Etiket arşivi: Bizans

Attila'nın Bizans Politikası

Attila’nın Roma Politikasının Temelleri

Attila Han’nın Roma politikalarının temelinde tehdit, yıldırma ve itaat altına alma vardır. Bu politika sistemi uygulanarak hem Doğu Roma hem de Batı Roma vergiye bağlanacak, bu sayede devlete yüklü miktarda altın akışı sağlanacaktır. Attila Han, politik faaliyetlerinin planını günübirlik hadiselere göre yapmamış, aksine uzun zamana yayılan ve sistemli şekilde ilerleyen politikalar üzerine oluşturmuştur. Esas itibariyle Attila Han, tarihi kayıtlarda geçen atası Uldız’ın uygulamış olduğu “Doğu Roma’ya sürekli baskı, Batı Roma’yla ise iyi ilişkiler kurma politikasını” 448 yılına kadar uygulamıştır. Bu tarihe kadar uygulamış olduğu söz konusu politika ile Doğu Roma’yı kesin bir şekilde hâkimiyeti altına almıştır.
Ancak yukarıda geçen tarihten sonra Attila’nın Roma politikasında esaslı değişiklikler olacak ve Roma İmparatorluğu’nun iki kanadını da cüretkâr şekilde tehdit etmekten çekinmeyecektir. Çünkü Attila’nın Hunları imparatorluk olma yolundaki evresini tamamlamıştır. Tarihçi Malalas’ın da dediği gibi, “[…] II. Theodosius ve III. Valentinianus’un saltanatları sırasında Attila her iki imparatora da birer elçi göndererek, benim efendim ve senin efendin Attila, kendisi için sarayını hazır etmesini benim aracılığımla sana emreder” sözüyle kararlılığını, çekincesiz tavrını ve psikolojik baskının nasıl yapılması gerektiğini gözler önüne sermiştir.

Attila devrinde Romalılara karşı daha da büyüyen Hun tehdidi, dış politikada büyük değişikliği beraberinde getirmiştir.

450’li yıllara kadar bilhassa Aetius aracılığıyla hep iyi münasebetler içerisinde olunan Batı Roma İmparatorluğu, artık itaat altına alınması gereken bir düşman haline gelmiştir. Bu sebeple Attila’nın politikalarının asli taktiklerinden biri olan diplomatik manevra ile Batı Roma abluka altına alınarak imha planı için hukukî ve siyasi gerekçelerin avantajları elde edilmeye çalışılmıştır. Aslında şunu da belirtmek gerekir ki; izlenen politikaların temelinde şüphesiz “Attila Han’ın cihan hâkimiyetini gerçekleştirme ideali” yatmaktadır. Nitekim daha önce Uldız Han’ın Doğu Roma yetkililerine sarf etmiş olduğu “[…] güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar her yeri zapt ederim” sözü işte yukarıda bahsedilen ülküden ileri gelmektedir.
Tarihi vesikalara göre, Türk hâkânı Allah tarafından yeryüzüne gönderilip dünyayı idare etmekle görevlendirilmiştir. O, yeryüzündeki bütün insanların başıdır. Bu telakki Türkler’de “Cihan Hâkimiyeti” mefkûresini doğurmuştur. Bu mefkûre ve bilinçle hareket eden Türk hâkânlarından biri olan Attila, Batı Roma’yı mutlaka ele geçirmeli ve sonra da Sasaniler üzerine yürümelidir. Onun cihan hâkimiyeti fikri, Hunların esas politikasının temelini oluşturmuştur.

Attila’nın siyasi politikalarında devletin refahını sağlamak ön plandadır.

Bu bakımdan Hunların refahı, ya doğrudan talan etme ya da üstlerine vergi salma yoluyla komşu ülkelerin arazilerinin metodik bir şekilde yağmalanmasına ve sürekli gelir elde edilebilmesine dayanmaktadır. Bu bağlamda da ilk yöntem Hunların harekât çapının devamlı olarak genişletilmesini gerektirmektedir. Çünkü bir yerin sürekli yağmalanıp gelir elde edilmesi mümkün değildir. İkinci yöntem ise, vergiye bağlanmış devletlerin vergilerinin geciktirilmesini önlemek ve vergi yükümlülüğü altında olan devletlerin tahammül, tükenme eğilimlerini ortadan kaldırıcı önlemler almaktır. Bu sayede devletin ekonomik gelirleri sekteye uğramayacak ve halkın refahı sağlanacaktır.
Attila’nın siyasi politikalarını uyguladığı zaman zarfında maiyetinde bulunan herkes onun hedefleri doğrultusunda görevini koşulsuz yerine getirme çabasındadır. Şöhreti ve askerî hamlelerinin adamları üzerinde pek etkili olduğu aşikârdır. Emri altında bulunan Germen kralları ve ordusuyla cihana korku salarak ordularını hareket ettirmeden dahi hedefe ulaşabilme yetisine sahiptir. Zaten “korkutma” göçebe taktiğinin temel siyasi ve askerî unsurlarından biridir.
Attila, düşmanlarının sabrını tüketen, onların gizli maksatlarını ortaya çıkarmaya mecbur eden ve uzun müzakereler esnasında akıllıca planlar yapmasını bilen mahir bir diplomat olduğundan diplomatik manevralarda istediği faydayı elde edemediği zamanlarda en mantıklısını düşünüp, gerektiğinde hiç çekinmeden savaşa başvurduğu görülmüştür. Ancak savaştan çok, diplomaside zekâsına güvenmiştir. Bu bakımdan onun generalliğinin yanında diplomatlığı da ön plana çıkmıştır. O, zekice bir planlama yaparak düşmana taleplerini kabul ettirmek için genel itibariyle düşman ordularının başka bir cephede olduğu zamanları kullanmasını iyi bilmiştir. Bu sayede düşmanın çaresizliğinden ve yetersizliğinden faydalanarak, politik girişimleri devlet menfaatlerine dönüştürmeyi amaçlamıştır. Onun siyaseti ince ve katî bir satranç oyunu gibi ilerlemiş ve büyük ölçüde başarıya götürmüştür. Her iki Roma’ya uyguladığı politikalarda asıl maksadını gizlemeyi önemli hedefleri arasında tutmuştur.

Ticari – Diplomatik İlişkiler Bağlamında Attila’nın Haraç Sistemi

Öner Tolan, Attila ile Bleda’nın Doğu Romalı yetlililer ile gerçekleştirdiği Margus Barışı kararları arasında yer alan ticaretle ilgili maddeye dikkat çekerek, Attila’nın diplomasi kabiliyeti hakkında kısa bir değerlendirme yapmıştır. Buna göre; Margus Barışı kararları arasında yer alan “ticaret yapmak için eşit şartlarda, emniyetli olan bir yerde bir araya gelinecek” ibaresi üzerinde durulmuştur. Margus Barışı’nda açıkça ifade edildiği üzere Attila’nın, Doğu Roma sınırında tüccarların ve halkın diğer kesiminin yararlanabileceği Pazar yerleri olması için ısrar etmesi Doğu Roma İmparatorluğu ile ilişkilere ve ticarete verdiği önemi göstermektedir. Attila, Doğu Romalılar ile ticari-diplomatik ilişkileri gerçekleştirerek, halkın ihtiyaçlarını karşılayarak, devletinin refah seviyesini yükseltmeyi hedeflemiştir.
Öte yandan siyasi-iktisadi açıdan bakıldığında, Hunlar ile Doğu Romalılar arasında gerçekleşen alışverişlerde Hunların ne şekilde ödeme yaptıkları hususunda herhangi bir bilgiye ulaşamamaktayız. Muhtemelen at ya da başka bir hayvanın takas yöntemi kullanılarak ödeme yapılmış olması mümkündür. Ancak bir diğer taraftan düşünüldüğünde, vergiler ve fidyeler sayesinde elde edilen yüklü miktarda altınla da satın alınan herhangi bir ürünün bedelinin kolaylıkla ödenebilmesi olasıdır.

Burada akla hemen, II. Theodosius döneminde vergi şeklinde alınarak elde edilen altınlar gelmektedir.

Şayet ticari münasebetlerde altın kullanılmış ise, alışveriş kanalıyla altınların Doğu Roma sarayına tekrar dönme olasılığı yüksektir. Aynı şekilde yine ticaret yoluyla Doğu Roma altınlarının Hun hazinesine akmaya devam etmesi mümkündür. Bu ihtimaller göz önünde bulundurulduğunda, Hun-Doğu Roma münasebetlerinin tüccarlara ve asilzadelere yarar sağladığı düşünülmektedir. Bu gelişim, zamanla II. Theodosius’un Attila’ya yüklü miktarda haraç ödediği bir sistemi meydana getirmiştir.
II. Theodosius, patron-müşteri ilişkisinde baskın işbirlikçi konumundaki Attila’ya bir himâye şekli olarak altın nakli sunarken, barış için haraç ödemesi Doğu Roma İmparatorluğu üzerindeki Hun egemenliğinin açık ispatıdır. Diplomatik gerilim anlarında II. Theodosius’un imdadına yine altın ve değeri yüksek hediyeler yetişmiştir. Bu şekilde olası bir krizde Attila’nın gönlünü almak istemiştir. Bunun aksine Attila, II. Theodosius’a karşı diplomatik üstünlüğünü her fırsatta hissettirmiştir. Bunun en güzel örneği; kendisine karşı düzenlenen komployu (ya da suikasti) ortaya çıkardıktan sonra elçiler aracılığıyla Doğu Roma imparatoruna, Priscus’tan öğrendiğimiz şekliyle, “[…] Attila, asil soyunu muhafaza etmişken, Theodosius onun kölesi durumuna düşmüştür, çünkü o, haraç ödemek zorundadır,” mesajını iletmesi olmuştur.

Constantius’un Evlilik Meselesi ve Attila’nın Meseleye Bakışı

Attila, Doğu Roma elçilik heyetinin kendisini ziyareti sırasında kâtibi Constantius’un evlenmesi meselesini bir devlet sorunu yapıp diplomatik malzeme olarak kullanmakta kararlıdır. Attila’nın iddiasına göre, Constantius, 444 yılında imparatorluk sarayına bir elçilik görevi sırasında, imparatorun Constantinopolis’te varlıklı ve iyi aileye mensup bir kadınla kendisini evlendirmesi karşılığında, Hunlarla uzun sürecek bir barışı gerçekleştirmek için II. Theodosius ile pazarlık yapmıştır. II. Theodosius pazarlığa olumlu yanıt vermiş ve kendisine Saturninus’un kızını vereceğini vadetmiştir.
Ancak onun aday göstermiş olduğu kız hangi şartlar altında gerçekleştiği bilinmemekle birlikte imparatorluğun doğu sınırının güvenliğinden sorumlu olan General Flavius Zeno tarafından ele geçirilmiştir. Kız, bu generalin kıdemli subaylarından ya da bazı kaynaklara göre akrabalarından Rufus ile evlendirilmiştir. Ayrıca, Gibbon’a göre kızın tiksinmesi, iç karışıklıklar ve servetinin haksız yere gasp edilmesi gayretli olan Constantius’un da hevesini kaçırmıştır.
Bunun üzerine Constantius, Hun kralına kendisine yapılan hakareti ihmal etmeyip sonuçlandırmasını, kendisine kızın verilmesini veya ona eş değer bir kız verilmesini ve bu sayede çeyiz getirmesini sağlaması için yalvarmıştır. O halde Attila, Constantius’un kendisine söz verilen kızı almasını ya da benzer mertebede bir başkasının verilmesini istemiştir. O, Zeno’nun müdahalesi hakkında imparatorun bilgilendirilmesi ve ona karşı önlem alınması için Doğu Roma sefiri Maximinus’a talimat vermiştir. Maximinus’a imparatora iletmesi için “[…] sözde durmamanın soyluluğa yakışmayacağını ve Constantius’u kandırmayı bırakıp ona verdiği sözü tutmasını” söylemiştir.

Onun bu mesele üzerinde durmasının sebebi; Constantius’un kendisine Romalı ve varlıklı bir kız alabilirse, Attila’ya çok para vermeyi vadetmiş olmasıdır.

Attila, Constantius’un evlilik meselesi üzerinden yine hareket ederek söz konusu kızın imparatorun rızası olmaksızın başka bir kimseye verilmesinin uygun olmadığını, bunun zıddına teşebbüs edenlerin derhal cezalandırılması gerektiğini, yoksa imparatorluğun durumunun kölelerine dahi söz geçiremeyecek seviyeye geleceğini ve isyana teşebbüs eden kölelerine karşı Hun kuvvetleriyle kendisinin yardıma geleceğini ifade etmiştir.
Bu açıklamaları elçi Maximinus imparatora iletmiştir. Onun ithamları ve II. Theodosius’un bir generalini kontrol altına alabilmesi için umulmadık yardım teklifi Maximinus’un diplomatik faaliyetlerini daha da zor durumda bırakmıştır. Zaman zaman Maximinus kendi tercümanının bir çeviri hatası yapıp yapmadığından şüphe etmiş olmalıdır. Ancak bu şüphesini herhangi bir hadiseye dayandıramamaktadır. Attila’nın alaycı sözleri şüphesiz ki, Doğu Roma elçisini rahatsız eder niteliktedir. O, bu sayede Romalılara istediğini yaptırma çabasında olmuştur.
Priscus’a göre, Doğu Roma hükümeti Constantius’a birçok özür dilemeler ve yararsız girişimlerden sonra zenginliği ve güzelliğiyle meşhur ve Roma hanımlarının baş sırasında yer alan Armatius’un dul karısını gözden çıkarma özverisinde bulunmuştur. Armatius’un hastalanarak ölümünden sonra onun soyca ve servetçe ileri gelen karısı imparator tarafından Constantius ile evlenmeye ikna edilmiştir. Bu sayede Hunlar ile aralarında sorun olan Constantius meselesi çözüme kavuşturulmuştur. Attila yine durumdan ustaca istifade etmiş ve meselenin lehlerine sonuçlanmasını sağlamıştır.

Doğu Roma Elçilik Heyetine Karşı Attila’nın Politikası

Doğu Roma’da İmparator II. Theodosius’un M.S. 450 yılında ölümü sonrasında Marcianus’un (Marcian) başa geçmesi, Doğu Roma siyasetinde yeni dönemi beraberinde getirmiştir. Theodosius döneminde Hunlar’a ödenen ağır vergiler, İmparator Marcianus’un yönetimi tarafından reddedilmiş ve bundan böyle Hun İmparatorluğu’na vergi ödenmeyeceği bildirilmiştir. Bunun üzerine Attila, Doğu Roma imparatorunu savaş ve topraklarını yağmalama fikriyle tehdit etme niyetindedir.
Bu durumda o, Doğu Roma ile Hunlar arasındaki barışı askıya almıştır. Bir hayli öfkelenmiş olan Attila, tehditlerini iletmesi için elçiler göndermiştir. O, Theodosius tarafından kabul edilmiş haracı talep ettiğinde, savaş ile tehdit etmiştir. Romalılar ona elçi Apollonius’u göndererek cevap vermiştir. Constantius meselesinden hatırlanacağı üzere onun kardeşi, eş meselesi nedeniyle Attila aracılığıyla Theodosius’tan iade-i itibar talep eden Constantius’tur. Bu iki kardeş de Hun-Doğu Roma ilişkilerinde önemli bir yere sahiptir. Çünkü biri Theodosius döneminde, diğeri de Marcianus döneminde Hun siyasetinin içinde olmuşlardır.

Zeno’nun dostlarından biri olan General Apollonius, elçi olarak Hun ülkesine gönderilmiştir.

Elçi, Istrum’u geçmiş, ancak Hun ülkesine giriş izni verilmemiştir. Çünkü Attila, Apollonius’u kabul etmemiştir. Bunun nedeni ise, en muteber ve kral soyundan adamlar tarafından kendisiyle hem fikir olunan haracın ona gönderilmemesidir. Attila, İmparator Marcianus’un bu saygısızlığı devam ettiği sürece elçiyi hor görerek huzuruna kabul etmeyecektir. Bu vaziyette elçi Apollonius’un yerine getirdiği vazife ve takındığı tavır, cesur bir adamın hareketidir. Zira Attila, elçilik heyetini huzuruna kabul etmemiş ve elçi ile konuşmayı reddetmiştir.
Buna rağmen o, imparatordan kendisine gönderilen her hediyenin teslim edilmesini elçiye emretmiş, aksi halde onlar teslim edilmezse ölümle tehdit edileceğini bildirmiştir. Apollonius ise, “hediye ya da ganimet olarak alabildikleri şeyi talep etmek, Hunlar için uygun değil […],” şeklinde cevap vermiştir. Onun burada kastetmek istediği husus şudur: Eğer Hunlar onu elçi olarak kabul ederlerse, talep edilen hediyelerin onlara hediye şeklinde verileceği, eğer Hunlar onu öldürürse veya uzağa gönderirlerse, hediyelerin ganimet şeklinde olacağı anlatılmaktadır. Böylece Apollonius hiçbir şey elde edemeden ve başaramadan Hun ülkesinden ayrılmıştır.
Anlaşıldığı üzere Attila, politikasından taviz vermemiş, imparatorluğunun menfaatleri çerçevesinde mevcut şartları korumaya çalışmış, ancak Romalılar da Marcianus dönemi ile birlikte dış politikada direnç göstermeye başlamışlardır. Bu gelişme, Hun-Doğu Roma ilişkilerini büyük ölçüde bozmuştur.
Yararlanılan Kaynaklar
Yusuf Acar, Attila’nın Batı ve Doğu Roma İmparatorluğu Üzerinde Uyguladığı Siyasi Politikalar
Öner Tolan, Avrupa Hunlarında Devlet Teşkilatı ve Sosyo-Ekonomik Yapı, TOD, Yıl 7, Sayı 20, Aralık 2014
Osman Karatay, Doğu Avrupa Türk Tarihi’nin Ana Hatları, Karadeniz Araştırmaları Dergisi, S.3, Güz 2004
Mihail Artamonov, Hazar Tarihi
Geza Feher, Bulgar Türkleri Tarihi
Ali Ahmetbeyoğlu, Grek Seyyahı Priskos’a Göre Attila Hunları
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Yusuf Acar’ aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Pontus Meselesi'nin Ortaya Çıkışı Ve Anadolu'nun Paylaşım Planları

Anadolu’nun Paylaşım Planları ve Şark Meselesi
Anadolu verimli toprakları, doğal kaynakları ve kıtalar arası ulaşımda sahip olduğu avantajlı coğrafi konumu dolayısıyla yüzyıllarca çeşitli uygarlıklara ev sahipliği yapmış, bu topraklar üzerindeki hâkimiyet pek çok kez el değiştirmiştir. Ancak Türklerin ve İslamiyet’in Anadolu’da hâkim güç olmasından sonra söz konusu mücadele görünürde farklı bir karaktere bürünmüştür: Türklerin Avrupa’dan atılarak İslamiyet’in Hıristiyanlık üzerinde etki kurması ve yayılmasının önlenmesi. Mücadelenin bu karakterde oluşu, azınlıklar ya da Pontus Meselesi’ne bir başlangıç tarihi belirlenmesi sorununu, ister istemez tarihsel arka planın irdelenmesine itmektedir. Bu nedenle Müslüman-Hıristiyan çatışmasının ilk, programlı ve uzun soluklu mücadelesi olan Haçlı Seferleri çıkış noktası niteliği taşımaktadır. İlki 1096- 1099 yılları arasında olmak üzere 1270’e kadar Hıristiyanlığın İslamiyet’le ya da Batı’nın Doğu’yla ya da bir başka ifadeyle Avrupalıların Türklerle mücadelesi “Haçlı Seferleri” adı altında sürmüştür. Kesintisiz süren bu mücadele 18. yüzyılda Doğu’nun Müslüman en büyük gücü olan Osmanlı Devleti’nin 17. yüzyıldan sonra toprak kaybetmeye başlamasından dolayı yeni bir görünüm almış, bu tarihten sonra Batılı güçlerin hareket alanı genişlemiştir. 1815’te Viyana Kongresi’nde sekiz yüz yıllık Doğu-Batı mücadelesinin adı “Şark Meselesi” olarak konmuştur. Kongre’de, Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan Hıristiyanların durumunun da gözden geçirilmesi gerektiğini öneren Ruslar, konuyu ilk kez Şark Meselesi olarak adlandırmıştır. Şark Meselesi, çeşitli zamanlarda çeşitli içeriklerde tanımlanmıştır. Fransız tarihçi Dirault meseleyi “ehli İslam ile gayri Müslimlerin kavgası” olarak tanımlarken, tarihçi Ahmet Saip meseleyi Osmanlı-Rus mücadelesine indirgemiştir. Soloviyef Şark Meselesi’nin iki tanımını yapmış ve ilk tanımda “Hıristiyan Avrupa’nın Müslüman Şark milletlerini iktisadi ve siyasi nüfuz ve hükmü altına almak maksadıyla meydana gelen olayların tümü” önermesini benimsemiştir. Soloviyef’in ikinci tanımına göre ise Şark Meselesi “Avrupa devletlerinin Osmanlı imparatorluğunu sebepler yaratarak parçalama ve zapt etmek arzusundan ve Osmanlı idaresi altında bulunan muhtelif milletlerden bazılarının istiklalini temin etmek istemelerinden meydana gelen tarihi olayların bütünüdür.”
Paul Hourie ise Şark Meselesi’ni “Türkiye’nin paylaşılması” olarak tarif etmiştir. Batılı devletler için Türklerin Anadolu’ya, ardından Rumeli ve Avrupa’ya adım atmalarından sonra başgösteren mesele iki devrede cereyan etmiş, 1071-1683 yılları arasında geçen ilk devrede amaç, Türkleri Anadolu’ya sokmamak, Türklerin Avrupa’ya geçmesini engellemek ve bu sayede Müslümanların Avrupa’da Hıristiyanlara hükmetmesini engellemek olmuştur. 1683-1920 devresinde ise Şark Meselesi, Türkleri Anadolu’dan atmak ve bu amacı gerçekleştirebilme yolunda Osmanlı devletini zayıf düşürebilmek için devletin sahip olduğu diğer toprakları ele geçirmek şekline bürünmüştür. Şark Meselesi’nin her iki devresini de kapsamak üzere, 13. yüzyılda Haçlı Seferleri’nin sona ermesinden sonra Batı, Doğu’nun paylaşımı için belli başlı yüz proje geliştirmiştir. Romanya’nın Türkiye Büyükelçiliğini yapmış Djuvara’nın bu projeleri bir araya getiren çalışmasına göre, 13. yüzyıldan 20. yüzyıla dek uzanan süreçte sayısız defa “yeni bir Haçlı Seferi” düzenleme girişiminde bulunulmuş, ancak bu girişimler başarıya ulaşamamıştır. Tarihçi Albert Sorel “ebedi barış” adına yapılan bu girişimleri “egemenlik planlarının bahaneleri” olarak tanımlamaktadır. Nitekim 1310’da Hukuk Profesörü Guillaume de Nogaret’in projesi “Fransa Kralı’nın Haçlı Seferi düzenleyerek imansızlarla mücadele etmek yerine önemli miktarda para kazanmak” amacını güttüğü şüphelerine yol açmıştır. 13. ve 14. yüzyılda tasarlanan projelerin ana fikri “Müslümanları Filistin ve Suriye’den atmak” olmuştur. Bu yüzyılda Doğu’da Hıristiyanların karaya çıkabilecekleri toprak kalmaması nedeniyle, söz konusu projelerin hiçbiri uygulamaya konulamamıştır. Kıbrıs ve İstanbul’un Türkler tarafından alınmasından sonra ise “Kutsal Topraklar” deyiminden de vazgeçilerek Levanten (Doğu) ya da Doğu Hindistan terimi kullanılmaya başlanmıştır. Batı’nın Doğu’dan talebi ise “ticaret ve inanç özgürlüğü”ne kadar indirgenmiştir.
15. yüzyıl Hıristiyan dünyasının en buhranlı dönemi olmuş, bu zamana dek Batı’nın girişimlerinin başarısızlığından dolayı, Avrupa’yı ortak bir fikir etrafında birleştirmenin zorluğu anlaşılmıştır. Fransa, İngiltere, Almanya’nın birbirleriyle rekabet halinde bulunmaları Avrupa’daki karışıklığı artırmış, bu durum Haçlı Seferleri gibi milletlerarası işbirliğini imkansız hale getirmiştir. Ancak 14. yüzyılın ikinci yarısında papalık, kendisine karşı olan hareketlerin başarısızlığı nedeniyle yeniden iktidarı ele almış, “dinsizlere karşı” yürütülecek bir dış siyasetle birliği ayakta tutmak ve “din savaşı fikrini genelleştirmek” siyasetini benimsemiştir. 1432’de Burgonya soylularından Bertrandon de la Broquiere’nin “Doğu’nun paylaşımı” projesi 15. yüzyılda Batı’nın Doğu siyasetini ortaya koyması açısından ilgi çekicidir. Müslümanlara saldıracak bir Hıristiyan hükümdarın bu saldırıyı şan, şöhret ya da zafer kazanmak için değil yalnız Tanrı ve inanç düşüncesiyle yapması gerektiğini
söyleyen Broquiere, Hıristiyan hükümdarların Doğu’da görünmesinin Doğu Hıristiyanlarının Türklere karşı ittifak yapması için yeterli olacağını belirtirken, Grek, Bulgar, Makedon, Arnavut, Eflak ve Sırplara dikkat çekmektedir. Bu tarihten sonraki paylaşım planlarında doğuda yaşayan Hıristiyan halkın yardımı artık açıkça dile getirilmektedir. Ancak asıl etkili paylaşım planları 16. yüzyılda ve sonrasında tasarlanmıştır. Bu yüzyıldaki projelerde Hıristiyan hükümdarların esas itibariyle barış içinde yaşadıkları, dolayısıyla bu dönem ve fırsattan yararlanılması gerektiği vurgulanmaktadır. Ancak projelerin ortak bir kaygısı vardır:
“Türklerin topraklarının taksimi konusunda Batı devletlerinin görüş ayrılığı ve çatışma yaşayacağı kaçınılmazdır.”
Projelerin bir diğer ortak teması:
“Türklere vergi vermek zorunda bulunan ya da Türklerin esiri olan Hıristiyanların perişan halde olduğu ve Batı’nın yardımını ve kendilerini kurtarmasını beklediğidir.”
18. yüzyılda ortaya konan paylaşım projeleri artık milliyet esasını vurgulamakta, Doğu Avrupa Hıristiyanlarının devletler ya da krallıklar kurması gerektiği ileri sürülmektedir. Fransa Dışişleri Bakanı olarak görev yapmış Argenson Markisi’nin 1738 tarihli paylaşım projesine göre:
“Hıristiyanlara yardım edilmeli ve çok sayıda Hıristiyan devlet kurulması sağlanılmalıdır. Kadim Yunanistan’ı ve Nil nehrini, güzel takımadaları yeniden hayata geçirmek ve Avrupa barışını bozmadan taksimi iyi yaparak Hıristiyan kralların iktidarını yerleştirmek gerekti. Hıristiyan hükümdarlar bir çeşit Hıristiyan Cumhuriyeti adı altında birleştikten sonra aralarında kavga edip, birbirlerini yıkmaktan daha iyi şeyler yapabilirler; bu da Avrupa’da bulunan ya da Avrupa’ya çok yakın komşu Müslüman ülkelerini örneğin yanıbaşımızda İspanya’nın komşusu Fas gibi Kuzey Afrika ülkelerini, tüm Türkiye’nin topraklarını, yani Avrupa’da Yunanistan’ı ve Küçük Asya’nın kıyılarını sonra Suriye’yi, Filistin’i ve Kutsal Mahalleri fethetmektir.”

19. yüzyılda yapılan projeler “Osmanlı İmparatorluğu’nun kimse silkelemeden yıkılma halinde olduğu” tespitinden hareketle “pay koparmak için bir an evvel harekete geçme” telaşı içinde ortaya konmuştur. Bu projelere göre Osmanlı toprakları taksim edilerek çeşitli hükümranlık bölgeleri oluşturulmalı Makedon, Sırp, Epir Krallıkları’nın yanı sıra bir de Helen Devleti kurulmalıdır. Ancak öte yandan bu yüzyılda “Doğu’da çok sayıda küçük devlet kurulmasının Şark Meselesi’ni yok etmeyeceğini hatta artıracağını düşünen, buna karşılık tüm Hıristiyanların katılımıyla bir Hıristiyan İmparatorluğu kurulması gerektiğini” ifade edenler de bulunmaktadır. Yine de hâkim görüş “Hıristiyan devletlerinin kurulması” olmuş, Greklere, Ermenilere, Romenlere, Bulgarlara vb. prenslikler verilmesi teklif edilmiştir. I. Dünya Savaşı’ndan önceki süreçte de Fransa, İngiltere, Rusya ve Almanya gibi güçlü devletler Yakın ve Ortadoğu’yu dolayısıyla Osmanlı Devleti sınırları içinde bulunan toprakları egemenlikleri altına almak için mücadele etmişler, “petrol kaynaklarını ele geçirmek ve imparatorluğu pazarlarına bağlamak” savaşı vermişlerdir. Söz konusu ekonomik amacı gerçekleştirmek için başvurulan etkili yöntemlerden biri, gezgin, misyoner ve diplomat görünümdeki Batılıları Osmanlı ülkesine sokmak şeklinde kendini göstermiştir. Ancak Batı alemi 14. yüzyıldan itibaren yaşadığı sorunu bu dönem de yaşamış, Osmanlı İmparatorluğu’nu nasıl paylaşacakları hakkında bir türlü mutabakata varamamıştır. 20. yüzyılda Batı’nın Türk topraklarını paylaşmak üzere uygulamaya koyduğu projelerde “azınlıklardan faydalanma siyaseti” ön sırayı almıştır. 19. yüzyılda yükselen milliyetçilik dalgası, Avrupalı devletlerin “azınlıkları Osmanlılara karşı harekete geçirme” planlarını kolaylaştırmış, geleneksel “böl-parçala-yönet” siyaseti gereğince başta Ermeniler ve Rumlar olmak üzere Osmanlı Devleti sınırları içinde yaşayan Hıristiyan ve Müslüman unsurlar Osmanlı Devleti aleyhine kışkırtılarak, ayaklanmaları sağlanmıştır. Yunanistan’ın bağımsızlığından sonra Hıristiyan- Müslüman, Türk-Avrupa ilişkilerinin tarihi bir uzantısı olarak Kurtuluş Savaşı yıllarında da izlenmiş bu politika gereğince, “Pontus Meselesi” ortaya çıkarılarak Anadolu’daki Rum ahali ayaklandırılmış ve Avrupa devletlerinin Anadolu’dan toprak
koparma planlarına bir yenisi daha eklenmiştir.
Yunanlıların Bağımsız Oluşu Ve Megali İdea
Rumların “Doğu Karadeniz kıyılarının Yunanistan’a ilhakı ya da hiç değilse özerk bir yönetime kavuşması” talebi, kuşkusuz, Yunanistan’ın bağımsızlığını elde etmesinden sonraki süreçte sistemli bir siyaset haline gelmiştir. Çünkü henüz 13. ve 14. yüzyıllarda Bizanslılar Batı ve Roma kilisesine karşı Türkleri tercih etmekte ve Türklerle beraber Batı’ya karşı mücadele etmektedir. Çünkü bu dönemde Bizans Devleti için en büyük tehlike mezhep anlaşmazlıkları nedeniyle Batı’dır ve Fransa Latin imparatorluğunun varisi olduğu iddiasıyla İstanbul’un geri alınmasını talep etmektedir. İstanbul’un fethi yıllarında ise Trabzonlu Georgius Fatih Sultan Mehmet’e yazdığı mektupta, “Osmanlı imparatorunun Rumların da kanuni imparatoru olduğu konusunda hiç kimsenin şüphesi olmadığını” belirtmektedir. 1699’da imzalanan Karlofça Antlaşması’ndan sonra Osmanlı Devleti’nin gerilemeye başlaması, 1789 Fransız İhtilali’yle birlikte tüm dünyada milliyetçilik rüzgârı esmesi ve İngiltere’nin Adriyatik’te 7 adayı bağımsız hale getirmesinden sonra, Osmanlılar bu gelişmelerden büyük ölçüde etkilenmiş ve başta Yunanistan olmak üzere imparatorluk sınırları içinde bağımsızlık fikirleri ortaya çıkmaya başlamıştır. Yunanistan’da bağımsızlık fikirlerinin oluşmasında öncelikle Rusya olmak üzere, İngiltere ve Fransa gibi Batılı devletlerin büyük katkısı olmuştur. Rusya’nın, 10. yüzyıldan itibaren özellikle 1550’den sonra belirginleşen “Ortodoksluğun merkezi İstanbul’un ele geçirilerek Slavların öncülüğü ve yönetiminde eski Roma’nın sınırlarını kapsayacak bir Ortodoks Slav imparatorluğu kurulması” siyaseti, 1770’lerden sonra “Rusya Bizans’ın halefidir ve üçüncü Roma İmparatoluğu’nun kurucusu olacaktır” temel görüşüne dönüşmüştür. 1774’te imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması’ndan sonra da Osmanlı Hıristiyanları Rusya’nın koruması altına girmiştir. Çar II. Aleksandr döneminde Rusya fikir ve siyasi hayatında en mühim rolü Panslavizm cereyanı oynamıştır. Başlangıçta Rusya’nın hakimiyeti altında bütün Slavları birleştiren bir devlet kurulması gerektiği düsturuna dayanan cereyan, Danilevski tarafından sistemli bir hale getirilerek “Rusların her şeyden önce Türkleri Avrupa’dan kovmaları ve İstanbul merkez olmak üzere bir Slav devleti kurulması”nı esas almıştır.
1880’lerden sonraki temel görüş “Slavizm, Yeni Slavizm adı altında ırk ve kök esasına bağlı olarak Orta Avrupa, Balkanlar, Kuzey ve Güney Avrupa’daki Slavlar bir bütündür. Bunların varlığını koruması ve gelişmeleri ancak Rusya’ya bağlanarak bir Slav imparatorluğu kurmakla mümkündür” şeklindeydi. Nitekim Rusya, “Ayasofya’ya haçı yeniden dikmek” gayesiyle Osmanlı Devleti’yle yaptığı on bir savaştan sonra İstanbul önlerine kadar gelmeyi başarmıştır. Aynı dönemde Avrupa kamuoyunda da Fransız İhtilali’nin değer ve ilkeleri, Yunan hayranlığı nedeniyle güçlü bir Helenizm ve Yeni Slavizm hâkim görüş durumundadır. Nitekim Osmanlı Hıristiyanları 1774’te yalnız Rusya’nın koruması altında iken 1856 Paris Antlaşması’ndan sonra bütün Avrupalıların himayesi altına girmiştir. Rusya’nın Yeni Slavizm imparatorluğu projesini gerçekleştirmek üzere başvurduğu etkili yöntemlerden biri “Osmanlı İmparatorluğu içindeki azınlıkları kışkırtmak ve ayaklandırmak” olmuştur. Nitekim 1867’de yapılan Panislav Kongresi’nden sonra Çarlık Rusya Başbakanı Garçokov, Rus Çarı II. Alexandre’a gönderdiği muhtırada bu siyaseti şöyle açıklamaktadır:
“Rus Hükümeti’nin görüşüne göre Boğazlar Meselesi’nin milli çıkarımıza uygun bir çözüme ulaşması için Osmanlı İmparatorluğu’nu zayıflatmak gereklidir. Bu hedefe varmanın en uygun yolu tabi milliyetleri Türk Hükümeti’ne karşı kayırmak ve onları isyana teşvik etmektir.”
Bu siyaset gereğince Rusya 1804’te ilk Sırp isyanını başlatmış, 1821’de Rusya’da yetiştirilmiş lider ve kadrolarla oluşturduğu Rum çeteler Mora isyanına yol açmış ve 1827’de Osmanlı Donanması’nın Navarin’de baskına uğratılmasına yönelik çalışmalar yapmıştır. Navarin olayından sonra güçsüz düşen Osmanlı Devleti 1826’da Akkerman Sözleşmesi’ni imzalamak zorunda kalmış, bu sözleşmeyle Çarlık Rusya Osmanlı tebaası olan Hıristiyanların hamisi durumuna gelmiştir. Ancak 1828’de Osmanlılara yeniden savaş açan Rusya, 1829’da imzalanan Edirne Antlaşması’yla Osmanlıların Yunan bağımsızlığını tanımasını isteyecektir.
Bu sırada Fransa ve İngiltere de Babıali’ye sundukları bir notayla “Mora ve Kiklat adalarında bir Yunan hükümeti kurulmasını” istemektedirler. Bu notaya göre Yunan hükümeti Osmanlı hakimiyetinde bulunacak, yılda 1.5 milyon kuruş vergi verecek, hükümetin başına atanacak Hıristiyan prensin belirlenmesinde Rusya, İngiltere, Fransa ve Osmanlıların oy hakkı olacaktır. Osmanlı Devleti’nin bu teklifi kabul etmemesinden sonra, 1829’da imzalanan Londra Protokolü gereğince Mora ve Kiklat adalarındaki Hıristiyanlar üç büyüklerin himayesi altına alınmıştır. Osmanlı-Rus Savaşı’nın 1829’da son bulmasıyla imzalanan Edirne Antlaşması’yla ise Osmanlı Devleti’nin Yunan bağımsızlığını tanıması mecbur tutulmuş ve Osmanlılar 28 Nisan 1830’da Yunanistan’ın bağımsızlığını tanımak zorunda kalmıştır. Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanmasından sonra Megali İdea projesini gerçekleştirecek çalışmalara başlanmıştır. Ancak bazı görüşler, Megali İdea’nın, Yunanistan’ın bağımsızlığından çok önce, 1453’te İstanbul’un fethinden sonra ortaya çıkmış bir Pan-Yunan ideolojisi olduğunu savunmaktadır. Bu görüşe göre Megali İdea, “Bizans İmparatorluğu’nun yeniden ortaya çıkacağı ve bütün Yunan topraklarının büyük bir Yunanistan’da birleşeceği inancıdır.” Bir başka görüşe göre ise Megali İdea, 1787’de Rus Çariçesi II. Katerina ile Avusturya İmparatoru II. Jozef’in “İstanbul merkez olmak üzere yeni bir Bizans İmparatorluğu kurmayı amaçlayarak” hazırladıkları Grek Projesi’nin devamıdır. Suat Bilge, Megali İdea’nın söz edildiği döneme göre içeriğinin değişmiş olduğunu belirterek, en genel ifadeyle Megali İdea’yı “Yunanlıların eskiden oturduklarını iddia ettikleri yerlerde büyük bir devlet kurulması hayali” olarak tanımlamaktadır.
Megali İdea’nın fikir babası olarak tanınan Başbakan J. Kolettis’in Yunan Meclisi’nde 15 Ocak 1844’te yaptığı konuşmada Megali İdea’nın resmi bir ağızdan çıkan ilk tanımlarından biri yapılmaktadır: “Yunanistan Krallığı Yunanistan değildir; sadece Yunanistan’ın en küçük, en fakir parçasıdır. Yunanlı yalnız krallıkta oturan değil, Yanya veya Selanik veya Serez veya Edirne veya İstanbul veya Trabzon’da veya Girit veya Saros veya Yunan tarihine veya ırkına ait olmuş herhangi bir memlekette oturandır. Yunanlılığın iki büyük merkezi vardır: Atina ve İstanbul. Atina krallığın merkezidir. Bütün Yunanlıların emeli güzel şehir İstanbul, büyük merkezdir.” 1863’te, henüz 17 yaşında iken hami devletlerce uygun görülerek Danimarka’dan getirtilen I. George Yunan tahtına oturtulmuştur. 1864 anayasasıyla da I. George’a “Helenlerin Kralı” unvanı verilmiştir. Megali İdea’nın programı ve hedeflerinin oluşmasında iki unsur belirleyici olmuştur:

1814’te kurulan Filiki Eterya ile onun amaçlarını sürdüren Etniki Eterya ve Başbakan Venizelos’un siyaseti.
1814-1876 yıllarında faaliyet gösteren Filiki Eterya kuruluşunda on amaç belirlemiştir:
Yunan milletinin tam bağımsızlığını sağlamak,
Batı Trakya ve Selanik’in Yunanistan’a ilhakı,
Ege adalarının Yunanistan’a ilhakı,
On İki adanın Yunanistan’a ilhakı,
Girit adasının Yunanistan’a ilhakı,
Batı Anadolu’nun Yunanistan’a ilhakı,
Pontus Rum hükümetinin kurulması,
Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakı,
İmroz ve Bozcaada’nın Yunanistan’a ilhakı,
İstanbul’un işgal edilerek Doğu Roma İmparatorluğu’nun ihyası ve Megali İdea’nın gerçekleştirilmesi.
Etniki Eterya da, 1898’de Osmanlıca olarak yazılmış bir beyannameyle Filiki Eterya’nın amacını sürdürdüğünü ilan etmektedir:
“(…) Etniki Eterya henüz ecnebi boyunduruğu altında bulunan kardeşlerimizi her türlü fedakarlığı yaparak kurtarmak esas maksadına devamlı surette gayretle Yunanistan’da Rumlarla
meskun ve Osmanlı vilayetlerinde ve Yunan müstemlekelerindeki Yunan kuvvetlerini yeniden canlandırmaya ve hepsini birleştirerek ve bir noktaya toplayarak onlara toplu, muntazam bir hareket yaptırmaya teşebbüs etti. (…) Bir hayli zamandan beri Etniki Eterya bu programın icrasiyle meşguldür. Milli menfaatlerimiz icabı olarak birçok hususları gizli tutmaya mecburdur. Fakat Rum milletinin kendisine olan itimadını takviye için Giritlileri Türklere karşı olan son isyanlarında silahsız bırakmadığını ilan ve etrafa yaymayı vazife addeder. (…) Etniki Eterya bütün Rum milletine programını takdim ederek milletin yüksek vatanseverliğine dayanan yardımlarına mazhar ve bu suretle muvaffakiyete ulaşacağından katiyen emin olduğunu ilan etmeyi vazife addeder. Yabancı memleketlerde yerleşmiş bulunan bütün Rumlara Etniki Eterya Yunan hükümetine para yardımında bulunmalarını rica eder. Bu yardımlar yakında ilan edilecek olan merkezlere yatırılacaktır. Muvaffak olabilmek için birleşik olarak hareket etmek icap eder. Teşkilat ve şubelerin çoğalması muhtelif suretlerde hareketlere yol açacağından faideli görülmektedir. (…) Sonsuz olan Helenizm yeni rumluk kuvvetine itimat ederek eski ve ebedi düşmanımız Türklere karşı büyük savaşa başlayalım. Sarsılması mümkün olmayan inançla Etniki Eterya Megalo İdea için cenabıhakkın yüksek inayetini ve bütün Rum milletinin vatanseverlik himayesini istirham eyler.”
1910’da iktidara gelen Yunan Başbakanı Venizelos’un programına göre ise, Ege Denizi bir Yunan denizi olacak, iki kıtaya uzanan ve beş denize açılan Yunanistan gerçekleşecek, böylece bir ayağı Avrupa diğer ayağı Asya’da olacak Bizans İmparatorluğu yeniden yaratılacaktır. Bundan sonraki süreçte Yunanistan’ın birbirine benzeyen bu iki programda belirlenen amaçları adım adım gerçekleştirmiş olduğu görülmektedir. Bağımsızlığın kazanılmasından sonra 29 Mayıs 1864’te sakinlerinin isteği üzerine yedi ada İngiltere tarafından Yunanistan’a hediye edilmiştir. Osmanlı Devleti 8 Nisan 1865’te bu ilhakı tanımak zorunda kalmıştır. Girit isyanının başlamasından sonra Halepa Antlaşması’yla 1881’de Tesalya ve Narda kasabaları Yunanistan tarafından alınmıştır. Balkan Savaşı sırasında ise Limni, Taşöz, İmroz, Ayastrati, Semendrek, Bozcaada, Psara, Nikarya, Midilli, Sakız ve Sisam adaları Yunanista’a katılmıştır. 1913’te imzalanan Bükreş Antlaşması’yla da Epir, Makedonya’nın güneyi ve Girit Yunanistan tarafından ele geçirilmiştir. I. Dünya Savaşı’ndan sonra ise Meriç Nehri ile Mesta Nehri arasındaki bölge, Batı Trakya, bugünkü Türk-Yunan sınırına ulaşmıştır.
Megali İdea’nın hedeflerinden biri olan “Pontus Devleti kurma” amacına ulaşmak için yürütülen çalışmaların, esasen Tanzimat Fermanı’nda yer alan gayrimüslimlerle ilgili hükümlerden faydalanılarak başlatıldığı, Islahat Fermanı’ndan sonra ise bu çalışmaların hız kazandığı düşünülmektedir. II. Meşrutiyet’in ilanından sonra Pontus Devleti artık açıkça ifade edilmektedir. Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra ise Pontusçu faaliyetlere İtilaf Devletleri’nin dolaysız desteği sağlanmıştır. Wilson İlkeleri’nin “azınlıkların çoğunlukta olduğu bölgelerde müstakil bir devlet kurabileceklerine” dair olan 12. maddesine dayanılarak bu hayalin gerçekleşmesine yönelik ümitler daha da artmış, Rumlar toprak taleplerini dile getirmeye başlamışlardır.
Yararlanılan Kaynaklar
Hadiye Yılmaz, Arşiv Belgeleri Işığında Pontus Meselesi
Dimitri Kitsikis, 20. Asırda Karşılaştırmalı Türk- Yunan Tarihi
Ali Sarıkoyuncu, Şark Meselesi ve Tarihsel Gelişimi
Trandafir G. Djuvara, Türkiye’nin Paylaşılması Hakkında Yüz Proje
Şerif Baştav, Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluşu Esnasında Bizans ve Avrupa
Akdes Nimet Kurat, Rusya Tarihi
Tahir Tamer Kumkale, Tarihten Günümüze Türk-Rus İlişkileri
Suat Bilge, Türk Yunan Siyasi İlişkileri Büyük Düş
Salahattin Salışık, Türk-Yunan İlişkileri Tarihi ve Etniki Eterya
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Hadiye Yılmaz’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com