Etiket arşivi: emeviler

İslam Tarihinde Bir Dönüm Noktası: Emevi Devleti Siyasi Tarihi (661-750)

Emevî Devleti, Muâviye b. Ebî Süfyân tarafından Şam merkezli olarak 661 yılında kurulmuştur. 89 yıl süren Emevî iktidarı boyunca on dört halife devletin başına geçmiştir. Bunların ilki Muâviye b. Ebî Süfyân sonuncusu ise Mervân b. Muhammed’dir. Ebû Süfyân’a nisbetle ilk üç halifeye Süfyânîler, sonradan gelen halifelere ise Mervân b. Hakem’e nisbetle Mervânîler denilmektedir. Emevî Devleti’nin iktidar serüveni 41/661 yılından 132/750 yılına kadar sürmüştür.

Muâviye, birlik yılında Hz. Hasan ile yapılan anlaşma neticesinde kendisine biat edilerek İslâm devletinin tek halifesi olmuştur. Ancak diğer halifelerden farklı bir şekilde hilâfet makamına gelmesi nedeniyle eleştirilmiştir. Muâviye, hilâfet makamına gelebilmek maksadıyla Hz. Ali’ye biat etmeyince bu durumu gizlemek adına muhalefetini Hz. Osman’ın katillerini bulup cezalandırmak üzerine kurmuştur. Hilâfet merkezini Şam’a taşıyan Muâviye, Haricîlerle çok şiddetli bir şekilde savaşmış, Hz. Ali taraftarlarını da kontrol altında tutmayı başarmıştır.

Ayrıca karışıklıklardan dolayı durma noktasına gelmiş olan fetihleri de yeninden canlandırmak amacıyla birçok bölgede fetih hareketlerini başlatmıştır. Bu bağlamda Horasan ve Sind, Bizans ve Kuzey Afrika’ya seferler düzenledi. Muâviye’nin hilâfete geçiş şekli ile ilgili eleştirilerin yanı sıra ona yöneltilen en büyük eleştirilerden biri de oğlu Yezîd’i veliaht olarak tayin etmesidir. Muâviye’nin henüz hayattayken Yezîd’i veliaht olarak tayin edip onun için halktan biat alması fikrinin Muğîre b. Şu’be’ye ait olduğu belirtilmektedir. Muâviye, oğlu Yezîd’i veliaht olarak tayin ettikten sonra onun insanların nazarında hilâfet makamına layık olduğunu göstermek ve ona tecrübe kazandırmak amacıyla oğlu Yezîd’e farklı görevler vermiştir. Hac emirliğinin yanı sıra İstanbul’u kuşatmaya giden orduyla birlikte oğlu Yezîd’i de görevlendirmiştir. Bu ordu içerisinde Hz. Peygamber’i hicret
esnasında evinde misafir eden Ebû Eyyûb el-Ensarî de vardı. Ayrıca Yezîd’i Kelb kabilesinden bir kızla evlendirerek büyük bir kabile gücünü de arkasına almıştır. İnsanlardan Yezîd için biat almasının yedi yıl boyunca sürmüş olduğu rivâyet edilmektedir.

Muâviye’nin, hilâfeti sırasında valiliklere emirnâmeler göndererek Hz. Ali ve taraftarlarına Cuma hutbelerinde sebbedilmesini emrettiği aktarılır.

Kûfe’de bu duruma fazla dayanamayan takva sahibi Hucr b. Adiyy her zaman tepkisini en sert bir şekilde ortaya koymuştur. O dönemde Kûfe valisi olan Muğîre b. Şu’be, Hucr b. Adiyy ve arkadaşlarına herhangi bir tepki göstermemiştir. Ancak ondan sonra gelen Ziyâd b. Ebîhi, çok sert tedbirlere başvurmuştur. Bu tedbirler neticesinde Hucr b. Adiyy ve arkadaşları tutuklanarak Muâviye’ye gönderilmiş ve Muâviye’nin onayıyla öldürülmüşlerdir.

Muâviye, devlet yönetiminde çoğu zaman sert tedbirlere başvurmamış ancak valilerinin sert tavırlarına da izin vermiştir. Özellikle aldığı sert tedbirlerden dolayı Ziyâd b. Ebîhi’ye verdiği valilik sınırlarını genişletmiştir. Ölmeden evvel oğlu Yezîd’e verdiği nasihatlerinde “senin için üç kişiden korkuyorum. Hüseyin b. Ali, Abdullah b. Ömer ve Abdullah b. Zübeyr” diyen Muâviye 60/680 yılında Şam’da vefat etmiş ve yerine oğlu Yezîd halifelik makamına geçmiştir.

Yezîd b. Muâviye’nin dönemindeki en önemli olay hiç şüphesiz Kerbelâ olayıdır. Muâviye’nin ölümü üzerine Müslim b. Âkil, Kûfe’de Hz. Hüseyin adına biat almaya başlamıştı. Kûfe ahalisi de Hz. Hüseyin’e mektup yazarak onun sancağı altında Benû Ümeyye’ye karşı savaşmak adına onu Kûfe’ye davet ettiler. Ancak Hz. Hüseyin, Kûfe halkının, önce babası Hz. Ali’ye sonra da kardeşi Hz. Hasan’a yaptığı ihaneti unutmamış ve bu yüzden Kûfe’ye gitmemişti. Ancak daha sonra Hz. Hüseyin çok sayıda savaşçının hazır olduğunu duyunca Kûfe’ye doğru yola çıkmıştı. Kerbelâ’ya vardığı zaman Yezîd’in Kûfe valisi Ubeydullah b. Ziyâd’ın gönderdiği birlik tarafından şehid edilmiştir. Bu olay, Yezîd’in üzerinde silinmeyecek bir leke olarak kalacaktır. Hz. Hüseyin’in ailesi Şam’a Yezîd’in yanına götürülmüştür. Yezîd’in, Hz. Hüseyin’in ailesine iyi davrandığı hatta Hz. Hüseyin’in şehadetinden
dolayı çok üzüldüğü rivâyet edilir. Kerbelâ faciasından sonra kendisine karşı yükselen muhalif kimseleri yatıştırmak için Medine’den bir heyet davet etmiş onlara bol lütuf ve ihsanlarda bulunmuştur. Ancak bu heyet Yezîd’in yaşantısını yakından görünce Şam’da uzun süre kalamamışlardır.

Yezîd döneminin en önemli ve en üzücü olaylarından biri de Harre Vak’ası’dır.

Abdullah b. Hanzale önderliğinde bir grup Medine’de Yezîd iktidarına başkaldırmıştır. Bu başkaldırma hareketi neticesinde Medine, Yezîd’in emriyle üç gün süreyle yağmalanmış ve bu hareket kanlı bir şekilde bastırılmıştır. Kaynaklarda farklı sebepleri olduğu ifade edilse de sonuç itibariyle aynı olan bu elim olayda birçok kişi öldürülmüştür. Ayrıca Yezîd döneminde Mekke kuşatma altına alınmış ve bu kuşatma sırasında Kâbe yanmıştı. Kerbelâ Olayı, Harre Vak’ası, Mekke Muhasarası ve Kâbe’nin yanması gibi İslâm âleminde derin yaralar açan bu hadiseler nedeniyle Yezîd, İslâm tarihinde en kötü anılan isimlerden biri olmuştur. 64/683 yılında Yezîd vefat etmiştir. Yezîd’den sonra oğlu Muâviye’ye biat edilmişti. Kısa süren halifeliğinde önemli bir icraatı olmadığı için kendisine Ebû Leyla lakabı verilmiştir. Mesûdî, onun künyesinin Ebû Yezîd olduğunu söyler. Yezîd’in vefat etmeden önce oğlu Muâviye’yi veliaht olarak tayip edip onun için biat istediği rivâyet edilir. Muâviye b. Yezîd’in yaşı ve hilâfet süresi hakkında farklı farklı rivâyetler mevcuttur.

Hastalandığında Dahhak b. Kays devlet işlerini idare etmiştir. Muâviye b. Yezîd taun hastalığına yakalandığı zaman insanlar onun etrafına toplanıp birini tayin etmesini istemişler fakat o, buna yanaşmamıştır. Mesûdî, Muâviye b. Yezîd’in ölüm sebebi konusunda farklı rivâyetler olduğunu da ifade etmektedir. Muâviye b. Yezîd, babası Yezîd ile aynı yılda yani 64/684 yılında vefat etmiştir. Bundan sonra artık hilâfet Benû Ümeyye’nin Mervânîler koluna geçmiştir.

Muâviye b. Yezîd’in hastalığı sırasında devlet işlerini idare etmekte olan Dahhâk b. Kays, Abdullah b. Zübeyr’e biat etmek üzere yola çıkmıştı.

Mervân b. Hakem de Abdullah b. Zübeyr’e biat etmeyi düşünüyordu. Ancak Mervân yoldayken kendisine ulaşan Ubeydullah b. Ziyâd, Mervân b. Hakem’i vazgeçirerek onun halife olarak biat almasını istedi. Halifeliğin tekrar Hicaz’a gitmesinden duyulan endişe nedeniyle Emevîlerin ileri gelenleri Câbiye denen yerde toplantılar yaptılar. Bu toplantılardan çıkan karar Mervân b. Hakem’in halife olması, Halid b. Yezîd ve bazı kesimler tarafından desteklenen Amr b. Saîd’in veliaht olarak tayin edilmeleriydi. Buna binaen Mervân biat almaya başladı ancak Dahhâk b. Kays Abdullah b. Zübeyr’e biat etmişti. Mervân’ın yanında yer alan Yemenîler ile Abdullah b. Zübeyr’in yanında yer alan Kaysîler arasında çok şiddetli bir savaş olmuştu. Mercirahıt denilen yerde gerçekleşen bu savaşta Kaysîler yenilgiye uğratılmıştı. Yirmi gün boyunca her gün devam eden çok kanlı bir savaş neticesinde müslümanların birbirlerini öldürmeleri nedeniyle bazı kaynaklar bu savaşı İkinci Cemel Vak’ası olarak nitelendirmişlerdir.

Mervân dönemi bu mücadelelerle geçmişti. Mervân b. Hakem veliaht olarak tayin edilmiş olan Halid b. Yezîd ve Amr b. Saîd el-Eşdak’ı veliahtlıktan vazgeçmeye zorlayarak sırasıyla oğulları Abdülmelik ve Abdülazîz’i veliaht olarak tayin etmiştir. Mervân b. Hakem’in birçok kaynakta karısı tarafından boğularak öldürüldüğü rivâyet edilmektedir. Mervân b. Hakem’den sonra hilâfete oğlu Abdülmelik geçmiştir. Abdülmelik b. Mervân dönemi âdeta devletin yeniden kurulması ve dâhili hâkimiyetin yeniden sağlanması dönemi olmuştu. Babası Mervân’dan sadece Suriye ve Mısır idaresini devralan Abdülmelik, Hicaz, Irak ve diğer bölgelerde, Abdullah b. Zübeyr, Muhtar es-Sakafî ve Haricîlerle mücadele etmiştir. Abdülmelik b. Mervân, Abdullah b. Zübeyr’in hacca giden Suriyelilerden zorla biat aldığına dair bir haber almıştı. Bunun üzerine Suriyelilerin Mekke’ye gidişini yasakladığı ve Kudüs’te Kubbetü’s-Sahra’yı inşa ettirdiği rivâyet edilir.

Kûfelilerin Hz. Hüseyin’i Kûfe’ye çağırıp onu yalnız bırakmalarının pişmanlığıyla Tevvâbûn adı verilen bir hareket başlattıkları ve bu harekete Süleyman b. Surâd başkanlık etmiştir.

Tevvâbûn Hareketi ile savaşan Abdülmelik b. Mervân’ın ordusu galip gelmiş, Muhtar es-Sakafî ve Abdullah b. Zübeyr’i de yenilgiye uğratmıştır. Devlet sınırları içerisindeki hâkimiyeti tesis eden Abdülmelik döneminde fetih hareketleri hız kazanmıştır. Kuzey Afrika, Horasan ve Sind cephelerinde fetih hareketleri başarılı bir şekilde sürdürülmüştür. Abdülmelik dönemi sadece askeri ve siyasi başarıların olduğu bir dönem değildir. Nitekim bu dönemde birçok yenilik yapılmıştır. Îmâr faaliyetlerinin bir hayli önemsendiği bu dönemde yollar, köprüler ve sulama kanalları yapılmış, divân defterleri Arapçaya tercüme edilmiştir. Bu dönemin en önemli yeniliği ise altın ve gümüş paraların bastırılması olmuştur.

Kendisinden sonra oğlu Velîd’in halife olmasını isteyen Abdülmelik b. Mervân’ın, kardeşi Abdülazîz’i zehirlediği rivâyet edilir. Abdülazîz b. Mervân’ın ölümüyle oğlu Velîd’in halife olmasının önündeki engel kalkmış ve Abdülmelik’ten sonra başa oğlu Velîd geçmiştir. Abdülmelik b. Mervân’ın dört oğlu halife olduğu için ona “Hükümdarların Babası” denilmiştir. Abdülmelik b. Mervân’dan sonra devletin başına geçen Velîd b. Abdülmelik dönemi, Emevîlerin altın çağı olarak kabul edilmektedir. Îmâr faaliyetlerine çok önem veren Velîd b. Abdülmelik zamanında büyük fetih hareketleri gerçekleşmiştir. Bu dönemde Asya’da Kuteybe b. Müslim, Anadolu’da Mesleme b. Abdülmelik ve Abbas b. Velîd, Kuzey Afrika ve Endülüs’te Musa b. Nusayr ve azadlı kölesi Tarık b. Ziyâd çok önemli fetih hareketlerini gerçekleştirmişlerdir. Musa b. Nusayr ve onun azadlı kölesi Tarık b. Ziyâd, Endülüs’ü fethederek dünya tarihinde iz bırakmışlardır.

Velîd’den sonra halife olan Süleyman b. Abdülmelik, Velîd döneminin komutanlarını ve devlet adamlarını görevden uzaklaştırmıştır.

Söz konusu kimseler kötü muameleye maruz kalmış ve bazıları sefalet içerisinde hayatlarını sürdürmüşlerdir. Süleyman b. Abdülmelik döneminde iç siyasette meydana gelen bu tarz değişikliklerin sebebinin Yezîd b. Mühelleb olduğu rivâyet edilir. Mesleme b. Abdülmelik’i kara ve deniz orduları komutanlığına atayan Süleyman b. Abdülmelik döneminde İstanbul kuşatılmış ancak İslâm ordusu çok zor şartlar altında kalmış ve başarısız olmuştu. Dâbık’ta hastalanıp vefat ettiği rivâyet edilen Süleyman b. Abdülmelik, amcasının oğlu Ömer b. Abdülazîz’i veliaht olarak tayin etmiş fakat kardeşlerinin tepkisinden çekindiği için “Ömer b. Abdülazîz’den sonra Yezîd b. Abdülmelik halife olsun” demiştir.

Ömer b. Abdülazîz, adaleti ile “Beşinci Râşid Halife” veya “İkinci Ömer” olarak bilinmektedir. O, devletin başına geçtiği zaman iç ve dış siyasette çok başarılı bir politika izlemiştir. Devletin zaten çok geniş sınırlara ulaşması, iç siyasette sıkıntılı bazı durumların ileride devlete zarar vereceğini düşünmesi, onun yönünü iç siyasete çevirmesine neden olmuştur. Ömer b. Abdülazîz, uygulamaları neticesinde devlet içerisinde barış ve huzur havası hâkim olmuştur. Halife Ömer, birçok zorlukla mücadele etmek zorunda kalan Mesleme b. Abdülmelik ve ordusunu geri çağırmıştır. Hz. Ali’ye hutbelerden yapılan hakaretlere son vermiş ve bu şekilde
Hz. Ali taraftarlarının da desteğini kazanmıştır. Baskıcı valileri azletmiş yerine halkla diyaloğu iyi olan valiler tayin etmiştir. Ayrıca Yezîd b. Mühelleb’i görevden almıştır. Arap-mevâlî ayrımını ortadan kaldırmaya çalışan Ömer b. Abdülazîz, gayri müslimlerin de haklarını korumaya son derece özen göstermiştir. Ömer b. Abdülazîz’in halife seçimi konusunda tekrar şûra sistemini tesis etmeye çalıştığı için bazı Emevîler tarafından zehirlendiği rivâyet edilir. Ömer b. Abdülazîz’in vefatından sonra Süleyman b. Abdülmelik’in tayin ettiği gibi Yezîd b. Abdülmelik devletin başına geçmiştir.

Yezîd b. Abdülmelik, kendi döneminde devletin iç siyasetindeki sorunlarla ilgilenmiştir.

Bunların en önemlisi, Yezîd b. Mühelleb isyanıdır. Haccac ile aralarındaki sorunlardan dolayı valilik görevinden azledilen Yezîd b. Mühelleb, Velîd b. Abdülmelik döneminde hapsedilmiştir. Velîd’in vefatından kısa bir süre önce hapisten kaçan Yezîd, Süleyman b. Abdülmelik’e sığınmış ve affedilmiştir. Süleyman b. Abdülmelik döneminde Yezîd b. Mühelleb, tekrar valilik görevine getirilmiş ancak Ömer b. Abdülazîz döneminde görevinden azledilmiş ve tekrar
hapsedilmiştir. Ancak yine hapisten kaçmayı başaran Yezîd b. Mühelleb, kendisine birçok taraftar toplamıştır. Fakat taraftarları, Mesleme b. Abdülmelik’in ordusuna yenilmişlerdir. Sonunda da cömertliği ve kahramanlığı ile bilinen Yezîd b. Mühelleb ve ailesi kötü muameleye maruz kalmış ve birçoğu da öldürülmüştür. Yezîd b. Abdülmelik döneminde Ömer b. Hübeyre’nin valilik görevine atanması Kaysî-Yemenî çekişmesini yeniden alevlendirmiştir.

Kuzeyli-Güneyli olarak da bilinen bu çekişme devlet önemli bir sorun haline gelmiştir.

Kuzey-Güney Arapları arasındaki çekişmede Yezîd’in Kuzeylilerden yana tavır alması devleti olumsuz yönde etkilemiştir. Bu dönemde mevâlîler ve haricîler uzun bir müddet devleti meşgul etmiştir. Yezîd b. Abdülmelik, devlet işlerini ihmâl etmesi, kendini oyun ve eğlenceye vermesi, kendisinden önceki halifelerin aksine Emevî devletinde önemli bir yere sahip olan Yemenîler yerine Kaysîlere sempati duyması nedeniyle çok eleştirilmiştir. Yezîd b. Abdülmelik, kardeşi Mesleme b. Abdülmelik’in tavsiyesiyle önce kardeşi Hişâm’ı sonra da oğlu Velîd’i veliaht olarak tayin etmiştir. Emevîlerin, Muâviye ve Abdülmelik’ten sonra üçüncü büyük halifesi olarak kabul edilen Hişâm sağlam ve olgun bir karaktere sahiptir. Yezîd b. Abdülmelik döneminde devleti sarsan Kuzeyli-Güneyli çekişmesinde Hişâm, taraf olmaktan kaçınmıştır. Ancak bu dönemde çeşitli sebeplere bağlı olarak ortaya çıkan isyanlar devleti çok uğraştırmıştır. Ekonomik açıdan devletin parlak bir dönem geçirmesini sağlayan
Hişâm, imar faaliyetlerine de oldukça önem vermiştir. Yaklaşık yirmi yıl süren hilâfeti boyunca bir asker olmamasına rağmen askerî açıdan oldukça önemli başarılar elde etmiş ve devletin sınırlarını genişletmiştir.

Hişâm’dan sonra başa geçen Velîd b. Yezîd Kaysîlere meyletmiştir. Ayrıca Şam’daki birçok kişiye zam yaparak Beytü’l-Mâl’in boşalmasına sebep olmuştur. Çocuk yaştaki iki oğlu için halktan biat alan Velîd’in yaşantısının fısk ve fücurla dolu olduğu belirtilmektedir. Velîd b. Yezîd, Yemenîlerin desteğini alarak isyan eden Yezîd b. Velîd b. Abdülmelik’in önderliğindeki isyancılar tarafından öldürülmüştür. Velîd b. Yezîd’den sonra başa geçen Yezîd b. Velîd b. Abdülmelik olmuştur.

emevi devleti

Asker maaşlarını azaltması sebebiyle “Nakıs” olarak adlandırılan ve cariyeden doğma ilk halife olan Yezîd, bir hutbesinde insanlara çok güzel vaatlerde bulunmuştur.

Daha sonra Benû Ümeyye’ye de güzel nasihatlerde bulunmuştur. Yaklaşık altı aylık hilâfeti süresince çok güzel uygulamalar ortaya koyan Yezîd b. Velîd’in mide rahatsızlığından öldüğü rivâyet edilir. Yezîd vefat edince yerine kardeşi İbrahim b. Velîd geçmiştir. Ancak ona sadece Yemen asıllı kabileler biat etti. İbrahim’in halifeliğinin meşru olmadığını iddia eden Mervân b. Muhammed Dımaşk’ı muhasara edince İbrahim b. Velîd, Mervân b. Muhammed’e biat edeceğini bildirerek ona biat etti. Azerbaycan ve Ermeniyye bölgesinde büyüyen Mervân, iktidara geldiği zaman Kelb kabilelerinin muhalefetiyle karşılaştı ve iktidarına karşı isyanlar ortaya çıktı. Bu isyanları bastıran Mervân’ın ülkenin bütünlüğünü yeniden sağladığını düşündüğü sırada Abbasî tehlikesiyle karşılaştı. Mervân, Abdullah b. Ali önderliğindeki Abbasîlerin faaliyetlerine son vermek üzere Musul’a hareket etmiş ve burada karşılaştığı Abbasî ordusuna mağlup olmuştur. Abdullah b. Ali, kardeşi Salih’i Mısır’a kaçan Mervân’ın peşinden göndermiş ve Mervân burada yakalanarak öldürülmüştür. Mervân’ın ölümüyle de Emevî Devleti yıkılmıştır.

Emevi Devleti neden yıkıldı?

Emevî Devleti’nin yıkılmasında birçok etken rol oynamıştır. Bu sebepleri kısaca şu şekilde sıralayabiliriz:

1-Abbasî propagandası
2-Mevâlî politikaları
3-Bazı halifelerin yaşam tarzları
4-Haricîler
5-İsyanlar
6-Kabîle çekişmeleri
7-Devletin sınırlarının genişlemesi
8-Veliaht kavgaları

Bu yazımızı da okuyabilirsiniz:

Hayat Ağacı Hakkında Detaylı Bir Araştırma

Döviz Kuru Sistemleri Nelerdir?

Kaynak

Yusuf Şanverdi, Emevi Halifelerinin Günlük Hayatları

*Bu çalışmanın tüm hakları, Yusuf Şanverdi’ye aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Emeviler Döneminde Sanat

Bir dönemi kendi bağlamında ve doğru anlayabilmek için o dönemi tüm yönleriyle ele almak gerekmektedir. Emevîler Dönemi kültür dünyasını anlayabilmek, onun sanatsal alanda hangi dallarda ilmî faaliyetler yürüttüğünü bilmekle mümkün olabilmektedir. Emevîler Dönemi sanat hayatında Araplar bir yandan kadim geleneklerinin en önemli öğesi olan şiir ile ilgilenmiş, bir yandan da musiki icra etmişlerdir. Bunlarla beraber edebiyat dalında nesir ve dil ile meşgul olmuşlardır. Meşgul oldukları tüm bu alanları İslam olgusu ile yorumlayarak ortaya ürünler koymuşlardır. Çünkü siyasi ve dinî hayatın yansımaları bu alanlarda da kendinî göstermiştir.

Dil ve Edebiyat

Araplar İslam’dan sonra edebiyat, dil ve şiir gibi sanatsal alanlara Kur’ân ayetlerinin üslubunu ve manasını güzel bir şekilde anlayabilmek için önceki dönemlere nazaran daha çok önem vermişlerdir. Çünkü İslam topraklarına fetihlerden sonra dâhil olan Arap olmayan milletlerin Arapçayı doğru kullanamaması sonucu fasih Arapçada bozukluklar meydana gelmiş ve mevalî tarafından Kur’ân’ın doğru anlaşılmadığı durumlar olmuştur. Tüm bu sebepler ve Kur’ân dilinin Arapça olması, Arap dilinin gramer kurallarının etraflıca ortaya konmasını gerektirmiştir. İslam tarihinde gramer sahasında çalışan ilk nahiv uzmanı âlim, Ebû Esved ed-Düelî’dir (ö.94/688). Hz. Ali bu âlime cümlenin isim, fiil ve edattan oluştuğu bilgisini vermiş ve ondan Arap dili üzerine bir eser vermesini istemiştir. O da bu isteği gerçekleştirmiştir. Yazdığı eserin telifi, Emevîler Dönemi’nin kuruluş yıllarına denk gelmektedir.

Ebû Esved, Arapça nahiv kurallarını Süryanî yöntemlerini kullanarak düzenlemiştir. Çünkü o dönemde Araplar ve Irak’ta yaşayan Süryanîler arasında ilişkiler yoğundur. Nahiv kurallarının ortaya koyulduğu sıralarda Arapların, Irak’ta Keldânîler ve Süryanîler arasında bulundukları bilinmektedir. Bazı kaynaklar, Grek dil mantığından etkilenildiğini söylese de Arapların Yunanlılar ve Romalılardan önce dil çalışmalarına başladıkları hatta Arapçanın giderek bozulmasından ötürü erken başlamaya mecbur bırakıldıkları bilgisinin bulunduğu kaynaklar bu konuda daha makul görünmektedir.

Ebû Esved ile başlayan sarf ve nahiv ilmi, Basra ve Kûfe mektepleri uleması tarafından olgunlaştırılmış ve tamamlanmıştır.

Bu iki mektebin sarf ve nahiv uleması şunlardır: İsa b. Ömer es-Sekafî (ö.149/766), Halil b. Ahmed (ö.175/791), Sibeveyhî (ö.180/793) ve Ebû Amr b. el-Âlâ et-Teymî’dir (ö.154/771). Bu âlimler arasından en büyük dil bilgini kabul edilen isim Halil b. Ahmed’dir. Arap şiirinde aruzun kurucusu olan bu âlimin Kitabü’l-Ayn adlı bir nahiv eseri vardır. Talebesi olan Sibeyhî’nin de el-Kitab adlı gramer kitabı bulunmaktadır. Bu eser, ilk sistematik gramer kitabı olma özelliğini taşımaktadır.

Kur’ân’ın anlaşılması üzerine yapılan çalışmalar, Kur’ân merkezli bir edebiyatın da doğmasını sağlamıştır. Müslüman dünyasının edebiyatını etkileyen ve bir kimliğe büründüren Kur’ân-ı Kerim, Arap dünyasındaki Hristiyan ve Yahudilerin edebiyatlarını dahi etkilemeyi başarmıştır. Arapça konuşmayan milletler Emevî hâkimiyetine girdikten bir süre sonra Arapça olan edebî eserleri kendi dillerine uyarlamışlardır.

Emevîler Dönemi incelendiği zaman, edebiyatın bu dönemde hızlı bir gelişme gösterdiği görülür. Bu gelişmelerde Emevî halifelerinin edebî faaliyetleri desteklemelerinin önemine vurgu yapmakta fayda vardır. Çünkü dört halife döneminde bu alana önem verilmemiş ve ilerleme kaydedilmemiştir. Ama Emevîler Dönemi’nde durum tam tersine dönmüştür. Mesela bu dönemde edebi alanda somut bir ilerleyiş olarak edebiyat meclisleri oluşturulmuştur. Edebiyat meclisleri, Muâviye b. Ebi Süfyan’ın sarayında başlamış ve ondan sonra da hem ilim hem kültür alanında önemli bir müessese olarak devam ettirilmiştir. Abdülmelik b. Mervan, kendi döneminde edebî sohbetler ve törenler tertiplemiştir. Onun şairlerle yaptığı toplantıların tarihte ünü yaygındır. Halifelerden başka valiler ve kumandanlar da şairleri ve hatipleri sevmiş ve desteklemişlerdir. Emevî tarihinde şairlere önem vermeyen tek halife Ömer b. Abdülaziz olmuştur.

Emevî devri edebi sanatı büyük ölçüde şiire dayanmaktadır.

Emevîler Dönemi, Arap şiirinin altın çağını ifade etmektedir. Bilindiği üzere cahiliye devri Araplarında şiir çok yaygındır. Şiir, Arap toplumunun hem tarihi hem de sosyo-kültürel kimliğini ortaya çıkaran bir vesikadır. Araplar, sosyal hayatta başlarından geçen sevinç ve kederleri bir şiir kimliğine büründürerek onlara edebi hüviyet kazandırmışlardır. Sevgiliye karşı duyulan hasret şiir ile dile getirildiği gibi, ölen birinin ardından verdiği ayrılık acısı da yine şiir ile ifade edilmiştir. Bu münasebetle İslam’dan sonraki dönemlerde de şiirin Araplar arasında önem verilerek devam ettirilmesi tabii bir durumdur. Bu dönemde şiir, en önemli eğlence araçlarından biri haline gelmiştir. Özellikle saray ve konaklarda düzenlenen eğlencelerde şairler vazgeçilmez kişiler olmuşlardır. Emevî sarayında sadece Müslüman değil, gayrı müslim şairler de bulunmuş ve diledikleri gibi sanatlarını icra etmişlerdir.”

Şairler, bu dönemde İslam tarihinde ilk kez saltanat idaresi kuran Emevî Devleti’nin kitlelere karşı rejime destek bulma çabasının en büyük yardımcıları olmuşlardır. Halifeler, şairlerin toplulukları etkileme gücünü gözden kaçırmamış, onları himayelerinde tutmuş ve kendilerine bol bol ikramda bulunmuşlardır. Emevî dönemi şiirlerinin konularına bakıldığında, Arap şiirinin Emevîler zamanında dinî, siyasî ve sosyal gelişmelerden etkilenerek yeni temalara yöneldiği görülür. Şiiri etkileyen önemli sosyal gelişmeler, daha önce de zikredildiği üzere fethedilen topraklarda Müslüman Araplarla diğer ırklardan olan ve ekseriyeti İslâm dinîni yeni kabul eden toplulukların bir arada yaşamasına odaklı gelişmelerdir.

Arap dilini öğrenen ve bu dille konuşup yazmaya başlayan bu topluluklar vasıtasıyla Arap şiirine kendi kültürlerinden ve medeniyetlerinden yeni mefhumlar girmiştir.

emeviler ve sanat

Bu dönemde şiirin bütün türlerinde tesirini gösteren diğer bir husus da dinî motiftir. Cihad için yazılan şiirlerden çölü anlatan şiirlere kadar her türde İslâmî motifler kullanılmıştır. Öte yandan bu dönemdeki siyasî rekabet ve çalkantılar da şiire yansımıştır. Yine Emevî hânedanı, Zübeyrîler, Şîa ve Hâricîler’in siyasî fikirlerini sâvunan şairlerin bulunması ve itikadî mezheplerin ortaya çıkması da şiir üzerinde etkili olmuştur. Bu fırkaların her biri kendi inanç ve ilkelerini dile getiren meşhur şairler yetiştirmiştir.

Emevîler Dönemi şairlerine gelindiği zaman bu dönemde birçok sahada önemli şairlerin yetiştiği görülür. Mesela, metih alanında şiirler yazıp yöneticilerden yüksek bahşişler alan şairlerin başında Nusayb b. Rebâh, Kutâmî, Kâ‘b b. Ma‘dân ve Ziyâd el-A‘cem gelmektedir. Söz konusu dönemde methiyeler kadar hicivler de ön plana çıkmıştır. Dönemin en önemli hiciv şairleri arasında İbn Müferriğ, Hakem b. Abdel ve Sâbit b. Kutne sayılmaktadır. Metih ve hiciv türünün her ikisinde şöhret kazanan şairler ise Emevîler Devrinin ve aynı zamanda Arap edebiyatının en büyük şairleri kabul edilen Ahtal, Ferezdak ve Cerîr b. Atıyye üçlüsüdür. Her üçü de Irak’ta doğmuştur. Ahtal, (ö.92/710) Abdülmelik b. Mervan döneminde Hristiyan bir saray şairidir. Yine aynı sarayda faaliyet gösteren diğer isim Ferezdak’tır (ö.114/732). Cerîr (ö.111/729) ise aynı dönemde vali Haccac’ın sarayında edebî faaliyetlerini yürütmektedir. Bu üç şair, nekaiz şairleri olarak anılmaktadırlar ve günümüzde dahi Arap şiiri araştırmalarında şiirlerine başvurulan en büyük şairlerdir.

Emevîler Dönemi şiir akımlarından biri de bağımsız şiir ekolüdür.

Bu ekolün en belirgin teması aşktır. Bu türün en büyük şairi Ömer b. Rebia’dır (ö.101/719). Bu ismin peşinden Cemil (ö.82/701) adlı şair gelmektedir. Cemil’in şiirleri şarkıcılar tarafından güfte olarak kullanılmıştır. Emevîler Dönemi edebi hayatında şiirler kadar hitabet de yer edinmiştir. Hitabet, o dönemde şiir gibi fikirlerin yayılması, halka ve orduya heyecan verilmesi için bir vasıta olarak kullanılmıştır. Bu sanat, gelişimi ve kullanımı açısından kendinden önceki ve sonraki devirlerde dahi görülmeyecek yüksek bir seviyeye ulaşmıştır.

Camilerde hutbelerde insanlara birtakım düşünceleri aşılamak adına kullanılmıştır. Dönemin ünlü hatipleri Hasan Basri, Abdullah b. Yahyâ el-Kindî (İbâzî) (ö. 130/748), Ahnef b. Kays et-Temîmî (ö. 67/686-87) ve dönemin valilerinden Haccâc b. Yûsuf es-Sekafî’dir (ö. 95/714). Emevîler Dönemi’nde başka bir edebi tür olarak nesir de gelişmiştir. Nesir, kültürel hayatın gelişiminde oldukça faydalı bir tür olmuştur. Nesir sahasına özellikle Arap olmayan halkların ciddi bir katkısı olmuştur. Çünkü nesir, onlar için etkili bir iletişim yolu olma özelliğini taşımaktadır. Bunda Abdülmelik’in resmi yazışma dili olarak Grekçe ve Pehlevice yerine Arapçayı zorunlu kılarak giriştiği ıslahatın büyük payı olmuştur. Bu sebeple beraber ilimlerin yazımında nesir türünün kullanılması da ilimle uğraşan mevalîyi nesre yönlendirmiştir. Dönemin nesir eserleri ilmî kitaplar, divanlar, mektuplar ve hutbeler olmuştur.

Musiki

Musiki sahasına gelindiği zaman, bu türün Emevîler Dönemi’nde yıldızı parlayan faaliyet alanlarından biri olduğunu söylemek gereklidir. Gerek müzisyenlerin toplum içerisinde saygın bir yerde olması, gerek saraylarda özel olarak ağırlanması, gerekse bu mesleği icra edenlerin iyi para kazanıyor olması Emevîler Dönemi’nin müziğe olan bakışını ortaya sermektedir. İslam öncesi dönemde Araplar, kervanlarıyla alakalı şarkılar, savaş türküleri, aşk şarkıları gibi musiki türlerine sahiptiler. İslam’ın doğduğu sıralarda toplumda def, flüt ve kaval kullanılmaktaydı. Emevîler Dönemi’ne gelindiğinde bu çalgılara ek olarak nefesli, vurmalı ve telli çalığılar eklenmiştir. Ayrıca bu devirde yapılan fetihlerle beraber Hicaz topraklarına cariye ve kölelerle beraber bazı musiki aletleri de getirilmiştir. Getirilen köleler ve onların daha önce bilinmeyen aletleri ile yeni metotlar geliştirilmiş ve şarkılar bestelenmiştir.

Emevîler Dönemi’nde Mekke ve Medine, dinî ilimlerin merkezi olduğu kadar musikinin de merkezi olmuştur. Bu bölgelerde kadın ve erkek sanatçılar yetişmiştir. Özellikle Medine’de müzik eğitimi veren okullar açılmış ve musiki akademik seviyeye ulaşmıştır. Ayrıca Sekîne bint Hüseyin gibi toplumun elit tabakası, kendi evlerini musiki eğlenceleri ve müzik eğitimi için açmışlardır. Dönemin müzisyenlerine gelindiğinde bu dönemin en önemli isminin Yunus el-Kâtib (ö.135/752) olduğu bilinmektedir. Kendisi İslam tarihindeki musiki ilminin ilk eserlerini yazmıştır. Kitab’un Neğam ve Kitabü’l-Eğani adlı eserleri vardır. Bu eserler günümüze ulaşmasa da kendileriyle alakalı bilgilere İsfehanî’nin el-Eğani’sinde ulaşılmıştır. Bu dönemde meşhur olan bir diğer isim ise Tuvays’tır (ö.92/710). Bu şahıs, Medine camiasının meşhur şarkıcılarındandır. Tarihte kadınlar gibi giyinip şarkı söyleyen ilk yabancı olarak tanınmaktadır. Dönemin diğer isimleri İbn Süreyc (ö.108/726), el-Ğarid, İbn Muhriz (ö.95/715) ve Ma‘bed’dir (ö.125/743).

Sonuç itibariyle Emevîler Dönemi ilmi çalışmaları Kur’ân ve sünnet üzere ağırlık kazanmış bir dönemdir.

İlimlerin sınırları bu dönemde artık yavaş yavaş kesinleşmeye başlamıştır. Bunlara ek olarak fetihlerle birlikte İslam dünyasına -Arapların daha önce ilgilenmediği- yeni beşerî ilimler de girmiştir. Bu bölümde dönemin ilimleri tek tek ele alındıktan sonra bu ilimlerin hangi ortamlarda ve kimler tarafından eğitime tabi tutulduğunu öğrenmek dönemi anlamak açısından önemlidir.

Bu Yazımız da İlginizi Çekebilir:

İlk Dönem İslam Tasavvufu ve Horasan Ekolü

Türk Bankacılık Sektöründeki Finansal Riskler

Kaynak

Tuba Akçay, Din Eğitimi Perspektifiyle Emeviler Döneminde Eğitim ve Öğretim Anlayışı

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Tuba Akçay’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

İslam Tarihinde Coğrafya Biliminin Gelişimi Ve Önemli İsimler

İslam tarihinde devlet oluşumuyla birlikte, fetih faaliyetleri başlamış ve kısa sürede de sınırlar genişlemiştir. Şam, İskenderiyye, Horasan gibi önemli şehirlerin fethedilmesi ve bu bölgelerdeki insanlarla etkileşim sonucunda Müslümanların bilimsel faaliyetleri hızlanmaya başlamıştır. Yeni kültürlerle karşılaşılan ilk dönemlerden itibaren tercüme faaliyetlerine önem verilmesi bilimsel gelişime büyük katkı sağlamıştır. Bunun yanında Müslümanlar arasında yaşanan siyasi gelişmeler sonucu ortaya çıkan büyük günah meselesi, iman amel ayrımı gibi itikâdî tartışmalar, hızlı bir biçimde ilmi eserlerin yazılmasına ve ilmi literatürün oluşmasına neden olmuştur. Hicri üçüncü yüzyıldan itibaren özgünlüğün artması ve Halife Me’mun’un (198-218/813-833) tercüme ve bilimsel faaliyetlere verdiği destekle birlikte gelişmeler hız kazanmıştır. Bu gelişim sürecinde bilim dallarının tedrici bir biçimde müstakil olarak ortaya çıkmaya başladığı görülmektedir. Coğrafya literatürünün oluşumu da bu süreçte meydana gelmiştir. Öncelikle, bu literatürün, özellikle de konumuz itibariyle beşeri coğrafya eserlerinin örnekleri olan klasik coğrafya eserlerinin oluşum sürecini, gelişimde etkili olan faktörlerle birlikte ele almak gerekmektedir.

İslam Coğrafyacılığının Oluşum Süreci

İslam öncesi Arap toplumunun çöllerde hayatını geçirme, ticaret faaliyetleri yürütme ve seyahat etme gibi sebeplerle temel coğrafi bilgilere sahip olduklarını düşünmek mümkündür. Yıldızlara ve gök cisimlerine önem vermeleri, Şiirlerinde bu unsurların yer alması, bir takım bilgilere sahip olduklarını göstermektedir. İslamiyet’in ardından askeri seferlerin coğrafi bilgi gerektirmesi, namaz, oruç ve özellikle de hac gibi ibadetlerin coğrafyayla ilişkili olması, fethedilen yerlerde idarenin yeniden yapılandırılması ve gelirlerin toplanabilmesi için bölgeyi ayrıntılı bir biçimde tanımanın gerekliliği, siyasi gelişmelerle birlikte ticari münasebetlerin artması ve farklı kültürlerle kurulan yeni ilişkiler coğrafi bilgilenme sürecinde etkili olmuştur. Dolayısıyla coğrafi çalışmalarda siyasi, idari, ekonomik ve ilmi hususların etkili olduğunu söylemek mümkündür.
Coğrafi literatürün oluşumunda temel etken, siyasi ve idari ihtiyaçlar olmuştur. Bilindiği üzere Abbasiler döneminde, İslam Devleti geniş sınırlara ulaşmıştır. Bu durumda merkezi yönetimin tüm coğrafyaya hâkim olabilmesi için, her bölgede yaşayan insanların sosyal durumundan, vergilendirilmesinden ve terkibinden, eyaletlerin şehirlerinden ve bu şehirlerin konumlarından, nüfus durumlarından haberdar olunması gerekiyordu. Bir bölgeye atanacak olan vali, kadı ve vergi memuru gibi görevlilerin de görevlendirildikleri bölge hakkında bilgi edinmesi gerekiyordu. Bu idari ihtiyaçlar coğrafya ilmiyle ilgilenmeyi bir gereklilik haline getirmiştir. Bu ihtiyaçları gidermeyi amaçlayan posta kurumuyla birlikte coğrafya literatürünün temeli de atılmıştır.
Hz. Peygamber ve Halifeler döneminde, elçilik sistemiyle sağlanan bölgeler arası haberleşme, Muaviye’nin İran ve Bizans’ı örnek alarak kurduğu berîd yani posta teşkilatı ile birlikte sistemli hale getirilmiştir. Halifeler döneminde bu teşkilat sadece haberleşme için kullanılırken, Emeviler döneminde buna istihbarat görevi de dâhil olmuştur ve bu teşkilatın, halkın siyasi tutumunu rapor etmeleri gerekmiştir. Abbasiler döneminde yeniden düzenlenen berîd teşkilatı, halifenin tüm bölgelerde isteklerine cevap verebilecek düzeye getirilmiştir.
Halife el-Mansur, posta görevlisi olan sahibu’l-berîdi, kadı, emniyet amiri ve haraç reisi ile birlikte devletin muntazam yönetilmesi için gerekli olan dört görevliden biri olarak saymıştır. Bu durum berîd teşkilatının önemini göstermektedir. Yolların, bölgeler arası mesafelerin ve konaklama şartlarının ayrıntılı kayıtlarını tutan posta görevlileri, coğrafya literatürünün başlangıcını oluşturmuşlardır. Bu kayıtlara fiziki ve ilk coğrafi bilgilerin eklenmesiyle yazılı literatür gelişmeye başlamıştır. İbn Hurdazbih (ö.300/912-3) ve Kudame b. Cafer (ö.337/948) idari görevleri nedeniyle eserlerini kaleme almış olanlara örnek gösterilebilir.

Kültürel Temas

Posta görevlilerinin yanında, halifeler ya da emirler tarafından diplomatik veya ticari amaçlarla gayr-ı müslim hükümdarların saraylarına gönderilen elçiler de seyahat notları ile bu literatürün gelişimine katkı sağlamışlardır. Bu elçiler, ziyaret ettikleri ülkeler, gördükleri insanların özellikleri ve adetleri hakkında raporlar yazmışlardır. Abbasi halifesi el-Muktedir döneminde, Orta Rusya’daki Volga Bulgarlarının prensine gönderilen İbn Fadlân’ın (ö.310/922’den sonra) er- Rıhle/Seyahatname’si ve Türk, Çin ve Hint ülkelerine seyahat eden Ebû Dûlef Mis’ar b. Mühelhil’in (ö.390/1000[?]) Risale’si bu tür eserlere örnek gösterilebilir. İdari ihtiyaçlarla ortaya çıkan bu yazılı literatür, zamanla gelişme göstermiş ve tercüme faaliyetlerinin hız kazanmasıyla birlikte de idari yapılardan bağımsız coğrafi eserler ortaya çıkmıştır.
İslam devletinin toprakları fetihlerle birlikte genişlerken bir yandan da Helenistik kültür, İran ve Hint kültürü gibi farklı kültürlerle ilişkiler ve etkileşimler gerçekleşmeye başlamıştır. Bu kültürlerin temel eserlerinin tercümeleriyle birlikte, bilimsel anlamda ciddi gelişmelerin ilk adımı atılmıştır. Fetihlerin ilk dönemlerinden itibaren yapılmaya başlanan tercümeler Abbasiler döneminde, özellikle de Halife Me’mun döneminde (198-218/813-833), yoğunluk kazanmış ve Müslümanların düşünce sisteminde değişiklikleri beraberinde getirmiştir.
Kuteybe b. Müslim (ö.96/715) tarafından Horasan’da bulunup Irak valisi Haccac b. Yusuf’a (ö.95/714) gönderilen ve Zadenferruh b. Peri tarafından Arapça’ya çevrilen İran coğrafyasına dair eserin, ilk tercüme edilen coğrafya eseri olduğu kabul edilmektedir. Böylece ilk dönemden itibaren coğrafyada İran kültürünün etkisinin olduğu söylenebilir. Bunun dışında bir eser ismi zikredilmemekle birlikte, Müslümanların Sâsânî coğrafyası hakkındaki bilgilerinin geniş olduğu, özellikle denizcilik literatüründeki kavram benzerliklerinden çıkarılmaktadır. Hint etkisi ise ilk olarak astronomi kitaplarının tercümesiyle kendisini göstermiştir.
Süryasindhanta adlı eserin tercümesi sayesinde, Hint coğrafyasıyla tanışılmıştır. Çeşitli astronomik hesaplamalarda, bazı kavram kullanımlarında ve kuzey yarım küreyi yedi iklime ayırma anlayışının gelişmesinde Hint kültürünün etkisinin olduğu görülmektedir. Yunan kültürünün, Müslümanların coğrafya anlayışı üzerindeki etkisi de oldukça önemlidir. Coğrafi bilgiler içeren Aristo’nun De Caelo ve Meteorologica’sı ile Platon’un Timaeus’u Müslümanlar tarafından bilinmekteydi. Ancak İslam coğrafyacılarında asıl etkili olan Batlamyus’un Coğrafya’sı olmuştur. Bu eser, Arapça’ya filozof Ya’kub b. İshak el-Kindi (ö.252/866) tarafından tercüme edilmiş ancak istenen başarı elde edilemediği için çeviri Sâbit b. Kurre (ö.288/901)’nin çabasıyla tamamlanmıştır.
Eseri tercüme edenlerden birisi de İslam coğrafyacılarından İbn Hurdazbih’tir (ö.300/912-3). İbn Hurdazbih, el-Mesâlik ve’l-Memâlik adlı eserinde Batlamyus’un eserini gördüğünü, tercüme ettiğini ve onun çizdiği haritaları düzelterek yeniden çizdiğini ifade etmektedir. Bu tercümeler günümüze ulaşmamıştır. Ancak Fatih Sultan Mehmed’in yaptırdığı tercüme, Süleymaniye Kütüphanesi’nde mevcuttur. Yunan literatürünün etkisi büyük olsa da İslam coğrafyacıları İran ve Hint kültüründen aldıkları bilgilerle birlikte, bir sentez oluşturmuşlar ve bu bilgileri ileriye taşıyarak özgün bir coğrafya anlayışı meydana getirmişlerdir.

Goldhzier

Tüm bunların yanı sıra, coğrafi gelişmelerde din ve bilim kaygısıyla yapılan faaliyetlerin de etkisi büyüktür. Goldziher bu durumu şu sözleriyle ifade etmiştir:
“İmparatorluk yönetiminin gereksinimleri, diplomatik misyonlar ve prenslerin uğraşları önemli olmakla birlikte, yine de Arap coğrafya literatürünün bu kadar zengin ve özlü oluşunu bütünüyle izah etmekten uzaktır. Bu konuda onlar için önemli olan iki dürtü daha vardı. Din ve bilim kaygısı da onların büyük çapta seyahatler yapmalarında etken olmuştur.”

Bahsedilen tercüme faaliyetlerinin bu bilim kaygısıyla yakın ilişkisi vardır. Bunun dışında, namaz ve oruç ibadetlerinin güneşin ve ayın hareketleriyle ilgili olması ve Kâbe’ye yönelmek için coğrafi koordinatların belirlenmesi ihtiyacı Müslümanların astronomi ve coğrafyayla ilgilenmelerine neden olan hususlardandır. Diğer bir husus ise, hem Hac ibadeti hem de ilim öğrenme için yapılan seyahatlerdir. Bu seyahatler; hadisleri toplama, gerçekliklerini ortaya koyma ve bir bütün haline getirme amacıyla, II./VIII. yüzyılın başlarında yapılmaya başlanmıştır ki bunlara er-rıhle fi talebi’l-hadis adı verilmektedir.
Seyahatler ilim öğrenme isteğiyle hadis dışında pek çok farklı alanı da içine alarak yaygınlaşmıştır. Bazı önemli âlimlerin derslerine katılmak için Endülüs’ten Bağdad ya da Horasan’a kadar uzanan ya da bunun tam tersi istikameti izleyen kapsamlı seyahatler yapmak, ilk dönemlerden itibaren yaygın olan bir faaliyet haline gelmiştir. Talebeler ilgi alanlarına göre o ilmin merkezi olan şehirlere seyahat etmişlerdir. Aynı şekilde zaman zaman âlimler de çeşitli yolculuklar yapmıştır. Erken dönemlerden itibaren seyahat kültürü oluşmuş olsa da bunun yazıya geçirilmesi biraz daha geç bir dönemde, III./IX. yüzyıldan itibaren meydana gelmiştir. Bu süreçte ortaya çıkan rihle adı verilen seyahatnameler, coğrafya literatürünün bir türünü oluşturmuştur.
Zikredilen gelişmelerle birlikte, II./VIII. yüzyıldan III./IX. yüzyıla geçişte özgün bir biçimde ortaya çıkmış olan coğrafya literatürü, tercümelerin etkisiyle dönüşüm geçirmiş ve IV/X. yüzyıldan itibaren kendine özgü yeni bir özellik kazanmıştır. İdari görevler sebebiyle başlayan coğrafya yazıcılığı, zamanla kapsamını genişletmiş, şifahi bilgiler yerini uzun süren seyahatlerde yapılan gözlemler sonucu elde edilen bilgilere bırakmış, haritalarla bu literatür daha da zenginleşmiştir. Halife Me’mun döneminde, harita çalışmalarına özel bir önem verilmiştir. Me’mun’un emriyle coğrafyacılar tarafından çizilen ve yakın zamanda keşfedilen dünya haritasının, yapıldığı zaman şartlarına göre oldukça başarılı olduğunu ve bu nedenle büyük önem taşıdığını söylemek mümkündür. İlk dönemlerde matematiksel ve astrolojik unsurlar coğrafya çalışmalarında ağırlık kazanmıştır. IV./X. yüzyıldan itibaren yaşanan dönüşümle birlikte, beşeri ve tarihsel coğrafya olarak adlandırılabilecek olan ve tezimizin de temel kaynaklarını oluşturan coğrafya yazıcılığı ortaya çıkmıştır.
Coğrafyacılar geniş bölgeleri kapsayan seyahatlerinde, gezdikleri yerlerin fiziksel özelliklerini, kültürlerini, yaşayışlarını, ekonomik ve dini durumlarını aktararak büyük bir kültürel miras bırakmışlardır. İlk olarak büyük çabalarla hazırlanmış olmasına rağmen bilgilerin karmaşık bir biçimde sunulduğu eserler ortaya çıkmışsa da süreç içerisinde eserlerin sistematiği gelişme göstermiştir. Tarih ve coğrafyanın karmaşık bir biçimde ele alınışı, zamanla yerini coğrafyanın temel alındığı ve tarihsel bilgilerin de işlendiği eserlere bırakmıştır. Bu eserlerin kendilerine özgü yönteminin ve çerçevesinin oluşmasıyla birlikte coğrafya alanında zirve eserler meydana gelmiştir. Fuat Sezgin, İslam coğrafyacılarının IV./X. yüzyılda beşeri coğrafya alanında gösterdiği gelişme ve başarıya Avrupa’da ancak XIII./XIX. yüzyılda rastlanabildiğini belirtmektedir.

İslam Coğrafyacılığının Önemli Temsilcileri ve Eserleri

Astronomi bilginleri, matematikçiler ve filozofların coğrafya ile ilgili yaptıkları çalışmalar dışarıda tutulduğunda, coğrafya eserlerini Irak Ekolü ve Belh Ekolü olarak iki grupta incelememiz mümkündür. Irak ekolünün temsilcileri; İbn Hurdazbih (ö.300/912-3), Yakûbî (ö.292/905’ten sonra), Mesʽûdî (ö.345/956), İbnu’l Fakih (ö.300/913’ten sonra), İbn Rüsteh (ö.300/913’ten sonra) ve Ku’dame b. Cafer’dir (ö.337/948). Belh ekolünün önemli temsilcileri ise; Belhî (ö.322/934), İstahrî (ö.340/952’den sonra), İbn Havkal (ö.367/977’den sonra) ve Makdisî’dir (ö. 390/1000 civarı). Bu iki ekol arasındaki temel farklılık şu şekilde izah edilebilir:
Irak ekolünün temsilcileri dünyayı bir bütün olarak ele alıp tasvir ve tasnif etmekte, Belh ekolünün temsilcileri ise daha çok İslam dünyasının topraklarını esas alarak bu ülkeler ve halkları hakkında geniş bilgiler vermektedirler. Bu nedenle Belh ekolüyle birlikte bölgesel coğrafyaya adım atılmıştır. Bunun yanında daha çok gözleme dayanmalarının da etkisiyle Belh ekolü eserleri kültürel, tarihsel, sosyal, dini unsurları daha çok işlemekte ve beşeri coğrafya türünün önemli örnekleri olarak karşımıza çıkmaktadır.

İbn Hurdazbih (ö.300/912-3) ve Kitâbu’l-Mesâlik ve’l-Memâlik’i

Tam adı Ebû’l Kasım Ubeydullah b. Abdullah b. Hurdazbih el-Bağdâdî el- Fârisî olup aslen İranlıdır. Eseri elimize ulaşan en eski İslam coğrafyacılarındandır ve bu nedenle “İslam coğrafyacılarının babası” olarak nitelendirilmiştir. Babasının Me’mun zamanında Taberistan valisi olması, onun seçkin bir aileye mensup olduğunu göstermektedir. İyi bir eğitim almış olan İbn Hurdazbih, Cibal bölgesinde berîd sorumlusu olarak görev yapmıştır. Resmi görevi dolayısıyla eserini kaleme alması ve konumunun etkisiyle, resmi yazılı kaynaklara ulaşmasının kolay olması verdiği bilgilerin güvenirliğini artırmaktadır. Berîd teşkilatında görev yaparken raporlarıyla dikkat çekmiş, Bağdad’a çağırılmış ve sarayın önemli isimlerinden biri olmuştur. Makdisî, İbn Hurdazbih’in halifenin veziri olduğu, bu nedenle bilgilere daha kolay ulaştığı bilgisini aktarmıştır. Bu ifade sarayda önemli görevleri olduğunu destekleyen görüşlerdendir. İbn Hurdazbih, hem İslam coğrafyacılarının ilk temsilcilerinden biri olması hem de Irak ekolünün kurucusu sayılması sebebiyle İbnu’l Fakih, İbn Havkal ve Makdisî gibi kendisinden sonraki coğrafyacılar üzerinde de etkili olmuştur.

İbn Hurdazbih’in tarih, coğrafya, edebiyat ve eğlence tarihiyle alakalı eserler yazdığı bilinmektedir. İbn Nedim’in verdiği bilgilere göre, İbn Hurdazbih’in eserleri şunlardır; Kitâbu’l-Lehv ve’l-Melahi, Kitabu Edebû’s-Sema’, Kitabu Cemheretü’l- Ensabu’l-Furs ve’n-Nevafil, Kitabu’t-Tabîh, Kitabu’ş-Şarab, Kitabu’n-Nudemâ ve’l- Culesâ, Kitâbu’l-Envac ve meşhur coğrafya eseri Kitâbu’l-Mesâlik ve’l-Memâlik. İbn Hurdazbih’in, Kitâbu’l-Mesâlik ve’l-Memâlik adlı eserini 232/846-7 yılında tamamladığı ve 272/885-6’da tekrar yazdığı belirtilmektedir. Ancak Ramazan Şeşen’in de belirttiği gibi, 232/846-7 tarihi, eserin tamamlanması için oldukça erken bir tarihtir ve muhtemelen doğru değildir. Dolayısıyla eserin, 272/885-6 yılı civarında tamamlandığı söylenebilir.
Eser, Barbier de Meynard tarafından, 1865 yılında Fransızca tercümesiyle birlikte yayınlanmıştır. Daha sonra M. J. De Goeje tarafından, 1889’da Bibliotheca Geographorum Arabicorum adlı coğrafya serisinin VI. cildinde farklı nüshalar gözden geçirilerek neşredilmiştir. 1967’de bu neşir tekrarlanmıştır. Fuat Sezgin, Goeje’nin neşrinin tıpkıbasımını Islamic Geography serisinde yayınlamıştır. Farsça tercümesi de bulunan eser, Türkçe’ye Murat Ağarı tarafından çevrilmiş ve 2008 yılında Yollar ve Ülkeler Kitabı adıyla yayınlanmıştır. El-Mesâlik ve’l-Memâlik türü eserlerin ilki olması sebebiyle oldukça önemli olan bu eserde İbn Hurdazbih, dünyanın yolları, ülkeleri, bunların özellikleri, uzaklıkları ve yakınlıkları, mamur ve metruk yerleri, bu yerler arasındaki uzaklıkları zikredeceğini belirtmiştir.
Batlamyus’un eserinin tercümesini yaptığını belirtmesi, İbn Hurdazbih’in ondan faydalandığını ortaya koymaktadır. Yeryüzünün özelliklerine yer verdikten sonra, bölge tasvirine Sevâd yani Irak ile başlamıştır. Daha sonra Maşrık, Çin, Hindistan, Mağrib, Cerbî ve Teymen bölgeleri hakkında bilgiler vermiştir. Ardından ülkelerin posta konakları, dünyanın acayiplikleri, dünyanın tuhaf yapıları, Yecüc ve Mecüc Seddi, ülkelerin tabiatlarında bulunan garip durumlara yer vererek eserini tamamlamıştır.
Mesʽûdî, İbn Hurdazbih’in bu eserini mesafelerden bahsettiği halde ülkeler ve hükümdarları zikretmemesi sebebiyle eleştirmekte ancak buna rağmen alanında en iyi eser olduğunu öne sürmektedir. İbn Hurdazbih’in bu eseri çoğunlukla coğrafi bilgiler barındırmasının yanında az da olsa tarihsel, kültürel, ekonomik hususlarla ve insan ilişkileriyle alakalı bilgiler de içermektedir. Dünyanın acayiplikleri ve ülkelerin tabiatlarında bulunan garip durumlar hakkında verdiği bilgiler buna örnek gösterilebilir.

Yakûbî (ö.292/905’ten sonra) ve Kitâbu’l-Buldân’ı

Bağdad’ta doğan Ahmed b. İshak b. Ca’fer b. Vehb b. Vâzıh el-Yakûbî’nin babası ve dedesi, dönemin ileri gelen posta görevlilerindendir. Atalarının devlet teşkilatında görev yaptığı bilinmektedir. Dolayısıyla Abbasi Devleti’nin önemli kademelerinde görev yapan bir aileye mensup olduğu söylenebilir. Kendisi de Ermeniye ve Horasan’da iken Tâhirîlerin hizmetinde kâtiplik yapmıştır. İstihbarat teşkilatına benzer bir posta servisinde çalıştığı tahmin edilmektedir. Yakûbî, gençlik çağlarında Ermeniye’ye seyahat etmiş ve bunu başka bölgelere yaptığı seyahatler takip etmiştir. Ermeniye ve Horasan’da uzun süre kalmıştır. Hindistan, Çin, Mağrib, İran, Endülüs, Suriye ve pek çok Arap ülkesinde bulunmuştur. Ölüm tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Ancak Tolunoğulları’nın yıkılışının ardından onların güzelliklerini dile getirmesi, onun bu devletin yıkılışından, yani 292/905’ten sonra öldüğünün tahmin edilmesini sağlamıştır.
Daha çok tarihçiliği ile bilinen Yakûbî’nin, günümüze ulaşan üç eseri bulunmaktadır. Bunlardan en çok tanınanı Kitabu’t-Tarih adlı eseridir. Önsözü ve başlangıç kısmı kayıp olan bu eser, bir dünya tarihi niteliği taşımaktadır. Yakûbî, bu eserine Hz. Âdem ile başlamış, geçmiş peygamberlerden ve geçmiş hükümdarlardan bahsetmiş, İslam öncesi Arap toplumu hakkında bilgi vermiştir. Ardından İslam tarihine geçmiş ve Hz. Peygamber’in doğumundan itibaren Abbasi Halifesi Muhammed Mühtedi’ye (255-256/869-870) kadar olan dönemi ele almıştır. Elimize ulaşan bir diğer eseri, ”Müşakeletü’n-nâs li zemanihim ve ma yağlibu aleyhim fi külli asr” adını taşımaktadır.
Yakûbî, bu eserinde Hz. Ebû Bekir’den (11-13/632-634) Abbasi halifesi Muʽtazıd-Billâh’a (278-289/892-902) kadar halifelerin hayat tarzları, dini ve ahlaki durumları, karakteristik özellikleri, giyim kuşamları hakkında bilgi vermiş ve valilerin halifeleri ne kadar taklit ettiğini ortaya koymaya çalışmıştır. Günümüze ulaşan üçüncü eseri, coğrafyayla ilgili olan Kitâbu’l-buldân adlı eseridir. İki yazma nüshası olan bu eser, ilk olarak M. J. De Goeje tarafından tahkik edilerek 1860’da Leiden’de neşredilmiştir. Aynı yıllarda T.G. J. Juy Nboll tarafından bir başka neşir yapılmıştır. Goeje neşri 1892’de İbn Rüsteh’in Kitâbu’l-A’lâki’n- Nefîse’si ile birlikte Bibliotheca Geographorum Arabicorum serisinin VII. cildi olarak 1892’de tekrar yayınlanmıştır. Fuat Sezgin, bu yayının tıpkıbasımını 1992’de Islamic Geography serisinin XL. cildi olarak yapmıştır. Fransızca ve Farsça çevirileri bulunan eserin Türkçe çevirisini Murat Ağarı Ülkeler Kitabı adıyla yapmıştır. Günümüze ulaşan bu eserleri dışında Fethu İfrîkiyye, Ahbaru’lÜmemi’s-Sâlife, el-Mesâlik ve’l-Memâlik adlı kitaplarının olduğu ve Tahirîler ile alakalı müstakil bir eser kaleme aldığı bilinmektedir.

Yakûbî, eserin başında belirttiği gibi genç yaşında, beldelerin haberleri ve aralarındaki mesafelerle meşgul olmuş ve bu nedenle seyahatlerine başlamıştır. Yolculukları sırasında, güvenilir insanlardan öğrendikleri çerçevesinde, bölgeleri kimin fethettiği, halife ve emirlerden kimlerin askeri seferler düzenlediği, haraç miktarı, ticari mallar gibi hususlarda bilgiler aktarmıştır. Bu çerçevede Yakûbî, anlatımına Bağdad ile başlamış ardından; Samarra, Doğu bölgesi, Güney bölgesi, Kuzey bölgesi ve Batı bölgesini şehirleriyle birlikte incelemiştir. Yakûbî’nin Kitâbu’l-buldân’ı ilk coğrafya eserlerinden biri olmasının yanı sıra İbn Hurdazbih’ten farklı olarak, seyahatler sonucu yazılmış olması dolayısıyla oldukça önemlidir. Touati’ye göre, Yakûbî, yaptığı seyahatler sonucu ilk elden bilgiler verme çabası dolayısıyla, IV/X. yüzyıl coğrafyacılarının yöntemini oluşturan unsurları barındırmaktadır ancak henüz tam olarak geliştirememiştir. Yakûbî’nin bu çabası, kendisinden sonrakilere kaynaklık etmesi ve gözlemi ön plana çıkarması açısından dikkate değerdir.

İbn Rüsteh (ö.300/913’ten sonra) ve Kitâbu’l-A’lâki’n-Nefîse’si

İbn Rüsteh olarak tanınan coğrafyacının tam adı Ebû Ali Ahmed b. Ömer’dir. Hayatı hakkında geniş bilgi mevcut değildir. İran asıllı, İsfahanlı olduğu, Halife Muktefi (289-295/902-908) döneminde devlet idaresinde görev aldığı ve bir dönem berîd teşkilatında müdürlük yaptığı bilinmektedir. Ölüm tarihi ise kesin olarak bilinmemektedir. Bilinen ve günümüze bir cildinin ulaştığı tek eseri Kitâbu’l- A’lâki’n-Nefîse’dir. Eserin coğrafyayla alakalı olan yedinci cildi günümüze kadar ulaşmıştır. Eserin 290-300/903-913 yılları arasında tamamlandığı tahmin edilmektedir. Birinin British Library, diğerinin ise Cambridge Üniversitesi’nde bulunduğu iki yazma nüshası vardır. M. J. De Goeje tarafından Bibliotheca Geographorum Arabicorum serisi içerisinde 1891 yılında ilk neşri yapılmıştır.
Fuat Sezgin bu neşrin tıpkıbasımını 1992’de Islamic Geography serisinde yayınlamıştır.Eserin, kısmi Farsça çevirisi ve tam Rusça çevirisi yapılmıştır. Erken dönem coğrafya çalışmalarından olması, Hazarlar, Slavlar ve Macarlar gibi o zamana kadar bilinmeyen halklar hakkında bilgi vermiş olması açısından eser önemlidir. Ancak kendisinin de belirttiği gibi, İsfahan dışındaki bölgeler hakkında yazdıkları, başkalarından öğrendiklerinden oluşmaktadır ve bu yazılanlarda hatalar olması mümkündür. İsfahan bölgesini ise kendi gözlemlerine dayanarak ve teferruatlı bir şekilde anlatmıştır. Yazarın verdiği bu bilgi eserin yöntemini ortaya koyması açısından dikkate değer olup, aynı zamanda eserde yer alan bilgilerin güvenirliğini değerlendirmemize yardımcı olmaktadır.
Eserde ele alınan hususları şu şekilde özetlemek mümkündür: Öncelikle gökyüzü olaylarına yer vermiş daha sonra ülkeler ve yollar hakkında bilgi vermiştir. Bu kısımda Mekke ve Medine’yi ele almış, ardından dünyanın acayiplikleri, denizler ve nehirler hakkında bilgi vermiştir. Yedi iklim ve şehirlerinden bahsettikten sonra şehirler ve mesafeleri ele almıştır. Mesafe bilgilerinin ardından, İslam ve dünya tarihinde yaşanan ilklere, Cahiliyye’de ve İslam sonrasında ismi Muhammed olanlara, müşriklerin ve Hristiyanların isimlerine, Arapların Cahiliyye’deki dinlerine ve bunların okuma-yazma bilenlerine Müslümanların ayrıldığı fırkalara, hastalıklı kimselere ve bazı fiziksel özelliklere değinmiştir. Tespitlerimize göre, mesafelerden sonra yer alan bilgiler, İbn Kuteybe’nin (ö.276/889) el-Maârif adlı eserinden alınmıştır.

İbnu’l Fakîh (ö.300/913’ten sonra) ve Kitâbu’l-Buldân’ı

Hemedân’da doğduğu tahmin edilen İbnu’l Fakîh’in hayatı hakkında fazla bilgi bulunmamaktadır. Sâmânîlerin veziri Ceyhanî’den yararlanmış olması dolayısıyla X. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşadığı ve Halife Mu’tezid’in (ö.289/902) vefatından sonra öldüğü tahmin edilmektedir. İbnu’l Fakîh’in coğrafyaya dair olan Kitâbu’l-Buldân’ı dışında Kitabu Zikru’ş-Şuarâ u el-Muhaddisîn ve’l-Belağa minhum ve’l-Mufhamin adlı bir başka eserinin olduğu bilinmektedir ancak bu eseri günümüze ulaşmamıştır. Kitâbu’l-Buldân’ın iki farklı nüshası bulunmaktadır. Bunlardan biri Ali b. Hasan Şeyzarî tarafından yapılan muhtasarıdır ve Atıf Efendi Kütüphanesinde bulunmaktadır. Bu nüsha M. J. De Goeje tarafından 1885’te Bibliotheca Geographorum Arabicorum serisinin V. cildi olarak yayınlanmıştır.
İbn Nedim’in belirttiğine göre, eserin orijinal hali bin sayfadır. Dolayısıyla bu nüsha eksiktir. Eserin İbnu’l Fakîh tarafından yazılan mufassal şekli ise Zeki Velidi Togan tarafından 1923’te Meşhed’de İmam Rıza Ravza Kütüphanesi’nde, X. yüzyılda isimleri bilinmeyen iki kardeş tarafından Ebû Dulef ve İbn Fazlân’ın seyahatnamelerini de içeren bir mecmuaya dâhil edilmiş vaziyette bulunmuştur. Bu nüsha da kitabın tam nüshası değildir. Togan’ın belirttiğine göre Türkler hakkında yazılan kısım tamdır. İbn Hurdazbih, Ceyhanî gibi isimlerden bölümler aktarması, farklı kaynaklardan alıntılar yapması, dönem hakkında coğrafi, tarihi ve kültürel bilgilere yer vermesi nedeniyle bu eser oldukça önemlidir.
İbnu’l Fakîh, eserini, şehirlerin haberlerini, illerin ve büyük yapıların mükemmel olanlarını ihtiva etmek üzere yazdığını, esere hafızasının eriştiği şeyleri, şiir, mesel ve haberlerden kendi işittiklerini koyduğunu belirtmiş ve kusurlarının bağışlanmasını dilemiştir. Kitabın uzun olmasını da bu duruma bağlamıştır. İbn Rüsteh gibi bu eserde de verilen bilgiler şifahi verilere dayanmaktadır. Eserine yeryüzü tarifiyle başlayan İbnu’l Fakîh daha sonra yedi iklim, dünyanın yaşanabilir bölümleri ve denizlerden bahsedip şehir ve bölgelere geçmiştir. Bu haliyle eser, düzenli bir klasik coğrafya eseri özelliği göstermektedir. Kubbetu’s Sahrâ ve Mescidu’l Aksâ hakkında kaynaklarda ilk malumatın İbnu’l Fakîh’te yer alması ve onun Kudüs’ü yeryüzünün merkezi olarak nitelendirmesi eserde dikkat çeken hususlardandır.

Kudâme b. Cafer (ö.337/948[?]) ve Kitâbu’l-Harâc’ı

Tam adı Kudâme b. Cafer Ebû’l-Ferec Kâtib el-Bağdâdî olup dilci ve tarihçidir. Arap diliyle alakalı sistematik çalışma yapan ilk isimdir. Hıristiyan asıllı olan Kudâme b. Cafer’in, Halife Muktefî zamanında (289-295/902-908) Müslüman olduğuna dair veriler mevcuttur. Müslümanlığı kabulünün ardından seçkin bir konuma yükselmiş ve idarede görev almış, Meclisi Zimam başkanlığına yükselmiştir. Vefat tarihi tam bilinmemekle birlikte, 320/931’den sonra muhtemelen de 337/948’de öldüğü ifade edilmektedir. Edebiyat alanında önemli bir isim olan Kudâme b. Cafer’in bu alanda iki eseri bulunmaktadır. Bunlar; Nakdu’n-Nesr el-Ma’ruf bi Kitabi Beyan ve Nakdu’ş-Şi’r adlı beyan ilmi ve şiir tenkidiyle alakalı eserleridir.
Cevâhiru’l-elfâz adlı eseri ise kâtipler ve edebiyat öğrencileri için hazırlanmış, eş anlamlıları ve deyimleri içeren bir sözlüktür. En meşhur eseri ise konumuzla alakalı olan Kitâbu’l-Harâc ve San’ati’l Kitâbe’dir. İdari görevleri nedeniyle Abbasi Devleti’nin geniş bölgelerini gezen Kudâme b. Cafer, eserini bu imkânlarla kâtipler için yazmıştır. Sekiz kısım halinde yazılmış olan eserin beşinci-sekizinci kısımları günümüze ulaşmıştır. Eserin altıncı bölümü coğrafyaya tahsis edilmiştir. Eser, M. J. De Goeje tarafından 1889’da Bibliotheca Geographorum Arabicorum serisinin VI. cildinde, İbn Hurdazbih’in Kitâbu’l-Mesâlik ve’l-Memâlik’i ile birlikte yayınlanmıştır. 1986’da bu yayın tekrarlanmıştır.
Eser, coğrafi ve iktisadi konularda bilgi vermektedir. Öncelikle posta teşkilatı hakkında bilgi verildikten sonra yollar ve bölgeler anlatılmaktadır. Ardından iklim bölgeleri, denizler, nehirler, vergiler ve sınır uçları ele alınmaktadır. Eserin fetihlerle alakalı olan kısa bir bölümü ise Belâzurî’nin Fütuh’ul-Buldân adlı eserinden alınmıştır. Yazılış amacı itibariyle iktisadi hususların ön planda olması eseri diğer coğrafya kitaplarından ayırsa da eser, ele aldığı hususlar çerçevesinde önemini korumaktadır. İbn Hurdazbih’te olduğu gibi Kudame b. Cafer’de de konumunun, eserinde yer alan bilgilerin güvenirliğini arttırması durumu söz konusudur. Bu hususta İbn Havkal’ın, Kudâme’nin eserinin bütünüyle hakikat, her açıdan doğru olduğunu ifade etmesi dikkate değerdir.

Ebû Zeyd el-Belhî (ö.322/934) ve Suveru’l-Ekâlim’i

Belh coğrafya ekolünün kurucusu kabul edilen, Belh doğumlu olan Ebû Zeyd el-Belhî, İslam dünyasının önemli âlimlerinden biridir. Felsefe, astroloji, astronomi, dini ilimler ve tıp gibi farklı alanlarda çalışmalar yapmış ve Kindî’nin (ö.252/866) öğrencilerinden biri olmuştur. Şehristanî, onu geç dönem İslam filozofları arasında zikretmektedir. Edebi anlamda da güçlü olan Belhî’yi, İbn Nedim, filozof kabul etmesine rağmen edebiyatçılar arasında saymıştır. Hayatının ilk dönemlerinde İmamiyye Şiası’nı savunurken daha sonra Sünnî anlayışı benimsediği bilinmektedir. Resmi yönetimle arasının iyi ve kötü olduğu zamanlar olmuş ve kendisine idari yönetimden resmi görev teklifleri gelmişse de hayatını memleketinde ilimle geçirerek tamamlamayı seçmiştir.
İbn Nedim, Belhî’ye kırk üç eser nispet ederken, Yâkut bu sayıyı elli altıya çıkarmıştır. Ancak bunlardan sadece ikisi; yüzyılının en önemli çalışmalarından biri olarak kabul edilen Mesâlihu’l-Ebdân ve’l-Enfüs adlı eseri ve coğrafyaya dair olan Suveru’l-Ekâlim adlı eseri günümüze ulaşmıştır. Bu nedenle Belhî’nin ilmi şahsiyeti daha çok kendisinden sonrakilere etkisiyle ortaya konulmaktadır. Suveru’l- Ekâlim’e ait tek yazma nüshanın Necef’te bulunduğu tespit edilmiştir. Belhî’nin eserine ulaşıp inceleme imkânı bulamadığımız için içerik hakkında ayrıntılı bilgi vermemiz mümkün olmamıştır. Ancak eser; İstahrî, İbn Havkal, Makdisî gibi isimler üzerinde oldukça etkili olmuş ve bu müelliflerin mensubu olarak kabul edildiği Belh ekolünün kurucu unsuru kabul edilmiştir. İstahrî’nin, Belhî’nin eserini temel aldığı ve bunu genişleterek eserini ortaya koyduğu kabul edilmektedir. Bu durumda Belhî’yi bu yazı türünün ilk örneği olarak değerlendirmek gerekmektedir.

İstahrî (ö.346/957) ve Kitabu Mesâlik ve’l-Memâlik’i

Tam adı Ebû İshak İbrahim b. Muhammed İstahrî olan ve Kerhî olarak da bilinen müellifin hayatı hakkında detaylı bilgi mevcut değildir. İran’ın Fars bölgesindeki İstahr şehrinden olduğu, farklı bölgelere seyahat ettiği ve kendisi gibi Belh ekolünün önemli temsilcilerinden biri olan İbn Havkal ile görüştüğü, eserinin bazı kısımlarını ona kontrol ettirdiği bilinmektedir. İstahrî’nin bilinen ve günümüze ulaşan tek eseri Kitabu Mesâlik ve’l-Memâlik’tir. IV./X. yüzyılın en önemli coğrafya eserlerinden biri olan bu kitap, Belhî’nin eserinin yeniden işlenmiş ve genişletilmiş hali olarak kabul edilmektedir. İlk olarak J. H. Moeller tarafından 1839’da özet halinde yayınlanmış daha sonra 1849’da İngilizce tercümesiyle beraber fasiküller halinde tekrar basılmıştır. M. J. De Goeje tarafından gözden geçirilerek Bibliotheca Geographorum Arabicorum içerisinde 1870’te yayınlanmıştır. 1961’de Kahire’de yeniden neşredilmiştir. Eserin, Almanca, İngilizce ve Farsça tercümeleri bulunmaktadır. Kitabu Mesâlik ve’l-Memâlik İslam coğrafyacılığının en önemli eserlerinden biridir.
Daha önce belirttiğimiz gibi Belh ekolü, İslam coğrafyacılığına farklı bir boyut kazandırmıştır. Matematiksel coğrafyanın dışına çıkılmış, fiziksel özelliklere ek olarak tarihi ve beşeri unsurlara da yer verilmiştir. Bu tarz eserlerin ilk örneklerinden birisi olması dolayısıyla İstahrî’nin bu eseri oldukça önemlidir. İstahrî’nin seyahatleri sonrasında kendi gözlemlerine dayanarak eserini yazmış olması ve haritalar yapması onun değerini artırmaktadır. Böylece İstahrî’nin çalışmasında, ilk izleri Yakûbî’de görülen uzun süren seyahatler gerçekleştirip gözlenenleri yazma işi ciddi bir biçimde kendisini göstermiştir. Mesʽûdî de eserlerini, uzun süren seyahatlerine dayanarak, gözlemlerini değerlendirerek kaleme almıştır. Ancak bunlar beşeri coğrafya eserleri değil, daha çok geniş coğrafi hususların yer aldığı tarih eserleridir. Dolayısıyla gözleme dayanan, seyahatler sonucu yazılan beşeri coğrafya eserlerinin ilkleri olarak İstahrî ve İbn Havkal’ı kabul etmek daha doğru olacaktır.
İstahrî, eserini yazma amacının, tanıdıklarından hiç kimsenin zikretmediği iklimleri tasvir etmek olduğunu bildirerek takip ettiği yöntemi ortaya koymuştur. Buna göre; kitabında arz (yeryüzü) iklimlerini ülkelere göre zikretmiştir. Arz iklimlerinden de yedi iklimi değil, Müslüman vilayetlerini, bu vilayetlerin tafsilini ve bu vilayetlere ait olan bütün işlerin taksim edilmesini kastetmiştir. Her kıtayı parçalara bölmüş ve söz edilen iklimin yerini tarif eden haritalar koymuştur. İklimleri tanıtırken okuyucuları usandırmamak için detaya girmemiştir. İslam beldelerini yirmi iklime ayırmış ve iklimleri anlatmaya Arap diyarı ile başlamıştır. Daha sonra, Şam’ı, Rum denizini, el-Cezire’yi, Irak’ı, Huzistan’ı, Faris’i, Kirman’ı, Mansûre’yi, Sind, Hind ve İslam beldelerinden Mansûre’ye komşu olanları, Azerbaycan’ı ve komşularını, Cibal şehirlerini, Deylem’i, Hazar denizini, Faris ile Horasan arasındaki ovayı, Sicistan ve komşularını, Horasan ve Mâverâünnehir’i anlatmıştır.

İbn Havkal (ö.367/977’den sonra) ve Sûretü’l-Arz’ı

IV/X. yüzyılın en önemli ve meşhur seyyahlarından, Belh ekolü coğrafyacılarından olan Ebû’l-Kâsım Muhammed b. Havkal’ın hayatı hakkında detaylı bilgi mevcut değildir. Nusaybinli olduğu, Bağdad’ta yaşadığı ve tüccar olduğu bilinmektedir. Eserinde bildirdiğine göre, 331/943’te, genç yaşta, Bağdad’tan ayrılarak seyahatlerine başlamıştır. Uzun süren seyahatlerinde Mağrib, Endülüs, Mısır, Ermeniye, Azerbaycan, Horasan, Irak ve Fars bölgesini dolaşmış ve büyük bir çabanın ürünü olan Kitâbu’l-Mesâlik ve’l-Memâlik veya Sûretü’l-Arz adıyla bilinen eserini oluşturmuştur. Bu eserin ilk olarak 1800 yılında Sir William Ouseley tarafından eksik bir İngilizce tercümesi yapılmış ve yayınlanmıştır. Orijinal hali ise, M. J. De Goeje tarafından 1873’te Bibliotheca Geographorum Arabicorum serisinin ikinci cildi olarak yayınlanmıştır. Daha sonra J. Kramers tarafından 1938’de Leiden’de tenkitli neşri yapılmıştır. Farsça ve Fransızca’ya çevrilmiş olan eserin Ramazan Şeşen tarafından yapılmış Türkçe tercümesi de bulunmaktadır. İbn Havkal eserinde takip ettiği yöntemi, seyahat etme arzusunu, kullandığı kaynakları açıklamaktadır.

Kendisinin anlatımını şu şekilde özetleyebiliriz: Arzın şekillerini, enlem ve boylamlarını, İslam ülkelerinin şehirlerinin ayrıntılarını anlatmayı amaçlamıştır. Çocukluğundan itibaren coğrafya kitaplarını okumaya istekli olmuş ve bu alanda meşhur olan büyük kitapları okumuştur. İbn Hurdazbih, Cehyânî ve Kudâme b. Cafer’in eserlerini yanından ayırmamıştır. Ancak bunlar içerisinde tatmin edici bir kitap bulamamıştır. Sefer edenlere, tacirlere ve coğrafya alanındaki kitapları okumuş olanlara sorular sormuş ve dürüst olduğuna inandıklarının cevaplarını karşılaştırıp bunlar arasında pek çok yanlışlık bulunduğuna şahit olmuştur. İstahrî ile görüşmüş ve onunla fikir alışverişinde bulunmuştur. İstahrî, yaşına rağmen İbn Havkal’ın çalışmalarını çok beğenmiş ve ondan kendi eserini kontrol edip düzeltmesini istemiştir. İstahrî’nin eserinde bir takım düzeltmeler yapıp ona iade etmiş ve bundan daha kapsamlı ve mükemmel bir eser yazmaya, haritalarıyla bir bütün oluşturmaya karar vermiştir. Bu nedenle İstahrî ve İbn Havkal’ın eserlerinde pek çok benzerliğe rastlamak mümkündür.
Kudâme b. Cafer’in eserinin bütünüyle doğruları ihtiva ettiğini, dolayısıyla onlara da yer vermesi gerektiğini ama başkasının emeğiyle eserini genişletmeyi uygun bulmadığını belirtmiştir. Eserinde seyahatlerini, bu sırada gördüklerini anlatmış ancak okuyucuyu usandırmamak adına fazla ayrıntıya girmemiştir. Zira kitaptaki asıl amacı, iklimleri tasvir etmektir. Okuyucuya kitapta hata gibi gözüken bir yer fark ederse, bu hususla alakalı doğruyu araştırmasını ve bulmasını tavsiye etmiştir. Bu açıklamalarının ardından bölgelerin tanıtımına geçen İbn Havkal, Mekke ve Kâbe’nin bulunduğu bölge olması dolayısıyla Arap Bölgesi ile başlamış ve ardından Fars ve Rum denizleri, Mağrib, Endülüs, Mısır, Şam, Cezire, Irak ve Fâris, Kirman, Sind, Azerbaycan-Ermeniye, Cibâl, Deylem, Taberistan, Mefâze, Horasan, Sicistan ve Mâverâünnehir bölgelerini anlatmıştır.
Açıklamalarından da anlaşıldığı üzere İbn Havkal, kendisine ulaşan eserleri okumuş ve hem bunlardan faydalanarak hem de eksiklerini kapatmaya çalışarak bir adım öne gitmeyi amaçlamıştır. Kendisinden önce yapılmış çalışmalara hâkim olması ve uzun süreli seyahatler yaparak gözlemlerini aktarmış olması onun eserinin kıymetini arttırmaktadır. Coğrafi bilgilerin yanı sıra kültürel ve tarihsel özelliklere de yer vermiştir. Uzun süreli seyahatleri buna imkân sağlamıştır. İbn Havkal’ın “mekânsal bağlamlarla zamansal süreçleri kendine özgü bir yöntemle ilişkilendirerek öne çıktığı” şeklinde değerlendirmeler yapılmıştır.8Kendisinden sonra gelen Makdisî ile birlikte İbn Havkal’ın eserinin coğrafya alanında dönemlerinin en önemli çalışmaları olduğunu söylemek mümkündür.

Makdisî (ö.390/1000 civarı) ve Ahsenü’t-Tekâsim’i

IV/X. yüzyılın en önemli coğrafyacılarından olan ve döneminde coğrafya yazımını zirveye taşıyan isim, lakabı Beşşarî olan ancak daha çok memleketi dolayısıyla Makdisî veya Mukaddesî olarak anılan ve bilinen Şemseddin Ebû Abdullah Muhammed b. Ahmed b. Ebi Bekr Bennâ’dır. Hayatı hakkında bilinenler eserinde anlattıklarından ibarettir. 335/946 yılında Kudüs’te doğduğu, gençliğini Kudüs’te geçirdiği, genç yaşta seyahatlere çıktığı, Endülüs ve Sicistan hariç İslam âleminin tamamını dolaştığı bilinmektedir. Eserinde verilen olaylardan yola çıkarak, 390/1000 civarına kadar yaşadığı tahmin edilmektedir. Makdisî’nin bilinen tek eseri coğrafyaya dair olan eseridir. Eserin, biri Berlin’de diğeri İstanbul’da bulunmakta olan iki nüshası vardır.
375’te tamamlanmış olan Berlin yazmasının adı Ahsenü’t-Tekâsim fi Ma’rifeti’l-Ekâlim’dir. İstanbul’da bulunan, 387’de istinsah edilmiş olan nüshada ise sadece Kitâbu’l-Ekâlim ifadesi yer almaktadır. M. J. De Goeje’nin 1877’de yaptığı neşir Berlin yazmasına dayanmaktadır. 1906’da açıklamalarla birlikte ikinci kez neşredilmiştir. Bunun tıpkıbasımı Fuat Sezgin tarafından Frankfurt’ta 1977’de Islamic Geography serisi içerisinde yapılmıştır. Eserin Farsça, Urduca, kısmi Fransızca tercümeleri vardır. Ayrıca Basil Anthony Collins tarafından her iki nüshanın birlikte değerlendirildiği ve haritalara yer verilen bir İngilizce tercüme yapılmıştır. Eserin yakın zamanda Ahsen Batur tarafından Türkçe çevirisi de yapılmıştır.
Makdisî’nin eseri, coğrafi, kültürel ve tarihsel verilerin yönteme dayalı ve oldukça düzenli bir biçimde işlendiği, döneminin en sistemli coğrafya çalışmasıdır. Eserini Belhî’nin usûlüne göre kaleme almış, ancak bu ekolün önemli isimleri olan İstahrî ve İbn Havkal’i aşarak beşeri coğrafya alanını ileriye taşımıştır. Touati, Makdisî ile birlikte beşeri coğrafyanın olgunluk çağına girdiği ve bu olgunluğa bir daha asla kavuşulamadığı fikrini ileri sürmüştür. Andre Miquel’e göre, yeni bir beşeri coğrafya; her ne kadar geleneksel Arap coğrafyasındaki insan, mekân ve iklim arasındaki yerleşik ilişkiden etkilenmiş olsa da Makdisî’nin açıklamalarındaki özen ve titizlik, açıklayıcı ve yaşamla iç içe sunum tarzı yoluyla doğmuştur. Makdisî’nin iki yazmasından birini Hindistan’da bulmuş olan Alois Sprenger ise, onu “yaşamış en büyük coğrafyacı” olarak nitelendirmektedir. Onun ifadesine göre, o denli çok seyahat eden ve keskin gözlemlerde bulunan, aynı zamanda topladığı malzemeyi o denli planlı işleyen bir kimse belki de hiç var olmamıştır.

Esere Dair

Goldziher de Makdisî’nin diğer coğrafyacıları gölgede bıraktığını, çok yönlü kişisel tecrübelerini oldukça ilginç ve inandırıcı bir biçimde anlattığını ve cezbedici bir üslup kullandığını belirtmiştir. Makdisî, kendisinden önceki yazarlardan farklı olarak bir önsöz yazmış ve takip ettiği yöntemi burada ayrıntılı bir biçimde ortaya koymuştur. Böylece coğrafya yazıcılığının sistemli hale gelmesi için önemli bir girişimde bulunmuştur. Önsözde, Ceyhanî, İbn Hurdazbih, Belhî, İbnu’l Fakîh ve Cahız’ın eserlerini gördüğünü, onlardan yararlandığını belirtmiş ve bu isimler hakkında kısa değerlendirmelerde bulunmuştur. Birinden duyduğunu ya da okuduğunu yazmışsa, kaynağını belirtmiş ve okuduklarını tekrar etmekten kaçınmıştır. Eseri üç farklı kaynaktan beslenmiştir ki bunlar; şahit oldukları, bu konuyla ve diğer konularla alakalı kitaplardan okudukları ve güvenilir kişilerden duyduklarıdır.
Makdisî’nin, kaynaklarını bu şekilde belirtmiş olması oldukça dikkate değerdir. İşittiklerini, okuduklarını ve gördüklerini aktararak hem yazılı hem sözlü kültüre yer vermiş hem de deneyimlerini birinci elden aktarmıştır. Bunları, kendisinin de belirttiği gibi, oldukça titiz bir çalışma yürüterek, bilgilerin güvenilir olmasına gayret ederek eserine almıştır.

Makdisî, bu kitabını nasıl oluşturduğunu da şu şekilde ifade etmiştir:

 
“Bu kitaptaki bilgileri derleyip meydana getirmek, ancak ülkeleri dolaşarak, İslam ülkelerine giderek, bilginlerle görüşerek, hükümdarlara hizmet ederek, kadılarla aynı mecliste bulunarak, fukahâdan ders alarak, ediplerle, kurrâlarla, hadis müstensihleriyle bir arada bulunarak, zâhid ve mutasavvıflarla görüşerek, vaiz ve hikâyecilerin meclislerine devam ederek, her gittiğim yerde ticareti elden bırakmayarak, herkesle sohbet ederek, karşılaştığım olayların sebeplerini anlayıncaya kadar elden gelen gayreti göstererek mümkün oldu.”
Makdisî, önsözünde eserin içeriğini de açıklamıştır. İslam ülkelerini, burada bulunan çölleri, denizleri, gölleri ve nehirleri, meşhur şehirlerin tasvirini, belirtilen şehirleri, geçilen mola yerlerini, kullanılan yolları, tüccarlar tarafından satın alınan malları, madenleri, şehirlerde yaşayan insanları, dilleri, renkleri, mezhepleri, paraları, yiyecekleri, içecekleri, dağları anlattığını belirtmiş ve bu içerik tanıtımını detaylandırmıştır. Bölgelerin tasvirine geçmeden önce, mezhepler ve zımmilere özel bir bahis ayırmış, seyahati sırasındaki deneyimleri hakkında kısa bilgiler vermiştir. İslam dünyasını Arap ülkeleri ve Acem ülkeleri olmak üzere ikiye ayırmıştır. Bölgeleri ise altısı Arap ülkelerinden, sekizi Acem ülkelerinden olmak üzere on dörde ayırmıştır. Arap ülkeleri; Arap yarımadası, Irak, Akûr, Şam, Mısır ve Mağrib’dir. Maşrık, Deylem, Rehab, Cibal, Hûzistan, Fars, Kirman ve Sind bölgeleri ise Acem ülkelerindendir.
Makdisî, ele aldığı bölgelerin coğrafi özelliklerine, lisanlarına, dinî ve mezhebî durumlarına, kıraat şekillerine, sosyal ve ticari hayatlarına, bazı tarihsel olaylarına yer vererek dönem hakkında çok yönlü ve tafsilatlı bilgilerin günümüze ulaşmasını sağlamıştır. Kendisinden önceki eserlere kıyasla, detaylı bilgi vermesinin yanı sıra bu bilgileri derli toplu ve sistemli bir biçimde, başarılı bir üslupla aktardığı dikkat çekmektedir. Bu ustalığa ulaşmasında kendisinden önce yazılan eserleri iyi bir değerlendirmeden geçirmesinin ve eksiklikleri fark etmesinin etkisi olsa gerektir. Ancak bu başarıyı sadece buna bağlamak doğru olmaz. Belirttiği üç bilgi kaynağını başarılı bir biçimde derlemiş ve işlemiştir. Deneyimlerini anlatırken belirttiği gibi gittiği bölgeleri, bölge insanlarını, kültürlerini ve alışkanlıklarını tanımak için büyük çaba sarf etmiş ve bu gözlemlerini açıklıkla aktarmıştır. Bölgelerde yaşayan insanlarla yaptığı tartışmaları, konuşmaları dile getirerek farklı hususlara açıklık getirmiştir. Döneminin özelliklerini çok yönlü bir biçimde ortaya koyarak, önemli bir başvuru kaynağı haline gelmiştir.
Hudûdu’l-Âlem (372/982-3)
IV/X. yüzyıla ait coğrafya eserleri arasında zikredilmesi gereken bir diğer çalışma, Farsça olarak kaleme alınmış olan ve müellifi bilinmeyen Hudûdu’lÂlem’dir. 372/982-3 yılında kaleme alınmış olan bu eser, Guzgânân’ın yöneticisi Emir Ebû’l-Haris Muhammed b. Ahmed’e atfedilmiş ve 656/1258 yılında Ebû’l- Muayyed Abdu’l-Kayyûm ibn el-Hüseyin ibn Ali el-Farisî tarafından istinsah edilmiştir. Bu eser, Rus oryantalist A. G. Toumansky’nin Uluğ Bey’in kayıp eseri Ulûs-u Erbaa adlı eserini bulmaya çalışırken Buhara’daki arkadaşı Ebû’l Fazl Gulpâyagânî’den yardım istemesi ve onun Uluğ Bey’in eserini ararken Hudûdu’l Âlem ile karşılaşması sonucu 1892 yılında ortaya çıkmıştır.
1893 yılında Toumansky Buhara’ya gittiğinde Gulpâyagânî, bu eseri ona yayınlanması şartıyla vermiştir. Ancak Toumansky bu eseri yayınlayamadan, sadece onunla alakalı bir makale yazmış olarak vefat etmiştir. Bunun üzerine eserin yayınlanma işleri V. Vladimirovich Barthold tarafından devralınmış ve 1930’da Barthold’un vefatından kısa bir süre sonra basılmıştır. V. Minorsky detaylı bir açıklama kısmıyla birlikte eseri İngilizce’ye çevirmiştir. 1937’de yayınlanan Barthold’un önsözünün de yer aldığı bu çeviri geliştirilerek 1970’te tekrar basılmıştır. Abdullah Duman ve Murat Ağarı, İngilizce çeviriyi esas alarak eserin Türkçe tercümesini yapmışlardır. Eserin genelinden, müellifin seyahatlere dayanarak kitabını kaleme almadığı, okuduklarını ve duyduklarını aktardığı çıkarılmaktadır. Aristo ve Batlamyus’tan yararlandığı, eserinde bu isimleri zikretmesinden çıkarılmaktadır.
Bunun dışında isimlerini eserde açıkça ifade etmemiş olsa da müellif kendisinden önceki kaynaklardan yararlandığını belirtmiştir. Dolayısıyla onun; İbn Hurdazbih, İbn Rüsteh, İstahrî, Cehyânî ve Mesʽûdî gibi isimlerden yararlandığını söylemek mümkündür. Müellif eserine dünyanın özelikleri, tarım yapılan ve yapılmayan yerlerin yüzdesi ile başladığını ve ardından dünyanın bütün ülkeleri, şimdiye kadar bilinen halleriyle yönetimlerini, bu ülkelerdeki kavimlerin durumlarını, yöneticilerinin yaşadığı dönemdeki uygulamalarını ve ülkelerden elde edilen şeyleri, ülkelerin özelliklerini, büyüklük küçüklüklerini, zenginliklerini, nüfuslarını, konumlarını, denizleri, adaları, dağları, nehirleri aktardığını belirtmiştir. Ülkeleri Asyatu’l-Kebir, Afrika ve Avrupa olmak üzere üç kısımda ve elli bir ülke olarak ele almıştır. Diğer İslam coğrafyacılarına göre, Müslüman olmayanların yaşadığı bölgelere daha çok yer vermiş olan müellif, geniş bir coğrafyayı ele almış ve özet bilgilere yer vermiştir.
Yararlanılan Kaynaklar
Betül Yurtalan, İslamCoğrafyacılarına Göre Mezhepler
Sezgin, İslam’da Bilim ve Teknik, 3. Cilt
Touati, Ortaçağ’da İslam ve Seyahat
Ağarı, İslam Coğrafyacılığı ve Müslüman Coğrafyacılar
Mukaddesî, İslam Coğrafyası
İbn Havkal, 10. Asırda İslam Coğrafyası
Hitti, Siyasi ve Kültürel İslam Tarihi
Togan, “İbn al-Fakih’in Türklere ait Haberleri
Goldziher, Klasik Arap Literatürü
Çamyar, Ya’kûbî ve Tarihçiliği
Murat Ağarı, Irak ve Belh Coğrafya Ekolleri ve İlk Temsilcileri: İbn Hurdazbih, Yakûbî ve İstahrî
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Betül Yurtalan’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com