Etiket arşivi: Ekonomi

Adnan Menderes Dönemi Sosyo-Ekonomik Durum (1950-1960)

Adnan Menderes döneminde ekonomi nasıldı? Adnan Menderes dönemi uygulanan sosyo-ekonomik politikalar nelerdir? Adnan Menderes Hükümetinin ekonomi alanında aldığı yardımlar ve daha fazlası, bu yazımızda. Tarih arşivi sizler için Adnan Menderes dönemi ekonomisini araştırıyor.

Adnan Menderes Döneminde Ekonomik Durum

5 Ocak 1946’da CHP’den ayrılan beş milletvekilli, Demokrat Parti’yi kurdular. Demokrat Parti 14 Mayıs 1950 seçimlerinde toplam oyların % 53’ünü alarak iktidara geldi. Parti’nin lideri Celâl Bayar meclis tarafından cumhurbaşkanı seçildi, hükümeti kurma görevini Aydın Milletvekili Adnan Menderes’e verdi. Menderes, tam 10 sene başbakanlık yaptı ve bu döneme ismini verdi. Türkiye Cumhuriyeti’nin yabancı yardımı ve dış borçlanmaya açılması bu dönemde başladı. Marshall Planından ilk defa bu dönemde yardım alındı.

1945-50 arası CHP Hükümetlerinin hazırlığını yaptığı çalışmalar aslında DP iktidarının rotası oldu. Hükümet, esas ağırlığı tarım ve ulaştırma olan, makineleşme ile birlikte yürüyecek bir kalkınma hamlesi denedi, bu nedenle tarım sektörünü daha çok önemsemiştir. İlk birkaç yıl gayet başarılı da oldu. 1950-1954 yılları arasındaki icraatları ile millet faktörünü siyaset arenasına dahil ederek, özellikle köylü kesimin büyük desteğini aldı. O yıllarda köy nüfusunun çok fazla olduğu için, köy oylarını alarak seçimleri kazandı. Traktör sayısındaki büyük artış, tarımsal krediler ve hepsinden önemlisi köylünün ürününü satacağı pazarlara ulaşması gibi tarım politikaları köylüyü çiftçi yapmıştı. Öte yandan limanlar, barajlar, köprüler köy içme suları gibi hizmetler sayesinde Türkiye adeta şantiyeye dönüşmüştü.1950-52 arasında tarımsal ürünlerin yurtdışı fiyatları, Kore savaşı yüzünden yüksekti. Hükümet, meclise sormadan asker gönderdiği Kore Savaşı’nın sağladığı avantajla ABD’nin desteğini aldı. Kore Savaşının getirdiği yüksek konjonktür (1951-1953) dünya piyasasında hammadde fiyatlarını fırlattı ve pazarları genişletti. Çiftçinin ürünü bol ve pazara ulaşabilir durumdaydı. Tarım sektöründe gelir artışı vardı ve çiftçi servet biriktirebiliyordu. 1951 yılında “Yabancı Sermaye Yatırımlarını Teşvik Kanunu” çıkarıldı. Bu kanunla yabancıların Türkiye’ye yatırımda bulunması arzulanıyordu. Gelen yabancı yatırım oranları beklenenden çok az olunca, 1954 yılında “Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu” çıkarılarak, yabancılara çok daha geniş imkanlar ve teminatlar sağlandı. Özellikle son çıkan kanunla yabancılara istedikleri her türlü iktisadi alanda faaliyette bulunmasına imkan sağlandı. Ayrıca 1954 yılında çıkarılan, 1955 ve 1957 yıllarında değişikliklere gidilen Petrol Kanunu da yabancı sermayeyi çekmeye yönelikti. Fakat sermayeyi özendirmeye yönelik bu çabalar kayda değer bir sonuç veremedi.

1952’de Türkiye’nin NATO’ya girişi TBMM’de onaylandı. Bunun akabinde Köy Enstitüleri öğretmen okuluna dönüştürüldü. 1953’e kadar tarım sektöründeki gelişme önce daha hızlı, sonra daha yavaş bir şekilde arttı. Bu süre içinde tarımdaki kişi başı gelir iki katına çıktı. Daha sonra kent nüfusun artışı ile birlikte tarımda makineleşme geliri arttırdı, bir yandan da Anadolu’nun toplumsal yapısını değiştirmeye başladı. Karayollarına verilen önem sayesinde mübadele aracı maldan paraya dönüştü. Köylü, para ile tanıştı. Para, köylünün kenti ve kent hayatını keşfetmesiydi. Pek çok ilde kurulan şeker fabrikaları, hidroelektrik ve termik elektrik santralleri, barajlar yanısıra, köylünün ürününü alarak depolamak için silolar, işlemek için fabrikalar, ürünün çeşitlendirilebilmesi için toprağın sulamasına yönelik yatırımlar ile iktisadi hayattaki kamu varlığı genişlemeye devam etti. DP hükümeti, bireylerin yetişemediği her yerde olmayı arzu etmekteydi. Tarımla bağlantılı alanlarda yol, liman, baraj, sulama işleri gibi konularda geniş devlet yatırımları yapıldı. Çiftçiyi kalkındırmak ve zirai üretimi artırmak için çok geniş bir fiyat destekleme ve kredi verme siyaseti izlendi. Et ve Balık Kurumu, Petrol Ofisi, Turizm Bankası, Toprak Mahsulleri Ofisi, Şeker Şirketi ve Tarım Satış Kooperatifleri gibi giderek çoğalan ve genişleyen Kamu İktisadi Teşekkülleri (KİT) aracılığı ile ekonomi yönlendirildi. Çiftçinin makine-teçhizat alımlarını kolaylaştırmak için Ziraat Bankası aracılığı ile düşük faizli kredi açıldı. Özel sektör gittikçe büyüdü. Yatırımların finansmanı için yoğun bir şekilde dış borçlanmaya gidildi. Dönem boyunca, Türkiye Sınai Kalkınma Bankası dönemin önemli bankalarından ve dolayısıyla finans kaynaklarındandı. Özel ve kamu bankalarının sayısı arttı.

1954-57 arası dönemde devlet memurları ile ilgili köklü değişikliğe gidildi. DP iktidarı baskıcı rejimini sürdürürken bir yandan da Türkiye şantiye görünümünü sürdürüyordu. 1954-58 arasında Anadolu’da kuraklık yaşandı. 1955’te çeşitli mal gruplarında darlıklar görülmeye başlandı, muhalefetin ve halkın tepkilerine yol açtı. Yeniden Milli Koruma Kanunu’nu çıkarıldı. Bu arada soğuk savaş şartları, her yıl bütçenin %30’unun Millî Savunma giderlerine ayrılması zorunluluğunu doğurdu. 1954 ve izleyen yıllarda krediler kısılınca ithalatın düşmeye başlaması, iç ticaret hadlerini hızla sanayi lehine değiştirdi. Ayrıca nüfus artışı hızlandı, kentleşme ivme kazandı ve iç pazar genişlemeye başladı. Bu dönemde devlete ait fabrikalar satışa çıkarıldı.

adnan menderes ve sosyo-ekonomik durum

1954-61 arası dönemde, liberal bir dış ticaret rejimi içinde dış dengenin sağlanamayacağı anlaşıldı. Bu nedenle dış ticaret kontrollerine gidildi. Ancak ticaret açıkları ortadan kalkacağı yerde âdeta kronikleşti. Öte yandan geniş kamu kesimi, özel sermaye birikimi ile fonksiyonel bir bütünlük içinde ekonomik yapıya birleşti. Ekonomik gelişmeler, plansız programsız, günü gününe yönlendiriliyordu. Serbest ticaret rejimi yüzünden dış ticaret açıkları 1950’den 1956’ya kadar büyüyerek devam etti.  DP iktidarı bu sorunlara çözüm olarak IMF’yi düşünmek yerine Millî Korunma Kanunu’nu yeniden yürürlüğe koydu. Ancak dolar, TL karşısında gittikçe değerleniyordu. Ayrıca, bu dönemde bütçe açıklarının ana nedeni, etkin bir vergi sisteminin oluşturulamamış olmasıydı.

 4 Ağustos 1958 İstikrar Tedbirleri: Yurt dışından kredi ve borç bulma koşulları giderek zorlaşıp hatta tamamen yok oldu. 1958’de Türkiye’nin vadesi geçmiş ve ödenmemiş dış borcu vardı. Sonunda dış borçlar ödenemez hale geldi ve Türkiye, IMF’yle, onun şartları doğrultusunda anlaşmak zorunda kaldı. Yeni krediye karşılık 1946’dan beri Türkiye’ye önerilen yatırımlarının sınırlandırılması, kamu harcamalarının ve Türk lirasının değerinin düşürülmesi, IMF’nin şartlarıydı.  Devalüasyon yapıldı, dış ticaret rejimi yeniden düzenlendi, para arzı kontrol altına alınmış, KİT ürünlerinin fiyatları yükseltilmiştir. Ancak bu yıllarda devalüasyon ve KİT fiyatlarının yükseltilmesi fiyatlar genel seviyesinin hızla yükselmesine yol açtı, fiyat artışları 1959 yılında da devam etti. DP hükümeti sosyo-ekonomik politikalarını belli bir program dahilinde yapmadı. Devletin ekonomideki yerini küçültüp ve özel sektöre öncülük verme çabalarında kısmen başarı sağladı. 10 yıllık iktidar döneminin ikinci yarısından itibaren istikrarsızlık meydana geldi ve ağır bir bunalım sürecine gidildi. DP Türkiye’nin gerçeklerini ve kapitalizmin ve uluslararası değişen ilişkiler yumağını yeterince değerlendiremedi. DP, CHP’nin ardından daha aceleci, atak politikalar izleyerek; dış borçlanmaya ve yabancı sermayeye dayalı büyüme politikasını benimsedi. Dış ticaret açıklarının büyümesi ekonomiyi bunalıma sürükledi. Ülke ithalata ve dış kaynaklara bağımlı hâle geldi. Dış enflasyon, dış ödeme zorlukları ve işsizlik ile karşılaşan Türkiye’de, ekonomik bunalım, siyasi bunalımı doğurdu ve askeri bir idare ile dönem kapandı. Siyasi sebepler, kısmen katı bir politika izlenmesi, iktisadi alanda dönemin özellikle ikinci yarısındaki sıkıntılar, etkili ve işlevsel bir vergi düzeninin kurulamaması, Demokrat Parti iktidarının sonunu hazırladı.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Ekonomi Tarihi ve Spekülatif Balonlar

Marshall Yardımı 

Bu Çalışmanın Tüm Hakları Betül KARATAY’a Aittir.

KAYNAKÇA

Türkiye Cumhuriyeti İktisat Tarihi-  Anadolu Üniversitesi Yayınları (Açık Erişim)

Korkut Boratav – Türkiye İktisat Tarihi (1908-2002)

Fevzi Çakmak, Atatürk ve Sonrasında Türkiye Cumhuriyeti’nin Uyguladığı İktisadi Politikalar, Dokuz Eylül Üniversitesi Yayınları (Cumhuriyetin Kazanımları)

1950-1960 arası Türkiye’de Uygulanan Sosyo-ekonomik Politikalar -Arş. Gör. Osman Cenk KANCA (Mustafa Kemal Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi)

DİA- Adnan Menderes maddesi

Mustafa Albayrak, D.P. Hükümetlerinin Politikaları, Türkler Ansiklopedisi, c. 16, sf. 855-877

Yeni Yazılım, Kültür ve Eğlence Kaynağınız | SesimOl

Sesimol.net 2019 yılında, kullanıcılara bilgi ve eğitim vermek amacıyla kurulmuş bir platformdur. 100’den fazla içeriğimizin arasında kültür, teknoloji ve eğitimin yanı sıra yazılım dersleri verilmektedir. Eğlence bölümünde ise sizler için hazırlamış olduğumuz testleri çözebilir ve eğlenebilirsiniz.

Yazılım Eğitimleri

Sizler için hazırlamış olduğumuz C programlama rehberi ile c programını öğretiyoruz ve örneklerle destekliyoruz. C’ye temel seviyeden ileriye seviyeye kadar öğrenmek için hemen yazılarımızı okuyabilir bilgi edinebilirsiniz. Hatta yazılım hakkında biraz bilginiz varsa c operatörler nedir? ve c döngüler yazılarımıza göz atabilir, bize yorumlarda soru sorabilir veya öneriler sunabilirsiniz.
 

Oyun, Kültür ve Eğlence

Sitemizde eğitim alanında bilgiler vererek yaranıza olacak şeyler yazıyoruz. Bizimle birlikte kişisel gelişiminize katkı sağlayabilirsiniz. Ayrıca oyunseverleri unutmadık, lol seviye ödülleri gibi yazılarımızla oyuncular için rehber yazılar yazmaya devam edeceğiz.
 

Sitemize yakında gelecek eğitim konuları:

  • C programlama
  • Python dersleri
  • PHP, Css dersleri
  • Ekonomi bilgileri
  • Tarih bilgileri
Bize sesimol.net adresinden ulaşabilir ve eğitimlerimizi okuyabilirsiniz.

Petrol Fiyatları Ve Küresel Ekonomi

Ortadoğu ham petrolü, 1970’li yıllara kadar büyük şirketlerin politik kararları nedeniyle ucuzdur. 1860-1870 yılları arasında petrolün varil başına fiyatı 0.10$ ile 0.20$ arasında dalgalanmıştır. Petrol fiyatları 1880-1920 yıllarında varil başına 3$ ve 5$ arasında seyretmiş, 1920-1950 yılları arasında varil başına 2-3$’a kadar fiyatı düşmüştür. Bu dönemde petrol bol ve ucuz bir enerji kaynağı olarak görülmektedir. Petrolün ucuz ve bol olması ülkelerin petrole dayalı yatırımlarını arttırmış ve GSYİH’da görülmemiş bir artış sağlamıştır. Bu dönemde Japonya’daki büyüme oranı %9,68 iken ABD’de büyüme oranı %3,72’dir. 1950-1960 yılları arasında varil başına 2$ civarında olan petrol büyük şirketlerin küçük şirketleri yok etme politikaları nedeniyle fiyatlar 1970’li yıllarda varil başına 1,80$ seviyesinde sabitlenmiştir. Bu dönemde petrolün üretim maliyetinin düşük olması ve ödenen vergi ve şerefiyelerin cüzi miktarlarda olması petrol şirketlerine çok büyük karlar sağlamıştır. Ancak Libya devrimi ile birlikte petrol üreticileri tarafından arttırılan vergiler petrol şirketlerini zor durumda bırakmış ve petrol fiyatları varil başına 2,50$ seviyesine yükselmiştir.
1973 yılında Arap-İsrail Savaşı sırasında, OAPEC Arap ülkelerinin arkasında durmuş ve İsrail tarafında olan ABD Hollanda gibi ülkelere petrol ambargosu yöneltmiştir. Bu dönemde petrol fiyatları %300 oranında artmış ve fiyatlar 3,01$’dan 11.65$’a yükselmiştir. Bu durum ilk petrol krizine yol açmıştır. Birinci petrol krizi hiçbir şekilde fiziki petrol kıtlığı veya üretim maliyetlerindeki artışla ilgili olmayıp sadece politiktir. 1979 yılında ikinci petrol krizi yaşanmıştır. Krize neden olan faktör ise, İran Devrimi’nin petrol sektörünü de vurması ve İran petrol ihracatının kesintiye uğramasından kaynaklanmıştır. Petrol ihracatındaki kesintiler piyasada kıtlık beklentilerini arttırmış ve fiyatların artmasına neden olmuştur. İkinci petrol kriziyle birlikte varil başına 12.70$ olan petrol fiyatları %170’lik bir artışla 34$’a yükselmiştir. 1981 yılına kadar süren arz kesintileri petrol fiyatlarındaki bu yükselişleri tetiklemiş ve uluslararası enerji şirketlerinin yeni petrol ve doğal gaz kaynakları aramalarına yöneltmiştir. Petrol fiyatlarındaki yüksek seviyeler, ülkelerde ekonomik faaliyetlerle petrol arasındaki bağıntının eğimini azaltmıştır. Bu durum petrol tüketiminin azalmasına yol açmış, dolayısıyla petrole dayalı yatırımlar azalmış ve küresel büyüme yavaşlamıştır.
1980’li yılların başlarında petrol fiyatlarında önemli düşüşler meydana gelmiştir. 1990’lı yılların başına kadar petrol fiyatları ortalama 15-20$ aralığında dalgalanmıştır. Bu dönemde petrol fiyatlarında dalgalanmaların az olmasının temel nedeni OPEC üyesi olmayan ülkelerin petrol üretimlerini arttırmalarıdır. Özellikle ABD, Meksika ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği petrol üretimlerini arttırmış ve bu durum OPEC’in petrol piyasası üzerinde ki egemenliğini de azaltmıştır. OPEC’in petrol fiyatlarına müdahale etme imkanının azalmasıyla birlikte bu dönemde fiyat istikrarı sağlanmıştır. Ayrıca petrol fiyatlarındaki istikrarın bir diğer sebebi ise bu dönemde yaşanan ekonomik duraklamadır. Ekonomik durgunlukla beraber ülkelerin petrol taleplerinde önemli azalışlar olmuştur. 1990 yılında patlak veren Irak-Kuveyt Savaşı petrol fiyatlarının artmasında önemli rol oynamıştır. Irak-Kuveyt Savaşı sadece iki ülkeyi ilgilendirmemekte, tüm dünya için önem arz etmektedir. Bu dönemde Saddam Hüseyin’in, İran ve Kuveyt Savaşlarında üstün gelmesi, dünya petrol rezervlerinin %40’ı elinde bulundurması anlamına gelmektedir. Bu durum başta ABD olmak üzere tüm dünyayı petrol krizine sürükleyebilecek bir unsurdur. Bu doğrultuda ABD ve Avrupa ülkeleri, Saddam Hüseyin’e petrolü bırakmamak adına savaşa katılmışlardır. Irak-Kuveyt Savaşı ile oluşan belirsizlik petrol fiyatlarını belli bir süre arttırmış fakat diğer petrol üreticisi ülkelerin petrol üretimlerini arttırmalarıyla bu durum aşılmıştır. Savaş boyunca petrol fiyatları istikrarını korumuştur.
1990’lı yılların sonunda gerek Asya Krizinin etkisiyle gerekse OPEC dışı ülkelerin özellikle Güney ABD bölgesinde petrol sahalarındaki üretimlerini arttırmaları ile birlikte petrol fiyatları belli ölçüde düşmüştür. OPEC ülkeleriyle rekabetin artması 1998 yılında petrol fiyatlarının 10 yıllık en büyük fiyat düşüşünü gerçekleşmesine neden olmuştur. 1999 yılından itibaren petrol üreticileri düşen fiyatlar karşısında petrol arzında kısıtlamalara gitmiştir. Bu kısıtlamalar zaman için petrol fiyatlarının önemli ölçüde artmasına neden olmuştur. 2000’li yıllarla birlikte dünya çapındaki talep daralması petrole de yansımıştır. Petrol fiyatları 2000’li yılların başında 24 $’ın altında seyretmiştir. OPEC üyesi ülkeler, talep daralmasıyla birlikte üretimlerinde kısıtlamaya gitmişlerdir. Petrol fiyatları 11 Eylül 2001 yılına kadar, 22-28 $ seviyelerinde seyretmiştir. 11 Eylül saldırılarıyla birlikte petrol fiyatları düşüşe geçiştir. Petrol fiyatları 2001 yılının sonlarında 17 $’a kadar düşmüştür.
2001 yılının sonlarında 17 $’a kadar düşen petrol fiyatları 2002 yılının başlarında da bu fiyatı sürdürmüştür. OPEC üyesi ülkeler bu düşük fiyat karşısında üretimde 21.06 mvg kısıtlamaya gitmişlerdir. OPEC üyesi ülkelerin uygulamış olduğu üretim kısıtlama politikasıyla fiyatlar 2002 yılının Mayıs ayında 26 $’a kadar yükselmiştir. Siyasi ve ekonomik gelişmelerden çok çabuk etkilenen petrol fiyatları 2002 yılında da istikrarını sürdürememiştir. 2002 yılının Aralık ayında Venezüella’da ki genel grevin etkisiyle, petrol üretiminde büyük düşüş yaşanmıştır. Venezüella’nın petrol ihracatı olumsuz yönde etkilenmiştir. Özellikle Venezüella’da ham petrol ithal eden ABD bu durumdan olumsuz etkilenmiştir. Venezüella’da yaşanan bu kriz, dünyada petrol arzının düşmesine neden olmuş ve petrol fiyatları yükselmiştir. 2003 yılında hem Venezüella’daki grevin devam edeceği görüşleri hem de ABD’nin Irak’a yapacağı askeri müdahale petrol fiyatlarında ki istikrarsızlığı sürdürmüştür. Dünya petrolünün %65’ine sahip Orta Doğu Bölgesindeki savaş, petrol fiyatlarında istikrarsızlığa yol açmıştır. Bu durum 2003 yılında da petrol fiyatlarında istikrarın sağlanamayacağının göstergesi olmuştur. Petrol fiyatları bu gelişmeler sonucunda artış eğilimine girmiştir. Petrol fiyatlarındaki bu artış eğilimin önüne geçebilmek adına OPEC üretim kotalarını 24,5 mvg’e yükseltmiştir. OPEC, 2003 yılı süren ABD’nin Irak müdahalesi süresinde, belirlediği 24,5 mvg’lik kotanın üzerine çıkmıştır. ABD’nin petrol kaynaklarına yavaşça hakim olmasıyla birlikte dünyada petrol arzı artmaya başlamıştır. Artan petrol arzının fiyatları düşürmesini istemeyen OPEC ülkeleri üretimde kotaları düşürmüşlerdir. Haziran 2004’de petrol fiyatları 25-31 $ bandına yükselmiştir. ABD’nin Irak müdahalesi boyunca petrol fiyatları artışını sürdürmüştür. Bu artış 2005 yılında da devam etmiştir. 2001 yılında 17 $ olan petrol fiyatları 2005 yılında 70 $’a kadar yükselmiştir. Petrol fiyatları yıllar itibariyle yükselişinde hız kesmemiş ve 2006 yılında 78 doları bulmuştur.
2006 yılından itibaren artışını sürdüren petrol fiyatları Kasım 2007’de 95 $’a, Ocak 2008’de ise ham petrol fiyatları 100 $’a dayanmıştır. Petrol fiyatlarında ki sürekli yükselişin arzın az olmasından değil talebin fazla olmasından kaynaklıdır. 2008 yılında 100 $’a dayanan petrol fiyatları ilerleyen iki yıl içinde değer kaybetmiştir. 2009 yılı ile birlikte yaşanan küresel mali kriz nedeniyle petrol fiyatları 60 $ düzeyine inmiştir. 2009 yılına nazaran 2010 yılında küresel krizin etkilerinin azalması ve Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki karışıklıklar petrol fiyatlarının tekrar prim yapmasına neden olmuştur. 2010 yılında 80 $ düzeyine çıkan petrol fiyatları, 2011 yılında 104 $’a kadar ulaşmıştır.

Türkiye’de Petrol Fiyatları
Türkiye’de petrol fiyatları, dünya petrol fiyatlarının etkisinde belirlenmektedir. Türkiye’de petrol üretimi az olduğu için petrol fiyatlarının belirlenmesinde ithal petrol fiyatının rolü büyüktür. Dünya petrol fiyatının yanı sıra Türkiye’de petrol fiyatlarının belirlenmesindeki en önemli iki unsur ise döviz kuru ve devletin müdahaleleridir. Cumhuriyetten sonra Türkiye’de petrol sektörü ile ilgili yapılan ilk yasal düzenleme 1926 yılında yürürlüğe giren 792 sayılı kanundur. Bu kanun, ülke sınırları içinde tüm petrol arama ve işletme yetkisini hükümete vermiştir. Ancak dünyada petrol arama ve işletme konusunda gelişen teknolojiyle birlikte modernleşen tekniklere uygun olarak hazırlanmayan bu kanun ancak bir yıl yürürlükte kalabilmiştir. Petrol arama ve üretim çalışmaları neticesinde ilk kuyu 1934 yılında delinmiştir. 1935 yılında çıkarılan 2804 sayılı kanun ile petrol arama görevleri Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü’ne verilmiştir. 1954 yılına kadar petrol arama görevleri bu kanun ile yürütülmüştür. 1954 yılında 6326 Sayılı Petrol Kanunu çıkarılmış ve günümüzde halen yürürlüktedir. Bu kanun ile birlikte petrol arama ve üretim ile ilgili görevler Sanayi Bakanlığına bağlı olarak petrol Dairesi Reisliği’ne verilmiştir. 1973 yılında 1702 sayılı Kanunla Petrol Dairesi Reisliği, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı bünyesindeki Akaryakıt Dairesi ile birleştirilmiştir. Petrol Dairesi Reisliği, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na bağlı Petrol İşleri Genel Müdürlüğü adını almıştır. 6326 Sayılı Petrol Kanunu 1955, 1957, 1973, 1979, 1983 ve 1994 yıllarında olmak üzere 6 defa değişikliğe uğramıştır.
Türkiye’de akaryakıt fiyatları 10.09.1960 tarihli 79 sayılı kanunla devlet tarafından belirlenmektedir. Kanun 1989 yılına kadar yürürlükte kalmıştır. 1989 yılından sonra kanunda bir takım değişiklikler yapılmış ve 3571 Sayılı kanunla akaryakıt fiyatlarının devlet tarafından belirlenmesine kısıtlama getirilmiştir. Bu kanunla birlikte ithalatçılar, rafineri ve dağıtım şirketleri ve akaryakıt bayileri fiyatları belirlemekte serbest bırakılmışlardır. Buna karşın devlet, uluslararası piyasalardaki gelişmelere bağlı olarak ham petrol, petrol ürünleri ve alım, satım ve dağıtım ile ilgili unsurları belirlemekte yetkili konumda olmuştur. Akaryakıt fiyatları ile ilgili bir sonraki değişme, 1998 yılında çıkarılan Kararname olmuştur. Çıkan bu Kararname ile petrol ürünlerinin fiyat tespiti, dünya petrol piyasasına ve $ kuruna bağlı olarak rafineriler ve dağıtım şirketleri tarafından serbest piyasa şartlarında belirlenmek üzere otomatiğe bağlanmıştır. Petrol piyasasının işleyişine yeni bir yön kazandıran otomatik sistemin özelliği ise, tüm Akdeniz ülkelerinin baz aldığı Platt’s European Marketscan bülteninde yayımlanan CIF (vergilendirilmemiş fiyat) Akdeniz (Genova/Lavera) ürün fiyatlarının Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası USD döviz satış kuru ile çarpımından elde edilen parite fiyatların 7 gün süre ile takibi, 7 günlük parite fiyat (TL/ton) ortalamasının bir önceki fiyat ayarlamasına baz alınan beş günlük ortalama fiyatın %3’ün altına inmesi veya üstüne çıkması durumunda, son beş günlük ortalama CIF fiyat ile USD döviz satış kurunun çarpımından elde edilen rakamın %3 fazlasının alınması ile yeni fiyatın hesaplanmasıdır.
Petrol piyasası ile ilgili 1 Ocak 2005 yılında 5015 sayılı Petrol Piyasası Kanunu çıkartılmıştır. Kanunla birlikte OFS (Otomatik Fiyat Sistemi) sona ermiştir. Kanunun 10. Maddesine göre; “Rafinerici ve Dağıtıcı Lisansı kapsamında yapılan piyasa faaliyetlerine ilişkin fiyatlar, en yakın erişilebilir dünya serbest piyasa oluşumu dikkate alınarak lisans sahipleri tarafından hazırlanan tavan fiyatlar olarak Kuruma bildirilir.” Kanunla birlikte petrol piyasasında serbest piyasa koşulları geçerli olmuştur. Buna göre TÜPRAŞ tarafından belirlenen rafineri çıkışı ürün satış tavan fiyatlarını Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu ve akaryakıt dağıtım şirketleri ile kamuoyuna açıklanmaktadır. Akaryakıt dağıtım şirketleri serbest piyasa koşulları altında tavsiye edilen Bayi Satış Fiyatını tespit etmektedirler. Başka bir ifadeyle tüketici fiyatı olan bu fiyatı kamuoyuna EPDK ile birlikte bildirmektedirler. Tavsiye edilen fiyat akaryakıt ana dağıtım şirketleri tarafından belirlenmekte ve bayiler belirlenen fiyat üzerinden satış yapmaktadırlar. Buna karşın rekabet koşulları gereği bayiler, belirlenen fiyatın üzerinde veya altında da satış yapabilmektedirler. Ancak rekabet piyasasındaki aksaklığın önüne geçmek adına her ne kadar OFS (Otomatik Fiyat Sistemi) kalkmış olsa da TÜPRAŞ rafineri çıkış fiyatını OFS’ye göre belirleyebilmektedir. Türkiye’de akaryakıt fiyatlarının belirlenmesinde en önemli unsur vergilerdir. Türkiye’de akaryakıt vergileri oldukça yüksektir. Devlet vergi gelirlerinin büyük bir kısmını akaryakıt üzerinden aldığı vergiden sağlamaktadır. Akaryakıt üzerinden alınan vergiler Katma Değer Vergisi ve Özel Tüketim Vergisidir. Tüketici akaryakıt fiyatlarının %65’ini KDV ve ÖTV oluşturmaktadır. Fiyatların ancak %25’i rafineri çıkış fiyatı olmaktadır.
Petrol Fiyatlarını Etkileyen Faktörler
Petrol fiyatlarını birçok unsur etkilemektedir. Bu unsurların en önemlileri ekonomik, politik, coğrafi ve sosyal faktörler olarak gruplandırılabilir. Dünyanın en kıymetli varlıklarından biri olan petrolün fiyat değişimlerinde ekonomik etkenler oldukça önemlidir. Petrol talep ve arzındaki değişmeler, arama, üretim, taşıma maliyetleri veya vergi oranlarındaki değişimler petrol piyasasına ilişkin çeşitli düzenlemeler, petrol şirketleri tarafından kurulan karteller ve döviz kurundaki değişimler petrolün fiyatını belirleyen önemli faktörlerdir. Ülkeler arasındaki ekonomik ve politik gelişmeler petrol fiyatlarını olumlu veya olumsuz etkileyebilmektedir. Ülkeler arasındaki gerginlik veya ittifaklar petrol fiyatlarını etkilemektedir. Petrol yataklarına sahip olan ülkeler, petrolü bir silah olarak kullanmışlardır. Petrol ihraç eden ülkelerin petrol üzerinden yaptıkları siyasi politikalar petrol fiyatlarını etkileyen en önemli unsurlardan biri olmuştur.
Petrol arzı, petrol arama ve üretim çalışmalarının yapıldığı bölgedeki arazi ve iklim koşullarına bağlı olarak da değişebilmektedir. Petrol arzında yaşanan bu gibi sıkıntılar petrol fiyatlarını etkilemektedir. Petrol tüketiminide aynı şekilde iklim değişiklikleri etkileyebilmektedir. İklim değişikliklerinden etkilenen petrol talebi de petrol fiyatlarında dalgalanmalara yol açabilmektedir.
Petrol fiyatlarında, sosyal ve politik nedenlerle oluşan dalgalanmalar özellikle II. Dünya Savaşından sonra önem kazanmıştır. II. Dünya Savaşından önce ABD için petrol üretimi ve tüketimi yurtiçinde olduğu için dünyadaki önemli olaylar petrol fiyatlarında büyük bir dalgalanmaya neden olmamıştır. Ancak II. Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin yanı sıra diğer ülkelerde petrol rekabetinin başlaması özellikle 1960 döneminde petrol üreten ülkelerin kendi çıkarlarını korumak adına OPEC’i kurması, petrol üreticilerinin varil başına sabit gelirlerini korumuştur. OPEC’in kurulmasıyla birlikte petrol üretici ülkeler gelirlerini arttırmak için petrol üzerinden alınan vergileri arttırmışlardır. Buna karşın petrol üretim ve tüketimi arasında esnek olmayan yapı, fiyatlara aynen yansımıştır. Petrol üreticilerinin kendi çıkarları için vergileri arttırmaları her seferinde fiyatlara doğrudan yansımıştır.

Politik olayların petrol fiyatlarının etkilediği konusundaki başka bir örnek ise, 1973 yılında Arap ülkelerinin Altı Gün Savaşı’nı kaybetmeleri ve toprakları geri almak adına İsrail’e karşı açtıkları savaştır. Savaş öncesinde OPEC ülkeleri daha sıkı bir işbirliğine girmiş ve fiyat artırımlarına gitmişlerdir. Bununla birlikte savaşın başlamasından sonra Irak dışındaki tüm petrol üreticisi Arap ülkeleri ABD ve Hollanda’ya karşı ambargo uygulamışlardır. Ancak OECD stoklarının yeterli olması ambargoyu başarısız kılmıştır. Buna karşın petrol üreticileri tarafından uygulanan bu ambargo, petrol üreticilerinin stok talebini arttırmıştır. Bunun sonucu olarak 1973 Eylül de 2,90 $ olan varil başına fiyat, Aralık ayında 11,65 $’a kadar yükselmiştir. 1970’li yıllarda yaşanan petrol krizleri ile birlikte, petrol üretimi ve tüketimi dalgalanmalar yaşamıştır. Üretimde kullanılan enerji kaynaklarının arasında petrolün payı düşmüştür. Özellikle elektrik enerjisi üretiminde kullanılan petrolün yerini kömür ve nükleer enerji almaya başlamıştır. Bununla birlikte elektrik fiyatlarındaki artışın, petrol fiyatlarındaki artışı tetiklemesi önlenmiştir. 1979-1980 döneminde İran Devrimi nedeniyle petrol üretimi azalmıştır. Buna karşılık OPEC ülkeleri, İran üretiminin düşmesiyle oluşan arz açığını kapatmayı reddetmişlerdir. OPEC ülkelerinin arz açığının kapatmamaları ve talepte düşüş yaşanmaması nedeniyle petrol fiyatları bu dönemde çok yükselmiştir.
OPEC ülkelerinin siyasi konumları güvensizdir ve petrolden başka alternatif gelirleri bulunmamaktadır. Bunun için OPEC ülkeleri kısa dönem karları için petrol fiyatlarının arttırabilmektedirler. Adelman’ OPEC üyesi ülkelerin kontrolünde gerçekleşen petrol fiyatları dalgalanmalarını, her zaman talebin üzerinden üretim yapmalarına, bilgiye verimli ulaşamamalarına, üyeler arasında eşgüdümün zor ve yavaş olmasına ve bunlara bağlı olarak üretimde hedefin altında veya üstünde üretim yapmasına bağlamaktadır. Petrol fiyatlarının etkilendiği bir başka faktör mevsimsel değişikliklerdir. Mevsimsel değişiklikler petrol fiyatlarında önemli dalgalanmalara neden olabilmektedirler. 1996-1998 döneminde kış mevsiminin ılık geçmesi ve bununla birlikte yaşanan Güneydoğu Asya krizi ile birlikte petrol talebinde önemli daralmalar olmuştur. Bu dönemde petrol üretim artışı tüketimin üzerinde kalmıştır OPEC küçük oranlarda üretim kısıtlaması yapmış olsa da petrol fiyatları 1999 yılına gelindiğinde yarıdan fazla düşmüştür. 1998 yılında ki bu talep daralmalarının nedenlerini Kohl ise şu şekilde açıklamaktadır; Güneydoğu Asya krizi, Kuzey ABD, Avrupa ve Japonya’da kış mevsiminin çok ılık geçmesi, Rusya’nın kriz nedeniyle finansal ihtiyaçlarını karşılamak için petrol üretimini arttırması, kurların düzeyini korumak adına Çin’in petrol ithalatını kısması. Kohl Petro fiyatlarındaki bu değişmeleri, daha önceki yılların tersine askeri veya politik nedenlerle olmadığını, arz ve talep dengesizliğinden kaynaklandığını ifade etmiştir. Arz ve talep dengesizliğinde ki sorumluyu ise OPEC olarak seçmiştir. OPEC’in üretim kotaları ile ilgili yanlış politikası, fiyatların düşmesine neden olmuştur.
2002 yılının sonu ve 2003 yılının ortasına kadar olan dönemde Irak askeri operasyonunun belirsizliği petrol fiyatlarındaki yükselmeye neden olmuştur. Bununla birlikte Venezüella’da grev nedeniyle üretimin düşmesi, mevsimsel etkilerin petrol tüketimini arttırması, bu dönemde petrol fiyatına karşı olan baskıyı arttırmıştır. 2004 yılında ABD için Irak askeri operasyonunun beklenenden daha iyi sonuç vermesi, bununla birlikte Irak da petrol üretiminin başlamasına yönelik tahminler, petrol fiyatlarının düşeceği beklentisini yaratmıştır. 2003 yılından itibaren petrol fiyatları sürekli artış göstermiştir. ABD’nin Irak işgali ile başlayan süreçte Orta Doğuda istikrar sağlanamamıştır. Orta Doğuda sürekli yaşanan karışıklık petrol fiyatlarında olumsuz etkiler yaratmaktadır.2008 yılı ile birlikte yaşanan küresel finansal kriz ile birlikte özellikle 2008 yılının son çeyreğinde petrol fiyatlarında önemli düşüşler yaşanmıştır. Bu dönemde petrol fiyatı 2004 yılının Haziran ayından bu yana yaşanan en düşük düzeye gelmiştir. Bu gelişmeler sonucunda OPEC üyesi ülkeler 2008 Ekim ve Aralık aylarında düzenledikleri toplantılar sonucunda üretimde kısıtlamaya gitme karar almışlardır.

2003-2007 döneminde sürekli artış gösteren petrol fiyatlarının önüne geçebilmek adına 2007 yılı sonunda OPEC petrol üretim kotasını arttırmış fakat 2008 küresel finansal krizinin patlak vermesiyle birlikte üretim kotasını düşürmek zorunda kalmıştır. Ayrıca OPEC’in belirlediği kota, petrol fiyatları için direnç noktasını oluşturmaktadır. Böylece petrol fiyatlarının daha da düşmesi önlenmektedir. 2010 yılının son günlerinde Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde sosyal ve siyasal hareketler yaşanmıştır. Bu hareketler bazı ülkelerde geniş kapsamlı protestolarla sınırlı kalırken bazı ülkelerde hükümet ve rejim değişikliklerine neden olmuştur. Arap Baharı olarak adlandırılan harekete karşı koyabilmek adına hükümetler kamu harcamalarını arttırmışlardır. Bu bölgelerdeki hükümetlerin kamu harcamalarını arttırmakta kullandıkları kaynak ise petrol fiyatlarının arttırılması ile gerçekleşmiştir.

Ülkelerin kamu harcamalarını arttırmaları petrol fiyatlarını da belirgin şekilde artırmıştır. 2011 yılında mali dengenin sağlanması için gerekli ham petrol fiyatları 2008 yılına oranlar büyük ölçüde artmıştır. Suudi Arabistan’da 20 $/varil ve Birleşik Arap Emirliklerinde 60 $ /varil seviyesinde artmıştır. Petrol fiyatlarının değişiminde, borsadaki rollerde etkili olmaktadır. Spekülatörler tarafından yapılan yapay fiyat hareketleri petrol fiyatlarında dalgalanmalar neden olabilmektedir. Petrol fiyatlarının piyasa mekanizması ile belirlenmeye başlamasından itibaren, petrol üreticileri Londra ve New York vadeli işlemler borsasında pozisyon almaya başlamışlardır. Petrol üreticisi, taşımacısı ve rafinericisi, yatırım yapmaya başlamışlardır. Bunun yanı sıra petrol üreticisi, taşımacısı veya rafinericisi olmayan yatırımcılar da yatırım aracı olarak kullanmaya başlamışlardır. Petrolün vadeli işlemler piyasasına girmesiyle birlikte petrol fiyatları, vadeli piyasalarda işlem yapan üreticiler, taşımacılar, rafinericiler ve spekülatörler tarafından da belirlenmeye başlamıştır. Spekülatörler, reel piyasada arz talebi etkilemeyecek kadar küçük miktarlardaki değişimleri bile ham petrol kontratı alım-satım işlemleri sonucu yukarı yönde harekete yol açabilmektedir. Vadeli işlemler piyasasında ham petrol için işlem gören kontratlar, spot piyasada ki talebin çok üstündedir. Dünyanın reel piyasada tüketmediği ve yakın gelecekte de tüketeceği gözükmeyen miktarlar vadeli işlemler piyasasında işlem görmektedir. Vadeli işlemler piyasasında ki bu büyük hacimler doğal olarak spot piyasadaki petrol fiyatlarını da etkilemektedir.
Petrol Fiyatlarının Ekonomi Üzerine Etkileri
Petrol, yüzyıllar boyunca dünyanın en önemli materyallerinden biri olmuştur. Ülkelerin sanayileri petrole bağımlı haldedir. Bu bağımlılık yeni petrol kaynaklarının bulunmasına yönelik savaşların çıkmasına neden olabilmektedir. Ayrıca petrol yataklarının büyük bölümüne sahip olan ihracatçı ülkeler, ithalatçı ülkelerin iç ve dış siyasetine karışabilmektedir. Petrolün bu gibi uluslararası öneme sahip olması stratejik materyale dönüşmesini sağlamaktadır. Ülkelerin petrol rezervlerinin olmaması veya yetersiz olması, ithalata bağımlılığı zorunlu kılmaktadır. Bu durum petrol fiyatlarında meydana gelen bir dalgalanmanın, ithalatçı ülkeleri doğrudan etkilemesine neden olmaktadır. Meydana gelen fiyatlarla birlikte ithalatçı ülkenin, dış ticaret hadleri, ödemeler dengesi, sonrasında döviz kurları ve genel fiyat seviyesi üzerinde olumsuz etkileri söz konusu olabilmektedir. Petrol fiyatları ekonomi üzerinde olumlu veya olumsuz etkiler yaratabilmektedir. Petrol fiyatlarındaki dalgalanmalar ithalatçı ve ihracatçı ülkeleri ters yönlü etkilemektedir. Petrol fiyatlarındaki artış, ithalatçı ülkeleri olumsuz yönde etkilemektedir. Bunun nedeni petrolün talebinin azalmamasıdır. Petrol talebinin azalmaması ve buna karşın fiyatının artması, ithalatçı ülkelerin reel milli gelirlerinde azalmalara neden olmaktadır. Petrol ihraç eden ülkelerde ise durum tam tersidir. Petrol fiyatlarının artması, petrol ihraç eden ülkeleri olumlu yönde etkilemektedir. Yüksek fiyatlardan petrol ihraç eden ülkelerin milli gelirleri artmaktadır. Petrol ithalatçısı olan ülkelerde, petrol fiyatlarının olumsuz etkilerinin şiddeti, petrole olan bağımlılıkla ilgilidir. İthalatçı ülkede petrole bağımlılık yüksekse, petrol fiyatlarında ki artışlardan daha fazla etkilenmesini sağlayacaktır.
Türkiye, enerji üretim ve tüketiminde petrole büyük ölçüde bağımlı durumdadır. Türkiye’nin petrol harcamalarının GSTİH’ya oranı oldukça yüksektir. Bu oran OECD ülkelerinden daha yüksektir. En fazla petrol tüketen OECD ülkesi olan ABD’nın petrol ithalatın GSYİH’ya oranı, Türkiye’nin petrol ithalatının GSYİH’ya oranından daha düşüktür. Petrol fiyatlarının etkilediği bir diğer değişken ise ödemeler dengesidir. Ham petrolün $ cinsinden fiyatında meydana gelen değişmeler ülkelerin ödemeler dengesini olumlu veya olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Bu doğrultuda, petrol fiyatlarındaki artışlar ödemeler dengesini olumsuz yönde etkilemektedir. Türkiye gibi ithalata bağımlı olan ülkelerde, $ bazlı petrol fiyatlarının artması ve bunun karşılığı olarak ihracatın arttırılamaması, döviz giderlerinin döviz gelirlerinden daha fazla olmasına neden olmaktadır. Bu durum bilançoda dengesizliğe yol açarken, cari açığın olmasına neden olmaktadır. Ülkeler ihracatlarını arttıramadıkları oranda, cari açıklarını kapatmak amacıyla borçlanmak durumunda kalacaklardır. Petrol fiyatlarında dalgalanmaların etkilediği başka bir makroekonomik değişken ise faiz oranlarıdır. Petrol fiyatlarında meydana gelen artışlar dış ticaret dengesini negatif yönlü etkilemektedir ve bu durum üretim maliyetleri üzerinde baskı yaratmakta ve enflasyonu tetiklemektedir. Bütçe açığından dolayı alınan borçlar ve bunun karşısında değer kaybına uğrayan para birimleri yüksek enflasyonun tetiklemektedir. Merkez bankasının yüksek enflasyon düşüncesi, faiz oranlarını arttırmaya yöneltmektedir.
Petrol fiyatlarında meydana gelen artışların etkilediği faktörlerden biriside enflasyondur. Petrol fiyatlarında ki artışlar, petrol ürünlerinin fiyatlarına yansıtılacak ve firmaların girdi maliyetlerinin artmasına neden olacaktır. Petrolün girdi olarak kullanıldığı ürünlerde, ham petrol fiyatının artışı, ürünlerin maliyetini de arttıracaktır. Maliyeti artan ürünlerin fiyatları da artacaktır. Bu durum girdi-çıktı ilişkisi ile zincirleme olarak fiyatlar genel düzeyinin de artmasına neden olacaktır. Türkiye gibi petrole bağımlı ülkelerde petrol fiyatlarında ki artışlar enflasyonunun da artmasına neden olmaktadır. Türkiye’de petrol iç tüketimi büyük ölçüde ithalatla karşılanmaktadır. Petrol talebinin fiyat esnekliğinin düşük olması, petrol ithalatına bağımlı olan Türkiye’de döviz giderlerini arttırmaktadır. Bu durum enflasyonu arttırıcı etkisinin yanı sıra, bütçe açıklarını da arttırarak ekonomide olumsuz etkiler yaratmaktadır. Petrol fiyatları iktisadi faaliyetleri altı mekanizma aracılığıyla etkilemektedir. Bunla şu şekildedir:
1. Petrol fiyatındaki yükseliş, üretim maliyetlerinin yükselmesine neden olmakta ve bu durum verimliliği azaltmaktadır.
2. Petrol fiyatlarındaki yükseliş, petrol ithal eden ülkelerin dış ticaret dengesini bozmaktadır. Petrol fiyatının yükselmesiyle birlikte petrol ithal eden ülkelerde petrol ihraç eden ülkelere doğru servet transferi olmaktadır. Bu durum ithal eden ülkede şirketlerin ve hanehalkının alım gücünün düşmesine neden olmaktadır.
3. Petrol fiyatlarındaki yükseliş reel balans etkisi nedeniyle para talebinde yükselişe neden olacaktır. Gerekli para talebinin karşılanamaması sonucunda faiz oranları artacak ve iktisadi aktivitede düşüş yaşanacaktır.
4. Petrol fiyatlarındaki artış enflasyona neden olacaktır.
5. Petrol fiyatlarındaki artış tüketim, yatırım ve hisse senetleri üzerinde negatif etki yaratacaktır. Petrol fiyatlarının yükselmesiyle harcanabilir gelir düşmesi ve tüketimin azalmasına neden olabilmektedir. Yatırımlar ise artan maliyetler nedeniyle azalabilmektedir.
6. Petrol fiyatlarındaki yükselişin kalıcı olması ülkede istihdamı azaltacaktır.
Petrol fiyatlarındaki yükseliş doğrudan veya dolaylı olarak iktisadi aktiviteyi etkilemektedir. Özellikle enflasyonu, para politikasını ve şirket karlılıklarını etkilemesi dolaylı olarak varlık fiyatlarını ve finansal piyasaları da etkilemesine neden olacaktır. Bu açıdan petrol fiyatlarındaki değişimlerin sermaye piyasası üzerindeki etkilerinin araştırması oldukça önemli bir konu olmaktadır.
Yükselen petrol fiyatları üretim maliyetlerini arttırmakta ve artan üretim maliyetleri nihai mala doğrudan yansımaktadır. Bu durum tüketicinin alım gücünü düşürürken enflasyona neden olmaktadır. Bununla birlikte maliyetlerin tüketiciye yansıtılmadığı durumlarda hisse senetleri için belirleyici olan karların veya kar paylarının azalmasına neden olabilecektir. Literatürde yapılan birçok araştırma petrol fiyatları ile makro ekonomi ve hisse getirileri arasında yakın bir ilişki olduğunu göstermektedir.
Sadorsky, 1983-1999 döneminde Kanada petrol ve gaz endüstrisindeki hisse fiyatlarının kurlar, ham petrol fiyatları ve faiz oranları üzerine etkisini incelediği çalışmasında petrol fiyatlarındaki artışın petrol ve gaz sektöründeki hisse senetlerinin fiyatlarının artışına ve faiz oranlarındaki azalışa neden olduğunu tespit etmiştir. El-Sharif vd. 1.Ocak.1989-30.Haziran.2001 dönemi İngiltere’de, ham petrol fiyatları ile petrol ve gaz sektöründeki işletmelerin hisse senedi getirileri arasındaki ilişkiyi faktör analiziyle incelemişler ve hisse getirilerinde ham petrol fiyatlarının, sermaye piyasalarının ve kur değişiminin etkili olduğunu belirtmişlerdir. Basher ve Sadorsky 31 Aralık 1992 – 31 Ocak 2005 dönemi için 21 gelişmekte olan ülkede petrol fiyatları ile hisse senedi getirileri arasında yaptıkları çalışmada, petrol fiyatlarındaki artış ile hisse senedi getirileri arasında pozitif ilişki saptanmıştır.
Park ve Ratti Ocak.1986-Aralık.2005 döneminde ABD’de ve 13 Avrupa ülkesinde petrol fiyatlarındaki şoklarını VAR modeli kullanarak incelemişlerdir. Modelde bulunan değişkenler hisse fiyatları, kısa dönem faiz oranları, tüketici fiyatları, sanayi üretimi değişkenleridir. Araştırma sonuçlarına göre petrol fiyatlarındaki şoklar aynı ay içinde veya bir ay süresince hisse senedi getirilerinde belirgin bir etkisi bulunmaktadır. Soytaş ve Oran, petrol fiyatlarındaki değişimlerin İMKB elektrik endeksi üzerine etkilerini incelemişlerdir. Araştırmaya göre 2.Mayıs.2003-1.Mart.2007 döneminde petrol fiyatları ile İMKB elektrik endeksi arasında anlamlı ilişkiye rastlanmamıştır.
Nandha ve Faff, Nisan.1983-Eylül.2005 döneminde petrol fiyatları şokları ile hisse getirileri arasındaki ilişkiyi incelenmişlerdir. Araştırma sonuçlarına göre madencilik, petrol ve gaz sektörleri haricinde diğer sektörlerde hisse senetleri ile petrol fiyatları arasındaki ilişki negatif olarak tespit edilmiştir. Korkmaz ve Çevik, 1992 Ocak ile 2008 Mart döneminde petrol fiyat şoklarının Türkiye’de makroekonomik değişkenler üzerine etkilerini araştırdıkları çalışmalarında, petrol fiyatları ile İMKB getirisi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki tespit edememişlerdir. Petrol fiyatları ile hisse getirileri arasındaki ilişkinin yanı sıra dünya borsalarının karşılıklı ilişkileri, hisse getirileri ve petrol fiyatları arasındaki ilişkiyi kuvvetlendirmektedir. Dünya borsalarının karşılıklı ilişkilerini inceleyen bazı çalışmalar şu şekildedir:
Vuran, Ocak 2006-Ocak 2009 dönemine ait günlük zaman serileri kullanarak FTSE 100, Dax, CAC 40, S&P500, Nikkei 225, Bovespa, Merval, Meksika IPC endeksleri ile İMKB 100 endeksi arasındaki ilişkiyi eşbütünleşme analizi ile saptamıştır. Araştırma sonucunda uluslararası hisse senedi endeksleri ile İMKB 100 endeksi arasında ilişki olduğunu tespit etmiştir.111 Çelik ve Boztosun, M1-2009:M12 dönemine ait aylık zaman serileri kullanarak Türkiye, Tayvan, Singapur, Malezya, Kore, Japonya, Hong Kong, Avustralya, Çin, Hindistan ve Endonezya borsa endeks verilerini Johensen-Juselius Eştümleşme testi ile karşılaştırmıştır. Yaptıkları araştırmada İMKB ile Asya borsalarının ilişkili olduğunu tespit etmişlerdir.
Yararlanılan Kaynaklar
Fatma Karaman Tonkal, Petrol Piyasası İle BİST Arasındaki İlişkinin Analizi
B. Vuran, “İMKB 100 Endeksinin Uluslararası Hisse Senedi Endeksleri İle İlişkisinin Eşbütünleşim Analizi İle Belirlenmesi”
A. Oran, Dünya Petrol Fiyatlarındaki Değişim İMKB Elektrik Endeksine Nasıl Yansıyor?, 12. Ulusal Finans Sempozyumu
A. Yetim, Petrol Fiyatlarındaki Dalgalanmalar ve Türkiye Ekonomisi
E.Ünsal, Makro İktisat
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Fatma Karaman Tonkal’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Duyun-ı Umumiye Ve Osmanlı Ekonomisine Etkileri

Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin Osmanlı ekonomisine nasıl etkide bulunduğunun analizini yapabilmek için öncelikle İdare kurulmadan önceki dönemin nasıl ekonomik şartlara sahip olduğu bilinmelidir. İkinci aşamada kurulan bu idarenin faaliyet gösterdiği dönem ile önceki dönem arasındaki ekonomik farklara değinmek gerekmektedir. Bu sayede kurulan Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin Osmanlı ekonomisine olumlu ya da olumsuz etkide bulunduğu anlaşılabilir. Bu farklar aranırken de Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin kendi yönetimine bırakılan gelirleri nasıl yönettiği, ülkeye giren doğrudan ve dolaylı yatırımları ne yönde etkilediği, faaliyetleriyle devletin mali itibarına nasıl bir katkıda bulunduğu ve kurduğu teşkilatın dönemin modern yönetim anlayışına uygun olup olmadığı hususları incelenmelidir. Sayılan bu hususlarda Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin kurulduğu tarih olan 1881 yılından önceki döneme göre ilerleme kaydedilmişse kurumun iktisadi
anlamda faydalı bir kurum olduğu sonucuna varılabilir.
Öncelikle Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin gelirlerinde 1882 ile 1914 arasında nasıl bir değişim olduğuna bakılmalıdır. Düyun-ı Umumiye Meclisi faaliyetlerini sürdürürken karşılaştığı zorluklara rağmen gelirlerini sürekli olarak artırmayı başarmıştır. İlk beş yılda gayri safi gelirin yıllık ortalaması 2.339.749 lira, ikinci beş yıllık ortalamaya göre 2.328.444 lira ve 1892’den 1897’ye kadar geçen beş yıl içinde bu ortalamanın 2.503.261 lira olduğu görülmektedir. Tütün rejisi hariç bütün gelir kaynaklarını bizzat idare eden Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin gelirlerini artırmış olması, bu kurumun iktisadi başarısının da bir kanıtı niteliğinde değerlendirilebilir. Bunun yanında kurumun gelirlerini artımış olması Osmanlı Hükümeti ile ilişkilerinin de iyi olduğunu göstermektedir. Görülecektir ki Düyun-ı Umumiye İdaresi en büyük gelir artışlarını Osmanlı Hükümeti’nin yardımını aldığı sektörlerde yakalamıştır. Hükümetten destek alamadığı sektörlerde ise gelir artışı
sabit kalmıştır. Bu söylenenleri destekler nitelikte verileri Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin 1882- 1914 yılları arasında elde ettiği safi hasılatın değişiminin incelendiği aşağıdaki tabloda bulmak mümkündür. Aşağıdaki tablo incelendiğinde görülecektir ki, Düyun-ı umumiye İdaresi sözü geçen dönem boyunca gelirlerini toplamda artırmayı başarmıştır. Bununla birlikte en büyük gelir artışlarını Osmanlı Hükümeti’nin desteklediği sektörlerde yakalamıştır.

Yukarıdaki tablodan da takip edilebileceği gibi İdare gelirlerini incelenen dönem içersinde sürekli artırmıştır. 1907 yılında yeni gümrük anlaşmalarının yapılmasından sonra gelirler daha da artış göstermiştir. 1902 ile 1907 arasındaki beş yıllık dönem için 4.530.000 lira civarında yıllık gelir ortalaması yakalanmıştır. Birinci Dünya Savaşı sırası ve sonrasında da gelirler sürekli artış eğilimi göstermiştir. 1912 ile 1917 yılları arasındaki beş yıllık dönemde gelirler yıllık ortalama 4.035.789 lira olmuş, 1917 ve 1922 yılları arasında geçen beş yıl için ise bu ortalama büyük bir artışla 9.887.482 lira seviyelerine kadar çıkmıştır. Yakalan bu gelir artışında öncelik tuz tekelinin idaresinden elde edilen gelirdir. Tuz tekeli gelirleri 1882 yılından 1910 yılına gelindiğinde yaklaşık 1.86 kat artmıştır. Tablodan da anlaşılacağı üzere 1910 yılı tuz gelirlerinin en yüksek olduğu yıldır. Sonraki yıllarda savaş etkilerinin hissedilmesiyle gelirlerde yavaş azalmalar yaşansa da
tuz gelirlerindeki büyük artış tüm dönem boyunca devam etmiştir. Tuz tekeli gelirlerini artırmak amacıyla Düyun-ı Umumiye Meclisi’nin ne gibi faaliyetlerde bulunduğu önceki bölümde derinlemesine incelenmiştir. Görülmektedir ki Düyun-ı Umumiye Meclisi’nin aldığı önlemler ve geliştirdiği projeler tuz tekelinin gelirlerinin artmasını sağlamıştır.
Bir diğer dikkati çeken gelir kalemi damga resmidir. Tabloya bakıldığında damga resmindeki gelirin artışı görülmektedir. Yaklaşık 2.86 katına çıkan damga resmi Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin en çok artış gösteren gelir kalemi olmuştur. Artışıyla dikkat çeken bir başka gelir unsuru da gümrük resmi olmuştur. Yukarıdaki tabloda diğer sütununda hâsılat fazlası gelirler içinde ele alınan gümrük resmi özellikle 1907 yılında yapılan gümrük anlaşmalarıyla birlikte büyük artışlar göstermiştir. Diğer hâsılat fazlası gelirlerle birlikte bir milyonu aşan miktarda gelirlere ulaşılmıştır. Hâsılat fazlası gelirlerde bu artışın görülmesinde söylendiği üzere gümrük resminin önemi büyüktür. Tablo incelenmeye devam edildiğinde Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin 1882– 1914 yılları arasında en çok hâsılat elde ettiği gelir kaynağı tütün tekeli ve öşürü olmuştur. İkinci sırada ise yaklaşık 700.000 liralık bir eksikle tuz tekeli bulunmaktadır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir husus vardır. Tuz tekeli 1882–1914 yılları arasında hâsılatını 1.86’ya katlarken aynı artış tütünde yaşanmamıştır. Görüldüğü üzere tütünde hemen hemen sabit gelir elde edilmiştir. Tuz tekelini bizzat idare eden Düyun-ı Umumiye İdaresi, ortağı olduğu tütün rejisinden daha etkin ve verimli çalışarak tuz tekeli gelirlerini neredeyse ikiye katlamayı başarmıştır. Toplam hâsılat olarak çok
büyük miktarlara erişemese de balık rüsumundaki artış da Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin başarını kanıtlar niteliktedir. Balık rüsumunda en yüksek gelirin yakalandığı 1910 yılında gelirler 1882 yılına göre yaklaşık dört kat artmıştır. Bu artışın gerçekleşmesinde de daha önceki bölümde sözü edildiği üzere Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin çalışmaları etkili olmuştur.
En yüksek oranda artış ise ipek öşüründe yaşanmıştır. 1882 yılında 18.851 lira olan ipek öşürü 1907 yılına gelindiğinde 131.217 lira seviyesine çıkarak yaklaşık 7 kat artmıştır. Daha sonraları düşüş gösteren ipek öşürü büyük savaş öncesinde dahi 82.497 lira olarak gerçekleşmiş ve 1882 yılı miktarından 4,37 kat daha fazla olmuştur. Hatırlanacağı üzere Düyun-ı Umumiye İdaresi bu gelir kaleminin idaresi ile de bizzat ilgilenmiş, her türlü yeniliğin sektöre girmesine öncülük ederek ipekböcekçiliği sektörünün gelişmesine katkıda bulunmuş böylece de elde edeceği ipek öşürü meblağını da artırmıştır. Alkollü içkiler vergisinden elde edilen gelir ise dönem boyunca sabit kalmıştır denilebilir. Buna karşın 8.154.799 liralık geliri ile damga vergisi kadar önemli bir gelir kalemi olmuştur. Alkollü içkiler vergisinde dönem boyunca kayda değer bir artış görülememesinin sebebi Osmanlı Hükümeti’nin bu konudaki tutumunda aranmalıdır. Ülke içerisinde alkol tüketiminin teşvik edilmesinden yana olmayan hükümet, bu konuda yapılacak düzenlemelere sıcak bakmadığı gibi Düyun-ı Umumiye Meclisi’ne büyük yardımlarda da bulunmamıştır. Geliştirilmesi mümkün olan bu gelir kaynağının üzerinde çalışmaların yoğun yapılamaması sebebiyle alkollü içkiler vergisi, sabit miktarda gelir sağlayan kaynak olmuştur.
Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin kontrol ettiği gelir kaynaklarında gözlenen bu artışların gerçekleşmesinde Osmanlı Hükümeti’nin de yapıcı tutumu oldukça etkilidir. Özellikle kaçakçılıkla mücadele konusunda Düyun-ı Umumiye İdaresi’ne verilen destek neticesinde kaçakçılıkla mücadele etkinleşmiş, böylece kaçak ticaret yüzünden yaşanan gelir kaybının önüne büyük oranda geçilebilmiştir. Kaçakçılıkla mücadele konusunda Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin ne kadar temkinli ve titiz davrandığı da daha önceki bölümlerde yer verilen talimat örneklerinden anlaşılmaktadır. Her gelir kaynağının idaresi için konuyla ilgili talimatlarla düzenli bir iş akışı sağlanabilmiş ve kaçakçılığın önlenmesi mümkün olabilmiştir. Gelir kaynaklarını idare etmek için girişilen faaliyetlerin neticesinde Düyun-ı Umumiye İdaresi 1914 yılına kadar 90.000.000 lira civarında büyük gelirler elde etmiştir. Oransal olarak ifade etmek gerekirse, Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin göreve başladığı 1882 yılından 1914 yılına kadar kontrol ettiği gelirler 1.87 katına çıkmıştır. Yani Düyun-ı Umumiye İdaresi kontrolü altındaki gelirleri neredeyse iki katına çıkarmayı başarmıştır. Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin gelirleri bu kadar yüksek artış rakamlarına ulaşırken özellikle zirai üretimde ülke genelinde bir artış yakalanmıştır. 1897 ile 1913 yılları arasında buğdayda ve arpada %134, mısırda %146, tütünde %320, pamukta %400, kuru üzümde %192, fındıkta %233, kuru incirde %212, yaş kozada %162 oranında artış olmuştur. Yani Düyun-ı Umumiye Osmanlı ekonomisi canlandıkça gelirlerinde artış yaşamıştır. Düyun-ı Umumiye İdaresi görüldüğü üzere gelirlerinde artış yakalamayı başarmıştır. Bu gelir kaynaklarını da etkin yöneterek gelirlerindeki artışı uzun yıllar boyunca kesintisiz sürdürebilmiştir. Düyun-ı Umumiye İdaresi başarıyla geliştirdiği gelir kaynaklarından dış borç ödemelerini de yapmayı başarmıştır. İdare elde ettiği gelirlerle anapara borç ve faiz ödemelerinin tümünü yapma kabiliyetine sahip olmuştur. Tahvillerin ödenmesi daha önce Osmanlı dış borçlarının Muharrem Kararnamesi ile nasıl yeniden yapılandırıldığı anlatılırken sözü geçen takvime göre yapılmıştır. Buna göre 1903 yılında birinci grup tahvillerin tümü olmak üzere tahvil toplamının yaklaşık %22’si ödenmiştir.
Ödemelerin yapılması için öncelikle Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin masraflarının çıkması ve mümtaz tahviller adıyla anılan tahvillerin yıllık 590.000 lira olan öncelikli ödemelerinin yapılması gereklidir. Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin 1887 yılı için kurum olarak masrafı yaklaşık 300.000 lira olarak gerçekleşmiştir. Aynı yıl için ödenmesi gereken anapara ve faiz taksitleri tutarı 1.463.000 lira kadardır. Bu tutara her yıl mümtaz tahviller için ödenmesi gereken 590.000 lira daha ilave edildiğinde Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin 1886–87 ve 1887–88 yılları için 7.200 ve 12.500 liralık açıkları meydana gelmiştir. Bundan sonraki yıllarda ise açık görülmemiş hatta 1888–1902 yılları arasındaki gelir fazlası 1.000.000 liraya yaklaşmıştır.

Yukarıdaki tablodan da görüleceği üzere Düyun-ı Umumiye İdaresi 1903 yılına kadar Muharrem Kararnamesi ile kesinliğe kavuşan Osmanlı borçlarına istinaden düzenli ödemelerde bulunmuştur. Bu ödemeler gene Muharrem Kararnamesi’nin ön gördüğü takvime göre yapılmıştır. 1903 yılına gelindiğinde ise Muharrem Kararnamesi’nde bir ek protokol ile değişikliğe gidilmiştir. Bu protokole göre Düyun-ı Umumiye İdaresi’ne bırakılacak yıllık miktar 2.157.375 lira olarak belirlenmiştir. Bu miktarın üzerinde elde edilecek varidatın %75’i Osmanlı Hükümeti’ne, %25’i ise tahvil hamillerine bırakılacaktır. Gene bu protokole göre daha önce dört tertibe ayrılan tahviller birleştirilerek tek tip tahvil haline getirilmiştir. Bu tahvillere Düyun-ı Mübeddele-i Muvahhede Tahvilatı adı verilmiştir. 1903 yılına kadar yapılan ödemelerle ödenmesi gereken tahvil toplamı 75.918.019 lira seviyesine indirilmiştir. 1903 protokolü ile sözü edilen tahviller birleştirilmiş ve indirime gidilmiş böylece 32.738.772 liralık yeni tahvil toplamına ulaşılmıştır.

1903 ek protokolüyle Osmanlı dış borçlarının birleştirilmesi ile eski sistemde var olan tahviller arası fiyat farkı da ortadan kalkmıştır. Sözü edildiği üzere bu protokolle Osmanlı borçlarında ikinci defa indirime gidilmiş ve ödemelerin yapılmasında yeni bir sistem benimsenmiştir. Buna uygun olmak üzere Osmanlı Hükümeti’nin dış borçlarını ödemekle görevlendirilen Düyun-ı Umumiye İdaresi protokolün imzalanmasından 1911 yılına kadar geçen süre zarfında yukarıdaki tabloda belirtilen ödemeleri yapmıştır. 1911 yılına kadar düzenli olarak yapılan ödemelerle 3.707.418 lirası anapara ve 16.149.136 lirası faiz olmak üzere toplam 19.856.554 lira ödeme yapılmıştır. Yukarıdaki tabloda 1903 yılından itibaren yapılan ödemeler gösterilirken 1906 yılına gelindiğinde anapara borç miktarının arttığı görülmektedir. Bu durumun sebebi 1903 protokolü ile Galata Bankerleri’ne verilen Mümtaz Tahviller’in de borç birleştirilmesine tabi tutularak anapara borç miktarına eklenmesidir. Yapılan istikrarlı ödemeler neticesinde para piyasalarında Osmanlı tahvilleri lehinde gelişmeler gözlenmeye başlanmıştır. Yapılan ödemelerle 1886 yılında eski tahvillerin tümü ödenmiş ve 1898 yılına yani birinci grup tahvillerin tamamının ödendiği tarihe kadar adı geçen birinci grup tahvillerin Londra piyasalarında fiyatı 24 liradan 61 lira’ya kadar yükselmiştir. Ek protokolün imza tarihi olan 1903 yılının eylül ayında da borsa değeri 86,37 lira olan tahvillerin değeri 1906 yılına gelindiğinde 93,50 lira’ya çıkmıştır.
Görüldüğü üzere Düyun-ı Umumiye İdaresi göreve başladığı andan itibaren borç ödemelerinin düzene girmesiyle Osmanlı Devleti mali piyasalarda tekrar itibar kazanmaya başlamıştır. Bu durumu yukarıda değinildiği üzere tahvil fiyatlarının artmasından anlamak mümkündür. Ayrıca moratoryum ilanıyla birlikte Avrupa piyasalarından borç bulma imkanı hiç kalmayan, mali itibarını tamamen yitiren Osmanlı Devleti için Düyun-ı Umumiye İdaresi ile birlikte yeni bir dönem başlamıştır. İdare’nin başarılı çalışmaları neticesinde piyasalarda Osmanlı Devleti’ne karşı oluşan güven ortamı ülkeye dolaylı ve doğrudan sermaye girişine de sebep olmuştur. 1886–1914 yılları arasında yapılan borçlanma anlaşmalarıyla yabancı sermaye Osmanlı Devleti’ne girme imkânını yeniden yakalamıştır. Bu dönem borçlanmaları incelendiğinde görülecektir ki bu borçlanmalar, ilk dönem borçlanmalarından (1854– 1874) çok daha elverişli koşulları içermektedir. Kullanım alanları göz önüne alındığında da alınan borç miktarının belirli kısmının yatırıma dönüştürüldüğü gözlenecektir.

Yukarıdaki tabloda 1886 ve 1914 yılları arasında Osmanlı Devleti’nin aldığı dış borçlar gösterilmektedir. Bu borçlanmalar Düyun-ı Umumiye İdaresi kurulduktan sonraki dönemde alınmıştır. Osmanlı Devleti’nin mali anlamda tekrar itibar kazanmasıyla birlikte yabancı sermayenin dış borç yolunu kullanarak dolaylı biçimde ülkeye girişi bu borçlar vesilesi ile olmuştur. Bu borçlanmaların özellikle kullanım alanları incelendiğinde ilk dönem yani 1854–1874 dönemi borçlanmalarından oldukça farklı olduğu görülecektir. Bununla birlikte tablodan takip edilebileceği gibi borçlanmaların faiz oranları ve özellikle emisyon oranları ilk dönem borçlanmalarından çok daha elverişlidir. Bu durum da Osmanlı Devleti’nin mali itibarını tekrar kazandığını, Osmanlı tahvillerinin piyasalarda aranan tahviller olduğunu göstermektedir. Anımsanacağı gibi ilk dönem borçlanmalarında %32 seviyelerine kadar inen emisyon oranlarıyla çok kötü şartlarda borçlanmalar yapılmıştır. Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin etkin çalışmalarıyla mali itibarı artan Osmanlı Devleti 1914 yılına kadar sözü edilen dönemde çok daha uygun şartlarda borç bulma imkânına kavuşmuştur.
Uygun şartlarda borç bulabilme imkânının bu dönemde elde edilmesiyle birlikte borçların kullanım alanları da daha efektif alanlara yönelmiştir. Daha önce neredeyse tamamıyla cari harcamalara yönelen borçlar bir dönemden sonra sadece borç kapatmak için kullanılmıştır. Bu durum maliyeyi içinden çıkılmaz bunalımlara sürüklemiş, iflas kaçınılmaz olmuştur. Ancak bu ikinci dönem borçlanmalarında alınan paralar hem verimli finansal operasyonlar için kullanılmış hem de önemli bir kısmı da yatırıma dönüştürülmüştür. 1894, 1896, 1908, 1910, 1911, 1913 yıllarında yapılan borçlanmalardan elde edilen kaynaklar özellikle demiryolu yapımı için kullanılmıştır. Bunların dışında kalanlar ise cari açıkların finansmanında ve özellikle borçların konsolidasyonu işlemlerinde kullanılmıştır. Bu haliyle ilk dönem borçlanmalarına benzer bir görünüm gösterse de kesinlikle benzememektedir. Çünkü bu ikinci dönemde yapılan borç konsolidasyonlarında büyük indirimler elde edilerek borçlanmanın maliyetine katlanılacak avantajlar elde edilmiştir. Örneğin 1903 ek protokolü ile borçlar birleştirilmiş ve neredeyse %50 oranında indirime tabi tutulmuştur. Yani alınan borç sebebiyle toplam borç yükünde büyüme meydana gelmemiştir. Aksine borçlarda indirime gidildiğinden yeni alınan borçlara rağmen toplam borç yükü sürekli azalmıştır. Bu dönemde alınan borçlarda borç yükünün azalmasında bir diğer önemli sebep de emisyon oranlarının yüksek oluşudur. Bazı istikrazlarda %100’ü bulan emisyon değerleriyle Osmanlı Devleti hazinesine giren para miktarı kadar borçlanmış, ek bir yükün altına girmemiştir. 1854–1874 arasında alınan borçlar yatırıma dönüşmezken 1886–1903 arasında yani ek protokol imzalanmadan önce alınan borçların %5,5’i, 1904–1914 arasında alınan borçların da %19,5’i yatırım harcamaları için kullanılmıştır.
Düyun-ı Umumiye İdaresi sadece dolaylı yatırımlar yoluyla ülkeye para girişine ön ayak olmamıştır. Yarattığı güven ortamıyla doğrudan yatırım yapacak yatırımcılar da Osmanlı Devleti sınırları içinde iş yapmak için istekli hale gelmişlerdir. Bu doğrudan yatırımlar içerisinde en önemli olanı ise demiryolu yatırımları olmuştur. 1875 yılından önce Osmanlı Devleti’nde demiryolu yapanlar tarifeler, güvenlik, mülkiyet hakları gibi konularda hükümet ile anlaşmazlıklar yaşamışlardır. 1875 yılından sonra ise ödemelerin durdurulması Osmanlı topraklarında o zamana kadar demiryolu konusunda yatırım yapanları da korkutmuştur. İtibarını yitiren Osmanlı Devleti yabancı yatırımcılar açısından da inandırıcılığını yitirmiş bulunuyordu. 1882 yılında Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin faaliyetlerine başlamasıyla ülke içinde gerçekleşecek demiryolu yatırımlarında da yeni bir dönem başlamıştır. Osmanlı devleti için önemli bir iktisadi etken haline gelen Düyun-ı Umumiye İdaresi yabancı yatırımcıların karşısında güven telkin eden bir kurum halini almıştır. Yabancı yatırımcılar Osmanlı Hükümeti’nde aradıkları ancak bulamadıkları çok önemli iki unsuru Düyun-ı Umumiye İdaresi’nde bulmuşlardır. Güvenebilecekleri bir temsilci ve etkin, yetenekli, işbirliğine açık yönetim arayışında olan yabancı yatırımcıları bu unsurları Düyun-ı Umumiye İdaresi’nde bulmuşlardır. Düyun-ı Umumiye İdaresi de ülke içine yabancı yatırımcıların girmesinden taraftar olmuştur. Yeni yatırımlarla canlanacak ekonomi sayesinde Düyun-ı Umumiye’nin de gelirleri artacaktır. Ayrıca gene bu yatırımlar sayesinde yaşanacak iktisadi gelişme bir yandan da borsada işlem gören tahvil fiyatlarının yükselmesine yol açacak yani Osmanlı Devleti’nin prestiji daha da yükselmiş olacaktır.
Osmanlı Hükümeti de ülkeye yabancı sermayenin girmesini istemiştir. Özellikle demiryolu yatırımlarının artması Osmanlı Devleti için oldukça faydalı sonuçları da beraberinde getirmiştir. Daha önceki bölümlerde değinildiği üzere askeri ve siyasi amaçlarla demiryolu yapımına oldukça önem gösteren Osmanlı Hükümeti Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin yarattığı güven ortamından faydalanarak bu dönemde yeni yatırımların gelmesi için uygun zemini hazırlamaya çalışmıştır. Bu amaçla 26 Nisan 1888 tarihinde hükümet komiseri yeni yayınlanmış bir iradeyi Düyun-ı Umumiye Meclisi’ne bildirmiştir. Buna göre yapılacak demiryolları için verilen kilometre teminatlarına karşılık gösterilen aşar gelirlerinin toplanması ve imtiyaz sahibi demiryolu şirketlerine dağıtılması görevi Düyun-ı Umumiye İdaresi’ne verilmiştir. Bu görevin Düyun-ı Umumiye İdaresi’ne verilmesi yatırımları olumlu yönde etkilemiştir. Oluşan olumlu hava ile çok önemli yatırımlar hayata geçirilmiştir. Düyun-ı Umumiye İdaresi’ne yeni görevi verildikten hemen sonra başlayan çalışmalar ile 1889 ile 1898 yılları arasında 16 demiryolu yapımı imtiyazından 12’si tamamlanmış ve böylece 5.350 km’lik demiryolu yapımı tamamlanmıştır. Demiryolu yapımları daha sonraki yıllarda da devam etmiş Birinci Dünya Savaşı öncesine kadar sürmüştür. Bu zaman zarfında yapılan yatırımlara bakılarak daha sonra da 1875 öncesi dönemle kıyaslamaya gidildiğinde doğrudan yatırımların ülkeye girmesi konusunda Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin oldukça faydalı çalışmalar yaptığı görülecektir. Dönemin en büyük demiryolu yatırımlarını yapan şirket olan Anadolu Demiryolu Şirketi, 1891 yılında Ankara’ya kadar uzanana bir hattın inşasını tamamlamıştır. Böylece Haydarpaşa- Ankara arasındaki 576 km uzunluğundaki hat bu Alman firması tarafından 1893 yılında tamamlanmıştır. Aynı şirket Eskişehir-Kütahya-Konya hattının imtiyazını 1893 yılında almış inşaatı 1896 yılında bitirmiştir. Şirket, 1893 yılında inşasını tamamladığı Haydarpaşa-Ankara hattında yolcu nakliyatını %269 ve yük naklini ise 10 kat artırmayı başarmıştır. Bu başarı hiç şüphesiz ülkedeki ekonomik canlanmanın da bir göstergesidir.
265 km uzunluğundaki Afyon- Alaşehir hattı Ocak 1897’de, Manisa-Soma hattı 92 km uzunluğu ile 1890 yılında İzmir-Kasaba hattını yapan şirket tarafından tamamlanarak işletmeye açılmıştır. 25 km uzunluğundaki Çatal-Ödemiş, 9 km uzunluğundaki Saray-Denizli hattı da aynı yıl işletmeye açılmıştır. Suriye bölgesinde ise ilk demiryolunun inşaatına 1889 yılında Yafa ile Kudüs
arasında başlanmıştır. Fransız sermayesi ile yapılan bu hat 87 km uzunluğunda olup 1892 yılında işletmeye açılmıştır. Beyrut-Şam-Havran arasında 252 km uzunluğunda yapılacak olan demiryolunun imtiyazı da gene bir Fransız girişim grubuna verilmiştir. Aynı şirkete Halep üzerinden Birecik’e gidecek olan 550 km’lik demiryolunun imtiyazı verilmiştir. İstanbul-Selanik arasında yapılacak 510 km’lik hat için ise 1892 yılında Fransız M. Bodonvy isimli bankere imtiyaz verilmiştir. Bu hattın tamamlanıp işletmeye açılması ise 1896 yılında gerçekleşmiştir. Ancak bu hat denizyolu rekabeti sebebiyle beklenen geliri elde edememiştir. Bu sebeple km garantisi olarak teminat gösterilen miktar Osmanlı Hükümeti tarafından ödenmiştir. Bütün bu sözü edilen demiryolu inşaatlarıyla birlikte 20. yy’a girmeden önce Osmanlı Devleti sınırlarında yapılan demiryolları şu şekilde olmuştur: İngilizler tarafından 440 km, Fransızlar tarafından 1266 km ve Almalar tarafından 1020 km demiryolu inşa edilmiştir. Şu haliyle bakıldığında yapılan toplam demiryolu uzunluğu 2726 km olmuştur. Birinci Dünya Savaşı başlayana kadar da demiryolu yatırımları devam etmiştir. Bu zamana kadar yapılan en önemli demiryolu inşaatları ise Bağdat ve Hicaz demiryolu hatlarıdır. 1904 yılında Basra’ya kadar inen hattın imtiyazı Deutsche Bank tarafından kurulan Anadolu-Bağdat Demiryolu Şirketi’ne verilmiştir. Bu hatta 1914 yılına adar 1060 km yol yapılmıştır. Hicaz demiryolları ise Sultan II. Abdülhamit tarafından dini bir misyon yüklenerek yaptırılmıştır. Müslümanlarca kutsal olan hac vazifesinin kolaylaştırılması için yapıldığı öne sürülen Hicaz hattı için bütün dünya Müslümanlarından yardım toplanmıştır. Demiryolu ile ilgili tüm üretim yurt içinde yapılmıştır. Hicaz pulları çıkarılıp satılmış, kurban derileri toplanmıştır. Bu faaliyetlerle yılda 20.000.000 frank gelir elde edilmiştir. 1914 senesi yazına kadar Hicaz hattının 1558 km’lik kısmı tamamlanarak işletmeye açılmıştır. 1908 yılında ilk tamamlanan kısmının işletmeye açılmasıyla birlikte Hicaz hattından 1914 yılına kadar toplam 96.080.000 kuruş hâsılat elde edilmiş, 71.610.000 kuruş masraf yapılmıştır. Böylece bu hattan toplam 24.470.000 lira kar elde edilmiştir.
1875 yılına kadar yapılan en büyük demiryolu inşaatı projesi olan Rumeli Demiryolu projesinden 1179 km yol tamamlanmıştır. İngiliz yatırımlarının yoğun olduğu 1867 yılına kadar da 513 km yol tamamlanabilmiştir. Buna karşılık sadece Bağdat demiryolu hattında 1914 yılına kadar tamamlanan yol 1060 km’dir. Anlaşılmaktadır ki Düyun-ı Umumiye İdaresi göreve başladıktan sonra Osmanlı toprakları içersinde yabancı sermayenin çok büyük yatırımları olmuştur. Başlanan projeler bitirilmiş ve bu sayede ekonomik canlanma görülebilmiştir. Demiryolu hattının geçtiği Konya-Eskişehir-Ankara arasında sevk edilen tarımsal ürün miktarında tam %1000 artış yaşanmıştır. Anadolu’yu baştan başa geçen demiryolu projeleriyle özellikle Çukurova’da pamuk tarımı oldukça gelişmiştir. 1904 yılında 9.100 ton olan pamuk üretimi 1909 yılında 15.280 tona çıkmıştır. Yabancı sermaye 1914 yılına kadar sadece demiryolu inşası için yaklaşık 47 milyon sterlin yatırım yapmıştır. Görüldüğü üzere yapılan bu yatırımlardan da Osmanlı Devleti oldukça faydalanmıştır. Yukarıda pamuk ürünü için verilen örnek birçok tarım mahsulü için de geçerlidir. Daha önceki bölümlerde değinildiği üzere demiryolu geçtiği bölgelerin aşar gelirlerinde de büyük artışlara sebebiyet vermiştir. Ülkeye yabancı sermayenin bu şekilde doğrudan girmesi ve ekonomik canlanma için vazgeçilmez bir unsur olan ulaşım sektörüne yatırım yapması Osmanlı ekonomisini olumlu yönde etkilemiştir. Bu yatırımların özellikle 1882 yılı sonrasında çoğalmasının asıl sebebi de Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin varlığıdır. Sağladığı güven ortamı yatırımcılar için cazipgelmiş ve yabancılar yatırım yapmaktan çekinmemişlerdir. Yatırımlar sayesinde yaşanan ekonomik canlanmadan payını alan Düyun-ı Umumiye İdaresi de 1914 yılına gelene kadar gelirlerini sürekli artırmayı başarmıştır.
Bütün bu açıklamalardan sonra Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin Osmanlı ekonomisine katkıları şu şekilde özetlenerek ekonomiye olan etkisi kesin olarak belirlenebilir. 1881 yılına kadar daha çok Osmanlı Bankası vasıtasıyla yürütülen Avrupa ile mali ve ekonomik ilişkiler Düyun-ı Umumiye’nin kurulmasıyla düzene kavuşmuştur. 1875 moratoryumu ile Osmanlı Devleti’nin kaybolan mali itibarı Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin kurulup borçların düzenli ödenmeye başlanmasıyla geri kazanılmıştır. 1880’ler öncesine kıyasla çok daha uygun koşullarda borç bulmak mümkün olmuştur. Eski borçların ve yeni alınan borçların zamanında ödenmesiyle oluşan güven ortamı sayesinde yabancı sermaye Osmanlı Devleti’ne tekrar ve daha istekli biçimde girmeye başlamıştır. Bu giriş özellikle demiryolu sektörüne yönelerek 1914 yılında Osmanlı Devleti’ne giren yabancı sermayenin %63,1’i bu sektöre yönelmiştir. Borçların anapara ve faizlerinde 1881 ve 1903 yıllarında elde edilen önemli indirimler gene kurulan Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin çalışmaları neticesinde gerçekleşmiştir. Galata Bankerleri ve Osmanlı Bankası’na olan borçlar Düyun-ı Umumiye İdaresi sayesinde dönüştürülmüş hazine rahatlatılmıştır.
Düyun-ı Umumiye İdaresi batı tipinde teşkil edilmiş muazzam bir teşkilat olarak bu anlamda Osmanlı Devleti’ne örnek olmuştur. Memurlarını iyi seçmiş, dolgun ücretlerle rüşvetin önüne geçmeyi başarmış ve kurulan teftiş ağı ile iş akışı kesintisiz kontrol edilebilmiştir. Kontrolü altındaki gelir kaynaklarını etkin yönetimi ve aldığı önlemler sayesinde gelirlerini artırmayı başardığı gibi ülke genelinde üretimin artmasını sağlamıştır. Şeffaf çalışma geleneğini kendi teşkilatının tümüne yayarak bütün kuruluşlara örnek olmayı da başarmıştır. Şeffaflığını ortaya koyacak yıllık çalışma programlarını ve yıl sonu özetlerini yayınlamıştır. Bütün bu anlatılanlardan başka Düyun-ı Umumiye İdaresi Osmanlı Devleti’nin hukuki düzenlemeleri içersinde hareket etmiş, bu sınırları aşmamıştır. Bununla birlikte alacaklıların temsilcilerinden oluşan ve yabancı hükümetlerle gayri resmi bağlantıları bulunduğu asla inkâr edilemeyecek bu kurum, Osmanlı Devleti üzerinde bir siyasi baskı unsuru olmuş olabilir. Ancak alınan kararların bu siyasi baskılar altında alındığı düşünülmemelidir. Hatırlanacağı üzere Osmanlı Devleti kendi siyasi ve iktisadi çıkarlarına uygun konularda Düyun-ı Umumiye İdaresi’ne destek vermiştir. Bunu gelir kaynaklarının idaresi sırasında çıkarılan kanuni düzenlemelerden anlamak mümkündür. Hatırlanacağı üzere Osmanlı Hükümeti alkol satışını teşvik edecek yasalara sıcak bakmamıştır. Bütün uygulamalar Osmanlı Devleti’nin hukuki sistemi içerisinde gerçekleştirilmiştir.
Netice olarak Osmanlı Devleti’nin egemenlik haklarına karşı girişimlerde bulunmayan bu kurum, bir devlet kurumu niteliğinde kendisine verilen görevleri yerine getirmek konusunda başarılı olmuştur. Faaliyetleriyle de Osmanlı ekonomisine canlılık katmış, olumlu yönde etki etmiştir. Düyun-ı Umumiye İdaresi dönemine yapılan birçok yatırım ve özellikle demiryolları gelecek dönemlere miras olarak kalmış, hatta Milli Mücadele sırasında çok büyük fayda sağlamıştır.
Yararlanılan Kaynaklar
Mehmet Özcan, Duyun-ı Umumiye İdaresi Ve Osmanlı İktisadı Üzerine Etkileri
İlber Ortaylı, Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman Nüfuzu
Ahmet Onur, Türkiye Demiryolları Tarihi (1860–1953)
İbrahim Murat Bozkurt, Osmanlı İmparatorluğu’nda Yabancı Sermaye (1854–1914)
Haydar Kazgan, Düyun-ı Umumiye

*Bu çalışmanın tüm hakları, Mehmet Özcan’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Ekonomik Krizlerin Sebepleri Ve Ortaya Çıkış Süreçleri

Ekonomik krizlerin türlerini, modellerini detaylı bir şekilde aktarmaya çalıştıktan sonra, genel olarak ekonomik krizlerin nasıl ortaya çıktığını ve bu krizlerin ortaya çıkmasında hangi nedenlerin etkili olduğunu ortaya koyabilmek gerekmektedir. 1990 yılı sonrası Türkiye’de ortaya çıkan ekonomik krizlerin yoksulluk ile ilişkisini ele alan çalışmanın bu kısmında, ekonomik krizlerin nasıl oluştuğu/ortaya çıktığını anlayabilmek için öncelikle, ekonomik krizlerin hangi sebeplerden dolayı ortaya çıktığını ele almak daha faydalı olacaktır. Ekonomik krizlerin ortaya çıkış sebeplerinden bahsedilirken de, krizlerin ortaya çıkmasında etkili olan birtakım göstergelere de yer verilmesinin doğru ve yerinde olacağı düşünülmüştür.
Ekonomik Krizlerin Sebepleri
Türkiye’de yaşanmış önemli krizlerin ortak sebeplerini açıklayabilmek, ekonomik krizlerin sebeplerini ortaya koyabilmek ile daha kolay olacaktır. Bu konuyu açıklığa kavuşturabilmek için de, gelişmekte olan ülkelerin piyasalarında meydana gelen krizlerin sonuçlarına ve istatistiksel göstergelerine ihtiyacımız vardır. Türkiye’de son yıllarda yaşanmış olan krizler, genellikle döviz veya bankacılık kaynaklı krizlerden oluşmaktadır. Bu yüzden krizlerin ortaya çıkmasında etkili olan göstergeler de, genellikle döviz rezervi veya döviz üzerinden yapılmakta olan sermaye hareketleri ile ilişkili olmaktadır. Bu duruma dayalı olarak ortaya çıkan göstergeler değişik iktisatçı ve yazarlar tarafından ele alınmakla birlikte, bu göstergeleri ekonomik krizlerin sebepleri olarak ele alabiliriz. İlk olarak Uygur’un, 2000 Kasım-2001 Şubat krizlerini incelerken ortaya çıkartmış olduğu kriz göstergeleri şunlardır:
* Kısa Vadeli Dış Borç/ Döviz Rezervi
* Cari Açık/ Döviz Rezervi
* Cari Açık/ GSYİH
* Toplam veya Kısa Vadeli Dış Borç/ İhracat
* Bankacılık Kesimi Açık Pozisyonu/ Döviz Rezervi
* Banka Kredisi/ Döviz Rezervi
* Para Arzı/ Döviz Rezervi
* Yerli Paranın Değer Kazanması
* Sermaye Hareketlerinde Dalgalanma
* Dış Borç Faizinde ve Risk Priminde Yükselme/ Dalgalanma
* Kısa Vadeli İç Faizde Dalgalanma
Bu ekonomik krizlere sebep olan göstergelerden bazıları Toprak tarafından ele alınarak yorumlanmıştır. Bu yorumları kısaca şu şekilde açıklayabiliriz :
* Kısa vadeli dış borç/ döviz rezervi: Bir ekonomide meydana gelen kısa süreli faizler, o ülke ekonomisindeki para politikasının bir göstergesi olmaktadır. Türkiye’de döviz, faiz ve borsa bu anlamda birbirinden ayrılamayan üçlü bir ilişkiyi oluşturmaktadır. Kısa vadeli faiz oranları, IMF programının süresine bağlı olarak dış kaynak girişimine daha duyarlı hale gelmiştir. Bu duruma bağlı olarak gecelik faiz oranlarında meydana gelen dalgalanmaların büyüklüğü, krizlerin habercisi olmaktadır. Türkiye’deki gelişmeyi bu duruma örnek gösterecek olursak; 2000 yılında kısa vadeli dış borçların döviz rezervine oranı yaklaşık olarak 1 civarında iken, 2000 yılı sonunda 1,5’a yaklaşmıştır.
* Cari açık/ döviz rezervi, cari açık/ GSYİH: Döviz rezervinde bir azalma meydana gelir, cari açık da artış gösterirse, doğal olarak cari açığın döviz rezervine oranında bir artış meydana gelir. Mesela, cari açığın döviz rezervine oranı 1999 yılında % 5,9 iken, bu oran 2000 yılının sonunda % 50’ye ulaşmıştır. Bir ülkenin ulusal parasının reel olarak % 25’e ulaşarak değer kazanması, cari açık/yurt içi milli gelir oranının da % 4’e ulaşması demek, o ülkenin krize girmekte olduğunu gösterir.
* Döviz kurunun değer yitirmesi/ yerli paranın değer kazanması: Ayarlanabilir sabit kur sisteminin uygulanmasından dolayı, 2000 yılı boyunca TL, döviz karşısında değer kazanmaya devam etmiştir. Bu durumda bir ülke, ekonomisini düzeltmeye çalışan bir program uyguladığı takdirde, o ülkede maalesef olması gereken durumların aksine gelişmeler meydana gelecektir. Eren ve Süslü ise, ekonomik krizlerin meydana gelmesinde etkili olan bu göstergeleri; ekonomik krizlerin doğacağı konusunda beklentileri beslemekte olan ‘’Ön göstergeler’’ ve krizlerin boyutları/büyüklüğü hakkında bilgi verebilecek ‘’Temel göstergeler’’ olmak üzere iki şekilde incelemiştir. Bu göstergeler şunlardır:
* Ön göstergeler: Reel kurun aşırı değer kazanması, M2 (vadeli mevduat) para arzının uluslararası rezerv oranında veya cari açıkların GSMH’ye oranında meydana gelen aşırı yükselmeler gibi.
* Temel göstergeler: Döviz kurlarında meydana gelen aşırı dalgalanmalar, gecelik faiz oranlarında meydana gelen yükselmeler, döviz rezervlerinde önemli miktarlarda meydana gelen azalmalar gibi.
Krizlerin doğmasına yol açan bu göstergelerden kısaca bahsettikten sonra, ekonomik krizlerin sebeplerini bazı yazarlar tarafından şu şekilde açıklayabiliriz:
Ekonomi dizisinde en çok genel kabul gören yazarlardan olan Mishkin’e göre ekonomik krizlerin temel sebepleri;
* Faiz oranlarının yükselmesi, belirsizliklerin artması, varlık piyasalarının bilanço üzerindeki etkileri, bankacılık sektöründe oluşan problemlerden oluşmaktadır.
Mishkin’e göre bu dört temel faktör, ekonomik krizlerin temelini oluşturmaktadır. Ancak bu çalışmada, Aslan Eren ve Bora Süslü tarafından ele alınan ekonomik krizlerin temel sebeplerinden yararlanılacaktır. Bu doğrultuda bu iki yazara göre ekonomik krizlerin genel olarak sebepleri şunlardır:
* Makroekonomik yapının sürdürülememesi
* Ters seçim ve ahlaki tehlike problemi
* Finansal liberalleşme
* Sürü psikolojisi
Makroekonomik Yapının Sürdürülememesi
Gelişmekte olan ülkeler son yıllarda dış kaynaklardan yararlanarak büyüme yoluna gitmişlerdir. Ülke hükümetleri sermaye kapasitesinin sınırlı olması, uzun süreden beri yeni reformlara ihtiyaç duyulması ve ekonominin dengesizleşmesinden dolayı uluslararası sermayeye yönelik politikaları uygulamaktadır. Bu durumda ülkelere sermaye girişini hızlandırabilmek için, para ve maliye politikaları etkili olmaktadır.
Para ve maliye politikalarının amacı dış sermayeyi çekebilmek olduğundan dolayı, ekonomiyi yöneten kişiler, kur kaybını minimize edebilmek ve bu durumda faiz oranlarından meydana gelen kayıpları alternatif yatırımlara oranla yüksek tutabilmek için faiz oranlarını yükseltmeleri gerekmektedir. 1990’lı yıllarda yaşanan deneyimlere bakıldığı zaman, sermaye hareketlerine açık olan ve yumuşak sabit kur sistemini izleyen gelişmekte olan ülkelerde bu durumlara bağlı olarak parasal krizlerde artışlara rastlanılmıştır. Sabit kur politikasının uygulanması ve faiz oranlarının yükselmesi sonucunda, uluslararası sermaye ülkelere çekilmeye çalışılmaktadır. Böylece, kısa süreli borçlanmalarda aşırı artışlar meydana gelir ve varlık fiyatları reel ekonomiden kaparak şişmeye başlar. Bu durum finansal sektörün zayıflamasına yol açar. Böylece piyasalar dengesizleşerek altüst olur ve yabancı yatırımcılar döviz kaybına uğrar. Durum böyle olunca, ülkeler krize sürüklenir ve sabit döviz kuru sisteminden esnek kur sistemlerine geçmeye çalışırlar. Ancak, esnek kur sistemlerinin de ülkedeki istikrarı bozma riski oldukça yüksektir. Bu yüzden sabit kur sisteminden çıkış zamanını iyi ayarlayabilmek gerekir.
Ters Seçim ve Ahlaki Tehlike Problemi
Bankaların müşterilerine kredi verebilmesi genellikle, ‘’Asimetrik Bilgi Problemi dediğimiz sorunlara yol açmaktadır. Bu durumun ortaya çıkmasında, bankalar borç verirken alıcılarının güvenli veya güvensiz olduklarını tam olarak ayırt edemezler.
Bu yüzden bankalar durum böyle olunca, bütün müşterilerine yüksek faiz uygulamak zorunda kalırlar. Bu tür uygulama sonucunda da ‘’Ters seçim’’ ortaya çıkmaktadır. Günümüzde ekonomik krizlerin en önemli sebeplerini; ahlaki tehlike problemi oluşturmaktadır. Ahlaki tehlike olarak adlandırılan bu terim, işlerin kötü gitmesi durumunda bedeli ödeyecek olan bir başka kişiyse eğer, riski alacak olan kişinin alacağı riskin ne kadar olacağına kara vermesi gerektiği her durum için kullanılmaktadır. Ahlaki tehlike probleminde tasarruf sahipleri, mevduatları bankaların devlet güvencesi altında olduğunu düşünerekten bu mevduatları izlememekte ve bu konuda hiçbir tedirginlik duymamaktadır. Bu durumda bankalar, devlet güvencesi altında riskli olan projeleri destekler ve genel olarak ekonomiyi krize sokarlar.
Finansal Liberalleşme
Son yıllarda Türkiye’de ve dünya ekonomisinde yaşanan ekonomik krizlerin belki de en önemli sebebini; finansal serbestleşme olgusu oluşturmaktadır. Küreselleşmek adına verilen mücadeleler, sermaye hareketlerinin değişmesine yol açmıştır. Kısa süreli spekülâtif bir hal alarak resmi kanallardan özel kanallara inen bu sermaye hareketleri, ülkelerin ekonomilerinde son derece oynaklıklara sebep olmaktadır. Gelişen bir ekonomide; gelir dağılımında adaletli olunması, fiyatlarda istikrarın sağlanması, katma değeri yüksek olan malların üretime sokulması, denk bütçe gibi makroekonomik şartlar sağlanmadan, finansal serbestleşmeye geçilirse eğer ülkeler, yarardan çok zarara uğrar. Bu durumda bir ekonomide yapısal ve kurumsal zayıflıklar söz konusu olursa, ekonomide sermaye hareketlerini sağlayabilecek olanaklar sınırlı olur ve bu durumda yüksek faizlerin sunulması ile kısa süreli sermaye akımları cezp edilmeye çalışılır. Bu durumda finansal serbestleşmeye dayalı olarak, ülkelerde kriz riski artar. 1990 yılından itibaren günümüzde meydana gelen ekonomik krizlerin belki de en önemli sebebini oluşturan bu finansal serbestleşmenin getirmiş olduğu olumsuzlukların temelinde şu hususlar bulunmaktadır :
* Finansal sistemin, finansal serbestleşmeye dayalı olarak düzgün bir şekilde işleyebilmesi için yeni finansal kurum ve araçlara ihtiyaç bulunmaktadır. Ancak, bu kurum ve araçların bulunması epey zaman almakta ve finansal akışının güçleşmesine sebep olmaktadır.
* Son yıllarda para üzerinden spekülâtif işlemlerle para kazanma amacında olan şirketler, olası risklere karşı bir önlem aracı olarak fonları düşünmüşler; ancak bu fonlar, uygulamada spekülâtif bataklıklara dönüşmekte ve fon piyasalarında olan bitenin ne olduğunu izlemeyi güçleştirmektedir.
* Para üzerinden para kazanma amacında olan bu şirketlerin devreye girmesi durumunda, piyasalarda kârın yüksek olması beklenmektedir. Bu beklentilerin, yabancı ve yerli olan sermayeler tarafından da desteklenmesi üzerine, rasyonel olması beklenilen davranışlar yerini sürü psikolojisine bırakarak olası krizlerin oluşmasına zemin hazırlamaktadır.
Sürü Psikolojisi
Bir ülkenin krize girmesine neden olan etken, o ülkenin ekonomik büyüklüklerinin sürekli kötüye gitmesi durumu etkili olmaktadır. İktisadi birimler, mevcut olan bu durumu rasyonel olarak düşündükleri takdirde spekülâtif ataklar krizleri meydana getirmektedir. Fakat iktisadi birimler, bu bilgileri rasyonel bir şekilde kullanmazsa yani ekonomide bir bozukluk varmış gibi hareket ederlerse, bu durum krizlerin oluşmasında bir başka sebebe yol açmaktadır. Bu durumun ortaya çıkmasında işte bu ‘’Sürü psikolojisi’’ etkili olmaktadır. Bu tür krizlerde para ve maliye politikalarının sonuçları değil de, bu politikaların iktisadi birimler tarafından nasıl algılandığı önem kazanmaktadır. Bu durumda bütün iktisadi birimler aynı anda aynı bilgiye sahip olmadıklarından, diğer iktisadi aktörlerin nasıl davrandıklarını izlemek durumunda kalırlar. Örneğin, bankaların mali durumları ve kararlarıyla ilgili bir spekülâtörün önemli bir bilgiye sahip olduğunu varsayalım. Bu yatırımcının sahip olduğu portföyünde bir değişiklik meydana gelir ve diğer yatırımcılar da bu durumu üzerine bu yatırımcının bilmediği bir bilgiye sahip olduğunu düşünerekten aynı eğilimi gösterdikleri anda, bu durum böyle sürer gider. İşte sürü psikolojisi dediğimiz bu durum, bu şekilde ortaya çıkmaktadır.
Ekonomik Krizlerin Ortaya Çıkışı
Kısa dönemde ortaya çıkan finansal krizler, genellikle yabancı kısa süreli olan fonların ülkeyi hızlı bir şekilde terk etmesiyle döviz kurlarında, enflasyon oranlarında ve faiz oranlarında ani yükselmeler meydana gelmekte ve bu durum kısa sürede üretim ve yatırım düzeylerinde azalmalara neden olarak reel sektörleri etkileyebilmektedir. Bir ülkede meydana gelen krizler, başta bu ülkenin yakın ekonomik ilişkiler içerisinde olduğu ülkeleri etkilemekle beraber, diğer ülkeleri de etkileyebilmektedir.
Krizlerin ilk olarak başladığı bu ülkelerde ihracat daralır, ihracatın daralması ile uluslararası finans piyasalarında tedirginlik artar. Bu durum, mevcut olan olumsuzlukları daha da arttırmakla beraber ortaya çıkan bu kriz, işgücü piyasalarından, sağlık-eğitim ve sosyal harcamalara kadar giderek yoksulluk ve gelir dağılımına doğru ilerlemektedir. Krizlerin ortaya çıkış süreci Koyuncu ve Şenses’e göre bu şekilde ele alınmıştır. Krizlerin ortaya çıkış sürecini bu şekilde aktaran bu iki yazardan sonra Toprak, ekonomik krizlerin ortaya çıkışını gelişmiş ülkeler ve gelişmekte olan ülkeler bazında ele almıştır. Bu yazar, krizlerin ortaya çıkış sürecini; gelişmiş bir ülke olarak ABD’yi, gelişmekte olan ülkelerden de Latin Amerika ve Güneydoğu Asya’yı ele alarak açıklamıştır.
Gelişmiş bir ülke örneği olarak ABD’de meydana gelen ekonomik krizlerin ortaya çıkış süreci şu şekildedir: Bankaların bilançolarının kötüleşmeye başlaması, faiz oranlarını yükseltir, bu durumda borsada düşüşler ve belirsizliklerde artışlar meydana gelir ve sonuçta ters seçim ve ahlaki tehlike problemi ortaya çıkar. Bu duruma bağlı olarak, ekonomik faaliyetlerde bir düşüş meydana gelir ve banka panikleri artarak yine ters seçim ve ahlaki tehlike problemi ortaya çıkar.
Gelişmekte olan ülke örneklerinden Latin Amerika’da ve Güneydoğu Asya’da meydana gelen ekonomik krizlerin süreci ise şu şekilde işlemektedir: Yine banka bilançolarında kötüleşmenin meydana gelmesiyle, borsada düşüş ve belirsizliklerde artış meydana gelir. Bu duruma bağlı olarak, ters seçim ve ahlaki tehlike probleminde artış meydana gelir ve bununla birlikte, döviz krizleri oluşur. Döviz krizlerinin meydana gelmesi, ters seçim ve ahlaki tehlikeyi daha da arttırarak, ekonomik faaliyet düzeyinin azalmasına yol açar. Sonuçta bankacılık krizleri meydana gelir ve ters seçim ve ahlaki tehlikenin artması ile beraber, ekonomik faaliyetler daha da kötüleşir.
Ekonomik krizlerin oluşum sürecini bu şekilde ele alan bu yazara göre, bu süreci görsel olarak şu şekilde gösterebiliriz:
 

Ekonomik krizlerin oluşum sürecini ele aldığımız tablodan da anlaşılacağı üzere, bir krizin oluşumu; belirli olan finansal, sektörel, mali kaynaklı olan sebeplerin yanı sıra yabancı sermayeden de kaynaklanmaktadır. Bu şekilden de anlaşılacağı üzere ekonomik olan durumları politik, uluslararası ve diğer sebeplerden kaynaklanan unsurların etkilemesiyle, krizler kaçınılmaz bir hâl almaktadır. Dünya Bankası ( 1998 )’in yayınlamış olduğu bir rapora göre ise, bankaların vermiş olduğu kötü ödünçler, resesyonlar ve bir ülkenin ulusal parasında meydana gelen aşırı değer kayıpları ekonomik krizlerin bir sonucu olmaktadır.
Ekonomik Krizlerin Özellikleri
1990 yılında ve sonrasında ortaya çıkan krizlerin kendine has özelliklerinin anlaşılabilmesi için, 1990 yılından önce ortaya çıkan krizlerle karşılaştırabilmek gerekir. Bu sebepten dolayı yeni krizlerle eski krizleri; hızları, etki alanları, uygulanan politikalar ve finansman araçları bakımından incelemek ve farklı yanlarını ortaya koyabilmek gerekmektedir. 1990 yılı öncesinde ortaya çıkan krizler ile 1990 yılında ve sonrasında ortaya çıkan krizler arasında şu farklılıklar söz konusudur:
* 1930’lı yıllarda ortaya çıkan krizler, dünya ekonomisinde reel ve finansal piyasaları etkilediğinden dolayı küresel nitelikli olurken, 1980’li ve 1990’lı yıllarda ortaya çıkan krizler daha çok, ‘’Bölgesel’’ niteliklidir.
* Her üç dönemde de finansal araçlar önemli rol oynamaktadır. Ancak, 1920’li yıllarda uluslararası sermaye hareketlerine hâkim olan ülkelerden başta ABD olmak üzere, diğer ülkelerin finansal araçları ‘’Devlet tahvilleri’’ olurken; 1970’li ve 1980’li yıllarda ise, bu tahvillerin yerine ‘’Banka finansmanı’’ geçmiştir. 1990’lı yıllarda ise krizlerin rol oynadığı finansal araçlar, ‘’Hisse senetlerinden’’ oluşmaktadır.
* 1930’lu yıllarda ortaya çıkan krizlere, ülke hükümetleri ve Merkez Bankası çok az müdahale edebilirken; 1980’li ve 1990’lı yıllarda ise, borç veren ülkeler bankacılık sisteminde risklerle karşı karşıya kaldıklarından, bu yıllarda ortaya çıkan krizlere başta IMF olmak üzere, uluslararası bütün kuruluşlar çabuk ve etkili müdahalelerde bulunabilmişlerdir.
* Krizlere karşı borçlu olan ülkeler her üç dönemde farklı tepkiler vermişlerdir. Bu duruma bağlı olarak, 1930’lı yıllarda mal piyasaları ve finansal piyasalar ortadan kalktıktan sonra sermaye ithal eden ülkeler, bu yıllarda yabancı piyasalara olan bağlılıklarını ve dışa olan yükümlülüklerini azaltabilmek için ‘’İthal ikameci politikalara’’ yönelmişlerdir. 1980’li yıllarda ise, liberalleşme hareketlerinden dolayı ülkelerin dışarıya olan yükümlülükleri azalmakta ve ihraç piyasalar varlığını sürdürdüğünden dolayı ithal ikameci politikalar artık çok cazip gelmemektedir. 1990’lı yıllarda ise, hükümetler eskisi kadar yabancı fonlara yönelmediklerinden yabancı sermayenin girişlerini sterilize edebilmek (arındırabilmek) için de sıkı para politikalarına yönelmişlerdir.
* Son farklılık krizlerin çözümüne yönelik olmakla birlikte; ödemeler dengesi krizlerinde krizlerin çözümüne yönelik olarak devalüasyonla beraber sıkı para ve maliye politikaları uygulanırken; finansal krizlerde ise, para arzını arttırıp, faiz oranlarını düşürmeye yönelik bir çözüm ortaya çıkmaktadır. Oysa bu düşen faiz oranları borcu olan ülkelerin borç yükümlülüklerini azaltırken, ödemeler dengesi krizlerini daha da kötüleştirmektedir.
Genel olarak ekonomik krizlerin özelliklerini şu şekilde sıralayabiliriz :
* Krizler, aşırı üretimden kaynaklı olarak ortaya çıkan bir olgudur.
* Krizler genel olmanın yanı sıra, genelleştirilebilir özelliktedir.
* Krizler zaman zaman meydana gelebilirken, krizlerden geri dönebilmek de mümkündür.
* Krizler kapitalist sistemle bütünleşmiş olmakla birlikte, kapitalist sistemin de ayrılmaz birer parçasıdır.
* Krizler, aniden ve beklenmedik bir zamanda ortaya çıkarlar.
* Krizler; kamu harcamalarının yükselmesi ve bütçe açıklarına sebep olan hiperenflasyon sorununu meydana getirirken; yükselen cari açıkların önlenememesi sonucunda yapılan devalüasyonlar şeklinde de ortaya çıkabilir.
* Krizler, önceden tahmin edilemez.
* Krizler, bulaşıcı hastalıklar gibi anında yayılabilirler.
* Krizler, tekrardan gündeme gelebilir.
* Krizler, kısa veya uzun süreli olarak ortaya çıkmaktadır.
* Kriz kelimesini her duyduğumuzda, genel olarak yaşantımızı tehdit eden ve tehlikeye sokan olumsuz durumlar olarak adlandırırız. Fakat krizler; yeri geldiğinde bizlere fırsat sunar, imkân tanır ve bazı şeylerin farkına varmamızı sağlar. Bu doğrultuda krizleri her daim, olumsuz olarak adlandırmamız doğru değildir.
Yararlanılan Kaynaklar
Hande Aslan, 1990 Yılı Sonrası Ortaya Çıkan İktisadi Krizler, Bu Krizlerin Yoksulluk Üzerine Etkileri Ve Çözüm Önerileri Üzerine Bir Çalışma
Ercan Uygur, Türkiye’de Ekonomik Kriz: Oluşumu, Seyri ve Geleceği, İktisat İşletme ve Finans Dergisi, Cilt:9
Orhan Bilge, Ekonomik Krizlerin Yoksulluk Üzerine Etkileri
Metin Toprak, Küreselleşme ve Kriz
Tülay Arın, Krizin Yapısı ve Geleceği
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Hande Aslan’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com