Etiket arşivi: Cin

Xi Jinping’in Siyasal Programı ve Çin’in Büyük Stratejisi (2020)

Xi Jinping ve Çin

ÇKP 18. Kongresinde Çin’in ancak sosyalizmle kurtulabileceğini, Çin’in gelişmesinin de ancak Çin’e Özgü Sosyalizmle gerçekleşebileceğini vurgulanmıştır. Çin’e özgü sosyalizm yolu, ülkenin sosyalist modernleşmesini
gerçekleştirmenin ve halkın güzel yaşam kazandırmanın tek yolu olarak görülmektedir. Çin’e Özgü Sosyalizm yolunda, ekonomi inşası merkez olarak benimsenmiş, ekonomi, siyaset, kültür, toplum ve ekolojik medeniyet inşası eşgüdüm içinde ilerletilmeye çalışılmaktadır. Dört temel ilkede ısrar edilmektedir; sosyalizm yolunda, halkın demokratik diktatörlüğünde, ÇKP’nin liderliğinde ve Marksizm-Leninizm ve Mao Zedung Düşüncesi’nde ısrar etmeyi içermektedir. Reform ve dışa açılma kararlılıkla sürdürülür; toplumsal üretici güçler durmadan özgürleştirilirken, bütün vatandaşların ortak refahı adım adım ilerletilir, insanların kapsamlı gelişmesi sağlanılmaktadır.

Çin’e Özgü Sosyalizm sisteminde, özlü siyasi sistem ve temel siyasi sistem ile temel ekonomik sistem ve diğer tüm alanlardaki yapısal mekanizmalardan oluşan somut sistemlerin arasında köprülerin olması dikkat çeken bir role sahiptir.

Bunun yanında devlet kademesindeki demokratik sistem ile toplum taban demokrasisi sistemi arasında ki birleşim oldukça ehemmiyet arz etmektedir. ÇKP’nin liderliği ile halkın kendi efendisi olması ve hukuk devleti ilkesi arasındaki entegrasyona büyük önem verilmektedir. Özlü siyasi sistem, Halk Meclisi sistemidir. Halk meclisi, Çin Halk Cumhuriyeti’nin devlet yönetiminin örgütlenmiş biçimidir. Halk tarafından seçilen temsilcilerden oluşturulan Ulusal Halk Meclisi ile değişik kademlerdeki yerel halk meclisleri, halkın devlet yetkisini kullandığı organlar olma özelliği taşır. Ulusal Halk Meclisi, Çin devletinin en yüksek yetki organı olup, anayasayı düzeltme ve değiştirme, yasama ve devletin belli başlı konularında karar verme yetkileriyle donatılır. Yerel halk meclisleri ise, yerel yönetimlerin yetki organları olup anayasa ve yasalarca verilen yetki sınırı içerisinde bulunduğu bölgedeki önemli konularda karar verir. Temel siyasi sistem ise özetle siyasi danışma sistemi, etnik bölgesel özerklik sistemi, mahalli özyönetim sistemi ve ÇKP liderliğindeki çok partili işbirliğindenmeydana gelir. ÇKP liderliğinde koordine edilen siyasi danışma sistemi ile çok partili işbirliği ÇKP ile bütün demokratik partiler partisizler arasında siyasi konularda istişarelerin yapıldığı bir düzenlemedir.

xi jinping ve çin halk cumhuriyeti

Etnik bölgesel özerklik sistemi, devletin yönetimi altında, azınlık etnik grupların toplu halde yaşadığı yörelerde bölgesel özerklik uygulanarak kurulan özerk yönetim organlarıyla özerklik hakkını kullanmalarını güvence altına alan bir sistemdir. Temel ekonomik sistem ise esasını kamu mülkiyetinin oluşturduğu, diğer değişik mülkiyetlerin de bir arada geliştiği bir ekonomik düzenlemedir. Xi Jinping, iktidara geldikten sonra parti disiplinini uygulamak ve iç birliği sağlamak için çok çeşitli önlemler almıştır. Özellikle ülke çapında yaşanan işsizliğin artması, gelir dağılımında meydana gelen uçurum, orta sınıfta gitgide yükselen memnuniyetsiz ortam, ekonomik büyümenin yavaşlaması, gelir dağılımında eşitsizlik, işsizlik artışı, devlet kontrolündeki şirketlerin meydana getirdiği tek taraflı güç, orta sınıfta artan memnuniyetsizlik, sosyal sağlık hizmetlerinin yetersizliği, parti içinde etkisi giderek daha fazla hissedilen çekişmeler, siyasi yolsuzluk, Tibet ve Sincan’da meydana gelen olaylar, Tayvan ve Güney Çin Denizisorunu,Japonya ile gerilim düzeyi giderek yükselen ilişkiler gibi ülkenin dışında ve içinde oluşan pek çok problemi de liderlikle birlikte devralmıştır.

Jinping’in ekonomik açıdan hedefleri; Ülkenin kişi başına düşen milli gelir seviyesini yükseltmek, dengeli sürdürülebilir bir büyüme, ekonomik batı ile doğu arasındaki kalkınma farklılığının azaltılması birincil önceliklidir.

18. Parti kongresinde belirttiği gibi adil ve herkese eşit mesafede bir hukuk sistemi önceliklidir. Sosyalist uyumlu bir toplumu sürdürebilir kılmak için eğitim seviyesini yükseltme, iş fırsatları yaratma, gelir uçurumunu azaltma ve
yoksullukla mücadele ederek refahı sağlama sosyal açıdan hedefler arasındadır. Yolsuzlukla mücadele kampanyası, Politbüro Daimî Komitesi üyeleri de dahil olmak üzere önde gelen bürokratların ve emekli Komünist Parti yetkililerinin sarsılmasına yol açmıştır. Çinli bir milliyetçi olarak nitelendirilen sivil toplum ve ideolojik söylem üzerindeki kısıtlamaları artırmış ve Çin’deki internet sansürünü “internet egemenliği” kavramı olarak savunmuştur. Xi Jinping, “Çin Rüyası” sloganı altında bireysel ve ulusal özlemlere vurgu yaparak, yasalara uygun hareket etmek ve yasal kurumları güçlendirmek için daha fazla sosyalist piyasa ekonomisi reformları çağrısında bulunmuştur.

Komünist Parti’nin sesini dünyaya duyuran Quishi’de Xi Jinping tarafından kaleme alınan makalede, Mao’nun “tek bir hedef etrafında birleşmiş, ideolojisi net, sıkı disiplinli bir parti” çizgisine göndermede bulunup Parti’yi yeniden düzenleyerek arındırma çağrısı yapmıştır.

İdeolojik anlamda yenilenmeyi kapsayan çağrı aynı zamanda uzun süredir devam eden yozlaşma ve yolsuzlukların önüne geçmeyi amaçlamaktadır. Xi Jinping ayrıca parti içindeki iş birliği ile dayanışmaya her koşulda korunması, tam demokratik merkeziyetçi yapının devamı ve parti tüzüğüne aykırı düşen uygulamaların kaldırılması gerektiğini ifade etmiştir. Parti tüm bu adımlar esnasında kitlelerle arasında kurduğu yakın bağlarını koruyacaktır.Gerektiğinde özeleştiri yapmaktan geri durmayacaktır. Son olarakise öznel, bürokratik, sağlıksız davranış biçimlerinden ve geçmişten bu yana dek Parti’ye büyük oranda zarar veren dolandırıcılık, kişisel kazançların peşinde koşma, yalnızca keyfe bağlı kararlar verme ve sahip olunan gücü kötüye kullanma gibi etmenlerden kurtarmayı hedeflemiştir.

Xi Jinping, potansiyeli yüksek addedilen sektörlerdeki yabancı ve özel sektör oyuncularını çekerek daha fazla rekabete izin vermiştir. Genel kurul büyük ölçüde Çin’in insan hakları sicilinde leke olarak görülen “ emekle yeniden eğitim laogai “sistemini ortadan kaldırmaya karar vermiştir. 1 Ocak 2016’dan itibaren tek çocuk politikası da kaldırılmış ve iki çocuk politikasına geçilmiştir. Xi Jinping lider olduktan sonra gerçekleştirdiği yurt dışı gezileri, ekonomiden çok politik önceliklerini ortaya koymuştur. İlk gezisini Rusya Federasyonu’na yaparak iki ülke arasındaki iş birliğine verdiği önem vermiş. Dış politikada Rusya’nın AB’ne yönelik ikili ilişkiler bazındaki izlediği siyaseti Çin’de sürdürmektedir. Ukrayna krizi patlak verdiğinde Çin çekimser kalıp ne Rusya ne de AB’ni karşısına almıştır. AB’nin tamamı yerine, Almanya, Fransa başta olmak üzere belirli ülkelerle ilişkiler ileri seviyeye çıkartılmıştır. Diğer yurt dışı gezileri Afrika ve Latin Amerika’ya yapılmıştır. Bir yıl sonra AB ülkelerine ziyaret gerçekleşmiştir.

AB, Çin için her zaman önemli bir stratejik partner olmuştur. Bu ilişkiyi sürdürebilmek için, 2013 yılında 2020 İş birliği İçin Stratejik Ajanda oluşturulmuş, barış ve güvenlik, refah, sürdürülebilir kalkınma ve karışıklık insan değişimi ana başlıkları altında hangi alanlarda işbirliğinin sürdürülebileceğine yer verilmiştir. 2003’den beri devam eden stratejik iş birliği, her yıl yapılan zirve ve bakan düzeyindeki toplantılar ile de kurumsallaşmıştır. Kasım 2013’te, 18. Merkez Komitesinin Üçüncü Genel Kurulunun bitiminde Komünist Parti hem ekonomik hem de sosyal politikadaki değişikliklere değinilen kapsamlı bir reform gündemi sunmuştur. Xi Jinping, genel oturumda Zhou Yongkang’ın alanı olan büyük iç güvenlik organizasyonunun kontrolünü sağlamlaştırdığını belirtmiştir. Xi Jinping ile birlikte yeni bir Ulusal Güvenlik Komisyonu kurulmuştur. Kapsamlı Derinleşme Reformları Merkezi Lider Grubu; reformların uygulanmasını denetlemek için Xi Jinping’in önderliğinde kurulan bir başka politika koordinasyon organı olarak ortaya çıkmıştır. Ekonomik alanda devletin sermaye dağıtımına katılımının kademeli olarak azaltılmasına karar verilmiştir. Bunun potansiyeli yüksek sektörlere yabancı ve özel sektör oyuncularını çekerek rekabetin artırılması yoluyla yapılmasına karar verilmiştir.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Çin’in Enerji Politikalarının Temelleri ve Ekonomik Kalkınmasında Enerji Kaynaklarının Rolü

Çin Felsefesi’nin Önemli İsmi Lao Tzu Ve Felsefi Argümanları

Önde Gelen Alt Coinler

Kaynak

Cemal Kırman, Xi Jinping Dönemi Çin’in Akdeniz Politikası

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Cemal Kırman’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Küresel Güçlerin Kripto Paralara Bakışı Ve Değerlendirmeler

Kripto Paraların dünya genelinde yaygınlık kazanması neticesinde kripto paraların alınıp satıldığı özel piyasalar oluşmuştur. Ayrıca, kripto paralar taraflar arasında ödeme aracı olarak da kullanılmaya başlanmıştır. Zaman içerisinde önemli bir hacme ulaşan kripto para piyasası Devletler, Uluslararası Kuruluşlar ve Merkez Bankalarının da dikkatini çekmiştir. Bununla birlikte, kripto paraların öncüsü olan Bitcoin başta olmak üzere kripto paralara yönelik farklı bakış açıları ve uygulamalar söz konusudur. Aşağıdaki şekilde, Dünya’da kripto para algısına ilişkin
mevcut durum gösterilmektedir. Kendi kripto parasını geliştirmeye çalışan Çin ve bazı Asya ülkeleri dışında kripto varlıklara yönelik ciddi bir yaptırım bulunmamaktadır.

IMF Değerlendirmesi

IMF Başkanı Christine Lagarde, 29 Eylül 2017 tarihinde Bank of England (BoE) Konferansında yaptığı konuşmasında kripto paralara ilişkin önemli açıklamalarda bulunmuştur. Lagarde, Bitcoin başta olmak üzere kripto paraların mevcut sistem için tehlike oluşturmadığını belirtmiştir. Kripto Paraların fazla oynak, fazla riskli ve fazla enerji yoğun olduğu değerlendirmelerinde bulunmuştur. Düzenleyici otoriteler için kripto paraları fazla karmaşık bulan Lagarde, kripto paraların tamamen yok sayılmasının ise akıllıca olmayacağını ifade etmiştir. IMF Başkanı, istikrarlı olmayan paralara sahip olan ülkelerde Dolar gibi başka ülkelerin para birimleri yerine kripto paraların daha çok talep görebileceğini öngörmektedir.
Vatandaşların kripto paraların zaman içerisinde daha istikrarlı bir hale geleceğine yönelik beklentilerinin ise bunun en önemli dayanağı olduğunu değerlendirmektedir. Lagarde, ekonomilerin dönüşümüne bağlı olarak Merkez Bankalarının yapacağı en iyi işin etkin para politikalarına devam etmek ve yeni fikirlere ve taleplere açık olmak olduğunu vurgulamıştır. Nitekim mevcut kripto paraların riskli ve oynak kalması neticesinde, vatandaşların da Merkez Bankalarından ulusal para olarak işlem görecek dijital platformlarının oluşturulmasına yönelik talebin olabileceğini ifade etmiştir (IMF 2017).
Lagarde, CNBC’ye yaptığı konuşmasında, dünya merkez bankalarının ve düzenleyici kuruluşların kripto para meselesini ciddiye alması gerektiğini vurgulamıştır. Lagarde ayrıca, kendilerinin bir kripto para geliştireceklerini
söylememekle birlikte, IMF’nin Özel Çekme Hakları (SDR) kapsamında uluslararası rezerve olarak hizmet edecek ve teknolojik anlamda kripto paralara benzer nitelikte olacak bir para biriminin oluşturulabileceğini ifade etmiştir. Meselenin sınırlar ötesinde olmasından dolayı IMF’nin de süreçte yer alabileceğini belirtmiştir. IMF Başkanı Christine Lagarde, 11 Şubat 2018 tarihinde CNN ile yaptığı röportajında ise, kripto paralara ilişkin düzenlemeleri kaçınılmaz olarak değerlendirmiş ve bunun sadece bir zaman meselesi olduğunu ifade etmiştir. Bunun ise uluslararası düzenleme ve uygun denetim gerektiren bir alan olduğunu belirtmiştir (CNBC 2017, CNN 2018).

Dünya Bankası Değerlendirmesi

Dünya Bankası Başkanı Jim Yong Kim ise, kripto para sistemini “Ponzi Düzeni” ile kıyaslamış ve Bitcoin gibi kripto paraların yasallığına yönelik endişe uyandırmıştır. Kim açıklamasında, sistemin çalışma şeklinin hala tam anlamıyla net olmadığını belirtmiş ancak gelişmekte olan ülkelerde paranın daha etkin takip edilmesi ve yolsuzluğun azaltılması açısından da ümit verdiğini ifade etmiştir.

Uluslararası Ödemeler Bankası Değerlendirmesi

Uluslararası Ödemeler Bankası (BIS) Başkanı Agustin Carstens yayınladığı makalede, kripto paraların tanım olarak bilinen para türlerinden hiçbirinin kapsamına girmediğini belirtmiştir. Carstens’a göre, istikrarsız oluşlarından dolayı bir ödeme veya değer saklama aracı olarak güvenli değillerdir. Yeni teknolojiler hayatı kolaylaştırma kolaylığına sahip olsalar da, kripto paraların mevcut yapısı bu durum için iyi bir örnek teşkil etmemektedir. Bu yüzden, Merkez Bankaları gerekli görülmesi durumunda müdahale için hazır bulunmak zorundadır. Böylece, finansal sistemde geniş bir alanda hizmet veren kurumsal altyapının destekleyeceği kripto paralar yasal bir şekle bürünecektir. Bu ise Merkez Bankalarının sorumluluk alanına girmektedir. Bu doğrultuda, Merkez Bankaları ve Finansal Otoriteler iki noktaya dikkat etmelidir. Birincisi, kripto paraların reel para birimleriyle olan ilişkinin sorunsuz olması sağlanmalıdır. İkinci nokta ise, her iki para için eşit şartların sağlanmasıdır. Her iki para için de istisnasız aynı risk ve aynı düzenlemeler geçerli olmalıdır.

ABD Politikası

18 Mart 2013 tarihinde, ABD Hazine Bakanlığı Finansal Suçlarla Mücadele Birimi (FinCEN) kripto paraların yönetimi, alım-satımı ve kullanılmasına ilişkin FinCEN düzenlemelerinin uygulanabilirliğine yönelik bir rehber yayınlamıştır. Kripto para kullanıcıları tescil, raporlama ve kayır tutma zorunluluklarından muaf tutulmuştur. Ancak yönetici konumunda bulunan kimseler ilgili düzenlemelere uymak zorundadır. FinCEN kripto paraların ulusal para kapsamında değerlendirilemeyeceğini belirtmiştir. Bununla birlikte, açıklamada çevrilebilir
kripto paralara değinilmiş, bu tip kripto paraların reel para birimleri karşısında bir değeri olduğu ve reel para gibi işlem gördüğü ifade edilmiştir (FinCEN 2013).
ABD Menkul Kıymetler ve Döviz Komisyonu (SEC) Başkanı Jay Clayton, 11 Aralık 2017 tarihinde kripto paralar ve İlk Dijital Para Arzlarına (ICO) ilişkin bir bildiri yayınlamıştır (SEC 2017). Bildiride, kripto para piyasasının hızlı bir şekilde büyüdüğü ve yerel, ulusal ve uluslararası düzeyde işlem gördüğü ve pek çok ürün ve katılımcısının olduğu belirtilmiştir. Bununla birlikte, kripto paralar hakkında –yasal olup olmadıkları, yatırımcıların korunması amacıyla düzenlemelerin yapılıp yapılmayacağı ve ilk dijital para arzlarının yasal statüsü gibi– pek çok soru işaretinin olduğu vurgulanmıştır.
Bireysel yatırımcılar açısından, geleneksel ABD Menkul Kıymet piyasalarında kripto para yatırımları özelinde bir korumanın olmadığı ve dolandırıcılık ve manipülasyon tehlikesinin bulunduğu belirtilmiştir. Ayrıca ICO’lara ilişkin SEC tarafından bir kaydın veya tescilin söz konusu olmadığı da bildiride yer almıştır. Böyle bir ürüne yatırım yapılması düşünüldüğünde ise, ICO yapanlardan ürüne yönelik sorulardan tatmin edici bir geri bildirim alınması gerektiği vurgulanmıştır. Kripto Para piyasalarının ulusal sınırları aşmasından kaynaklı SEC tarafından kötü niyetli aktörlerin etkin olarak takip edilemeyeceği ve yatırımların kurtarılamayacağı konusunda yatırımcılar uyarılmıştır.

Piyasa Aktörleri

Piyasa Aktörleri (MenkulKıymet Avukatları, Muhasebeciler ve Yatırım Danışmanları) açısından ise, SEC tarafından konuyla alakalı yayınlanan araştırma raporunun dikkate alınması gerektiği ifade edilmiştir. Raporun yayınlanmasının ardından bazı piyasa aktörleri önerdikleri ICO’ların menkul kıymet olmadığını, “Hizmet Ürünü”
kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini iddia etmiştir. Bununla birlikte, bu tür ürünlerin bir “Hizmet ürünü” olması onun aynı zamanda bir menkul kıymet olarak değerlendirilmesini engellememektedir. Bu ürünler, üçüncü tarafların girişimcilik ve yöneticilik çabalarına bağlı olarak potansiyel bir getiri vaat ettiğinden dolayı ABD kanunları açısından bir menkul kıymetin ayırıcı özelliklerini taşımaktadır.
Bu yüzden, piyasa aktörleri yatırımcıların korunması açısından sorumluluklarının farkında olmak zorundadırlar. Bu sebeple, bir kripto para arz eden veya bir ürünün değerini bir veya birden çok kripto paraya bağlayanlar, bu para birimi veya ürünün bir menkul kıymet olmadığı göstermek veya menkul kıymet kanunu kapsamında tescil ve diğer gereksinimleri yerine getirmek zorundadırlar. Ayrıca, komisyoncular, menkul kıymet tacirleri ve diğer piyasa katılımcıları kripto para işlemlerinin kara-para aklamayı önleme ve müşteri tanıma zorunluluklarına uymak durumundadır.

Jerome Powell

Mevcut FED Başkanı Jerome Powell Kripto Paraların şu anda ekonomi için tehlike oluşturacak bir boyutta olmadığını ancak uzun vadede sorun teşkil edebileceğini belirtmiştir. Powell Bitcoin’e alternatif olarak Merkez Bankasının kontörlü altında bir kripto para fikrine yönelik cevabında ise, bu teknolojiye yönelik teknik meselelerin devam devam ettiğini ve kontrol ve risk yönetiminin kritik olduğunu ifade etmiştir. Bu doğrultuda, Merkez Bankasının arz edeceği kripto paranın kişisel mahremiyet konusu gibi pek çok zorlukla karşılaşacağını ve bu sebeple bu işin özel sektör tarafından yapılmasının daha iyi olacağını vurgulamıştır (BBC 2017, Bloomberg 2017).
Powell’ın selefi olan Janet Yellen ise, Bitcoin’in ödeme sisteminde çok küçük bir payı olduğu açıklamasını yapmış; istikrarlı bir değer saklama aracı olmadığını, ulusal para işlevi göremeyeceğini ve çok fazla spekülatif olduğunu belirtmiştir. Buna paralel olarak Yellen, FED’in Bitcoin’e yönelik doğrudan düzenleyici bir rolünün olmadığının altını çizmiştir. Ancak FED’in kendi denetimi altında olan bankacılık kurumlarının, müşterilerinin kripto para piyasasında yapmış olduğu işlemlerin yönetilmesi ve kara-para aklama faaliyetlerinin olup olmadığının izlenmesi ve bankacılık sırrı sorumlulukların yerine getirilmesi konusunda güvence verdiği ifade etmiştir. Bu aşamada FED’in kendi kripto parasını oluşturmasının söz konusu olmadığını ifade etmiştir (CNBC 2017).

Çin Politikası

Çin, 2017 yılı Eylül ayında ICO vasıtasıyla yasadışı kaynak sağlama faaliyetlerini yasakladığını açıklamıştır. Ancak bu kripto paraların tamamen yasaklanması anlamına gelmemektedir. Kişilerin kripto para bulundurmalarında bir sakınca görülmemiştir. Çin bu düzenlemesiyle, son dönemde çok hızlı bir artış gösteren piyasada oluşacak balonların olası olumsuz etkilerine karşı önlem almıştır. Çin Merkez Bankası (PBoC), Çin Menkul Kıymet Düzenleme Komisyonu (CSRC), Çin Bankacılık Düzenleme Komisyonu (CBRC) ve diğer birimler ortak deklarasyonla ICO’yu tamamlayan kişi ve kuruluşların elde edilen fonların geri iadesine ilişkin gereken çalışmaları yapması gerektiğini ifade etmiştir. Bildiride, gelecekte yapılacak ICO’ların şiddetle cezalandırılacağı da belirtilmiş; finansal ve ticaret platformlarında kripto paraların yasal paralarla olan ticareti de yasaklanmış ve bankalar ICO hizmeti vermekten men edilmiştir (Bloomberg 2017, Reuters 2017).
PBoC Başkanı Zhou Xiaochuan 2018 yılı Mart ayında 13. Ulusal Halk Kongresi basın konferansında yaptığı açıklamada, Bitcoin ve diğer dijital paraları kâğıt para, madeni para ve kredi kartı gibi yasal bir ödeme aracı olarak tanımadıklarını belirtmiştir. Xiaochuan ayrıca, Bitcoin ve Çin Para Birimi Yuan arasında doğrudan değişimin de PBoC tarafından desteklenmediğini ve bankacılık sistemimin bunu kabul etmeyeceğini eklemiştir. Bununla birlikte, kripto paraların kaçınılmaz olduğunu ifade eden PBoC Başkanı Xiaochuan, devlet olarak Bitcoin’in de üzerine inşa edildiği blockchain ve dağıtılmış hesap defteri teknolojilerini (distributed ledger technologies) yakından takip ettiklerini ifade etmiştir. Kripto Para endüstrisinde yer alan kişilerle birlikte PBoC’nin kripto para ve elektronik ödeme konusunda çalışma yürüttüklerini de kaydeden Xiaochuan, projede ilerleme olduğunda testlerin yapılacağını eklemiştir.

PBoC

Ancak hiçbir otoriteye dayanmayan bazı spekülatif uygulamaların hızla yayılması sebebiyle olası olumsuz etkilere karşı tüketicilere uyarıda bulunmuştur. Bu durumun finansal istikrar ve parasal aktarım mekanizması üzerinde de beklenmedik etkileri olabileceğini vurgulamıştır. Kripto Para geliştirilmesi meselesinin öngörü ve dikkat gerektirdiğini söyleyen Xiaochuan, böyle bir paranın güvenlik ve gizliliğin korunmasını da hesaba katacak şekilde kullanım açısından kolay, hızlı ve düşük maliyetli olması gerektiğini açıklamıştır (Reuters 2018, Yahoo 2018, People’s Daily 2018).
Nitekim PBoC, 2018 yılı ajandasında ulusal parayı korumanın en büyük öncelik olduğuna ve bu doğrultuda kripto paralara karşı sıkı önlemlerin devam edeceğine yer vermiştir. PBoC Başkan Yardımcısı Fan Yifei ise, Başkan
Xiaochuan ile benzer şekilde PBoC’nin Çin’in kendi dijital parasını geliştireceğini ve çalışmalar yürüttüğünü vurgulamış ve kripto para piyasasına yönelik tasfiye politikasının devam edeceğini ve Bitcoin haricinde de her tür sanal paranın üzerine gidileceğini ifade etmiştir (8BTC 2018).

Rusya Politikası

Rusya Maliye Bakanlığı 25 Ocak 2018 tarihinde kripto para piyasasına yönelik “Dijital Finansal Varlıklara İlişkin Federal Yasa” başlıklı bir yasa taslağını kamuoyuna sunmuştur. Kanunun amacının hem Rusya’daki dijital finansal varlıkların kullanımını hem de akıllı sözleşmeler altında bu hususa ilişkin hakları ve yükümlülükleri düzenlemek olduğu belirtilmiştir. Yasa taslağı dijital finansal varlıkları şifreleme cihazları kullanılarak elektronik formatta oluşturulan varlıklar olarak tanımlamaktadır. Bu varlıklar kripto paralar ve itibari paralar olmak üzere iki kategoriye ayrılmaktadır. Dijital finansal varlıkların dijital işlemler defterine (ledger of digital transactions) kaydedildiği yasa taslağında belirtilmiştir.
Bununla birlikte dijital finansal varlıkların ulusal para olarak tanınmadığı vurgulanmıştır. Yasa taslağında kripto para tanımı detaylandırılmamakla birlikte, katılımcılar tarafından oluşturulan ve dijital işlemler defterine kaydedilen bir dijital varlık türü olduğuna yer verilmiştir. Belli bir ücret karşılığında kripto para oluşturulması ve geçerliliğin onaylanması işlemine madencilik ismi verilmiştir. Bu, ancak bu işi yapan bir katılımcının kripto para ihraç edebileceği anlamına gelmektedir.

İhraç Durumu

İtibari Paralar ise fon sağlamak amacıyla ihraç edilebilmektedir; kripto paralara benzer şekilde deftere kaydedilmek zorundadır. Yasa taslağı sadece bağımsız tüccarları ve tüzel kişileri itibari para ihraç etmeye yetkili kılmıştır. İtibari Para ediniciler için de özel düzenlemeler söz konusudur. Nitelikli yatırımcılar kendi adlarına açılan elektronik cüzdanlar vasıtasıyla itibari para edinebileceklerdir. Diğer kişiler ise, yalnızca özel bir operatörün elektronik cüzdanına Rusya Merkez Bankası tarafından belirtilen özel hesaba havale yaparak itibari para
edinebileceklerdir. Bu kişilerin her bir itibari para ihracında edinebileceği miktar ise 50.000 Ruble ile sınırlandırılmıştır.
Yasa taslağı dijital finansal varlıklarla ilgili işlemlere sadece ticareti organize edecek bir dijital finansal varlık değişim operatörü vasıtasıyla yapılması kaydıyla izin vermektedir. Bu kapsamda, bir dijital finansal varlık bir diğeri ile takas edilebilecek ve dijital finansal varlıklar Ruble, yabancı para ve/veya diğer varlık ve eşyalarla değişime konu olabilecektir. Bu işlemlere yönelik anlaşmalar ise yasa taslağında akıllı anlaşmalar olarak tanımlanmıştır. Akıllı anlaşmalar elektronik formatta olup hak ve sorumlulukların otomatik dijital işlemler vasıtasıyla dağıtılmış hesap defterinde belirli bir sıra ve koşulda yerine getirildiği anlaşmalar olarak ifade edilmiştir.

Venezüela Politikası

Kripto Para bağlamında en büyük gelişmenin yaşandığı ülke Venezuela olmuştur. Venezuela Petro ismini verdikleri kripto parayı yakın dönemde piyasaya sürmüştür. Petro’ya ilişkin yayınlanan resmi raporda Petro, Venezuela Devleti’nin Blockchain platformunda oluşturduğu ve ihraç ettiği ülke petrol varlıklarına dayanan Ulusal Kripto Para Birimi olarak tanımlanmıştır. Bu fikrin yaklaşık on dört yıl Venezuela Devlet Başkanı olarak görev yapan Hugo Chavez dönemine dayandığı belirtilmiştir. Petro’nun bağımsız, şeffaf ve vatandaşların doğrudan katılımına açık bir dijital ekonominin gelişmesinde öncü olması hedeflemektedir.
Petro’nun aynı zamanda Venezuela ve diğer gelişmekte olan ülkelerde kripto varlıkların ve yenilikçiliğin gelişimine hizmet eden bir platform olacağı düşünülmektedir. Bu finansal enstrümanın daha adil ve işbirliğine dayanan bir küresel finansal sistemi destekleyeceği, büyüme, finansal bağımsızlık ve hammadde başta olmak üzere gelişmekte olan ekonomiler arasındaki ticaretin gelişmesine katkı sunacağı ifade edilmiştir.
Petro’nun kripto varlık piyasasında volatiliteyi düşürmesi beklenmektedir. Bilindiği üzere, kripto para piyasasında işlem gören en değerli üç para birimi (Bitcoin, Ethereum ve Ripple) kısa zamanda önemli dalgalanmalar yaşamıştır. Bunlarla karşılaştırıldığında Petro, yatırımcılara daha güvenli, istikrarlı ve temel analize elverişli, büyük hacimdeki işlemler için uygun, değer saklama aracı olarak kullanılabilecek ve daha da önemlisi içsel bir değeri olan yatırım enstrümanı sunmaktadır. Petro ayrıca, teknoloji vasıtasıyla güveni geliştirmeyi ve ekonomik büyümeyi amaçlamaktadır. Petro Blockchain teknolojisi sayesinde doğruluk, şeffaflık, denetlenebilirlik ve iyi yönetişimi garanti etmektedir. Bu doğrultuda, bu kripto varlık daha açık politikalar ve reel ekonomi ile olan sağlam
bağların tesisi ile uluslararası yatırımcılar arasında güven tesis edecektir. Venezuela Ulusal Kripto Para Birimi Petro’ya ilişkin politika dokümanında bu para biriminin sahip olduğu üç nitelikten bahsedilmiştir:

Mübadele (Değiş-Tokuş) Aracı

Petro mal veya hizmet satın almada kullanılabilecek, dijital döviz büroları aracılığıyla kâğıt paraya ve diğer kripto varlık veya paralara çevrilebilecektir.

Dijital Platform

Petro mal ve hammaddelerin (elektronik emtia) dijital gösterim fonksiyonunu görecek ve ulusal ve uluslararası ticarete yönelik diğer dijital enstrümanların türetilmesi görevini yerine getirecektir.

Tasarruf ve Yatırım Aracı

Petro dünya genelinde elektronik döviz bürolarında serbest değişim amacıyla hazır bulunacak ve güvenli ve Venezuela yasalarına uygun biçimde aracısız kambiyo (Atomik Takas) işlevini görecek gerekli niteliklere sahip olacaktır. Venezuela yetkilendirilmiş döviz bürolarında kara-para aklamaya karşı yüksek standartta denetim faaliyeti yürütecek ve müşteri bilgilerini muhafaza edecektir.

Avrupa Birliği Politikası

Avrupa Komisyonu’nun 26 Şubat 2018 tarihinde kripto paralar üzerine düzenlediği yuvarlak masa toplantısının sonucunda Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Valdis Dombrovskis önemli açıklamalarda bulunmuştur. Toplantıya önemli otoriteler, endüstri temsilcileri ve uzmanlar katılmış olup kripto paralara yönelik bakış açıları paylaşılmıştır. FinTech Eylem Planı’na ilişkin tartışmaların yaşandığı toplantıda, kripto varlık piyasalarının yatırımcılar, tüketiciler ve aracıların dünya çapında işlem yaptığı küresel bir piyasa olduğu vurgulanmıştır. Tek başına Avrupa’nın küresel kripto para ticaretinde küçük bir paya sahip olduğu belirtilmiş ve G20 ortakları ve uluslararası standart belirleyiciler ile konu üzerinde çalışılmaya ihtiyaç duyulduğu ifade edilmiştir. Toplantıda kripto paralarla ilgili üç başlık ön plana çıkmıştır. Bu hususlar, kripto paraların finansal piyasalara yansımaları, bu paraların kullanımına ilişkin risk ve fırsatlar ve ICO’ların gelişimi olmuştur.

Neticede varılan değerlendirmeler şu şekildedir (Avrupa Komisyonu):

 Blockchain teknolojisi finansal piyasalar açısından gelecek vadetmektedir. Bu sebeple, rekabetçiliği korumak için Avrupa’nın bu yeniliği ele alması zorunludur.
 Kripto Paralar geleneksel anlamda bir para olmadığından bir garantiye sahip değildir ve spekülasyona açıktır. Bu durum tüketici ve yatırımcıları yatırımlarını tamamen kaybetme riskine karşı savunmasız bırakmaktadır.
Potansiyel riskler göz önünde bulundurulduğunda, tüketici ve yatırımcılar bu tür yatırımları yaparken finansal enstrümanın açık, devamlı ve yasal çerçevede faaliyet gösterip göstermediğine dikkat etmelidir.
 ICO’lar yenilikçi firmalar için önemli bir kaynak sağlama aracı haline gelmiştir. Bu gelişme bir fırsat olduğu kadar, ihracı yapan kişilerin kimlikleri ve iş planları şeffaf olmadığı durumlarda, yatırımcılar için büyük risk teşkil
etmektedir.
 Kripto Paraların ve ilişkili hizmetlerin hangi durumlarda mevcut düzenlemelerin kapsamına girdiği hususunda çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Bu enstrümanlar için mevcut yasaların uygulanmasının riskleri, elverişliliği ve uygunluğuna yönelik değerlendirmeler sonucunda ise, Avrupa Komisyonu Avrupa Birliği genelinde bir düzenlemenin gerekip gerekmediğine karar verecektir.
 Toplantıda son olarak, pozitif yanlarının yanı sıra, kripto varlıkların kara-para aklama ve yasa dışı faaliyetlerin finansmanına ilişkin riskler barındırdığına da değinilmiştir. Bu yüzden Komisyon, sanal para ticaretinin ve cüzdan sağlayıcıların “Kara-Para Aklanmasının Önlenmesi Yönergesi”ne tabi tutulmasını önermiştir.
Özetle Komisyon, hem Avrupa Birliği’ndeki hem de, G20 ülkeleri dâhil olmak üzere, uluslararası düzeydeki paydaşları ile kripto varlık piyasalarını izleme ve denetlemeye devam edecektir ve risk ve fırsatlara ilişkin değerlendirmelere bağlı olarak gerekli müdahaleleri yapmak için hazır bulunacaktır. Nitekim son dönemde Avrupa Menkul Kıymetler ve Piyasalar Otoritesi (ESMA) volatiliteyi düzenlemek amacıyla kripto paralar dâhil olmak üzere bazı finansal ürünlerde alınacak pozisyonlara yönelik borçlanma limiti koymuştur (ESMA 2018).

Japonya Politikası

Japonya Merkez Bankası, “Kripto Paralar Hakkında Düşünelim!” başlığı altında kripto paralara ilişkin bazı soru ve cevapların olduğu bir bilgilendirme sayfası hazırlamıştır. Kamuoyunu aydınlatmak maksadıyla oluşturulan sayfada kripto paralara yönelik genel bir tanıtım yapılmış, geleneksel paralardan farkları açıklanmış, herhangi bir Merkez Bankası tarafından desteklenmedikleri vurgulanmıştır. Bu tür araçlara yapılacak yatırımların kâr garanti edemeyeceği ne de değinilmiş ve mevcut durumda kripto varlıkların hedeflenen amaçlardan uzak olduğu ifade edilmiştir. Bununla birlikte, bu teknolojinin yeterince olgunlaşması durumunda, oluşturulacak yeni bir sistemde hayatı kolaylaştırmada önemli değişimlere neden olabileceğinin de göz ardı edilmemesi gerektiği kaydedilmiştir (Bloomberg 2018).
Japonya Merkez Bankası (BoJ) Başkanı Haruhiko Kuroda, kripto paralara ilişkin değerlendirmesinde bu enstrümanların Japon Yeni gibi ulusal paraları tehdit edecek bir durumda olmadıklarını, ödeme ve anlaşma aracı olmaktan ziyade çoğunlukla spekülasyon amacıyla kullanıldıklarını belirtmiştir. Kuroda ayrıca, bu husustaki gelişmelerin takip edildiğini ve halk güvenini ve mevcut ödeme sistemlerini sarsıcı etkilerinin olup olmadığının da izlendiğini kaydetmiştir. Kripto Paraların Ulusal Para Birimi olarak nitelendirilemeyeceklerini ifade eden Başkan
Haruhiko Kuroda, bu paraların değerlemelerinde bir varlığa dayanmadıkları tespitinde bulunmuştur (Reuters 2018).

Soygun

Kuroda, hackerlar tarafından gerçekleştirilen kripto para soygununun ardından Senatodaki bir Komite Toplantısında yaptığı açıklamada ise, sanal para borsalarını işlem güvenliğin sağlanması konusunda uyarmıştır. Kripto Para hizmeti sunan sağlayıcıların güveni tesis etmek için yatırımcıları proaktif olarak riskler hakkında bilgilendirmesi ve etkin güvenlik önlemlerini almaları gerektiğini ifade etmiştir (The Japan Times 2018).
Japonya Maliye Bakanı Taro Aso ise, katıldığı bir konferansta kripto para borsalarının bilişim sistemlerinin güçlendirilmesi gerektiğini belirtmiş ve Finansal Hizmetler Bürosunun yatırımcıları korumak için kripto para ticaretini izlemek zorunda olduğunu ifade etmiştir. Bir taraftan yenilikçiliğin desteklenirken diğer taraftan da kullanıcıların korunmasına ilişkin önemler alınmasının göz ardı edilmemesi gerektiğini vurgulamıştır. Nitekim Finansal Hizmetler Bürosu, soygunun yaşandığı Coincheck dâhil beş şirketten iç kontrollerin iyileştirilmesi ve düzenleyici kuruluşlara bilgi verilmesi hususunda talimat vermiş ve Bitstation ve FSHO isimli kripto para borsalarının faaliyetlerini durdurmuştur (Reuters 2018, The Financial Times 2018).

Türkiye Politikası

Türkiye’de kripto paralara yönelik olarak kurumlar ve yetkililer arasında tam manasıyla bir fikir birliği bulunmamaktadır. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), 25 Kasım 2013 tarihinde Bitcoin hakkında yaptığı basın açıklamasında aşağıdaki ifadeleri kullanmıştır (BDDK 2013):
Bilindiği üzere, 6493 sayılı “Ödeme ve Menkul Kıymet Mutabakat Sistemleri, Ödeme Hizmetleri ve Elektronik Para Kuruluşları Hakkında Kanun” (Kanun) 27.06.2013 tarih ve 28690 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Kanunun Geçici 1 inci maddesine göre bu Kanunda öngörülen yönetmelikler Kanunun yayımı tarihinden itibaren bir yıl içinde hazırlanarak yürürlüğe konulacaktır. Kanunun Geçici 2 nci maddesine göre ise Kanunun yürürlüğe girdiği tarih itibari ile ödeme hizmetleri sunan ya da elektronik para ihraç eden ve bu Kanun kapsamında ihdas edilen ödeme veya elektronik para kuruluşu kategorisine dâhil edilebilecek olan kuruluşlar Kurumumuzca çıkarılacak ilgili yönetmeliklerin yayımı tarihinden başlayarak bir yıl içinde Kurumumuza başvurarak gerekli izinleri almak ve uygulamalarını bu düzenlemelerde yer alan hükümlere uygun hale getirmek zorundadır.
Herhangi bir resmi ya da özel kuruluş tarafından ihraç edilmeyen ve karşılığı için güvence verilmeyen bir sanal para birimi olarak bilinen Bitcoin, mevcut yapısı ve işleyişi itibarıyla Kanun kapsamında elektronik para olarak değerlendirilmemekte, bu nedenle de söz konusu Kanun çerçevesinde gözetim ve denetimi mümkün görülmemektedir. Diğer taraftan, Bitcoin ve benzeri sanal paralar ile gerçekleştirilen işlemlerde tarafların kimliklerinin bilinmemesi, söz konusu sanal paraların yasadışı faaliyetlerde kullanılması için uygun bir ortam
yaratmaktadır. Ayrıca Bitcoin, piyasa değerinin aşırı oynak olabilmesi, dijital cüzdanların çalınabilmesi, kaybolabilmesi veya sahiplerinin bilgileri dışında usulsüz olarak kullanılabilmesi gibi risklerin yanı sıra yapılan işlemlerin geri döndürülemez olmasından dolayı operasyonel hatalardan ya da kötü niyetli satıcıların suistimalinden kaynaklı risklere de açıktır.

SPK

Diğer taraftan, Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) tarafından 2016 yılında yayınlanan Araştırma Raporu’nda ise, Bitcoin’in haiz olduğu niteliklerden dolayı (belirli bir merkeze bağlı olmama ve şifreleme ile korunma) güvenli bir finansal araç olduğu belirtilmiştir. Raporda ayrıca, yapılan işlemlerde kaldıraç kullanılmadığından dolayı bir balon riskinin olmadığı ve fiyatın piyasada belirlenmesinden dolayı da “Ponzi Düzeni”ne benzetilemeyeceği kaydedilmiştir.
Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek kripto parayla ilgili endişelerini dile getirmiş ve Bitcoin üzerindeki spekülasyonu finans tarihinin gördüğü en büyük balon olarak nitelendirmiştir. Fiyatın birden aşırı derecede yükseldiği gibi sert bir şekilde düşebileceğini de kaydeden Şimşek, bu spekülasyondan uzak durulması konusunda vatandaşları uyarmıştır (Bloomberg 2017). Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Başkanı Murat Çetinkaya ise, dijital paraların iyi bir şekilde tasarlandığında finansal istikrara olumlu katkı yapabileceğini belirtmiştir. Bununla birlikte, Başkan Çetinkaya kripto paraların Merkez Bankaları için yeni bir risk faktörü olduğuna dikkat çekmiş ve bu araçların parasal aktarım mekanizması, para arzı kontrolü ve fiyat istikrarı açısından problem teşkil edebileceği değerlendirmesinde bulunmuştur.
Çetinkaya, Merkez Bankasının dijital paralara ilişkin gelişmeleri izlediğini, piyasa temsilcileri, politika yapıcılar ve düzenleyici otoriteler ile birlikte bir çalışma grubu oluşturulduğunu açıklamıştır. Diğer Merkez Bankaları ile de koordinasyon halinde olunduğunu kaydeden Merkez Bankası Başkanı, bu varlıkların ödeme sistemlerini hızlandırarak daha etkin hale getirebileceğini ve nakitsiz bir ekonomi için önemli bir adım olduğunu ifade etmiştir (Bloomberg 2017).
Yararlanılan Kaynak
Ahmet Aslan, Kripto Para Olgusu Ve Blockchain Teknolojisi: Ekonomik Aktörlerin Tepkisi, Maliyet Analizi, Var Modeli Ve Granger Nedensellik Testi
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Ahmet Aslan’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Çin’in Enerji Politikalarının Temelleri ve Ekonomik Kalkınmasında Enerji Kaynaklarının Rolü

Çin Halk Cumhuriyeti, modern dünya politikasında ve ekonomisinde büyük güçlerden biri konumundadır. Çin’in özellikle 1980’li yıllarla birlikte ekonomisinde gösterdiği büyük ivme, dünya politikasında ülkeyi temel aktör konumuna getirmiştir. Dünya ekonomisin zirvesine oynayan bir ülke olarak ekonomik gücü ve potansiyeli dünya jeopolitiğinde enerji ilişkilerinde de büyük yansımalar yaratmaktadır. Çin’in enerji kaynaklarına duyduğu ihtiyaç ekonomisindeki gelişmelere paralellik göstermektedir. Çin’in ekonomik yapısı ve nüfusu yoğun bir şekilde enerji talebini ortaya çıkarmaktadır. Bu kapsamda Çin sadece kendi topraklarında değil, dünyada pek çok coğrafi bölgede enerji üreticisi/taşıyıcısı ve pazarlayıcısı ülke konumunda bulunmaktadır. Çin’in yoğun enerji angajmanı yürüttüğü bölgelerden biri de komşu bölge olan Orta Asya’dır.
Çin’in Orta Asya’daki artan nüfuzu Büyük Güç politikasında yeni mücadeleleri ortaya çıkarmaktadır. Bu kapsamda, Çin’in dünya enerji ilişkilerindeki ve Orta Asya coğrafyasındaki yerinin anlaşılabilmesi için öncelikle tarihsel gelişmeler altında ekonomisinin gelişimin sürecini göz önünde bulunduran bir inceleme yapmak gerekmektedir. Sonrasında ise, dünya ekonomisindeki konumuyla bağlantılı olarak, Çin’in dünya petrol ve doğalgaz sektöründe üretim/tüketim ve ticaret verilerine bakmak, enerji politikalarının somut temellerinin ortaya konulmasına yardımcı olacaktır. Yapılacak veri incelemesiyle birlikte, ikinci başlıkta, modern dönemde Çin’in enerji politikaları ve stratejileri ele alınacak, enerji politikalarının ve stratejilerinin temellerinin ortaya konulmasından sonra ise, son başlıkta Çin’in Yeni Büyük Oyun’da Orta Asya’ya yönelik ortaya oyduğu politikalar incelenecektir.
Çin Halk Cumhuriyeti’nin enerji politikalarını tarihsel ve siyasi dönüşüm süreçleri içerisinde tasniflendirmek mümkündür. Bu kapsamda, Çin’in kuruluşundan (1949) Deng Xiaoping döneminin başlangıcına (1978) dek geçen dönem ilk dönem olarak tasnif etmek mümkün görünmektedir. Çin’de enerji politikalarının oluşmasında ikinci dönem ise Deng dönemi ile başlayıp 1993 yılında Çin’in enerjide dışa bağımlı olmasına kadar geçen dönemdir. Çin’in enerji politikalarında değinilecek son dönem ise 1993’ten günümüze devam eden enerjide dışa bağımlılığın katlanarak arttığı dönemdir. Çin, ekonomisinde ve siyasetinde yaşadığı dönüşüme paralel olarak, her dönemde enerji alanında stratejik hedefler ve ilkeler benimsemiştir.

Çin Halk Cumhuriyeti’nin 1949 yılında Mao Zedong’un liderliğinde kurulmasından sonra, merkezi planlamaya dayalı bir ekonomi modeli ortaya konulmuştur.

Çin ekonomisinin büyük bir kısmı devlet tarafından kontrol edilmiş ve yönlendirilmiş, üretim hedefleri, ücretler ve tahsil edilecek kaynaklar devlet tarafından tespit edilmiştir. 1960’lı ve 70’li yıllar boyunca endüstrileşmeye destek olmak üzere, devlet büyük kapsamlı yatırım planlarını üstlenmiş, 1978 yılına kadar devlet endüstriyel üretiminin dörtte üçü devlet kontrollü şirketler eliyle gerçekleştirilmiştir. Özel işletmeler ve yabancı yatırım ise genel olarak yasaklanmıştır. Pekin’in bu politikasının temelinde ise kendi kendine yeterli(self-sufficient) ekonomi olma hedefi rol oynamıştır. Pekin yönetimi, devlet merkezli planlı ekonomiye dayalı modeliyle Çin halkının temel ihtiyaçlarının karşılanmasını ana hedef olarak belirlemiş, kendi kendine yeterli ekonomiyle halkının refahının sağlanmasına yönelik politikalar izlemiştir.
Çin Halk Cumhuriyeti’nin kendi kendine yeterli olma hedefiyle ortaya koyduğu ekonomik model, enerji alanında da kendini göstermiştir. Çin’in enerji politikalarının ilk döneminde, kendi kendine yeterli olma ilkesi enerji sektörüne de hâkim olmuştur. Jian’ın ifadesiyle, Çin Halk Cumhuriyeti’nin 1949 yılında kuruluşundan itibaren, kendi kendine yeterlilik (selfsufficiency) ve kendi kendine dayanma(self-reliance) ilkeleri enerji politikasının temelini oluşturmuştur. Kendi kendine dayanma ilkesi, petrol endüstrisinin dış kaynaklar yerine, Çin’in kendi öz kaynakları (insan sermayesi, fiziki sermaye, doğal kaynaklar) üzerine kurulmasını öngörürken, kendi kendine yeterlilik ilkesi ise iç talebin Çin’deki enerji kaynaklarının üretimi ile karşılanmasını hedeflemiştir. Yabancı kaynaklara bağlı olmadan kendi kendine yeterli derecede üretim ve tüketim yapılması, uzun yıllar boyunca Çin’in enerji alanında politikasının temelini oluşturmuştur. Kısaca, ilk dönem boyunca, enerji üretiminde iç kaynaklara yönelmek ve bu kaynakları optimum düzeyde halkının gereksinimleri doğrultusunda kullanmak Pekin’in temel politikası olmuştur.

Kendi kendine yeterli olma ilkesi doğrultusunda, bağımsızlık sonrasında Pekin hükümetinin temel hedeflerinden bir tanesi enerji kaynaklarının geliştirmesi ve üretimi üzerine olmuştur.

Bu kapsamda petrol üretimi için planlar ortaya konulmuş, 1950 yılında Çin’de ilk Ulusal Petrol Kongresi gerçekleştirilmiş, 1950’li yıllar boyunca petrol araştırma ve üretme faaliyetleri yürütülmüştür. Öte yandan, topraklarında yapılan keşifler ve üretim faaliyetlerine rağmen, 1950’li yıllar boyunca Çin’in petrol talebi üretiminin üstünde gerçekleşmiş, söz konusu açık Sovyetler Birliği’nden ithal edilen petrol ile kapatılmıştır. 1950’li yılların sonlarında ise Çin’in doğu bölgelerinde (özellikle Daqing petrol sahasında) yapılan yeni keşiflerle birlikte ülkede petrol üretiminde büyük bir artış yaşanmış, Çin bu dönemde iç üretimi artırarak 1963 yılında kendi kendine yeterli bir ülke konumuna erişmiştir. Çin yeni üretim bölgeleriyle birlikte petrol alanında 1963-93 arası dönemde kendi kendine yeterli ülke konumunu koruyarak, üretim fazlasını dış piyasalara ihraç etmiştir. Çin’in 1971 yılında petrol üretimi 40 milyon ton olarak gerçekleşirken, bu rakam 1991 yılında 140 milyon tona ulaşmıştır.

Çin’de petrol üretimine ilaveten, doğalgaz üretimi alanında da 1960’lı ve 1970’li yıllar boyunca gelişme kaydedilmiş, 1976’da ise 6 milyar m3 doğalgaz üretimi gerçekleştirilirken bu rakam 1990’lı yıllarda 15 milyar m3’e erişmiştir. Çin’de ortaya konulan kendi kendine yeterli ekonomik model üretim alanında belirli bir ilerleme sağlamakla birlikte, Çin ekonomisi, 1960’lı yıllarda çeşitli ekonomik krizler içerisine girmiştir. 1958-1962 yılları arasındaki Büyük Atılım (Great Leap Forward) ve 1966-1976 yılları arasındaki Kültür Devrimi (Cultural Revolution) ekonomisinde ve politikasında büyük kırılmalar yaratmış, Çin’in ekonomik kalkınmasını ve istikrarını tehlikeye sokmuştur. Ekonomisinde yaşanan ekonomik sarsıntı, Çin’in enerji üretimini de etkilemiştir. Çin’in genel olarak petrol üretim kapasitesinde azalma yaşanmamakla birlikte, Kültür devrimi sırasında, yeni petrol üretim bölgesinde (Daqing) üretim faaliyetleri sabote edilmiş, rafineri sistemleri, ulaştırma ve dağıtım alt yapısı ciddi bir şekilde zarar görmüştür. Devrim sırasındaki petrol endüstrisindeki oluşan olumsuzluklar rezerv geliştirilmesi hususunda ciddi gerilemelere de sebep olmuştur.

1960 ve 70’li yıllarda yaşanan ekonomik sarsıntılardan sonra, ülkeyi rayına oturmak için ekonomik reformlar üzerinde durulmaya başlanmıştır.

Söz konusu reform hareketleri Deng Xiaoping döneminde başlamıştır. Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra devlet yönetimini üstlenen kurucu önder ve devlet başkanı Mao Zedong’un ölümünden (9 Eylül 1976) sonra, bir başka önder ve devlet adamı olan Deng Xiaoping, ülkeyi fiili olarak idare etmeye başlamıştır. Her ne kadar Devlet Başkanlığı görevinde bulunmasa da, Deng reformist bir lider olarak 1978 yılından itibaren Çin’in yükselişin temellerini ortaya koymuş, Deng dönemi Pekin’in yükselişinin de başlangıcı olmuştur. Deng ile dört alanda (tarım, sanayi, savunma ve teknoloji) reform hareketi başlatılmış ve sosyalist bir pazar ekonomisi kurulmak istenmiştir. Deng öncelikle, Çin ekonomisinin gelişimi için bir dereceye kadar kapitalist sistemi benimsemenin gerekli olduğunu düşünerek, açık kapı politikası uygulamış ve özel ekonomik alanlar kurarak ülke ekonomisini yabancı yatırımlara açmıştır.
Çin’de kısmi olarak özel girişimciliğe izin verilmiş ve böylelikle devasa işgücüyle birlikte üretim süreci genişletilmiştir. Komünist ideolojiyle söz konusu yeni politikaları pragmatik olarak uyumlaştırmak için de içerde ideolojik açılımlar yapılmış, bu kapsamda Çin’in özellikleriyle birlikte sosyalizm inşası ilkesi benimsenmiştir. Dört modernleşme alanında ilkeler benimseyen Deng, Mao döneminde, özellikle Kültür Devrimi’nde tahribata uğrayan Çin ekonomisini canlandırmayı hedeflemiş, bu doğrultıda modern bir Çin yaratmak için kalkınma stratejisini ortaya konulmuştur.
1987’de olgunlaşan bu kalkınma stratejisi, 70 yıllık Üç Aşamalı Milli Kalkınma Stratejisi olarak kabul edilmiştir. Birinci aşamada 1980-1990 yılları arasında Çin’in Gayri Safi Milli Hasıla (GSMH) oranı bir kat artması, ikinci aşamada 1990-2000 yılları arasında GSMH oranının bir kat daha artması ve kişi başına düşen gelir 800-1000 Dolara yükselerek, halkın yaşam standardının “Küçük Refah” (Xiao-kang) seviyesine ulaştırılması öngörülmüştür. Bu aşamada GSMH’sinin bir trilyon Dolara ulaşması ve dünyanın önde gelen ülkeleri safına girmesi hedeflenmiştir. Üçüncü aşamada ise 30-50 sene içinde, yani 2030-2050 yıllarında GSMH’sinin iki kat artması ve kişi başına düşen gelirin 4000 Dolara yükselmesi amaçlanmış, böylelikle Çin halkının yaşam standardının, orta derecede gelişmiş ülkelerin seviyesine yükseltilmesi ve ülkenin temel modernleşme düzeyine ulaştırılması hedeflenmiştir.

Deng döneminde büyümeye ve dışa açılmaya yönelik ortaya konulan stratejik yönelim, Çin ekonomisinde muazzam genişleme hamlelerini beraberinde getirmiştir.

Çin ekonomik alanda yüksek büyüme oranları yakalayarak, GSMH’sinde büyük artışlar gerçekleştirmiş, ayrıca dünya ticaretinde merkez ülkelerden biri konumuna gelmiştir. Pekin’in dünya ekonomisinde yarattığı ivme ve yükseliş, endüstri, üretim ve ticaret yapısındaki genişlemeyle birlikte seyretmiştir. Yapılan çeşitli araştırmalara göre Çin’in ekonomik alanda büyümesinin önümüzdeki dönemlerde süreceği hesap edilmektedir. Deng döneminde ortaya konulan ekonomik açılım ve kalkınma politikaları, petrol ve doğalgaz sektörünü doğrudan etkilemiş, Çin’in enerji politikalarında yeni bir dönemin başlangıcına sebep olmuştur. Aller ve Ductor’un ifadesiyle üretim sürecinde enerjinin büyük bir rol oynadığı genel olarak kabul edilen bir olgudur. Bu kapsamda, Çin’de 1980’li yılların sonunda başlayan büyüme süreciyle enerji talebi arasındaki yakın bir ilişki bulunmaktadır. Çin’in ekonomisinde özellikle 1980 yıllardan itibaren yaşanan dönüşüm ve muazzam büyümeyle birlikte ortaya çıkan kentleşme, motorizasyon ve yapısal değişimler enerji talebini katlanarak arttırmıştır.
Çin’in endüstrileşme ve kentleşme yolundaki atılımları enerji talebinde muazzam artışları beraberinde getirmiştir. Çin’in bu dönemde izlediği enerji politikasının temelinde, artan enerji ihtiyacına paralel olarak, enerji sektörünü dış yatırımlara açma ve ulusal enerji şirketleri marifetiyle, üretim faaliyetlerinin yeni teknolojilerle artırılması ve enerji ihtiyacını karşılanması hedefi yer almıştır. Nitekim ekonomik dışa açılım politikalarıyla birlikte Çin’de petrol üretimi, yönetsel aygıtlar ve fiyatlandırma sistemi belirli ölçülerde ademi merkezileştirilerek piyasa sistemine bırakılmıştır. Petrol sektörünün geliştirilmesinde yabancı sermayeye konulan kısıtlamalar kaldırılmış, Batılı petrol şirketleriyle yabancı yatırımlar üzerine anlaşmalar yapılmıştır. Ayrıca bu dönemde ulusal petrol şirketleri kurulmuş, petrol yönetiminde merkezi kontrol sistemi gevşetilmiş, Çin’in enerji güvenliğini sağlamada ana sorumluluk ulusal petrol şirketlerine verilmiştir. Pekin bu dönemde de kendi kendine yeterli yapısını sürdürmüş, üretimin fazlasını ihraç etmeye devam etmiştir.

Çin’in enerji politikalarında üçüncü aşama ise 1993 yılında başlamıştır.

Çin, kendi kendine yeterli bir ülke olarak, 1960’lı yıllardan 1990’lı yılların başına kadar net bir petrol ihracatçısı ülke konumunda bulunmaktaydı. Öte yandan, 1993 yılında bu durum değişmiş, Çin tarihinde ilk kez net bir petrol ithalatçısı ülke olmuştur. Çin’in sanayi, ulaştırma, petrokimya ve konut sektörlerinde görülen yükselişe paralel petrol ithalatı o dönemden itibaren katlanarak artış göstermiştir. Başka bir ifadeyle, 1990’lı yılların başlarından itibaren, Çin’in petrol üretimi ile tüketimi arasında giderek artan bir fark ortaya çıkmıştır. Çin’in ekonomik büyümesinin getirdiği ivmeyle petrol tüketiminde yaşadığı artış, 2000’li yılların sonrasında büyük daha da hızlanmış ve günümüzde petrole olan bağımlılığını ortaya çıkarmıştır. Petrolün yanı sıra Pekin doğalgaz alanında da dışa bağımlı bir konuma gelmiştir. Ancak, petrole kıyasla, doğalgaza bağımlılığı daha geç bir zamanda başlamıştır. Artan üretim kapasitesine bağlı olarak, doğalgazın kullanım alanının genişlemesiyle 2007 yılı itibariyle Çin net bir doğalgaz ithalatçısı olmuştur.

Çin’in dünya enerji piyasasındaki yerine ve bağımlığına ilişkin olarak şunları ifade etmemiz olanaklıdır: Ekonomik alanda gösterdiği büyümeyle paralel bir şekilde, 1990-2015 yılları arasında Çin’in birincil enerji tüketimi (toplam petrol, doğalgaz, kömür, nükleer ve diğer alternatif enerji kaynakları tüketimi) yaklaşık altı kat artış göstermiştir. BP verilerine göre, 2016 yılı sonu itibariyle Çin dünyada birincil enerji tüketiminin %23’ünü tek başına gerçekleştirmekte ve enerji tüketiminde dünyada ilk sırada yer almaktadır. Çin’in birincil enerji tüketimi içerisinde kömür (%61.8), petrol (%18.9) ve doğalgaz (%6.2) tüketimi önde gelmektedir. Bu rakamla Çin dünyada en fazla enerji tüketimi gerçekleştiren ülke konumunda bulunmaktadır. Halihazırda kömür, Çin ekonomisinde temel enerji tüketim kaynağı konumunda bulunmakta iken, petrol ve doğalgaz tüketimi Çin’in toplam enerji tüketiminin yaklaşık dörtte birine denk gelmektedir. Çin’in 2016 yılı itibariyle dünya petrol üretim/tüketim ve ticaretinde yerine ilişkin şunları ifade etmemiz mümkündür:

BP rakamlarına göre, Çin’in 2016 yılı sonu itibariyle toplam kanıtlanmış petrol rezervi 3.5 milyar tondur (dünya rezervlerinin %1.5’i).

Çin bu kaynaklardan 2016 yılında 199 milyon ton petrol üretimi gerçekleştirmiştir. Aynı yıl gerçekleştirdiği toplam petrol tüketimi ise 578.7 milyon tondur (dünya tüketiminin %13.1’i). Çin’in yerel kaynaklardan yaptığı üretim ile toplam tüketimi arasındaki fark, petroldeki dışa bağımlılık durumunu ortaya koymaktadır. Başka bir ifadeyle, Çin ürettiğinden çok daha fazla petrol tüketmekte, tükettiği petrolü ise dış piyasalardan ithalat yoluyla sağlamaktadır. BP-Energy Outlook 2017 raporuna göre, Çin’in 2015 yılında petrol ithalatında dışa bağımlılığı %61 olup, bu oran 2035 yılında %79’a çıkacaktır. Yukarıda aktarılan veriler göz önünde tutulduğunda, Çin endüstrisinde yaşanan hızlı gelişmeyle birlikte, önümüzdeki yıllarda petrole olan talebinin daha da artacağı görülmektedir.
Çin petrolün yanı sıra, 2007 yılı itibariyle doğalgazda da dışarıya bağımlı bir konuma gelmiştir. Çin’in bu tarihten sonra doğalgaz ithalatı ve bağımlılığı giderek artmıştır. Çin’in dünya doğalgaz piyasalarında yerine ilişkin şunlar göze çarpmaktadır: BP verilerine göre, 2016 yılı sonu itibariyle Çin’in 5.4 trilyon m3 doğalgaz rezervi (dünya rezervlerinin %2.9’u) bulunmaktadır. Bu rezervlerden aynı yıl 138.4 milyar m3 doğalgaz üretimi (dünya üretiminin %3.9’u) gerçekleştirilmiştir. Çin’in 2016 yılında gerçekleştirdiği doğalgaz tüketimi ise 210.3 milyar m3’tür (dünya tüketiminin %5.9’u). Söz konusu rakamlardan görüleceği üzere, Çin ürettiği doğalgazdan daha fazla miktarda doğalgaz tüketimi gerçekleştirmekte, bu tüketimini karşılamak için doğalgaz ithalatı gerçekleştirmektedir. Ayrıca, ilerleyen yıllarda ekonomisinde yaşanacak genişlemeyle birlikte Çin’in doğalgaza duyacağı ihtiyacın artacağı göz önünde bulundurulduğunda, doğalgaz rezervlerinin tüketimini karşılamaya yetmeyeceği açık bir şekilde görülmektedir. Nitekim, Çin hükümeti doğalgaz talebinin 2020 yılında 400-420 milyar m3 erişeceğini öngördüğünü açıklamıştır.

Uluslararası Enerji Ajansı ise, 2040 yılı itibariyle Çin’in doğalgaz tüketiminin 600 milyar m3’e erişeceğini bildirmiştir.

Bu rakam 2016 yılı doğalgaz tüketiminin üç katını yansıtmaktadır. BP Energy Outlook 2017 raporuna göre Çin’in doğalgaz ithalatında dışa bağımlılığı 2015 yılında %30 iken bu rakam 2035 yılında %40’a çıkacaktır. Yukarıda aktarılan veriler altında, Pekin’in dünya petrol ve doğalgaz kaynakları ithalatına olan giderek artan bağımlılığının ekonomisinde yansımalarına baktığımızda ise şunları söylememiz mümkündür: Uluslararası Enerji Ajansı verilerine göre, dünyada petrol ve doğalgaz fiyatlarında ve Çin’in hidrokarbon kaynakları ithalatında yaşanacak artışa bağlı olarak, petrol ve doğalgaz kaynakları ithalatına ödediği ücret, 2015 yılında 150 milyar Dolar’dan 2040 yılında 680 milyar Dolar’a yükselecektir. Söz konusu rakam Çin’in ithalatta dışa bağımlılığın finansal alanda nasıl bir etki doğuracağını açık bir şekilde göstermektedir. Çin, artan enerji talebi karşısında ilerleyen yıllarda çok daha yüksek rakamlarda ve maliyetlerde enerji ithalatı gerçekleştirecektir.
Yukarıda aktarılan veriler bütün olarak düşünüldüğünde, Çin’in dünya hidrokarbon kaynaklarına duyduğu ihtiyacın ve ithalat bağımlılığının, hem ekonomik alanda büyük bir negatif yük oluşturduğu hem de enerji güvenliği sorununu ortaya çıkardığı açık bir şekilde görülmektedir. Çin’in ekonomisinde ve enerji tüketiminde yaşanmakta olan bu genişleme süreci, dünya ekonomisinde ve enerji piyasalarında büyük yansımalar ortaya çıkarmaktadır. Çin günümüzün en büyük ekonomisi olma yolunda ilerlemektedir. Çin’in ekonomik büyümesi ve üretim kapasitesi önümüzdeki dönemde de katlanarak artması beklenmektedir. Çin’in dünya ekonomisindeki artan konumunun enerji tüketimini de giderek artıracağı düşünülmektedir. Enerjiye duyduğu ihtiyaç Çin’de kapsamlı enerji stratejilerinin hazırlanması sürecini ortaya çıkarmıştır.
Yararlanılan Kaynaklar
Çağlar Şakı, Büyük Güçler Politikasında Orta Asya Enerji Kaynaklar: Jeopolitik Mücadele
Erkin Ekrem, Çin’in Orta Asya Politikası
Yang Xiancai, Çin Halk Cumhuriyet Tarihi
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Çağlar Şakı’ya aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Çin Felsefesi'nin Önemli İsmi Lao Tzu Ve Felsefi Argümanları

Lao Tzu metafiziksel felsefesine temel oluşturan “Doğa’ya Dönüş Düşünce Yöntemi” (回歸自然的思想方法) ile insanlık tarihinin ifade yöntemleri arasındaki yakın ilişkiyi daha net ifade etmeden önce; Lao Tzu metafiziksel felsefesinde kullanılan yöntemleri ve bu yöntemlere temel oluşturan tarisel süreci yeniden hatırlamakta fayda görüyoruz. Bu bağlamda; sonuç bölümünü şu beş ana başlık altında vermeyi uygun bulduk:
1. Lao Tzu Felsefesini Şekillendiren Uygarlık Geleneği
2. Lao Tzu Felsefesinde Metodoloji
3. İfade ve Doğaya Dönüş: Dil ve Anlam Teorisi
4. Üç Dizim ve Renksiz Kaplar
5. Lao Tzu ve Renkli Kaplar.
Lao Tzu Felsefesini Şekillendiren Uygarlık Geleneği
Lao Tzu Kimdir ?
Lao Tzu, insanı Dao’ın doğal düzeninden uzaklaştıran nedenlerden söz ederken, insanın sahip olduğu tanıma yeteneği, irade ve duygularının insanı kendi doğasında aslında hiç bulunmayan bazı sınır ve kalıplar içerisine soktuğunu vurgulamaktadır. Sürekli gelişim gösteren teknik ve uygarlığın içerisinde, sınırlardan haberdar olmadan yaşayan insan, bir an önce kendini sınırlandıran faktörleri fark etmeli ve bunların ötesine geçerek sınırları olmayan doğaya geri dönüş yapmalıdır.
Lao Tzu’nın doğaya dönüş fikri ilk duyan için ilkel dönemin yazısız, tekniksiz, uygarlığın gelişmediği ve insanın vahşi doğa içinde yaşam savaşı verdiği zamanları ifade eden bir çerçeve çizer. Ancak; Onun asıl vurgulamak istediği ilkel döneme değil, uygarlık ve teknik araçları tarafından sınırlandırılmamış, insanın çok daha bağımsız ve özgür yaşayabileceği, içinde yaşama dair pek çok potansiyel ve ihtimal barındıran ideal bir yaşama dönüştür. Ona göre insan, uygarlığın kaçınılmazlarından biri olan gelişim sürecinden kopmadan da, ilkel dönemde mevcut olan doğal yaşam anlayışına sahip olabilir.
Lao Tzu felsefesinin ortaya çıkması ve şekillenmesine katkı sağlayan tarihsel ve kültürel arka plan şüphesiz ki çok karmaşık, ancak bir o kadar da zengindir. Bu arka plana daha derinlemesine bakacak olursak, ilk adımda karşımıza Lao Tzu’dan çok önceki dönemlerde var olan inziva geleneği ve münzeviler; ikinci adımda Taocu düşüncenin ilk izlerinin görüldüğü Çin’in Qi bölgesi kültürü ve son adımda da pek çok dünya inancına temel oluşturmuş ve Lao Tzu düşüncesinde de etkileri görülen şamanizm geleneği çıkmaktadır. Bu üç tarihi faktör arasında bulunan inziva geleneği ve münzevilik, doğaya yakın bir bakış açısına sahip olan insanın, uygarlık ve tekniğin ötesine geçmek suretiyle, doğa ile iç içe olabileceği bir yaşam biçiminin peşine düşmesi gerçeğini gözler önüne sermekte ve bu özelliği ile Lao Tzu düşüncesine destek vermektedir.
Bunun yanı sıra; Qi bölgesi kültürünün Batı Zhou Hanedanlığının ilk döneminde (M.Ö.1121~M.Ö.771) gösterdiği gelişim, Lao Tzu felsefesinin işaret ettiği ideal insan ve ideal yöneticinin karakter özellikleri olan “yumuşaklık” (柔) ve “güçsüzlük” (弱) kavramlarının önemine dikkat çekerken, aynı zamanda taocu pratikleri ön plana çıkaran toplumsal, ekonomik ve siyasi bir düşünce şeklinin de ortaya çıkmasını sağlamıştır.

Şamanizm Dini
Şaman kültürüne gelince; rasyonalizasyon aşamasından geçmesiyle birlikte bir çeşit düşünce biçimine dönüşen bu gelenek, tarisel süreçte insanın kendi benliğine, uygarlığa, evrene ve doğaya dair algılama sürecini yansıtmakta ve insanın, yazının var olmasından önce kullandığı “evren ve varlığı anlama ve ifade etme” yöntemleri hakkında ip uçları vermektedir. Şaman kültürünün, kendinden çok sonra ortaya çıkan akılcı düşünürler ve özellikle Lao Tzu üzerinde bıraktığı etki, bize “insan yalnızca doğa temeline geri döndüğünde ideal bir yaşam biçimine sahip olacaktır” mesajını vermektedir.
Bu noktada akla gelen ilk soru; insanın doğa temeline nasıl geri döneceği ve bu doğa temelinde ideal bir yaşam geleneğini nasıl devam ettireceğine yöneliktir. Felsefesini özellikle doğa temeline kurmuş olan ve her fırsatta “doğaya dönüş” fikrine vurgu yapan Lao Tzu, başta “dişi”yi ve dişinin karakter özelliği olan “güçsüzlük” yöntemini ön plana çıkaran görüşü olmak üzere bir dizi yöntem ortaya koymaktadır.
Lao Tzu Felsefesinde Metodoloji
Lao Tzu düşüncesinde metodolojiden söz etmeden önce, metodoloji kavramını kısaca tanımlamakta yarar görüyorum. Yöntem bilimi olarak da bilinen metodoloji, bir amaca ulaşmada kullanılan tüm yöntemleri ifade etmektedir. Yöntem; kişinin amaca ulaşmada kullandığı araç, teknik ve izlediği yoldur. Lao Tzu felsefesinin asıl amacı doğa temelinden ayrılmış olan insanın “doğaya dönüş” yapmasıdır; bu sebeple Shi Zuocheng Lao Tzu metodolojisini açıklarken, “insan için doğaya dönüşü amaç edinen en temel ifade sürecidir” demektedir. Lao Tzu düşüncesinde doğaya dönüşü amaç edinen en temel ifade sürecinden söz ederken, “Dao De Jing”in (道德經) ilk bölümün bir kez daha hatırlamakta fayda vardır:
“Adlandırılabilen Dao, gerçek Dao değildir; adlandırılabilen adlar, gerçek adlar değildir; adsız olan (wu無), yerin ve göğün başlangıcı, adı olan (you有), tüm varlıkların anasıdır…” (道可道,非常道。名可名,非常名。無名天地之始;有名萬物之母。…)
Lao Tzu’ya göre, dil ve yazının ifade edebildiği yöntemler “doğaya dönüş” için kullanılamaz, çünkü dil ve yazının ifade edebildikleri “doğa”ya ait değildir. Dil ve yazı yalnızca yazı uygarlığının gelişmesiyle birlikte var olan “adlar dünyası”na (有名世界) ait varlıkları ifade edebilmekte, hatta çoğu zaman onları da tam olarak açıklamada yetersiz kalmaktadır. Sahip olduğu bilme yeteneği, duygu yeteneği ve iradesini dil ve yazı sayesinde aktarabilen insanın, bu yeteneklerini “doğa” temelinden ayrılmadan ve “adlar dünyası”nın neden olduğu yozlaşmaya uğramadan kullanabilmesi için, öncelikle dil ve yazının yetersizliğini idrak etmesi gerekmektedir; insan ancak bu şekilde kendini sınırlandıran dil ve yazının ötesine geçerek “doğaya dönüş” ihtimalini elde edebilir.
Lao Tzu felsefesinde, kişinin dil ve yazının ötesine geçerek “doğaya dönüş” yapması konusunda iki temel yöntem gösterilmektedir. Bunlar; “biçimsel karşıtlık ile olumsuzlama yöntemi” (反證式之形式相對法) ve “bebeksi varoluş yöntemi” (存在式之嬰兒實有法) olarak adlandırılmaktadırlar. “Biçimsel karşıtlık ile olumsuzlama yöntemi”; dil ve yazı aracılığı ile “adlar dünyası”nda gerçekleştirilen ifade yöntemini ve bu yöntemle ifade edilen tüm varlık ve kavramları reddederek, aslında “adlar dünyası”nın metafiziksel dünyadaki temelini oluşturan “doğaya ait adsızlar dünyası”na (自然無名的世界) geri dönüş yapmayı hedefleyen bir yöntemdir. Shi Zuocheng “Lao Tzu’yı Okumak: 62 Not ” adlı kitabında Lao Tzu’nın “biçimsel karşıtlık ile olumsuzlama yöntemi”ni (反證式之形式相對法) dört başlık altında açıklamaktadır:
1. Karşıt ama Aynı (相對而相同)
2. Karşıt ama Benzer (相對而相近)
3. Karşıt ve Zıt (相對而相反)
4. Karşıt ve Limite Yönelme (相對而趨向極端)
Bu noktada; Lao Tzu’nın “Dao De Jing” (道德經) metninden örnekler vererek, Shi Zuocheng’ın dört başlık altında topladığı bu yöntemi daha net açıklamaya çalışalım.
Lao Tzu Sözleri
İlk olarak; Dao De Jing’de geçen “kesin söz çelişkilidir” (…正言若反。) ve “yokluk ve varlık birlikte var olmuştur” (…故有無相生) sözleri; “Karşıt ama Aynı” (相對而相同) biçimsel yöntemine örnek oluşturabilir. Burada geçen “kesinlik” ve “çelişki”, “var” ve “yok” karşılıklı olarak birbirlerini var eden kavramlar olmakla birlikte, bu kavramlardan bir tanesi olumlu bir diğeri ise onun zıddını oluşturan olumsuz bir anlam ifade eder. Burada akla gelen ilk soru; birbirine zıt olan bu kavramların nasıl olup da “aynı” olarak algılandığıdır. Bunu Dao De Jing’den başka bir örnek vererek açıklamaya çalışalım:
“Dünya üzerinde “su”dan daha yumuşak daha zayıf bir şey yoktur; ancak en güçlü silahlar bile ona zarar veremez ve ona karşı üstünlük sağlayamaz, çünkü hiç bir kuvvet onun yumuşak ve zayıf olan doğasını değiştiremez; zayıfın güçlüye üstünlüğüdür bu…” (天下莫柔弱於水,而攻堅強者莫之能勝,其無以易之。弱之勝強,柔之勝剛,…)
Bu örnekte, doğası gereği zayıf ve güçsüz olan suyun, sanılanın aksine son derece güçlü olduğu üzerinde durulmuş ve aslında birbirine zıt olan “güçlü” ve “zayıf” kavramları, “aynı” varlığı yani “su”yu ifade etmek için kullanılmıştır. Konuyla ilgili Dao De Jing’den başka bir örnek daha verebiliriz:
“Dünyada güzelin güzelliği vurgulanırsa, bu çirkinin de bilinmesini gerektirir; iyinin iyiliği vurgulanırsa, bu kötünün de bilinmesini gerektirir…” (天下皆知美之為美,斯惡已。皆知善之為善,斯不善已。…)
Bu örnekte Lao Tzu, dili kullanarak varlıkları “güzel”, “çirkin”, “iyi”, “kötü” gibi sıfatlandırmanın doğal dünyanın gerçeklerni yansıtmadığına dikkat çekmektedir. Lao Tzu’ya göre dil ve yazı varlığın doğal benliğini ifade etmek için son derece yetersizdir. Bu sebeple, dil ve yazı ile sıfat kazandırılarak sınflandırılan varlık, o varlığın doğasını ifade edemez. Böyle bir durumda “güzel”, “çirkin”, “iyi”, “kötü” gibi sıfatlandırmalar da anlamını yitirerek “aynı” olarak algılanır. Bu da Lao Tzu’nın “biçimsel karşıtlık ile olumsuzlama yöntemi”nin içeriklerinden birini oluşturan “karşıt ama aynı” (相對而相同) fikrine örnek oluşturmaktadır.
İkinci olarak, “Dao De Jing”in yirminci bölümünde geçen bir söze bakalım:
“(bu yapay dünyada) içten duygularla söylenmiş bir onay sözcüğü ile isteksizce söylenmiş bir onay sözcüğü arasında ne fark olabilir ki! Herkes tarafından kabul gören iyi ile kimsenin kabul etmediği kötü arasındaki fark ne kadar olabilir ki!” (…唯之與阿,相去幾何?善之與惡,相去若何?…)
Burada Lao Tzu “içten duygularla söylenmiş bir onay sözcüğü” ve “isteksizce söylenmiş bir onay sözcüğü”nün, “herkesin onayını alan iyi”nin ve “kimsenin kabul etmediği kötü”nün dil ve yazı ifadesinde zıt kavramlar olarak algılanmalarının aksine, içerikte aralarında fazla bir fark olmayan kavramlar olduğu konusuna vurgu yapmıştır. Dil ve yazının ifade etmede yetersizliğini her fırsatta dile getiren Lao Tzu’nın düşüncesini anlamak çok da zor değildir; Ona göre “adlar dünyası”nda dil ve yazı ile anlam kazanan bu kavramların hiç birinin “doğaya ait olan adsızlar dünyası”nda yeri yoktur, bu sebeple hiç biri gerçek “iyi”, gerçek “kötü”, gerçek “güzel”, gerçek “çirkin” değildir. Bu durumda, “adlar dünyası”na ait olan bu yapay kavramların arasında büyük farklar olmadığı, hatta anlam açısından birbirlerine yakın oldukları gibi bir düşünce ortaya çıkmaktadır. İşte bu, Shi Zuocheng’ın sınıflandırdığı Lao Tzu metodunun “Karşıt ama Benzer” (相對而相近) başlığının anlam içeriğini oluşturmaktadır.
Dao De Jing’in yirmi ikinci bölümünde geçen “dolambaçlı oldukça bütünlüğe ulaşır, eğildikçe gerginleşir…” (曲則全,枉則直…) cümlesi, Shi Zuocheng’ın sınıflandırmasında üçüncü kategori olan “Karşıt ve Zıt” (相對而相反) başlığına örnek olabilmektedir.
Burada Lao Tzu “dolambaçlı oldukça bütünlüğe ulaşır, eğildikçe gerginleşir” derken, insan algısının kişiyi amaca ulaştırmada sahip olduğu zıt özelliğe dikkat çekmektedir. Ona göre eğriliği bilmeyen bütünlüğe, eğilmeyi başaramayan gerginliğe ulaşamaz. Öyleyse; varlığın doğasını anlamaya çalışırken, basit ve doğrudan yöntemler yerine esnek ve dolaylı yöntemler kullanmak gerekmektedir; çünkü basit ve doğrudan kullanılan yöntem kişiyi yalnızca varlığın “adlar dünyası”ndaki biçimsel ve yüzeysel bilgisine ulaştırır; oysa varlığı algılarken mümkün olduğunca dolaylı ve esnek bir yöntem kullanılırsa, ancak bu şekilde varlığın gerçek içeriğine ve varlığın temeli olan “doğaya ait adsızlar dünyası”nın gerçek bilgisine ulaşmak mümkün olacaktır. Dao De Jing’in on sekizinci bölümü ve yirminci bölümü ise Shi Zuocheng’ın yaptığı sınıflandırmada “Karşıt ve Limite Yönelme” (相對而趨向極端) yöntemine örnek olarak verilebilir.
“Büyük Dao ortadan kaybolduğunda ancak yardımseverlik ve dürüstlük kavraları önem kazanır; bilgelik ve akıl çok önemsendiği zaman, ikiyüzlülük ve yapmacıklık ortaya çıkar; altı akraba arasındaki uyum kaybolduğunda, ancak örnek evlat olma-itaat etme kavramları ortaya çıkar; ülkede düzen bozulduğu zaman, sadık yönetici kavramı değer kazanır.” (大道廢,有仁義;智慧出,有大偽;六親不和有孝慈,國家昏亂有忠臣。) “Tüm endişe ve sıkıntılara sebep veren aşırı bilgiden vaz geçildiğinde, endişe ve sıkıntılar son bulur.” (絕學無憂。…)
İlk örnekte Lao Tzu önemli bir konuya dikkat çekmektedir; Ona göre doğal düzeninin olmadığı yerde insanlar yardımseverlikten ve cömertlikten söz ederler çünkü buna ihtiyaç doğar, irfan ve nezaket yok olduğunda sahtekarlık çıkar ortaya, ailede uyum kaybolduğunda ancak nezaket ve örnek evlat kavramları önem kazanır, ülkede karmaşa yaşandığı zaman ancak sadakatli yöneticilere ihtiyaç doğar. Diğer bir deyişle; yazı ve dil ifadesinin etkin olduğu adlar dünyasında, doğaya dönüş yöntemlerinden vaz geçildiğinde ancak insan sevgisi, nezaket, irfan, yardımseverlik, cömertlik, örnek evlat olma, sadakat vb kavramlara ihtiyaç ortaya çıkar. İnsanı doğasından uzaklaştıran şey, sonradan öğrendiği bilgilerdir; insan adlar dünyasında sonradan öğrendiği tüm bilgileri bir kenara bırakırsa, ancak o zaman dil ve yazı dünyasının etkin olduğu adlar dünyasını aşarak doğaya ait adsızlar dünyasına geri dönme ihtimalini elde edebilir, zorluk ve sıkıntılardan kurtulabilir. Çünkü; “adsızlar dünyası” (無名世界) , “adlar dünyası”nın (有名世界) tüm zorluk ve sıkıntılarından azadedir.
Shi Zuocheng’ın görüşüne göre, Lao Tzu metodolojisinin “biçimsel karşıtlık ile olumsuzlama yöntemi”nin (反證式之形式相對法) içeriğini oluşturan Karşıt ama Aynı (相對而相同), Karşıt ama Benzer (相對而相近), Karşıt ve Zıt (相對而相反), Karşıt ve Limite Yönelme (相對而趨向極端) yöntemlerinin hepsi insan temeline dayanan “şekilsel yazı dili yöntemleridir” (文字形式之方法). Bunlar; “gerçek doğa”ya ait yötemler olmaları sebebiyle, gerçek doğaya ait unsurları yalnızca “ima” edebilirler; hiçbiri gerçek doğaya ulaşmada kullanılması gereken temel yöntem değildir.
Lao Tzu metodolojisinde, “biçimsel karşıtlık ile olumsuzlama yöntemi”nin (反證式之形式相對法) yanı sıra, aslında Lao Tzu felsefesinin doğaya dönüş yöntemi içerisinde daha önemli ve temel sayılabilecek bir yöntem daha bulunmaktadır. Biçimsel yapının tamamen dışında olup, insan benliğinin ve doğanın temeline daha yakın olmasının yanı sıra, insan varlığının gerçekliğini yansıtan bir yapıya sahip olan bu yönteme “gerçekçi yöntem” (實有法) , diğer adıyla “bebek yöntemi” (嬰兒法) denilmektedir.
Lao Tzu’nın “Dao De Jing”de (道德經) geçen “Dao, doğayı örnek alır.” (…道法自然) sözünden anlaşılabileceği gibi, Lao Tzu felsefesinde “Dao” (道), doğa temeline dayanarak doğaya dönüşü sağlayan bir yöntem olarak görülmektedir. Bu yöntem; temelinde insan varlığına yönelik olan “gerçekçi yöntem” (實有法) yani “bebek yöntemi”ne (嬰兒法) dayanmalıdır, aksi halde Shi Zuocheng’ın da dikkat çektiği gibi, doğaya dönüş; insanı ve insan varlığını bir kenara bırakarak şekilselliğin akışına kapılan ve asla gerçek hedefine ulaşamayan sözcükler olmaktan ileri gidemez.
“Biçimsel karşıtlık ile olumsuzlama yöntemi” (反證式之形式相對法) biçimsel bir yöntem olarak tanımlanmaktadır; bunun nedenlerinden biri; yöntemin dil ve yazılı ifadeye dayanmasıdır. Dil ve yazı, “adlar dünyası”na ait varlıkların içeriklerini tam manasıyla ifade edemeyeceği gibi, “adsızlar dünyası”nın bilgisine ulaşamakta da son derece yetersiz kalmaktadır. Bir diğer nedene gelince; “biçimsel karşıtlık ile olumsuzlama yöntemi” hem “adlar dünyası”na ait olan dil ve yazı ile ifade yöntemini, hem de bu yöntem ile bilgisine ulaşılan varlığı reddeder; bu şekilde “adlar dünyası”na temel oluşturan “doğaya ait adsızlar dünyasına” geri dönüşü hedef alır. Ancak bu yöntem, temelde biçimsel bir yapıya sahip olması nedediyle ne adsızlar dünyasına ne de gerçek doğaya dönüş garantisi vermez.
“Bebeksi varoluş yöntemi” (存在式之嬰兒實有法) ise “biçimsel karşıtlık ile olumsuzlama yöntemi”nin aksine, dil ve yazının ötesine geçerek biçimsellikten sıyrılmaktadır. Dao De Jing’ in onuncu, yirminci ve yirmisekizinci bölümlerinde geçen “… bedenini ve kalbini aktif kılan enerjiyi bir bebeğinki kadar güçsüz ve saf tutabilir misin?” (…專氣致柔,能嬰兒乎?…), “…tıpkı daha gülmeyi bile bilmeyen bir bebek gibi…” (…如嬰兒之未孩;…), “…bebek doğallığına geri döner…” (…復歸於嬰兒…) cümleleri, Lao Tzu’nın “bebeksi varoluş yöntemi” (存在式之嬰兒實有法) için örnek gösterilebilir. Bu yönteme adını veren “bebek” (嬰兒) kavramı; “doğaya ait olan insanın varlıksal sembolü” olarak tanımlanabilir. İnsanlığın ifade süreci açısından bakıldığında, dil ve yazının ötesine geçen ve biçimsellikten çok içeriğe vurgu yapan bu yöntem, ifade yöntemleri arasında varlıksal özelliği son derece güçlü olan “resimli ifade” (圖形表達) yöntemine dokunmaktadır.
İfadenin Sınırları ve Doğaya Dönüş: Dil ve Anlam Teorisi
Lao Tzu’nın “doğaya dönüş” (回歸自然) için kullandığı yöntemin dil ve yazının ötesine geçerek “resimli ifade” (圖形表達) dönemine uzanması, aslında oldukça önemli bir konudur. Wang Bi; “Değişimler Klasiği”ni yorumlarken geliştirdiği “dil ve anlam teorisi” (言意之辨) ile, insanın sahip olduğu “dil ve yazılı ifade ile mantıksal çerçevede düşünebilme yeteneği”nin (語文表達的邏輯思考能力) ve tarihsel süreçte bundan daha erken gelişim göstermiş olan “resimli ifade ile mantıksal çerçevede düşünebilme yeteneği”nin (圖象表達的邏輯思考能力) sınırlılığı üzerinde durmuş; insanın bu yeteneklerini kullanırken, onların ötesine geçmek suretiyle sınırları olmayan ideal doğaya nasıl geri dönebileceğinin ve kendine nasıl özgür bir yaşam biçimi sağlayabileceğinin ip uçlarını vermiştir. Dil, sembol ve anlam arasındaki karşılıklı ilişkiyi konu alan “dil ve anlam teorisi” (言意之辨), Wang Bi’nin Değişimler Klasiği’ni yorumlarken, “Değişimler Klasiği Örneği.Sembolü Anlama Bölümü”nde (周易略例.明象篇) ortaya koyduğu bir yöntemdir. Wang Bi; Değişimler Klasiği’nin ifade yapısı üzerinden giderek, “dil ve yazılı ifade” (語文表達), “resimli ifade” (圖象表達) ve “gerçek anlam” (義理) arasındaki ilişkiye dair derin tartışmalarda bulunmuş; böyle bir yöntem aracılığı ile, Lao Tzu’nın metafiziksel felsefesinde tartıştığı insanın “dil ve yazılı ifade ile mantıksal çerçevede düşünebilme yeteneği”nin (語文表達的邏輯思考能力) sınırlılığı konusunu açıklamaya çalışmıştır.
Wang Bi’ye göre “Değişimler Klasiği”; bilge kişinin (yazarın), dil ve sembolü kullanarak, kendi benliğine, evrendeki diğer varlıklara ve evrende oluşan tüm değişim ve dönüşümlerin anlamına dair sahip olduğu bilgiyi ifade ettiği bir eserdir. Burada “sembol” (象) denilen şey; klasik metnin içinde geçen “trigramları ve hegzagramları” (爻象, 卦象) ifade ederken; “dil” (言); bu trigram ve hegzagramları açıklamak için kullanılan “yazı”yı (語言文字), “anlam” (意) ise; bilge kişinin (yazarın) kalbinden geçen duygu ve düşüncelerin içerdiği “anlam ve mantık”ı (意義與道理) ifade etmektedir. Wang Bi’ye göre; Değişimler Klasiği’ni anlama sürecinde öncelikle “dil”den yola çıkılarak “sembol”e, sonra “sembol”den yola çıkılarak “anlam”a ulaşmak esastır; ayrıca, gerçek anlama ulaşabilmek için, birer araç olarak ayrı ayrı tükettiğimiz (窮盡bilgisinin tüm ihtimallerine ulaştığımız) “dil” ve “sembol”ün unutulması gerekmektedir.
Wang Bi’nin ortaya koyduğu “Dil ve Anlam Teorisi” bir taraftan “Lao Tzu metafiziksel düşünce yapısının temel kaynağı”na dikkat çekerken; diğer taraftan Lao Tzu metafiziksel düşüncesinde insanın sahip olduğu ifade kabiliyetlerinin sınırlılığını gözler önüne sermektedir; bunu yaparken de insanın kendi benliğini ve varlığı anlamada kullandığı çeşitli ifade yöntemlerinin tarihsel gelişim süreci hakkında bilgiler vermektedir. Bu noktada dikkat edilmesi gereken bir konu vardır ki; Wang Bi, “dil ve anlam teorisi”nde (言意之辨) dil, sembol ve anlam arasındaki ilişkiyi incelerken, “sembol” olarak yalnızca “Değişimler Klasiği” (周易) içerisinde geçen trigram ve hegzagramları (爻象、卦象) ele almış ve bu sembollerin orjinalleri olan “üç dizim” (三劃) ve üç dizime kaynak olan yöntemler hakkında net açıklamalarda bulunmamıştır. Bu konuyla ilgili olarak; Tayvan’ın günümüz düşünürlerinden Shi Zuocheng, “Çin Felsefe Ruhunun Köklerine Bakış ” (中國哲學精神溯源) adlı kitabında bazı fikirler vermektedir. Shi Zuocheng bu çalışmasında, Zhou Dönemi klasik metinlerine hakim olan felsefe ruhunu “Değişimler Klasiği”ne kadar geri döndürmekle kalmamış; bununla birlikte Çin tarihinde insanoğlunun tanıma ve ifade etme sürecini Değişimler Klasiği’nden ve hatta yazının icadından çok önce var olan “üç dizim ile sembol ifade” (三劃), “resimli ifade” (圖形表達) ve “renksiz ve renkli kaplar ile ifade” (黑陶-彩陶表達) yöntemlerine kadar geri götürmüştür. Shi Zuocheng’ın yaptığı bu deneme, Wang Bi’nin Lao Tzu metafiziksel düşüncesinin temel kaynağını aramada kullandığı ve “Değişimler Klasiği” dayanan “Dil ve Anlam Teorisi”nin (言意之辨) çok daha derinine inmiş olan bir yöntemdir.
Üç Dizim ve Renksiz Kaplar
Değişimler Klasiğinde geçen sembollerin orjinalleri olan “üç dizim”e (三劃) dair açıklama biçimi; ilk çizginin Göğü (天), ikinci çizginin İnsanı (人) ve üçüncü çizginin de Yeri (地) temsil ettiği şeklindedir. Ancak; Shi Zuocheng yaygın olan bu anlayışın aksine “üç dizim”i (三劃) farklı bir bakış açısı ile yorumlamaktadır. Ona göre üç dizim; “gök-insan-yer” üçlemesi ile oluşmakla birlikte, gök ve yer uçsuz bucaksız ve sınırsız olmaları sebebiyle birbirlerinden ayrı düşünülemezler, onlar bir bütündür, bu sebeple gök ve yer üç dizimin ilk çizgisini oluşturur; ikinci çizgi ise varlıklar arasında en özel yere sahip olarak, yer ve göğün fonksiyonlarını etkileme gücüne sahip olan insanı temsil etmektedir; üçüncü çizgiye gelince; bu çizgi, insanın diğer varlıkların sahip olmadığı üstün yeteneklerini kullanarak fiziksel dünyada yarattığı uygarlığı ve uygarlığın tüm unsurlarını ifade etmektedir. Kısaca söylemek gerekirse; üç dizimde; gök ve yer insanı, insan ise uygarlığı meydana getirmiştir.
“Üç dizim”in (三劃) ne zaman ve ne şekilde ortaya çıktığı konusunda bugün kesin bilgiye sahip olamasak da, “üç dizim”in Değişimler Klasiği’nin yapı taşları olan sekiz ve altmış dört hegzagrama temel oluşturduğunu söylemek mümkündür. Sekiz hegzagram’ın yaklaşık olarak M.Ö. 2000 yıllarında Xia Hanedanlığı döneminde şekillendiğini ve bu dönemde de henüz yazının var olmadığını biliyoruz; bu durumda sekiz hegzagramdan daha öncesine ait olan üç dizim döneminde de yazının henüz var olmadığı aşikardır. Bu nedenle; üç dizim’in ve üç dizim’in temelinin açıklanması için Değişimler Klasiği’nde geçen yazılı açıklamaları kullanmak hatalı olacaktır. Bu bağlamda; üç dizim’i açıklarken; insanlığın ilkel resimli ifade döneminden, yazının ortaya çıkışıyla başlayan yazılı ifade dönemi arasında gelişim gösteren ifade yöntemlerini dikkatli ve derinlemesine incelemek gerekmektedir.
Çinin uygarlık tarihinde, ilkel dönemden yazılı ifade dönemine geçişte anahtar dönem “üç dizim” (三劃) dönemidir.
Üç dizim, hem resim hem de sembol olma özelliği ile Çin’in somut resimli ifadeden soyut yazılı ifadeye geçişini temsil edebilmektedir; diğer bir deyişle; “üç dizim”, ilkel dönem resimli ifadenin soyutlaşması ile ortaya çıkmış olan Çin resim yazısının köklerini oluşturmaktadır. Ancak bu noktada dikkat etmek gerekir ki; Çin resim yazısı, ilkel dönemin ilk ifade yöntemi olan renkli kaplar üzerindeki ifade şeklinin direkt olarak soyutlaşması ile gelişim göstermemiş, arada şöyle bir geçiş dönemi yaşanmıştır: renkli kaplar döneminden (yaklaşık olarak M.Ö. 7000-3000) renksiz kaplar dönemine geçiş(yaklaşık olarak M.Ö. 3000-2000), renksiz kaplar döneminden üç dizim dönemine geçiş(yaklaşık olarak M.Ö. 2100), üç dizimden resim yazısı dönemine (yaklaşık olarak M.Ö. 1500 ilk sistematik yazı olan kemik yazısına) geçiş. Bu geçiş, ilkel somut ifade döneminin rasyonalizasyon sürecinden geçerek soyutlaşması şeklinde gerçekleşmiştir.
Shi Zuocheng’ın yaptığı bu tarihsel sıralamaya göre; üç dizim’in ortaya çıkışı, aşağı yukarı renksiz kaplar (黑陶) döneminin sonuna denk gelmektedir. Ancak; bir karşılaştırma yapıldığında üç dizim, renksiz kaplara nazaran daha soyut işaretlerden oluşan bir resimli ifadedir. Sahip olduğu yüksek teknikle birlikte, daha sade içeriği olan renksiz çanaklar (黑陶) ise, içeriği son derece zengin olan renkli kaplardan (彩陶) gelmektedir.
Renkli kaplar, üzerlerinde taşıdıkları ve farklı farklı anlamlara atıfta bulunan renk ve resimleri ile son derece zengin bir içeriğe sahipken; renksiz kaplar, sahip oldukları teknik ilerlemenin yanı sıra göze çarpar derecede sadeleşmiş ve renkli kapların zengin içeriğinden çok şey kaybetmişlerdir. Bu nedenle; Shi Zuocheng, renkli kapları “resimli resimler” (有圖之圖), renksiz kaplar ise “resimsiz resimler” (無圖之圖) olarak adlandırmaktadır. Ona göre; renkli kapların renkleri ve resimleri ile karşılaştırıldığında, renksiz kaplar için “resimsiz resimlerdir” denilebilir; çünkü renksiz çanaklar, renkli çanakların sahip olduğu çeşit çeşit resimlere, renklere, zengin içerik ve anlama sahip değildirler. Renksiz kapları (黑陶) temsil eden “resimsiz resimler” (無圖之圖) ; resmi şeklinden kurtararak yalnızca içeriğe dikkat çekmektedirler. Bunlar, yalnızca resmin kendisini ifade eder ve başka bir şeye atıfta bulunmazlar; böylece resmin doğal içeriği de korunmuş olur.
Renksiz kaplar dönemi, tüm şekillerin ve renklerin aniden kaybolduğu bir dönemdir. Burada, renkli çanaklar döneminde renkli ve zengin resimler kullanılırken, neden bir anda herşeyin simsiyaha büründüğü bir sadeleşme dönemine geçildiği sorusu akıllara gelmektedir. Shi Zuocheng bu soruya şöyle cevap vermektedir; renkli kaplar üzerindeki renk ve resimler, içerdikleri zengin içeriklerinin yanı sıra, hiç bir kurala ve sisteme bağlı olmamaları sebebiyle son derece düzensizdiler. Bu dönemde ifadede birlik ve kesinlik yoktu. Böyle bir zenginlik ve anlam karmaşasından sırılarak, kuralları olan, düzenli, kesin ve sistematik bir yazılı döneme geçmek elbette imkansızdı. Öncelikle resmin, yalnızca kendini ifade eden ve kendinden başka hiç bir şeye atıfta bulunmayan bir sistem ve soyutluk kazanması gerkmekteydi. Bu sebeple, renkli kaplarla ifade dönemi ile yazılı ifade dönemi arasında bir geçiş dönemine ihtiyaç vardı; bu geçiş, önce “renksiz kaplar” ve sonra da onlardan daha soyut olan “üç dizim” ile sağlandı. Çin’in resim yazısı sistemi de, işte bu iki temelde gelişim göstermeye başladı.
Lao Tzu ve Renkli Kaplar
Gerek dille ifadeye dayalı olan “biçimsel karşıtlık ile olumsuzlama yöntemi” (反證式之形式相對法) olsun, gerekse dille ifadenin ötesine geçen “bebeksi varoluş yöntemi” (存在式之嬰兒實有法) olsun, Lao Tzu felsefesinde “doğaya dönüş” (回歸自然) için ortaya koyulan tüm yöntemler temelinde biçimden çok varlıksal özelliği baskın olan “resimli ifade” (圖形表達) dönemine işaret etmektedirler. Lao Tzu’nın doğa temelli metafiziksel düşünce yönteminin işaret ettiği “resimli ifade”, yüksek derecede soyutluğa sahip olan “üç dizim resimli ifadesi” (三劃圖形表達) ve üç dizim’e arka plan oluşturan “renksiz kaplar resimli ifadesi” (黑陶圖形表達) yöntemleri ile sınırlı değildir. Bu iki ifade şeklinin temelinde “renkli kaplar resimli ifadesi” (彩陶圖形表達) bulunmaktadır.
Shi Zuocheng, “Lao Tzu’yı Okumak: 62 Not” adlı kitabında şöyle bir genel görüş ileri sürmektedir; Çin Uygarlığının temelleri, ilk hanedanlık olan Xia Hanedanlığı’ndan (yaklaşık olarak M.Ö.2000) hemen önceki ve hemen sonraki yıllar içerisinde atılmıştır. Xia Hanedanlığının ilk dönemi, “renksiz kaplar” döneminin sonlarına denk gelmektedir; bu sebeple diyebiliriz ki; Çin Uygarlığının temelini “renksiz kaplar dönemi” olan “Long Shan Uygarlığı” (龍山文明) oluşturmaktadır.
Long Shan Uygarlığı günümüz Çininde Shandong “山東”, Shanxi “山西” ve Henan “河南” bölgelerinde ortaya çıkmış bir uygarlıktır. Yaklaşık olarak M.Ö.3000 ile M.Ö 2000 yıları arasında kalan 1000 yıllık sürede üst seviyede gelişim gösteren “renksiz kaplar” döneminde, Çin Geleneksel Düşünce Kültürünün temeli olan “üç dizim”, “sekiz hegzagram”, “gök kavramı” ve “resim yazısı” ortaya çıkmıştır. “Renkli kaplar”ı temsil eden Yang Shao Medeniyeti’nin (仰韶文明) zenginliği, çeşitliliği ve bağımsız gelişimi ile karşılaştırıldığı zaman320, “renksiz kaplar”ın Shi, 2014, ss.57-58. Renkli Kaplar Yang Shao Medeniyeti (彩陶仰韶文明) M.Ö.7000-M.Ö.3000 yılları arasında Çin topraklarında ortaya çıkmıştır. Renklikapların özellikle yaygın olarak rastlandığı bölge Sarı Irmak (黃河) ve Uzun Irmak (長江) vadileridir. Topraktan çıkarlan Renkli Kaplar, bulundukları bölgelere ve biçimsel özelliklerine göre; “Ma Jia Ku” (馬家窟), “Ban Po” (半坡) ve “Miao Di Gou” (廟底溝) olmak üzere üç kategoriye ayrılmaktadır. Bu üç farklı kategorideki renkli kapların her biri birbirinden bağımsız olarak gelişim göstermiştir. Shi Zuocheng, “Lao Tzu’yı Okumak: 62 Not” (讀老子:筆記62則) adlı eserinde bu üç çeşit renkli kabın özelliklerine gelişim gösterdiği Long Shan Medeniyeti çok daha planlı bir şekilde şekilselliğe, kesinliğe, rasyonalizme, kuralcılığa ve sadeliğe yakın bir imaj çizmektedir. İşte böyle biçimsel bir arka planda ortaya çıkmış olan “gök” (天) ve resimsiz resimler (無圖之圖) olarak ifade edilen renksiz kapların işaret ettiği “doğa” (自然), bir çeşit “kuralsal doğa” (規範性之自然) özelliği taşımaktadır.
Renksiz kapların ortaya çıkardığı bu “kuralsal doğa” (規範性之自然) her ne kadar kuralların sınırları içine girmiş olsa da, renksiz kaplar için tam olarak “renkli kapların sahip olduğu doğa esasını kaybetmişlerdir” diyemeyiz. Bu dönemde “doğa” kavramının kuralsallaşması, yalnızca dönemsel gelişim ve değişimin sonucu olarak ortaya çıkmış bir durumdur. Renksiz kaplar, biçimsel açıdan renkli kaplardan oldukça farklı olmalarına rağmen, onlar da renkli kaplar gibi “doğa temeli” ni şart koşar ve “doğa benliği”ni işaret ederler. Ancak; Lao Tzu felsefesine temel oluşturan “doğaya dönüş” (回歸自然) fikri; “üç dizim” ve üç dizim’e arka plan oluşturan “renksiz kaplar”ın soyut, biçimsel ve kuralsal ifade yönteminin ötesine geçerek; bağımsız, zengin ve özgür içeriğe sahip olan “renkli kaplar”ın ifade yöntemine geri dönüşü hedeflemektedir. Shi Zuocheng’ın bu konudaki görüşü de son derece dikkate değerdir:
Lao Tzu’nın “doğa” düşüncesinde Ru Düşünce Ekolü’nün fiziksel dünyaya ait konulara girmesi ve sıkça kurallardan söz etmesi eleştirilmektedir. Lao Tzu’nın “doğa”’sı sosyal yaşamdaki kurallardan tamamen bağımsızdır; çünkü O, “doğa”nın benliğidir. Eğer ki kurallar biçimsellik ve yazıyla birlikte var olmuşsa; o halde Dao Düşünce Ekolü’nün “doğa” sı yazıdan çok önce var olan “alet medeniyeti” (器物文明) ve hatta “çanak çömlek medeniyeti” (陶器文明) ile eş görülmelidir. Çinin çanak çömlek medeniyeti iki türlüdür; renkli çanaklar dönemi ve renksiz çanaklar dönemi; öyleyse şüphesiz ki Düşünce Ekolü’nün “doğa” anlayışını temsil edebilecek olan medeniyet; renksiz çanaklar değil renkli çanaklar medeniyetidir.
Öyleyse; Lao Tzu’nın geri dönüş için insanlığa hedef gösterdiği “doğa” fikrine ulaşmak için öncelikle, dilin ötesinde ve yazının dışında kalarak kural ve biçimsellikten uzak ve doğaya en yakın ifade biçimi olan renkli kaplar dönemine dönmek gerekmektedir. Çünkü; renkli kapların ifade ettiği doğa; “gerçek doğanın asıl benliği”dir (真自然本身). Aslında bunu daha katı bir söylemle ifade etmemiz gerekirse; Lao Tzu’nın geri dönülmesini istediği “gerçek doğanın asıl benliği” (真自然本身); henüz soyut biçimsellik kazanmamış ve kurallara bağlanmamış olan renkli kapların ifade ettiği o saf doğanın bile dışında ve her türlü ifade yönteminin ötesinde kalmaktadır.
Sonuç olarak; Lao Tzu’nın doğaya dönüş için işaret ettiği en ideal yöntem olan “bebeksi varoluş yöntemi”ne (存在式之嬰兒實有法) tekrar vurgu yapmak gerekmektedir. Daha önce de söz ettiğimiz gibi; “doğa insanı”nı temsil eden “bebek” (嬰兒); aynı zamanda “resimsel ifade”ye (圖形表達) işaret eden varlıksal bir semboldür. “Bebek” kavramı; “doğaya bağlı adsızlar dünyasına ait olan insanın, adlar dünyasındaki adıdır” (無名自然人的有名之詞). Onun işaret ettiği ifade yöntemi; doğa insanının renksiz kaplar ve üç dizim’e dayalı resimsel ifade yönteminin de (自然人的黑陶與三劃圖形表達) ötesinde bulunan renkli kaplarla saf resimli ifade yöntemidir (自然之人之彩陶純圖形表達). Ancak bu noktada unutmamak gerekir ki; insan tam manasıyla “gereçek doğa”ya (真自然) dönmek ve “gerçek doğa insanı” (真自然之人) olmak istiyorsa; o zaman gerçek doğaya yalnızca imada bulunan “Bebek” (嬰兒) sembolünün de ötesine geçmelidir; çünkü “gerçek doğa” (真自然) ve “gerçek doğa insanı” (真自然之人) insan ifadesinin dışında kalmaktadır.
Yararlanılan Kaynak
Gonca Ünal Chiang, Çin Düşünürü Lao Tzu’nun Metafiziksel Düşünce Yapısının Temel Kaynağı
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Gonca Ünal Chiang’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Amerikan Doları'na Karşı Çin Yuanı'nın Geleceği

Çin Yuanı’nın Uluslararası Piyasalardaki Yükselişi
Uluslararası finansal piyasalardaki son birkaç yılda meydana gelen dünya genelindeki gelişmeler ABD’nin rezerv para ve finansal arenadaki lider konumunun korunması yönünde karşısına birtakım ciddi rakiplerin çıkmasına neden olmuştur. ABD’ye kıyasla daha önceleri rekabet edemeyecek derecedeki ülkeler Hong Kong ve Singapur gibi finansal merkezler ABD ile rekabet edebilecek düzeylere yaklaşmışlardır. Her ne kadar uluslararası piyasaların gelişmesi, elektronik ortamda işlemlerin hızlanması, türev ürünlerin global anlamda yayılması, dünyayı homojenleştirse de, asıl tüm herkesi meşgul eden soru ABD Dolarına rakip olabilecek bir para biriminin olup olmadığı veya hangi ülke para birimlerinin buna yakın olduğu sorusudur.
Çin ekonomisi gerek büyüklük olarak gerekse de dinamizm anlamında global ekonomide, ABD Dolarına rakip olarak gösterildiği herkes tarafından kabul edilen önemli bir gerçektir. Çin şu anda dünyanın en büyük ikinci ekonomisi konumundadır ve dünya ekonomisine büyüme anlamında katkı sağlayan ayrıcalıklı bir yerdedir. Finans çevreleri tarafından da ABD’nin sahip olduğu bu ayrıcalıklı konumunu bitirebilecek en büyük adaylar arasında gösterilmektedir. Son dönemde yapılan çalışmalar neticesinde özellikle, diğer ülkeler tarafından rezerv olarak tutulma, sermaye piyasalarının gelişmişlik düzeyi, ödeme işlemlerinde çok tercih edilmeyen bir para birimi olması, Çin’in ekonomik büyüklük ve başarılı büyüme performansına rağmen Yuan’ın rezerv para birimi olma yolunda dünya tarafından kabul edilebilirliğini sağlamada yetersiz kalmaktadır.
Çin para birimi olan Yuan uluslararası arenada kabul edilebilirliği söz konusu olduğunda özellikle karşımıza çıkan en büyük engeller Çin’in esnek bir döviz kuruna sahip olmaması ve açık bir sermaye piyasalarına sahip olmadığı gerçeğidir. Çin’in para birimini uluslararası piyasalarda rezerv para birimi yapması hususunda ciddi engellerin olduğu bir gerçek olmakla birlikte, Hükümetin uluslararası piyasalarda para birimini yaygınlaştırması yönünde ciddi ve önemli adımlar attığı gerçeği de yadsınamaz düzeydedir. Uluslararası literatür incelendiğinde sonuç olarak bir para biriminin rezerv para statüsüne kavuşabilmesi adına sermaye piyasalarının serbest bir yapıda olabilmesi, para biriminin uluslararası alanda herkes tarafından kullanılabilmesi ve esnek döviz kuru uygulamaları ana kriterler yanında destekleyici faktörler olarak karşımıza çıkmaktadır. Çin ekonomisi incelendiğinde serbest sermaye hareketlerine yönelik ciddi engellemelerin mevcut sistemde hala yabancı yatırımcı gözünde önemli bir engel olarak görüldüğü açıktır. Her ne kadar Hükümet tarafından hem sermaye girişi hem de çıkışlarında önemli ölçüde bu sınırlamalar azaltılmış olsa da, Yuan’ın uluslararası arenada kabul edilebilmesinin önemli engelleri arasındadır. Çin Hükümeti son zamanlarda kendi adlarına devrim niteliğinde sayılacak bir adım atarak, seçilmiş bazı yabancı yatırımcılara lisans vererek Çin hisse senetlerine ve bono piyasalarına daha fazla yatırım yapabilmelerinin önünü açmıştır. Bu program QFII (Qualified Foreign Institutional Investors) olarak adlandırılmaktadır. Sermaye hareketleri sınırlandırılmalarından ziyade o ülkenin ne kadar uluslararası ekonomide serbest bir politika izlediğinin önemli göstergelerinden birisi de ekonomik olarak finansal açıklık göstergeleridir.
Finansal açıklık göstergesi yönünde en popüler çalışmayı Chinn-Ito endeksi olarak takip edilmekte ve istatistiksel yöntemlerle bir ülkenin ne kadar finansal piyasalarda açık olup olmadığını gözler önüne sermektedir. Chinn-Ito endeksi 2.42 (en açık ülke) ile -1.88 (en kapalı ülke) arasında değer almakla birlikte, Rezerv para özelliğine sahip ülkeler 2.42 gibi bir değer ile ön plana çıkarken; Çin’de bu oran -1.18 olup, sermaye hareketlerine ne kadar sınırlama getirdiği ve rezerv para birimi olarak hedefinden ciddi şekilde uzak olduğunun göstergesidir. Şekilde belirtildiği gibi Yuan döviz kuru 1997 yılından 2005 yılına kadar Dolara çıpalanmış bir şekilde işlem görmüştür. 2005 yılından itibaren ise kademeli olarak Dolara karşı değer kazanmasına izin verilmiştir.

Fotoğraf: 1997-2016 Dolar/Yuan Paritesi

Global finans krizinin başlamasıyla birlikte 2008 Haziran ayında Dolara çıpalanma politikası yeniden oluşturulmuş, bu süreç piyasaların rahatlamasına imkan veren Haziran 2010 yılına kadar devam etmiştir. Yuan’ın rezerv para birimi olması yönünde birtakım adımlar atılmış olsa da hala bu hedefinden uzak gözükmektedir, özellikle gün içerisinde belirli bantlar dahilinde işlem görmesi, piyasalarda Dolara karşı hala belirli standartlarda yönetilmektedir. Yuan’ı yatırımcıların gözünde ciddi sorunlarla karşı karşıya bırakmaktadır. Çin Hükümeti ülke içine para girişini sınırladığından ötürü ve buna aynı zamanda sermaye kontrolleri de eşlik ettiğinden bu yolla döviz kuru kontrol altında tutulmaya çalışılmaktadır. Yuan, hem yurtiçi (onshore) hem de yurtdışı (offshore) piyasalarda alımı-satımı yapılan bir para birimi olmakla birlikte iki piyasada da farklı sembollerle ifade edilmektedir. CNY (onshore) olarak ifade edilirken CNH (offshore) olarak tanımlanmaktadır. Yurtiçi piyasada alımı-satımı yapılan Yuan para birimi, Çin Merkez Bankası tarafından yönetilirken özellikle İthalatçı Çin firmaları yurtdışı piyasadan daha etkili buldukları bu piyasadan işlem yapmaktadırlar. Yurtdışı (offshore) piyasasında alım-satım işlemleri Hong-Kong bankalar arasında genellikle gerçekleşirken, Çin Merkez Bankası ve hükümetin sermaye sınırlamalarına maruz kalmamaktadır. Her iki piyasadaki kurlar genellikle çok farklı olmamakla birlikte son zamanlarda bu korelasyon bozulmuştur. Hem CNY hem de CHN piyasaları belirli sınırlamalarla karşılaşmaktadır. İki piyasanın da birbirine entegresi çok uzak görünmekle birlikte rezerv para birimi olma yolunda yabancı yatırımcılar açısından en önemli risk faktörü olarak görülmektedir.
Çin Hükümeti Yuan’ın uluslararası arenada daha fazla tanınmasını sağlamak yönünde önemli adımlar atmaya başlamış bunu da elindeki kontrolü kaybetmeden yapmaya çalışmıştır.
Çin para birimini uluslararası arenaya taşımak için ilk yol olarak kendisine Hong-Kong piyasalarını seçmiş burada yaşayan hane halklarına Yuan cinsinden hesap açmaları 2004 yılında hayata geçirilmiştir. Çin’in artan ticaret hacimleri Yuan’ın uluslararası finansal piyasalarda kullanılabilirliği konusunda ülkeye ciddi cesaret vermiş 2012 yılında ticari anlaşma olarak Yuan cinsinden ifade edilen tutar yaklaşık $ 465 Milyar Dolara ulaşmıştır. Çin Hükümeti’nin uzun süren gayretleri sonucunda Yuan IMF tarafından Özel çekme hakları (SDR) sepetine eklenmiş ve uluslararası arenada ABD Dolarına karşı önümüzdeki dönemde rakip bir para birimi olarak gücünü artıracağı kanısını daha da güçlendirmiştir. SDR’ye alınma ölçütleri açısından IMF tarafından iki temel kriter olmakla birlikte; bunlardan “ilki ana ticaret ülkesi” olarak nitelendirilmektedir. Sepetin revizyon tarihinden 12 ay önce biten son 5 yıllık dönemde hizmet ve mal ihracatının büyüklüğüne bakılmaktadır. İkinci kriter ise 2000 yılında yürürlüğe koyulan “kullanım kolaylığı” ilkesidir. Yuan en son 2010 yılında ilk kriteri geçmiş fakat kullanım kolaylığı ilkesinden dolayı bunu başaramamıştı. Geçen süre zarfında her ne kadar tam anlamıyla bu kriteri sağlamamış olsa da küresel finansal sisteme daha fazla entegre olmuş, Çin’li otoritelerin son yıllarda parasal ve finansal alanlarda gerçekleştirilen reformlar sayesinde 1 Ocak 2016 tarihinden itibaren SDR sepetine girmeyi başarabilmiştir. Böylece IMF’nin para sepetinde Dolar, Euro, Sterlin ve Yenin ardından beşinci para birimi olarak yerini almıştır.
% 41.73 Dolar, % 30.93 Euro, % 8.33 Yen, % 8.09 Sterlinin oluşturduğu sepette Yuan’ın ağırlığı % 10.92 olmuştur. Çin’in rezerv para birimi olması yönünde yapılan reformlar ve uluslararası piyasalarda kullanılabilirliğinin artması ve son dönemde SDR sepetine dahil edilmesi ABD Dolarını en çok zorlayacak para biriminin başında Çin Yuan’ının gelmesinin makul olabileceği düşüncesini daha da perçinlemektedir. Son dönemlerde Çin her ne kadar önemli adımlar atmış olsa da ki bunlardan en önemlileri sermaye hesabını daha açık hale getirerek para birimini uluslararası finansal piyasalarda kullanılabilirliğini artırması olmuştur, ki bu adımlar rezerv para birimi olma yolunda hala ABD Dolarının gerisinde kalmasına çare olamamıştır. Çin ekonomisi son yıllarda nüfus dinamiği ve büyüleyici büyüme rakamları sayesinde uluslararası finansal piyasalardaki yerini sağlamlaştırırken rezerv para birimi olma yönünde bu kriterlerin haricinde gelişmiş finansal piyasaların olmayışı, güvenilir kamu kurumlarının işleyişini sağlayamaması gibi faktörler rezerv para birimi olma yönünde en büyük engel olarak gözükmektedir. Çin finansal piyasalarına genişlik, derinlik ve likidite açısından bakıldığında, Yuan’ın ABD Dolarına kıyasla tamamlaması ve uygulaması gereken birçok reformun da varlığına işaret etmektedir. Çin’in son dönemlerdeki başarılı büyümesi ve hükümetin Yuan’ı dünya genelinde yaygınlaştırma yönünde yapmış olduğu reformlar para biriminin rezerv para birimi olma yönünde önemli adımlar olmakla beraber, Çin’in hala yapması gereken son derece önemli adımlar bulunmaktadır. Çin’in finansal sistemi hala bankalar tarafından desteklenmektedir. Aynı zamanda Hükümet doğrudan bankacılık sisteminin çoğunu kontrol etmektedir.
Kontroller bankacılık kesimi dışındaki finans koşullarına ağır yaptırımlar uygularken bankacılık sisteminin ayrıcalıklı konumu sayesinde karlar da bu sektörde toplanmaktadır. Çin aynı zamanda 2005 yılında hisse senetleri piyasasında da ciddi reformlar yapmış olup, Çinli şirketlerin daha önceden alınıp satılamayan hisse senetleri kolaylıkla ve serbestçe alım-satımı yapılabilir bir konuma getirilmiştir. Yapılan reformlar sonucu şirketlerin piyasa değerleri ve iş hacimleri aşırı şekilde artmıştır. Çoğu gelişmiş ülke ekonomisinin önüne Çin ve para birimi Yuan geçmiştir. Özellikle diğer önemli bir bulgu ise borçlanma piyasalarında şirketler tarafından Yuan’a dayalı borçlanma araçları çıkarılmış olmakla birlikte, yerli ve yabancılar tarafından bu araçlar kolaylıkla alınabilmiş, fakat yabancılara uygulanan sınırlamalar yüzünden istenilen başarılar yakalanamamıştır. Genel anlamıyla bakıldığından finansal piyasalarda önemli adımlar atılmış olmasına rağmen, para birimini uluslararası finansal piyasalarda lider bir konuma getirmek için yeterli olmamıştır.
Çin’in para birimini rezerv para birimi yapabilmesi önündeki en önemli engellerden birisi de borçlanma araçları piyasalarında istenilen düzeyde bir hacime ulaşamamış olmasıdır. Rezerv para birimi olma yolundaki ülkelerden beklenen yüksek kaliteli ve rahatlıkla alınıp satılabilen kamu kağıtları ihracında önemli rol oynamalarıdır. Çin’in mevcut koşullarında diğer birçok gelişmiş ülke ekonomisine istinaden kamu borç seviyesinin düşüklüğü göze çarpmaktadır. Genel anlamda bakıldığında ülkenin bu borç seviyeleri ülke açısından kredibilitesini artırırken rezerv para birimi olma yolunda kamu sektörüne dayalı kağıt ihracını frenlediği için Dolar ile olan mücadelesinde ülkeyi geride bırakmaktadır. Çin’in sağlamış olduğu dinamizm ve buna eşlik eden hızlı büyüme oranları ülkeye ciddi avantajlar sağlayarak Yuan’ın uluslararası arenada kullanılabilirliğini artırmada faydalı olmaktadır. Fakat finansal piyasalarının istenilen düzeye henüz ulaşamamış olması ve hükümet tarafından hem kurumlara hem de piyasalara yönelik ciddi sınırlamalar ve müdahalelerle birlikte sermaye hesabının sürekli sorgulanması ve tam anlamıyla konvertible olmayan bir para birimi olması ABD Dolarının hegemonyasını yıkamamasında en büyük etkenler olarak karşımıza çıkmaktadır.
Kaynak
Ahmet Turan Özgül, Rezerv Para Birimi Olan ABD Doları’nın Rezerv Para Konumunun Sürdürülebilirliği
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Ahmet Turan Özgül’e aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Muska Olgusu, Muskaya Yönelişin Sebepleri Ve Farklı Yaklaşımlar

Muska (temime) insanı kötü güçlerin etkisinden koruduğuna veya kısmet sağladığına inanılan, farklı biçimlerde ve taşınabilir nitelikteki nesnelere verilen addır. Sözlükte yazılı şey anlamına gelen Arapçaْ ‘ نُسْخَةْ ’ْ “nüsha” kelimesinin Türkçedeki kullanılan şeklidir. Halk arasında hastalığa, nazara, cinlerin saldırısına, canavarların tehlikesine, hasedin etkilerine ve benzeri musibetlere karşı korunmak, ya da bunlara maruz kalınmışsa onlardan kurtulmak (rukye) amacıyla, bir kağıda yazılıp muşambaya sarılan birtakım dua ve sözler, muska adı ile anılır. Muska (temime), çeşidine, yapılış amacına göre farklı isimlerle ifade edilir. Cahiliye Arapları gizli güçlerin etkisini gidermek ve nazardan korunmak için boyunlarında, akra, yancelib, hasme, atfe, selvane, guble, tahvida, tebğîz, nüfre, tencis, temime, nüşre, azaim, ta’viz (ûze), tevele, hasume, vahime, vedea gibi adlar verilen muskalar taşırlardı. Tilki ve kedi dişi gibi malzemeden yapılan takıları da muska amacıyla taşırlardı. İslam’dan sonra içinde Ayet’el-Kürsi, Fatiha, İsra, Kalem sureleriyle karınca duası yazılı olan muskalara “boylama”, Allah (cc)’ın bin bir ismini kapsayan ve manevi kötülüklerden korunmada bir zırh kabul edilene “cevşen”, omuzdan bele doğru çapraz olarak asılana ”hamâyil” (hamail, hamaylı), yazıları küçültülmüş dualardan oluşan kitapçık şeklindekilere de “en’am” adı verilmiştir. Bunların dışında, şerrinden korkulan kimseden emin olmak, sevilen kimselerin de hoşnutluğunu kazanmak için yapılan muskalar vardır. Ayrıca bir hastalıktan veya nazardan korunmak amacıyla çocuklara, evlere, atlara… takılanları da vardır. Muskaların boyuna asılanlarının yanında, parmağa takılan, evin, arabanın belli yerlerine konan, hayvanların boyunlarına, alınlarına bağlananları da vardır. Hemen her konuda bir muska bir boncuk geçmiş dönemlerde kullanıldığı gibi günümüzde de kullanılmaktadır.
Bazen muska, hangi varlığa karşı koruma sağlaması amacıyla yapılmışsa, ya o varlığın ya da o varlığı çağrıştıracak bir unsurun, bir parçanın resmini ihtiva eder. Bazen de o varlığın bizatihi kendi minyatürü yapılıp muska olarak taşınırdı. Böylece muska haline getirilmiş bu nesneye sahip olan veya onu yanında taşıyan kişinin, o varlığın şerrinden, zararından korunduğu kabul edilirdi. Cahiliye Arapları, şeytanlardan, cinlerden korkarlardı. Onlara da taparak, onları Allah (cc)’a ortak yaparlardı. Bunu haber veren bir ayette, “Cinleri Allah’a birtakım ortaklar yaptılar. Oysa onları O yarattı. Bilgisizce Allah’a oğullar ve kızlar da isnat ettiler. O, onların niteledikleri şeylerden münezzehtir, yücedir.” buyrulur. Onlar, devamlı cinlere ve şeytanlara sığınırlar ve ibadet ederlerdi. Bir çölde, vadide konaklamak zorunda kaldıklarında “Biz bu vadinin efendisine sığınıyoruz” diye bağırırlar, böyle yaptıklarında o vadideki cinlerin kendilerine zarar vermeyeceğine inanırlardı. Kur’an bunu: “Şu da gerçek ki, insanlardan bazı kimseler, cinlerden bazı kimselere sığınırlardı da, onların taşkınlıklarını artırırlardı” şeklinde ifade ediyor. Cinlerin kendilerine zarar vermemesi için, bir ev yaptıklarında, kuyu kazdıklarında vb. durumlarda cinlerin şerrini defetmek için kurbanlar keserlerdi. Yolculuğa çıkan bir kimse hanımının kendisine ihanet etmesinden korkarsa, yolda ulu olduğuna inanılan bir ağaca ip bağlar, düğüm atardı, dönüşünde o ip çözülmüş olursa hanımının kendisine ihanet ettiğine inanırdı. Bu uygulamaya “Retm” denirdi. Akrep ve yılan gibi zehirli hayvanların sokmasından korunmak için zil veya süs takarlardı. Bazı taşları, ağaçları, hayvanları, madenleri; cinlerin ve nazarın tehlikesini kendilerinden defedeceğine inandıkları için, muska olarak taşırlardı. Allah (cc)’a inanç, itimat ve tevekküllerinin zayıflığından kalplerini onlara bağlarlardı. Muska takmak cahiliye döneminin simgesi haline gelmişti. Onların tarihinde birçok muska çeşidi vardır.

Cahiliye döneminde kullanılan bu vb. muskaların bir çoğu ya aynen veya farklı şekilleriyle günümüzde de kullanılmaktadır. Cahiliyede atlara “verter” denilen bir takı takılırdı, zamanımızda ise arabalara nazar için yapılmış mavi ayakkabı gibi şeyler takılmaktadır. Geçmişte bunlar aksesuar haline dönüştürülerek kullanıldığı gibi günümüzde de aynı şekilde kullanılmaktadır.
Muskanın Tarihî Süreçte Büyü ve Sihirle İlişkisi
Muskayı ve muskacılığı, büyü ve sihirden ayrı düşünmemiz mümkün değildir. Bu kavramları ve bunlar arasındaki ilişkiyi anlayabilmemiz için, tarihi süreçlerini ve gelişimlerini anlamamız gerekir. Çünkü bu kavramların geçmişten günümüze pratikte nasıl uygulandıklarını ve nasıl algılanıp, anlamlandırıldıklarını bilmeden Kur’an ve Sünnet açısından değerlendirmemiz doğru bir yaklaşım olmayacaktır. Dolayısıyla bu kavramların tarihiyle ilgili özet bir bilgi sunmamıza ihtiyaç var. Muskanın tarihi, sihir ve büyünün tarihiyle paralel olması sebebiyle, muskanın tarihini anlamak için, büyünün tarihi seyrine bakmamız gerekir. Araştırmacılar muska ve tılsımların menşeinin putperestliğin en ilkel şekli olarak görülen “fetiş” inancına dayandığını söylerler. Bu inançta olanlar bazı
nesnelerde uğur ve uğursuzluk bulunduğuna inanırlar. Kişi uğurlu kabul ettiği nesneyi yanında veya boynunda taşır. Bu nesne, bir bitki ya da ağaç parçası, kurt dişi, ayı tırnağı, leylek kemiği, kartal tırnağı olabildiği gibi, bazen kurumuş bir böcek, bir taş parçası olmuştur. Bu nesneler, hastalıklardan, bela ve musibetlerden, kazalardan korunma amacıyla taşınmıştır. Daha sonraki dönemlerde ve günümüzde, çoğu zaman ne olduğu ve neyi sembolize ettiği belli olmayan yazı ve işaretlere dini bazı motifler de eklenerek meşruiyet kazandırılmaya çalışılmış ve bunlar kağıtlara yazılıp taşınmaya başlanmıştır.
Muska olarak kullanıldığı bilinen nesnelerin ilk örnekleri, eski Mısır’da görülür. Onlar muskayı yaşarken kullandıkları gibi, ahirette kullanılması inancıyla ölenlerin mezarına da koyarlardı. Eski Mısırlılar muska olarak, dik bakan ve takmak için bir kaytan deliği olan bir çift göz takarlardı. Tılsımlar arasında sık görülenlerden birisi de mumyaları örten gözdür. İtalya’da, Kıbrıs’ta, Anadolu’da, Filistin’de göze benzeyen camlar, nazara karşı muska olarak takılır. Nazara karşı yapılan bu uygulamaların bir coğrafyadan çıkıp yayıldığını söylemek mümkün gözükmemektedir. Uğursuz göz inancı ve ona karşı yapılan uygulamalar Afrikanın Negros, Hamites ve Bantus’larında, Bushmen’lerde, Çinliler’de ve Tibetliler’de, Sami ve Aryan (Ari) olmayan diğer Asya toplumlarında, Malay Adaları’nda, Polinizya’da, Bazı Avusturalyalı yerlilerde, Kuzey, Güney, Orta Amerika’nın birçok yerli kabilelerinde ve halkı arasında görülmüştür. Bu kadar geniş bir alana yayılmış olan duygu ve düşünce birliği, uğursuzluk getiren bakışların ve söyleyişlerin varlığına olan inanç, nazarın tecrübelerle sabit olan bir hakikat olduğunun da bir delili sayılabilir. Gerçekliği olmayan bir batıl düşüncenin, iletişim imkanlarının oldukça kısıtlı olduğu dönemlerde, dünyanın her yerinde yaşayan toplumlarda görülmesi bir tesadüf olamaz. Antik dönemde zinet eşyası olarak kullanılan bazı nesnelerin (bilezik, kolye, küpe, bileklik vb.) muska fonksiyonuna sahip olan takılar olarak kullanıldıkları bilinmektedir. Kötü olarak bilinen güçlerin etkisine, erkeklerden daha açık olduğuna inanılan kadınların, bu tür eşyaları daha fazla kullanmaları bu sebebe bağlanmaktadır. Muskalar genellikle vücudun, korunmak istenen, meşum güçlerin görebileceği açık yerlerine takılırdı. Vücudun belli yerlerine uygulanan “dövmelerin” de muska amacıyla kullanıldığı kanaatine götüren deliller vardır.
İslam kültüründe muskacılık, fetihler sonucu yeni Müslüman olan kitlelerin farklı inanç ve geleneklerinin tesiriyle, yeni şekiller kazanarak yaygınlaşmıştır. Başlangıçta Cafer es-Sadık, Cabir b. Hayyan gibi âlimlere dayandırılan uygulamalar sebebiyle, sadece Şii ve Batiniler arasında görülürken, ilk Mutezile ulemasının muhalif görüşlerine rağmen zamanla Sünniler arasında da yaygınlaşmış, müneccimler ve cinciler İslam Aleminin her tarafında ortaya çıkmaya başlamıştır. X. Yüzyılda Türk boylarının kitleler halinde müslüman olmalarından sonra, İslam’ın şiddetle yasaklamasına rağmen, bir çok kültür ve toplumun etkileriyle birlikte günümüzde bu uygulamaların bazıları aynen, bazıları şekil değiştirerek, farklı bölge ve yörelerde devam etmektedir. Türklerin müslüman olmasından sonra bu işle uğraşanlar yaptıkları uygulamalara bazı dini motifler de ekleyip, dini bir görüntü de vererek yeni bir şekil kazandırmışlardır. Eski Türk dilinde “büyü”, ” bügi”, “bügü” şeklinde yazılır ve “sihirbaz din adamı” anlamına gelirdi. Daha sonra “akıllı” anlamını kazanan kelime, “bilge” anlamında kullanılmıştır. Günümüzde büyüyü, “Tabiat üstü güçlerle ilişki kurularak veya kendilerinde gizli güçler bulunduğuna inanılarak, bazı tabiî veya sunî nesneler kullanılarak, onların zararlarından korunmak, menfaatlerinden faydalanmak veya koruma gayeli bazı sonuçlar elde etmek için yapılan uygulamalar” şeklinde tarif etmek mümkündür. Büyü ve muskayla ilgili kitaplara ve risalelere bakıldığında olumlu-olumsuz bir çok şey için büyü yapıldığı görülür. Düşmanı öldürmek, malını mülkünü yok etmek, servet ele geçirmek, birinin gönlünü çalmak, sevdirmek, soğutmak, ayırmak, ara bozmak; cinsî gücü, dili, uykuyu bağlamak, düşmanın başına cinleri musallat etmek, ağır hastalıklara uğratmak bunlardan bazılarıdır. Bunun gibi insanlara zarar vermek amacıyla yapılanlara ”kara büyü” denilirdi. Çocuk sahibi olmak, hırsızı yakalamak, kaçanı geri getirmek, bol ürün almak, yolculukta sıkıntılarla karşılaşmamak gibi insanın faydasına yapılana ise “ak büyü” denilirdi. Bu ve benzerî bir çok büyü çeşidi zamanımızda da devam etmektedir.

Yapılan bu muskalarda çeşitli materyaller kullanılmaktadır. Her bölgede yapılan muskalar ve yapımlarında kullanılan malzemeler farklılık göstermekle beraber, genel olarak; saç, elbise parçası, tırnak, sabun, iğne, resim, ip, tespih, çakı, kilit, düğme, at nalı, kazık, demirci örsü, kurşun, demir, bakır gibi maden parçaları; toprak, yumurta, koyun işkembesi, horoz kanı, sıpa dili, bal mumu vb. araçlar kullanılmaktadır. Bu nesneler; boyun, koltuk altı, cep, yatak, yastık altı, kapı eşiği, ocak arkası, merdiven dibi, kör kuyu, mezar gibi yerlere konularak saklanır. Büyü ile ilgilenen kimseler genelde gaybı bildiklerini iddia eden ya da gaybdan haber veren kimselerdir ki bunlara itibar edilmemelidir. Onların çoğu dinimizin yasakladığı şekillerde cinlerle irtibat kuran, onların oyuncağı olmuş, cinler tarafından kandırılmış, onlara sığınan, onların uydurdukları yalanları, insanlara hakikatmiş gibi aktaran zavallılardır. Bunların birçoğu, dünyalarını da ahiretlerini de
mahvettiklerinin ve içine düştükleri durumun çoğu zaman farkında bile olmayan gafillerdir. İnsanlar gibi Allah (cc)’a kulluk için yaratılan cinlerin insanlardan farklı bazı özellikleri olsa da gaybı bilemezler. İnançlı, ibadetle meşgul kimselere Allah (cc)’ın izni olmadan bir zarar da veremezler. İslam’da sihir, büyü, falcılık, muskacılık, cincilik yasaklandığı gibi, onlara gitmek, onlardan meded beklemek de yasaklanmıştır. Mü’min sadece Allah (cc)’a ibadet eder, sabırla ve namazla sadece ondan yardım diler.
Başta Taşköprüzade (v. 901/1495) ve Katip Çelebi (v. 1067/1657) gibi Osmanlı âlimleri olmak üzere bazıları büyü ile bir tesir meydana getirerek sonuç almanın aklen ve şeran mümkün ve caiz olduğu görüşündedirler. Yapılan duanın kabul edilmesi halinde, Allah (cc)’ın iradesi kulun isteğini nasıl yerine getiriyorsa, “azaimde” de Allah (cc)’ın himmet sahibinin dileğini yerine getirmesine inanılır. Şifa özelliğine sahip ayet, dua ve Esmâ-ü Hüsna ile yapılan “azaim” caiz; sihir, büyü ve tılsımlarla yapılan haramdır derler. Muskanın hazırlanış şekliyle ilgili, tarihi seyir içinde ve günümüzde yöreden yöreye değişen birçok şekle rastlanmaktadır. Günümüzde muskalar daha çok bir kâğıda yazılan yazı ve çizilen şekillerden sonra, o kâğıtların genellikle üçgen şekilde katlanarak su geçirmeyen bir naylona sarılıp taşınması ya da hayvana, arabaya, eve, bahçeye asılması şeklinde uygulanmaktadır.
Muskaya Yönelişin Sebebi
İnsanların muskaya ilgi duymalarının birçok sebebi olabilir. Bunların başında gizemli olan şeylere ilgi duymak, karşılaşılan bazı sıkıntılarda çaresiz kalmak, insanların bu konulardaki birbirine anlattıkları, telkin ettikleri bir çoğu hakikatten uzak konular gelmektedir. Ancak önemli sebeplerden biri de, kişinin inandığı şeylere dokunma, görme gibi duyu organlarıyla hissetme ihtiyacındandır. Mü’min, iman esaslarını (imanın şartlarını), duyu organlarıyla algılamadan, Allah (cc)’ın ve Rasülünün (sav) bildirmesiyle ve Allah (cc)’ın isim, sıfat ve fiillerinin tezahürüyle anlayıp algılayarak kabul etmektedir. Bu, mü’minlerin başta gelen en önemli özelliğidir. Böyle olmakla beraber, inandığı şeyleri duyu organlarıyla hissetmek ister, daima bu iştiyakla yaşar. Görebileceği, işitebileceği, dokunabileceği somut nesneler arar. Muskanın ortaya çıkmasını, insandaki bu ihtiyacın gereği olarak görmek gerekir ki, insanların putları ve bazı duyu organlarıyla
hissedip algılayabildikleri şeyleri putlaştırarak şirke düşmelerinin mantıkî arka planında da bu aranmalıdır.
Peygamber olmasına rağmen Hz. İbrahim’in istediği gibi ki o ”… Ey Rabbim! Ölüyü nasıl dirilttiğini bana göster demişti. Rabbi Ona: Yoksa inanmadın mı? Dedi. İbrahim: Hayır! İnandım fakat kalbimin mutmain olması için (görmek istedim) demişti. Öyleyse dört kuş tut. Onları kendine alıştır. Sonra onları parçalayıp her bir parçasını bir dağın üzerine bırak. Sonra da onları çağır. Sana uçarak gelirler. Bil ki, şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” demişti. Hz. Musa da Allah (cc)’ın bizatihi kendisini görmek istemişti. Bu durum ilgili ayette şöyle ifade edilmektedir, “Musa, belirlediğimiz yere (Tur) gelip Rabbi de ona konuşunca, Rabbim! Bana (kendini) göster, sana bakayım dedi. Allah da, beni (dünyada) katiyyen göremezsin, fakat (şu) dağa bak, eğer o yerinde durursa sen de beni görebilirsin, dedi. Rabbi, dağa tecelli edince, onu darmadağın ediverdi. Musa da baygın düştü. Ayılınca, seni eksikliklerden tenzih ederim Allah’ım! Sana tevbe ettim. Ben inananların ilkiyim, dedi.”

Özellikle haç ibadetini yerine getirirken, Tavaf, Şeytan Taşlama, Haceru’l Esvedi Selamlama, Arafatta vakfe gibi haç menasiki, bir anlamda insandaki bu duygunun kısmen de olsa tatminini sağlamaktadır. Hacca giden halkın, hac ibadetine daha çok istek duyarak, tekrar tekrar gitmek istemelerinin, hac ibadetini çok sevmelerinin sebeplerinden birisinin de bu olduğunu düşünmek mümkündür. Meleklerin Hz. Adem’e secdelerinde de, yapılan (ihtiyârî) secde Allah (cc)’adır. Ancak zahiren bakıldığında secde, doğrudan doğruya Adem (as)’e yapılmaktadır. Ama hiçbir zaman, haşa, meleklerin şirke düştüğünü söyleyemeyiz, çünkü emreden Allah (cc) ın kendisidir. Yusuf (as)’un anne-babasının ve kardeşlerinin Hz.Yusuf’a (ihtiyârî) secdeleri de aynı şekilde anlaşılmalıdır. Mü’minin imanı bu anlamda, her şeye şahit olarak iman eden meleklerin ve bir çok delille açıkça muhatap olan Peygamberlerin (as) imanından farklıdır. İman edileceklere iman etme açısından melekler, peygamberler ve diğer mü’minler arasında fark olmamakla beraber, fazilet ve amellerin karşılığı açısından farklılıklar vardır. Bu Allah (cc)’ın onlara bir lütfudur. Mü’min de yakininin derecesine, imanının mertebesine göre onlara yaklaşır. Mü’minin, başta Allah’ın varlığı olmak üzere gayben iman ettiği, inanca konu olan esasları Allah Rasülü (sav) miraçta bütün insanlığı temsilen görmüştür. Mü’minler de ahirette açıkça göreceklerdir. Şayet bu dünyada zahiren onları görmüş olsaydı, dünyadaki imtihanın bir anlamı kalmazdı. Ayetlerin ve hadislerin bize gösterdiği katıksız tevhid akidesine halel getirecek her şeyden kaçınmak, mü’minin en önemli hedefi olmalıdır. İslam’ın muskaya yaklaşımıyla ilgili bir kanaat sahibi olmak için şu örnek ayetleri ve sonraki rivayetleri incelememiz yeterli olacaktır, “Eğer Allah seni bir zarara uğratırsa, onu kendisinden başka giderecek yoktur, sana bir hayır verirse (bunu da geri alacak
yoktur). Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.” “İman edip, sorumluluk bilinciyle hareket edenleri, (Allah’a karşı gelmekten sakınanları) kurtardık” “…Kim sorumluluk bilinciyle hareket ederse, (Allah’a karşı gelmekten sakınırsa) Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder” “Heva ve hevesini ilah edinen ve Allah’ın (kendi katındaki) bir bilgiye göre saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hala ibret almayacak mısınız?”
Görüldüğü gibi yukarıdaki ayetlerde, Allah’ın izni ve iradesi olmadan hiçbir şeyin zarar ve faydasının mümkün olmayacağına, her şeye gücü yeten tek varlığın Allah (cc) olduğuna vurgu yapılıyor. İnsanın isyan etmeden samimiyetle sorumluluğunu yerine getirmesi halinde, karşılaştığı sıkıntılarda Allah (cc)’ın kendisine çıkış yolları göstereceği açıkça ifade ediliyor. Kur’an’da buna benzer ifadeler ısrarla vurgulanmasına rağmen meşru olmayan çıkış yolu aramak, sonucu şüpheli ve mevhum yollara baş vurmak beyhudedir ve vebaldir.
Muskayı Yasaklayan Hadislerden Bazıları
Rukyenin farklı bir şekli olan muskayı şiddetle yasaklayan çok sayıda hadis vardır. Bunlardan bazılarında şöyle buyrulmaktadır,
1. İmran ibn-i Husayn’dan rivayet edilen hadiste Peygamber (sav) bir adamın elinde takı olarak kullanılan bir “halka” gördü. Bu ne? Dedi. “Vahime” (bir çeşit muska) dedi adam. Peygamber (sav), “Onu çıkar. O sadece senin sıkıntını artırır. O senin üzerinde iken ölürsen asla kurtulamazsın” buyurdu.
2. Ukbe İbn-i Amir’in rivayetine göre Rasülüllah (sav), “Kim “muska” (temime) takarsa, Allah onu tamamlamaz. (beklediği neticeyi vermez), kim “vedea” (kasdedilen şeyi kişiden uzaklaştıran anlamında ki muskayı) takarsa Allah onu durdurmaz, onu ondan uzaklaştırmaz” buyurdu.
3. Ukbe İbn-i Amir el-Cüheni, Rasülüllah (sav)’a bir grup (kafile) geldi, dokuz tanesi biat etti (Allah’ın rasülü) birini tuttu. Dediler, Ya Rasülallah dokuz kişi biat etti, bunu bıraktın. (onun üzerinde muska vardı) Peygamberimiz (sav) onun üzerinde bulunan muskayı elini sokup koparttı, sonra o da biat etti. Rasülüllah (sav),” Kim muska takarsa, O şirk koşmuştur” buyurdu.
4. İsa İbn-i Abdurrahman rivayet ediyor, Abdullah İbn-i Akim hastaydı, ziyaret için yanına girdik. Ona bir şeyler taksaydın denildi. O dedi ki, bir şey mi takayım? Rasülüllah (sav) ” Kim bir şey takarsa, ona havale edilir” buyurdu.
5. Konuyla ilgili üç tane rivayette de şöyle buyrulmuştur, “Rukye, muskalar ve sevgi büyüsü şirktir” “…Üstüne başına korunma amaçlı bir şeyler takıştıran kişi Allah’a şirk koşmuştur.” “Kim dağlanarak ve muska taşıyarak tedavi olmaya çalışırsa, Allah’a tevekkül etmekten uzaklaşmış olur.”
6. Abdullah ibn-i Mesud (ra)’un hanımı Zeynep (ra) dedi ki, (vebaya benzer bir hastalık olan) “humra” ya rukye yapan yaşlı bir kadın evimize geldi… (bana bir muska yapmıştı.) Abdullah eve gelince onu gördü. Bu nedir? dedi. “Humra” hastalığının tedavisi için buna okundu dedim. Abdullah ipliği çekip keserek attı. Abdullah’ın ailesinin şirk sayılan bir şeyi kullanmasına ihtiyacı yoktur. Ben Rasülüllah (sav)’ın rukyeler, muskalar ve büyü şirktir dediğini işittim dedi. Bunun üzerine eşi, ben bir gün dışarı çıkmıştım falan adam beni gördü de bunun üzerine onun tarafındaki gözümden yaşlar akmaya başladı. O günden beri gözüme okutturduğum zaman gözümüm yaşı durur, okutmayı bıraktığım zaman gözüm yaşarır dedi. Abdullah, o şeytandır, sen ona itaat ettiğin zaman seni bırakıyor, ona isyan ettiğin zaman parmağı ile senin gözüne dürtüyor. Sen Rasülüllah (sav)’ın yaptığı gibi yapsaydın senin için hayırlı ve şifa bulman için de daha uygun olurdu, gözüne su serpip şöyle deseydin: ”أذْهِبِ اْلْبَاسَ رَْبَّ اْلنَّاسِ إْشْفِ أْنْتَ اْلشَّافِي لْاَ شِْفَاءٍَ إْلاَّ شِْفَاءٍُكَ شِْفَاءًٍ لْاَ يُْغَادِْرُ سَقَْمًا .ْْْْْْْْ”“
Bu hastalığı gider Ey insanların Rabbi! Şifa ver, şifa veren sensin, senin şifandan başka şifa yoktur, hiç hastalık bırakmayan bir şifa ver.” İlk bakışta rivayetin kendi içinde tezatlıklar taşıyor gibi görünmesi, muskanın da bir çeşit rukye olması münasebetiyle birbirlerinin yerine kullanılıyor olmasındandır. Abdullah İbn-i Mesud’un (ra) hanımının rukye olarak ifade ettiği şey, takılıp taşınabilecek hale getirilmiş bir muskadır. İkinci durumda, gözümü okutturuyorum iyileşiyor dediği de, İslam’ın uygun görmediği şirk çağrıştıran, mana ve maksadı anlaşılmayan ifadelerin kullanıldığı bir rukye olmalıdır. Aksi halde Abdullah İbn-i Mesud’un kendisinin Hz. Peygamberden duyarak tavsiye ettiği rukyeyle aynı şey olur ki, buna karşı çıkması tezatlık ifade eder. Bizim
meşru rukye olarak ifade ettiğimiz, manası maksadı açık olan ayet ve dualarla yapılan rukyeyi Rasülüllah (sav)’tan bize bizatihi ibn-i Mes’ud kendisi nakletmiş olmaktadır.
7. Seferlerinden birinde Rasülüllah (sav) atların boyunlarında, muhtemelen nazar değmemesi için asılmış, yay kirişi ve gerdanlıklar gördü. Bir elçi göndererek sahabenin develerin boyunlarındaki bu askıları çıkarmalarını emretti.

Konuya Farklı Yaklaşımlar
Nazarın etkisini azaltmak, görenlerin dikkatini başka tarafa çekmek amacıyla, nazarlık olarak çeşitli takılar, muskalar asılır, taşınır. Bunlar içinde en çok takılanı mavi boncuklardır. Genellikle bebeklere takılır. Nazarda mavi gözün daha etkili olduğu düşüncesinden yola çıkılarak, farklı şekillerde hazırlanan mavi boncuk, nazar inancının olduğu hemen her bölgede nazarlık olarak kullanılan ortak takıdır. Bazı yerlerde özellikle beyaz tenli çocuklar insanların içine çıkarılacağı zaman yüzünü kirli gösterecek bir şeyler sürülür ya da yıkanmaz kirli bırakılır. Nazarından korkulan
birisi çocuğu görürse, çocuğun yüzü yıkanır, elbiseleri değiştirilir. Elmalılı konuyla ilgili şu değerlendirmelerde bulunur: Her kim bir şeye (bizatihi o şeyin faydası olur veya zararı def eder diye ona gönül bağlar, itikat ederse veya o inanç ile muska ve nazarlık gibi bir şey takınırsa) ona havale edilir. Allah (cc)’ın izni olmadan hiçbir şeyin fayda ve zarar vermeyeceği ayette açıkça belirtildiği
halde, o şeye bağlanan, ondan meded uman Allah (cc)’ın yardımından mahrum kalır.
Muska, Nazar boncuğu takmanın sakıncalı görülmesinin başında, ilim sahibi olmayan kişilerin, sebepleri yaratan Allah (cc)’ı unutarak, sonucu sebeplerden beklemeleri veya bilmeleri endişesi gelmektedir. Gazali de yıldızlar ilmiyle uğraşmanın neden zararlı olduğunu anlatırken şöyle der: Bu ilim insanlara zarar verir, çünkü bu işler yıldızların seyri sonucu oluyor dendiği zaman, bilmeyenler yıldızlar yapıyor şeklinde algılarlar ve yıldızlara ilahlık payesi verirler. Onları içlerinde büyütür, onlara gönül verir, hayrı şerri onlardan bilir ve Allah(cc)’ı unuturlar. İlim, iman zafiyeti olanlar sebeplere, vasıtalara bakıp onlara takılırlar sebepleri yaratanı göremezler. Hz. Peygamber (sav)’in zamanında, sahabilerin bazıları Peygamber (sav)‘e ait saç, sakal vb. şeyleri (teberrüken) ondan bereket umarak yanlarında taşıyorlardı. Hz.Peygamber (sav)’in bundan haberi olmasına rağmen onları bu durumdan men etmediğini görüyoruz.
Sonuç olarak, Cevşen, me’sûr dualar başta olmak üzere, dua ve ayetler gibi manası açık metinlerin, özellikle okuyamayan çocuklara, yaşlılara asılması, bizatihi kendilerinden şifa gibi bir beklenti içinde olmamak şartıyla teberrüken taşınması caiz olsa da, terki evladır denilebilir. Aynı şekilde paratoner gibi bakan kimsenin nazarını kendisine çekmesi amacıyla yapılması halinde, masum sayılabilecek nazar boncuğu da, halk tarafından kendisinden şifa beklenen nesneler olarak algılanabilir. Taşınan bu nazar boncuklarının bir kimsenin bakışıyla kırılıp parçalandıkları görülmüştür.
Ancak her şeye rağmen uzak durmak daha evladır. Bu tür uygulamalar konuyla ilgili bilince sahip olmayan halk tarafından farklı algılanacağından, sedd-i zerayi yaklaşımıyla terk edilmeli, okunarak yardım talep edilmelidir. Manası anlaşılmayan, maksadı belli olmayan ibareleri, rukye olarak okumak, muska olarak yazmak, taşımak caiz değildir. İnsanların sıkıntısını gidermek, dertlerine deva olmak için yapılanlar hariç, zarar verme amacıyla yapılan her türlü büyü, sihir ve muska şirktir, en hafif haliyle büyük günahtır.
Yararlanılan Kaynaklar
Yusuf Türk, Kelam Açısından Nazar, Rukye Ve Muska
Sahihi Buhari, Muhtasar-ı Tecridi Sarih, II. Cilt
Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, IX. Cilt
Hakim, Müstedrek
Ebu Hanife, Beş Eser, El Âlim ve’l Müteallim
Hikmet Tanyu, “Büyü” maddesi, DİA, VI,Cilt
Edward Westermark, Nazar Değmesi İnancı
Kemalettin Erdil, Yaşayan Hurafeler
Fikret Karaman, Dini Kavramlar Sözlüğü
Kürşat Demirci, “Muska” maddesi, DİA, XXXI. Cilt
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Yusuf Türk’e aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com