Etiket arşivi: Akıl

İslam Düşüncesinde Din/Vahiy ve Felsefe/Bilim

İslam’ın Akla ve Bilime Bakışı
Miladi VII. yy.’da İslam dini ortaya çıktı ve hızlı bir şekilde dünyaya yayılmaya başladı. Siyasal ve coğrafi, gelişmenin yanı sıra kapsamlı bir entelektüel coğrafya oluşturmaya başladı. Bu hızlı yayılmanın geri planındaki itici güç Kuran-ı Kerim’in ortaya koyduğu dinamik akıl tasavvuru ve bu tasavvurun inşa ettiği evren ve doğa perspektifidir. Aynı zamanda Kuranı Kerim’in inşa ettiği dinamik evren ve akıl tasavvurunu arkasına alan düşünce serbestîsidir. Kuran-ı Kerim’in iki yüz elli kadar ahlâk ayetine mukabil sekizde biri kadar olan yedi yüz elli ayet insanları doğa ve doğa yasaları üzerinde düşünmeye davet etmektedir. İlimle eş değer olan ve çoğunlukla epistemolojik değer taşıyan “a-q-l”, “f-h-m” gibi kelimeler bunun dışındadır. Kuran-ı Kerim’de hem düşünmekten hem de düşünen insanlardan övgüyle söz edilir.
Kuran-ı Kerim’de Peygambere indirilen vahiy sözleri kelâmi ayet kabul edildiği gibi doğada var olan fenomenler ve doğal yasalar da Allahın kevnî birer ayetidir. Nasıl ki; kelam-i vahyin üzerinde düşünülmesi emrediliyor ve bu vahyin insanı doğruya ve huzura götüreceği söyleniyorsa aynı şekilde doğa yasaları üzerinde düşünmeyi ve bu yasalardan hareketle hayatı anlamlandırma çabalarına gidilmesi daha açık bir ifadeyle Allah’a varılması istenmektedir. Çünkü bu yasalar tanrının tabiattaki bilgisi, iradesi, gücü ve faaliyetidir. Allah, Kuran-ı Kerim’de, evrenin yaratılışı ve izleyen süreç, gökler ve yer, denizler, dağlar, bitkiler, hayvanlar ve insanın yaratılışı ile ilgili bilgiler vermektedir. Bu sebeple modern bilim, Kuran’dan olumlu ya da olumsuz olarak bağımsız kalamadığı gibi bir Müslüman da modern bilime karşı ilgisiz olamaz.
Bilim modern çağda kullanılan bir kelime olmasına karşın ilim, Kuran-ı Kerim’in kullandığı bir kavramdır. İlim kavramı bilimden farklı olarak doğayla birlikte marifeti de içine alır. Hem tabi hem de tabiatüstü değerleri anlama ve bilmeyi ifade eder. İlim kavramı Kuranî literatürde metot açısından değil de daha çok gaye açısından ele alınmaktadır. Nihaî olarak Allah’a ulaşmayı ya da Allah’ın tabiattaki kevni ayetlerini çözmeyi, anlamayı, Allah’ın isimlerinin tecellilerinin müşahedeyi amaçlamaktadır. Bu aynı zamanda insanın ruhi bir tekâmül sürecidir. Bu sebepledir ki; ayette “Allah’tan en çok bilginler korkar” denilmektedir. İlim, gayesine ulaşmak için araç olarak kullandığı en temel unsur akıldır. Bununla birlikte insan, bilgi edinmek için faydalanabileceği bütün zahirî ve batinî duyularından faydalanır. Rasyonel olmak gibi bir zorunluluğu yoktur. Akılla ve doğayla kendisini sınırlandırmaz. İslam toplumunda ilim ile uğraşanlar için âlim ve arif gibi isimler kullanılır. Bu durum aynı zamanda ilimdeki çeşitliği de gösterir. Ancak çağdaş doğa bilimleriyle kıyaslandığında bilim ile uğraşan kişi doğrudan bilim insanıdır. Kategorisi yoktur. Kuran-ı Kerim’in ifade ettiği ilim, ruhi bir derinlik ve Allah’a ulaşmayı gaye edinir. Cehalet ise bunları bilmemek değil yaşamamaktır. “İlmi ile amil olmamadır.” Bu bağlamda ilim cehaletin karşıtıdır. Erdem ve bilgelik bilmek değil bildiğini yaşamaktır. Bilim ise, seküler bir değere sahiptir. Salt eşyayı bilmeyi amaç edinir. Cehalet denilen şey bilmemenin kendisidir. Bilim, âlem-i şehadetle ilgilenir.
Modern İslam Düşüncesinde Akılcılık ve Bilim
İlim kavramı her medeniyetin sahiplendiği, kendi doğasında var olduğunu hissettiği ya da olmasını arzu ettiği bir kavramdır. Her inanç ya da düşünce sistemi farklı özellikleri ile ön plana çıkarken ve bu özelliği ile kendisini tanımlarken; İslam dinini en iyi ifade eden kavram “İlim”dir. Tarihsel olarak İslam medeniyetinin oluşmasında ve gelişmesinde “ilim” kavramı önemli bir yere sahiptir. Mehmet Aydın’ın ifade ettiği gibi:
“Bu kavram bilebildiğimiz kadarıyla başka hiçbir kültür vasatında İslam fikir tarihinde olduğu kadarıyla belirleyici olmamış, İslam’da sahip olduğu mevkii başka hiçbir yerde kazanamamıştır. İslam bir ilim dini ve onun vücuda getirdiği medeniyet, bir ilim medeniyetidir”.
Aydın’ın bahsettiği ilim medeniyetinin tesisinde şüphesiz Kuranı Kerim’in ve O’nun inşa ettiği fikir serbestîsinin önemli bir katkısı vardır. Şayet biz İslam Bilim tarihi açısından konuyu ele alacak olursak İslam Bilim tarihi’ni kronolojik olarak Rönesans öncesinde ortaya Ortaçağa oturtmamız gerekirdi. Fakat biz modern dönem olarak ifade ettiğimiz XII. yy sonrası batıda ki gelişmelere paralel olarak genelde İslam coğrafyasını özelde ise özellikle batıyla doğrudan temas halindeki İstanbul merkezli Osmanlı’yı konu edindiğimiz için başlığımızı Aydınlanma sonrasına aldık. İslam Bilim tarihçileri İslam düşüncesinde istisnaları olmakla birlikte ciddi bir bilim-din çatışmasının olmadığını ifade etmektedirler. Peki, modern dönemi nasıl anlamalıyız? Modern dönemi anlamak için bu dönemin entelektüellerinin ve bilim insanlarının zihinsel geri planını ve onlara tevarüs eden ilmi geleneği ve tarihsel olarak XII. yy.’la kadar ki İslam coğrafyasındaki akıl/felsefe/bilim anlayışını tespit etmek gerekir.
Bilindiği gibi İslam’ın doğduğu çevre, Yahudilik, Hıristiyanlık, Hint ve Fars menşeli düşünce ve inançlar, Gnostik unsurlar ve sayılarını çoğaltabileceğimiz birçok inanç ve felsefenin yoğun olduğu bir bölgeydi. Gerek bu ortamın gerekse Kuran’ın etkisiyle Müslüman düşünürler kapsamlı bir entelektüel faaliyete giriştiler. Hz. Peygamber döneminden başlayarak topluma ilme açık bir yapı ve ivme kazandırılmıştır. Gerek çevrenin etkisi ve gerekse ortaya çıkan zihinsel ve sosyal problemlere paralel olarak Emeviler ile başlayan süreçte ve Abbasiler döneminde entelektüel atılımlar yapılmaya başlandı. Rasyonel düşünce gelişmeye başladı, mantığa ve doğa ilimlerine yönelim arttı. İslam düşünürleri yetişti ve ilimler sınıflandırılması yapılmaya başlandı. İlim kendi içerisinde kategorilere ayrıldı. İslam felsefesi bütün bunları da içine alacak şekilde kendi sistemini oluşturmaya başladı. Kindî (800-870), Farabî (870-950), İbn Sînâ (980-1037), İbn Rüşd (1126-1198), İbn Bacce (1095-1138), İbn Tufeyl (1106-1186) gibi Meşşai olarak tanımlanan filozoflar din ile felsefeyi uzlaştırmaya çalıştılar. Bu düşünürler metafiziği felsefenin konusu yaptılar, bilimleri sınıflandırdılar, kategorilerle ilgilendiler, mantıkla uğraştılar, dil ve siyaset felsefesi üzerine eserler telif ettiler. Metafizik bağlantılı siyaset ve ahlâk felsefesi oluşturdular. Tanrı, tabiat, tarih, psikoloji ve toplum yasaları üzerine yazılar yazdılar. Bilgide rasyonel yapılanmanın yapı taşlarını belirlediler. Rasyonel bilgi sistemi ve kendi felsefî doktrinlerini oluşturdular. Ana hatlarıyla ilimler tasnifi doğa bilimlerinin ortaya çıkması ve gelişmesi açısından önemlidir. İslam filozofları, Ulumu’l nazariye (rational science), Ulumu’l aqliye (intelectual science), Ulumu’l felsefîye (philosophical science), Ulumu’t tabiiyye (natural science) gibi kategoriler oluşturdular. İslam’ın ilme verdiği değer ve arkasındaki felsefî birikim sayesinde yüzlerce düşünür ve bilim insanı yetişti. Doğa, fizik, matematik, cebir, biyoloji, coğrafya ve tıp gibi bilimler üzerine çalışmalar yapıldı.
240720132203047128438
Bilim ile ilgili kurumlar ve medreseler bina edildi. Fizikçi, Matematikçi ve doğa felsefecileri (natural philosopher) yetişti.Teoloji (Kelam), felsefe ve mistisizm (irfan) gibi bağımsız düşünce gelenekleri ortaya koydular. İslam düşünürlerinin doğa bilimlerinde yapmış oldukları çalışmalar Avrupa entelektüel gelişimine katkı sağladı. Kısaca geniş bir alanda felsefî bir atmosfer meydana getirdiler. Daha sonra İslam coğrafyası üzerinde Moğol İstilası ile siyasi ve ekonomik dengeler bozuldu. Bağdat yağmalandı. “Bağdat’ın -entelektüel yaşamın merkezi- yağmalanması ile İslam Dünyası gelecek hakkında ümitsizlik belirtileri göstermeye başladı.” Bozulan siyasi dengeler ve toplumsal huzursuzluğa paralel olarak Gazalî’nin (1058-1111) felsefeye ve filozoflara yönelttiği eleştiriler, Kur’an yorumlarının siyasallaşması ve bu sebeple içtihadın güven kaybetmesi sonucu “içtihat kapısının kapanması”, entelektüel ilginin toplum tarafından yitirilmesi sonucu doğa bilimlerine çok fazla önem vermeyen “mistik” akımların güçlenmesi, İslam dünyasında bilimin iyice durmasına hatta gerilemesine sebep oldu. Lindberg, İslam dünyasında bilimin gerilemesinin sebeplerinin tam olarak bilinmediğini ancak temelde iki etkenin olduğunu: Birincisi, tutuculuğun artması, ikincisi, bilimsel teşebbüslerin, barış, zenginlik (prosperity) ve bilim insanlarının korunması (patronage) gerekliliğine bağlı olduğu ancak o dönemde İslam toplumunun bu özellikleri yitirdiğini ifade eder. Astronomi, İslam dünyasında Kuran-ı Kerim’in göklere, aya ve yıldızlara dikkat çeken ayetlerinin etkisiyle, kervanların yollarını bulması, kıblenin tayini, hava şartlarına bağlı tarımsal beklentiler gibi bazı pragmatik amaçlardan dolayı astronomiye ilgi zamanla arttı. Buna paralel olarak tercümeler, kütüphaneler ve medreseler de astronominin gelişmesine katkıda bulundu. İslam astronomisine kaynak olarak Arapların İslam öncesi ilgileri istisna edilirse daha çok Grek, Mısır, Fars ve Hint kökenli tercümeleri gösterebiliriz. Astronomi ve buna bağlı olarak astroloji hakkında birçok eser yazıldı.Bunların birçoğu matematik ve geometri gibi teorik bir kısmı ise gözleme dayalıdır. Gökyüzünün gözleme dayalı incelenişinin kayıt altına alınmasıyla “zic”ler (astronomi cetvelleri) yazıldı. İslam düşünce tarihinde astronomi ile ilgilenmek için kurulmuş rasathaneler ve buralarda çalışmış yüzlerce bilgin vardır. Zic’ler ve usturlab İslam astronomi geleneğinde yeniden inşa edilmiştir. Fergani (9. yy.), Battani (858-929), Biruni (973-1048), İbn Heysem (965-1038), Tusi (1201-1274), Bitruci (XII. yy.), Uluğ Bey (1393-1449), Ali Kuşçu (1403-1474), Takiyüddin (ö. 1585) gibi düşünür ve bilim insanları astronomi üzerine çalışmıştır.
Fizik, müstakil bir bilim olmakla birlikte, metafiziğin bir uygulaması olarak ele alınmıştır. Teknik bir kısım aletler, mekanikler, kaldıraçlar, makaralar, teraziler ve ağırlık ölçüleri fizik başlığı altında ele alınabilir. Optik İslam düşünürlerinin ele aldığı konular arasındadır. Müslüman fizikçiler arasında en meşhuru batıda Alhazen olarak bilinen İbn Heysem (965-1040)’dir. “Kitabü’l Menazır” (Optiğe Dair) isimli eserin yazarı olan İbn Heysem ışığın kuralları, kırılması, yansıması ve gözün anatomisi üzerine çalışmalar yapmıştır. Kepler ve Newton’un optiğe dair eserlerine katkıda bulunmuştur. Fizikte, Kindi, İbn Sînâ, İbn Heysem, Hazini (XI-XII. yy.), Cezeri (1136-1233), Kemalüddin Farisi (ö. 1320), Kimya da Cabir İbn Hayyan (721-808), Zekeriya er-Razi (864-925)bilimsel araştırmalarıyla ön plana çıkan bilim insanlarıdır.
Biyoloji, Tıp ve Eczacılık ise Müslüman düşünürlerin hakkında sayısız eserler yazdığı diğer önemli bir alandır. İslam düşünürleri deney ve gözleme dayalı uygulamalı tedavi yöntemleri üzerine çalışmışlardır. Öyle ki; Muhammed bin Zekeriyya e- Razi ve İbn Sînâ gibi bazıları tıp sahasında rakipsiz otorite idiler. Cahiz (781-868), Zehravi (936-1013), İbn Baytar (1190-1248), İbn Nefis (1213-1288) biyoloji ve tıp da saygın kimliğe sahip bilim insanlarından bazılarıdır. Ayrıca matematikte, Harezmî (780-850), Ömer Hayyam (1048-1131), coğrafya da, Harezmî, Mesudi (896-956), İdrisi (1100-1166), İbn Batuta (1304-1368) gibi düşünürler bilim tarihi açısından prestij sahibi bilim insanlarıdır. Bu düşünürlerin hepsini burada ele almamız hem konumuz hem de çalışmanın sınırları açısından mümkün değildir.
Çalışmamızın bu bölümünde tarihsel olarak en güçlü siyasal ve entelektüel (en azından İslam coğrafyası için) erk olan ve batıyla yakın teması bulunan Osmanlı devletindeki bilimsel seyre dikkat çekmeye çalışacağız. Osmanlı devleti dünya tarihinde uzun ömürlü imparatorluklardan biridir. Bir devletin varlığını uzun süre devam ettirebilmesi için birçok faktör gerekir. Bunların en önemlilerinden biri toplumu ayakta tutan temel dinamik olan bilim/ilimdir. Ancak Osmanlı devleti çok geniş bir coğrafya da hâkimiyet sürdüğü için bilimsel kronoloji ve seyir nasıl ele alınmalıdır? gibi bir problem ortaya çıkmaktadır. Bu sebeple İhsanoğlu, imparatorluğun yayıldığı coğrafya üzerinde gelişen ilmî faaliyetlerin hepsini içerisine alacak şekilde “Osmanlı Bilimi” terimini kullanmaktadır. XIV. ve XVI. yüzyıla kadar devam eden Osmanlı bilimsel sürecini Kazancıgil, kuruluş ve atılım yılları olarak tanımlamaktadır. Bu süreç içerisinde kurulan medreseler, sağlık kurumları -tıbbiyeler, darüşşifalar, bimarhaneler- ve astronomik faaliyetler (daha çok rasathaneler) dikkat çekmektedir. Özellikle Fatih döneminde kurulan medreseler Osmanlı bilim anlayışını ortaya koymaktadır. Bu dönemde Osmanlı devleti bilime saygılı ve bilim insanını koruyan bir yönetimi esas almaktadır. Daha sonra Süleymaniye Medresesi ve burada özellikle tıbbın okutulduğu bilinmektedir. Medreselerin genel özelliği naklî ilimler ile birlikte akli ilimlerin de okutulmasıdır. Osmanlı bilim literatürü ise, dini eserler ile birlikte matematik, astronomi ve tıp konularında orijinal telif ve tercümeler de bulunmaktadır. XVI. yy’da Osmanlı bilim geleneği zirveye ulaşmıştır.
Osmanlı medreselerinin ders programlarında naklî ilimler olarak ifade edilen dinî bilimlerin yanı sıra mantık, hikmet (felsefe), tarih, coğrafya, hendese (geometri), ilm-i hesap (aritmatik), fizik, tıp, kimya, botanik, zooloji gibi akli ilimlerde okutulmaktadır. Osmanlıda felsefeye ilgi özellikle Fatih döneminde başlamıştır. Fatih devrinin önemli düşünürleri olan Hocazade Muhlisiddin Mustafa Efendi ile Alâeddin Ali Tusi’den Gazalî ve İbn Rüşd’ün Tehafüt tartışmalarındaki temel problemleri ana hatlarıyla ele almalarını ve birer eser yazmalarını ister. Yine Fatihin açtığı Sahn-ı Seman medreselerinde bizzat felsefe adıyla haftada birer saat felsefe ve mantık dersleri okutulmaktadır. Felsefeye olan ilgi Fatih dönemindeki kadar olmasa da Kanuni dönemine kadar devam etmiştir. XVII. yy. sonrası devletin askeri, mali ve siyasi ve sosyal bunalımları sebebiyle ilme olan ilgi azalmış ikici plan atılmıştır. Zaten medrese tedrisatındaki akli bilimlerin çıkarılmasıyla bilimsel gerilim kendini iyice hissettirmeye başlamıştır. Alternatif olarak naklî bilimler medreselerde merkezi bir konuma gelmiştir. Medreselerde görülmeye başlayan ilmi kifayetsizlik dönemin düşünürlerinin dikkatinden kaçmamış konuyu nazarı dikkate veren eserler yazılmıştır. Evkaf Nazırı Mustafa Hayri Efendi, Islah-ı Medaris Nizamnamesi” hazırlamıştır. Öyle ki bu dönemde felsefe eserlerinin vakfedilmesi bile tartışma konusu olmuştur. Zamanla Osmanlı medreselerinde felsefeye ve rasyonel bilgiye ilgi daha da azalmış ve materyalist ve pozitivist düşüncelerin felsefe yoluyla kendilerini göstermeleri üzerine felsefeye ve rasyonel düşünceye karşı bir antipati oluşmuştur.

Batı entelektüel çevrelerinde bilim-din çatışmasına temel teşkil eden jeo-sentrik evrenden helio-sentrik evrene geçiş kabul edilen Kopernik astronomisi ile ilk temas Zigetvarlı Tezkereci Köse İbrahim Efendi’nin Fransız astronomu Noel Durret’nin (ö. 1650) eserini çevirmesiyle olmuştur. Batıda çatışmaya sebep olan problem Osmanlı’da sadece “teknik detay” olarak algılanmıştır. Ancak Osmanlı bilginleri, yer-merkezli evreni dini bakımdan daha uygun görmüşler ve kabul etmişlerdir. Din-bilim çatışması Osmanlı-Türk entelektüel hayatına XIX. yy. sonrası pozitivizm ve biyolojik materyalizm gibi fikir akımlarıyla kendini hissettirmeye başlamıştır. Batı bilimin kendi çevresi dışındaki ilk teması sınır yakınlığı sebebiyle Osmanlı ile olmuştur. Osmanlı Batı biliminden ateşli silahlar, haritacılık ve madencilik konularında yararlanmıştır. Seyyahlar, tacirler, esirler, denizcileri ve Yahudi bilim adamları vasıtasıyla ilimi ve teknik bilginin girişi sağlanmış bu aşamada Rönesans astronomi ve tıbbı ile temas etmişlerdir.Avrupa’da meydana gelen bilim ve sanayi devriminden sonra Osmanlı ile Batı arasında mesafe oluşmaya başlamıştır. Osmanlı’nın kendisini üstün görme eğilimi bu mesafeyi açmıştır. Sahip oldukları üstünlük duygusu ile Batı bilimini selektif olarak ve pragmatik amaçlar doğrultusunda almışlardır. Bu amaçlar dönemin konjonktürel yapısı dolayısıyla askeri amaçlara matuf olmuştur. Osmanlı’nın kendisini psikolojik olarak üstün görmesinin sebepleri arasında inandıkları İslam dininin en son ve en doğru inanç olduğu ve Ortaçağ İslam medeniyetinin tesiriyle kendilerini Avrupa’ya karşı manen üstün görmeleridir.
Osmanlı, batı’daki bilimsel gelişmeleri fazla zaman fasılası olmadan yakından takip etmiş gerekli teknik transferleri yapmış hatta teknoloji transferi için “taife-i efrenciyan” adında bir grup kurmuştur. Ayrıca selektif bir tavırla Batı tekniklerini almakta zorlanmamıştır. İhtiyaç duyduğu uzman ve teknisyenleri Avrupa’dan getirip istihdam etmiştir. Yeri geldiğinde eleştiriler de yazmıştır. Yapılan bilgi ve teknik transferini çoğunlukla din ile karşı karşıya getirmemiştir. Bu transferlerde genel olarak yöntem, tanıma ve alışma, faydalanma ve uygulama, ilgili kurumlarda okutma ve din-bilim ahenginin sağlanması şeklinde olmuştur.  Ancak Osmanlı’nın son dönemlerine doğru bilim ve din arasında ayrışmanın meydana geldiği görülmektedir. Zaten genel itibariyle felsefî ilimlere karşı ilginin ciddi boyutlarda azaldığıyla ilgili dönemin âlimleri arasında tartışmalar yapılmaktadır. ‘Fünun’ tabir edilen fen bilimlerinin dünyevî ‘Ulum’ tabir edilen din ilimlerinin ise uhrevî gayelere matuf olduğu düşüncesi hâkim olmaya başlar. XVIII. yüzyıldan sonra duraklama, kendi içine kapanma, medreselerin rasyonel düşünceyi ikinci plana atmaları ve entelektüel zihniyetin ağırlık noktasını dini bilgilerin oluşturması entelektüel çöküşün göstergeleridir. Bu durum din ve dünyaya ait bilimlerin aynı felsefî epistemolojide değerlendirildiğini, yekpareliğin bozulmaya başladığını ve Osmanlı düşüncesinde zihniyet değişiminin meydana geldiğini göstermektedir. Fikri sentez ve yapıcı entelektüel diyalog kurma teşebbüsünün bulunmaması neticesinde bu iki unsur birlikte mütalaa edileceği yerde, aralarında denge kurulmamış ve farklı istikamette gelişen bu ikilik, Tanzimat’tan sonra zıt kutuplar çatışmasına dönüşmüştür.
XVII. yy’dan sonra Osmanlı’da bilimin gerileme sebepleri ile ilgili olarak İhsanoğlu, merkezi otoritenin zayıflaması, sosyal ve iktisadi çözülmenin sonucunda bilimin gelişememesi, bilim adamlarının desteklenememesi, Osmanlı aydınları arasında selefi İslam ile tasavvufi İslam anlayışlarının çatışması, Kadızadeli hareketi olarak bilinen selefiyecilerin felsefeye ve bilime karşı olan tavırları Osmanlı biliminin gerilemesine etki eden amiller arasında sıralamaktadır. Ayrıca Mahmut Kaya, Gazalî sonrası Kelamcıların, matematik, geometri ve astronomiyi Kelam’ın emrine vermeleri, İlliyet prensibinin reddi gibi düşüncelerinin Osmanlıya tevarüsü ve Osmanlı medreselerindeki yöntem yanlışı, dil sorunu, eleştiri ve muhalefetin olmayışı gibi problemler sebebiyle Osmanlı aydınının orijinal hiçbir fikir üretemediğini ifade eder. Bütün bunların sonucu olarak Osmanlı entelektüel yapısının Batı ile rekabetinde geri kalmasına etki eden en önemli faktör teori, tecrübe ve araştırmayı bir bütün olarak ele alamamış olmasıdır. Sadece teknik malzemeler transfer edilerek Batı takip edilmeye çalışılmış, bu da zamanla rekabet gücünü düşürmüştür.
Osmanlı uleması, başlangıçta devraldığı entelektüel mirası anlamaya ve tahlil etmeye çalışmıştır. Ancak daha sonraları sosyal siyasal, ekonomik nedenlerin yanı sıra “izlenen yöntem, uygulana eğitim sistemi, teosofileşmiş tasavvuf ve felsefeleşmiş Kelam’ın” neticesinde hayattan kopmuş, entelektüel yetkinliğini yitirmiş, batıda olduğu gibi devrimsel bir bilim ortaya koyamamıştır. Aynı zamanda Avrupa’dan transfer ettiği teknolojiyi, Avrupa’dan bağımsız ve Avrupa ile rekabet edecek nitelikte üretme ve geliştirmeye yönelik tedbirler almayı gerekli görmemiştir. Doğa bilimlerine yeterince yönelememiş, bilimin teorik ve kurgusal boyutunu ihmal etmiştir. Bu sebeple, bilimde köklü bir hamle yapamamıştır. Osmanlının bahsi geçen duruma düşmesine etki eden birçok sebep ortaya konabilir. Ancak en temel faktör ekonomik rehavet ve sonraki dönemlerde ortaya çıkan siyasal istikrarsızlık ve en önemlisi zihniyet eksikliği sıralanabilir.

Kaynak

 
Hasan Özalp , Bilim-Din İlişkisinde Uzlaşmacı Yaklaşımlar
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Hasan Özalp’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Bilim – Din İlişkisine Etki Eden Faktörler

 
Bilim ve din gibi iki farklı alanı aynı konu ve başlık altında incelemeye sebep olan faktörler nelerdir? şeklinde ki bir soru aslında birbirinden farklı gibi gözüken bu iki kurumu birleştiren çatışmayla birlikte ortak noktalarına dikkat çeken bir yaklaşımdır. Geçmiş dönemlerde felsefe ve din, akıl ve vahiy arasındaki ilişkiyi tespit ve tayin etmeye çalışan bütün epistemolojik yaklaşımlar bilim ve din arasındaki mesafeyi de belirleyen unsurlardır. Bilim-din ilişkisinin oluşmasına etki eden faktörler kişinin konumu ve bakış açısına göre farklı şekillerde kategorize edilebilir. Örneğin Colin Russell bilim-din çatışmasıyla ilgili olarak, epistemolojik, metodolojik ve ahlâkîlik şeklinde sınıflandırmalar yapmaktadır. Bilim ya da din aracılığıyla neyi bilebiliriz? sorusunun cevabı epistemolojik, bilimin gerçekleri (fact) yahut teolojinin inançları (faith) arasında doğal ya da dini dünya görüşü metodolojik, genetik mühendisliği, nükleer güç gibi problemler etik/ahlâkî açıdan bilim ve din ilişkisine sebep olmaktadır. Bizim burada değinmek istediğimiz husus ise hem bilim hem de dinin ortak hareket noktalarıdır. Çünkü her ikisi de ortak konuları ele almış olmalarına rağmen bu konuları hem farklı okumakta hem de farklı sonuçlara varmaktadır. Dikkati çekmek istediğimiz şey ise işte burada bilim ve dinin “uzlaşabileceğidir.” Oysa metafiziksel ya da metodolojik farklılıklar bilim ve dini uzlaştırmaz farklılığın doğasına uygun olarak birbirinden ayırır. İnsan, insanın yaşadığı ortam (evren-doğa) ve insanı bu ortamla ilişkiye sokan faktör (akıl) bilim ve dinin ilişki noktalardır. Bununla birlikte amaç gibi ortak noktaları vardır. Bunlar bilim ve dini daha çok pozitif yönde etkileyen unsurlardır. Örneğin “erk mücadelesi” diyebileceğimiz bilim ve dinin siyasal otorite ve sosyal nüfuzu daha çok olumsuz sonuçlar doğurabilecek ve her iki alanın da kötüye kullanımına sebep olacak faktörlerdir. Nasıl ki kilisenin Ortaçağ dünyasında siyaseti kontrol altında tutması, vergi kurumu gibi hareket etmesi, savaşlar organize etmesi, bilimsel kuramlar ortaya koyması yanlış ise bilimin iktidarla dirsek teması kabul edilen Nazi siyasal anlayışı, Birinci dünya savaşı sırasındaki askeri araştırmalar, toplumsal Darwincilik tipik örneklerdendir. Örneğin Stalin, Pavlov’un koşullandırma deneyinde olduğu gibi insanlarında “koşullandırılarak değiştirilebileceği” varsayımından hareketle biyolog T.D Lisenko’yu görevlendirmiştir. Lisenko, Stalin’in emrinde kalıtımın ve genetiğin insan doğasında bir işe yaramadığını düşünerek genetiği reddetti ve bu sayede daha sosyalist insanlar yetiştirebileceğine hükmetti. Aynı zamanda yiyecek sıkıntısı çeken Sovyetler Birliğinde Sibirya soğuğunda buğday çeşitlerini yetiştirmeye teşebbüs etti. “Tarihin Sonu” tezinin yazarı Fukayama bilim ile ilgili yazdığı esere önsöz’de modern fen bilimleri ve bunların ortaya çıkardığı teknolojinin tarihin itici gücü olamaya başladığına dikkat çekmekte, bilgi devrimini liberal demokrasinin yayılmasına katkıda bulunduğunu, biyolojinin politika algılayışımızı etkilediğini ifade etmektedir. Bu gibi tartışmalara değinmeyeceğiz. Şimdi yukarıda bahsettiğimiz bilim-din ilişkisine sebep olan etkenleri; bilimin ve dinin bunlara nasıl yaklaştığına bakalım.
Ortak Unsur: İnsan
İnsan, ruh ve bedenden oluşan bir varlıktır. Ruh ve bedenin kendine göre ihtiyaç ve gereksinimleri vardır. İnsan üzerine geliştirilen bütün fikirler ya ruh ya da beden merkezlidir. Ya bedenin ya da ruhun ihtiyaçlarını karşılamaya yöneliktir. Bu sebeple insanla ilgili olarak öne çıkan problemler şunlardır. İnsan nedir? Nasıl bir varlıktır? Neden oluşur? Maddî ve manevî boyutları nelerdir? Ruh ve beden ilişkisi nasıldır? Beden mi yoksa ruh mu(varlık mı öz mü) önceliklidir? Bedenin hazları mı yoksa ruhun hazları mı önemli/önceliklidir? İnsan duyuları nelerdir? Duyuların mahiyeti ruhsal mıdır bedensel mi? İnsan doğası iyi midir kötü mü? İnsan ve bilgi ilişkisi nasıldır? İnsanda var olan bilgiler doğuştan mı yoksa sonradan mı elde edilmiştir? İnsan doğası iyicil midir kötücül mü? Doğada insanın yeri/önemi/değeri nedir? İnsanla kutsal arasında bağ var mıdır? İnsan etrafında dönen bu ve benzeri sorular bilim ve dine konu olan problemlerdir.
Bilim ve din ilişkisi bağlamında Hıristiyanlık açısından insan, tanrı tarafından yaratılmış, cennetteki asli suç yüzünden günahkâr olmuş ve bu günahı nesilden nesile aktaran, her doğanın günahkâr olarak doğduğu bir düşünce hâkimdir. İnsan ruhunun terbiye edilmesi gerekir. Bu sebeple bedensel hazların kontrol edilesi hatta terk edilmesi gerekir. Hıristiyanlıkta insanın biyolojik varlığından çok ruhuna vurgu vardır. Burada insanın değeri ile ilgili bir tartışma söz konusudur ki bu hala devam etmektedir. İslam inancında (düşüncesi değil) insan, Allah’ın yeryüzünde ki temsilcisidir ve hem fiziksel hem de ruhsal olarak en güzel şekilde yaratılmıştır. Eylemlerinde özgür bırakılmıştır. Bu sebeple hem tanrıyla muhatap olan hem de onu en iyi tanıyan ve anlayandır. İslam dininde asli günah olmadığı gibi yeni doğan insan saf iyilik ve ruh temizliği gibi olumlu yetenekleri ifade eden fıtrat üzerine doğmaktadır. İslam dininde insanın ruhsal yapısı önemli olduğu kadar biyolojik varlığı da önemlidir. İnsan bedeni Allah tarafında yaratıldığı için değerlidir. İnsan bedeninin değerli olduğu düşüncesi sonradan İslam’a girmiş bir fikir değil ilk vahiyden itibaren kabul edilmiş bir gerçektir. Bu sebeple bedene ve bedenin unsurlarına zarar verebilecek her şey haramdır. Kuranı Kerim’de birçok ayet insanın biyolojik yönüne dikkat çeker. Anne rahminde ki aşamaları, çocukluğu gençliği ve yaşlılığı ile ilgili birçok ayet vardır. Aynı zamanda insan anatomisine de göndermeler yapan ayetler bulunmaktadır. Ruh beden bütünlüğü içerisinde varlığın terbiyesi gerekmektedir. Nefis (canlılık, bedeni hazlar) kontrol altına alınmalıdır. Ruhu merkeze alan İslami tasavvuf düşüncesinde bile bedeni hakir görmek yoktur. “nefis öldürülmez terbiye edilir.” Ruh hakkında Kuran’da teferruatlı bir bilgi yoktur.

Evren-insan ilişkisinde bağlamında insan, Hıristiyanlığa göre hem ontolojik hem de metafiziksel olarak evrenin merkezinde iken İslam inancına göre bu merkeziyetçilik ontolojik değil metafizikseldir. Doğa ile ilişkisi açısından ise, hürdür ve doğa onun emrine verilmiştir. Fakat bu emrine verilme doğayı tahrip etme hatta yok etme değil yaşamını devam ettirme anlamındadır. Ortaçağ’da ihmal edilen insan bedeni, anlayışına tepki olarak gelişen Hümanizm insanı yücelten bir düşünce akımıdır. Ancak zamanla insan ruhunun da maddi bir töz olduğu ya da insanın sadece maddeden oluşan bir töz olduğu savunulmaya başlandı. İslam dininde Hıristiyanlık da olduğu gibi insan bedenini ya da ruhunu aşağılayan bir düşünce yoktur. Bu sebeple sert bir eleştiri de olmamıştır. Ancak İslam düşüncesinde insan ruhunu merkeze alan ve bu konuda ifrat ve tefrit eden düşüncelerde yok değildir. İnsan ruhsal ve bedensel yapıdan oluştuğu için her iki yönü de araştırılabilir. Bu sebeple ne psikoloji ne tıp İslam dini tarafından yasaklanmış disiplinler değillerdir. Özellikle tıbbi olarak tedavi yollarının denenmesi, hastalıkların tedavisi gibi faaliyetlerin insan kaderiyle ilişkilendirilebilir bir yönü yoktur. Örneğin İngiltere’de Massey isimli bir papazın Eyüp peygamberin hastalığının şeytan tarafından aşılanmış çiçek hastalığı olduğunu ifade ederek hastalıkların tanrı tarafından günahların cezası olarak verildiğini ve bu cezayı önlemeye yönelik her türlü işlemin (çiçek aşısı gibi) şeytanca bir işlem olduğunu söylemektedir. İnsanın bilim ile dini iletişim haline getiren diğer bir konu ise inanmaktan kaynaklanan bir problemdir. İnanan bir insan tanrı diye yüce bir gücün varlığını kabul ettiği andan itibaren bilimsel bir soru ortaya koyduğunun ve bilimsel bir cevap bulmayı ümit ettiğinin farkında olmasa da tanrı kavramı evrenle ve insanla iç içe olduğu için bilim ve din zorunlu olarak iletişim ve dahası etkileşim halindedir.
Ortak Konu: Evren/Doğa
Doğa, Rönesans ve Aydınlanmayla birlikte bütün dikkatleri üzerine çeken araştırma sahası olmuştur. Hem filozoflar hem de bilim insanları doğa üzerine yoğunlaşmaya başladılar. “Naturalism” adı altında doğacılık akımları ortaya çıktı. Sanat, edebiyat, felsefe ve bilim olmak üzere birçok disiplini etkiledi. Natüralizmin değişik formları vardır. Metodolojik, metafiziksel ve epistemolojik doğacılık bunlardan bazılarıdır. Metodolojik doğacılık (methodological naturalism), bilimin doğal fenomenleri açıklamak için doğaüstü bir varlığa müracaat etmediği doğacılık çeşididir. Doğa yanlısı düşünürlerin bir kısmı, doğaya önem vermekle birlikte; insana, duygularına ve ahlâkî değerlerine de değer vermişlerdir. Bunlar, ılımlı doğacılar (soft-naturalist) ya da indirgenemez doğa (non-reductive) yanlıları olarak tanımlanmaktadır. Ancak bunların karşısında katı doğa (hard naturalism) yanlıları veya indirgenebilir doğacılık (reductive naturalism) yanlıları vardır ki materyalist ya da fizikçi monistler olarak tanımlanmaktadır. Katı doğa yanlıları metafiziği dışlayıp her şeyin doğal yanının olduğunu, doğal varlıklar ve doğal sebeplerle meydana geldiğini savunan materyalist bilimci görüştür. Doğacılık ve din tartışmalarının odağındaki problem tanrının doğadaki faaliyetidir (god’s action in the nature). Katı doğa yanlıları kurallarla örülü (determinizm) doğada ilahi bir kudretin varlığının imkânsızlığını kabul ederek tanrıyı reddederler. Fiziksel evrende tanrı bu şekilde dışlanırken, Darwinizm ile birlikte doğada gözlemlenen tasarım ve ilahi kudret dışlanmış; canlıların varoluş için “birbirleriyle mücadele” ettikleri savından hareketle canlı varlıkların doğası biyolojik olarak açıklanmaya çalışılmıştır. Lloyd bu durumu “radikal natüralizm” olarak tanımlamaktadır.
Kur’an hayatı, dünyayı ve doğayı dinamik olarak algılar/tasvir eder. Allah diridir (hayy) ve eşyayı yönetmekte (kayyum) ve ona düzen ve kurallar koymakta (kadir), her an bir eylem içerisindedir ve sürekli yaratmaktadır. Varlığı ilk defa ortaya çıkarken de dinamizm içinde olacak şekilde yaratmıştır. Doğayı içerisindekilerle birlikte birer ayet olarak kabul eden Kur’an doğanın araştırılmasını istemektedir. Ancak nihaî gaye doğayı çözümlemek ve ona hâkim olmak değil, sebeplere etki eden (müsebbibü’l esbâb) iradeyi tanıtmaktır. İslam, akıl ve vahiy ekseninde doğaya yaklaşır. Kur’an, doğa ile ilgili yaptığı açıklamalar da hem doğayı öğrenmeyi hem de ondan hareketle aklı kullanmayı ve Allah’ı tanımayı emreder. “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün peş peşe gelişinde, gemilerin denizde yüzmesinde, yağmurun yağmasında, canlıların üreyip çoğalmasında, bulutların hareketlerinde aklını kullananlar için Allahın varlığına deliller vardır.” Çünkü Kur’an saf bilgiyi yani bilgi için bilgiyi tasvip etmez. Tanrı doğa ve insan ilişkisinde doğa insanın Allah’ı tanımasına araçtır. İnsanın gayesi tabiatı araştırmak incelemek ve düzenini devam ettirmektir. Yoksa onu tahrip etmek noktasında bir hâkimiyet değildir. İnsan, doğanın hâkimi olmakla birlikte hem doğanın unsurlarından yaratılmış hem de onun bir parçasıdır. Bu sebeple ne kendi doğasını ne de tabi evreni bozma yetkisine sahip değildir.
Kuran-ı Kerim, doğa yasalarına ve bazı teknik konulara değinir ancak bu her şeyi etraflıca ele aldığı anlamına gelmez. Çünkü Kuran-ı Kerim bir bilim kitabı değildir. Onun amacı dünya ve ahiret mutluluğudur. Kuran-ı Kerim’in bütün bilimsel konuları özellikle modern bilimi de dikkate alırsak ele alması mümkün değildir. Bu sebeple her bilimsel gelişmeyi Kuran-ı Kerim’de aramak doğru olmadığı gibi mevcut bilimsel gelişmelere zorlama yorumlarla Kuran-ı Kerim’den bir gerekçe bulmanın da anlamı yoktur. Kuran’ın en son bilimsel gelişmelerle desteklenmek gibi bir zorunluluğu yoktur. Ziyauddin Serdar böyle bir hareketi “aşağılık kompleksi” olarak tanımlamaktadır. Çünkü bilim gibi süreç ile tekâmül eden ve değişmelere açık bir veriye Kuran-ı Kerim gibi evrensel manzumeler bütününü bağlamak doğru değildir. Ancak ortaya çıkan bir bilimsel “yasanın” Kur’an ile uyuşması inanan bir kişiyi elbette mutlu edecektir. Ayrıca modern bilimin doğaya ilişkin değişen yapısını vahyin değişmez bilgisiyle karşılaştırıp vahyi bilgiyi değersiz kabul etmek doğru değildir. Çünkü ilahi bilgi mutlaktır ve bir konuda ulaşılabilecek nihaî noktadır.(Ya da inanan kişi onu böyle kabul eder) Modern bilim, sınırlı insan aklının ve metodunun eseri olduğu için değişime açıktır. Ayrıca modern bilimin bu yapısı küçümsenemez. Kuran-ı Kerim, düşünen ve araştıran insanın yaratıcıyı daha iyi tanıyacağını ifade etmesine karşın son zamanlarda bazı bilim insanlarının inançla ilgili olumlu yorumları dikkat çekmekle birlikte- bilim insanlarının çoğunluğunun inanca sıcak bakmamasının arkasındaki nedenler çok iyi analiz edilmelidir.
Ortak Araç: Akıl

Akıl insanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliktir. Sarton’ın ifadesiyle “Biz güzelliği ve hayatın bütün zevklerini severiz ve ihtiyaç duyarız ancak en fazla akla ihtiyacımız vardır. Çünkü akıl vasıtasıyla doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayırır kendimizi ve çevremizde olup bitenleri algılarız hayatı anlamlandırırız. Aklın fonksiyonu en eski felsefî tartışmalardan biridir. Akıl fonksiyonları itibariyle inanç, otorite sezgi, şüphecilik gibi birçok unsur ile karşılaştırılır Kelime ve fonksiyon itibariyle: “Varlığın hakikatini idrak eden maddi olmayan fakat maddeye tesir eden basit cevher” Akıl (ing.reason), insanda var olan; soyutlama yapma, kavrama, bağıntı kurma, düşünme, çıkarsama yapma. Vahiy, inanç, sezgi, duyum, duygu, algı ve deneyden farklı olarak salt insana özgü olan bilme yetisi, doğru düşünme ve hüküm verme yeteneği. Fikirlerimizin içeriklerini analiz etmek; aralarındaki ilişkiyi keşfetmektir. Tanımlar bize aklın deney ve tecrübeden bağımsız kendine özgü bir yeti olduğunu ifade etmektedir. Bu vasfı ile hem bilim hem de dinden bağımsız bir öğrenme ve soyutlama yetisidir. Deney ve tecrübeden bağımsız apriori bilgileri tespit etmede akıl temel faktördür. Akıl, doğasında var olan karşılaştırma, analiz ve keşfetme kabiliyetleri sayesinde insana ait en güçlü yetidir. Bu özelliği ile insanı diğer varlıklardan ayırır. Bilim ve din açısında da akıl önemli bir yere sahiptir. Her iki disiplinin de insana ait en büyük duyuya ilgisiz kalmaları mümkün değildir. Bu sebeple bilim ve dinin bir biriyle ilişki içerisine girmesindeki epistemolojik nedenlerden biri de akıldır. Bazı ortak değerler bilim ve din ilişkisine ortam hazırlamaktadır. Bu kavramlar bilim-din ilişkisini olumlu ya da olumsuz olarak etkilenmektedir. Ancak bu öğeler doğaları itibariyle saftırlar. Daha çok araç konumundadırlar ve kendilerine yüklenen değer ile anlam kazanırlar. Bu anlam ölçüsünde de taraf ifade ederler. Akılda bu kavramlardan biridir.
Düşünce tarihinde akıl, felsefeyle özdeşleştirilerek, değişimi, serbest düşünceyi temsil ederek, sabit, dogmatik ve değişmez kabul edilen dine alternatif olarak kullanılmıştır. Bilim, aklı kendisi için değişmez ilke olarak kabul etmekte ve akıl üzerine yükselmektedir. Aklı kullanmamayı doğru bilgiden sapma olarak görmektedir. Aklı en az kullandığı iddia edilen disiplinlerden birisi de dindir. Hıristiyanlık için birçok şey söylenebilir ancak İslam dininde akla büyük önem verilir. Akıl, dinen mükellef olmayı gerektiren en temel unsurdur. Aklını kullanmayanlar şiddetle eleştirilir. Kuran-ı Kerim’de akıl kelimesi biri geçmiş diğeri geniş zaman kipinde olmak üzere toplam kırk dokuz yerde fiil olarak geçmektedir. Aynı zamanda akıl “bilgiyi ahlâksal temeller üzerine inşa eden ve kalbin bir fonksiyonu kabul edilen” duyudur. Çoğu zamanda akıl, insan davranışlarındaki aklı kullanmamaktan kaynaklanan çelişkiyi ifade etmek için kullanılır. Dinin kaynağı vahiy kabul edilirken bağımsız düşünce biçimi olan felsefenin kaynağı akıldır. Her ne kadar akıl ve din karşı karşıya getirilse de dini aklı referans almadan anlamak ve yorumlamak mümkün değildir. Bilim kendinin üreten şeyin akıl olduğunu ve doğruluğun ölçütü olarak aklı prensip olarak gösterirken, din, insanları bilinçli bir imana davet eder ve en büyük aracı olarak aklı gösterir. Aklın kapsam ve metodu modern bilimin kapsam ve metoduyla ilişkilendirilmiştir. Aydınlanma sürecinde kiliseye tepki olarak akıl yüceltilmiştir. Hayatın her alanında ve her konuda mantıksal tutarlılık kriter kabul edilmiş; rasyonel olmayanın doğru olmayacağı bir dönem hâkim düşünce halini almış ve doğayla ilişkilendirilmiştir. Aklın sınırları gözlem, deney ve test edilebilirlikle sınırlandırılmıştır. Bütün bu gelişmelerle aklın spekülatif ve evrensel değerleri barındıran ve insan-evren, insan-metafizik ilişkisini kuran yanı göz ardı edilmiştir. Oysa karmaşık doğayı sadece tanrı düşüncesi toplar ve birleştirir. Özellikle tanrı merkezli evrenden insan merkezli evrene geçiş sürecinde insana ait bütün değerler kutsanmış ki bunların başında akıl gelir. Aydınlanma “Hıristiyanlığa karşı aklın üstünlüğünü vurgulamıştır” Öyle ki insanlığın yaşamını üç evreye ayıran Aguste Comte, akılsal bir dönem kurgulayıp bir sistem oluşturuyor ve bu pozitivizme din adını veriyordu.
Dinin akla yaklaşımı bilimden farklıdır. Bilim aklı doğanın araştırılması ve kontrol edilmesi için vazgeçilmez bir aracı olarak görürken dine göre akıl, doğayla ya da herhangi bir şekilde tanrıyı bulmaya yarayan en önemli bilgi kaynaklarından biridir. Bilimsel anlamda akıllı olmak daha iyi gözlem ve deney yapabilmek daha objektif yargılara varabilmek iken dinsel anlamda tanrıyı en doğru şekilde tanımaktır. Fakat dini açıdan aklın deney ve gözlem yapmasında, doğayla ilgilenmesinde bir sakıncada yoktur. “Bilim için akıl” ya da “akıl için akıl” düşüncesi dinin akıl telakkisine aykırıdır. Ancak her halükarda bilim ve din açısından akıl vazgeçilmez bir duyudur. Doğruluk için önemli bir kriter, tutarlı bir yoldur. Bilim tarafından dine yapılan eleştirilerde dinin, aklı sınırlandırdığı ve özgür düşünmesine engel olduğu, insanı ikinci plana attığı, akla yok denecek kadar az yer verdiği gibi şeyler yer almaktadır. Hatta vahiy karşısında onu yok sayması da vardır. Tanrıyı arayan akıl sınırlandırılmıştır. Şayet akıl doğada tanrıyı arıyor ve bulamıyorsa bu aklın sınırlandırılması değildir. Ancak özellikle Kuran-ı Kerim aklın doğada (afakiyat) tanrıya ulaştıran deliller bulabileceğini savunmaktadır. Şayet bulamıyorsa bu aklın yetkin bir şekilde kullanılmayışından kaynaklanmaktadır ya da başka sebepler vardır. Kuran-ı Kerim aklı asla küçümsemez: “Gerçek şu ki, Allah katında, yerde hareket edenlerin en şerlisi(kötüsü) aklını kullanmayan sağırlar ve dilsizlerdir. “Bu Kur’an insanlara bir tebliğdir. İnsanlar bununla uyarılsınlar, O’nun tek ilâh olduğunu bilsinler ve akıllarını kullansınlar da düşünüp ibret alsınlar.” Görüldüğü üzere Kuran-ı Kerim aklı kullanmayı ve bununla Allaha ulaşmayı amaçlamaktadır.
Tanrı-evren-insan ilişkisi bakımından insanı yeryüzünün halifesi olarak kabul eden Kuran-ı Kerim bu sorumluluğa gerekçe olarak aklı ön plana çıkarır. Nitekim İslam açısından yükümlülüğün şartlarından biride akıldır. Kuran bağlamında yöntemini sürdüren Kelamcıların hemen büyük bir çoğunluğu “aklın vazgeçilmesi imkânsız bir epistemolojik fonksiyonu bulunduğunu” kabul etmektedirler. Kuran-ı Kerim ve İslam düşünürlerinin akla önem vermiş olmasına rağmen bahsedilen aklın nasıl olması gerektiği ile ilgili ortak bir görüş yoktur. Burada ifade edilmesi gereken problem bunun “hangi akıl?” olduğudur. Çünkü akıl kişiden kişiye değişiklik gösteren bir duyudur. Bir düşünceyi anlama ve kavrama akla yüklenen fonksiyon bakımında akıl ya da akılcılık farklı kategorileri ayrılmıştır. Birincisi, akıl-iman arasında kurulan ilişkide dinin bütün yönleriyle makul olması gerektiğini savunan “katı akılcılık”tır. “ Dinin rasyonel olması ve delile dayanması gerektiğini savunan görüştür. Bir inanç sisteminin kabul edilmesi için sistemin rasyonel olarak ispatlanmasını zorunlu gören yaklaşımdır. İlk Akla gelen isim İngiliz matematikçi ve felsefeci William Clifford(1845-1879)’tır. Cliffiord’a göre, “herhangi bir şeye yetersiz delile dayalı olarak inanmak, herkes için her yerde daima yanlıştır. Yaran’ın da ifade ettiği gibi ister din karşıtlığı isterse din adına olsun her şeyi sıkı bir rasyonalizme tabi tutan katı akılcılık ne gerekli ne de arzu edilir bir şeydir. Çünkü her şeyin kesin ve matematiksel bir rasyonalite ile ifade edildiği bir ortamda din gibi aşkın bir alanı ispat etmek zor olduğu gibi gerekte yoktur. Katı akılcılık, yaşamı anlamlandırmada insanın farklı duyumlarına da göndermeler yapan dinin mantalitesine tam anlamıyla uymamaktadır. İkincisi katı imancı (fideist) görüştür. Katı akılcılığın karşısında, dini inancın akla ve delile dayanmasına gerek duymadığını iddia eden imancı anlayıştır. Bu yaklaşıma göre, “akıl bize eşyanın mahiyeti hakkında bilgi veremez. Bu sebeple aklın rolünü sınırlandırdığı (tahdid) için bu yaklaşım rasyonalizmin zıddıdır.

Fideizmde kendi içerisinde iki şekilde tasnif edilmektedir: ilki, hem irrasyonalist hem de anti rasyonalist olan ekstrem fideizmdir. İkincisi ise, inancın temel hakikatlerini oluşturmada değil de onları araştırmada aklın kullanılabileceğine inanan ılımlı fideizmdir. “Samimi bir dindar mümin için en asli varsayımlar dini inanç sisteminin kendisinde bulunmaktadır.” diyen Paul Tillich, “eğer durum böyleyse bir kimsenin imanını test etmek veya harici bir akli ölçütle değerlendirmek fikri berbat bir hatadır.” demektedir. Bu düşünceyi savunanlara göre şayet tanrı sözünü akıl ve bilim ile tartacak olursak o zamana biz akla ve bilime iman etmiş oluruz. Sören Kierkegaard(1813-1855), dinin hakikatini, objektif duygusuz bir şekilde delilde ve argümanda arayanları küçümsemektedir. Ona göre “risk olmadan iman olmaz.” Kierkegaard’a göre iman bir sıçramadır.
Bu bağlamda hiçbir duyum rasyonel olarak test edilemez. Ancak inanç şöyle ya da böyle rasyonel olarak temellendirilir. “inanıyorum çünkü saçmadır.” şeklinde ki düşünce veya Kant’ın “inanca yer bulmak için bilgiyi inkâr etmesi” şeklinde sözü insanları kendisini tanımaya çağıran bir tanrının mesajına aykırıdır. Üçüncüsü, işlevselliği bakımından akıla dengeli bir yaklaşım ortaya koyan “eleştirel akılcılık”tır. Dini anlama ve delillendirme de “aklen eleştirmek ve değerlendirmek mümkündür” diyen görüştür. Eleştirel akılcılığın kabul ettiği şey, “lehte ya da aleyhte sonucun herkesi bağlayacak bir kesinlikte (makul) olması ne mümkün ne de gereklidir”. Bu yaklaşım daha çok Karl Popper’ın yazılarından esinlenerek ortaya konulmuş bir kavramdır. Eleştirel olmayan akıl ve radikal akıl dışıcılık arasında orta yol girişimidir. Bu sebeple Din felsefesinde daha çok “eleştirel akılcılığın” tercih edildiği dikkat çekmektedir. Çünkü din eleştirel ve alternatiflere açık bir zihin sayesinde daha iyi anlaşılabilir. Dini önermelerin naklî, bilimsel önermelerin ise akli olduğu tasnifinden hareketle din/dini düşünce de akla yer olmadığını söylemek dini tam olarak tanımamanın göstergesidir. Aydın’ın ifadesiyle “Naklî olan her şey aynı zamanda ve en geniş anlamda aklidir. …Niçin inanıyorsunuz? sorusuna verilen cevap doğrudan doğruya inancın rasyonelliği ile ilgilidir.” Özellikle Kuran-ı Kerim açısından ele alacak olursak insanları sürekli evren ve doğa üzerinde düşünmeye davet eden, onları akıllarını az kullanmakla eleştiren bir mesaj için eleştirel akılcılık yerinde bir yaklaşımdır.
Bugün din adına akla yapılacak eleştiri ise; bilimin aklı gerçeği aramada tek yeti olarak görmesidir. Sadece aklın ampirik sahayı anlayacağı, algılayacağı ve metafiziği dışarıda bırakma sorunudur. Tarihin farklı dönemlerinde akılla ilgili bazı sorunlar yaşansa da bunlar dinden değil daha çok dini yorumlayanlardan kaynaklanmaktadır. Bu durum ise dinin doğasında var olan akıl anlayışını değiştirmez. Çünkü “vahyi anlama, yorumlama ve tatbik etmede akıl kullanılmıştır” ve kullanılmaya devam etmektedir. Akıl gerek din gerekse bilim açısından vazgeçilmez bir değere sahiptir. Ancak doğrunun tespitinde tek yol olmadığı gibi yanılmaz bir duyuda değildir. Aynı zamanda doğruluk/hakikat, sadece akılla ulaşılabilen bir şey olarak da tanımlanamaz. Aklın sadece ampirik fenomenlerle sınırlandırılıp metafiziğin dışlanması aklın doğasına aykırıdır. Bununla birlikte aklı küçümsemek din adına ortaya konulacak bir davranış değildir. Bu tür yaklaşımlar daha çok ideoloji ve bağnazlıkla ilişkilendirilebilir. Aydınlanma ile birlikte rasyonel bir dünya görüşü oluştuğu ancak dinin bu anlayış karşısında tutarlı rasyonel bir doğa ve insan görüşü oluşturmadığı ise belki 16.-18 yy. Hıristiyanlık için geçerli olabilir ancak bugün böyle bir sorun sadece söylemseldir. Ancak İslam dininin, insan ve doğa hakkında bunalım yaşadığı bir dönem yoktur. Akla önem veren bir dindir. Mucizeye “fazla” yer vermez. Örneğin Mekkeli putperestlerin mucize talepleri reddedilmektedir. Klasik dönemdeki din bilim tartışmaları akıl-vahiy, din-felsefe, peygamber-filozof gibi felsefenin çatısı altında soyut, spekülatif ve öznel tartışmalardı. Oysa bugün din-bilim ilişkisi içerisinde fizik, astrofizik, big-bang, kuantum, genetik, evrim, kök hücre, kürtaj, klonlama, nükleer sorunlar, çevre problemleri ve biyoteknoloji gibi tartışmaları içine alan geniş ve somut problemleri ele almaktadır.
Doğa ve doğaüstü ayrımı yapınca ayrımın doğasında var olan mantık gereği “aralarında nasıl bir ilişki olmalıdır? sorusu akla gelmektedir. Aralarında yapı farklılığı olan bu iki olgu birbiriyle nasıl ilişkilendirilir ve nasıl etkileşebilirler. Modern bilimin problemi de buradadır. Gerçekten doğaüstü bir varlık, var mıdır ve doğaya etki edebilir mi? Ancak bilim ve din ilişkisi açısından üzerinde durulması gereken bazı sınır soruları vardır. Bu sorulara verilecek makul cevaplar bu ilişkinin tutarlı bir yapı kazanmasını sağlayacaktır. Tanım problemi: Bilim, dini nasıl tanımlamaktadır? Bilimsel açıdan din nedir? Bilim, dini ve Kutsal kitabı nasıl okumaktadır? Din, kendisini nasıl ifade eder? Dinin kendisini ifade edişinden herkes aynı şeyi anlar mı? Dinin değişmez bir tanımı var mıdır? Amaç problemi: Bilim, dinden ne beklemektedir? Din, bilim denilen şeyi nasıl tanımlamaktadır? Disiplin problemi: Din denilince muhatap olunacak şey/kim var mıdır? Kelam din adına konuşma yetkisine sahip midir? Nereye kadar konuşur ve konuştukları ne kadar bağlayıcıdır? Ayrışma problemi: Bilim insanları da kelamcılar gibi din adına konuşabilirler mi? Din adına konuşan kelamcı ve bilim insanı arasındaki fark nedir? Terminoloji problemi: Var olan problemler içerisinde din, kelam, felsefe, akıl, vahiy, bilim kavramlarının fonksiyonu, dereceleri nelerdir? Problem din ile bilim arasında mı yoksa kavramlar arasında mı? Terminoloji probleminin boyutları nelerdir? Bahsettiğimiz bu sorular bilim ve din ilişkisinde farklı tipolojilerin oluşmasını sağlamaktadır. Bilim insanları ve dini düşünürlerin bahsi geçen sorulara yaklaşım tarzı tipolojilerin hem tanımını hem de amacını ortaya koymaktadır.

Yararlanılan Kaynaklar :

Hasan Özalp – Bilim-Din İlişkisinde Uzlaşmacı Yaklaşımlar
Francis Fukayama, İnsan Ötesi Geleceğimiz (Biyoteknoloji Devriminin Sonuçları)
Étienne Gilson, Tanrı ve Felsefe,
Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Hasan Özalp’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com