir şekilde meşguldür. Bunun sonucu olarak da bugünkü uluslararası ilişkilerde ekonomik faktör, büyük bir ağırlığa sahiptir. Zengin ve fakir ülkelerle gelişmiş ülkeler arasındaki farklılıkları ekonomik ve ticari münasebetler yoluyla ortadan kaldırmak, bugünkü milletlerarası münasebetlerin temel meselelerinden birini oluşturmaktadır.

SONUÇ

Sonuç olarak, İkinci Dünya Savaşı, zamanın en kanlı ve tahrip gücü yüksek savaşı olarak tarih sayfalarında yerini almıştır. Uzun ve yıpratıcı savaş, ülkeleri harabe haline getirmiş, özellikle sosyal ve ekonomik yaşamı felce uğratmıştır. Bununla beraber kurulmuş olan dünya düzeni ve güçler dengesi değişmiş, güvenlik bunalımı doruk noktasına ulaşmıştır. Savaş sonucunda Avrupa’nın büyük bir bölümü yorgun ve bitkin düşmüştür. ABD ve Sovyetlerin karşılıklı teknik, bilimsel, askerî alandaki kapışmalarını içeren Soğuk Savaş dönemi, ve bu dönemde meydana gelen her türlü gelişme, bugünkü dünya siyasî atmosferinin de temelini oluşturmaktadır. Bugün birbirlerine tamamen zıt olan bu iki ülke arasındaki gerginlikler, problemler hâlâ devam etmektedir.

Ayrıca yaşanan savaşlar krizler, buhranlar ve daha niceleri, bugün Siyasî Tarih dediğimiz alanın genişlemesine sebep olmuştur.

Ayrıca bana kalırsa, son zamanlarda neredeyse tüm dünyayı etkisi altına alan Covid-19 virüsünün ortaya çıkışı, tamamen uluslararası gergin ilişkilerin doğurduğu korkunç bir neticedir. Ve bu gerginliğin temelleri, bütün bu satırlarda anlattığım olaylara kadar dayanmaktadır. Emperyalist devletlerin çekişmeleri dün olduğu gibi bugün de devam etmektedir ve ne yazık ki gelecekte de devam edecektir. Bizler, geçmişi araştırıp analiz ederek, bugünün dünyasını daha iyi kavrayabilmekte ve ne yapmamız gerektiğini, tecrübeler ışığında tayin edebilmekteyiz.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Cumhuriyetin İlk Yıllarında Türk Sineması

Türkiye Cumhuriyeti Ve Rusya Federasyonu İhracat ve İthalat İlişkisi

 KAYNAKÇA

Fahir Armaoğlu- 20. Yüzyıl Siyasî Tarihi

– Rıfat Uçarol- Siyasi Tarih (1789-2010)

– Alper Alpaslan Eker – İkinci Dünya Savaşı Sonrası Türk Dış Politikasındaki Gelişmeler ve Türkiye’nin Nato’ya Giriş Süreci (1945-1952

-İkinci Dünya SAVAŞI Sonrası Yeni Dünya Düzeni ve Türkiye- Doç. Dr. Fethullah AKIN

-İkinci Dünya Savaşı Sonrası Dönemde Avrupa’nın İnşasında ABD’nin Rolü- Aysel Gizem BAŞER

-II. Dünya Savaşı Sonrasında Alman Dış Politikası- Taşkın DAYANGAÇ

-Dünya Askerî Tarihi- Prof. Dr. Mesut UYAR

 

*Bu çalışmanın tüm hakları Betül KARATAY’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Marshall Planı ve Türkiyedeki Sonuçları (Marshall Yardımı 1947)

Marshall Planı’nın Türkiye’ye etkileri, Marshall Planı’nın olumsuz etkileri, Marshall Yardımı CHP, Marshall Yardımı Demokrat Parti Marshall Yardımı İnönü, Marshall Yardımı alan ülkeler, Truman yardımı hakkında geniş bir araştırma.. Tarih arşivi sizler için araştırıyor.

Marshall Planı ve Marshall Yardımı

Türkiye’nin Marshall Planı’ndan aldığı yardım, Avrupa’ya yapılan doğrudan yardımların % 1,2’si, dolaylı yardımların da % 2,2’sine tekabül ediyordu. Plan çerçevesinde alınan kredilere % 2.5 faiz oranı uygulanmıştı. Alınan krediler, 15 yıl ertelemeyle 44 yılda geri ödeme usulüne tabii tutulmuştur. Marshall Planı’nın Avrupa ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’de de ekonomik, siyasi ve sosyal sonuçları olmuştur.

Ekonomik Sonuçlar

1923-47 yıllarında iktisadi kalkınma için kendi kaynaklarına yönelmeyi öncelik edinen Türkiye, 1948’den itibaren Marshall Planıyla dış kaynaklardan yararlanmaya başlamıştı. Bu durum, üretim ve gelir artışını hızlandırmıştı. Ancak, ekonominin dış kaynaklara bağımlılığının da artmasına vesile olmuştu. Tabi ki; bunun keyfi bir olay olduğu söylenemez. Türkiye gelişimini sağlayacak iç dinamiklerden yoksun kalmıştı. Dış kaynaklardan yararlanmak için en uygun çözüm yolu Marshall Planı’ydı. Marshall Planı’nın Türkiye ekonomisindeki en önemli sonuçlarından biri devletçilikten liberal ekonomiye kaymadır. Devletçilik ilkesinin, Marshall Planı’na dâhil olmada Türkiye’nin önünde bir engel teşkil ettiği düşünülüyordu. 1946-50 dönemi, devletçiliğin tasfiye yılları olmuştu. Bu tasfiye, devletçilik kavramının resmen ve aniden reddedilmesi şeklinde değildi. Adım adım hareket edilmişti. Devletçiliği niteleyen bütün yorumlar ve iktisat politikası özellikleri, teker teker reddedilerek tasfiye gerçekleşmişti. II. Dünya Savaşı’na katılmamakla birlikte her an harbe hazır olma stratejisiyle Türkiye’de, askeri harcamaların yüksek olması ve bütçenin büyük bir kısmının askeri giderlere ayrılması, ülke ekonomisini sekteye uğratmıştı. Marshall Planı süreci göstermiştir ki sadece bütçenin büyük bir kısmının askeri harcanmalara değil, ekonominin iyi yönetilememesi de Türkiye’nin iktisadi yapısını bozmuştu. Bunun en iyi göstergesi, 1946 Kalkınma Planı’nın lağvedilmesidir. Türkiye, artık ekonomik buhrandan kendi başına çıkabileceğine inanmıyordu. Bu durum, Türkiye’yi Marshall Planı’na dâhil olmaya sürüklemiştir. Marshall Planı’nı tek kurtuluş yolu olarak gören Türkiye, plana dâhil olabilmek için büyük çaba göstermişti ve çabası sonuç vermişti. Plana dâhil edilen on altı ülkeden birisi olmuştu.
Türkiye’nin plandan uzun vadede olumlu ekonomik sonuçlar elde ettiğinden bahsetmek pek mümkün değildir. Plan kısa vadede Türkiye’ye ancak nefes aldırmıştır. Özellikle 7 Eylül Kararlarının olumsuz etkisi, kaçınılmaz olmuştur. 7 Eylül kararıyla Türk Lirası, ABD Doları karşısında devalüe edilmiştir. Bu devalüasyon sonucunda, 1 dolar 1,29 Türk Lirası’yken 2,80 liraya çıkarılmıştır. Bu yolla savaştan sonra meydana gelen ihracat sıkıntılarının giderilmesi düşünülüyordu. Ancak devalüasyon, istenilen etkiyi göstermedi. Kemal Karpat, 7 Eylül Kararlarını sert sözlerle eleştirmiştir. Karpat’a göre; bu tedbirler, ülkenin içinde bulunduğu toplumsal ve ekonomik gerçeklere dikkat edilmeksizin alınmıştı. Para birkaç elde toplanmıştır. Ekonomik gelişimi sağlayacak yatırımlar yapılmadı. Halkın alım gücü dikkate alınmadı. Bu tedbirler, ülkede bazı iş adamlarının ihtiyaçlarına cevap vermeyi amaçladı. Bu süreçte altın satışına güvenilmesi de yanlış bir hamle olmuştu. Türkiye Merkez Bankası’nın stoklarında 1946 yılında 663 milyon liralık altın vardı. 1950 yılında altın stoku 419 milyon liraya kadar düşmüştü. Devalüasyon, eldeki tarım ürünleri stokunun daha ucuz fiyattan satılmasına neden olmuştu. Ayrıca döviz sıkıntısının olmadığı bir zamanda, devalüasyon gerçekleştirilmişti. Devalüasyon sonrasında ithalat, ihracatı geçmiş, 1930’dan sonra ithalat ihracat dengesi fazla iken, 1947’de açık vermiştir.
Marshall Planı’nın dayattığı liberal ekonomik sistem, Türkiye’de sorun yaratan ana etkenlerden birisi olmuştur. Liberalizm anlayışıyla Türkiye, daha fazla ithalat yapmıştı. Türkiye’nin Marshall Planı çerçevesinde 1949-53 yılları arasında almış olduğu zirai aletler, 1950-53 yılları arasında bu alanda yaptığı ithalattan çok azdır. Örneğin, Marshall Planı ile 7 bin 449 traktör alınmışken liberalleşme süreci sonunda 26 bin 146 traktör ithal edilmişti. 1950 yılında Demokrat Parti iktidara geldiğinde ilk olarak liberal ekonominin alanını genişleterek işe başlamıştır. Liberalleşme ekonomik sisteme geçilmesinde ABD Hükümeti etkili olmuştur. Zira ABD, Marshall Planı’na dâhil ülkelere liberalleşmeyi teşvik ediyordu. Türkiye’de inceleme yapan uzmanlardan Thornburg, 1947 yılında Vatan gazetesine şöyle bir ifadede bulunmuştu: “Aşikârdır ki Türkiye’de hususî teşebbüs ruhu geliştirilmedikçe, memleketinizde hususî ABD teşebbüsü için yer yoktur. Evvelâ, kendi tabiî kaynaklarınızı, işletmelisiniz ve ancak ondan sonra yabancı sermaye bulabilirisiniz.”

”Avrupa İktisadî İşbirliğinin tam olarak bir an evvel gerçekleşmesinden Amerikan umumi efkârının sabırsızlandığını ifade etmiş ve Amerikan yardımlarının, ticaret ve mübadele serbestisini en geniş ölçüde tahakkuk ettirecek memleketlere daha fazla yapılacağını ilâve eylemiştir.”
ABD’nin bu yaklaşımı Marshall Planı’na dâhil olan ülkelerin liberalizme geçişlerinde önemli bir dönüm noktasıydı. Türkiye’nin de bu tarihten itibaren bu yönde ağırlık vermesi dikkat çekicidir. Liberalleşme kapsamında 1950’de Türkiye, yabancı ülkelerle olan ticaretini % 60 oranında serbest bırakmıştı. Ülkelerin özel sermaye’ye ağırlık vermeye başlaması en çok ABD’nin işine yarayacaktır. Özel sermayenin serbest kalması aynı zamanda ABD sermayedarlarının da bu pazarlara girişini kolaylaştırmıştır. Böyle olunca ithalatı hızla ilerleyen ülkelerde ihracat düşük seviyede kalmıştır. Aynı şekilde bu durum Türk dış ticaret açığını artırmıştır. 1950 yılında 22,3 milyon dolar olan dış ticaret açığı liberalizm nedeniyle iki yıl içerisinde 193 milyon dolara ulaşmıştı.Türkiye’de oluşan dış ticaret açığı hakkında, 22 Ekim 1952’de MSA Türkiye şefi Leon Dayton, şunları söylüyordu:
”Türkiye’nin son zamanlardaki tediye müvazenesi açıklarını ben ve misyonumdaki arkadaşlarım yakından ve endişe içinde takip etmekteyiz. Bugün karşılaşılan müşkülâtın bertaraf edilmesi ve açıkların izalesi, kabili ihraç malların bir an önce ihracına ve memleketin dış gelirlerin arttırılmasına bağlıdır. Fakat ihracat yapılamamaktadır. Şüphesiz ihracatın yapılabilmesi diğer memleketlerin bu mallara talip olmasına ve ihraç mallarının fiatına bağlı bir keyfiyettir.”

Marshall Yardımı Alan Ülkeler Aşağıdaki Şemada Belirtilmiştir

marhall yardımı alan ülkeler

Dayton’un da ifadelerinden anlaşıldığı gibi Türkiye’deki dış ticaret açığının ana nedenlerinden birisi yeterince ihracat yapılamamasıdır. 1952’de Marshall Planı’nın Avrupa sürecinin tamamlanmış olduğu göz önüne alındığında, Avrupa’da artık zirai ürün ithaline çok ihtiyaç duyulmamaktaydı. Bu nedenle ihracatını tarım ürünlerine dayandıran Türkiye, dış ticaretinde açık vermeye başlamıştı. Her geçen gün bu açık artmaktaydı. İngiltere’de 6 Ocak 1953 tarihli Times gazetesi, Türkiye’nin dış ticaret açıklarına değinmiştir. Gazetede, Türkiye’nin dış ticaret açığı önemli bir mesele olarak görülüyordu. Gazeteye göre, 1952 yılının ilk 10 ayında ithalat ihracat arasında, 484 milyon lira açık vardı. Bu miktar önceki seneye göre iki kat artmıştı. Türkiye’nin bu hale gelmesinin sebebi, Avrupa Tediye Birliği’ne en fazla borçlu ülke olmasıydı. Gazete, liberal ekonomik sisteme hızlı geçilmesinin Türkiye’yi bu hale getirdiğini ifade etmişti. Türkiye’nin, liberal ekonomi hakkında çok iyi bilgi ve deneyim sahibi olmadığından dış ticarete ayak uyduramadığını belirtmişti. Türkiye, liberalleşme konusunda iyi bir seviyede olmadığından, liberalizme ne şekilde geçileceği ve hangi alana ya da kimlere ne kadar izin verileceğini kararlaştıramamıştır. Dönemin gazetelerinde bu konular üzerine yazılar yayınlanmıştır. Kudret gazetesinde devlet işletmelerinin özelleştirilmesi belli sebeplerle savunulmuşsa da yabancı sermayeye devri hususunun yanlış olduğu öne sürülmüştür. Gazetedeki habere göre yabancı sermayeye ancak yeni iş alanlarında müsaade edilmeliydi. Devlet işletmeleri daha çok yerli şahıs ve kooperatiflere devredilmeliydi.
31 Mayıs 1950 tarihi itibariyle, Türkiye’nin ithalat yaptığı ülkelere olan dış borcu 218 milyon 141 bin lira civarındaydı. Bununla birlikte Türkiye’de dış borç artmaya devam etti. 1955 yılında devletin dış borcu 1 milyar 686 milyon 319 bin 466 lira’yı bulmuştur. 1953 yılı itibariyle Türkiye, ithalatını azaltmaya başladı. Dış ticaret açığının önlenmesi adına 1958 yılında yeni bir devalüasyon zorunluluğu doğdu. 1 dolar 2,80 liradan 9 liraya çıkarıldı. 1956 yılında Türkiye’deki, ekonomik sıkıntılar buhran halini almıştı. İhracatın yanı sıra ithalatta da gittikçe zorlanılıyordu. Marshall Planı kredilerine rağmen, döviz sıkıntısı çekiliyordu. Bu sıkıntıyı gidermek adına çözüm yolları aranmıştı. “Türkiye, Irak, Lübnan, Ürdün, Suriye Ortaklık ve Temsilciliği”nden Ali Rıza Kurtoğlu, T. Vifor adında bir maliye uzmanının Türkiye adına yayınladığı muhtırayı Başbakan Adnan Menderes’e sunmuştu. Muhtırada “Türk Dolar” adında yeni bir paranın oluşturulmasından bahsediliyordu. Bu paranın ihracat için kullanılmasının dışalımı ve ihracatı kolaylaştıracağı belirtiliyordu. Vifor şunları ifade ediyordu:
”Sterling, bir asır müddetle dünyada hüküm sürdü. Dolar, istikbalde, dünyanın kullanacağı para olarak gözüküyor. Bütün dünya dolar veya dolara istinad eden tek para sistemine doğru gitmektedir. Bütün milli paraların, millî para olarak kalmaları her memleketin dolara dayanan ve haricî mübadelelerde kullanılacak olan bir para ihdas etmesi kuvvetle muhtemeldir.
Türkiye için de böyle bir para teklif ediyorum. Bu paranın “Milletlerarası Para Fonu” ile “Federal Bank” tarafından destekleneceği muhakkakdır. Bu paranın ihdasının, Türk Lirasının Türk millî parası olarak kalmasına bir mâni teşkil etmeyeceğini de tekrar etmek isterim. “Türk-Dolar” Türkiye’nin istikbalde ecnebi devletlerle vaki olacak ticarî münasebatında kullanacağı paradır(…)
“Türk-Dolar”ın Türk Lirası ile olan nisbeti bir Türk-Dolar 5 ilâ 5 ½ Türk Lirası civarında tesbit edilmelidir.”

marshall yardımı son posta gazetesi

Marshall Planı, Türkiye’de 1923 yılından beri süre gelen Mustafa Kemal Atatürk’ün hazırlattığı zirai ve sınai kalkınma biçimini sonlandırmıştı. II. Dünya Savaşı ile Atatürk’ün ekonomi ve tarım politikası zaten kesintiye uğramıştı. Türkiye’nin, Avrupa ve ABD ile olan dış ticareti durmuştu. Bu ticaretin tekrar başlamasına Marshall Planı vasıta olmuştur. Ancak Atatürk’ün sınai kalkınma için yaptığı çabalar devam ettirilmemiştir. Türkiye tarıma kayma yolunu tercih etmiştir. Bu durum Türkiye’de fabrikalar açılmasının önlenmesinin yanında elde bulunan fabrikaların kapatılmasına neden olmuştur. Uzmanların verdiği raporlar doğrultusunda 1952 yılında Türk sanayisi için bir dönüm noktası olan THK Uçak ve Motor Fabrikaları kapatılmıştır. MKE’ye devredilen fabrikalar, 1954 yılında traktör fabrikası haline getirilmiştir. Marshall Planı çerçevesinde Türkiye’nin tarım ekonomisine ağırlık verilmiştir. Bunun neticesinde Türkiye, sınai gelişmeden uzaklaşarak bir tarım devi olmak istemiştir. Marshall Planı çerçevesinde, 1948-1952 dönemi için yapılan yardımların % 20,6’sı doğrudan, % 59,7’si dolaylı olarak tarıma ayrılmıştı. 1949 yılı Mayıs ayında Türkiye’ye ilk traktörler gelmişti. Bu traktörler, 1950 yılındaki hükümet değişikliğinden sonra alınan binlerce traktörün ilk kısmını oluşturmuştu. Yeni hükümet de Türkiye’de tarımsal üretim artışının sağlanmasını ana hedef olarak belirlemişti. Bu şekilde ihracatta tarım sektörü önemli bir yer edinmeye başlamıştı. Ancak tarımda makineleşme traktör kullanımıyla sınırlı kalmıştı. Bu nedenle yapısal dönüşüm sağlanamamıştı. Marshall Planı Türkiye temsilcisi Russel Dorr’un Türkiye gezisinden sonra hazırladığı raporunda Türkiye’de Marshall Planı’nın tarımda yarattığı etkiden bahsetmiştir. Dorr, raporunda, tarımsal makinelerin kullanımının zirai üretime oldukça faydalı olduğunu ifade etmiştir. Ancak, makineleşme kadar yedek parça temini için kurulan servislerin yetersizliğine dikkat çekmiştir.
Tarımda devleşme hedefi, sanayileşmenin ihmal edilmesine neden olmuştu. Bunda ABD’li uzmanların raporları da etkiliydi. Örneğin Thornburg Raporu’nda Türkiye’de makine ve motor fabrikası projeleri reddedilmişti. Uçak ve dizel motor imal etmek için, Ankara’da bir tesis kurulması fikri de kabul edilmemişti. Thornburg Raporu, eleştirilmesine rağmen Türkiye’de benimsenmişti. Vatan gazetesinde Thornburg hakkında “Büyük Türk Dostu” şeklinde ifadeler kullanılmıştı. Barker Raporu’nda da Türkiye’de sanayileşmeyi reddeden ifadeler yer almıştı. Barker, “Türkiye’nin sanayileşme hedefini terk etmesini tavsiye edecek değiliz. Fakat biz, bu hedefe varmanın en kestirme yolunun, tarımsal gelişmeye önem vermek olduğunu tavsiye ediyoruz” diyerek Türkiye’yi tarıma yönlendirmiştir. Raporları önemseyen Türkiye, tarım ülkesi olma yolunda sınai kalkınmadan uzaklaşmıştı. 1950 seçimlerinde Demokrat Parti’nin politikası da bu yöndeydi. Türkiye’de 1935-50 yılları arasında köylü kesim ihmal edilmişti. Büyük oy potansiyeli olan köylüler, Demokrat Parti tarafından önemsendi. Demokrat Parti, köylünün kalkınmasına öncelik verecek bir program uygulayacağını ilan etti. Demokrat Parti’nin bu politikası, Marshall Planı’nın gerekleriyle uyuşuyordu. Ziraatta makineleşme, özellikle traktör ve biçerdöver kendini gösterdi. 1948 yılında 1.750 olan traktör sayısı, 1960 yılına gelindiğinde 43 bin 747’ye ulaşmıştı. Biçerdöver sayısı da, 994 iken 6 bin 72’yi bulmuştu.
Bütün girişimlere rağmen, istenen sonuca ulaşılamamış Türkiye gerekli kalkınmayı sağlayamamıştı. 1954 yılında Dünya Bankası’nın yaptığı müdahaleler Türkiye’yi kızdırınca, Türkiye ile Dünya Bankası arasındaki bağlantı koptu. Türkiye, Dünya Bankası’ndan artık kredi alamamaya başladı. Bununla birlikte büyüme sürecinde beklenenin aksine, tarımda değil sanayileşmede ilerleme düşüncesi belirdi. Bu durum, tarım devi olma konusundaki umutların aslında boş bir hayal olduğunu görmede etkili oldu. Tarımsal verim düşüktü. Fakat tarımsal nüfus fazlaydı. İthalatın sınırlandırılmasından sonra sanayileşmenin hız kazanması, köylü ve tüccar kesimin sanayiye doğru kaymasına sebep oldu. Türkiye, özel sektörü teşvik etmesinin yanında ithalatta kısmi serbestliğe de müsaade etmişti. Bu izne rağmen sınai teşebbüse yönelmemesi, ithalat masraflarını karşılayacak bir ihracat gelirinden uzak kalmasına neden olmuştu. Bunun dışında, Türkiye’de var olan özel sektör de ferdi teşebbüse dayalıydı. Çok fazla ortaklık görünmüyordu. Bunun ana nedeni, sözleşme hukukunun gelişmemesi ve Türk iş adamlarının birbirine güvenmemesiydi. Ortaya çıkan güvensizlik, Türkiye’nin sınai kalkınmadan uzaklaşmasında etkili olmuştu.
Türkiye, her şeyden önce ithal ettiği kadar ihraç edememesi, Türk ekonomisini Marshall Planı’ndan gelen yardımlara bağlı hale getiriyordu. Paraların geri ödenmesine gelince, burada da başka bir sıkıntı baş gösteriyordu. Türkiye, ABD’den aldığı borç parayla yine bu ülkeden malzeme satın alıyordu. Alınan kredilerin ödenme zamanı geldiğinde ise döviz sıkıntısının baş göstermesi kaçınılmaz olmuştu. Bu da Türkiye açısından sıkıntılı bir süreci ortaya çıkarmıştı. Türkiye, ticaret açığını finanse etmek için, dış kredi bulmakta güçlük çekiyordu. Bunun ana nedeni ödemeler dengesindeki açık olarak gösterilmiştir. Türkiye borcunu ödeyecek kadar ihracat yapamamıştı. İhracatın düşük seviyede kalması dış ticarette borçların artmasına neden olmuştu. Özellikle 1955’ten sonra daha belirgin olan bu sorun Türkiye’yi gün geçtikçe dış borca sürüklemiştir. 1960 yılı dış borç miktarı 1 milyar 138 milyon 600 bin dolara ulaşmıştı. 1950 yıllarında ödeme sıkıntılarının giderilmesi için Avrupa Tediye Birliği kurulmuştu. Ancak, 1958’lere gelindiği zaman Türkiye’nin ödeme sorunu daha da artmıştı. 1958 yılında Türkiye’de ilk defa, borç yükümlülüklerinin yerine getirilemeyeceği söylenmişti. Bu nedenle, OEEC, IMF, ABD ve Türkiye arasında, 4 Ağustos 1958’de “İstikrar Programı” konusunda anlaşmaya varılmıştı. Buna göre, borçların bir kısmı ertelenecek, bir kısmı da yeni bir ödeme planına göre düzenlenecekti. Böylece Türkiye, ekonomide dış etkilerin kıskacına iyice girmeye başlamıştı. Marshall Planı’ndan aldığı kredilerle Türkiye, istediği ekonomik kalkınma hamlesini gerçekleştiremediği gibi yabancı müdahalesine de açık hale gelmişti.

adnan menderes marshall planı

Tarımdan sonra Marshall Planı’yla en fazla desteklenen alan madencilik olmuştur. Türkiye, plana katılırken Avrupa’ya gıda satışı ve Avrupa sanayisinin gelişmesi için maden ihracı yapması öngörülmüştü. Türkiye, aldığı yardımlarla maden çıkarımını arttırmış, hammadde olarak madenlerini Avrupa’ya satmıştı. Özellikle kromun satışı, Türkiye için önemli bir döviz kaynağı haline gelmişti. Türkiye, Maraş ve Hatay’daki krom madenlerinin üretimini ECA idaresine bırakmıştı. Marshall Planı doğrultusunda verilen raporlara uyuyordu. Madenciliğe sekte vuran Yabancı Sermaye Kanunu’nun çıkarılması da raporlar doğrultusunda gerçekleştirilmiştir. Bu kanunla Türk madenlerinin yabancıların eline geçmesinin yolu açılmıştı. Örneğin, 1959 yılının sonlarına doğru Türkiye’de, 18 petrol arama şirketinin 16’sı ABD’li, diğer ikisi ise Alman ve Felemenk’ti. Planda önemli harcama alanlarından birisi de ulaştırma sistemiydi. Önemli bir paya sahip olan ulaştırma yatırımları genellikle karayolları yapımına yönelikti. Bu durum, Cumhuriyet döneminden beri süregelen demiryolu politikasını bir kenara bırakıyordu. Karayollarının deniz ve demir yolu ulaşımı ile bağlantılı olmasına önem verilmedi. Karayolu yapımında temel amaç kırsal kesimde üretilen ürünlerin en kısa sürede pazara çıkarılmasıydı. Kısacası, Türkiye’de üretilen ürünlerin yeniden toparlanmaya çalışan Avrupa’ya taşınması hedefleniyordu.
Marshall Planı’nda Türkiye’ye biçilen rol başarıyı getirmemişti. Zira Bir ülke, tek başına ziraatla gelişemez ve ekonomisini güçlü kılamazdı. Bu durumu 4 Nisan 1953 yılındaki İngiliz Economist gazetesi şöyle ortaya koyuyordu:
”Türkiye’nin, kendi ekonomisini ve bilhassa ziraatını geliştirip modernleştirmesine ve işlerinde muvaffakiyetler sağlamasına âmil olan enerji ve inisiyatifin, ticarette mâruz kaldığı güçlükleri artırmış olması, paradoksal büyük bir talihsizlik eseridir. Türklerin, mühim miktarda pamuk, ve kuru meyveden başka, ellerinde, ilk defa olarak, büyük bir hububat fazlalığı mevcuddur. Fakat, ziraat ve sanayinin gelişmesini mümkün kılan makinelerin çok mikdarda ithal edilmesi, ticaret muvazenesini alt üst etmiş ve fazla ziraî mahsullerini satmak suretiyle dahi, bu muvazeneyi düzeltmeğe müvaffak olamamıştır.”
Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere makine ithaliyle harcanan para, zirai ihraçtan elde edilenden çok fazlaydı. Türkiye’de yerli sermaye geç de olsa 1953 yılından sonra sanayi sektörüne doğru kaymıştı. Ekonomik kalkınmanın gerçekleşmesinde sanayinin rolü kaçınılmazdı. Türkiye, sanayi sayesinde ihraç ettiği hammaddeleri işleyip daha karlı bir şekilde satabilirdi. Endüstriyel vasıtaların modernleştirilmesi için sanayi tesisleri kurabilirdi. Tarih arşivi sizlere Marshall Planı Ve Türkiye’deki Sonuçları’nı aktarıyor…
Marshall Yardımı’nın ana sistemi, önce verip sonra daha büyük alma olarak özetlenebilir. Plan, bir nevi sömürgeleştirme sistemi yaratmıştı. ABD yardımları ile Türk sanayisi, sömürgeleşme sürecinden geçtikten sonra ABD’nin açık pazarı konumuna gelmişti. Marshall Planı Türkiye’de aynı zamanda tembellik yaratmıştır. Ekonomik bir sorunun halledilmesinde hemen Marshall yardımlarına başvurulması, Türk ekonomisini hazırcılığa sürüklemiştir. 1950 yılı bütçesinde ortaya çıkan açık, Marshall Planı’ndan elde edilen yardımlarla kapatılmıştır. Bu hamle, siyasette eleştirilere neden olmuştur. Zira bütçe açıklarının ülkenin ekonomik gücüyle kapatılması, kendi kendine yetmenin göstergesiydi. Ancak böyle yapılmadı. Türkiye, yalnızca bu plandan yararlanarak dolar elde etmemiştir. Dünya Bankası’ndan alınan kredilerin de rolü büyüktü. Alınan krediler, 1952 yılı dış ticaret açığının ana faktörlerden birisi olmuştur. Neticede Türkiye ekonomisi, kısa süreli ani bir dönüşüm ile bambaşka bir sistemde işlemeye başlamış ve bu ani değişime ayak uyduramayan Türkiye, beklenen gelişmeyi yapamayınca, ekonomik sıkıntıları karşılamak için borç almaya devam etmiştir. Böylece Marshall Planı ile başlayan ekonomik hareketlenme, daha sonraları ekonomik bağımlılığa dönüşmüştü.
Siyasal Sonuçlar
Marshall Planı sonrası oluşan yeni ekonomik ortamda Türkiye artık dış borca bağımlı hale gelmişti. Siyasi gelişmeler de tamamen bu eksende ilerliyordu. Doğan Avcıoğlu’nun ifadesiyle, CHP ile başlayıp DP ile devam eden bu sürecin ana çerçevesi “Dolar, daha fazla dolar diplomasisi” şeklinde belirtilebilirdi. ABD’nin de dış siyasetinde Türkiye önemli bir yerdeydi. ABD Türkiye’nin yardımlardan en üst derecede yararlandığını belirtiyordu. 22 Mayıs 1950’de liberal yönetim taraftarı olan Demokrat Parti başa geçmişti. Demokrat Parti’nin politik sisteminin ana amacı, ülkenin sadece dış politikada yalnızlıktan kurtarılması ve güvenliğinin sağlanması değil aynı zamanda ekonomik altyapısının da geliştirilmesiydi. Hükümet bunu gerçekleştirmek için dış yardımlara yöneldi. Demokrat Parti, yardımlardan yararlanmanın bir karşılığı olacağının farkındaydı. Bu durum Demokrat Parti’yi rahatsız etmemişti. Gerekirse bedel ödeneceği inancındaydı. NATO’ya katılmak asker gönderme de bu inancın sonucuydu. Marshall Planı’nın tatbiki 1952 yılı başı itibariyle bitmişti. Ancak Türkiye’ye yapılan ABD yardımları, askeri alanda ağırlıklı olarak devam etmiştir. Türkiye’ye yardım edilmesinin ana nedeninin, Kore Savaşı ve Çin’in milliyetçi yapısının çöküp komünist hükümetin eline geçmesi olduğu söylenebilir. Bu sonuç ABD’nin Rus karşıtı politikasından sıyrılıp antikomünist politika çerçevesinde hareket etmesine neden olmuştur. Böylece Soğuk Savaş’ın başında ABD Senatörü Vandenberg’in “Sovyetler silahı bıraksın yoksa atom bombası kullanırız” ifadesi ile başlayan çatışma hali, 1950’lerin başlarında daha genişleyerek antikomünist bir hale dönüşmüştü. ABD, komünizmin Ortadoğu’ya yayılmaması adına Türkiye’yi yanında tutmak istemiş ve Türkiye’ye yardım kanalını kapatmamıştır.
ABD’nin yardımı kesmemiş olması Türkiye’nin de işine geliyordu. 6 Ekim 1949’da ABD, Karşılıklı Savunma Yardım Kanunu’nu çıkartarak, 500 milyon dolarlık askeri yardım kaynağı ayırmıştı. Türkiye de bu yardımdan yararlanmak istiyordu. NATO’ya girene kadar Türkiye bu kanun çerçevesinde ABD’den askeri yardım almıştı. Dönem itibariyle Türkiye, yönünü tamamen batıya çevirmiş ve dış politikasını ABD ekseninde batıya bağlı hale getirmişti. İsmet İnönü döneminde Türkiye, NATO’ya girmek için girişimlerde bulunmuştu. Ancak İnönü Hükümeti uygun bir cevap alamamıştı. NATO’ya giriş Demokrat Parti döneminde gerçekleşti. Ancak NATO’ya girmeden önce, Kore Savaşı’na Türkiye’nin dâhil olması dönem itibariyle oldukça çelişkili oldu. Asker gönderilmesi kararında, muhalefetin onayı alınmamıştır. Bu durum, ülke iç siyasi dinamiklerini sarmıştı. Basında, Türkiye’nin NATO’ya girebilmek için Kore Savaşı’na katılmış olduğu ve dış politikada, hükümetle muhalefet arasında ihtilaf olduğu haberleri çıkmaya başladı. Haberlerde eleştirilen önemli hususlardan biri NATO’ya üye olmayan Türkiye’nin, NATO ülkeleri ile birlikte Kore’ye asker göndermesiydi. Fakat Kore Savaşı’na katılımdan sonra, Türkiye’nin NATO’ya alınması gündeme gelmiş, 1952 Şubat’ında NATO’ya üye kabulü gerçekleşmişti. Türkiye, NATO’ya üye olmasından sonra Ortadoğu’da Batı’nın temsilcisi olmuştu. Batı’nın Ortadoğu’daki petrol çıkarlarının da koruyuculuğu görevini yürütmüştür. Batı yanlısı dış politikasını, ekonomik gelişmesi için gerekli dış sermaye yatırımlarını çekmekle birleştirmişti. Türkiye’nin böyle bir strateji takip etmesinin sebeplerinden biri ekonomikti. Türkiye batı ittifakını, iktisadi teşekküllerin gerçekleştirilmesinde kullanılacak dövizin elde edilmesi için bir araç olarak görüyordu. 1955 yılından itibaren Türkiye-NATO anlaşmasının ikinci maddesi çerçevesinde ABD’den iktisadi işbirliğinin kuvvetlendirilmesi yönünde yardım istemiştir. Yardım istenirken dayanak noktası, Türkiye’nin NATO ülkeleri için stratejik önemi olmuştu. Marshall Planı sonrasındaki NATO üyeliğiyle Türkiye hızlı bir kalkınma evresine girmiştir.

kral faysal marshall planı

Truman Yardımı ve Truman Doktrini Nedir

Türkiye, NATO’ya üye olduktan sonra yapılan yardımları yeterli görmüyordu ve stratejik önemini vurgulayarak yardım taleplerinde bulunuyordu. Müttefik ülkeler ise Türkiye’nin iktisaden sorumsuz davrandığından yakınıyordu. Sovyetler Birliği, Batı ile bir harbe girişmesi halinde ilk olarak Orta ve Yakındoğu’ya yönelecekti. Bu hamlesiyle hem Ortadoğu petrol yataklarını ele geçirecek hem de batılı ülkelerin hava üslerini kullanmalarına engel olacaktı. Bu nedenle Türkiye’nin stratejik önemi kabul edilmekteydi. Türkiye de bu konumundan dolayı yardım taleplerinden geri kalmıyordu. Türkiye, dış yardımlar sayesinde bir süre ekonomik olarak gelişmişti. Ancak Türkiye’nin ekonomisi gelişince ihtiyaçları da artmıştır. 1956’da ekonomide büyük bir bunalım gerçekleşmiştir. Bu bunalım, 1958 yılında Türkiye’yi devalüasyona itmiştir. 1957 yılında Türkiye, Ortadoğu’daki tüm meselelerde ABD ile ortak hareket etmekteydi. 1958 yılında Irak Kralı Faysal’a karşı yapılan darbe sonucunda, Türkiye’nin Ortadoğu politikası sarsıntıya uğrayacaktı. Lübnan Ürdün olaylarında, ABD’ye İncirlik üssü açılacak ve 1959 yılında, Türkiye-ABD arasında yapılacak bir anlaşmayla ilişkiler en üst düzeye çıkacaktı. ABD kontrolünde Türkiye’de yeni istikrar politikaları uygulamaya konulmuştu. Ayrıca, dış borçların ödenmesi için, Osmanlı dönemindeki Duyun-u Umumiye idaresine benzer bir kurum olan “Alacaklı Ülkeler Konsorsiyumu” kurulmuştu. Türkiye, 1958’de dış krediler açısından yeteri derecede ilgi görmemeye başlamıştı. Bu ilgisizlik, Türk ekonomik hayatındaki sıkıntıları derinleştirmişti. Bu nedenle hükümet, politika değişikliğine gitmek zorunda kaldı. Türkiye dış kredi sağlamak için Sovyetler Birliği’ne de başvurmayı düşünmüştü. Menderes, 1958’de Moskova’ya ziyaret yapmayı planladı. Ancak, Türkiye’de oluşan iç siyasi çekişmeler buna izin vermemişti.
Türkiye, Marshall Planı’ndan sonra dış yardımlara bağımlı bir ülke haline gelmişti. II. Dünya Savaşı sonrasında ekonomik olarak pek parlak bir görüntü sergilememişti. Marshall Planı’nı herkes kurtuluş yolu olarak görmüştü. Bu durum, siyasi ve sosyal olarak da Türkiye’nin dışa bağımlılığına bir ortam oluşmasına neden olmuştu. Marshall Planı döneminde Türkiye, aldığı kredilerle oldukça borçlanmıştı. Planın sonrasında da dış kredi almaya devam etmişti. Devlet, siyasi anlamda da “Amerika ne yaparsa kabul edelim” düşüncesindeydi. 4 Temmuz 1948 tarihli anlaşmadan sonra ABD Türkiye üzerinde çeşitli kanallardan söz sahibi olmaya çalışıyordu. Türkiye’deki uzmanların ülkeyi kalkındıracak yeteneğe sahip olmadığını söyleyen yabancılar, var olan kaynakların nasıl ve nerelerde kullanılacağını kendileri belirliyorlardı. Kısa süre sonra ülkeye gelen yabancı uzmanlar Türk bakanlıklarının kadrolarına yerleştirilmişlerdir. Böyle olunca Türkiye üzerinde sarf edilen her dolar aynı zamanda ABD emperyalizmine hizmet ediyordu. Türkiye ile ABD arasındaki bağ, her ne kadar NATO ilişkisi çerçevesinde birliktelik olarak ele alınsa da böyle değildir. ABD’nin Türkiye üzerindeki politikası tamamen yardım değil çıkar hesabına dayanmaktadır. Yapılan yardımlara bakıldığında ABD’nin kapitalist çıkarlarını ön plana çıkardığı görülmektedir. Türkiye ABD’nin yararına tavır takındığı sürece iki ülke arasındaki birliktelik sağlam kalmıştır. Ancak 1964 Kıbrıs Harekatı sırasında ABD’nin Türkiye’yi yalnız bırakması var olan tüm tabuların yıkılmasına sebep olmuştur. Kıbrıs Harekatı sırasında Türkiye ABD’den destek beklerken ABD’nin Truman Doktrini’nin dördüncü maddesi gereğince harekatın önüne geçmesi Türkiye’de şok etkisi yaratmıştır. Birçok kesim Kore Savaşı’na girmenin hata olduğunu belirtmeye başlamıştır. Kore’de savaşa katılıp zaferler kazandıklarından dolayı madalyaya layık görülen Türk askerlerinden bazıları, aldıkları madalyaları teker teker iade ederek tepkilerini göstermişlerdir.
ABD ile sıkı ilişki içerisinde olmaya devam etmek için hiçbir girişimden kaçınmayan Türkiye, komşularıyla olan ilişkilerini bitirmekten de kaçınmamıştır. Örneğin 1947 yılına kadar Filistin meselesinde Arapları destekleyen Türkiye, 1948’de İsrail’in kurulmasından itibaren İsrail’i tanımıştır. Bunun yanında emperyalizme karşı direnen bağımsızlık hareketlerine de karşı tavır almıştır. Bu yüzden komşu ülkelerle olan ilişkileri bitme noktasına gelmiştir. Kıbrıs meselesinde Arap devletlerin Türkiye’nin yanında yer almaması, bu sonuçtan kaynaklanmıştır. ABD’nin planları Türkiye’deki iç siyasete de sirayet etmiştir. Sovyetler Birliği’nin komünist yayılmasının önüne geçmek isteyen ABD, birçok ülkede demokratik atılımların gerçekleşmesi için teşviklerde bulunmuştur. Bu ülkelerden birisi de Türkiye olmuştur. Türkiye’de demokrasi atılımının gerçekleşmesi için çok partili hayata geçişi desteklemiştir. Marshall Planı’na dâhil edilme sürecinde Türkiye’ye bu plana katılmak için çok partili hayata geçiş şart koşulmuştu. Türkiye bu adımı atmış ve Demokrat Parti bu şekilde Türk siyasi hayatına dâhil olmuştur. Ancak aralarındaki sorunlar çözülemeyince CHP ve Demokrat Parti arasında gergin bir ortam oluşmuştur. Bu durumdan ABD de tedirgin olmuş ve Türkiye’ye tebligat göndermiştir. Tebligatta iki partinin aralarındaki meseleyi çözmelerini ve demokrasi ışığını halka iyi yansıtmaları istenmişti.
Sosyal Sonuçlar
II. Dünya Savaşı’ndan sonra, dünya ülkelerinde olduğu gibi Türkiye de ekonomik sıkıntılarla dolu bir süreç yaşamıştır. Ortaya çıkan ekonomik buhran Türkiye’yi derinden etkilemiştir. Sıkıntıları ortadan kaldırmayı amaçlayan Marshall yardımları, Türk halkı üzerindeki dengelerin değişmesine neden olmuştur. Marshall Planı, dolaylı da olsa daha başlamadan Türkiye’de etkisini hissettirmiştir. CHP yardımdan yararlanmak için Türkiye’deki komünist eğilimi ABD’lilere hissettirmeye çalışmıştı. Bu taktiği Truman yardımı sırasında da uygulamıştı. 1947 sonlarına doğru Türkiye’nin plan dışında tutulacağı konusu ortaya çıkınca Türkiye için yeni bir komünizm tehlikesi yaratılmaya çalışıldı Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi olayı ön plana çıkarıldı. Aralık 1947’de Fakültede gerçekleşen bu olayda, ABD’de eğitim görmüş bazı solcu hocalara karşı gösteriler yapılmıştı. Bu vakadan sonra ülke içinde tepkiler çoğalmıştır. 1949 yılı başlarında ise Sabahattin Ali cinayeti ile liberal ekonomik sisteme kaymaya başlayan siyasilere karşı oluşan tepkilere gözdağı verilmiştir.

shall-plani-peynir-yardimi

Marshall Planı, Türkiye’deki nüfus dengelerinin değişmesinde de etkili olmuştur. 1927 yılındaki nüfusun % 16,4’ü kentsel, % 83,6’sı kırsal alanda yaşarken, 1940 yılında kentsel nüfusu oluşturan kesim % 18’i, 1950’de % 18,5’i bulmuş, 1960’ta da % 25,1’e ulaşmıştır. Planın Türkiye’ye tarımsal kalkınma alanında yardımlarından dolayı 1950’de köyden kente göç oranında fazla bir değişim gözlenmemiştir. Ancak 1950’den sonra, ilerlemenin tarımsal alanla sınırlı kalmasının hata olduğu anlaşılınca ülke içi sermaye sahipleri tekrar sınai alanlara kaymaya başlamıştı. Bunun sonucunda 1960 yılında kadar kentsel nüfus oranı artarak belirtilen orana ulaşmıştır. Plan sürecinde eğitimde değişim gözlenmiştir. Türkiye 1950-1960 arası on yıllık süreçte okullaşma alanında önemli bir gelişim göstermiştir. Okul çağındaki nüfustan ilkokul okuyanların oranı 1950’de % 69,5 iken 1960’ta % 81,1’e yükselmiştir. Ortaokul 4,8’den 15,8’e, lise ve dengi okullar 5,2’den 13,2’ye, yükseköğretim de 1,3’ten 3,1’e yükselmiştir. 1950-51 ders döneminde toplam 1 milyon 785 bin olan öğrenci sayısı 1960’ta 3 milyon 407 bin olmuştur. Eğitmen sayısı da 48 bin 791’den 91 bin 229’a yükselmiştir. Türkiye dönem içerisinde Türkiye eğitim için okullar açma hususunda sıkıntı çekmiştir. ABD’den portatif okullar getirtilerek bu sorunları çözmeye çalışmıştır. Bu rakamlar ve yapılanlar plan sürecinde eğitime önem verildiğini göstermektedir. Plan sürecinde Türkiye’de turizm hayatı da canlanmıştır. 1952 yılında 36 bin 372 olan turist sayısı 13 yılda % 446,5 artmıştır. Bu artışın sebebinin Ekonomik İşbirliği Sözleşmesi’nin beşinci maddesi olduğu söylrnrbilit. Zira önemli görülen şey, turizmin süreç içerisinde oldukça etkili olduğudur. Devlet Planlama Teşkilatı’nın verilerinde 1950 yılında Türkiye’den giden turist sayısı belirtilmemiştir. Ancak 1963’te 41 bin 833 kişinin yurtdışına turizm amaçlı gittiği belirtilmiştir. Türkiye’ye gelen yabancı turist sayısına bakılırsa, Türk halkı için yeni geçim kaynakları sağlaması bakımından faydalı olduğu söylenebilir. Tarih Arşivi bu yazıda sizlerin Marshall Planı nedir? Marshall Planının Türkiye’ye etkileri, Marshall Yardımı alan ülkeler hangileri? gibi sorularınızı cevaplıyor.

Marshall Planı sonrası Türkiye’de oluşan hazırcılık topluma da yansımıştır. Bütçe açıkları daima krediyle kapatılmaya çalışılmış, kalıcı çareler üretilememiştir. Bu durum ülke içerisinde para darlığı oluşturmaya başlayınca bankalar kredi vermeyi kesmek zorunda kalmıştı. Böyle olunca halk sıkıntı içine girmişti. Para darlığı çeken tüccarlar, kredi sağlamak için tefecilerden yüksek faizle borç alma karşılığında evlerini rehin bırakmıştır. Sonuç olarak toplumda iflaslar görülmeye başlamıştı. Zamanla halkın alım gücü de iyice düşmüştür. İşsizlik oranları da bir hayli artmıştır. 1950’lerin sonlarına doğru işsizlik önemli derecede artmıştır. Örneğin 11 Haziran 1959’da Cumhuriyet gazetesinde verilen bir haberde işsizliğin arttığından bahsedilmiştir. Habere göre işsizlik had safhaya çıkmış ve özellikle özel sermayede işten çıkarılmalar artmıştır. 21 Temmuz 1947’de de aynı haberlere yer veren gazete işten çıkarılmaların devam ettiğini ve işsizliğin her geçen gün daha da arttığını belirtmiştir. Çalışacak işi olanlar içinde maaş sıkıntısı baş göstermiştir. Çalışan kesim geçinebilecek kadar maaş alamama sıkıntısı çekmekteydi. Bu sıkıntıya katlanamayanların iş yerlerinde ihtilaf yaratma girişimlerinde bulundukları görülmektedir. Örneğin 21 Temmuz 1955’te Milliyet gazetesindeki bir habere göre 20 bin tekstil işçisi maaşlarının düşük olmasından dolayı iş yerlerinde huzursuzluk çıkarmayı kararlaştırmışlardır.
Marshall Planı, halk üzerinde bir dinamizm oluşmasını sağlamıştır. Bunun ana nedeni çok partili hayata geçiş çalışmalarıdır. Çok partili hayat, rekabetten dolayı partilerin halka daha çok inmesini sağlamıştır. Çünkü siyasi partiler başa geçebilmek için halka inmek veya halk üzerinde önemli söz sahibi olan büyük gruplara maddi çıkarlar sağlamak zorunda kalmışlardır. Bu durum halk üzerinde bir dinamizm oluşmasını sağlamıştır. Türkiye’de devlet bütçesi açık vermeye başlayınca, bunu engellemek için halka başvurulmuştur. Ancak bu çözüm getirmemiştir. Çünkü Plan sürecinde fiyat artışları oldukça yüksek seviyedeydi. Halk eline geçen parayla zorlukla geçiniyordu. Sadece belli bir zümre şatafatlı bir hayat yaşamaktaydı. Nadir Nadi Türkiye’deki kıtlık hakkında “Harbiye caddesinde çalışanlarımız da dâhil, halkımızın çok büyük bir kısmı kıt kanaat ancak yaşayabiliyorlar. İsteyerek de istemeyerek de onun istihlâkinden kısabileceğimiz bir şey olduğunu sanmıyorum” şeklinde ifadede bulunmuştur. Türkiye’de halk, fedakârlık beklenmeyecek kadar ağır şartlar içerisinde bir yaşam sürmüştü. Marshall Planı halkın da ekonomik sıkıntısını gidermede etkili olamamıştı. Halkın kafasındaki ortak soru borcun nasıl ödeneceğiydi. Krediler ödenemeyince yeni kredi yolları da tıkanmaya başlamıştır. İşinin ehli olmasına rağmen pek çok esnaf kredi elde edememiştir. Devlet, borç batağından kurtulmak için halktan ağır vergiler almaya başlamıştır. Bu ağır vergilerden birisi kazanç vergisi olup en çok vergi memurlardan alınmıştır.
Marshall Planı sürecinde Türkiye’de uygulanan ekonomik anlayış ülke içinde zengin bir sınıfın oluşmasını sağlamıştır. Çok partili yaşama geçişin bu konuda önemli katkısı olmuştur. Demokrat Parti’nin başa geçmesiyle daha da güçlenen bu sınıf, sonraki dönemlerde yerini iyice sağlamlaştırmıştır. Tarımsal alandaki makine devriminden sonra köyden kente göç hızlanmıştır. Oluşacak sonuçlar tahmin edilmediğinden kentler ve Türkiye ekonomisi açısından kötü etki yaratmıştır. Bu göç olgusunun ana sebebi, kentin çekiciliğinden çok kırsal kesimin iticiliğidir. Aynı durumun Avrupa’da daha dengeli gerçekleştiği söylenebilir. Köylü kesim köyden vazgeçtiklerinde onları hazır karşılayan bir kent hayatı ile karşılaşmışlardır. Göç edenlerin istihdam edileceği gerekli iş sahaları hazırlanmıştır. Türkiye, böyle bir karşılama yapamamıştır. Zaten böyle bir şey beklemek de olanaksızdır. Çünkü halk tarımsal alandan uzaklaştığında hükümetin ekonomik politikaları tamamen tarıma dayalıydı. Bu nedenle kentsel alanda gerekli istihdam ve iskân olanakları üretilememiştir. İstihdam sıkıntısından dolayı halk işportacılıkla ya da düşük gelirli ve sigortasız işlerde çalışmak zorunda kaldı. İskân sorunu da büyük kentlerin kenar mahallelerinde gecekonduların hızla çoğalmasına zemin hazırlamıştır. Gecekondulaşma dönemin ekonomik sorunlarından dolayı çok fazla önemsenmemiştir. Devlet halkın geçimini zor sağlamasından dolayı gecekondulaşma işini denetim altına almamıştır. Ancak zamanla bu durum oldukça sorun haline gelecektir.
ABD, Türkiye üzerinde sosyolojik tespitlerde de bulunmuştur. Türkiye’nin yeterince gelişmemiş olmasından faydalanmaya çalışmıştır. Thornburg raporunda verilen bilgilerde Türk halkının geri kalmışlığı ifade edilmişti. Bunun yanı sıra ABD, gelişmemiş ülkelere eğitim yardımı altında bir program ortaya atmıştır. Gelişmemiş ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de görev alan personelin eğitimini üstlenmişti. ABD’nin bu hedefi için sermaye sahipleri ve hükümet işbirliği içinde hareket etmişler ve bunun için çeşitli örgütler görevlendirilmiştir. Amaçları eğitim olmayan bu örgütler için eğitim, yalnızca ABD’nin kapitalist çıkarlarına hizmet eden bir araç vazifesindeydi. Bu çerçevede ABD emperyalizmi için hizmet eden okullar Türkiye’de faaliyet göstermişlerdir. ABD, sonraları çıkarlarını Türkiye’ye kendi içinden oluşturulacak bir örgütle yaymayı planlamış ve bu iş için “Barış Gönüllüleri” isimli bir grup oluşturmuştur. Bu grup, Soğuk Savaş’ı yöneten sermaye gruplarının amacına yönelik kurulmuştur. Örgüt ABD’nin dünya görüşünü yayan ve dünyada ortaya çıkan ulusal kurtuluş hareketlerine cephe alan bir misyonerlik grubudur. Bu oluşumun ilk resmi ifadesi 1959 yılında John Freud Kennedy tarafından başkanlık seçim kampanyasında ortaya atılmıştır. Barış Gönüllüleri Türkiye’ye 27 Ağustos 1962 tarihinde giriş yapmıştır.
Bu örgüte benzer bir başka oluşum da “Amerikan Alan Hizmeti (American Field Service, AFS)”dir. Bu oluşum, faaliyet gösterdiği ülkelerden öğrencileri ABD’ye götürüyor, orada durumu iyi olan ABD ailelerinde ikametlerini sağlıyordu. Böylece ABD’de eğitim süresi biten öğrenciler, ülkelerine döndüklerinde ABD yaşam tarzını ve dünya görüşünü benimsemiş oluyorlardı. Kendi ülkelerinde önemli mevkilere gelmesi sağlanıyordu. Bu durum Türkiye üzerinde de uygulanmıştır. Bu şekilde ABD kültür emperyalizmi de gerçeğe dönüşmüş oluyordu. Ayrıca ABD yardım miktarını yararlanan ülkelerin ekonomik ve kültürel değişimlerine göre belirlemişlerdi. Ülkeler ABD’nin istediği değişimleri gerçekleştirdikçe daha fazla yardım almışlardır. Marshall Planı’nın sosyal alanda bazı olumlu sonuçlarını görmemezlikten gelmek imkânsızdır. Tarımda makineleşme dolayısıyla insan gücüne gereksinim azalınca geçim sıkıntısına düşen kesim şehirlere göç etmeye başlamıştır. Bu mesele insanların yurtlarını terk etmesi bakımından kötü bir görüntü arz etse de köy ile kent arasında bir etkileşim sağlaması bakımından olumludur. Bunun yanında tarımsal modernizasyon halkın daha uzağa ulaşabilmesini sağlamış traktörler köylünün tarım ürünlerini şehirlere taşıyabilmesine olanak sağlamıştır. Köylü, şehirliye ürününü satarken şehirle arasındaki iletişimi de kuvvetlendirmiştir. Pazar ekonomisi ile bütünleşmiştir. Böylece şehir ile köy arasındaki bağı kuvvetlenmiştir. Tarım kesimindeki bu hareketlilik tarımsal bölgelerin de gelişmesine katkı sağlamıştır. Tarımsal alanlara ulaşılabilmesi açısından binlerce kilometrelik yol yapılmıştır.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Osmanlı Düşüncesinde Meteorolojik Olgular

Kripto Paralar ve Yasal Durum

Yararlanılan Kaynaklar
Serkan Şahin, Marshall Planı Ekseninde Türkiye
Esma Torun, II. Dünya Savaşı Sonrası Türkiye’de Kültürel Değişimler – İç ve Dış Etkenler (1945-1960)
Faruk Sönmezoğlu, Türk Dış Politikasının Analizi
Mehmet Saray, Sovyet Tehdidi Karşısında Türkiye’nin NATO’ya Girişi
Akdes Nimet Kurat, Türk-Amerikan Münasebetlerine Kısa Bir Bakış
Namık Behramoğlu, Türkiye Amerikan İlişkileri (Demokrat Parti Dönemi)
Ahmet Ulusoy, Devlet Borçlanması
Yakup Kepenek, Gelişimi, Üretim Yapısı ve Sorunlarıyla Türkiye Ekonomisi
Refik Korkud, İsmet İnönü ve Türkiye’de İktisadi İnkişaf
Mükerrem Hiç, Kapitalizm, Sosyalizm, Karma Ekonomi ve Türkiye
Rıdvan Karluk, Türkiye Ekonomisi
Feroz Ahmad, Modern Türkiye’nin Oluşumu
Osman Yalçın, Türk Hava Harp Sanayi Tarihi

*Bu çalışmanın tüm hakları, Serkan Şahin’e aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Amerika Birleşik Devletleri ve Biyolojik Savaş

II. Dünya Savaşı sonrasında resmi ABD kaynakları ve itibarlı gazeteler, delil olarak Khabarovsk’taki sahte duruşmaların dosyasını gösterdiler. Bu pozisyon, ABD’de ‘Bilgi Özgürlüğü Yasası’ (İng. ‘Freedom of Information Act’) gereğince, Japonya’nın biyolojik ve kimyasal silahlarıyla ilgili çok gizli belgelerin yaklaşık 8.000 sayfasının kamuoyuna sunulmadan önce, 1980’lerin başına kadar Batı’daki yetkililer ve medya için ortaktı. Japonya’nın Sovyetler Birliği’ne karşı bakteriyolojik savaşı ve Çin’de 731. Birim personeli tarafından işlenen suçlar hakkında nihai bilgilerin karartılması, 1985 yılında, ilk önce İngiltere’de sonra da diğer Batı ülkelerinde, ‘731. Birim: İmparator Hirohito biliyor muydu?’ filminin gösterimiyle yapılmıştır.

Kuşkusuz, Japonların biyolojik silahları hakkındaki bilgilerin uzun yıllar boyunca saklanması, ABD’nin işine yaramaktaydı. Savaştan sonra, ABD’nin gerici çevreleri, hem ABD topraklarında, hem de Japonya ve Batı Almanya’da yapılan bakteriyolojik silahların araştırılması ve üretilmesi konusunda çalışmaya Japonların katılmasını sağlamaya başladılar. ABD, 1950’lerden beri, Japon emperyalistler tarafından başlanmış karanlık işlere – bakteriyolojik savaşa hazırlanmasına – devam etmeye çalıştı: ABD’nin kendisi için hayati önem taşıyan bölgelerde sözde komünist tehdidini kontrol altında almak için farklı biyolojik silah türlerini aktif olarak geliştirmekteyken, aynı zamanda onları kullanmak niyetindeydi.

ABD’nin Japonya’da Biyolojik Silah Denemeleri

ABD, geçen yüzyılın 60’lı yıllarında Japonya’da biyolojik silahların denemelerini yaptı. Bu, ABD tarafından kamuoyuna sunulan gizli askeri belgelerden gelmektedir. 1961-1962 yılları arasında Amerikan askerleri, 1945 yılında işgal ettiği ve 1972 yılına kadar Washington iktidarı altında olan Okinawa prefektörlüğünde yaklaşık 10 deneme yaparken, pirinç tarlalarının üzerine pirinç ve buğdayda pas hastalığına (pirinç tarımında en tehlikeli hastalıklardan biridir) neden olan özel bir mantar (bu mantar her yıl 60 milyon insana yetecek kadar pirinci yok etmektedir) püskürttü. Tabii ki, bu denemeler Japon yetkililerinden gizli olarak yapılmaktaydı. Diğer belgelere göre, benzer deneyler Tayvan’da da yapılmaktaydı.

Kore Savaşı (25 Haziran 1950 – 27 Temmuz 1953)

Japonya’da sadece deneyler olmasına rağmen, örneğin; diğer ülkelere karşı, ABD’nin bakteriyolojik silahları tamamen kullanması dikkate değerdir. Örneğin, 1950 yılında, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti (KDHC) birlikleri Güney Kore’yi işgal ettikten ve savaş başladıktan sonra, ABD Hava Kuvvetleri, çeşitli bakterilerin sporlarıyla dolu 5.000 hava bombasının üretimini emretti. Sonuç olarak, Kore Savaşı sırasında, 1952 yılı Ocak ile Mart ayları arasında, KDHC 169 bölgesinde salgın hastalığa neden olan bakteriyolojik silahların kullanılmasının üzerinde 804 olayı vardı. ABD, KDHC ve Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) Hükümetleri tarafından suçlandı. KDHC Dışişleri Bakanlığı, ülkesine ABD’nin şarbon, veba ve kolera ile dolu yüzlerce bomba attığını iddia etti. ABD bu suçlamaları kesin olarak reddetti.

ÇHC, açıklamalarını desteklemek için ele geçirilen 25 ABD pilotunun ifadelerini yayınladı (ABD’deki İnsanlar Üzerinde Deneyler, 2004). Ancak, ÇHC ve KDHC, ABD önerisi – bağımsız bir soruşturma için KDHC’ne Uluslararası Kızılhaç Komitesi (UKK) ve Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) uzmanlarının gönderilmesini reddedip organizasyon raporlarının tarafsız olmayacağını bildirdiler. Bugüne kadar, Kore Savaşı sırasında biyolojik silahların kullanılıp kullanılmadığı tam olarak bilinmemektedir.

Vietnam Savaşı (1 Kasım 1955 – 15 Mayıs 1975)

KİS 1960 ve 1970 yılları arasında ABD tarafından Vietnam Savaşı’nda da kullanıldı. ABD birlikleri Vietnam’ı, insanlar üzerinde pestisitler ve kimyasal silahların belirli türlerini denediği, savaş tutsaklarını korkunç işkenceye maruz bıraktığı ve ‘yakıp yıkma’ taktiğini gerçekleştirdiği poligon haline getirdi. ABD Savunma Bakanlığı’nın verilerine göre, Amerikalılar savaş sırasında Güney Vietnam topraklarının %14’ünde 44 milyon litre dioksin içeren ve 77 milyon litre ‘Agent Orange’ defoliantı püskürttüler.

Ayrıca, Vietnam Da Nang Acente Portakalı Kurbanları Kurumu’nun verilerine göre, şimdiye doğru 3 milyon Vietnamlı ‘Agent Orange’ kurbanı olan 18 yaşın altında bir milyondan fazla insan, kalıtsal hastalıklardan (Parkinson hastalığı, İskemik kalp hastalığı, çeşitli kanser, diyabet türleri vb.) dolayı hasta oldular. En az 150.000 çocuk dâhil olmak üzere, Vietnam’da doğan bebekler, bu agent nedeniyle doğum kusurlarıyla doğmaktadır. ABD Hükümeti, ‘Agent Orange’ ile bu hastalıklar arasında herhangi bir bağlantı olduğunu inkâr etmeye devam etmektedir. Ancak, buna rağmen Vietnam Savaşı’nın yaklaşık 10.000 Amerikalı gazisi, bu kimyasal maddelerin etkilerinden dolayı hükümetinden iş göremezlik ve malullük ödeneği aldı. Ayrıca ABD tarafından Vietnam Savaşı’nda ‘Agent Orange’ kullanıldığına dair de bir takım iddialar bulunmaktadır. Bununla birlikte birer kimyasal silah sınıfı olan ‘taciz maddeleri’ ve bu maddeler içerisinde yer alan ‘göz yaşartıcı gazlar’ ve ‘isyancı kontrol ajanları’ da bu tarihler arasında nadir de olsa kullanılmıştır.

Pentagon’un Biyolojik Silahı 37. ABD Başkanı Richard Nixon 1969 yılında biyolojik silahların yasa dışı olduğunu açıkladı.

Ancak, buna rağmen 1980’lerin başında, Pentagon biyolojik silahlara sarıldı. Örneğin, 1983 yılı Ekim ayında Hindistan haber ajansları, Yeni Delhi’de, Hindistan’da daha önce bilinmeyen sivrisineklerle yaydığı tropikal Dang hummasının patlak verdiğini bildirdiler. Haber ajansları, bu sivrisineklerin Lahor (Pakistan) yakınındaki bir araştırma enstitüsünde yetiştirildiği Pakistan’dan Hindistan’a atıldığını vurguladılar; bu enstitünün çalışmaları, ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı ve Pentagon tarafından finanse edildi.

Bu konuda Küba’dan da bahsetmek gerekmektedir; ABD, topraklarında bir kereden fazla biyolojik silah kullanmıştı. Tütün ve şeker kamışı tarlalarının ve ayrıca domuzların bu silahların etkilerine maruz kaldığından dolayı Küba önemli bir ekonomik darbe yaşadı. Buna ek olarak, 1984 yılında, ABD’de de bulunan ünlü Küba karşıtı karşı-devrimci ‘Omega-7’ grubunun lideri Arocena Eduardo, bir New York mahkemesinde, grubunun üyelerinin ABD’nin Küba’ya karşı bakteriyolojik savaşına katıldıklarını, bulaştırılan sivrisineklerle dolu konteynerlerin Küba göçmenlerinin yardımıyla Küba’ya göndermesini şahsen organize ettiğini itiraf etti. Bu grubun faaliyetlerinden dolayı 1981 yılında Küba’da bir Dang humması salgını ortaya çıktı. Kısa sürede 350.000 kişi hasta oldu, onlardan 156 kişi (99 çocuk) öldü.

Fort Detrick

ABD’nin bakteriyolojik silahlarının nerede üretildiği de araştırılmalıdır. ‘Fort Detrick’ ABD Ordusunun bakteriyolojik araştırma merkezi Washington’dan 70 kilometrede yer alan Frederick (Maryland eyaleti) şehrinin yakında bulmaktadır.

Görsel: ‘Fort Detrick’ ABD Ordusunun Bakteriyolojik Araştırma Merkezi

25 yıl boyunca, görünüşte dikkat çekici olmayan askeri şehir dış dünyadan iyice tecrit edildi. Oraya girebilmek için, özel bir girimliğe ek olarak, çiçek hastalığı, veba, şarbon da dâhil olmak üzere her tür ölümcül enfeksiyona karşı 20 farklı aşıya ait bir sağlık sertifikası gerekmekteydi. Bu kurallar rastgele değildi. Fort Detrick, bilinen en eski salgın ve diğer ciddi hastalıkların ajanlarını belli bir yönde yetkinleştirildiği ve yeni ajanlarını üretildiği Pentagon’un ana merkeziydi.

Yeni bakteriyolojik ajanların arayışı konusunda çalışmalar için sadece biyologlar değil, arkeologlar ve tarihçilerin bile katılması sağlandı. Onlar, yüzyıllar önce ortadan kalkan hastalıkların (Lejyoner hastalığı ve melioidosis) biyolojik silahlar olarak kullanılması fikrini sundular. Merkezin bölümlerinden ‘Building 459’ kod adlıyla birinde, sıcak çöllerde, sülfürle sıcak yeraltı sularında ve konsantre tuzlu suyla dolu çukurlarda yaşayan ve yerleşik bir teşhis veya kanıtlanmış tedavi metotları bulunmayan tamamen yeni patojen mikroplarını incelenmekte ve geliştirilmekteydi. Bu bolümün bilim adamları, modern tarihin ölümcül basillerine bu mikropların şok edici özelliklerini vermek, bakterilerin daha uzun süre hayatta kalabileceğini sağlamak ve biyolojik ‘superweapon’ üretmek istemekteydi.

Ancak yukarıda belirtildiği gibi, ABD Başkanı Richard Nixon 25 Kasım 1969 tarihinde resmi bir açıklama yaptı. Bu açıklamaya göre saldırıda kullanılan biyolojik silahların geliştirilmesine yasak koyuldu. O günden beri Fort Detrick laboratuvar kompleksi resmi olarak sadece savunma amaçlı kullanılmaya başladı: ABD’ye karşı biyolojik silahların kullanılmasına ilişkin diyagnostik, önleyici tedbirlerin geliştirilmesi ve tedavi yöntemlerine odaklanıldı. Ancak, laboratuvar binalarının duvarlarının dışında ne olduğunu sadece tahmin edebilmekteyiz.

Kaynak

Valeria Illiashenko, Uluslararası Hukukta Kimyasal ve Biyolojik Silahların Taşınmasına Yönelik Düzenlemeler

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Valeria Illiashenko’ya aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Küresel Güçlerin Kripto Paralara Bakışı Ve Değerlendirmeler

Kripto Paraların dünya genelinde yaygınlık kazanması neticesinde kripto paraların alınıp satıldığı özel piyasalar oluşmuştur. Ayrıca, kripto paralar taraflar arasında ödeme aracı olarak da kullanılmaya başlanmıştır. Zaman içerisinde önemli bir hacme ulaşan kripto para piyasası Devletler, Uluslararası Kuruluşlar ve Merkez Bankalarının da dikkatini çekmiştir. Bununla birlikte, kripto paraların öncüsü olan Bitcoin başta olmak üzere kripto paralara yönelik farklı bakış açıları ve uygulamalar söz konusudur. Aşağıdaki şekilde, Dünya’da kripto para algısına ilişkin
mevcut durum gösterilmektedir. Kendi kripto parasını geliştirmeye çalışan Çin ve bazı Asya ülkeleri dışında kripto varlıklara yönelik ciddi bir yaptırım bulunmamaktadır.

IMF Değerlendirmesi

IMF Başkanı Christine Lagarde, 29 Eylül 2017 tarihinde Bank of England (BoE) Konferansında yaptığı konuşmasında kripto paralara ilişkin önemli açıklamalarda bulunmuştur. Lagarde, Bitcoin başta olmak üzere kripto paraların mevcut sistem için tehlike oluşturmadığını belirtmiştir. Kripto Paraların fazla oynak, fazla riskli ve fazla enerji yoğun olduğu değerlendirmelerinde bulunmuştur. Düzenleyici otoriteler için kripto paraları fazla karmaşık bulan Lagarde, kripto paraların tamamen yok sayılmasının ise akıllıca olmayacağını ifade etmiştir. IMF Başkanı, istikrarlı olmayan paralara sahip olan ülkelerde Dolar gibi başka ülkelerin para birimleri yerine kripto paraların daha çok talep görebileceğini öngörmektedir.
Vatandaşların kripto paraların zaman içerisinde daha istikrarlı bir hale geleceğine yönelik beklentilerinin ise bunun en önemli dayanağı olduğunu değerlendirmektedir. Lagarde, ekonomilerin dönüşümüne bağlı olarak Merkez Bankalarının yapacağı en iyi işin etkin para politikalarına devam etmek ve yeni fikirlere ve taleplere açık olmak olduğunu vurgulamıştır. Nitekim mevcut kripto paraların riskli ve oynak kalması neticesinde, vatandaşların da Merkez Bankalarından ulusal para olarak işlem görecek dijital platformlarının oluşturulmasına yönelik talebin olabileceğini ifade etmiştir (IMF 2017).
Lagarde, CNBC’ye yaptığı konuşmasında, dünya merkez bankalarının ve düzenleyici kuruluşların kripto para meselesini ciddiye alması gerektiğini vurgulamıştır. Lagarde ayrıca, kendilerinin bir kripto para geliştireceklerini
söylememekle birlikte, IMF’nin Özel Çekme Hakları (SDR) kapsamında uluslararası rezerve olarak hizmet edecek ve teknolojik anlamda kripto paralara benzer nitelikte olacak bir para biriminin oluşturulabileceğini ifade etmiştir. Meselenin sınırlar ötesinde olmasından dolayı IMF’nin de süreçte yer alabileceğini belirtmiştir. IMF Başkanı Christine Lagarde, 11 Şubat 2018 tarihinde CNN ile yaptığı röportajında ise, kripto paralara ilişkin düzenlemeleri kaçınılmaz olarak değerlendirmiş ve bunun sadece bir zaman meselesi olduğunu ifade etmiştir. Bunun ise uluslararası düzenleme ve uygun denetim gerektiren bir alan olduğunu belirtmiştir (CNBC 2017, CNN 2018).

Dünya Bankası Değerlendirmesi

Dünya Bankası Başkanı Jim Yong Kim ise, kripto para sistemini “Ponzi Düzeni” ile kıyaslamış ve Bitcoin gibi kripto paraların yasallığına yönelik endişe uyandırmıştır. Kim açıklamasında, sistemin çalışma şeklinin hala tam anlamıyla net olmadığını belirtmiş ancak gelişmekte olan ülkelerde paranın daha etkin takip edilmesi ve yolsuzluğun azaltılması açısından da ümit verdiğini ifade etmiştir.

Uluslararası Ödemeler Bankası Değerlendirmesi

Uluslararası Ödemeler Bankası (BIS) Başkanı Agustin Carstens yayınladığı makalede, kripto paraların tanım olarak bilinen para türlerinden hiçbirinin kapsamına girmediğini belirtmiştir. Carstens’a göre, istikrarsız oluşlarından dolayı bir ödeme veya değer saklama aracı olarak güvenli değillerdir. Yeni teknolojiler hayatı kolaylaştırma kolaylığına sahip olsalar da, kripto paraların mevcut yapısı bu durum için iyi bir örnek teşkil etmemektedir. Bu yüzden, Merkez Bankaları gerekli görülmesi durumunda müdahale için hazır bulunmak zorundadır. Böylece, finansal sistemde geniş bir alanda hizmet veren kurumsal altyapının destekleyeceği kripto paralar yasal bir şekle bürünecektir. Bu ise Merkez Bankalarının sorumluluk alanına girmektedir. Bu doğrultuda, Merkez Bankaları ve Finansal Otoriteler iki noktaya dikkat etmelidir. Birincisi, kripto paraların reel para birimleriyle olan ilişkinin sorunsuz olması sağlanmalıdır. İkinci nokta ise, her iki para için eşit şartların sağlanmasıdır. Her iki para için de istisnasız aynı risk ve aynı düzenlemeler geçerli olmalıdır.

ABD Politikası

18 Mart 2013 tarihinde, ABD Hazine Bakanlığı Finansal Suçlarla Mücadele Birimi (FinCEN) kripto paraların yönetimi, alım-satımı ve kullanılmasına ilişkin FinCEN düzenlemelerinin uygulanabilirliğine yönelik bir rehber yayınlamıştır. Kripto para kullanıcıları tescil, raporlama ve kayır tutma zorunluluklarından muaf tutulmuştur. Ancak yönetici konumunda bulunan kimseler ilgili düzenlemelere uymak zorundadır. FinCEN kripto paraların ulusal para kapsamında değerlendirilemeyeceğini belirtmiştir. Bununla birlikte, açıklamada çevrilebilir
kripto paralara değinilmiş, bu tip kripto paraların reel para birimleri karşısında bir değeri olduğu ve reel para gibi işlem gördüğü ifade edilmiştir (FinCEN 2013).
ABD Menkul Kıymetler ve Döviz Komisyonu (SEC) Başkanı Jay Clayton, 11 Aralık 2017 tarihinde kripto paralar ve İlk Dijital Para Arzlarına (ICO) ilişkin bir bildiri yayınlamıştır (SEC 2017). Bildiride, kripto para piyasasının hızlı bir şekilde büyüdüğü ve yerel, ulusal ve uluslararası düzeyde işlem gördüğü ve pek çok ürün ve katılımcısının olduğu belirtilmiştir. Bununla birlikte, kripto paralar hakkında –yasal olup olmadıkları, yatırımcıların korunması amacıyla düzenlemelerin yapılıp yapılmayacağı ve ilk dijital para arzlarının yasal statüsü gibi– pek çok soru işaretinin olduğu vurgulanmıştır.
Bireysel yatırımcılar açısından, geleneksel ABD Menkul Kıymet piyasalarında kripto para yatırımları özelinde bir korumanın olmadığı ve dolandırıcılık ve manipülasyon tehlikesinin bulunduğu belirtilmiştir. Ayrıca ICO’lara ilişkin SEC tarafından bir kaydın veya tescilin söz konusu olmadığı da bildiride yer almıştır. Böyle bir ürüne yatırım yapılması düşünüldüğünde ise, ICO yapanlardan ürüne yönelik sorulardan tatmin edici bir geri bildirim alınması gerektiği vurgulanmıştır. Kripto Para piyasalarının ulusal sınırları aşmasından kaynaklı SEC tarafından kötü niyetli aktörlerin etkin olarak takip edilemeyeceği ve yatırımların kurtarılamayacağı konusunda yatırımcılar uyarılmıştır.

Piyasa Aktörleri

Piyasa Aktörleri (MenkulKıymet Avukatları, Muhasebeciler ve Yatırım Danışmanları) açısından ise, SEC tarafından konuyla alakalı yayınlanan araştırma raporunun dikkate alınması gerektiği ifade edilmiştir. Raporun yayınlanmasının ardından bazı piyasa aktörleri önerdikleri ICO’ların menkul kıymet olmadığını, “Hizmet Ürünü”
kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini iddia etmiştir. Bununla birlikte, bu tür ürünlerin bir “Hizmet ürünü” olması onun aynı zamanda bir menkul kıymet olarak değerlendirilmesini engellememektedir. Bu ürünler, üçüncü tarafların girişimcilik ve yöneticilik çabalarına bağlı olarak potansiyel bir getiri vaat ettiğinden dolayı ABD kanunları açısından bir menkul kıymetin ayırıcı özelliklerini taşımaktadır.
Bu yüzden, piyasa aktörleri yatırımcıların korunması açısından sorumluluklarının farkında olmak zorundadırlar. Bu sebeple, bir kripto para arz eden veya bir ürünün değerini bir veya birden çok kripto paraya bağlayanlar, bu para birimi veya ürünün bir menkul kıymet olmadığı göstermek veya menkul kıymet kanunu kapsamında tescil ve diğer gereksinimleri yerine getirmek zorundadırlar. Ayrıca, komisyoncular, menkul kıymet tacirleri ve diğer piyasa katılımcıları kripto para işlemlerinin kara-para aklamayı önleme ve müşteri tanıma zorunluluklarına uymak durumundadır.

Jerome Powell

Mevcut FED Başkanı Jerome Powell Kripto Paraların şu anda ekonomi için tehlike oluşturacak bir boyutta olmadığını ancak uzun vadede sorun teşkil edebileceğini belirtmiştir. Powell Bitcoin’e alternatif olarak Merkez Bankasının kontörlü altında bir kripto para fikrine yönelik cevabında ise, bu teknolojiye yönelik teknik meselelerin devam devam ettiğini ve kontrol ve risk yönetiminin kritik olduğunu ifade etmiştir. Bu doğrultuda, Merkez Bankasının arz edeceği kripto paranın kişisel mahremiyet konusu gibi pek çok zorlukla karşılaşacağını ve bu sebeple bu işin özel sektör tarafından yapılmasının daha iyi olacağını vurgulamıştır (BBC 2017, Bloomberg 2017).
Powell’ın selefi olan Janet Yellen ise, Bitcoin’in ödeme sisteminde çok küçük bir payı olduğu açıklamasını yapmış; istikrarlı bir değer saklama aracı olmadığını, ulusal para işlevi göremeyeceğini ve çok fazla spekülatif olduğunu belirtmiştir. Buna paralel olarak Yellen, FED’in Bitcoin’e yönelik doğrudan düzenleyici bir rolünün olmadığının altını çizmiştir. Ancak FED’in kendi denetimi altında olan bankacılık kurumlarının, müşterilerinin kripto para piyasasında yapmış olduğu işlemlerin yönetilmesi ve kara-para aklama faaliyetlerinin olup olmadığının izlenmesi ve bankacılık sırrı sorumlulukların yerine getirilmesi konusunda güvence verdiği ifade etmiştir. Bu aşamada FED’in kendi kripto parasını oluşturmasının söz konusu olmadığını ifade etmiştir (CNBC 2017).

Çin Politikası

Çin, 2017 yılı Eylül ayında ICO vasıtasıyla yasadışı kaynak sağlama faaliyetlerini yasakladığını açıklamıştır. Ancak bu kripto paraların tamamen yasaklanması anlamına gelmemektedir. Kişilerin kripto para bulundurmalarında bir sakınca görülmemiştir. Çin bu düzenlemesiyle, son dönemde çok hızlı bir artış gösteren piyasada oluşacak balonların olası olumsuz etkilerine karşı önlem almıştır. Çin Merkez Bankası (PBoC), Çin Menkul Kıymet Düzenleme Komisyonu (CSRC), Çin Bankacılık Düzenleme Komisyonu (CBRC) ve diğer birimler ortak deklarasyonla ICO’yu tamamlayan kişi ve kuruluşların elde edilen fonların geri iadesine ilişkin gereken çalışmaları yapması gerektiğini ifade etmiştir. Bildiride, gelecekte yapılacak ICO’ların şiddetle cezalandırılacağı da belirtilmiş; finansal ve ticaret platformlarında kripto paraların yasal paralarla olan ticareti de yasaklanmış ve bankalar ICO hizmeti vermekten men edilmiştir (Bloomberg 2017, Reuters 2017).
PBoC Başkanı Zhou Xiaochuan 2018 yılı Mart ayında 13. Ulusal Halk Kongresi basın konferansında yaptığı açıklamada, Bitcoin ve diğer dijital paraları kâğıt para, madeni para ve kredi kartı gibi yasal bir ödeme aracı olarak tanımadıklarını belirtmiştir. Xiaochuan ayrıca, Bitcoin ve Çin Para Birimi Yuan arasında doğrudan değişimin de PBoC tarafından desteklenmediğini ve bankacılık sistemimin bunu kabul etmeyeceğini eklemiştir. Bununla birlikte, kripto paraların kaçınılmaz olduğunu ifade eden PBoC Başkanı Xiaochuan, devlet olarak Bitcoin’in de üzerine inşa edildiği blockchain ve dağıtılmış hesap defteri teknolojilerini (distributed ledger technologies) yakından takip ettiklerini ifade etmiştir. Kripto Para endüstrisinde yer alan kişilerle birlikte PBoC’nin kripto para ve elektronik ödeme konusunda çalışma yürüttüklerini de kaydeden Xiaochuan, projede ilerleme olduğunda testlerin yapılacağını eklemiştir.

PBoC

Ancak hiçbir otoriteye dayanmayan bazı spekülatif uygulamaların hızla yayılması sebebiyle olası olumsuz etkilere karşı tüketicilere uyarıda bulunmuştur. Bu durumun finansal istikrar ve parasal aktarım mekanizması üzerinde de beklenmedik etkileri olabileceğini vurgulamıştır. Kripto Para geliştirilmesi meselesinin öngörü ve dikkat gerektirdiğini söyleyen Xiaochuan, böyle bir paranın güvenlik ve gizliliğin korunmasını da hesaba katacak şekilde kullanım açısından kolay, hızlı ve düşük maliyetli olması gerektiğini açıklamıştır (Reuters 2018, Yahoo 2018, People’s Daily 2018).
Nitekim PBoC, 2018 yılı ajandasında ulusal parayı korumanın en büyük öncelik olduğuna ve bu doğrultuda kripto paralara karşı sıkı önlemlerin devam edeceğine yer vermiştir. PBoC Başkan Yardımcısı Fan Yifei ise, Başkan
Xiaochuan ile benzer şekilde PBoC’nin Çin’in kendi dijital parasını geliştireceğini ve çalışmalar yürüttüğünü vurgulamış ve kripto para piyasasına yönelik tasfiye politikasının devam edeceğini ve Bitcoin haricinde de her tür sanal paranın üzerine gidileceğini ifade etmiştir (8BTC 2018).

Rusya Politikası

Rusya Maliye Bakanlığı 25 Ocak 2018 tarihinde kripto para piyasasına yönelik “Dijital Finansal Varlıklara İlişkin Federal Yasa” başlıklı bir yasa taslağını kamuoyuna sunmuştur. Kanunun amacının hem Rusya’daki dijital finansal varlıkların kullanımını hem de akıllı sözleşmeler altında bu hususa ilişkin hakları ve yükümlülükleri düzenlemek olduğu belirtilmiştir. Yasa taslağı dijital finansal varlıkları şifreleme cihazları kullanılarak elektronik formatta oluşturulan varlıklar olarak tanımlamaktadır. Bu varlıklar kripto paralar ve itibari paralar olmak üzere iki kategoriye ayrılmaktadır. Dijital finansal varlıkların dijital işlemler defterine (ledger of digital transactions) kaydedildiği yasa taslağında belirtilmiştir.
Bununla birlikte dijital finansal varlıkların ulusal para olarak tanınmadığı vurgulanmıştır. Yasa taslağında kripto para tanımı detaylandırılmamakla birlikte, katılımcılar tarafından oluşturulan ve dijital işlemler defterine kaydedilen bir dijital varlık türü olduğuna yer verilmiştir. Belli bir ücret karşılığında kripto para oluşturulması ve geçerliliğin onaylanması işlemine madencilik ismi verilmiştir. Bu, ancak bu işi yapan bir katılımcının kripto para ihraç edebileceği anlamına gelmektedir.

İhraç Durumu

İtibari Paralar ise fon sağlamak amacıyla ihraç edilebilmektedir; kripto paralara benzer şekilde deftere kaydedilmek zorundadır. Yasa taslağı sadece bağımsız tüccarları ve tüzel kişileri itibari para ihraç etmeye yetkili kılmıştır. İtibari Para ediniciler için de özel düzenlemeler söz konusudur. Nitelikli yatırımcılar kendi adlarına açılan elektronik cüzdanlar vasıtasıyla itibari para edinebileceklerdir. Diğer kişiler ise, yalnızca özel bir operatörün elektronik cüzdanına Rusya Merkez Bankası tarafından belirtilen özel hesaba havale yaparak itibari para
edinebileceklerdir. Bu kişilerin her bir itibari para ihracında edinebileceği miktar ise 50.000 Ruble ile sınırlandırılmıştır.
Yasa taslağı dijital finansal varlıklarla ilgili işlemlere sadece ticareti organize edecek bir dijital finansal varlık değişim operatörü vasıtasıyla yapılması kaydıyla izin vermektedir. Bu kapsamda, bir dijital finansal varlık bir diğeri ile takas edilebilecek ve dijital finansal varlıklar Ruble, yabancı para ve/veya diğer varlık ve eşyalarla değişime konu olabilecektir. Bu işlemlere yönelik anlaşmalar ise yasa taslağında akıllı anlaşmalar olarak tanımlanmıştır. Akıllı anlaşmalar elektronik formatta olup hak ve sorumlulukların otomatik dijital işlemler vasıtasıyla dağıtılmış hesap defterinde belirli bir sıra ve koşulda yerine getirildiği anlaşmalar olarak ifade edilmiştir.

Venezüela Politikası

Kripto Para bağlamında en büyük gelişmenin yaşandığı ülke Venezuela olmuştur. Venezuela Petro ismini verdikleri kripto parayı yakın dönemde piyasaya sürmüştür. Petro’ya ilişkin yayınlanan resmi raporda Petro, Venezuela Devleti’nin Blockchain platformunda oluşturduğu ve ihraç ettiği ülke petrol varlıklarına dayanan Ulusal Kripto Para Birimi olarak tanımlanmıştır. Bu fikrin yaklaşık on dört yıl Venezuela Devlet Başkanı olarak görev yapan Hugo Chavez dönemine dayandığı belirtilmiştir. Petro’nun bağımsız, şeffaf ve vatandaşların doğrudan katılımına açık bir dijital ekonominin gelişmesinde öncü olması hedeflemektedir.
Petro’nun aynı zamanda Venezuela ve diğer gelişmekte olan ülkelerde kripto varlıkların ve yenilikçiliğin gelişimine hizmet eden bir platform olacağı düşünülmektedir. Bu finansal enstrümanın daha adil ve işbirliğine dayanan bir küresel finansal sistemi destekleyeceği, büyüme, finansal bağımsızlık ve hammadde başta olmak üzere gelişmekte olan ekonomiler arasındaki ticaretin gelişmesine katkı sunacağı ifade edilmiştir.
Petro’nun kripto varlık piyasasında volatiliteyi düşürmesi beklenmektedir. Bilindiği üzere, kripto para piyasasında işlem gören en değerli üç para birimi (Bitcoin, Ethereum ve Ripple) kısa zamanda önemli dalgalanmalar yaşamıştır. Bunlarla karşılaştırıldığında Petro, yatırımcılara daha güvenli, istikrarlı ve temel analize elverişli, büyük hacimdeki işlemler için uygun, değer saklama aracı olarak kullanılabilecek ve daha da önemlisi içsel bir değeri olan yatırım enstrümanı sunmaktadır. Petro ayrıca, teknoloji vasıtasıyla güveni geliştirmeyi ve ekonomik büyümeyi amaçlamaktadır. Petro Blockchain teknolojisi sayesinde doğruluk, şeffaflık, denetlenebilirlik ve iyi yönetişimi garanti etmektedir. Bu doğrultuda, bu kripto varlık daha açık politikalar ve reel ekonomi ile olan sağlam
bağların tesisi ile uluslararası yatırımcılar arasında güven tesis edecektir. Venezuela Ulusal Kripto Para Birimi Petro’ya ilişkin politika dokümanında bu para biriminin sahip olduğu üç nitelikten bahsedilmiştir:

Mübadele (Değiş-Tokuş) Aracı

Petro mal veya hizmet satın almada kullanılabilecek, dijital döviz büroları aracılığıyla kâğıt paraya ve diğer kripto varlık veya paralara çevrilebilecektir.

Dijital Platform

Petro mal ve hammaddelerin (elektronik emtia) dijital gösterim fonksiyonunu görecek ve ulusal ve uluslararası ticarete yönelik diğer dijital enstrümanların türetilmesi görevini yerine getirecektir.

Tasarruf ve Yatırım Aracı

Petro dünya genelinde elektronik döviz bürolarında serbest değişim amacıyla hazır bulunacak ve güvenli ve Venezuela yasalarına uygun biçimde aracısız kambiyo (Atomik Takas) işlevini görecek gerekli niteliklere sahip olacaktır. Venezuela yetkilendirilmiş döviz bürolarında kara-para aklamaya karşı yüksek standartta denetim faaliyeti yürütecek ve müşteri bilgilerini muhafaza edecektir.

Avrupa Birliği Politikası

Avrupa Komisyonu’nun 26 Şubat 2018 tarihinde kripto paralar üzerine düzenlediği yuvarlak masa toplantısının sonucunda Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Valdis Dombrovskis önemli açıklamalarda bulunmuştur. Toplantıya önemli otoriteler, endüstri temsilcileri ve uzmanlar katılmış olup kripto paralara yönelik bakış açıları paylaşılmıştır. FinTech Eylem Planı’na ilişkin tartışmaların yaşandığı toplantıda, kripto varlık piyasalarının yatırımcılar, tüketiciler ve aracıların dünya çapında işlem yaptığı küresel bir piyasa olduğu vurgulanmıştır. Tek başına Avrupa’nın küresel kripto para ticaretinde küçük bir paya sahip olduğu belirtilmiş ve G20 ortakları ve uluslararası standart belirleyiciler ile konu üzerinde çalışılmaya ihtiyaç duyulduğu ifade edilmiştir. Toplantıda kripto paralarla ilgili üç başlık ön plana çıkmıştır. Bu hususlar, kripto paraların finansal piyasalara yansımaları, bu paraların kullanımına ilişkin risk ve fırsatlar ve ICO’ların gelişimi olmuştur.

Neticede varılan değerlendirmeler şu şekildedir (Avrupa Komisyonu):

 Blockchain teknolojisi finansal piyasalar açısından gelecek vadetmektedir. Bu sebeple, rekabetçiliği korumak için Avrupa’nın bu yeniliği ele alması zorunludur.
 Kripto Paralar geleneksel anlamda bir para olmadığından bir garantiye sahip değildir ve spekülasyona açıktır. Bu durum tüketici ve yatırımcıları yatırımlarını tamamen kaybetme riskine karşı savunmasız bırakmaktadır.
Potansiyel riskler göz önünde bulundurulduğunda, tüketici ve yatırımcılar bu tür yatırımları yaparken finansal enstrümanın açık, devamlı ve yasal çerçevede faaliyet gösterip göstermediğine dikkat etmelidir.
 ICO’lar yenilikçi firmalar için önemli bir kaynak sağlama aracı haline gelmiştir. Bu gelişme bir fırsat olduğu kadar, ihracı yapan kişilerin kimlikleri ve iş planları şeffaf olmadığı durumlarda, yatırımcılar için büyük risk teşkil
etmektedir.
 Kripto Paraların ve ilişkili hizmetlerin hangi durumlarda mevcut düzenlemelerin kapsamına girdiği hususunda çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Bu enstrümanlar için mevcut yasaların uygulanmasının riskleri, elverişliliği ve uygunluğuna yönelik değerlendirmeler sonucunda ise, Avrupa Komisyonu Avrupa Birliği genelinde bir düzenlemenin gerekip gerekmediğine karar verecektir.
 Toplantıda son olarak, pozitif yanlarının yanı sıra, kripto varlıkların kara-para aklama ve yasa dışı faaliyetlerin finansmanına ilişkin riskler barındırdığına da değinilmiştir. Bu yüzden Komisyon, sanal para ticaretinin ve cüzdan sağlayıcıların “Kara-Para Aklanmasının Önlenmesi Yönergesi”ne tabi tutulmasını önermiştir.
Özetle Komisyon, hem Avrupa Birliği’ndeki hem de, G20 ülkeleri dâhil olmak üzere, uluslararası düzeydeki paydaşları ile kripto varlık piyasalarını izleme ve denetlemeye devam edecektir ve risk ve fırsatlara ilişkin değerlendirmelere bağlı olarak gerekli müdahaleleri yapmak için hazır bulunacaktır. Nitekim son dönemde Avrupa Menkul Kıymetler ve Piyasalar Otoritesi (ESMA) volatiliteyi düzenlemek amacıyla kripto paralar dâhil olmak üzere bazı finansal ürünlerde alınacak pozisyonlara yönelik borçlanma limiti koymuştur (ESMA 2018).

Japonya Politikası

Japonya Merkez Bankası, “Kripto Paralar Hakkında Düşünelim!” başlığı altında kripto paralara ilişkin bazı soru ve cevapların olduğu bir bilgilendirme sayfası hazırlamıştır. Kamuoyunu aydınlatmak maksadıyla oluşturulan sayfada kripto paralara yönelik genel bir tanıtım yapılmış, geleneksel paralardan farkları açıklanmış, herhangi bir Merkez Bankası tarafından desteklenmedikleri vurgulanmıştır. Bu tür araçlara yapılacak yatırımların kâr garanti edemeyeceği ne de değinilmiş ve mevcut durumda kripto varlıkların hedeflenen amaçlardan uzak olduğu ifade edilmiştir. Bununla birlikte, bu teknolojinin yeterince olgunlaşması durumunda, oluşturulacak yeni bir sistemde hayatı kolaylaştırmada önemli değişimlere neden olabileceğinin de göz ardı edilmemesi gerektiği kaydedilmiştir (Bloomberg 2018).
Japonya Merkez Bankası (BoJ) Başkanı Haruhiko Kuroda, kripto paralara ilişkin değerlendirmesinde bu enstrümanların Japon Yeni gibi ulusal paraları tehdit edecek bir durumda olmadıklarını, ödeme ve anlaşma aracı olmaktan ziyade çoğunlukla spekülasyon amacıyla kullanıldıklarını belirtmiştir. Kuroda ayrıca, bu husustaki gelişmelerin takip edildiğini ve halk güvenini ve mevcut ödeme sistemlerini sarsıcı etkilerinin olup olmadığının da izlendiğini kaydetmiştir. Kripto Paraların Ulusal Para Birimi olarak nitelendirilemeyeceklerini ifade eden Başkan
Haruhiko Kuroda, bu paraların değerlemelerinde bir varlığa dayanmadıkları tespitinde bulunmuştur (Reuters 2018).

Soygun

Kuroda, hackerlar tarafından gerçekleştirilen kripto para soygununun ardından Senatodaki bir Komite Toplantısında yaptığı açıklamada ise, sanal para borsalarını işlem güvenliğin sağlanması konusunda uyarmıştır. Kripto Para hizmeti sunan sağlayıcıların güveni tesis etmek için yatırımcıları proaktif olarak riskler hakkında bilgilendirmesi ve etkin güvenlik önlemlerini almaları gerektiğini ifade etmiştir (The Japan Times 2018).
Japonya Maliye Bakanı Taro Aso ise, katıldığı bir konferansta kripto para borsalarının bilişim sistemlerinin güçlendirilmesi gerektiğini belirtmiş ve Finansal Hizmetler Bürosunun yatırımcıları korumak için kripto para ticaretini izlemek zorunda olduğunu ifade etmiştir. Bir taraftan yenilikçiliğin desteklenirken diğer taraftan da kullanıcıların korunmasına ilişkin önemler alınmasının göz ardı edilmemesi gerektiğini vurgulamıştır. Nitekim Finansal Hizmetler Bürosu, soygunun yaşandığı Coincheck dâhil beş şirketten iç kontrollerin iyileştirilmesi ve düzenleyici kuruluşlara bilgi verilmesi hususunda talimat vermiş ve Bitstation ve FSHO isimli kripto para borsalarının faaliyetlerini durdurmuştur (Reuters 2018, The Financial Times 2018).

Türkiye Politikası

Türkiye’de kripto paralara yönelik olarak kurumlar ve yetkililer arasında tam manasıyla bir fikir birliği bulunmamaktadır. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), 25 Kasım 2013 tarihinde Bitcoin hakkında yaptığı basın açıklamasında aşağıdaki ifadeleri kullanmıştır (BDDK 2013):
Bilindiği üzere, 6493 sayılı “Ödeme ve Menkul Kıymet Mutabakat Sistemleri, Ödeme Hizmetleri ve Elektronik Para Kuruluşları Hakkında Kanun” (Kanun) 27.06.2013 tarih ve 28690 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Kanunun Geçici 1 inci maddesine göre bu Kanunda öngörülen yönetmelikler Kanunun yayımı tarihinden itibaren bir yıl içinde hazırlanarak yürürlüğe konulacaktır. Kanunun Geçici 2 nci maddesine göre ise Kanunun yürürlüğe girdiği tarih itibari ile ödeme hizmetleri sunan ya da elektronik para ihraç eden ve bu Kanun kapsamında ihdas edilen ödeme veya elektronik para kuruluşu kategorisine dâhil edilebilecek olan kuruluşlar Kurumumuzca çıkarılacak ilgili yönetmeliklerin yayımı tarihinden başlayarak bir yıl içinde Kurumumuza başvurarak gerekli izinleri almak ve uygulamalarını bu düzenlemelerde yer alan hükümlere uygun hale getirmek zorundadır.
Herhangi bir resmi ya da özel kuruluş tarafından ihraç edilmeyen ve karşılığı için güvence verilmeyen bir sanal para birimi olarak bilinen Bitcoin, mevcut yapısı ve işleyişi itibarıyla Kanun kapsamında elektronik para olarak değerlendirilmemekte, bu nedenle de söz konusu Kanun çerçevesinde gözetim ve denetimi mümkün görülmemektedir. Diğer taraftan, Bitcoin ve benzeri sanal paralar ile gerçekleştirilen işlemlerde tarafların kimliklerinin bilinmemesi, söz konusu sanal paraların yasadışı faaliyetlerde kullanılması için uygun bir ortam
yaratmaktadır. Ayrıca Bitcoin, piyasa değerinin aşırı oynak olabilmesi, dijital cüzdanların çalınabilmesi, kaybolabilmesi veya sahiplerinin bilgileri dışında usulsüz olarak kullanılabilmesi gibi risklerin yanı sıra yapılan işlemlerin geri döndürülemez olmasından dolayı operasyonel hatalardan ya da kötü niyetli satıcıların suistimalinden kaynaklı risklere de açıktır.

SPK

Diğer taraftan, Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) tarafından 2016 yılında yayınlanan Araştırma Raporu’nda ise, Bitcoin’in haiz olduğu niteliklerden dolayı (belirli bir merkeze bağlı olmama ve şifreleme ile korunma) güvenli bir finansal araç olduğu belirtilmiştir. Raporda ayrıca, yapılan işlemlerde kaldıraç kullanılmadığından dolayı bir balon riskinin olmadığı ve fiyatın piyasada belirlenmesinden dolayı da “Ponzi Düzeni”ne benzetilemeyeceği kaydedilmiştir.
Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek kripto parayla ilgili endişelerini dile getirmiş ve Bitcoin üzerindeki spekülasyonu finans tarihinin gördüğü en büyük balon olarak nitelendirmiştir. Fiyatın birden aşırı derecede yükseldiği gibi sert bir şekilde düşebileceğini de kaydeden Şimşek, bu spekülasyondan uzak durulması konusunda vatandaşları uyarmıştır (Bloomberg 2017). Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Başkanı Murat Çetinkaya ise, dijital paraların iyi bir şekilde tasarlandığında finansal istikrara olumlu katkı yapabileceğini belirtmiştir. Bununla birlikte, Başkan Çetinkaya kripto paraların Merkez Bankaları için yeni bir risk faktörü olduğuna dikkat çekmiş ve bu araçların parasal aktarım mekanizması, para arzı kontrolü ve fiyat istikrarı açısından problem teşkil edebileceği değerlendirmesinde bulunmuştur.
Çetinkaya, Merkez Bankasının dijital paralara ilişkin gelişmeleri izlediğini, piyasa temsilcileri, politika yapıcılar ve düzenleyici otoriteler ile birlikte bir çalışma grubu oluşturulduğunu açıklamıştır. Diğer Merkez Bankaları ile de koordinasyon halinde olunduğunu kaydeden Merkez Bankası Başkanı, bu varlıkların ödeme sistemlerini hızlandırarak daha etkin hale getirebileceğini ve nakitsiz bir ekonomi için önemli bir adım olduğunu ifade etmiştir (Bloomberg 2017).
Yararlanılan Kaynak
Ahmet Aslan, Kripto Para Olgusu Ve Blockchain Teknolojisi: Ekonomik Aktörlerin Tepkisi, Maliyet Analizi, Var Modeli Ve Granger Nedensellik Testi
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Ahmet Aslan’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Truman Doktrini Ve Türkiye

Truman Doktrini Nedir ?

ABD’de, “Doktrinler” Başkanlar tarafından ilan edilir. Özellikle tarihsel nitelikli yeni dış politika değişiklerini kapsar. Bu kapsam, ABD’yi ilgilendirdiği kadar, etkisi yönüyle tüm dünyada ilgi çekmiştir. Tarihte “Truman Doktrini” adıyla anılan doktrin, ABD Başkanı Truman tarafından 12 Mart 1947 tarihinde, Amerikan Kongresi’nden dünyaya ilan edilmiştir. Böylece Amerikan dış politika tarihinde önemli bir kırılma noktası yaşanmıştır. Bu kırılma noktasının başlangıcı ile dünya dengesinin baş kısmına oturan Amerika bu etkisini uzun yıllardır devam ettirmektedir.
1946 yılının Mart ayından itibaren ABD’nin Türkiye’ye ve bölgeye ilgisi daha fazla görünür olmaya başlamıştır. Missouri’nin Türkiye’ye gelişi ile ABD, SSCB’ye karşı bu bölgenin yanında olacağının mesajlarını vermeye başlamıştır. Fakat ABD, Türkiye’nin arzu ettiği hızda yol alamamıştır. “SSCB Notaları” ile bunalan Türkiye uzun bir süre daha kendi başına kalmıştır. Süreci hızlandıran gelişmelere İngiltere neden olmuştur. İngiltere, İkinci Dünya Savaşı’ndan galip ayrılmasına rağmen önemli oranda güç kaybetmiştir. Bunun etkisi ile ekonomisi zor duruma düşmüş, yardım yaptığı ülkelerle ilişkileri de zora girmeye başlamıştır. İşte bu nedenlerle, tarihsel bir ittifaka sahip olduğu ABD’ye, yani dünya dengelerinde yeni ve çok etkili bir güç olarak ortaya çıkan ABD’ye bir bildiri sunmuştur. İngiltere, bu bildiri ile bundan sonra, özellikle ciddi komünizm tehlikesi altında olan Yunanistan ve Türkiye’ye yardım yapamayacağını bildirmiştir.

21 Şubat 1947 tarihinde, 31 Mart 1947’den itibaren yardımları keseceğini bildirmiştir.

İngiltere, ayrıca ABD’ye bu iki ülkeye yardımların mutlaka devam etmesi gerektiğini de bildirmiştir. İngiltere’nin bu bildirisi aslında önemli bir tarihsel sürecin bitişini, yeni bir tarihsel sürecin başlangıcını da işaret etmektedir. İngiltere’nin bu bildiri ile ABD’nin dünyanın birinci gücü olduğu gerçeğini kabul ettiği söylenebilir. Özellikle Türkiye ve çevresindeki bölgelerin kontrolünü ABD’ye bırakmak zorunda kaldığı ifade edilebilir. İngiltere, Yunanistan ve Türkiye’ye derhal yardım yapılmasını, bunun gerçekleşmemesi halinde, sözü edilen bu iki ülkenin tümden Sovyetlere kaptırılacağını ivedilikle belirtmiştir. İngiltere’nin, bu durumu, ABD’yi, daha da yaklaştığını ve ileride ağır bir baskı altında kalacaklarını düşündükleri “Komünizm Tehlikesi” ne karşı harekete geçirmiştir. Yardım konularında oluşturulan raporlar, İngiliz Raporları ile birlikte Truman’a sunulmuştur.
Raporlarda Yunanistan’a yardım konusunun acil olduğu, Türkiye konusunun acil olmadığı yer almıştır. Yunanistan’da bulunan mevcut hükümetin mutlak surette desteklenmesi suretiyle ayakta tutulmasının zorunluluğu ifade edilmiştir. Türkiye konusunda tereddütleri gidermek isteyen ABD Dışişleri Bakanı George Marshall, Türkiye’deki Büyükelçileri olan Edwin Wilson’la irtibata geçerek, durumun hızlı bir şekilde değerlendirilip bakanlığına bildirilmesini istemektedir. Ancak, ABD Büyükelçiliğinin değerlendirmesinde, Sovyet işgal tehlikesinin olmadığı ifade edilmiştir. Bununla birlikte Sovyetlerin Türkiye’yi hep tehdit altında tutmak suretiyle ekonominin bozulmasını amaçladıklarını söylemiştir.

Sovyetlere karşı tedbir alan Türkiye’nin ordusunu terhis etmeyerek büyük bir ekonomik yükümlülüğün altına girdiği ifade edilmiştir.

Kısacası, SSCB’nin işgal gibi bir niyeti olsa bunu çok kısa sürede gerçekleştirebileceği, bunu yapmayarak tehdit tehlikesi yoluyla tam kontrol sağlamayı amaçladığı raporunu sunmuşlardır. Bu gelişmelerin neticesi olarak Başkan Truman, 12 Mart 1947 yılında, Kongre’de tarihi konuşmasını yapmıştır. Bu konuşmada Truman, Kongreye bazı tespitler yapmış ve Kongreden belirli isteklerde bulunmuştur. Bunları başlıklar halinde şu şekilde sıralamak mümkündür;

* Truman, Özellikle Yunanistan’ın desteklenmesinin çok önemli olduğunu Kongreye anlatmıştır. Bu desteği sağlamak için mevcut durumu göz önüne getirerek, Yunanistan’da iç savaşın devam ettiğini, bu savaşta SSCB Lideri Joseph Stalin’in sayıları birkaç binle ifade edilen komünist gerillalara yardımı bizzat organize ettiğini söylemiştir.
* Truman, Kongreye SSCB’ye güvenilemeyeceğini, bunu İran ve Yugoslavya konularında gördüklerini ifade etmiştir. Yunanistan ve Türkiye konusunda dikkatli olunmadığı takdirde Sovyet yayılmacılığının artık engellenemeyeceğini belirtmiştir. Bu durumun ise ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarlarını tümden kaybedeceğini belirtmiştir.
* Truman, Sovyetlerin, Yunanistan’da komünist gerillaların desteklemesi ile birlikte, Türkiye’den toprak ve Boğazlardan üs istemesini ABD’nin ulusal güvenliğine engel teşkil ettiğini belirtmiştir. Kongre üyelerine bunun kabul edilir bir durum olmadığını anlatmıştır.
* Sovyetlerin niyetinin kötü olduğunu, 1946 yılında Nükleer enerji ve silahları konularındaki uluslararası denetimi reddettiğini, bunun açıkça barış taraftarı olmadığının göstergesi olduğunu dile getirmiştir.
* Truman, Yunanistan ve Türkiye’nin bir Sovyet müdahalesinden korunmasının gerekliğini anlatmıştır.
* Daha önce İngilizlerin yapmış oldukları yardımların bu kez ABD tarafından Yunanistan ve Türkiye’ye yapılması gerektiğini, bu durumun dış politika açısından bugün ve bundan sonra son derece önemli olduğunu belirtmiştir.

* Truman, bu yardımlar kapsamında Yunanistan ve Türkiye’ye 400 Milyon Dolar yardım yapılması gerektiğini ifade etmiştir. Bu yardımların denetimini ve işlerliğini sağlamak için sivil ve asker uzmanlar gönderileceğini vurgulamıştır.

* Truman, ABD’nin totaliter rejimlere karşı, özgür toplulukların yanında yer alması gerektiğini anlatmıştır.
* Truman, özgür toplumlara içerden yapılacak silahlı saldırılar ile dışarıdan gelebilecek baskılara karşı onların yanında olmaları gerektiğini belirtmiştir.
* Truman, özgür toplumların yanında yer alarak, onların toprak bütünlüklerinin yanında durduklarını herkese göstermeleri gerektiğini anlatmıştır.
* Truman, Yunanistan Hükümeti’nden durumun acil olduğunu belirten mali yardım başvurusu aldıklarını belirtmiştir.
Kongreye sunumunda Truman, özellikle Yunanistan’ın durumu üzerinde sıkça durmuştur. Kongre, Yunanistan’ın durumundan net olarak haberdar olmakla birlikte SSCB ile yaşanan süreci de tüm ayrıntıları ile öğrenme imkânına kavuşmuştur. Sovyetlerle ilişkilerin geldiği durum senatörler arasında belki de ilk kez bu kadar açıklıkla dile getirilmiştir. Kongrede, “Truman Doktrini” büyük bir şaşkınlık oluşturmakla birlikte tartışmalara da zemin hazırlamıştır. Senatörler, Amerikan politikalarında ciddi bir değişimin gerekliliği konusunda uzunca tartışmalara girmişlerdir. Elde edilecek bir faydanın olmayacağı konusunda da öneriler yapılmıştır.

Bununla birlikte, senatörler, İngiltere’nin bölgedeki haklarının koruyucusu haline getirilmek istendiği konusundaki tereddütlerini de iletmişlerdir.

Senatörler, Yunanistan ve Türkiye’deki rejimlerin demokratik nitelikten yoksun birer otokratik rejimler olduklarını ifade etmişlerdir. Bazı senatörler yardımlardan özellikle Türkiye’nin faydalanmaması gerektiğini, çünkü mali yapısının sağlam olduğunu, savaşa katılmadığını ifade etmişlerdir. Hatta “Ermeni” konusu bile gündeme getirilmiş, tüm bunlardan dolayı Türkiye’ye yardım yapılmaması istenmiştir. Türkiye’nin yardım yapılacak en son ülke olduğu da ayrıca vurgulanmıştır.
Senatörlerin istekleri doktrinde bazı noktaların daha ayrıntılı olarak ele alınmasına ve belirli konulara dikkat edilmesine zemin hazırlamıştır. Yapılacak yardımların, belirlenen konuların dışında kullanılıp kullanılmadığı konusu tartışılmış, senatörlerin isteği ile basının denetiminin sağlanması kararlaştırılmıştır. Bu doğrultuda yardım miktarları netleştirilmiş, Yunanistan’a 300 Milyon, Türkiye’ye ise 100 Milyon Dolar yardım yapılmasına karar verilmiştir.
Kongrede, oylamaya sunulan Yunanistan ve Türkiye’ye yardım tasarısı, 23 ret oyuna karşılık 63 kabul oyu ile kabul edilerek yasalaşmıştır. 22 Mayıs 1947’de Truman’ın imzasını takiben yürürlüğe girmiştir. Kongrede, Yunanistan’a 300, Türkiye’ye 100 Milyon şeklinde belirlenen miktarların ilk partisi 4 Ağustos 1947 tarihinde ilgili ülkelere ulaştırılmıştır. Truman, tasarının yasalaşmasından iki ay sonra düzenlemiş olduğu basın toplantısında yasayı tekrar savunmuştur. Bu savunmasında özellikle iki noktaya vurgu yapmıştır.

Truman, ekonomileri bozuk uluslara yardım yapmak sureti ile dünyaya huzur getirmeye ve totaliter baskıcılığa karşı özgürlükleri savunmaya ABD’nin devam edeceğini belirtmiştir.

Truman Doktrininin uygulama safhasında Türkiye–ABD arasında 12 Temmuz 1947’de bir anlaşma imzalanmıştır. Bu anlaşmaya kadar olan dönem ile bu anlaşmadan sonra olan dönemi ikiye ayırmak doğru bir yöntem olacaktır. Artık ABD, Sovyet tehlikesine karşı net bir adım atmış bulunmaktadır. Bu adım ile Yunanistan, Türkiye ve Ortadoğu konusunda müdahil olduğunu, olmaya devam etmek zorunda olduğunu, izlemiş olduğu politika ile dünyaya ilan etmiştir.

12 Temmuz 1947 Anlaşması’nı Türkiye–ABD ilişkileri bölümünde aktarmıştık. Burada değinilmesi gereken konu, bu yardımların neredeyse tamamının askeri amaçlı olduğu gerçeğidir. Bununla birlikte ekonomik kalkınmanın dikkate alınmamasıdır. Bunda, ABD yetkililerinin Türkiye’de bulunan büyükelçilik görevlilerinden aldıkları raporların etkisi oldukça fazladır. 1947 Anlaşması ile ilgili değerlendirmeler Türkiye’de de sıkça yapılmıştır. Anlaşmayı utanç verici anlaşmalar boyutunda değerlendirenler de çıkmıştır. Onların değerlendirmelerine göre, Sovyet tehditleri olmasa da bu anlaşmanın Türk Ulusuna asla yakışmadığı gerçeğidir.

Anlaşmada, söz konusu yardımın ABD Kongresi kararlarınca daha sonra değiştirilebileceği, bu değişikliği Türkiye’nin peşinen kabul etmiş sayılacağı gerçeğidir.

Bu durum ulusal çıkarlara aykırı bulunmuştur. Yapılan diğer değerlendirmeler ise yardımlar ile ABD etkisine sonuna kadar açıldığımız gerçeğidir. ABD’li uzman ve gazetecilerin bütün ülkede cirit atmasına zemin hazırlandığı durumudur. Bu duruma bu tarihten sonra verilebilecek çarpıcı örnek ise 1950 yılında gerçekleşmiştir. CHP iktidarının son aylarında bizzat Cumhurbaşkanı İnönü imzası ile üç Amerikalı İstatistik Genel Müdürlüğü bünyesinde istihdam edilmiştir. Bu kişilerin istihbarat amaçlı çalışma yaptıkları rahatlıkla tahmin edilebilir.
Anlaşmada ayrıca, yapılan askeri yardımların amacı dışında yani SSCB tehlikesi dışında kullanılamayacağı durumu ise eleştirilen konulardan biri olmuştur. Anlaşmanın imzalanmasını takiben ABD’li askeri uzmanların Türk Askeri Tesisleri’ne dağıldığı gerçeği ortaya çıkmaktadır. Bununla birlikte bir kısım Türk Subayları, silahlar konusunda eğitim için ABD’ye gitmişlerdir. Diğer eleştirilen hususlardan biri ise, Türkiye’nin bu silahlara bütçe ayırması gerektiği, tamir, bakım, yedek parça adı altında önemli bir kaynağın ABD’ye aktarıldığıdır.
Truman Doktrini Türkiye’nin güvenlik arayışında önemli bir nokta olmuştur. Barış zamanında yapılan askeri anlaşma ile Türkiye–ABD ilişkileri çok uzun yıllar devam edecek bir sürece girmiştir. Doktrininin devamında yapılan bu anlaşma ile ayrıca, dünyanın iki kutba ayrıldığı gerçeği ABD tarafından ilan edilmiştir. ABD’nin, İngiltere’den emperyalist jandarmalığı bir yönüyle devraldığı şeklinde değerlendirmeler de yapılmıştır.

ABD bu doktrini, Yunanistan ve Türkiye dışına da yaymak istemiştir. Bu konuda Ortadoğu ülkelerini hedef seçmiştir.

ABD, bunu İngiltere ile birlikte düşünmüştür. Fakat Ortadoğu ülkeleri ABD’ye SSCB ile sınır komşusu olmadıkları, kendilerini bir Sovyet tehdidi altında hissetmedikleri mesajını iletmişlerdir. Böylece doktrinin kapsamı Arap dünyasına yayılmamıştır. Arap Devletlerinin ABD’ye karşı bu tutumu almasında Ortadoğu’da izlediği politikaların da rolü büyüktür. ABD’nin İsrail yanlısı izlediği politikaların bu sonucu doğurduğu öne sürülmektedir. Truman Doktrini’nin SSCB tarafından algılanışı ise rahatlıkla tahmin edilebilir. SSCB, doktrinin, diğer ülkelerin içişlerine karışmak için bir araç durumuna getirildiğini ifade etmiştir.
SSCB, doktrin kapsamında ABD’nin dünyada emperyalist amaçlar güttüğünü ifade etmiştir. Sovyetlerin bu tepkilerinde haklı olduğu ileri sürülebilir. Başkan Truman’ın selefinin aksine Sovyetlere karşı sert yaklaşımı bilinmektedir. Truman bu yaklaşımını basın önünde dile getirmekten ise çekinmemiştir. Truman bir nevi “soğuk savaşı” tırmandırmıştır. Truman, başkanlığı bıraktıktan sonra Sovyetlere tepkisel yaklaşımını değiştirmemiş, aksine artırmıştır. 28 Nisan 1957’de New York Times Gazetesi’ne verdiği demeçte Sovyetlerden sert sözlerle bahsetmeyi sürdürmüş, anladıkları tek şeyin güç olduğunu, dünya yüzündeki bütün savaş ve ayaklanmaların kaynağının onlar olduğunu ifade etmiştir.
Truman doktrini kapsamında, 1947–1949 arasında, ABD’den Türkiye’ye yapılan yardımın toplam tutarı 152,5 Milyon Amerikan Doları’na ulaşmıştır. Bu yardımların çok büyük bir kısmı askeri amaçlı olmuştur. Çok az bir kısmı ise (5 Milyon Dolar) yol yapımı şeklinde kullanılmıştır. 1951’e kadar olan ABD yardım tutarı ise 400 Milyon Dolar rakamlarına kadar ulaşmıştır.

Truman Doktrini ve devamında ABD ile yapılan askeri anlaşmanın Türkiye’deki yansımalarına değişik bir açıdan bakmakta fayda vardır.

O da bu iki gelişmenin dönemin iktidarı olan CHP’de nasıl yankılandığı gerçeğidir. Çünkü CHP’nin bakışı aynı zamanda devletin, belli bir ölçüde ise halkın bakış açısını yansıtmaktadır. 12 Temmuz 1947 Askeri Anlaşması’nın TBMM’de görüşülmesi sırasında söz alan CHP Milletvekili (Türkiye’de Başbakanlık da yapmıştır. Ara dönem olarak adlandırılan 26 Aralık 1971–3 Aralık 1971 döneminde, CHP Milletvekilliğinden istifa etmek şartı ile 12 Mart Muhtırası’nı yapan askeri erkân tarafından Başbakanlık görevine getirilmiştir) Nihat Erim, konuşmasında;
“Muhterem arkadaşlar; Büyük Meclisin kabulüne arz edilen bu kanun, yüksek tasvibinizden geçtikten sonra, Hükümetiniz, bugün memleketimizin emniyeti için birinci derecede önemi olan bu vesikanın tasdiknamelerini teati etmek fırsatını bulacaktır. İkinci Cihan Harbi’nin sona ermek üzere bulunduğu aylardan beri memleketimiz, hakikaten tarihimiz boyunca ender rastlanan, bir tehlike ile karşı karşıya bulunmaktadır. Devletler, bu türlü tehlikeleri önlemek için öteden beri birbirleriyle yardımlaşma yoluna girmişlerdir.1914-1918 Harbi sonuna kadar bu yardımlaşma, dünya ölçüsünde bir teşkilâta bağlanmaksızın mıntıka mıntıka devletlerin birbirlerine el uzatmaları şeklinde tahakkuk etti.
Birinci Cihan Harbinden sonra kurulmuş olan Milletler Cemiyeti yardımlaşmanın dünya ölçüsünde ilk fiilî teşebbüsü olarak meydana çıkmıştır. Fakat bu teşkilâttan Amerika Birleşmiş Devletlerinin hariç kalmış olması ve bu teşkilâtın bu vadide atılan ilk adım bulunması; dünya ölçüsünde yardımlaşma fikrini bu ilk teşebbüste maalesef muvaffakiyete ulaştıramamıştır ve İkinci Cihan Harbinin neden çıktığı araştırılırken, Amerika Birleşik Devletlerinin, Avrupa işlerine yakın ilgi göstermemesi sebepler arasında başta sayılmaktadır.  İkinci Cihan Harbi bütün milletlere o kadar ağır ve elim felâketler getirmiştir ki, milletler, daha harp sona ermeden önce; demin Sayın Dışişleri Bakanımızın temas ettiği gibi, San Fransisko’da toplanarak, yeniden bir teşkilât kurmak ve milletlerin güven ve barışını bununla korumak teşebbüsüne geçmişlerdir. Fakat hepinizin pekiyi bildiği sebepler dolayısı ile büyük ümitler ve halisane temennilerle kurulmuş olan bu teşkilât bugün işleyememektedir. Ve her memleket tıpkı eski devirlerde olduğu gibi kendi başının çaresine kendisi bakmak durumunda kalmıştır.

Her memleketin kendi başının çaresi aynı menfaatler ve aynı ideal sahibi milletlerle iş ve teşebbüs beraberliği yapmakla sağlanabilecektir.

Bugün, Türkiye’nin maruz bulunduğu büyük tehlike memleketimiz hesabına şükranla kaydedilecek bir müşahededir. Yalnız memleketimizi değil, belki bütün barış ve haksever milletleri, aynı zamanda tehdit eden bir tehlikedir. Amerika Birleşik Devletleri’nin, 170 sene evvel bağımsız bir Devlet olarak Milletlerarası münasebetlere katılması, başlı başına bir hâdise teşkil etmişti. Bugün de, ikinci Cihan Harbi ertesinde, kendi kıtasına çekilmeyerek, kıtası dışında, bilhassa Avrupa’da faal bir rol oynaması, ikinci Cihan Harbi ertesinin ağır tehditleriyle dolu olan devrinde, başlı başına rol oynayacak kadar mühimdir. Yine memleketimiz hesabına sevinçle müşahede etmekteyiz ki, Amerika Birleşik Devletlerinin şampiyonluğunu yaptığı fikirler, bizim de Millî rejim kurulduğu günden beri, Cumhuriyet Hükümetlerinin uğrunda çalıştığı fikirlerdir.
İkinci Cihan Harbi esnasında, 6 harp yılı boyunca, türlü tehditlere göğüs gererek mukavemet ettiğimiz tehlikelerden daha küçük olmayan ve belki de, daha büyük olan bu tehlike karşısında, müttefikimiz İngiltere ve yakin dostumuz Amerika Birleşik Devletleri ile beraber bütün barışsever memleketleri kendi safımızda görmekteyiz.
Bu itibarla Hükümetimizin 12 Temmuz’da Ankara’da imzalamış olduğu bu yardım anlaşmasını Dışişleri Komisyonumuz ve bendeniz, memleketin bugünkü şartlar içinde güvenliğini sağlayacak önemde ve başlı başına üzerinde durulacak değerde bir vesika addetmektedir. Bu vesika, Amerika Hükümeti tarafından verilecek ve şu kadar milyonluk dolarla ifade edilen bir askerî malzeme yardımı şeklinde, dar mütalâa edilmemek lâzımdır. Bu vesika bundan sonra Türk-Amerikan yakınlaşmasının ve münasebetlerinin inkişafının temel taşı telâkki edilmelidir. Büyük Millet Meclisi bu kanunu kabul ettikten sonra, Türk-Amerikan münasebetleri yeni bir devreye girmiş olacaktır. Dışişleri Komisyonu böyle bir kanunun, Hükümet tarafından Meclise getirilmiş olmasından dolayı duyduğu sevinci ifade etmekle bahtiyardır” ifadelerini kullanmıştır.

Nihat Erim’in sözlerinden de anlaşılacağı üzere ABD’ye CHP İktidarı nezdinde güven o kadar ileri seviyededir ki en ufak bir itiraz dahi olmamıştır.

TBMM’deki bu toplantı, CHP Milletvekili Kasım Gülek (1950- 1959 yılları arasında aralıksız olarak CHP Genel Sekreterliği yapmıştır) tarafından da benzer sözlerle dile getirilmiştir. Devamında yapılan oylamada oylamaya katılan tüm vekillerin olumlu oyları ile anlaşma TBMM’de onaylanmıştır. Truman Doktrini, Türkiye’de büyük bir ilgi uyandırmıştır. Dönemin gazetelerinde “Truman’dan tarihsel nutuk” başlığı ile birinci sayfalarda yer verilmiştir. Bu durumun önemli ekonomik ve toplumsal değişimi de beraberinde getirdiği söylenebilir. Henüz iş adamı seviyesinden çok uzak olan Türk tüccarlarının Amerika ile işbirliği başlamıştır.
Amerikan malları ülkeye serbest bir şekilde girmeye başlamıştır. Amerikanlara ait her şey büyük bir ilgi ve heyecanla takip edilmeye başlanmıştır. Elektrikle çalışan cihazlar adeta tapınma muamelesi görmeye başlamıştır. Büyük bir hızla gelişen bu Amerikan etkisi toplumda etkisini 1964 yılına kadar sürdürmüş, bu yıllarda yavaşlamış, 1980’lerden sonra eski hızını da aşarak devam etmiştir. Günümüzde de bütün hızıyla sürdüğü ifade edilebilir. Truman Doktrini sonucunda sağlanan yardımla hedeflenen “Sovyetler ve Komünizm Tehlikesi” kavramı neredeyse unutulmuş, Türkiye yeni bir politik anlayışla Batı’ya tam eklenerek bundan sonra yoluna bu şekilde devam etmeyi seçmiştir.

Truman Doktrini’nin, dönemin muhalefet partisi olan Demokrat Partisi yanlıları tarafından da büyük bir coşkuyla karşılandığı gerçeği de unutulmamalıdır.

Muhalefete yakın bir gazeteci olan Ahmet Emin Yalman, yardıma en büyük övgüyü yapanlardan biri olmuştur. Buradan da anlaşılacağı üzere, Amerikan yardımının içeriği hiç sorgulanmamıştır. Büyük bir kısmı farklı görüşlerden insanlar olsa da yardımdan duydukları memnuniyeti dile getirmişlerdir. Çok az bir kısım sayılabilecek olan “sol” anlayış doktrin kapsamında yapılan yardımların Türkiye’yi Amerikan hegemonyasına sürükleyeceğini iddia etmiştir. Bunlardan biri sayılabilecek olan Niyazi Berkes, Truman Doktrini’ni şöyle tanımlamıştır:
“Truman Doktrini, Yunanistan ile Türkiye’ye milyon dolar verme, bu iki ülkeye karşı birinde “iç savaş çıkarma” birinde ise “Boğazlar sorunu” gibi noktaları ifade ederek Sovyet Rusya baskısına karşı iki ülkeyi destekleme olarak görülür. Oysa Truman Doktrini bundan daha kapsamlı biri doktrindir. Truman Doktrini özgür ulusların bu haklarına karşı Sovyet Emperyalizmine çevrilmiş dini içerikli bir çağrıya dayanır. Özgürlüklerin savunulması Tanrıdan Amerikalılara verilmiş bir görevdi.”
Niyazi Berkes bu tanımlaması ile Amerika’nın bir nevi tanrısal bir yetkiyle hareket ettiğini, bunu yaparken de “özgürlükleri korumak” bahanesini kullandığını ifade etmektedir.

Truman Doktrini konusunda yapılacak en önemli tespitlerden biri hiç şüphesiz şudur;

doktrinde sıkça bahsedilen demokratik değerlere rağmen, doktrinin yayınlandığı dönemlerde demokrasi ülkesi olmayan iki ülkeye uygulanması üzerinde değerlendirme yapılması gereken bir konudur. Türkiye ve Yunanistan’ın demokratik değerlerden uzak bulunmasına rağmen doktrinin uygulama alanı olması da önemlidir. Bu da bize, ABD’nin harekete geçmesinde anılan iki ülkenin güvenliklerinden ziyade, kendi stratejik hedefleri konusunda adım attığını anlatmaktadır. Kısacası çıkarılması gereken sonuç ise, Yunanistan ve Türkiye’nin yönetim biçimlerinin, stratejik önemlerinin gerisinde kaldığı gerçeğidir.
Yararlanılan Kaynaklar
Metin İlhan, Türkiye’nin Nato’ya Girişi Ve Savunma Politikaları
John Spanier, Amerikan Dış Politikası
Niyazi Berkes, Unutulan Yıllar
Barış Ertem, Türkiye-ABD İlişkilerinde Truman Doktrini ve Marshall Planı
Hikmet Erdoğdu, Avrupa’nın Geleceğinde Türkiye’nin Önemi ve NATO İttifakı
Çağrı Erhan, Truman Doktrini
Vedat Gürbüz, Türk-Amerikan İlişkilerinde İttifak Sürecinin Başlaması
Yusuf Sarınay, Türkiye’nin Batı İttifakına Yönelişi ve NATO’ya Girişi
İlter Ertuğrul, 1923-2008 Cumhuriyet Tarihi El Kitabı
 
 
*Bu yazının tüm hakları, Metin İlhan’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Ortadoğu'da Türkiye'nin Tarihi Ve Büyük Ortadoğu Projesi Bağlamında Türkiye-ABD İlişkileri

Türkiye, coğrafi olarak bölgeye yakın olması ve uzun yıllar iç içe yaşamın neticesi olarak meydana gelen ortak kültürel değerlere sahip olması nedeniyle, hem Ortadoğu ülkeleri, hem de Ortadoğu’yla ilgilenen dünyanın diğer ülkeleri için önemli bir devlet olmuştur. Avrupa veya Amerika’nın Ortadoğu coğrafyası gibi bir bölgeye Türkiye’yi kullanmadan el atmaları kolay bir iş değildir.
“NATO üyesi Türkiye’nin, Avrupa birliği ve İsrail ile yürüttüğü iyi ilişkilerin yanı sıra bölgedeki en büyük askeri güce sahip olması BOP’taki katkısını daha da önemli kıldı.”
Türkiye’nin önemi özellikle SSCB’nin Afganistan’ı işgali, Birinci ve İkinci körfez savaşları sırasında artmıştır. Soğuk Savaş döneminde “Yeşil Kuşak Projesi” içinde yer alan Türkiye, BOP’ta da büyük stratejik öneme sahiptir. Türkiye, halkının yüzde 99’unun Müslüman olmasına rağmen laikliği benimsemiş olması, aksaklıklara rağmen 80 yıldır demokrasi ile yönetilmesi, modernleşmeyi hedef alması ve yüzünü Batı’ya çevirmiş olması sebebiyle ilgi odağı olmuştur.
BOP’un geçmişi birkaç aylık bir çalışmaya dayanmamaktadır. Bu proje üzerinde son yirmi yıldır ABD ve İsrail çalışmaktadır. Günümüzde ise, Türkiye Büyük Ortadoğu Projesinin en önemli ülkelerinden biri olarak gösterilmektedir. Bu görüş Batılı çevrelerde, özellikle Amerikan yetkilileri arasında yaygın olarak paylaşılmaktadır. Bu bağlamda Türkiye’nin İslam dünyası için İslam ile liberal demokrasiyi birleştiren bir örnek olabileceği düşünülmektedir. Batı Türkiye’yi model ülke görse de, Arap dünyası tarihsel sürecin de etkisiyle bazı fikir ayrılıklarına düşmüştür.

Türkiye’nin Ortadoğu’daki öneminin anlaşılabilmesi için, tarihsel süreçte Türkiye’nin bu bölgedeki dış politikasının incelenmesi gerekmektedir.

Osmanlı imparatorluğu, uzun yıllar hüküm sürdüğü Ortadoğu’da, İngiltere’nin kışkırttığı ulusçu akımlar neticesinde topraklarını kaybetmiştir. Cumhuriyet’in ilanıyla Türkiye komşuları ile iyi ilişkiler geliştirdiği gibi, bölgeye dışarıdan yapılan müdahalelere karşı da, bu durumu benimsemediğini gösteren bir tutum takınmıştır. Atatürk, Suriye ve Irak’ta, İngiltere ve Fransa gibi devletlerin zorba bir uygulama yürüttüklerini ve bu uygulamalar neticesinde de bahsi geçen ülkelerde sürekli karışıklık olduğunu ifade etmiştir. Bu ifade ile Atatürk, İngiltere gibi sömürgeci devletlere karşı bu devletlerin yanında olduğu mesajını veriyor ve bu tutum o dönemde Türk dış politikasının Ortadoğu’daki izlediği siyasetin de genel çerçevesini oluşturuyordu.
Cumhuriyet kurulduğu dönemde Ortadoğu merkezli iki sorun olarak Musul ve Hatay sorunu ortaya çıkmıştır. I. Dünya Savaşı’ndan önce Osmanlı hâkimiyetindeki Musul ve çevresi petrol varlığı sebebiyle, İngiltere, Fransa, Almanya arasında rekabet konusu oldu. Bölge, 1916 tarihli Sykes-Picot Antlaşması ile Fransa’ya bırakılmıştı. Nisan 1920 San Remo Konferansında Fransa, kendisini Ortadoğu’daki menfaatlerini desteklemesi sebebiyle, Musul bölgesini İngiltere’ye bıraktı. İngiltere bölgedeki Hristiyanların güvenliği, İngiliz savaş esirlerine kötü muamele edilmesi gibi sebepler ile Mondros Mütarekesinin 7. maddesine göre Musul’un kendilerine terk edilmesini istediler. Sonuç olarak Musul Irak’a bırakılmış, Hatay da 1939 yılında Türkiye’ye katılmış böylece bu meseleler çözüme kavuşturulmuştur.

Türkiye komşuları ile iyi ilişkiler kurmaya ve Ortadoğu bölgesinde yapılacak operasyonları onaylamama politikalarını ikinci dünya savaşına kadar sürdürmüştür.

Türkiye, bu dönemde Ortadoğu’da çatışmalardan uzak durmaya çalışmış, güvenlik politikasının bir gereği olarak Batı ile ittifak halinde olmaya özen göstermiştir. Türkiye Batı ile sıkı münasebetlerine rağmen, İsrail’in kurulmasına sebep olan taksim kararının görüşüldüğü 1947 BM Genel Kurulunda aleyhte oy kullanmıştır. Türkiye, Filistin görüşmelerinde Arap ülkelerini desteklemiş, Arap ülkelerinin Filistin’e bağımsızlık verilmesi yönündeki karar tasarılarını desteklemiş ve lehinde oy kullanmıştır. Bunun yanında İsrail’in Sovyetlerin güdümünde bir ülke olmadığını anlamasından sonra, Türkiye, İsrail’i ilk tanıyan devletlerden biri olmuştur. Aynı tarihte Harry Truman Kongre’de Türkiye’nin Komünizm’e karşı korunması için desteklenmesi gerektiği ile ilgili bir konuşma yapmıştır.

1955’te Batının teşviki ile oluşturulan Bağdat Paktı projesi içinde Türkiye’nin İngiltere ile birlikte yer alması, Türkiye ile bölge devletleri arasındaki politik farkları derinleştirmiştir. Bu nedenle Bağdat Paktı her ne kadar Türkiye’nin Ortadoğu’daki etkisini arttırma düşüncesiyle yapılmış bir girişimse de Ortadoğu’dan biraz daha uzaklaşmasına neden olmuştur. Türkiye 1956 yılındaki Süveyş Krizi’nde İsrail ile diplomatik ilişkilerini sınırlandırmasına rağmen, yine de Arap ülkeleri tarafından Batının bölgedeki temsilcisi olarak görülmüştür. Türkiye’nin Ortadoğu meseleleri ile ilgili konularda Batıyla yakınlaşması 1964 yılındaki Johnson mektubu olayına kadar devam etmiştir. Bu mektup olayı Türkiye’nin dış politikasını değiştiren önemli bir etki oluşturmuştur. Süveyş Krizi ile birlikte Sovyetlerin Birliği’ne bazı Arap ülkelerinde sempati ile bakılmaya başlanmıştır.

Özal hükümetinin 1980’den sonraki dönemde göreve gelmesiyle, Türkiye’nin Batıyla ilişkileri tekrar düzelmeye başlamıştır.

Özal döneminde Türkiye’yi Ortadoğu açısından ilgilendiren en önemli olay, Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgali sonrası patlak veren 1. Körfez Savaşı olmuştur. Türkiye, Irak’ın PKK’ya verdiği destek, güneydoğu Anadolu’daki projesine karşı takındığı tutum ve aşrı silahlanması gibi sebeplerden dolayı, körfez krizinin ilk gününden itibaren Irak karşıtı cephede yer almıştır. Kuveyt’in işgalinde ABD ve Batılı ülkelerin tutumda, bölgedeki petrol kaynaklarının büyük bir çoğunluğunun Irak’ın eline geçmesi ile petrolün Batıya güvenli ve sürekli akışının aksayacağı endişesi önemli rol oynamıştır.
Türkiye’nin tutumunun nedeni ise, bölgedeki dengenin Türkiye aleyhine bozulacağı endişesiydi. Özal’ın aktif taraflılık politikası ile Türkiye, Johnson mektubundan sonra Batıya ve Ortadoğu’ya karşı uyguladığı dengeli politikaları bu savaşta terk etmiştir. Özal bu aktif politikasını ‘bir koyup üç alacağız’ şeklinde açıklayarak bir fırsat olarak değerlendirmiş, ancak olası bir savaşta ne kadar askerin kaybedileceği konusunda yapılan uyarılar neticesinde bu tutumu bırakmıştır.
ABD’nin Ortadoğu bölgesine yönelik ikinci operasyonu, ikinci Körfez Savaşı olarak nitelendirilen Mart 2003 Irak müdahalesidir. Türkiye, Irak’ı işgali konusunda, öncelikle sorunların barışçıl yollardan çözülmesi, Irak’ın BM kararlarına uyması ve BM kararı olmaksızın Irak’a güç kullanılmamasını savunmuştur. Bu bağlamda, Türkiye bir taraftan Irak hükümeti ile diyalog içinde olmaya ve BM ile işbirliği yapmaya ikna etmeye çalışırken, diğer taraftan da bölge ülkeleri nezdinde yaptığı girişimlerle sorunun güç kullanımına varmadan çözülmesi için işbirliği olanaklarını araştırmaktaydı. ABD’nin Türkiye üzerinden Irak’a ikinci cephenin açılmasına izin verecek tezkerenin 1 Mart 2003’te Meclis’ten geçememesi ABD’nin yapmış olduğu planları bozmuştur. “2003 Irak işgali döneminde, ABD ile Türkiye arasında ilk gerilim Irak’ın işgali ile sürerken, Türkiye’nin Kuzey Irak’tan gelecek olası riskleri önlemek için Irak’ın kuzeyine askeri güç sevk etme olasılısı üzerine belirmiş ve Amerikalı yetkililer buna karşı çıkmıştır.

İkinci önemli kriz Bağdat’ın düşmesinin ardından kuzeyde peşmergelerin Kerkük’te başlattıkları yağma olayları ve bu çerçevede Türkmenlere karşı başlatılan saldırı eylemleri üzerine Türkiye’nin Amerikan yönetiminden bölgeyi denetim altına alması aksi halde Türkiye’nin bunu yapabileceğini açıklaması olmuştur.

Diğer yandan, Bush’un kongreden, Irak’ta devam eden savaş için talep ettiği ek savaş bütçesi tasarısında Türkiye için de 1 milyar dolar hibe verilmesi yer alıyordu. İlk önerildiği sırada herhangi bir şarta bağlanmayacağı ifade edilen, Türkiye’ye verilecek 1 milyar dolar hibe, kongrenin onayladığı son metinde, Türk hükümetinin Irak’a özgürlük operasyonunda işbirliğini ve insani yardıma desteğini sürdürmesi ve tek yanlı olarak kuzey ırak asker yerleştirmemesi koşullarına başlanmıştı.
Türk hükümeti şarta bağlı bu yardımı kullanmamıştır. Türk- ABD ilişkilerinin eski doğrultusunda gitmediğinin en açık göstergesi ise 2003 Temmuzunun başında 11 Türk subayının Süleymaniye’de tutuklanması olmuştur. Bu olaydan sonra Türk- Amerikan ilişkileri zedelense de, aynı dönemde Erdoğan’ın ABD’yi ziyareti bazı pürüzlerini üzerini örtmüştür.

ABD’nin Türkiye’ye yüklediği Ankara’nın bölgede Ilımlı İslam rolünü üstlenerek, demokratik Büyük Ortadoğu Projesi için model olması gerektiği durumu, İslam dünyasında Amerikan hegemonyasının kurulması için Türkiye’nin ABD tarafından görevlendirildiği imajını uyandırdı.

Türkiye için ılımlı İslam modeli rolü ordu tarafından da kabul görmedi ve laik bir devletin İslami bir devlet olamayacağı öne sürüldü. Bugün var olan durum ise, Türkiye’nin Ortadoğu ülkeleriyle politikası bakımından aktif bir tutum izlediği görülmektedir. Bir taraftan Amerika’nın müttefiki olmaya devam eden Türkiye, diğer taraftan Ortadoğu ülkeleriyle de sıkı ilişkiler kurmakta ve Ortadoğu’da Doğu-Batı arasında bir köprü olmaktan fazla bir dış politikası izlediğini söylemek mümkündür. Türkiye’nin hem projeyi ortaya atan devletlerle, hem de Ortadoğu ülkeleriyle bizzat ilişkilerinin olması, Türkiye’nin bölgedeki stratejik konumunu daha da önemli kılmaktadır
Amerika, 11 Eylül terörist saldırısının ardından Ortadoğu’yu yeniden düzenleme projesini başlatmıştır. Türkiye’nin de bölgedeki Müslüman bir toplum olması nedeniyle, Arap ülkelerine model olarak gösterilmek için iyi bir örnek olmuştur. Türkiye’nin konumu ABD ve AB tarafından farklı yorumlanmıştır. ABD 2004 yılında G-8 zirvesine sunduğu raporda Türkiye’yi tanımlarken, Avrupa ise Türkiye’nin Ortadoğu içinde olmadığını düşünmektedir. AB’ye göre Türkiye bir NATO üyesi aynı zamanda potansiyel bir AB üyesi adayıdır. Avrupa,’ya göre Ortadoğu Arap ülkeleri, İsrail, İran ve Afganistan ile sınırlıdır. ABD’nin önde gelen stratejistlerinden Rutsel, Kaplan ve Goblenz Türkiye’nin bölgedeki önemi için şöyle söylemektedirler;
“Türkiye, Ortadoğu’da ideal bir araçtır. Çünkü Türkiye bu bölgede, birleşik devletler stratejisiningelişmesine aktif olarak katılan ve yakın Doğu/Ortadoğu sahnesinde Amerika’nın yüzünü güldüren tek devlettir.”

ABD’li siyaset bilimci Zbigniew Kazimierz Brzezinski Türkiye’nin Amerika ile müttefikliği konusunda şu ifadeleri kullanmaktadır;

“Türkiye yarım yüzyıldan beri Amerika Birleşik devletlerinin müttefikidir; Kore savaşına katılarak Amerika birleşik devletlerinin saygı ve güvenini kazanmıştır. NATO’nun güvenilir ve kati bir üyesidir. Sovyetler Birliği’nin dağılması ile birlikte Gürcistan ve Azerbaycan’ın bağımsızlıklarını kazanmalarına yardımcı olmuştur. Ve Türk dili ve kültürü açısından politik ve sosyal gelişmelerin enerjik bir biçimde sağlayarak, orta Asya ülkeleri için bir model haline gelebilmiştir. ABD’nin bölgedeki eski Sovyet ülkelerinin bağımsızlıklarını destekleme politikalarına destekçi olması açısından çok önemli bir stratejik role sahiptir.”
Brezezinski, Türkiye’nin Ortadoğu ve Orta Asya için önemli bir model olduğunu ve ABD’ye sadakatini sağladığına vurgu yapmaktadır. Bu vurgudan, Büyük Ortadoğu Projesi’nin sadece Ortadoğu ülkelerine değil, Orta Asya ülkelerine de yönelik olduğunu göstermektedir. 2000 yılına gelindiğinde W.Bush hükümeti Türkiye’nin Orta Doğu’ya model olabilmesi için yeni bir yaklaşım getirerek Türkiye’nin ılımlı bir İslam ülkesi olduğunu vurgulamaya başlamışlardır. Zamanın Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, her fırsatta Türkiye’nin böyle bir rolü üstlenmeyi arzulamadığını vurgulamıştır.
Bu kişisel ve ideolojik bir tavırdan çok, siyasi bir yaklaşımı ve daha geniş bir çevrenin eğilimini temsil ediyordu. Benzer bir açıklamayı, Genel Kurmay 2. Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, görüşmeler için gittiği Amerika’da yapmış ve Türkiye için “ılımlı İslam” tanımın kullanılmasını eleştirmiştir. 28 Ocak 2004’te Başbakan Tayyip Erdoğan Başkan Bush ile yaptığı görüşmenin ardından Türkiye’nin demokratik değerlerin yaygınlaşmasını hedefleyen bu projeye destek vereceğini ve proje içinde anahtar rol oynayacağını söylemiştir. Başbakan Tayyip Erdoğan konuyla ilgili şu ifadeleri kullanmıştır;

“Türkiye daha demokratik, daha özgür, daha barışçıl bir Ortadoğu görmek istemektedir; böyle bir bölge iyi yönetilecek ve etkin bir şekilde işleyen ekonomiye sahip olacaktır. Bu yanlışlıkla idealizm olarak görülmemelidir. Türkiye’nin kendi çıkarları istikrarlı ve barış içinde; birbirleriyle her düzeyde karşılıklı ilişki kurabilen komşulara sahip olmayı gerektirmektedir. Bu yüzden, Türkiye’nin bölgeye yönelik beklentileri BOP’ un olumlu hedefleri ile uyumludur”.

Başka bir konuşmasında da yine Başbakan Erdoğan hükümetinin BOP eş başkanlarından biri olduğunu ve bu görevi yürüttüğünü dile getirmiştir. Özetle, Türkiye yüz yıla yakın bir süredir ABD’nin sadık müttefiki olarak Ortadoğu bölgesi dâhil ABD’nin politikaları doğrultusunda bir siyaset izlemiştir. BOP ’da bu kapsam içerisinde görünmektedir. Şurası unutulmamalıdır ki ABD, BOP’ u uygulamak ve başarılı olmak için Türkiye’ye muhtaçtır. Türkiye bu durumu kendi lehine değerlendirmelidir. Bütün bu hususlar göz önünde bulundurulduğunda, resmi söylemde ve dış politikada desteklenen Türkiye’nin Büyük Ortadoğu Projesindeki aktif rolünün, Türkiye açısından iç ve dış sorunlar doğurması muhtemel görünmektedir.
Yararlanılan Kaynaklar
Hamit Çelik, Ortadoğu’da ABD Politikaları Ve Büyük Ortadoğu Projesi
Ergin Ayan, Ortadoğu’ da Yap-Boz
Metin Aydoğan, Türkiye Nereye Gidiyor
Mahir Kaynak, Büyük Ortadoğu Projesi ve Türkiye Üzerine Stratejik Analizler
Vedat Yenerer, Düşman Kardeşler: ABD İşgalindeki Irak’ta Arap, Kürt ve Türkmen Çatışması
Faruk Sönmezoğlu, Uluslararası ilişkiler Sözlüğü
Talat Turhan, Küresel İhanetin İçyüzü ve Arap Baharı
Sayim Türkman, ABD, Ortadoğu ve Türkiye
Ulvi Keser, Dünyanın Kaynayan Kazanı Ortadoğu
Hüseyin Latif, ABD’nin Türkiye’ye Biçtiği Rol
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Hamit Çelik’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

ABD'nin Ortadoğu Politikasında Petrolün Önemi

21. yüzyılda petrol yeryüzünde en fazla tüketilmekte olan birincil enerji kaynağı statüsündedir. Bu nedenle ülkelerin ekonomik gelişimi açısından oldukça önemli bir yere sahiptir. Petrol yataklarının bulunduğu bölgeler jeostratejik bir önem kazanmaktadır. Bu bölgeler özellikle petrol ihtiyacı fazla olan ülkelerin ilgisini üzerlerine çekmektedir. Yeryüzünde ise petrol, ağırlıklı olarak Ortadoğu’da yer almaktadır. Petrol rezervleri, topraklarında bu rezervleri barındıran ülkeler açısından, dış müdahaleler ve şiddetli güç savaşlarının nedenidir. Bununla birlikte, petrol rezervlerini ellerinde bulundurmayan ülkeler için ise petrol alanı enerjinin temini, lojistik güvenliği gibi alanlarda sürdürülebilir dış politikaların üretimi, planlanması, strateji geliştirme anlamına gelmektedir.
Sanayileşmenin başlangıcından itibaren, petrolün dağıtımına ve kontrolüne sahip olan dünya ülkeleri, bu kaynağın sağladığı siyasi ve ekonomik gücün de sahibi olmuşlardır. Petrolün sağladığı bu güç doğrultusunda, devletler kurulmuş, devletler yıkılmış, petrol rezervlerine sahip olan ülkelerin hükümet darbeleri ve yoğun iç savaşlar geçirmelerine sebep olmuştur. Bu bağlamda bakıldığında, günümüzde tüm yeraltı kaynakları, özellikle petrol rezervleri, uluslararası ilişkilerde ve diplomatik süreçlerde belirleyici nitelik taşımaktadır. 19. yüzyıldan itibaren petrolün sanayi alanında baş göstermesi ile birlikte, dünya ülkeleri yoğun bir petrol arayışına girmiştir. Petrol kullanımının yüksek bir ivme ile artması ve bilinen rezervlerin hızla tüketilmesi sonucunda, petrole dayalı üretim süreci dünya sanayi devlerini petrol yataklarının en fazla olduğu bölge olan Ortadoğu’ya yöneltmiştir.
Amerika Birleşik Devletleri, tek başına, dünyada üretilen ham petrolün %25’ini, benzinin %45’ini tüketmektedir. Buna bağlı olarak, tükettiği ham petrolün % 60’ını ithal etmektedir. Günümüzde, Amerika Birleşik Devletleri tarafından ithal edilmekte olan ham petrolün büyük bir kısmı Ortadoğu’dan elde edilmektedir. Bununla birlikte, söz konusu bölgede Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı oluşmakta olan İslamcı politikalar ve bölgede çıkmakta olan çatışmalar nedeniyle, ham petrolün çıkarılması ve ithal edilmesi oldukça riskli bir durum olmaya başlamıştır. Enerji kaynaklarına talep, erişim ve taşıma güvenliği oldukça önem arz eden konulardan biridir. Enerji kaynakları az ve enerji tüketimi fazla olan, sanayileşmesini tamamlamış ülkelerin kaynaklara yönelik talepleri güvenlik konusunun temelini oluşturmaktadır.

Petrol bağımlısı bir ülke niteliği taşımakta olan Amerika Birleşik Devletleri’nin enerji tüketiminin fazla olması ve mevcut kaynaklarına dokunmadan diğer kaynaklara yönelmesindeki tutum saldırgan bir tavır almıştır.

Bu açıdan, Dünya Ticaret Merkezi’ne yapılmış olan 11 Eylül Saldırısı, bu saldırıyı takip eden Irak Savaşı ve Afganistan’daki iç savaşlar enerji piyasalarında ciddi dalgalanmalara neden olmuştur. Süreç içerisinde gelişmiş olan Amerika Birleşik Devletleri karşıtı İslamcı politikalar ile birlikte, Amerika Birleşik Devletleri’nin İslam karşıtı politikaları tam olarak bu noktada kesişmektedir. Dünyada mevcut bulunan verimli petrol bölgelerinde hâkimiyet kurmak isteyen Amerika Birleşik Devletleri ile petrol rezervlerinin büyük oranına sahip olmakta olan İslam ülkeleri arasında sürekli çıkan şiddetli çatışmalar, Amerika Birleşik Devletleri’ni ve petrol kaynaklarına ihtiyaç duyan diğer ülkeleri petrol ithalinde zor durumda bırakmaktadır.
Elde edilen veya ithal edilen kaynakların, sanayi üretimi yapan ülkelere ulaştırılması sırasında gerçekleşebilecek herhangi bir tehdit veya saldırı ciddi maddi kayıplara sebebiyet vermektedir. Özellikle Ortadoğu bölgesinin çok çeşitli etnik ve kültürel yapısı içerisinde derin ayrışmaların yer alması, bu ülkelerden elde edilen petrol kaynaklarının korunması ve taşınması alanlarında önemli güvenlik önlemlerini gerektirmektedir. Amerika Birleşik Devletleri’nin petrol piyasasında farklı bir yapısı bulunmaktadır.
Amerika Birleşik Devletleri’nin sahip olduğu topraklarda, küçük de olsa, çok sayıda petrol kuyusu bulunmaktadır. Bu durumun bir sonucu olarak, Amerika Birleşik Devletleri petrol piyasasında birçok petrol üreticileri de bulunmaktadır. Bu çok üreticili yapının oluşmasına etken olan şey, Amerika Birleşik Devletleri “Ele Geçirme Yasası”dır. Amerika Birleşik Devletleri’nin bu yasasına göre, Amerika Birleşik Devletleri vatandaşları, ülkelerinde mülkiyetlerinde olan araziler için, hem toprağın sahibi olmakta hem de sahip oldukları arazinin yeraltı kaynaklarının mülkiyetini elde etmiş olmaktadır. Tüm bunlara bağlı olarak günümüzde Ortadoğu Bölgesinde 3000 adet petrol kuyusu bulunmaktayken Amerika Birleşik Devletleri’nin sahip olduğu petrol kuyularının sayısı, yaklaşık 500.000 adettir.

Amerika Birleşik Devletleri’nin 1980 yılında 36,5 milyar varillik petrol rezervi bulunmaktaydı.

1995 yılında bu rezervler 29,5 milyar varile kadar düşmüştür. Söz konusu rezervler 2003 yılında ise 29,3 milyar varil olarak ölçülmüştür. Buna bağlı olarak Amerika Birleşik Devletleri’nin petrol rezervleri her geçen dönem ciddi oranda azalmaktadır. 1980’ten 2005 yılına kadar, rezervlerde %19,7 oranında azalma görülmüştür. Bu ciddi orandaki azalmaya karşılık Amerika Birleşik Devletleri’nin enerji tüketimi de bir o kadar artmaktadır. Bu nedenle petrol rezervlerine sahip olan ülkelere karşı işgalci bir biçimde harekete geçiyor olmasına da bu durum sebep olarak gösterilmektedir.

ABD Petrol Şirketleri Ve Rockefeller

Amerika Birleşik Devletleri’nde 1859 yılında sanayi alanında ilk petrol üretimi Pennsylvania’da gerçekleşmiştir. Petrolün ilk kullanımı aydınlatma alanında olmuştur. Petrol bu dönemde gaz yağı formunda tüketilmiştir. 20. yüzyılda ise içten yanmalı motorlar kullanıma girdikten sonra petrol, ulaşım alanında yakıt formunda tüketilmeye başlanmıştır. Sanayi alanındaki ilk petrol üretiminin yapıldığı dönemde göz önünde bulunan enerji şirketi Standart Oil’dir. John Rockefeller tarafından kurulan bu şirketin 1911’de Amerika Birleşik Devletleri anti-tröst yasalarına uygun hareket etmediği tespit edilmiştir. Bunun üzerine Standart Oil, farklı şirketler olacak şekilde ayrılmıştır. Bu ayrılma sonrasında ise günümüzde en bilinen şirketler, Exxon, Mobil, Chevron ve Amaco olmuştur.
Günümüzde petrol ağırlıklı bir eksende hareket eden enerji piyasasında önemli olan sadece rezervler değildir. Bu rezervlerin tüketiciye güvenli bir şekilde ulaşmasını sağlayacak olan hatların güzergâhları ve bu güzergâhların güvenliğinin süreklileştirilmesi de tüketici tarafta oldukça ciddi bir öneme sahip olmaktadır. Bu sebeple, söz konusu ticaret yollarının ve tüketicilerin güvenliğinin sağlanmış olması gerekmektedir. Petrol taşıma hatlarına, ülke ekonomilerine veya küresel ekonomiye zarar verme amacıyla ya da petrol hırsızlığı amacıyla kasti saldırılar düzenlenebildiği gibi, taşıma hatları bölgenin coğrafik konumundan kaynaklanan doğal afetler nedeniyle de zarar görebilmektedir.
Buna bağlı olarak, uzunluğu kilometrelerle ölçülebilen hatlar üzerinden aktarılan kaynakların güvenliği ve bu güvenliğin sürdürülebilirliği, hem can güvenliği hem ekonomi alanında oldukça önemlidir. Bu hatlarda veya bu hatlar üzerinde taşınan kaynaklarda oluşabilecek herhangi bir problem, petrol tüketicisine büyük bir maddi kayıp olarak yansımakta, petrol fiyatlarında şok dalgaları oluşturmakta ve dolaylı yoldan dünya ekonomisinin dengelerini sarsmaktadır.

ABD Ve Petrol İhtiyacı

Amerika Birleşik Devletleri, dünya ekonomisinde mevcut enerji kaynakları için oldukça fazla mücadele etmektedir. Dünya üzerinde en büyük ekonomiye ve gelişmiş sanayiye sahip olan Amerika Birleşik Devletleri için, enerji kaynakları hayat damarı niteliği taşımaktadır. Bu bağlamda, Amerika Birleşik Devletleri’nin, dünya geneline oranla, oldukça fazla enerji tükettiği anlaşılmaktadır. Buna bağlı olarak Amerika Birleşik Devletleri enerji üretimi, ülke geleceği açısından oldukça büyük bir sorun olmaktadır. Petrol rezervlerine ulaşma ve petrol elde etme alanındaki herhangi bir problemin Amerika Birleşik Devletleri tarafından ulusal güvenliği tehdit edici bir unsur olarak görülmesinin temel nedeni de budur.
Amerika Birleşik Devletleri, dünya üzerinde petrol tüketiminin %25’ini gerçekleştirmektedir. 2006 yılında %54 oranında olan petrol bağımlılık seviyesinin 2025 yılında %70 civarında olması tahmin edilmektedir. Amerika Birleşik Devletleri’nin halen günlük 75 milyon varil olan petrol tüketiminin 2010’lu yıllarda 95 milyon varile yükseleceği ve 2020’lerde ise, 115 milyon varil olacağı tahmin edilmektedir. Amerika Birleşik Devletleri’nde %67,8 oranında petrol tüketimini ulaşım sektöründe gerçekleştirmektedir.
Günümüz Amerikan kültürünün temeli sayılabilecek “Amerika Yaşam Tarzı” içinde otomobil kullanımı oldukça önemli bir yere sahip olmaktadır. Bunun yanı sıra petrol kaynaklı üretim ve ürünler, “Amerikan Yaşam Tarzı”nı, dolayısıyla ülkedeki yerleşik kültürü var eden en önemli etmenlerdir, bugünün Amerikan kültürü bu etmenler üzerinden inşa edilmiştir. Buna bağlı olarak Amerika Birleşik Devletleri’nin petrol dışında kendine farklı enerji kaynakları arayacak olması, sıradan bir Amerika Birleşik Devletleri vatandaşının da yaşam tarzını temelden değiştirmesi anlamına gelecek olmasıdır. Bu nedenle Amerika Birleşik Devletleri’nin petrole bu nedenle bağımlı olmasının temelinde “Amerikan Yaşam Tarzı”ndan vazgeçemeyecek olması bulunmaktadır.

Petrol tüketiminde Amerika Birleşik Devletleri’nin tüketim davranışları diğer ülkelere göre oldukça farklı bir yapıya sahiptir.

Birçok Amerikalının evinde birden fazla Amerikan otomobilleri bulunmaktadır. Çoğunda da yakıt tüketimi fazla olmayan, büyük motorlu otomobiller mevcuttur. Amerika Birleşik Devletleri’nde şehirleşme yatay şekildedir. Bu durum mesafeler arasındaki uzunluğu ciddi oranda arttırmaktadır. Buna bağlı olarak Amerikalılar için otomobil kullanımı zorunlu hale gelmektedir. Günlük rutin işlerinde, iş ve alışveriş gibi yerlere yürüyerek ya da motorsuz taşıtlarla ulaşımı sağlamak mümkün olmamaktadır. Bununla birlikte Amerika Birleşik Devletleri’nde her yıl ortalama 20 milyon araç satışı gerçekleşmektedir. Aynı zamanda ehliyet sahibi olabilme yaşı 16’dır. Bu da her yıl trafiğe azımsanmayacak oranda kullanıcının girmesi anlamına gelmektedir.

Amerika Birleşik Devletleri’nde petrol ücretlendirmeleri birçok ülkeye oranla oldukça düşüktür. Petrol fiyatlarındaki bu yapıyı korumak Amerikan hükümetlerinin önceliğidir. Bu duruma sebep olan durum Amerikan yaşam tarzıdır. Petrol fiyatlarında herhangi bir artış yapılması demek bu yaşam tarzını tehlikeye atmak anlamına gelmektedir. Bununla birlikte petrol tüketiminin oldukça fazla olmasının nedeni de yine bu yaşam tarzına bağlı olarak oluşan yüksek oranda petrol tüketimidir. Bu nedenle Amerikan hükümetleri petrol fiyatlarını düşük tutmayı öncelikli hale getirmektedir.
Enerjinin kaynağından tüketiciye ulaştırılmasında transit konumdaki ülkelerin maruz kaldığı siyasî istikrarsızlık, terörizm veya bölgesel risk ve çatışmalar, enerji nakil hatları için kapsamlı güvenlik analizini zorunlu tutmaktadır. Ciddi bir öneme sahip geçiş güzergâhı üzerinde olan Bakü-Ceyhan-Tiflis (BTC) petrol boru hattının güvenliğini sağlamak için, bu hat güzergâhı boyunca, yer alan kasaba ve köylerin arazi şekli, bitki örtüsü, su kaynakları, nüfus yoğunluğu ve etnik yapısı gibi hattı saran coğrafî ve sosyo-politik yapılar göz önünde bulundurularak yapılan risk analizi, bu duruma verilecek örneklerden biridir.

Ortadoğu, iç karışıklığın çoğu zaman şiddetlendiği bir bölgedir.

Petrol rezervlerine sahip ülkelerin ekonomileri için büyük önem arz eden üretim ve ulaştırma sistemleri de bu karışıklıktan nasibini almaktadır. Petrol üretim ve dağıtım tesisleri, ulaştırma için döşenmiş olan boru hatları ve petrol alanındaki çok uluslu şirketler, bölgede yoğun olan terör örgütleri için ilgi çekici bir hedef konumundadır. Bölgede faaliyet gösteren ve güvenlik alanında uzman düzeyde olan bazı kuruluşların verilerine göre, petrol boru hatlarına yönelik yapılan bombalama saldırılarının miktarı yaklaşık olarak yılda iki yüz civarındadır.
Petrol taşımada kullanılan boru hat sistemleri binlerce mil uzunluğundadır. Bu borular dünyanın pek çok istikrarsız bölgesinden geçecek biçimde döşenmiştir. Sadece Suudi Arabistan’da 10.000 mil boru hattı bulunmaktadır. Irak’ta çoğunluğu yerin üzerine döşenmiş olan ve rahatlıkla sabote edilebilecek 4.000 mil boru hattı vardır. Petrol boru hatlarında delik açmak ve hattı işlevsiz hale getirmek basit bir patlayıcı araçla bile gerçekleştirilebilir. Boru hatlarının güvenliğinin sağlanması, bu kadar uzun olmaları nedeniyle oldukça zordur, bu nedenle sık sık hedef alınmaktadır. Özellikle Irak’ta petrolü boru hatlarıyla taşıma çalışmalarının aksamasının nedeni bu sabotajlardır.
Uluslararası enerji politikalarındaki önemli dönüm noktalarından birisi, 1938 yılında Meksika toprakları üzerindeki tüm yabancı petrol şirketlerini millileştirilmesiyle gerçekleşmiştir. Bu gelişmenin ardından Amerika Birleşik Devletleri petrol alımı için Venezüella’ya yönelmiş ve Venezüella ile petrol sahası hakları için “yarı yarıya” olarak da anılmakta olan bir antlaşma yapmıştır. Amerika Birleşik Devletleri ile Venezüella arasındaki bu yeni imtiyaz antlaşması Ortadoğu’da ki devletler ile yabancı petrol şirketleri arasındaki imtiyaz antlaşmalarında değişime neden olmuştur. Ayrıca bu durum ve Ortadoğu’daki jeopolitik dengelerin değişmesine neden olmuştur.

Günümüzde petrol ticareti ciddi oranda dolar ile yapılmaktadır.

Dolar rezerv paradır. Bunun nedeni de petrol ve doğalgaz ticaretlerinin dolar ile gerçekleştirilmesinden kaynaklanmaktadır. Bugün Amerika Birleşik Devletleri’nin tek süper güç olmasının temelinde de doların kullanım oranı bulunmaktadır. Doların çöküşü Amerika Birleşik Devletleri’nin ekonomisinin çöküşü anlamına gelmektedir. Bu nedenlere bağlı olarak dolar kullanımının devamlılığının sağlanması Amerika Birleşik Devletleri tarafından ciddi önem taşımaktadır. Tüm bunların ışığında, Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu’da gerçekleştirmekte olduğu kültürel, askeri ve siyasi politikalar tekrar gözden geçirildiğinde bu politikaların sadece enerji kaynağı sağlamak olmadığı görülebilmektedir.
Doların rezerv para olma özelliği, Amerika Birleşik Devletleri’nin dünya ekonomisinde üstün konumda olmasını sağlamaktadır. Amerika Birleşik Devletleri, diğer ülkeler ile gerçekleştirdiği alışverişlerde dolar kullanıyor olması ve doları kendi basıyor olması, gerçekleştirdiği satın alma işlerini neredeyse bedavaya gerçekleştirmesini sağlamaktadır. Bununla birlikte diğer ülkeler de satın alma işlemlerinde ya da ülke borçlarında dolar kullandığından dolara ihtiyaç oldukça fazladır. Amerika Birleşik Devletleri’ne ürettikleri zenginlikleri ya da rezervi bulunan kaynakları satarak dolar temin edebilmektedirler. Sonuç olarak, kendi düzenini sürdürmeyi amaçlayan Amerika Birleşik Devletleri’nin kendi kaynaklarına dokunmadan ve petrol dışında, alternatif enerji kaynaklarına yönelmeden enerji kullanımını devam edebilmesinin yolu Ortadoğu’daki petrol rezervlerinden geçmektedir.

Ortadoğu Ve Petrol Rezervleri

Ortadoğu olarak adlandırılan bölge, Asya, Afrika ve Avrupa kıtaları arasına yayılmış ve yüz ölçümünün büyük bir kısmı Asya’da yer alan oldukça geniş bir coğrafyadır. Üç eski kıtanın birleştiği bölge olarak da düşünülen Ortadoğu, kara ve deniz ulaşımı alanında son derece etkili ve bir noktadadır. Bölgenin yeraltı jeolojik oluşumu, oldukça verimli bir petrol rezervi için uygundur. Yalnızca bu açılardan bakıldığında bile, Ortadoğu bölgesi insanlık için bir bağlantı özelliği taşımaktadır.
Akdeniz ve Arap yarımadası dâhil olmak üzere Afganistan ve Pakistan’a kadar uzanan bölgeye, tarihte, batılı devletler tarafından Ortadoğu adı verilmiştir. Ortadoğu tarihin her döneminde politik, stratejik, ekonomik ve genel ilişkiler yönleriyle dünyanın en önemli bölgesi konumunda olmuştur. Özellikle 1900’lü senelerin başlarında petrolün bulunması ile bölge üzerindeki planların artması mevcut öneminin de üstüne çıkmıştır. Suudi Arabistan ve İran, bölgedeki ihracat kapasitesi ve bulunmakta petrol rezervleri yönünden diğer üretici ve ihracatçılara göre enerji piyasasında en etkili ülkelerdir. 2004 yılında Amerika Birleşik Devletleri tarafından, mevcut petrol rezervleri için işgale uğramış olan Irak, şuan ham petrol üretiminde eski konumunda olamasa bile bölgede yer alan en önemli ihracatçı ülkelerden biri olma potansiyeline sahip olmaktadır.
Günümüze kadar yaşanmış birçok savaşın ve uygulanmış uluslararası politikaların temelinde petrolün olduğu kabul görmektedir. Birinci Dünya Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı dönemlerinde esas bölge hep Ortadoğu’dur. Bununla birlikte Arap-İsrail Savaşı, İran-Irak Savaşı ve Körfez Savaşları gibi çatışmalar ve savaşlar da aynı bölgede gerçekleşmiştir. Ortadoğu’nun tarih boyunca bu kadar savaşı yaşamış olmasının tek nedeni artık sadece jeopolitik konumu değildir. Günümüzün en değerli hammaddesinin kaynaklarına sahip olması da bu savaşların nedeni olmaya başlamıştır. Sınırları daha da daraltacak olursak endüstri Basra Körfezi’ne bağlıdır.

Ortadoğu devletleri petrol kaynakları açısından zengin olmalarına rağmen ekonomik olarak fazla gelişmemiş devletlerdir.

Kişi başına düşen milli gelire ve toplam milli gelire bakıldığında farklılıklar görülmektedir. Ülkelerin doğal ve nüfus dağılımındaki farklılıklar ekonomilerinde de görülmektedir. Bu farklılık ekonomisi gelişmiş, petrol ihraç eden ülkeler ile petrol fakiri ülkelerden kaynaklanmaktadır. Ortadoğu bölgesinde, Ortadoğu petrol kaynaklarının, dünya petrol rezervleri içindeki payının 1980 yılında %54,3, 1990’da %65,7, 2000 yılında %61,9, 2005 yılında ise %61,8 olduğu görülmektedir. Ortadoğu petrol rezervlerinin dünya petrol rezervleri içindeki payının 1980 yılında itibaren yükseldiği, 2000 yılında 1990’a göre %4 civarında bir düşüş olmasına karşın, 2005 yılında dünya rezervleri içindeki payını koruduğu da görülmektedir.
Günümüz için Ortadoğu dünya petrol rezervlerinin %65,4’üne sahiptir. Bu rezerv 1.047 milyar varildir. Mısır, Cezayir, Libya ve Tunus rezervleri de eklenince toplam rezerv dünya rezervlerinin %69,6’sına ulaşmaktadır. Ortadoğu petrolünün kalitesi oldukça yüksektir. Buna bağlı olarak da maliyeti ucuzdur. Ortadoğu’nun potansiyel rezervleri ise 252.5 milyar varildir. OPEC (Organization of the Petroleum Exporting Countries), 14 Eylül 1960 tarihinde kurulmuştur. Kurucu ülkeler, Bağdat’ta İran, Irak, Kuveyt, Suudi Arabistan ve Venezuella’dır. Bu gelişmekte olan 11 ülkenin başlıca gelir kaynakları petroldür. Petrol politikalarını koordine etme ve birleştirme amacıyla kurulmuş bir uluslararası kuruluştur. Üyeler Cezayir, Endonezya, İran, Irak, Kuveyt, Libya, Nijerya, Katar, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Venezuella’dır.

OPEC’in kurulma amacı, petrol üreticisi üyelerin düzenli petrol geliri elde etmelerini sağlamaktır.

Bunun yanında tüketici ülkelerin verimli, ekonomik ve düzenli petrol talebinde bulunmaları sağlamak da vardır. Petrole yatırım yapanların adil bir gelir elde etmelerini sağlamak da OPEC’in kuruluş amaçlarındandır. OPEC’in resmi olarak petrol piyasasını kontrol etme yetkisi bulunmamaktadır. Ancak mevcut gücünü petrol pazar payından almaktadır. OPEC ülkeleri, yeryüzünde bilinden petrol kaynaklarının %79’una sahiptir. Bu oran 891 milyar varile denk gelmektedir. Petrol üretiminin %40’ını, doğalgaz üretiminin ise %17’sini gerçekleştirmektedir. Petrol ihracatının %50’si de bu ülkeler tarafından gerçekleştirilmektedir.

OPEC zaman içerisinde siyasi ve ekonomik bir baskı aracı konumuna getirilmiştir. Bu durum petrole bağımlı ülkeler için de ilave bir uluslararası riski meydana getirmiştir. Petrol üreticisi ülkeler arasındaki uyuşmazlıklar ülkelerin birliklerini risk altına sokmuştur. Petrol üreticisi ülkeler ise birlikte hareket ederek bu gelişmelere tepki göstermeye çalışmışlardır. Suudi Arabistan OPEC liderliğini sürekli olarak elinde tutmaktadır. Suudi Arabistan, ürettiği petrolün %85’ini ihraç etmektedir. Kalan petrolü de iç pazarında sürmektedir. Aynı zamanda Suudi Arabistan, isteğine bağlı olarak petrol üretimini artıma ve buna bağlı olarak petrol fiyatlarına yön verebilme imkânlarına sahiptir. Tüm bunların temelinde Suudi Arabistan’ın yedek üretim kapasitesine sahip olmasıdır. OPEC’in ve OPEC’in statüsü hakkında bahsedilen dört temel görüş Carlton ve Perloff tarafından yazılmış bir makalede geçmektedir.

Bunlar sırasıyla:

 OPEC azami derecede kâr yükselten bir karteldir,
 Suudi Arabistan, hâkim (baskın – dominant) bir taraftır,
 OPEC politik amaçlarını başarmaya, kârını yükseltmekten daha fazla çalışmaktadır,
 Petrol endüstrisi rekabetçidir. Bu yüzdendir ki OPEC bir sosyal kulüpten biraz daha fazla bir şeydir.
İran’ın enerji kaynakları açısından zenginliği, İran’ın dış politikasına da biçim vermiştir. Bundan dolayı da İran bölgenin gücü olmayı kazanmıştır. Enerji kaynaklarına sahip olmanın avantajını kullanabilen İran, en büyük petrol üreticisi olan ülkeler arasında, Suudi Arabistan’ın hemen arkasından gelmiştir. Doğalgaz kaynakları sırasında da Rusya’dan hemen sonra gelen İran, burada da listenin 2. sırasında yer almaktadır. İran’ın petrol ihracındaki oranı %80’dir. Bu durum, Hürmüz Boğazı’nın stratejik konumundaki avantajı lehine çevirebilmesinden kaynaklanmaktadır. Buna bağlı olarak, dünya üzerindeki ham petrol kaynaklarının yarısından fazlasına sahip olan Ortadoğu petrolünün %40’ı da Hürmüz Boğazı’ndan geçerek, dünya çapında petrol pazarına girmektedir. Fakat İran’ın elinde bulundurduğu bu kadar avantaja ve nükleer çalışmalarına rağmen ileri teknolojide dışa bağımlı bir ülkedir. Bu durumda ekonomisi sadece enerji ihracatına bağımlı kalmıştır.
Amerika Birleşik Devletleri’nin petrol kaynaklarının azalıyor olması, rezerv sahibi bölge ve ülkelere yönelik dış politikalarında aktifleşmesine neden olmaktadır. Bu duruma bağlı olarak Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu üzerindeki baskısı da artmaktadır.

ABD Petrol Şirketleri Ortadoğu’da Ne Arıyorlar ?

Ortadoğu, zengin enerji kaynaklarının bulunmasıyla, 20. yüzyıldan itibaren bölgenin enerji kaymaklarına bağımlı tüm ülkelerin, ekonomi politikalarını ve güvenliklerini etkileyen bir konuma gelmiştir. Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu’ya yönelmesi, Birinci Dünya Savaşı’nı izleyen dönemlerde, petrolün temel enerji kaynağı olarak kullanılmaya başlaması ile artmıştır. Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu politikası, “bölgenin zengin petrol kaynaklarına serbestçe erişim ve söz sahibi olmaya” yönelik şekillenmiştir. Bölgenin Soğuk Savaş Dönemi, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği – Amerika Birleşik Devletleri rekabeti, Soğuk Savaş Dönemi sonrasında sona ererken, bölgenin tek hâkim gücü Amerika Birleşik Devletleri olmuştur.
Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu politikasında temel neden enerji kaynaklarına olan ihtiyacıdır. Amerika Birleşik Devletleri’nin petrole olan ihtiyacı hayati bir çıkar sorunu olarak adlandırılmaktadır. Bu nedenlere bağlı olarak, bölge enerji kaynaklarının Batıya uygun, güvenli, kesintisiz ve sorunsuz aktarılması Amerika Birleşik Devletleri’nin dış politikadaki önceliğidir. Ortadoğu, ekonomik, sosyal, kültürel ve politik sebeplerle imkân ve zaaflarından kaynaklanan sıcak çatışma potansiyeli olan bir bölgedir. Özellikle 20. yüzyıldan itibaren Amerika Birleşik Devletleri ve Batılı devletler, kurdukları düzenin dışına çıkan bir Ortadoğu ülkesine rahatlıkla müdahale etmektedirler.
Birinci ve ikinci körfez harekâtı, İran-Batı ilişkileri ve bu ilişkilerin yaptırımları göz önünde bulundurulduğu takdirde bölge dışı devletlerin takibine örnek gösterilebilmektedir. Amerika Birleşik Devletleri devletlerinin başkanlarının değişmesine bakılmaksızın bölgedeki politikalar devamlılığını sürdürmektedir. Bu politikalar, Amerika Birleşik Devletleri’nin sanayideki gücünün devamlılığını sağlayacak olan enerji kaynaklarına sahip olma ve İsrail’i korumaktır.

Amerika Birleşik Devletleri, Birinci Dünya Savaşı’ndan itibaren devam etmekte olan göçler ile Filistin’in işgal ederek kurulmuş olan İsrail Devleti’ni desteklemektedir.

Bununla birlikte petrol rezervlerini kendi kontrolü ve güvenliği alma isteği ve Araplar tarafından karşı karşıya gelmek zorunda olduğu baskın muhalefete karşın bu durum Amerika Birleşik Devletleri için dış politikada sergilemekte olduğu bir çelişkidir. Amerika’da seçilmiş her başkan, bölgede “tarafsız” bir politika izlemeye çalışmıştır. Çünkü Ortadoğu, her zaman, Amerika Birleşik Devletleri için büyük bir sorundur. Buna sebep olan durum hem Arap bölgelerindeki petrol kaynaklarına ihtiyacı hem de Yahudi lobisinden aldığı seçim bağışlarına olan ihtiyaçlarıdır. Amerika Birleşik Devletleri, bölgeye yerleştikten hemen sonra Irak’ı fiilen üç bölgeye ayırmıştır. Buna bağlı olarak Kuzey Irak’ta, pratikte bir Kürt devletinin kurulmasına olanak sağlamıştır. 11 Eylül 2001’de ise “İkiz Kule” saldırısı için Irak’ın yönetiminde olan teröristlerle işbirliği yapmıştır. Bununla birlikte, aynı zamanda, Kuzey Irak’ın elinde Kitle İmha Silahları bulunduğunu iddia etmiştir. Kuzey Irak’ın bu silahları yönetiminde olan teröristlere vereceğini iddia ederek 2003 yılında Irak’ı işgal etmiştir.
Büyük Ortadoğu Projesi’nin, demokratikleşme ve ekonomik kalkınmaya ağırlık verilmesine ilişkin olduğu iddia edilmektedir. Büyük Ortadoğu Projesi’nin Ortadoğu enerji kaynaklarını kontrol altında tutma çabasının yanında, bölgede kendi ekonomik, siyasi ve askeri çıkarlarına yönelik eylemleri ve İsrail’i güvenli bir bölge haline getirme çabası zamanla Büyük Ortadoğu Projesi’ne yönelik kuşkuların oluşmasına ve bu kuşkuların artmasına neden olmuştur. Tüm bu nedenlerle değerlendirildiğinde Büyük Ortadoğu Projesi’nin geçerliliğini yitirdiğini söylemek mümkündür.

Genişletilmiş Ortadoğu Projesi ile Amerika Birleşik Devletleri’nin demokratikleşme söylemlerine destek olacağı düşünülmektedir.

Bu proje ile bölgedeki ülkelerin yeniden yapılanmasının sağlanacağı düşüncesinin yanı sıra ülke halklarının durumlarının da iyileştirileceği varsayılmaktadır. Yine, bu projeye göre bölgedeki ülkelerin halkları hem ekonomi hem de demokratik haklar bakımından iyileştirilecektir. Bu proje aracılığı ile Amerika Birleşik Devletleri, bölgenin doğal kaynaklarını kontrolü altına alırken bir yandan ise ülkelerin rejimlerini, uluslararası platformda ülkelerin imajlarını belirleyecektir. Avrupa Birliği ülkelerinin, Çin’in ve Rusya’nın enerji politikaları Amerika Birleşik Devletleri’nin de çıkarlarını önemli düzeyde etkilemektedir. Bu durum, yeryüzünün en önemli petrol rezervlerini barındıran Ortadoğu ülkeleri üzerindeki rekabeti de aynı oranda etkilemektedir. Bu duruma benzer bir rekabet durumu da Hazar petrolleri, Karadeniz ve Kafkasya’da da görülmektedir. Bu nedenle bu rekabet ortamı Ortadoğu’nun da dünya üzerindeki önemi önemli derecede arttırmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri hegemonyasının sürdürülebilirliği bölge enerji kaynaklarının kontrolüne bağlıdır.
“Ortadoğu devletleri” Amerika Birleşik Devletleri’nin ulusal çıkarları açısından tehdit ve tehlike olarak görülmektedir. Terör faaliyetlerinin de merkezi olarak yine Ortadoğu hedef gösterilmektedir. Amerika Birleşik Devletleri’ne göre küresel dünyada güvenliğin yerel güçler tarafından sağlanması mümkün değildir. Bunun sebebini terörizmin de globalleşmiş olmasıyla açıklamaktadır. Amerika Birleşik Devletleri için güvenliğin sınırı artık denizaşırıdır. Yine, tüm bunlara bağlı olarak da Amerika Birleşik Devletleri, güvenliğini en fazla tehdit eden yer olarak Ortadoğu’yu işaret etmektedir. Amerika Birleşik Devletleri, petrol konusunu “birincil” derecedeki güvenlik algılamaları arasında görmektedir.

Bu nedenle Amerika Birleşik Devletleri, petrol rezervlerine sahip ülkelere uygulayacağı uluslararası politikalarda ülkelerin durumlarına göre oldukça çeşitli stratejiler geliştirmiştir.

Irak’a ambargo uygulamıştır. İran’ı uluslararası sistemden tecrit edilmeye çalışılmıştır. Bunun gibi örnekler bu bağlamda “sopa politikaları” olarak sunulmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri ile eşgüdümlü hareket eden petrol ülkeleri ise çeşitli şekillerde ile ödüllendirilmektedir. Bu nedenle bu ülkelere “havuç stratejisi” uygulanmaktadır.
Ortadoğu, Amerika Birleşik Devletleri’ne göre beklenen istikrara sahip gözükmemektedir. Bununla birlikte hükümetler olmasa da bölge halkları Amerika Birleşik Devletleri karşıtıdırlar. Buna bağlı olarak Amerika Birleşik Devletleri bölgede sürekli askeri güç bulundurmaktadır. Aynı zamanda bu ülkeleri siyasi ve ekonomik bağlamda yeniden yapılandırmaya yönelmektedir. Amerika Birleşik Devletleri için enerji akışının devamlılığını ve enerji kaynaklarının bulunduğu bölgede istikrar ve güvenliği sağlamak bir zorunluluk haline gelmiştir. Dünyada bulunmakta olan petrol rezervlerinin yarısından fazlasına sahip olan Ortadoğu’da yıllardır hâkimiyetini sürdüren Amerika Birleşik Devletleri, bu hâkimiyetin devamlılığını sağlayabilmek adına bölge politikalarını sürekli olarak güncellemektedir. Kimi zaman saldırgan olan bu politikalar, Amerika Birleşik Devletleri’nin uluslararası politikada imajının kötü göründüğü noktada yumuşatılmaktadır. Her ne şekilde olursa olsun bugün Amerika Birleşik Devletleri bölgedeki hâkimiyetini elinde tutmayı başarmaktadır.
Yararlanılan Kaynaklar
Burcu Koçer, ABD’nin Ortadoğu Politikasında Petrolün Yeri Ve Etkileri
Tayyar Arı, Geçmişten Günümüze Ortadoğu: Siyaset, Savaş ve Diplomasi
Ünal Gündoğan, Geçmişten Bugüne İran İslam Devrimi
Daniel Yergin, Petrol, Para ve Güç Çatışmasının Epik Öyküsü
İzzetullah İzzeti, İran ve Bölge Jeopolitiği
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Burcu Koçer’e aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Küresel Ekonomik Güçlerin Dış Pazarlara Girerken Kullandıkları Stratejiler

Batılı değerlerin taşıyıcı unsurları küreselleşmenin baş aktörleri “Çok Uluslu Şirketler” gibi görünmektedir. Küreselleşme olgusu da, “ulusal ekonomilerin dünya ile bütünleşmesini, teknoloji, üretim, tüketim ve finansman piyasalarını kapsayan; işgücü, sermaye, teknoloji ve mal piyasalarının uluslararası nitelik kazanması ve ülke pazarlarının birbirine açılması” olayıdır. Bu sürecin ortaya çıkmasında, teknolojik gelişmeler, bilgi ekonomisinin yaygınlaşması, neo klasik politikaların yükselişi, çokuluslu sermayenin küresel pazarda yayılışı etkili olmuştur.

Küresel ölçekte kaynaklara hâkimiyet mücadelesi bu şirketler aracılığı ile yürütülürken, yine bu şirketler aracılığı ile küresel ölçekte tek tip üretim sistemi ve tek tip tüketim toplumu oluşturulmaya çalışılmaktadır. Küresel düzeyde üretim ve pazarlama ağına sahip bu şirketler, bu süreçte bir taraftan daha çok büyütülürken, diğer taraftan faaliyet gösterdikleri ülkelerde ekonomik ve siyasal alanda tek egemen güç haline getirilmekte, batılı değerlerin taşınması aracı olarak etkili şekilde kullanılmaktadır. Bu fonksiyonları ile bu şirketler dünya çapında önemli bir fenomen haline gelmişlerdir.

• Faaliyet gösterdikleri alanlarda monopoller ve oligopoller oluşturmak suretiyle büyük bir ekonomik ve siyasi güç temin ederler, ekonomik ve siyasi alanda rekabet ortamını ortadan kaldırırlar. Bu nedenle, kendi kontrolleri dışında ekonomik gelişmelere fırsat vermek istemezler.

• Çok güçlü olmaları halinde, piyasada tekel konumuna gelmeleri nedeniyle, toplumun önemli bir kesimini işçi statüsüne dönüştürmek suretiyle gelir ve servet dağılımında adaletsizliğe neden olurlar.

• Çokuluslu şirketlerin imalat, hizmet ve finans piyasaları ulusal sınırların dışına taştıklarından, devletin para ve maliye politikalarını dikte eder hale gelebilirler, hatta gelmişlerdir. Bu güçleri, genellikle piyasadan çekilme tehditleriyle birlikte gelir. Buna karşılık hükümetlerin de bu şirketlerin gücünü ve hükümet politikalarını etkileme gayretlerini boşa çıkarmak için kullanabilecekleri araçları vardır. Bu şirketlerin mal varlıklarını devlete veya ulusal şirketlere satmaya zorlayarak, millileştirme politikaları ile tehdit etmek suretiyle, bu şirketlerin gücünü sınırlandırabilecektir.

• Ülke kaynaklarını elinde bulunduran yerel iş adamları ve siyasi gücü elinde bulunduran devlet elitleri ile işbirliği yapmak suretiyle ülkenin yönetim, kültür ve toplumsal yapılarını kendi çıkarları istikametinde tahrip ederler.

• Faaliyet gösterdikleri ülkelerde, çıkar, yolsuzluk ve hırsızlık esasına dayalı kleptokratik bir siyasi ve ekonomik yapı ve sistemin gelişmesine neden olurlar. Bunun başarılamaması veya bunun kamufle edilmesi için de en azından plütokratik bir yönetim oluşturmanın gayreti içine girerler.

• Devletleri ekonomik ve siyasi fonksiyonları bakımından düşük profilli bir konuma düşürürler, egemen duruma gelmeleri halinde ise devlet adeta devre dışı kalır ve ulusal ekonomilerin ve ulusal iç ve dış politikaların önemi kalmaz. Bu yapıları, etkileri ve fonksiyonları ile bu çok uluslu şirketler bulundukları ülkeleri adeta rehin olarak alırlar. Bir başka deyişle çok uluslu şirketler, yeni Emperyal sistemin (emperyalizmin) birincil önem taşıyan araçlarıdır.

Dolayısıyla, ulus devletin sınırları aşınırken, dünya giderek, bu çokuluslu şirketlerin etki alanına giriyor.

Ulus devleti yaratan ne dil, ne din ne de ırk birliğidir. Ulus devleti yaratan, pazar birliğidir. Bu nedenledir ki, bugün birçok ulus devlette (Avrupa’da, İskandinavya ülkelerinde) birden fazla dini, dili, ırkı bir arada görmek mümkündür. Eğer dil yada ırk veya din gibi unsurlar, ulusu yaratan unsurlar olsaydı, o zaman her dinin, her dilin ve her ırkın ayrı bir ulusu olmak gerekirdi. Oysa feodalizmin yıkılması ile çeşitli birimler ve koloniler biçiminde oluşan pazarların, bir tek pazar etrafında toplanması ile modern devletin temelleri oluşturulmuş oldu. Kapitalizmin doğuşu bu gelişmeyi zorlarken, kapitalizmin gelişmesi, ulus devleti büyüttü, perçinleştirdi.

Kapitalizmin kabına sığmayacak hale gelmesi, artık ulus devleti aşıyor. Çünkü kapitalist ülkelerin dev firmaları için, artık ulusal pazarlar yetmiyor, o nedenle dışarıya açılma başladı. Nasıl ki feodalite sonrası, çeşitli pazarların birliğini sağlayan mekanizma ulus devletin doğumunu hızlandırdıysa, bugün de artık, kendi ulusal pazarlarına sığmayan dev firmalar, çokuluslu şirketler, dünyadaki ulusların pazar birliğini sağlayacak ekonomik ilişkiler açısından, adeta tek ulus haline gelmekte, getirilmektedir. Nitekim Martın Albrow’a göre “Küreselleşme, dünya insanlarının tek bir dünya toplumunda bütünleştirilmesi süreçleriyle ilgilidir.”

Bu tablo kısaca şöyle özetlenebilir:

1) Devletin, ekonomide etkin bir aktör olmaktan çıkması, özel sektörü güçlendirdi. Özel sektör güçlendikçe, devletin ekonomideki ağırlığı daha da azaldı. Bu yeni durum, kendine hassas piyasa, pazar ve rekabet koşullarını yaratılmasını kamçıladı.

2) Devletin, ekonomik faaliyetlerde yerini özel firmalara bırakmasıyla giderek büyüyen, devleşen firmaları ortaya çıkardı. Bu firmalar içerde ve dışarıda evlilikler, konsorsiyumlar ve ortaklıklar yoluyla birleşerek, daha da(dünya çapında) dev firmalar haline geldiler.

3) Bu dev firmalara (ulusu yaratan) ulusal pazarlar yetmeyince, dışarıya açılma süreci başladı. Dışarıya açılma gerçekleştikçe, ulusal pazarlar zayıfladı. Ulusal pazarlar zayıflayıp önemini kaybettikçe, dışarıya (dünyaya) açılma daha da hızlandı. Bu durum, birbirini karşılıklı olarak etkileyen bir süreç biçiminde gelişti.

4) Ulusal (milli) pazarların zayıflaması, giderek ulus devletlerin egemenliğini aşındırdı. Zaten epey bir süreydi anlamını yitiren ekonomik sınırların yanı sıra, siyasi sınırların da önemi azaldı. Bunun yerine uluslarüstü kanun, nizam, kurallar işlemeye başladı.

5) Bu süreci örgütleyen, organize eden ekonomik bölgesel birlikler (NAFTA, APEL vb. gibi) kuruldu. Bölgesel ekonomik birliklerle yetinmeyen bazı kıta ve ülkeler, ekonomik birliklerle ortak siyasal birliktelikler kurmaya başladı (Avrupa Birliği gibi).

6) Giderek dünya tek bir pazar etrafında birleşmeye, bütünleştirilmeye çalışıldı.

7) Bu sürecin başını Batı çekti. Batı öncülüğündeki bu gelişmelerden, aslan payını da Batı aldı/almaktadır Küreselleşmeyi tanımlarken, “Batının ekonomik düzeni olan ve kabına sığmayan kapitalizmi ‘açık kapı’ politikası uygulayarak tüm dünyaya yayması” şeklinde tanımlamamızın nedeni budur.

Bu tanımlama ve belirlemelerden sonra, çokuluslu şirketlerin ortaya çıkış süreçlerine ve özelliklerinin analizlerine dair de şunlar söylenebilir:

1)Çokuluslu şirketler, öncelikle uluslararası şirketlerin bünyesinde harekete geçmektedirler. Uluslararası şirket (İnternational Corporation) için önemli olan milli (ulusal) sınırlar dışındaki piyasalara girmektir. Bu safhada bu şirketlerin, bu ülkelerde üretim faaliyetlerinde bulunmaları gerekmez.

2)Bir sonraki aşamada, uluslararası şirketin üretim faaliyetleri ulusal sınırların dışına taşar. Merkeze bağlı olarak bu ülkede çalışan şirket, ev sahibi ülkenin siyasi, hukuki ve ekonomik sistemine uyum sağlamaya çalışarak faaliyetlerine devam eder, bu tip şirketlere çok uluslu şirketler (Multinational Corporation) denir.

3)Üçüncü aşamada şirketler, uluslarötesi konuma geçerler (Transnational Corporation). Bu konumda şirket çeşitli milliyetlerden kişiler tarafından yönetilmekte ve merkezden gittikçe uzaklaşmaktadır (Coca Cola gibi).

4)Son aşama ise şirketin tamamıyla köken ülkesini kaybettiği, küreselleştiği bir aşamadır. Ulus kelimesini içinde taşımayan, küresel şirket (Global Corporation) terimi, uluslararası politik kimliğin kalktığı bir aşamada kullanılabilir. Bu aşamanın henüz tam olarak teşekkül ettiği söylenemez.

İletişim Nedir ?

Bilgi ve ona dayalı teknolojilerin bu düzeyde gelişmesi savaşların, şiddetin ve işgallerin boyutlarını ve niteliğini değiştirmiştir. Eskiden hammadde veya işgücü temin etmek, fazla ürünü pazarlamak ve fazla nüfusu akıtmak amacıyla (Sömürgecilerin) giriştikleri zor, şiddet, işgal ve ilhaklara, günümüzde gelişen bilgi teknolojileri sayesinde, gerek kalmamıştır. Büyük firmalar, çokuluslu şirketler mallarını pazarlamak için artık TV, internet sayesinde kitlelerin (hatta ülkelerin) kültürel, sosyal, siyasal ve ekonomik ilişkilerini etkilemek suretiyle işlerini yürütmektedirler.

Çünkü toplum iç içe geçmiş olan bu dört karmaşık ilişki katmanından meydana gelmektedir. Bir marka reklamı, hedef kitlesinin bu ilişkiler ağına yönelmesi ve ona seslenmesi ile kültürel ilişkilerini, aynı markayı kullananların oluşturdukları grubun sağlayacağı dayanışma ile sosyal ilişkilerini, zamanla bunların aynı şeylerden etkilenip aynı durumlardan hoşlanmaları ile siyasal ilişkilerini, nihayet o markayı almaya teşvik edip diğerini almamakla ekonomik ilişkileri(ni) derinden (ve TV yoluyla damardan vererek) etkilemektedir. Üstelik bu yöntem, öncekilerine (savaşa, şiddete, işgale) göre daha risksiz ve daha maliyetsizdir. Böylece artık TV , internet ve reklam sektörü yoluyla kitleler, sadece mal ve hizmet alımlarına yöneltilmekle kalmamakta, bizzat bu araçlarla alışveriş yaparak, ticaretin hem öznesi hem de nesnesi haline gelmekte, getirilmektedir.

Beyin Göçü Nedir ?

Kentlerde sanayi, ticaret ve iş hacmi beyin göçü olarak tabir edilen yetenekli ve zeki insanların göç etmesiyle birlikte, gittikçe zayıflamıştır. Çünkü özel sektör üzerine kurulu bu sistemde, yeni yatırım yapıp yönlendirecek insanlar olmayınca, yeni üretim ve istihdam alanları açılmadığı gibi, var olanların gitmesi ise büsbütün kentleri zayıf düşürüyor. Kentin dışına gidenlerin büyük çoğunluğunun iş sahalarını da taşımaları, bu olumsuzluğu iyice pekiştiriyor. Dolayısıyla kentler kendini yenilemekten ve ileri gitmekten ziyade, üçlü bir girdabın içine itilmektedirler.

Çünkü;

a- Yeni yatırım yapılamıyor.
b- Eskiden yapılmış olanlar kapanmak zorunda kalıyor.
c- Yeni gelen ve çoğalan nüfus ise nitelikleri itibari ile yatırım ve üretim yapmaktan yoksundur. Dolayısıyla kentler, giderek yavaş yavaş çöküyor. Sonuçta üretmeden tüketen bir kentin, ekonomik olarak ayakta kalması ne kadar mümkün olabilir.

İstihbarat Kurumlarının Kullanılması

Küresel güçlerin, haber alma amaçlı gizli güçleri adına birçok istihbarat kuruluşu çalışmaktadır.Bu istihbarat kurumlarının en fazla çalıştırıldığı ülke ABD’dir.İstihbarat kurumlarının kullanılması konusunda ABD’yi ele alacak olursak.ABD’nin Merkezi Haber Alma Örgütü (CIA), Federal Soruşturma Bürosu (FBI), Ulusal Keşif Ofisi gibi birçok İstihbarat örgütü çok yönlü çalışmaktadır. Bunlar aynı zamanda Ticaret, Hazine ve Enerji bakanlıkları için de çalışmaktadırlar.

ABD’nin bağlı ülkeler oluşturmak, darbeler yapıp iktidar değiştirmek, gelecek vaat eden adaylarla ilişki kurarak hareket etmek geleneksel uygulamasıdır. ABD öncelikle askerî eğitim anlaşmalarıyla ülkelerin ordu mensuplarını zihinsel olarak kendisine bağlamaktadır. Aynı şekilde o ülke akademisyenlerini, medya mensuplarını, siyasetçilerini bir dizi davetle onurlandırmak, mali destek sağlamak suretiyle de kendi etki altına almaya çalışmaktadır. Bunun yanında karşıt olan yabancı kitle iletişim araçlarıyla ülke aydın ve yöneticilerini sindirmek ve susturmak için propaganda faaliyetlerini yürüten, organize eden ulusal kuruluşlar ve eğitim merkezleri vardır. Bunların başında CIA vardır. Virginia eyaletindeki bu kuruluşun maddi kaynakları sınırsızdır. Görev alanı tüm dünyayı kapsamaktadır.

ABD çıkarlarına aykırı ülke devlet liderini ve yöneticilerini tesirsiz kılmada uzmanlaşmış bu kuruluş yanında birçok benzeri işlevde bulunan kuruluşlar da vardır. 1970’li yıllarda Latin Amerika’da darbelere neden olan elemanlar için özel okul kurulmuştu. Bunlar; School of Americas (Amerika Kıtaları Okulu), Latin Amerika’da Askerî Darbeler Okulu (Escuela de Golpes) (Suikastçılar Okulu)’dur. Sonra bu okul, Georgia eyaletindeki Fort Benning’e taşınmıştır. Bu okul, 18 Latin ülkesinden 60 bin askerî personel yetiştirdi. Okuldan aynı zamanda ülke başkanları da yetişti. Her biri birer diktatör olan Panama lideri; Manuel Noriega, Peru lideri; Juan Velasco Alvarado, Arjantin Lideri; Roberto Viola ve Leopoldo Galtieri, Guatemala lideri; Hector Gramaj o, Bolivya lideri; Hugo Banzer bu okullarda yetişti. Kanlı politikalar uygulayan bu diktatörlerin benzerlerini Güneydoğu Asya ve Ortadoğu’da da görmek mümkündür.

Potansiyel Lider Adayları İle İlişki

Henüz liderlikte söz sahibi olmayan, fakat gelecek için umut vaat eden kimselerle ilişki kurulup bu ilişkinin geliştirilmesi, politik faaliyetlerin amaca uygun tarzda biçimlendirilmesi, siyasi liderlere ve etkili şahıslara danışmanlık yapılması, yabancı siyasi partilere parasal yardımda bulunulması, başka açılardan destek çıkılması, işçi sendikaları, gençlik grupları ve meslek odalarına yardım edilmesi.

Medya Örtülü Propaganda

Küresel güçler ,dış pazarlara girerken kendilerine karşı olan hükümetlere yada kurumlara karşı sürekli olarak kullandıkları Yabancı kitle iletişim araçları yada kendilerine yakın şahısların elinde bulunan gazeteler vasıtasıyla kendilerine karşı olan hükümet yada kurumlara karşı ya üstü örtülü tarzda propaganda yaparlar.Dost haber alma teşkilatlarıyla ilişki kurarlar yada bu medyaya teknik ve idari açıdan yardımda bulunurlar.Böylece,ülke içersinde alınmak istenen hizmet ,mal yada taşınmaz küresel güçlere bağlı şirketlerin eline geçmektedir.

Yumuşak Güç Kullanımı

Küresel güçler,hedef ülkedeki kaynağa ulaşmak için sivil toplum kuruluşları,uluslar arası ekonomik kuruluşlar,kültürel kurumlar,medya,üniversiteler,iş adamları vb. araçları kullanarak bölgede kendilerine bir cazibe merkezi oluştururlar.Ekonomik sıkıntıya düşen ülkelere krediler açarak kendilerine borçlandırırlar.Böylece küresel güçler tarafından hedef ülkenin hem içten hem de dıştan çevrelenmesi sağlanır.Çevrelenen bölge ise damarlarındaki kanlar kuruyuncaya kadar sömürülür.

Orduyla Etkili İlişkiler

Hükümetlerin yanı sıra diğer kurumlarla da özellikle orduyla son derece etkili ilişkiler kurulmaktadır.Mevcut hükümeti devirerek yerine küresel güçlerin çıkarlarına daha uygun bir hükümetin getirilmesi için siyasi ve askeri operasyonlara destek verilmiştir. (Birçok ülkede darbelere destek verilmesi gibi) Kendi istedikleri hükümetlerin gelmesiyle, ülkedeki enerji kaynakları ve hammaddeler kendi şirketlerine verilerek garantiye alınmıştır .

Çürütme Siyaseti

Küresel güçler,yeni bir kuşatmayla kendilerini hedef bölgeden uzak tutup, söz konusu rejimleri yıpratarak beklemeye başlarlar.Milliyetçiliğin, bürokratik kapitalizmin, askeri yönetimlerin kör kuyusunda birbirleriyle didişip duran, dinamizmini yitirmiş günü kurtaran rejimler/ülkeler zamanla güçlerini yitirip çürümeye başlarlar.Küresel güçler için artık devreye girme zamanı gelmiştir.Güçsüzleşen ülkeye girerek bütün değerlerine el koyarlar.

Lobicilik Faaliyetleri

Lobicilik;kararları etkilemek isteyen kişinin hükümetteki veya karar alma sürecindeki kişileri amaçları doğrultusunda etkilemek için kurduğu bir tür iletişim ve bilgi alışverişi olarak tanımlanabilir.Lobicilik,küresel güçlerin Ortadoğu’da çokça başvurduğu bir yöntemdir.Küresel güçler, lobi faaliyetlerini genelde siyasal iktidar üzerinden çok uluslu şirketler aracılığıyla yürütürler.

Örnek olarak,ABD’de petrol, silâh, elektronik aletler, otomobil üreticisi bankalar gibi büyük şirketler kendi çıkarlarını korumak ve yeni satış imkânları oluşturmak üzere VVashington’da lobicilik faaliyetlerini ya bizzat kendi kurdukları özel lobi şirketleri vasıtasıyla yürütmekte ya da profesyonel lobi şirketlerinin biriyle anlaşarak kendi adına lobi faaliyetlerinde bulunmaktadır. Bunlara bazı örnekler vermek gerekirse, Citibank, International Ineterest Inc., The John Buckley Co., Koch Industries Inc., Lanxide Corp., United States Surgical, Corp. ve The Times Mirror Co., lobi faaliyetini kendi bünyesinde görevlendirdiği bir kişi aracılığıyla yürütmektedir.

Sinema Sektörünün Kullanımı

Başta İran olmak üzere birçok Ortadoğu ülkesi , Batı’nın kültürel saldırısı altında yaşamak zorunda kalmıştır.Ortadoğudaki bu kültürel saldırıda genellikle genç nüfusu hedef almışlardır..Çünkü yaşlılara oranla genç nüfusu etkilemek daha kolay olmuştur. Bunu da muhtelif vasıtalarla; medyayla, televizyonla, sinemayla, bazı sivil kuruluşların faaliyetleriyle aşılamaya çalışmışlardır.” Tüm kitle iletişim araçları içerisinde bu kitleleri etkileyecek olan en önemli araçlardan biri sinemaydı. Ünlü “300 Ispartalı” filmi, İsrail’in Lübnan’da aldığı yenilginin hemen ardından yapıldı. Nükleer silahlara sahip koca İsrail ordusu, bir avuç Hizbullah tarafından geri püskürtülmüştü. “300 Ispartalı”, bu yenilgiye Hollywood’dan bir cevaptı. Filmde iyi eğitilmiş 300 Ispartalı, yani antik Yunanlı asker, 2,5 milyon Persliyi darmadağın ediyordu.

Filme göre, Pers İmparatorluğu’nun yenilgisi, tüm medeni dünyayı, yani Batı’yı birleştiriyordu. Ayrıca Perslerin yenilgisi sonucu dünya demokrasiyle tanışıyordu! Senaryo, İran’ın kurucuları Perslerin, barbar ve cahil olduğunu, koca ordularının beş para etmediğini vurguluyordu. Batılı halkların temelini oluşturan Yunanlılarsa cesur ve asildiler! Bir Yunan ordulara bedeldi.. Batı basını haftalarca “300 Ispartalı”dan bahsetti! Tüm dünya gençleri bu filmle tarih hakkında fikir edindi, işte propaganda makinesi bu demekti…

Iran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, Batı medyasının taktiklerine dikkat çekiyordu. “Batı medyası şimdi de işgalcileri kurtarıcı, mazlum halkları terörist olarak gösteriyor!” diyordu. Tüm dünyada televizyon en etkili araçlardan biriydi. Dünya halkları haberleri belli başlı Batılı haber ajanslarından alıyordu. İran, üzerine gelen propaganda makinesine aynı yöntemle cevap verecekti. Son 2 yıldır, günde 24 saat İngilizce ve Arapça yayın yapan televizyon kanallarını uydu üzerinden devreye sokmuştu.

Uluslararası Örgütlerin Kullanılması

Küresel sivil toplum örgütlerinin yanı sıra, küreselleşme olgusunun bir diğer siyasi yansıması da uluslararası örgütlerdir. Uluslararası örgütler, devletlerin kurduğu ve onların politikalarına uygun olarak işleyen kuruluşlardır. Küreselleşen dünyaya tek başlarına ayak uyduramayacaklarını gören devletler sorunları kolektif olarak çözmek, dış politika amaçlarını gerçekleştirmek için bölgesel bütünleşme eğilimi göstermişlerdir. Uluslararası örgütleri, coğrafi bakımdan Birleşmiş Milletler (BM), Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Ticaret Örgütü (WTO) gibi küresel; NATO, Avrupa Birliği gibi bölgesel nitelikte olmak üzere kategorize etmek veya fonksiyonel açıdan spesifik amaçlı Petrol ihraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC), Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (ECO) ve genel amaçlı BM, AB ve İslam Konferansı Örgütü (ICO) şeklinde sınıflandırılabilir.

Dünya ticaret bankası, uluslararası para fonu gibi örgütlerin kullanılması veya ekonomik kalkınma ve gelişmeyi sağlamada aktif görev alacak bir Ortadoğu Kalkınma Bankasının kurulması; demokrasinin gereği olan serbest seçimlerin yapılmasına katkıda bulunulması; bu konuda büyük kitlelerin desteğini sağlamak için bağımsız sivil toplumların desteklenmesi; kamuoyunu bu yönde etkileyecek medyanın desteklenmesi; yolsuzluklar ve cehaletle mücadele edilmesi, gerekecektir. bu hedefler doğrultusunda:

• Pazarların batılı ülkelere açılması sağlanacaktır.
• Ekonomik ve siyasi reformların hayata geçirilmesini teşvik amacıyla bölge ülkelerine
mali yardımlar yapılıp ülke borçlandırılacaktır
• Dünya Ticaret Örgütüne üyelik gibi, cazip öneriler sunulacaktır.

Bir başka ifade ile terör gerekçe gösterilerek, tıpkı Sevr Anlaşmasındaki, “ihtiyaç duyulduğu hallerde stratejik nokta müttefiklerce işgal edilebilir”, hükmünü çağrıştıracak tarzda, bölgede istenilen ülkenin işgaline açık kapı bırakılmaya, petrol kaynaklarının batılı ülkeler tarafından kolayca işletilmesi, bunların ABD başta olmak üzere tüm Batılı ülkelere serbestçe intikali garantiye alınmağa çalışılmaktadır.

İnsan Hakları Örgütlerinin Kullanımı

Küresel Ekonomik güçler, faaliyet gösterdikleri ülkelerde daha rahat hareket etmek için iç çatışma ortamı yaratırlar. İç çatışmaların artması sonucu oluşan İnsan hakları ihlalleri kitlesel göçler oluşturmakta buda, ulusal sınırları aşarak küresel sorunlara dönüşebilmektedir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, AB, Avrupa Konseyi, Kızıl Haç, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı gibi içerisinde insan haklarını barındıran örgütler ,bu vahim olaylardan duydukları üzüntüyü dile getirerek bölgeye yardım amaçlı girebileceklerini belirtirler.Küresel güçleri de arkalarına alarak hedef ülkeye girerler.Daha sonra yavaş yavaş hedef ülkenin iç işlerine karışmaya başlayıp kendilerine yakın olan kişileri yönetici olarak atarlar.Kendi yandaşlarını iyi niyet elçisi ,karşılarında duran kişi yada kurumları terörist olarak gösterirler. Sonunda kendileriyle paralel olarak faaliyet gösteren çok uluslu şirketlerle anlaşıp ülkeyi sömürmeye başlarlar.

Sivil Toplum Örgütleri

Küreselleşme ile birlikte önem kazanan bireyselcilik akımları, sınır ötesi kirlilik, küresel ticaret, kara para, yoksulluk, işsizlik, kitlesel mülteci hareketleri gibi problemlerinin çözümlenmesinde ülkelerin ve uluslararası işbirliğinin yetersiz kalması, sivil toplum örgütlerin önemini arttırmıştır. Sivil toplum örgütleri dünyanın birçok ülkesinde sosyal sorunlara müdahale etme ve kamuoyu oluşturma konusunda başarılı çalışmalar yapmaktadırlar. Demokratik toplumlarda önemli yere sahip sivil toplum örgütlerinin yaptırım güçleri artmış ve iletişim teknolojilerinden yararlanarak seslerini tüm dünyaya duyurarak uluslararası alanda da faaliyetler göstermeye başlamıştır. Örneğin Greenpeace dünyanın herhangi bir yerinde çevre kirliliği ile ilgili bir sorun olduğunda protesto faaliyetinde bulunmaktadır. Ancak Greenpeace ,nükleer enerjiye sahip ülkelerde eylem yapmayıp sadece enerjiye ihtiyacı olan ülkelerde eylem yapması manidardır.Oysa nükleer enerjiye sahip olan ülkeler dünyayı daha çok kirletmektedir.Bazı araştırmacılar sivil toplum kuruluşlarının gerektiği zaman bir silaha bazen de bir tetikçiye dönüşebileceğini iddia etmişlerdir.

Şirketlerin Ambargoyu Delmesine Göz Yumulması

Küresel güçler, kendi koydukları kurallara uymayan ülkeye ambargo ,diğer ülkeleri de kurallara uymayan ülkeye karşı ambargo yapması konusunda baskı uygulamışlardır.Ancak menfaatler devreye girdiği zaman amborgoyu uygulatan diğer ülkelerden gizli olarak kendi şirketlerinin ambargoyu delmesine göz yummaktadırlar.Örnek olarak; İran dış ilişkiler bakan yardımcısı Amir ABDULLAH’ın ambargo için söylediği sözler:

“Petrol ihracatımız her şeye rağmen iyi bir şekilde sürüyor. Mesela Avrupa’daki birçok ülke İran’ı ambargo listesinden çoktan çıkardı bile. Üstelik bu talep de kendilerinden geldi. Çünkü İran’a ambargo uyguladıkları için ekonomileri çok zarar gördü. Ambargoya devam eden ülkeler kendi tuzaklarına kendileri düşmüşlerdir. Önemli bir bilgi de şudur: Şu son iki senede İran’dan en çok petrol satın alan şirketler Amerika ve Avrupa’dan çıkmıştır. Yaptığımız araştırmada da şunu gördük; mesela Amerika’daki bir x şirketi, düzenlediği belgelerle kendisini farklı bir ülkeye mensup gibi gösteriyor ama o şirketin sahiplerinin Amerikalı olduğunu görüyoruz. İşte böyle sahte belgelerle İran ile gizlice ticaret yapmaya çalışıyorlar.”

Yararlanılan Kaynaklar

Halil Yılmaz, Küresel Ekonomik Güçlerin Ortadoğu Politikası Ve Ortadoğu Enerji Kaynaklarına Yatırım Stratejisi İle Türkiye’nin Ortadoğu Politikası Ve Ortadoğu Enerji Kaynaklarına Yatırım Stratejisi

Rıdvan Karluk,Küreselleşen Dünya‘ da Uluslararası Kuruluşlar

Kadir Koçdemir ‘‘ Küreselleşme Koordinatları Okumak

William Hale, Türk Dış Politikası 1774-2000

*Bu çalışmanın tüm hakları, Halil Yılmaz’a aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

ABD'nin Uzay Politikaları

ABD
Uzay araştırmaları konusunda ABD, geçmişte SSCB bugün ise Rusya ile dünyanın en önde gelen ve itici gücü olan ülkesi olmuştur. ABD, uzay çalışmalarını sivil ve askeri alanda iki dalda yürütmektedir ve bunu temel iki kurumla sağlamaktadır. Sivil uzay çalışmaları NASA (Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi, National Aeronautics and Space Administration) tarafından yürütülürken askeri uzay çalışmaları Savunma Bakanlığı‟na (DoD, Department of Defence) bağlı olan AFSPC (Hava Kuvvetleri Uzay Komutanlığı – Air Force Space Command) tarafından yürütülmektedir. ABD‟nin temel politikalarını anlayabilmek için her iki temel kurumun gelişim sürecinin kısaca incelenmesi gerekir.
NASA
Çok kapsamlı olan NASA‟nın kısaca tarihçesine bakmak gerekirse, NASA‟nın kuruluşunun temelinde ulusal savunma ve bu konuda artan baskılarla doğrudan ilişkili olduğu görülür. 2. Dünya Savaşı‟ndan sonra ABD ve SSCB Soğuk Savaşa girmişlerdi. Her alanda devam eden bu savaşın özellikle uzay araştırmaları büyük bir rekabet konusu olmuştu ve “uzay yarışı” başlamıştı. 4 Ekim 1957 yılında SSCB tarafından Sputnik-1‟in fırlatılması da bu yarışta ABD‟nin reaksiyonunu gerektiren son nokta olmuştu. Dünya‟nın ilk yapay uydusunu Sovyet‟ler fırlatmıştı ve Sovyet‟lerin bu başarısı, Amerikan kamuoyunda ikinci Pearl Harbor etkisi oluşturmuştu. ABD hızlı bir şekilde Sovyetlere cevap verdi ve 31 Ocak 1958‟de ilk uydusu, Explorer 1‟i fırlattı. Nitekim, 1 Ekim 1958‟de Kongre ve Birleşik Devletler Başkanı Dwight D. Eisenhower onayı ile halihazırda faaliyet gösteren NACA (Havacılık Alanında Ulusal Danışma Komitesi/National Advisory Committee for Aeronautics) yerine NASA (Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi, National Aeronautics and Space Administration), “Dünya atmosferinin içinde ve dışında uçmakla ilgili problemlerin ve diğer bazı
amaçların araştırılmasını sağlamak için sözleşme” temeline dayandırılarak kuruldu. İlk kuruluşunsa 8000 çalışanı, 100 Milyon $ yıllık bütçesi, üç büyük araştırma laboratuarı, (Langley Havacılık Laboratuarı, Ames Havacılık Laboratuarı, Lewis Uçuş İtki Laboratuarı) ve iki küçük test tesisi vardı.
NASA, kuruluşunu takiben uzay görevleri icra etmeye başladı. Pek çok büyük program NASA tarafından yürütüldü. Bu projelerin bazılarının burada bahsedilmesi NASA‟nın sadece ismi olan bir kuruluş olarak kalmayıp yapılan hamlenin enerjiye dönüşümüş olmasının bir göstergesi ve iyi bir örneğidir.
1. Mercury: 1961-1963 arasında, bir insanın uzayda hayatta kalıp kalamayacağını araştırmak için adındaki tek astronotlu programlar,
2. 1965-1966 arasında, iki uzay aracının buluşması ve kenetlenmesi ve EVA (Araç Dışı Aktiviteleri, Extra Vehicular Activity) ile ilgili olarak iki astronotlu Gemini projesi,
3. Apollo:1968-1972 arasında Ay araştırmaları
4. Gezegenlerin araştırılması için yapılan robotik görevler; Ay için Ranger, Surveyor, Lunar Orbiter. Mars için Mariner 2, Viking 1 ve 2. Daha dış gezegenler için Pioneer 10 ve 11 ile Voyager 1 ve 2 projeleri,
5. Hava taşımacılığında güvenlik, güvenilirlik, verim ve hız için yapılan havacılık araştırmaları; X-15 hipersonik uçuşu, itki teknolojileri ve yapıları, aerodinamik yatırımlar, aviyonik
6. Landsat:Bilgi toplamak için uzaktan algılama uyduları
7. Echo 1, TIROS, Telstra:Haberleşme ve hava durumu izleme için uygulama uyduları
8. SkyLab: Astronotlar için yörünge uygulamaları
9. Space Shuttle: Dünya yörüngesine gidip gelmeyi sağlamak için, tekrar kullanılabilir uzay aracı
Projeleri örnekler arasında sayılabilir. Ama yarışta önde olunacağını kanıtlayacak asli proje,25 Mayıs 1961’de Başkan Kennedy’nin, “İnanıyorum ki ulusumuz, bu on yıl bitmeden, bir insanı Ay‟a göndermek ve oradan dünyaya güvenle geri getirmek amacının gerçekleştirilmesine kendisini adamalıdır.” sözü ile açıkça hedef belittiği gibi Ay‟a yolculuk için geliştirilen Apollo projesi oldu.
Apollo projesinin gerçekleştirilmesi için NASA 11 yıl çalıştı. Proje boyunca 25.4 Milyar $ harcandı Ekim 1968‟de Apollo 7 başarıyla dünya yörüngesine girdi. 24-25 Aralık 1968‟de Apollo 8 başarıyla Ay yörüngesine oturtuldu. 20 Temmuz 1969‟da Apollo 11 başarıyla Ay yüzeyine indi. Üç astronot Ay Yürüyüşü gerçekleştirdi. Armstrong, meşhur; “Bir insan için küçük, insanlık için büyük bir adım.” sözünü bu görevde söyledi. Bu başarının ardından, Ay yüzeyine insansız olarak 5 başarılı iniş daha gerçekleştirildi. Nisan 1979‟da Ay görevi için hareket etmiş olan Apollo 13‟ün oksijen tankında patlama meydana geldi. Mürettebat‟ın başarıyla dünyaya dönmesi, NASA‟nın uzayda meydana gelebilecek öngörülmemiş problemleri çözme konusundaki yeteneklerini ispatladı.
1. 1975‟te, sıra dışı bir uzay projesi için iki düşman ülke ortak proje geliştirdi. ABD‟den fırlatılan Apollo ile Sovyetlerden fırlatılan Soyuz, uzayda buluştu ve başarıyla kenetlendi. ASTP‟ de (Apollo-Soyuz Test Projesi, Apollo Soyuz Test Project) iki ülke mürettebatı 2 gün ortak çalışmalar yürüttüler.
2. 1981‟de Uzay Mekiği (Space Shuttle) projesi başladı. 12 Nisan 1981‟de STS-1 mekiği, dikey olarak uzaya çıkılabileceğini ve bir uçak gibi dünya yüzeyine iniş yapılabileceğini gösterdi. 18 Haziran 1983‟te STS-7 ile uçan Sally K. Ride, uzaya giden ilk kadın oldu.
3. 28 Ocak 1986‟da Challenger Faciası meydana geldi. Challenger mekiği, kalkışından 73 saniye sonra infilak ederek 7 mürettebatın ölümüne sebep oldu. İki sene boyunca uzay mekiklerinin sıvı yakıt tankları yeniden tasarlandı. 1988‟de tekrar başarılı mekik uçuşlarına başlandı. 2003‟te Columbia mekiği dünya atmosferine girerken parçalandı ve 7 mürettebat öldü. 2005‟te STS-114 ile tekrar mekik uçuşlarına başlandı. Halen üç adet mekik aracı vardır; Atlantis, Discovery ve Endeavour.
4. 1990‟da Hubble Uzay Teleskopu fırlatıldı, ancak teleskopta arıza olduğu tespit edildi. 1993‟te ardı ardına gerçekleştirilen uzay yürüyüşleri ile Hubble‟daki arıza giderildi.
5. 1993‟te Rusya ve ABD liderliğinde birçok ortakla uzayda ortak bir istasyon kurulmasına karar verildi. Böylece ISS (Uluslararası Uzay İstasyonu, International Space Station) projesi başladı.
6. 21 Ağustos 1993‟te, Mars‟ı incelemek üzere gönderilen Mars Observer kayboldu. 1997‟de Mars Pathfinder, Mars yüzeyine iniş yaptı ve yüzeyde dolaşarak dünyaya resim göndermeye başladı. Yine Mars‟ı incelemek için 2004‟te Spirit ve Opportunity başarıyla Mars yüzeyine indi.
7. 2004‟te Ay ve Mars yüzeylerinde araştırmalar yapılmasını ve bu araştırmalar için gerekli robotların geliştirilmesini öngören VSE (Uzayın Keşfi Vizyonu, Vision for Space Exploration) projeleri duyuruldu.
8. 2009‟da Ay‟da su bulunup bulunmadığını araştırmak için LCROSS uydusu iki parçaya ayrılarak ay yüzeyine düşürüldü. Çarpışma esnasında yükselen toz bulutu incelenerek Ay‟da su bulundu. Tarih arşivi sizler için ABD’nin Uzay Politikaları’nı en ince detaylarına kadar araştırıyor…
AFSPC
ABD uzay çalışmalarının önemli bir askeri boyutu vardır. Askeri uzay çalışmaları, Savunma Bakanlığı‟na (DoD, Department of Defence) bağlı olan AFSPC (Hava Kuvvetleri Uzay Komutanlığı, Air Force Space Command) tarafından yürütülmektedir. AFSPC ve faaliyetleri, ABD tarafından en üst düzey gizlilik seviyesinde değerlendirilmektedir. Komutanlık yapısı, faaliyetleri ve kabiliyetleri hakkında kısıtlı miktarda bilgi, üzerinden uzun bir süre geçtikten sonra duyurulmaktadır. AFSPC, 47.000 civarında personel ile dünya çapında görev icra etmektedir. AFSPC‟ nin misyonu, ihtiyaç duyulduğunda, tüm uzay ve siber-uzay kabiliyetlerinin pekiştirilerek topyekûn olarak sunulmasıdır. Amaçları ise şöyle sıralandırılmaktadır;
1. Uzay ve siber-uzay için çok yetenekli ve yenilikçi profesyonel gruplar oluşturmak.
2. Müşterek kuvvetler ve tüm yan unsurları için uzay ve siber destek sağlamak.
3. Operasyonel avantajı korumak için esnek ve entegre sistemler oluşturmak.
Tarihsel ve kurumsal gelişimini burada ayrıntılı bahsetme gereği duymadığım AFSPC, ABD‟nin uzay politikalarında, askeri temellerin çok önemli olduğu, açıklanmayan politikaların icra edilen sonuçları açıkça ortaya koymaktadır ve görülmektedir ki uzay ABD için askeri bir önceliktir. Kurumsal olarak temelleri 1982‟de atılan AFSPC, Soğuk Savaş boyunca, füze uyarı ve uzay izleme-kontrol-komuta amacıyla pek çok uzay operasyonu icra etmiştir.1991‟deki Çöl Fırtınası Harekâtı ile muharip güçlere uzay desteğinin sağlanmasına önem verilmiştir.
Yine başka bir örnekte, 11 Eylül 2001 terörist saldırılarının ardından, Irak ve Afganistan‟a başlatılan askeri harekâtta AFSPC, USCENTCOM (United States Central Command) komutanlığına kapsamlı uzay desteği sağlamıştır. 2005‟te, Hava Kuvvetleri tarafından Siber Uzay, görev alanına dâhil edilmiştir. Bu kapsamda, AFSPC tarafından siber uzay operasyonları gerçekleştirilmiştir.
AFSPC‟ nin Kabiliyetleri dokümanında, ayrıca aşağıdaki sorumluluklar sıralanmaktadır:
1. ABD‟nin askeri tüm uzay ihtiyaçları için gereken uydu, uydu fırlatma sistemleri, radar sistemleri ve diğer teknolojileri geliştirmek ve üretmek,
2. Uzayda faaliyet gösteren dost ve düşman tüm askeri ve sivil unsurların, uzay ve yer faaliyetlerini izlemek,
3. Uzay alanında, ulusal güvenliğe tehdit olabilecek tüm unsurları tespit etmek ve müdahale etmek,
4. Öneminden dolayı uzay teknolojileri altında incelenmesine karar verilmiş siber uzay faaliyetlerini (ABD‟nin sivil ve özellikle askeri bilgisayar ve haberleşme ağları ve bunların güvenliği ile düşman unsurların bilgisayar ve haberleşme ağlarının izlenmesi ve gerektiğinde müdahale) yürütmek. Siber uzay faaliyetleri için 24. Hava Gücü dâhilinde 5400 kişi ve Milli Hava Muhafızları (Air National Guard) dâhilinde 10.000 kişi 24 saat esasına göre çalışmaktadır,
5. DSP (Savunma Destek Programı, Defense Support Program) ile, yer radarları kullanılarak, sürpriz füze saldırıları ihtimaline karşı tüm dünyada icra edilen tüm balistik füze faaliyetlerini gerçek zamanlı olarak takip etmek.
6. Askeri ve sivil olarak uzay hâkimiyetinin ABD‟de kalmasını temin etmek.
ABD Uzay Politikaları
ABD‟nin uzay politikası ile ilgili sayılabilecek ilk doküman, 1958‟de Eisenhower döneminde kabul edilen Ulusal Havacılık ve Uzay Kanunudur. Kanun metni, ABD‟nin uzay politikasının temellerine dair önemli bilgiler içerir. Uzay politikalarındaki değişiklikler, Kennedy tarafından 1961‟de yayınlanan bildiriyle ve Nixon tarafından 1970‟de yayınlanan bildiriyle yapılmıştır.
11 Mayıs 1978‟de Carter döneminde ilk resmi uzay politikası (National Space Policy) yayınlanmıştır. Reagan döneminde iki kere, 1982 ve 1988‟de Ulusal Uzay Politikası yayınlanmıştır. 1989‟da George H.W. Bush, 1996‟da Bill Clinton, 2006‟da George W. Bush tarafından yayınlanan Ulusal Uzay Politikaları ile ABD‟nin uzay politikalarında çeşitli değişiklikler yapılmıştır. 15 Nisan 2010‟da Kennedy Uzay Üssü‟nde yaptığı konuşma, Obama‟ nın uzay politikasının nasıl şekilleneceğine dair önemli ipuçları vermektedir ve nihayet Barack H. Obama 28 Haziran 2010‟da uzay politikasını yayınlanmıştır. ABD‟nin uzay politikası seyrini anlamak için Obama‟nın uzay vizyonuna bakmak gerekir.
ABD Başkanı Obama’nın Uzay Stratejisi
Obama 15 nisan 2010‟da Florida‟da Kennedy Uzay Üssü‟nde yaptığı konuşmada uzay politikaları ile ilgili fikirlerinin çerçevelerini açıkladı. Ay‟a Üs kurulması ve Ay‟a insan göndermek gibi daha önce başarılmış veya başarılmasıyla katkı elde edinilemeyeceği düşünülen projeler rafa kaldırıldı. Bunun yanında Mars ile ilgili keşiflerde robot unsurlara ağırlık verilmesinin yanında 2030 yılına kadar Mars‟a insan göndermek hedef alındı. Uzay keşfi için Hubble yerine daha gelişmiş sistemler ve uzayda daha uzağa gidilmesi amacıyla Ağır Yük Füzesi geliştirilmesini hedef gösterdi [3]. Kennedy Uzay Üssü‟nde yapılan konuşma Obama‟nın uzay politikası hakkında ipuçları verse de merakla beklenen Obama‟nın Uzay Politikaları (National Space Policy) nihayet 28 Haziran 2010‟da yayınlandı. Belge her ABD başkanının ve ABD ulusal ve uluslararası uzay hedeflerinin temelini oluşturduğu için önem arz etmektedir. Obama‟nın uzay politikaları 4 başlıkta belirtilmektedir;
1. Prensipler
2. Amaçlar
3. Kuruluşlararası Prensipler
4. Kurumsal Prensipler
Prensipler,
Bu bölümde ABD uzay politikalrının prensipleri ele alınmıştır.
• Güvensizlik ortamını önlemek için uzayda sorumlu davranmak ve uzay faaliyetleri konusunda şeffaflık ve kamu bilincinin arttırılması,
• Güçlü ve rekabetçi ticari uzay alanında uzayda sürekli ilerleme, ABD liderliği için yeni pazarların hedeflenmesi,
• Bütün milletlerin, uluslararası hukuka uygun olarak, barışçı amaçlarla ve tüm insanlığın yararına alanı keşfetmek ve kullanmak hakkına sahip olması,
• Gökcisimleri üzerinde egemenlik iddialarına karşın, uzay sistemleri ile egemenlik maksatlı girişimin, bir milletin hakkının ihlali olarak kabul edileceği,
• Düşmanca girişim ve saldırıların caydırılması, kendi uzay sistemlerinin savunulması ve müttefik uzay sistemlerinin savunmasına katkı sağlanması ve caydırıcılık başarısız olursa, gerektiğinde silahlı güce başvurulması, konularını presip olarak kabul eder.
Amaçlar,
• Uydu tabanlı hizmetler ; uzaya fırlatma, karasal uygulamalar ve artan uydu üretimi için küresel piyasalara katılma ve rekabetçi yerli sanayinin gelişimi,
• Karşılıklı, yararlı uzay faaliyetleri konusunda uluslararası işbirliğinin genişletilmesi,
• Uzayda istikrarın güçlendirilmesi ; sistemleri ve yörüngesel enkazı hafifletmek için güçlendirme önlemlerinin ulusal ve uluslararası olarak alınması,
• Ticari, sivil, bilimsel ve ulusal güvenlik uzay araçlarının çevresel, elektronik, mekanik, ya da düşman nedenlerinden ; parçalanması, bozulması ve yıkıma karşı destekleyici altyapı olarak etkin misyonlar için gerekli fonksiyonların geliştirilmesi ve esnekliğinin arttırması,
• Yenilikçi teknolojiler ve sanayilerin geliştirilmesi için insan ve robot girişimlerde, uluslararası ortaklıkların güçlendirilmesi. Ulusumuzun ve insanlığın uzay anlayışının arttırılması, bilimsel keşiflerin geliştirilmesi, güneş sistemi ve ötesindeki evrenlerin keşfedilmesi,
• Uzay tabanlı tarım ve bilim için gerekli olan güneş gözlem yeteneklerinin geliştirilmesi, doğal kaynakların yönetimi, yeryüzü ve yakın uzayın izlenmesi ve küresel iklim değişikliğinin tahmini ve afet önleme ve arama kurtarma faaliyetlerine destek verilmesi,
Kuruluşlararası Prensipler,
Temel faaliyetler ve Yetenekler konusunda,
• Uzay tabanlı bilim, teknoloji ve endüstride ABD‟nin liderliğinin güçlendirilmesi,
• Uzay için sigortalı erişim kabiliyetlerinin geliştirilmesi,
• Uzay tabanlı konumlandırma, yönbulma ve zamanlama (GPS) sistemlerinin korunması ve geliştirilmesi ve tüm dünyada barışçıl ücretsiz erişime sunulması,
• Ticari, sivil ve milli güvenlik alanlarında yeteneklerin geliştirilmesi için yeniliği teşvik edici ve ilerleyen bilim, araştırma ve keşif faaliyetlerinin sürdürülmesi. Bunun için kurumların, sanayi ve akademi ile işbirliği içinde standartlarının oluşturulması. Mevcut uzay işgücü için fırsat yaratmaya çalışan tedbirlerin uygulanması, mühendis ve bilimsel personel, deneyimli ve yetenekli uzay uzmanlarının elinde tutulmasını hedeflemektedir.
Uluslararası İşbirliği konusunda,
• Uzay ile ilgili forumlarda ve faaliyetlerde ABD‟nin liderliği,
• Güvenlik geliştirme, istikrar ve uzayda sorumlu davranış konularında liderlik,
ABD ticari uzay yetenekleri ve hizmetleri için yeni pazar olanaklarının kolaylaştırılması,
• Uluslararası ortaklıklara katılan ülkeler arasında maliyet ve risk paylaşımını teşvik,
• Müttefikleri ve uzay ortakların mevcut ve planlanan uzay yetenekleri yararlanarak ABD yeteneklerini güçlendirilmesi,
• Potansiyel Uluslararası İşbirliği Alanları Belirlenmesi; İnsanlı uzay uçuş faaliyetleri de dahil olmak üzere, uzay keşfi, uzay bilimleri için uluslararası işbirliği için potansiyel alanları belirleyecektir. Ancak bunlarla sınırlı kalınmayacaktır. Uzay bilim ve araştırma desteği alan nükleer güç, uzay taşımacılığı, enkaz izleme ve farkındalık için yer gözetleme, füze uyarı sistemleri, yer bilimleri ve gözlem, çevresel izleme, uydu iletişimi, GNSS, mekansal bilgi ürünleri ve hizmetleri, afet zararlarının azaltılması, arama ve kurtarma, denizcilik alanı bilincini için uzayın kullanımı ve insan faaliyetleri ve kullanımı için uzay ortamında uzun süreli koruma alanlarında işbirliğine gidilmesi,
• Şeffaflık ve güven arttırıcı önlemler geliştirilmesi; silahların kontrolü için öneriler ve kavramlar düşünülerek , Amerika Birleşik Devletleri ve müttefiklerinin
ulusal güvenliğinin arttırılması hedeflenmektedir.
Uzay Ortamı ve Uzay Sorumlu Kullanım korunması konusunda,
• Uzay enkazını en aza indirmek ve tüm kullanıcıların, sorumlu huzurlu ve güvenli kullanım için uzay ortamının korunması,
• Uzaydaki nesne veritabanlarını geliştirmek, ortak uluslararası veri standartlarını ve veri bütünlüğünü takip ve uzay nesneleri hareketleri tahminleri dahil olmak üzere
ticari ve uluslararası kuruluşlar ile orbital izleme ağı oluşturup geliştirmek.
Etkili İhracat Politikaları konusunda,
• Amerika Birleşik Devletleri yetkisiz kurumlara ileri uzay teknolojisi akışını durdurmak için çalışmak ve hassas veya gelişmiş uzay aracı ile ilgili ihracat için bir hükümetler arası anlaşma veya diğer kabul edilebilir bir düzenleme gerekliliğini öne sürerek teknoloji transferini kontrol altına almaktadır.
Uzayda Nükleer Enerji konusunda,
• Amerika Birleşik Devletleri‟nin uzay sistemlerini geliştirilmesi ve bu sistemlerin güvenli bir şekilde etkinleştirilmesi veya önemli ölçüde uzay araştırmaları veya operasyonel yeteneklerinin geliştirmesi için uzayda nükleer güç sistemlerini kullanmak zorunda olduğu belirtilmektedir.
Kurumsal prensipler,
Bu bölümde tüm birimlerin sorumlulukları ayrı ayrı ve genel hatlarıyla belirlenmiştir. Savunma ve Ulusal İstihbarat Sekreterliğinin görevleri;
• ABD ulusal güvenliğini destek; barış, kriz ve çatışma zamanlarında savunma ve istihbarat operasyonları sağlamak için uzay sistemleri ve destekleyen bilgi sistemleri ve ağlarını işletmek,
• Uzay yetenekleri, maliyet-etkin beka kabiliyeti sağlamak,
• Teknoloji geliştirilmesini teşvik için endüstriyel kapasitenin geliştirilmesi ve en önemli ulusal güvenlik çıkarlarını destekleyerek ABD liderliği korumak,
• Kritik ulusal güvenlik alanlarında etkin görevlerin temini için gerekli planlar, prosedürler, teknikleri ve yetenekleri geliştirmek ve uygulamak. Uzay varlıklarının hızla restore edilmesi ve müttefik, ticari uzay-dışı yeteneklerden yararlanılması,
• Uzay gözetleme, istihbarat, doğru ve zamanında SSA (Space Situational Awareness) geliştirmek için bilgileri korumak ve bütünleştirmek. SSA (Space Situational Awareness) bilgilerini ulusal güvenlik, sivil uzay ajansları, özellikle insanlı uzay uçuşu faaliyetleri, ticari ve yabancı uzay operasyonlarının desteklenmesi için kullanılması,
• Tehdit ortamındaki değişiklik durumlarında ileri teknolojiler ile yanıt ve yeteneklerinin geliştirilmesi ve uygulamasıdır.
Savunma Bakanlığının görevleri,
• SSA yeteneklerinin geliştirilmesi, satın alınması, işletilmesi, bakımı ve modernizasyonu için, Ulusal İstihbarat Direktörü desteği ile sorumluluk,
• Yeteneklerin, planların ve seçeneklerin, ABD veya müttefik uzay sistemlerine karşı caydırma,savunma ve gerekirse saldırı için geliştirilmesi,
• Destek, güç geliştirme, kontrol, ve kuvvet uygulama görevleri yürütmek için yetenekleri korumaktır.
Ulusal İstihbaratın görevleri,
• Temel istihbarat toplama ve tek ve tüm kaynak istihbarat analizinin
geliştirilmesi,
• İstihbarat öncelikleri ve verilen görevleri desteklemek için uzay yeteneklerinin geliştirilmesi,
• Sağlam, zamanında ve etkin bilgi toplanması, işlenmesi ve analiz edilmesi. Yabancı uzay ve destekleyici bilgi sistemi faaliyetleri hakkında bilgi edinilmesi,
• Yabancı Uzayla ilgili faaliyetlerin anlaşılması için geleneksel ve geleneksel olmayan kaynaklardan gelen bilgileri kullanmak ve paylaşmak için yenilikçi analitik araçlar ve teknikler geliştirmek ve zenginleştirmek,
• ABD uzay misyonlarına, caydırıcılık ve savunma sağlama amacıyla mevcut ve gelecekteki tehditlerin karakterize edilmesi ve etkin korunması,
• Milli savunma ve iç güvenlik planlamasına destek ve önemli bir istihbarat
misyon olarak operasyonel gereksinimlerin karşılanmasıdır.
Prensip ve amaçlardan da anlaşılacağı gibi Obama ABD‟nin uzay konusundaki liderliğinin sürdürülmesini önemsemekle beraber, uluslararası ortaklıklara açık olduğu anlaşılmaktadır. Uzayda nükleer gücün önemini ve devamlılığını savunan politikasında gerektiğinde kensinine ve müttefiklerine karşı saldırılarda güç kullanmaktan kaçınmayacağını belirtmektedir.
Yararlanılan Kaynak
Mustafa Kubilay Kartal, Türkiye İçin Uzak Politikaları Ve Stratejik Ortaklık Analizi
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Mustafa Kubilay Kartal’a aittir.
*Bizimle iletişim kurmak için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Petrol Fiyatları Ve Küresel Ekonomi

Ortadoğu ham petrolü, 1970’li yıllara kadar büyük şirketlerin politik kararları nedeniyle ucuzdur. 1860-1870 yılları arasında petrolün varil başına fiyatı 0.10$ ile 0.20$ arasında dalgalanmıştır. Petrol fiyatları 1880-1920 yıllarında varil başına 3$ ve 5$ arasında seyretmiş, 1920-1950 yılları arasında varil başına 2-3$’a kadar fiyatı düşmüştür. Bu dönemde petrol bol ve ucuz bir enerji kaynağı olarak görülmektedir. Petrolün ucuz ve bol olması ülkelerin petrole dayalı yatırımlarını arttırmış ve GSYİH’da görülmemiş bir artış sağlamıştır. Bu dönemde Japonya’daki büyüme oranı %9,68 iken ABD’de büyüme oranı %3,72’dir. 1950-1960 yılları arasında varil başına 2$ civarında olan petrol büyük şirketlerin küçük şirketleri yok etme politikaları nedeniyle fiyatlar 1970’li yıllarda varil başına 1,80$ seviyesinde sabitlenmiştir. Bu dönemde petrolün üretim maliyetinin düşük olması ve ödenen vergi ve şerefiyelerin cüzi miktarlarda olması petrol şirketlerine çok büyük karlar sağlamıştır. Ancak Libya devrimi ile birlikte petrol üreticileri tarafından arttırılan vergiler petrol şirketlerini zor durumda bırakmış ve petrol fiyatları varil başına 2,50$ seviyesine yükselmiştir.
1973 yılında Arap-İsrail Savaşı sırasında, OAPEC Arap ülkelerinin arkasında durmuş ve İsrail tarafında olan ABD Hollanda gibi ülkelere petrol ambargosu yöneltmiştir. Bu dönemde petrol fiyatları %300 oranında artmış ve fiyatlar 3,01$’dan 11.65$’a yükselmiştir. Bu durum ilk petrol krizine yol açmıştır. Birinci petrol krizi hiçbir şekilde fiziki petrol kıtlığı veya üretim maliyetlerindeki artışla ilgili olmayıp sadece politiktir. 1979 yılında ikinci petrol krizi yaşanmıştır. Krize neden olan faktör ise, İran Devrimi’nin petrol sektörünü de vurması ve İran petrol ihracatının kesintiye uğramasından kaynaklanmıştır. Petrol ihracatındaki kesintiler piyasada kıtlık beklentilerini arttırmış ve fiyatların artmasına neden olmuştur. İkinci petrol kriziyle birlikte varil başına 12.70$ olan petrol fiyatları %170’lik bir artışla 34$’a yükselmiştir. 1981 yılına kadar süren arz kesintileri petrol fiyatlarındaki bu yükselişleri tetiklemiş ve uluslararası enerji şirketlerinin yeni petrol ve doğal gaz kaynakları aramalarına yöneltmiştir. Petrol fiyatlarındaki yüksek seviyeler, ülkelerde ekonomik faaliyetlerle petrol arasındaki bağıntının eğimini azaltmıştır. Bu durum petrol tüketiminin azalmasına yol açmış, dolayısıyla petrole dayalı yatırımlar azalmış ve küresel büyüme yavaşlamıştır.
1980’li yılların başlarında petrol fiyatlarında önemli düşüşler meydana gelmiştir. 1990’lı yılların başına kadar petrol fiyatları ortalama 15-20$ aralığında dalgalanmıştır. Bu dönemde petrol fiyatlarında dalgalanmaların az olmasının temel nedeni OPEC üyesi olmayan ülkelerin petrol üretimlerini arttırmalarıdır. Özellikle ABD, Meksika ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği petrol üretimlerini arttırmış ve bu durum OPEC’in petrol piyasası üzerinde ki egemenliğini de azaltmıştır. OPEC’in petrol fiyatlarına müdahale etme imkanının azalmasıyla birlikte bu dönemde fiyat istikrarı sağlanmıştır. Ayrıca petrol fiyatlarındaki istikrarın bir diğer sebebi ise bu dönemde yaşanan ekonomik duraklamadır. Ekonomik durgunlukla beraber ülkelerin petrol taleplerinde önemli azalışlar olmuştur. 1990 yılında patlak veren Irak-Kuveyt Savaşı petrol fiyatlarının artmasında önemli rol oynamıştır. Irak-Kuveyt Savaşı sadece iki ülkeyi ilgilendirmemekte, tüm dünya için önem arz etmektedir. Bu dönemde Saddam Hüseyin’in, İran ve Kuveyt Savaşlarında üstün gelmesi, dünya petrol rezervlerinin %40’ı elinde bulundurması anlamına gelmektedir. Bu durum başta ABD olmak üzere tüm dünyayı petrol krizine sürükleyebilecek bir unsurdur. Bu doğrultuda ABD ve Avrupa ülkeleri, Saddam Hüseyin’e petrolü bırakmamak adına savaşa katılmışlardır. Irak-Kuveyt Savaşı ile oluşan belirsizlik petrol fiyatlarını belli bir süre arttırmış fakat diğer petrol üreticisi ülkelerin petrol üretimlerini arttırmalarıyla bu durum aşılmıştır. Savaş boyunca petrol fiyatları istikrarını korumuştur.
1990’lı yılların sonunda gerek Asya Krizinin etkisiyle gerekse OPEC dışı ülkelerin özellikle Güney ABD bölgesinde petrol sahalarındaki üretimlerini arttırmaları ile birlikte petrol fiyatları belli ölçüde düşmüştür. OPEC ülkeleriyle rekabetin artması 1998 yılında petrol fiyatlarının 10 yıllık en büyük fiyat düşüşünü gerçekleşmesine neden olmuştur. 1999 yılından itibaren petrol üreticileri düşen fiyatlar karşısında petrol arzında kısıtlamalara gitmiştir. Bu kısıtlamalar zaman için petrol fiyatlarının önemli ölçüde artmasına neden olmuştur. 2000’li yıllarla birlikte dünya çapındaki talep daralması petrole de yansımıştır. Petrol fiyatları 2000’li yılların başında 24 $’ın altında seyretmiştir. OPEC üyesi ülkeler, talep daralmasıyla birlikte üretimlerinde kısıtlamaya gitmişlerdir. Petrol fiyatları 11 Eylül 2001 yılına kadar, 22-28 $ seviyelerinde seyretmiştir. 11 Eylül saldırılarıyla birlikte petrol fiyatları düşüşe geçiştir. Petrol fiyatları 2001 yılının sonlarında 17 $’a kadar düşmüştür.
2001 yılının sonlarında 17 $’a kadar düşen petrol fiyatları 2002 yılının başlarında da bu fiyatı sürdürmüştür. OPEC üyesi ülkeler bu düşük fiyat karşısında üretimde 21.06 mvg kısıtlamaya gitmişlerdir. OPEC üyesi ülkelerin uygulamış olduğu üretim kısıtlama politikasıyla fiyatlar 2002 yılının Mayıs ayında 26 $’a kadar yükselmiştir. Siyasi ve ekonomik gelişmelerden çok çabuk etkilenen petrol fiyatları 2002 yılında da istikrarını sürdürememiştir. 2002 yılının Aralık ayında Venezüella’da ki genel grevin etkisiyle, petrol üretiminde büyük düşüş yaşanmıştır. Venezüella’nın petrol ihracatı olumsuz yönde etkilenmiştir. Özellikle Venezüella’da ham petrol ithal eden ABD bu durumdan olumsuz etkilenmiştir. Venezüella’da yaşanan bu kriz, dünyada petrol arzının düşmesine neden olmuş ve petrol fiyatları yükselmiştir. 2003 yılında hem Venezüella’daki grevin devam edeceği görüşleri hem de ABD’nin Irak’a yapacağı askeri müdahale petrol fiyatlarında ki istikrarsızlığı sürdürmüştür. Dünya petrolünün %65’ine sahip Orta Doğu Bölgesindeki savaş, petrol fiyatlarında istikrarsızlığa yol açmıştır. Bu durum 2003 yılında da petrol fiyatlarında istikrarın sağlanamayacağının göstergesi olmuştur. Petrol fiyatları bu gelişmeler sonucunda artış eğilimine girmiştir. Petrol fiyatlarındaki bu artış eğilimin önüne geçebilmek adına OPEC üretim kotalarını 24,5 mvg’e yükseltmiştir. OPEC, 2003 yılı süren ABD’nin Irak müdahalesi süresinde, belirlediği 24,5 mvg’lik kotanın üzerine çıkmıştır. ABD’nin petrol kaynaklarına yavaşça hakim olmasıyla birlikte dünyada petrol arzı artmaya başlamıştır. Artan petrol arzının fiyatları düşürmesini istemeyen OPEC ülkeleri üretimde kotaları düşürmüşlerdir. Haziran 2004’de petrol fiyatları 25-31 $ bandına yükselmiştir. ABD’nin Irak müdahalesi boyunca petrol fiyatları artışını sürdürmüştür. Bu artış 2005 yılında da devam etmiştir. 2001 yılında 17 $ olan petrol fiyatları 2005 yılında 70 $’a kadar yükselmiştir. Petrol fiyatları yıllar itibariyle yükselişinde hız kesmemiş ve 2006 yılında 78 doları bulmuştur.
2006 yılından itibaren artışını sürdüren petrol fiyatları Kasım 2007’de 95 $’a, Ocak 2008’de ise ham petrol fiyatları 100 $’a dayanmıştır. Petrol fiyatlarında ki sürekli yükselişin arzın az olmasından değil talebin fazla olmasından kaynaklıdır. 2008 yılında 100 $’a dayanan petrol fiyatları ilerleyen iki yıl içinde değer kaybetmiştir. 2009 yılı ile birlikte yaşanan küresel mali kriz nedeniyle petrol fiyatları 60 $ düzeyine inmiştir. 2009 yılına nazaran 2010 yılında küresel krizin etkilerinin azalması ve Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki karışıklıklar petrol fiyatlarının tekrar prim yapmasına neden olmuştur. 2010 yılında 80 $ düzeyine çıkan petrol fiyatları, 2011 yılında 104 $’a kadar ulaşmıştır.

Türkiye’de Petrol Fiyatları
Türkiye’de petrol fiyatları, dünya petrol fiyatlarının etkisinde belirlenmektedir. Türkiye’de petrol üretimi az olduğu için petrol fiyatlarının belirlenmesinde ithal petrol fiyatının rolü büyüktür. Dünya petrol fiyatının yanı sıra Türkiye’de petrol fiyatlarının belirlenmesindeki en önemli iki unsur ise döviz kuru ve devletin müdahaleleridir. Cumhuriyetten sonra Türkiye’de petrol sektörü ile ilgili yapılan ilk yasal düzenleme 1926 yılında yürürlüğe giren 792 sayılı kanundur. Bu kanun, ülke sınırları içinde tüm petrol arama ve işletme yetkisini hükümete vermiştir. Ancak dünyada petrol arama ve işletme konusunda gelişen teknolojiyle birlikte modernleşen tekniklere uygun olarak hazırlanmayan bu kanun ancak bir yıl yürürlükte kalabilmiştir. Petrol arama ve üretim çalışmaları neticesinde ilk kuyu 1934 yılında delinmiştir. 1935 yılında çıkarılan 2804 sayılı kanun ile petrol arama görevleri Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü’ne verilmiştir. 1954 yılına kadar petrol arama görevleri bu kanun ile yürütülmüştür. 1954 yılında 6326 Sayılı Petrol Kanunu çıkarılmış ve günümüzde halen yürürlüktedir. Bu kanun ile birlikte petrol arama ve üretim ile ilgili görevler Sanayi Bakanlığına bağlı olarak petrol Dairesi Reisliği’ne verilmiştir. 1973 yılında 1702 sayılı Kanunla Petrol Dairesi Reisliği, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı bünyesindeki Akaryakıt Dairesi ile birleştirilmiştir. Petrol Dairesi Reisliği, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na bağlı Petrol İşleri Genel Müdürlüğü adını almıştır. 6326 Sayılı Petrol Kanunu 1955, 1957, 1973, 1979, 1983 ve 1994 yıllarında olmak üzere 6 defa değişikliğe uğramıştır.
Türkiye’de akaryakıt fiyatları 10.09.1960 tarihli 79 sayılı kanunla devlet tarafından belirlenmektedir. Kanun 1989 yılına kadar yürürlükte kalmıştır. 1989 yılından sonra kanunda bir takım değişiklikler yapılmış ve 3571 Sayılı kanunla akaryakıt fiyatlarının devlet tarafından belirlenmesine kısıtlama getirilmiştir. Bu kanunla birlikte ithalatçılar, rafineri ve dağıtım şirketleri ve akaryakıt bayileri fiyatları belirlemekte serbest bırakılmışlardır. Buna karşın devlet, uluslararası piyasalardaki gelişmelere bağlı olarak ham petrol, petrol ürünleri ve alım, satım ve dağıtım ile ilgili unsurları belirlemekte yetkili konumda olmuştur. Akaryakıt fiyatları ile ilgili bir sonraki değişme, 1998 yılında çıkarılan Kararname olmuştur. Çıkan bu Kararname ile petrol ürünlerinin fiyat tespiti, dünya petrol piyasasına ve $ kuruna bağlı olarak rafineriler ve dağıtım şirketleri tarafından serbest piyasa şartlarında belirlenmek üzere otomatiğe bağlanmıştır. Petrol piyasasının işleyişine yeni bir yön kazandıran otomatik sistemin özelliği ise, tüm Akdeniz ülkelerinin baz aldığı Platt’s European Marketscan bülteninde yayımlanan CIF (vergilendirilmemiş fiyat) Akdeniz (Genova/Lavera) ürün fiyatlarının Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası USD döviz satış kuru ile çarpımından elde edilen parite fiyatların 7 gün süre ile takibi, 7 günlük parite fiyat (TL/ton) ortalamasının bir önceki fiyat ayarlamasına baz alınan beş günlük ortalama fiyatın %3’ün altına inmesi veya üstüne çıkması durumunda, son beş günlük ortalama CIF fiyat ile USD döviz satış kurunun çarpımından elde edilen rakamın %3 fazlasının alınması ile yeni fiyatın hesaplanmasıdır.
Petrol piyasası ile ilgili 1 Ocak 2005 yılında 5015 sayılı Petrol Piyasası Kanunu çıkartılmıştır. Kanunla birlikte OFS (Otomatik Fiyat Sistemi) sona ermiştir. Kanunun 10. Maddesine göre; “Rafinerici ve Dağıtıcı Lisansı kapsamında yapılan piyasa faaliyetlerine ilişkin fiyatlar, en yakın erişilebilir dünya serbest piyasa oluşumu dikkate alınarak lisans sahipleri tarafından hazırlanan tavan fiyatlar olarak Kuruma bildirilir.” Kanunla birlikte petrol piyasasında serbest piyasa koşulları geçerli olmuştur. Buna göre TÜPRAŞ tarafından belirlenen rafineri çıkışı ürün satış tavan fiyatlarını Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu ve akaryakıt dağıtım şirketleri ile kamuoyuna açıklanmaktadır. Akaryakıt dağıtım şirketleri serbest piyasa koşulları altında tavsiye edilen Bayi Satış Fiyatını tespit etmektedirler. Başka bir ifadeyle tüketici fiyatı olan bu fiyatı kamuoyuna EPDK ile birlikte bildirmektedirler. Tavsiye edilen fiyat akaryakıt ana dağıtım şirketleri tarafından belirlenmekte ve bayiler belirlenen fiyat üzerinden satış yapmaktadırlar. Buna karşın rekabet koşulları gereği bayiler, belirlenen fiyatın üzerinde veya altında da satış yapabilmektedirler. Ancak rekabet piyasasındaki aksaklığın önüne geçmek adına her ne kadar OFS (Otomatik Fiyat Sistemi) kalkmış olsa da TÜPRAŞ rafineri çıkış fiyatını OFS’ye göre belirleyebilmektedir. Türkiye’de akaryakıt fiyatlarının belirlenmesinde en önemli unsur vergilerdir. Türkiye’de akaryakıt vergileri oldukça yüksektir. Devlet vergi gelirlerinin büyük bir kısmını akaryakıt üzerinden aldığı vergiden sağlamaktadır. Akaryakıt üzerinden alınan vergiler Katma Değer Vergisi ve Özel Tüketim Vergisidir. Tüketici akaryakıt fiyatlarının %65’ini KDV ve ÖTV oluşturmaktadır. Fiyatların ancak %25’i rafineri çıkış fiyatı olmaktadır.
Petrol Fiyatlarını Etkileyen Faktörler
Petrol fiyatlarını birçok unsur etkilemektedir. Bu unsurların en önemlileri ekonomik, politik, coğrafi ve sosyal faktörler olarak gruplandırılabilir. Dünyanın en kıymetli varlıklarından biri olan petrolün fiyat değişimlerinde ekonomik etkenler oldukça önemlidir. Petrol talep ve arzındaki değişmeler, arama, üretim, taşıma maliyetleri veya vergi oranlarındaki değişimler petrol piyasasına ilişkin çeşitli düzenlemeler, petrol şirketleri tarafından kurulan karteller ve döviz kurundaki değişimler petrolün fiyatını belirleyen önemli faktörlerdir. Ülkeler arasındaki ekonomik ve politik gelişmeler petrol fiyatlarını olumlu veya olumsuz etkileyebilmektedir. Ülkeler arasındaki gerginlik veya ittifaklar petrol fiyatlarını etkilemektedir. Petrol yataklarına sahip olan ülkeler, petrolü bir silah olarak kullanmışlardır. Petrol ihraç eden ülkelerin petrol üzerinden yaptıkları siyasi politikalar petrol fiyatlarını etkileyen en önemli unsurlardan biri olmuştur.
Petrol arzı, petrol arama ve üretim çalışmalarının yapıldığı bölgedeki arazi ve iklim koşullarına bağlı olarak da değişebilmektedir. Petrol arzında yaşanan bu gibi sıkıntılar petrol fiyatlarını etkilemektedir. Petrol tüketiminide aynı şekilde iklim değişiklikleri etkileyebilmektedir. İklim değişikliklerinden etkilenen petrol talebi de petrol fiyatlarında dalgalanmalara yol açabilmektedir.
Petrol fiyatlarında, sosyal ve politik nedenlerle oluşan dalgalanmalar özellikle II. Dünya Savaşından sonra önem kazanmıştır. II. Dünya Savaşından önce ABD için petrol üretimi ve tüketimi yurtiçinde olduğu için dünyadaki önemli olaylar petrol fiyatlarında büyük bir dalgalanmaya neden olmamıştır. Ancak II. Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin yanı sıra diğer ülkelerde petrol rekabetinin başlaması özellikle 1960 döneminde petrol üreten ülkelerin kendi çıkarlarını korumak adına OPEC’i kurması, petrol üreticilerinin varil başına sabit gelirlerini korumuştur. OPEC’in kurulmasıyla birlikte petrol üretici ülkeler gelirlerini arttırmak için petrol üzerinden alınan vergileri arttırmışlardır. Buna karşın petrol üretim ve tüketimi arasında esnek olmayan yapı, fiyatlara aynen yansımıştır. Petrol üreticilerinin kendi çıkarları için vergileri arttırmaları her seferinde fiyatlara doğrudan yansımıştır.

Politik olayların petrol fiyatlarının etkilediği konusundaki başka bir örnek ise, 1973 yılında Arap ülkelerinin Altı Gün Savaşı’nı kaybetmeleri ve toprakları geri almak adına İsrail’e karşı açtıkları savaştır. Savaş öncesinde OPEC ülkeleri daha sıkı bir işbirliğine girmiş ve fiyat artırımlarına gitmişlerdir. Bununla birlikte savaşın başlamasından sonra Irak dışındaki tüm petrol üreticisi Arap ülkeleri ABD ve Hollanda’ya karşı ambargo uygulamışlardır. Ancak OECD stoklarının yeterli olması ambargoyu başarısız kılmıştır. Buna karşın petrol üreticileri tarafından uygulanan bu ambargo, petrol üreticilerinin stok talebini arttırmıştır. Bunun sonucu olarak 1973 Eylül de 2,90 $ olan varil başına fiyat, Aralık ayında 11,65 $’a kadar yükselmiştir. 1970’li yıllarda yaşanan petrol krizleri ile birlikte, petrol üretimi ve tüketimi dalgalanmalar yaşamıştır. Üretimde kullanılan enerji kaynaklarının arasında petrolün payı düşmüştür. Özellikle elektrik enerjisi üretiminde kullanılan petrolün yerini kömür ve nükleer enerji almaya başlamıştır. Bununla birlikte elektrik fiyatlarındaki artışın, petrol fiyatlarındaki artışı tetiklemesi önlenmiştir. 1979-1980 döneminde İran Devrimi nedeniyle petrol üretimi azalmıştır. Buna karşılık OPEC ülkeleri, İran üretiminin düşmesiyle oluşan arz açığını kapatmayı reddetmişlerdir. OPEC ülkelerinin arz açığının kapatmamaları ve talepte düşüş yaşanmaması nedeniyle petrol fiyatları bu dönemde çok yükselmiştir.
OPEC ülkelerinin siyasi konumları güvensizdir ve petrolden başka alternatif gelirleri bulunmamaktadır. Bunun için OPEC ülkeleri kısa dönem karları için petrol fiyatlarının arttırabilmektedirler. Adelman’ OPEC üyesi ülkelerin kontrolünde gerçekleşen petrol fiyatları dalgalanmalarını, her zaman talebin üzerinden üretim yapmalarına, bilgiye verimli ulaşamamalarına, üyeler arasında eşgüdümün zor ve yavaş olmasına ve bunlara bağlı olarak üretimde hedefin altında veya üstünde üretim yapmasına bağlamaktadır. Petrol fiyatlarının etkilendiği bir başka faktör mevsimsel değişikliklerdir. Mevsimsel değişiklikler petrol fiyatlarında önemli dalgalanmalara neden olabilmektedirler. 1996-1998 döneminde kış mevsiminin ılık geçmesi ve bununla birlikte yaşanan Güneydoğu Asya krizi ile birlikte petrol talebinde önemli daralmalar olmuştur. Bu dönemde petrol üretim artışı tüketimin üzerinde kalmıştır OPEC küçük oranlarda üretim kısıtlaması yapmış olsa da petrol fiyatları 1999 yılına gelindiğinde yarıdan fazla düşmüştür. 1998 yılında ki bu talep daralmalarının nedenlerini Kohl ise şu şekilde açıklamaktadır; Güneydoğu Asya krizi, Kuzey ABD, Avrupa ve Japonya’da kış mevsiminin çok ılık geçmesi, Rusya’nın kriz nedeniyle finansal ihtiyaçlarını karşılamak için petrol üretimini arttırması, kurların düzeyini korumak adına Çin’in petrol ithalatını kısması. Kohl Petro fiyatlarındaki bu değişmeleri, daha önceki yılların tersine askeri veya politik nedenlerle olmadığını, arz ve talep dengesizliğinden kaynaklandığını ifade etmiştir. Arz ve talep dengesizliğinde ki sorumluyu ise OPEC olarak seçmiştir. OPEC’in üretim kotaları ile ilgili yanlış politikası, fiyatların düşmesine neden olmuştur.
2002 yılının sonu ve 2003 yılının ortasına kadar olan dönemde Irak askeri operasyonunun belirsizliği petrol fiyatlarındaki yükselmeye neden olmuştur. Bununla birlikte Venezüella’da grev nedeniyle üretimin düşmesi, mevsimsel etkilerin petrol tüketimini arttırması, bu dönemde petrol fiyatına karşı olan baskıyı arttırmıştır. 2004 yılında ABD için Irak askeri operasyonunun beklenenden daha iyi sonuç vermesi, bununla birlikte Irak da petrol üretiminin başlamasına yönelik tahminler, petrol fiyatlarının düşeceği beklentisini yaratmıştır. 2003 yılından itibaren petrol fiyatları sürekli artış göstermiştir. ABD’nin Irak işgali ile başlayan süreçte Orta Doğuda istikrar sağlanamamıştır. Orta Doğuda sürekli yaşanan karışıklık petrol fiyatlarında olumsuz etkiler yaratmaktadır.2008 yılı ile birlikte yaşanan küresel finansal kriz ile birlikte özellikle 2008 yılının son çeyreğinde petrol fiyatlarında önemli düşüşler yaşanmıştır. Bu dönemde petrol fiyatı 2004 yılının Haziran ayından bu yana yaşanan en düşük düzeye gelmiştir. Bu gelişmeler sonucunda OPEC üyesi ülkeler 2008 Ekim ve Aralık aylarında düzenledikleri toplantılar sonucunda üretimde kısıtlamaya gitme karar almışlardır.

2003-2007 döneminde sürekli artış gösteren petrol fiyatlarının önüne geçebilmek adına 2007 yılı sonunda OPEC petrol üretim kotasını arttırmış fakat 2008 küresel finansal krizinin patlak vermesiyle birlikte üretim kotasını düşürmek zorunda kalmıştır. Ayrıca OPEC’in belirlediği kota, petrol fiyatları için direnç noktasını oluşturmaktadır. Böylece petrol fiyatlarının daha da düşmesi önlenmektedir. 2010 yılının son günlerinde Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde sosyal ve siyasal hareketler yaşanmıştır. Bu hareketler bazı ülkelerde geniş kapsamlı protestolarla sınırlı kalırken bazı ülkelerde hükümet ve rejim değişikliklerine neden olmuştur. Arap Baharı olarak adlandırılan harekete karşı koyabilmek adına hükümetler kamu harcamalarını arttırmışlardır. Bu bölgelerdeki hükümetlerin kamu harcamalarını arttırmakta kullandıkları kaynak ise petrol fiyatlarının arttırılması ile gerçekleşmiştir.

Ülkelerin kamu harcamalarını arttırmaları petrol fiyatlarını da belirgin şekilde artırmıştır. 2011 yılında mali dengenin sağlanması için gerekli ham petrol fiyatları 2008 yılına oranlar büyük ölçüde artmıştır. Suudi Arabistan’da 20 $/varil ve Birleşik Arap Emirliklerinde 60 $ /varil seviyesinde artmıştır. Petrol fiyatlarının değişiminde, borsadaki rollerde etkili olmaktadır. Spekülatörler tarafından yapılan yapay fiyat hareketleri petrol fiyatlarında dalgalanmalar neden olabilmektedir. Petrol fiyatlarının piyasa mekanizması ile belirlenmeye başlamasından itibaren, petrol üreticileri Londra ve New York vadeli işlemler borsasında pozisyon almaya başlamışlardır. Petrol üreticisi, taşımacısı ve rafinericisi, yatırım yapmaya başlamışlardır. Bunun yanı sıra petrol üreticisi, taşımacısı veya rafinericisi olmayan yatırımcılar da yatırım aracı olarak kullanmaya başlamışlardır. Petrolün vadeli işlemler piyasasına girmesiyle birlikte petrol fiyatları, vadeli piyasalarda işlem yapan üreticiler, taşımacılar, rafinericiler ve spekülatörler tarafından da belirlenmeye başlamıştır. Spekülatörler, reel piyasada arz talebi etkilemeyecek kadar küçük miktarlardaki değişimleri bile ham petrol kontratı alım-satım işlemleri sonucu yukarı yönde harekete yol açabilmektedir. Vadeli işlemler piyasasında ham petrol için işlem gören kontratlar, spot piyasada ki talebin çok üstündedir. Dünyanın reel piyasada tüketmediği ve yakın gelecekte de tüketeceği gözükmeyen miktarlar vadeli işlemler piyasasında işlem görmektedir. Vadeli işlemler piyasasında ki bu büyük hacimler doğal olarak spot piyasadaki petrol fiyatlarını da etkilemektedir.
Petrol Fiyatlarının Ekonomi Üzerine Etkileri
Petrol, yüzyıllar boyunca dünyanın en önemli materyallerinden biri olmuştur. Ülkelerin sanayileri petrole bağımlı haldedir. Bu bağımlılık yeni petrol kaynaklarının bulunmasına yönelik savaşların çıkmasına neden olabilmektedir. Ayrıca petrol yataklarının büyük bölümüne sahip olan ihracatçı ülkeler, ithalatçı ülkelerin iç ve dış siyasetine karışabilmektedir. Petrolün bu gibi uluslararası öneme sahip olması stratejik materyale dönüşmesini sağlamaktadır. Ülkelerin petrol rezervlerinin olmaması veya yetersiz olması, ithalata bağımlılığı zorunlu kılmaktadır. Bu durum petrol fiyatlarında meydana gelen bir dalgalanmanın, ithalatçı ülkeleri doğrudan etkilemesine neden olmaktadır. Meydana gelen fiyatlarla birlikte ithalatçı ülkenin, dış ticaret hadleri, ödemeler dengesi, sonrasında döviz kurları ve genel fiyat seviyesi üzerinde olumsuz etkileri söz konusu olabilmektedir. Petrol fiyatları ekonomi üzerinde olumlu veya olumsuz etkiler yaratabilmektedir. Petrol fiyatlarındaki dalgalanmalar ithalatçı ve ihracatçı ülkeleri ters yönlü etkilemektedir. Petrol fiyatlarındaki artış, ithalatçı ülkeleri olumsuz yönde etkilemektedir. Bunun nedeni petrolün talebinin azalmamasıdır. Petrol talebinin azalmaması ve buna karşın fiyatının artması, ithalatçı ülkelerin reel milli gelirlerinde azalmalara neden olmaktadır. Petrol ihraç eden ülkelerde ise durum tam tersidir. Petrol fiyatlarının artması, petrol ihraç eden ülkeleri olumlu yönde etkilemektedir. Yüksek fiyatlardan petrol ihraç eden ülkelerin milli gelirleri artmaktadır. Petrol ithalatçısı olan ülkelerde, petrol fiyatlarının olumsuz etkilerinin şiddeti, petrole olan bağımlılıkla ilgilidir. İthalatçı ülkede petrole bağımlılık yüksekse, petrol fiyatlarında ki artışlardan daha fazla etkilenmesini sağlayacaktır.
Türkiye, enerji üretim ve tüketiminde petrole büyük ölçüde bağımlı durumdadır. Türkiye’nin petrol harcamalarının GSTİH’ya oranı oldukça yüksektir. Bu oran OECD ülkelerinden daha yüksektir. En fazla petrol tüketen OECD ülkesi olan ABD’nın petrol ithalatın GSYİH’ya oranı, Türkiye’nin petrol ithalatının GSYİH’ya oranından daha düşüktür. Petrol fiyatlarının etkilediği bir diğer değişken ise ödemeler dengesidir. Ham petrolün $ cinsinden fiyatında meydana gelen değişmeler ülkelerin ödemeler dengesini olumlu veya olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Bu doğrultuda, petrol fiyatlarındaki artışlar ödemeler dengesini olumsuz yönde etkilemektedir. Türkiye gibi ithalata bağımlı olan ülkelerde, $ bazlı petrol fiyatlarının artması ve bunun karşılığı olarak ihracatın arttırılamaması, döviz giderlerinin döviz gelirlerinden daha fazla olmasına neden olmaktadır. Bu durum bilançoda dengesizliğe yol açarken, cari açığın olmasına neden olmaktadır. Ülkeler ihracatlarını arttıramadıkları oranda, cari açıklarını kapatmak amacıyla borçlanmak durumunda kalacaklardır. Petrol fiyatlarında dalgalanmaların etkilediği başka bir makroekonomik değişken ise faiz oranlarıdır. Petrol fiyatlarında meydana gelen artışlar dış ticaret dengesini negatif yönlü etkilemektedir ve bu durum üretim maliyetleri üzerinde baskı yaratmakta ve enflasyonu tetiklemektedir. Bütçe açığından dolayı alınan borçlar ve bunun karşısında değer kaybına uğrayan para birimleri yüksek enflasyonun tetiklemektedir. Merkez bankasının yüksek enflasyon düşüncesi, faiz oranlarını arttırmaya yöneltmektedir.
Petrol fiyatlarında meydana gelen artışların etkilediği faktörlerden biriside enflasyondur. Petrol fiyatlarında ki artışlar, petrol ürünlerinin fiyatlarına yansıtılacak ve firmaların girdi maliyetlerinin artmasına neden olacaktır. Petrolün girdi olarak kullanıldığı ürünlerde, ham petrol fiyatının artışı, ürünlerin maliyetini de arttıracaktır. Maliyeti artan ürünlerin fiyatları da artacaktır. Bu durum girdi-çıktı ilişkisi ile zincirleme olarak fiyatlar genel düzeyinin de artmasına neden olacaktır. Türkiye gibi petrole bağımlı ülkelerde petrol fiyatlarında ki artışlar enflasyonunun da artmasına neden olmaktadır. Türkiye’de petrol iç tüketimi büyük ölçüde ithalatla karşılanmaktadır. Petrol talebinin fiyat esnekliğinin düşük olması, petrol ithalatına bağımlı olan Türkiye’de döviz giderlerini arttırmaktadır. Bu durum enflasyonu arttırıcı etkisinin yanı sıra, bütçe açıklarını da arttırarak ekonomide olumsuz etkiler yaratmaktadır. Petrol fiyatları iktisadi faaliyetleri altı mekanizma aracılığıyla etkilemektedir. Bunla şu şekildedir:
1. Petrol fiyatındaki yükseliş, üretim maliyetlerinin yükselmesine neden olmakta ve bu durum verimliliği azaltmaktadır.
2. Petrol fiyatlarındaki yükseliş, petrol ithal eden ülkelerin dış ticaret dengesini bozmaktadır. Petrol fiyatının yükselmesiyle birlikte petrol ithal eden ülkelerde petrol ihraç eden ülkelere doğru servet transferi olmaktadır. Bu durum ithal eden ülkede şirketlerin ve hanehalkının alım gücünün düşmesine neden olmaktadır.
3. Petrol fiyatlarındaki yükseliş reel balans etkisi nedeniyle para talebinde yükselişe neden olacaktır. Gerekli para talebinin karşılanamaması sonucunda faiz oranları artacak ve iktisadi aktivitede düşüş yaşanacaktır.
4. Petrol fiyatlarındaki artış enflasyona neden olacaktır.
5. Petrol fiyatlarındaki artış tüketim, yatırım ve hisse senetleri üzerinde negatif etki yaratacaktır. Petrol fiyatlarının yükselmesiyle harcanabilir gelir düşmesi ve tüketimin azalmasına neden olabilmektedir. Yatırımlar ise artan maliyetler nedeniyle azalabilmektedir.
6. Petrol fiyatlarındaki yükselişin kalıcı olması ülkede istihdamı azaltacaktır.
Petrol fiyatlarındaki yükseliş doğrudan veya dolaylı olarak iktisadi aktiviteyi etkilemektedir. Özellikle enflasyonu, para politikasını ve şirket karlılıklarını etkilemesi dolaylı olarak varlık fiyatlarını ve finansal piyasaları da etkilemesine neden olacaktır. Bu açıdan petrol fiyatlarındaki değişimlerin sermaye piyasası üzerindeki etkilerinin araştırması oldukça önemli bir konu olmaktadır.
Yükselen petrol fiyatları üretim maliyetlerini arttırmakta ve artan üretim maliyetleri nihai mala doğrudan yansımaktadır. Bu durum tüketicinin alım gücünü düşürürken enflasyona neden olmaktadır. Bununla birlikte maliyetlerin tüketiciye yansıtılmadığı durumlarda hisse senetleri için belirleyici olan karların veya kar paylarının azalmasına neden olabilecektir. Literatürde yapılan birçok araştırma petrol fiyatları ile makro ekonomi ve hisse getirileri arasında yakın bir ilişki olduğunu göstermektedir.
Sadorsky, 1983-1999 döneminde Kanada petrol ve gaz endüstrisindeki hisse fiyatlarının kurlar, ham petrol fiyatları ve faiz oranları üzerine etkisini incelediği çalışmasında petrol fiyatlarındaki artışın petrol ve gaz sektöründeki hisse senetlerinin fiyatlarının artışına ve faiz oranlarındaki azalışa neden olduğunu tespit etmiştir. El-Sharif vd. 1.Ocak.1989-30.Haziran.2001 dönemi İngiltere’de, ham petrol fiyatları ile petrol ve gaz sektöründeki işletmelerin hisse senedi getirileri arasındaki ilişkiyi faktör analiziyle incelemişler ve hisse getirilerinde ham petrol fiyatlarının, sermaye piyasalarının ve kur değişiminin etkili olduğunu belirtmişlerdir. Basher ve Sadorsky 31 Aralık 1992 – 31 Ocak 2005 dönemi için 21 gelişmekte olan ülkede petrol fiyatları ile hisse senedi getirileri arasında yaptıkları çalışmada, petrol fiyatlarındaki artış ile hisse senedi getirileri arasında pozitif ilişki saptanmıştır.
Park ve Ratti Ocak.1986-Aralık.2005 döneminde ABD’de ve 13 Avrupa ülkesinde petrol fiyatlarındaki şoklarını VAR modeli kullanarak incelemişlerdir. Modelde bulunan değişkenler hisse fiyatları, kısa dönem faiz oranları, tüketici fiyatları, sanayi üretimi değişkenleridir. Araştırma sonuçlarına göre petrol fiyatlarındaki şoklar aynı ay içinde veya bir ay süresince hisse senedi getirilerinde belirgin bir etkisi bulunmaktadır. Soytaş ve Oran, petrol fiyatlarındaki değişimlerin İMKB elektrik endeksi üzerine etkilerini incelemişlerdir. Araştırmaya göre 2.Mayıs.2003-1.Mart.2007 döneminde petrol fiyatları ile İMKB elektrik endeksi arasında anlamlı ilişkiye rastlanmamıştır.
Nandha ve Faff, Nisan.1983-Eylül.2005 döneminde petrol fiyatları şokları ile hisse getirileri arasındaki ilişkiyi incelenmişlerdir. Araştırma sonuçlarına göre madencilik, petrol ve gaz sektörleri haricinde diğer sektörlerde hisse senetleri ile petrol fiyatları arasındaki ilişki negatif olarak tespit edilmiştir. Korkmaz ve Çevik, 1992 Ocak ile 2008 Mart döneminde petrol fiyat şoklarının Türkiye’de makroekonomik değişkenler üzerine etkilerini araştırdıkları çalışmalarında, petrol fiyatları ile İMKB getirisi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki tespit edememişlerdir. Petrol fiyatları ile hisse getirileri arasındaki ilişkinin yanı sıra dünya borsalarının karşılıklı ilişkileri, hisse getirileri ve petrol fiyatları arasındaki ilişkiyi kuvvetlendirmektedir. Dünya borsalarının karşılıklı ilişkilerini inceleyen bazı çalışmalar şu şekildedir:
Vuran, Ocak 2006-Ocak 2009 dönemine ait günlük zaman serileri kullanarak FTSE 100, Dax, CAC 40, S&P500, Nikkei 225, Bovespa, Merval, Meksika IPC endeksleri ile İMKB 100 endeksi arasındaki ilişkiyi eşbütünleşme analizi ile saptamıştır. Araştırma sonucunda uluslararası hisse senedi endeksleri ile İMKB 100 endeksi arasında ilişki olduğunu tespit etmiştir.111 Çelik ve Boztosun, M1-2009:M12 dönemine ait aylık zaman serileri kullanarak Türkiye, Tayvan, Singapur, Malezya, Kore, Japonya, Hong Kong, Avustralya, Çin, Hindistan ve Endonezya borsa endeks verilerini Johensen-Juselius Eştümleşme testi ile karşılaştırmıştır. Yaptıkları araştırmada İMKB ile Asya borsalarının ilişkili olduğunu tespit etmişlerdir.
Yararlanılan Kaynaklar
Fatma Karaman Tonkal, Petrol Piyasası İle BİST Arasındaki İlişkinin Analizi
B. Vuran, “İMKB 100 Endeksinin Uluslararası Hisse Senedi Endeksleri İle İlişkisinin Eşbütünleşim Analizi İle Belirlenmesi”
A. Oran, Dünya Petrol Fiyatlarındaki Değişim İMKB Elektrik Endeksine Nasıl Yansıyor?, 12. Ulusal Finans Sempozyumu
A. Yetim, Petrol Fiyatlarındaki Dalgalanmalar ve Türkiye Ekonomisi
E.Ünsal, Makro İktisat
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Fatma Karaman Tonkal’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Suudi Arabistan Krallığı Ve Ekonomik Yapı

Suudi Arabistan ekonomisi petrol ve yan sanayisine bağımlı bir ekonomidir. Toplam bütçe gelirleri içerisinde petrol gelirlerinin payı %80’nin üzerindedir. Dünya petrol rezervleri bakımından en zengin ülke Suudi Arabistan’dır. Gerektiği zaman petrol üretimini artırarak Dünya Petrol arzında değişiklik yaratabilen Suudi Arabistan bu bağlamda OPEC’in en önemli üyelerinden birisidir. Suudi Arabistan petrol rezervleri itibari ile dünya sıralamasında ilk sıralarda yer almaktadır. Söz konusu petrol rezervlerinin çoğu Ghawor’da 70 milyar varil üretim düzeyi ile Dünya’nın en büyük petrol sahasıdır. Suudi Arabistan, dünyanın en büyük petrol ihracatçısı konumundadır. Ülkede ve dünyada istatistik bilgilerinin tutulduğu 1967 yılından bu yana dış ticaret fazlası veren nadir ülkeler arasında yer almaktadır. Ülkenin ihracatında en büyük rol oynayan ürünü petroldür. Ülke petrol bağlamında OPEC ülkeleri arasında fiyat belirleyici ülke konumuna sahiptir (Mazman, 2008). Dünya genelinde en çok petrol rezervine sahip ve neredeyse dünya genelinde petrol fiyatlarının belirlenmesinde rol oynayan güçlü bir devlet olarak karşımıza çıkmaktadır. Suudi Arabistan diğer ülkelerle çok kolay iş birliği yapmayan, daha çok kendi içinde yaşayan bir devlet izlenimi vermektedir.
Ülkede petrol dışında üretilen ürünler ise Körfez İşbirliği Konseyi kapsamında konsey üye ülkelere, Asya’ya, diğer Arap ülkelerine ve Batı Avrupa’ya ihracat olarak gönderilmektedir. Petrolden elde edilen yüksek kazanç sayesinde, iş çevrelerinin piyasaya duyduğu güven ve küresel ekonomideki yatırım eğilimiyle bağlantılı olarak ithalatı da beraberinde arttırmaktadır. Suudi Arabistan anı zamanda Elektrik üretimi yapan bir ülkedir. Suudi Elektrik Şirketi (SEC) 2000 yılında kurulmuştur. Ülkede elektrik üretimi büyük ölçüde petrol ve doğalgaza bağlıdır. Ülkede üretilen elektriğin %56’lık kısmı petrolden, %44’lük kısmı ise doğalgazdan üretilmektedir.
Şekilde görüldüğü üzere, Suudi Arabistan’da nüfus artış hızı son yirmi yılda %2,09 ile %2,95 aralığında değişen bir orana sahiptir. Son yirmi yılda ortama %2,58 oranında nüfus artışı olmuştur. Ancak 2010 yılından sonraki yıllarda ülke nüfys artış hızında düşüş başlamıştır. Ülkede nüfusun %94’lük kısmı Arap’tır. Nüfusun geri kalanı ise Güney Asyalı, Türkistan Türkleri ve Huiler oluşturmaktadır. Ayrıca Suudi Arabistan’da resmi din İslam’dır. Halkın % 99’luk kısmı Müslümandır. Ayrıca Müslümanların çoğunluğu da Sünni ve büyük çoğunluğu Hanbeli’dir. Ülkede az sayıda Şii vardır. Ülkede az sayıda Hristiyan ve Doğu dinleri mensubu kişiler vardır. Suudi Arabistan nüfusunun etnik dağılımı, aşağıda, ilgili tabloda verilmiştir.

Yukarıdaki şekilde görüldüğü üzere, Suudi Arabistan’ın Gayri Safi Yurtiçi Hâsıla verileri yıllara göre sürekli değişkenlik göstermektedir. Yirmi yıllık GSYİH ortalama artış hızı %1,87’dir. Ülkenin Körfez Krizini yaşadığı dönemde ülkenin ekonomisinin negatif yönde ilerlediği gözlemlenmektedir. Ülkenin GSYH oranının son 20 yılda en yüksek olduğu yıl 2012 yılıdır.

Yukarıdaki şekilde görüldüğü üzere Suudi Arabistan’a ait İLO tarafından yayınlanmış verilere bakıldığında rakamların istikrarlı bir şekilde ilerlediği görülmektedir. Yaklaşık yirmi yıllık veriyi içeren grafikte işsizlik oranının birbirine benzer oranlarda ve çok küçük değişimlerle hareket ettiği açıkta gözlemlenmektedir. 2011 yılından sonraki yıllarda işsizlik oranın küçük yüzdelik oranlarda düşüş olduğu gözlemlenmektedir.

Yukarıdaki şekilde bahsettiğimiz gibi, 2015 yılında yapılmış olan çalışmada, işsizlik oranı ile enflasyon oranı arasında ters yönlü bir ilişki olduğundan bahsetmiştir. Tıpkı İran’da olduğu gibi Suudi Arabistan içinde böyle bir durum söz konusu değildir. Dünya veri bankasından alınan ve Suudi Arabistan devletine ait makroekonomik değişkenlere ait yaklaşık son yirmi yıllık verilere baktığımızda enflasyon oranında ülke içerisinde ve komşu ülkelerle yaşanan siyasi olaylara bağlı olarak sürekli olarak bir dalgalanma yaşadığı gözlemlenmektedir. Ancak işsizlik oranına bakıldığında ise bu süreçte sürekli olarak benzer ya da çok küçük oranla farklılık gösterdiğini gözlemlemek mümkün. Bunun nedeni ise ülke ekonomisinin bağlı olduğu doğal kaynaklardır. Ülke içerisinde her ne kadar siyasi olarak bazı sorunlar yaşansa da üretim devam etmektedir.

Yukarıdaki şekilde 1997-2015 yıllarında Suudi Arabistan’ın ithalat ve ihracat rakamlarının GSYİH’ya oranı verilmiştir. Verilen bu rakamlar incelendiğinde ithalatta bu oran ortalama 29,17 iken, ihracatta 47,64’tir. Ülkenin sürekli olarak artış gösteren ihracat rakamlarının son beş yılda düşüş yaşadığı buna paralel olaraksa ithalat rakamlarının arttığını açıkça görülmektedir. 1998 yılından 2014 yılına kadar olan süreçte ülke dış ticaret fazlası verirken 2015 yılında ülke dış ticaret açığı vermiştir. Ayrıca ülkenin dış ticaret verilerine bakıldığında ihracat oranında 2008 yılında belirgin bir oranda düşüş olduğu gözlemlenmiştir.
Suudi Arabistan 2015 yılı Temmuz ayında günlük 10.67 milyon varil ile rekor miktarda petrol ürettim gerçekleştirmiştir. Çizelgede, Suudi Arabistan’ın ihracat yapmış olduğu başlıca ülkeler yer alırken, yukarıdaki çizelgede ise, Suudi Arabistan’ın ithalat yapmış olduğu başlıca ülkeler yer almaktadır.


Yararlanılan Kaynak
Bayram Ata, Ortadoğu Ülkelerinde Ekonomik Kalkınma: İran Ve Suudi Arabistan Örneği
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Bayram Ata’ya aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Orta Asya Ülkeleri ve Amerikan Hegemonyası

Orta Asya ülkeleri Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından dış politikalarında bağımsız bir yol izleme gayesine girmişlerdir. Bu bakımdan ilk etapta kendi aralarında bölgesel işbirliklerine önem vermeye başlamışlardır. Bölge, istikrara ve bağımsızlığını pekiştirmeye yönelik girişimlere yoğunlaşmıştır. Ancak, Rus alt yapısının yıllardır Orta Asya’ya hâkim olmasından dolayı bu yapıdan kopmaları amaçlanan geçiş sürecini zorlaştırmış ve ortak bir dış politika izlemelerine engel olmuştur. Bölge ülkeleri kendi aralarında tam bir birlik içerisine girememişlerdir. Etnik yapının ve ekonomik seviyelerin iyi olmaması da bunda etkilidir. Bu duruma örnek olarak Türkmenistan başkanı S. Niyazov’un Orta Asya devletlerinde bir Türk Birliği önerisine Kazakistan Devlet Başkanı Nazarbayev’in bölgede etnik olarak ırk ve din kapsamında sorunlara neden olacağı gerekçesiyle olumlu bakmamasıyla bütünleşme girişiminin başarı kazanamaması gösterilebilir. Bütünleşme sorunu Orta Asya’da 1990’ların başından beri kendini göstermiştir. Aralarında din, dil, kültür, tarih, kader birliği ve hemen hemen ortak sorunların olmasından dolayı kendilerini bir bütün olarak değerlendirmek isteseler de bunu gerçekleştirememişler, hatta 1990’dan itibaren bölge ülkelerinin ekonomik gelişmişlikteki tempolarının farklı olması bu bütünlük algısını daha da olumsuz etkilemiştir. Ülkeler arasında farklılıklar boy göstermeye başlamıştır.
Bölge içerisinde etnik bakımdan ayrışmalar git gide daha belirgin bir şekilde kendini göstermeye başlamıştır. Her bir ülkenin kendi çıkarlarını savunması doğal bir durum olmasına rağmen sermaye yatırımında kıtlığın olması, vasıfsız işçi kaynakları, su sorunu ve enerji ulaşım sorunu gibi sosyal, ekonomik ve siyasi meseleler bu ayrışmaları daha da arttırmıştır. Ayrıca otoriter yapıların etkisi de bölge entegrasyonunu zorlaştıran unsurlar arasındadır. Legal ve illegal yapıların birbirleri ile kaynaşmış yapısı ve patronu çıkar amaçlı korumaya yönelik sistem bürokrasi işleyişinde demokrasi engelidir. Bu yüzden, ekonomik dağılımda ve toptan kalkınmışlıkta sorunlar mevcuttur. Bahsi geçen tüm bu ayrışmalar Orta Asya ülkelerinin dış güçlerin ilgi odağındayken zayıf tarafını oluşturmaktadır. Bu mücadele alanında ABD ilgisine yönelik yaklaşımlar ülkeden ülkeye yine farklılıklar içermektedir. ABD’nin Orta Asya politikasını özellikle Rus azınlığın diğerlerine oranla fazla olduğu ve Rus kültürünü üzerinden atmakta daha yavaş olan ülkeler zorlaştırmaktadır. Yine de Orta Asya ülkeleri, genel olarak, sahip olduğu konumu güçlü aktörler arasında çıkar amaçlı kullanarak çok yönlü dış politika izlemektedir. Enerji kaynaklarını bağımsız bir şekilde piyasaya sunmayı öncelikleri arasında görmektedirler. Bu bakımdan Sovyet yapısından kopmalarının ardından Rus bağımlılığından kurtulmak için ABD’yi bölgede dengeleyici bir güç olarak görmektedirler.
11 Eylül sonrası Orta Asya ülkelerinin ABD’ye karşı ılımlı yaklaşımları Şangay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ)’nün isteksizliğine rağmen oluşmuştur. Çünkü bu ülkeler bölgede Rus-Çin etkinliğinin oluşması yerine ABD varlığını mali yardımların gelmesi ve bölgenin yeni yatırımlara açılması için daha tercih edilir görmüşlerdir. ABD; Rusya ve Çin’e kıyasla finansal destekte daha iyi bir pozisyona sahiptir. Ayrıca her ne kadar ŞİÖ içerisinde paralel politikaları olsa da Orta Asya’da uzun dönem politikalarında Rusya ve Çin bölgesel hegemonya için birbirleri ile rekabet içerisindedir. ABD, Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgali sırasında Radikal İslami grupları destekleyen bir politika izlemiştir. Bu doğrultuda Rusya’ya karşı dini eğilimlerin Sovyetlere dâhil olan Orta Asya’ya yayılması ABD’yi rahatsız eden bir durum değil, aksine Sovyetlere karşı kullandığı bir silahtır. Ayrıca, Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrası Rus etkisini kırmaya yönelik İslam aracılığı ile Orta Asya ülkelerinin güvenini kazanma politikaları İslam’ın tehlikeli boyutlara gelmesine sebep olmaması tedbiri de elden bırakılmayarak devam etmiştir. Orta Asya ülkeleri ise Rusya’ya alternatif olmasından, bölgedeki terör olaylarından ve bağımsızlıklarını pekiştirme açısından ABD’ye karşı ılımlı tavır almışlar ya da almak zorundan kalmışlardır.
Beş ülkenin oluşturduğu Orta Asya’nın genel bir değerlendirmesi yapılacak olursa, karmaşık ve dönüşümler geçirmiş ve geçirmekte olan yapısı ile hem farklılıkları hem de bir bütünlük oluşturacak unsurları bünyesinde barındırmaktadır. Diğer bölge ülkelerine oranla sahip olduğu ekonomik gelişmişlikte Kazakistan, tarafsızlık statüsü ve diğer yandan liberal ekonomiye yönelik yeni başlayan girişimleri ile Türkmenistan, ABD ile olan güçlü ilişkilerinde gel-gitler olsa da Özbekistan, yaşamış olduğu halk ayaklanmaları ile iktidar değişikliklerinin yaşanmasından dolayı dış politikasına tedbirli yaklaşan Kırgızistan ve iç savaşın yaralarını kapamaya çalışan zayıf ekonomisi ile Tacikistan birbirlerinde olan farklılıkları gözler önüne sermektedir. Orta Asya tüm bu farklılıklara rağmen iki büyük bütünlük unsuru İslamiyet ve Türklüğü bünyesinde barındırmaktadır. Ancak, bu iki unsur bu farklılıkların ortaya çıkardığı sorunları çözmede yeterli görülmemektedir. Bölgede ayrışmalara neden olan sorunlar boy göstermektedir. Diğer yandan Orta Asya, riskli bir bölge olarak görüldüğü için yeterli miktarda dış yatırıma ev sahipliği yapamamaktadır. Dolayısıyla, sorunların getirmiş olduğu riskli bölge imajını ortadan kaldırmak dış politikada katılımcı bir yol haritası ile sağlanacaktır.

ABD ilişkilerindeki yakınlık bölgedeki Rusya’yı dengeleyici nitelikte olacaktır. Böylece, Orta Asya devletlerinin en popüler politikaları Rusya bağımlılığından kurtularak dış politikalarında alternatifleri arttırma yönündedir. Henüz serbest piyasa ekonomisine uyum aşamasında olan ülkeler sahip oldukları enerji ve maden kaynaklarının üretiminde ve dış pazara sunumunda güvenli ve çıkarcı politikaları gözetmektedirler. Bu bakımdan özellikle 11 Eylül sonrası bölgenin katlanan değeri bölge devletlerinin çok yönlü politikalar uygulamalarına vesile olmuştur. Rusya’ya tamamen sırt çevirmenin bir hata olacağının farkında olan devletler bunun için terör temelli ABD desteklerinin giderek başka boyutlara taşınmasına tepki gösteren Moskova yönetimi ile çok yönlü anlaşmalar yaparak tepkisini almama gayretindedirler. Bir yandan ABD ile ılımlı politikalarını sürdürürken diğer yandan Rusya ile ters düşecek yaklaşımlardan çekinmektedirler. ABD’nin gücünün etkisi görüldüğü bölgede, Amerikan hegemonyası serbest piyasa ekonomisi ile genişletilmeye çalışılmaktadır. ABD, 11 Eylül sonrası dönemde askeri bakımdan sert gücünü gösterme fırsatı bulmuştur. Bu durumda Rusya en azından bölgesel gücünü kaybetmek istememektedir. Hem Rusya hem Çin, ilk etapta teröre yönelik destekledikleri ABD’nin hegemonyasını yeniden inşa sürecinde bölgede olmasından rahatsızlık duyamaya başlamışlardır. ABD ise bölgeyi hegemonik düzene eklemleme gayretindedir. Bu noktada Orta Asya ülkeleri dengeleyici politikalarını sürdürmeye devam edecektir.
Kazakistan
Kazakistan, Orta Asya’nın en büyük yüz ölçümüne sahip ülkesidir. Ülkenin değerlendirilmesinde en çok dikkat çeken unsur Rus azınlıklardır. Bu azınlık Sovyet döneminden beri tarım arazilerinin yetersizliğinden dolayı verimli topraklara sahip Kazakistan’a göç eden Ruslardan oluşmaktadır. Bu oran öyle bir hal almıştır ki Rus nüfusun özellikle kuzey kesimlerde Kazak nüfusundan fazla olduğu durumlar bile görülmüştür. Bu durum Kazak ve Rus çatışmalarına sebep olmuştur. Ayrıca, Rusya tarafından nükleer konuşlanma alanı olarak kullanılan Kazakistan, Sovyetler Birliği döneminde nükleer denemelerin yapıldığı bir alan olmuştur. Kazakistan petrol bakımından zengin bir ülkedir. Kaşagan petrol yatağı dünyanın, Suudi Arabistan’daki 80 milyar varille ilk sırada olan Ghawar petrol yatağından sonra, 50 milyar varille ikinci sırada yer almaktadır. Petrol kartelini elinde bulunduran OPEC ülkeleri, böylesine bir zenginliğe sahip kendi üyesi olamayan bir ülkeyi tehdit olarak görmektedir. 2020 yılında Suudi Arabistan kadar petrol ihraç edebileceği öngörülerinin bulunulmasından dolayı yine OPEC üyesi olamayan Rusya ile birlikte Kazakistan, OPEC ülkeleri için büyük bir rakiptir. Bu zenginliğini Rusya etkisinden kurtularak avantaja çevirmeye çalışan Kazakistan, tavrını yeni petrol boru hattını Rusya üzerinden geçirmeyerek göstermek istemiştir. Örneğin, yeni bir bağımlılık oluşturmak istemeyip Bakü Ceyhan hattını tercih etmiştir. Bu durum ABD açısından gayet hoş karşılanan bir durumdur. Hazar petrol hattındaki Rusya’ya olan bağımlılığı çeşitlendirme isteği ve artan Rus yaptırımları, Kazakistan’ı Azerbaycan üzerinde BTC hattı ile petrolünü taşıma anlaşması yapmaya itmiştir. Hazar üzerinden taşınan petroller BTC boru hattına ulaştırılacaktır. Ancak bu proje henüz gerçekleştirilmemiştir. Diğer yandan Rusya ise Kazakistan petrolünü kaybetmek istemediği için daha anlaşmaya uyumlu olmaya çalışmıştır.
Bağımsızlığını pekiştirme gayretinde olup Batı’ya karşı özellikle ABD’nin teşvikine ve bu konuda mali desteğine olumlu yanıt veren Kazakistan, sınırları içerisinde olan nükleer başlıklı füzelerinden vazgeçmiş, nükleer tesisini kapatmış ve nükleer fabrikalarını imha etmiştir. Ayrıca gönüllü olarak nükleer silahların kullanımını yasaklayan anlaşmayı imzalamıştır. Bu bakımdan ABD, Kazakistan’dan temaslarına olumlu yanıt almış ve Kazakistan’a yönelik ilgisi artmıştır. Buna somut veriler olarak Kazakistan’ın NATO “Barış İçin Ortaklık Projesi” ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Örgütü (AGİT) yapılarında aktif rol alması gösterilebilir. Kazakistan 2010 yılında AGİT’in dönem başkanlığına gelmiştir. BDT ülkeleri arasında AGİT’e dönem başkanlığı eden ilk ülkedir. Kazakistan diğer bölge ülkelerinde olduğu gibi yönetimde deneyimsizlik ve ekonomik kararların alınmasında gerekli tecrübenin olmamasından kaynaklı stratejik manevra boşluklarının olduğu bir ülke olmuştur. Diplomatik olarak kadronun, donanımın ve birikimin olmadığı ülkede dış politikalarını belirleme eksiklikleri görülmüştür. Diplomatik bir sistemden ziyade geniş yetkilerle donatılmış bir lider vardır. Buna rağmen çok sayıda örgüte üye olan ülke, bağımsızlığını elde etmesiyle birlikte dış politikasında öncelikleri arasında Rusya’yı ilk sıraya almaktan vazgeçmemiştir. Yakın çevresindeki aktörlere öncelik veren Kazakistan; Rusya ve Çin’den sonra önceliğini Avrupa Birliği ve ABD’ye vermiştir. Bağımsızlığının ardından hemen hemen bu çizgide bir dış politika izlemiştir.
Kazakistan başarılı bir şekilde dengeleri korumaya çalışmış, Rusya, ABD hatta Çin arasından bölge üzerinde alternatifsiz tek yönlü bir çizgiden kaçınmaya çalışmıştır. ABD ülke için sermaye yatırımlarının yapılabileceği, ticari ilişkilerin geliştirilebileceği bir ülkedir. Hatta devlet başkanı, ABD’ye resmi ziyaretlerde bulunmuş, iki ülke arasında ortaklık anlaşmaları imzalanmıştır. 11 Eylül sonrası ABD’nin anlaşmalarını istediği bir diğer konu da “Uluslararası Anti-terör Koalisyonu”na üye yapmak istediği Kazakistan’ın hava üssünü Koalisyon üyelerine açması olmuştur. Ancak bu talebi Kazak yönetim uygun bulmamıştır. ABD’nin Kazakistan ile ilgili liberal pazar ekonomisine entegrasyon, demokratik reformlar ve en önemlisi enerji ve enerji güvenliği gibi politikalarına Kazak yönetim tarafından belirli düzeyde uyumlu olunmaya çalışılmaktadır. Kazakistan, petrolün getirmiş olduğu avantajla bölgenin en gelişmiş ekonomisi olmuştur. Rusya ve ABD arasında dengeleyici bir politikada ilerleme gayretindedir. Tarihi ve coğrafi avantajı elinde bulundurmasından dolayı Rusya’ya ucuz petrol yollayarak yakınlığını gösterirken diğer yandan terörizm mücadelesinde kendi bağımsızlığını tanıyan ilk ülke olan ABD için desteğini göstermektedir. Rusya’ya enerji bakımından boru hatları yüzünden bağımlılığını azaltmak isteyen Astana, ABD’ye karşı enerji politikasında pozitif yaklaşımlarını göstermektedir. Kısacası, Kazakistan dünyaya açılmanın ABD ile iyi ilişkiler içerisinde olunarak sağlanacağını kabul etmiştir.

Türkmenistan
Orta Asya’da ekonomik gelişmişlik açısından Kazakistan’dan sonra Türkmenistan gelmektedir. Daimi tarafsızlık statüsüne sahip ülke, zengin doğal gaz ve petrol yatakları sayesinde ekonomisinde diğerlerine oranla bir üstünlüğe sahiptir. Saparmurat Niyazov bağımsızlığın elde edilmesinden ölümüne kadar ülkeyi yönetmiştir. Türkmenistan; Afganistan’a ve Hazar’a olan kara sınırı neticesiyle de ABD açısından önemli bir konuma sahiptir. Doğal gaz ve petrolünü sermaye eksikliği nedeniyle dış pazara etkin ulaştırmada sorunlar yaşamıştır. Hayat boyu devlet başkanlığı statüsünde olan Niyazov’un ölümünden sonra 2007’de birden fazla adayın katıldığı başkanlık seçiminde yönetime gelen Gurbanguly Berdimuhamedov, Türkmenistan ekonomisini dışa açma konusunda daha cesur davranmıştır. Enerji konusunda böyle bir girişime ihtiyacı olan ülke 2010 yılında tamamlanan Çin ve İran enerji nakil hatları ile alternatifler oluşturmuştur. CIA 2013 verilerine göre sahip olduğu yaklaşık 7,5 trilyon m³ doğal gaz rezervleri14 ile dünyada başını Rusya’nın çektiği listede 6. sırada yer almaktadır. Diğer yandan büyük çöllerin de yer aldığı ülkede pamuk ve buğday üretimi yapılmaktadır. Bu üretim Milli Hâsıla’nın %7’lik bir kısmına karşılık gelse de ülke çalışan nüfusun hemen hemen yarısının istihdam edildiği sektörü de oluşturmaktadır. Böylesine bir eşitsiz dağılım ülkenin ekonomik dağılımındaki dengesizliği gösterebilmektedir. ABD Dış İşleri Bakanlığının Güney ve Orta Asya sorumlusu Robert Blake’in 2011’de devlet başkanı Berdimuhamedov’u ülkesinde ziyaretinde iki ülke arasında gerek güvenlik gerek ticaret ve gerekse enerji bakımından diyalogların açık olduğu sinyalleri verilmiştir. Bu bağlamda Türkmenistan, ABD ile olan dış ticaretinde artışa gidilmesini savunmaktadır. Bu durumda, Türkmenistan-Afganistan-Pakistan-Hindistan (TAPI) boru hattı gibi doğal gaz projeleri hem ABD’nin enerji güvenliği açısından hem de Türkmenistan’ın alternatifleri çoğaltmaya yönelik yaklaşımları açısından değerlendirilmelidir.
Henüz tam anlamıyla piyasaya açılamayan Türkmenistan, taze olan reformları ile yabancı şirketlerin doğal gaz ve petrol üzerindeki ilgisini çekmeye çalışmaktadır. ABD ile ticaret ve yatırım anlaşmalarının imzalanması yeni yatırımcılara kapı açmaktadır. Bu bağlamda ABD’nin 2011-2012-2013 yıllarındaki özgürlük destekleme finansal yardımları Türkmenistan’ın dışa açılmasına yardımcı olacağı amacıyla gerçekleştirilmiştir. NATO ile Barış İçin Ortaklık (Partnership for Peace) temasları olan ülke ayrıca AGİT, IMF, Dünya Bankası ve 1997’de kurulan NATO üyesi olmayan ülkelerin NATO üyesi devletlerle diyaloglarını pekiştirmeye yönelik Avrupa-Atlantik Ortaklık Konseyi’ne üyeliği söz konusudur. Bu örgütler Türkmenistan’ın ABD ile ortak katılımları olan kuruluşlardır. Dünya Ticaret Örgütü’ne Tacikistan ve Kırgızistan üye, Özbekistan ve Kazakistan gözlemci statüsünde katılımlarına devam ederken, Türkmenistan örgüte başvuruyu tarafsız ülke statüsünde olmasından dolayı yapmamıştır. Ancak Türkmenistan 2013’ün başlarında DTÖ’e başvurmaya yönelik karar almıştır. 2011’de Türkmenistan’a yapılan ABD ziyaretinde de dile getirilen bu teşvike olumlu yanıt veren Türkmenistan, AB ve ABD ile yakın ilişkilere ılımlı bakıldığını üyelik başvurusunu yaparak göstermiştir. ABD Aşkabat Büyükelçisi, başvurusundan dolayı Türkmenistan’a desteğin süreceğini belirtmiştir.
Genel anlamda tarafsızlık politikasını uygulamaya koyulan ülke, ABD ve Rusya’ya karşı dengeleyici yaklaşımdan vazgeçmemiştir. Doğal gazın çıkarılması ve piyasaya sunulması açısından ABD ile olan ilişkilerini sürdürmüştür. Çünkü zayıf ekonomisi doğal gaz rezervlerinin piyasaya istikrarlı aktarımı ile toparlanabilecektir. Askeri ve siyasi meselelerde tarafsızlık yönünü yansıtan Türkmenistan, ekonomisinin bağlanmış olduğu doğal gaz ticareti için ekonomik ilişkileri bazında ABD ile yakın temasları sürecektir. Özellikle Niyazov dönemi kendini her alanda gösteren tarafsızlık politikası Berdimuhammedov ile bir nebze de olsa değişerek en azından ekonomik anlamda Batı’ya yakınlaştırmıştır. Ancak ABD’ye ve Rusya’ya karşı dengeleyici bir dış politikada olmaya çalışmaktadır. ABD’nin Orta Asya enerjisini alternatif projeler sunarak piyasaya aktarmaya çalışması yine Türkmenistan ile olan ilişkilerine de yansımaktadır. Türkmenistan doğal gazını piyasaya sunmada Rus bağımlılığından kurtulmak istemektedir. Sonuç olarak Türkmenistan enerji açısından Rusya üzerinden oluşabilecek bir bağımlılığı engellemek için Batı’ya ve özellikle ABD girişimlerine olumlu bakmaktadır.
Özbekistan
Özbekistan, ABD’nin Orta Asya ülkeleri ile olan ilişkilerinde diğer bölge ülkelerine oranla en güçlü bağlara sahip ülkesidir. Doğal gaz, petrol, altın rezervlerine sahip olan ülke doğal gaz dışında pamuk ve uranyum ihracatı da yaptığı bir ekonomiye sahiptir. Bölgenin en çok altın rezervlerine sahip ülkesi olması dolayısı ile madenler açısından önemli bir konumdadır. En büyük ticari partneri Rusya ve Çin’dir. Bölge ülkeleri arasında okur-yazarlık ve gelişmişlik açısından yetenekli çalışan sınıfa sahip en iyi ülkedir. 1991’den beri İslam Kerimov tarafından yönetilmektedir. Kerimov, ülke seçimlerinde başarılı bir muhalefetin olmaması nedeniyle yüksek oy oranları ile seçilmektedir. Özbekistan’ın en önemli meselelerinden biri terörist hareketlerdir. Bu sebeple, ABD’nin Orta Asya’da terör merkezli politikalarına ılımlı bakılarak Özbekistan İslami Hareketi (ÖİH)’nin ülke yönetimine zarar verici faaliyetlerinin engellenmesi hedeflenmiştir. ABD açısından da ciddi tehditler arasında olan ÖİH, El Kaide ile muhtemel bağlantılarından dolayı Tacikistan dağlarındaki gizli üssünden faaliyetlerini geçmişte yürütmüştür.
Örgüt; Özbekistan, Tacikistan ve Kırgızistan’ın buluştuğu etnik olarak da en karışık yer olan Fergana vadisinde kurulmuştur. Örgütün 1999 ve 2000 yıllarında Özbekistan’a ve Kırgızistan’a düzenlemiş olduğu saldırılarında onlarca kişi hayatını kaybetmiştir. Örgütün bulunduğu düşünülen bölgeler 11 Eylül sonrası bombardımana tutulmuş, Özbek yönetim de birçok şüpheliyi tutuklamıştır. İslami militancılık bastırılmaya çalışılmıştır. Özbekistan, bağımsızlığı elde ettikten sonra askeri ve parasal destek konularında Rusya ile uzlaşma çizgisinden sapmamıştır. Ancak her fırsatta Rusya’ya bağımlı hale gelmemek adına bağımsız bir ülke olduklarının vurgusunu yaparak Moskova’ya karşı özgürlüklerini pekiştirici tüm politikaları uygulamaktan da çekinmemiştir. Rus askeri varlığından rahatsızlığını dile getirerek Özbek iç meselelerinde karışıklığa neden olmaması yönünde Moskova’ya uyarılarda bulunmuştur. Rusya merkezli bir dış politika izlememek için ülkeye mesafeli davranmıştır. Hatta BDT’a alternatif olacak GUUAM gibi bloklara katılım sağlamıştır. GUUAM’a üyeliği sırasında 1999 yılında, BDT’un bir güvenlik ayağı haline gelen Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü (KGAÖ)’dan ayrılması da bir diğer gelişmedir. Ülke 2005 yılına kadar hemen hemen bu çizgide ilerleyen bir dış politikaya sahip olmuştur.

Özbekistan 2005’te yankı uyandıran ayaklanmalara kadar ABD ile iyi ilişkiler geliştirmiştir. Özbekistan, Afganistan’a coğrafi yakınlığı itibari ile 11 Eylül sonrası ABD ile stratejik ortaklık anlaşmaları imzalamıştır. Ancak Rus bağını 1990’lardan itibaren yavaş yavaş koparmak ve bağımsız imajını pekiştirmek için ABD ile oluşturulan bu ilişki özellikle Kırgızistan’da meydana gelen renkli devrimin etkisi ile sekteye uğramıştır. Çünkü Batı destekli olduğu ileri sürülen devrimlerin bir domino etkisiyle kendilerine de sıçraması ülke menfaati açısından risk içeren bir durum olmuştur. ABD’nin insan hakları ve demokrasi vurgusuyla devrimlere bakışını göstermesi Kerimov iktidarının ilişkilerinde bir düşünme sürecine itmiştir. Kırgızistan devriminin hemen ardından 2005’in Mayıs ayında Özbekistan’ın Andican şehrinde meydana gelen halk ayaklanma kıvılcımları Özbek yönetim adına böylesine bir tedbirin gerekliliğini göstermektedir. Kanlı müdahaleler ile bastırılmaya çalışılan ayaklanmalar Batı kurumlarınca eleştirilmiştir. 2005 yılı iki ülke ilişkilerini kopma noktasına getirmiştir. Özbekistan’ın Batı’ya karşı şüpheyle yaklaşmasının sonucu olarak ülkedeki yabancı enstitüler kapatılmıştır. Özbekistan, yabancı NGO faaliyetlerini durdurmuştur. ABD’nin resmi kuruluşlarını sıkı denetime tabi tutmuştur.
Özbekistan, 2001 yılında 11 Eylül terör olayları sonrası ABD ile Stratejik Ortaklık Deklerasyonunu imzalamıştır. Afganistan müdahalesi açısından Özbekistan’da Hanabad Askeri üssünü açan ABD, ilişkilerinin 2005 yılında gelmiş olduğu gergin ortam nedeniyle Özbek yönetim tarafından üssün boşaltılması talebi doğrultusunda Kasım 2005’te üssü boşaltmıştır. Diğer ülkelerdeki askeri üslerini kendi kararları ile kapayan ABD Savunma Bakanlığı, 2005 yılındaki Özbek yönetimin isteği ile ilk kez ev sahibi ülke tarafından üssün boşaltılması talebi ile karşılaşmıştır. Andican olaylarında Özbekistan’ın müdahalesini eleştiren ABD’ye karşılık üssün boşaltılması talebi Özbekistan yönetiminin Rusya’ya alternatif olarak gördüğü ABD’ye, iktidarı tehlikeye düştüğünde gerektiğinde sırt çevirebileceğini göstermektedir. Otoriter Özbek yönetim iktidarına yönelik eleştirilere karşılığı Rusya kartı ile göstermektedir. Sonuç olarak, 2005’e kadar iyi olan Özbekistan-Amerika ilişkilerinin giderek gerilmesine Andican’daki kanlı olayların ABD tarafından sert eleştirilmesi eklenince Özbekistan dış politikasında Rusya’ya yakınlaşmaya başlamıştır. Özbekistan’ın ABD’ye yönelik bu tavır değişikliğinden sonra Çin’e yönelik ılımlı yaklaşımları olmuştur. Ülke ziyaretinde bulunan Kerimov Çin’i güvenilir dost olarak gördüklerini dile getirmiştir. Çin ile 600 milyon dolarlık petrol işbirliği anlaşması imzalamıştır. Diğer yandan, Özbekistan lideri Kerimov, Rusya ile yakın ilişkileri sürdürmüştür. Ancak bu politikalarını uygularken tamamen ABD’ye sırt çeviren ve bir tarafta olduğunu vurgulayan hamlelerden kaçınmıştır. Yine de Rusya ile yapmış olduğu güvenlik anlaşmaları neticesinde Rusya’yı 2005’ten sonra ABD’ye tercih ettiğini göstermektedir. ABD, bu politikalar sonucunda bölgedeki önemli bir müttefiki kaybetmemek adına özellikle Obama yönetimi ile yeniden yakınlaşma çabalarını başlatmıştır. Obama yönetiminde Özbekistan’a üst düzey ziyaretlerde bulunmuştur. Güvenlik algıları nedeniyle ve iktidarına dış etkisinden dolayı tehdit olarak gördüğü ABD’den uzaklaşan Özbekistan yine Rusya’ya yönelik aynı endişeler ile yeniden ABD’ye yakınlaşmaktadır. Rusya ve Çin’i dengelemek maksadıyla ABD’ye yakınlık göstermektedir.
Kırgızistan
Kırgızistan, bölgenin nispeten en demokratik ülkesi olarak görülmektedir. Önceki bölümlerde de aktarıldığı üzere yaşamış olduğu devrimler, halk ayaklanmalarının bölgede etkili olduğunu göstermektedir. Ülke diğerlerine oranla demokratik eğilimlere sahip olsa da ekonomik düzey bakımından diğerlerinden geridedir. Tarıma dayalı fakir bir ülke nitelemesine girebilecek düzeyde olan Kırgızistan, tütün ve pamuk ihracatı yaparak ekonomisini kalkındırma çabasındadır. Ekonomisi ayrıca altın ihracatına da bağlıdır. DTÖ’ye katılan ilk BDT üyesi devlet olan Kırgızistan, bağımsızlıktan 2005 yılına kadar geçen sürede düşüşte olan bir ekonomik göstergede iken sonraki dönemde nispeten yükselişe geçecek bir ekonomik gelişme yaşamıştır (CIA, https://www.cia.gov, 10 Mart 2014’te erişildi). Kırgızistan, Sovyet döneminde ekonominin giderek yolsuzlaşması yüzünden bağımsızlığını elde ettikten sonra bile uzun sürede toparlanamamıştır. Sovyetlerden kalan eski teknolojiye sahip üretim yerleri ve işletmeler, Kırgızistan’ın piyasa ekonomisine geçişini zorlaştırmıştır. Yine de, bağımsızlığın ilk yılları köklü adımlar atılarak yeni döneme geçilmeye çalışılmıştır. Piyasa ekonomisine geçilmiş, özelleştirmeler gerçekleştirilmiş, yapısal düzenlemeler yapılmaya çalışılmıştır. ABD merkezli IMF yardımlarına karşı bu açıdan olumlu bakıp bu desteği kabul etmiştir. ABD öncülüğündeki hegemonik düzene dâhil olmaya çalışmıştır. Ancak ülkenin diğer ülkelere göre daha az ekonomik imkânlara sahip olması ve etnik, siyasi ve sosyal istikrarın sağlanamaması nedeniyle ortaya çıkan toplumsal sorunlar bu süreci zorlaştırmıştır. Özbek- Kırgız gerginliği, ekonomik yetersizliğin etkili olduğu toplumsal sorunlar ve ülkede 2005 ve 2010 yılında yaşanan devrimler büyük krizlere neden olmuştur.
Kırgızistan, ABD’ye 11 Eylül sonrası ülkesinde üs vermesiyle Washington’a yakınlaştığına yönelik bir algı oluşturmuştur. Bu izlenimi ortadan kaldırmak ve Rus antipatisine neden olmamak için Rusya’ya da üs vermiştir. Hatta ABD üssünün boşaltılma talebinde bulunmuştur. Bu durum, ABD Orta Asya politikalarını Kırgız yönetiminin zora sokacağı anlamına gelmekteydi. Ardından, Kırgızistan; Gürcistan ve Ukrayna’dan sonra 2005 yılında ABD’nin sivil toplum kuruluşları aracılığı ile desteği olduğu öne sürülen bir devrim süreci geçirmiştir. Özünde Rus yanlısı bir alt yapısının olmasına rağmen Kırgızistan, Lale Devriminde Batı destekli bir süreç geçirmiştir. Devrim sonrası yönetime Kurmanbek Bakiyev geçmiştir. Böylelikle uygulamış olduğu politikalar ile Rus-Çin sempatisini kaybetmiştir. 2010 yılında yaşanan bir başka halk ayaklanmayla yeniden iktidar değişimi yaşanmıştır. Son dönemlerinde ABD’ye yakın duran Bakiyev yönetimi yerini Rus yanlısı Atambayev’e bırakmak zorunda kalmıştır. Sonuç olarak, git-gellerin yaşandığı Kırgızistan, dış aktörleri birbirlerine dengeleyici unsur olarak görmektedir.

Kırgızistan’daki bu devrimler Rusya ve ABD’nin ve hatta Rusya’nın yanında Çin’in olduğu bölge üzerindeki rekabeti daha net ortaya koymaktadır. Zaten 11 Eylül sonrası politikalar ile ABD’nin bir müttefik arayışı içinde olduğu açık bir şekilde görülmektedir. Buna karşı Rusya’nın kendi yakın çevresini kaptırmak niyetinde olmaması Çin ile bölgesel ittifaklıklarına neden olmaktadır. Bu rekabetin yansıması da Kırgızistan’da görülmektedir. Özellikle ABD için, Kırgızistan, Çin’e yakın olması itibarıyla ve Rusya-Çin ittifakının kontrol edilebilir olmasını sağlaması açısından önemlidir. ŞİÖ’ne üyeliği ile Rusya yanlısı yönü Kırgız liderinin ABD tarafından hedef gösterilmesine neden olmuştur. Devrimler ile bu sonucun arasında bir bağlantı kurulmuştur. Kırgızistan’ın Rusya ve Çin ile yakınlaşmaya başlayan yönü ABD’nin rekabet alanı olarak Kırgızistan’ı seçmesine neden olmuştur. Kırgızistan ülkede yaşanan sıkıntıları nihai olarak çözmek ve dış baskılara maruz kalmamak için sisteminde yeniliklere gitmek zorunda kalmıştır. Diğer Orta Asya ülkelerine oranla daha demokratik olsa bile liderlerinin büyük yetki ve haklarla donatılmış olması sorgulanma sebebi olmuştur. 2010 devrimin ardından artık yeni anayasa paketi ile ülke demokrasi uygulamaya çalışmıştır. Yeni anayasa paketi halkoyuna sunulmuştur. Yetkilerle donatılmış bir lider yerine büyük yetki ile donatılmış bir hükümet ve parlamentoya geçilmiştir. Bu açıdan sorgulanabilir bir yönetim ABD’nin çıkarına yönelik olacaktır. Ancak Kırgızistan tamamen ABD yanlısı bir politika izlememektedir. Bu durum SSCB’nin dağılmış olmasına rağmen Sovyet ideolojisinin sosyal hayattaki etkisinin tam anlamıyla ortadan kaldırılamamış olmasından kaynaklanmaktadır. Ayrıca halkta hâkim olan etnik milliyetçilik duygusu ve demokratik hayatın gereklerine alışmaları ülkede ciddi sorunlara neden olmuştur. Ekonomisinin zayıf olmasından dolayı da Rusya ya da ABD dış yardımlarına açık olmuştur. Dış ekonomik desteklerin devamı için ABD ve Rusya arasında dengeleyici bir politika izlemeye çalışmıştır. Kırgızistan, çıkarına yönelik değişken dış politikasını göstermiştir. Yine de, 2010 yılı sonrasında ABD üssünün 2014 yılında kapatılması talebinde de görüldüğü gibi Rus yakınlığının olduğu bir yönetim görülmektedir.
Tacikistan
Tacikistan, Orta Asya ülkeleri arasında en zayıf olanıdır. Ülke Türk-Fars kültürünün kesişim noktasında dağlık bir bölge üzerine kurulmuştur. Fars-Tacik kökenli Sünni Müslüman ağırlıklı bir halktan oluşmaktadır. Sovyet dönemi boyunca da Rus kültüründen etkilenerek Türk-Fars ve Rus kültürünün karışımından bir toplum oluşmuştur. En fakir ve endüstride en zayıf olan ülke, bağımsızlık sonrası başlayan iç çatışmaları 5 yıl boyunca yaşamıştır. Afganistan’a olan komşuluğu nedeniyle de uyuşturucu ve silah kaçakçılığı gibi birçok yasadışı mesele ile yüzleşmek zorunda kalmıştır. Tacikistan bağımsızlığını kazandıktan sonra Orta Asya’da Rusya’nın en büyük kapılarından biri olmuştur. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının hemen ardından ülkenin güney bölgesinde Afganistan sınırında başlayan çatışmalar 5 yıl süren ciddi bir iç savaş olmuştur. Sovyetler Birliği sonrası bölgede yerleşmeye çalışan gruplar arasında yaşanan bu gerginlik ülkeye büyük ölçüde zarar vermiştir. Özellikle radikal İslamcı eğilimler ile yüzleşilen sorunlar itibari ile Tacikistan, Rusya’ya yakınlaşan bir çizgide ilerlemiştir. 1992’de Müslüman demokratların gösterileri sonucu Tacikistan devlet lideri R. Nabiyev Rusya’ya sığınmak zorundan kalmıştır. Rusya, Tacikistan’daki bu olaya doğrudan müdahale etmek yerine dolaylı silah desteği ile etki etmeye çalışmıştır. Yine 1992’de iktidara gelen Tacikistan İslam Terakki Partisi ile iç savaş başlamıştır. Savaşın diğer boyutunda Özbek-Tacik çekişmesi ve hatta şehirlerarası yöreler yüzünden çıkan gerginlikler vardır. Boy ve kabile kavgası ülke iç çatışmasına neden olmuştur. Rusya için Tacikistan İslam fundamentalizminin yayılması açısından tehlikelidir. Ancak, Rusya’nın Tacikistan’daki 201. No’lu askeri tümeni ile iç çatışmalar bastırılmıştır. Ülke sınırları Rusya ile olan yakın münasebetlerin sonucu olarak Rus askeri birliklerince korunmaktadır. Rusya, Tacikistan güvenliğine yakın ilişkilerinden dolayı önem vermektedir. Bölgede 20 bin civarı Rus askeri bulunmaktadır. 1998’de yönetime gelen hükümet Rusya tarafından desteklenmiştir. Tacikistan devlet başkanı İmamali Rahmanov seçilmiştir. Rusya’ya askeri desteği itibari ile daha da yakınlaşmıştır. Bölgenin Fars kökenli bir toplum olması ve iç savaşın milliyetçilik duygularını arttırmış olması, ülkeyi savaş sonrası diğer milletlerden uzaklaşmıştır. Ancak daha sonra Tacikistan; Rusya, Çin ve ABD’ye yakınlaşmaya başlamıştır. 11 Eylül sonrası Tacikistan üzerinde Rus, Amerikan ve Çin baskısı artmaya başlamıştır.
1992-1997 yılları arasında yaşanan iç çatışmanın ardından Afganistan’a sınırı olması nedeniyle Tacikistan’ın 11 Eylül sonrası bölgedeki önemi artmıştır. ABD açısından bölge politikalarında kendisine kolaylık sağlayacak olan ülke ile ABD ilişkileri bu tarihten itibaren yakınlaşmıştır. ABD, Tacikistan bağımsızlığını ilk tanıyan ülkeler arasındadır. 11 Eylül sonrası ABD’nin ülkeye vermiş olduğu öneme Tacikistan’ın ılımlı yaklaşımı ile yanıt vermesi ve ABD’ye yönelik yakın temaslarda bulunması 29 Aralık 2001’deki gelişmelerde de görülmektedir. Tacik yönetim; Kulab, Kurgan-Tepe ve Farhar bölgelerinde hava sahalarını ABD kullanımına açmıştır. ABD, ekonomik yardımlarının oranını arttırmıştır. Amerikan yakınlığının vermiş olduğu etki ile olduğu düşünülürse, sınırları içerisinde olan Rus askeri birliklerinden kira bedeli almayan Tacikistan artık kira bedeli almak istediğine yönelik isteklerini dile getirmiştir. Kısa süren Rus-Tacik gerginliğinin ardından olaylar büyümeden Rusya ile olan ılımlı temaslar olumlu yönde devam etmiştir. ABD üssü, coğrafi olarak karışıklığın olduğu radikal İslamcı grupların mücadele alanlarındadır. Bu bağlamda, Tacikistan, radikal grupların yaratmış olduğu sorunların çözülmesinde ABD’nin bölgedeki askeri varlığına da güvenmektedir. Bölgesel karışıklık, Tacik yönetim için üssün ABD kullanıma açılmasında teşvik edici bir unsur olmuştur. Ayrıca ABD’nin Özbekistan ile yaşamış olduğu sorunlar Tacikistan ile yakınlaşmasında etkendir. ABD’ye yönelik ılımlı yaklaşımının bir diğer sebebi de ülke geneli iç karışıklığın sona ermesi isteğidir. Toprak bütünlüğünün sağlanması amacıyla Tacikistan’ın olumlu baktığı ABD varlığı, ülkenin tekrar bir iç karışıklığa gitmemesini sağlayabilirdi. Kısaca, ekonomik olarak ihtiyaç duyduğu ABD ve bağımsızlığından beri sırt çevirmediği Rusya arasında denge kurması devam edecek görülmektedir.
Yararlanılan Kaynaklar
Elif Gürdal, Orta Asya’nın Amerikan Hegemonyasına Eklemlenmesi Ve Bu Süreçte ABD’nin Enerji Politikaları
Zbigniev Brzezinski, Büyük Satranç Tahtası
Noam Chomsky, Dünya Düzeni: Eskisi Yenisi
Erol Göka, Murat Yılmaz, Uygarlığın yeni yolu Avrasya
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Elif Gürdal’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Amerikan Doları'na Karşı Çin Yuanı'nın Geleceği

Çin Yuanı’nın Uluslararası Piyasalardaki Yükselişi
Uluslararası finansal piyasalardaki son birkaç yılda meydana gelen dünya genelindeki gelişmeler ABD’nin rezerv para ve finansal arenadaki lider konumunun korunması yönünde karşısına birtakım ciddi rakiplerin çıkmasına neden olmuştur. ABD’ye kıyasla daha önceleri rekabet edemeyecek derecedeki ülkeler Hong Kong ve Singapur gibi finansal merkezler ABD ile rekabet edebilecek düzeylere yaklaşmışlardır. Her ne kadar uluslararası piyasaların gelişmesi, elektronik ortamda işlemlerin hızlanması, türev ürünlerin global anlamda yayılması, dünyayı homojenleştirse de, asıl tüm herkesi meşgul eden soru ABD Dolarına rakip olabilecek bir para biriminin olup olmadığı veya hangi ülke para birimlerinin buna yakın olduğu sorusudur.
Çin ekonomisi gerek büyüklük olarak gerekse de dinamizm anlamında global ekonomide, ABD Dolarına rakip olarak gösterildiği herkes tarafından kabul edilen önemli bir gerçektir. Çin şu anda dünyanın en büyük ikinci ekonomisi konumundadır ve dünya ekonomisine büyüme anlamında katkı sağlayan ayrıcalıklı bir yerdedir. Finans çevreleri tarafından da ABD’nin sahip olduğu bu ayrıcalıklı konumunu bitirebilecek en büyük adaylar arasında gösterilmektedir. Son dönemde yapılan çalışmalar neticesinde özellikle, diğer ülkeler tarafından rezerv olarak tutulma, sermaye piyasalarının gelişmişlik düzeyi, ödeme işlemlerinde çok tercih edilmeyen bir para birimi olması, Çin’in ekonomik büyüklük ve başarılı büyüme performansına rağmen Yuan’ın rezerv para birimi olma yolunda dünya tarafından kabul edilebilirliğini sağlamada yetersiz kalmaktadır.
Çin para birimi olan Yuan uluslararası arenada kabul edilebilirliği söz konusu olduğunda özellikle karşımıza çıkan en büyük engeller Çin’in esnek bir döviz kuruna sahip olmaması ve açık bir sermaye piyasalarına sahip olmadığı gerçeğidir. Çin’in para birimini uluslararası piyasalarda rezerv para birimi yapması hususunda ciddi engellerin olduğu bir gerçek olmakla birlikte, Hükümetin uluslararası piyasalarda para birimini yaygınlaştırması yönünde ciddi ve önemli adımlar attığı gerçeği de yadsınamaz düzeydedir. Uluslararası literatür incelendiğinde sonuç olarak bir para biriminin rezerv para statüsüne kavuşabilmesi adına sermaye piyasalarının serbest bir yapıda olabilmesi, para biriminin uluslararası alanda herkes tarafından kullanılabilmesi ve esnek döviz kuru uygulamaları ana kriterler yanında destekleyici faktörler olarak karşımıza çıkmaktadır. Çin ekonomisi incelendiğinde serbest sermaye hareketlerine yönelik ciddi engellemelerin mevcut sistemde hala yabancı yatırımcı gözünde önemli bir engel olarak görüldüğü açıktır. Her ne kadar Hükümet tarafından hem sermaye girişi hem de çıkışlarında önemli ölçüde bu sınırlamalar azaltılmış olsa da, Yuan’ın uluslararası arenada kabul edilebilmesinin önemli engelleri arasındadır. Çin Hükümeti son zamanlarda kendi adlarına devrim niteliğinde sayılacak bir adım atarak, seçilmiş bazı yabancı yatırımcılara lisans vererek Çin hisse senetlerine ve bono piyasalarına daha fazla yatırım yapabilmelerinin önünü açmıştır. Bu program QFII (Qualified Foreign Institutional Investors) olarak adlandırılmaktadır. Sermaye hareketleri sınırlandırılmalarından ziyade o ülkenin ne kadar uluslararası ekonomide serbest bir politika izlediğinin önemli göstergelerinden birisi de ekonomik olarak finansal açıklık göstergeleridir.
Finansal açıklık göstergesi yönünde en popüler çalışmayı Chinn-Ito endeksi olarak takip edilmekte ve istatistiksel yöntemlerle bir ülkenin ne kadar finansal piyasalarda açık olup olmadığını gözler önüne sermektedir. Chinn-Ito endeksi 2.42 (en açık ülke) ile -1.88 (en kapalı ülke) arasında değer almakla birlikte, Rezerv para özelliğine sahip ülkeler 2.42 gibi bir değer ile ön plana çıkarken; Çin’de bu oran -1.18 olup, sermaye hareketlerine ne kadar sınırlama getirdiği ve rezerv para birimi olarak hedefinden ciddi şekilde uzak olduğunun göstergesidir. Şekilde belirtildiği gibi Yuan döviz kuru 1997 yılından 2005 yılına kadar Dolara çıpalanmış bir şekilde işlem görmüştür. 2005 yılından itibaren ise kademeli olarak Dolara karşı değer kazanmasına izin verilmiştir.

Fotoğraf: 1997-2016 Dolar/Yuan Paritesi

Global finans krizinin başlamasıyla birlikte 2008 Haziran ayında Dolara çıpalanma politikası yeniden oluşturulmuş, bu süreç piyasaların rahatlamasına imkan veren Haziran 2010 yılına kadar devam etmiştir. Yuan’ın rezerv para birimi olması yönünde birtakım adımlar atılmış olsa da hala bu hedefinden uzak gözükmektedir, özellikle gün içerisinde belirli bantlar dahilinde işlem görmesi, piyasalarda Dolara karşı hala belirli standartlarda yönetilmektedir. Yuan’ı yatırımcıların gözünde ciddi sorunlarla karşı karşıya bırakmaktadır. Çin Hükümeti ülke içine para girişini sınırladığından ötürü ve buna aynı zamanda sermaye kontrolleri de eşlik ettiğinden bu yolla döviz kuru kontrol altında tutulmaya çalışılmaktadır. Yuan, hem yurtiçi (onshore) hem de yurtdışı (offshore) piyasalarda alımı-satımı yapılan bir para birimi olmakla birlikte iki piyasada da farklı sembollerle ifade edilmektedir. CNY (onshore) olarak ifade edilirken CNH (offshore) olarak tanımlanmaktadır. Yurtiçi piyasada alımı-satımı yapılan Yuan para birimi, Çin Merkez Bankası tarafından yönetilirken özellikle İthalatçı Çin firmaları yurtdışı piyasadan daha etkili buldukları bu piyasadan işlem yapmaktadırlar. Yurtdışı (offshore) piyasasında alım-satım işlemleri Hong-Kong bankalar arasında genellikle gerçekleşirken, Çin Merkez Bankası ve hükümetin sermaye sınırlamalarına maruz kalmamaktadır. Her iki piyasadaki kurlar genellikle çok farklı olmamakla birlikte son zamanlarda bu korelasyon bozulmuştur. Hem CNY hem de CHN piyasaları belirli sınırlamalarla karşılaşmaktadır. İki piyasanın da birbirine entegresi çok uzak görünmekle birlikte rezerv para birimi olma yolunda yabancı yatırımcılar açısından en önemli risk faktörü olarak görülmektedir.
Çin Hükümeti Yuan’ın uluslararası arenada daha fazla tanınmasını sağlamak yönünde önemli adımlar atmaya başlamış bunu da elindeki kontrolü kaybetmeden yapmaya çalışmıştır.
Çin para birimini uluslararası arenaya taşımak için ilk yol olarak kendisine Hong-Kong piyasalarını seçmiş burada yaşayan hane halklarına Yuan cinsinden hesap açmaları 2004 yılında hayata geçirilmiştir. Çin’in artan ticaret hacimleri Yuan’ın uluslararası finansal piyasalarda kullanılabilirliği konusunda ülkeye ciddi cesaret vermiş 2012 yılında ticari anlaşma olarak Yuan cinsinden ifade edilen tutar yaklaşık $ 465 Milyar Dolara ulaşmıştır. Çin Hükümeti’nin uzun süren gayretleri sonucunda Yuan IMF tarafından Özel çekme hakları (SDR) sepetine eklenmiş ve uluslararası arenada ABD Dolarına karşı önümüzdeki dönemde rakip bir para birimi olarak gücünü artıracağı kanısını daha da güçlendirmiştir. SDR’ye alınma ölçütleri açısından IMF tarafından iki temel kriter olmakla birlikte; bunlardan “ilki ana ticaret ülkesi” olarak nitelendirilmektedir. Sepetin revizyon tarihinden 12 ay önce biten son 5 yıllık dönemde hizmet ve mal ihracatının büyüklüğüne bakılmaktadır. İkinci kriter ise 2000 yılında yürürlüğe koyulan “kullanım kolaylığı” ilkesidir. Yuan en son 2010 yılında ilk kriteri geçmiş fakat kullanım kolaylığı ilkesinden dolayı bunu başaramamıştı. Geçen süre zarfında her ne kadar tam anlamıyla bu kriteri sağlamamış olsa da küresel finansal sisteme daha fazla entegre olmuş, Çin’li otoritelerin son yıllarda parasal ve finansal alanlarda gerçekleştirilen reformlar sayesinde 1 Ocak 2016 tarihinden itibaren SDR sepetine girmeyi başarabilmiştir. Böylece IMF’nin para sepetinde Dolar, Euro, Sterlin ve Yenin ardından beşinci para birimi olarak yerini almıştır.
% 41.73 Dolar, % 30.93 Euro, % 8.33 Yen, % 8.09 Sterlinin oluşturduğu sepette Yuan’ın ağırlığı % 10.92 olmuştur. Çin’in rezerv para birimi olması yönünde yapılan reformlar ve uluslararası piyasalarda kullanılabilirliğinin artması ve son dönemde SDR sepetine dahil edilmesi ABD Dolarını en çok zorlayacak para biriminin başında Çin Yuan’ının gelmesinin makul olabileceği düşüncesini daha da perçinlemektedir. Son dönemlerde Çin her ne kadar önemli adımlar atmış olsa da ki bunlardan en önemlileri sermaye hesabını daha açık hale getirerek para birimini uluslararası finansal piyasalarda kullanılabilirliğini artırması olmuştur, ki bu adımlar rezerv para birimi olma yolunda hala ABD Dolarının gerisinde kalmasına çare olamamıştır. Çin ekonomisi son yıllarda nüfus dinamiği ve büyüleyici büyüme rakamları sayesinde uluslararası finansal piyasalardaki yerini sağlamlaştırırken rezerv para birimi olma yönünde bu kriterlerin haricinde gelişmiş finansal piyasaların olmayışı, güvenilir kamu kurumlarının işleyişini sağlayamaması gibi faktörler rezerv para birimi olma yönünde en büyük engel olarak gözükmektedir. Çin finansal piyasalarına genişlik, derinlik ve likidite açısından bakıldığında, Yuan’ın ABD Dolarına kıyasla tamamlaması ve uygulaması gereken birçok reformun da varlığına işaret etmektedir. Çin’in son dönemlerdeki başarılı büyümesi ve hükümetin Yuan’ı dünya genelinde yaygınlaştırma yönünde yapmış olduğu reformlar para biriminin rezerv para birimi olma yönünde önemli adımlar olmakla beraber, Çin’in hala yapması gereken son derece önemli adımlar bulunmaktadır. Çin’in finansal sistemi hala bankalar tarafından desteklenmektedir. Aynı zamanda Hükümet doğrudan bankacılık sisteminin çoğunu kontrol etmektedir.
Kontroller bankacılık kesimi dışındaki finans koşullarına ağır yaptırımlar uygularken bankacılık sisteminin ayrıcalıklı konumu sayesinde karlar da bu sektörde toplanmaktadır. Çin aynı zamanda 2005 yılında hisse senetleri piyasasında da ciddi reformlar yapmış olup, Çinli şirketlerin daha önceden alınıp satılamayan hisse senetleri kolaylıkla ve serbestçe alım-satımı yapılabilir bir konuma getirilmiştir. Yapılan reformlar sonucu şirketlerin piyasa değerleri ve iş hacimleri aşırı şekilde artmıştır. Çoğu gelişmiş ülke ekonomisinin önüne Çin ve para birimi Yuan geçmiştir. Özellikle diğer önemli bir bulgu ise borçlanma piyasalarında şirketler tarafından Yuan’a dayalı borçlanma araçları çıkarılmış olmakla birlikte, yerli ve yabancılar tarafından bu araçlar kolaylıkla alınabilmiş, fakat yabancılara uygulanan sınırlamalar yüzünden istenilen başarılar yakalanamamıştır. Genel anlamıyla bakıldığından finansal piyasalarda önemli adımlar atılmış olmasına rağmen, para birimini uluslararası finansal piyasalarda lider bir konuma getirmek için yeterli olmamıştır.
Çin’in para birimini rezerv para birimi yapabilmesi önündeki en önemli engellerden birisi de borçlanma araçları piyasalarında istenilen düzeyde bir hacime ulaşamamış olmasıdır. Rezerv para birimi olma yolundaki ülkelerden beklenen yüksek kaliteli ve rahatlıkla alınıp satılabilen kamu kağıtları ihracında önemli rol oynamalarıdır. Çin’in mevcut koşullarında diğer birçok gelişmiş ülke ekonomisine istinaden kamu borç seviyesinin düşüklüğü göze çarpmaktadır. Genel anlamda bakıldığında ülkenin bu borç seviyeleri ülke açısından kredibilitesini artırırken rezerv para birimi olma yolunda kamu sektörüne dayalı kağıt ihracını frenlediği için Dolar ile olan mücadelesinde ülkeyi geride bırakmaktadır. Çin’in sağlamış olduğu dinamizm ve buna eşlik eden hızlı büyüme oranları ülkeye ciddi avantajlar sağlayarak Yuan’ın uluslararası arenada kullanılabilirliğini artırmada faydalı olmaktadır. Fakat finansal piyasalarının istenilen düzeye henüz ulaşamamış olması ve hükümet tarafından hem kurumlara hem de piyasalara yönelik ciddi sınırlamalar ve müdahalelerle birlikte sermaye hesabının sürekli sorgulanması ve tam anlamıyla konvertible olmayan bir para birimi olması ABD Dolarının hegemonyasını yıkamamasında en büyük etkenler olarak karşımıza çıkmaktadır.
Kaynak
Ahmet Turan Özgül, Rezerv Para Birimi Olan ABD Doları’nın Rezerv Para Konumunun Sürdürülebilirliği
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Ahmet Turan Özgül’e aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Bilim-Kurgu Filmleri Ve Anti-Komünizm

Sinemada bilim-kurgu türünün ilk filminin Georges Melies’in 1902 yılında çektiği Ay’a Yolculuk (Le voyage dans la lune) olduğu kabul edilir. Film Jules Verne’in 1865 tarihli aynı adlı romanından ve H.G.Wells’in Ay’daki İlk İnsanlar romanından yola çıkmıştır. Filmde mermiye benzer bir roket Ay’a doğrultulmuş uzun bir topun içine konur. Fırlatılan roket insan yüzü şeklinde bir yüze sahip olan Ay’ın gözüne saplanır. Roketin içindeki kahraman dünyalılar ile Ay’da yaşayan komik uzaylılar arasında başlayan mücadeleyi dünyalılar kolayca kazanır ve muzaffer bir şekilde yeryüzüne dönerler. Melies’in Verne’in romanından aktardığı bir diğer filmi Olanaksızlıklar Boyunca Yolculuk (Le Voyage à travers l’impossible, 1904) ise, bir trenin heyecanlı yolculuğunu anlatır. Önce, tren hızla bir uçurumdan fırlayıp denize düşer, denizden sonra da karaya ulaşır. Melies’in filmlerindeki büyük hızla fırlatılan roketler, dağın tepesinden uçan trenler o yıllarda korkutucu hızlara ulaşan otomobil teknolojisinden duyulan endişenin ve merakın sinemaya yansımasıdır aynı zamanda.
Sürat teması Melies’in filmlerinde ve diğer bilim-kurgunun ilk örneklerinde olduğu gibi sonraki yıllarda da bu türün ana teması olmuştur. Süratli teknolojik araçlara duyulan korku ve heyecan teması bir diğer önemli konuyu da gündeme getirmiştir: İstilalar ve öteki dünya varlıklarıyla karşılaşmalar. Bu yıllarda birçok filmde esrarengiz uçan araçların istilası ile karşılaşır seyirci. Özellikle Walter Booth’un The Airship Destroyer (1909) ve The Aerial Anarchists (1911) filmleri yeni sinema hileleriyle bu konuyu oldukça başarılı bir şekilde kullanmış ve iyi gişe hasılatları yapmıştır. Özellikle İngiliz yönetmen Walter Booth’un, sonunda, istilacı ve acımasız güçlerin “bizden biri” olan filmin kahramanları tarafından alt edilmesiyle sonuçlanan filmleri, “militarist” bir özellik taşımaktaydı ve özellikle bu filmlerle birlikte bilim-kurgu sinemasının “ideolojisi” de şekillenmeye başlamıştı. Bu tür filmlerdeki öteki dünyalardan gelen istilacılarla aslında bu dünyanın tehditkar siyasal güçleri kast edilirken-ki o yıllarda Almanya’nın savaş hazırlıklarından endişe duyuluyordu-siyasal gerginliklerin arttığı bu dönemde, tıpkı filmin kahramanları gibi daha cesur bir savunma psikolojisi ve savunma hazırlığının olması gerekliliği vurgulanıyordu.
1929 büyük ekonomik bunalımından sonra canavarların, hortlakların, Frankenstein’ların doldurduğu 30’lu yılların bilim-kurgu ve korku filmlerinin yerini 1935’lerden itibaren korkunç yaratıkların yavaş yavaş güldürü çerçevesinde ele alınmaya başlandığı filmler almıştır. Bu dönemde çevrilen bilim-kurgu filmleri daha çok gençlere yönelik, resimli roman kahramanlarının maceralarını anlatan filmler oluyordu. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından başlayan soğuk savaşın en büyük iki kanadı Sovyetler Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri idi. 1917’de Rusya’daki sosyalist devrim ve S.S.C.B.’nin İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi işgalinden kurtardığı Doğu Avrupa ülkelerinde 1948-1953 yılları arasında sosyalist hükümetlerin kurulmasını sağlamasıyla, S.S.C.B ve müttefikleriyle, A.B.D. ve müttefikleri arasında soğuk savaş tüm dünyada etkisini göstermeye başlamıştı. Sinemada bilim-kurgu türünün 1950’li yıllarda yaptığı büyük patlamanın sebebi İkinci Dünya Savaşının ve hemen sonrasında başlayan “soğuk savaş”ın etkileriyle açıklanır.

A.B.D. birçok Avrupa ülkesiyle birlikte, sosyalist tehlikeye 1949 yılında Kuzey Atlantik Antlaşması Teşkilatı NATO’yu kurdu. Buna, S.S.C.B. ve diğer sosyalist blok ülkeleri 1955 yılında Varşova Paktını kurarak karşılık verdi. Soğuk savaş sürecinde S.S.C.B ve A.B.D önderliğinde iki blok ülkeleri de silahlanma yarışına girişti. Hem A.B.D. hem de Sovyetler Birliği kendi bloğundan olan ülke topraklarına nükleer füzeler yerleştirmeye devam ediyordu. Sovyetler Birliğinin, Amerika Birleşik Devletlerinin arka bahçesi olarak nitelendirilen Latin Amerika ülkelerinden Küba’ya nükleer füzeler yerleştirmesi Küba Bunalımı’nı doğurdu ve yeni bir dünya savaşı tehlikesi ortaya çıktı. Ancak bunalım, Sovyetler Birliğinin, Küba’ya yerleştirdiği füzeleri geri çekmesiyle yerini yumuşama sürecine bıraktı. 1975 yılında, Avrupa’da her iki blok üyelerinin de katıldığı, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı (AGİK) sonuçlanarak imzalandı. 1985 yılında iki kutup arasında silahsızlanma ve nükleer silahların sınırlandırılması anlaşmalara 1989 tarihinden itibaren sosyalist hükümetlerin, bir bir yıkılmasının ardından, soğuk savaş döneminin sona erdiği taraflarca resmen açıklandı. Ardından 1991 yılında Varşova Paktı feshedildi ve 1992 yılında da S.S.C.B dağıldı.
Bu somutluktan uzak, belirsiz savaş tüm dünyada ve özellikle A.B.D.’de toplumsal bir nevroza sebep oldu. Sovyetlerin yayılmacı politikası ve nükleer silah gücü, 1950’li yıllarda yapılan bilim-kurgu filmlerin önemli temalarından biri haline geldi ve Space Operaların yerini peş peşe çekilen istila filmleri aldı. Başka Dünyadan Gelen (The Thing From Another World, 1951), Gezegen X’ten Gelen Adam (The Man from Planet X, 1951), Kırmızı Gezegen Mars (Red Planet Mars, 1952), Uzaydan Gelen Canavar (It Came from Outer Space, 1953), Yeryüzüne Hücum (Them!, 1954), Denizden Gelen Canavar (It Came from the Seal, 1955), Dünyanın Sonu (The Day the World Ended, 1955), Beden Kemiricilerin İstilası (Invasion of the Body Snatchers, 1956) filmleri bu dönemdeki istila filmlerinden bazılarıdır.
John Belton, Seeing Red: Cald War Hollywood adlı uzun makalesinde Amerikan toplumunda ve Hollywood sinemasında soğuk savaş dönemindeki anti-komünist tutumu İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemden başlayarak ve ilginç detaylar vererek anlatır. Belton’ın verdiği bilgilere göre bu dönemde pek çok sinema oyuncusu ve film stüdyosu zan altında kalmış ve polis takibine alınmıştır. Kara listeye alınma korkusu ve yaptıkları filmlerin protesto edilme ve sansürlenme ihtimaliyle büyük film stüdyolarının yapımcıları otosansür uygulamak zorunda kalmıştır. Başka Dünyadan Gelen adlı film böyle bir dönemde çekilmiştir.
Başka Dünyadan Gelen (The Thing From Another World): Christian Nyby’nin 1951 tarihli filminde uzay aracı Alaska’ya düşen bir uzaylı ile o bölgedeki Amerikan üssünde görevli bir grup askerin mücadelesi anlatılır. Askeri radarlar yabancı bir cismin üsse 48 mil uzaklıkta bir yere düştüğünü algılamıştır. Yüzbaşı Hendry keşif gezisine çıkıp anlaşılamayan bu olayı aydınlatmakla görevlendirilir. Hendry komutasında bir grup asker, gazeteci Scotty(Douglas Spencer), askeri üstte görevli bilim adamı Dr. Carrington (Robert Cornthwaite) ve asistanları uçakla bu cismin düştüğü sanılan bölgeye giderler. Karların altına gömülen uçak büyüklüğünde bir şeyin izini bulurlar. Düşüp karların altına gömülen bu şeyin bir uçak olduğu anlaşılır. Kar yüzeyinin
üstünde kalan tek parçasını inceleyen bilim ekibi bunun hiç bilmedikleri bir metal olduğuna karar verirler. Bu o zaman kadar karşılaşılmamış şey gazeteci Scotty’yi çok heyecanlandırmıştır. Ancak Hendry hemen bunların askeri bilgiler olduğunu ve izin verilmeden haberini yapamayacağını söyler Scotty’ye. Bu aracı gömüldüğü yerden çıkarabilmeleri için buzu eritecek küçük bir patlama gerçekleştirmeye karar verirler. Ancak bu patlama buz altındaki araçta bir yangının çıkmasına ve patlamaya sebep olur. Askerler halen buzun altında kalan enkazın içinde bir canlının olduğunu fark eder. İlk akla gelen bunun bir Marslı olduğudur. Bu canlıyı büyük bir buz kalıbının içinde çıkarırlar ve Dr.Carrington’nın görev yaptığı daha yakın olan üsse getirirler. Ekip burada komutanlarıyla bağlantı kuracak ve direktifleri bekleyecektir. Askerler buz kalıbının bulunduğu odada nöbet tutarlar. Buzun içinde hapsolmuş şeyi görmekten tedirgin olan askerlerden biri battaniye ile örter üstünü. Buz zamanla erir ve hala canlı olan şey dışarı çıkar. Nöbetçi asker paniğe kapılıp ateş ederek kaçar. Hendry ve diğerleri tekrar odaya döndüğünde uzaylı çıkmıştır oradan. Daha sonra buz kalıbından çıkıp kaçan uzaylı, dışarıda ekibin yanlarında getirdiği köpeklerle boğuşurken görülür. Askerler bu insan biçimindeki uzaylının (James Arness) peşine düşerler ancak ele geçiremezler. Tek kolunu köpeklerle boğuşurken orada bırakıp kaçabilmiştir. Dr Carrington ve asistanları kopan kolu incelemeye başlarlar. Fazlasıyla güçlü ve içinde kan taşımayan bir koldur bu.

İncelemelerinden çıkan sonuç, bu yaratığın acı hissetmeyen, duygusuz, kalpsiz, insandan çok farklı olduğudur. Uzaylıyı aramaya çıkan ekip bir şey bulamadan döner. Daha sonra Hendry ve askerlerin bulunduğu odaya bilim ekibinden bir doktor yaralı halde girer odaya. Uzaylı yaratığın saldırısına uğradıklarını ve laboratuarda bulunan iki kişiyi öldürdüğünü anlatır. Hendry ve adamları yeniden bu saldırgan uzaylıyı aramaya başlarlar. Bu sırada Dr. Carrington ve asistanları buldukları kolu inceleyip şaşırtıcı sonuçlara varırlar. Ancak Dr. Carrington elde ettikleri bilgileri gizli tutmalarını ister diğerlerinden. Uzaylı yaratığın kolundan elde ettiği maddelerle bitkiler üzerinde deneyler yapmış ve bu organizmanın çok hızlı bir şekilde geliştiğini ve kendisini yenileyebildiğini görmüştür Carrington. Askerlerin böyle bir araştırma kaynağını yok etmemesi, onun üzerinde bilimsel araştırmaların yapılması gerekmektedir. Bu arada Hendry durumu sezmiştir. Dr. Carrington’ın araştırma sonuçlarının ne olduğunu öğrenmeye çalışır. Doktor keşif gezisinde çok sayıda kan örneği getirmiştir yanında. Hendry Carrington’ın bilim ekibinde yer alan ve aynı zamanda sevgilisi olan Nikki’den (Margaret Sheridan) öğrenmeye çalışır olan biteni. Nikki (Margaret Sheridan) her şeyi anlatır. Bu yaratık öldürdüğü insan ve köpeklerin kanıyla beslenmiş, kendini yenilemiş ve gelişmeye devam etmiştir. Ancak komutanından gelen yeni direktifler Hendry’nin hiç hoşuna gitmeyecektir. Washington, bu tehlikeli uzaylıya zarar verilmemesini ve sağ yakalanmasını emreder yüzbaşıya. Hendry ve askerler uzaylının yeniden saldıracağından emindir. Hendry gelen emre itaat etmeyecek ve uzaylının oradaki insanlara daha fazla zarar vermesine engel olacaktır. Planları tekrar saldırıya uğradıklarında gazla yakıp yok etmektir uzaylıyı. Kısa süre sonra beklenen olur ve uzaylı tekrar ortaya çıkar. Ancak askerler ataşe vermeyi başarır ve uzaylı alevler içinde camdan atlayarak kaçar gözden kaybolur. Üste şartlar zorlaşmıştır. Tekrar bir plan yaparlar. Bir tuzak kurarlar. Tekrar saldırdığında elektrik vererek öldüreceklerdir
yaratığı. Bir barikat kurup beklerler. Yaratık tekrar ortaya çıkar ve saldırır. Ancak kurulan tuzağa düşer ve verilen elektrikle yaratık yok edilir. Askerler yaratıkla birlikte bilimsel araştırmalarla elde edilen tüm bilgileri de yok eder.
Roloff ve Seeβlen’e göre 50’li yılların bilim-kurgu filmlerinin çoğu, soğuk savaş atmosferinin yaydığı içe dönük sosyo-psikolojik baskıyı, dışa (uzaya) dönük bir savaşa yansıtma misyonuyla yüklenmiştir. Komünizm tehlikesi reel politika düzleminde gerçek bir tehlike olarak pek önemsenmemiş olsa da kopartılan yaygara büyük olmuştur. Komünizm, kaynatılan cadı kazanında ideolojik-psikolojik saplantıların görülmesine yol açmıştır. “Komünizm-bizi de yutmasını istemiyorsak-toplumsal bir kovalama ayiniyle dünyadan sürülüp atılması zorunlu olan ‘kötü’ydü.”
1940’ların sonunda ilk uçan dairelerin gözlemlendiği dedikodularıyla gündeme gelen tehlike sadece uzaylı ziyaretçileri işaret etmiyordu. Bunların Rus casus uçakları ya da A.B.D.’nin süper silahları olduğuna da inanılıyordu o yıllarda. Böylece gökyüzünden gelmesi muhtemel tehlikeden duyulan korku ve uzayın fethi bu dönemde bilim-kurgusinemasının popüler temaları haline gelmişti.
Başka Dünyadan Gelen’in son sahnesinde gazeteci Scotty, telefonda haberini geçerken, insanlığın başka gezegenden bir uçan daireyle gelen ilk istilayı Alaska’da birkaç Amerikan askeri ve sivilin nasıl bertaraf ettiğini anlatırken, tarihte insanoğlunu ve canlıları sular altında kalıp yok olmaktan tanrı idaresinin Nuh’un gemisiyle kurtarılışınıhatırlatır. İnsanlık için bu seferki tehlike de kendisini bizzat Amerika’da bile hissettiren Sovyet yayılmacılığı ve tanrıtanımaz kötü komünistlerdir; ancak bu tehlike de Amerika’nın yüksek askeri gücü (Uzaylının ele geçirilip yok edilmesine kadar süren macerasında Amerikan askerlerinin ve bilim adamlarının teknolojik ve bilimsel üstünlüğünü sergilenir. aynı zamanda A.B.D.’nin dünyayı denetleme gücü de ortaya konmuş olur. Coğrafik açıdan Amerika’nın Sovyetler’e en yakın kara parçası olan Alaska’dır). Scotty haberini şöyle noktalar: “Gökleri gözlemeye devam edin (Keep watching the skies)”. Böylece film seyirciyi yukarıdan gelecek tehlikeye karşı dikkatli olmaların için uyarır ve siyasal insan avına çağrı çıkartır. Soğuk savaş yıllarında Amerikan toplumunda nevroza dönüşen kızıl tehlikeden
duyulan korku Başka Dünyadan Gelen’in hemen başında Hendry’nin sözlerine yansır. Radarlar yabancı bir uçağın askeri üsse 48 mil uzaklıkta Amerikan topraklarına düştüğünü
algılamış, olayı Dr. Carrington bir mesajla bildirmiştir.
Komutanı yüzbaşı Hendry’ye mesajı iletir ve sorar: “Bir uçak buraya kendisini bekleyen güzel bir kız yoksa eğer, ne bulacağını umarak gider?” ,
Hendry: “Bilmiyorum efendim, kayıp bir uçak bildirildi mi?”
Komutan: “Hayır.”,
Hendry: “Ruslar olabilir.”
Başka Dünyadan Gelen’de keşif ekibindeki tüm askerler ve siviller birlikte mücadele ederler uzaylı yaratığa karşı. Ancak uzaylının kopan kolu üzerinde bilimsel araştırmalar yapan Dr. Carrington yaratığın yok edilişine karşı koyar. Bilim-kurgu sinemasının ilk yıllarında sıkça kullanılan çılgın ya da kaçık bilim adamlarınadan (mad scientist) biridir Dr. Carrington. İlkel insanın büyüden ve büyücüden duyduğu korkunun sinemada çılgın bilim adamıyla yeniden ortaya çıktığı söylenebilir. Bilim adamları da tıpkı büyücüler gibi kimsenin anlayamadığı yöntemlerle bilinmeyeni araştırırlar. “Ancak bu filmlerde çoğu kez, bilinmeyeni bilmeye yönelik hırslarının sonucunda denetimi yitirdiklerinden ya da ‘deli’ olduklarından, çok büyük tehlikelerin doğmasına neden olurlar.”
Kaçık bilim adamı ilk kez Frankenstein’da (1910) ortaya çıkar. Daha sonraki Abel Gance’ın La folie du Docteur Tube (Doktor Tüp’ün Deliliği, 1914) ve Marcel L’Herbier’in L’Inhumaine (İnsanlık Dışı, 1923) adlı filmler de bu temayı kullanmıştır. Emre Oskay’a göre, içinde yaşadıkları toplumu düzeltmek için doğaya müdahale eden deli bilim adamları gibi “yitik” insanların tıpkı Dr. Jekyll ve Mr. Hyde’daki gibi canavarlaşmaları, delirmeleri bu çabalarının “yanlışlığından” kaynaklanır. Yaptığı deneylerle dünyayı ziyarete gelen uzaylının insandan çok daha zeki ve güçlü olduğunu anlayan Carrington onunla iletişim kurması gerektiğini, ondan çok şey öğrenebileceğini düşünür. Asistanlarından birisi, “Peki ya bu uzaylı sadece ziyaret için gelmediyse, dünyayı fethetmek için geldiyse, niyeti korkunç bir ordu kurup insanları yiyecek olarak kullanmaksa” diye sorduğunda Dr. Carrington bunu dikkate almaz “çok şey var dünyamızı tehdit eden., bilimde düşman olmaz” der.“ Dr. Carrington karşılaştığı bu canavarın dilinden anlayabilecek, sırlarını öğrenebilecek ve bu sayede insanlığı çok daha uzak geleceklere taşıyacak tek kişidir. Askerlerin imha planlarından uzaylıyı korumaya soyunan Dr. Carrington önce yaptığı deneylerin sonuçlarını asistanlarıyla birlikte gizli tutar sonra da başka çaresi kalmadığında askerlerin işini bitireceği anda sahneye çıkıp kurtarmaya çalışır bu değerli canavarı. Ancak o da uzaylının saldırısına maruz kalır ve böylece kaçık bilim adamının çabasının ne kadar “ahmakça” olduğu gösterilmiş olur. Uzaylı insanlık için sadece bir tehdittir ve yok edilmelidir. Yabancı olan, anlaşılamayan Öteki’dir ve tehlikelidir; yok edilmelidir.
Yararlanılan Kaynak
Murat Demir, Sinemada ”Öteki”
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Murat Demir’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Bir Kültür Endüstrisi Aracı Olarak Sinema

Kültürün kapitalist üretim tarzı içinde alınıp satılan bir metaya dönüşmesi modernliğin gelişimine koşut olarak gerçekleşmiştir. Zaman içinde kültür, endüstrinin bir kolu haline gelmiştir. Kültür endüstrisinin ürün yelpazesi geniştir; müzik, fotoğraf, tiyatro, resim, dergiler ve tv dizileri… Bunların hepsi kapitalist üretimin çarkları içinde diğer endüstriyel gibi uzmanlar tarafından üretilip kitlelerin tüketimine sunulabilmektedir. Diğer kültürel ürünlerde olduğu gibi, sinemanın da kültür endüstrisinden sıyrılması her zaman mümkün olamamaktadır. Bir başka açıdan sinemanın bu kültürel yapının oluşumunda önemli bir role sahip olduğunu söylemek mümkündür. Adorno’nun da dediği gibi, günümüzde kültür her şeye benzerlik bulaştırmaktadır. Sinema da kültür endüstrisinden etkilenmekte ve ona etkide bulunmaktadır. Hitler’in bir iletişim ve eğlence aracı olan radyoyu etkili bir politika aracına dönüştürmesi örneğinde olduğu gibi,kültür endüstrisi de sinema ve diğer ürünlerini benzer bir amaç ile kullanmaktadır. Kültür endüstrisi sinema aracılığı ile, kitlelere onları rahatlatan, iyi hissetmelerini sağlayan ürünler sunar. Yaratılan sahte tatminlerle amaçlanan kitlelerin edilgenleştirilmesi, gerçeğe karşı tepkisiz kılınmasıdır.
Hollywood sineması egemen sınıfın görüşlerini ve değerlerini işleyen bir endüstridir. Fakat yarattığı yanılsama ile bunu tersine çevirir, kendi bağımlı kitlesine hizmet ediyormuş gibi görünür. Kitlelerin karşısına onları daha iyi hissettirecek, bir diğer ifade ile “gönüllerini hoş edecek” ürünlerle çıkan bu endüstri böylece sisteme yönelik tepkileri silebilmekte ve en iyi düzenin zaten varolan düzen olduğuna inandırmaktadır. Hegemonik ideoloji, rızaya dayalı bir uzlaşmanın altyapısını iyi yöntemlerle pekiştirir. İletişim kuramcısı J.Martin Barbero’nun ifadesi ile “bir sınıfın hegemonyasını kurma çabası, egemen sınıfın sahip olduğu çıkarların bağımlı sınıflar tarafından kendi çıkarlarıymış gibi kabul edilmesi ölçüsünde başarıya ulaşır.” Hollywood’un bahsi geçen konuda fazlası ile başarılı olduğu aşikardır.
Kültür endüstrisinin ve onun bir aracı olan sinemanın avantajı Adorno’nun ifadesi ile, kendisini sanatmış gibi gösterme zorunluluğunun olmamasıdır. “Ürettikleri zırvaları meşrulaştıran bir ideoloji kullanırlar” demektedir Adorno, “Onlar kendilerini endüstri diye adlandırırlar ve görevin başındaki genel müdürlerin gelirine ilişkin rakamlar kamuya ilan edildiğinde, tüketime hazır ürünlerin toplumsal gerekliliği konusundaki kuşkular dağılır.” Sinemanın bir diğer avantajı ise, boş zaman eğlencesi olarak görülebilmesidir. Bu zamanlarda zihnini boşaltmak ve iyi zaman geçirmek dışında çok fazla beklentisi olmayan seyirci aslında kendi rızası dışında yönlendirilmekte, zihnine ve düşüncelerine yön verilmektedir. Hiçbir kültür ürününün ideolojiden bağımsız olduğu söylenemez. Bu nedenle kitleleri eğlendirmek amacıyla uzmanlarca üretilen kültürel ürünlerin ideolojik boyutlarının göz ardı edilmemesi gerekmektedir. Film üretimi söz konusu olduğunda sermayenin daima daha fazla kar sağlamak amacıyla yeni pazarlama taktikleri bulması kaçınılmazdır. Film içeriklerinin iktidarı destekleyecek şekilde düzenlenmesi kültürel üretimlerin doğru okunmasında önem arz eden bir diğer konudur.
Adorno ve Horkheimer, eğlence endüstrisinin insanların isteklerini karşıladığı ya da talebin arzı belirlediği yönündeki görüşlere karşı çıkarlar. Bununla beraber, artık ikisi arasında ayrım yapmak mümkün değildir, sistem içinde iç içe geçmişlerdir. Bu aynılık hali sürekli bir farklılaşma içindeymiş gibi sunulur –bir pazarlama tekniğinin parçasıdır; iş şansa bırakılmamalı, planlanmalıdır. Filmlerde A ve B filmleri ayrımı, farklı fiyatlarda satılan dergilerdeki öyküler arasındaki ayrım, konu sınıflandırmasından ziyade tüketici sınıflandırmasına dayanmaktadır. “Herkes için bir şey sağlanır ve böylece kimse kaçamaz… Tüketiciler araştırma organizasyon şemalarında istatistik olarak görünürler; kırmızı, yeşil, mavi alanlar içinde gelir gruplarına göre bölünürler; bu herhangi bir propaganda tipi için kullanılan tekniktir.” İzleyici kitlesinin geniş tutulma çabası kültür endüstrisinin ürünlerinde özellikle dikkat gösterilen bir noktadır. Çizgi karakterlerin geniş bir yaş skalasına hitap edebiliyor olması bu bilgi ile açıklığa kavuşmaktadır.
Kültür endüstrisinin ürünleri, Walt Disney örneğinde de olduğu gibi, daha fazla kar elde edebilmek için pek çok yola başvurularak hazırlanır. Teknolojik gelişmelerin film üretiminde kullanılması, iktidarın söylemlerine uygun hareket etmek, popüler söylemlere yer vermek ve sanatın müzik, resim, mimari gibi farklı dallarından yararlanmak… Bunların hepsine tek bir üründe rastlamak mümkündür. Walt Disney’in pek çok animasyonunu “müzikal” olarak tanıtır. Resim sanatı canlandırma filmin doğasından gelen bir özellik olarak animasyonlarda zaten mevcuttur. Anlatılan öykülere baktığımızda ise, destanlara ve masallara sıklıkla rastlarız. Jowett, sinemayı Ortaçağ’daki Katolik kilisesinden beri, yüz milyonlarca insanın hayal gücünü esir eden toplumsal ve kültürel bir kurum olarak değerlendirir. Bu vurguya göre sinema büyük sayıda insanın hayal gücünü esir etmekle beraber inanç, bakış açısı ve değerlerini de değiştirmektedir. Filmlerin içerikleri ile toplumsal değişimler arasında paralellik söz konusudur ve film içerikleri değiştiğinde bu toplumun geniş kesiminin inanç, değer yargısı ve akış açısını da değiştirir. Sinemanın ideolojik işlevinin en açık biçimde görüldüğü ülke Amerika’dır. Bu bağlamda kültür endüstrisi ve sinema arasındaki bağın kuvvetinin ne olduğunu bize gösterecek sinemaların başında Hollywood gelir. Hollywood hem literatür anlamındaki ağırlığı hem de üretilen filmlerin tüm dünyadaki yaygınlığı açısından kültürel egemenlik bağlamında önemsenmesi gereken etkili bir oluşumdur. Sinemayı “şeyleştiren” ve kültür endüstrisinin bir aracı haline getiren Hollywood ürettiği filmlerde güçlüden yani kendisinden yana olanı zayıf yani “öteki” olanın aleyhinde kullandığı bir temsil tercihini meşrulaştırır. Kadın-erkek, yoksul-zengin, homoseksüel heteroseksüel, işçi-burjuva karşıtlıklarından hangisinin “ben” hangisinin “öteki” olacağını şekillendiren film yapımcılarının dünya algısıdır. Burada yatan tercih Hollywood’un ideolojisini de ortaya koymaktadır. “Kimin güçlü ya da güçsüz olduğuna karar verilmektedir” der, Kellner “Kimin güç ve vahşet uygulamaya muktedir, kimin aciz olduğunu ortaya koyar. Hem güce sahip olanların durumunu meşrulaştırır hem de aciz olanlara oldukları yerde kalmaları mesajını verir.”

Kültür endüstrisi ürettiği filmlerle toplumun düşünce ve duygu dünyası kendi istekleri doğrultusunda şekillendirmektedir. Endüstrinin buradaki isteği kitlelerin daha fazla tüketmesini sağlamak, onları edilgenleştirerek eleştirel düşünmelerini engellemek ve düzenin sürekliliğini korumaktır. Popüler sinema, eğlence gibi, statükonun korunmasında etkin bir rol oynar. Popüler sinemanın “kaçışçı” hazlar vaad eden ama aslında üstü örtük biçimde filmler yoluyla egemen değerlerin ve egemen ideolojinin hizmetine çalışan bir üretim alanıdır. Kültür endüstrisi mutluluk kaynağı olan haz almayı kültürel mallara, belli bir eğlence kavrayışına hapsetmektedir.“Romantik komedi” olarak adlandırılan Hollywood filmleri izleyici kitlesine, kendi hayatlarında bulamadıkları heyecanı, mutluluğu, aşkı vaat etmektedir. Mutluluk kaynağı iki saatlik sinema filmi olabilmektedir. Sinema salonundan çıkıp kendi hayatlarına dönen insanlar için “haz, sıkıntıya katlanmaya dönüşür” böylece. Hollywood, dünya üzerinde “anaakım” haline gelmiş bir ulusal sinema oluşumudur. Hollywood’un, Amerika’ya ait ideolojik, kültürel ve ekonomik değerlerin aktarıldığı egemen bir kültürel üretim alanı olmayı başarmış olması bunun altında yatan nedendir. Bununla beraber küresel boyutta dağılabildiği için Hollywood aynı zamanda ulusötesi etkileri açısından titizlikle değerlendirilmesi gereken bir ulusal sinema örneğidir. Hollywood filmleri ve Amerika söz konusu olduğunda “ulusal” ile “küresel” kavramlarının çok çabuk birbirine karışabilmektedir. Hollywood gibi “anaakım” olmuş bir kültürel üretim merkezine ait filmlerin küresel dağılımının temsiller boyutunda yarattığı politik meşrulaştırma etkisi ayrıca tartışılmalıdır. Ayrıca Hollywood filmlerinin metinlerinde gömülmüş-yerleştirilmiş olarak yer alan ve gündelik yaşamı tüketim kültürünün düsturlarına göre düzenleyen Amerikan usülü hayat tarzının ve “değer”lerinin küresel bir biçimde dağıtılıp aktarılıyor oluşu filmlerin hiçbir zaman sadece birer eğlence aracı olarak tüketilmediklerini ve böylece kabul edilmemeleri gerektiğini hatırlatmaktadır.
Hollywood üzerine yapılan önemli eleştirel çalışmalardan biridir Kellner ve Ryan’ın kaleme aldığı “Politik Kamera”. Kitap altmışlı yılların sonlarından seksenlerin ortalarına kadar uzanan ve ABD Toplumunda politik ibrenin giderek artan bir hızla sağa yöneldiği bir dönemde Hollywood sinemasının bu yönelime nasıl karşılık verdiğini ele alan bir incelemedir. Çalışma kültür ile politika arasındaki ilişkiye Hollywood sineması üzerinden dikkat çektiği için önemlidir. Kellner ve Ryan’ın çalışmaları sinema ile ilgili olduğu kadar kültürel tarih ve toplumsal değişimle de ilgilidir. Amerikan yaşamının çözümlemesini yapmak için sinemadan faydalanmışlardır. Kellner ve Ryan çalışmalarında Hollywood sineması ile Amerikan toplumu arasındaki ilişkiye odaklanmaktadır. Egemen kültürel temsillerdeki politik dönüşümlerden duydukları rahatsızlığı kaleme alan yazarların özellikle dikkat çektikleri nokta; toplumsal enerjileri harekete geçirmekteki öneminin giderek arttığını düşündükleri Hollywood sinemasının, oluşmakta olan muhafazakar hareketlenmeyi, aileden orduya ve ekonomik politikaya kadar birçok cephede fiilen desteklemekte olduğudur. Hollywood sinemasının ve kullandığı temsil göreneklerinin, egemen kurumları ve geleneksel değerleri meşrulaştırmak ve ideoloji aşılamak yönünde bir işlevi olduğunu savunan eleştirmenler mevcuttur. Bu kurum ve değerler arasında (merkezinde kişisel yeterlilik ve hükümete karşı güvensizlik olmak üzere) bireycilik, (rekabet, dikey hareketlilik ve hükümete karşı güvensizlik olmak üzere) kapitalizm, (erkeklerin imtiyazlı kılınması ve kadınların ikinci sınıf toplumsal rollerde konumlandırılması ile) babaerkil anlayış, (toplumsal iktidarın eşitsizce pay edilmesi ile) ırkçılık vesaire sayılabilir.
Kellner ve Ryan, film ve toplumsal tarih arasındaki ilişkiyi bir söylemsel şifreleme süreci olarak kavrar. Bu yaklaşımla amaçladıkları sinemada işlerlik gösteren temsillerle toplumsal hayatın yapısını ve biçimini belirleyen temsiller arasındaki bağlantıları vurgulamaktır. Bireylerin varoluşu kendilerine ve ait oldukları dünyaya ilişkin temsiller uyarınca biçimlenmektedir ve yaşamları, o kültüre egemen olan temsiller yoluyla toplumsal hayatı kuşatan figür ya da şekiller aracılığıyla tanımlanabilmektedir. Filmler toplumsal yaşamın söylemlerini (biçim, figür ve temsillerini) şifreleyerek sinemasal anlatılar biçiminde aktarırlar. Filmlerde açık bir şekilde ifade bulan tüm durumlar, bugün dolaşımda olan toplumsal söylemlere dayanmaktadır. Douglas ve Kellner’ın ifadesi ile sinemada yatan politik çıkarların son derece güçlü olduğunun burada hatırlatılması doğru olacaktır. Filmler, sosyal gerçekliğin şu ya da bu şekilde inşa edilmesine zemin hazırlayan psikolojik duruşları, dünyanın ne olduğu ve ne olması gerektiğine ilişkin ortak düşünceyi yönlendirerek toplumsal kurumları ayakta tutan daha geniş bir kültürel temsiller sisteminin parçasıdır. Sinemanın böyle kavranması, klasik Marksist teoriye ait ideoloji kavramının genişletilmesini gerektirir; bu kavram, ezilenlerin kendilerini ezen sürece gönüllü katılımını sağlamayı, yani zor kullanmaya gerek bırakmayan tahakküme yönelik bir fikir ve imgeler sistemi olarak tanımlamaktadır. Yazarlara göre ise ideoloji, toplumsal gerilimleri yatıştırmaya ve toplumsal güçlere, eşitsizliğe dayalı toplumsal düzene tehdit oluşturmalarına meydan vermeyecek şekilde karşılık vermeye yönelik bir çabadır. İdeoloji bu görevi, tıpkı zihinsel temsillerin insan psişesini yönlendirdiği gibi, düşünce ve davranışları düzeni koruyacak yönlendiren ve uygun hareket şeklini belirleyen kültürel temsiller aracılığı ile yerine getirmektedir. Bütün bu bilgiler, ilerleyen bölümlerde ayrıntılı şekilde ele alacağımız “temsil” kavramının önemini göstermektedir.

Serpil Kırel Hollywood’u ele alırken filmler arasında biçimsel olarak değişiklik yaratılıyormuş gibi gözükse de içerik olarak egemen sinemasal anlatıların popüler Hollywood filmlerinde devam ettirildiğini söyler. Hollywood gibi Walt Disney’in de kendisine ait bir anlatı geleneği vardır. Doğu’dan (Mulan) ya da Batı’dan (Herkül), nereden alınan bir destan, masal uyarlanırsa uyarlansın eleştirel bir okumayla animasyonlar incelendiğinde değişmeyen kilit noktaların olduğu görülür. Hollywood ve Walt Disney arasındaki benzerlik kültür endüstrisinin ürünleri arasındaki ortaklığı gösterir. Adorno kültürel ürünler arasındaki standartlaşmayı şu şekilde ifade eder:

“Her filmin başından nasıl biteceği, kimin ödüllendirilip kimin cezalandırılacağı ya da unutulacağı anlaşılır; bundan başka hafif müzikte, kulağı alıştırılmış dinleyici, şarkıların daha ilk ölçülerini duyar duymaz devamını kolayca kestirir, tahmini doğru çıktığında da sevinir. Kültür endüstrisi, efektlerin, bariz rötuşların ve teknik ayrıntıların sanat yapıtına baskın çıkmasıyla birlikte gelişmiştir; vaktiyle bir iradeyi ifade den sanat yapıtı, onunla birlikte tasfiye edilmiştir.”

Kültür endüstrisinin uzmanlara ve standartlaşmaya duyduğu ihtiyaç açıktır. Uzmanlar tarafından üretilen bir “kültür endüstrisi”nden bahsedildiğinde artık standartlaşma ve önceden kestirilebilirlik olarak özetlenebilecek bir benzerliğin varlığı kaçınılmaz hale gelmektedir. Kültür Endüstrisi’nin varlığı ve ruhu müzik, öykü, film gibi kültürel ürünlerin profesyonellerce
hesaplanarak ve çeşitli ölçülere uyularak üretiliyor oluşuyla tarif edilebilmektedir. Adorno ve Horkheimer, Kültür Endüstrisini tartışırken kitlelerin kendilerine köleleştiren ideolojide şaşmaz biçimde ısrar ettiğinden bahseder. Halkın kendine yapılan kötülüğe beslediği tehlikeli sevgi, yetkili mercilerin kurnazlığını bile geride bırakacak kadardır. Halk, trajik Greta Garbo’nun yerine Mickey Rooney’i ve Betty Boop yerine Donald Duck’ı ister. Endüstri, kendisinin neden olduğu oylamanın sonuçlarına boyun eğmeye hazırdır. Sözleşmesi bitmeden halkın gözünden düştüğü için tam olarak değerlendirilemeyen yıldız oyuncular film şirketi açısından “faux frais” (boş yere yapılan masraf) anlamına gelse de, sistemin bütünü açısından bakıldığında bunlar meşru giderlerden sayılır. Kırel ise kültür endüstrisinin gücünün tüketicide yaratmış olduğu gereksinimden geldiği yorumunu yapar. Sistemin boş zamanı nasıl kullandığı ile ilgili olarak öne sürdüğü görüşleri önemlidir. Bir yanda para kazanmanın en önemli düstur olduğu özel şirket yapıları diğer yanda kapitalist sistem ve gerekleri düşünüldüğünde üretilen ne olursa olsun,- sinema filmi, radyo programı ya da dergi yazısı- boş zamanın aslında boş zaman gibi geçirilmediği ve sistemin yararına bir şekilde örgütlenmiş olduğu açıktır.
Enzensberger’in kültür endüstrisi ile ilgili görüşü, onun gerçekte zihin-bilinç üreten bir endüstri olduğu yönündedir. Bu endüstrinin esas gayesi ürün değil, “varolan düzeni” satmaktır. Amaç, bireylerin varoluş ya da politik iktidar üzerine düşünmeksizin yaşamalarını sağlamaktır. Bu endüstri, bilincimizi yönlendirmenin, varolan düzenin emrine sunmanın,verili iktidar yapılarına süreklilik katmanın, hegemonik ilişki dizgelerinin yeniden üretimini sağlamanın peşindedir. Egemen görüşe uygun olarak bilincin yeniden üretimiyle uğraşan bu sektör zevk ve beğeni düzeyini tektipleştirir. Bireysel sunum, algılama, ifade biçimleri, ihtiyaç ve beğeni kalıpları, kültür endüstrisi yoluyla standartlaştırılır. Her sınıf ya da kesimin kültürel standardı endüstrinin ürünleri ile birbirine yakınlaştırılır. Adorno ve Horkheimer, kültür endüstrisinin üretim yaptığı alanlardan biri olan çizgi filmler ile şiddetin kanıksanması arasındaki ilişkiyi ele alır:
“Vaktiyle çizgi filmler, akılcılığın karşısında yer alan hayal gücünün temsilcisiydi. Teknikleri sayesinde, elektrik vererek sakat bıraktıkları hayvanlara ve nesnelere, hakkın yerini bulması için ikinci bir yaşam bağışlarlardı. Günümüzde çizgi filmler sadece teknolojik aklın hakikat üzerindeki zaferini onaylıyor. Bundan birkaç yıl öncesine kadar bu filmlerin, ancak son dakikalarda izlenen kovalamanın girdabında çözülen tutarlı bir olay örgüsü vardı. Bu bakımdan slapstick türü komedilerin eski geleneğini sürdürüyorlardı. Şimdiyse, zaman bağlı ilişkiler değişmiştir. Çizgi filmin daha
ilk sekanslarında, seyir sırasında yıkılacak bir malzeme olsun diye bir izlek verilir: Kahraman seyircinin tezahüratı eşliğinde bir paçavra gibi yerden yere vurulur. Örgütlenmiş eğlencenin niceliği böylece örgütlenmiş gaddarlığın niteliğine dönüşür. Sinema endüstrisinin gönüllü sansürcüleri, yani suç ortakları, eğlence görüntüsü altında ekranda sürüp giden vahşeti izler. Çizgi filmlerin duyuları yeni tempoya alıştırmaktan başka bir işlevi varsa, o da sürekli törpülenmenin, bireysel direnişin durmadan kırılmasının bu toplumda yaşamanın koşulu olduğuna ilişkin o eski dersi herkesin beynine kazımaktır. Çizgi filmlerde Donald Duck ve gerçek yaşamdaki bahtsızlar dayak yesin ki onları izleyenler kendi yedikleri dayağa alışsınlar.”
Medya ve şiddet arasındaki ilişki hep tartışıla gelen bir konu olmuştur. Son dönem çizgi filmlerindeki şiddet ve atlama-kovalama sahnelerinin çocuk seyirci üzerindeki olumsuz etkilerine verilebilecek uç örnekler de ne yazık ki ülkemizde de fazlasıyla mevcut. Pokemon isimli çizgi filmin Pikaçu karakterine özenerek kendisini camdan atan ve zarar gören çocukların haberleri zamanında yazılı ve görsel medyada yer almıştır. Buradan hareketle Adorno’nun şiddetin medya aracılığıylüa kanıksandığı tezinin doğru olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Gerbner, şiddet konusunu ele alırken aksiyon filmleri ile çizgi filmleri birbirinden ayırmamaktadır. Tom ve Jerry ile “Zor Ölüm” (Die Hard) elbette eşit kabul edilemeyecek iki örnektir. Bir çizgi film, “Kuzuların Sessizliği” gibi filme Göre genç izleyiciler için daha az zararlıdır. Ya da “Road Runner” çizgi filminde “Seven” filmindeki gibi,iç organlara yönelik bir şiddet etkisi bulunmamaktadır. Öte yandan, çizgi filmlerdeki eksik fiziksel hasar olgusu, şiddetin incelikli ve sinsice gizlenen varlığını örttüğü de unutulmamalıdır. Acıyı, acısız olarak görünür kılmak gücün, gücün mesajının şekerlemeyle kaplanmasıdır. Gerbner, bir toplum veya kültür için, çocuklara anlatılan hikayelerden daha önemli hiçbir şey olmadığı düşüncesinin haklılık payı büyüktür.
Radyo kanalları ile sinema salonlarının çoğu kapatılsa tüketiciler çok şey kaybetmiş olmazdı, der Adorno. Nasılsa artık sokakta sinema salonuna adımla düşler alemine girilmemektedir. Bu kurumların, salt var oluşlarından kaynaklanan kullanım yükümlülüğü ortadan kaldırılırsa, insanları onları kullanmaya iten dürtü de o kadar karşı konulmaz olmayacaktır. İşletmelerin bu şekilde kapatılması, gerici bir makine-yok ediciliği sayılmaz kuramcıya göre. Bu durumda acı çekenler, film tutkunlarından çok, her şeyin her koşulda vurduğu kavrayışsızlar olacaktır. Bir eğlence aygıtı olarak sinema hayatı daha insanca kılmamaktadır. Ev kadını için sinemanın karanlığı, başkalarınca denetlenmeden birkaç saat geçirebildiği bir sığınaktır. Büyük kentlerdeki işsizler için sıcaklığın kontrol edilebildiği bu mekanlarda yazın serinlik, kışın sıcaklık vardır. Sinema salonlarının izleyici için anlamı bundan daha fazlası değildir. Adorno ve Horkheimer’ın konu ile ilgili görüşlerini yorumlayan Kırel, popüler kültüre ait ürünlerin eleştirel boyutta ele alırken gündelik hayattaki egemen-bağımlı ilişkisi ve bunun olası açık ve örtük etkileri göz önünde bulundurulması gerektiğini söyler. Yaşanılan hayat ile perdedeki arasında umulduğundan daha yoğun bir anlaşma ve bağ söz konusudur. Bu anlaşma ve bağlar sonucunda anlatılar oluşup kabul görmektedir. Anlatıların oluşumunda tek başına seyircinin kişisel hazlarının ve isteklerinin etkili olmasından daha ziyade toplumsal olanın yeri sorgulanmalıdır. Kültür endüstrisinin dayattığı üretim ilişkileri ve üretilen ürünlerin içeriği arasındaki bağ dikkate değerdir. Kitleleri sistemle barıştıran ve sistemin devamını sağlayan içerikleriyle Hollywood filmleri düşünüldüğünde bu türden anlatıların üretilmesinde tek bir sorumlu yoktur.
Sinema ve seyirci ilişkisi üzerine araştırma yapan isimlerden olan Jackie Stacey’nin ulaştığı cevaplardan biri olan “birkaç saatliğine 1940’lardaki savaşı sinema unutturdu” cümlesi, bizlere sinemanın basit bir boş zaman geçirme eylemi olmadığını, ideolojik yani olan ve toplumsal ön yargı ve inşaları içinde barındıran bir deneyim olduğunu hatırlatmaktadır.
Yararlanılan Kaynaklar
Ayşe Dilara Okuyucu, Son Dönem Walt Disney Animasyon Filmlerinde ”Öteki”nin Temsili
Beybin Kejanlıoğlu, Frankfurt Okulu’nun Eleştirel Bir Uğrağı: İletişim ve Medya
Douglas Kellner, Michael Ryan, PolitikKamera- Çağdaş Hollywood Sinemasının İdeolojisi ve Politikası
Arthur Asa Berger, Bir Terör Aygıtı Olarak Televizyon: Kuramsal Bir Yaklaşım Denemesi
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Ayşe Dilara Okuyucu’ya aittir.
*Bizimle iletişim kurmak için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Geçmişten Günümüze Ülkelerin Nükleer Silah Kapasiteleri

Resmi olarak “Nükleer Silah Sahibi Ülkeler”in (The Nuclear Weapons States -NWS-) sayısı beştir. Bunlar; Çin, Fransa, Rusya, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri’dir. Bu ülkeler NPT Antlaşması çerçevesinde “Resmen nükleer silaha sahip olan ülkeler” olarak tanınmaktadır. Antlaşma, bu ülkelerin nükleer cephaneliklerini meşrulaştırmakta ancak bu tür silahların sınırsız olarak üretilmemesi ve bulundurulmaması gerektiğini ortaya koymaktadır. 2000 yılında nükleer silah sahibi ülkeler, “nükleer cephaneliklerinin tamamen ortadan kaldırılması için net bir girişimde bulunma” taahhüdünde bulunmuşlardır. Bunun nedeni, hükümetlerin birçoğunun nükleer cephanelikleri hakkında verdikleri üstü örtülü bilgilerdir. Geçmişten günümüze yürütmüş oldukları nükleer silahlanma programlarıyla ABD, Sovyetler Birliği, Birleşik Krallık, Fransa, Çin, Hindistan, Pakistan, Kuzey Kore, İsrail ve İran’ın nükleer silahlanmaları ve nükleer silah kapasiteleri başlıklar halinde aşağıda sunulmuştur.
ABD’nin Nükleer Silahlanması ve Nükleer Silah Kapasitesi
16 Temmuz 1945’te ABD ilk atom bombasını test etmiş, “Trinity” deneyi adıyla bilinen bu ilk deneme, Alamogordo New Mexico’da gerçekleştirilmiştir. Bu denemede 19 kiloton (19.000 ton TNT) gücünde bomba kullanılmıştır. 21 Temmuz 1945’te ABD Başkanı Truman’ın, atom bombalarının 2. Dünya Savaşı sırasında kullanılmasını onaylamasıyla 6 Ağustos 1945’te “Little Boy” (Küçük Oğlan) lakaplı bir uranyum bombası Hiroşima’nın yaklaşık 580 metre üzerinde patlatılmıştır. Patlama sonucunda yaklaşık 80.000 ila 140.000 arasında insan yaşamını yitirmiştir. Bir diğer atom bombası olan “Fat Boy” (Şişman Adam) lakaplı plütonyum bombası Japonya’nın Nagasaki şehri üzerine bırakılmış, gerçekleşen patlama sonucunda 74.000 kişi yaşamını yitirmiştir. Bunun sonucunda 14 Ağustos 1945’te Japonya teslim olmuştur.
Günümüz itibariyle ABD’nin nükleer silah cephaneliği şu şekildedir;
* Toplam nükleer silah; 6.970.
* Operasyonel (işlemsel) olan; 1.750.
* Emekliye ayrılan / Sökülmeyi bekleyen; 4.670.
* Toplam nükleer test (yaklaşık olarak); 1.030.
* İlk test; Temmuz 1945.
* En son test; Eylül 1992
Sovyetler Birliği/ Rusya Federasyonu’nun Nükleer Silahlanması ve Nükleer Silah Kapasitesi
Nükleer silah yapımı ile ilgili bilgiler Rus bilim adamlarına muhtemelen eski Sovyetler Birliği’ndeki ajanlar tarafından sağlanmış ve Sovyetlerin ilk nükleer silahını geliştirilmesinden aylar sonra bu bilgi trafiği kesilmiştir. 1949 yılında Sovyetler Birliği’nin test ettiği ilk atom bombası ABD’nin dört yıl önce Japonya’nın Nagasaki şehri üzerinde kullandığına benzer tasarımdı. Dünyanın en büyük iki nükleer gücü olan Rusya ve Birleşik Devletler, son yıllarda geniş nükleer cephaneliklerinde indirime gitmek amacıyla birlikte iş birliği yürütmektedir. Her iki ülke de kara, hava ve denizden nükleer silah ateşleme kapasitesine sahiptir.
Günümüz itibariyle Rusya’nın nükleer silah cephaneliği şu şekildedir;
* Toplam nükleer silah; 7.300 (Federation of American Scientists’e göre).
* Operasyonel (işlemsel) olan; 1.790.
* Emekliye ayrılan / Sökülmeyi bekleyen; 4.490.
* Toplam nükleer test (yaklaşık olarak); 715,
* İlk test; Ağustos 1949.
* En son test; Ekim 1990
Birleşik Krallık’ın Nükleer Silahlanması ve Nükleer Silah Kapasitesi
Birleşik Devletler “Manhattan Projesi”ni başlattığında “İngiliz Misyonu” olarak bilinen bir grup bilim adamı da bu projeye katkıda bulunmuştur. Ancak 1946 yılında ABD’nin diğer uluslarla bilgi paylaşımını yasadışı hale getirmesi üzerine Birleşik Krallık kendi nükleer programını başlatmıştır. 1955 yılında ABD’nin ilgili mevzuatta düzenlemeye gitmesi yenilenen iş birliğine kapı aralamıştır. Birleşik Krallık’ın gerçekleştirdiği nükleer denemelerin yarısından fazlası ABD’nin iş birliği ile gerçekleştirilmiştir. Günümüzde ülkenin nükleer füze taşıyabilen 4 denizaltısı bulunmaktadır. Ülkenin nükleer silah kullanma kabiliyeti sahip olduğu bu 4 denizaltıya dayanmaktadır. 1998 yılında ülkenin havadan füze gönderebilen tüm uçak sistemleri emekliye ayrılmıştır. Ülkedeki nükleer silahların tümü tek fırlatma mekanizması olan nükleer denizaltılarına tahsis edilmiştir.
Günümüz itibariyle Birleşik Krallık’ın nükleer silah cephaneliği şu şekildedir;
* Toplam nükleer silah; 215.
* Operasyonel (işlemsel) olan; 120.
* Emekliye ayrılan / Sökülmeyi bekleyen; 95.
* Toplam nükleer test (yaklaşık olarak); 45.
* İlk test; Ekim 1952.
* En son test; Kasım 1991
Fransa’nın Nükleer Silahlanması ve Nükleer Silah Kapasitesi
Birleşik Devletler ve Rusya’nın ardından Fransa, dünyanın en büyük üçüncü nükleer cephaneliğine sahiptir. 1996 yılında Cumhurbaşkanı Jacques Chirac tarafından verilen savunma gücünün yeniden düzenlenmesi talimatıyla Fransa, ülkenin kara tabanlı nükleer silahlarını sökerek toplam fırlatma mekanizmaları sayısında da %50 indirime gitmiştir.
Bugün Fransa’nın tahmin edilen 300 nükleer savaş başlığının büyük bir kısmı ülkenin dört nükleer denizaltısında konuşlandırılmış durumdadır. FAS (Federation of American Scientists)’a göre geri kalan savaş başlıkları ise ya uçaklarda bakım yapılmayı ya da sökülmeyi beklemektedir. Bunların yaklaşık 240 tanesinin nükleer denizaltılarında, diğer 50’sinin ise uçaklarda kullanılmaya hazır halde olduğu düşünülüyor. Fransa kara tabanlı nükleer silahlarını 1996 yılında sökmüştür. Günümüzde ise 10 adet nükleer başlığı bakımda ya da sökülmeyi beklemektedir.
Günümüz itibariyle Fransa’nın nükleer silah cephaneliği şu şekildedir;
* Toplam nükleer silah; 300 (yaklaşık olarak).
* Operasyonel (işlemsel) olan; 280.
* Emekliye ayrılan / Sökülmeyi bekleyen; 10.
* Toplam nükleer test (yaklaşık olarak); 210.
* İlk test; Şubat 1960.
* En son test; Ocak 1996
Çin’in Nükleer Silahlanması ve Nükleer Silah Kapasitesi
Çin’in nükleer silahlanmayla ilgilenmesi ABD’nin 1950’lilerde Kore Savaşı sırasında nükleer varlıklarını Pasifik’e taşımasından sonra başlamıştır. 1964 yılında ilk atom bombasını başarıyla denemesinden sadece 32 ay sonra Çin, ilk termonükleer bomba denemesini de gerçekleştirmiştir. FAS’a göre Çin nükleer cephaneliğini artırmaya devam etmektedir. Aralık 2012 itibariyle Çin’in kara tabanlı füzeleri için yaklaşık 140, savaş uçakları için ise 40 savaş başlığı tahsis ettiği tahmin edilmektedir. Ayrıca geri kalan savaş başlıklarının ya sökülmeyi beklediği ya da gelecek nesil nükleer denizaltılarda kullanılmak için elde tutulduğu düşünülüyor. ABD-Çin Ekonomik ve Güvenlik Değerlendirme Komisyonu’nun hazırladığı yakın tarihli bir rapora göre Çin, iki yıl içerisinde bir nükleer denizaltıya sahip olacaktır. Çin’in tahmini 240 savaş başlığından yaklaşık 180’ini uçak ya da kara vasıtalarıyla tanışabilir füzeler oluşturmaktadır. Geri kalan kısmını ise sökülmeyi ya da nükleer denizaltılarda kullanılmayı bekleyen füzeler oluşturmaktadır.
Günümüz itibariyle Çin’in nükleer silah cephaneliği şu şekildedir;
Toplam nükleer silah; 260.
* Operasyonel (işlemsel) olan; 0, hepsi stokta bulunuyor (Federation of American Scientists’e göre).
* Emekliye ayrılan / Sökülmeyi bekleyen; 260.
* Toplam nükleer test (yaklaşık olarak); 45.
* İlk test; Ekim 1964.
* En son test; Temmuz 1996
Hindistan’ın Nükleer Silahlanması ve Nükleer Silah Kapasitesi
Çin’in 1960’lı yılların ortalarında nükleer denemelere başlamasının ardından Hindistan, kendi nükleer silahlarını üretme kararı almıştır. Hindistan ilk nükleer silahını 1974 yılında test etmiştir. Hindistan 1998 Mayıs’ında 3 test gerçekleştirmiş ve takip eden 2 gün içerisinde 2 test daha gerçekleştirmiştir. Hindistan uçak ve kara tabanlı nükleer füze gönderme yeteneğine sahip bir ülkedir. Ayrıca Hindistan sahip olduğu nükleer programına denizaltılarda da eklemeyi planlamaktadır. FAS’a göre rakibi Pakistan gibi Hindistan’da, daha fazla savaş başlığı üretmek için aktif olarak çalışmalar yürütmektedir. Hindistan’ın nükleer cephanesinde bulunan savaş başlıkları uçak ya da kara tabanlı füzelerle fırlatılabilir özelliğe sahiptir. Hindistan nükleer gücüne denizaltı filosu eklemeyi de planlamaktadır.
Günümüz itibariyle Hindistan’ın nükleer silah cephaneliği şu şekildedir;
* Toplam nükleer silah; 110 ila 120.
* Operasyonel (işlemsel) olan; 0, hepsi stokta bulunuyor (Federation of American Scientists’e göre).
* Emekliye ayrılan / Sökülmeyi bekleyen; 110 ila 120.
* Toplam nükleer test (yaklaşık olarak); 3.
* İlk test; Mayıs 1974.
* En son test; Mayıs 1998
Pakistan’ın Nükleer Silahlanması ve Nükleer Silah Kapasitesi
Hindistan ile yaşadığı üçüncü savaşın ardından 1972 yılında Pakistan, Hindistan’ın gelişen nükleer kabiliyetiyle yarışacak düzeyde gizli bir nükleer program başlatmaya karar vermiştir. Pakistan, Hindistan’ın 1998’deki nükleer denemelerine cevap olarak İran sınırına yakın Chagai bölgesinde altıncı yeraltı denemesini gerçekleştirdiğini açıklamıştır.
FAS’a göre Hindistan gibi Pakistan da daha fazla savaş başlığı üretmek için aktif olarak çalışmaktadır. Pakistan’ın nükleer cephanesinde bulunan savaş başlıkları uçak ya da kara tabanlı füzelerle fırlatılabilir özelliğe sahiptir. Günümüzde Pakistan’ın nükleer füze fırlatabilen denizaltısı bulunmamaktadır.
Günümüz itibariyle Pakistan’ın nükleer silah cephaneliği şu şekildedir;
* Toplam nükleer silah; 110 ila 130 arasında.
* Operasyonel (işlemsel) olan; 0.
* Emekliye ayrılan / Sökülmeyi bekleyen; 110 ila 130 (tümü).
* Toplam nükleer test (yaklaşık olarak); 2.
* İlk test; 28 Mayıs 1998.
* En son test; 30 Mayıs 1998
Kuzey Kore’nin Nükleer Silahlanması ve Nükleer Silah Kapasitesi
Kuzey Kore’nin yeraltında nükleer denemeler gerçekleştirdiği bilinmektedir. Ocak 2016 yılında Kuzey Kore, hidrojen bombası yeteneklerinde ilerleme sağlayabilecek olan dördüncü nükleer denemesini gerçekleştirdiğini duyurmuştur. Ayrıca Kuzey Kore, atış menzili Hawaii’ye kadar ulaşabilen denizaltılarda balistik füze testleri de gerçekleştirmiştir. Ancak Kuzey Kore’nin düşmanlarına karşı füze ateşleyebilecek bir teknolojiye sahip olmadığı düşünülmektedir.
Günümüz itibariyle Kuzey Kore’nin toplam nükleer silah cephaneliği bilinmemektedir.
* Toplam nükleer test, (yaklaşık olarak) 4
* İlk test; Ekim 2006.
* En son test; Ocak 2016
2016 yılının sonlarına doğru Kuzey Kore’nin 10 nükleer savaş başlığı üretebilecek kadar yeterli miktarda plütonyuma sahip olduğu tahmin edilmektedir. Uzmanlar Kuzey Kore’nin yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum üretmesi halinde; 2015 yılı itibariyle 4 ya da 8 adet uranyum esaslı çalışan savaş başlığına malzeme temin etmiş olabileceğini, bunlarla da toplam savaş başlığı sayısını 14 ila 18’e çıkarmış olabileceğini tahmin etmektedir. Yine uzmanlar, 2020 yılına kadar teknolojik gelişmeyi de göz önüne alarak Kuzey Kore’nin nükleer başlık stokunun 20 ila 100 arasında bir sayıya ulaşabileceğini tahmin etmektedir.
2018’in Mart ayında Kuzey Kore lideri Kim Jong Un, Mayıs ayında ülkesinin kuzeyindeki nükleer test sitesini kapatma ve bu süreci ABD ve Güney Kore’den gelecek uzmanlar için uluslararası topluma açma sözü vermiştir. Başkan Kim bu sözünü, iki ülke liderinin 65 yıl sonra ilk kez iki ülkeyi ayıran Panmunjom sınır köyünde bir araya geldiği tarihi barış görüşmesi olan “Kuzey ve Güney Kore Zirvesi”nde vermiştir. Zirvede el ele tutuşan iki lider, Kore yarımadasını nükleer silahlardan arındırma ve 65 yıldır devam eden savaşa son verme kararı almıştır.
İsrail’in Nükleer Silahlanması ve Nükleer Silah Kapasitesi
FAS’a göre İsrail devleti her ne kadar nükleer bombaya sahip olduğu iddialarını reddediyor olsa da nükleer cephaneliğinde yaklaşık 80 adet atom bombası bulunduğu ayrıca 200 atom bombası daha üretebilecek kadar plütonyuma sahip olduğu tahmin edilmektedir. Eski Başbakan Şimon Peres 1998 yılındaki bir televizyon röportajında; İsrail’in 1950’lerde olası bir nükleer savaşı önlemek amacıyla nükleer seçenek geliştirmeye başladığını söylemiştir. İsrail’in nükleer silahlanma programının merkezini Dimona çölü yakınlarındaki bir kasabadaki Negev Nükleer Araştırma Merkezi’nin oluşturduğu söylenmektedir. Yıllar geçtikçe İsrail, nükleer savaş başlığı taşıma kapasitesine sahip denizaltı ve uçak satın alımları gerçekleştirmiş ancak bu araçların ilgili amaçlar doğrultusunda modifiye edilip edilmediği henüz doğrulanamamıştır. Tahminler, İsrail’in karadan fırlatılabilen “Jericho” isimli nükleer füzelere sahip olduğunu göstermektedir. İsrail’in nükleer kapasitesi kesin olarak bilinmemekle birlikte FAS’a göre İsrail’in nükleer cephaneliğinde yaklaşık 80 adet nükleer savaş başlığı bulunduğu tahmin edilmektedir . Günümüz itibariyle İsrail’in nükleer silah cephaneliği şu şekildedir;
* Toplam nükleer silah; 80.
* Operasyonel (işlemsel) olan; 0, hepsi stokta bulunuyor (Federation of American Scientists’e göre).
* Emekliye ayrılan / Sökülmeyi bekleyen; 80.
* Toplam nükleer test (yaklaşık olarak); 0, teyit edilmiş herhangi bir test yok.
Yararlanılan Kaynaklar
Yasin Terkos, İran’ın Nükleer Silahlanma Girişimleri
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Yasin Terkos’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com