Etiket arşivi: Adnan Menderes

Adnan Menderes Dönemi Sosyo-Ekonomik Durum (1950-1960)

Adnan Menderes döneminde ekonomi nasıldı? Adnan Menderes dönemi uygulanan sosyo-ekonomik politikalar nelerdir? Adnan Menderes Hükümetinin ekonomi alanında aldığı yardımlar ve daha fazlası, bu yazımızda. Tarih arşivi sizler için Adnan Menderes dönemi ekonomisini araştırıyor.

Adnan Menderes Döneminde Ekonomik Durum

5 Ocak 1946’da CHP’den ayrılan beş milletvekilli, Demokrat Parti’yi kurdular. Demokrat Parti 14 Mayıs 1950 seçimlerinde toplam oyların % 53’ünü alarak iktidara geldi. Parti’nin lideri Celâl Bayar meclis tarafından cumhurbaşkanı seçildi, hükümeti kurma görevini Aydın Milletvekili Adnan Menderes’e verdi. Menderes, tam 10 sene başbakanlık yaptı ve bu döneme ismini verdi. Türkiye Cumhuriyeti’nin yabancı yardımı ve dış borçlanmaya açılması bu dönemde başladı. Marshall Planından ilk defa bu dönemde yardım alındı.

1945-50 arası CHP Hükümetlerinin hazırlığını yaptığı çalışmalar aslında DP iktidarının rotası oldu. Hükümet, esas ağırlığı tarım ve ulaştırma olan, makineleşme ile birlikte yürüyecek bir kalkınma hamlesi denedi, bu nedenle tarım sektörünü daha çok önemsemiştir. İlk birkaç yıl gayet başarılı da oldu. 1950-1954 yılları arasındaki icraatları ile millet faktörünü siyaset arenasına dahil ederek, özellikle köylü kesimin büyük desteğini aldı. O yıllarda köy nüfusunun çok fazla olduğu için, köy oylarını alarak seçimleri kazandı. Traktör sayısındaki büyük artış, tarımsal krediler ve hepsinden önemlisi köylünün ürününü satacağı pazarlara ulaşması gibi tarım politikaları köylüyü çiftçi yapmıştı. Öte yandan limanlar, barajlar, köprüler köy içme suları gibi hizmetler sayesinde Türkiye adeta şantiyeye dönüşmüştü.1950-52 arasında tarımsal ürünlerin yurtdışı fiyatları, Kore savaşı yüzünden yüksekti. Hükümet, meclise sormadan asker gönderdiği Kore Savaşı’nın sağladığı avantajla ABD’nin desteğini aldı. Kore Savaşının getirdiği yüksek konjonktür (1951-1953) dünya piyasasında hammadde fiyatlarını fırlattı ve pazarları genişletti. Çiftçinin ürünü bol ve pazara ulaşabilir durumdaydı. Tarım sektöründe gelir artışı vardı ve çiftçi servet biriktirebiliyordu. 1951 yılında “Yabancı Sermaye Yatırımlarını Teşvik Kanunu” çıkarıldı. Bu kanunla yabancıların Türkiye’ye yatırımda bulunması arzulanıyordu. Gelen yabancı yatırım oranları beklenenden çok az olunca, 1954 yılında “Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu” çıkarılarak, yabancılara çok daha geniş imkanlar ve teminatlar sağlandı. Özellikle son çıkan kanunla yabancılara istedikleri her türlü iktisadi alanda faaliyette bulunmasına imkan sağlandı. Ayrıca 1954 yılında çıkarılan, 1955 ve 1957 yıllarında değişikliklere gidilen Petrol Kanunu da yabancı sermayeyi çekmeye yönelikti. Fakat sermayeyi özendirmeye yönelik bu çabalar kayda değer bir sonuç veremedi.

1952’de Türkiye’nin NATO’ya girişi TBMM’de onaylandı. Bunun akabinde Köy Enstitüleri öğretmen okuluna dönüştürüldü. 1953’e kadar tarım sektöründeki gelişme önce daha hızlı, sonra daha yavaş bir şekilde arttı. Bu süre içinde tarımdaki kişi başı gelir iki katına çıktı. Daha sonra kent nüfusun artışı ile birlikte tarımda makineleşme geliri arttırdı, bir yandan da Anadolu’nun toplumsal yapısını değiştirmeye başladı. Karayollarına verilen önem sayesinde mübadele aracı maldan paraya dönüştü. Köylü, para ile tanıştı. Para, köylünün kenti ve kent hayatını keşfetmesiydi. Pek çok ilde kurulan şeker fabrikaları, hidroelektrik ve termik elektrik santralleri, barajlar yanısıra, köylünün ürününü alarak depolamak için silolar, işlemek için fabrikalar, ürünün çeşitlendirilebilmesi için toprağın sulamasına yönelik yatırımlar ile iktisadi hayattaki kamu varlığı genişlemeye devam etti. DP hükümeti, bireylerin yetişemediği her yerde olmayı arzu etmekteydi. Tarımla bağlantılı alanlarda yol, liman, baraj, sulama işleri gibi konularda geniş devlet yatırımları yapıldı. Çiftçiyi kalkındırmak ve zirai üretimi artırmak için çok geniş bir fiyat destekleme ve kredi verme siyaseti izlendi. Et ve Balık Kurumu, Petrol Ofisi, Turizm Bankası, Toprak Mahsulleri Ofisi, Şeker Şirketi ve Tarım Satış Kooperatifleri gibi giderek çoğalan ve genişleyen Kamu İktisadi Teşekkülleri (KİT) aracılığı ile ekonomi yönlendirildi. Çiftçinin makine-teçhizat alımlarını kolaylaştırmak için Ziraat Bankası aracılığı ile düşük faizli kredi açıldı. Özel sektör gittikçe büyüdü. Yatırımların finansmanı için yoğun bir şekilde dış borçlanmaya gidildi. Dönem boyunca, Türkiye Sınai Kalkınma Bankası dönemin önemli bankalarından ve dolayısıyla finans kaynaklarındandı. Özel ve kamu bankalarının sayısı arttı.

1954-57 arası dönemde devlet memurları ile ilgili köklü değişikliğe gidildi. DP iktidarı baskıcı rejimini sürdürürken bir yandan da Türkiye şantiye görünümünü sürdürüyordu. 1954-58 arasında Anadolu’da kuraklık yaşandı. 1955’te çeşitli mal gruplarında darlıklar görülmeye başlandı, muhalefetin ve halkın tepkilerine yol açtı. Yeniden Milli Koruma Kanunu’nu çıkarıldı. Bu arada soğuk savaş şartları, her yıl bütçenin %30’unun Millî Savunma giderlerine ayrılması zorunluluğunu doğurdu. 1954 ve izleyen yıllarda krediler kısılınca ithalatın düşmeye başlaması, iç ticaret hadlerini hızla sanayi lehine değiştirdi. Ayrıca nüfus artışı hızlandı, kentleşme ivme kazandı ve iç pazar genişlemeye başladı. Bu dönemde devlete ait fabrikalar satışa çıkarıldı.

adnan menderes ve sosyo-ekonomik durum

1954-61 arası dönemde, liberal bir dış ticaret rejimi içinde dış dengenin sağlanamayacağı anlaşıldı. Bu nedenle dış ticaret kontrollerine gidildi. Ancak ticaret açıkları ortadan kalkacağı yerde âdeta kronikleşti. Öte yandan geniş kamu kesimi, özel sermaye birikimi ile fonksiyonel bir bütünlük içinde ekonomik yapıya birleşti. Ekonomik gelişmeler, plansız programsız, günü gününe yönlendiriliyordu. Serbest ticaret rejimi yüzünden dış ticaret açıkları 1950’den 1956’ya kadar büyüyerek devam etti.  DP iktidarı bu sorunlara çözüm olarak IMF’yi düşünmek yerine Millî Korunma Kanunu’nu yeniden yürürlüğe koydu. Ancak dolar, TL karşısında gittikçe değerleniyordu. Ayrıca, bu dönemde bütçe açıklarının ana nedeni, etkin bir vergi sisteminin oluşturulamamış olmasıydı.

 4 Ağustos 1958 İstikrar Tedbirleri: Yurt dışından kredi ve borç bulma koşulları giderek zorlaşıp hatta tamamen yok oldu. 1958’de Türkiye’nin vadesi geçmiş ve ödenmemiş dış borcu vardı. Sonunda dış borçlar ödenemez hale geldi ve Türkiye, IMF’yle, onun şartları doğrultusunda anlaşmak zorunda kaldı. Yeni krediye karşılık 1946’dan beri Türkiye’ye önerilen yatırımlarının sınırlandırılması, kamu harcamalarının ve Türk lirasının değerinin düşürülmesi, IMF’nin şartlarıydı.  Devalüasyon yapıldı, dış ticaret rejimi yeniden düzenlendi, para arzı kontrol altına alınmış, KİT ürünlerinin fiyatları yükseltilmiştir. Ancak bu yıllarda devalüasyon ve KİT fiyatlarının yükseltilmesi fiyatlar genel seviyesinin hızla yükselmesine yol açtı, fiyat artışları 1959 yılında da devam etti. DP hükümeti sosyo-ekonomik politikalarını belli bir program dahilinde yapmadı. Devletin ekonomideki yerini küçültüp ve özel sektöre öncülük verme çabalarında kısmen başarı sağladı. 10 yıllık iktidar döneminin ikinci yarısından itibaren istikrarsızlık meydana geldi ve ağır bir bunalım sürecine gidildi. DP Türkiye’nin gerçeklerini ve kapitalizmin ve uluslararası değişen ilişkiler yumağını yeterince değerlendiremedi. DP, CHP’nin ardından daha aceleci, atak politikalar izleyerek; dış borçlanmaya ve yabancı sermayeye dayalı büyüme politikasını benimsedi. Dış ticaret açıklarının büyümesi ekonomiyi bunalıma sürükledi. Ülke ithalata ve dış kaynaklara bağımlı hâle geldi. Dış enflasyon, dış ödeme zorlukları ve işsizlik ile karşılaşan Türkiye’de, ekonomik bunalım, siyasi bunalımı doğurdu ve askeri bir idare ile dönem kapandı. Siyasi sebepler, kısmen katı bir politika izlenmesi, iktisadi alanda dönemin özellikle ikinci yarısındaki sıkıntılar, etkili ve işlevsel bir vergi düzeninin kurulamaması, Demokrat Parti iktidarının sonunu hazırladı.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Ekonomi Tarihi ve Spekülatif Balonlar

Marshall Yardımı 

Bu Çalışmanın Tüm Hakları Betül KARATAY’a Aittir.

KAYNAKÇA

Türkiye Cumhuriyeti İktisat Tarihi-  Anadolu Üniversitesi Yayınları (Açık Erişim)

Korkut Boratav – Türkiye İktisat Tarihi (1908-2002)

Fevzi Çakmak, Atatürk ve Sonrasında Türkiye Cumhuriyeti’nin Uyguladığı İktisadi Politikalar, Dokuz Eylül Üniversitesi Yayınları (Cumhuriyetin Kazanımları)

1950-1960 arası Türkiye’de Uygulanan Sosyo-ekonomik Politikalar -Arş. Gör. Osman Cenk KANCA (Mustafa Kemal Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi)

DİA- Adnan Menderes maddesi

Mustafa Albayrak, D.P. Hükümetlerinin Politikaları, Türkler Ansiklopedisi, c. 16, sf. 855-877

Marshall Planı ve Türkiyedeki Sonuçları (Marshall Yardımı 1947)

Marshall Planı’nın Türkiye’ye etkileri, Marshall Planı’nın olumsuz etkileri, Marshall Yardımı CHP, Marshall Yardımı Demokrat Parti Marshall Yardımı İnönü, Marshall Yardımı alan ülkeler, Truman yardımı hakkında geniş bir araştırma.. Tarih arşivi sizler için araştırıyor.

Marshall Planı ve Marshall Yardımı

Türkiye’nin Marshall Planı’ndan aldığı yardım, Avrupa’ya yapılan doğrudan yardımların % 1,2’si, dolaylı yardımların da % 2,2’sine tekabül ediyordu. Plan çerçevesinde alınan kredilere % 2.5 faiz oranı uygulanmıştı. Alınan krediler, 15 yıl ertelemeyle 44 yılda geri ödeme usulüne tabii tutulmuştur. Marshall Planı’nın Avrupa ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’de de ekonomik, siyasi ve sosyal sonuçları olmuştur.

Ekonomik Sonuçlar

1923-47 yıllarında iktisadi kalkınma için kendi kaynaklarına yönelmeyi öncelik edinen Türkiye, 1948’den itibaren Marshall Planıyla dış kaynaklardan yararlanmaya başlamıştı. Bu durum, üretim ve gelir artışını hızlandırmıştı. Ancak, ekonominin dış kaynaklara bağımlılığının da artmasına vesile olmuştu. Tabi ki; bunun keyfi bir olay olduğu söylenemez. Türkiye gelişimini sağlayacak iç dinamiklerden yoksun kalmıştı. Dış kaynaklardan yararlanmak için en uygun çözüm yolu Marshall Planı’ydı. Marshall Planı’nın Türkiye ekonomisindeki en önemli sonuçlarından biri devletçilikten liberal ekonomiye kaymadır. Devletçilik ilkesinin, Marshall Planı’na dâhil olmada Türkiye’nin önünde bir engel teşkil ettiği düşünülüyordu. 1946-50 dönemi, devletçiliğin tasfiye yılları olmuştu. Bu tasfiye, devletçilik kavramının resmen ve aniden reddedilmesi şeklinde değildi. Adım adım hareket edilmişti. Devletçiliği niteleyen bütün yorumlar ve iktisat politikası özellikleri, teker teker reddedilerek tasfiye gerçekleşmişti. II. Dünya Savaşı’na katılmamakla birlikte her an harbe hazır olma stratejisiyle Türkiye’de, askeri harcamaların yüksek olması ve bütçenin büyük bir kısmının askeri giderlere ayrılması, ülke ekonomisini sekteye uğratmıştı. Marshall Planı süreci göstermiştir ki sadece bütçenin büyük bir kısmının askeri harcanmalara değil, ekonominin iyi yönetilememesi de Türkiye’nin iktisadi yapısını bozmuştu. Bunun en iyi göstergesi, 1946 Kalkınma Planı’nın lağvedilmesidir. Türkiye, artık ekonomik buhrandan kendi başına çıkabileceğine inanmıyordu. Bu durum, Türkiye’yi Marshall Planı’na dâhil olmaya sürüklemiştir. Marshall Planı’nı tek kurtuluş yolu olarak gören Türkiye, plana dâhil olabilmek için büyük çaba göstermişti ve çabası sonuç vermişti. Plana dâhil edilen on altı ülkeden birisi olmuştu.
Türkiye’nin plandan uzun vadede olumlu ekonomik sonuçlar elde ettiğinden bahsetmek pek mümkün değildir. Plan kısa vadede Türkiye’ye ancak nefes aldırmıştır. Özellikle 7 Eylül Kararlarının olumsuz etkisi, kaçınılmaz olmuştur. 7 Eylül kararıyla Türk Lirası, ABD Doları karşısında devalüe edilmiştir. Bu devalüasyon sonucunda, 1 dolar 1,29 Türk Lirası’yken 2,80 liraya çıkarılmıştır. Bu yolla savaştan sonra meydana gelen ihracat sıkıntılarının giderilmesi düşünülüyordu. Ancak devalüasyon, istenilen etkiyi göstermedi. Kemal Karpat, 7 Eylül Kararlarını sert sözlerle eleştirmiştir. Karpat’a göre; bu tedbirler, ülkenin içinde bulunduğu toplumsal ve ekonomik gerçeklere dikkat edilmeksizin alınmıştı. Para birkaç elde toplanmıştır. Ekonomik gelişimi sağlayacak yatırımlar yapılmadı. Halkın alım gücü dikkate alınmadı. Bu tedbirler, ülkede bazı iş adamlarının ihtiyaçlarına cevap vermeyi amaçladı. Bu süreçte altın satışına güvenilmesi de yanlış bir hamle olmuştu. Türkiye Merkez Bankası’nın stoklarında 1946 yılında 663 milyon liralık altın vardı. 1950 yılında altın stoku 419 milyon liraya kadar düşmüştü. Devalüasyon, eldeki tarım ürünleri stokunun daha ucuz fiyattan satılmasına neden olmuştu. Ayrıca döviz sıkıntısının olmadığı bir zamanda, devalüasyon gerçekleştirilmişti. Devalüasyon sonrasında ithalat, ihracatı geçmiş, 1930’dan sonra ithalat ihracat dengesi fazla iken, 1947’de açık vermiştir.
Marshall Planı’nın dayattığı liberal ekonomik sistem, Türkiye’de sorun yaratan ana etkenlerden birisi olmuştur. Liberalizm anlayışıyla Türkiye, daha fazla ithalat yapmıştı. Türkiye’nin Marshall Planı çerçevesinde 1949-53 yılları arasında almış olduğu zirai aletler, 1950-53 yılları arasında bu alanda yaptığı ithalattan çok azdır. Örneğin, Marshall Planı ile 7 bin 449 traktör alınmışken liberalleşme süreci sonunda 26 bin 146 traktör ithal edilmişti. 1950 yılında Demokrat Parti iktidara geldiğinde ilk olarak liberal ekonominin alanını genişleterek işe başlamıştır. Liberalleşme ekonomik sisteme geçilmesinde ABD Hükümeti etkili olmuştur. Zira ABD, Marshall Planı’na dâhil ülkelere liberalleşmeyi teşvik ediyordu. Türkiye’de inceleme yapan uzmanlardan Thornburg, 1947 yılında Vatan gazetesine şöyle bir ifadede bulunmuştu: “Aşikârdır ki Türkiye’de hususî teşebbüs ruhu geliştirilmedikçe, memleketinizde hususî ABD teşebbüsü için yer yoktur. Evvelâ, kendi tabiî kaynaklarınızı, işletmelisiniz ve ancak ondan sonra yabancı sermaye bulabilirisiniz.”

”Avrupa İktisadî İşbirliğinin tam olarak bir an evvel gerçekleşmesinden Amerikan umumi efkârının sabırsızlandığını ifade etmiş ve Amerikan yardımlarının, ticaret ve mübadele serbestisini en geniş ölçüde tahakkuk ettirecek memleketlere daha fazla yapılacağını ilâve eylemiştir.”
ABD’nin bu yaklaşımı Marshall Planı’na dâhil olan ülkelerin liberalizme geçişlerinde önemli bir dönüm noktasıydı. Türkiye’nin de bu tarihten itibaren bu yönde ağırlık vermesi dikkat çekicidir. Liberalleşme kapsamında 1950’de Türkiye, yabancı ülkelerle olan ticaretini % 60 oranında serbest bırakmıştı. Ülkelerin özel sermaye’ye ağırlık vermeye başlaması en çok ABD’nin işine yarayacaktır. Özel sermayenin serbest kalması aynı zamanda ABD sermayedarlarının da bu pazarlara girişini kolaylaştırmıştır. Böyle olunca ithalatı hızla ilerleyen ülkelerde ihracat düşük seviyede kalmıştır. Aynı şekilde bu durum Türk dış ticaret açığını artırmıştır. 1950 yılında 22,3 milyon dolar olan dış ticaret açığı liberalizm nedeniyle iki yıl içerisinde 193 milyon dolara ulaşmıştı.Türkiye’de oluşan dış ticaret açığı hakkında, 22 Ekim 1952’de MSA Türkiye şefi Leon Dayton, şunları söylüyordu:
”Türkiye’nin son zamanlardaki tediye müvazenesi açıklarını ben ve misyonumdaki arkadaşlarım yakından ve endişe içinde takip etmekteyiz. Bugün karşılaşılan müşkülâtın bertaraf edilmesi ve açıkların izalesi, kabili ihraç malların bir an önce ihracına ve memleketin dış gelirlerin arttırılmasına bağlıdır. Fakat ihracat yapılamamaktadır. Şüphesiz ihracatın yapılabilmesi diğer memleketlerin bu mallara talip olmasına ve ihraç mallarının fiatına bağlı bir keyfiyettir.”

Marshall Yardımı Alan Ülkeler Aşağıdaki Şemada Belirtilmiştir

marhall yardımı alan ülkeler

Dayton’un da ifadelerinden anlaşıldığı gibi Türkiye’deki dış ticaret açığının ana nedenlerinden birisi yeterince ihracat yapılamamasıdır. 1952’de Marshall Planı’nın Avrupa sürecinin tamamlanmış olduğu göz önüne alındığında, Avrupa’da artık zirai ürün ithaline çok ihtiyaç duyulmamaktaydı. Bu nedenle ihracatını tarım ürünlerine dayandıran Türkiye, dış ticaretinde açık vermeye başlamıştı. Her geçen gün bu açık artmaktaydı. İngiltere’de 6 Ocak 1953 tarihli Times gazetesi, Türkiye’nin dış ticaret açıklarına değinmiştir. Gazetede, Türkiye’nin dış ticaret açığı önemli bir mesele olarak görülüyordu. Gazeteye göre, 1952 yılının ilk 10 ayında ithalat ihracat arasında, 484 milyon lira açık vardı. Bu miktar önceki seneye göre iki kat artmıştı. Türkiye’nin bu hale gelmesinin sebebi, Avrupa Tediye Birliği’ne en fazla borçlu ülke olmasıydı. Gazete, liberal ekonomik sisteme hızlı geçilmesinin Türkiye’yi bu hale getirdiğini ifade etmişti. Türkiye’nin, liberal ekonomi hakkında çok iyi bilgi ve deneyim sahibi olmadığından dış ticarete ayak uyduramadığını belirtmişti. Türkiye, liberalleşme konusunda iyi bir seviyede olmadığından, liberalizme ne şekilde geçileceği ve hangi alana ya da kimlere ne kadar izin verileceğini kararlaştıramamıştır. Dönemin gazetelerinde bu konular üzerine yazılar yayınlanmıştır. Kudret gazetesinde devlet işletmelerinin özelleştirilmesi belli sebeplerle savunulmuşsa da yabancı sermayeye devri hususunun yanlış olduğu öne sürülmüştür. Gazetedeki habere göre yabancı sermayeye ancak yeni iş alanlarında müsaade edilmeliydi. Devlet işletmeleri daha çok yerli şahıs ve kooperatiflere devredilmeliydi.
31 Mayıs 1950 tarihi itibariyle, Türkiye’nin ithalat yaptığı ülkelere olan dış borcu 218 milyon 141 bin lira civarındaydı. Bununla birlikte Türkiye’de dış borç artmaya devam etti. 1955 yılında devletin dış borcu 1 milyar 686 milyon 319 bin 466 lira’yı bulmuştur. 1953 yılı itibariyle Türkiye, ithalatını azaltmaya başladı. Dış ticaret açığının önlenmesi adına 1958 yılında yeni bir devalüasyon zorunluluğu doğdu. 1 dolar 2,80 liradan 9 liraya çıkarıldı. 1956 yılında Türkiye’deki, ekonomik sıkıntılar buhran halini almıştı. İhracatın yanı sıra ithalatta da gittikçe zorlanılıyordu. Marshall Planı kredilerine rağmen, döviz sıkıntısı çekiliyordu. Bu sıkıntıyı gidermek adına çözüm yolları aranmıştı. “Türkiye, Irak, Lübnan, Ürdün, Suriye Ortaklık ve Temsilciliği”nden Ali Rıza Kurtoğlu, T. Vifor adında bir maliye uzmanının Türkiye adına yayınladığı muhtırayı Başbakan Adnan Menderes’e sunmuştu. Muhtırada “Türk Dolar” adında yeni bir paranın oluşturulmasından bahsediliyordu. Bu paranın ihracat için kullanılmasının dışalımı ve ihracatı kolaylaştıracağı belirtiliyordu. Vifor şunları ifade ediyordu:
”Sterling, bir asır müddetle dünyada hüküm sürdü. Dolar, istikbalde, dünyanın kullanacağı para olarak gözüküyor. Bütün dünya dolar veya dolara istinad eden tek para sistemine doğru gitmektedir. Bütün milli paraların, millî para olarak kalmaları her memleketin dolara dayanan ve haricî mübadelelerde kullanılacak olan bir para ihdas etmesi kuvvetle muhtemeldir.
Türkiye için de böyle bir para teklif ediyorum. Bu paranın “Milletlerarası Para Fonu” ile “Federal Bank” tarafından destekleneceği muhakkakdır. Bu paranın ihdasının, Türk Lirasının Türk millî parası olarak kalmasına bir mâni teşkil etmeyeceğini de tekrar etmek isterim. “Türk-Dolar” Türkiye’nin istikbalde ecnebi devletlerle vaki olacak ticarî münasebatında kullanacağı paradır(…)
“Türk-Dolar”ın Türk Lirası ile olan nisbeti bir Türk-Dolar 5 ilâ 5 ½ Türk Lirası civarında tesbit edilmelidir.”

marshall yardımı son posta gazetesi

Marshall Planı, Türkiye’de 1923 yılından beri süre gelen Mustafa Kemal Atatürk’ün hazırlattığı zirai ve sınai kalkınma biçimini sonlandırmıştı. II. Dünya Savaşı ile Atatürk’ün ekonomi ve tarım politikası zaten kesintiye uğramıştı. Türkiye’nin, Avrupa ve ABD ile olan dış ticareti durmuştu. Bu ticaretin tekrar başlamasına Marshall Planı vasıta olmuştur. Ancak Atatürk’ün sınai kalkınma için yaptığı çabalar devam ettirilmemiştir. Türkiye tarıma kayma yolunu tercih etmiştir. Bu durum Türkiye’de fabrikalar açılmasının önlenmesinin yanında elde bulunan fabrikaların kapatılmasına neden olmuştur. Uzmanların verdiği raporlar doğrultusunda 1952 yılında Türk sanayisi için bir dönüm noktası olan THK Uçak ve Motor Fabrikaları kapatılmıştır. MKE’ye devredilen fabrikalar, 1954 yılında traktör fabrikası haline getirilmiştir. Marshall Planı çerçevesinde Türkiye’nin tarım ekonomisine ağırlık verilmiştir. Bunun neticesinde Türkiye, sınai gelişmeden uzaklaşarak bir tarım devi olmak istemiştir. Marshall Planı çerçevesinde, 1948-1952 dönemi için yapılan yardımların % 20,6’sı doğrudan, % 59,7’si dolaylı olarak tarıma ayrılmıştı. 1949 yılı Mayıs ayında Türkiye’ye ilk traktörler gelmişti. Bu traktörler, 1950 yılındaki hükümet değişikliğinden sonra alınan binlerce traktörün ilk kısmını oluşturmuştu. Yeni hükümet de Türkiye’de tarımsal üretim artışının sağlanmasını ana hedef olarak belirlemişti. Bu şekilde ihracatta tarım sektörü önemli bir yer edinmeye başlamıştı. Ancak tarımda makineleşme traktör kullanımıyla sınırlı kalmıştı. Bu nedenle yapısal dönüşüm sağlanamamıştı. Marshall Planı Türkiye temsilcisi Russel Dorr’un Türkiye gezisinden sonra hazırladığı raporunda Türkiye’de Marshall Planı’nın tarımda yarattığı etkiden bahsetmiştir. Dorr, raporunda, tarımsal makinelerin kullanımının zirai üretime oldukça faydalı olduğunu ifade etmiştir. Ancak, makineleşme kadar yedek parça temini için kurulan servislerin yetersizliğine dikkat çekmiştir.
Tarımda devleşme hedefi, sanayileşmenin ihmal edilmesine neden olmuştu. Bunda ABD’li uzmanların raporları da etkiliydi. Örneğin Thornburg Raporu’nda Türkiye’de makine ve motor fabrikası projeleri reddedilmişti. Uçak ve dizel motor imal etmek için, Ankara’da bir tesis kurulması fikri de kabul edilmemişti. Thornburg Raporu, eleştirilmesine rağmen Türkiye’de benimsenmişti. Vatan gazetesinde Thornburg hakkında “Büyük Türk Dostu” şeklinde ifadeler kullanılmıştı. Barker Raporu’nda da Türkiye’de sanayileşmeyi reddeden ifadeler yer almıştı. Barker, “Türkiye’nin sanayileşme hedefini terk etmesini tavsiye edecek değiliz. Fakat biz, bu hedefe varmanın en kestirme yolunun, tarımsal gelişmeye önem vermek olduğunu tavsiye ediyoruz” diyerek Türkiye’yi tarıma yönlendirmiştir. Raporları önemseyen Türkiye, tarım ülkesi olma yolunda sınai kalkınmadan uzaklaşmıştı. 1950 seçimlerinde Demokrat Parti’nin politikası da bu yöndeydi. Türkiye’de 1935-50 yılları arasında köylü kesim ihmal edilmişti. Büyük oy potansiyeli olan köylüler, Demokrat Parti tarafından önemsendi. Demokrat Parti, köylünün kalkınmasına öncelik verecek bir program uygulayacağını ilan etti. Demokrat Parti’nin bu politikası, Marshall Planı’nın gerekleriyle uyuşuyordu. Ziraatta makineleşme, özellikle traktör ve biçerdöver kendini gösterdi. 1948 yılında 1.750 olan traktör sayısı, 1960 yılına gelindiğinde 43 bin 747’ye ulaşmıştı. Biçerdöver sayısı da, 994 iken 6 bin 72’yi bulmuştu.
Bütün girişimlere rağmen, istenen sonuca ulaşılamamış Türkiye gerekli kalkınmayı sağlayamamıştı. 1954 yılında Dünya Bankası’nın yaptığı müdahaleler Türkiye’yi kızdırınca, Türkiye ile Dünya Bankası arasındaki bağlantı koptu. Türkiye, Dünya Bankası’ndan artık kredi alamamaya başladı. Bununla birlikte büyüme sürecinde beklenenin aksine, tarımda değil sanayileşmede ilerleme düşüncesi belirdi. Bu durum, tarım devi olma konusundaki umutların aslında boş bir hayal olduğunu görmede etkili oldu. Tarımsal verim düşüktü. Fakat tarımsal nüfus fazlaydı. İthalatın sınırlandırılmasından sonra sanayileşmenin hız kazanması, köylü ve tüccar kesimin sanayiye doğru kaymasına sebep oldu. Türkiye, özel sektörü teşvik etmesinin yanında ithalatta kısmi serbestliğe de müsaade etmişti. Bu izne rağmen sınai teşebbüse yönelmemesi, ithalat masraflarını karşılayacak bir ihracat gelirinden uzak kalmasına neden olmuştu. Bunun dışında, Türkiye’de var olan özel sektör de ferdi teşebbüse dayalıydı. Çok fazla ortaklık görünmüyordu. Bunun ana nedeni, sözleşme hukukunun gelişmemesi ve Türk iş adamlarının birbirine güvenmemesiydi. Ortaya çıkan güvensizlik, Türkiye’nin sınai kalkınmadan uzaklaşmasında etkili olmuştu.
Türkiye, her şeyden önce ithal ettiği kadar ihraç edememesi, Türk ekonomisini Marshall Planı’ndan gelen yardımlara bağlı hale getiriyordu. Paraların geri ödenmesine gelince, burada da başka bir sıkıntı baş gösteriyordu. Türkiye, ABD’den aldığı borç parayla yine bu ülkeden malzeme satın alıyordu. Alınan kredilerin ödenme zamanı geldiğinde ise döviz sıkıntısının baş göstermesi kaçınılmaz olmuştu. Bu da Türkiye açısından sıkıntılı bir süreci ortaya çıkarmıştı. Türkiye, ticaret açığını finanse etmek için, dış kredi bulmakta güçlük çekiyordu. Bunun ana nedeni ödemeler dengesindeki açık olarak gösterilmiştir. Türkiye borcunu ödeyecek kadar ihracat yapamamıştı. İhracatın düşük seviyede kalması dış ticarette borçların artmasına neden olmuştu. Özellikle 1955’ten sonra daha belirgin olan bu sorun Türkiye’yi gün geçtikçe dış borca sürüklemiştir. 1960 yılı dış borç miktarı 1 milyar 138 milyon 600 bin dolara ulaşmıştı. 1950 yıllarında ödeme sıkıntılarının giderilmesi için Avrupa Tediye Birliği kurulmuştu. Ancak, 1958’lere gelindiği zaman Türkiye’nin ödeme sorunu daha da artmıştı. 1958 yılında Türkiye’de ilk defa, borç yükümlülüklerinin yerine getirilemeyeceği söylenmişti. Bu nedenle, OEEC, IMF, ABD ve Türkiye arasında, 4 Ağustos 1958’de “İstikrar Programı” konusunda anlaşmaya varılmıştı. Buna göre, borçların bir kısmı ertelenecek, bir kısmı da yeni bir ödeme planına göre düzenlenecekti. Böylece Türkiye, ekonomide dış etkilerin kıskacına iyice girmeye başlamıştı. Marshall Planı’ndan aldığı kredilerle Türkiye, istediği ekonomik kalkınma hamlesini gerçekleştiremediği gibi yabancı müdahalesine de açık hale gelmişti.

adnan menderes marshall planı

Tarımdan sonra Marshall Planı’yla en fazla desteklenen alan madencilik olmuştur. Türkiye, plana katılırken Avrupa’ya gıda satışı ve Avrupa sanayisinin gelişmesi için maden ihracı yapması öngörülmüştü. Türkiye, aldığı yardımlarla maden çıkarımını arttırmış, hammadde olarak madenlerini Avrupa’ya satmıştı. Özellikle kromun satışı, Türkiye için önemli bir döviz kaynağı haline gelmişti. Türkiye, Maraş ve Hatay’daki krom madenlerinin üretimini ECA idaresine bırakmıştı. Marshall Planı doğrultusunda verilen raporlara uyuyordu. Madenciliğe sekte vuran Yabancı Sermaye Kanunu’nun çıkarılması da raporlar doğrultusunda gerçekleştirilmiştir. Bu kanunla Türk madenlerinin yabancıların eline geçmesinin yolu açılmıştı. Örneğin, 1959 yılının sonlarına doğru Türkiye’de, 18 petrol arama şirketinin 16’sı ABD’li, diğer ikisi ise Alman ve Felemenk’ti. Planda önemli harcama alanlarından birisi de ulaştırma sistemiydi. Önemli bir paya sahip olan ulaştırma yatırımları genellikle karayolları yapımına yönelikti. Bu durum, Cumhuriyet döneminden beri süregelen demiryolu politikasını bir kenara bırakıyordu. Karayollarının deniz ve demir yolu ulaşımı ile bağlantılı olmasına önem verilmedi. Karayolu yapımında temel amaç kırsal kesimde üretilen ürünlerin en kısa sürede pazara çıkarılmasıydı. Kısacası, Türkiye’de üretilen ürünlerin yeniden toparlanmaya çalışan Avrupa’ya taşınması hedefleniyordu.
Marshall Planı’nda Türkiye’ye biçilen rol başarıyı getirmemişti. Zira Bir ülke, tek başına ziraatla gelişemez ve ekonomisini güçlü kılamazdı. Bu durumu 4 Nisan 1953 yılındaki İngiliz Economist gazetesi şöyle ortaya koyuyordu:
”Türkiye’nin, kendi ekonomisini ve bilhassa ziraatını geliştirip modernleştirmesine ve işlerinde muvaffakiyetler sağlamasına âmil olan enerji ve inisiyatifin, ticarette mâruz kaldığı güçlükleri artırmış olması, paradoksal büyük bir talihsizlik eseridir. Türklerin, mühim miktarda pamuk, ve kuru meyveden başka, ellerinde, ilk defa olarak, büyük bir hububat fazlalığı mevcuddur. Fakat, ziraat ve sanayinin gelişmesini mümkün kılan makinelerin çok mikdarda ithal edilmesi, ticaret muvazenesini alt üst etmiş ve fazla ziraî mahsullerini satmak suretiyle dahi, bu muvazeneyi düzeltmeğe müvaffak olamamıştır.”
Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere makine ithaliyle harcanan para, zirai ihraçtan elde edilenden çok fazlaydı. Türkiye’de yerli sermaye geç de olsa 1953 yılından sonra sanayi sektörüne doğru kaymıştı. Ekonomik kalkınmanın gerçekleşmesinde sanayinin rolü kaçınılmazdı. Türkiye, sanayi sayesinde ihraç ettiği hammaddeleri işleyip daha karlı bir şekilde satabilirdi. Endüstriyel vasıtaların modernleştirilmesi için sanayi tesisleri kurabilirdi. Tarih arşivi sizlere Marshall Planı Ve Türkiye’deki Sonuçları’nı aktarıyor…
Marshall Yardımı’nın ana sistemi, önce verip sonra daha büyük alma olarak özetlenebilir. Plan, bir nevi sömürgeleştirme sistemi yaratmıştı. ABD yardımları ile Türk sanayisi, sömürgeleşme sürecinden geçtikten sonra ABD’nin açık pazarı konumuna gelmişti. Marshall Planı Türkiye’de aynı zamanda tembellik yaratmıştır. Ekonomik bir sorunun halledilmesinde hemen Marshall yardımlarına başvurulması, Türk ekonomisini hazırcılığa sürüklemiştir. 1950 yılı bütçesinde ortaya çıkan açık, Marshall Planı’ndan elde edilen yardımlarla kapatılmıştır. Bu hamle, siyasette eleştirilere neden olmuştur. Zira bütçe açıklarının ülkenin ekonomik gücüyle kapatılması, kendi kendine yetmenin göstergesiydi. Ancak böyle yapılmadı. Türkiye, yalnızca bu plandan yararlanarak dolar elde etmemiştir. Dünya Bankası’ndan alınan kredilerin de rolü büyüktü. Alınan krediler, 1952 yılı dış ticaret açığının ana faktörlerden birisi olmuştur. Neticede Türkiye ekonomisi, kısa süreli ani bir dönüşüm ile bambaşka bir sistemde işlemeye başlamış ve bu ani değişime ayak uyduramayan Türkiye, beklenen gelişmeyi yapamayınca, ekonomik sıkıntıları karşılamak için borç almaya devam etmiştir. Böylece Marshall Planı ile başlayan ekonomik hareketlenme, daha sonraları ekonomik bağımlılığa dönüşmüştü.
Siyasal Sonuçlar
Marshall Planı sonrası oluşan yeni ekonomik ortamda Türkiye artık dış borca bağımlı hale gelmişti. Siyasi gelişmeler de tamamen bu eksende ilerliyordu. Doğan Avcıoğlu’nun ifadesiyle, CHP ile başlayıp DP ile devam eden bu sürecin ana çerçevesi “Dolar, daha fazla dolar diplomasisi” şeklinde belirtilebilirdi. ABD’nin de dış siyasetinde Türkiye önemli bir yerdeydi. ABD Türkiye’nin yardımlardan en üst derecede yararlandığını belirtiyordu. 22 Mayıs 1950’de liberal yönetim taraftarı olan Demokrat Parti başa geçmişti. Demokrat Parti’nin politik sisteminin ana amacı, ülkenin sadece dış politikada yalnızlıktan kurtarılması ve güvenliğinin sağlanması değil aynı zamanda ekonomik altyapısının da geliştirilmesiydi. Hükümet bunu gerçekleştirmek için dış yardımlara yöneldi. Demokrat Parti, yardımlardan yararlanmanın bir karşılığı olacağının farkındaydı. Bu durum Demokrat Parti’yi rahatsız etmemişti. Gerekirse bedel ödeneceği inancındaydı. NATO’ya katılmak asker gönderme de bu inancın sonucuydu. Marshall Planı’nın tatbiki 1952 yılı başı itibariyle bitmişti. Ancak Türkiye’ye yapılan ABD yardımları, askeri alanda ağırlıklı olarak devam etmiştir. Türkiye’ye yardım edilmesinin ana nedeninin, Kore Savaşı ve Çin’in milliyetçi yapısının çöküp komünist hükümetin eline geçmesi olduğu söylenebilir. Bu sonuç ABD’nin Rus karşıtı politikasından sıyrılıp antikomünist politika çerçevesinde hareket etmesine neden olmuştur. Böylece Soğuk Savaş’ın başında ABD Senatörü Vandenberg’in “Sovyetler silahı bıraksın yoksa atom bombası kullanırız” ifadesi ile başlayan çatışma hali, 1950’lerin başlarında daha genişleyerek antikomünist bir hale dönüşmüştü. ABD, komünizmin Ortadoğu’ya yayılmaması adına Türkiye’yi yanında tutmak istemiş ve Türkiye’ye yardım kanalını kapatmamıştır.
ABD’nin yardımı kesmemiş olması Türkiye’nin de işine geliyordu. 6 Ekim 1949’da ABD, Karşılıklı Savunma Yardım Kanunu’nu çıkartarak, 500 milyon dolarlık askeri yardım kaynağı ayırmıştı. Türkiye de bu yardımdan yararlanmak istiyordu. NATO’ya girene kadar Türkiye bu kanun çerçevesinde ABD’den askeri yardım almıştı. Dönem itibariyle Türkiye, yönünü tamamen batıya çevirmiş ve dış politikasını ABD ekseninde batıya bağlı hale getirmişti. İsmet İnönü döneminde Türkiye, NATO’ya girmek için girişimlerde bulunmuştu. Ancak İnönü Hükümeti uygun bir cevap alamamıştı. NATO’ya giriş Demokrat Parti döneminde gerçekleşti. Ancak NATO’ya girmeden önce, Kore Savaşı’na Türkiye’nin dâhil olması dönem itibariyle oldukça çelişkili oldu. Asker gönderilmesi kararında, muhalefetin onayı alınmamıştır. Bu durum, ülke iç siyasi dinamiklerini sarmıştı. Basında, Türkiye’nin NATO’ya girebilmek için Kore Savaşı’na katılmış olduğu ve dış politikada, hükümetle muhalefet arasında ihtilaf olduğu haberleri çıkmaya başladı. Haberlerde eleştirilen önemli hususlardan biri NATO’ya üye olmayan Türkiye’nin, NATO ülkeleri ile birlikte Kore’ye asker göndermesiydi. Fakat Kore Savaşı’na katılımdan sonra, Türkiye’nin NATO’ya alınması gündeme gelmiş, 1952 Şubat’ında NATO’ya üye kabulü gerçekleşmişti. Türkiye, NATO’ya üye olmasından sonra Ortadoğu’da Batı’nın temsilcisi olmuştu. Batı’nın Ortadoğu’daki petrol çıkarlarının da koruyuculuğu görevini yürütmüştür. Batı yanlısı dış politikasını, ekonomik gelişmesi için gerekli dış sermaye yatırımlarını çekmekle birleştirmişti. Türkiye’nin böyle bir strateji takip etmesinin sebeplerinden biri ekonomikti. Türkiye batı ittifakını, iktisadi teşekküllerin gerçekleştirilmesinde kullanılacak dövizin elde edilmesi için bir araç olarak görüyordu. 1955 yılından itibaren Türkiye-NATO anlaşmasının ikinci maddesi çerçevesinde ABD’den iktisadi işbirliğinin kuvvetlendirilmesi yönünde yardım istemiştir. Yardım istenirken dayanak noktası, Türkiye’nin NATO ülkeleri için stratejik önemi olmuştu. Marshall Planı sonrasındaki NATO üyeliğiyle Türkiye hızlı bir kalkınma evresine girmiştir.

kral faysal marshall planı

Truman Yardımı ve Truman Doktrini Nedir

Türkiye, NATO’ya üye olduktan sonra yapılan yardımları yeterli görmüyordu ve stratejik önemini vurgulayarak yardım taleplerinde bulunuyordu. Müttefik ülkeler ise Türkiye’nin iktisaden sorumsuz davrandığından yakınıyordu. Sovyetler Birliği, Batı ile bir harbe girişmesi halinde ilk olarak Orta ve Yakındoğu’ya yönelecekti. Bu hamlesiyle hem Ortadoğu petrol yataklarını ele geçirecek hem de batılı ülkelerin hava üslerini kullanmalarına engel olacaktı. Bu nedenle Türkiye’nin stratejik önemi kabul edilmekteydi. Türkiye de bu konumundan dolayı yardım taleplerinden geri kalmıyordu. Türkiye, dış yardımlar sayesinde bir süre ekonomik olarak gelişmişti. Ancak Türkiye’nin ekonomisi gelişince ihtiyaçları da artmıştır. 1956’da ekonomide büyük bir bunalım gerçekleşmiştir. Bu bunalım, 1958 yılında Türkiye’yi devalüasyona itmiştir. 1957 yılında Türkiye, Ortadoğu’daki tüm meselelerde ABD ile ortak hareket etmekteydi. 1958 yılında Irak Kralı Faysal’a karşı yapılan darbe sonucunda, Türkiye’nin Ortadoğu politikası sarsıntıya uğrayacaktı. Lübnan Ürdün olaylarında, ABD’ye İncirlik üssü açılacak ve 1959 yılında, Türkiye-ABD arasında yapılacak bir anlaşmayla ilişkiler en üst düzeye çıkacaktı. ABD kontrolünde Türkiye’de yeni istikrar politikaları uygulamaya konulmuştu. Ayrıca, dış borçların ödenmesi için, Osmanlı dönemindeki Duyun-u Umumiye idaresine benzer bir kurum olan “Alacaklı Ülkeler Konsorsiyumu” kurulmuştu. Türkiye, 1958’de dış krediler açısından yeteri derecede ilgi görmemeye başlamıştı. Bu ilgisizlik, Türk ekonomik hayatındaki sıkıntıları derinleştirmişti. Bu nedenle hükümet, politika değişikliğine gitmek zorunda kaldı. Türkiye dış kredi sağlamak için Sovyetler Birliği’ne de başvurmayı düşünmüştü. Menderes, 1958’de Moskova’ya ziyaret yapmayı planladı. Ancak, Türkiye’de oluşan iç siyasi çekişmeler buna izin vermemişti.
Türkiye, Marshall Planı’ndan sonra dış yardımlara bağımlı bir ülke haline gelmişti. II. Dünya Savaşı sonrasında ekonomik olarak pek parlak bir görüntü sergilememişti. Marshall Planı’nı herkes kurtuluş yolu olarak görmüştü. Bu durum, siyasi ve sosyal olarak da Türkiye’nin dışa bağımlılığına bir ortam oluşmasına neden olmuştu. Marshall Planı döneminde Türkiye, aldığı kredilerle oldukça borçlanmıştı. Planın sonrasında da dış kredi almaya devam etmişti. Devlet, siyasi anlamda da “Amerika ne yaparsa kabul edelim” düşüncesindeydi. 4 Temmuz 1948 tarihli anlaşmadan sonra ABD Türkiye üzerinde çeşitli kanallardan söz sahibi olmaya çalışıyordu. Türkiye’deki uzmanların ülkeyi kalkındıracak yeteneğe sahip olmadığını söyleyen yabancılar, var olan kaynakların nasıl ve nerelerde kullanılacağını kendileri belirliyorlardı. Kısa süre sonra ülkeye gelen yabancı uzmanlar Türk bakanlıklarının kadrolarına yerleştirilmişlerdir. Böyle olunca Türkiye üzerinde sarf edilen her dolar aynı zamanda ABD emperyalizmine hizmet ediyordu. Türkiye ile ABD arasındaki bağ, her ne kadar NATO ilişkisi çerçevesinde birliktelik olarak ele alınsa da böyle değildir. ABD’nin Türkiye üzerindeki politikası tamamen yardım değil çıkar hesabına dayanmaktadır. Yapılan yardımlara bakıldığında ABD’nin kapitalist çıkarlarını ön plana çıkardığı görülmektedir. Türkiye ABD’nin yararına tavır takındığı sürece iki ülke arasındaki birliktelik sağlam kalmıştır. Ancak 1964 Kıbrıs Harekatı sırasında ABD’nin Türkiye’yi yalnız bırakması var olan tüm tabuların yıkılmasına sebep olmuştur. Kıbrıs Harekatı sırasında Türkiye ABD’den destek beklerken ABD’nin Truman Doktrini’nin dördüncü maddesi gereğince harekatın önüne geçmesi Türkiye’de şok etkisi yaratmıştır. Birçok kesim Kore Savaşı’na girmenin hata olduğunu belirtmeye başlamıştır. Kore’de savaşa katılıp zaferler kazandıklarından dolayı madalyaya layık görülen Türk askerlerinden bazıları, aldıkları madalyaları teker teker iade ederek tepkilerini göstermişlerdir.
ABD ile sıkı ilişki içerisinde olmaya devam etmek için hiçbir girişimden kaçınmayan Türkiye, komşularıyla olan ilişkilerini bitirmekten de kaçınmamıştır. Örneğin 1947 yılına kadar Filistin meselesinde Arapları destekleyen Türkiye, 1948’de İsrail’in kurulmasından itibaren İsrail’i tanımıştır. Bunun yanında emperyalizme karşı direnen bağımsızlık hareketlerine de karşı tavır almıştır. Bu yüzden komşu ülkelerle olan ilişkileri bitme noktasına gelmiştir. Kıbrıs meselesinde Arap devletlerin Türkiye’nin yanında yer almaması, bu sonuçtan kaynaklanmıştır. ABD’nin planları Türkiye’deki iç siyasete de sirayet etmiştir. Sovyetler Birliği’nin komünist yayılmasının önüne geçmek isteyen ABD, birçok ülkede demokratik atılımların gerçekleşmesi için teşviklerde bulunmuştur. Bu ülkelerden birisi de Türkiye olmuştur. Türkiye’de demokrasi atılımının gerçekleşmesi için çok partili hayata geçişi desteklemiştir. Marshall Planı’na dâhil edilme sürecinde Türkiye’ye bu plana katılmak için çok partili hayata geçiş şart koşulmuştu. Türkiye bu adımı atmış ve Demokrat Parti bu şekilde Türk siyasi hayatına dâhil olmuştur. Ancak aralarındaki sorunlar çözülemeyince CHP ve Demokrat Parti arasında gergin bir ortam oluşmuştur. Bu durumdan ABD de tedirgin olmuş ve Türkiye’ye tebligat göndermiştir. Tebligatta iki partinin aralarındaki meseleyi çözmelerini ve demokrasi ışığını halka iyi yansıtmaları istenmişti.
Sosyal Sonuçlar
II. Dünya Savaşı’ndan sonra, dünya ülkelerinde olduğu gibi Türkiye de ekonomik sıkıntılarla dolu bir süreç yaşamıştır. Ortaya çıkan ekonomik buhran Türkiye’yi derinden etkilemiştir. Sıkıntıları ortadan kaldırmayı amaçlayan Marshall yardımları, Türk halkı üzerindeki dengelerin değişmesine neden olmuştur. Marshall Planı, dolaylı da olsa daha başlamadan Türkiye’de etkisini hissettirmiştir. CHP yardımdan yararlanmak için Türkiye’deki komünist eğilimi ABD’lilere hissettirmeye çalışmıştı. Bu taktiği Truman yardımı sırasında da uygulamıştı. 1947 sonlarına doğru Türkiye’nin plan dışında tutulacağı konusu ortaya çıkınca Türkiye için yeni bir komünizm tehlikesi yaratılmaya çalışıldı Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi olayı ön plana çıkarıldı. Aralık 1947’de Fakültede gerçekleşen bu olayda, ABD’de eğitim görmüş bazı solcu hocalara karşı gösteriler yapılmıştı. Bu vakadan sonra ülke içinde tepkiler çoğalmıştır. 1949 yılı başlarında ise Sabahattin Ali cinayeti ile liberal ekonomik sisteme kaymaya başlayan siyasilere karşı oluşan tepkilere gözdağı verilmiştir.

shall-plani-peynir-yardimi

Marshall Planı, Türkiye’deki nüfus dengelerinin değişmesinde de etkili olmuştur. 1927 yılındaki nüfusun % 16,4’ü kentsel, % 83,6’sı kırsal alanda yaşarken, 1940 yılında kentsel nüfusu oluşturan kesim % 18’i, 1950’de % 18,5’i bulmuş, 1960’ta da % 25,1’e ulaşmıştır. Planın Türkiye’ye tarımsal kalkınma alanında yardımlarından dolayı 1950’de köyden kente göç oranında fazla bir değişim gözlenmemiştir. Ancak 1950’den sonra, ilerlemenin tarımsal alanla sınırlı kalmasının hata olduğu anlaşılınca ülke içi sermaye sahipleri tekrar sınai alanlara kaymaya başlamıştı. Bunun sonucunda 1960 yılında kadar kentsel nüfus oranı artarak belirtilen orana ulaşmıştır. Plan sürecinde eğitimde değişim gözlenmiştir. Türkiye 1950-1960 arası on yıllık süreçte okullaşma alanında önemli bir gelişim göstermiştir. Okul çağındaki nüfustan ilkokul okuyanların oranı 1950’de % 69,5 iken 1960’ta % 81,1’e yükselmiştir. Ortaokul 4,8’den 15,8’e, lise ve dengi okullar 5,2’den 13,2’ye, yükseköğretim de 1,3’ten 3,1’e yükselmiştir. 1950-51 ders döneminde toplam 1 milyon 785 bin olan öğrenci sayısı 1960’ta 3 milyon 407 bin olmuştur. Eğitmen sayısı da 48 bin 791’den 91 bin 229’a yükselmiştir. Türkiye dönem içerisinde Türkiye eğitim için okullar açma hususunda sıkıntı çekmiştir. ABD’den portatif okullar getirtilerek bu sorunları çözmeye çalışmıştır. Bu rakamlar ve yapılanlar plan sürecinde eğitime önem verildiğini göstermektedir. Plan sürecinde Türkiye’de turizm hayatı da canlanmıştır. 1952 yılında 36 bin 372 olan turist sayısı 13 yılda % 446,5 artmıştır. Bu artışın sebebinin Ekonomik İşbirliği Sözleşmesi’nin beşinci maddesi olduğu söylrnrbilit. Zira önemli görülen şey, turizmin süreç içerisinde oldukça etkili olduğudur. Devlet Planlama Teşkilatı’nın verilerinde 1950 yılında Türkiye’den giden turist sayısı belirtilmemiştir. Ancak 1963’te 41 bin 833 kişinin yurtdışına turizm amaçlı gittiği belirtilmiştir. Türkiye’ye gelen yabancı turist sayısına bakılırsa, Türk halkı için yeni geçim kaynakları sağlaması bakımından faydalı olduğu söylenebilir. Tarih Arşivi bu yazıda sizlerin Marshall Planı nedir? Marshall Planının Türkiye’ye etkileri, Marshall Yardımı alan ülkeler hangileri? gibi sorularınızı cevaplıyor.

Marshall Planı sonrası Türkiye’de oluşan hazırcılık topluma da yansımıştır. Bütçe açıkları daima krediyle kapatılmaya çalışılmış, kalıcı çareler üretilememiştir. Bu durum ülke içerisinde para darlığı oluşturmaya başlayınca bankalar kredi vermeyi kesmek zorunda kalmıştı. Böyle olunca halk sıkıntı içine girmişti. Para darlığı çeken tüccarlar, kredi sağlamak için tefecilerden yüksek faizle borç alma karşılığında evlerini rehin bırakmıştır. Sonuç olarak toplumda iflaslar görülmeye başlamıştı. Zamanla halkın alım gücü de iyice düşmüştür. İşsizlik oranları da bir hayli artmıştır. 1950’lerin sonlarına doğru işsizlik önemli derecede artmıştır. Örneğin 11 Haziran 1959’da Cumhuriyet gazetesinde verilen bir haberde işsizliğin arttığından bahsedilmiştir. Habere göre işsizlik had safhaya çıkmış ve özellikle özel sermayede işten çıkarılmalar artmıştır. 21 Temmuz 1947’de de aynı haberlere yer veren gazete işten çıkarılmaların devam ettiğini ve işsizliğin her geçen gün daha da arttığını belirtmiştir. Çalışacak işi olanlar içinde maaş sıkıntısı baş göstermiştir. Çalışan kesim geçinebilecek kadar maaş alamama sıkıntısı çekmekteydi. Bu sıkıntıya katlanamayanların iş yerlerinde ihtilaf yaratma girişimlerinde bulundukları görülmektedir. Örneğin 21 Temmuz 1955’te Milliyet gazetesindeki bir habere göre 20 bin tekstil işçisi maaşlarının düşük olmasından dolayı iş yerlerinde huzursuzluk çıkarmayı kararlaştırmışlardır.
Marshall Planı, halk üzerinde bir dinamizm oluşmasını sağlamıştır. Bunun ana nedeni çok partili hayata geçiş çalışmalarıdır. Çok partili hayat, rekabetten dolayı partilerin halka daha çok inmesini sağlamıştır. Çünkü siyasi partiler başa geçebilmek için halka inmek veya halk üzerinde önemli söz sahibi olan büyük gruplara maddi çıkarlar sağlamak zorunda kalmışlardır. Bu durum halk üzerinde bir dinamizm oluşmasını sağlamıştır. Türkiye’de devlet bütçesi açık vermeye başlayınca, bunu engellemek için halka başvurulmuştur. Ancak bu çözüm getirmemiştir. Çünkü Plan sürecinde fiyat artışları oldukça yüksek seviyedeydi. Halk eline geçen parayla zorlukla geçiniyordu. Sadece belli bir zümre şatafatlı bir hayat yaşamaktaydı. Nadir Nadi Türkiye’deki kıtlık hakkında “Harbiye caddesinde çalışanlarımız da dâhil, halkımızın çok büyük bir kısmı kıt kanaat ancak yaşayabiliyorlar. İsteyerek de istemeyerek de onun istihlâkinden kısabileceğimiz bir şey olduğunu sanmıyorum” şeklinde ifadede bulunmuştur. Türkiye’de halk, fedakârlık beklenmeyecek kadar ağır şartlar içerisinde bir yaşam sürmüştü. Marshall Planı halkın da ekonomik sıkıntısını gidermede etkili olamamıştı. Halkın kafasındaki ortak soru borcun nasıl ödeneceğiydi. Krediler ödenemeyince yeni kredi yolları da tıkanmaya başlamıştır. İşinin ehli olmasına rağmen pek çok esnaf kredi elde edememiştir. Devlet, borç batağından kurtulmak için halktan ağır vergiler almaya başlamıştır. Bu ağır vergilerden birisi kazanç vergisi olup en çok vergi memurlardan alınmıştır.
Marshall Planı sürecinde Türkiye’de uygulanan ekonomik anlayış ülke içinde zengin bir sınıfın oluşmasını sağlamıştır. Çok partili yaşama geçişin bu konuda önemli katkısı olmuştur. Demokrat Parti’nin başa geçmesiyle daha da güçlenen bu sınıf, sonraki dönemlerde yerini iyice sağlamlaştırmıştır. Tarımsal alandaki makine devriminden sonra köyden kente göç hızlanmıştır. Oluşacak sonuçlar tahmin edilmediğinden kentler ve Türkiye ekonomisi açısından kötü etki yaratmıştır. Bu göç olgusunun ana sebebi, kentin çekiciliğinden çok kırsal kesimin iticiliğidir. Aynı durumun Avrupa’da daha dengeli gerçekleştiği söylenebilir. Köylü kesim köyden vazgeçtiklerinde onları hazır karşılayan bir kent hayatı ile karşılaşmışlardır. Göç edenlerin istihdam edileceği gerekli iş sahaları hazırlanmıştır. Türkiye, böyle bir karşılama yapamamıştır. Zaten böyle bir şey beklemek de olanaksızdır. Çünkü halk tarımsal alandan uzaklaştığında hükümetin ekonomik politikaları tamamen tarıma dayalıydı. Bu nedenle kentsel alanda gerekli istihdam ve iskân olanakları üretilememiştir. İstihdam sıkıntısından dolayı halk işportacılıkla ya da düşük gelirli ve sigortasız işlerde çalışmak zorunda kaldı. İskân sorunu da büyük kentlerin kenar mahallelerinde gecekonduların hızla çoğalmasına zemin hazırlamıştır. Gecekondulaşma dönemin ekonomik sorunlarından dolayı çok fazla önemsenmemiştir. Devlet halkın geçimini zor sağlamasından dolayı gecekondulaşma işini denetim altına almamıştır. Ancak zamanla bu durum oldukça sorun haline gelecektir.
ABD, Türkiye üzerinde sosyolojik tespitlerde de bulunmuştur. Türkiye’nin yeterince gelişmemiş olmasından faydalanmaya çalışmıştır. Thornburg raporunda verilen bilgilerde Türk halkının geri kalmışlığı ifade edilmişti. Bunun yanı sıra ABD, gelişmemiş ülkelere eğitim yardımı altında bir program ortaya atmıştır. Gelişmemiş ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de görev alan personelin eğitimini üstlenmişti. ABD’nin bu hedefi için sermaye sahipleri ve hükümet işbirliği içinde hareket etmişler ve bunun için çeşitli örgütler görevlendirilmiştir. Amaçları eğitim olmayan bu örgütler için eğitim, yalnızca ABD’nin kapitalist çıkarlarına hizmet eden bir araç vazifesindeydi. Bu çerçevede ABD emperyalizmi için hizmet eden okullar Türkiye’de faaliyet göstermişlerdir. ABD, sonraları çıkarlarını Türkiye’ye kendi içinden oluşturulacak bir örgütle yaymayı planlamış ve bu iş için “Barış Gönüllüleri” isimli bir grup oluşturmuştur. Bu grup, Soğuk Savaş’ı yöneten sermaye gruplarının amacına yönelik kurulmuştur. Örgüt ABD’nin dünya görüşünü yayan ve dünyada ortaya çıkan ulusal kurtuluş hareketlerine cephe alan bir misyonerlik grubudur. Bu oluşumun ilk resmi ifadesi 1959 yılında John Freud Kennedy tarafından başkanlık seçim kampanyasında ortaya atılmıştır. Barış Gönüllüleri Türkiye’ye 27 Ağustos 1962 tarihinde giriş yapmıştır.
Bu örgüte benzer bir başka oluşum da “Amerikan Alan Hizmeti (American Field Service, AFS)”dir. Bu oluşum, faaliyet gösterdiği ülkelerden öğrencileri ABD’ye götürüyor, orada durumu iyi olan ABD ailelerinde ikametlerini sağlıyordu. Böylece ABD’de eğitim süresi biten öğrenciler, ülkelerine döndüklerinde ABD yaşam tarzını ve dünya görüşünü benimsemiş oluyorlardı. Kendi ülkelerinde önemli mevkilere gelmesi sağlanıyordu. Bu durum Türkiye üzerinde de uygulanmıştır. Bu şekilde ABD kültür emperyalizmi de gerçeğe dönüşmüş oluyordu. Ayrıca ABD yardım miktarını yararlanan ülkelerin ekonomik ve kültürel değişimlerine göre belirlemişlerdi. Ülkeler ABD’nin istediği değişimleri gerçekleştirdikçe daha fazla yardım almışlardır. Marshall Planı’nın sosyal alanda bazı olumlu sonuçlarını görmemezlikten gelmek imkânsızdır. Tarımda makineleşme dolayısıyla insan gücüne gereksinim azalınca geçim sıkıntısına düşen kesim şehirlere göç etmeye başlamıştır. Bu mesele insanların yurtlarını terk etmesi bakımından kötü bir görüntü arz etse de köy ile kent arasında bir etkileşim sağlaması bakımından olumludur. Bunun yanında tarımsal modernizasyon halkın daha uzağa ulaşabilmesini sağlamış traktörler köylünün tarım ürünlerini şehirlere taşıyabilmesine olanak sağlamıştır. Köylü, şehirliye ürününü satarken şehirle arasındaki iletişimi de kuvvetlendirmiştir. Pazar ekonomisi ile bütünleşmiştir. Böylece şehir ile köy arasındaki bağı kuvvetlenmiştir. Tarım kesimindeki bu hareketlilik tarımsal bölgelerin de gelişmesine katkı sağlamıştır. Tarımsal alanlara ulaşılabilmesi açısından binlerce kilometrelik yol yapılmıştır.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Osmanlı Düşüncesinde Meteorolojik Olgular

Kripto Paralar ve Yasal Durum

Yararlanılan Kaynaklar
Serkan Şahin, Marshall Planı Ekseninde Türkiye
Esma Torun, II. Dünya Savaşı Sonrası Türkiye’de Kültürel Değişimler – İç ve Dış Etkenler (1945-1960)
Faruk Sönmezoğlu, Türk Dış Politikasının Analizi
Mehmet Saray, Sovyet Tehdidi Karşısında Türkiye’nin NATO’ya Girişi
Akdes Nimet Kurat, Türk-Amerikan Münasebetlerine Kısa Bir Bakış
Namık Behramoğlu, Türkiye Amerikan İlişkileri (Demokrat Parti Dönemi)
Ahmet Ulusoy, Devlet Borçlanması
Yakup Kepenek, Gelişimi, Üretim Yapısı ve Sorunlarıyla Türkiye Ekonomisi
Refik Korkud, İsmet İnönü ve Türkiye’de İktisadi İnkişaf
Mükerrem Hiç, Kapitalizm, Sosyalizm, Karma Ekonomi ve Türkiye
Rıdvan Karluk, Türkiye Ekonomisi
Feroz Ahmad, Modern Türkiye’nin Oluşumu
Osman Yalçın, Türk Hava Harp Sanayi Tarihi

*Bu çalışmanın tüm hakları, Serkan Şahin’e aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Truman Doktrini Ve Türkiye

Truman Doktrini Nedir ?

ABD’de, “Doktrinler” Başkanlar tarafından ilan edilir. Özellikle tarihsel nitelikli yeni dış politika değişiklerini kapsar. Bu kapsam, ABD’yi ilgilendirdiği kadar, etkisi yönüyle tüm dünyada ilgi çekmiştir. Tarihte “Truman Doktrini” adıyla anılan doktrin, ABD Başkanı Truman tarafından 12 Mart 1947 tarihinde, Amerikan Kongresi’nden dünyaya ilan edilmiştir. Böylece Amerikan dış politika tarihinde önemli bir kırılma noktası yaşanmıştır. Bu kırılma noktasının başlangıcı ile dünya dengesinin baş kısmına oturan Amerika bu etkisini uzun yıllardır devam ettirmektedir.
1946 yılının Mart ayından itibaren ABD’nin Türkiye’ye ve bölgeye ilgisi daha fazla görünür olmaya başlamıştır. Missouri’nin Türkiye’ye gelişi ile ABD, SSCB’ye karşı bu bölgenin yanında olacağının mesajlarını vermeye başlamıştır. Fakat ABD, Türkiye’nin arzu ettiği hızda yol alamamıştır. “SSCB Notaları” ile bunalan Türkiye uzun bir süre daha kendi başına kalmıştır. Süreci hızlandıran gelişmelere İngiltere neden olmuştur. İngiltere, İkinci Dünya Savaşı’ndan galip ayrılmasına rağmen önemli oranda güç kaybetmiştir. Bunun etkisi ile ekonomisi zor duruma düşmüş, yardım yaptığı ülkelerle ilişkileri de zora girmeye başlamıştır. İşte bu nedenlerle, tarihsel bir ittifaka sahip olduğu ABD’ye, yani dünya dengelerinde yeni ve çok etkili bir güç olarak ortaya çıkan ABD’ye bir bildiri sunmuştur. İngiltere, bu bildiri ile bundan sonra, özellikle ciddi komünizm tehlikesi altında olan Yunanistan ve Türkiye’ye yardım yapamayacağını bildirmiştir.

21 Şubat 1947 tarihinde, 31 Mart 1947’den itibaren yardımları keseceğini bildirmiştir.

İngiltere, ayrıca ABD’ye bu iki ülkeye yardımların mutlaka devam etmesi gerektiğini de bildirmiştir. İngiltere’nin bu bildirisi aslında önemli bir tarihsel sürecin bitişini, yeni bir tarihsel sürecin başlangıcını da işaret etmektedir. İngiltere’nin bu bildiri ile ABD’nin dünyanın birinci gücü olduğu gerçeğini kabul ettiği söylenebilir. Özellikle Türkiye ve çevresindeki bölgelerin kontrolünü ABD’ye bırakmak zorunda kaldığı ifade edilebilir. İngiltere, Yunanistan ve Türkiye’ye derhal yardım yapılmasını, bunun gerçekleşmemesi halinde, sözü edilen bu iki ülkenin tümden Sovyetlere kaptırılacağını ivedilikle belirtmiştir. İngiltere’nin, bu durumu, ABD’yi, daha da yaklaştığını ve ileride ağır bir baskı altında kalacaklarını düşündükleri “Komünizm Tehlikesi” ne karşı harekete geçirmiştir. Yardım konularında oluşturulan raporlar, İngiliz Raporları ile birlikte Truman’a sunulmuştur.
Raporlarda Yunanistan’a yardım konusunun acil olduğu, Türkiye konusunun acil olmadığı yer almıştır. Yunanistan’da bulunan mevcut hükümetin mutlak surette desteklenmesi suretiyle ayakta tutulmasının zorunluluğu ifade edilmiştir. Türkiye konusunda tereddütleri gidermek isteyen ABD Dışişleri Bakanı George Marshall, Türkiye’deki Büyükelçileri olan Edwin Wilson’la irtibata geçerek, durumun hızlı bir şekilde değerlendirilip bakanlığına bildirilmesini istemektedir. Ancak, ABD Büyükelçiliğinin değerlendirmesinde, Sovyet işgal tehlikesinin olmadığı ifade edilmiştir. Bununla birlikte Sovyetlerin Türkiye’yi hep tehdit altında tutmak suretiyle ekonominin bozulmasını amaçladıklarını söylemiştir.

Sovyetlere karşı tedbir alan Türkiye’nin ordusunu terhis etmeyerek büyük bir ekonomik yükümlülüğün altına girdiği ifade edilmiştir.

Kısacası, SSCB’nin işgal gibi bir niyeti olsa bunu çok kısa sürede gerçekleştirebileceği, bunu yapmayarak tehdit tehlikesi yoluyla tam kontrol sağlamayı amaçladığı raporunu sunmuşlardır. Bu gelişmelerin neticesi olarak Başkan Truman, 12 Mart 1947 yılında, Kongre’de tarihi konuşmasını yapmıştır. Bu konuşmada Truman, Kongreye bazı tespitler yapmış ve Kongreden belirli isteklerde bulunmuştur. Bunları başlıklar halinde şu şekilde sıralamak mümkündür;

* Truman, Özellikle Yunanistan’ın desteklenmesinin çok önemli olduğunu Kongreye anlatmıştır. Bu desteği sağlamak için mevcut durumu göz önüne getirerek, Yunanistan’da iç savaşın devam ettiğini, bu savaşta SSCB Lideri Joseph Stalin’in sayıları birkaç binle ifade edilen komünist gerillalara yardımı bizzat organize ettiğini söylemiştir.
* Truman, Kongreye SSCB’ye güvenilemeyeceğini, bunu İran ve Yugoslavya konularında gördüklerini ifade etmiştir. Yunanistan ve Türkiye konusunda dikkatli olunmadığı takdirde Sovyet yayılmacılığının artık engellenemeyeceğini belirtmiştir. Bu durumun ise ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarlarını tümden kaybedeceğini belirtmiştir.
* Truman, Sovyetlerin, Yunanistan’da komünist gerillaların desteklemesi ile birlikte, Türkiye’den toprak ve Boğazlardan üs istemesini ABD’nin ulusal güvenliğine engel teşkil ettiğini belirtmiştir. Kongre üyelerine bunun kabul edilir bir durum olmadığını anlatmıştır.
* Sovyetlerin niyetinin kötü olduğunu, 1946 yılında Nükleer enerji ve silahları konularındaki uluslararası denetimi reddettiğini, bunun açıkça barış taraftarı olmadığının göstergesi olduğunu dile getirmiştir.
* Truman, Yunanistan ve Türkiye’nin bir Sovyet müdahalesinden korunmasının gerekliğini anlatmıştır.
* Daha önce İngilizlerin yapmış oldukları yardımların bu kez ABD tarafından Yunanistan ve Türkiye’ye yapılması gerektiğini, bu durumun dış politika açısından bugün ve bundan sonra son derece önemli olduğunu belirtmiştir.

* Truman, bu yardımlar kapsamında Yunanistan ve Türkiye’ye 400 Milyon Dolar yardım yapılması gerektiğini ifade etmiştir. Bu yardımların denetimini ve işlerliğini sağlamak için sivil ve asker uzmanlar gönderileceğini vurgulamıştır.

* Truman, ABD’nin totaliter rejimlere karşı, özgür toplulukların yanında yer alması gerektiğini anlatmıştır.
* Truman, özgür toplumlara içerden yapılacak silahlı saldırılar ile dışarıdan gelebilecek baskılara karşı onların yanında olmaları gerektiğini belirtmiştir.
* Truman, özgür toplumların yanında yer alarak, onların toprak bütünlüklerinin yanında durduklarını herkese göstermeleri gerektiğini anlatmıştır.
* Truman, Yunanistan Hükümeti’nden durumun acil olduğunu belirten mali yardım başvurusu aldıklarını belirtmiştir.
Kongreye sunumunda Truman, özellikle Yunanistan’ın durumu üzerinde sıkça durmuştur. Kongre, Yunanistan’ın durumundan net olarak haberdar olmakla birlikte SSCB ile yaşanan süreci de tüm ayrıntıları ile öğrenme imkânına kavuşmuştur. Sovyetlerle ilişkilerin geldiği durum senatörler arasında belki de ilk kez bu kadar açıklıkla dile getirilmiştir. Kongrede, “Truman Doktrini” büyük bir şaşkınlık oluşturmakla birlikte tartışmalara da zemin hazırlamıştır. Senatörler, Amerikan politikalarında ciddi bir değişimin gerekliliği konusunda uzunca tartışmalara girmişlerdir. Elde edilecek bir faydanın olmayacağı konusunda da öneriler yapılmıştır.

Bununla birlikte, senatörler, İngiltere’nin bölgedeki haklarının koruyucusu haline getirilmek istendiği konusundaki tereddütlerini de iletmişlerdir.

Senatörler, Yunanistan ve Türkiye’deki rejimlerin demokratik nitelikten yoksun birer otokratik rejimler olduklarını ifade etmişlerdir. Bazı senatörler yardımlardan özellikle Türkiye’nin faydalanmaması gerektiğini, çünkü mali yapısının sağlam olduğunu, savaşa katılmadığını ifade etmişlerdir. Hatta “Ermeni” konusu bile gündeme getirilmiş, tüm bunlardan dolayı Türkiye’ye yardım yapılmaması istenmiştir. Türkiye’nin yardım yapılacak en son ülke olduğu da ayrıca vurgulanmıştır.
Senatörlerin istekleri doktrinde bazı noktaların daha ayrıntılı olarak ele alınmasına ve belirli konulara dikkat edilmesine zemin hazırlamıştır. Yapılacak yardımların, belirlenen konuların dışında kullanılıp kullanılmadığı konusu tartışılmış, senatörlerin isteği ile basının denetiminin sağlanması kararlaştırılmıştır. Bu doğrultuda yardım miktarları netleştirilmiş, Yunanistan’a 300 Milyon, Türkiye’ye ise 100 Milyon Dolar yardım yapılmasına karar verilmiştir.
Kongrede, oylamaya sunulan Yunanistan ve Türkiye’ye yardım tasarısı, 23 ret oyuna karşılık 63 kabul oyu ile kabul edilerek yasalaşmıştır. 22 Mayıs 1947’de Truman’ın imzasını takiben yürürlüğe girmiştir. Kongrede, Yunanistan’a 300, Türkiye’ye 100 Milyon şeklinde belirlenen miktarların ilk partisi 4 Ağustos 1947 tarihinde ilgili ülkelere ulaştırılmıştır. Truman, tasarının yasalaşmasından iki ay sonra düzenlemiş olduğu basın toplantısında yasayı tekrar savunmuştur. Bu savunmasında özellikle iki noktaya vurgu yapmıştır.

Truman, ekonomileri bozuk uluslara yardım yapmak sureti ile dünyaya huzur getirmeye ve totaliter baskıcılığa karşı özgürlükleri savunmaya ABD’nin devam edeceğini belirtmiştir.

Truman Doktrininin uygulama safhasında Türkiye–ABD arasında 12 Temmuz 1947’de bir anlaşma imzalanmıştır. Bu anlaşmaya kadar olan dönem ile bu anlaşmadan sonra olan dönemi ikiye ayırmak doğru bir yöntem olacaktır. Artık ABD, Sovyet tehlikesine karşı net bir adım atmış bulunmaktadır. Bu adım ile Yunanistan, Türkiye ve Ortadoğu konusunda müdahil olduğunu, olmaya devam etmek zorunda olduğunu, izlemiş olduğu politika ile dünyaya ilan etmiştir.

12 Temmuz 1947 Anlaşması’nı Türkiye–ABD ilişkileri bölümünde aktarmıştık. Burada değinilmesi gereken konu, bu yardımların neredeyse tamamının askeri amaçlı olduğu gerçeğidir. Bununla birlikte ekonomik kalkınmanın dikkate alınmamasıdır. Bunda, ABD yetkililerinin Türkiye’de bulunan büyükelçilik görevlilerinden aldıkları raporların etkisi oldukça fazladır. 1947 Anlaşması ile ilgili değerlendirmeler Türkiye’de de sıkça yapılmıştır. Anlaşmayı utanç verici anlaşmalar boyutunda değerlendirenler de çıkmıştır. Onların değerlendirmelerine göre, Sovyet tehditleri olmasa da bu anlaşmanın Türk Ulusuna asla yakışmadığı gerçeğidir.

Anlaşmada, söz konusu yardımın ABD Kongresi kararlarınca daha sonra değiştirilebileceği, bu değişikliği Türkiye’nin peşinen kabul etmiş sayılacağı gerçeğidir.

Bu durum ulusal çıkarlara aykırı bulunmuştur. Yapılan diğer değerlendirmeler ise yardımlar ile ABD etkisine sonuna kadar açıldığımız gerçeğidir. ABD’li uzman ve gazetecilerin bütün ülkede cirit atmasına zemin hazırlandığı durumudur. Bu duruma bu tarihten sonra verilebilecek çarpıcı örnek ise 1950 yılında gerçekleşmiştir. CHP iktidarının son aylarında bizzat Cumhurbaşkanı İnönü imzası ile üç Amerikalı İstatistik Genel Müdürlüğü bünyesinde istihdam edilmiştir. Bu kişilerin istihbarat amaçlı çalışma yaptıkları rahatlıkla tahmin edilebilir.
Anlaşmada ayrıca, yapılan askeri yardımların amacı dışında yani SSCB tehlikesi dışında kullanılamayacağı durumu ise eleştirilen konulardan biri olmuştur. Anlaşmanın imzalanmasını takiben ABD’li askeri uzmanların Türk Askeri Tesisleri’ne dağıldığı gerçeği ortaya çıkmaktadır. Bununla birlikte bir kısım Türk Subayları, silahlar konusunda eğitim için ABD’ye gitmişlerdir. Diğer eleştirilen hususlardan biri ise, Türkiye’nin bu silahlara bütçe ayırması gerektiği, tamir, bakım, yedek parça adı altında önemli bir kaynağın ABD’ye aktarıldığıdır.
Truman Doktrini Türkiye’nin güvenlik arayışında önemli bir nokta olmuştur. Barış zamanında yapılan askeri anlaşma ile Türkiye–ABD ilişkileri çok uzun yıllar devam edecek bir sürece girmiştir. Doktrininin devamında yapılan bu anlaşma ile ayrıca, dünyanın iki kutba ayrıldığı gerçeği ABD tarafından ilan edilmiştir. ABD’nin, İngiltere’den emperyalist jandarmalığı bir yönüyle devraldığı şeklinde değerlendirmeler de yapılmıştır.

ABD bu doktrini, Yunanistan ve Türkiye dışına da yaymak istemiştir. Bu konuda Ortadoğu ülkelerini hedef seçmiştir.

ABD, bunu İngiltere ile birlikte düşünmüştür. Fakat Ortadoğu ülkeleri ABD’ye SSCB ile sınır komşusu olmadıkları, kendilerini bir Sovyet tehdidi altında hissetmedikleri mesajını iletmişlerdir. Böylece doktrinin kapsamı Arap dünyasına yayılmamıştır. Arap Devletlerinin ABD’ye karşı bu tutumu almasında Ortadoğu’da izlediği politikaların da rolü büyüktür. ABD’nin İsrail yanlısı izlediği politikaların bu sonucu doğurduğu öne sürülmektedir. Truman Doktrini’nin SSCB tarafından algılanışı ise rahatlıkla tahmin edilebilir. SSCB, doktrinin, diğer ülkelerin içişlerine karışmak için bir araç durumuna getirildiğini ifade etmiştir.
SSCB, doktrin kapsamında ABD’nin dünyada emperyalist amaçlar güttüğünü ifade etmiştir. Sovyetlerin bu tepkilerinde haklı olduğu ileri sürülebilir. Başkan Truman’ın selefinin aksine Sovyetlere karşı sert yaklaşımı bilinmektedir. Truman bu yaklaşımını basın önünde dile getirmekten ise çekinmemiştir. Truman bir nevi “soğuk savaşı” tırmandırmıştır. Truman, başkanlığı bıraktıktan sonra Sovyetlere tepkisel yaklaşımını değiştirmemiş, aksine artırmıştır. 28 Nisan 1957’de New York Times Gazetesi’ne verdiği demeçte Sovyetlerden sert sözlerle bahsetmeyi sürdürmüş, anladıkları tek şeyin güç olduğunu, dünya yüzündeki bütün savaş ve ayaklanmaların kaynağının onlar olduğunu ifade etmiştir.
Truman doktrini kapsamında, 1947–1949 arasında, ABD’den Türkiye’ye yapılan yardımın toplam tutarı 152,5 Milyon Amerikan Doları’na ulaşmıştır. Bu yardımların çok büyük bir kısmı askeri amaçlı olmuştur. Çok az bir kısmı ise (5 Milyon Dolar) yol yapımı şeklinde kullanılmıştır. 1951’e kadar olan ABD yardım tutarı ise 400 Milyon Dolar rakamlarına kadar ulaşmıştır.

Truman Doktrini ve devamında ABD ile yapılan askeri anlaşmanın Türkiye’deki yansımalarına değişik bir açıdan bakmakta fayda vardır.

O da bu iki gelişmenin dönemin iktidarı olan CHP’de nasıl yankılandığı gerçeğidir. Çünkü CHP’nin bakışı aynı zamanda devletin, belli bir ölçüde ise halkın bakış açısını yansıtmaktadır. 12 Temmuz 1947 Askeri Anlaşması’nın TBMM’de görüşülmesi sırasında söz alan CHP Milletvekili (Türkiye’de Başbakanlık da yapmıştır. Ara dönem olarak adlandırılan 26 Aralık 1971–3 Aralık 1971 döneminde, CHP Milletvekilliğinden istifa etmek şartı ile 12 Mart Muhtırası’nı yapan askeri erkân tarafından Başbakanlık görevine getirilmiştir) Nihat Erim, konuşmasında;
“Muhterem arkadaşlar; Büyük Meclisin kabulüne arz edilen bu kanun, yüksek tasvibinizden geçtikten sonra, Hükümetiniz, bugün memleketimizin emniyeti için birinci derecede önemi olan bu vesikanın tasdiknamelerini teati etmek fırsatını bulacaktır. İkinci Cihan Harbi’nin sona ermek üzere bulunduğu aylardan beri memleketimiz, hakikaten tarihimiz boyunca ender rastlanan, bir tehlike ile karşı karşıya bulunmaktadır. Devletler, bu türlü tehlikeleri önlemek için öteden beri birbirleriyle yardımlaşma yoluna girmişlerdir.1914-1918 Harbi sonuna kadar bu yardımlaşma, dünya ölçüsünde bir teşkilâta bağlanmaksızın mıntıka mıntıka devletlerin birbirlerine el uzatmaları şeklinde tahakkuk etti.
Birinci Cihan Harbinden sonra kurulmuş olan Milletler Cemiyeti yardımlaşmanın dünya ölçüsünde ilk fiilî teşebbüsü olarak meydana çıkmıştır. Fakat bu teşkilâttan Amerika Birleşmiş Devletlerinin hariç kalmış olması ve bu teşkilâtın bu vadide atılan ilk adım bulunması; dünya ölçüsünde yardımlaşma fikrini bu ilk teşebbüste maalesef muvaffakiyete ulaştıramamıştır ve İkinci Cihan Harbinin neden çıktığı araştırılırken, Amerika Birleşik Devletlerinin, Avrupa işlerine yakın ilgi göstermemesi sebepler arasında başta sayılmaktadır.  İkinci Cihan Harbi bütün milletlere o kadar ağır ve elim felâketler getirmiştir ki, milletler, daha harp sona ermeden önce; demin Sayın Dışişleri Bakanımızın temas ettiği gibi, San Fransisko’da toplanarak, yeniden bir teşkilât kurmak ve milletlerin güven ve barışını bununla korumak teşebbüsüne geçmişlerdir. Fakat hepinizin pekiyi bildiği sebepler dolayısı ile büyük ümitler ve halisane temennilerle kurulmuş olan bu teşkilât bugün işleyememektedir. Ve her memleket tıpkı eski devirlerde olduğu gibi kendi başının çaresine kendisi bakmak durumunda kalmıştır.

Her memleketin kendi başının çaresi aynı menfaatler ve aynı ideal sahibi milletlerle iş ve teşebbüs beraberliği yapmakla sağlanabilecektir.

Bugün, Türkiye’nin maruz bulunduğu büyük tehlike memleketimiz hesabına şükranla kaydedilecek bir müşahededir. Yalnız memleketimizi değil, belki bütün barış ve haksever milletleri, aynı zamanda tehdit eden bir tehlikedir. Amerika Birleşik Devletleri’nin, 170 sene evvel bağımsız bir Devlet olarak Milletlerarası münasebetlere katılması, başlı başına bir hâdise teşkil etmişti. Bugün de, ikinci Cihan Harbi ertesinde, kendi kıtasına çekilmeyerek, kıtası dışında, bilhassa Avrupa’da faal bir rol oynaması, ikinci Cihan Harbi ertesinin ağır tehditleriyle dolu olan devrinde, başlı başına rol oynayacak kadar mühimdir. Yine memleketimiz hesabına sevinçle müşahede etmekteyiz ki, Amerika Birleşik Devletlerinin şampiyonluğunu yaptığı fikirler, bizim de Millî rejim kurulduğu günden beri, Cumhuriyet Hükümetlerinin uğrunda çalıştığı fikirlerdir.
İkinci Cihan Harbi esnasında, 6 harp yılı boyunca, türlü tehditlere göğüs gererek mukavemet ettiğimiz tehlikelerden daha küçük olmayan ve belki de, daha büyük olan bu tehlike karşısında, müttefikimiz İngiltere ve yakin dostumuz Amerika Birleşik Devletleri ile beraber bütün barışsever memleketleri kendi safımızda görmekteyiz.
Bu itibarla Hükümetimizin 12 Temmuz’da Ankara’da imzalamış olduğu bu yardım anlaşmasını Dışişleri Komisyonumuz ve bendeniz, memleketin bugünkü şartlar içinde güvenliğini sağlayacak önemde ve başlı başına üzerinde durulacak değerde bir vesika addetmektedir. Bu vesika, Amerika Hükümeti tarafından verilecek ve şu kadar milyonluk dolarla ifade edilen bir askerî malzeme yardımı şeklinde, dar mütalâa edilmemek lâzımdır. Bu vesika bundan sonra Türk-Amerikan yakınlaşmasının ve münasebetlerinin inkişafının temel taşı telâkki edilmelidir. Büyük Millet Meclisi bu kanunu kabul ettikten sonra, Türk-Amerikan münasebetleri yeni bir devreye girmiş olacaktır. Dışişleri Komisyonu böyle bir kanunun, Hükümet tarafından Meclise getirilmiş olmasından dolayı duyduğu sevinci ifade etmekle bahtiyardır” ifadelerini kullanmıştır.

Nihat Erim’in sözlerinden de anlaşılacağı üzere ABD’ye CHP İktidarı nezdinde güven o kadar ileri seviyededir ki en ufak bir itiraz dahi olmamıştır.

TBMM’deki bu toplantı, CHP Milletvekili Kasım Gülek (1950- 1959 yılları arasında aralıksız olarak CHP Genel Sekreterliği yapmıştır) tarafından da benzer sözlerle dile getirilmiştir. Devamında yapılan oylamada oylamaya katılan tüm vekillerin olumlu oyları ile anlaşma TBMM’de onaylanmıştır. Truman Doktrini, Türkiye’de büyük bir ilgi uyandırmıştır. Dönemin gazetelerinde “Truman’dan tarihsel nutuk” başlığı ile birinci sayfalarda yer verilmiştir. Bu durumun önemli ekonomik ve toplumsal değişimi de beraberinde getirdiği söylenebilir. Henüz iş adamı seviyesinden çok uzak olan Türk tüccarlarının Amerika ile işbirliği başlamıştır.
Amerikan malları ülkeye serbest bir şekilde girmeye başlamıştır. Amerikanlara ait her şey büyük bir ilgi ve heyecanla takip edilmeye başlanmıştır. Elektrikle çalışan cihazlar adeta tapınma muamelesi görmeye başlamıştır. Büyük bir hızla gelişen bu Amerikan etkisi toplumda etkisini 1964 yılına kadar sürdürmüş, bu yıllarda yavaşlamış, 1980’lerden sonra eski hızını da aşarak devam etmiştir. Günümüzde de bütün hızıyla sürdüğü ifade edilebilir. Truman Doktrini sonucunda sağlanan yardımla hedeflenen “Sovyetler ve Komünizm Tehlikesi” kavramı neredeyse unutulmuş, Türkiye yeni bir politik anlayışla Batı’ya tam eklenerek bundan sonra yoluna bu şekilde devam etmeyi seçmiştir.

Truman Doktrini’nin, dönemin muhalefet partisi olan Demokrat Partisi yanlıları tarafından da büyük bir coşkuyla karşılandığı gerçeği de unutulmamalıdır.

Muhalefete yakın bir gazeteci olan Ahmet Emin Yalman, yardıma en büyük övgüyü yapanlardan biri olmuştur. Buradan da anlaşılacağı üzere, Amerikan yardımının içeriği hiç sorgulanmamıştır. Büyük bir kısmı farklı görüşlerden insanlar olsa da yardımdan duydukları memnuniyeti dile getirmişlerdir. Çok az bir kısım sayılabilecek olan “sol” anlayış doktrin kapsamında yapılan yardımların Türkiye’yi Amerikan hegemonyasına sürükleyeceğini iddia etmiştir. Bunlardan biri sayılabilecek olan Niyazi Berkes, Truman Doktrini’ni şöyle tanımlamıştır:
“Truman Doktrini, Yunanistan ile Türkiye’ye milyon dolar verme, bu iki ülkeye karşı birinde “iç savaş çıkarma” birinde ise “Boğazlar sorunu” gibi noktaları ifade ederek Sovyet Rusya baskısına karşı iki ülkeyi destekleme olarak görülür. Oysa Truman Doktrini bundan daha kapsamlı biri doktrindir. Truman Doktrini özgür ulusların bu haklarına karşı Sovyet Emperyalizmine çevrilmiş dini içerikli bir çağrıya dayanır. Özgürlüklerin savunulması Tanrıdan Amerikalılara verilmiş bir görevdi.”
Niyazi Berkes bu tanımlaması ile Amerika’nın bir nevi tanrısal bir yetkiyle hareket ettiğini, bunu yaparken de “özgürlükleri korumak” bahanesini kullandığını ifade etmektedir.

Truman Doktrini konusunda yapılacak en önemli tespitlerden biri hiç şüphesiz şudur;

doktrinde sıkça bahsedilen demokratik değerlere rağmen, doktrinin yayınlandığı dönemlerde demokrasi ülkesi olmayan iki ülkeye uygulanması üzerinde değerlendirme yapılması gereken bir konudur. Türkiye ve Yunanistan’ın demokratik değerlerden uzak bulunmasına rağmen doktrinin uygulama alanı olması da önemlidir. Bu da bize, ABD’nin harekete geçmesinde anılan iki ülkenin güvenliklerinden ziyade, kendi stratejik hedefleri konusunda adım attığını anlatmaktadır. Kısacası çıkarılması gereken sonuç ise, Yunanistan ve Türkiye’nin yönetim biçimlerinin, stratejik önemlerinin gerisinde kaldığı gerçeğidir.
Yararlanılan Kaynaklar
Metin İlhan, Türkiye’nin Nato’ya Girişi Ve Savunma Politikaları
John Spanier, Amerikan Dış Politikası
Niyazi Berkes, Unutulan Yıllar
Barış Ertem, Türkiye-ABD İlişkilerinde Truman Doktrini ve Marshall Planı
Hikmet Erdoğdu, Avrupa’nın Geleceğinde Türkiye’nin Önemi ve NATO İttifakı
Çağrı Erhan, Truman Doktrini
Vedat Gürbüz, Türk-Amerikan İlişkilerinde İttifak Sürecinin Başlaması
Yusuf Sarınay, Türkiye’nin Batı İttifakına Yönelişi ve NATO’ya Girişi
İlter Ertuğrul, 1923-2008 Cumhuriyet Tarihi El Kitabı
 
 
*Bu yazının tüm hakları, Metin İlhan’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Yakın Tarihimizin En Ciddi Provakasyonlarından Biri : 6-7 Eylül Olayları !

Olayların Başlaması

Atatürk’ün Selanikteki evinde 6 Eylül 1955 tarihinde patlayan bomba Radyo’dan saat 13:00 bülteninde duyurulmuştur. Metin şöyledir :
“Selanik’te Aziz Atatürk’ün doğduğu ev ile Türk KonsoIosluğu binası arasında bahçede saat gece yarısını dört geçe bir bomba patlamış ve bu
infilak neticesinde Aziz Atatürk’ün doğduğu evin pencereleriyle Konsoloshanenin camları hasara uğramıştır. İnfilak esnasında insanca
zayiat olmamıştır. Yunan polisi tahkikata başlamış ve daha sıkı emniyet tedbirleri almıştır. 5 şüpheli şahsın tevkif edildiği bildirilmektedir. Yunan Hükümeti meydana gelen hasarı ödeyeceğini söylemiştir. Yunan Dahiliye Vekili basına verdiği beyanatda ‘bu işi hakiki bir Yunanlının yaptığını zannetmiyorum’ demiştir.”
Demokrat Parti’ye yakınlığıyla bilinen Mithat Perin’in sahibi olduğu İstanbul Ekspres gazetesi ise daha önce de belirtildiği gibi ikinci baskı yaparak olayları çok daha çarpıcı biçimde halka duyurmuştur. Kıbrıs Türktür Derneği Genel Sekreteri Kamil Önal’ın mukaddesata el uzatanlara bunu pahalıya ödetecekleri ve bunu alenen söylemekte de bir mahzur görmediklerini belirten bir şekilde yaptığı açıklamanın yer aldığı İstanbul Ekspres gazetesi o gün yaklaşık 300 bin adet bastırılarak İstanbul sokaklarında dağıtılmıştır. Perin, Yassıada’daki duruşmalardaki ifadesinde İstanbul Ekspres gazetesinin olaylardaki çarpıcı rolünü şöyle anlatmıştır :
“İkinci baskı yapıldığı sırada gazetede bulunmadığımı, buna yazı işleri müdürleriyle bayilerin karar verdiğini, işin vahametini ancak sokakta
gazetenin kapışıldığını gördüğüm zaman anladığımı ve matbaaya koşup baskıyı durdurttuğumu ama iş işten geçtiğini gördüğümü bir bir anlattım.”
Olayların başlamasının hemen öncesinde ve başlama aşamasında İstanbul dışında bazı gelişmeler olduğu da iddia edilmektedir. Örneğin Yassıada
duruşmalarında avukat Halim Said Kayılı verdiği ifade de Eskişehir’de Demokrat Parti il teşkilatının şehirdeki işçileri trenlere doldurup, İstanbul’u görmeye götürdüğünü belirtmiştir. Bu işçilerden bir çoğu 6-7 Eylül olaylarında yağmaya katıldığı iddiasıyla gözaltına alınmıştır. Çatalca’da çiftçilik yapan Şevket Temiz Yassıada duruşmalarında verdiği ifadede o gece saat 04.30’da kamyonlar dolusu insanın İstanbul istikametine gittiğini gördüğünü, benzincide duran kamyonlardan birine nereye gittiklerini sorduğunu ve kamyondakilerden ‘babalık, İstanbul’da cümbüş var. Oraya gidiyoruz’ yanıtını almasına rağmen anlamayarak ne cümbüşü olduğunu sorduğunda ise kamyondakilerin ‘filmi yarın seyredersin’ diyip hep birlikte
gülüştüklerini anlatmıştır.
Bomba haberinin duyurulduğu günün akşam üzeri, çeşitli öğrenci birliklerinin ve Kıbrıs Türktür Derneği’nin çağrısı doğrultusunda, Taksim Meydanı’nda bir protesto mitingi düzenlenmiştir. Yapılan bu mitingin ardından olaylar yavaş yavaş boyut kazanmaya başlamış ve bazı gruplar İstiklal Caddesi’nde bulunan gayrimüslimlere ait işyerlerinin camlarını taşlamaya girişmişlerdir. Kısa bir süre sonra İstanbul geneline yayılan ve tahminen 100 bin kişinin katıldığı düşünülen olayların başlangıcını, tanık olmuş biri olan Mihalis Vassiliadis şöyle anlatmaktadır :
“0 zaman 15 yaşındaydım ve Tahtakale’de Rızapaşa 19 numarada bir tanıdığımızın yannda çalışıyordum. O dönem dükkanların yüzde ellisi gayrimüslimlere ait idi . Saat ikiye doğru daha Selanik’teki bomba haberi duyulmadan evvel ortalık yavaş yavaş karışmaya başlamıştı. Türk dükkan sahipleri yanımıza gelip bize şöyle diyorlardı: ‘Dükkanlarınızı hemen kapatıp eve gitseniz iyi olur’. Saat beşe doğru gayrimüslimlere ait tüm dükkanlar kapanmıştı. Tahtakale’de inanılmaz bir kalabalık birikmişti. Ne araba, ne otobüs, ne de tramvay geçebiliyordu. Eminönü’nde küçük gruplar halinde adamlar bekliyordu. Bankalar Caddesi’nde durum aynı idi. Karaköy ve Kuledibi’nde yine grup grup bekleşen adamlara rastladım. Taksim Meydanı ise artık iğne atsan yere düşmeyecek hale gelmişti. O sıra İstanbul Ekspres gazetesi çıktı. Beklenen haber gelmişti. Birden ortalık karıştı, sesler yükseldi. Saldırılar artık başlayabilirdi.”
Olayların ilginç olan bir yönü aynı anda, aynı saatte, aynı biçimde İstanbul’da Rumların yoğun olarak yaşadığı semtlerde başlamasıdır. Olaylardan sonraki pek çok tanıklık, olayları yönlendiren grupların başında Kıbrıs Türktür Derneği’nden öğrencilerin bulunduğunu, hemen her semtte yağmacıların kullandığı sopaların aynı tornadan çıkmışçasına eşit büyüklükte ve kalınlıkta olduğunu, Rumlara ait ev ve iş yerlerinin önceden tespit edildiğini, hatta kimi yerlerde bu ev ve işyerlerinin o gece tebeşirle işaretlendiğini, öncelikli amacın mümkün mertebe maddi zarar olduğunu,
ancak yoksul ve yağmacı kalabalıkların cesaretinin kısa sürede bunu aştığını ortaya koymaktadır. Bu ilgi çekici durumu daha da dikkat çekici yapan olayların aynı anda İzmir ve Ankara’da da başlamasıdır. Bu durum sanki önceden bir hazırlık yapılmış ve olaylar planlı bir şekilde halkı galeyana getirerek başlatılmış gibi bir hava vermektedir. Yassıada duruşmalarında verilen ifadelerde İzmir’de Yunan Konsolosluğu’nu yakanlar arasında DP Tepecik Bucak Başkanı İsmet Uç ve DP üyesi elektrikçi Ahmet’in bulunduğu belirtilmiştir. Göstericiler, polislere kendilerine kötü davranılmaması yönünde uyarıda bulunan İzmir Valisi Kemal Hadımlı’yı omuzlarına alarak gezdirmiştir. Bu örnekler olayların başlamasında ve boyut değiştirmesinde bir müsamaha havasının olduğunu göstermektedir. Olaylara tanık olmuş kişilerin anlattıkları da önceden bazı planlamaların yapılmış olabileceği konusunda şüpheleri doğrulayacak niteliktedir.

Bazı tanıklıklarda saldırıların 20 ila 30 kişiden oluşan gruplar tarafından gerçekleştirildiği ve bu gruptaki kişilerde Türk bayrakları ile Atatürk ve Celal Bayar’ın fotoğraflarının bulunduğu, Kıbrıs Türktür Cemiyeti’nin rozetlerini dağıttıkları ve halkı kendi dükkanlarına, evlerine ve arabalarına Türk bayrağı ile işaret koymaya çağırdıkları iddia edilmiştir. Bunun yanında bazı kişilerce kahvehanelerde oturan erkeklerin doğrudan saldırılara katılması talep edildiği, kahvehanelere girilerek , “Siz ne biçim Türksünüz! Tüm halk ayaklandı siz daha hala oturmuş burada kart oynuyorsunuz” denilerek olaylara karışmaları istendiği, hatta yayaların ve izleyicilerin doğrudan hitap edilerek harekete geçirilmeye çalışıldığı da aktarılmaktadır. Yine bu iddialara göre grup önderleri, tahrip edilecek nesneleri belirlemişler, hatta ellerinde gayrimüslimlerin ev ve işyerlerinin adreslerinin yazılı olduğu listeler bulunmuştur. Bu konuda yapılan bir tanıklıkta şu ifadeler geçmektedir:
“Bir Rum arkadaşımın dükkanının önünde elimde bir Türk bayrağı ile nöbet tutuyordum. Ellerinde bir listeyle geldiler. Onlara bu dükkanın bir
Türk’e ait olduğunu söyledim. 0 bunun imkansız olduğunu, çünkü ismin listede olduğunu belirti. Ben de ‘0 zaman listede bir hata olmuştur’ dedim.
Ellerindeki listelerde tüm cadde isimleri ve ev numaralan vardı. Kendi arlarında sürekli birbirlerine talimat veriyorlardı. ‘Bu ev bir Rum’un, şu
Ermeni’nin, bu dükkanı yağmalayın, şu eve girin ‘ vs. ” İddialara göre uzak semtlerde yaşayan gayrimüslimlerin ev ve işyerleri bile, adresler sayesinde kolayca bulunabilmiş ve kapısında isim ya da numara olmayan büyük binaların dördüncü, beşinci katlarındaki Rumlara ait eşya depolarına dahi zarar
verilmiştir. İlk tahrip hareketine girişmiş olanları, bazı semt sakinleri çevreyi çok iyi tanıdıklarından yönlendirmiş, hatta gayrimüslim komşularını ihbar ederek onlara Ermenilerin, Rumların ve Yahudilerin evlerini göstermişlerdir. Bir yönlendirmenin olmadığı yerlerde saldırganlar öncelikli olarak isimleri Türkçe olmayan dükkanlara yönelmişlerdir.”
“Yüksekkaldırım’da bir Yahudi, o kargaşada kendi levhasını bir Türk dükkanının tabelasıyla değiştirdi. Yahudinin dükkanına hiçbir şey olmadı ama Türk’ünki yağmalanmıştı. Sonra komşusuna dedi ki ‘Ne yapalım, senin insanların bunu yaptılar.’ Ama garip hatalar da oluyordu. Benim bir profesör arkadaşım vardı . Muayenehanesinin üzerinde Doçent Dr. diye bir levha yazılmıştı. Doçent kelimesini gayrimüslim bir isim zannedip muayenehanesini tahrip etmişler.”
Müslüman halk, ev ve dükkanlarına Türk bayrakları asarak ve tüm ışıklarını yakarak, kendi mülklerini korumaya çalışmış ancak istisnai de olsa bazen hedef olmuşlardır. Türk bayrağını ya da haftalardır dağıtılmakta olan Kıbns’ın Türk olduğunu gösteren haritayı zamanında gösterebilenler veya duvara Kıbns Türktür yazanlar kurtarabilmişlerdir. Kendini salgırganlardan kurtarmak için çok trajikomik yöntemler kullananlar da olmuştur :
“Tünel’de Cevat Bey’e ait bir kumaş dükkanı vardı. Adam Türktü, ama onun da işyerini yağmalamaya başladılar. Adam hemen pantolonunu
aşağı indirdi ve sünnetli olduğunu gösterdi. O da bu şekilde adamların durdurmaya çalıştı ”
Tahrip olaylarına etkin bir şekilde katılmış olan bazı grupların ellerinde önceden hazırlanmış gibi taşların, kaldıraçların, lataların, küreklerin, testerelerin, kaynak makinelerinin bulunduğu hatta bunların saldırıların başlamasından önce kamyonlarla kent içindeki merkezi noktalarda ya da otobüs duraklarında hazır tutulduğu şeklinde iddialar da vardır :
“Sekiz buçuğa doğru dışardan sesler gelmeye başladı. Iki kamyon evimizin önünde durdu. İlk kamyondan kıyafetlerinden fakir oldukları
anlaşılan adamlar indi. İkinci kamyon ise sopa ve kalın demirlerle doluydu. Kilisenin ön avlusundaki aileyi papazın ailesi zannetmişlerdi. İki buçuk
metrelik duvarlara tırmandılar ve aniden bahçenin içindeydiler. Evimize girmek istiyorlardı. Kapı ve camları parçalamaya başladılar.”
Olaylar daha önce belirtildiği gibi sadece İstanbul’da başlamamış başta İzmir olmak üzere Ankara, Bursa, Samsun, Adana ve Eskişehir’de de olay çıkarma teşebbüsleri olmuştur. Bursa ve Samsun’daki yetkililer, Rum yerleşimleri ve evler için güvenlik tedbirleri almış, ayrıca Bursa’da 97 Rum, bir otele yerleştirilmiştir. Adana’da 6 Eylül 1955 akşamı, gençlik örgütlerinin ve esnaf birliklerinin yaklaşık 3.000 üyesi protesto için toplanmış ancak polisin şiddet kullanmasıyla topluluk dağıtılmıştır. Eskişehir’de gençlerin katıldığı küçük çaplı bir gösteri, olaysız sona ermiştir . İzmir’deki olaylar ise bunlardan daha büyük çaplı olmuş İstanbul’da yaşanan olayları andırır özellikler taşımıştır. Atatürk’ün doğduğu eve saldırıda bulunulduğu haberi, İzmir’de Gece Postası isimli yerel bir gazete tarafından yayınlanmış ve gazetenin 06.09.1955 günkü baskısında “Madem Yunanlılar Türk Konsolosluğu’nu bombaladı, öyleyse onların bayrağı da artık Konak Meydanı’nda dalgalanmamalı.” şeklindeki haberi toplumda yankı bularak aynı akşam, uluslararası fuar nedeniyle Konak Meydanı’na çekilmiş olan Yunan bayrağı, bir saldırının hedefi olmuştur. Gençlerden oluşan bir grup, bayrağı ”Kıbns Türktür! Gavurlara ölüm!” nidalarıyla indirip yakmış, İstiklal Marşı eşliğinde Yunan bayrağının yerine Türk bayrağı çekmiş, grup sonra fuar alanına doğru hareket etmiştir.

Olayların Gelişimi


6 Eylül akşama doğru başlayan olaylar genişleyerek 7 Eylül sabahına kadar devam etmiştir. Boyutları toplum psikolojisi çerçevesinde büyüyen yağma, tahrip ve saldırılar bir çok yere sıçramıştır. Bu duruma polislerin göstericilere yumuşak davranması, askerin olaya müdahalede gecikmesi gibi nedenler gösterilmiştir ancak, gerçek olan bir şey olayların bir anda kontrolden çıkarak üzüntü verici boyutlara vardığıdır. Olayların genişlemesine yol açan toplumsal psikolojiyi anlatan Mükerrem Sarol tarafından aktarılan aşağıdaki alıntı değer taşımaktadır. İstanbul’daki olayları öğrenerek Ankara’dan İstanbul Valiliğini arayan Sarol aralarında geçen konuşmayı şöyle aktarmaktadır:
“Telefona Vali Fahrettin Kerim Gökay çıktı: “-Vali Beyefendi’ dedim, ciddiyetini anlasın diye, ‘İstanbul yakılıp yıkılırken nasıl gönlünüz razı oluyor da
orada polislerin size sağladığı emniyet içinde oturuyorsunuz’ dedim. ‘Ayıp değil mi’ dedim. ‘Bu büyük bir felaket. milli bir felaket.’ ‘Yanımda Dahiliye Vekili var, O’nu veriyorum’ dedi. Telefonu Namık’a verdi. Namık dedi ki, ‘Öyle milli felaket filan değil’ ‘Bu milli bir isyan. Gençliğin milli kıyamı.’ ‘Namık’ dedim, ‘Bunu senden duyduğuma çok üzüldüm. Bu gerçekten milli bir felaket. İstanbul’da devlet yok, emniyet yok, can güvenliği yok. Beyoğlu’nda mağazaları yağma ediyorlar ve sen buna “Milli gençlik kıyamı” diyorsun.”
Olayların gelişimini usta gazetecilerimizden Hıfzı Topuz ise şöyle anlatmaktadır:
“1955 Eylül’ünde Akşam gazetesinde yazı işleri müdürüydüm. 6 Eylül Salı Akşamı gazeten Nişantaşı’ndaki evime dönmüştüm. Taksim’de büyük gösteriler yapıldığını haber verdiler. Hemen bir taksiye atlayarak Taksim’e yaklaştım. Bütün yollar tıkalıydı. Beyoğlu nereden geldikleri belli
olmayan serseriler ile doluydu. Vitrinler parçalanıyor, mağazalar yağma ediliyor, kumaş topları açılarak kaldırımlara seriliyordu. Akşam’da spor
yazarı dostum Haluk San’la Taksim’den kalabalığı yara yara Galatasaray’a kadar yürüdük. Yerler cam kırığı içindeydi. Bütün vitrinler parçalanmıştı.
Saldırganlar her şeyi kırmaya ve yağma etmeye devam ediyorlardı. Kimdi bu çapulcular? Ne istiyorlardı? “
Olaylarda önceden bir hazırlık olduğuna dair hava sezinlediğini belirten Topuz şöyle devam etmektedir:
“O akşam Beyoğlu’nda Haluk San’la dehşete kapılmıştık. Bütün azınlık mağazaları yağma ediliyordu. Haluk San’a ‘Bu korkunç bir olay’ diyordum. ‘Bunun nasıl altından kalkacağız? Yarın Rumların, Ermenilerin ;Yahudilerin nasıl yüzlerine bakacağız? Dış ülkelerde itibarımız beş paralık olacak.’ Haluk San da,’Milli servet mahvoluyor, çok yazık’ diyordu. Galatasaray’dan Tünel’e kadar yürüdük. İmha ordusu, her yanı yıkıp geçiyordu. Geri döndük, Balıkpazarın’ndaki şarapçı dükkanlarınında kapıları kırılmış ve o dönemin berduşları şarap şişelerine yüklenmiş gidiyorlardı.Kimisi de hemen oracıkta kafayı çekiyordu. Galata’daki şaraphanelerin aynı durumda oldukları anlatılıyordu. Ben ertesi gün gazetelerde kullanabileceğim belge niteliğinde haber araştırıyordum. O sırada Ermeni ve Rum mezarlıklarına da saldırılar olduğu ve mezarların kirletildiği haberi yayıldı. Gece yarısı eve döndüm. Saldırılar devam ediyor ve ortalıkta hiç polis görünmüyordu.”
Olayların yayılma sürecinde özel araba, taksi ve kamyon gibi ulaşım araçlarının yoğun olarak kullanıldığını ifade edenler bulunmaktadır. Hatta olaylara katılanlar için kent içindeki ulaşım bir anlamda temin edilmiştir. Bu imkanlarla bir çok noktaya ulaşılmış, genellikle benzer yöntemlerle yağmalama olayları gerçekleştirilmiştir. Saldırganlar ilk olarak dükkanlara yönelmiş ve dükkanların vitrinleri taşlanarak parçalanmış, vitrinlerin önündeki demir parmaklıklar kaynak makineleri veya tel makasları ile kesilmiştir. Sonrasında, dükkanın içindeki tüm eşyalar ya içeride ya da dışarı çıkarılarak sokağın ortasında paramparça edilmiştir. Saldırıların başlamasından kısa bir süre sonra, İstanbul’un caddeleri dükkanlardan çıkarılan çeşitli eşyalarla dolmuştur. Olaylar sırasında bazı iddialara göre apartmanlara ve evlere yönelik saldırılar da gerçekleşmiş ve bu durum
gayrimüslimler arasında büyük korku ve paniğe yol açmıştır. İddialara göre bazı evlerin önce camlarına taş atılmış, sonra giriş kapıları baltalar ve demir çubuklarla kırılmış sonrasında ise evin içinde ne varsa parçalanmış ya da camdan dışarıya atılmıştır. Hatta bazı salgırganların “Bugün malınız ve mülkünüz, yarın hayatınız” şeklinde bağırdıkları da belirtilmiştir.
“Yayanın evindeyken orada gördüklerime inanamadım. Kapılar ve pencereler artık yoktu. Buzdolapları, dolaplar, aynalar parçalanmış ve evinin önüne yığılmıştı. Yataklar, yorganlar kesilmiş, yünler her tarafa dağıtılmıştı. Elbiseler, ayakkabılar, örtüler, halılar Iime Iime edilmiş, yığınlar halinde tabak çanak binIerce parçaya bölünmüştü. Somya parçalanmış, avizeler, vitrinler, masalar, sandalyeler ve koltuklar baltayla kesilmişti. Yerde odun, kömür ve gaz, tuz ve şeker, yağ ve yumurtalardan bir birikinti oluşmuştu. Soba da tahrip edilmiş, bazı valizIerin içindekiler dahi makasla kesilerek kullanılamaz hale getirilmişti. ”
Saldırılarda Kiliselere de yönelinmiş. kutsal resimler, haçlar, ikonalar ve diğer kutsal eşyalar tahrip edilmiş, hatta bazı kiliselerin tamamı ateşe verilmiştir. Özellikle Şişli ve Balıklı’daki Rum-Ortodoks mezarlıklarına da zarar verilmiştir. Buralarda mezar taşları parçalanmış hatta çıkarılan bazı iskeletler kırılmış ya da yakılmıştır. Olayların gelişimi çerçevesinde ulaştığı boyut olaylar sonucu meydana gelen zarar başlıklı bölümde ayrıntılı olarak işlenmiştir. Burada kısaca belirtmek gerekirse, bir çok yağmalama, tahrip, hırsızlık ve yaralanma olayları olmuş ayrıca fazla olmamakla beraber ölümle sonuçlanan saldırılarda gerçekleşmiştir. Ancak olayların genişleme ve boyut değiştirerek gayrimüslim azınlığa karşı büyük bir şiddete
dönüşmesi sürecinde Türklerden saldırılara karşı tepkilerde gelmeye başlamıştır. Rum, Yahudi ve Ermenilere yönelik saldırılar sırasında komşuları olan bir çok Türk, gayrimüslimleri korumaya çalışmışlardır. Saldırganlar bazı iddialara göre bedensel zarar vermemeleri için talimat aldıklarından, küçük çaplı direnmeler bile şiddet olaylarını engelleyebilmiştir. Örneğin Heybeliada’da CHP üyesi bir kadının saldırgan grubun karşısına dikilip, bulundukları caddede hiçbir eve dokunulmamasını istemesi bile yeterli olabilmiştir. Bunun gibi cesurca gösterilen bireysel tepkiler , bazen saldırganları durdurabilmiştir. Bu konuda verilen bir tanıklıkta şunlar anlatılmıştır .

“Bizim sokağımızda şoför Nusret yaşardı. O gün 40 kişilik bir grup bizim evlere doğru gelmeye başladı. Nusret bunların önünü kesti ve ne istediklerini sordu. Onlar Rumların evlerine saldıracaklarını söylediler. Nusret, burada Rumların oturmadığını söyledi. Gruptan birkaç kişi yine de yürümeye devam edince Nusret bağırdı ve ancak onun cesedinin üzerinden yollarına devam edebileceğini söyledi. Ve grup hemen geri döndü. Nusret,
50 metrelik bir sokağı kurtarmıştı. Yan sokakta ise arkadaşım Zafer’in teyzesi Rum komşusunun kapısına dikildi ve adamlara şöyle dedi: ‘Pavli
Efendinin evine girmek için ilk önce bana saldırmamız gerekir.’ Adamlar hemen geri döndüler. Bu sokaktaki 60 Rum evinden sadece ikisi tahrip edilmişti . ”
Saldırı yapılacağına dair dedikodular çıktığında ve saldırılar sırasında, gayrimüslim komşularını kendi evlerinde saklayan Türkler de olmuştur. Tophane oturan Şükrü isimli bir Türk 6 Eylül günü, alt katlarında oturan iki Rum komşusunu kendi evine saklamış ve üst katlara çıkan saldırganlarıda havaya ateş açarak kovalamıştır. Bazı Müslümanlar ellerine aldıkları Türk bayraklarıyla gayrimüslümlerin ev ve işyerlerinin önünde durmuş, buraların sahiplerinin Türk olduğunu iddia ederek saldırganlardan korumuşlardır. Ayaklanmalardan sonra gayrimüslimler yapılan bu yardımlar için gazetelere ilan vererek teşekkür dahi etmişlerdir. Müslümanlardan mağdurlara parasal yardımda bulunanlar da olmuştur.
İngiliz Dışişleri Bakanlığı’na yazılan bir raporda, bir Türk subayın, Rum kiracısına, kirayı ödemek için saldırılardan doğan maddi zararını telafi edinceye kadar bekleyebileceğini önerdiğinden bahsedilmektedir. Fakat daha önce de belirtildiği gibi bazı durumlarda, komşu veya tanıdıklarlardan, gayrimüslimlerin oturdukları yerleri göstererek saldırganların işini kolaylaştıranlar da olmuştur. Yani iyi komşular gibi kötü komşular da olmuştur. Bir Ermeni, Elmadağ’daki apartmanlarının kapıcısının bir Türk bayrağını binanın cephesine takarak evi koruduğunu, ancak bir komşunun, 100
kişinin üzerindeki bir gruba apartmanda Ermenilerin oturduğunu ihbar ederek yağmalanmasını sağladığını anlatmıştır. Yani iyi komşuluk ya da iş arkadaşlığı gibi kişisel ilişkiler içinde olanlar birbirlerine daha çok yardım etmişlerdir. Ancak tanıdığı gayrimüslimlere yardım ederken tanımadıklarına saldıranlar da olmuştur. Bu konuda yapılan bir tanıklıkta şunlar anlatılmaktadır :
” Bizim evimiz, Beyoğlu’ndaki Kalyoncu Sokaktaydı. Şiddet olaylar patlak verdiğinde, kapıcı Mehmet, anneme ‘Korkmayın Madam, bizim evde
saklanabilirsiniz’ dedi. Eline bir Türk bayrağı aldı, dış kapıyı kilitledi ve binanın önünde durdu. İlk saldırganlar geldiğinde, onlara burada Rum
oturmadığını söyledi ve adamlar gerçekten de evimizi yağmalamadan gittiler. 2. kattaki Madam Katina’yı, 3. kattaki Maria’yı ve 4. kattaki Anton’u
korumuş olan Mehmet, binadan çıktı, Türk bayrağını bıraktı, eline bir odun parçası aldı ve caddenin karşısındaki gayrimüslimlere ait dükkan ve evlere saldırmaya başladı. Ben onu evimizin penceresinden izleyebiliyordum.”
İstanbul dışında İzmir’i saymazsak pek fazla üzüntü verici olayın yaşandığı yer olmamıştır. İzmir Fuar alanında Lozan ve Dokuz Eylül girişlerindeki Yunan bayrakları aşağıya indirilip yakılmış ayrıca Yunan pavyonunu taşlanıp iç donanımı parçaladıktan sonra, bina ateşe verilmiştir. Aynı anda, Alsancak’ta bulunan Yunan Konsolosluğu önünde başka bir grup protesto için toplanarak Konsolosluk mensuplarından Türk bayrağı çekmelerini istemiş, bu talep yanıtsız kalınca, saat 21.00’e doğru konsolosluk binasına hücum edilerek mobilyalar parçalanarak ateşe verilmiş, bina yanmaya başlayınca konsolosluk çalışanları arka kapıdan kaçmışlardır. Bu esnada İzmir’in çeşitli semtlerinde 20-30 kişiden oluşan gruplar, iki ya da üç kişi
tarafından yönlendirilerek belirli hedeflere saldırmışlardır. Toplam sayısı 400’ü geçmeyen eylemciler Yunanlı 6 NATO subayının evlerini basmış ve yağmalamıştır. Saldırılar sırasında memurlar ve aileleri hakarete uğramış, hatta bir memur ve karısı dövülmüştür. O geceyi Amerikan Konsolosluğu’nun koruması altına geçiren Yunan NATO subayları ve başkonsolos, ertesi gün uçakla Yunanistan’a gitmişlerdir. İzmir’deki toplam on kilise ve üç sinagogdan yalnızca Alsancak’taki Ortodoks kilisesi yağmalanmış ve ateşe verilmiştir. Alsancak’taki İngiliz Kültür Enstitüsü’ne yapılan
saldırıyı, İngiliz Konsolos, bina sahibinin bir Rum olmasından hareketle bir yanlışlık olarak değerlendirmiştir. Limanda bulunan Rum bayraklı teknelerin Türk bayrağı takmaları talep edilmiş ancak burada olabilecek muhtemel saldırılar limanda bulunan Türk savaş gemilerinin subaylarının müdahalesi ile engellenmiştir. Brescia ve Livomo adlı iki İngiliz gemisinin mürettebatına mazota bulanıp tutuşturulmuş taşlar veya kumaşa sarılmış teneke kutuları ile saldırılmıştır. İzmir’deki tahribat eylemleri de aslında güvenlik güçlerinin müdahalesi ile önlenebilecekken, güvenlik güçlerinin
pasifliği olayların tırmanmasına zemin hazırlamıştır. Hatta saldırganlara karşı sert davranmamaları kendilerine emredilen polis memurlarının, fuar alanındaki saldırılar esnasında pasif bir tutum takındıkları da iddia edilmektedir. İtfaiye 6 Eylül akşamının erken saatlerinde, İzmir Fuarı alanına gelmiş ve fuar pavyonlarından birinin önünde beklemeye başlamıştır. Neden geldikleri sorulduğunda, itfaiye erlerinden birisi , ”Birazdan yangın çıkacak, biz de söndüreceğiz” şeklinde yanıt vermiştir. İtfaiyecilerin Yunan pavyonunda ve konsoloslukta çıkan yangını söndürmede saldırganların su
hortumlarını keserek ya da itfaiye erlerinin sırtlarına çıkarak, işlerini yapmalarına engel olmalarından dolayı yetersiz kalmıştır.
Başkent Ankara’daki gelişmelerden bahsetmek gerekirse ağırlıklı olarak öğrenci protestolarının olduğunu ve şiddet olaylarının yaşanmadığını söyleyebiliriz. Bunun en önemli nedeni Ankara’daki gayrimüslim nüfus oranının çok düşük olması ve Ankara Valisi Kemal Aygün’ün, Ankara genelindeki tüm toplantıları yasaklayarak acil tedbirleri uygulamasıdır. Valinin uyguladığı tedbirler çok yerinde olmuştur çünkü öğrencilerin ifadelerine göre, 6 Eylül gece yarısına doğru, Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF) üyeleri İstanbul’dan, Ankara’daki tüm öğrenci yurtlarını
telefonla arayarak gençliğin deklarasyonunu duyurmuşlar ve İstanbul’daki olaylardan bahsederek Ulus’ta düzenlenecek bir protesto gösterisine katılma çağrısı yapmışlardır. Bu deklarasyon üzerine Siyasal Bilimler ve Hukuk Fakültesi önünde toplanan sayıları 1000 ile 4000 arasında değiştiği belirtilen öğrenciler, askeri güçlerin de takviyesiyle polis tarafından göz yaşartıcı gazla dağıtılmış, öğrenci yurtları ise gözetim altına alınmış ve 479 kişi tutuklanmıştır.

Güvenlik Güçlerinin Tutumu


6/7 Eylül olayları öncesinde devlet yetkililerinin bazı olayların meydana gelebileceğine dair şüpheleri bulunduğu ve güvenlik uygulamalarında problem yaşanmaması için tedbir alma gerekliliğini hissettikleri bilinmektedir. İstanbul Emniyeti’nin yaklaşık 1.500 kişilik personeli Ağustos ayından itibaren alarma geçmiş ve memurlar Emniyet binalarını bile terk etmemişlerdir. Nüfusu ağırlıklı olarak Rumlardan oluşan Büyükada’nın polisi, takviye güçlerle kuvvetlendirilmiş ve bu güçler, iskeleye demirlenmiş gemilerde gecelemişlerdir. Patrikhane ve Yunan Konsolosluğu iki hafta öncesinden sıkı bir gözetim altına alınmış, Hilton Oteli gibi uluslararası prestije sahip yerlerde polis tarafından çeşitli güvenlik önlemleri
alınmıştır. Yabancı dükkanların korunması için bile tedbirler düşünülmüştür. Örneğin, Tünel’deki Bolero adlı Fransız dükkanı önünde bir polis memuru nöbetçi olarak konmuş ve bu memur ellerinde demir çubuklar bulunan 15-20 kişilik bir grup dükkana yaklaşmaya çalıştığında onları durdurmuştur. Ayrıca 3 Eylül 1955’ten itibaren, Eskişehir ve çevresindeki polis memurlarından da İstanbul’a görevlendirmeler yapılmıştır. Bu bağlamda dönemin İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay, 26 Ağustos 1955 tarihinde Birinci Ordu Müfettişliğine gönderdiği aşağıdaki yazı ile askerden de güvenlikle ilgili tedbirlerin alınmasını rica etmiştir.
“Birinci Ordu Müfettişliğine Kıbrıs olayları dolayısı ile bazı emniyet tedbirleri alınması zaruri bulunduğundan icabeden yerlere sevkedilmek üzere 27 /8/1955 Cumartesi günü sabahından itibaren iş’arı ahire kadar tam teçhizatlı motörlü vasıtalarla beraber Emniyet Müdürlüğü tarafından ilişik listedeki mahaller nazarı itibara alınarak tensip edilecek yerlerde herhangi muhtemel büyük kitle hareketlerini dahi teşebbüs halinde önleyecek miktarda sis ve göz yaşartıcı bombalar ile birlikte toplu olarak bulundurulmasının teminini ve sonundan bilgi verilmesini ehemmiyetle arz ve rica ederim . 26/8/1955 “
Olayların başladığı 6 Eylül günü, Bomba haberini alan İstanbul Valiliği hemen Birinci Ordu Müfettişliğine bir yazı yazarak ele alınması gereken tedbirleri bildirmiştir. Muhtemel olayların çıkmasını engellemek için kaleme alınmış olan bu yazı olayların başlama devresindeki havayı ve yetkililerin ilgisini göstermesi açısından önemlidir. İstanbul Valiliğinin 6 Eylül 1955 tarihli yazısı şöyledir:
“Birinci Ordu Müfettişliğine
Selanik’te Aziz Atatürk’ün ikametgahlarında bir bomba patladığı, aynı zamanda konsoloshanemize de tecavüzler vaki olduğu anlaşılmıştır.
Şehrimizdeki Rum müesseselerine de herhangi bir taarruzun vaki olması çok kuvvetli ihtimal dahilinde bulunduğundan Beyoğlu, Şişli,
Beşiktaş muhitlerinde meydana gelecek hadiseleri önlemek için Harbiye’de 4 tabur Boğaz’ın Rumeli sahili için Yeniköy’de bir tabur, Fener Patrikhanesi için Rami kışlasında Üç tabur, Fatih ve Eminönü mıntıkaları için Davutpaşa kışlasında Üç tabur, Sirkeci askeri sevkiyat mahallinde iki tabur, Kadıköy ve Üsküdar muhitleri için Selimiye kışlasında Üç tabur ayrıca Anadolu sahili için Kuleli Askeri Lisesi’nde iki taburun, Emniyet Müdürü’nün talebi üzerine herhangi makamdan istizan veya emir almaya Iüzum kalmadan her an harekete hazır bir vaziyette ve bütün kuvvetlerini istiap edecek tarzda bindirilmiş olarak bu akşam saat 20.00’den itibaren kuvvei muntazıra halinde bulundurulmasını ve bu hazırlanacak kuvvetlerin telefon numaraları ile başlarında bulunacak selahiyetli subayların isim ve soyadlarının acele bildirilmesini ehemmiyetle ve saygı ile rica ederim.
6/9/1955
İstanbul Valisi
Ord.Prof. Dr.Fahrettin Kerim Gökay “
6/7 Eylül tarihlerindeki Beyoğlu kaymakamı, olaylarda Rumlara ait birçok ticarethane ve işyerinin tahrip edildiğini belirterek bu olayların öncesi ve gelişimi esnasında güvenlik ile ilgili uygulamaları şöyle açıklamaktadır.
“Aylardan hatta yıllardan beri İstanbul’da Kıbrıs Türktür Cemiyeti’nin organize ettiği kapalı ve bazan da açık yer topIantıları yapılıyor, Kıbrıs’taki Rum ve Yunan mezalimi tel’in ediliyordu. Bu toplantılar bilhassa organize durumda olan talebe ve işçi kitlelerinde milli bir galeyan yaratmaya başlamıştı. 6 Eylül günü bir akşam gazetesinde ‘Selanik’te Atatürk’ün evi bombalandı’ haberi manşet halinde çıkınca, coşkulu öğrenci ve işçi grupları sokağa döküldüler. Taksim’de ve Beyoğlu’nda çok büyük kalabalık toplandı. Taksim’deki Cumhuriyet Abidesi önünde heyecanlı konuşmalar yapılırken bir taraftan da Beyoğlu’ndaki Yunan konsolosluğuna ve müesseselerine doğru, galeyan halinde bulunan halk sel gibi akıyordu. Zamanın Emniyet Müdürü merkezdeki ve ilçelerdeki polis kuvvetini emrinde toplamış, hassas bölgeler etrafında koruma tertibatı almıştı. Bu arada Rumlara ait ticarethane ve müesseselere saldırılar başladı. Emniyet Müdürünün başında bulunduğu bütün polis kuvvetleri, kaIabalıktan oldukları yerde mahsur kaldılar ve başka tarafa hareket edemediler.
Mevzuat, mülki idare amirlerine bu gibi fevkalade hadiselerde uygulanmak üzere plan yapmalarını emreder. Zabıta kuvvetlerini takviye
için askeri makamlardan yardım istenme şekli de bu planda tesbit edilir. Ben, Beyoğlu Kaymakamı olarak bu planı yapmış ve tasdiki için Valiliğe
göndermiştim. Valilik ve ilgili servis planı inceleyip, uygun bulmuşlar, tastik ettikten sonra öteki Kaymakamlara da, örnek alınması için tamim etmişler. Olayların patlak verdiği 6 Eylül gününe kadar kaymakamların bir kısmı bu planları yapıp, gönderememişler. Olaylardan sonra soruşturmaya başlayan müfettiş heyetleri, başta Vali olmak üzere bütün kaymakamlardan bu planların yapılıp, yapılmadığını sormakla işe başladılar. Ben planı
zamanında yaptığım ve ValiIiğin tasdikini de aldığım için hakkımda soruşturma açılmadı. Planı yapamayan idare amirlerinin hemen hepsi
vekalet emrine alındılar. Vali Ord. Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay :
‘Ben, vilayet planını, kaymakamlardan gelecek planIarı birleştirerek yapacaktım. Beyoğlu kaymakamının planını uygun buldum, tasdik ettim. Bu örneğe göre de planlarını yapmalarını bütün kaymakamlara emrettim. Binaenaleyh, vazifemi yapmış durumdayım. Aynı zamanda olay günü askeri birliklerden zamanında yardım istedim ”
şeklindeki savunmasıyla soruşturmadan kurtuldu.
” 6 Eylül gecesi, Perapalas’ın bitişiğindeki Amerikan Konsolosluğu’ndan yardım istendi. Kalabalık grupların kapılarını zorlamaya başladığı bildiriliyordu. Kaymakamlığın bütün polis kuvveti Emniyet Müdürü’nün emrine girmişti. Polis olan şoförümden başka emrinde kuvvet yoktu. En yakınımızdaki askeri birlikten bir manga kuvvet alarak, konsolosluğa gittim. Etrafta bulabildiğim birkaç polis ve bekçinin de yardımı ile kalabalığı dağıttık; konsolosluğu ve yöredeki öteki müesseseleri tahrip edilmekten kurtardık. 7 Eylül günü kaymakamlık binasında çalışırken, Tepebaşı’ndan
Şişhane’ye doğru ellerinde bayraklar bulunan büyük bir kalabalığın gelmekte olduğunu, ‘Kıbrıs’ta Türkleri öldürüyorlarmış, yürüyün’ diye
sloganlar attıklarını haber aldım. Hemen kaymakamlıkta bulunan polislerle kalabalığın önüne çıkıp, dağılmalarını ihtar ettim ve bir iki el de havaya
ateş açtım. Bunu duyan ve yakınımızda bulunan Emniyet Müdür Muavini ve Trafik Müdürü merhum Orhan Eyüboğlu ekibiyle beraber siren çalarak
imdadıma yetişti. Kolaylıkla kalabalığı dağıttık. Bu anlattığım olaylar ve yaptığımız görevler ertesi günü benim Emniyet Müdürlüğün’e atanmama neden oldu .”
Yukarıdaki açıklamalardan bazı resmi görevlilerin kötü amaçlı olmasa da görevlerini aksatarak olaylara hazırlıksız yakalandığı anlaşılmaktadır. Bu
hazırlıksızlık olayların genişlemesine ve şiddetini artırmasına zemin hazırlamış olabilir. Ancak Beyoğlu gibi önemli bir yerin kaymakamının olayların önlenmesinde gösterdiği özverili yaklaşım, güvenlik kuvvetlerinin olayların büyümesinde art niyetli bir yaklaşıma sahip olmadığının bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.. Olaylara karışanlar, güvenlik görevlilerinin ve askerin şaşkınlığından yararlanmış ve milli bir galeyan havası içinde onları da kendilerine ortak etmeye çalışmıştır. Olaylara sonradan müdahale eden askerin bu konuda yaşadıklarını emekli general Muzaffer Erciş’in dönemle ilgili anılarından çıkarabiliriz. Erciş anılarında 6 Eylül 1995 tarihinde 66. Tümen’de nöbetçi amiri olduğunu belirtmektedir. Olaylar öncesinde Türk-Yunan ilişkilerindeki gerginlik nedeniyle muhtelif görev ve intikaller için hazırlık yapıldığını ve bu konuda gayet ciddi olarak çalıştıklarını belirten Erciş, 6 eylül günü akşam yemeği yerken saat 18:20 de 1. Ordu Komutan V. Korg. Vedat Garan’ın arayarak Tümen’e alarm verilmesi ile olaylar bir anlamda dahil olduklarını söylemektedir. Tam olarak neler olduğunu bilmeyerek derhal faaliyete geçen Erciş saat 19:00 da İstanbul Emniyet Müdürü tarafından aranmış ve halkın galeyan halinde tahrip eylemlerine giriştiği söylenerek kendisinden Patrikhane’nin korunması için önlem alması istenmiştir.
Erciş gelen bu istek üzerine neler olduğunun daha iyi anlayarak, genel bir şaşkınlık havasına rağmen, hemen çalışmalara başlamıştır.
Çalışmaların büyük bir özveriyle yürütüldüğünü ve rütbeli personelin en kısa zamanda toplanması için her şeyin yapıldığını belirten Erciş, gelen subaylardan dışarıda neler olduğunu öğrendiklerini ve bunun büyük bir endişe yarattığını söylemektedir. Saat 23:00 sıralarında araçla dışarıda görevlerini yaparken oluşan manzarayı dehşet verici olarak yorumlayan Erciş çapulcuların şarkı söyleyerek oynadıklarını, bazı göreve giden araçlarda marş söyleyenlere de rastladığını ve bu durumun önlenmesi ve görevlerin dikkatle yapılması için emirler verildiğini belirtmektedir. Ancak galeyan halindeki toplum güvenlik güçlerini de yanlarına almak için çalışmıştır. Erciş özellikle “Edirnekapı’ya yaklaştığımda, ne olduğunu fark edemedim. Bir de baktım ki halkın omuzlarındayım. Bağırış, çağırışlar ve beni omuzlarında taşıyorlardı. Halkın bu kadar süratle, böyle hareket edeceklerini aklımın ucundan bile geçirmemiştim. Oldu!…” diyerek olayların nasıl istemeden şekillendiğini anlatmaktadır.
Olaylar sırasında bazı polis memurlarının Taksim’deki milliyetçi gösteri esnasında harekete duydukları sempatiyi gösterdikleri ve hatta bu tutumlarını kamu düzeni bozulduğunda ve şiddet olayları meydana geldiğinde de sürdürdükleri belirtilmektedir. Bu tutumu yalnızca kalabalık halk kitleleri karşısında değil, sayıca küçük ancak kararlı gruplarla karşı karşıya kaldıklarında da göstermişlerdir. Tanıklıklarda, bazı polislerin salgırganlar bir lokantayı talan ederken baktıklarını ve hatta onların daha rahat çalışmasını temin ettikleri iddia edilmektedir. Mihalis Vasiliadis’in tanıklığına göre başka zamanlarda kendileriyle gayet arkadaşça ilişkilerin kurulabildiği mahalli polis memurları bile, şiddet olayları sırasında herhangi bir müdahalede bulunmamışlardır. Vasiliadis olaylar esnasında kendisine başvurulan bir komiserin hiç bir şey yapamayacağını çünkü kendisinin o gün bir polis değil bir Türk olduğunu belirtiğini ve bu tarz sözlerin polislerden sıkça duyulduğunu da iddia etmektedir. İddialara göre; İstanbul’un bazı semtlerinde, güvenlik güçleri, şiddet olaylarına tanıklık etmiş ancak karakollarını terk etmemişlerdir. Örneğin, Samatya Karakolu’nun komiseri ve polis memurları kendilerini karakola kilitlemiş ve ancak ertesi günün erken saatlerinde dışarı çıkmışlardır. Bazı durumlarda polis memurları
olaylara alkış tutmuş ve saldırganların devam etmesi için onlar cesaretlendirmişlerdir.
Yine bazıları, bizzat kendileri de, yağmalanan dükkanların mallarını parçalamışlardır. Aslında saldırıların zamanında yapılacak müdahalelerle önlenebilecek nitelikte olduğu, muhtemelen müdahale etmemeleri yönünde açıkça bir talimat almış olan polislerin, bazen tek başlarına büyük insan kitlelerinin saldırılarını engellemelerinden anlaşılabileceği belirtilmektedir. Bu şekilde bir polis memuru, Büyükada’da bir Rum okuluna saldırmaya çalışan 30-40 kişilik bir insan topluluğunu, iki el ateş ederek durdurmuştur. Alman Başkonsolosluğu’nun raporlarında yer alan bir görüş, polis
güçlerinin pasifliğini emir biçiminde verilmeyen, ancak hadiselere göz yumulmasını bir prensip olarak öngören genel bir talimatın varlığına dayandırmaktadır. Bu düşünce daha sonra polis memurlarının ifadeleriyle desteklenmiştir. Bu konuda 6 Eylül 1955 günü Sarıyer Karakolu’nun telefon santralında görevli olan polis memuru Hikmet Çolak, hırsızlık ve yangın olayları dışındakilere göz yummak için emir aldıklarını söylemiştir. Dikkat çekici bir başka nokta ise itfaiyenin yangın yerlerine çok geç gelmesi, ya da yangın söndürme teçhizatının yetersiz olduğuna dair iddiaların
bulunmasıdır. Bir görgü tanığı, kiliselerdeki pek çok değerli ikona ve tablonun, itfaiyenin geç gelmesi veya yangını isteksizce söndürmesi nedeniyle kaybedildiğini aktarmaktadır.

Yararlanılan Kaynaklar

Gürhan Gürcan , 6-7 Eylül 1955 Olayları
Muzaffer Erciş, Yaşadım (1923-1973)
6-7 Eylül Olayları Fotoğraflar – Belgeler Fahri Çoker Arşivi
Elçin Macar, “6-7 Eylül’ Tanıklıklar
Hıfzı Topuz, 6/7 Eylül Olayları ve Aknoz Paşanın Yasakları
Zihni Kanmaz, 6-7 Eylül Davasında Kararname ve Menderes’in Müdafaası
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Gürhan Gürcan’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com