Etiket arşivi: Abdülhamid

Uzakdoğu'da Bir Süper Gücün Doğuşu: Japonya'da Meiji Restorasyonu

1850’lere doğru Japonya’da hâkim olan feodal hükümet çözülmeye başlamış, ABD ile Japonya’nın ilişki kurmasına neden olacak siyasi gelişmeler yaşanmıştır. Amerika’nın batısının yerleşime açılması ve Pasifik’te ABD’nin ticari faaliyetlerinin gelişmesi, Amerika’nın Doğu Asya’ya ilgisinin artmasını, bu politikada daha kararlı
hareket etmesini sağlamıştır. Bunun üzerine ABD tarafından ilişkilerin başlatılması için Amiral Matthew Calbraith Perry görevlendirilmiştir.
ABD’nin görevlendirdiği ve toplamda 4 gemiden oluşan bu küçük filo 1853 yılının Temmuz ayında Tokyo körfezinin güney ucundaki Uraga limanına ulaşmıştır. ABD, gemilerinin gereksinimlerinin karşılanmasını, Amerikalı denizcilerin kazalarıyla ilgilenilmesini ve ticari ilişkilere dair anlaşma imzalanmasını, dolayısıyla Japon
yönetiminin dışa kapalı siyasetini sonlandırmasını isteyen bir ültimatom vermişti. Bu vaka neticesinde, orijinal Japoncası ”Tokugawa Bakuku” olan, Tokugawa Shougunluğu (feodal, askeri sistem), ABD’nin askeri gücü karşısında şaşırmış ve bundan bir yıl sonra yani 1854 yılında M.C. Perry’nin tekrar ve bu sefer daha büyük bir filoyla Japonya’ya dönmesi üzerine mecburi olarak bir dostluk anlaşması imzalamıştır.
Bazı limanların sığınma limanları olarak açılmasını, gemicilerin dönüşlerine izin verilmesini ve konsolosluk kurulmasına yönelik olan bu anlaşmanın, daha sonra başta İngiltere olmak üzere Rusya ve Hollanda tarafından duyulması üzerine, onlarla da benzer anlaşmalar yapmak mecburiyetinde bırakılan Japonya’nın, dışa kapalı siyasetine son verilmeye başlanılmıştır. Ticari ilişkilerin başlanmasına yönelik yoğun baskıların ardından 1856 yılında ilk Amerika konsolosu Japonya’ya geldiğinde onun aracılığıyla sürdürülen diplomati baskıların nihayetinde 1858 yılında, ABDJaponya Dostluk ve Ticaret Anlaşması imzalanmıştır. Bu anlaşmalardan sonra Japonya dış dünyaya kapalı olan siyasetinden çıkmış ve Tokugawa Shougunları döneminden bu yana devam eden kapalılık siyasetini sona erdirmiştir.
Başta ABD olmak üzere batı ülkeleri ile eşit olmayan ve Japonya’nın aleyhine maddeler içeren anlaşmalar, Japonya tarafında güven ihtiyacını artırmıştır. Batılı devletlerin çıkarları karşısında Japonya eşit statü kazanmak için çalışmaya başlamış, bunun içinde dönem boyunca Amerika ve Avrupalı ulusların uygarlıklarını kapsamlı
olarak gözlemlemişlerdir.

Meiji Restorasyonu Dönemi (Japon Yenileşme Dönemi)

1868 yılına gelindiğinde, Prens Mutsuhito’nun tahta geçmesiyle, Japonya’nın yenilenme dönemi olan Meiji Dönemine (Meiji Restorasyonu) giriliyordu. Bu döneme Japonya’nın modernleşme devri de diyebiliriz. Bu dönemin amacı Japonya’yı dış dünyanın etkisi altında kalarak bozulmaktan korumak ve imparatorla shogunun çift idaresinin hâkim olduğu devirden, on asır önceki altın çağa dönme çarelerini aramaktı.
İmparator Meiji Osmanlı Devletinde ki Tanzimat benzeri yenilik hareketlerine başlamış ve bunun içinde dünyanın dört bir tarafına araştırmacılar göndermiştir. Hatta Osmanlı Devletinin hukuk ve adalet sistemini araştırmak üzere İstanbul’a ve Mısır’a elemanlar gönderilmiştir. Uzun araştırma, gözleme dayanan ve her şeyden önce iyi tespit edilen, geri kalmışlık konuları somut olarak ortaya konmuş ve çareleri de ona göre aranmıştır. Çözümler de problemlerin tespitinin doğruluğu nispetinde başarılı olmuştur.
İmparator Mutsuhito 17 Nisan 1868’de 5 maddelik bir ferman yayınlamıştır. Bu fermanda yer alan başlıca konular şunlar olmuştur:
a) Bir Danışma Meclisi’nin kurulması.
b) Alınacak karar ve tedbirlerin kamu oylamasıyla kabul edilmesi.
c) Ekonomik bazı tedbirlerin alınması ve bu tedbirlerin halk tabakasında
tartışılarak karar verilmesi.
d) Bazı eski ve anlamsız bağnaz adetlerin kaldırılması.
Ayrıca Japonya kapalı toplum yapısından açık toplum yapısına geçmek için büyük adımlar atmaya başlamıştır. Meiji dönemi süresince Japon liderler Japonya’yı Batılı ülkeler ile aynı kapasitede modern bir sanayi toplumuna dönüştürmek ve bu zamana kadar aleyhine olan anlaşmalardan kurtarmak için bir program yapmışlardır. Bu
sırada İmparator başkenti Kyoto’dan, günümüzde Tokyo adını almış olan Edo şehrine taşımıştır.

İdari Alanda Yapılan Japon Reformları

Japon imparatoru Meiji, ilk danışma meclisini daymiyolardan kurarak reformları uygulamak istemiştir. Ama danışma meclisi daymiyolar, köklü reformları kabullenmeyince meclisi feshetmiş ve idareyi kendi eline alarak reformları gerçekleştirmiştir. İmparatorun yenilik hareketlerini destekleyenlere “İsshin”, karşı olan gruba da “Fukko” denilmiştir.
Meiji Döneminde başarıyı ve modernleşmeyi sağlayan temellerden birisi de “merkezden yönetim” sisteminin Japonya’da yürürlüğe sokulması olmuş; feodal dönemin idari bölgeleri olan “daymiyoluk” 1871’de kaldırılarak, yerine merkezden tayin edilen valilerle yönetilen vilayetler esası kabul edilmiştir. Bu değişiklik devlet ve yönetim sistemindeki en önemli değişikliklerden biri olmuştur. Toplum böylelikle sınıfsız bir hale getirilmiştir. Bunun öncesinde Japon toplumunun en alt tabakasını “Eta” denen paryalar teşkil ediyordu.
Onun üzerinde ise tüccar ve esnafın meydana getirdiği “Heimin” denilen orta sınıf bulunurken, asker ve asillerden müteşekkil “Joumin” ler de toplumun en üst sınıfını oluşturuyordu. Ülkenin siyasal yapısını feodalite temsil ediyordu. Her derebeyliğin başında bir “daymiyo” bulunuyordu. Daymiyolara hizmet eden şövalye sınıfına “samuray” denilirdi. Daymiyolar kendi topraklarında mutlak otoriteye sahiptiler. Yönetim, adalet ve mali alanlarda geniş yetkilere sahiptiler. Böyle olmasına rağmen daymiyolar shougunların mutlak otoritesi altında bulunmaktaydılar. Dolayısıyla yenilenme döneminde sınıf ayrımına dayalı düzen değiştirilerek, hükümet mekanizmasının 19. yüzyıl batı sistemine göre şekillendirilmesi gerçekleştirilmiştir diyebiliriz.

Yukarıda da bahsedildiği gibi 1871 yılında daymiyoluğun kaldırılması, feodal beylerin topraksız kalmasına neden olmuştur.

Bu yüzden topraksız kalan daymiyolara maaş bağlanmış, ancak bu maaş devlet hazinesine ağır gelmeye başlayınca maaş esası kaldırılmış ve daymiyolar devlet memuru olarak çalışmaya başlamışlardır. Dolayısıyla Japon toplumunun sıkı bir hiyerarşiye sahip olması, dağınık ve düzensiz olmaması
Japonya’nın hızlı güçlenmesi ve kalkınmasında, reformların uygulanmasında önemli bir rol oynamıştır. Bir de haliyle yarı Tanrı hüviyetinde olan İmparator tarafından kendi rızası ile gerçekleştirilmiş olmasının etkisi büyüktür.
1873 yılında yenilikçiler tarafından Avrupa’ya yapılan bir gezi sonrası İmparatora bir rapor sunulmuştur. Bu raporda, Japonya da demokratik müesseselerin ve anayasal bir rejimin kurulması tavsiye edilmiştir. Bu rapor üzerine yenilikçiler arasında bir görüş ayrılığı daha yaşanmış, demokrasi aleyhtarları, Japon milletinin buna hazır
olmadığını savunmuşlardır. İmparator da bu görüşü benimsemiş ancak demokrasi fikri zamana yayılarak, liberal muhalefeti ortaya çıkarmıştır. Daha sonra liberallerin etkisiyle İmparator, 1878 yılında il genel meclislerinin kurulmasını onaylamıştır. 1880 yılında da seçim sistemine dayalı belediye meclisleri kurulmuştur.
Bu demokratik ve liberal gelişmeler sonucunda İmparator anayasal bir rejimin kurulmasını da onaylamış ve 1889 yılında ilk Japon anayasası yayınlanmıştır. Bu anayasa, devletin ve siyasi iktidarın işleyişini düzenleyen yasalar getiriyordu. Anayasanın ilk 17 maddesi İmparatorun yetkileriyle ilgili olup, İmparatorun kişiliğinin “kutsal” olduğunu vurgulamakla birlikte, imparatorun yürütme yetkisi başta olmak üzere geniş yetkilerini elinde tutmasını içeren maddelerden oluşuyordu. Bakanları İmparator tayin ediyor ve bakanlarda imparatora karşı sorumlu oluyordu. Yasama yetkisi de imparatordaydı, ancak imparator bu yetkisini bazı sınırlandırmalar ile kullanabiliyordu. Bunun için iki meclis bulunmaktaydı. İlk meclis, imparator aile üyelerinden oluşan asillerin temsilcilerinden ve imparatorun seçtiği kişilerden meydana gelen senato niteliğinde bir meclisti. İkinci meclis ise halk tarafından seçilen üyelerden meydana gelmekteydi. Ancak bu seçim hakkına sadece yılda belli bir miktar vergi ödeyen kimseler sahipti. Halk her iki meclise de şikâyetlerini bildirebilir ve dilekçe verebilirdi. İmparatorun Meclisler karşısında kesin üstünlüğü mevcuttur.
Anayasada halka da bir takım hak ve hürriyetler verilmekteydi. Doğal olarak imparatorun yetkileri karşısında, bu hürriyetler sınırlı kalıyordu. Zira İmparator, istediği zaman kararname yayınlayabileceği gibi, anayasada değişiklik yapılması da yine imparatorun teklifi ile mümkün oluyordu.

Askeri Alanda Yapılan Japon Reformları

Feodal yönetimin kaldırılması ve daymiyo sınıfının dağıtılmasıyla Japonya askeri güçten mahrum kalmıştır. Çünkü daha önceden askeri güç ihtiyacı daymiyolara bağlı samuraylardan karşılanmaktaydı. Bunun üzerine 1873 yılında çıkarılan bir kanunla mecburi askerlik sistemi getirildi. Bu şekilde yeni orduların kurulmasıyla
samurayların varlığı da tehlikeye girmiş olduğundan ortaya samuraylar problemi çıkmış, emekliliği kabul edenlerine tazminatları ödenerek askerlikten el çektirilmişti. Ayrıca askerlerin dışında kalan kimselerin silah taşımaları da yasaklanmıştır. Bu tedbirlerin alınmasında haliyle samuraylardan gelebilecek tehditlerin ortadan kaldırılmak istenmesi en büyük etken olmuştur.
Ancak samuraylar da kendilerinin halk gibi silahsız bırakılmasını hazmedememiş ve liderleri Saigou Takamori’nin (西郷 隆盛 23 Ocak 1828~24 Eylül 1877) meseleyi yabancı aleyhtarlığına çevirmesiyle 1877 yılında isyan etmişlerdir. 840.000 Samuray modern bir şekilde kurulan 60.000 kişilik halk ordusuna mağlup olmuştur. Bu mağlubiyetle birlikte samurayların tarihteki rolü de ortadan kalkmıştır. İsyan sonrası bazı samuraylar halk ordusuna ve donanmaya girmiştir. 1894 yılında çıkarılan bir kanunla harbiye bakanının generalden ve bahriye bakanın da amiralden olması şartı getirilmiştir. 1882 yılında ki İmparator beyannamesine göre de harbiye ve
bahriye mensuplarının siyasetle meşgul olmayıp, sadece milli müdafaayla ilgilenmeleri bildirilmiştir.

Eğitim ve Kültür Alanında Yapılan Japon Reformları

Japonya Meiji döneminde kültür ve eğitim işlerine de büyük önem vermiştir. 1872 yılında çıkarılan bir kanunla, kız ve erkek her Japon çocuğu için ilköğretim mecburiyeti getirilmiş, altı yıllık genel ve parasız ilk eğitim uygulanmaya başlanmıştır. 1873’te %28 olan ilköğretim düzeyinde okullaşma oranı, 1900-1905 yılları arasında %
98’e ulaşmıştı. Kültür reformları da etkilerini göstermeye başlamış, 1871’de ilk Japon günlük gazete yayınlanmaya başlamıştır. Avrupa’ya öğrenci yollanmış ayrıca Meiji Hükümeti Batı’dan yabancı hocaları ülkeye davet ederek pozitif ve sosyal bilimler okutturmuştur. Bu da Japonya’nın açık bir toplum olması için atılan bir adım olmuştur. Manevi bilgiler, edebiyat ve teorilerden ziyade, pozitif bilim ve teknoloji ağırlıklı bir eğitim sistemi ortaya çıkmıştır. Orta ve yüksek öğretimde, özellikle teknik dallardaki okullaşma oranı artarak talebi karşılayacak bir hızla gelişmiştir.
Bağımsızlığın ve toprak bütünlüğünün korunması, Japonların o dönemdeki başlıca kaygısı olmasından dolayı bütün çağdaşlaşma ve modernleşme hareketlerinde olduğu gibi ekonomik modernleşmenin temelinde de ulusal çıkarları ön plana alan milliyetçilik duygusunun yattığı bir gerçektir.

Ekonomik Alanda Gerçekleşen Japon Reform ve Gelişmeleri

1868’de başlatılan Japon modernleşmesi, Japon ulusunun tutum ve disiplini sayesinde, 1904-1905 yıllarında, Japonya’yı devrin en güçlü ekonomik ve endüstri devleti haline getirmiştir. 1876-1880 döneminin kavurucu enflasyonuna çareler aramak, Meiji döneminin kaygılarından olmuştur. Ve alınan ekonomik tedbirler, halkın tepki
göstermesine rağmen sürdürülmüş, 1884’de alınan bu tedbirler neticesinde enflasyon durdurularak, ekonomik ve siyasi hedeflere ulaşılmaya çalışılmıştır. Bunlara ilaveten Japon ekonomisini çağa uygun şekilde geliştirmek için modern bankacılık ve para sistemi yürürlüğe konmuştur.
Japonya’nın ekonomik alandaki gelişmeleri çok hızlı bir şekilde gerçekleşmiştir. Japonya’da makine sanayisi 1860’lı yıllarda gemi tamir atölyelerinde başlamıştı. Japonlar önce basit sonra gittikçe karmaşıklaşan makine parçalarının yapımını sağlamış, daha sonra Japon atölyeleri sadece kendi parça gereksinimlerini karşılamaktan daha çok piyasa için üretmeye ve pazarlamaya geçmiştir. Üretimin genişlemesi, uzmanlaşmayı ve sonunda küçük parçalardan oluşan makinelerin de yapımını mümkün kılmıştı. Ve bu sayede Japonya’da makine sanayisi doğmuştu. 1870 yılında Tokyo-Yokohama arasındaki ilk demiryolu yapımına başlanmıştır. 20 yıl içerisinde 7.200 km.lik demiryolu sistemine sahip olunmuştur. 1870 yılında 17.000 tonluk ticaret filosu 1896 yılında 128.000, 1904 yılında ise 6.000.000 ton olmuştur.

Japonya’nın sanayileşme deneyimi hem kendine has yönleri hem de diğer Doğu Asya ülkelerinin sanayileşme politikaları üzerinde yaptığı etki bakımından önemli olmuştur.

Meiji döneminde yeterli sermaye ile birlikte teknik bilgi ve imkânlar bulunmamaktaydı. İlk olarak sanayi ve endüstrileşmede çelik, çimento, porselen, tuğla ve tekstil alanlarının kurulmasına öncülük ederek, batının üretim yöntem ve teknikleri takip edilmiştir. Sanayinin gelişmesinde ise devletçilik büyük rol oynamıştır. Yabancı sermayeden yararlanma yoluna gidilmemiştir. Çünkü askeri gücün de, destek ve ihtiyacı olan sanayiyi, yabancı sermayenin güdümüne bağlamak istememişlerdir. Ancak bu durum, Japonya’nın ekonomik kalkınmada, yabancılardan faydalanmadığı anlamına da gelmemektedir. Ekonomik konularda yabancı uzmanlara başvurulmuş ve teknik adamların yetiştirilmesi istenilmiştir. 1868-1898 yılları arasındaki otuz yıllık süreçte Japonya, sahip olduğu fabrikalarla Asya’nın en büyük sanayi ülkesi haline gelmiştir.

Tarımda altyapı yatırımlarının ve verimliliğin artması, tarımda ki işgücü fazlalığını ortaya çıkarmış ve pazarlanabilir ürün fazlasına neden olmuştur.

Bu birikim Meiji döneminin tarımı vergilendirerek sanayileşme için sermaye oluşturmasını sağlamıştır. Japonya’da diğer ülkelerde olduğu gibi tarımsal üretimin toplam ekonominin büyük bir bölümünü oluşturması, sanayileşmenin finanse edilmesi için kullanılmıştır. Japonya bu aşamada tarımdan sanayileşmeye kaynak aktarımını, diğer ülkelerdeki tarımın ticaret hadlerindeki bozulma yoluyla değil vergilendirme yoluyla gerçekleştirmiştir. Ve bu durum aynı zamanda Japon ekonomisinin temel özelliğini
belirlemiştir.
Söz konusu bu politika kaynak aktarım sürecini, köylü nüfusun önemli bir kısmını fakirleştirme yoluyla değil, nispeten “ödeme gücüne dayalı bir vergi sistemiyle” sağlamıştır. Devlet bu durumda köylünün ve genel olarak düşük gelirlinin gözünde, fakirin çıkarına çalışan bir kurum görünümü kazanmıştır. Halk kitleleriyle devlet arasındaki güven ve saygınlık, ilişkilerin gelişmesi açısından çok önemli olmuştur. Elde edilen kaynaklar, genel olarak sanayi ürünleri üreten ve satan çok sayıda kimsenin elinde kaldığı halde, devletin elinde toplanmış ve devlet kontrolünde harcanmıştır. Dolayısıyla Japonya’da güçlü devlet ve bürokrasinin modern temelleri böyle atılmıştır.
Meiji hükümetleri bu şekilde sistemli olarak yaratılan kaynakları kullanarak ülke dışından makine, teknisyen ve hammadde sağlayarak yeni sanayiler kurmuş ve bu  sanayileri, devletin seçtiği özel girişimcilere devretmiştir. Dönemin hükümetleri, devlet eliyle kurulan sanayi tesislerini kısa süre sonra büyük sermaye sahibi ailelere, genellikle eski feodal daymiyolara devretmiştir. Bu sanayileşme biçimi, bir yandan aşırı hızlı göçü ve şehirleşmeyi önlemiş, bir yandan da erken aşamalarda, sanayi ve sanayi dışı faaliyetin aynı topluluklarda yapılmasına izin vermiştir.

Bu gelişmeler neticesinde sanayide rekabet ve canlılık sağlanmış, az yatırımla çok istihdam gerçekleştirilmiştir.

Bu da Japonya’da yapısal işsizliğin diğer ülkelere oranla az olmasına katkı sağlamıştır. Çünkü bir bölgede kurulan, gelişen ve büyüyen sanayi işletmesi yöresindeki küçük işletmelerin de sağlıklı bir biçimde gelişmelerini
sağlayacak ilişkilere önem vermiştir. Örnek verecek olursak, makine üreten büyük bir işletme çeşitli parçaların küçük işletmelerde üretilmesini sağlayıp, ürettikleri ürünü alarak kendi ürünlerini ortaya çıkarır ve pazarlanmasını sağlardı. İlk dönemlerde amaç, sermayeden tasarruf ve istihdam yaratmak değil, makinelerin teknolojik düzeylerini eldeki insan gücünün yeterliliği ile dengeli hale getirmek olmuştur.
Modern sanayi sektörü hızla büyümüş, ayrıca tekstil ihracat oranı da diğer ülkelerle kıyaslandığında daha fazla artmıştı. I. Dünya Savaşı aynı zamanda beraberinde ekonomik patlamayı ve Japonya’nın büyük güç kazanmasını sağlamıştı. Japonya o dönemde Batı Dünyasına kafa tutabilecek tek Asya ülkesi olmuştur. 1920’lerdeki ekonomik sorunlar, 1929 yılındaki Büyük Bunalım şeklinde de ifade edilen dünya ekonomik krizinin başlamasıyla daha da ağırlaşmışsa da, Japon ekonomisi 1932’den itibaren hızla düzelmiş ve gelişen dış ticaret, ağır sanayinin kurulmasına ilave bir katkıda bulunmuştur.

Meiji Döneminin Sona Ermesi

Meiji, 44 yıl imparatorluk yaptıktan sonra 1912’de ölünce yerine oğlu Taishou geçmiştir. Bu dönem de I. Dünya Savaşı’nda İngiltere ile ittifak halinde olan Japonya savaştan kârlı çıkmış, Çin’i işgal etmek için 70.000 kişilik askerî birliğini Doğu Sibirya’ya göndermiştir. 1923’te meydana gelen Büyük Kanto depreminde binlerce kişi ölmüş Tokyo ve Yokohama şehirleri tamamen yıkılmıştı. Tahtını 1926’da oğlu Hirohito’ya terk eden Taishou 1926 yılı sonunda ölünce, Japon tarihinde Shouwa dönemi başlamıştı. 20. yüzyılda ülke tarihinin en önemli hadiselerine sahne olan bu dönemde, Japonya’da “Büyük Asya Fikri” uygulanmaya konulmuştur.
Yayılmacı, emperyalist politikalar izleyecek olan, yeni imparatorla birlikte Japonya’da, 1930’lu yıllar ilerledikçe ordunun politikadaki rolü her zamankinden daha fazla önem kazanmış ve nüfus artışının getirdiği sorunlar, iç ticarette korumacılık ve tarımsal fakirleşme, Japonların büyük bir bölümünü, saldırgan toprak yayılmacılığı,
ekonomik otarşi ve Asya liderliği arayışının ardında toplamıştır. 1936’dan itibaren ise yabancı fikirlere ve tesirlere karşı önlem alınmaya başlamış, okul kitaplarından batılı fikirler uzaklaştırılmış, milli ideolojiyi gösteren parçalar ilave edilmiştir.
Yararlanılan Kaynaklar
Fethi Yılmaz Kaleli, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Türk-Japon Ekonomik İlişkilerinin Başlangıcı Ve Gelişimi
Fahir Armaoğlu, 19. Yüzyıl Siyasi Tarihi
Ahmet Kavas, ”Japonya”, TDV DİA, Cilt 5
Attila Sönmez, Doğu Asya Mucizesi ve Bunalımı
Pertev Demirhan, Japonların Asıl Kuvveti: Niçin ve Nasıl Yükseldi?
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Fethi Yılmaz Kaleli’ye aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Emanuel Karasu: Hayatı, Faaliyetleri Ve Hakkında Söylenenler

Emanuel Karasu Kimdir ?

Emanuel Karasu’nun doğum tarihi hakkındaki bilgiler net değildir. EJd’ye göre, Emanuel Karasu, 1862 yılında Selânik’te doğmuştur. Edhem Eldem ise, EJd’de verilen 1862 yılının doğru olamayacağı yönünde, bazı belgelere ulaşmıştır. Eldem, bu konudaki bilgileri Karasu’nun 1921 ve 1926 tarihli pasaportlarına dayandırmaktadır. Edhem Eldem, Karasu’ya, 1921 yılında, İtalya tarafından verilen pasaportun, Roni Margulies’da bulunduğunu dile getirmiştir.
Edhem Eldem, Karasu’nun 1926’da tekrar bir pasaport talebinde bulunduğunu, bunun üzerine, İstanbul’daki İtalyan Konsolosluğu tarafından bir pasaport verildiğini belirtmiştir. Edhem Eldem, 15 Eylül 1926 tarihli pasaportun, önceki pasaportun bilgilerini teyit etmekle birlikte, bazı yeni bilgiler de içerdiğini belirtmektedir. Buna göre, Eldem, bir yıllık müddeti bittikten sonra, 5 Eylül 1927 tarihinde aynı makam tarafından bir yıllığına uzatılan bu pasaportta Karasu’nun doğum tarihinin kesin bir şekilde 1863 olarak yazıldığını bildirmektedir. Yine Edhem Eldem, EJd’nin verdiği 1862 tarihinin 1863 olarak düzeltilmesi gerektiğini söylemiştir. Şu anda elimizde başka bir bilgi olmadığına göre bu bilginin doğru kabul edilmesinde bir mahzur yoktur.

Emanuel Karasu’nun Eşi, Ailesi Ve Çocukları

Emanuel Karasu’nun ailesinin 1492‘de İspanya’dan sürülmüş ve Sultan II. Bayezid’in (1481-1512) izniyle Selânik’e yerleşmiş Sefarad Yahudileri’nden olduğu belirtilmektedir. “Karasu’nun da mensubu olduğu dünya Yahudileri’nin onda birlik bölümünü teşkil eden Sefaradlar, Türkiye Yahudileri’nin çoğunluğunu oluşturmuşlardır.”
Karasu’nun anne ve babası hakkında detaylı bir bilgi yoktur. Hâriciye Nezâreti Evrâk Müdüriyeti Sefâret-i Ecnebiyye (Dışişleri Bakanlığı Yabancılar Evrâk Müdürlüğü Elçiliği) tarafından, 22 Temmuz 1920’de, yazılan bir takrîrde Emanuel Karasu’nun babasının adı İsrail olarak geçmiştir. Roni Margulies, Karasu’nun 1921 pasaportunda babasının adını, Asriel olarak okumuştur. Edhem Eldem ise, 1926 pasaportunda açık bir şekilde – ve mana teşkil edecek surette “fu Uziel”, yani müteveffa Uziel olarak gördüğünü zikretmiştir. Eldem, aynı tarihli pasaportta annesinin adının, Sunbule Assack (?) diye geçtiğini belirtmiştir.
Görülüyor ki; hem yukarıda bahsedilen takrirde hem de iki pasaportta, birbiriyle uyuşmayan bilgiler mevcuttur. Roni Margulies’tan sonra aynı konuda bir makale yazan Edhem Eldem’in yazdıkları daha güvenilir gözükmektedir. Karasu’nun ailesinin diğer fertlerine gelince, Roni Morgulies’un 1995’teki tespitine göre, Emanuel Karasu’nun torunları olarak Türkiye’de sadece üç akrabası vardır. Bu kişiler, Emanuel Karasu‘nun kızı Frida’nın bir kız çocuğu ile kız kardeşi Benuta’nın iki torunundan ibarettir. Büyük Osmanlı Arşivi (BOA)’ndeki belgelere göre, Karasu’nun evli ve çocuklarının olduğu anlaşılmaktadır.

Karasu Hakkında Bilgiler

Emanuel Karasu’nun eşi Bella Karasu hakkındaki bilgiler; Emanuel Karasu, 2 Teşrîn-i Evvel 1334 (2 Ekim 1918) tarihinde verdiği dilekçenin Selânik vilâyetinin 22 Nisan 1325’deki (7 Mayıs 1909’daki) 24 numaralı tahrîrat melfûfunda (resmî ekinde) gerek kendisinin, gerekse eşi Bella’nın, Selânik’in Karahacıoğlu Mahallesi’ne âit 101 numaralı evde oturduğu yazılıdır. Aynı belgede, Karasu’nun eşi Bella’nın Selânik doğumlu olup, babasının adının Matatya Efendi olduğu belirtilmiştir. Bella Karasu, Teşrin-i Evvel 1337/ 5 Ekim 1921’de Karasu’nun zevcesi Bella’nın terk-i tâbiiyyet istid‘âsına dâir tâbiiyyet müzekkeresinden anlaşılacağı üzere Osmanlı vatandaşlığını terk ederek İtalya vatandaşı olmuştur.
Karasu’nun erkek çocukları hakkındaki bilgiler; Hâriciye Nezareti Evrâk Müdüriyeti Sefâret-i Ecnebiyye tarafından, 22 Temmuz 1920’de, yazılan bir takrîrde Emanuel Karasu’nun oğlu Azrail, İsak ve David’dir. Edhem Eldem’in Karasu’nun ailesinden edindiği bilgilere göre, Karasu’nun altı çocuğu vardır. Karasu’nun iki pasaportunda da birbiriyle örtüşmeyen bilgilerin olduğunu belirten Eldem, 1926 tarihli pasaportta Karasu’nun Ester ve Moisé adlı iki evladının olduğunun anlaşıldığını dile getirmiştir. Eldem, aynı pasaportta fotografı da bulunan Karasu’nun Ester Carasso adlı kızının, 1909 İstanbul doğumlu olup 17 yaşında olduğunu oğlu Moisé Carasso’nun ise, 1914 İstanbul doğumlu olup 12 yaşında olduğunu yazmıştır.

Edhem Eldem’e göre, Karasu’nun 1921 tarihli pasaportunda, Nelly isminde bir kızı daha görünmektedir. Eldem, ailenin de Karasu’nun Nelly adında bir kızı olduğunu teyid ettiğini belirtmiştir. Eldem aynı makalede, Karasu’nun oğluyla ilgili verdiği bilgide, onun 1921 tarihli pasaportunda, Moisé adının geçmediğini belirtmiştir. Eldem’in bunların dışında edindiği bilgilerde üç kızı ve üç oğlu vardır. Emanuel Karasu‘nun kızı Frida, İda ve Nelly’dir. Karasu’nun oğullarının isimlerinin, David, Albert, Matteo olarak anlaşıldığını belirten Eldem’e göre, Karasu’nun iki pasaportundaki farklı bilgiler beraberinde şu soruyu akla getirmektedir:
1921 yılındaki pasaportta adı geçmeyen Moisé ismi David isminin üzerine mi yazılmıştır? Eldem, belki de Karasu’nun çocuklarının ikişer isme sahip olduğunu belirterek bu bilgiden hareketle, muhtemelen şu cevaba ulaşılacağına değinmiştir: Moisé’nin aslında David Moisé ve Ester’in de, İda, Frida veya Nelly’nin ya asıl ya da göbek isimleri olarak düşünebileceğidir. Netice itibariyle bu bilgilere dayanarak şimdilik kesin bir şey söyleyebilecek durumda değiliz.

Emanuel Karasu’nun Osmanlı Vatandaşlık Bilgileri

Emanuel Karasu, Osmanlı vatandaşı olarak bilinmektedir. Babıâli Hukuk Müşâvirliği yazısında, Karasu’nun, 2 Teşrîn-i Evvel 1324’te (15 Ekim 1908’te), Osmanlı ülkesinde doğduğunu belirttiğini yazmıştır. Babıâli Hukuk Müşâvirliği yazısına göre, Karasu’nun dedesi David Karaso, kendisini, İspanya vatandaşı olarak kaydettirmiştir. Karasu, nüfus kayıtlarında, Osmanlı ülkesinde doğmasına rağmen, ailesinin İspanya vatandaşı olmasından dolayı, yanlışlıkla İspanyol uyruklu yazıldığını belirtmiştir. Karasu, hiçbir vakit yabancı uyruk iddiasında bulunmadığını, vatandaşlıktan çıkmak gerekirse, o zaman yapılanlara uyacağını belirtmiştir. 1908 sonbaharında, (6 Teşrîn-i Sâni 1324 /19 Kasım 1908) meclis seçimlerinden hemen önce, kuşkusuz milletvekili seçilebilmeyi mümkün kılmak amacıyla, Karasu İspanyol vatandaşlığını terk edip, Osmanlı vatandaşlığına geçmiştir.
Emanuel Karasu’nun vatandaşlık hikayesi burada bitmemiştir. Karasu, yukarıda da belirtildiği üzere, hiçbir surette Osmanlı vatandaşlığına itiraz etmeyeceğini beyân etmesine rağmen, aleyhine açılmış bir takım davalardan kurtulmak için, İtalya Fevkâlâde Komiserliğinin isteği üzerine, 20 Temmuz 1921 (20 Temmuz 1337) tarihinde Meclis-i Vükelâ kararıyla resmen İtalya vatandaşlığa geçmiştir. Doğal olarak burada insanın aklına Karasu, “Hangi davalardan kurtulmak istemiştir?” sorusu gelmektedir.
Karasu’nun yargılandığı davalar, İtalya Yüksek Komiseliği’nin 24 Ağustos 1920 tarihli Osmanlı Hâriciye Vekâleti’ne yazdığı dilekçeden anlaşılmaktadır.

Söz konusu dilekçede, Karasu’nun yargılandığı davalar şöyle sıralanmıştır:

Osmanlı Ticaret Mahkemesi Odası nezdindeki, Osmanlı Ulusal Kredisi (Milli İtibar) davası.
İmparatorluk İktisat Vekâleti tarafından açılan Osmanlı Ticâret Mahkemesi 2. Odası nezdindeki dava.
Pera Sivil Mahkemesi nezdindeki, Deutsche Orient Bank tarafından açılan bir dava.
İstanbul Müracaat Mahkemesi’nin Sivil Bölümü nezdindeki, Deutsche Orient Bank tarafından açılan bir dava.
İstanbul Müracaat Mahkemesi’nin Ticâri Bölümü nezdindeki, Limanlar Şirketi tarafından açılmış bir dava.
İstanbul Müracaat Mahkemesi’nin Ticâri Bölümü nezdindeki, Hikmet Paşa’nın açtığı bir dava.
Dilekçede, yukarıda belirtilen davaların güncelleştirilerek, Karasu’nun, İtalya vatandaşı sıfatıyla, konsolosluk desteğinden istifade edebileceği düzeye getirilmesini talep ettiği bildirilmiştir. Dilekçenin devamında ise, İtalyan Yüksek Komiserliği, İmparatorluk Adalet Vekaleti’ne gerekli talimatları vererek; Karasu hakkında açılmış davaların, Osmanlı Mahkemeleri’nin, Osmanlı vatandaşı ve yabancı vatandaşları arasında yüzeye çıkan farklılıkları yargılamayı tekrar ele almaya başlayana dek askıya alınmasını rica etmiştir.

Arşivler

Hakkında açılan davalardan birine göre Karasu, zor durumdadır. 9 Ocak 1922’de İtalya Yüksek Komiserliği tarafından, Karasu’nun İtalya vatandaşı olduğu belirtilen bir yazıda, İstanbul Ceza Mahkemesi’nin onun tüm varidâtına (gelirlerine) sınırlama getirildiği belirtilmiştir. Bu yazının devamında bunun hatalı bir davranış olduğu vurgulanarak kararın Karasu’ya uygulanamayacağı ifade edilerek Karasu’nun gelirleri üzerindeki bu tedbirlerin kaldırılması da talep edilmiştir. İtalya Yüksek Komiserliği tarafından, 24 Ağustos 1921’de, İmparatorluk Hâriciye Vekâleti’ne (Osmanlı Dışişleri Bakanlığı’na) yazılan bir başka dilekçede, Karasu’nun İtalya vatandaşı olduğu belirtilerek hakkında açılan davaları, bizzat kendilerinin takip ettiği ifade edilmiştir.
İtalya Yüksek Komiserliği’nin nezdinde takip edilen bir dava ise Karasu için çok önemlidir. Karasu bu yüzden İtalya vatandaşlığına geçmiştir. Karasu, kendisine ait olan Arimetea ve Bitynia adlı gemileri G. Rossi ismindeki İtalyan Denizcilik şirketine satmak istemiştir lakin gemilerin milliyetini bildiren sertifikasının teslimi gerekmektedir. Ancak bu gemilerin komisyonunun ödenmediğinden, gereken sertifika Osmanlı Devleti tarafından verilmemiştir. Hikmet Paşa’nın bu konuyla alakalı olarak Karasu aleyhine açtığı dava, birçok belgede bahis konusudur. Çünkü Karasu’ya ait olduğu belirtilen Arimetea ve Bitynia adlı gemilerin komisyonu olan 495. 000 kron yani 15. 246 Osmanlı Lirası, Hikmet Paşa tarafından talep edilmiş; ancak Karasu bu parayı ödememiştir.
Karasu, kendisinden istenen bu komisyon tutarını, ödememek için İtalya vatandaşı olarak kabul edilmesini istemiştir. Bu durum Karasu hakkındaki belgelerde, açıkca görülmektedir. Bu cezanın ödenmesini isteyen Hikmet Paşa ise Karasu’nun Osmanlı vatandaşı olarak kabul edilmesini istemiştir. 22 Haziran 1338’de (22 Haziran 1922’de) Adliye Nâzırı tarafından yazılan bir dilekçede, Hikmet Paşa tarafından verilen dilekçeye atıfta bulunularak Hikmet Paşa’nın, Karasu’nun İtalyalı olmadığını belirttiği yazılmıştır. Uzun yazışmaların sonucunda, Hikmet Paşa’nın Karasu’dan istediği komisyon tutarı tahsil edilmiştir. 7 Safer 1341/ 16 Ocak 1913 tarihli bir belge, bunu göstermektedir. Özetle, Karasu’nun vatandaşlığı konusunda; Karasu’nu doğumunda ailesi İspanyol vatandaşıdır.

Siyasi Kariyeri

1908 sonbaharında, meclis seçimlerinden hemen önce kuşkusuz milletvekili seçilebilmeyi mümkün kılmak amacıyla, Karasu İspanyol vatandaşlığını terk edip, Osmanlı vatandaşlığına geçmiştir. İstanbul’un işgal altında olduğu ve İttihatçılığ’ın makbul olmadığı 1921 yılının Temmuz ayında, Karasu, İtalyan vatandaşlığına geçmiş ve Osmanlı vatandaşlığını terki, Hâriciye Nezâreti (Dışişleri Bakanlığı) tarafından, İtalya Fevkalade Komiserliği’nin ısrarı üzerine ve istisnâi olarak kabul edilmiştir. Emanuel Karasu’nun eşi Bella’nın da, İtalyan vatandaşlığına geçmek için, 22 Ağustos 1921 günü, Dışişleri Bakanlığı’nın Tâbiyet Müdürlüğü’ne bir dilekçe ile başvurduğu belirtilmiştir. Hukuk Müşâvirliği İstişâre Odası, bu dilekçeye cevaben yazdığı resmî yazıda, Bella Karasu’nun Osmanlı vatandaşı olarak kalmasının Hükümet’in faydası açısından bir öneminin olmadığı dile getirilmiştir.
Burada vurgulanan konu, Karasu Efendi hakkında yapılan işlemin, Karasu’nun eşi için de uygulanmasına meydan verilmemesidir. Karasu’nun, uyruk değiştirme konusundaki bilgilerden sonra, Karasu’nun hareketliliği konusuna gelince; Edhem Eldem’e göre, 1926 pasaportunun getirdiği izahat sınırlıdır. Esasen 20 sahifelik olması gereken bu pasaportun ancak 8 sahifesi (1-5,12-14) mevcut olduğundan, birçok vize ve benzeri ibarenin kayıp olduğu anlaşılmakta olup, kalan sahifelerde ise bazı bilgiler mevcuttur. Eldem, sadece bir Pire Limanı’na giriş damgasıyla İstanbul Bulgar Legasyonu tarafından verilmiş bir doğrudan geçiş vizesiyle, ona iliştirilmiş bir kağıt bulunmaktadır diye belirtmiştir.

Eldem’e göre, Karasu’nun Bulgar vizesinde şu bilgiler bulunmaktadır:

5 Şubat 1927 tarihinde verilmiş ve 45 gün içinde İstanbul’dan hareketle kullanılması gerektiği belirtilmiştir. İliştirilmiş olan kağıtta ise, Karasu’nun doğum yeri olarak Selânik, vatandaşlığı İtalyan ve ikametgâhı pasaporttan farklı olarak İstanbul verilmiş, vizenin de İtalya yönünde transit için geçerli olduğu belirtilmiştir. Dolayısıyla Karasu’nun en geç Mart 1927 sonlarında İtalya’ya yönelerek İstanbul’dan Bulgaristan yoluyla (vizeyi kullandığı takdirde, (zira herhangi bir giriş damgası mevcut değildir), İtalya’ya gittiği anlaşılmaktadır.
17 Şubat 1927 tarihli Pire limanı giriş damgasından, yolculuğunun ikinci (veya birinci) kısmının Yunanistan’da geçmiş olduğu anlaşılmaktadır. Doğrudan doğruya Pire’ye gitmek varken neden Bulgaristan üzerinden bir geçiş yolunun seçildiği (tekrar belirtelim, belki de Bulgar vizesini almış ama kullanmamıştır) merak konusu olabilir. Karasu’nun aynı yıl içinde İstanbul’a dönmüş olması gerekir; Çünkü 5 Eylül 1927 tarihindeki pasaportun uzatılışı, İstanbul Konsolosluğu tarafından verilmiştir. Bundan sonrası ise bilinememektedir. Göze çarpan tek şey şudur ki; Pasaportun 1926’daki ilk verilişindeki ‘İtalya ve dönüş’ ifadesi, uzatmada, sadece İtalya’ya dönüşmüştür. Bundan Karasu’nun kesin bir dönüşü tasarladığı düşünülebilir. Fakat Karasu’nun, 1934’ten yani ölümünden evvel İstanbul’a döndüğü kesindir. Margulies’a göre, her durumda, Emanuel Karasu, 1921-1923 yıllarında Türkiye ile İtalya arasında gidip gelmiştir ancak bu sürenin çoğunluğunu iki ülkeden hangisinde geçirdiği meçhuldür.

Emanuel Karasu ve Siyonizm

Emanuel Karasu’nun Yahudi kimliği, ömrü boyunca kendisine hatırlatılmıştır. Özellikle mebusluğu döneminde yapılan tartışmalarda hemen Yahudi deyince verilen örnek Karasu olmuştur. Örneğin, Osmanlı Mebusân Meclisi’nde vatandaşların nüfus kütüğü yasa tasarısı bilgileri tartışılırken Emanuel Karasu’nun Yahudi kimliğine dikkat çekilmiştir. Nüfus kütüğü yasa tasarısı görüşülürken aynı dönem milletvekili olan Yorgo Boşo Efendi, kişinin adı Yorgi ise Hristiyan, Ahmet veya Mehmet ise Müslüman’dır, lâkin Karasu ismi yazıldığında mutlaka Yahudi olduğunun anlaşılacağından dem vurmuştur. Burada Serfice mebusu Yorgo Boşo, Musevi yerine Yahudi deyimini kullanmıştır. Çünkü Tanzimat’la birlikte başlayan millet isimlendirilmesinde “Yahudi Milleti” tabiri resmiyet kazanmıştır.
Emanuel Karasu, bir Yahudi olması nedeniyle zaman zaman Siyonist olmakla itham edilmiştir. Karasu’nun itham edildiği Siyonizm kelimesinin kökü olan siyon kavramı, Ahd-i Atik’te, Hz. Davut tarafından fethedilip krallığın merkezi yapılan Kudüs şehri için kullanılan bir isim olup, zaman içerisinde bütün İsrail topraklarını ifade edecek şekilde genişlemiştir. Siyon kelimesine dayanan Siyonizm, Yahudi halkının tarihi yurtlarına geri dönüşlerini ifade eden ve Filistin’de bir Yahudi devleti kurmayı hedefleyen siyâsi bir harekettir. Bu konuda Osmanlı’nın Yahudi mebuslarından olan Emanuel Karasu, 3 Mayıs 1327 /16 Mayıs 1911 tarihli Meclis-i Mebusan Zabıt Cerideleri (MMZC)’ne göre, “Siyonizm’i bilmiyorum” dediği için eleştirilmiştir.

Karasu’nun 1911’de Meclis-i Mebusân’da anti-Siyonist olduğunu belirttiği bu görüşme kısaca şöyledir:

Maliye Nâzırı Cavit Bey’in yönettiği Hükümet bütçesi açık verince, Cavit Bey, borç almaktan başka bir çözüm bulamamıştır ve Almanya’dan kredi sağlamıştır. MMZC’ye göre, muhâlefetten Gümülcineli İsmail Bey ise, bu anlaşmanın Siyonizm ile ilgisi bulunduğunu iddia etmişir. MMZC’den edinilen bilgilere göre, Gümülcineli İsmail Bey’in iddiasına göre, adını açıklamadığı bir Siyonist cemiyet tarafından, Meşrutiyet’ten evvel Kudüs, Şam ve Hayfa civarında büyük paralarla arazi alınarak Avrupa’dan gelen Museviler, buraya yerleştirilmek istenilmiştir. İsmail Hakkı Bey, bu Siyonist cemiyetin amaçlarını gerçekleştirmek için de Cavit Bey’den randevu talep ettiğini, lâkin Cavit Bey’in görüşmek istemediğini dillendirmiştir. İsmail Hakkı Bey, istediklerini elde edemeyen bu Siyonist cemiyetin, amaçlarını gerçekleştirmek için bu kez de Osmanlı Hükümeti’ni borçlandırarak emellerine ulaşmak istediğini dile getirmiştir.
Aynı MMZC’den, Karasu’nun, İsmail Hakkı Bey gibi düşünmediği anlaşılmaktadır. Karasu, burada, Yahudiler’in Filistin’e yerleştirilmesini istemediğini, açıkça ifade etmiştir ve konuyla ilgili şunları söylemiştir:
“Bundan üç sene evvel bazı Museviler’in Arz-ı Filistin’de değil, bulunabilecek olan sâir yerlerde iskân edilmesi imkânını düşünmek için bir komisyon teşekkül etmişti. Zannederim ki Reis Beyefendi, sizin de hâtır-ı âlînizde olacaktır, hattâ Süleyman Elbostani Efendi de vardı. Biz bu meselede, o komisyonda olduğumuz için, bir mahzûr gördük. Mahzûru da nedir? Dedik ki, dışarıdan girecek ecnebi Yahudiler 5 sene temekkün etmedikçe, tebaa-i âliyyeden olmayı arzu etse dahi yine tebaa-i ecnebîyyeden çıkmamış olacaktır. Binaenaleyh, hiçbir vakit de bunu münasip göremeyiz. Bu cihet halledilinceye kadar ecnebî Yahudiler’in umumiyetle muhacereti kabul edilemez. Münferit suretle olabilir, bir iki kişi olabilir, fakat umumiyetle olamaz. İşte bu sureti telif edenler, Yahudi muhacirinin iskân ve kabulüne muvafakat etmeyenler biziz.”

Siyonizm Meselesi

Karasu’nun kürsüye çıkarak kendisini savunmasına sebep olan Siyonizm meselesi, aslında Almanya’dan alınacak borç konusu yüzünden tekrar gündeme gelmiştir. Orhan Koloğlu’na göre, Almanlar’dan borç para almada Siyonizm’in parmağının olduğunu düşünmek manasına gelen bu iddia, Siyonizm’in Almanlar’ın güdümünde olduğu yolundaki İngiliz tezine katılmak demektir. Bu vesile ile Karasu’nun kürsüye çıkıp Siyonizm’e karşı olduğunu açıkladığını belirtmiştir. Hatta Karasu, Siyonist aleyhtarı tedbirlere bile taraftardır. Karasu’nun anti-Siyonist olduğunu destekleyen bazı tarihçiler, Osmanlı Devleti’nde Karasu’nun da mensubu olduğu Yahudi toplumunu Yahudi yerleşimi ve yaşamı açısından incelemişlerdir. Bu tarihçilerden olan İlber Ortaylı’ya göre, Osmanlı Yahudileri, Batı’nın yayılmacı ve hasta adamının mirasını paylaşacak eğilim ve eylemlere katılmamışlardır. Ortaylı, 1912’deki Edirne işgali sırasında, Baş Haham Haim Becerano’nun, “Şehri, Bulgar işgalcilerden uzak tuttuğunu” ifade etmiştir.
İlber Ortaylı, II. Meşrutiyet hareketinde Osmanlı Musevileri’nin çok etkin siyasetçilerinden olmayan Avram Galante, Nesim Mazliyah, Haim Nahum ve Emanuel Karasu gibi, sayısız entelektüelin aktif katılımının göze çarptığını dile getirmiştir. İmparatorluğun bütünlüğü için Yahudiler’in önemli olduğunu ifade edilmiştir. Bu yüzden İstanbul’daki Jacobson ve Lictheim gibi Siyonist temsilcilerin, bu liderlerin ve cemaatin Siyonizm’e uzak duruşundan kendi raporlarında yakındıkları belirtilmiştir. Karasu’nun Siyonist olduğunu savunanların kullandığı malzemelerden biri de, Karasu’nun II. Abdülhamid’den toprak talebinde bulunan heyet içinde yer almasıdır. Siyonizm ve Yahudiler’in Filistin topraklarına toplanması meselesi, II. Abdülhamid’in otuz üç yıllık iktidarı sırasında, karşı karşıya kaldığı siyâsi problemlerdendir.

Filistin toprakları Yahudi sığınmacılar tarafından en uygun yer olarak görülmüştür. II. Abdülhamid’den toprak talebi için bir heyet oluşturulmuştur.

Bu fikre destek bulmak için de Vlademir Jabotinsky ve İstanbul’daki diğer Siyonist liderlerle işbirliği yapıldığı belirtilmiştir. Karasu’nun siyonizm için çalışan Yahudi liderlerden Jabotinsky’ye destek olduğu anlatılmıştır. Karasu’nun sadece destek olmakla kalmadığı, II. Abdülhamid’den toprak talebinde bulunan heyet içinde yer aldığı da belirtilmiştir. Karasu’nun II. Abdülhamid’den toprak talebi konusunda, 1898’deki Zürih Siyonist Kongresi kararlarına göre, Filistin’de kurulacak Yahudi Yurdu için, Kudüs Sancağı’ndaki Çiftlikât-ı Hümayun’u satın almak hususunda Sultan II. Abdülhamid’e teklifte bulunanlardan olduğu, fakat Padişah’ın Karasu’nun da içinde bulunduğu heyete, bu toprakların gerek satışını, gerekse doksan dokuz seneliğine kiralanmasını reddettiği belirtilmiştir.

Yahudiler’in toprak talebinde bulunması şöyledir:

Yeni rejimle iktidara gelen İttihat ve Terakkî Cemiyeti içinde, bir yolunu bulup nüfuz sahibi olan bazı Selânikli Yahudiler’e sözü geçen Siyonistler, bu Yahudiler vasıtasıyla, henüz inkılap günlerinin heyecanı içinde olan İttihat ve Terakkî ileri gelenlerinden, Yahudiler’e Filistin’de toprak satılması iznini çıkarmanın çarelerini aramışlardır. Siyonistler’e aracı olan yerli Yahudiler’in, İttihatçılar’a başvurularında, doğal olarak, bir Yahudi yurdu kurmak gayelerini gizleyerek, sadece yersiz yurtsuz, açıkta kalmış bir takım ailelere barınma imkânı verilmesini ve bu suretle zaten boş ve bakımsız duran çorak toprakların işlenerek şenlendirilmesi ile memlekete hizmet edilmesi amacını ileri sürülmştür.
Bu ifadelerinden de anlaşılacağı üzere Emanuel Karasu ve onun gibi Yahudi olan milletvekillerinin çabaları Siyonizm’e hizmet olarak algılanmıştır. Burada üzerinde düşünülmesi gereken konu, Emanuel Karasu’nun Siyonist olduğu iddiası niye gündeme getirilmiştir? Hiç şüphesiz bunun birinci sebebi Emanuel Karasu’nun Yahudi kimliğidir. Lâkin bir insan sırf Yahudi’dir diye ona Siyonist damgası vurmak akla uygun değildir. Bu, işin en üzücü tarafıdır. Diğer tarafı ise toprak talebinde bulunanların Karasu’dan yardım talep etmeleri ve Karasu’nun da bu heyette yer alması nedeniyle Karasu’nun Siyonist olarak suçlanması, o kadar da makul bir iddia değildir. Çünkü Karasu Meclis-i Mebusân’daki konuşmasında buna karşı olduğunu açıkça beyân etmiştir. Bu iddiâ da böylece çürütülmüştür.

Unutmamak gerekir ki bu iddiâların temelinde yatan asıl sebep Emanuel Karasu’nun II. Abdülhamid’in hal’ tebliğinde bulunan heyette yer almasıdır.

Bu noktada Karasu’nun bu heyette yer almasının sebebi sorgulanabilir. Bir de Karasu’nun Selânik’te sıradan bir avukatken İTC bağlantısıyla milletvekili olması ve yıldızının parlaması bu suçlamaların gündeme gelmesine neden olmuştur. Halbuki Karasu iddiâ edildiği gibi Siyonist ya da dış güçlerin emellerine âlet olsaydı, başka yerlerde de bunu gösterirdi. Buna en güzel örnek, I. Dünya Savaşı’nın sonuna doğru, İstanbul’un Amerikan mandası altına verilmesi gündeme geldiğinde, Karasu’nun, buna karşı çıkması olarak gösterilebilir.

Fikirleri

Emanuel Karasu, İstanbul’un Amerikan mandası altına verilmesi gündeme geldiğinde, İstanbul’un Türk Yönetimi’nde kalması gerektiğini savunanlar arasındadır. Bu hususta Şalom Gazetesi’nin Diaspora Yahudileri/Cumhuriyet Dönemi adlı yazısında, I. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru, işgal altına giren İstanbul’un Amerikan mandası altına verilmesi söz konusuyken, aralarında Emanuel Karasu’nun da bulunduğu kent Yahudileri, buna karşı olduklarını ve İstanbul’un Türk Yönetimi’nde kalması gerektiğini bildirdiler diye belirtilmektedir. Şalom Gazetesi, konuyu incelemek üzere İstanbul’a gelen Amerikan heyeti azınlık temsilcileriyle görüşüldüğünü ve diğer azınlıklardan olumlu cevap aldıkları halde, Yahudi kesimin muhâlefetiyle karşılaşıldığını belirtmiştir. Şalom Gazetesi, “Muhâlif Yahudi heyetini temsil edenlerin içinde, Hahambaşı Hayim Nahum, Emanuel Karasu, Aşkenaz cemaati başkanı Reisner ve Hukuk Profesörü Mişon Ventura da bulunuyordu” diye belirtmiştir.

Emanuel Karasu’nun Mesleği

Meslek, insanın yaşamını sürdürebilmek için icra ettiği, genellikle yoğun bir eğitim ve çalışmayı gerektiren sürecin sonunda, kişilerin kazandığı ünvanın adıdır. Karasu da icra ettiği mesleklerden olan avukatlığı ile tanınmıştır. EJd’de, Emanuel Karasu’nun için Türk siyasetçilerinden olduğu, bunun dışında, Karasu’nun Selânik Üniversitesi’nde de kriminoloji (suç ve suçluyu inceleyen bilim) dersleri verdiği belirtilmiştir. Karasu’nun milletvekilliğine gelince; Büyük Osmanlı Arşivi (BOA) kayıtlarında, 1908 ve 1912 meclislerinde Selânik, 1914 meclisinde ise, İstanbul milletvekili olmak üzere, on sene milletvekilliği yapan Karasu’nun, Selânikli bir avukat olduğunu yazılmıştır.
Birden fazla mesleği bulunan Karasu’nun meslekleriyle alakalı bilgiler sınırlıdır. Margulies, Karasu’nun I. Dünya Savaşı yıllarında gıda stokları yöneticiliği yaptığını belirtmiştir. Bu bağlamda Edhem Eldem, Karasu’nun meslekleri hakkındaki bilgilerin, Karasu’nun 1921 ve 1926 tarihli pasaportlarına dayandığını belirtmiştir. Eldem’e göre, bu iki pasaportun ön sayfalarında iki önemli fark vardır: Eldem, Karasu’nun 1921’deki pasaportunda, “negoziante” (tâcir) olarak gözüktüğünü, 1926 tarihli pasaportunda ise, Karasu’nun, asıl mesleği olan avukatlığa döndüğünün anlaşıldığını dile getirmiştir.

Sorgulanması Ve Tutuklanması

Emanuel Karasu, İttihat ve Terakkî mensubu olması sebebiyle, ilk defa 1908’de tutuklanıp sorgulanmıştır. Bunun dışında Karasu’nun, 1335 (1919) yılında da tutuklandığı da bilinmektedir. Karasu’nun 1908’deki tutuklanması, II. Abdülhamid devrinde, 1919’daki tutuklanması ise, İttihat ve Terakkî’nin I. Dünya Savaşı’nı kaybetmesinin ardından olmuştur. Edhem Eldem’in bildirdiğine göre, Emanuel Karasu, 1908 yılında, II. Abdülhamid’in hal’inden evvel, Padişah’ın Emir Subayı olan Kabasakal Mehmed Paşa tarafından sorguya çekilmiştir. Eldem, Karasu’nun hayatının kritik bir dönemindeki, bu sorgulanma sahnesinin ilginç ve eğlenceli olduğunu yazmıştır. Eldem, İstanbul’a gelen Karasu’nun sorgulanmakla kalmadığını, Sakallı Mehmed Paşa’nın Karasu’yu, Sarayburnu’na götürerek, tehdit ettiğini yazmıştır. Eldem, o vakit İspanya vatandaşı olduğu belirtilen Karasu’nun, bu tehditlere hiç ehemmiyet vermediğini belirtmiştir. Eldem, Karasu’nun, Sakallı ile görüştüğünü Meşrutiyet’in ilanı günü anlattığını vurgulamıştır.
Necmettin Alkan, Karasu’nun İstanbul’a gelişine dâir çeşitli düşünceleri şöyle dile getirmiştir:
“Hikmet Bayur, bu ziyaret hakkında, Reval Görüşmesi’nin sebep olduğu endişeyle bir taraftan Rumeli’de ayaklanmanın hazırlıkları yapılırken, bir taraftan da söz konusu iki kişinin (Karasu ve Talat Bey’in) aynı amaçla İstanbul’a yollandığını ve “orada bir takım dayanaklar” arandığını ve aradıkları dayanakları elde ettiklerini belirtmiştir.”
Fakat Necmettin Alkan, Hikmet Bayur’un bahsettiği dayanakların ne olduğunu belirtmemiştir.

Karasu ve İttihat Terakki Cemiyeti

Karasu’nun ihtilalden kısa bir süre önce cemiyet adına nabız yoklamak maksadıyla İstanbul’a gelmesi, cemiyet içindeki rolünü yeterince anlattığı yönünde yorumlanmıştır. Karasu, bu ziyareti esnasınca gözetlenmiş ve II. Meşrutiyet (Temmuz Devrimi) öncesinde tutuklanmıştır. Karasu, Yıldız Sarayı’nda tutulduğunu ve oradan sağ çıkamayacağını bütün samimiyetiyle söylemiştir. Zaptiye Nezâreti’nin Talat Bey’i ve Karasu’yu izlettiğini ve üç gün süren bu seyahatte, Karasu ve Talat Bey’in ilmiyeden ve masonlardan bazılarıyla görüştüklerinin saptandığını belirtilmiştir. Sorguya alınan Emanuel Karasu’nun “takip olunan maksatla hiç ilgisi olmayan bir takım işler için geldiğini” ifade ettiği dile getirmiştir. Karasu’nun bu ziyaretinin İstanbul’daki Jön Türkler’le “yakından temasta” bulunmak için yapıldığı da yazılmıştır.
Reval Görüşmesi’nden ötürü hazırlanan bir bildirinin dağıtılması konusunu, İstanbul örgütüyle görüşmek üzere “gizli” ziyaretin gerçekleştirildiği; fakat bu ziyaretin, gizli cemiyet üyeleri arasında “şövalyece” bir davranış olarak görüldüğü ve rahatsızlığa neden olduğu da belirtilmiştir. Bütün bu kareler bir araya getirildiğinde, Emanuel Karasu ve Talat Bey’in II. Meşrutiyet’ten takrîben bir ay önce gerçekleştirdikleri gizli İstanbul ziyaretinin ve yaptıkları gizli görüşmelerin, II. Meşrutiyet’in ilânı öncesinde, İstanbul’daki genel durumun ne olduğunu anlama amacını taşıdığının düşünülebileceği de varsayımlar arasındadır. Yönetimin de bu ziyaretten fazlasıyla şüphelendiği vurgulanmıştır.

Emanuel Karasu Nasıl Öldü ?

Emanuel Karasu, Mondros Mütarekesi’nden (30 Ekim 1918’den) sonra İTC’nin birçok ileri geleni gibi, bir dönem Bekirağa Bölüğü’nde yatmıştır. Margulies’un belirttiğine göre, hemen hemen bütün kaynaklar, bundan sonra Karasu’nun İtalya’ya gittiğini yazmıştır. I. Dünya Savaşı’ndan (1918’den) sonra, Damat Ferit Paşa Hükümeti tarafından, Karasu’nun servetinin yarısına, el konulduğu belirtilmiştir. 9 Ocak 1922 tarihli bir belgede ise, İstanbul Ceza Mahkemesi’nin Karasu’nun tüm gelirlerine sınırlama getirildiği belirtilmiştir. Margulies’un Karasu’nun damadı Hayırel’den edindiği bilgiye göre, savaş sonrasında, İTC önderleri yurtdışına kaçtığında, Karasu da Büyükada’daki evinde korku içinde, her an götürülmeyi beklemiştir. Karasu, İtalya Masonluğu’yla ilişkilerini kullanarak korunmalı İtalyan vatandaşlığına geçmiş ve bunu, 20 Temmuz sene 1337/ 20 Temmuz 1921’de Osmanlı Devleti’ne onaylattırmış ve Trieste’ye çekildiği yazılmıştır.
Karasu’nun bir süre sonra, “ O zaman (1921) İtalya’ya bağlı olan Rodos’a yerleştiği, oğlu (veya oğulları) ile bir tuğla imalathanesi kurduğu ancak tuğla işinde başarılı olamayan Karasu’nun bütün parasını kaybettiği” yazılmıştır. Margulies, Karasu’nun pasaportlarından anladığına göre, en azından 1920’ler boyunca Türkiye ile İtalya arasında gidip geldiğini yazmıştır. Karasu ile aynı dönem vekillik yapan, Hüseyin Cahit’in, “Liraları milyonu geçen bu zengin adam, döndü, dolaştı, İstanbul’a geldi ve beş parasız öldü” dediğini bilmekteyiz.

Margulies’un, Karasu’nun hangi tarihte öldüğünü değil de, defnedildiği tarih olan 1 Haziran 1934’ü verdiği görülmektedir. İstanbul Arnavutköy Sefarad Mezarlığı’nda, “İkinci Meşrutiyet’in ileri simalarından İstanbul mebusu avukat Emmanuel Karasso” diye yazan kitabesinin altında yatan kişinin, mezarlık kayıtlarına göre 1 Haziran 1934 tarihinde defnedilen Emanuel Karasu olduğu belirtilmiştir. Selânik’te kendi halinde bir avukat iken siyasete atılarak yıldızı parlayan Emanuel Karasu, madden güçlenmiş, ama bu zenginliğinden dolayı çokça da eleştirilmiştir. Bu durum basındaki yazılara da yansımıştır. Hatta savaş zamanı kazandığı paralar yüzünden basın tarafından bazı yazılara konu olmuştur.

Hakkında Söylenenler

Times Gazetesi, “Karasu’nun, savaş yıllarında İstanbul’un gıda stoklarının yöneticilerinden biri olduğu sırada, çok sayıda fakir açlıktan ve hastalıklardan ölürken, Karasu’nun £ 12. 000. 000 (pound) üzerinde olduğu tahmin edilen bir servet kazanmasından dolayı eleştirildiğini” yazmıştır. Karasu’nun ise, “Servetinin tamamını dürüst yöntemlerle kazandığını” ifade ettiği aktarılmıştır. Karasu’nun uluslar arası bağlantılarının da olduğu belirtilmiştir. Dünyayı saran devrim havası esnasında, Tıpkı Jön Türkler gibi, Rus Devrimi’nde (1917) çalışan Parvus adlı bir kişinin Rusya’yı tahrip etmek için, sadece Trotsky’den (Bolşevik siyâsetçiden) yardım almadığı, Karasu ile birlikte propagandacı olarak çalıştığı aktarılmıştır. Böylece Karasu’nun silah ticâreti vasıtasıyla, Parvus’u da zengin ettiği bildirilmiştir.
Karasu edindiği servetten dolayı sevilmemiş ve bu durum vefât haberlerine de yansımıştır. Basında çıkan vefât haberlerine göre, Karasu’nun vefâtı üzüntü vesilesi olmamıştır. Karasu, sadece yabancı basında değil, Türk basınında da kötü anılmıştır. Özellikle Türk basınında Cevat Rıfat Atilhan, Karasu’nun ölüm haberini, “Bir Yahudi kodamanı geberdi” başlığı altında duyurmuştur. Atilhan, Karasu hakkında, “İttihat ve Terakkî devrinin en kötü adamı olarak lanetlenmiş roller oynamıştır” diye yazmıştır. Atilhan, yazının devamında, Karasu’nun “uluslararası vasıtalarla memlekete dâima fenalık ettiğini” eklemiştir. Atilhan, “Karasu isminin, Meşrutiyet tarihine, korkunç bir kâbus gibi girdiğiği”, “Karasu’nun vefâtıyla sahnenin bu perdesinin de kapandığını” ifade etmiştir.

Basında Yazılanlar

Cevat Rıfat Atilhan, yazılarında, Emanuel Karasu’dan en çok bahseden ve aynı zamanda nefret edenlerin başında gelmiştir. Bunun sebebi hiç şüphesiz Karasu’nun 31 Mart Vakası’nda üstlendiği roldür. Cevat Rıfat Atilhan’ın oğlu, Atilla Atilhan’ın, Zaman Gazetesi’ne verdiği bir röportaja göre, Cevat Rıfat Atilhan’ın Karasu’ya olan nefretinin oluşmasında, savaş yıllarında gördüğü olaylar etkili olmuştur. Zaman Gazetesi, Atilla Atilhan’ın, Balkan Harbi ve I. Dünya Savaşı’na katılan Cevat Rıfat Atilhan’ın Filistin cephesinde, Osmanlı’nın aleyhine, İngiltere için casusluk yapan Yahudiler’i gördüğünü ve bunun üzerine Cevat Rıfat Atilhan’ın Siyonist aleyhtarı olduğunu aktarmıştır.
Zaman Gazetesi, Atilla Atilhan’ın, bu durumun sebebini, Karasu’nun da Siyonist olduğunu düşünmesindendir diye yazmıştır. Cevat Rıfat Atilhan, Reuters ajansı tarafından verilen, Emanuel Karasu’nun ölüm haberinin, önemli bir etki yapmadığını bildirmiştir. Atilhan, haberin devamında, Karasu için; “1908 inkılâbını kendi menfaatleri için kötüye kullanan, günahsız yabancıları ve bilhassa Fransız ve İtalyan masonlarını aldatan bu Yahudi avukatı kadar hiç kimsenin itimatsızlık hissi telkin etmediği” değerlendirmesinin yapıldığını aktarmıştır.
Karasu’nun vefâtı ile ilgili Türk basınında yazılanlar incelendiğinde, sevilmeme nedeni, hiç şüphesiz ileriki sayfalarda daha detaylı anlatacağımız gibi İttihat ve Terakkî’nin faaliyetlerinde yer almasından kaynaklanmaktadır. Yabancı basındaki olumsuz havanın sebebi ise, Karasu’nun haksız kazanç elde ettiği iddiasından dolayıdır.
Yararlanılan Kaynaklar
Zeynep Uçak, Emanuel Karasu Ve Faaliyetleri
A. Şerif Aksoy, İttihat ve Terakki Cemiyeti Tarihi
Edhem Eldem, “Emanuel Karasu Biyografisine Bir Devam
Orhan Koloğlu, İslam Aleminde Masonluk
E. E. Ramsaur, Jön Türkler ve 1908 İhtilali
Stanford J. Shaw, Osmanlı İmparatorluğu’nda ve Türkiye Cumhuriyeti’nde Yahudiler
Metin Hülagü, Sultan II. Abdülhamid’in Sürgün Günleri (1908-1918) Hususi Doktoru Atıf Bey’in
Hatıratı
Ali Fethi Okyar, Üç Devirde Bir Adam
Feridun Kandemir, “Yahudiler, Filistin ve İttihat-Terakki
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Zeynep Uçak’a aittir.
*İletişim Adresimiz: kenandabirkuyu10@gmail.com

Osmanlıların Yıkılış Dönemi’nde Önemli Bir Aktör: Kamondo Ailesi, Tarihi Ve Devlet İle İlişkiler

Osmanlı topraklarında yaşayan Yahudiler Kanuni Sultan Süleyman döneminde İstanbul’da ve İmparatorluğu’nun her yerinde altın çağını yaşamışlardır. Daha sonra saray üzerindeki etkinliklerini Ermenilere kaptırmakla birlikte, parayla, dolayısıyla da devlet adamları ve kurumları ile ilişkileri daima devam etmiştir. Ancak Yahudi sarraflar için 1826’da yeniçeri ocağının kaldırılması büyük yıkım olmuştur. Bu tarihten itibaren yeniçeri ocağının tedarikçileri olan Carmona, Aciman, Zonana ve Gabay gibi İstanbul’un Yahudi zengin ailelerinin mallarına el konulmuş, ileri gelenleri idam ya da sınırdışı edilmişlerdir. İşte bu tarihlerden sonra artık saray içinde ve çevresinde etkin Yahudi sarraflara rastlamak da güçleşmiştir. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren İstanbul’da göze çarpan hemen hemen tek Yahudi sarraf/banker aile Kamondolar ise bu genellemenin dışında kalmışlardır. Bahsi geçen büyük zengin ailelerin Yahudi cemaati içindeki yerlerini kaybetmeleriyle beraber Kamondoların yükselişi de başlamıştır.
Yahudi sarraflar İstanbul başta olmak üzere İmparatorluğun her yerinde itibar kaybederken ve yerlerini Ermeni-Rum sarraf ve bankerlere terk ederken Kamondoların yükselişi oldukça ilginçtir. Diğerlerini saf dışı bırakırken onları Osmanlı padişah ve devlet adamlarının en yakını haline getiren sebep ve gücün ne olduğu büyük bir soru işaretidir. Bununla beraber, Kamondoları iktidar sahibi yapan gücün para olduğu düşünülürse ve para ilişkisinin padişah dahil en önemli bürokratlarla Kamondolar arasındaki ilişkinin belirleyici unsuru olduğu göz önünde bulundurulursa, ortaya tek bir cevap çıkmaktadır. O da, bu dönemde cemaatin artık fakirleşmeye başlaması ile beraber onlar kadar zengin başka bir Yahudi ailenin bulunmamasıdır. Oysa ki Kamondolar bu dönemde sahip oldukları Kamondo Bankası ile kendilerinden bahsettirmeye başlamışlardır.

Daha sonra da bahsedileceği üzere, Kamondo Bankası İstanbul’da sarraflıktan modern bankacılığa geçişin ilk temsilcisi olmuştur.

Aynı zamanda Osmanlı Bankası kurulana kadar Avrupa ile olan para alışverişindeki en büyük aktördür. En üst kademedeki bürokratlara açılan bol rakamlı krediler de buna eklendiğinde, böylesi sağlam bir parasal gücün Osmanlı yöneticilerinden uzak tutulmasının pek de akıl kârı olmadığı sonucu ortaya çıkmaktadır. Ayrıca padişah ve sarayla sıkı borç ilişkileri bulunan Carmona, Gabay, Zonana gibi önemli Yahudi sarraf ailelerin tasfiye sebebi her ne kadar yeniçeri ocağı ile olan bağlantıları olarak gösterilmişse de, verilen cezanın sonuçları başka bir amacı da ortaya çıkarmaktadır. Zira Bohor Carmona’nın idamı, Zonanaların sınır dışı edilmeleri ve mallarına el konulması, bu zengin ailelere olan borçları da silmiştir. Yani iktidar bir taşla iki kuş vurmuştur. Bu dönemde Kamondoların henüz saray ve bürokratlar ile derin borç ilişkisinin olmayışı, tasfiye edilen ailelerden ayrı tutulmasının bir başka sebebini oluşturmaktadır.
Osmanlı padişahları ve bürokratları Kamondoların parasal gücünü kullanırken, onlar da bu vasıtayla yakınlık kurdukları yöneticilerin iktidar gücünü kullanmışlardır. Yabancıların toprak ve mülk sahibi olmalarına izin verilmediği bir dönemde onlara mahsus çıkarılan fermanlar bunun bir örneğidir. Yine yangın gibi afetlerde çaresiz kalan Yahudi cemaatine arcılık ederek büyük yardımlar sağlamak, Trablusgarp, Safed gibi daha pek çok yerde yerli halk tarafından hor görülen Yahudilere devlet tarafından himaye gösterilmesini sağlamak yöneticilerin iktidar gücüyle olmuştur. Özellikle 1826’dan sonra İstanbul’da kök salmış ve adından asırlarca bahsettirmiş hemen hemen tek Yahudi aile olan Kamondoların kökeni İspanya’ya kadar uzanmaktadır. 1492’de Katolik kral ve kraliçenin Hıristiyanlar dışında kalan Müslüman ve Musevilerin İspanya’yı terk etmesine yönelik verdikleri karar, tıpkı diğerleri gibi Kamondoların ataları için de yeni bir başlangıç olmuştur. Bu konuda kesin bilgiler vermek güç olmakla birlikte, İspanya’dan İtalya’ya, Venedik’e gelip yerleştikleri, oradan da 17. yüzyıl ortalarında İstanbul’a geldikleri bilinmektedir.

Kamondo adı “Ca’Mondo” yani yerel lehçede “dünyanın evi” anlamına gelmektedir ve büyük olasılıkla da Kamondoların Musevilikle alakası olmayan bu ismi, bir kasaba ya da yerleşim yerinden almış oldukları tahmin edilmektedir.

18. yüzyılın ikinci yarısında İstanbul’da bulunan aile üyeleri Venedik, Trieste ve Viyana ile ticaret yaparken ve hızlı bir yükseliş içinde görülmektedir. Ailenin İstanbul’da varlığı tespit edilebilen ilk üyesi Hayim’dir. Hayim Fransa, Avusturya ve İngiltere konsolosluklarının koruması altında beratlı bir tüccar olarak Kamondo servetinin temellerini atmıştır. Sahip olduğu koruma hakkı ona hem ticari konularda bazı imtiyazlar vermiş, hem de belki de onun ve ailesinin hayatta kalmasına büyük ölçüde yardımcı olmuştur. Nitekim 1782 yılında tam olarak bilinemeyen bir sebepten dolayı, Osmanlı padişahı tarafından ülkeyi terk etmesi için kendisine yirmi dört saat süre tanındığında Hayim Kamondo bu kez ailesi ile birlikte soluğu Trieste’de almıştır. Bu yolculukta yanında karısı Sinyora ve çocukları da bulunmaktadır.

1784 yılında nihayet Papa’nın temsilcisi Baron Rathkeal’in çabaları ile Abraham İstanbul’a dönüp işlerine kaldıkları yerden devam etmeyi başarmıştır. Sürgünden sonra ailenin İstanbul’daki mal varlığına devlet tarafından el konulmadığı için pek de zor bir durumla karşılaşmamışlardır. Sürgün dönüşünde İstanbul’da Kamondo hanedanını kuran kişi Abraham Kamondo’dur. Abraham’ın doğum tarihi tam olarak bilinememekle birlikte 1780 veya 1781 yılı üzerinde en çok birleşilen tarihtir. İstanbul’da doğduğunda, aile muhteşem yaşantısına ve servetine henüz sahip değildir. Sarraflık ve bankerlik kavramları ile daha bütünleşmemiş ama ortanın üzerindeki zenginliği ile Kamondo ailesi bu yıllarda yeni yeni camiada kendini göstermeye başlamıştır.

Kamondo fertlerinin İtalya ve Avusturya ile olan ticari bağları Abraham Kamondo’nun kısa zamanda Osmanlı İmparatorluğu içindeki elit Yahudi çevrelere entegrasyonunu sağlamıştır.

Franko adı verilen ve kökleri Toskano’nun Livorno limanından gelmiş ve çoğunlukla Selanik, İstanbul, İzmir, Halep ve Kahire’de yerleşmiş olan bu elit kesime kısa sürede Kamondolar da dahil olmuşlardır. Allatini, Modiano, Fernandez, Morpurgo, Fua gibi franko ailelerle sıkı bağlar kurmuş olan Abraham, Kamondo ailesini kısa süre içinde bu kesimin lideri haline getirmeyi başarmıştır. Abraham Kamondo aslında yalnız değildir. Ağabeyi Isaac 1832’de ansızın ölene kadar çoğu işi o idare etmiştir. Isaac’ın herhangi bir varis bırakmaksızın vefatı, Abraham’ı ailenin tek temsilcisi durumuna getirmiş ve özellikle 1840’lardan itibaren finans dünyasına adını yazdırmıştır.
Abraham Kamondo 1804’de Hayim Sabetay Yuda’nın kızı Clara Levy ile evlenmiş ve Raphael adında bir de çocukları olmuştur. Ancak Raphael 1866 yılında 56 yaşındayken ölmüştür. Abraham Kamondo’nun başka çocuğu olmadığından, Raphael’den sonra serveti büyütme görevini çocukları Abraham Behor ve Nissim üstlenmişlerdir. Büyükbaba Abraham Kamondo ölene kadar torunlarına işlerin yürütülmesinde öncülük etmeye devam etmiştir. Hatta ilerlemiş yaşına rağmen işlerin idaresinden elini çekmediği ve torunları ile birlikte hareket ettiği için çoğu zaman büyükbaba Abraham ile torun Abraham Behor isimleri karıştırılmıştır. Abraham Kamondo önemli bürokratların özel bankeri olarak tanınmışken, “Isaac Kamondo ve Şürekası” adıyla devam etmiş olan şirketi de Osmanlı imparatorluğu içindeki her türlü ekonomik girişimin ya öncüsü ya da katılımcısı olmuştur. Aşağıda da bahsedileceği üzere sayısız ekonomik kurum ve kuruluşun içinde yer almıştır.

Abraham Kamondo İstanbul’un belediyecilik faaliyetlerinde de üzerine düşen görevi yapmış, diğer yandan da Yahudi cemaatinin önderliğine soyunmuştur.

Böylece aile “Doğunun Rothschildleri” olarak adlandırılmayı bu sayede hak etmiştir. Tıpkı diğer frankolar gibi Venedik’e kökleri ile bağlı olan Kamondolar, Venedik Avusturya’nın elinde bulunduğu sürece Avusturya tabiyetinde yer alırken, Venedik’in İtalya’ya geçmesiyle birlikte İtalyan vatandaşlığına geçmişlerdir. İtalya siyasi birliğinin sağlanmasında kral Victor Emanuel II’ye destek vermiş, Avusturya-İtalya savaşında dul ve yetimlere büyük yardımlarda bulunmuş ve İstanbul’daki İtalyan Okuluna büyük bağışlarda bulunmak suretiyle sadık bir İtalyan vatandaşı olduğunu göstermiştir. Elbette bu çabaları boşuna gitmemiş ve İtalya Kralı 28 Nisan 1867’de Abraham Kamondo’ya ailenin en büyük oğluna geçebilmek imtiyazı ile kont ünvanını vermiştir.
1869 yazında yaşlı büyük baba Abraham Kamondo dahil, Kamondo ailesinin İstanbul’u terk etmeleri ilk bakışta oldukça ilginç gelmektedir. Aslında Kamondo adı imparatorluğun her yanında saygıyla anılırken ve servet üstüne servet katılırken ortaya çıkan göçün tek bir nedeni vardır, o da Kamondo adının bir marka olarak korunma ve daha fazla geliştirilme arzusudur. Nitekim 1860’lardan itibaren kurulan yeni banka ve şirketlerle beraber yerli Rum bankerlerle ortaklık yapan Avrupalı bankerler Kamondoların yerini almaya başlamışlardır. Dünyanın en önemli finansal merkezlerinden biri olan Paris’e yerleşmek, Avrupa ve Paris’in ünlü bankerleri ile birlikte çalışmak ve iş yapmak, yerlerini almaya başlayan Rum bankerlerle rekabette büyük ölçüde avantaj sağlayacaktır.

Bu niyetlerle Paris’e yerleşen Kamondo ailesinin bir ayağı bu nedenle daima İstanbul’da kalmaya devam etmiştir.

Şirketle birlikte büyük miktardaki mal varlığı, hanlar, arsalar, evler, apartmanlar İstanbul’da Kamondoların hala var olduklarının en büyük kanıtları olarak kalmışlardır. Büyük baba Kamondo’nun 1873’de ölümüyle cenazesinin İstanbul’a getirilerek Hasköy mezarlığına defnedilişi sırasında düzenlenen görkemli cenaze töreni de Kamondoların İstanbul’dan kopmadıklarının bir başka göstergesidir. Paris’e yerleşme kararının sahipleri olan Abraham Behor ve Nissim Kamondo büyük babalarının ölümünden sonra da şehirle ve finans çevreleri ile bağlantısını sürdürmüşlerse bile, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı sinyalleri yavaş yavaş verilmeye başlanmıştır.

Bundan sonra bir yandan Paris’in ekonomik ve sosyal dünyası içine yerleşmeye çalışan Kamondolar, diğer taraftan da İstanbul’daki şirketin idaresini ve yeni yatırımlarını Paris’le İstanbul arasında gidip gelen mektuplarla sağlamaya çalışmışlardır. İlk etapta Paris’teki dünyaca ünlü bankerlerle sıkı samimiyet ve iş ortaklıkları kurmak suretiyle şık bir Paris sayfası oluşturulurken, İstanbul’daki ekonomik aktiviteler de hız kesmemiştir. Zamanla Paris’e gidiş amacına ulaşılma yolunda elde edilen zaferlerle beraber, Paris ve İstanbul arasında kurulan denge de İstanbul aleyhine bozulmaya başlamıştır. Abraham ve Nissim’in ölümünden sonra ağırlık tamamen Paris’e kaymıştır. Abraham Behor ve Nissim her ne kadar Paris aristokrasisi içinde artık İstanbul’daki Osmanlı yaşantısından uzaklaşmışlarsa da, zaman zaman Monceau’daki büyük malikanelerinin bahçesinde başlarında fesleriyle görülmeleri en azından gönül bağlarının henüz kopmadığını göstermiştir.

Abraham Behor ve Nissim Kamondo aslında büyükbaba Kamondo’nun yolundan ilerleyen son aile üyeleri olmuşlardır.

Şubat 1889’da Nissim Kamondo ve 13 Aralık 1889’da da Abraham Behor’un ölümünden sonra Kamondoların İstanbul ile olan bağı kesilirken, Nissim ve Abraham Behor’un çocukları daha çok Paris aristokrasisi içinde yerleşmeye gayret etmişlerdir. İki kuzen Isaac ve Moise bankerlik konusunda pek de hevesli davranmamışlardır. Abraham Behor Kamondo’nun oğlu Isaac, babasının ölümünden sonra ilk olarak İstanbul’daki işlere bir çeki düzen vermeyi ve işlerin alanını daraltmayı hedeflemiştir. Nitekim İstanbul ona artık ağır gelmektedir. Paris’ten binlerce kilometre uzaktaki bu şehirde otorite kurmayı başaramamış olması, onu serveti büyütme değil, muhafaza etme amacına yönlendirmiştir.
Isaac Kamondo 1891 yılında Osmanlı Devleti’nin Paris başşehbenderinin ölümü üzerine bu göreve tayin edilmiş ve bu onur verici görevi büyük bir hevesle ve sevinçle kabul etmiştir. Ancak 1895 yılında yine Osmanlı Hükümeti tarafından bu görevinden azledilmiştir. Görevden alınma sebebi, Osmanlı Devleti’ndeki gayrımenkullerle ilgili olarak önce İstanbul’da başlayıp sonra İtalya’da devam eden davada, avukatının Osmanlı kanunları ve halifenin aleyhinde sözler sarfetmiş olmasıdır. Isaac her ne kadar avukatının yaptığı savunmadan ve kullandığı kelimelerden daha önce bir malumatı olmadığını söyleyerek kendini aklamaya çalışmışsa da, bu çabaları hükümetçe kabul görmemiştir. Isaac’ın İstanbul’daki finans işlerine soğuk bakışı 1894 yılında ilk sonucu vermiştir. Kamondo Bankası’nın işleri tasfiye edilmiş, şirketin bundan sonra yalnızca mülklerin idaresi ile ilgilenmeye devam etmesi kararı alınmıştır. Güzel sanatlar ve müziğe karşı büyük ilgi duyan Isaac Komondo hiç evlenmemiş ve 1911 yılında öldükten sonra ardında bir mirasçı bırakmamıştır.

Nissim Kamondo’nun oğlu Moise Kamondo da tıpkı kuzeni Isaac gibi, İstanbul’daki işleri minumum düzeye indirmek düşüncesiyle hareket etmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu içindeki gayrımenkullerin idaresini “bitmek tükenmek bilmeyen bir dert” olarak nitelendirmiştir. Moise, oğlu Nissim’i kaybettikten sonra 1919’da İstanbul’da bulunan şirketteki tüm menfaatlerinin ve gayrımenkullerinin tasfiyesi kararını almıştır. Moise Kamondo’nun oğlu Nissim Birinci Dünya Savaşında Fransız ordusuna gönüllü olarak katılmış ve 5 Eylül 1917’de hava pilotu görevindeyken bir hava saldırısında hayatını kaybetmiştir. Moise 1935’de öldüğünde Kamondo ailesinden geriye sadece kızı Beatrice ve onun çocukları Fanny ile Bertrand kalmıştır. Ancak onlar da ailenin adını sürdürememişler, 1942 yılında Nazi askerlerince Drancy toplama kampına getirilen Beatrice ve çocukları 1944 yılında kampta öldürülmüşlerdir.
Bir asırdan fazla bir süreye büyük bir şöhret ve servet sığdırmış olan Kamondo ailesi böylece yok olup gitmiştir. Ancak Moise Kamondo’nun çabalarıyla hem babası Nissim Kamondo, hem de genç yaşta kaybetmiş olduğu oğlu Nissim Kamondo’nun hatırası için Paris’te Monceau sokağındaki ev ölümünden sonra bir müzeye çevrilmiştir. “Nissim de Camondo Müzesi” içindeki tüm eşya ve muhteviyatı ile halen Kamondoların yaşamını anlatmaya devam etmektedir.

Kamondoların Devlet İle İlişkileri

Büyükbaba Abraham Kamondo ve torunları Abraham Behor ile Nissim’in Kamondo hanedanının başında olduğu dönemlerde Osmanlı padişahları ve bürokratları ile olan yakın ilişkileri bilinmektedir. Kamondoların devlet içindeki konumları dikkate alındığında böylesi bir ilişki oldukça doğal görünmektedir. Osmanlı Devlet adamları ile Kamondoların bağlantısı iki şekilde olmuştur. Bunlardan biri Kamondo Bankası ve devlet arasındaki resmi ekonomik ilişkiler şeklinde, ikincisi de sarraf veya banker kimliği ile Kamondoların bürokratlarla şahsi olarak kurdukları ilişkiler şeklinde kendini göstermiştir.
Sarraf Abraham Kamondo’nun Osmanlı Devleti’nin padişahları ve bürokratları ile olan şahsi ilişkileri hep üst düzeyde olmuştur. Herşeyden önce Kamondolar İstanbul’da aktif oldukları dönem içinde Abdülmecid, Abdülaziz, V. Murat ve II. Abdülhamid olmak üzere dört padişah görmüşlerdir. Gerek büyük baba Kamondo gerekse de torunları Osmanlı yöneticilerine karşı daima dikkatli davranmışlar, padişah ve devlete olan sadakat ve bağlılıklarını sık sık dile getirmişlerdir. Padişah değişiklikleri onlar için çok fazla bir ehemmiyet taşımamıştır, onlar için mevcut ilişkilerin devamı her şeyden önce gelmiştir. Ancak bununla beraber Abdülaziz’in tahttan indirilmesi ile birlikte başa geçen V. Murat’la ilgili memnuniyetlerinin daha bir başka olduğu da söylenebilir. Nitekim diğerleriyle ilgili bir cülus tebriğine rastlanmazken, tahta geçtiği daha ilk gün V. Murat’a duydukları memnuniyeti ve tebriklerini sunmayı bir borç olarak görmüşlerdir.

Elbette ki karşılıklı istekler de padişahlar ve diğer yöneticilerle olan yakınlığın bir parçasını oluşturmuştur.

Örneğin Kamondo’nun padişah Abdülmecid’den Bükreş’te bulunan akrabası Halfon’un “haline göre uygun bir hizmette kullanılması” için rahatlıkla ricada bulunabildiği ve ricasının hiçbir şekilde geri çevrilmediği görülmektedir. Padişah Abdülaziz döneminde de benzer isteklerle karşılıklı iyi ilişkiler devam etmiştir. Bunlardan birinde Kamondo bu kez Mösyö Joseph için aracılık rolünü üstlenmiştir. Fransa’nın mücevherat ticaretiyle uğraşan en büyük şirketlerinden birinin müdürü ve aynı zamanda İspanya kraliçesinin kuyumcusu olan Mösyö Joseph, padişahın kuyumculuğu işini almak istemektedir. “..işbu ünvanın kendilerine itası hususuna müsaade verileceği ümidinde” olan Kamondo’nun bu isteğinin de olumlu bir karşılık gördüğünü tahmin etmek hiç de güç değildir.
Nitekim her an ihtiyaç duyulabilecek olan acil para ihtiyacının karşılanması için Kamondo’dan olumlu cevap alabilmek için gönlünü hoş tutmak gerekmektedir. Ricalarının hüsn-ü kabul görmesinden cesaret alan Kamondo için artık bu küçük istekler olağan hale gelmiştir. Zira bulunduğu memuriyette gayretli çalışmaları yöneticilerin dikkatini çekmemiş olan Maskil Efendi’nin “daha büyücek” bir işte çalıştırılması gerektiğini takdir eden kişi yine o olmuştur. Avusturyalı büyük yük taşıma şirketi olan Lloyd Kumpanyası’nın Osmanlı Devleti ticaretinin ilerlemesine yaptığı büyük katkılar da Kont Kamondo’nun dikkatini çekmiş ve kumpanyanın direktörüne tebdilen bir mecidiye nişanı verilmesi için hükümetten ricada bulunmuştur. Kamondo ticaretinin de taşımacılığında büyük rol oynuyor olsa gerek ki, Kont Kamondo daha üst rütbeden bir nişanın verilmesi konusunda oldukça ısrarlı davranmıştır.

Tanzimat ve Islahat Fermanlarının ilanından sonra girişilen ıslahat hareketleri için gerekli finansmanın sağlanmasında Kamondolar çok büyük çaba sarfetmişlerdir.

Bu fermanın getirileri en çok gayrımüslimleri ilgilendirdiğinden, Yahudi cemaatinin de bundan üzerine düşeni alması fakir ve cahil cemaatin gelişmesine çok büyük bir katkıda bulunacağından, Kamondolar bu tür reform hareketlerine oldukça sıcak bakmışlardır. Hatta Tanzimat Fermanı ile gayrımüslimlerin fes giymesine müsaade edilmesinden sonra, Abraham Kamondo’nun Yahudi milli kıyafetleri üzerine fes takarak yaptırdığı resim bu reformları ne derecede benimsediğine önemli bir örnek olarak gösterilebilir.
Tanzimat Dönemi’nin önemli isimleri olan Reşid, Ali ve Fuad Paşalar ile Kamondolar arasında çok sıkı bir samimiyet bulunmaktadır. Özellikle büyük baba Abraham Kamondo’nun Reşid Paşa’nın hem çok yakın dostu hem de özel sarrafı olduğu Kamondolarla ilgili yazılmış tüm kaynaklarda belirtilmektedir. Yine Reşid Paşa’nın halefleri olan Ali ve Fuad Paşalar döneminde de aynı samimiyet eksiksiz olarak devam etmiştir. Abraham Kamondo, Kırım Savaşı ve Islahat Fermanının ilanı sırasında sadrazam olan Ali Paşa ve bu sırada hariciye nazırı olan Fuad Paşa ile gayrımüslimlere yönelik ıslahatlar fikri üzerinde de memnuniyetle hemfikir olmuştur. Sarraf Abraham Kamondo Fuad Paşa’nın da özel sarraflığını yapmıştır. Akşam gazetesinin 10 Aralık 1934 tarihli nüshasında Süleyman Kani İrtem tarafından kaleme alınmış olan “Eski Vezir ve Sarraf” başlıklı yazıda bu ilişkinin rakamsal ifadelerine yer verilmiştir. 1865 yılında Ticaret ve Nafia bakanı olan Kabuli Paşa’nın arşivinde yer alan beş adet tahvil Fuad Paşa’nın Kamondo’dan almış olduğu külliyetli miktardaki borçları göstermektedir.

1855 tarihini taşıyan ilk tahvilde 23.181 kuruş ve aynı tarihi taşıyan ikincisinde de 30.000 kuruşluk kredi hesapları yer almaktadır.

İlk tahvildeki kredi faizsiz olmakla birlikte, ikincisinde, bir kese 500 kuruş hesabıyla, kese başına 5 kuruş faiz belirlenmiştir. 30 Mart 1860 tarihli üçüncü tahvilde rakam ve buna bağlı olarak faiz oranı da yükselmiş, 50.000 kuruşluk kredi için % 12 faiz hesabı yapılmıştır. Dördüncü ve beşinci tahvillerde ise kredi limiti daha da yükselmiştir. Ocak 1859’da Kamondo’dan alınan meblağ 83.624 kuruş iken Ekim 1859’da 150.000 kuruşa kadar çıkmıştır.

Kamondoların kişisel para alışverişi içinde olduğu bürokratlardan birisi de Selanik’teki Yahudi bankerlerle sıkı ilişkilerinden bahsedilmiş olan Sadık Paşa’dır. Sadık Paşa’nın Aydın vilayeti valiliği esnasında Kamondo Bankası’ndan kendisine gönderilmiş olan hesap pusulaları bu finansal bağlantının dökümünü vermektedir. 23 Kasım 1870’de Fernandez imzası ile Kamondo Bankası adına Sadık Paşa’ya yazılan mektupta, bankanın hesaplarının yıl sonu kapanışının uzun sürmesinden dolayı, bankada olan hesabının yeniden düzenlenmesi için kendisinden bazı makbuzlar istenmektedir.
Buradan Sadık Paşa’nın Kamondolara kazandırdığı tapu vasıtasıyla borç hesabında bazı indirimlere gidildiği anlaşılabilir. Bu çağrı üzerine paşanın İstanbul’daki adamı Astur Efendi iki kez gitmişse de çeşitli sebeplerle görüşme yapılamamış ve yıl sonu kapanışının gecikmesini önlemek için hesap yeniden banka görevlilerince düzenlenmiştir. 22 Aralık 1870’de paşaya yazılan ikinci mektupta bununla ilgili bilgi verilmiştir. Yeni düzenleme ile bilançosu 621.50 lira olarak kapatılan cari hesabın kendisi istediği takdirde tekrar teyit edilebileceği ve ister doğrudan, isterse de o şehirdeki temsilci aracılığı ile senetlerin takasının yapılabileceği belirtilmiştir. Ayrıca hesap özetinin bir pusulası da paşaya gönderilmiştir.
Yararlanılan Kaynaklar
Nurdan İpek, Selanik Ve İstanbul’da Seçkin Yahudi Bankerler (1850-1908)
Berke Metin, Selanik Bankası’ndan İnterbank’a 110 Yıllık Mazi
Niyazi Berkes, 100 Soruda Türkiye İktisat Tarihi: Osmanlı Ekonomik Tarihinin Temelleri
Edhem Eldem, Osmanlı Bankası Tarihi
Azmi Fertekligil, Türkiye’de Borsanın Tarihçesi
Kemal Karpat, Osmanlı Nüfusu: 1830-1914
Emine Kıray, Osmanlı’da Ekonomik Yapı Ve Dış Borçlar

*Bu çalışmanın tüm hakları, Nurdan İpek’e aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Osmanlıların Dağılma Dönemi, Hamidiye Alayları Ve Kürt-Ermeni İlişkilerine Etkisi

II. Abdülhamit zamanında kurulmuş olan ve onun adıyla anılan Hamidiye Alayları, genel olarak yerel asayiş ve güvenlik hizmetleriyle ve gereğinde Ordu birliklerine yardımcılık hizmetleriyle yükümlü Süvari alaylarıdır. Bu alayların bir özelliği de, atların ve donatımların bu orduya katılanlar tarafından sağlanması ve her an hazır bir kuvvet şeklinde çağrılıp toplanmalarıdır. 1893’te çıkarılan bir emirle bu birlik askeri disiplin ve kanunlara bağlanmıştır. Alanın önemli isimlerinden olan Prof. Dr. Bayram Kodaman, Hamidiye Alayları’nın kuruluş amacıyla ilgili olarak şunları ifade etmektedir:
”Osmanlı Devleti’nin askeri ve mülkî otoritesini maddi ve manevi olarak uygulamak, resmi otoritenin yetmediği durum ve zamanlarda yerel kuvvetlerden yararlanmak, Müslüman halkı ve reis, şeyh gibi yerel otoriteleri himaye etmek ve onları saltanat ve hilafet merkezine bağlamak, doğu bölgelerine Batı taraftarı ve hayranı olan memurları görevlendirmemek, büyük devletlerin uygulamakta ısrar ettikleri reform isteklerini geciktirmek ve uygulamamak, yalnızca Ermeniler lehine olacak reformları yapmaktan kaçınmak, Ermenilerin çıkaracağı her türlü olaya zamanında müdahale etmek ve buna karşılık aşiretlerden askeri birlikler teşkil ederek onları silahlandırmak, Amerikalı ve İngiliz misyonerleri başta olmak üzere misyonerlik faaliyetlerinde bulunan tüm Avrupalı misyonerin faaliyetlerini engellemek veya kontrol altında tutmak olduğunu belirtmiştir.

1891 yılında doğu illerinde kurulan 36 adet atlı Hamidiye Alayından her biri bin iki yüz atlı idi.

Her alayın başında o aşiretin eski reisi kaymakam olarak yer almaktaydı. Her alayda iki binbaşı, dört yüzbaşı ve sekiz mülazım bulunurdu. Bunların çoğu okuma yazma bilmezdi. Eratın silahlarının çoğu eşkiyalıkta kullandıkları silahlar olmakla birlikte bir kısmı da devlet tarafından sağlanmıştır. Ümera ve zabitanın kılıçları ve elbiseleri ise devlet tarafından sağlanmıştı. Hamidiye alayları neredeyse tamamen Kürt aşiretlerinden oluşturulmuştur. Aşiret reisleri ve onun adamları arasından seçilen kimseler, kırsal bölgede asayişi sağlamak üzere silahlandırılmıştır ve kendilerine haklarında yapılacak bir şikayetle ilgili bir endişe duymamaları söylenmiştir. Böyle bir durumda bu aşiret reisleri hem kendi aşiretine hem rakip aşiretlere karşı kendilerini çok güçlü hissetmişlerdir.”

1894 yılında bir çok Ermeni ve Kürt bu alaylardan oldukça fazla zarar görmşlerdir. Devletin güvenlik birimleri olarak düşünülen ve Kürt Aşiretlerinden oluşturulan bu birlikler ilk kurulduklarında padişaha oldukça sadıktılar. Ancak zaman geçtikçe kendi içlerinde güçlenip merkezi bürokrasiyle çatışma içine girdiler. Bunun sonucunda ise yağma, çapul ve başlarına buyruk hareketleri ile Hıristiyanlara ve rakip Kürt aşiretlerine saldırmaları ile ün saldılar. O dönemde İstanbul’da Rusya Büyükelçisi görevinde bulunan İ.A. Zinoviev şunları yazmıştı:
“Kürt boylarının reisleri askeri rütbeler alınca kendilerini Anadolu’nun mutlak efendileri sandılar ve önceleri Hristiyanlar (Ermeniler), sonraları ise Müslümanlar için de bir felaket oldular…”.
Görülen o ki Hamidiyelerin baskınları sonucunda yalnız Türkler, Ermeniler, Araplar değil göçebe Kürtler de zarar gördü. 1895 yılına ait Osmanlı Belgelerinde Hamidiye Süvari Alayları’nın halka karşı tavrına dair bazı örnekler bulmak mümkündür. Olayları örnekler üzerinden kısaca bir gözden geçirmekte fayda vardır.

Bu konuyla ilgili olarak elimizde bulunan ilk belgede; 1895 yılında Van’da Hristiyan köylerinde geşt ü güzar eden yani gezip dolaşan Hamidiye Süvari Alayları’ndan bahsedilmektedir.

Bu alaylar ve Haydaranlı Aşireti’ne mensub bir takım Kürt grubunun ahaliye ve gelip geçenlere zarar verdiği belirtilmektedir. Bu durumun önlenmesi ve büyük bir fenalığa meydan vermemesi için gereken tedbirlerin alınması gerekmektedir. Miladi 4 Nisan 1895 tarihinde Dahiliye Nezareti’ne Van’dan çekilmiş bir telgrafname bu durumu hükümete bildirmekte ve gerekli tedbirlerin alınmasını istemektedir. Aynı yıla ait diğer bir belgedeki olaya bakalım: Van ve mülhakatında, Hamidiye Süvari Alaylarına mensup bazı aşiret rüesası ve Şemseki Aşiretinden bir kısım Kürtler hakkında şikayetler vardır. Bu şikayetlerde, Hamidiye’den ve Şemseki aşiretinden olan kimseler tarafından Ermeni karyelerine tecavüz edildiği, Ermenilerin mallarına ve eşyalarına zarar verildiği belirtilmiştir.
Bu hususta yardım için Van Valisi ve Erzurum İngiliz Konsolosu Robert Bendam Graves, Doğu Vilayetleri Umum Müfettişi Şakir Paşa’ya müracaat ederek ondan yardım istemişlerdir. Bir diğer belgede: 1895 yılında Bitlis’de Ermeniler tarafından çıkarılan olaylar üzerine Muş Sancağı dahilinde bulunan ve Hamidiye Alayları mensubu olan Hüsnanlı ve Cibranlı aşair efradı tarafından bazı Ermeni köylerine hücum edilme ihtimalinden söz edilmektedir. Hal böyleyken bu konuda tedbir alınması ve bu konuyla ilgili olarak orduya tebligat yapılması için Seraskeriğe yazı ile bilgi verilmiştir.
Van’ın Adilcevaz ve Erciş kazalarına bağlı Ermeni karyelerinde (köylerinde) Bitlis hadisesinden sonra yeniden vukuatlar başlamıştır. Haydaranlı aşiretinden Emin, Hüseyin, Hacı Temur ve Hacı Hasan Ağa takımlarına bağlı Hamidiye ümera, zabitan ve efradına bağlı kişiler iki gün boyunca on beş Ermeni karyesine taarruzda bulunmuş ve Ermenilerin mallarını ve hayvanlarını gasp etmişlerdir. Bu konuyla ilgili olarak Dördüncü Orduyu Hümayun Müşiriyeti Celilesine bilgi verilmiş ve bu konuda destek ve yardım istenilmiştir. Örneklerde de görüldüğü gibi Hamidiye Alayları içinde görev alan Kürtler bu yapı içinde onlara avantaj sağlayan özelliklerini hiç çekinmeden kullanmışlardır. Bu da onların devlet içindeki diğer unsurlarla ikili mücadeleye girmesine ve ülke içinde sorunlar yaratmasına sebep olmuştur.

Bu durum, Kürtlerin özellikle de Ermenilerle olan ilşkilerine büyük ölçüde yansımıştır.

Bunun sebebinin, Ermenilerin Hıristiyan olmaları ve bu nedenle de diğer devletler tarafından destekleniyor olmasıyla ilgili olabilir. Bir diğer sonuç ise, bir çok Kürt Ermeniler arasında İslam dinini yaymanın kendilerine güç kazandıracağına inandı. Şimşir’in İngiliz Belgeleri’nden aktardığı örneğe baktığımızda bunu daha iyi örnekleyebiliriz:
Diyarbekir Vilayeti’nde yaşayan Ömerli Aşireti, kendi aşiretlerinden birinin Ermeniler tarafından öldürüldüğünü duyunca yaşadıkları dağlardan inerek olayın geçtiği Ermeni köyüne gelirler. Bu durumla ilgili olarak aşiret üyeleri, adam öldürme suçunu işleyen Ermenilere üç şart sunarlar. Bu şartlardan biri, orada yaşayan tüm Ermenilerin İslam dinini kabul etmelerini ve Müslüman olmalarını içeren şarttır.

Yukarıdaki örneklerden de anlaşılacağı gibi Hamidiye Alayları’nın kurulmasının ve özellikle bu alayların büyük ölçüde Kürt kuvvetlerinden oluşması Kürt-Ermeni ilişkileri için olumsuz sayılacak sonuçlar getirmiştir. XIX. Yüzyılın başlarından beri devam eden toprak kavgaları, baskınlar, yağmalamalar yüzyıl sonlarında giderek artmaya devam etmiştir. Yerleşik Kürtlerin Ermenilerle olan ilişkileri gayet iyiyken göçebe Kürtler ve Alaylı Kürtlerin durumu bunun tam aksi şeklinde sürmüştür. Bu durumda Hamidiye Alayları’nı dağıtmak veya onların durumu için için bir düzenleme yapmak oldukça gerekli bir hal almıştır. İttihat ve Terakki Cemiyeti, Hamidiye Alayları teşkilatını ortadan kaldırmak istedi. Ancak gösterilen tepkiler üzerine bunu başaramadı ve bu teşkilatı Aşiret Alayları adıyla yeniden organize etmek zorunda kaldı.
Daha sonraki yıllarda alaylara yeni fermanlar ve sancaklar verilerek bunların yeniden İstanbul’a bağlılıkları sağlanmaya çalışılmıştır. Bu politikanın bir sonucu olarak Urfa civarında bulunan Karakeçili aşireti ile Viranşehir’deki Milli aşireti gönüllü olarak Balkan savaşlarına üç alayla katılmıştır. 22 Ağustos 1910 yılında çıkarılan 71 maddeden ibaret yeni nizamnamede aşiretlerin sayısı 64 olarak belirtilmektedir. İki yıl sonra nizamname yeniden düzenlenerek 120 madde halinde Aşiret Alayları yeniden tanzim edilmiştir. Buna göre Aşiret Alayları birleştirilerek Aşiret Süvari Fırkaları meydana getirilmiştir. Birinci Dünya Savaşı’nda ve Milli Mücadelede bazı aşiret alayları askeri görevler almış ve Doğu Anadolu’nun savunmasına katkıda bulunmuştur.
Yararlanılan Kaynaklar
Melek Sarı Güven, Kürt-Ermeni İlişkileri (1828-1908)
Nadir Özbek, Anadolu Islahatı, Ermeni Sorunu
Osmanlı Arşivi Yıldız Tasnifi, Ermeni Meselesi I
Bayram Kodaman, Sultan Abdülhamid’in Doğu Anadolu Politikası
Martin van Bruinessen, Kürtlük, Türklük, Alevilik- Etnik ve Dinsel Kimlik Mücadeleleri

*Bu çalışmanın tüm hakları, Melek Sarı Güven’e aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Kömürden Petrole Geçiş, Osmanlı Topraklarında Enerji Savaşı Ve Bağdat Demiryolu Projesi

1900 yılında günlük sadece 500 bin varil olan petrol talebinin 1915’de günlük 1,25 milyon varile, 1929’da ise 4 milyon varile çıkması ile rakamlara yansıyan petrol talebindeki önemli artış sonucunda petrol şirketleri çok daha uzaklarda yeni kaynak arayışlarına yönelmişlerdir. Bu arayışlar mükâfatını Ortadoğu bölgesinde bugün İran olarak adlandıran ülkede bulunan petrol kaynakları ile vermiştir. Burada bulunan petrol kaynaklarını Batılı şirketlere açma düşüncesi kapsamında ilk girişimi gerçekleştiren İngiliz bir tüccar olan Knox D’arcy adındaki kişiydi. Bölge
petrolünün önemini ilk fark edenlerden ve bu doğrultuda harekete geçen kişilerden biri olan D’arcy yatırımları ile Ortadoğu petrol sanayisini kuran kişi olarak tarihe geçmiştir. İran’da yüzyıllardan beri var olan petrol sızıntısı, gemi kalafat işinde tuğla sıvası olarak kullanılmıştır. 1882 ve 1889 yıllarında, bugünkü Reuters Haber Ajansı’nın kurucusu olan Baron Julius de Reuter İran’la iki anlaşma yapmayı başarmıştır. Bu anlaşmalar, başka konuların haricinde İran petrollerinin geliştirilmesini de içeriyordu. Her iki anlaşma da gerek İran’da gerekse Rusya İmparatorluğu’nda büyük tepkilere neden olmuştur. Neticede bu anlaşmalar kapsamında yapılan petrol arama çalışmaları başarısızlıkla sonuçlanmış ve anlaşmalar yenilenmemiştir. Bu noktada altı çizilmesi gereken önemli bir husus, henüz 19. yüzyılda petrol konusunun dönemin başat aktörleri arasında politik bir mücadele alanı haline gelmeye başlaması ve sonraki dönemde de uluslararası politika gündeminden hiç düşmemesidir.
1860’lardan itibaren başlayan Rusya ve İngiltere’nin İran üzerinde diplomatik ve ticari hâkimiyet kurma mücadelesi, İran’da yönetimi elinde bulunduran Kaçar Hanedanı tarafından da varlığını sürdürmek açısından bir politika olarak değerlendirilmiştir. İran’ın Rusya açısından anlamı, Orta Asya’da ve ötesinde girişmiş olduğu genişleme ve ilhak politikaları kapsamında sıcak iklimde önemli bir limanı eline geçirmekken; İngiltere açısından hayati önem atfedilen Hindistan’ın korunmasında bir ileri karakol ve Rusya ile arasında bir tampon bölge anlamı taşımaktaydı. Rusya’nın 1800’lü yılların sonlarına doğru İran üzerindeki etkinliğini önemli ölçüde arttırması İngiltere’nin endişelenmesine ve İran’ı kaybetmeye başladığı düşüncesine yol açmıştır. Bu durumu telafi etmek için İngiltere, dönemin en önemli konularından biri haline gelen petrol konusunda İran ile bir anlaşma yapıp Rusya lehine bozulan dengeyi doğrultmayı amaçlamıştır. Bu kapsamda, söz konusu anlaşma D’arcy’nin öncülüğünde İran ile British Petroleum arasında 28 Mayıs 1901 tarihinde imzalanmıştır. Bu anlaşmaya göre Şah, yirmi bin pound nakit, yirmi bin pound değerinde de hisse almış ve ayrıca yıllık belirli bir oranda kar payı alacağı belirtilmiştir. Bunun karşılığında ise İngiliz petrol şirketi altı yıl geçerli olan ve İran’ın dörtte üçünü kapsayan bir alanda petrol arama ve çıkarma yetkisini elde etmiştir. Bu sırada Royal Dutch-Shell ise İran’dakinden daha da büyük petrol kaynaklarını komşu Irak topraklarında bulmayı başarmıştır. Tüm bu anlaşma ve keşiflerin siyasi anlamı ise Orta Doğu’da sahnelenecek (ve günümüzde de halen sürmekte olan) petrol merkezli ‘Büyük Oyun’un başlaması olmuştur.
Oyunun Merkezi: Osmanlı ve Pers Toprakları
Petrolün organik kökenli bir madde olduğu, bir kaynak kayanın içinde türediği, antiklinal olarak adlandırılan ve kubbe şeklinde olan yeraltı yapılarındaki kayaların gözeneklerinde depolandığı, bu kayaların geçirimsiz bir örtü kaya ile kaplandığı ve oluklardaki petrolle birlikte bulunan gazın petrolün kuyudan fışkırmasına neden olan basıncı oluşturduğu bilgisinin öğrenilmesi 1800’li yılların ikinci yarısında gerçekleşmiştir. Bu dönemde petrol konusunda kaydedilen olağanüstü gelişmelerin en önemli politik sonuçlar doğurduğu bölgelerden biri, belki de en önemlisi Osmanlı egemenliği altında bulunan Ortadoğu coğrafyası ve Mezopotamya kaynakları olmuştur. Zira, zift gibi katı, bitüm gibi yarı katı, petrol gibi sıvı, doğal gaz gibi gaz halindeki hidrokarbonların, çatlak, kırık, fay düzlemi, tabaka düzlemi ya da birbiri ile irtibatlı gözenekler aracılığıyla yüzeye çıkarak oluşturdukları sızıntı veya pınarların dünyada en bol olarak görüldüğü yerler de bu bölgenin kuzey ve kuzeydoğu kenarlarında yer almaktaydı. Jeolojik tarihi boyunca kuzeye doğru hareket eden Arap Plakası’nın komşu plakalarla çarpışması bu kenarlar boyunca olduğundan, çarpışmanın yaşanmaya başladığı yaklaşık 25 milyon yıl önce gerçekleşen tektonik olaylar buralardaki kapanları deforme ederek içindeki hidrokarbonların yüzeye çıkmalarına neden olmuştur. Sıkışmadan ötürü ortaya çıkan kıvrımlanmanın şiddeti arttıkça geçirimsiz örtü kayalar daha fazla parçalanmış, rezervuar kaya içinde hareket etmeye başlayan hidrokarbonlar da sonunda fay ve benzeri zayıf alanların yardımıyla yüzeye kadar çıkmışlardır.
Arap Plakası’nın komşu plakalarla çarpışması neticesinde ortaya çıkan sıkışma tektoniğinin fazlaca geliştiği bu kenarlarda Toros ve Zagros dağları meydana gelmiştir. Arap Plakası’nda ise bu tür şiddetli sıkışmalar görülmediğinden mevcut hidrokarbon kapanları korunmuş ve dünyanın en büyük rezervlerini oluşturmuşlardır. Kızıldeniz’in güneyindeki Dahlak ve Fersan Adaları, Mısır’daki Sina Yarımadası ve civarı, Ölüdeniz civarı, Kuzey Suriye’de Lazkiye bölgesi, Mezopotamya’nın tamamı, Kuveyt, Bahreyn, İran’ın Basra Körfezi civarındaki güneybatı bölümü, Bakü ve Anadolu’da
bulunan sızıntılar sadece bu ülkelerin değil tüm dünyanın, özellikle de petrol endüstrisi gelişmiş Batılı ülkelerin ilgisini yoğunlaştırdığı alanlar olmuştur.

Batılı ülkelerin Ortadoğu petrollerini ve petrol bölgelerini ele geçirmek amacıyla yürüttükleri stratejik mücadelenin zeminini oluşturan Osmanlı topraklarındaki petrol varlığının Avrupalılarca keşfedilmesi 19. yüzyılla birlikte gerçekleşmiştir. Bu dönemde sanayi devriminin dışında kalan Osmanlı bu süreci yakalayan Avrupa ülkeleri için mallarını satabilecekleri bir pazar haline gelmeye başlamıştır. Bu sürecin dönüm noktalarından birisi, İngiltere ile Osmanlı Devleti arasında 1838 tarihinde imzalanan Ticaret Sözleşmesi olmuştur. Osmanlı Devleti’nin sanayileşen Avrupa ülkeleri için pazar haline gelmesinin altında yatan nedenlerden bir tanesi de bu Sözleşme olmuştur. Zira Sözleşme’ye göre Osmanlı Devleti ithal ettiği mallardan yüzde 3 gümrük vergisi almayı, ihraç ettiği mallarda yüzde 12 ihraç vergisi ve ülkesinden transit geçecek mallara da yüzde 3 transit vergisi uygulamayı kabul etmiştir. İngiltere’ye verilen bu ayrıcalıklar kısa süre içerisinde diğer birçok ülkeye de tanınmış ve böylelikle Osmanlı toprakları üzerinde “büyük oyun” sahnelenmeye başlanmıştır.
Ortadoğu bölgesinde özellikle de Mezopotamya’da yer alan petrolün İngilizler tarafından keşfedilmesi 1830’lu yıllarda gerçekleşmiştir. Bu dönemde, Napolyon’un Mısır seferi sonrasında sömürgesi Hindistan’a daha güvenli yollardan ulaşma çabası içerisinde olan İngiltere, Osmanlı topraklarını bu kapsamda değerlendirmeye almış ve bir inceleme yapmak üzere yirmi bin sterlin harcama yetkisi ile birlikte Yarbay Francis Rawdon Chesney’i Fırat Havzası’nda inceleme yapmakla görevlendirmiştir. 1835 – 1837 yılları arasında çalışmalarını tamamlayan ve bir rapor hazırlayan
Chesney, Dicle ve Fırat Havzalarının Hindistan’a ulaşımda sağladığı olanaklar yanında, bölgenin mineral zenginlikleri üzerine de ayrıntılı bilgiler vermiştir. Bu kapsamda, raporda bölgedeki petrol kaynaklarının yerleri ve mevcut kullanım durumlarından bahsedilmiştir. Ayrıca Rich isimli diğer bir İngiliz vatandaşı Mezopotamya bölgesinde yaptığı gözlemleri 1836 yılında bir kitap olarak yayımlamış ve Dicle Nehri güzergâhında Musul ve Kerkük dolaylarında yer alan petrol kaynaklarına ilişkin bilgi vermiştir.
1800’lü yılların ikinci yarısı ile birlikte dünyada rafineri teknolojisi gelişme göstermiş ve petrol, kuyu delme yöntemi ile çıkartılarak gelişen bu rafinelerde işlenmeye başlamıştır. Amerika’da ortaya çıkan bu gelişmeler çok geçmeden Avrupa’da da uygulanmaya başlamıştır. Osmanlı Devleti’nin eski beyliklerinden olan Eflak ve Boğdan’da (Romanya) mekanik kuyu delme yöntemi 1859’dan itibaren kullanıma geçmiştir. 1866 yılında Rusya’nın Kuban bölgesinde ilk yüksek verimli petrol kuyusu da aynı yöntemle açılmıştır. Romanya’da ortaya çıkan bu gelişmeler Batılı girişimcilerin hızla bölgeye akın etmesine yol açmıştır. Romanya’yı Bakü izlemiş ve buharlı delme makinesinin de devreye girmesi ile birlikte bu bölge petrol şirketlerinin yeni gözdesi haline gelmiştir. Özellikle Fransız Rotschild ve İsveçli Nobel firmaları sayesinde dünya petrol başkenti olma yolunda hızla ilerlemeye başlamıştır. Her iki firma da Bakü petrollerinin yabancı sermaye davetine 1872’de olumlu yanıt vermiştir. Geçmişi 1842’lere kadar uzanan Bakü’deki sondaj faaliyetleri 1873’te ilk modern kuyunun açılması ve yirmiyi bulan işletme sayısı ile rafineri faaliyetlerinin hızlanması sonucunda bölge petrolü her anlamda patlama yapmıştır.
Petrol konusundaki amansız mücadelenin yaşandığı bu dönemde Almanya, 1871 yılında siyasi birliğini tamamlamasının ardından hızla gelişen sanayisine hammadde bulabilmek amacıyla çalışmalara başlamıştır. Bu çalışmalar kapsamında gerçekleştirilen girişimlerden biri de 1871’de Musul ve Bağdat bölgelerinin Alman uzmanlar tarafından araştırılması olmuştur. Alman uzmanların yaptıkları araştırmalar sonrasında hazırladıkları raporda bölge petrollerinin öneminin altı çizilmiştir. Almanya’nın araştırma yaptırdığı Mezopotamya petrol kaynakları hakkında Fransa da yine bu dönemde Musul Konsolosluğu vasıtasıyla bölgedeki petrol varlığı ve Alman faaliyetleri konusunda bilgi toplamıştır. Bu dönemde genel bölge politikalarında en etkin ülke konumunda olan İngiltere, 1877 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında Osmanlı’nın kontrolü altında olan Doğu Akdeniz, Mezopotamya ve Basra Körfezi üzerinde Osmanlı’yı pasifize ederek etkinliğini arttırmaya başlamıştır. Bu kapsamda, Rusya’nın Akdeniz’e ve Basra Körfezi’ne inmesini önlemek için 1878’de Kıbrıs’ı işgal etmiştir. Aynı tarihte İngiltere bir İngiliz şirketinin İstanbul’dan Basra
Körfezi’ne uzanan bir demiryolu inşa edeceğini açıklamıştır. İstanbul’da yer alan İngiliz Konsolosluğu da projenin takibini üstlenmiştir. Bu demiryolunun inşa edilmesinin temel nedenlerinden biri kuşkusuz Mezopotamya petrollerinin sevkiyatını sağlamaktır.
İngiltere’nin Körfez Hâkimiyetini Sağlaması
İngiltere yine bu dönemde Körfez bölgesindeki etkinliğini sürdürmek amacıyla ülkelerin başında olan Şeyhlerle ilişkiler kurup resmi ya da gayri resmi çeşitli anlaşmalar yapma yolunu benimsemiştir. Bu ilişkiler ve sonucunda imzalanan anlaşmalar, sonraki dönemde İngiltere’nin bölgede etkinliğinin artmasında önemli rol oynamıştır. Nitekim 1850 ile 1900 yılları arasında Basra Körfezi’nde birçok emirlik, İngitere’nin askeri ve ekonomik baskıları sonucu onunla ikili anlaşmalar imzalamışlardır. Bu anlaşmaların temel karakteristiği, emirliklerin İngiltere’nin nüfuzunu kabul etmeleriydi. Ancak petrol açısından bu anlaşmaların en belirgin özelliği, genellikle İngiliz çıkarlarına göre çizilen sınırlarda bir siyasal otorite haline dönüştürülen emirliklerin, kendi bölgelerinde her türlü yabancı şirket faaliyetinin İngiliz devletinin izni ile yürütüleceği hususunda İngiltere’ye garantiler vermeleri olmuştur. İngiltere’nin baskı ve ödüllendirme politikaları sonucu, 1861 ve 1892’de Bahreyn, 1891’de Umman, 1899’da Kuveyt, 1916’da Katar Emirleri İngiltere’nin izni olmadan, kendi topraklarında herhangi bir yabancı ülkeye imtiyaz hakkı tanımayacaklarını öngören anlaşmaları kabul etmişlerdi. Hukuki açıdan bakıldığında, Osmanlı İmparatorluğu’nun taraf olmadığı bu anlaşmaların geçerliliğini öne sürmek mümkün olmamakla birlikte, Osmanlı’nın bu dönemdeki zayıflığı sonucunda, anlaşmaların işlevselliği yönünde herhangi bir sorun yaşanmamıştır. Bu gün, tarih arşivi olarak Kömürden Petrole Geçiş, Osmanlı Topraklarında Enerji Savaşı Ve Bağdat Demiryolu Projesi yazımız ile sizlerleyiz değerli okurlarımız, keyifli vakit geçirmeniz dileği ile…
Basra Körfezi’nde ilk koruyuculuk anlaşması 1809’da İngiliz işgaline uğrayan Ra’s el-Hayma Emirliği ile imzalanmıştır. Bu anlaşmayı 1820 yılında Körfez’deki diğer emirliklerle yapılan anlaşmalar izlemiştir. 1861 yılında Bahreyn’deki iç anlaşmazlıklara müdahale eden İngiltere, ülkedeki rejimi koruma görevini üstlenmiştir. İngiltere’ye bazı ticari kolaylıklar da sağlayan ve sonrasında 1892’de tekrar yenilenen anlaşmaya göre, emirlik içişlerinde serbest dış politika ve güvenlik konusunda Londra’ya bağlı hale getirilmiştir. İki taraf arasında imzalanan anlaşmaya göre Bayreyn;
i) İngiliz Hükümeti’nin onayı olmadan diğer yabancı devlet delegasyonlarına oturma izni vermemeyi;
ii) İngiltere haricinde hiçbir hükümetle anlaşma imzalamamayı;
iii) İngiliz Hükümeti’nden başka hiçbir hükümete, topraklarının hiçbir parçasını vermemeyi, satmamayı hatta ipotek etmemeyi taahhüt etmiştir.
1892’de Umman’la ve 1899’da Kuveyt’le yapılan anlaşmalarla bu ülkeler İngiliz “sömürgeleri” haline getirilmiştir. Ancak bölge ülkelerinden Birinci Dünya Savaşı’na kadar Osmanlı’ya bağlı kalmış olan Katar, savaş sırasında İngiltere tarafından işgal edilmiş ve 1916’da aynı tip bir anlaşma ile İngiliz etki alanına dâhil edilmiştir.
İngiliz Hükümeti, emirliklerle yaptığı bu anlaşmalar sonucunda, bu topraklar üzerindeki tüm maden arama ve işletme haklarını eline geçirmiştir. Yine bu doğrultuda, Basra Körfezi’nde yapılan araştırmalarda 1910’da Bahreyn kıyılarında petrol bulunması neticesinde İngiltere, Şeyh İsa el Halife üzerinde baskı yapmak suretiyle, diğer emilrliklerde elde ettiği imtiyazların kendisine tanınmasını talep etmiştir. Şeyh İsa el Halife de, bu talebi karşılamaya yönelik olarak Mayıs 1914’de İngiltere’nin onayı dışında hiçbir ülke ya da gruba petrol arama ve işletme imtiyazı vermeyeceğini taahhüt etmiştir. Bölgede yer alan hemen tüm emirliklerden benzeri taahhütleri alan İngiltere, ayrıca petrol imtiyazını yürütecek kişilerin mutlaka İngiliz olması gerektiğini de kabul ettirmiştir.

1880’li yıllarda Mezopotamya bölgesi yabancıların araştırmalarına konu olmaya devam etmiştir. Bölgede keşif yapan İngiliz subay Maunsell petrol sızıntılarının aktif olduğunu ve bu sızıntılardan toplanan petrolün tulumlara doldurularak deve kervanları ile sevkiyatının yapıldığını rapor etmiştir. Bahse konu dönemde Osmanlı Devleti, Almanya ile yakınlaşma politikası doğrultusunda demiryolu inşasında yabancılara ilk imtiyazı bu ülkeye 1888 yılında vermiştir. Bu imtiyaz üstü kapalı bir biçimde petrol aramayı da içermiştir, zira temel amaç demiryolu inşası olmakla birlikte, demiryolunun iki yanında 20’şer kilometrelik alanda petrol dâhil her türlü maden arama hakkını da kapsamıştır ve bu özelliğinden dolayı dönemin petrol politiği açısından oldukça anlamlıdır. Diğer bir ifade ile Almanya’nın attığı bu adım büyük oyun satrancında yapılan çok kritik bir hamle olmuştur. Ortadoğu bölgesi ve Mezopotamya petrollerinin politik tarihi açısından önemli gelişmelerden biri de 1889 yılında Musul petrolleri işletme hakkının Osmanlı Devleti hazinesinden alınarak Padişahın (Sultan II. Abdülhamit) Hazine-i Hassa’sına verilmesi olmuştur. Böylelikle Osmanlı Sultanı değeri artık tüm dünya tarafından anlaşılan bölge petrolünü kişisel yönetimi altına almıştır.
İngiltere, yukarıda da ifade edildiği gibi, bu dönemde Basra Körfezi’nde yürüttüğü etkinlik politikasını bölge ülkeleri ile anlaşmalar yapmak suretiyle devam ettirmiştir. 1891 yılında İngiliz Dışişleri Bakanlığı’da müsteşarlık görevinde bulunan ve ileride Dışişleri Bakanı olarak Lozan Müzakerelerine de katılacak olan Lord Curzon 1892 yılında yayımladığı kitabında Basra Körfezi’ne yönelik görüşlerini şu şekilde ifade etmiştir; “Umman, makul olarak İngiltere’nin müstemlekesi olarak kabul edilebilir, … Yöneticisine parasal destek veriyoruz, politikalarını yönlendiriyoruz, yabancı müdahalelerine göz yummamalıyız. Bir gün gelecek Umman kalesinde İngiliz bayrağının dalgalandığı görülecektir.” Yine Curzon’un kitabından bölge politikaları açısından önemli bir ifade de “İran Körfezi’nde (Basra Körfezi) herhangi bir devlet tarafından Rusya’ya bir liman kurma ayrıcalığının tanınmasını, İngiltere’ye yapılmış bir hakaret, statükonun çılgınca parçalanması ve
uluslararası savaş çığırtkanlığı olarak kabul ederim” cümleleridir. Bu yaklaşım çok açık bir şekilde İngiltere’nin bölgeye bakışını ve bölge politikalarını ortaya koymaktadır. İngiltere’nin bu politikalarının altında yatan temel unsurun da, bu dönemde önemi artık iyice anlaşılan ve bölgede yoğun olarak bulunduğu keşfedilen petrol kaynakları olduğu aşikârdır. İngiltere’nin izlediği politikaların sonuçları da kısa bir süre içerisinde etkisini göstermiştir. Bu doğrultuda, Umman Sultanı Seyit Faysal bin Türkî bin Seyit de, Bahreyn Şeyhi’nin yaptığı gibi İngiltere’den başka bir devlete topraklarını terk etmeyeceğini, rehin etmeyeceğini ve satmayacağını taahhüt etmiştir.
İngiltere’nin Arap Yarımadası ve Mezopotamya’ya yönelik amaçlarını ortaya koyan önemli bir başka gelişme de, 1895-1896 yıllarında gerçekleşen Ermeni ayaklanmaları sonrasındaki süreçte bu ülkenin Rusya ile Osmanlı topraklarını paylaşma konusunda görüşmeler yapmasıydı. Zira İngiltere bu kapsamda Arabistan, Mısır ve Aşağı Fırat Havzasını (ki bu bölgelerin tamamı önemli petrol kaynaklarını barındıran yerlerdir) kendi nüfuz alanına katmayı planlamıştı. Ancak, dönemin güç dengeleri ve çıkar çatışmaları bu planın uygulanmasına imkân vermemekle birlikte İngiltere’nin bundan sonra izleyeceği politikaları açık bir şekilde ortaya koymuştur. İngiltere, yeni dönemin egemen stratejik maddesi olan petrolü barındıran bölgeler üzerinde egemenliğini tesis etmek için her yolu deneyecektir. Bu kapsamda öncelikli hedef ise, gerek zengin kaynakların bu bölgede oluşu gerekse bölgenin jeopolitik önemi nedeniyle Ortadoğu bölgesi olarak belirlenmiştir. Bu doğrultuda, 1899’da Kuveyt Şeyhi ile İngiltere arasında imzalanan gizli bir anlaşma ile Osmanlı Devleti’nin egemenliği altında bulunan Kuveyt İngiltere’ye bağımlı hale gelmiştir. İngiltere’nin bu adımında aynı yıl gerçekleşen Konya-Bağdat Demiryolu imtiyazının Almanlara verilmesinin de payı bulunmaktadır. Zira bu demiryolu projesinin Basra Körfezi’ne inme seçeneğinin de bulunması, İngiltere’nin bu bölgede uzunca bir süredir oluşturmaya çalıştığı hegemonyaya zarar vereceği endişesini ortaya çıkmıştır.
Diğer taraftan Ortadoğu ve Mezopotamya petrolleri konusundaki mücadelede İngiltere yalnız değildi. Bahse konu dönemde siyasi birliğini oluşturan ve yakaladığı teknolojik ilerleme ile birlikte sanayi patlamasını gerçekleştiren Almanya’nın da izlediği “Doğu Politikası” doğrultusunda Osmanlı Devleti ve bu ülkenin özellikle de Ortadoğu’da yer alan toprakları üzerinde önemli siyasi emelleri bulunmaktaydı. Daha önce de ifade edildiği üzere, Almanya 1870’li yıllarla birlikte Mezopotamya petrolleri konusunda uzmanlarına araştırmalar yaptırmış ve bu uzmanların ayrıntılı bir şekilde hazırladıkları raporlar aracılığıyla bölge petrolleri konusunda önemli bilgilere ulaşmıştır. Almanya’nın bu dönemde izlediği politikaları anlamada bölge petrolleri konusunda ulaştığı bilgiler önem arz etmektedir. Almanya’nın İstanbul’daki Büyükelçisi Marshall von Bieberstein’ın 5 Mart 1898’de Başbakan’ı Von Hohen-Lohe’ye gönderdiği raporunda, Osmanlı
İmparatorluğu’nun Almanya için sunduğu fırsatları anlatırken özellikle bir projenin kuvvetli bir şekilde altını çizmiştir. Buna göre, Anadolu demiryollarındaki ayrıcalıklarının mutlak surette devam ettirilmesi ve bu ayrıcalıkların Dicle ve Fırat Nehirleri üzerinden Basra Körfezi’ne kadar uzatılması gerekmektedir. Almanya’nın bu politikalarını destekleyen önemli bir gelişme de İmparator Wilhelm II’nin 1898’de İstanbul’u ikinci kez ziyeret etmesi ve buradan da Kudüs’e devam etmesi olmuştur.
Bağdat Demiryolu Projesi
19. yüzyılın son çeyreğinin belirgin özelliklerinden birisi Osmanlı Devleti’nin topraklarında bulunan petrolleri ele geçirmek için demiryollarının araç olarak kullanılması bağlamında dönemin etkin güçleri arasında yaşanan rekabet olmuştur. Önceki dönemlerde etkin olan “vapur-kömür” ve “demiryolu-kömür” ilişkisinin yerini “demiryolu-petrol” ilişkisi almaya başlamıştır. Ortadoğu petrolleri üzerinde uluslararası rekabetin arttığı bu dönemde Almanya önemli bir adım atarak, Osmanlı Devleti’nin ilk kez bir yabancı devlete petrol imtiyazı vermesini sağlamıştır. Detayları daha önce de ifade edildiği gibi, Osmanlı Devleti ile Alman sermaye grubu arasında imzalanan anlaşma ile Musul ve Bağdat petrollerinin imtiyaz hakkı Bağdat demiryolunun yapımını üstlenen Anadolu Demiryolu Şirketi’ne verilmiştir. Bu durum doğal olarak yaşanan petrol rekabetinde önemli bir üstünlük sağlama anlamına gelmekteydi. Almanya, Bağdat demiryolunu, Berlin’den başlayan ve İstanbul üzerinden Basra Körfezi’ne dek uzanan büyük bir demiryolu ağı olarak öngörmekteydi. Böylelikle, Avrupa’dan Körfez bölgesine hızlı ve ucuz ulaşım imkânı sağlanarak İngiltere karşısında önemli bir stratejik kazanım elde edilmesi planlanmaktaydı.
Anadolu Osmanlı Demiryolu Şirketi’ne bir milyon sterlin sermaye ile katılan İngiliz bankerler 1890 yılında Arjantin’de başlayan borç krizi nedeni ile mali sıkıntıya girmeleri sonucunda Şirket’teki hisselerini satmak zorunda kalmışlardır. Bu bağlamda, proje tümüyle Alman sermayesinin kontrolü altına girmiştir. İngiliz sermayedarların mali sıkıntı nedeniyle projeden çekilmek durumunda kalmaları, bu dönemden itibaren İngiltere ve Almanya arasında, Mezopotamya petrolleri başta olmak üzere bölgedeki diğer ekonomik fırsatları ele geçirebilmek amacıyla büyük bir rekabetin ve sonrasında çatışmanın ortaya çıkmasının zeminini hazırlamıştır. İki ülke arasında yaşanan bu çıkar çatışmaları ve rekabet zaman içerisinde ortaya çıkan Birinci Dünya Savaşı’nın temel faktörleri arasındadır. Anadolu Osmanlı Demiryolu Şirketi, Ekim 1888’de İzmit-Ankara güzergâhı ayrıcalığını elde etmiş ve bu doğrultuda hattı döşeyerek Ocak 1893’te ilk treni Ankara’ya ulaştırmıştır. Bu hattın başarıyla tamamlanmasının ardından hattın Ankara’dan doğuya doğru ilerletilmesi konusu gündeme gelmiştir. Fakat bu hattın kuzey Anadolu’dan geçişine Çarlık Rusyası şiddetle karşı çıkmıştır. Güney güzergâhı ise ekonomik açıdan çok elverişli olmasına rağmen askeri açıdan riskli olarak değerlendirildiğinden tereddütlere yol açmıştır.
Osmanlı Devleti, stratejik nedenlerden ötürü Bağdat Demiryolu’nun bir an önce başlanıp bitirilmesini istemiştir zira 1897 tarihinde gerçekleşen Yunan Savaşı’nda Trakya demiryollarının sağladığı avantajı görmüştü. Ayrıca yapılacak demiryolu ile imparatorluğun uzak bölgelerine daha kolay erişimin sağlanması ile buralardaki kontrolün ve hâkimiyetin daha etkin bir şekilde sağlayabileceğini düşünmekteydi. Diğer yandan, Alman Hükümeti de bu projeye büyük önem vermiştir. Zira yukarıda belirtilen nedenlerden ötürü projenin Alman sermayesi ile gerçekleştirilmesinin Almanya’nın bölgedeki siyasi ve ekonomik çıkarlarına önemli hizmetler sağlayacağı öngörülüyordu. Bu proje ile Alman Hükümeti, Osmanlı Devleti ile kurulacak stratejik ilişkiler sayesinde ürettiği sanayi mallarını bu ülke üzerinden Doğu’daki büyük pazarlara daha hızlı ve ucuz bir şekilde ulaştırabilmeyi ve bölgenin yer altında patlamayı bekleyen eşsiz kaynaklarını da, elde ettiği imtiyaz hakkı çerçevesinde ele geçirmeyi hedeflemekteydi.
Bağdat demiryolunun yapımını finanse etmesi planlanan Deutsche Bank’ın bu büyük projenin maliyetini ve sorumluluğunu tek başına üstlenmeye sıcak bakmaması sonucunda, bir konsorsiyum oluşturularak alınacak risk ve sorumluluğun paylaşılması yönünde karar alınmıştır. Yeni durumda Anadolu Osmanlı Demiryolu Şirketi’nin sermaye yapısı şu şekilde yapılandırılmıştır; Fransız sermaye gruplarının payı yüzde 40 ve Deutsche Bank ile ortaklarının payı yüzde 40 olarak ve kalan yüzde 20’nin de Osmanlı yatırımcılarına teklif edilmesi planlanmıştır. Taraflar, bu anlaşma çerçevesinde, ileride diğer bir devletin (örneğin İngiltere) projeye dâhil olma talebinde bulunması durumunda yeni katılımcının payının mevcut ortakların payından oransal olarak indirim yapılarak karşılanması konusunda da uzlaşmaya varmışlardır. Osmanlı Padişahı’nın da desteği ile Konya- Bağdat demiryolunun yapımına ilişkin anlaşma 23 Aralık 1889’da, Basra
Körfezine inme seçeneği de dâhil olmak üzere, bir ön mutabakat mektubu şeklinde Dr. Siemens ile Nafıa Nazırı Zihni Paşa arasında imzalanmıştır.
Bu anlaşma ile birlikte, Anadolu’yu (hatta İstanbul’u) Bağdat’a modern bir demiryolu ile bağlama konusu İngiltere ile Almanya arasında yirmi yıldan fazla sürecek olan bir anlaşmazlığın fitili yakılmıştır. Bu demiryolu projesinde İngilizlerin temel olarak karşı olduğu konu, demiryolu yapımının gerçekleştirilmesi halinde, her türlü zenginliğe sahip ve bir deniz gücü tarafından işgal edilmesi oldukça zor olan büyük bir kara parçasının Almanya’nın nüfuzu altında birleşmesiydi. Ayrıca, bu durumda Rusya’nın da İngiltere ve Fransa gibi devletlerle olan bağlantısı fiilen kopartılmış olacaktı. Bu durum şüphesiz Almanya için büyük bir stratejik üstünlük anlamına gelmekteydi ve İngiltere’nin hayati çıkarlarının bulunduğu Hindistan bölgesinin de tehdit altına girmesine neden olmaktaydı.
Yararlanılan Kaynaklar
Gürdal Gedik, Uluslararası Politikada Enerji Faktörü: Rusya Örneği
Veysel Ayhan, Ortadoğu ve Petrol: İmparatorluk
Hikmet Uluğbay, İmparatorluktan Cumhuriyete Petropolitik
Volkan Ş. Ediger, Osmanlı’da Neft ve Petrol
Ünal Gündoğan, İran ve Ortadoğu

*Bu çalışmanın tüm hakları, Gürdal Gedik’e aittir.
*Bizimle iletişim kurmak için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Sultan Abdülaziz Han'ın Tahttan İndirilişi Ve Baltazzi Ailesi

4 Haziran 1872 (27 Rebiülevvel 1289)’de Atina’dan Şehzade Murat Efendi’ye bir mektup gelir. Mektubu kaleme alan, Erkan-ı Harp Mirlivalarından Hüseyin Vasfi Paşa’dır. Mektubun başında memleketin ve saltanatın türlü tehlikeler içinde bulunduğunu, Şehzade Murat Efendi rıza gösterirse ümitsiz fırkaya yani Yeni Osmanlılar Cemiyeti’ne dâhil olmaktan başka çare göremediğini belirtir. Bu cemiyetten bazılarının (mesela Namık Kemal Bey) Avrupa’dan yardım istediğini, kendisini aldattıklarını ve işi uzattıklarından dolayı şikâyet etmektedir. H. Vasfi Paşa eğer daha fazla beklenirse her şeyin mahvolacağı ve planlananın belki de hiç hayata geçirilemeyeceğini izah etmektedir. Ayrıca Doğunun perişan olmasına sebep olacak Rus elçisi Ignatiyev’in içerdeki hainlerle emeline ulaşabileceğini belirtmektedir. Kendisine güvendiği birini göndermesini de talep etmiştir. Son olarak Şehzade Murat Efendi bir emir buyurursa Kemal Bey’in kendisinin ikametini bildiğinden paşaya haber verilebileceğini bildirmiştir. Namık Kemal, Şehzade Murat Efendi’ye son derece yakındır.
Mektubun yazıldığı tarihte Namık Kemal Bey henüz Mağosa’ya sürgün edilmediğinden, onunla haberleşme sağlanabileceği ifade edilmiştir. Mektuptan anlaşıldığı üzere Hüseyin Vasfi Paşa, Namık Kemal ile irtibat halindedir. Bugünkü anlamıyla tuğgeneral olan bir askerin veliaht şehzadeye ‘azat kabul etmez köleleri’ ifadesiyle mektup yazması ilginçtir ve planlanan, şehzadeyi tahta çıkarmaktır. Mektubu ilginç kılan bir diğer taraf da bankerler ve şehzadenin borçlarıyla alakalı olan kısmıdır. Şehzade Murat Efendi, bahsi geçen yılda, Banker Hristaki Zoğrafos’tan faklı zamanlarda küçük miktarlarda ama sık sık borç almıştır. Şehzade, 1872 Şubatında aynı bankerden 2 bin lira, 24 Haziran’da başlayıp yılsonuna kadar seri borçlanmaları devam ettirmiştir. Yukarıda zikredilen mektup, 4 Haziran 1872 tarihlidir. Borçlanmaların bu mektubun hemen akabinde yapılması tesadüf değildir. Şubat ayı da hesap edildiğinde Hristaki’den alınan borç miktarı sadece 1872 yılı için, 14.811 liradır.11 Mektupta planlandığı üzere, 1872 yılında yani darbeden 4 yıl evvel, şehzadenin tahta geçirilmesi düşüncesi vardır. Bunun için Murat Efendi para bulup kendisini destekleyenlere dağıtma ihtiyacı hissettiğinden, mektubun eline ulaşmasından sonra aynı yıl içinde 7 kere borç almıştır. Ayrıca banker Hristaki’nin Murat Efendi için yaptıkları bu kadarla sınırlı kalmamıştır. Şüphesiz bankerler bu şekilde -en azından bu olay için- saltanat değişikliğine dolaylı yoldan çalışmışlardır. Şehzâde Murat Efendi’nin imzasının olduğu borç senetleri, burada zikredilenden ibaret değildir. Bir yıl içinde üst üste bu kadar borçlanılması normal olmasa gerektir. Şehzâde, toplam borcunun 1/3’ünü 1 yıl içinde almıştır. Murat Efendi’nin yazışmaları bundan ibaret değildir. Aynı yıl içinde bu borç senetlerinden bir ay sonra 1873 Ocak ayında, Banker Köçeoğlu Agop’a kendi el yazısıyla bir tezkire yazmış ve Seyit Bey diye birinin işinden bahsederek, işin bir an önce bitirilmesini arzu ettiğini ve gereğinin yapılmasını rica etmiştir.
1875 Balkan isyanıyla başlayan kriz döneminde, rejim değişikliği ve tahttan indirme planları tekrar su yüzüne çıkacaktı. 1876 senesinde Hersek ihtilali meydana çıktığında, doksan altı taburdan ibaret bir askeri kuvvet silâh altına alınınca mâli vaziyet bu durumu kaldıramadı. Kaç sene evvel, 60 kuruş civarında alınıp satılmakta bulunan 100 kuruşluk Osmanlı konsolidesi dahi birdenbire 12 kuruşa kadar inmiştir. Mayıs 1876’da Rus başbakanı Gorçakov, Avusturya başbakanı Andrassy ve Alman başbakanı Bismarck, Berlin’de buluşup Bâb-ı Âlî’ye sunmak üzere Berlin Memorandumunu hazırlamışlardı. Bunu kesin bir dille reddeden İngiltere sayesinde memorandum uygulanamadı. 1876 Mayısında padişahın çok kolaylıkla bastırabileceği Bosna Hersek isyanı, üç imparatorun imzaladığı tarafsızlık anlaşmasına rağmen Rusya’nın takındığı tavırla şiddetlendi. İşlerinin düzeleceğinden ümitlerini kesen genç inkılâpçılar, istedikleri idarenin Abdülaziz’in hal’inden sonra kurulabileceğine inanır oldular. Sultan Aziz’e darılmış olan Prens Mustafa Fâzıl Paşa da Jön Türklerin faaliyetlerini servetiyle destekliyordu. Prens, Yeni Osmanlıları teşvik ediyor, Şehzâde Murat, İngiliz elçisi Elliot’un kiraladığı Kurbağalıdere Köşkü’nde Namık Kemal ve Ziya Beylerle sabahlara kadar süren meşrutiyet konuşmaları yapıyordu. Sık sık muhtelif mekânlarda toplanan bu grubun hâl ve kârları, Sultan Aziz’i tahkir etmek, yerli ve yabancı efkârı aleyhine çevirmek üzere planlar tertibi ile padişahı bir an evvel makamından düşürerek yerine veliahdı geçirmek hususundan ibaretti. Her yerde Murat Efendi’nin iyiliklerinden bahsedilirdi. Öte yandan birçok hakiki vaziyeti bilen adamlar, Murat Efendi’nin sefahatte benzeri görülmemiş ve birçok borçları olan bir şehzade olduğunu söyleyip gezerlerdi. Rus elçiliği müsteşarı Nelidov şunları yazabiliyordu:
“Düşmanlarımızın görüşlerini dinlemekten çok, onun önerilerine uymaya eğilimli ve Rusya’ya sadık bir sadrazam ile Batı’ya düşman bir padişahın bulunduğu Konstantinopolis’te Ignatiyev duruma hâkim idi.”

Eğer Abdülaziz şu son buhranlı günlerde olsun memleketin bulunduğu hâl ve felaketi kaplayan durumu bir parçacık araştırıp konuşulanlara kulak verse açığa vurmuş ve ima etmiş olsaydı, kendisi bir tarafa, kılına bile dokunulacak değildi. Fakat o, sebep olduğu müşkülatı mağlup etmek kudretinden mahrum idi. Medrese talebelerinin ayaklanmaları saraya aksedince sultan büyük bir telaş ve ıstırap ile Başmabeynci Hafız Mehmet Bey’i ve Ser-yâver Halil Paşa’yı talebelerin toplandığı camilere gönderip maksatlarının gereğine bakılacağı vaadinde acele ettiğinden, umumî efkârda (kamuoyunda) devlete karşı ayaklanmanın büyüklüğü ispatlanmış oldu ve bu sebeple saltanat değişikliği sevdasının gerçekleşmesine kolaylık kapısı aralandı. Sadrazam bu hareketi, bilhassa Mithat Paşa’nın hazırladığını düşünerek o gün saraya gidip Valide Sultan ile uzun uzun görüşüp Mithat Paşa’nın İstanbul’dan uzaklaştırılmasını ve Şeyhülislamın azlini, heyecanın yatıştırılmasına acil bir çare olmak üzere teklif etti ve Anadolu kazaskeri Gürcü Şerif Efendi’yi meşihata tavsiye etti. Mahmut Nedim ‘iş işten geçiyor, bu gidişin akıbeti pek vahim görünüyor’ diye haber göndermiş ve Valide Sultan ise “Aslanıma böyle lakırdı söylenir mi?” gibi safsata ile cevap vermiştir. Valide Sultanın tek düşüncesi, oğlunun üzülmemesi ve sıkılmamasını sağlamaktı. Bu yönden, padişaha ulaştırılmak istenen birçok hakikati engellemiştir. Softalar, açık ve belli bir hedefe yönelik bir huzursuzluk içindeydiler; silah satın alıyor ve toplu eylem tehdidinde bulunuyorlardı. Geçmişte Yeniçerilerin defalarca temsil ettikleri gibi kamuoyunu onlar temsil ediyorlardı. Mithat Paşa talebelerin istediği kişiydi. 11 Mayıs günü katliamdan korkan tüccarlar, dükkânlarını bırakıp kaçmaya başladılarsa da softalar kendilerine güvence verdiler ve hiçbir şiddet olayı gerçekleşmedi. 12 Mayıs günü kalabalık gittikçe artmakta iken sadâretin dördüncü defa Mehmet Rüştü Paşa’ya, meşihatın ikinci kez Hasan Hayrullah Efendi’ye, seraskerliğin acele ile Bursa’dan getirtilen Hüseyin Avni Paşa’ya tevcihini ve selefi Abdi Paşa’nın Serdar-ı Ekremlik unvanı ile Bulgaristan’a memur edildiğini ihtiva eden hatt-ı hümayun çıktı. Mithat Paşa da Vükela Meclisi’ne nâzır edilip bunların Bâb-ı Âlî’ye gelişleri herkes tarafından duyulunca kalabalık dağılmış ve halkın heyecanı geçmişti.
Sultan, medrese talebesinin ayaklanmasında ulemanın rolü olduğuna inanıyordu. Onlara tehdit dolu olan şu iradesini tebliğ etti:
”İstikmali esbabı şevket ve muhafaza-i mukaddese-i devlet azm-i kavisiyle, bir misli görülmemiş zırhlı ve donanma yaptırdım. Kara kuvvetlerinin güçlendirilmesi maksadıyla ordulara yeni top ve tüfek ve mühimmat aldırdım. Âmâl-i mülûkânem idame-i âsâyişi ibad ve tesyir-i husul-u âbâdâni-i bilad (beldeleri mamur) kaziyesine matuf iken bazı ulemanın tefevvuhâta (dil uzatmaya) cüretleri layık-ı takbih ve muaheze (tenkit) ise de bu kere affa nail oldular. Lakin tekrar mücaseretleri (cesaret etmeleri) takdirce, düşman devlet için tehiye ettirdiğim silah-ı satvet (ezici kuvvet) onların üzerine istimal olunur (kullanılır).”
Bu irade karşısında ulema dehşete ve korkuya düştü ve kendileri başmabeynciye padişaha itaaten uymaktan asla ayrılmayacaklarını bildirdiler. Sultan, Mahmut Nedim Paşa’nın, talebe ayaklanmasını bastıramayacağı hususunda emin olduktan sonra onu azletti. Mahmut Nedim Paşa’nın devrilmesinde Rus-İngiliz rekabetinin de muhakkak ki rolü olmuştur. Olan bitenler tek bir devletin işine gelmiyordu. O devlet de İngiltere idi. Bu sebeple, talebe ayaklanmasının arkasında İngiltere olduğunu söylemek yanlış bir şey olmayacaktır. Nitekim darbe gününü bilen tek yabancı da, İngiliz Büyükelçi Sir Henry Elliot idi. Birçok kaynak, talebeye dağıtılan paranın Hristaki Efendi’den ödünç alındığını kaydeder. Bu hareket için sarraftan faizle alınan bu paralar yeterli değildir. İşin içine İngiliz ve Rus siyasi üstünlük mücadelesi de girmiş, üstün gelen İngiliz altını olmuştur. Pek çok kaynakta Banker Hristaki’nin ihtilali finanse etmek için verdiği paraları, Murat Efendi’nin kendisine olan borçlarına ilave ettiği yazılıdır. Hatta bu borcun 1 milyon lira olduğunu ileri sürenler de vardır. Sultan, Mahmut Nedim’in kredi için verdiği ferman ile birlikte Zarifî’nin Şirket-i İltizâm için verdiği bir milyonluk karşılıksız çekiyle kaçtığını öğrenmiştir. Artık Sultan’ın ve Mahmut Nedim’in sona geldiğini anlayan bankerler, bu defa Şehzade Murat Efendi etrafında toplanan Mithat Paşa ve arkadaşlarını manen ve maddeten desteklemeye başlamışlardır. Mısırlı Mustafa Fâzıl Paşa’nın Avrupa’da teşkilatlandırdığı Genç Osmanlıların Avrupa kentlerindeki yaşama ve yayın masrafları için Mısır ve İstanbul’dan yollanan paraların Zarifî-Hristaki-Köçeoğlu Agop tarafından karşılandığı anlaşılmaktaydı. Osmanlı Bankası ve Zarifî-Hristaki ikilisi, Mithat Paşa’nın arkasındaydılar. Bu arada Galata sarraflarına olan borç 15 milyon lira idi. Sultan, yeni atananlara “sizi halk istediği için görevlendirdim, bakalım ne yapacaksınız”, diyordu. Mahmut Nedim’i mümkün olan en kısa zamanda yeniden atamak istiyordu.
Vâkı’â matbuat, padişahın şahsına taarruz etmiyorsa da Mahmut Nedim idaresine edilen taarruzların, sonunda bu zata döndüğünü bilmeyen kimse yoktu. Ahali, vezirin idaresine mahsus olan kötülüklerin kilitli kısmını padişahın emriyle, hiç olmazsa rızasıyla yapıldığını bilmez değildir. Sultan Abdülaziz merhumun Mahmut Nedim Paşa için “yalancı biridir, şüpheci ve renkten renge giren” dediği ve akıl dışı icraatından dolayı milletin İbn-i Alkamî ve Nedimof namlarıyla andığı birini, halkın nefretine rağmen azledilmesini müteakiben yine sadârete getirmek istemesi, nefsine ve devlete su-i kast etmek demekti. Hakikaten birkaç gün sonra, yine padişah tarafından Mahmut Nedim Paşa’ya sadâret teklif olundu. Böyle bir değişiklik ihtimali olduğunu Mabeyin ricalinden olan taraftarları haber verdiklerinden, Sultan Abdülaziz hakkında kin ve düşmanlıkları şiddetlenip, ikballerini korumak için padişahın mahvına kadar gitmeye azmettiler. Vahametin farkında olan Mahmut Nedim, teklifi kabul etmemişti. Rüştü Paşa sadârete geldiğinde, Serasker Avni Paşa ile kurdukları planı istedikleri gibi uygulamaya mani kalmamıştı. Gece yarısı, Meclis-i Has vesilesiyle Mithat, Rüştü ve Avni Paşalar fesat ateşini alevlendirmeksizin işi tertip ederlermiş, saat üç raddelerinde Mithat Paşanın konağında saat altıya kadar birleşmişler ki bu mülakatın manası sonradan anlaşıldı.
Mithat ve Avni Paşaların dayanacakları iki ülke İngiltere ve Fransa olmuştur. İstanbul’da kendi çıkar ve politikalarının tehlikeye düştüğünü gören bu devletler de darbecilere yaklaşmışlardır. Vichy’de kaplıca tedavisi gören Avni Paşa, daha sonra Londra ve Paris’e gitmiştir. Avni Paşa’nın buralara gitmesinin asıl sebebi, Sultan Abdülaziz’in hal’i hakkında İngiltere ve Fransa’nın onayını almaktır. Ordunun gücünden Ruslar, donanmanın gücünden İngilizler ve Fransızlar bir hayli korkmuşlardı. Bu tehlikeden kurtulmak için Avni Paşa’nın darbe düşüncesine destek olmuşlardır. Sultanın 1867’de Londra’ya gidişinde, Murat Efendi’nin İngilizlerin sevgisini kazandığını Avni Paşa biliyordu. Mithat Paşa, bir görevde olmadığı sırada Hüseyin Avni Paşa’ya kolaylık hazırlamaktan geri durmayıp, sarrafı Hristaki Efendi ve hekimi Kapolyon vasıtasıyla Şehzade Murat Efendi ile de gizlice görüşmelerde bulunmuştu. Şehzâde Murat Efendi, sağlığı bozulduğu için doktor tavsiyesi üzerine deniz banyoları yapıyordu. Denize, Üsküdar’da İngiliz Sefiri H. Elliot’un kiraladığı bir yalıda, yukarıda bahsi geçen Kurbağalıdere Köşkü’nde giriyordu. Bu münasebetle sefirle veliaht arasında bir ünsiyet hâsıl olmuştu. Levant Herald gazetesi, 13 Mayıs’ta Ignatiyev’i, İstanbul’daki Hristiyanların tehlike içinde oldukları görüntüsü vermek için kendi elçiliğine Hırvat muhafızlar getirterek Avrupa kamuoyunu aldatmakla suçlayan bir makaleye yer vermişti. Sultanın son zamanlarda, özellikle İstanbul’da halktan giderek daha fazla tepki gördüğü kesindi.

Elliot’un yazdıkları dikkat çekicidir:
”Abdülaziz’in işbu hal’ olayının meydana geleceğine o kadar emindim ki hatta 26 Mayıs günü Hükûmetime takdim ettiğim bir raporda bu baptaki karar ve görüşüm şöyle idi; Abdülaziz yeğenini göz hapsine altına almış ise de serbesti taraftarları, Murat Efendi ile mektuplaşmaya muvaffak olup tahta oturur oturmaz Hükûmet-i şahsiye yerine Hükûmet-i meşruta usulünü kabul edeceğine dair Murat Efendi’den vaat almışlardır. Sarayda zerre kadar telaş mevcut olmaması ve birçok hafiyeleri olan General Ignatiyev dahi dâhil olduğu halde arkadaşlarından hiçbirinin böyle bir hareketin görülmekte olduğuna dair ufak bir şüpheye bile girmemeleri, hayret edilecek bir durumdur.”
Murat Efendi’nin, amcasıyla çıktığı Avrupa seyahati sonrası, tahta çıkma arzusu hayli artar. Çünkü seyahat sırasında kazandığı sempati ile birlikte Mason cemiyetine mensup bazı kral aileleriyle yakın ilişkilerde bulunduğu söylenir. Bunun yanında Yeni Osmanlılar da, özellikle Âlî Paşa’nın ölümüyle veliaht lehinde faaliyetleri yoğunlaştırmış ve gizli toplantılar düzenlemişlerdi. Kadıköy’deki Kurbağalıdere Köşkü, padişah aleyhtarlarının en önemli toplantı yeridir. Sultan Abdülaziz, veliahdın gizli kapaklı işlerinden endişe ederek onu Dolmabahçe Sarayı’nda tutmaya başlamıştı.
‘Bulgaristan’da olduğu gibi İstanbul’da da İslam ve Hristiyan ahali arasında umumî bir vuruşma çıkacak ve padişah Ruslara aldanmış olmakla, bir olay olursa Rusya’ya müracaatla asker getirtilip himayesini isteyecekmiş’ mealinde dedikodular ve ‘sadrazam Rus dostu olmasıyla devlet ve memleket hukukunu kolayca feda edecek’ yolunda sözler, tüm halkın dilinden işitilmeye başlandı. Halk, geceleri evlerinde tetikte beklemek ve gündüzleri gizlice silah taşımak gibi dehşet verici bir hâle geldi. Böylelikle silah satanlar zengin oldular.
Detaylarını tam olarak bilmemekle birlikte bir darbe yapılacağının şüphesiz farkında olan Ignatiyev’in, sultanı kuvvetli tedbirler alması için uyarıp uyarmadığı cevap bekleyen bir sorudur. Rüştü, Mithat ve Hüseyin Avni Paşalar ve Şeyhülislam Hasan Hayrullah Efendi gibi bazı erkân-ı asliye-i devlet, çaresiz Abdülaziz Han hazretlerini saltanattan feragat ettirmeye karar vermişlerdir. İşbu Abdülaziz Han’ı hal’ etmeyi cümleden ziyade emel edinen zat Hüseyin Avni Paşa olup, kendi konaklarında birkaç defa vuku bulan mülakat üzerine en evvel Mithat Paşa’yı dahi bu fikirde bulmuşlar ve Rüştü Paşa’yı ise en sonra ve hatta Hüseyin Avni Paşa’nın bazı mertebe tehditleri üzerine ikna edebilmişlerdir. Şeyhülislam Hasan Hayrullah Efendi ise bu işi destekleyenlerden olmayıp kabul edenlerden sayılmıştı. Başmabeynci Atıf Bey’e göre; Avni ve Mithat Paşaların padişahtan gördükleri azarlamalar, Sultan’a karşı kin ve nefret duymalarına sebep olmuştur. Hıyanet ve kötülüklerinin sebebi budur. Avni Paşa’nın amacı, şahsi menfaati olup din ve devlet değildir. Ayrıca Avni Paşa, sadrazam olduğu dönemde mâliyenin kötü gidişatına bir çare bulamamıştır. Nitekim Hafız Mehmet Bey de Hüseyin Avni Paşa’nın sadârette olduğu sırada mâli durum daha kötüye gittiğinden onun sadâretten azledildiğini, yerine Esat Paşa’nın getirildiğini ifade etmiştir. İbnülemin’in babası Mehmet Emin Paşa’nın bizzat kayda aldığı ve şahit olduğu vak’aya göre Kamil Paşa “bu garazkarâne muameleye milletten bir ferdin malumatı ve rızası yoktur. Hal’e sebep olanlar, birkaç menfaatperest ve kindar hain ile onlara tâbi olan alçaklardan ibarettir. Farz edelim ki padişahın bazı yolsuzluğu ve israfı vardı. Sizler de devlet ve millete menfaat sağlayanlar olduğunuzu söylüyordunuz.
İçinizden biri, menfaatini feda ile tuttuğunuz meslek, devlet ve millet hakkında zararlıdır. Bu mesleği terk ediniz diye hâlisâne ikaz etti de padişah kabul etmedi mi?” tarzında mukabele etti. Hâdisenin duyulacağı şüphesi ortaya çıkmış, bu yüzden perşembe günü yapılması kararlaştırılmış olan hal’ vakası salı gününe alınmıştır. Sultan ise tüm olanlardan habersizdi. Sultaniye vapurundaki askerin durumunu öğrenmek üzere sordurduğu serasker gelmemiş ve kendisi ‘varsın yarın sabah gelsin’ demişti. Ertesi sabah ise sarayın ablukaya alınarak darbe yapıldığına dair Hüsnü Bey’in ifade varakası mevcuttur. Hazırlıkları Sultan işitip de Derviş Paşa’yı Serasker tayin ederek, seraskerlikte bulunan taburları kumandasına almak ve sarayın kuşatılmasından kurtulmasına yetişmek üzere memur eder ihtimali akla gelmekle, bu tehlikeye karşı darbeciler, ihtiyaten Haliç köprülerinin açık tutulmasını, Aksaray’da bulunan büyük Karakolhaneden Derviş Paşa’nın Yüksekkaldırım’da bulunan konağı güzergâhına asker konularak gece geçmek isterse önlenmesi, karşı koyduğu takdirde derhal öldürülmesini kesinlikle teker teker tembih ettiler. Süleyman Paşa, şeyhülislamın tehir teklifine karşı:
“Efendi hazretleri, iş işten geçti. Şu dakikada birçok muhterem paşalar bir daimi tehlike içinde bulunuyor. Bunların hayat ve selâmeti efendimizin elindedir”.
Padişah değiştirmekle bünyenin değişmeyeceği de artık anlaşılmış ve tedbir olarak meşrutiyet idaresi tasavvur edilmeye başlanmıştı. Mütercim Rüştü Paşa işin aslını arayanlara cevaben “Mahmut Nedim’in yine sadârete geleceği tahakkuk edince devlet ve memleketin büyük tehlikeye düşeceğinden korkmamış olsaydım, tahttan indirme işini tehire çalışırdım” demişti.
Sultan Abdülaziz merhumu hal’ etmenin asıl sebebi, güya istibdâdı imha ve adaleti ihya etmekten, devletin geleceğini, milletin saâdet ve selâmetini temin edecek sağlam bir idare tesisine çare bulmaktan ibaret olduğu halde – askerî kuvvet elinde bulunmak ve muazzam bir padişahı bir anda ve kolayca mahvetmiş olmak itibariyle- kendini âmir-i umumî mevkiinde görmeye ve herkese azamet ve ceberût göstermeye kalkışan Avni Paşa, istibdâda mani olacak tedbirlere başvurmak şöyle dursun idare-i meşrutayı hararetle arzu edenlerin, fırsat düşünce ocaklarını söndürmek düşüncesindeydi. İsrafından şikâyet olunan padişahın hal’inden sonra vâki olan israf ve gasp cümlesindendir ki saray hazinesinde bulunan servet, devletin hazinesine girmeyip bir kısmı lüzumsuz yerlere gitti, bir kısmı da kapanın elinde kaldı. Ferik (korgeneral) Süleyman Paşa, subaylara ve askerlere hamiyet-i milliyelerini harekete geçirecek sözler söylemiş, bilhassa sultanın israflarından dolayı Karadağ ve Sırp’ın şimdiye kadar vurulmadığını, pek çok din kardeşlerinin sultan ile Mahmut Nedim’in şahısları uğruna telef olduğunu anlatmıştı. Süleyman Paşa:
“Hal’de kullandığım asker, zabitleri de dâhil, Sultan Abdülaziz’i vefat etmiş biliyorlardı. Donanmada yalnız Arif Paşa ve kara askerleri içinde birkaç zabit hakikate vakıftılar. Ben olmasaydım Avni Paşa, saltanat değişikliğini yapamazdı” demiştir.
Bu derece mahirane tertip olunan planın ruhu Mithat Paşa, bedeni Şeyhülislam Hayrullah Efendi idi. Mithat Paşa ile arkadaşları, İngiltere ve Avusturya sefirlerini de kendi fikirlerine meylettirmeye çalışıyorlardı. İngiltere sefiri Sir Elliot, bu planın icrasına, elinden geldiği kadar yardıma hazır olduğunu tereddütsüz ifade etti. Fakat, Avusturya sefiri pek temkinli davranarak, öncelikle bu bapta Kont (Andrassi)’un fikrini almak mecburiyetinde bulunduğu, mamafih bu sırrı gerek kendisinin gerekse Andrassi’nin son derecede gizli tutacaklarına emin olabileceklerini beyan etti. Her ne kadar inkılâp ve hal’ meselesi Mithat Paşa’nın fikrinden tevellüt etmiş ve efkâr-ı umûmiyye onun tedbirleriyle sevk ve idare olunmakta idiyse de, işe bir kere Hüseyin Avni Paşa iştirak edince mevkiinden dolayı maksadın hâsıl olması için Avni Paşa’nın herkesten ziyade olayın faili olması tabi’î bir durumdu. Bununla beraber şurası muhakkaktır ki Avni Paşa, ne kadar büyük bir mevkide bulunursa bulunsun, padişahın hal’ edilmesi gibi büyük bir kararı yalnız başına vücuda getiremezdi.

1876’daki ihtilalde, ıslahat taraftarlarının amacı ve fikri, hükümdarı hal’ etmek olmayıp asıl maksatları, bir meclis-i mebusân teşkil ederek bir veçhile câri olan fenalıkların önünü almaktı. Salı günü ki doksan üç sene-i hicriyyesi Cemaziyelevvelinin yedinci günü idi; o gün sabahleyin saat on bir civarında atılan toplar ile Sultan Abdülaziz Hazretlerinin hal’ ile Sultan Murat Hazretlerinin millet tarafından padişah olduğu Der-Saâdet ile Bilâd-ı Selâse (Eyüp-Galata-Üsküdar) ve Boğaziçi’nin iki cihetlerine tellallar ve mahalle bekçileri vasıtalarıyla ilan-ı cülûs olundu.
O gün Mekke-i Mükerreme emirliğine, Hıdîv-i Mısır ve sair eyalât-ı Osmaniye’ye yazılan telgrafnâmede şöyle diyordu:
“Mukadderat-ı İlahiyyeden olarak bu kere ittifak-ı umumî ile Sultan Abdülaziz Hazretlerinin hal’ ile vâris-i meşru-ı saltanat olan Sultan Murad-ı Hamis Hazretleri bugün Taht-ı Osmaniye cülûs buyurmuşlardır. Cenabı Hakk cümleye mübarek ve mesut eyleye. Bu veçhile hemen ilan oluna” denilmiştir. Fetva ise sabık şeyhülislam tarafından hazırlandı ancak, gerçeğe aykırıydı ve sultanın aklının yerinde olmadığı belirtiliyordu. Suret-i Fetva: Emirü’l-mü’minin olan zeyd muhtelliş’şu’ur ve umûr-ı siyasiyyeden bîbehre olup, emvâl-i miriyyeyi mülk-ü milletin takat ve tahammül idemiyeceği mertebe masarif-i nefsaniyyesine hasr ve umûr-ı diniye ve dünyeviyyeyi ihlal-ü teşviş ve mülk-ü milleti tahrib idüp bekası mülk-ü millet hakkında muzırr olsa hal’i lazım olur mu? El cevap; Olur.
Ketebehu’l fakîr Hasan Hayrullah.”
Basında, darbenin ertesi günü Lütf-u İlâhî başlıklı çıkan bir yazı ile “hal’ olayı” şöyle anlatılıyordu:
”Abdülaziz Han Hazretleri’nin saltanatının bekasında devlet ve milletin tehlikeden kurtulamayacağı neticesi ortaya çıkmış ve iyice düşünülerek ne olup bittiğini anlamaya çalışılarak, devletin ileri gelenleri hakikat üzere çalışmak ve acilen incelemekle vatana hizmet etmek mukaddes vazifesini haiz olan gayretle mülk ve millet birkaç gündür kabullenmeye karar verdikleri hâkim tedbirler ve kararlı teşebbüsler, güzel sonuçlar vererek fetva makamından verilen fetva-yı şerif hükmünce padişahın hal’ine ve tahta Sultan V. Murat Han Hazretleri’nin çıkmasına karar verilmekle Salı gecesi saat altı raddelerinde Dâr-ı Şûrâ-yı Askerî reisi Redif Paşa Hazretleri’nin kumandasında olarak tertip olunan sekiz tabur asker; dördü icap eden noktalara dağıtılarak zabitlerine gerekli emir ve talimat verildikten sonra, diğer dört taburla Saray-ı Hümâyûn kuşatılarak her taraftan giriş ve çıkışlar yasaklanmış ve Redif Paşa, Sultan Murat Han Efendimizin dairesine gidip hürmetle millet tarafından hilafet tahtına oturtulduğunu ifade etmiş ve ikisi birlikte arabaya binerek Bâb-ı Seraskerî’ye teşrif buyurdular. Devlet erkânı ve ulema ve Müslüman ve Hristiyan tüm ahali biat ederek birbirini tebrik ettiler. Bu sırada hilafet değişikliği tellallar vasıtasıyla ilan olunarak bu büyük mutluluğu işiten herkes “padişahım çok yaşa” diye bağırdılar. Bu esnada Redif Paşa dahi Dâr-üs-saâde Ağasını yanına çekerek ve vaziyeti beyan ile hemen Topkapı Sarayı’nı teşrifleri lazım geldiğini ve kayıkların dahi hazır bulunduğunu beyan etmiş ve biraz mazeretten sonra umumun itaatsizliğiyle yeni padişaha biat hususu bitip iş işten geçmiş olduğu anlaşılması üzerine Abdülaziz Hazretleriyle vâlidesi, haremi, câriyeleri ve çocukları beraber olduğu halde Topkapı Sarayı’na götürüldüğünden, orada gösterilen dairede ikamet buyurdular. Bunların saraydan çıktığı haber alındıktan sonra Sultan Murat Han Hazretleri bir arabayla Sadrazam ile Mithat Paşa dahi arkalarında bir arabada bulundukları önemli devlet adamları ile tüm hizmetliler mevcut oldukları halde gösterişle Bâb-ı Seraskerîden hareket olunarak Bâb-ı Âlî caddesinden doğru Sirkeci istikametine gitmişlerdir. Bu sırada caddeler de hıncahınç dolmuş olan ahalinin bu güler yüzlülüğü ve mutluluğu müşahede olunduğu gibi Sultan Murat Han dahi her iki tarafa mütevazı selam vererek umum memnuniyeti bir kat daha artırmaktaydı. Sirkeci iskelesine ulaşıldıktan sonra saltanat kayığına binip haşmetle Dolmabahçe Saray-ı Hümâyûnuna doğru yola çıktılar. Bu esnada gerek Osmanlı askeri ve gerek mevcut ahali defalarca “padişahım çok yaşa” sedalarını göğe çıkarmışlardır. Bu muvaffakiyet hiçbir millete nasip olmadı. Bu nimet-i Rabb’ın kudretini bilip gece gündüz devamlı surette devlet ve vatanımızın saâdet ve selâmetine çalışalım. Her sene bu tarihe tesadüf eden günde şenlikler düzenleyelim. Yaşasın padişahımız Sultan Murat Han Hazretleri, yaşasın millet.”
Abdülaziz, kendi iradesiyle sadârete ve vekiller heyetindeki yüksek mevkilere tayin etmiş olduğu kişiler tarafından hal’ edilmiştir. Hakikat şudur ki Abdülaziz’in ruh hâlinde bir sıkıntısı yoktu. Fakat bir padişahı hal’ etmek için böyle bir formüle ihtiyaç vardı, gerek şeyhülislam gerekse hal’ ile alakalı vükela, maksatlarına erişmek için bu formülü fetvaya almakla, eskiden de olduğu gibi dini siyasete âlet etmede bir beis görmüyorlardı. Sultan Abdülaziz’in hal’i sırasında darbeye katılacak bir kısım askerlerin rütbeleri yükseltilmişti. Hal’ olayı yabancı basında da yer bulmuştu. Fransız gazetesi “Türkiye’de İhtilal” başlığıyla çıkmış, alt başlığında ise “Sultan Abdülaziz’in Devrilmesi” yazıyordu. Yabancı gazete ‘ihtilal’ diyordu ama aslında 30 Mayıs 1876 Sultan Abdülaziz Vak’ası, bir ihtilal değildir. Zira halktan gelmemiştir. Alelade bir (coup d’état) darbe-i hükûmettir. Darbe sırasında Osmanlı tahvillerinin câri fiyatları yerel borsada bir gecede yarı yarıya yükseldi. Vatan ve devletin cism-i mukaddesinde zuhur eden bela çıbanları yavaş yavaş kangren haline girmeye başladığından, vatanı bu belalardan kurtarmak ve milletin istikbalini temin için hızlı tedbirler ve yeni inkılâplara lüzum görüldü. İşte bu lüzuma mebni, herkesin, millet ve evlâd-ı vatanın arzusu üzere, tebdil-i saltanat zaruri idi. Cenabı Hakk’a bin kere şükür olsun ki devlet tehlikeden kurtuldu, vatan ihya edildi, Osmanlıların şerefi yenilendi. Milletin ‘muradı’ hâsıl oldu! Tebdil-i saltanatla şevketli Sultan Murad-ı Hâmis Hazretleri’nin Taht-ı Osmanî’ye cülûs-u hümâyûnları mes’ûd haberi üzerine, dün eshâm-ı umûmiyye on bir kuruştan on yedi buçuk kuruşa kadar çıkmıştır ki bu da umumun, yeni padişahın başarısına olan inancının ispatıdır . Hâdise sırasında 9 yaşında olan Pertevniyal Valide Sultan’ın hizmetlilerinden Ayşe Müşfika Kadın Efendi’nin (Sultan Abdülhamid’in eşi, Ayşe Sultan’ın annesi) anlattıkları şöyledir: “Halk kan ağlıyordu. Bilhassa Abdülaziz Han Hazretleri’nin kendi parasıyla yaptırıp yaldızlatıp Avni Paşa’ya hediye ettiği beş çifte makam kayığına bindirilmesi, insanların muhayyilesini tutuşturmuştu. Halk, serasker paşaya lanet etti. İnsanlar içinde onu sevenler varsa da kalmadı. Aptal sandığı millet, “beş çifte kayık” hikâyesini aynı gün duydu ve seraskerlerinin ruhen sapık bir adam olduğunu idrak etti”.
Sâbık sultana bunca yıllar sınırsız akçeler harcamakla yaptırmış olduğu donanmanın kuşatması altında yaşamak, kendisine pek zor geliyordu. Hal’ günü, sarayı abluka eden askere karşı “Sizi teçhiz eden silahlandıran benim. Birtakım hainlerin sözüne aldanmayınız” diyerek meydana çıkmış olsaydı, askeri kendi tarafına çekerek muhaliflerini mağlup etmesi güçlü bir ihtimaldi. Sultan’ın herhangi bir karşı koymayışı, dönemin tarihçilerinin bile tepkisine sebep olmuştu. Mithat Paşa ve arkadaşları bir kurban almakla vaziyeti kurtaracaklarını sandılar. Nihayetinde Abdülaziz’i tahttan indirdiler. Hâlbuki mâli durumun tek sorumlusu padişah değildi. Vekiller de mesuldü. Darbeyi sabah erken öğrenenlerden biri Rus sefir Ignatiyev oldu. Darbeyi yapanları tahmin etti. İlk bakışta yaşananlar Rusya’nın menfaatine değil gibi gözüküyordu. Zira Hüseyin Avni ve Mithat Paşaların İngiltere ile yüzgöz oldukları kesindi. Fakat bu yeni durumu Rusya’nın menfaatine kullanmanın elbette bir çaresi olmalıydı. Ignatiyev, tahttan indirmenin kendi nüfuzuna bir darbe, Elliot’un etkisi açısından kazanç olduğunun farkındaydı ve Sultan Murat’ın ‘paşalar hâkimiyetinin ellerindeki bir mahkûm’ durumuna düştüğünden şikâyet ediyordu. Halkın sevincinin bir başka dayanağı, bir anayasanın ilan edileceği yolundaki genel beklentiydi. Çoğu insanın gözünde bu, padişahın harcamaları ve kaprisli yönetimini dizginlemek anlamına gelen bir beklentiydi. İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunan devletlerinin saltanat değişikliğini takdir ve tasdik ettiklerini yazmıştık. Bu defa Almanya, Avusturya ve Rusya devletleri dahi tasdik ettiklerini, Der-Saâdet’te mukim düvel-i ecnebiye sefaretlerinin baş tercümanları, Mâbeyni Hümâyûn Cânib-i Âliyyesi’ne giderek keyfiyeti resmen arz etmişlerdir.

Tahttan indirildikten bir gün sonra darbeci paşalar tarafından eziyet olsun diye Sultan III. Selim’in şehit edildiği odaya hapsedilen sabık Sultan Aziz, kardeşi Sultan Murat’tan başka bir yere nakli için ricada bulunmuş ve bu ricası da yazışmalarda yer almıştır:
”Evvela Cenab-ı Allaha badehu Atebe-i Şevketlerine sığınırım. Cülus-ı Hümâyûnlarını tebrik ile beraber hidmet-i millete sarf-ı mesai etmiş isem de hoşnudî hâsıl edemediğimi beyan ve Zât-ı Şâhânelerinin hoşnud-i milleti müstelzim olacak hayırlı işlere muvaffakiyetini temenni ederim, Devletin itilay-ı şan ve muhafazasına vesile-i müstekılle olabilecek âlât-ü esbabı Cenab-ı Mülûkânelerine âmâde etmiş olduğumu feramuş buyurmazlar ümidindeyim; kendi elimle silahlandırdığım asker beni bu hale getirdiğini dahi tahattur buyurmalarını tavsiyeye ibtidar ederek mürüvvet ve insaniyet sıkılmışlara yardım etmek meziyetini gösterdiğinden bulunduğum tenknay-ı ıztırabtan halas ile bir mekân-ı mahsus içün inayet-i Şehriyarilerini reca iderim ve Saltanat-ı Âl-i Osman’ı Abdülmecid Han Hazretlerinin hanedanına terk eylerim.
Fi 8 Cemaziyelevvel 93”
Sultan-ı Mahlu’ (Hal’ Edilmiş Sultan)
”Hal’ günü Sultan Abdülaziz dairesi adeta yağma edilmişçesine bunca eşya-yı nefise şunun bunun elinde kaldı.”
-Ahmet Cevdet Paşa
Mithat Paşa Yıldız Mahkemesi’ndeki ifadesinde, sultana karşı bir kininin olmadığını, darbenin millet ve devletin selâmeti için bütün halkın ittifakıyla yapıldığını belirtmiştir. Sultanın en büyük hatası olarak Mahmut Nedim Paşa’yı göreve getirmesini göstermektedir. Saray israfını gösteren Mithat Paşa’nın tek isteği, memlekete bir meşveret usulünün gelmesi ve bir Kanun-ı Esasî idaresinin kurulmasıdır. Hüseyin Avni Paşa ise meclisin açılması halinde, bu durumdan Müslümanlardan çok Hristiyan halkın faydalanacağını düşünüyordu. Hristiyanların özerklik emellerine ulaşmasıyla da devletin kısa sürede parçalanacağını söylüyordu. Darbecilerin başlıca planı Sultan Abdülaziz’in yığılmış hazinelerini mâliye nezaretine devrettirmekti. Fakat bu ümitlerinin boşa çıktığını gördüler. Zira sarayda, zaten hazine-i devletin malı olan ve tahminen bir milyon lira kıymetinde bulunan yedi bin konsolid kâğıdıyla, 300.000 lira kadar nakit akçeden başka bir şey bulunamadı. Bu para ise, yeni padişahın daha şehzadeliği zamanında ettiği borçlara bile denk gelmiyordu. Zira Sultan V. Murat’ın borcu bir milyon lirayı aşıyordu. Beyoğlu ve Galata’da padişahtan alacağı olmayan hemen hiç bir dükkân yoktu. Hazine-i Hâssa’da mevcut tahminen otuz milyon Osmanlı lirasının Hazine-i Celile’ye verileceğini beyan etmişlerdir. Bu hayırlı işin (hal’ vakası) bu kadar kolaylıkla ve özellikle kimsenin burnu kanamaksızın, kimse ürküp korkmaksızın meydana gelmesi, doğrusu büyük bir başarı olmakla, takdir ve teşekküre değer. Öte yandan, Nuri Paşa’nın ifadesine göre sabık sultanın 90 bin liralık mevcut nakdinden 45 bin lirası Mütercim Rüştü Paşa’nın emriyle askere dağıtılmıştır.
Abdülaziz’in el konulan mal varlığı içinde, 7.399.655 liralık eshâm-ı umûmiyye, 3 106 adet de şimendifer tahvilâtı ve 85.000 Osmanlı altını vardı. Sayılar kaynaklarda değişiklik göstermektedir. Mithat Paşa mahkeme sorgusunda, sultanın hazinesinin kimseye sorulmadan mâliye hazinesine gönderildiğini belirtmiştir. Beşinci Murat tahta geçtiği zaman yaptığı ilk iş, daha Bâb-ı Seraskerî’de iken, Başmabeyncisi Ziya Bey ve Mütercim Rüştü Paşa’ya emir verip Namık Kemal ve arkadaşlarının afları için gerekli iradenin arz tezkeresinin derhal yazılması için emir vermiştir. Bunu kaynaklar bildirir. Ve cülûsun hemen akabinde Hristaki Efendi’nin, Valide Sultanın özel sarrafı olduğu ilan edildi. Hal’ olayından sonra mücevherlerin ne yapılacağı sorunu ortaya çıktı. Sultan Abdülaziz’den kalan mücevherlerin yerli kuyumculara göre tahmini değerleri Murat Efendi’nin borçlarının çok daha üstündeydi. Murat Efendi’nin sık sık borç almasının sebebi bazı zamanlar düzenli ödenmeyen maaşları olabilir. Ama onun harcamaları da geçiminin çok üzerindedir. Hazineden aldığı şehzâdelik maaşı -zaman zaman farklılıklar göstermekle birlikte- şöyle idi: 1866 Kasımında 125.000 kuruş, 1868 Haziranında 95.083 kuruş, 1870 Martında 95.000 kuruş, Aralık ayında 125.000 kuruş ve 1871 Martında 110.000 kuruştur . Ekim 1869’da Murat Efendi’nin, Hristaki’ye olan borcu 13.522 Osmanlı lirası, Mor oğlu Mığırdıç’a 800.000 kuruştur. Hristaki, Sultan Murat psikolojik bozukluk emareleri göstermeye başlayınca cülûsun birinci ayında sarayla bir anlaşmaya giderek, şehzadelik döneminde Murat Efendi’nin ve annesinin aldığı borçları tahsil etmek istemiştir. Buna göre hesap yapılır ve 27 Haziran 1876’ya kadarki borç miktarı toplamda 211.530,5 Osmanlı altını olduğu görülmüştür. Bu arada Hükûmet, Hristaki’den yine borç almak zorunda kalmıştır. Anlaşmaya göre 247.500 Osmanlı lirası borçlanılır ve bunun, Sultan Murat’ın borçlarına sayılarak kalan 35.969 lirasını da Hristaki Efendi nakit ödemiştir. Hristaki anlaşmaya karşılık Abdülaziz’den kalan mücevherleri rehin olarak talep etmiş, Sadrazam bu talebi Sultan Murat’ın aklı başında olmadığı için yetkisi dâhilinde olmamasına rağmen onaylamıştır.
Birçok eserde geçtiği üzere Murat Efendi’nin borcunun 1 milyon lira gibi çok yüksek bir miktar olamayacağı, değeri belli olan mücevherlerin karşılık olarak teslim edilmesinden anlaşılmaktadır.
Mücevherler, borç anlaşması yapılmadan bir hafta öncesinde geçici bir senet karşılığında Hristaki’ye teslim edilir. Kesin senet ise imzalanamadan Sultan Murat tahttan indirilir. Senette mücevherlerin Avrupa’ya gönderilmek üzere Hristaki’ye teslim edileceği de belirtilir. Yani mücevherler kaçırılmamış hukuki yol ile senette de geçtiği üzere ‘Avrupa’ya gönderilmek üzere’ denilerek mücevherler teminat altına alınmak istenmiştir. Senette bu ifadenin geçmesinin sebebi, Abdülaziz Hânedânının şahsi malları olan mücevherleri geri almak amacıyla dava açmalarını önlemek için olabilir. Böylelikle Hristaki alacağını sağlama bağlamaktadır. Toplamda 158 adet mücevherin değeri 262 bin Osmanlı lirası olarak takdir edilir. Borç mukavelesi mücevher tesliminden bir hafta sonra 19 Temmuz 1876’da Mabeyn Müşiri Nuri Paşa ile Hristaki arasında imzalanır. Böylelikle Sultan Murat’ın borçları Hazine-i Hâssa tarafından ödenecektir. Eserlerde geçtiği üzere “giden mücevherler geri gelmedi” ifadeleri doğru değildir. Tersine Sultan Abdülhamid’in uzun uğraşları sonucunda geri alınmıştır. Hatta mücevherlerin bir kısmı Hristaki’ye geri gönderilmiştir.
Bankerlere ne oldu sorusuna gelince: Borsanın hareketliliğini sağlayan Abraham Kamondo ve Hristaki Zoğrafos gibi ünlü Galata bankerleri ile birçok simsar muameleci ve Galata’nın tutkunu tüccar ve azınlıklara mensup kişiler, Rus Savaşı sırasında İstanbul’u terk edip bir daha geri dönmedikleri için Galata Borsası eski günlerine bir daha kavuşamadı. Avrupa’nın Osmanlı Devleti’ne savaş ilan eden Rusya’yı bu kararından vazgeçirmek için hiçbir girişimde bulunmadığı belirtilmektedir. Oysa 93 Harbi’nin bir Galata oyunu olma ihtimali vardır. İngiliz ve Fransız elçilerinin de savaş kararından önce Galata’ya güvendikleri kişileri yolladıklarını ya da iddia edildiği gibi elçilerin bezirgân kılığına girerek Komisyon Hanı’na uğradıkları ileri sürülmektedir. Avrupa finans kapitali Osmanlı Devleti’nden (Moratoryum kararından gördükleri zararın) öcünü almak için Rusları da bu amaçla kullanmışlardı. Ayastefanos’ta yapılan barış görüşmelerinde, tehdit karşısında şaşkına dönen Hükûmetin yardımına yine Galata koştu. Bankerlerin içinde özellikle bu yardıma büyük katkı yapanların arasında Zarifî başta olmak üzere bütün Rum bankerler vardı. Rum bankerler, Ermeniler ve Museviler bu defa ruhanî liderlerinin, kasaba köy papazlarının vaazlarına aldırmayarak Osmanlı’ya yardımdan vazgeçmediler. Bunun bir tek sebebi vardı: Onlar için Galata bir altın madeniydi, bu madeni Ruslara kaptırırlarsa başlarına neler gelebileceğini çok iyi biliyorlardı. Ayrıca, Osmanlı Hükûmetinden alacakları vardı ve bunları tahsil etmenin yolu da, bağlılıklarını kanıtlamaktan ve ona destek olmaktan geçiyordu.
Düyûn-ı Umûmiyye denetimi sayesinde devlet yüzde 10-12 faiz değil yüzde 4-5 faiz ödemeye başlamıştı. Oysa Osmanlı Devleti kendisi 1881’den önce bir borçlar idaresi kurmuş olsa, mâliye için daha iyi olabilirdi. Aslında 1881’de Muharrem Kararnamesi ile ‘Düyûn-ı Umûmiyye’ adı ile kurulan teşkilatın yapacağı girişim 1872 yılında gerçekleştirme imkânı bulunsaydı, belki de 93 Harbi çıkmayacaktı. Böyle bir fikrin ve girişimin ortaya çıkması birtakım ünlü banker ve uzmanların İstanbul’a gelmesi Galata’da büyük bir coşku yaratmıştı. Çünkü bütün Osmanlı tahvillerinin piyasa fiyatı nominal (yazılı) hadlerinin çok altına düşmüştü.
Yararlanılan Kaynaklar
Şeyma Peker, Sultan Abdülaziz’in Tahttan İndirilmesinde Galata Bankerlerinin Rolü
Haydar Kazgan, Galata Bankerleri
Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, Cilt: 6,7
Uysal, M. A. (2014). “Sultan Abdülaziz’in Hal’ ve Ölümünde Hüseyin Avni Paşa’nın Rolü”. Sultan Abdülaziz ve Dönemi Sempozyumu-Ordu ve Siyaset, cilt 4
Şevket Pamuk, Türkiye’nin 200 Yıllık İktisadi Tarihi
Yılmaz Öztuna, Bir Darbenin Anatomisi
Terzi, A. (2011). Sarayda İktidar Mücadelesi
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Şeyma Peker’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Duyun-ı Umumiye Ve Osmanlı Ekonomisine Etkileri

Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin Osmanlı ekonomisine nasıl etkide bulunduğunun analizini yapabilmek için öncelikle İdare kurulmadan önceki dönemin nasıl ekonomik şartlara sahip olduğu bilinmelidir. İkinci aşamada kurulan bu idarenin faaliyet gösterdiği dönem ile önceki dönem arasındaki ekonomik farklara değinmek gerekmektedir. Bu sayede kurulan Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin Osmanlı ekonomisine olumlu ya da olumsuz etkide bulunduğu anlaşılabilir. Bu farklar aranırken de Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin kendi yönetimine bırakılan gelirleri nasıl yönettiği, ülkeye giren doğrudan ve dolaylı yatırımları ne yönde etkilediği, faaliyetleriyle devletin mali itibarına nasıl bir katkıda bulunduğu ve kurduğu teşkilatın dönemin modern yönetim anlayışına uygun olup olmadığı hususları incelenmelidir. Sayılan bu hususlarda Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin kurulduğu tarih olan 1881 yılından önceki döneme göre ilerleme kaydedilmişse kurumun iktisadi
anlamda faydalı bir kurum olduğu sonucuna varılabilir.
Öncelikle Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin gelirlerinde 1882 ile 1914 arasında nasıl bir değişim olduğuna bakılmalıdır. Düyun-ı Umumiye Meclisi faaliyetlerini sürdürürken karşılaştığı zorluklara rağmen gelirlerini sürekli olarak artırmayı başarmıştır. İlk beş yılda gayri safi gelirin yıllık ortalaması 2.339.749 lira, ikinci beş yıllık ortalamaya göre 2.328.444 lira ve 1892’den 1897’ye kadar geçen beş yıl içinde bu ortalamanın 2.503.261 lira olduğu görülmektedir. Tütün rejisi hariç bütün gelir kaynaklarını bizzat idare eden Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin gelirlerini artırmış olması, bu kurumun iktisadi başarısının da bir kanıtı niteliğinde değerlendirilebilir. Bunun yanında kurumun gelirlerini artımış olması Osmanlı Hükümeti ile ilişkilerinin de iyi olduğunu göstermektedir. Görülecektir ki Düyun-ı Umumiye İdaresi en büyük gelir artışlarını Osmanlı Hükümeti’nin yardımını aldığı sektörlerde yakalamıştır. Hükümetten destek alamadığı sektörlerde ise gelir artışı
sabit kalmıştır. Bu söylenenleri destekler nitelikte verileri Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin 1882- 1914 yılları arasında elde ettiği safi hasılatın değişiminin incelendiği aşağıdaki tabloda bulmak mümkündür. Aşağıdaki tablo incelendiğinde görülecektir ki, Düyun-ı umumiye İdaresi sözü geçen dönem boyunca gelirlerini toplamda artırmayı başarmıştır. Bununla birlikte en büyük gelir artışlarını Osmanlı Hükümeti’nin desteklediği sektörlerde yakalamıştır.

Yukarıdaki tablodan da takip edilebileceği gibi İdare gelirlerini incelenen dönem içersinde sürekli artırmıştır. 1907 yılında yeni gümrük anlaşmalarının yapılmasından sonra gelirler daha da artış göstermiştir. 1902 ile 1907 arasındaki beş yıllık dönem için 4.530.000 lira civarında yıllık gelir ortalaması yakalanmıştır. Birinci Dünya Savaşı sırası ve sonrasında da gelirler sürekli artış eğilimi göstermiştir. 1912 ile 1917 yılları arasındaki beş yıllık dönemde gelirler yıllık ortalama 4.035.789 lira olmuş, 1917 ve 1922 yılları arasında geçen beş yıl için ise bu ortalama büyük bir artışla 9.887.482 lira seviyelerine kadar çıkmıştır. Yakalan bu gelir artışında öncelik tuz tekelinin idaresinden elde edilen gelirdir. Tuz tekeli gelirleri 1882 yılından 1910 yılına gelindiğinde yaklaşık 1.86 kat artmıştır. Tablodan da anlaşılacağı üzere 1910 yılı tuz gelirlerinin en yüksek olduğu yıldır. Sonraki yıllarda savaş etkilerinin hissedilmesiyle gelirlerde yavaş azalmalar yaşansa da
tuz gelirlerindeki büyük artış tüm dönem boyunca devam etmiştir. Tuz tekeli gelirlerini artırmak amacıyla Düyun-ı Umumiye Meclisi’nin ne gibi faaliyetlerde bulunduğu önceki bölümde derinlemesine incelenmiştir. Görülmektedir ki Düyun-ı Umumiye Meclisi’nin aldığı önlemler ve geliştirdiği projeler tuz tekelinin gelirlerinin artmasını sağlamıştır.
Bir diğer dikkati çeken gelir kalemi damga resmidir. Tabloya bakıldığında damga resmindeki gelirin artışı görülmektedir. Yaklaşık 2.86 katına çıkan damga resmi Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin en çok artış gösteren gelir kalemi olmuştur. Artışıyla dikkat çeken bir başka gelir unsuru da gümrük resmi olmuştur. Yukarıdaki tabloda diğer sütununda hâsılat fazlası gelirler içinde ele alınan gümrük resmi özellikle 1907 yılında yapılan gümrük anlaşmalarıyla birlikte büyük artışlar göstermiştir. Diğer hâsılat fazlası gelirlerle birlikte bir milyonu aşan miktarda gelirlere ulaşılmıştır. Hâsılat fazlası gelirlerde bu artışın görülmesinde söylendiği üzere gümrük resminin önemi büyüktür. Tablo incelenmeye devam edildiğinde Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin 1882– 1914 yılları arasında en çok hâsılat elde ettiği gelir kaynağı tütün tekeli ve öşürü olmuştur. İkinci sırada ise yaklaşık 700.000 liralık bir eksikle tuz tekeli bulunmaktadır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir husus vardır. Tuz tekeli 1882–1914 yılları arasında hâsılatını 1.86’ya katlarken aynı artış tütünde yaşanmamıştır. Görüldüğü üzere tütünde hemen hemen sabit gelir elde edilmiştir. Tuz tekelini bizzat idare eden Düyun-ı Umumiye İdaresi, ortağı olduğu tütün rejisinden daha etkin ve verimli çalışarak tuz tekeli gelirlerini neredeyse ikiye katlamayı başarmıştır. Toplam hâsılat olarak çok
büyük miktarlara erişemese de balık rüsumundaki artış da Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin başarını kanıtlar niteliktedir. Balık rüsumunda en yüksek gelirin yakalandığı 1910 yılında gelirler 1882 yılına göre yaklaşık dört kat artmıştır. Bu artışın gerçekleşmesinde de daha önceki bölümde sözü edildiği üzere Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin çalışmaları etkili olmuştur.
En yüksek oranda artış ise ipek öşüründe yaşanmıştır. 1882 yılında 18.851 lira olan ipek öşürü 1907 yılına gelindiğinde 131.217 lira seviyesine çıkarak yaklaşık 7 kat artmıştır. Daha sonraları düşüş gösteren ipek öşürü büyük savaş öncesinde dahi 82.497 lira olarak gerçekleşmiş ve 1882 yılı miktarından 4,37 kat daha fazla olmuştur. Hatırlanacağı üzere Düyun-ı Umumiye İdaresi bu gelir kaleminin idaresi ile de bizzat ilgilenmiş, her türlü yeniliğin sektöre girmesine öncülük ederek ipekböcekçiliği sektörünün gelişmesine katkıda bulunmuş böylece de elde edeceği ipek öşürü meblağını da artırmıştır. Alkollü içkiler vergisinden elde edilen gelir ise dönem boyunca sabit kalmıştır denilebilir. Buna karşın 8.154.799 liralık geliri ile damga vergisi kadar önemli bir gelir kalemi olmuştur. Alkollü içkiler vergisinde dönem boyunca kayda değer bir artış görülememesinin sebebi Osmanlı Hükümeti’nin bu konudaki tutumunda aranmalıdır. Ülke içerisinde alkol tüketiminin teşvik edilmesinden yana olmayan hükümet, bu konuda yapılacak düzenlemelere sıcak bakmadığı gibi Düyun-ı Umumiye Meclisi’ne büyük yardımlarda da bulunmamıştır. Geliştirilmesi mümkün olan bu gelir kaynağının üzerinde çalışmaların yoğun yapılamaması sebebiyle alkollü içkiler vergisi, sabit miktarda gelir sağlayan kaynak olmuştur.
Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin kontrol ettiği gelir kaynaklarında gözlenen bu artışların gerçekleşmesinde Osmanlı Hükümeti’nin de yapıcı tutumu oldukça etkilidir. Özellikle kaçakçılıkla mücadele konusunda Düyun-ı Umumiye İdaresi’ne verilen destek neticesinde kaçakçılıkla mücadele etkinleşmiş, böylece kaçak ticaret yüzünden yaşanan gelir kaybının önüne büyük oranda geçilebilmiştir. Kaçakçılıkla mücadele konusunda Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin ne kadar temkinli ve titiz davrandığı da daha önceki bölümlerde yer verilen talimat örneklerinden anlaşılmaktadır. Her gelir kaynağının idaresi için konuyla ilgili talimatlarla düzenli bir iş akışı sağlanabilmiş ve kaçakçılığın önlenmesi mümkün olabilmiştir. Gelir kaynaklarını idare etmek için girişilen faaliyetlerin neticesinde Düyun-ı Umumiye İdaresi 1914 yılına kadar 90.000.000 lira civarında büyük gelirler elde etmiştir. Oransal olarak ifade etmek gerekirse, Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin göreve başladığı 1882 yılından 1914 yılına kadar kontrol ettiği gelirler 1.87 katına çıkmıştır. Yani Düyun-ı Umumiye İdaresi kontrolü altındaki gelirleri neredeyse iki katına çıkarmayı başarmıştır. Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin gelirleri bu kadar yüksek artış rakamlarına ulaşırken özellikle zirai üretimde ülke genelinde bir artış yakalanmıştır. 1897 ile 1913 yılları arasında buğdayda ve arpada %134, mısırda %146, tütünde %320, pamukta %400, kuru üzümde %192, fındıkta %233, kuru incirde %212, yaş kozada %162 oranında artış olmuştur. Yani Düyun-ı Umumiye Osmanlı ekonomisi canlandıkça gelirlerinde artış yaşamıştır. Düyun-ı Umumiye İdaresi görüldüğü üzere gelirlerinde artış yakalamayı başarmıştır. Bu gelir kaynaklarını da etkin yöneterek gelirlerindeki artışı uzun yıllar boyunca kesintisiz sürdürebilmiştir. Düyun-ı Umumiye İdaresi başarıyla geliştirdiği gelir kaynaklarından dış borç ödemelerini de yapmayı başarmıştır. İdare elde ettiği gelirlerle anapara borç ve faiz ödemelerinin tümünü yapma kabiliyetine sahip olmuştur. Tahvillerin ödenmesi daha önce Osmanlı dış borçlarının Muharrem Kararnamesi ile nasıl yeniden yapılandırıldığı anlatılırken sözü geçen takvime göre yapılmıştır. Buna göre 1903 yılında birinci grup tahvillerin tümü olmak üzere tahvil toplamının yaklaşık %22’si ödenmiştir.
Ödemelerin yapılması için öncelikle Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin masraflarının çıkması ve mümtaz tahviller adıyla anılan tahvillerin yıllık 590.000 lira olan öncelikli ödemelerinin yapılması gereklidir. Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin 1887 yılı için kurum olarak masrafı yaklaşık 300.000 lira olarak gerçekleşmiştir. Aynı yıl için ödenmesi gereken anapara ve faiz taksitleri tutarı 1.463.000 lira kadardır. Bu tutara her yıl mümtaz tahviller için ödenmesi gereken 590.000 lira daha ilave edildiğinde Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin 1886–87 ve 1887–88 yılları için 7.200 ve 12.500 liralık açıkları meydana gelmiştir. Bundan sonraki yıllarda ise açık görülmemiş hatta 1888–1902 yılları arasındaki gelir fazlası 1.000.000 liraya yaklaşmıştır.

Yukarıdaki tablodan da görüleceği üzere Düyun-ı Umumiye İdaresi 1903 yılına kadar Muharrem Kararnamesi ile kesinliğe kavuşan Osmanlı borçlarına istinaden düzenli ödemelerde bulunmuştur. Bu ödemeler gene Muharrem Kararnamesi’nin ön gördüğü takvime göre yapılmıştır. 1903 yılına gelindiğinde ise Muharrem Kararnamesi’nde bir ek protokol ile değişikliğe gidilmiştir. Bu protokole göre Düyun-ı Umumiye İdaresi’ne bırakılacak yıllık miktar 2.157.375 lira olarak belirlenmiştir. Bu miktarın üzerinde elde edilecek varidatın %75’i Osmanlı Hükümeti’ne, %25’i ise tahvil hamillerine bırakılacaktır. Gene bu protokole göre daha önce dört tertibe ayrılan tahviller birleştirilerek tek tip tahvil haline getirilmiştir. Bu tahvillere Düyun-ı Mübeddele-i Muvahhede Tahvilatı adı verilmiştir. 1903 yılına kadar yapılan ödemelerle ödenmesi gereken tahvil toplamı 75.918.019 lira seviyesine indirilmiştir. 1903 protokolü ile sözü edilen tahviller birleştirilmiş ve indirime gidilmiş böylece 32.738.772 liralık yeni tahvil toplamına ulaşılmıştır.

1903 ek protokolüyle Osmanlı dış borçlarının birleştirilmesi ile eski sistemde var olan tahviller arası fiyat farkı da ortadan kalkmıştır. Sözü edildiği üzere bu protokolle Osmanlı borçlarında ikinci defa indirime gidilmiş ve ödemelerin yapılmasında yeni bir sistem benimsenmiştir. Buna uygun olmak üzere Osmanlı Hükümeti’nin dış borçlarını ödemekle görevlendirilen Düyun-ı Umumiye İdaresi protokolün imzalanmasından 1911 yılına kadar geçen süre zarfında yukarıdaki tabloda belirtilen ödemeleri yapmıştır. 1911 yılına kadar düzenli olarak yapılan ödemelerle 3.707.418 lirası anapara ve 16.149.136 lirası faiz olmak üzere toplam 19.856.554 lira ödeme yapılmıştır. Yukarıdaki tabloda 1903 yılından itibaren yapılan ödemeler gösterilirken 1906 yılına gelindiğinde anapara borç miktarının arttığı görülmektedir. Bu durumun sebebi 1903 protokolü ile Galata Bankerleri’ne verilen Mümtaz Tahviller’in de borç birleştirilmesine tabi tutularak anapara borç miktarına eklenmesidir. Yapılan istikrarlı ödemeler neticesinde para piyasalarında Osmanlı tahvilleri lehinde gelişmeler gözlenmeye başlanmıştır. Yapılan ödemelerle 1886 yılında eski tahvillerin tümü ödenmiş ve 1898 yılına yani birinci grup tahvillerin tamamının ödendiği tarihe kadar adı geçen birinci grup tahvillerin Londra piyasalarında fiyatı 24 liradan 61 lira’ya kadar yükselmiştir. Ek protokolün imza tarihi olan 1903 yılının eylül ayında da borsa değeri 86,37 lira olan tahvillerin değeri 1906 yılına gelindiğinde 93,50 lira’ya çıkmıştır.
Görüldüğü üzere Düyun-ı Umumiye İdaresi göreve başladığı andan itibaren borç ödemelerinin düzene girmesiyle Osmanlı Devleti mali piyasalarda tekrar itibar kazanmaya başlamıştır. Bu durumu yukarıda değinildiği üzere tahvil fiyatlarının artmasından anlamak mümkündür. Ayrıca moratoryum ilanıyla birlikte Avrupa piyasalarından borç bulma imkanı hiç kalmayan, mali itibarını tamamen yitiren Osmanlı Devleti için Düyun-ı Umumiye İdaresi ile birlikte yeni bir dönem başlamıştır. İdare’nin başarılı çalışmaları neticesinde piyasalarda Osmanlı Devleti’ne karşı oluşan güven ortamı ülkeye dolaylı ve doğrudan sermaye girişine de sebep olmuştur. 1886–1914 yılları arasında yapılan borçlanma anlaşmalarıyla yabancı sermaye Osmanlı Devleti’ne girme imkânını yeniden yakalamıştır. Bu dönem borçlanmaları incelendiğinde görülecektir ki bu borçlanmalar, ilk dönem borçlanmalarından (1854– 1874) çok daha elverişli koşulları içermektedir. Kullanım alanları göz önüne alındığında da alınan borç miktarının belirli kısmının yatırıma dönüştürüldüğü gözlenecektir.

Yukarıdaki tabloda 1886 ve 1914 yılları arasında Osmanlı Devleti’nin aldığı dış borçlar gösterilmektedir. Bu borçlanmalar Düyun-ı Umumiye İdaresi kurulduktan sonraki dönemde alınmıştır. Osmanlı Devleti’nin mali anlamda tekrar itibar kazanmasıyla birlikte yabancı sermayenin dış borç yolunu kullanarak dolaylı biçimde ülkeye girişi bu borçlar vesilesi ile olmuştur. Bu borçlanmaların özellikle kullanım alanları incelendiğinde ilk dönem yani 1854–1874 dönemi borçlanmalarından oldukça farklı olduğu görülecektir. Bununla birlikte tablodan takip edilebileceği gibi borçlanmaların faiz oranları ve özellikle emisyon oranları ilk dönem borçlanmalarından çok daha elverişlidir. Bu durum da Osmanlı Devleti’nin mali itibarını tekrar kazandığını, Osmanlı tahvillerinin piyasalarda aranan tahviller olduğunu göstermektedir. Anımsanacağı gibi ilk dönem borçlanmalarında %32 seviyelerine kadar inen emisyon oranlarıyla çok kötü şartlarda borçlanmalar yapılmıştır. Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin etkin çalışmalarıyla mali itibarı artan Osmanlı Devleti 1914 yılına kadar sözü edilen dönemde çok daha uygun şartlarda borç bulma imkânına kavuşmuştur.
Uygun şartlarda borç bulabilme imkânının bu dönemde elde edilmesiyle birlikte borçların kullanım alanları da daha efektif alanlara yönelmiştir. Daha önce neredeyse tamamıyla cari harcamalara yönelen borçlar bir dönemden sonra sadece borç kapatmak için kullanılmıştır. Bu durum maliyeyi içinden çıkılmaz bunalımlara sürüklemiş, iflas kaçınılmaz olmuştur. Ancak bu ikinci dönem borçlanmalarında alınan paralar hem verimli finansal operasyonlar için kullanılmış hem de önemli bir kısmı da yatırıma dönüştürülmüştür. 1894, 1896, 1908, 1910, 1911, 1913 yıllarında yapılan borçlanmalardan elde edilen kaynaklar özellikle demiryolu yapımı için kullanılmıştır. Bunların dışında kalanlar ise cari açıkların finansmanında ve özellikle borçların konsolidasyonu işlemlerinde kullanılmıştır. Bu haliyle ilk dönem borçlanmalarına benzer bir görünüm gösterse de kesinlikle benzememektedir. Çünkü bu ikinci dönemde yapılan borç konsolidasyonlarında büyük indirimler elde edilerek borçlanmanın maliyetine katlanılacak avantajlar elde edilmiştir. Örneğin 1903 ek protokolü ile borçlar birleştirilmiş ve neredeyse %50 oranında indirime tabi tutulmuştur. Yani alınan borç sebebiyle toplam borç yükünde büyüme meydana gelmemiştir. Aksine borçlarda indirime gidildiğinden yeni alınan borçlara rağmen toplam borç yükü sürekli azalmıştır. Bu dönemde alınan borçlarda borç yükünün azalmasında bir diğer önemli sebep de emisyon oranlarının yüksek oluşudur. Bazı istikrazlarda %100’ü bulan emisyon değerleriyle Osmanlı Devleti hazinesine giren para miktarı kadar borçlanmış, ek bir yükün altına girmemiştir. 1854–1874 arasında alınan borçlar yatırıma dönüşmezken 1886–1903 arasında yani ek protokol imzalanmadan önce alınan borçların %5,5’i, 1904–1914 arasında alınan borçların da %19,5’i yatırım harcamaları için kullanılmıştır.
Düyun-ı Umumiye İdaresi sadece dolaylı yatırımlar yoluyla ülkeye para girişine ön ayak olmamıştır. Yarattığı güven ortamıyla doğrudan yatırım yapacak yatırımcılar da Osmanlı Devleti sınırları içinde iş yapmak için istekli hale gelmişlerdir. Bu doğrudan yatırımlar içerisinde en önemli olanı ise demiryolu yatırımları olmuştur. 1875 yılından önce Osmanlı Devleti’nde demiryolu yapanlar tarifeler, güvenlik, mülkiyet hakları gibi konularda hükümet ile anlaşmazlıklar yaşamışlardır. 1875 yılından sonra ise ödemelerin durdurulması Osmanlı topraklarında o zamana kadar demiryolu konusunda yatırım yapanları da korkutmuştur. İtibarını yitiren Osmanlı Devleti yabancı yatırımcılar açısından da inandırıcılığını yitirmiş bulunuyordu. 1882 yılında Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin faaliyetlerine başlamasıyla ülke içinde gerçekleşecek demiryolu yatırımlarında da yeni bir dönem başlamıştır. Osmanlı devleti için önemli bir iktisadi etken haline gelen Düyun-ı Umumiye İdaresi yabancı yatırımcıların karşısında güven telkin eden bir kurum halini almıştır. Yabancı yatırımcılar Osmanlı Hükümeti’nde aradıkları ancak bulamadıkları çok önemli iki unsuru Düyun-ı Umumiye İdaresi’nde bulmuşlardır. Güvenebilecekleri bir temsilci ve etkin, yetenekli, işbirliğine açık yönetim arayışında olan yabancı yatırımcıları bu unsurları Düyun-ı Umumiye İdaresi’nde bulmuşlardır. Düyun-ı Umumiye İdaresi de ülke içine yabancı yatırımcıların girmesinden taraftar olmuştur. Yeni yatırımlarla canlanacak ekonomi sayesinde Düyun-ı Umumiye’nin de gelirleri artacaktır. Ayrıca gene bu yatırımlar sayesinde yaşanacak iktisadi gelişme bir yandan da borsada işlem gören tahvil fiyatlarının yükselmesine yol açacak yani Osmanlı Devleti’nin prestiji daha da yükselmiş olacaktır.
Osmanlı Hükümeti de ülkeye yabancı sermayenin girmesini istemiştir. Özellikle demiryolu yatırımlarının artması Osmanlı Devleti için oldukça faydalı sonuçları da beraberinde getirmiştir. Daha önceki bölümlerde değinildiği üzere askeri ve siyasi amaçlarla demiryolu yapımına oldukça önem gösteren Osmanlı Hükümeti Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin yarattığı güven ortamından faydalanarak bu dönemde yeni yatırımların gelmesi için uygun zemini hazırlamaya çalışmıştır. Bu amaçla 26 Nisan 1888 tarihinde hükümet komiseri yeni yayınlanmış bir iradeyi Düyun-ı Umumiye Meclisi’ne bildirmiştir. Buna göre yapılacak demiryolları için verilen kilometre teminatlarına karşılık gösterilen aşar gelirlerinin toplanması ve imtiyaz sahibi demiryolu şirketlerine dağıtılması görevi Düyun-ı Umumiye İdaresi’ne verilmiştir. Bu görevin Düyun-ı Umumiye İdaresi’ne verilmesi yatırımları olumlu yönde etkilemiştir. Oluşan olumlu hava ile çok önemli yatırımlar hayata geçirilmiştir. Düyun-ı Umumiye İdaresi’ne yeni görevi verildikten hemen sonra başlayan çalışmalar ile 1889 ile 1898 yılları arasında 16 demiryolu yapımı imtiyazından 12’si tamamlanmış ve böylece 5.350 km’lik demiryolu yapımı tamamlanmıştır. Demiryolu yapımları daha sonraki yıllarda da devam etmiş Birinci Dünya Savaşı öncesine kadar sürmüştür. Bu zaman zarfında yapılan yatırımlara bakılarak daha sonra da 1875 öncesi dönemle kıyaslamaya gidildiğinde doğrudan yatırımların ülkeye girmesi konusunda Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin oldukça faydalı çalışmalar yaptığı görülecektir. Dönemin en büyük demiryolu yatırımlarını yapan şirket olan Anadolu Demiryolu Şirketi, 1891 yılında Ankara’ya kadar uzanana bir hattın inşasını tamamlamıştır. Böylece Haydarpaşa- Ankara arasındaki 576 km uzunluğundaki hat bu Alman firması tarafından 1893 yılında tamamlanmıştır. Aynı şirket Eskişehir-Kütahya-Konya hattının imtiyazını 1893 yılında almış inşaatı 1896 yılında bitirmiştir. Şirket, 1893 yılında inşasını tamamladığı Haydarpaşa-Ankara hattında yolcu nakliyatını %269 ve yük naklini ise 10 kat artırmayı başarmıştır. Bu başarı hiç şüphesiz ülkedeki ekonomik canlanmanın da bir göstergesidir.
265 km uzunluğundaki Afyon- Alaşehir hattı Ocak 1897’de, Manisa-Soma hattı 92 km uzunluğu ile 1890 yılında İzmir-Kasaba hattını yapan şirket tarafından tamamlanarak işletmeye açılmıştır. 25 km uzunluğundaki Çatal-Ödemiş, 9 km uzunluğundaki Saray-Denizli hattı da aynı yıl işletmeye açılmıştır. Suriye bölgesinde ise ilk demiryolunun inşaatına 1889 yılında Yafa ile Kudüs
arasında başlanmıştır. Fransız sermayesi ile yapılan bu hat 87 km uzunluğunda olup 1892 yılında işletmeye açılmıştır. Beyrut-Şam-Havran arasında 252 km uzunluğunda yapılacak olan demiryolunun imtiyazı da gene bir Fransız girişim grubuna verilmiştir. Aynı şirkete Halep üzerinden Birecik’e gidecek olan 550 km’lik demiryolunun imtiyazı verilmiştir. İstanbul-Selanik arasında yapılacak 510 km’lik hat için ise 1892 yılında Fransız M. Bodonvy isimli bankere imtiyaz verilmiştir. Bu hattın tamamlanıp işletmeye açılması ise 1896 yılında gerçekleşmiştir. Ancak bu hat denizyolu rekabeti sebebiyle beklenen geliri elde edememiştir. Bu sebeple km garantisi olarak teminat gösterilen miktar Osmanlı Hükümeti tarafından ödenmiştir. Bütün bu sözü edilen demiryolu inşaatlarıyla birlikte 20. yy’a girmeden önce Osmanlı Devleti sınırlarında yapılan demiryolları şu şekilde olmuştur: İngilizler tarafından 440 km, Fransızlar tarafından 1266 km ve Almalar tarafından 1020 km demiryolu inşa edilmiştir. Şu haliyle bakıldığında yapılan toplam demiryolu uzunluğu 2726 km olmuştur. Birinci Dünya Savaşı başlayana kadar da demiryolu yatırımları devam etmiştir. Bu zamana kadar yapılan en önemli demiryolu inşaatları ise Bağdat ve Hicaz demiryolu hatlarıdır. 1904 yılında Basra’ya kadar inen hattın imtiyazı Deutsche Bank tarafından kurulan Anadolu-Bağdat Demiryolu Şirketi’ne verilmiştir. Bu hatta 1914 yılına adar 1060 km yol yapılmıştır. Hicaz demiryolları ise Sultan II. Abdülhamit tarafından dini bir misyon yüklenerek yaptırılmıştır. Müslümanlarca kutsal olan hac vazifesinin kolaylaştırılması için yapıldığı öne sürülen Hicaz hattı için bütün dünya Müslümanlarından yardım toplanmıştır. Demiryolu ile ilgili tüm üretim yurt içinde yapılmıştır. Hicaz pulları çıkarılıp satılmış, kurban derileri toplanmıştır. Bu faaliyetlerle yılda 20.000.000 frank gelir elde edilmiştir. 1914 senesi yazına kadar Hicaz hattının 1558 km’lik kısmı tamamlanarak işletmeye açılmıştır. 1908 yılında ilk tamamlanan kısmının işletmeye açılmasıyla birlikte Hicaz hattından 1914 yılına kadar toplam 96.080.000 kuruş hâsılat elde edilmiş, 71.610.000 kuruş masraf yapılmıştır. Böylece bu hattan toplam 24.470.000 lira kar elde edilmiştir.
1875 yılına kadar yapılan en büyük demiryolu inşaatı projesi olan Rumeli Demiryolu projesinden 1179 km yol tamamlanmıştır. İngiliz yatırımlarının yoğun olduğu 1867 yılına kadar da 513 km yol tamamlanabilmiştir. Buna karşılık sadece Bağdat demiryolu hattında 1914 yılına kadar tamamlanan yol 1060 km’dir. Anlaşılmaktadır ki Düyun-ı Umumiye İdaresi göreve başladıktan sonra Osmanlı toprakları içersinde yabancı sermayenin çok büyük yatırımları olmuştur. Başlanan projeler bitirilmiş ve bu sayede ekonomik canlanma görülebilmiştir. Demiryolu hattının geçtiği Konya-Eskişehir-Ankara arasında sevk edilen tarımsal ürün miktarında tam %1000 artış yaşanmıştır. Anadolu’yu baştan başa geçen demiryolu projeleriyle özellikle Çukurova’da pamuk tarımı oldukça gelişmiştir. 1904 yılında 9.100 ton olan pamuk üretimi 1909 yılında 15.280 tona çıkmıştır. Yabancı sermaye 1914 yılına kadar sadece demiryolu inşası için yaklaşık 47 milyon sterlin yatırım yapmıştır. Görüldüğü üzere yapılan bu yatırımlardan da Osmanlı Devleti oldukça faydalanmıştır. Yukarıda pamuk ürünü için verilen örnek birçok tarım mahsulü için de geçerlidir. Daha önceki bölümlerde değinildiği üzere demiryolu geçtiği bölgelerin aşar gelirlerinde de büyük artışlara sebebiyet vermiştir. Ülkeye yabancı sermayenin bu şekilde doğrudan girmesi ve ekonomik canlanma için vazgeçilmez bir unsur olan ulaşım sektörüne yatırım yapması Osmanlı ekonomisini olumlu yönde etkilemiştir. Bu yatırımların özellikle 1882 yılı sonrasında çoğalmasının asıl sebebi de Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin varlığıdır. Sağladığı güven ortamı yatırımcılar için cazipgelmiş ve yabancılar yatırım yapmaktan çekinmemişlerdir. Yatırımlar sayesinde yaşanan ekonomik canlanmadan payını alan Düyun-ı Umumiye İdaresi de 1914 yılına gelene kadar gelirlerini sürekli artırmayı başarmıştır.
Bütün bu açıklamalardan sonra Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin Osmanlı ekonomisine katkıları şu şekilde özetlenerek ekonomiye olan etkisi kesin olarak belirlenebilir. 1881 yılına kadar daha çok Osmanlı Bankası vasıtasıyla yürütülen Avrupa ile mali ve ekonomik ilişkiler Düyun-ı Umumiye’nin kurulmasıyla düzene kavuşmuştur. 1875 moratoryumu ile Osmanlı Devleti’nin kaybolan mali itibarı Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin kurulup borçların düzenli ödenmeye başlanmasıyla geri kazanılmıştır. 1880’ler öncesine kıyasla çok daha uygun koşullarda borç bulmak mümkün olmuştur. Eski borçların ve yeni alınan borçların zamanında ödenmesiyle oluşan güven ortamı sayesinde yabancı sermaye Osmanlı Devleti’ne tekrar ve daha istekli biçimde girmeye başlamıştır. Bu giriş özellikle demiryolu sektörüne yönelerek 1914 yılında Osmanlı Devleti’ne giren yabancı sermayenin %63,1’i bu sektöre yönelmiştir. Borçların anapara ve faizlerinde 1881 ve 1903 yıllarında elde edilen önemli indirimler gene kurulan Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin çalışmaları neticesinde gerçekleşmiştir. Galata Bankerleri ve Osmanlı Bankası’na olan borçlar Düyun-ı Umumiye İdaresi sayesinde dönüştürülmüş hazine rahatlatılmıştır.
Düyun-ı Umumiye İdaresi batı tipinde teşkil edilmiş muazzam bir teşkilat olarak bu anlamda Osmanlı Devleti’ne örnek olmuştur. Memurlarını iyi seçmiş, dolgun ücretlerle rüşvetin önüne geçmeyi başarmış ve kurulan teftiş ağı ile iş akışı kesintisiz kontrol edilebilmiştir. Kontrolü altındaki gelir kaynaklarını etkin yönetimi ve aldığı önlemler sayesinde gelirlerini artırmayı başardığı gibi ülke genelinde üretimin artmasını sağlamıştır. Şeffaf çalışma geleneğini kendi teşkilatının tümüne yayarak bütün kuruluşlara örnek olmayı da başarmıştır. Şeffaflığını ortaya koyacak yıllık çalışma programlarını ve yıl sonu özetlerini yayınlamıştır. Bütün bu anlatılanlardan başka Düyun-ı Umumiye İdaresi Osmanlı Devleti’nin hukuki düzenlemeleri içersinde hareket etmiş, bu sınırları aşmamıştır. Bununla birlikte alacaklıların temsilcilerinden oluşan ve yabancı hükümetlerle gayri resmi bağlantıları bulunduğu asla inkâr edilemeyecek bu kurum, Osmanlı Devleti üzerinde bir siyasi baskı unsuru olmuş olabilir. Ancak alınan kararların bu siyasi baskılar altında alındığı düşünülmemelidir. Hatırlanacağı üzere Osmanlı Devleti kendi siyasi ve iktisadi çıkarlarına uygun konularda Düyun-ı Umumiye İdaresi’ne destek vermiştir. Bunu gelir kaynaklarının idaresi sırasında çıkarılan kanuni düzenlemelerden anlamak mümkündür. Hatırlanacağı üzere Osmanlı Hükümeti alkol satışını teşvik edecek yasalara sıcak bakmamıştır. Bütün uygulamalar Osmanlı Devleti’nin hukuki sistemi içerisinde gerçekleştirilmiştir.
Netice olarak Osmanlı Devleti’nin egemenlik haklarına karşı girişimlerde bulunmayan bu kurum, bir devlet kurumu niteliğinde kendisine verilen görevleri yerine getirmek konusunda başarılı olmuştur. Faaliyetleriyle de Osmanlı ekonomisine canlılık katmış, olumlu yönde etki etmiştir. Düyun-ı Umumiye İdaresi dönemine yapılan birçok yatırım ve özellikle demiryolları gelecek dönemlere miras olarak kalmış, hatta Milli Mücadele sırasında çok büyük fayda sağlamıştır.
Yararlanılan Kaynaklar
Mehmet Özcan, Duyun-ı Umumiye İdaresi Ve Osmanlı İktisadı Üzerine Etkileri
İlber Ortaylı, Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman Nüfuzu
Ahmet Onur, Türkiye Demiryolları Tarihi (1860–1953)
İbrahim Murat Bozkurt, Osmanlı İmparatorluğu’nda Yabancı Sermaye (1854–1914)
Haydar Kazgan, Düyun-ı Umumiye

*Bu çalışmanın tüm hakları, Mehmet Özcan’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Ana Hatlarıyla Kürt Meselesi , Kürtlerin Tarih Sahnesindeki Yeri Ve Yaşadıkları Coğrafya

Kürt meselesini iyi anlayabilmek için konuyu özünden , en başından almak gerekmektedir . Bu nedenle Kürt sorununun nasıl var olduğunu ve günümüze nasıl intikal ettiğini anlamak için Kürtlerin kökenine inmemiz gerekir . Kürtler Tarih sahnesine nasıl çıkmışlar ? Kürtler nerden gelmişler ve Kürtler kimlerdir ?

Kürtler ve Kökenleri

Kürtler Ortadoğu’nun yerli ve yerleşik (otokton) halklarındandır. Yazılı tarihin ve arkeolojik biliminin verilerine göre bilinebilecek ve (halen bilinen) en eski tarihten beri Orta Doğu’da yaşamaktadırlar. Diğer halklar gibi onların da tarihlerin de gerçekliği şüphe götürmeyen bilgilerin yanı sıra bugün için karanlıkta olan ve hakkında net olarak konuşulmayan ve aydınlatılmaya muhtaç noktalar vardır. Diyarbakır Ergani ilçesi yakınlarında Çayönü kazılarında bölgede yaşadıkları tespit edilen milattan önce 7250 yılına ait Subarular, Hurriler, Mittaniler; Van Gölü civarında yaşamış olan Haldiler, Urartular, bugünkü Botan Bölgesinde (Cizre-Şıranak-Siirt arası) yaşamış olan Karduklar bu günkü Kozluk Sason mıntıkasında yaşamış Kurtiler , Guttiler, Zağroslarda Kassitler Kürtlerin ilk atalarıdır. Bu halkların bir kısmı birbirlerinin devamıdır, ancak tamamı arasında kesin bir etnik akrabalık tespit edilmemiştir. Kürt tarihi ile ilgli birçok araştırmacıya göre yukarıda adları geçen halkların tamamı Hint-Avrupa kökenli Arilerdir. Özellikle Kürt siyasal elitlerin önemli bir kısmına göre Kürtlerin esas ataları MED’lerdir. Milattan önce ikibinli yıllardan itibaren İskandinavya ve Baltık sahillerinden Rusya steplerini geçerek Kafkaslar ve Azerbeycan üzerinden Batı İran’daki Zağros Dağlarına geldikleri ve Perslerle aynı kökten ve akraba oldukları öne sürülmektedir.
Kürt tarihi hakkında değerli araştırmalar yapmış olan Minorsky, yeni bulgulara da dayanarak Kürtlerin menşei hakkında değişik bir görüş getirmiştir. O, Kürtlerin Medlere dayandığı kanısındadır. Medler ise Doğudan gelen Aryan bir halktır. Minorsky onların önce, bugünkü Azerbaycan’a yerleştiklerini daha sonra (MÖ 7.yüzyıl) Van Gölü ‘ünün güney kesiminde batıya doğru yayıldıklarını illeri sürer. Minorsky’e göre, büyük ihtimalle iki kardeş aşiret olan Med lehçelerini konuşan Kurtilerle Mardlar kaynaşarak bu günkü Kürt halkının esas çekirdeğini oluşturmaktadır. Kürtlerin kökeni ile ilgili en yaygın kanaat, ister Hind- Avrupa kökenli ister kadim Orta Doğulu olsunlar Subarular, Huriler, Mittaniler, Haldiler, Urartular, Gutiler, Kurtiler, Karduklar ve Kassitler ile Hint Avrupa kökenli Medlerin tarih içerisinde bir potada eriyerek günümüzdeki Kürtleri oluşturdukları görüşüdür. Bir diğer itifak edilen husus ise Perslerle Medlerin dolayısıyla da Kürtlerin akraba olduklarıdır. Tarih boyunca milletler yoğun olarak yaşadıkları coğrafyaya isimlerini vermişler örneğin Türkistan, Arabistan vs. Ancak Kürtlerin tarih sahnesine çıkışlarından itibaren yoğun olarak yaşadıkları coğrafya ‘’Kürdistan’’ günümüze değin hem bilinmemiş bilindikten sonra da anlamlı bulunmamış ve hep yasaklı bir kavram olarak bellenmiştir.
Kürtlerin yeri, yurdu neresidir, Kürtler kendi coğrafyasında mı var olup yaşamışlar yoksa başka yerlerden göçüp şuan bulundukları coğrafyaya konmuşlar? Kürtler coğrafi olarak nerede var olmuşlar ve nerede varlık sürdürmüşler. Konunun daha iyi kavranabilmesi için Kürtlerin nerede yaşadıkları önemine binaen Kürtlerin yaşadıkları coğrafyayı bilgilendirmede fayda var. Kürdistan adını ilkin kim kullanmış?

Kürtlerin Yaşadıkları Coğrafya ve Genel Özellikleri

Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları coğrafyaya ‘Kürdistan’ adını tarihte ilk olarak Selçuklu sulatanı Sultanı Sencer’in verdiği ve bu isimle bir eyalet oluşturulduğu genel bir kabuldür. Büyük Selçuklu Devleti döneminde Sultan Sencer ölümü (1157) Zağros dağlarının doğusunda Hemedan, Dinewar, Kirmanşah, Senandaj’ı, batıda ise Zap suyu bölgesindeki Şehrezor (bugünkü Süleymaniye şehri ve kuzeyi) ve Sincar Şengal bölgesini içeren bir Kürdistan eyaleti oluşturuldu. Bu eyaletin başkenti, Hemedan’ın kuzeybatısına düşen Bahar kenti idi. Nitekim daha sonra Osmanlılar da merkezi Diyarbekir olmak üzere bir Kürdistan eyaleti oluşturdular.

Türkiye Kürtleri

20.yüzyıl başlarında daha kitlesel göçler başlamadan önce Kürtler, Türkiye’de Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da bugünkü Gaziantep, Kilis, Adıyaman, Kahramanmaraş, Kayseri ve Sivas illerinin doğu ilçeleri ile Malatya, Erzincan, Erzurum, Ağrı, Kars, Iğdır, Ardahan, Van, Muş, Tunceli, Bingöl, Bitlis, Elazığ, Diyarbakır, Şanlıurfa, Mardin, Batman, Siirt, Şırnak, Hakkari, illerinde yaşıyorlardı. Ayrıca Tokat, Amasya, Çorum, Kırşehir, Yozgat, Ankara, Konya, Aksaray illerinde de 16. 17. Yüzyıllarda iskan edilen hatırı sayılır nüfusa sahip Kürt aşiretleri vardır.

Suriye Kürtleri

Suriye’de Kürtler yoğun olarak Suriye’nin kuzeyinde, Türkiye’nin güney hudutları boyunca Hatay’dan Irak sınırına kadar uzanan alanda yaşamaktadır. Hatay’ın doğusundaki Kürt dağından (Suriye’nin Afrin ilçesi) başlayan bu hat Halep, Rasulayn, Amuda, Kamışlı-Haseki yönünde Derik ve Ayndiwar’a kadar devam ederek Irak sınırına ulaşır. Suriyedeki Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları kesim merkezi Mardin’in Nusaybin ilçesine bitişik Kamışlı ilçesi olan ‘Elcezire’ diye adlandırılan Kuzeydoğu Suriye’dir. Suriye’de Selahaddin-i Eyubi döneminden itibaren Şam, Hama ve Humus şehirlerine göç ederek yerleşen ciddi bir Kürt nüfusu da vardır.

Irak Kürtleri

Irak’ta Kürtler yoğunluklu olarak Kuzey Irak’ta, Musul şehrinden geçen Dicle Nehrinin doğusu ile İran sınırı arasındaki bölgede, az bir kesimi de Musul şehrinin batısında Şangal Dağı yöresinde yaşayan Kürtlerin büyük bir kısmı Yezidi inancına sahiptir. Kuzey Irak’ta yaşayan Kürtlerin coğrafi sınırları Irak’ın güneydoğusundan Bağdat yakınlarındaki Hanakin şehrine kadar devam eder. Bu alan içerisindeki başlıca şehirleri: Musul, Zaho, Erbil, Duhok, Şaklawa, Ranya, Rewanduz, Akra, İmmadiye, Kaladiza, Süleymaniye, Kerkük, Hanakin, Köysancak, ve Halepçe’dir Irakın orta ve güney kesiminde siyasi mecburi iskanların dışında yerleşik Kürt nüfus yok denecek kadar azdır. Bağdat’ta da özellikle son yıllarda göç ederek yerleşen ciddi bir Kürt nüfusu vardır.

İran Kürtleri


İran’da Kürtlerin yaşadıkları coğrafya Türkiye İran sınırının en üst noktasından başlayarak, Türkiye-İran ve İran-Irak sınır boylarını takip ederek güney ve güneydoğuya doğru uzanır, güneyde Basra Körfezi istikametinde devam eder, ancak Basra Körfezi’ne erişemez. Bu alan içerisindeki belli başlı şehirler: Maku, Urmiye, Mehabad, Bijar, Mergever, Bane, Serdeşt, Sananadaj, Sakız, Hemedan ve Kirmanşah’tır. Ermenistan-Gürcistan-Azerbaycan Kürtleri: Bunların içerisinde en önemli Kürt nüfus Ermenistan’dadır. 1923-1929 yılları arasında Dağlık Karabağ yöresinde Sovyetler Birliği yönetimi tarafından Özerk Kızıl Kürdistan( Kürdistan’a Sor, Kürt Özerk Vilayeti) kurulmuş daha sonra bu özerk yönetim görülen lüzum üzerine kaldırılmıştır. Karabağ Kürt Özerk Vilayeti’nin en önemli şehirleri: Kelbajar, Laçin, ve Kubatlı olup bölgenin merkezi Laçin şehridir. Ermenistan Kürtlerinin büyük çoğunluğu Yezidi’dir.
Stalin döneminde Müslüman Kürtlerin büyük bir kısmı Azerbaycan ve Kazakistan’a sürgün edilmiş, Yezidi Kürtlere ise karışılmamıştır. Kürtler İran’da yoğunluklu olarak Fars(Pers) ve Azerilerle; Suriye’de Arap, Süryani ve Ermenilerle; Irak’ta ise Türkmen, Arap ve Asurilerle birlikte yaşamaktadır. Kürt coğrafyası içerisindeki bir çok ilde, özellikle şehir merkezlerinde, Kürt nüfusu ile Azeri, Türkmen ve Arap nüfus birbirine eşit yakınlıktadır. Bu duruma örnek olarak Antep, Maltaya, Erzincan, Erzurum, Kars, Iğdır, Mardin, Siirt, Urmiye, Kerkük, Musul, ve Halep şehirleri gösterilebilir. En tartışmalı konulardan biri de Kürtlerin nüfuslarının ne kadar olduğudur. Kürtlerin yaşadıkları ülkelerde ciddi bir istatistik maalesef mevcut değildir. Onun içindir ki Kürt nüfusu hakkında illeri sürülen rakamlar ya çok abartılı veya çok düşük seviyelerdedir. Kişilerin siyasi düşüncelerine göre bu rakam azalıp artmakta ve büyük farklılıklar ortaya çıkmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin yaptığı ilk resmi nüfus sayımı olan 1927 nüfus sayımı ve onu takip eden birkaç sayımda vatandaşlara anadilleri sorulurken, daha sonraki yıllarda yapılan sayımlarda bu uygulamadan da vazgeçilmiştir. Irak’ta hala 1957 nüfus sayımının sonuçları tartışılmaktadır. Suriye Kürtlerinin ise önemli bir kısmının vatandaşlık hakları bir yana nüfus cüzdanları bile yoktur. Tüm bu hatırlatmalardan sonra Kürtlerin nüfusları hakkında yine de bir şeyler söylemek mümkün:
Türkiye’de: 15. 000.000
İran’da: 8.000. 000
Irak’ta: 4.500. 000
Suriye’de: 1.500.000
Ermenistan, Gürcistan, Lübnan, Kazakistan, Azerbaycan’da: 500.000 Olmak üzere 2008 itibariyle Kürtlerin yaklaşık otuz milyon civarında olduğu öne sürülebilir. Bu sayıyı kırk-kırk beş milyona çıkaranlar olduğu gibi 18-20 milyon düzeyine indirenler de mevcuttur. Kürtler başta Avrupa ülkeleri olmak üzere dünyanın birçok yerine de göç etmiş bulunmaktadır. Dil bilimciler Kürtçeyi Hint-Avrupa dil gurubuna ait bir dil olarak kabul etmektedir. Günümüzde konuşulan Kürt lehçelerini dört ana başlık altında toplamak mümkündür:
1.Kurmanci (Bahdini)
2.Sorani
3.Dimili (Zazaki)
4.Gorani (Hevremani)
Tüm Kürtlerin yarıdan fazlası, hatta yaklaşık üçte ikisi Kurmanci konuşmaktadır. Kürtlerin Müslümanlık öncesi neredeyse tümüyle Zerdüşt dininde oldukları yaygın bir kabuldür. Zerdüştlük aydınlık ile karanlığın, iyilik ile kötülüğün sürekli çatışma halinde olduğu düalist (ikili) bir öğretidir. İyilik ve aydınlığın temsilcisi HÜRMÜZ (Ahura Mazda), Kötülük ve karanlığın temsilcisi ise EHRİMEN’dir. Hürmüz ile Ehrimen sürekli savaş halindedir. Bu aynı zamanda iyi niyetli ruhlarla kötü niyetli şeytanların savaşıdır. Sonuçta üstün durumda olan ve iradesini egemen kılan Hürmüz’dür. Bir çok araştırmacı Zerdüştlük inancı ile semavi dinlerdeki tanrı- şeytan mücadelesi arasındaki benzerlikten hareketle Zerdüşt’ün peygamber olabileceğini, öğretisinin ise zamanla tahrif edilmiş olabileceğini ileri sürmüştür.
Yezidilik: Kürtler arasında rastlanan bu inancın kurucusu 11.Yüzyılın sonunda ve 12.Yüzyılın başında yaşamış olan Şeyh Adi’dir. Şeyh Adi’nin Lübnanlı, Arap kökenli Müslüman bir mutasavvuf olması konunun izahını zorlaştırmaktadır . Yezidi inancının kurallarını kapsayan Mushaf’a Reş ve Kitabü’l Cilve adlı iki kutsal kitabın onun tarafından kaleme alındığı öne sürülmektedir.
Müslümanlık : Kürtler Hz. Ömer döneminde 637 yılından itibaren Müslümanlığı kabul etmeye başladılar. 639 tarihinde Kuzey Suriye ve Güneydoğu Anadolu bölgesinin Müslümanlarca alınması ve 641’te Kadisiye savaşı ile İran’ın yönetimini tümüyle Müslümanların eline geçmesinden sonra Kürtler arasında Müslümanlık büyük bir hızla yayılmaya başladı. Kürtler, Müslümanlığı Türklerden 200 yıl önce kabul ettiler. Türkiye’nin en eski camii, 639 yılında tarihi Mar-Toma Kilisesinden çevrilen Diyarbakır Ulu Cami’dir. Bugün çok az Yezidi’nin dışında Kürtlerin yaklaşık %98-%99’u Müslüman’dır . Müslüman Kürtlerin %90’a yakın bir bölümü Sünni, yaklaşık %10’luk kesimi ise Şii ve Alevi’dir. Kürtlerde belli bir hiyerarşik yapı olmamakla birlikte Kürtlerdeki sosyal yapılanmayı şöyle bir yapılanmayla gösterebiliriz.

Kürtlerde Sosyal Yapı

Her toplumda, her millete belli sınıflar ve katmanlar olduğu gibi, Kürt toplumunda da sosyal yapı belli katmanlardan oluşmaktadır. Kürt toplumunun feodal-yönetici üst kesimi şunlardan oluşur.
Mirler: (Beyler) Kürt toplumunun en Aristokrat kesimidir. Bunlara yerel hükümdarlar da denilebilir.
Ağalar: Ağalardan kastedilen aşiret ağalarıdır.
Eşraf : ‘Eşraf’ şehir ve ilçe merkezlerindeki büyük ailelerdir.
Şeyhler: Tarikatların ve onların dini liderleri olan şeyhlerin Kürtler içerisinde etkinlikleri öteden beri mevcuttur.
Melalar (Mollar): Melalar, Kürtlerin aydınlarıdır. Modern dönemden önce, bugünkü şekliyle okulların olmadığı dönemlerde, tüm eğitim ve öğrenim İslami medreselerde yapılıyordu. Medreselerde genellikle on iki yıl kadar süren bir eğitimden sonra yeterlilik gösteren öğrenciler icazet (diploma) alır. Mela tek başına bir bireydir ve ilmi temsil eder.

Halk Tabakaları

Geniş Kürt halk kitlelerini de başlıca üç sınıfa ayırabiliriz:
Köylüler: Kürt köylülerinin yerleşik olanlarını toprak sahibi ve toprak sahibi olmayanlar diye ikiye ayırabiliriz.
Köçerler: (Göçebeler). Göçebe Kürtler Kürt aşiret yapısının orijinal özelliklerini bünyesinde barındırır.
Şehirli Kürtler: Şehirde yerleşen Kürtler iki üç kuşak içinde şehre tam anlamıyla uyum gösterir.

İslam Öncesi Kürtler

İslam orduları Kürtlerle karşılaşmadan önce Kürtler, Farslar birlikte Zerdüştlük dinin inanıyordu. Doğu’da İran Sasani, Batı’da Bizans İmparatorluğu’nun egemenliği altında yaşıyorlardı. İslam orduları Hz. Muhammed’in ölümünden hemen sonra 633 yılından itibaren İranlıların egemenliği altında ki bölgelere yayılmaya ve seferler düzenlemeye başladı. Kürtler de Perslerle (Farslar) birlikte İran Topraklarında yaşıyorlardı. İslam orduları ile İranlılar arasındaki en önemli savaş 637 de Hz. Ömer zamanında Dicle nehri yakınında Kadisiye’de yapıldı. Savaşta İran Sasani Hükümdarı 3.Yezdegerd Medya içlerine kaçtı İslam orduları bu savaş sonrası Nehavend ve Medleri eski başkentleri Hemedanı 643 yılında ise Şehrezor (bu günkü Süleymaniye şehri çevresi) bölgesini ele geçirdi.

Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu bölgeleri ise 639 tarihinde aralarında ünlü kumandan Halit bin Velid’in de bulunduğu İyaz bin Ğanem komutasındaki İslam orduları tarafından fethedildi. Ekrem Cemil Paşa gibi İslam karşıtı bazı tarihçilerin hiçbir ciddi belge ve kaynak göstermeden ısrarla çarpıtmaya çalıştıkları bir konu da Kürtlerin nasıl Müslüman olduğu konusudur. Bu gibi kişilerin iddialarına göre İslam orduları bölgeye gelmiş yakıp yıkmış büyük katliamlar yaparak Kürdistan’ı işgal etmiş, Kürtlerin devletlerini ortadan kaldırmış onları zorla Müslümanlaştırmış.
‘’Kürdistan’ı istila eden Müslüman Arap ordusunun zulmü yüzyıllarca sürdü. Kılıçtan kurtulanların, İslamiyet’i kabul etmelerine rağmen, yüzyıldan fazla bir süre Kürtçe, Farsça ve diğer dillerde konuşmaları yasaklandı. Arapçadan başka bir dille konuşanların dillerinin ucu makasla kesildi. Kürt’ü Arap yapmak için her türlü zulüm her türlü hile ve yöntem geçerliydi.’’
Bu derece korkunç bir iddiada bulunan Ekrem Cemil Paşa hiçbir belge ve kaynak göstermemektedir. Mehrdad İzady ve Kemal Burkay gibi Kürt araştırmacılar ise daha objektif tespitlerde bulunmaktadırlar :
‘’Savaş yoluyla feth edilen topraklar kentler ve köyler ganimet sayılıyor, yağmalanıyor ve topraklar fatihler arasında bölüşülüyor, sakinler ise köle sayılıyordu. Bazı durumlarda toprak Müslüman toplumun malı sayılmış, sakinleri kişi başına ve toprak vergisi ödemişlerdir. Müslümanlığı kabul edenler üzerinden vergi ve zekat alınmıştır. Kimi zaman fetih barışçı yollardan bir uzlaşmayla sağlanmıştır. Bu durumda ilişkileri düzenleyen bir anlaşma söz konusu olurdu. Buna göre yerli halk Arap’ların himayesini kabul eder, askeri seferlere katılır, ordu için yol yapar, barınmasına yardımcı olur, vergi öder; buna karşılık da toprağını ve malını korurdu. Araplar onların inanç ve törelerine karışmazlardı; belli bir dereceye kadar içişlerini de kendileri düzenlerlerdi’’.
İzady, Kürtlerin İslam öncesi İran (Sasani) ve Bizans egemenliği altındaki dönemlerini üç yüz yıllık bir çöküş dönemi olarak nitelerken önemli bir noktanın altını çizmektedir. İslam ordularının Kürtlerle karşılaştığı dönemde İran- Bizans egemenliği altında yaşayan Kürtlerin hiçbir devleti ve yerel beyliğine rastlanmamaktadır. İzady Kürtlerin Müslüman olmalarından sonra geçen üç yüz yıllık dönemi Kürt siyasal gücünün yeniden doğuş dönemi olarak nitelendirmektedir. ‘’İran Sasanileri ve Bizans imparatorluğunu merkezi yönetimleri altında geçen üç yüz yıllık çöküş döneminden sonra 7.yy ile 9 yy. arasındaki dönemde Kürt siyasal gücünün yeniden doğuş damgasını vurmuştur.’’ Müslüman olan Kürtler, Hıristiyan, Ermeni ve Süryanilere Karşı siyasal üstünlük sağlamış ve yönetici durumuna geçmişlerdir. Bu konuda Kemal Burkay da İzady ile aynı görüştedir. Müslüman olduktan sonra Kürtler birlikte yaşadıkları Ermeni ve Süryanilerin yöneticileri durumuna gelmiş ve bir biri ardına henedanlıklar ve yerel hükümdarlıklar kurmaya başlamışlardır 10-13. yüzyıllarda Kürtler bölgede Şeddadi, Mervani, Hasanveyhi, Eyyubi gibi önemli devletler ve emirlikler kurdular. İslam Dünyası Haçlı savaşlarıyla mücadele ederken diğer Müslüman Millet kardeşleri gibi Kürtler de İslam dinini Hıristiyan Haçlılara karşı savunmuşlar ve büyük fedakarlıklar göstermişlerdir. Günümüzde bile Dinlerin kesiştiği Hz. Süleyman Mabedi (Mescid-i Aksa) Kubbeyi Sahra, çözümsüz bir sorun halindeyken (çoğu tarihçinin Kürt olarak belirttiği) Selahaddin-i Eyyub-i Haçlılardan Kudüs’ü geri almıştır. Anadolu Selçuklularla Kürtler Haçlı Savaşlarında birlikte İslam milletinin müdafaasını yapmışlar. Haçlı savaşında Türk -Kürt Müdafaasını şöyle özetleyebiliriz:

Haçlı İstilasında Kürtler

Kılıç Aslan’nın önderliğinde ki Anadolu Selçukluları ve Kürtler Haçlılara karşı birlikte mücadele etti. Bütün bu savaşlar sürecinde Kürtler, hiçbir fedakarlıktan kaçınmadı. Kendisi de bir Kürt olan Sellahaddini Eyyubi yaşadığı dönemde tüm varlığıyla bu mücadelenin içinde oldu. Ordusu Kürtlerden, Türklerden ve Araplardan oluşmaktaydı. Kudüs’ün Haçlılardan alınması da ona nasip oldu. Kürtler Hazreti Ömer zamanında 636 tarihinde itibaren Müslüman olmaya başlamışlardır. Türkler Kürtlerden yaklaşık iki yüzyıl sonra İslamiyet’i kabul ettiler. Türkler ilk olarak Abbasi halifelerinin ordularında 9.yüzyıldan itibaren görev almaya sonraları ise daha kalabalık kitleler halinde Kerkük-Bağdat hattına yerleşmeye başladılar İlk Kürt-Türk ilişkileri de bu dönemde başladı. Bu dönemde hakimiyet kuran değişik Kürt henedanları genelde Abbasi halifesinin hizmetindeki bu Türkmen askerlerle ilişkiler içindeydi. 1040 yılından sonra Azerbeycan ve Irak’ta etkili olan Selçuklular bir müddet sonra Anadolu içlerine Bizans yerleşim birimlerine karşı akınlar düzenlemeye başladılar. 1071 yılında Hıristiyan Bizanslılarla savaşan Alpaslan komutasındaki altmış bin kişilik Selçuklu ordusunun on beş bini Kürtlerden oluşuyordu.
Alpaslan en büyük desteği Müslüman Kürt Mervanilerden gördü. Malazgirt Savaşı Türklerin Anadolu’ya girişlerinin miladı oldu. Bu savaştan sonra bölgede güçlenen Selçuklular bu bölgedeki yerel Kürt henedanlarını da egemenlikleri altına almak istediler. İlk olarak Alparslan, Mervani Yönetimindeki Ahlat ve Malazgirt’te kendi kumandanlarını atadı. Hızla Anadolu, Yukarı Mezopotamya, Irak ve Suriye’ye yayılarak yerleşen Selçuklular, bu bölgelerdeki yerel Kürt Hükümdarlarının çoğunu egemenlikleri altına almaya başladılar. Bir müddet sonra ise tasfiye edebildiklerinin yerine büyük bir kısmı Türkmen olan kendi adamlarını yerleştirdiler. Bunun ilk örneklerinden birisi Artuk Bey’dir. Bir de Osmanlı Kürt ilişkisi nasıl başlamış ve Osmanlı devleti ile Kürtler nasıl bir ilişki içendeydi? Bu konuya temas etmekte fayda görerekten Osmanlı Kürt ilişkisine göz atmak gerekmektedir.

Osmanlı – Kürt ilişkileri


Sünni Osmanlılarla Alevi Safevilerin arasındaki siyasi gerginliğin giderek artması üzerine Safevi yönetiminden rahatsız olan Sünni Kürtler de Osmanlılarla bir olarak Safevilere karşı koyma eğilimi ortaya çıktı. Bu eğilimin güçlenerek Kürtlerle Osmanlılar arasında siyasi bir ittifaka dönüşmesinde meşhur Kürt alimi İdris-i Bitlisinin büyük etkisi oldu. Mevlana İdris-i Bitlisi Ünlü Kürt din adamlarından Bitlisli Şeyh Hüssameddin ’ in oğludur . En ünlü eseri yaşadığı döneme kadarki Osmanlı tarihi ve padişahlarının hayatını anlatan Heşt Bihişt adlı kitabıdır.
Önceleri başkentleri Diyarbakır olan Akkoyunlunun sarayında Akkoyunlu Hükümdarı Yakup’un danışmanlığını yapan İdris-i bitlisi Akkoyunlu devletinin yıkılmasından sonra Safavilerle anlaşmayınca Osmanlılarla irtibata geçti. Safavi zindanından kaçan Kürt beyleri ile Osmanlılar arasında arabuluculuk yaptı. Hasankeyf ve Siirt hakimi melik Halil Eyyub-i, Bitlis Emir’i Şerfhan, Hizan emir’i Davut, Sason Emiri Ali, İmmadiye hakimi Emir Seyfeddin, Nırman hakimi Abdaml, Zırki Hakimi Ahmed, Eğil hakimi Lala Kasım, gibi ulaşabildiği 25 Kürt beyi ile görüşerek bu beylerin ortak kararlarını Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim’e bildirdi.
‘’Bilad-ı Ekrad (Kürt beldeleri) denilen Diyarbekir ve civarındaki mazlum Müslümanlar Devleti Aliynizin hizmetlerine talipler ve devlet ile din düşmanlarının şerrinden sizin yardım ve merhametlerinizle masun olma ümidindedirler. Bilad-ı Ekradın Osmanlı devletine iltihakı, İstanbul’un fethi zaferini tamamlayacak derecede ehemmiyetlidir. Zira bu bölgenin ilhakıyla, bir taraftan Irak yani Bağdat ve Basra’nın yolları, diğer taraftan Azerbaycan yolları ve bir diğer taraftan da Halep ve Şam yolları açılmış olacaktır. Allah’ın yardımı pek yakındır.’’ Yavuz Sultan Selim Kürdistan beylerinin bu kararlarından büyük memnuniyet duyarak beylere kendi aralarından Kürdistan beylerinden ve hükümdarlarından, beylerbeyi görevini alabilecek, bütün Kürt beylerinin kabul edecekleri ve onun komutası altında savaşacakları birini seçsinler teklifinde bulundu. Ancak Kürt beyleri bunu kabul etmeyerek ‘ Sultan Selim’e biat etmeye ve fakat kendilerinden hangisi reis olursa diğerleri çekemeyeceğinden, tarafı devlet-i Aliye’den (Osmanlı’dan) bir serdar talep edip, onun reisliğinde İranlılarla savaşıp vatanlarını kurtarmaya ve Amid (Diyarbekir) şehrine yardıma ittifakla karar verdiler.
Kürt beylerinin kendi aralarında birini tayin etmeyip, Osmanlı Sultanının tayin edeceği birini kabul edeceklerini bildirmeleri üzerine Yavuz Sultan Selim, Bıyıklı Mehmet Paşa’yı Diyarbekir beylerbeyi olarak atadı. 23 Ağustos 1514 (2 Recep 920) tarihinde Van gölünün kuzeydoğusundaki Çaldıran Ovasında yapılan savaşta Kürt beylerinin büyük desteğiyle Safevi ordusu yenildi, Osmanlı ordusu Azarbeycan içlerine doğru ilerleyişini devam ettirerek, Safevilerin başkenti Tebriz’i ele geçirdi. Diyarbekir halkı ayaklanarak Safevi yöneticilerini şehirden çıkardı ve şehri Osmanlılara teslim etti. Böylece bütün bir Kürdistan ve Azarbaycan’ın önemli bir kısmı Kürtlerin yardımıyla Osmanlı yönetimi altına girdi. Osmanlıların Safevilerle yaptıkları savaşta Mevlana İdris-i Bitlisi’nin etkin rolü oldukça açıktır. 1689’da Viyana kuşatmasının başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra Osmanlı devletinin gerileme dönemine girmesi devleti yöneten asker ve sivil brokratlarla aydınlar arasında büyük tartışmalar ve çözüm arayışları ortaya çıkmasına neden oldu. 19. yüzyılın ilk yıllarından itibaren fikir ayrılıkları devlet içerisinde çatışmalara dönüştü.
1839 yılında Mustafa Reşit Paşa tarafından okunarak ilan edilen Tanzimat Fermanı batılılaşma yolunda önemli bir dönüm noktası oldu. Siyasi, mali, hukuki, ve idari yeni düzenlemelere gidildi. 1856 yılında bugünkü anlamda tabu teşkilatı kurularak geleneksel Osmanlı toprak düzeni değiştirildi. Tüm bu gelişmeler Kürt beylerinin Yavuz Sultan Selim ile yaptıkları 1515 antlaşmasının şartlarının da değişmesine neden oldu. Tanzimat Fermanı Osmanlı Devleti’nin Kürdistan’daki mevcut Kürt emirliklerini ortadan kaldırma ve merkezi yönetimi hakim kılma politikalarında etkili olmuştur. Tanzimat Fermanı’nın Kürt beylerinin tepkilerini çeken uygulamaları şöylece özetlemek mümkündür.
* İdari örgütlemede yenilikler yapılması, eyalet, sancak ve kaza sınırlarının yeniden düzenlenmesi,
* Her valinin yanına bölge kuvvetlerine komuta edecek bir muhafız ve maliye işleri için bir defterdar verilmesi,
* Eyalet ve sancaklarda yerel meclisler kurulması, Hıristiyan ve Müslümanların nüfus oranlarına göre bu meclislerde temsil edilmeleri
* Aşar vergisinin maliye memurları tarafından, cizyenin ise patrikhaneler vasıtasıyla toplanması26
* Tanzimat Fermanı’na kadar gayrimüslimlerden alınan cizye dahil bölgelerindeki tüm vergileri Kürt mirleri toplamaktaydı. Mirlerin kendilerine ait müstakil orduları ve divanları vardı. Hıristiyanlar da divan üyesi olabiliyordu. Tanzimat Fermanıyla ortaya çıkan bu yeni durumu kendi statülerine karşı bir tehlike ve beyliklerinin tasfiye sürecinin başlangıcı olarak değerlendiren Kürt beyleri yeni düzenlemelere itiraz ederek direnmeye ve yer, yer isyan etmeye başladılar. Bu dönemde belli başlı ayaklanmalar şunlardır: Baban Abdurrahman Paşa isyanı Rewanduzlu Mehmet Paşa Hareketi, Garzan, Sincar (Şıngal), İsyanları, Amidiyeli İmmadiye İsmail Paşa Müküs Miri Han Mahmud İsyanları, Botan Miri Bedirhan Bey İsyanı, Ezdin Şer (Yezdan şer) isyanı Osman ve Kenan Bedirhan olayı, Şeyh Ubeydullah Hareketi.

Osmanlı’nın en zeki ve kapasiteli padişahlarından biri olan Sultan Abdülhamit iktidarda olduğu 33 yılı Batılıların ‘’ölüme mahkum hasta adam’’ olarak adlandırdıkları Osmanlı Devleti’ni yıkılmaktan kurtarmaya çalışarak geçirdi. Filistin’de bir Yahudi Devleti kurmak isteyen Siyonistlere Osmanlı’nın tüm dış borçlarını ödeme karşılığı toprak satmadığı, Ermeni komitacılarına karşı durduğu ve Batılı devletlerin her istediğini yapmadığı için adı ‘’Kızıl Sultan’a çıkarıldı. İslami çevreler ise Necip Fazıl Kısakürek’in tabiriyle Sultan Abdülhamit’i ‘’Ulu Hakan Abdülhamit Han’ olarak tanımladılar. Yıkılmaya yüz tutan imparatorluğu ‘’İslamcılık’’ siyasetiyle ayakta tutmaya çalıştı. Sultan Abdülhamit İslamcılık siyasetini uygulamaya çalışırken üzerine en başarılı olduğu halk Müslüman Kürtlerdir. Sultanın bu konudaki en önemli icraatı ‘’Hamidiye Alaylarıdır’’. Sultan kayınbiraderi Zeki paşayı görevlendirerek 1891 yılında uygun görülecek Kürt aşiret reislerinin başkanlığında bir tür milis- korucu sayılabilecek Hamidiye alaylarının kurulmasına karar verildi.
Hamidiye Alayları aşiretin büyüklüğüne göre üç ila altı bölükten meydana geliyordu. Bölükteki askerler, at ve atların koşumlarını kendileri temin ediyor, silah ve mühimmatlar devlet tarafından veriliyor, savaş ve görev dışında köy ve tarlalarda günlük işlerini yapabiliyorlardı, masrafları ise devlet tarafından karşılanıyordu. Sultan Abdülhamit’in kendi adını alan bu alayların asıl gayesinin ne olduğu bugün bile tartışılmakta. Bu konuda farklı görüşler var:
* Osmanlı Sarayı 1880’ler kadar yerel beyler tarafından çıkarılan Kürt isyanlarını bastırmakta ve yol kesme, talan ve aşiretler arası kavgalar gibi asayiş bozukluklarını önlemede, düzeni sağlamada büyük zorluklar yaşadı. Hamidiye Alayları ile ‘’Kürt’ü Kürt’le kontrol etme sağlanmış oldu. Miyaviski de Hamidiye Alayları’nın Ermenilere karşı kullanmaktan çok Kürtleri denetim altına alma ve düzene entegre etme amacıyla kurulduğu kanaatindedir.
* Doğuda gittikçe artan ayrılıkçı Hıristiyan-Ermeni Hareketleri ulusalcı ve komitacılığına karşı Müslüman Kürtler bir set olarak durdular, ancak Kürtler Bağımsız Ermenistan’ın kurulmasını engellerken, devletin bir çok haksız politikalarının da aleti oldular.
* Kürtler Rusya’nın Osmanlı üzerindeki hesaplarına karşı koydular. Rusya’nın Akdeniz’e inme politikasına karşı yıllarca savaşan Kürtler Osmanlı’nın doğu sınırlarını muhafaza ettiler.
* Sultan Abdülhamit İran’daki Kürtleri de kendi yönetimine alarak, Ortadoğu’da Osmanlı’nın eski güçlü günlerine dönmek istedi. Bu konuyla ilgili Kemal Burkay şu tespitte bulunmaktadır:
‘’Abdülhamit’in Kürdistan’ı kendi yönetimi altına birleştirme tasarısı sonuçsuz kaldı. Hırslı Abdülhamit elbette kendi yararları peşinde koştu ama başarsaydı bu en çok da Kürtlere yarardı. Tek parça bir sömürge olmak dörde bölünmekten herhalde daha iyiydi.
Kürtlerde zaten güçlü olan dini eğilimler daha da güçlendirilerek ulusallaşma sürecini kontrol edilmeye, Ermeniler gibi ayrılıkçı fikirlere kapılmaları önlenmeye ve Kürt kimliği eritilmeye çalışıldı. Bu görüşte olanlar Sultan Abdülhamit’in Van Gölü kenarında Arapça, Türkçe ve Kürtçe dilleriyle hem dini hem de müsbet ilimlerde eğitim verecek bir üniversite açmak için kendisine müracaat eden Said-i Nursi’ye bu izni vermemesini ve Nursi’yi kendi ifadesiyle tımarhaneye attırmasını hatırlatmaktadırlar.
Sultan Abdülhamit kendi açısından kısmen başarılı olurken uygulamalarda çok büyük olumsuzluklar ortaya çıktı. Hamidiye Alaylarına katılan Kürt aşiretleri elde ettikleri yeni statüyle çevrelerindeki diğer aşiretlere büyük üstünlük sağladılar bu üstünlük çoğu yerde baskı ve zulme yol açtığından, diğer aşiretlerle devletin arası açıldı. Sultan Abdülhamit’in bu dönemdeki en önemli uygulamalarından biri de 1892 yılında İstanbul’da açtığı Kabataş erkek lisesi adını alacak olan Aşiret Mektebi’dir. İstanbul’da ki aşiret mektebi için Kürt, Arap ve Arnavut soyluların, aşiret reislerinin çocukları seçildi.
Tüm olumsuzluklara rağmen geniş bir Kürt kitlesinde Sultan Abdülhamit’e karşı hem dini inanç birliğinden ötürü hem de her ne olursa olsun o dönem içerisinde Kürtlere görece bir statü ve etkinlik sağlamasından ötürü sempati ve bağlılık oluştu Sultan Abdülhamit’in Kürtler arasındaki adı ’Bavı Kürdan ‘ Kürtlerin babasıydı. Osmanlı devletinde problemsiz huzur ve sükunet içinde yaşayan Kürtler Şii Safevilere karşı sürekli Ali Osmaniyeyi desteklemişler. Osmanlı devletiyle ilişkileri gayet iyi olan Kürtler İttihat ve terakki döneminde aynı muameleyi bulmuşlar mı? Kürt sorunun Kaynağı nerdeyse Osmanlının son dönemlerine Modernleşme dönemine dayandırılmaktadır. Kürtlerin İttihat ve terakki dönemindeki durumuna kısaca değinmemizde fayda var.

İttihat ve Terakki

İttihat ve terakki iktidara gelmeden önce sürekli olarak eşitlik (müsvat) adalet, uhuvvet (kardeşlik) ve hürriyetten söz ediyor ve bayraklaştırdığı bu sloganlar Ermeni, Rum, Müslüman, Türk, Kürt, Arap, Arnavut, herkese cazip geliyordu. Bunun içindir ki şair Mehmet Akif ile Said-i Nursi başta olmak üzere İslam düşüncesindeki birçok kişiyle Kürtlerin önde gelen aydınlarının hemen, hemen tamamına yakını Meşrutiyeti desteklediler. İttihatçılar İktidarı ele geçirdiklerinde Osmanlıcılık fikri ön plandaydı. İttihat ve terakki cemiyeti tüm dinlerden tüm mezheplerden ve imparatorluk mensubu tüm kavimlerden üyeleri vardı. 4-9 Şubat 1902 tarihinde Paris’te yaptıkları kongrede değişik uluslardan 47 delegenin katıldığı kongrede Abdürrahman Bedirhan ve Hikmet Baban da Kürtleri temsilen katılmışlardı. Kongrenin açılış konuşmasında Prens Sabahattin şöyle diyordu. Şurası kesinlikle belirtilmelidir ki İmparatorluğun çoğunluğunu oluşturan Türkler kendileri adına istedikleri hakların Müslüman ya da Müslüman olmasın diğer bütün vatandaşlara kayıtsız şartsız tanınmasını istemektedirler. Bütün vatandaşlara eşit hak ve görevler tanınacak ve bu birliği sürdürecek biricik güç olan Osmanlı henedanına ve tahtına bağlılık duygusunun uyanması ve yaşanması sağlanacaktır. Üstelik Osmanlı İmparatorluğunun Doğuşundan yapılanışına kadar kaderlerine hakim olduğu halkların dillerine, geleneklerine ve dinlerine saygı göstermekte kusur ettiği görülmemiştir. Tekrar edelim ülkemizde uygulanmasını istediğimiz ve yolunda var gücümüzle çalıştığımız ıslahat, belirli bir halk din ya da gurup için değildir. İstisnasız bütün Osmanlılar adına ıslahat istemekteyiz.
1909 yılında kabul edilen İttihat ve terakki cemiyeti programında ilkokullarla ilgili bölüme giriş şöyleydi :
‘’Madde 10 Mekteb-i Umumiyede tahsili İptidai mecburi ve mecanidir (ücretsiz). Mekteb-i İptidaiyede lisan-ı tedris her kavmin kendi lisanı ile olacaktır. Fakat sübyan sınıflarında maada olan sunufi iptidaiyede Türkçe talim olunmak mecburidir. ”
İttihat Terakkinin 1913 yılı programında anadil serbestisi açık bir şekilde yer alıyordu. 20 Eylül 1913 tarihinde yapılan İttihat ve terakki kongresinde söz alan ve daha sonraları Cumhuriyet döneminde Başbakanlık yapacak olan Fethi Okyar ‘’Osmanlı Hükümeti İmparatorluğunu meydana getiren çeşitli unsurların ilerlemesini ve gelişmesini istediğine göre iç siyasetin temeli olarak mahalli dillerin okullarda, mahkemelerde, bürokraside kullanılmasını benimsemeli ve devlet memurlarını seçerken gidecekleri bölgelerin dillerini bilip bilmedikleri hesaba katılmalıdır’’ diyordu. 1913 yıllarında savunulan ve kabul edilen ana dille eğitim ve yerel dillerin kamuda kullanılabilme hakkı Türkiye’de bugün hala tartışılmaktadır. Türkiye yüzyıllardır aynı konuları tartışmakta ve sorunlarını çözebilme yeteneğini bir türlü ortaya koymamaktadır . Kürt sorunun kaynağı sayılabilecek önemli gelişmelerden biri de Kürt ulusalcılığının doğuşudur . Tanzimat ve Meşrutiyetle gelen Vatan, millet aşkı; eşitlik, demokrasi, Hak- hukuk kavramlarının propagandası sadece Türk milletinin üzerinde etkisi olmayıp içinde birçok milleti taşıyan diğer milletleri de etkilemiş. Osmanlının bünyesinde bulunan her millet bu yeni kavramların etkisinden kalmış ve bu da Osmanlının çözülmesine kadar devam ede gelmiştir. Diyebiliriz ki Kürt ulusalcılığı Türk ulusalcılığından etkilenmiş , Türk ulusalcılığına bir tepki şeklinde ortaya çıkmıştır.

Yararlanılan Kaynaklar

Zeynep Kılıç , Demokratik Açılımda Medyanın Rolü
Naci Kutlay, İttihat Terakki ve Kürtler
Sinan Hakan, Osmanlı Arşiv Belgelerinde Kürtler ve Kürt Direnişleri
Hoca Sadedin Efendi, Tacüt’t Tevarih
Mustafa Akyol , Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek
Mehrdad R. İzady, Kürtler
Ekrem Cemil Paşa, Kürdistan Kısa Tarihi
Bazil Nikitin, Kürtler
Altan Tan, Kürt Sorunu
Hüseyin Yayman, Türkiye’nin Kürt Sorunu Hafızası
Kemal Burkay, Geçmişten Bugüne Kürtler ve Kürdistan
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Zeynep Kılıç’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com