Etiket arşivi: Emperyalizm

1815 Viyana Kongresi Kararları ve Avrupa’da Oluşturulan Siyasi Düzen

  Viyana Kongresi

 Vigana Kongresi nedir, Viyana Kongresi kimler arasında yapılmıştır?, Viyana Kongresi kimler arasında gerçekleşmiştir? bu sorularınızın cevabını yazdığımız makalede bulabilirsiniz.

Viyana Kongresi, Napolyon Savaşları sonunda Fransız ordusunun, koalisyon orduları tarafından tümüyle yenilgiye uğratılmasının ardından, Avrupa’daki sınırları ve güçler dengesini yeniden belirlemeye yönelik kararlar almak üzere toplanmış olan kongredir. Barış anlaşması şartlarını saptamak ve galipler yararına yeni bir Avrupa haritası hazırlamak için, Avrupa’nın hükümdarları ve bakanları, Viyana’ da toplanmışlardır. Eylül 1815’te toplanan Viyana Kongresi’ne Rus Çarı, Prusya ve Avusturya İmparatoru başta olmak üzere, bütün küçük krallıkların hükümdarları da iştirak etmişlerdir. Bu kongrenin kilit figürleri; Metternich (Avusturya), Castlereogh (İngiltere), Tolleyrand (Fransa), Hardenberg (Prusya)’dır. “Napolyon’un varlığı Avrupa devletlerini birleştirmiş, yokluğu ise birbirine düşürmüştür”.

Fransız Devrimi’ni izleyen çağ “ulusçuluk çağı” olarak nitelenmektedir. Çok uluslu Avusturya İmparatorluğu Başbakanı Franz Von Metternich, tehlikeli gördüğü ulusçuluk akımının ortaya çıkarabileceği sorunların çözümlenmesi için, Avrupa’nın tutucu güçlü devletlerinin ortak hareket etmelerinin ortamını sağlamak amacındaydı.     1 Ekim 1814’te başlayan kongre, komisyonlar biçiminde çalışmalarını yürüten bir uluslar arası kongrenin ilk örneği olması açısından ilginç ve önemlidir. Osmanlı Devleti Viyana Kongresi süresince neler yaptı?

Osmanlı İmparatorluğu Viyana Kongresi’ne katılmamıştır. Çünkü, böyle bir konferansta Balkan sorununun gündeme geleceğinden ve ödün vermek zorunda kalmasından korkuyordu. Ayrıca Avusturya’nın “toprak bütünlüğünü garanti etme” önerisini de iyi karşılamıyordu.

Avrupa haritasını işlerine geldiği gibi yeniden düzenlerlerken, hükümdarlar, halkların çıkarlarını hiç dikkate almadılar. Fransa’nın 1792 sonrasında ele geçirdiği tüm topraklar geri alındı. Galip devletler yeni topraklar kazandılar: Rusya, Varşova’yla birlikte Polonya’nın bir parçasını ve Finlandiya üzerinde haklar aldı.  İngiltere, Akdeniz’ de birinci derecede stratejik önemi olan Malta adasını, eski Hollanda sömürgeleri olan Seylan adası, Hondras’ı, Guyan’ı ve Tirinidat’ı, Danimarka’dan De Helgoland‘ı ve güney Afrika’daki Kap’ı aldı. Ama İngiltere’nin en büyük zaferi, eski düşmanı Fransa’nın zayıf düşmesiydi.  Böylece İngiltere’nin ticari ve ekonomik olarak önü açılmış oluyordu. İngiltere, bu dönemde “Güneş batmayan ülke” olacaktır. Napolyon’un kıta sisteminin yıkılmasıyla beraber, yaşadığı Endüstri Devrimi sayesinde bu imparatorluk 100 yıl sürecek bir dünya devleti üstünlüğü elde edecektir. Tarih arşivi sizlere Viyana Kongresi‘ni aktarıyor.

Prusya, Posen bölgesini, Saksonya’nın beşte ikisini, Vestfalya’yı ve Ren bölgesinin (Rhenanie) batı kıyılarını ele geçirdi. Bu şekilde Prusya krallığı önemli oranda genişledi. Avusturya da Lombardiya ile Venedik’i aldı.

Almanya’ya gelince: Parçalanmış, zayıf ve geri kalmıştı. Napolyon’un ortadan kaldırdığı Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nun yerini, aralarında en önemlileri Avusturya İmparatorluğu ile Prusya krallığı olan 39 devletten oluşan Alman Konfederasyonu aldı. Bir genel Diyet Meclisi kuruldu. Bu meclis, Konfederasyon’a ilişkin tüm sorunlara çözüm bulmakla görevliydi ve hükümdarlardan ya da temsilcilerinden oluşuyordu. Diyet’in toplantı yeri Frankfurt (Main) idi. Burada, Avusturya’nın bir temsilcisinin başkanlığında toplanıyordu. Alman devletleri, Diyet Meclisi’nin kararlarına uymak zorunda değillerdi. Güçsüz, yoksul ve ordusuz Diyet’in uluslararası politik sorunlarda hiçbir etkisi yoktu. Kısa bir süre sonra bütün Avrupa’nın alay konusu oldu.

Napolyon zamanında, Fransa’nın egemenliği altında fiilen birleşmiş olan İtalya yeniden parçalanmıştı. Esir ticareti yasaklanıyordu, bunun uygulanması taraf devletlere veriliyordu. Fransız İhtilâli’nin getirmiş olduğu hürriyet havası bu noktada görülmüştür. Fransız A. Debidour’un, Viyana Kongresi hakkındaki,”1815’in diplomatları, Avrupa’yı en kötü kanunlarla donatmak için bir yıllarını verdiler. Bu fenalıkları tamir etmek için de bir yüzyıl gerekecektir.” sözü önemlidir.

Uluslararası nehirlerde ilke olarak ticaret ve ulaşım serbestisi tanınıyordu.

Avusturyalılar, Piemonte hariç bütün kuzey İtalya’ya egemendiler; Papa ve Napoli kralı, ücretli İsviçre askerleri sayesinde iktidarlarını sürdürüyorlardı.

Belçika Hollanda ile birleşerek Niederland adlı bir devlet oluşturuyordu.

Viyana Kongresi, Avrupalı Devletlerin aralarındaki sorunları toplantılar yoluyla çözme girişimlerinin başlangıcı oldu. Ayrıca, Avrupa kökenli klasik uluslar arası hukukun geliştirilerek nispeten sistematize edildiği dönemin başlangıcı olarak da kabul edilir. Diğer yandan, Viyana Kongresi ile ortaya çıkan Avrupa Ahengi Sistemi çerçevesinde belirginleşmeye başlayan uluslar arası hukuk sistemi ise, bu “ahengi” sağlayan temel aktörler olan büyük devletlerin “güdümünde” bir nitelik taşımaktadır. Genel hatları ile 1. Dünya Savaşı’na kadar süren dönemde, uluslar arası hukuk kurallarının oluşması, başta Viyana Kongresi olmak üzere devletler arasında yapılan antlaşmalar çerçevesinde gelişmiştir.Bu kongreye aynı zamanda, 1648 Vestfalya Barışı ve 1. Cihan Harbi sonrasında imzalanan Paris Anlaşmaları arasında, en köklü değişiklik getiren uluslar arası toplantı da diyebiliriz.

1814’teki yenilgiden sonra tahttan koşulsuz feragat, aslında Napolyon’un hikâyesinin sonu sayılmaz.Maaşlı bir sürgün hayatı yaşadığı Elbe Adası’ndan bir yıldan kısa bir süre sonra Fransa’ya dönünce, tekrar iktidara gelmiş bulunan Bourbon rejimi bir çırpıda çöküverdi. Müttefikleri onu devirmek için bir araya geldi. Belçika’daki Waterloo’da 18 Haziran 1815’te gerçekleşen savaş sonunda, Fransız İmparatorluğu’nun yeniden canlanma tehdidi; İngiliz, Belçika ve Prusya orduları tarafından ortadan kaldırıldı. Napolyon bir kere galiplerin gözünü korkutmuştu. Bu kez onu binlerce mil uzakta, Güney Atlantik’teki St. Helena Adası’na gönderdiler. Napolyon 1821’de bu adada öldü. Onun yarattığı son korku, rakiplerinin yeni bir barış yapma kararlılığını pekiştirdi. Bu barış sayesinde Avrupa’da devrimin ardından çeyrek yüzyıl boyunca neredeyse ara vermeden devam eden savaşın tekrarlanma tehlikesi ortadan kalkacaktı. Böylece Napolyon bu şekilde, Fransa’nın onun liderliği altında yarattığı korkunun anıları sayesinde, Avrupa’nın tarihini şekillendirmeye devam etti.

     VİYANA KONGRESİ KARARLARI

     Viyana Kongresi Haziran 1815’te imzalanmış, buna göre Kongreye Avusturya Dış İşleri Bakanı Clement Von Metternich(1815-1848) başkanlık etmiştir. Kongre kararlarına göre;

  1. İngiltere Akdeniz’de Malta adasını ve Yedi Adayı, güney Afrika’da Hollanda’ya ait Cape Colony’yi, Seylan adasını, güney Amerika’da Güyan ile Trinidat adasını, Danimarka’dan da Heligoland adasını alarak, İmparatorluğunun denizaşırı yollardaki stratejik noktalarını kuvvetlendirmiş oluyordu.

Yedi adayı almakla İngiltere, Rusya’nın Balkanlardan Akdenize sarkmasını kontrol etmek için bir ileri karakol elde etmiş oluyordu. Cape Colony ise, XIX. Yüzyılın sonlarına doğru İngiltere’ye bütün Afrika kıtasını boydan boya egemenliği altına almak için bir basamak teşkil edecektir.

  1. Rusya, Tilsit Antlaşması ile eline geçirmiş olduğu Finlandiya’yı muhafaza ediyordu. Ayrıca, yine Tilsit’de kurulmuş olan Varşova Büyük Dükalığı ortadan kaldırılıyor ve topraklarının büyük kısmını Rusya alıyordu. Böylece Rusya, Prusya ve Almanya üzerinde hakim bir duruma geçmiş oluyordu.
  2. Avusturya ise, Varşova Büyük Dükalığının ortadan kaldırılması ile, Doğu Galiçya’yı tekrar kazanmaktaydı. Güneyde ise, Kuzey İtalya’da bulunan Lombardiya ve Venedik’i eline geçirmekteydi. Fakat Fransa’ya kaptırmış olduğu Belçika’yı geri alamadı, İngiltere’nin istediği gibi Belçika, Hollanda ile birleştirildi ve başına Oranje hanedanı getirildi.

Avusturya’nın asıl başarısı Almanya’yı yine dağınık bir halde tutabilmesiydi. Fakat kazandığı yeni topraklarla, esasen çeşitli milletlerle dolu olan bünyesine yeni yeni unsurlar katmış olmaktaydı.

  1. Prusya, Varşova Büyük Dükalığına vermiş olduğu Pozen bölgesini tekrar kazandı. Ayrıca, Saksonya’nın beşte ikisini, Vestefelya’nın büyük bir kısmını ve Ren’in batı kıyılarından (Rheinland) bir kısım toprağı da sınırları içine kattı. Prusya oldukça büyümüştü.
  2. Napolyon’un 1806’da kurmuş olduğu Ren Konfederasyonu, 38 devletten oluşan Germen Konfederasyonu haline getiriliyordu. Bu konfederasyonun başkanlığı Avusturya’ya veriliyordu.
  3. İtalya’da ise; Sardunya Krallığına, Nice, Savoie ve Cenova cumhuriyetinin toprakları katılarak Fransa’nın güneyinde kuvvetli bir devlet meydana getirildi.

Modena ve Toskana dükalıklarının başına da Avusturya prensleri getirildi ve Napolyon’un  ikinci karısı ve Avusturya İmparatorunun kızı Marie Louise’e de Parma Dükalığı verildi ki, bu suretle Avusturya’nın İtalya’daki nüfuzu daha da artmış oluyordu.

Papalık Devleti yeniden kuruldu.

  1. İsveç’e, Rusya’ya kaybettiği Finlandiya’ya karşılık, Danimarka’ya ait Norveç verildi. Danimarka Napolyon’la işbirliği yapmıştı ve şimdi cezalandırılıyordu.
  2. İsviçre 22 kantondan oluşan bağımsız ve daimi tarafsız bir devlet oluyordu.
  3. Fransa 1792’deki sınırlarına geri dönüyordu.

Napolyon’un alt üst ettiği Avrupa haritasını Avrupa’nın büyük devletleri bu şekilde düzenlediler. Fakat bu düzenlemeler tamamen toprak sınırlarına ait bulunuyordu. Hiç kimse Fransız İhtilâli’nin ortaya çıkardığı ve Napolyon savaşlarının ortaya attığı fikirlerin toplumlar üzerinde yaptığı etkileri hesaba katmamış ve bu yolda bir düzenlemeye gitmemişti.

viyana kongresi soğuk savaş

     ULUSLARARASI VİYANA DÜZENİ

     Viyana Kongresi, Napolyon’un darmadağın ettiği Avrupa haritasını yeniden ama kendine göre düzene koydu. Amaç Avrupa’da gerçek ve kalıcı bir denge (barış) sistemi kurmaktı.

İşgal ülkeleri liberal ve ulusal haklar umut ederlerken, kongre kararları eski dünyaya yeniden eski efendileri getirmekten başka bir anlam taşımıyordu. Avusturya Başbakanı Metternich’in sözcüsü Gentz’in sonradan söylediği gibi, “amaç yenilenlerden kurtulanların yenenler arasında bölüşümesiydi.” Viyana Kongresi’nin önemi nedir?

Kongrenin en önemli özelliklerinden biri de, kongreye egemen ülkelerin, geleceğin dünyasını tasarlarken, samimiyetten uzak olmaları yani sorunları gerçekçi bir yaklaşımla ele almamış olmalarıydı. Avusturya, Rusya, Prusya ve İngiltere’yi Viyana’da ortak masanın etrafında toplanmaya zorlayan tek ortak nokta, Napolyon faktörüydü. Napolyon olmasa bu ülkeler muhtemelen savaşıyor olacaklardı. Şüphesiz, Napolyon düşmanlığı Fransız düşmanlığını, o da devrim düşmanlığını besliyordu. Ancak İngiltere, açık denizlerde tek rakibi olarak gördüğü Fransa’nın uluslararası politikada etkisizleştirilmesi uğruna bu değerleri görmezden geldi.

Viyana kongresi çerçevesinde birçok anlaşmayla toprak düzenlemeleri yapılmıştı. Bu bakımdan Fransa’ya çok fazla bir kayıp verdirildiği söylenemez. Bunda, gelecekte karşı bir intikam duygusu yaratma endişesi vardır.

Viyana kongresinin öngördüğü yeni barış düzeninden daha da önemlisi, bunun nasıl yürütüleceği sorunuydu. İngiltere’nin destek vermediği, Fransa’nın dışlandığı bir dünya düzenini kendi başlarına yürütecek güçleri yoktu. Nitekim Rus çarı I. Aleksandr’ın önerisiyle, hükümdarlar, devrimle savaşmak için kongreden sonra, halklarına rağmen egemenlik süren bir hükümdarlar birliğini, yani “Kutsal İttifak”ı kurdular. Orada birbirlerine, “din adına” yardım etmeye, nerede çıkarsa çıksın devrimin başını ezmek için birleşmeye yemin ettiler. İttifak, İncil’in ortak değerlerine dayandırılmıştı. Bu anlaşma, Rus çarı, Avusturya imparatoru ve Prusya kralı tarafından imzalandı. İngiltere üye değildi fakat devrim karşıtı tüm kararları destekliyordu. İttifakın en gayretli üyesi, çarlık hükümetiydi. Metternich, ittifakın devrimci hareketlere karşı birçok müdahalesinin başlatıcısı oldu. Viyana Kongresi Rusya için ne ifade ediyor?

 

Viyana düzeni ile ortaya çıkan yeni uluslararası güçler dengesi çok net de değildi. Aktörler, barışın korunması konusunda daha çok Avrupa ile ilgiliydi. Bu da dünyanın diğer bölgelerinde çıkacak yeni çatışmaların olmayacağını garanti etmiyordu. Rusya tarafından ortaya atılan ancak kabul görmeyen “Şark Sorunu” önerisi, Avrupa’da sağlanıldığına inanılan barışın, dünyanın diğer bölgelerinde yürümeyeceğinin işaretiydi. Diğer yandan Kutsal İttifak ülkelerinin bile uluslararsı sorunları algılamada müttefik mi yoksa ittifak mı oldukları tartışmalıdır. 1818-22 ihtilallerinin bastırılması sırasında birlikte hareket edebilmişken, ittifakın liderliği Metternich’e geçince politik görüş ayrılıklarına düşmüşlerdir.

Avrupa’nın bu uluslararsı sistemi içerisinde İngiltere’nin konumu ise ayrı bir tartışma konusuydu. Fransa ile denizaşırı ülkelerdeki rekabeti nedeniyle, Kutsal İttifakı pek hoş karşılamamıştı. Ancak onu tamamen göz ardı da edemezdi. Çünkü bu ülkeler kara Avrupa’sının denetimini ellerinde tutuyorlardı. Fransa’nın Kutsal İttifak’a yanaşması, gelecekte İngiltere’ye karşı konumunu güçlendirebilirdi. İngiltere bu riski göze alamadığı için Napolyon’u yenerken devrimin özgürlükçü yönünü savunmaktan kaçındı.

Metternich’in, Kutsal İttifak’ın İngiltere’nin desteği olmadan sürekli başarı sağlayamayacağını farketmesiyle, İngiltere Kutsal İttifak’a katılmak zorunda kaldı ve ittifak, dörtlü bir görünüm kazandı. Bu ittifakın amacı, Avrupa’nın neresinde bir hürriyet ve demokrasi hareketi kendini gösterirse bunu durdurmak idi.

1818’de yapılan Alx-la Chapelle Kongresi’nin kararı ile Fransa’yı da dörtlü ittifaka dâhil etmeleri, Avrupa’da devletler bazında sanki tek kutuplu bir görünüm yaratmıştı.

Beşli İttifak ile oluşan bu yeni uluslararası sistem, homojen değildi ve bu sebeple de uzun ömürlü olmadı. Her ülke, ittifakı, ayakları yere sağlam basacakları âna kadar dayanacakları bir araç olarak görüyordu.

Beşli İttifak’ın, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Rumlar’ın başlattığı bağımsızlık hareketi karşısında izlediği politika, bir çelişki oluşturmuştu. İttifak, Yunan bağımsızlığı sırasında, Viyana Sistemi’ni ihlâl etmekten çekinmemişti. Uluslararsı olaylar karşısında tüm ittifak birlikte hareket etmek yerine, konjektürel durumun verdiği fırsatlarla, ittifakın güçlü ülkeleri bir adım öne çıkıyordu.

Rusya’nın, Yunan bağımsızlığı sürecinde, İngiltere ve Fransa ile, ittifaka rağmen, işbirliği yapması, mezkûr ülkenin Avusturya ve Prusya nezdindeki itibarını daha da yükseltiyor ve Doğu Avrupa’nın tek sözcüsünün kendisi olduğunu âdetâ onlara kanıtlıyordu.

1830 İhtilâlleri Beşli İttifak’ın çöküşü ve Avrupa’da iki kutuplu bir sistemin hazırlayıcısı oldu. 1830 İhtilâlleri, Fransa’yı çok etkiledi. XVII. Louis’in yerine geçen kardeşi Comte d’Artolds, koyu bir devrim düşmanıydı. X. Charles adını alan mersûm kral, rejimi asillere ve kiliseye dayandırma yoluna gidince, ülke liberaller kazan kaldırdılar. Halk 27 Temmuz’da sokaklara döküldü, üç günlük kanlı çarpışmalardan sonra da ülkeden kaçmak zorunda kaldı. Liberal fikirli Orlean ailesinden Louis Philippe tahta çıkarıldı. Fransızların Kralı ünvanını tercih ederek dış politikada farklı bir çizgi izleyeceğinin sinyallerini verdi.

İngiltere ile birlikte Fransa’nın da Kutsal İttifakla aralarına mesafe koymaları 1830 İhtilâlleri sırasında çok net ortaya çıkmıştı. Artık beşli blok, ikili bloğa dönüşmüştü. İngiltere ile Fransa Batı Blok’unu; Rusya, Avusturya ve Prusya Doğu Blok’unu oluşturuyordu. Batı Avrupa Bloğu, 1830 İhtilâlleri sırasında liberal-özgürlükçü-ulusalcı hareketlere destek vermekten kaçınmadı. Çok geçmeden İspanya ve Portekiz’in de katılımıyla 1834’te gerçekleştirilen “Dörtlü İttifak”, Kutsal İttifak’a karşı kurulmuş liberal ülkeler bloğu anlamını taşıyordu.

1830 İhtilâlleri döneminde, Kutsal İttifak ülkelerinin tutumu Batı Blok’undan tamamen ters yönde olmuştur. Rusya’nın, liberal ülkelerle birlikte,  Yunanistan’ın bağımsızlığına öncülük etmesini soğuk karşılayan ve bunu Kutsal İttifak’a aykırı kabul eden Avusturya ve Prusya’nın, Polonya’nın bağımsızlığı sırasında Rusya ile dayanışma içerisinde olmaları bir başka çelişki oluşturur. Aynı şekilde Fransa’nın, Osmanlı Devleti’ne karşı Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın başlattığı bağımsızlık savaşı sırasında, Rusya ile aynı cephede yer alması da, dönemin uluslararası ilişkilerinin dayandığı tutarsızlığı gösteren bir başka örnektir. Her iki bloğun ülkeleri de, inandıklarından çok işlerine gelenin hayata geçmesini istediklerinden, blok içi ülkeler bile birbirlerine karşı kuşkulu ve güvensizdiler.

Metternich Sistemi: Büyük Britanya, Avusturya, Rusya, Prusya, Avrupa’daki statükoyu korumak için Metternich Sistemi’ni ortaya koydular. Metternich, statükonun silah gücüyle korunmasını savunuyordu. Ona göre ulusçuluk hareketlerinin acımasızca bastırılması ve ulus devletlerin dağıtılması gerekiyordu. 1815’te Viyana’da kurulan bu sistem, Avusturya ve Rusya’nın Balkanlar’daki işbirliğine, Prusya’nın Fransa ve Rusya’yı dengelemesine ve kıta Avrupa’sına de bir ülkenin tek başına hâkim olmamasına dayanıyordu. Bu sisteme ilk tepkiler 1830 ve 1848 ihtilallerinde gelmiştir.

     SONUÇ (Viyana Kongresi)

     Sonuç olarak, “Napolyon’un varlığı Avrupa devletlerini  birleştirmiş, yokluğu ise birbirine düşürmüştür.” Batılı Devletler Napolyon öncesi duruma geri dönmek  istemişlerdi, ama bu artık mümkün değildi. Napolyon tüm Avrupa’ya merkezi bir politika yerleştirmeyi başarmıştı. Bunun sonucunda da Viyana Kongresi ile Avrupa’da yeni bir statü doğmuştur. Kongrede Fransız İhtilali’nin Avrupa’ya yaydığı insan haklarından hiçbirisi, yani hürriyet, milliyet ve eşitlik ilkeleri göz önünde tutulmamış, sırf siyasi çıkar istekler üzerine kararlar verilmiştir.

Viyana Kongresi sonrasında Avrupalı güçler arasında kırk yıl boyunca hiçbir savaş yaşanmamış, 1854 Kırım Savaşı sonrası ise altmış yıl boyunca tüm Avrupa’yı kapsayacak herhangi bir savaş yaşanmamıştır. Devletler ararsı ilişkilerin çözümünde kongreler sisteminden yaralanılarak, sorunlar savaş yolu ile değil anlaşmalar ile çözüme kavuşturulmuştur. Güç dengesi sistemi tekrar kullanılmaya başlamış, değişen ittifak ilişkileri ile ülkeler çıkarlarını korumaya çalışmışlardır.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Osmanlı Devleti ve Rönesans

Biyolojik Silahların Ekonomik Savaş Aracı Olarak Kullanılması

     KAYNAKÇA:

Savaş ve Barış Bağlamında XIX. Yüzyıl Uluslararası İlişkilerinin Özellikleri- Süleyman Erkan, SDÜ Fen Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi Aralık 2010, Sayı:22, s.93-115.)

-Verda Yiğit, 1648 Vestefalya Barışından 1815 Viyana Kongresine Kadarki Dönemde Uluslararası Sistemin Dönüşümü

-Fahir H. ARMAOĞLU, Siyasi Tarih I, 1789 – 1960

-Avrupa Tarihi- J.M. Roberts

-Yakın Çağlar Tarihi- N.V. Yeliseyeva

-Avrupa’da Devrimler 1492-1992- Charles Tilly


– NICOLSON H., (1946), The Congress of Vienna: A Study in Allied Unity:1812-1822, Harcourt Brace and Company, New York

-Norman Davies, Avrupa Tarihi, Çeviri Editörü Mehmet Ali Kılıçbay

Bu Çalışmanın Tüm Hakları Betül Karatay’a Aittir. (Viyana Kongresi)

II. Dünya Savaşı’nın Askeri, Siyasi ve Genel Sonuçları (1939)

Dünya Savaşı

20.yüzyıl bilindiği üzere, tarih boyunca meydana gelen büyük çaplı ve topyekûn savaşların yaşandığı uzun bir yüzyıl olmuştur. Her iki savaşta da savaşın kaybeden devletleri, kazanan devletlerin ağırlığı altında ezilmek zorunda kalmıştır. I. Dünya Savaşı sonrasında imzalanan anlaşmalar, beklenen barış ortamını sağlama konusunda yetersiz kalmıştır. Bu anlaşmalar, kazanan devletlerin adaleti sağlamak başlığı altında gerçekleştirdiği adaletsizlikler silsilesi hâline gelmiştir. Bütün bunların akabinde oluşan güvensiz ortam ise, ikinci ve daha büyük bir savaşın başlamasına zemin hazırlamıştır.

Almanya’nın 1 Eylül 1939’da Polonya’ya saldırmasıyla başlayan II. Dünya Savaşı, tarihin gördüğü en yıkıcı savaşlardan biri olmuştur. Ülkeler yanmış, yıkılmış ve milyonlarca insan ölmüştür. Bu savaş tam bir “dünya” savaşı olmuştur. II. Dünya Savaşı, dünyanın büyük bölümünü savaş alanı hâline getirerek doğrudan, diğer bölümlerini de dolaylı olarak etkileyerek, dünyanın bütününü ilgilendirmiş ve yönlendirmiştir. Bu çevrede, sıcak savaşın ağırlıklı olarak geçtiği bölgeler; sırasıyla Avrupa, Doğu Asya ve Kuzey Afrika olmuştur. Bu bölgelerdeki ülkelerin büyük bölümü, bazıları birden fazla, yabancı işgaline uğramış ya da işgal olmasa da doğrudan askerî hedef ve cephe durumuna gelip, topyekün savaşın bütün yıkımlarını ve getirdiği felaketleri yaşamıştır. Bundan dolayı, yenilen ülkelerin yanında, Amerika Birleşik Devletleri dışında, yenen ülkeler de savaştan yorgun ve bitkin çıkmışlardır. Fakat ne var ki, altı yıllık bu ıstıraplı dönemden sonra, dünya arzu edilen barış ortamına kavuşamamıştır. Milletlerarası mücadeleler, büyük devletlerin çatışması ve mahallî savaşlar, insanlığı zaman zaman üçüncü bir dünya savaşının eşiğine kadar getirmiştir. Böyle bir “sıcak savaş” yaşanmamıştır fakat barış da olmamıştır. Bundan sonraki bir çeyrek yüzyıla damgasını vuran süreç “soğuk savaş” diye adlandırılacaktır.

Nasıl ki, I. Dünya Savaşı’ndan sonraki dünya, 19. yüzyılın dünyasından çok farklı olmuş ise, 1945’ten sonraki dünya da, 1918’in dünyasından çok farklı bir yapıda olmuştur.

  1. DÜNYA SAVAŞININ SİYASÎ SONUÇLARI
  2. Dünya Savaşı; askerî boyutları yanında siyasî boyutlarıyla da, milletlerarası ilişkiler ve dünya güç dengelerindeki gelişmeleri derinden etkileyen bir savaş olmuştur. Milletler Cemiyeti’nin yerine Birleşmiş Milletler kuruldu. Amacı, devletler arasındaki sorunları barışçı yöntemlerle çözmek ve savaşı tamamen ortadan kaldırmaktı. Avrupalılar kendi aralarındaki sorunları barışçı yollarla halledebilmek için bir “Avrupa Birliği” projesini tartışmaya başladı.

Milletlerarası politikanın yapısı değişmiştir. İngiltere ve Fransa artık eski gücünde değildir. Fakat dünyanın iki ayrı kıtasından iki farklı ülke belirmiştir. Biri geniş bir coğrafyaya sahip olan Sovyet Rusya, diğeri ise Süper Devlet (Super Power) adı verilen

Amerika Birleşik Devletleridir. Birleşik Amerika, savaştan sonra Monroe Doktrini’ni terk ederek bir dünya devleti olarak uluslararası politikada birinci lige çıkmıştır. Sovyet Rusya da, savaş başlayana kadar takındığı çekingen tutumu bırakarak, takip ettiği anormal derecede saldırgan ve emperyalist politika ve gerçekleştirdiği teknolojik gelişmelerle, uluslararası politikanın birinci planında yerini almıştır. Bu iki süper gücün üstünlükleri günümüzde de devam etmektedir. Daha önce dünya politikasında mühim rolleri olmayan bu iki kuvvetin düşmanca karşı karşıya gelmesiyle, dünya siyasetinde iki kutuplu yeni bir düzen kurulmuştur. Bu durum dünya gündemini yeni bir bloklaşma ve ittifaklar dönemine sokmuş ve Soğuk Savaş dönemi başlamıştır. Soğuk Savaş dönemi, Rusya’nın liderliğinde oluşan Doğu Blok’u (Varşova Paktı) ve Amerika Birleşik Devletleri’nin liderliğinde kurulan Batı Blok’unun politik mücadeleleriyle sürüp gitmiştir. Dünya artık hızla bu iki bloğun etrafında toplanmaya, örgütlenmeye, diğer bir deyişle kutuplaşmaya başlamıştır.

     İkinci Dünya Savaşı, 1945 Mayıs ayında Avrupa’da, Eylül ayında da Asya’da sona erdi. Ancak Asya ve Avrupa’da savaşın sona ermesiyle bu kıtalardaki güçler dengesinde büyük boşluklar meydana geldi.

Çünkü İkinci Dünya Savaşı’nda gerek galip gelen İngiltere, Fransa gibi ülkeler gerekse yenilen Almanya, İtalya ve Japonya gibi ülkeler savaştan büyük ölçüde yıpranmış ve zarar görmüş olarak çıkmışlardı. Bu devletlerin kendilerine gelebilmeleri için uzun yıllara gerek vardı. Savaştan sonra güçlü olarak ayakta kalabilenler ise, siyasi ve ekonomik doktrinleri birbirleriyle çatışan Avrupa’ya göre iki “kenar” devlet, yani Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği idi. Bu sırada, Birleşmiş Milletler Örgütü’ne güvenen Batı Devletleri, savaşın, ülkelerinde ve insanlarında meydana getirdiği olumsuzlukların ve bıkkınlığın da etkisiyle, silahlı kuvvetlerinin tamamına yakınını terhis ettiler.

Bunun karşısında Sovyet Rusya, başta ele geçirmiş olduğu geniş coğrafyayı korumak istemesi ve bölgede etkinliğini sürdürebilmesi için büyük ve güçlü ordularını daha da takviye etti. Uygulamasına yöneldiği yayılma politikasıyla Sovyetler, Batı Avrupa için endişe kaynağı haline gelmekteydi. Çünkü, savaştan sonra, diğer devletlerin kamuoylarındaki ve ekonomilerindeki olumsuz hava sebebiyle Avrupa’da istediği gibi hareket edebilecek tek devlet olarak Sovyetler Birliği kalmıştı. Bu dönemde Sovyetler Birliği’ne karşı koyabilecek tek devlet ise Amerika Birleşik Devletleri idi. Ancak Amerika da, savaş sonunda kendi kamuoyunun etkisiyle, yeniden kıtasına çekilme politikasına dönme eğilimindeydi. Sovyet Rusya mevcut bu durumu kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak istemişti. Bu nedenle savaş sırasında işgal ettiği Doğu ve Orta Avrupa ülkelerini peykleştirme çalışmalarını hızlandırmıştı. Diğer yandan Türkiye, Yunanistan, İran üzerinde etkisini geliştirmek için baskı ve isteklerde bulunmaya başlamıştı.

Baltık Denizi’nden Balkanlar’a, hatta Uzakdoğu’da Çin’i ve Kuzey Kore’yi içine alan bir güvenlik kordonu oluşturmuştur.

Bu güvenlik kordonunu Demirperde ile kapatarak gerisinde olan biteni dünyadan gizlemiştir. Bir yandan da Avrupa’daki durumlarını sağlamlaştırmak için, işgalleri altında tuttukları ülkelerde komünist rejimleri yerleştirmeyi başararak, bugünkü Sovyet Uyduları dediğimiz durumu ortaya çıkararak Avrupa’da oldukça tehlikeli bir genişleme gösterdiler. Sovyetlerin bu yükselişinin mühim bir neticesi olarak, ilk defa milletlerarası ilişkilerde doktrin ve ideoloji unsuru devreye girmiştir.

Sovyet Rusya’nın politikası, komünizmi bütün dünyaya hâkim duruma getirmeye dayanıyordu. Bu yüzden savaştan sonra mezkûr devletin dış politikası tamamen bu amaca yöneldi: “Rejim satma“. Nitekim savaş sonucunda  “Nazizim“, “Faşizm” gibi ideolojiler tasfiye edilirken, komünizm güçlenmiştir.

Tabiî bu durum, bu politikalardan hoşnut kalmayan ülkeler tarafından Rusya’ya karşı ittifaklara yol açtı. Böylece dünyayı yeni bir bloklaşma dönemine sürükleyen yeni gelişmeler ortaya çıktı.

ABD, kapital ve liberalist bir ülkeydi. Diğer süper güç olarak Rusya’nın bu yayılmacı politikalarına çevreleme politikası ile cevap vermiştir. Yani iki farklı ideolojinin kapışma dönemi başlamıştır ve bunun sonucunda ekonomik meseleler doğmuştur. Bahsettiğimiz politikanın ilk örneğini 1947 Mart ayında Truman Doktrini oluşturmuştur. Truman Doktrini, Amerika’nın Sovyet tehdidine maruz kalan ülkeleri destekleme kararını ifade ediyordu.  Ardından aynı yıl Haziran ayında Marshall Planı ile çöken Batı Avrupa ekonomilerinin kalkındırması öngörülmüştür. Amerika’nın kabuğuna çekilerek meydanı kendisine bırakacağına kesinlikle inanmış olan Sovyetler için Amerika’nın bu yeni tutumu çok şaşırtıcı oldu ve bir telaş yarattı. Uydu ülkelerle Moskova arasındaki bağları kuvvetlendirmek ve komünist faaliyetlerini tek merkezden idare etmek için yeni tedbirlere başvurdu. 5 Ekim 1947’de Cominform (Communist Information Breau) kuruldu.

     Amerika, devamında 1949 yılında Avrupa için askerî yönden birleşmeyi NATO, siyasi yönden birliği ise Avrupa Konseyi’nin teşkili ile sağlamıştır.

Sovyetler Birliği casusları vasıtasıyla nükleer silah teknolojisini temin etmişti ve 1949 yılında ilk atom bombasını başarıyla denediler. Aynı yıl Mao liderliğindeki komünistler rakiplerini yenerek Çin’i tamamen ele geçirdi. Paniğe kapılan Amerikalılar, Sovyetler Birliği ile komünizmin yayılmasını engellemek için fiziken çevreleme (containment) politikasını uygulamaya soktular. Bu politikanın ilk halkası olan NATO (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) askerî ittifakı 1949’da kuruldu. Bunu, başka bölgesel savunma ittifakları ve ikili anlaşmalar takip etti. Diğer tarafta ise Cominform ve COMECON kurulmuş, NATO’ ya karşılık ise Varşova Paktı yer almıştı. Sovyetler Birliği tamamen çevrelenmeye çalışılırken dünya üzerindeki konumu ve önemi ne olursa olsun her ülke tarafını açıkça belirtmek zorunda kaldı. İttifaklar kısa zamanda katılaşıp bloklara dönüştü.

Türkiye ise diğer devletler gibi güvenlik bunalımı içinde, kendisinin de yer alabileceği, emniyette hissedeceği bir kuruluşun güvenliği altına girme yollarını arıyordu. Her ne kadar savaşa girmese de ekonomisi yıpranmış, gerekli hamleleri yapamamıştı. Hemen yanı başında yüzyıllardır Türkiye üzerindeki emelleri olduğu bilinen ve şimdi de süper güç haline gelmiş bir Sovyet Rusya, Türkiye’yi daha da tedirgin etmekteydi.Bunun üzerine Türk devlet adamları iki kutba ayrılmış dünyada Batı Bloğunun yanında yer almışlardır. Başta ABD olmak üzere Avrupa ülkelerinden yardım ve destek istemişlerdir. Böylelikle Türkiye Birleşmiş Milletlere kurucu üye olmuş, Truman Doktrini’nden  yardım, Marshall Planı’ndan yardım, Dünya Bankası’ndan kredi, ABD’den askerî  yardım almıştır. Ancak NATO’ya kuruluş aşamasında alınmamıştır.

     Günümüz dünyasının en mühim gelişmelerinden biri de, sömürgeciliğin tasfiyesidir.

Sömürge sisteminin eskisi gibi devam edemeyeceği herkes tarafından bilinmekteydi.  Amerika ve Sovyetler Birliği, ideoloji ve çıkarları nedeniyle buna karşıydı. Aynı zamanda 2. Dünya Savaşı deneyimi, sömürge ülkelerinin kendi durumları ve dünyaya bakışlarını tamamen değiştirmişti. Sömürge güçlerinin prestiji ciddi anlamda zedelenmişti. Avrupalı subayların komutasında cephelerde savaşan sömürge askerleri, savaş esnasında milliyetçilik ve başka ideolojilerle tanışmış ve savaş deneyimleri, sömürgecilere tepkilerini arttırmıştı. Bunda Alman ve Japon savaş propagandaları da etkili olmuştu. Sömürgecilere karşı bazı sömürgelerde aktif veya pasif direniş ile bağımsızlık mücadelesi başladığında, bu kısa sürede diğer sömürgelere yayılmış, en itaatkâr gözüken halklar bile bundan etkilenmiştir.

Bir yer istisna edilirse, Asya ve Afrika’daki bağımsız devlet sayısı altı iken, bugün bunların sayısı elliyi aşmaktadır.  Sömürgelerin bağımsızlıklarını kazanmaları ise, milletlerarası politikaya Üçüncü Dünya veya “Bağlantısızlar Bloğu” denen yeni bir kuvvetin girmesi sonucunu vermiştir.

İkinci Dünya Savaşı’nın en önemli siyasî sonuçlarından biri de, milletlerarası politikanın alan genişlemesidir. Savaşın başladığı tarihe kadar uluslararası ilişkilerin ağırlıklı merkezi Avrupa idi. Yani Avrupa siyaseti demek, dünya siyaseti demekti. Üçüncü Dünya ülkeleri de denilen Asya, Afrika ve Latin Amerika, bahsettiğimiz tarihe kadar sadece Avrupa politikasının çerçevesi içinde yer alırlardı.

Halbuki bugün artık böyle değildir. Asya, oldukça önemli bir uluslararası politika alanı hâline gelmiştir. Çin Halk Cumhuriyeti ve Hindistan gibi kalabalık nüfuslu ve geniş ülkeli iki devletin ortaya çıkışı, ve Japonya’nın Asya’da büyük bir ekonomik kuvvet olarak tekrar sivrilmesi bu sonucu doğurmuştur.

Afrika, artık sömürgeciliğin Kara Afrika’sı değil, uluslararası ilişkilerin yeni bir ağırlık alanıdır.

Latin Amerika’da da keza bir uyanış başlamıştır. Örneğin 1982’de Arjantin, İngiltere’ye, Küba’da Fidel Castro da ABD’ye kafa tutma cesaretini gösterebilmiştir.

ikinci dunya savasi naziler
  1. DÜNYA SAVAŞI’NIN ASKERÎ SONUÇLARI

     Devletler, milyonlarca insanı askere alma, silahlandırma, eğitme ve uzun kitlesel savaşları savaşma becerisi elde etti. Sadece ordu ve devlet değil bütün millet her şeyi ile savaş gayesi doğrultusunda seferber edildiği için sivil-asker ayrımı da büyük ölçüde ortadan kalkmış oldu. Eskisi gibi savaşlar muharebe alanları ve askerî faaliyet sahaları ile sınırlı kalmadığından, savaşan milletlerin bütün ülkeleri savaş alanına dönüştü. Yeni gelişen hava gücü sayesinde düşman devletin sivil halkı da savaşın sonucuna etki etmek için, ağır bombardımanlarla rehin alındı.

Bu dönemde siyasî, ekonomik, sosyo-kültürel ve teknolojik değişimin askerî sistem ve genel olarak savaşta etkisi hemen hissedilmemiş, uzun bir sürece yayılmıştır. Bazı devlet ve ordular gelişmelere daha çabuk ve etkin tepki göstermiş, bazıları ise çoğunlukla geç kalmıştır.

Askerî bilginin üretim ve paylaşımı gittikçe askerlerin tekelinden çıkıp çok daha geniş bir kesime yayılmıştır.

Ayrıca yeni çağın teknolojiye düşkünlüğü ile beraber, sorunların, yeni bir silahın icadı ile çözülebileceği zehâbına kapılınmıştır.

     Savaşın son aşamasında nükleer silahların başarıyla kullanılması ile birlikte askerî alanda da radikal bir dönüşüm yaşanmaya başlandı.

Öte yandan, sömürge imparatorluklarının dağılmaya başlamasıyla gayrinizâmî harpler patlak verdi ve konvansiyonel ordular, bambaşka sorunlarla karşı karşıya kaldı.

İkinci Dünya Savaşı sırasında askerî teknoloji alanında başlayan hızlı değişim, Soğuk Savaş döneminde de devam etti. Konvansiyonel ordu birlikleri neredeyse tamamen zırhlı ve mekanize hâle geldi.

Sovyetler Birliği 1949’da atom bombasını başarıyla test ettiğinde Amerika’nın nükleer tekeli artık ortadan kalkmıştı ama silah ve teknoloji üstünlüğü devam etmekteydi. Amerikalılar hızla “Hidrojen” bombasını geliştirip üreterek tekrar ezici üstünlük kurmaya çalıştı. 1953’te ise Sovyetler kendi hidrojen bombalarını test etti. Böylece nükleer silahlanma yarışı hız kazandı.

1991 Körfez Savaşı, dünyanın tek süper gücü olan Amerika’nın askerî güç ve teknoloji açısından ne kadar rakipsiz olduğunu gösterdi. Savaş, Amerikalı liderlere o kadar büyük güven verdi ki, bütün dünyayı kendi istedikleri tarzda yeniden tasarlayacak ve kontrol edecek güç ve kabiliyete sahip olduklarını düşündüler. Amerika’nın müdahalede bulunduğu bütün coğrafyalarda mevcut isyancılar daha da radikalleşti. El Kaide’den çekinilirken ondan daha radikal ve tehlikeli ISIS (DAEŞ) gibi örgütler ortaya çıktı. Farklı coğrafyalardaki örgütler birbirleriyle bilgi, para, uzman paylaşmaya başladı. Yani terör gerçek anlamda küreselleşti.

  1. DÜNYA SAVAŞININ GENEL SONUÇLARI

     İkinci Dünya Savaşı’nın tüm dünya ülkeleri üzerinde yarattığı sonuçları, Birinci Dünya Savaşı ile karşılaştırılamayacak kadar büyüktür. 32 milyon ölü ve 35 milyon da yaralı vardır. Diğer taraftan, kesin olmamakla birlikte, Amerika Birleşik Devletleri 300.000 asker Fransa 850.000 asker ve sivil, İngiltere 716.000 asker ve sivil, İtalya 450.000, Polonya 5.000.000, Çin 8.000.000, Japonya 3.600.000 dolaylarında insan kaybetmiştir. Diğer ülkelerle birlikte tahminen toplam 40 milyondan fazla insan İkinci Dünya Savaşı’nda hayatını kaybetmiştir.

İkinci Dünya Savaşı, daha önceki savaşlara göre, savaşın boyutlarını çok büyütmüş ve daha etkili hale getirmiştir. Buna, ulaşılan taktik ve teknik düzey, silah ve savaş araç gereçlerinin kapasiteleri ile, bunların maliyetleri apaçık ortaya koymaktadır. Savaş endüstrisi, tüm üretim elemanlarının önüne geçerek birinci sırayı almış ve ülkeler tüm kaynaklarını bu altı senelik zaman zarfında galip çıkabilmek uğruna harcamışlardır. Savaş sonunda ABD, diğer devletlerin aksine savaş yüzünden çok zenginleşen tek ülke idi. 20 milyar dolarlık altın rezervine sahipti. Bu da ABD’ni savaş sonunda en büyük mal ihracatçısı yapmıştır. Birkaç yıl sonra ise ülke dünya mal ihracatının 1/3’ünü karşılar konuma gelmiştir. ABD teknik bilgi alanında, özellikle savaş boyunca yeni keşifler,  yeni icatlar, yeni üretim yöntemlerinde çok büyük ilerlemeler sağlamıştır. Nükleer araştırmalar için ABD’nin yaptığı harcamalar, savaşın olmadığı normal dönemlerde yapılacak harcamanın birkaç on katı kadar daha fazlaydı.

1940–1945 yılları arasında Avrupa’da 450 bin kilometrekarelik bir alanı ve 24 milyon nüfusu sınırları içine katan Sovyet Rusya, 1945-1948 yılları arasında ise bir milyon kilometrekare toprak ile 92 milyon nüfusu kontrolüne almış, muazzam bir coğrafyaya hakim olmuştur. Her şeye rağmen ekonomik altyapısı, sahip olduğu coğrafyaya paralel olarak benzer ölçüde büyüyememişti. Aksine insan kayıpları Rusya’ya zor zamanlar yaşatmıştır.

     Milletlerarası münasebetler artık uzaya intikal etmiştir.

Birinci Dünya Savaşı karada ve denizlerde yapıldı. İkinci Dünya Savaşı’nda ise, zaferi, havada güçlü olanlar kazandı. Bu savaşta kara ve deniz muharebelerinin kaderini daima “tayin” etmiştir. Yani, İkinci Dünya Savaşı, milletlerarası mücadeleyi dünyanın yüzeyinden atmosfere çıkarmıştır.

İlk adımlarını İkinci Dünya Savaşı sırasında atan füze teknolojisi, savaştan sonra büyük bir gelişme hızı gösterince, büyük kuvvetler mücadelesi günümüzde atmosferi de aşarak uzaya intikal etmiştir. Uzay şimdi kuvvet üstünlüğü mücadelesinin yeni alanı olmuştur. Bir zamanlar nasıl sömürge sahibi olmak büyük devlet olmanın şartı gibi kabul edilmişse, şimdi de uzayın derinliklerinde önemli bir kuvvet olmanın şartı gibi gözükmektedir.

Nazilerin Yahudi, Çingene ve Slavlar için inşa ettikleri toplama kampları ve yok etme politikası insanları derinden etkiledi. Savaş öncesinde Avrupa’da yaşayan 10 milyon Yahudi’nin 6 milyonu yaşamını yitirdi. Toplu katliamlar, soykırımlardaki savaş suçluları yargılandı.

Ekonomik neticelere gelecek olursak, ülkelerin savaş öncesindeki millî gelirleri savaş sonrasında 1/3’e, ihracat 1/10’a geriledi, üretim materyallerindeki azalma 1/15 oranında gerçekleşti. Savaşa katılan ülkelerin paraları dolar karşısında ortalama yüz kattan az olmamak üzere değer kaybetti. Eskiden paralar altına tekâbül ederken, artık dolar uluslararası para birimi oldu. Bretton Woods Antlaşması ile Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası ortaya çıktı.

      Avrupa ekonomisi yaklaşık %50 küçülürken ABD’de %50 büyüme meydana geldi. Bu veriler gücün Avrupa’dan ABD’ye kaydığının göstergesidir.

Atom bombalarından dolayı Japonya’da savaşın yıkımı çok ağır oldu.

Tarihin hiçbir döneminde ekonomik meseleler, milletlerarası münasebetlerde bugünkü kadar ağırlık kazanmamıştır. Bugün bütün dünya ülkeleri, siyasi kuvvet dengesi, güvenlik ve barış gibi meselelerden çok, ekonomik kalkınma, refah, daha iyi bir yaşama seviyesi gibi meselelerle yoğun bir şekilde meşguldür. Bunun sonucu olarak da bugünkü uluslararası ilişkilerde ekonomik faktör, büyük bir ağırlığa sahiptir. Zengin ve fakir ülkelerle gelişmiş ülkeler arasındaki farklılıkları ekonomik ve ticari münasebetler yoluyla ortadan kaldırmak, bugünkü milletlerarası münasebetlerin temel meselelerinden birini oluşturmaktadır.

SONUÇ

Sonuç olarak, İkinci Dünya Savaşı, zamanın en kanlı ve tahrip gücü yüksek savaşı olarak tarih sayfalarında yerini almıştır. Uzun ve yıpratıcı savaş, ülkeleri harabe haline getirmiş, özellikle sosyal ve ekonomik yaşamı felce uğratmıştır. Bununla beraber kurulmuş olan dünya düzeni ve güçler dengesi değişmiş, güvenlik bunalımı doruk noktasına ulaşmıştır. Savaş sonucunda Avrupa’nın büyük bir bölümü yorgun ve bitkin düşmüştür. ABD ve Sovyetlerin karşılıklı teknik, bilimsel, askerî alandaki kapışmalarını içeren Soğuk Savaş dönemi, ve bu dönemde meydana gelen her türlü gelişme, bugünkü dünya siyasî atmosferinin de temelini oluşturmaktadır. Bugün birbirlerine tamamen zıt olan bu iki ülke arasındaki gerginlikler, problemler hâlâ devam etmektedir.

Ayrıca yaşanan savaşlar krizler, buhranlar ve daha niceleri, bugün Siyasî Tarih dediğimiz alanın genişlemesine sebep olmuştur.

Ayrıca bana kalırsa, son zamanlarda neredeyse tüm dünyayı etkisi altına alan Covid-19 virüsünün ortaya çıkışı, tamamen uluslararası gergin ilişkilerin doğurduğu korkunç bir neticedir. Ve bu gerginliğin temelleri, bütün bu satırlarda anlattığım olaylara kadar dayanmaktadır. Emperyalist devletlerin çekişmeleri dün olduğu gibi bugün de devam etmektedir ve ne yazık ki gelecekte de devam edecektir. Bizler, geçmişi araştırıp analiz ederek, bugünün dünyasını daha iyi kavrayabilmekte ve ne yapmamız gerektiğini, tecrübeler ışığında tayin edebilmekteyiz.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Cumhuriyetin İlk Yıllarında Türk Sineması

Türkiye Cumhuriyeti Ve Rusya Federasyonu İhracat ve İthalat İlişkisi

 KAYNAKÇA

Fahir Armaoğlu- 20. Yüzyıl Siyasî Tarihi

– Rıfat Uçarol- Siyasi Tarih (1789-2010)

– Alper Alpaslan Eker – İkinci Dünya Savaşı Sonrası Türk Dış Politikasındaki Gelişmeler ve Türkiye’nin Nato’ya Giriş Süreci (1945-1952

-İkinci Dünya SAVAŞI Sonrası Yeni Dünya Düzeni ve Türkiye- Doç. Dr. Fethullah AKIN

-İkinci Dünya Savaşı Sonrası Dönemde Avrupa’nın İnşasında ABD’nin Rolü- Aysel Gizem BAŞER

-II. Dünya Savaşı Sonrasında Alman Dış Politikası- Taşkın DAYANGAÇ

-Dünya Askerî Tarihi- Prof. Dr. Mesut UYAR

 

*Bu çalışmanın tüm hakları Betül KARATAY’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Marshall Planı ve Türkiyedeki Sonuçları (Marshall Yardımı 1947)

Marshall Planı’nın Türkiye’ye etkileri, Marshall Planı’nın olumsuz etkileri, Marshall Yardımı CHP, Marshall Yardımı Demokrat Parti Marshall Yardımı İnönü, Marshall Yardımı alan ülkeler, Truman yardımı hakkında geniş bir araştırma.. Tarih arşivi sizler için araştırıyor.

Marshall Planı ve Marshall Yardımı

Türkiye’nin Marshall Planı’ndan aldığı yardım, Avrupa’ya yapılan doğrudan yardımların % 1,2’si, dolaylı yardımların da % 2,2’sine tekabül ediyordu. Plan çerçevesinde alınan kredilere % 2.5 faiz oranı uygulanmıştı. Alınan krediler, 15 yıl ertelemeyle 44 yılda geri ödeme usulüne tabii tutulmuştur. Marshall Planı’nın Avrupa ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’de de ekonomik, siyasi ve sosyal sonuçları olmuştur.

Ekonomik Sonuçlar

1923-47 yıllarında iktisadi kalkınma için kendi kaynaklarına yönelmeyi öncelik edinen Türkiye, 1948’den itibaren Marshall Planıyla dış kaynaklardan yararlanmaya başlamıştı. Bu durum, üretim ve gelir artışını hızlandırmıştı. Ancak, ekonominin dış kaynaklara bağımlılığının da artmasına vesile olmuştu. Tabi ki; bunun keyfi bir olay olduğu söylenemez. Türkiye gelişimini sağlayacak iç dinamiklerden yoksun kalmıştı. Dış kaynaklardan yararlanmak için en uygun çözüm yolu Marshall Planı’ydı. Marshall Planı’nın Türkiye ekonomisindeki en önemli sonuçlarından biri devletçilikten liberal ekonomiye kaymadır. Devletçilik ilkesinin, Marshall Planı’na dâhil olmada Türkiye’nin önünde bir engel teşkil ettiği düşünülüyordu. 1946-50 dönemi, devletçiliğin tasfiye yılları olmuştu. Bu tasfiye, devletçilik kavramının resmen ve aniden reddedilmesi şeklinde değildi. Adım adım hareket edilmişti. Devletçiliği niteleyen bütün yorumlar ve iktisat politikası özellikleri, teker teker reddedilerek tasfiye gerçekleşmişti. II. Dünya Savaşı’na katılmamakla birlikte her an harbe hazır olma stratejisiyle Türkiye’de, askeri harcamaların yüksek olması ve bütçenin büyük bir kısmının askeri giderlere ayrılması, ülke ekonomisini sekteye uğratmıştı. Marshall Planı süreci göstermiştir ki sadece bütçenin büyük bir kısmının askeri harcanmalara değil, ekonominin iyi yönetilememesi de Türkiye’nin iktisadi yapısını bozmuştu. Bunun en iyi göstergesi, 1946 Kalkınma Planı’nın lağvedilmesidir. Türkiye, artık ekonomik buhrandan kendi başına çıkabileceğine inanmıyordu. Bu durum, Türkiye’yi Marshall Planı’na dâhil olmaya sürüklemiştir. Marshall Planı’nı tek kurtuluş yolu olarak gören Türkiye, plana dâhil olabilmek için büyük çaba göstermişti ve çabası sonuç vermişti. Plana dâhil edilen on altı ülkeden birisi olmuştu.
Türkiye’nin plandan uzun vadede olumlu ekonomik sonuçlar elde ettiğinden bahsetmek pek mümkün değildir. Plan kısa vadede Türkiye’ye ancak nefes aldırmıştır. Özellikle 7 Eylül Kararlarının olumsuz etkisi, kaçınılmaz olmuştur. 7 Eylül kararıyla Türk Lirası, ABD Doları karşısında devalüe edilmiştir. Bu devalüasyon sonucunda, 1 dolar 1,29 Türk Lirası’yken 2,80 liraya çıkarılmıştır. Bu yolla savaştan sonra meydana gelen ihracat sıkıntılarının giderilmesi düşünülüyordu. Ancak devalüasyon, istenilen etkiyi göstermedi. Kemal Karpat, 7 Eylül Kararlarını sert sözlerle eleştirmiştir. Karpat’a göre; bu tedbirler, ülkenin içinde bulunduğu toplumsal ve ekonomik gerçeklere dikkat edilmeksizin alınmıştı. Para birkaç elde toplanmıştır. Ekonomik gelişimi sağlayacak yatırımlar yapılmadı. Halkın alım gücü dikkate alınmadı. Bu tedbirler, ülkede bazı iş adamlarının ihtiyaçlarına cevap vermeyi amaçladı. Bu süreçte altın satışına güvenilmesi de yanlış bir hamle olmuştu. Türkiye Merkez Bankası’nın stoklarında 1946 yılında 663 milyon liralık altın vardı. 1950 yılında altın stoku 419 milyon liraya kadar düşmüştü. Devalüasyon, eldeki tarım ürünleri stokunun daha ucuz fiyattan satılmasına neden olmuştu. Ayrıca döviz sıkıntısının olmadığı bir zamanda, devalüasyon gerçekleştirilmişti. Devalüasyon sonrasında ithalat, ihracatı geçmiş, 1930’dan sonra ithalat ihracat dengesi fazla iken, 1947’de açık vermiştir.
Marshall Planı’nın dayattığı liberal ekonomik sistem, Türkiye’de sorun yaratan ana etkenlerden birisi olmuştur. Liberalizm anlayışıyla Türkiye, daha fazla ithalat yapmıştı. Türkiye’nin Marshall Planı çerçevesinde 1949-53 yılları arasında almış olduğu zirai aletler, 1950-53 yılları arasında bu alanda yaptığı ithalattan çok azdır. Örneğin, Marshall Planı ile 7 bin 449 traktör alınmışken liberalleşme süreci sonunda 26 bin 146 traktör ithal edilmişti. 1950 yılında Demokrat Parti iktidara geldiğinde ilk olarak liberal ekonominin alanını genişleterek işe başlamıştır. Liberalleşme ekonomik sisteme geçilmesinde ABD Hükümeti etkili olmuştur. Zira ABD, Marshall Planı’na dâhil ülkelere liberalleşmeyi teşvik ediyordu. Türkiye’de inceleme yapan uzmanlardan Thornburg, 1947 yılında Vatan gazetesine şöyle bir ifadede bulunmuştu: “Aşikârdır ki Türkiye’de hususî teşebbüs ruhu geliştirilmedikçe, memleketinizde hususî ABD teşebbüsü için yer yoktur. Evvelâ, kendi tabiî kaynaklarınızı, işletmelisiniz ve ancak ondan sonra yabancı sermaye bulabilirisiniz.”

”Avrupa İktisadî İşbirliğinin tam olarak bir an evvel gerçekleşmesinden Amerikan umumi efkârının sabırsızlandığını ifade etmiş ve Amerikan yardımlarının, ticaret ve mübadele serbestisini en geniş ölçüde tahakkuk ettirecek memleketlere daha fazla yapılacağını ilâve eylemiştir.”
ABD’nin bu yaklaşımı Marshall Planı’na dâhil olan ülkelerin liberalizme geçişlerinde önemli bir dönüm noktasıydı. Türkiye’nin de bu tarihten itibaren bu yönde ağırlık vermesi dikkat çekicidir. Liberalleşme kapsamında 1950’de Türkiye, yabancı ülkelerle olan ticaretini % 60 oranında serbest bırakmıştı. Ülkelerin özel sermaye’ye ağırlık vermeye başlaması en çok ABD’nin işine yarayacaktır. Özel sermayenin serbest kalması aynı zamanda ABD sermayedarlarının da bu pazarlara girişini kolaylaştırmıştır. Böyle olunca ithalatı hızla ilerleyen ülkelerde ihracat düşük seviyede kalmıştır. Aynı şekilde bu durum Türk dış ticaret açığını artırmıştır. 1950 yılında 22,3 milyon dolar olan dış ticaret açığı liberalizm nedeniyle iki yıl içerisinde 193 milyon dolara ulaşmıştı.Türkiye’de oluşan dış ticaret açığı hakkında, 22 Ekim 1952’de MSA Türkiye şefi Leon Dayton, şunları söylüyordu:
”Türkiye’nin son zamanlardaki tediye müvazenesi açıklarını ben ve misyonumdaki arkadaşlarım yakından ve endişe içinde takip etmekteyiz. Bugün karşılaşılan müşkülâtın bertaraf edilmesi ve açıkların izalesi, kabili ihraç malların bir an önce ihracına ve memleketin dış gelirlerin arttırılmasına bağlıdır. Fakat ihracat yapılamamaktadır. Şüphesiz ihracatın yapılabilmesi diğer memleketlerin bu mallara talip olmasına ve ihraç mallarının fiatına bağlı bir keyfiyettir.”

Marshall Yardımı Alan Ülkeler Aşağıdaki Şemada Belirtilmiştir

marhall yardımı alan ülkeler

Dayton’un da ifadelerinden anlaşıldığı gibi Türkiye’deki dış ticaret açığının ana nedenlerinden birisi yeterince ihracat yapılamamasıdır. 1952’de Marshall Planı’nın Avrupa sürecinin tamamlanmış olduğu göz önüne alındığında, Avrupa’da artık zirai ürün ithaline çok ihtiyaç duyulmamaktaydı. Bu nedenle ihracatını tarım ürünlerine dayandıran Türkiye, dış ticaretinde açık vermeye başlamıştı. Her geçen gün bu açık artmaktaydı. İngiltere’de 6 Ocak 1953 tarihli Times gazetesi, Türkiye’nin dış ticaret açıklarına değinmiştir. Gazetede, Türkiye’nin dış ticaret açığı önemli bir mesele olarak görülüyordu. Gazeteye göre, 1952 yılının ilk 10 ayında ithalat ihracat arasında, 484 milyon lira açık vardı. Bu miktar önceki seneye göre iki kat artmıştı. Türkiye’nin bu hale gelmesinin sebebi, Avrupa Tediye Birliği’ne en fazla borçlu ülke olmasıydı. Gazete, liberal ekonomik sisteme hızlı geçilmesinin Türkiye’yi bu hale getirdiğini ifade etmişti. Türkiye’nin, liberal ekonomi hakkında çok iyi bilgi ve deneyim sahibi olmadığından dış ticarete ayak uyduramadığını belirtmişti. Türkiye, liberalleşme konusunda iyi bir seviyede olmadığından, liberalizme ne şekilde geçileceği ve hangi alana ya da kimlere ne kadar izin verileceğini kararlaştıramamıştır. Dönemin gazetelerinde bu konular üzerine yazılar yayınlanmıştır. Kudret gazetesinde devlet işletmelerinin özelleştirilmesi belli sebeplerle savunulmuşsa da yabancı sermayeye devri hususunun yanlış olduğu öne sürülmüştür. Gazetedeki habere göre yabancı sermayeye ancak yeni iş alanlarında müsaade edilmeliydi. Devlet işletmeleri daha çok yerli şahıs ve kooperatiflere devredilmeliydi.
31 Mayıs 1950 tarihi itibariyle, Türkiye’nin ithalat yaptığı ülkelere olan dış borcu 218 milyon 141 bin lira civarındaydı. Bununla birlikte Türkiye’de dış borç artmaya devam etti. 1955 yılında devletin dış borcu 1 milyar 686 milyon 319 bin 466 lira’yı bulmuştur. 1953 yılı itibariyle Türkiye, ithalatını azaltmaya başladı. Dış ticaret açığının önlenmesi adına 1958 yılında yeni bir devalüasyon zorunluluğu doğdu. 1 dolar 2,80 liradan 9 liraya çıkarıldı. 1956 yılında Türkiye’deki, ekonomik sıkıntılar buhran halini almıştı. İhracatın yanı sıra ithalatta da gittikçe zorlanılıyordu. Marshall Planı kredilerine rağmen, döviz sıkıntısı çekiliyordu. Bu sıkıntıyı gidermek adına çözüm yolları aranmıştı. “Türkiye, Irak, Lübnan, Ürdün, Suriye Ortaklık ve Temsilciliği”nden Ali Rıza Kurtoğlu, T. Vifor adında bir maliye uzmanının Türkiye adına yayınladığı muhtırayı Başbakan Adnan Menderes’e sunmuştu. Muhtırada “Türk Dolar” adında yeni bir paranın oluşturulmasından bahsediliyordu. Bu paranın ihracat için kullanılmasının dışalımı ve ihracatı kolaylaştıracağı belirtiliyordu. Vifor şunları ifade ediyordu:
”Sterling, bir asır müddetle dünyada hüküm sürdü. Dolar, istikbalde, dünyanın kullanacağı para olarak gözüküyor. Bütün dünya dolar veya dolara istinad eden tek para sistemine doğru gitmektedir. Bütün milli paraların, millî para olarak kalmaları her memleketin dolara dayanan ve haricî mübadelelerde kullanılacak olan bir para ihdas etmesi kuvvetle muhtemeldir.
Türkiye için de böyle bir para teklif ediyorum. Bu paranın “Milletlerarası Para Fonu” ile “Federal Bank” tarafından destekleneceği muhakkakdır. Bu paranın ihdasının, Türk Lirasının Türk millî parası olarak kalmasına bir mâni teşkil etmeyeceğini de tekrar etmek isterim. “Türk-Dolar” Türkiye’nin istikbalde ecnebi devletlerle vaki olacak ticarî münasebatında kullanacağı paradır(…)
“Türk-Dolar”ın Türk Lirası ile olan nisbeti bir Türk-Dolar 5 ilâ 5 ½ Türk Lirası civarında tesbit edilmelidir.”

marshall yardımı son posta gazetesi

Marshall Planı, Türkiye’de 1923 yılından beri süre gelen Mustafa Kemal Atatürk’ün hazırlattığı zirai ve sınai kalkınma biçimini sonlandırmıştı. II. Dünya Savaşı ile Atatürk’ün ekonomi ve tarım politikası zaten kesintiye uğramıştı. Türkiye’nin, Avrupa ve ABD ile olan dış ticareti durmuştu. Bu ticaretin tekrar başlamasına Marshall Planı vasıta olmuştur. Ancak Atatürk’ün sınai kalkınma için yaptığı çabalar devam ettirilmemiştir. Türkiye tarıma kayma yolunu tercih etmiştir. Bu durum Türkiye’de fabrikalar açılmasının önlenmesinin yanında elde bulunan fabrikaların kapatılmasına neden olmuştur. Uzmanların verdiği raporlar doğrultusunda 1952 yılında Türk sanayisi için bir dönüm noktası olan THK Uçak ve Motor Fabrikaları kapatılmıştır. MKE’ye devredilen fabrikalar, 1954 yılında traktör fabrikası haline getirilmiştir. Marshall Planı çerçevesinde Türkiye’nin tarım ekonomisine ağırlık verilmiştir. Bunun neticesinde Türkiye, sınai gelişmeden uzaklaşarak bir tarım devi olmak istemiştir. Marshall Planı çerçevesinde, 1948-1952 dönemi için yapılan yardımların % 20,6’sı doğrudan, % 59,7’si dolaylı olarak tarıma ayrılmıştı. 1949 yılı Mayıs ayında Türkiye’ye ilk traktörler gelmişti. Bu traktörler, 1950 yılındaki hükümet değişikliğinden sonra alınan binlerce traktörün ilk kısmını oluşturmuştu. Yeni hükümet de Türkiye’de tarımsal üretim artışının sağlanmasını ana hedef olarak belirlemişti. Bu şekilde ihracatta tarım sektörü önemli bir yer edinmeye başlamıştı. Ancak tarımda makineleşme traktör kullanımıyla sınırlı kalmıştı. Bu nedenle yapısal dönüşüm sağlanamamıştı. Marshall Planı Türkiye temsilcisi Russel Dorr’un Türkiye gezisinden sonra hazırladığı raporunda Türkiye’de Marshall Planı’nın tarımda yarattığı etkiden bahsetmiştir. Dorr, raporunda, tarımsal makinelerin kullanımının zirai üretime oldukça faydalı olduğunu ifade etmiştir. Ancak, makineleşme kadar yedek parça temini için kurulan servislerin yetersizliğine dikkat çekmiştir.
Tarımda devleşme hedefi, sanayileşmenin ihmal edilmesine neden olmuştu. Bunda ABD’li uzmanların raporları da etkiliydi. Örneğin Thornburg Raporu’nda Türkiye’de makine ve motor fabrikası projeleri reddedilmişti. Uçak ve dizel motor imal etmek için, Ankara’da bir tesis kurulması fikri de kabul edilmemişti. Thornburg Raporu, eleştirilmesine rağmen Türkiye’de benimsenmişti. Vatan gazetesinde Thornburg hakkında “Büyük Türk Dostu” şeklinde ifadeler kullanılmıştı. Barker Raporu’nda da Türkiye’de sanayileşmeyi reddeden ifadeler yer almıştı. Barker, “Türkiye’nin sanayileşme hedefini terk etmesini tavsiye edecek değiliz. Fakat biz, bu hedefe varmanın en kestirme yolunun, tarımsal gelişmeye önem vermek olduğunu tavsiye ediyoruz” diyerek Türkiye’yi tarıma yönlendirmiştir. Raporları önemseyen Türkiye, tarım ülkesi olma yolunda sınai kalkınmadan uzaklaşmıştı. 1950 seçimlerinde Demokrat Parti’nin politikası da bu yöndeydi. Türkiye’de 1935-50 yılları arasında köylü kesim ihmal edilmişti. Büyük oy potansiyeli olan köylüler, Demokrat Parti tarafından önemsendi. Demokrat Parti, köylünün kalkınmasına öncelik verecek bir program uygulayacağını ilan etti. Demokrat Parti’nin bu politikası, Marshall Planı’nın gerekleriyle uyuşuyordu. Ziraatta makineleşme, özellikle traktör ve biçerdöver kendini gösterdi. 1948 yılında 1.750 olan traktör sayısı, 1960 yılına gelindiğinde 43 bin 747’ye ulaşmıştı. Biçerdöver sayısı da, 994 iken 6 bin 72’yi bulmuştu.
Bütün girişimlere rağmen, istenen sonuca ulaşılamamış Türkiye gerekli kalkınmayı sağlayamamıştı. 1954 yılında Dünya Bankası’nın yaptığı müdahaleler Türkiye’yi kızdırınca, Türkiye ile Dünya Bankası arasındaki bağlantı koptu. Türkiye, Dünya Bankası’ndan artık kredi alamamaya başladı. Bununla birlikte büyüme sürecinde beklenenin aksine, tarımda değil sanayileşmede ilerleme düşüncesi belirdi. Bu durum, tarım devi olma konusundaki umutların aslında boş bir hayal olduğunu görmede etkili oldu. Tarımsal verim düşüktü. Fakat tarımsal nüfus fazlaydı. İthalatın sınırlandırılmasından sonra sanayileşmenin hız kazanması, köylü ve tüccar kesimin sanayiye doğru kaymasına sebep oldu. Türkiye, özel sektörü teşvik etmesinin yanında ithalatta kısmi serbestliğe de müsaade etmişti. Bu izne rağmen sınai teşebbüse yönelmemesi, ithalat masraflarını karşılayacak bir ihracat gelirinden uzak kalmasına neden olmuştu. Bunun dışında, Türkiye’de var olan özel sektör de ferdi teşebbüse dayalıydı. Çok fazla ortaklık görünmüyordu. Bunun ana nedeni, sözleşme hukukunun gelişmemesi ve Türk iş adamlarının birbirine güvenmemesiydi. Ortaya çıkan güvensizlik, Türkiye’nin sınai kalkınmadan uzaklaşmasında etkili olmuştu.
Türkiye, her şeyden önce ithal ettiği kadar ihraç edememesi, Türk ekonomisini Marshall Planı’ndan gelen yardımlara bağlı hale getiriyordu. Paraların geri ödenmesine gelince, burada da başka bir sıkıntı baş gösteriyordu. Türkiye, ABD’den aldığı borç parayla yine bu ülkeden malzeme satın alıyordu. Alınan kredilerin ödenme zamanı geldiğinde ise döviz sıkıntısının baş göstermesi kaçınılmaz olmuştu. Bu da Türkiye açısından sıkıntılı bir süreci ortaya çıkarmıştı. Türkiye, ticaret açığını finanse etmek için, dış kredi bulmakta güçlük çekiyordu. Bunun ana nedeni ödemeler dengesindeki açık olarak gösterilmiştir. Türkiye borcunu ödeyecek kadar ihracat yapamamıştı. İhracatın düşük seviyede kalması dış ticarette borçların artmasına neden olmuştu. Özellikle 1955’ten sonra daha belirgin olan bu sorun Türkiye’yi gün geçtikçe dış borca sürüklemiştir. 1960 yılı dış borç miktarı 1 milyar 138 milyon 600 bin dolara ulaşmıştı. 1950 yıllarında ödeme sıkıntılarının giderilmesi için Avrupa Tediye Birliği kurulmuştu. Ancak, 1958’lere gelindiği zaman Türkiye’nin ödeme sorunu daha da artmıştı. 1958 yılında Türkiye’de ilk defa, borç yükümlülüklerinin yerine getirilemeyeceği söylenmişti. Bu nedenle, OEEC, IMF, ABD ve Türkiye arasında, 4 Ağustos 1958’de “İstikrar Programı” konusunda anlaşmaya varılmıştı. Buna göre, borçların bir kısmı ertelenecek, bir kısmı da yeni bir ödeme planına göre düzenlenecekti. Böylece Türkiye, ekonomide dış etkilerin kıskacına iyice girmeye başlamıştı. Marshall Planı’ndan aldığı kredilerle Türkiye, istediği ekonomik kalkınma hamlesini gerçekleştiremediği gibi yabancı müdahalesine de açık hale gelmişti.

adnan menderes marshall planı

Tarımdan sonra Marshall Planı’yla en fazla desteklenen alan madencilik olmuştur. Türkiye, plana katılırken Avrupa’ya gıda satışı ve Avrupa sanayisinin gelişmesi için maden ihracı yapması öngörülmüştü. Türkiye, aldığı yardımlarla maden çıkarımını arttırmış, hammadde olarak madenlerini Avrupa’ya satmıştı. Özellikle kromun satışı, Türkiye için önemli bir döviz kaynağı haline gelmişti. Türkiye, Maraş ve Hatay’daki krom madenlerinin üretimini ECA idaresine bırakmıştı. Marshall Planı doğrultusunda verilen raporlara uyuyordu. Madenciliğe sekte vuran Yabancı Sermaye Kanunu’nun çıkarılması da raporlar doğrultusunda gerçekleştirilmiştir. Bu kanunla Türk madenlerinin yabancıların eline geçmesinin yolu açılmıştı. Örneğin, 1959 yılının sonlarına doğru Türkiye’de, 18 petrol arama şirketinin 16’sı ABD’li, diğer ikisi ise Alman ve Felemenk’ti. Planda önemli harcama alanlarından birisi de ulaştırma sistemiydi. Önemli bir paya sahip olan ulaştırma yatırımları genellikle karayolları yapımına yönelikti. Bu durum, Cumhuriyet döneminden beri süregelen demiryolu politikasını bir kenara bırakıyordu. Karayollarının deniz ve demir yolu ulaşımı ile bağlantılı olmasına önem verilmedi. Karayolu yapımında temel amaç kırsal kesimde üretilen ürünlerin en kısa sürede pazara çıkarılmasıydı. Kısacası, Türkiye’de üretilen ürünlerin yeniden toparlanmaya çalışan Avrupa’ya taşınması hedefleniyordu.
Marshall Planı’nda Türkiye’ye biçilen rol başarıyı getirmemişti. Zira Bir ülke, tek başına ziraatla gelişemez ve ekonomisini güçlü kılamazdı. Bu durumu 4 Nisan 1953 yılındaki İngiliz Economist gazetesi şöyle ortaya koyuyordu:
”Türkiye’nin, kendi ekonomisini ve bilhassa ziraatını geliştirip modernleştirmesine ve işlerinde muvaffakiyetler sağlamasına âmil olan enerji ve inisiyatifin, ticarette mâruz kaldığı güçlükleri artırmış olması, paradoksal büyük bir talihsizlik eseridir. Türklerin, mühim miktarda pamuk, ve kuru meyveden başka, ellerinde, ilk defa olarak, büyük bir hububat fazlalığı mevcuddur. Fakat, ziraat ve sanayinin gelişmesini mümkün kılan makinelerin çok mikdarda ithal edilmesi, ticaret muvazenesini alt üst etmiş ve fazla ziraî mahsullerini satmak suretiyle dahi, bu muvazeneyi düzeltmeğe müvaffak olamamıştır.”
Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere makine ithaliyle harcanan para, zirai ihraçtan elde edilenden çok fazlaydı. Türkiye’de yerli sermaye geç de olsa 1953 yılından sonra sanayi sektörüne doğru kaymıştı. Ekonomik kalkınmanın gerçekleşmesinde sanayinin rolü kaçınılmazdı. Türkiye, sanayi sayesinde ihraç ettiği hammaddeleri işleyip daha karlı bir şekilde satabilirdi. Endüstriyel vasıtaların modernleştirilmesi için sanayi tesisleri kurabilirdi. Tarih arşivi sizlere Marshall Planı Ve Türkiye’deki Sonuçları’nı aktarıyor…
Marshall Yardımı’nın ana sistemi, önce verip sonra daha büyük alma olarak özetlenebilir. Plan, bir nevi sömürgeleştirme sistemi yaratmıştı. ABD yardımları ile Türk sanayisi, sömürgeleşme sürecinden geçtikten sonra ABD’nin açık pazarı konumuna gelmişti. Marshall Planı Türkiye’de aynı zamanda tembellik yaratmıştır. Ekonomik bir sorunun halledilmesinde hemen Marshall yardımlarına başvurulması, Türk ekonomisini hazırcılığa sürüklemiştir. 1950 yılı bütçesinde ortaya çıkan açık, Marshall Planı’ndan elde edilen yardımlarla kapatılmıştır. Bu hamle, siyasette eleştirilere neden olmuştur. Zira bütçe açıklarının ülkenin ekonomik gücüyle kapatılması, kendi kendine yetmenin göstergesiydi. Ancak böyle yapılmadı. Türkiye, yalnızca bu plandan yararlanarak dolar elde etmemiştir. Dünya Bankası’ndan alınan kredilerin de rolü büyüktü. Alınan krediler, 1952 yılı dış ticaret açığının ana faktörlerden birisi olmuştur. Neticede Türkiye ekonomisi, kısa süreli ani bir dönüşüm ile bambaşka bir sistemde işlemeye başlamış ve bu ani değişime ayak uyduramayan Türkiye, beklenen gelişmeyi yapamayınca, ekonomik sıkıntıları karşılamak için borç almaya devam etmiştir. Böylece Marshall Planı ile başlayan ekonomik hareketlenme, daha sonraları ekonomik bağımlılığa dönüşmüştü.
Siyasal Sonuçlar
Marshall Planı sonrası oluşan yeni ekonomik ortamda Türkiye artık dış borca bağımlı hale gelmişti. Siyasi gelişmeler de tamamen bu eksende ilerliyordu. Doğan Avcıoğlu’nun ifadesiyle, CHP ile başlayıp DP ile devam eden bu sürecin ana çerçevesi “Dolar, daha fazla dolar diplomasisi” şeklinde belirtilebilirdi. ABD’nin de dış siyasetinde Türkiye önemli bir yerdeydi. ABD Türkiye’nin yardımlardan en üst derecede yararlandığını belirtiyordu. 22 Mayıs 1950’de liberal yönetim taraftarı olan Demokrat Parti başa geçmişti. Demokrat Parti’nin politik sisteminin ana amacı, ülkenin sadece dış politikada yalnızlıktan kurtarılması ve güvenliğinin sağlanması değil aynı zamanda ekonomik altyapısının da geliştirilmesiydi. Hükümet bunu gerçekleştirmek için dış yardımlara yöneldi. Demokrat Parti, yardımlardan yararlanmanın bir karşılığı olacağının farkındaydı. Bu durum Demokrat Parti’yi rahatsız etmemişti. Gerekirse bedel ödeneceği inancındaydı. NATO’ya katılmak asker gönderme de bu inancın sonucuydu. Marshall Planı’nın tatbiki 1952 yılı başı itibariyle bitmişti. Ancak Türkiye’ye yapılan ABD yardımları, askeri alanda ağırlıklı olarak devam etmiştir. Türkiye’ye yardım edilmesinin ana nedeninin, Kore Savaşı ve Çin’in milliyetçi yapısının çöküp komünist hükümetin eline geçmesi olduğu söylenebilir. Bu sonuç ABD’nin Rus karşıtı politikasından sıyrılıp antikomünist politika çerçevesinde hareket etmesine neden olmuştur. Böylece Soğuk Savaş’ın başında ABD Senatörü Vandenberg’in “Sovyetler silahı bıraksın yoksa atom bombası kullanırız” ifadesi ile başlayan çatışma hali, 1950’lerin başlarında daha genişleyerek antikomünist bir hale dönüşmüştü. ABD, komünizmin Ortadoğu’ya yayılmaması adına Türkiye’yi yanında tutmak istemiş ve Türkiye’ye yardım kanalını kapatmamıştır.
ABD’nin yardımı kesmemiş olması Türkiye’nin de işine geliyordu. 6 Ekim 1949’da ABD, Karşılıklı Savunma Yardım Kanunu’nu çıkartarak, 500 milyon dolarlık askeri yardım kaynağı ayırmıştı. Türkiye de bu yardımdan yararlanmak istiyordu. NATO’ya girene kadar Türkiye bu kanun çerçevesinde ABD’den askeri yardım almıştı. Dönem itibariyle Türkiye, yönünü tamamen batıya çevirmiş ve dış politikasını ABD ekseninde batıya bağlı hale getirmişti. İsmet İnönü döneminde Türkiye, NATO’ya girmek için girişimlerde bulunmuştu. Ancak İnönü Hükümeti uygun bir cevap alamamıştı. NATO’ya giriş Demokrat Parti döneminde gerçekleşti. Ancak NATO’ya girmeden önce, Kore Savaşı’na Türkiye’nin dâhil olması dönem itibariyle oldukça çelişkili oldu. Asker gönderilmesi kararında, muhalefetin onayı alınmamıştır. Bu durum, ülke iç siyasi dinamiklerini sarmıştı. Basında, Türkiye’nin NATO’ya girebilmek için Kore Savaşı’na katılmış olduğu ve dış politikada, hükümetle muhalefet arasında ihtilaf olduğu haberleri çıkmaya başladı. Haberlerde eleştirilen önemli hususlardan biri NATO’ya üye olmayan Türkiye’nin, NATO ülkeleri ile birlikte Kore’ye asker göndermesiydi. Fakat Kore Savaşı’na katılımdan sonra, Türkiye’nin NATO’ya alınması gündeme gelmiş, 1952 Şubat’ında NATO’ya üye kabulü gerçekleşmişti. Türkiye, NATO’ya üye olmasından sonra Ortadoğu’da Batı’nın temsilcisi olmuştu. Batı’nın Ortadoğu’daki petrol çıkarlarının da koruyuculuğu görevini yürütmüştür. Batı yanlısı dış politikasını, ekonomik gelişmesi için gerekli dış sermaye yatırımlarını çekmekle birleştirmişti. Türkiye’nin böyle bir strateji takip etmesinin sebeplerinden biri ekonomikti. Türkiye batı ittifakını, iktisadi teşekküllerin gerçekleştirilmesinde kullanılacak dövizin elde edilmesi için bir araç olarak görüyordu. 1955 yılından itibaren Türkiye-NATO anlaşmasının ikinci maddesi çerçevesinde ABD’den iktisadi işbirliğinin kuvvetlendirilmesi yönünde yardım istemiştir. Yardım istenirken dayanak noktası, Türkiye’nin NATO ülkeleri için stratejik önemi olmuştu. Marshall Planı sonrasındaki NATO üyeliğiyle Türkiye hızlı bir kalkınma evresine girmiştir.

kral faysal marshall planı

Truman Yardımı ve Truman Doktrini Nedir

Türkiye, NATO’ya üye olduktan sonra yapılan yardımları yeterli görmüyordu ve stratejik önemini vurgulayarak yardım taleplerinde bulunuyordu. Müttefik ülkeler ise Türkiye’nin iktisaden sorumsuz davrandığından yakınıyordu. Sovyetler Birliği, Batı ile bir harbe girişmesi halinde ilk olarak Orta ve Yakındoğu’ya yönelecekti. Bu hamlesiyle hem Ortadoğu petrol yataklarını ele geçirecek hem de batılı ülkelerin hava üslerini kullanmalarına engel olacaktı. Bu nedenle Türkiye’nin stratejik önemi kabul edilmekteydi. Türkiye de bu konumundan dolayı yardım taleplerinden geri kalmıyordu. Türkiye, dış yardımlar sayesinde bir süre ekonomik olarak gelişmişti. Ancak Türkiye’nin ekonomisi gelişince ihtiyaçları da artmıştır. 1956’da ekonomide büyük bir bunalım gerçekleşmiştir. Bu bunalım, 1958 yılında Türkiye’yi devalüasyona itmiştir. 1957 yılında Türkiye, Ortadoğu’daki tüm meselelerde ABD ile ortak hareket etmekteydi. 1958 yılında Irak Kralı Faysal’a karşı yapılan darbe sonucunda, Türkiye’nin Ortadoğu politikası sarsıntıya uğrayacaktı. Lübnan Ürdün olaylarında, ABD’ye İncirlik üssü açılacak ve 1959 yılında, Türkiye-ABD arasında yapılacak bir anlaşmayla ilişkiler en üst düzeye çıkacaktı. ABD kontrolünde Türkiye’de yeni istikrar politikaları uygulamaya konulmuştu. Ayrıca, dış borçların ödenmesi için, Osmanlı dönemindeki Duyun-u Umumiye idaresine benzer bir kurum olan “Alacaklı Ülkeler Konsorsiyumu” kurulmuştu. Türkiye, 1958’de dış krediler açısından yeteri derecede ilgi görmemeye başlamıştı. Bu ilgisizlik, Türk ekonomik hayatındaki sıkıntıları derinleştirmişti. Bu nedenle hükümet, politika değişikliğine gitmek zorunda kaldı. Türkiye dış kredi sağlamak için Sovyetler Birliği’ne de başvurmayı düşünmüştü. Menderes, 1958’de Moskova’ya ziyaret yapmayı planladı. Ancak, Türkiye’de oluşan iç siyasi çekişmeler buna izin vermemişti.
Türkiye, Marshall Planı’ndan sonra dış yardımlara bağımlı bir ülke haline gelmişti. II. Dünya Savaşı sonrasında ekonomik olarak pek parlak bir görüntü sergilememişti. Marshall Planı’nı herkes kurtuluş yolu olarak görmüştü. Bu durum, siyasi ve sosyal olarak da Türkiye’nin dışa bağımlılığına bir ortam oluşmasına neden olmuştu. Marshall Planı döneminde Türkiye, aldığı kredilerle oldukça borçlanmıştı. Planın sonrasında da dış kredi almaya devam etmişti. Devlet, siyasi anlamda da “Amerika ne yaparsa kabul edelim” düşüncesindeydi. 4 Temmuz 1948 tarihli anlaşmadan sonra ABD Türkiye üzerinde çeşitli kanallardan söz sahibi olmaya çalışıyordu. Türkiye’deki uzmanların ülkeyi kalkındıracak yeteneğe sahip olmadığını söyleyen yabancılar, var olan kaynakların nasıl ve nerelerde kullanılacağını kendileri belirliyorlardı. Kısa süre sonra ülkeye gelen yabancı uzmanlar Türk bakanlıklarının kadrolarına yerleştirilmişlerdir. Böyle olunca Türkiye üzerinde sarf edilen her dolar aynı zamanda ABD emperyalizmine hizmet ediyordu. Türkiye ile ABD arasındaki bağ, her ne kadar NATO ilişkisi çerçevesinde birliktelik olarak ele alınsa da böyle değildir. ABD’nin Türkiye üzerindeki politikası tamamen yardım değil çıkar hesabına dayanmaktadır. Yapılan yardımlara bakıldığında ABD’nin kapitalist çıkarlarını ön plana çıkardığı görülmektedir. Türkiye ABD’nin yararına tavır takındığı sürece iki ülke arasındaki birliktelik sağlam kalmıştır. Ancak 1964 Kıbrıs Harekatı sırasında ABD’nin Türkiye’yi yalnız bırakması var olan tüm tabuların yıkılmasına sebep olmuştur. Kıbrıs Harekatı sırasında Türkiye ABD’den destek beklerken ABD’nin Truman Doktrini’nin dördüncü maddesi gereğince harekatın önüne geçmesi Türkiye’de şok etkisi yaratmıştır. Birçok kesim Kore Savaşı’na girmenin hata olduğunu belirtmeye başlamıştır. Kore’de savaşa katılıp zaferler kazandıklarından dolayı madalyaya layık görülen Türk askerlerinden bazıları, aldıkları madalyaları teker teker iade ederek tepkilerini göstermişlerdir.
ABD ile sıkı ilişki içerisinde olmaya devam etmek için hiçbir girişimden kaçınmayan Türkiye, komşularıyla olan ilişkilerini bitirmekten de kaçınmamıştır. Örneğin 1947 yılına kadar Filistin meselesinde Arapları destekleyen Türkiye, 1948’de İsrail’in kurulmasından itibaren İsrail’i tanımıştır. Bunun yanında emperyalizme karşı direnen bağımsızlık hareketlerine de karşı tavır almıştır. Bu yüzden komşu ülkelerle olan ilişkileri bitme noktasına gelmiştir. Kıbrıs meselesinde Arap devletlerin Türkiye’nin yanında yer almaması, bu sonuçtan kaynaklanmıştır. ABD’nin planları Türkiye’deki iç siyasete de sirayet etmiştir. Sovyetler Birliği’nin komünist yayılmasının önüne geçmek isteyen ABD, birçok ülkede demokratik atılımların gerçekleşmesi için teşviklerde bulunmuştur. Bu ülkelerden birisi de Türkiye olmuştur. Türkiye’de demokrasi atılımının gerçekleşmesi için çok partili hayata geçişi desteklemiştir. Marshall Planı’na dâhil edilme sürecinde Türkiye’ye bu plana katılmak için çok partili hayata geçiş şart koşulmuştu. Türkiye bu adımı atmış ve Demokrat Parti bu şekilde Türk siyasi hayatına dâhil olmuştur. Ancak aralarındaki sorunlar çözülemeyince CHP ve Demokrat Parti arasında gergin bir ortam oluşmuştur. Bu durumdan ABD de tedirgin olmuş ve Türkiye’ye tebligat göndermiştir. Tebligatta iki partinin aralarındaki meseleyi çözmelerini ve demokrasi ışığını halka iyi yansıtmaları istenmişti.
Sosyal Sonuçlar
II. Dünya Savaşı’ndan sonra, dünya ülkelerinde olduğu gibi Türkiye de ekonomik sıkıntılarla dolu bir süreç yaşamıştır. Ortaya çıkan ekonomik buhran Türkiye’yi derinden etkilemiştir. Sıkıntıları ortadan kaldırmayı amaçlayan Marshall yardımları, Türk halkı üzerindeki dengelerin değişmesine neden olmuştur. Marshall Planı, dolaylı da olsa daha başlamadan Türkiye’de etkisini hissettirmiştir. CHP yardımdan yararlanmak için Türkiye’deki komünist eğilimi ABD’lilere hissettirmeye çalışmıştı. Bu taktiği Truman yardımı sırasında da uygulamıştı. 1947 sonlarına doğru Türkiye’nin plan dışında tutulacağı konusu ortaya çıkınca Türkiye için yeni bir komünizm tehlikesi yaratılmaya çalışıldı Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi olayı ön plana çıkarıldı. Aralık 1947’de Fakültede gerçekleşen bu olayda, ABD’de eğitim görmüş bazı solcu hocalara karşı gösteriler yapılmıştı. Bu vakadan sonra ülke içinde tepkiler çoğalmıştır. 1949 yılı başlarında ise Sabahattin Ali cinayeti ile liberal ekonomik sisteme kaymaya başlayan siyasilere karşı oluşan tepkilere gözdağı verilmiştir.

shall-plani-peynir-yardimi

Marshall Planı, Türkiye’deki nüfus dengelerinin değişmesinde de etkili olmuştur. 1927 yılındaki nüfusun % 16,4’ü kentsel, % 83,6’sı kırsal alanda yaşarken, 1940 yılında kentsel nüfusu oluşturan kesim % 18’i, 1950’de % 18,5’i bulmuş, 1960’ta da % 25,1’e ulaşmıştır. Planın Türkiye’ye tarımsal kalkınma alanında yardımlarından dolayı 1950’de köyden kente göç oranında fazla bir değişim gözlenmemiştir. Ancak 1950’den sonra, ilerlemenin tarımsal alanla sınırlı kalmasının hata olduğu anlaşılınca ülke içi sermaye sahipleri tekrar sınai alanlara kaymaya başlamıştı. Bunun sonucunda 1960 yılında kadar kentsel nüfus oranı artarak belirtilen orana ulaşmıştır. Plan sürecinde eğitimde değişim gözlenmiştir. Türkiye 1950-1960 arası on yıllık süreçte okullaşma alanında önemli bir gelişim göstermiştir. Okul çağındaki nüfustan ilkokul okuyanların oranı 1950’de % 69,5 iken 1960’ta % 81,1’e yükselmiştir. Ortaokul 4,8’den 15,8’e, lise ve dengi okullar 5,2’den 13,2’ye, yükseköğretim de 1,3’ten 3,1’e yükselmiştir. 1950-51 ders döneminde toplam 1 milyon 785 bin olan öğrenci sayısı 1960’ta 3 milyon 407 bin olmuştur. Eğitmen sayısı da 48 bin 791’den 91 bin 229’a yükselmiştir. Türkiye dönem içerisinde Türkiye eğitim için okullar açma hususunda sıkıntı çekmiştir. ABD’den portatif okullar getirtilerek bu sorunları çözmeye çalışmıştır. Bu rakamlar ve yapılanlar plan sürecinde eğitime önem verildiğini göstermektedir. Plan sürecinde Türkiye’de turizm hayatı da canlanmıştır. 1952 yılında 36 bin 372 olan turist sayısı 13 yılda % 446,5 artmıştır. Bu artışın sebebinin Ekonomik İşbirliği Sözleşmesi’nin beşinci maddesi olduğu söylrnrbilit. Zira önemli görülen şey, turizmin süreç içerisinde oldukça etkili olduğudur. Devlet Planlama Teşkilatı’nın verilerinde 1950 yılında Türkiye’den giden turist sayısı belirtilmemiştir. Ancak 1963’te 41 bin 833 kişinin yurtdışına turizm amaçlı gittiği belirtilmiştir. Türkiye’ye gelen yabancı turist sayısına bakılırsa, Türk halkı için yeni geçim kaynakları sağlaması bakımından faydalı olduğu söylenebilir. Tarih Arşivi bu yazıda sizlerin Marshall Planı nedir? Marshall Planının Türkiye’ye etkileri, Marshall Yardımı alan ülkeler hangileri? gibi sorularınızı cevaplıyor.

Marshall Planı sonrası Türkiye’de oluşan hazırcılık topluma da yansımıştır. Bütçe açıkları daima krediyle kapatılmaya çalışılmış, kalıcı çareler üretilememiştir. Bu durum ülke içerisinde para darlığı oluşturmaya başlayınca bankalar kredi vermeyi kesmek zorunda kalmıştı. Böyle olunca halk sıkıntı içine girmişti. Para darlığı çeken tüccarlar, kredi sağlamak için tefecilerden yüksek faizle borç alma karşılığında evlerini rehin bırakmıştır. Sonuç olarak toplumda iflaslar görülmeye başlamıştı. Zamanla halkın alım gücü de iyice düşmüştür. İşsizlik oranları da bir hayli artmıştır. 1950’lerin sonlarına doğru işsizlik önemli derecede artmıştır. Örneğin 11 Haziran 1959’da Cumhuriyet gazetesinde verilen bir haberde işsizliğin arttığından bahsedilmiştir. Habere göre işsizlik had safhaya çıkmış ve özellikle özel sermayede işten çıkarılmalar artmıştır. 21 Temmuz 1947’de de aynı haberlere yer veren gazete işten çıkarılmaların devam ettiğini ve işsizliğin her geçen gün daha da arttığını belirtmiştir. Çalışacak işi olanlar içinde maaş sıkıntısı baş göstermiştir. Çalışan kesim geçinebilecek kadar maaş alamama sıkıntısı çekmekteydi. Bu sıkıntıya katlanamayanların iş yerlerinde ihtilaf yaratma girişimlerinde bulundukları görülmektedir. Örneğin 21 Temmuz 1955’te Milliyet gazetesindeki bir habere göre 20 bin tekstil işçisi maaşlarının düşük olmasından dolayı iş yerlerinde huzursuzluk çıkarmayı kararlaştırmışlardır.
Marshall Planı, halk üzerinde bir dinamizm oluşmasını sağlamıştır. Bunun ana nedeni çok partili hayata geçiş çalışmalarıdır. Çok partili hayat, rekabetten dolayı partilerin halka daha çok inmesini sağlamıştır. Çünkü siyasi partiler başa geçebilmek için halka inmek veya halk üzerinde önemli söz sahibi olan büyük gruplara maddi çıkarlar sağlamak zorunda kalmışlardır. Bu durum halk üzerinde bir dinamizm oluşmasını sağlamıştır. Türkiye’de devlet bütçesi açık vermeye başlayınca, bunu engellemek için halka başvurulmuştur. Ancak bu çözüm getirmemiştir. Çünkü Plan sürecinde fiyat artışları oldukça yüksek seviyedeydi. Halk eline geçen parayla zorlukla geçiniyordu. Sadece belli bir zümre şatafatlı bir hayat yaşamaktaydı. Nadir Nadi Türkiye’deki kıtlık hakkında “Harbiye caddesinde çalışanlarımız da dâhil, halkımızın çok büyük bir kısmı kıt kanaat ancak yaşayabiliyorlar. İsteyerek de istemeyerek de onun istihlâkinden kısabileceğimiz bir şey olduğunu sanmıyorum” şeklinde ifadede bulunmuştur. Türkiye’de halk, fedakârlık beklenmeyecek kadar ağır şartlar içerisinde bir yaşam sürmüştü. Marshall Planı halkın da ekonomik sıkıntısını gidermede etkili olamamıştı. Halkın kafasındaki ortak soru borcun nasıl ödeneceğiydi. Krediler ödenemeyince yeni kredi yolları da tıkanmaya başlamıştır. İşinin ehli olmasına rağmen pek çok esnaf kredi elde edememiştir. Devlet, borç batağından kurtulmak için halktan ağır vergiler almaya başlamıştır. Bu ağır vergilerden birisi kazanç vergisi olup en çok vergi memurlardan alınmıştır.
Marshall Planı sürecinde Türkiye’de uygulanan ekonomik anlayış ülke içinde zengin bir sınıfın oluşmasını sağlamıştır. Çok partili yaşama geçişin bu konuda önemli katkısı olmuştur. Demokrat Parti’nin başa geçmesiyle daha da güçlenen bu sınıf, sonraki dönemlerde yerini iyice sağlamlaştırmıştır. Tarımsal alandaki makine devriminden sonra köyden kente göç hızlanmıştır. Oluşacak sonuçlar tahmin edilmediğinden kentler ve Türkiye ekonomisi açısından kötü etki yaratmıştır. Bu göç olgusunun ana sebebi, kentin çekiciliğinden çok kırsal kesimin iticiliğidir. Aynı durumun Avrupa’da daha dengeli gerçekleştiği söylenebilir. Köylü kesim köyden vazgeçtiklerinde onları hazır karşılayan bir kent hayatı ile karşılaşmışlardır. Göç edenlerin istihdam edileceği gerekli iş sahaları hazırlanmıştır. Türkiye, böyle bir karşılama yapamamıştır. Zaten böyle bir şey beklemek de olanaksızdır. Çünkü halk tarımsal alandan uzaklaştığında hükümetin ekonomik politikaları tamamen tarıma dayalıydı. Bu nedenle kentsel alanda gerekli istihdam ve iskân olanakları üretilememiştir. İstihdam sıkıntısından dolayı halk işportacılıkla ya da düşük gelirli ve sigortasız işlerde çalışmak zorunda kaldı. İskân sorunu da büyük kentlerin kenar mahallelerinde gecekonduların hızla çoğalmasına zemin hazırlamıştır. Gecekondulaşma dönemin ekonomik sorunlarından dolayı çok fazla önemsenmemiştir. Devlet halkın geçimini zor sağlamasından dolayı gecekondulaşma işini denetim altına almamıştır. Ancak zamanla bu durum oldukça sorun haline gelecektir.
ABD, Türkiye üzerinde sosyolojik tespitlerde de bulunmuştur. Türkiye’nin yeterince gelişmemiş olmasından faydalanmaya çalışmıştır. Thornburg raporunda verilen bilgilerde Türk halkının geri kalmışlığı ifade edilmişti. Bunun yanı sıra ABD, gelişmemiş ülkelere eğitim yardımı altında bir program ortaya atmıştır. Gelişmemiş ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de görev alan personelin eğitimini üstlenmişti. ABD’nin bu hedefi için sermaye sahipleri ve hükümet işbirliği içinde hareket etmişler ve bunun için çeşitli örgütler görevlendirilmiştir. Amaçları eğitim olmayan bu örgütler için eğitim, yalnızca ABD’nin kapitalist çıkarlarına hizmet eden bir araç vazifesindeydi. Bu çerçevede ABD emperyalizmi için hizmet eden okullar Türkiye’de faaliyet göstermişlerdir. ABD, sonraları çıkarlarını Türkiye’ye kendi içinden oluşturulacak bir örgütle yaymayı planlamış ve bu iş için “Barış Gönüllüleri” isimli bir grup oluşturmuştur. Bu grup, Soğuk Savaş’ı yöneten sermaye gruplarının amacına yönelik kurulmuştur. Örgüt ABD’nin dünya görüşünü yayan ve dünyada ortaya çıkan ulusal kurtuluş hareketlerine cephe alan bir misyonerlik grubudur. Bu oluşumun ilk resmi ifadesi 1959 yılında John Freud Kennedy tarafından başkanlık seçim kampanyasında ortaya atılmıştır. Barış Gönüllüleri Türkiye’ye 27 Ağustos 1962 tarihinde giriş yapmıştır.
Bu örgüte benzer bir başka oluşum da “Amerikan Alan Hizmeti (American Field Service, AFS)”dir. Bu oluşum, faaliyet gösterdiği ülkelerden öğrencileri ABD’ye götürüyor, orada durumu iyi olan ABD ailelerinde ikametlerini sağlıyordu. Böylece ABD’de eğitim süresi biten öğrenciler, ülkelerine döndüklerinde ABD yaşam tarzını ve dünya görüşünü benimsemiş oluyorlardı. Kendi ülkelerinde önemli mevkilere gelmesi sağlanıyordu. Bu durum Türkiye üzerinde de uygulanmıştır. Bu şekilde ABD kültür emperyalizmi de gerçeğe dönüşmüş oluyordu. Ayrıca ABD yardım miktarını yararlanan ülkelerin ekonomik ve kültürel değişimlerine göre belirlemişlerdi. Ülkeler ABD’nin istediği değişimleri gerçekleştirdikçe daha fazla yardım almışlardır. Marshall Planı’nın sosyal alanda bazı olumlu sonuçlarını görmemezlikten gelmek imkânsızdır. Tarımda makineleşme dolayısıyla insan gücüne gereksinim azalınca geçim sıkıntısına düşen kesim şehirlere göç etmeye başlamıştır. Bu mesele insanların yurtlarını terk etmesi bakımından kötü bir görüntü arz etse de köy ile kent arasında bir etkileşim sağlaması bakımından olumludur. Bunun yanında tarımsal modernizasyon halkın daha uzağa ulaşabilmesini sağlamış traktörler köylünün tarım ürünlerini şehirlere taşıyabilmesine olanak sağlamıştır. Köylü, şehirliye ürününü satarken şehirle arasındaki iletişimi de kuvvetlendirmiştir. Pazar ekonomisi ile bütünleşmiştir. Böylece şehir ile köy arasındaki bağı kuvvetlenmiştir. Tarım kesimindeki bu hareketlilik tarımsal bölgelerin de gelişmesine katkı sağlamıştır. Tarımsal alanlara ulaşılabilmesi açısından binlerce kilometrelik yol yapılmıştır.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Osmanlı Düşüncesinde Meteorolojik Olgular

Kripto Paralar ve Yasal Durum

Yararlanılan Kaynaklar
Serkan Şahin, Marshall Planı Ekseninde Türkiye
Esma Torun, II. Dünya Savaşı Sonrası Türkiye’de Kültürel Değişimler – İç ve Dış Etkenler (1945-1960)
Faruk Sönmezoğlu, Türk Dış Politikasının Analizi
Mehmet Saray, Sovyet Tehdidi Karşısında Türkiye’nin NATO’ya Girişi
Akdes Nimet Kurat, Türk-Amerikan Münasebetlerine Kısa Bir Bakış
Namık Behramoğlu, Türkiye Amerikan İlişkileri (Demokrat Parti Dönemi)
Ahmet Ulusoy, Devlet Borçlanması
Yakup Kepenek, Gelişimi, Üretim Yapısı ve Sorunlarıyla Türkiye Ekonomisi
Refik Korkud, İsmet İnönü ve Türkiye’de İktisadi İnkişaf
Mükerrem Hiç, Kapitalizm, Sosyalizm, Karma Ekonomi ve Türkiye
Rıdvan Karluk, Türkiye Ekonomisi
Feroz Ahmad, Modern Türkiye’nin Oluşumu
Osman Yalçın, Türk Hava Harp Sanayi Tarihi

*Bu çalışmanın tüm hakları, Serkan Şahin’e aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

ABD'nin Ortadoğu Politikasında Petrolün Önemi

21. yüzyılda petrol yeryüzünde en fazla tüketilmekte olan birincil enerji kaynağı statüsündedir. Bu nedenle ülkelerin ekonomik gelişimi açısından oldukça önemli bir yere sahiptir. Petrol yataklarının bulunduğu bölgeler jeostratejik bir önem kazanmaktadır. Bu bölgeler özellikle petrol ihtiyacı fazla olan ülkelerin ilgisini üzerlerine çekmektedir. Yeryüzünde ise petrol, ağırlıklı olarak Ortadoğu’da yer almaktadır. Petrol rezervleri, topraklarında bu rezervleri barındıran ülkeler açısından, dış müdahaleler ve şiddetli güç savaşlarının nedenidir. Bununla birlikte, petrol rezervlerini ellerinde bulundurmayan ülkeler için ise petrol alanı enerjinin temini, lojistik güvenliği gibi alanlarda sürdürülebilir dış politikaların üretimi, planlanması, strateji geliştirme anlamına gelmektedir.
Sanayileşmenin başlangıcından itibaren, petrolün dağıtımına ve kontrolüne sahip olan dünya ülkeleri, bu kaynağın sağladığı siyasi ve ekonomik gücün de sahibi olmuşlardır. Petrolün sağladığı bu güç doğrultusunda, devletler kurulmuş, devletler yıkılmış, petrol rezervlerine sahip olan ülkelerin hükümet darbeleri ve yoğun iç savaşlar geçirmelerine sebep olmuştur. Bu bağlamda bakıldığında, günümüzde tüm yeraltı kaynakları, özellikle petrol rezervleri, uluslararası ilişkilerde ve diplomatik süreçlerde belirleyici nitelik taşımaktadır. 19. yüzyıldan itibaren petrolün sanayi alanında baş göstermesi ile birlikte, dünya ülkeleri yoğun bir petrol arayışına girmiştir. Petrol kullanımının yüksek bir ivme ile artması ve bilinen rezervlerin hızla tüketilmesi sonucunda, petrole dayalı üretim süreci dünya sanayi devlerini petrol yataklarının en fazla olduğu bölge olan Ortadoğu’ya yöneltmiştir.
Amerika Birleşik Devletleri, tek başına, dünyada üretilen ham petrolün %25’ini, benzinin %45’ini tüketmektedir. Buna bağlı olarak, tükettiği ham petrolün % 60’ını ithal etmektedir. Günümüzde, Amerika Birleşik Devletleri tarafından ithal edilmekte olan ham petrolün büyük bir kısmı Ortadoğu’dan elde edilmektedir. Bununla birlikte, söz konusu bölgede Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı oluşmakta olan İslamcı politikalar ve bölgede çıkmakta olan çatışmalar nedeniyle, ham petrolün çıkarılması ve ithal edilmesi oldukça riskli bir durum olmaya başlamıştır. Enerji kaynaklarına talep, erişim ve taşıma güvenliği oldukça önem arz eden konulardan biridir. Enerji kaynakları az ve enerji tüketimi fazla olan, sanayileşmesini tamamlamış ülkelerin kaynaklara yönelik talepleri güvenlik konusunun temelini oluşturmaktadır.

Petrol bağımlısı bir ülke niteliği taşımakta olan Amerika Birleşik Devletleri’nin enerji tüketiminin fazla olması ve mevcut kaynaklarına dokunmadan diğer kaynaklara yönelmesindeki tutum saldırgan bir tavır almıştır.

Bu açıdan, Dünya Ticaret Merkezi’ne yapılmış olan 11 Eylül Saldırısı, bu saldırıyı takip eden Irak Savaşı ve Afganistan’daki iç savaşlar enerji piyasalarında ciddi dalgalanmalara neden olmuştur. Süreç içerisinde gelişmiş olan Amerika Birleşik Devletleri karşıtı İslamcı politikalar ile birlikte, Amerika Birleşik Devletleri’nin İslam karşıtı politikaları tam olarak bu noktada kesişmektedir. Dünyada mevcut bulunan verimli petrol bölgelerinde hâkimiyet kurmak isteyen Amerika Birleşik Devletleri ile petrol rezervlerinin büyük oranına sahip olmakta olan İslam ülkeleri arasında sürekli çıkan şiddetli çatışmalar, Amerika Birleşik Devletleri’ni ve petrol kaynaklarına ihtiyaç duyan diğer ülkeleri petrol ithalinde zor durumda bırakmaktadır.
Elde edilen veya ithal edilen kaynakların, sanayi üretimi yapan ülkelere ulaştırılması sırasında gerçekleşebilecek herhangi bir tehdit veya saldırı ciddi maddi kayıplara sebebiyet vermektedir. Özellikle Ortadoğu bölgesinin çok çeşitli etnik ve kültürel yapısı içerisinde derin ayrışmaların yer alması, bu ülkelerden elde edilen petrol kaynaklarının korunması ve taşınması alanlarında önemli güvenlik önlemlerini gerektirmektedir. Amerika Birleşik Devletleri’nin petrol piyasasında farklı bir yapısı bulunmaktadır.
Amerika Birleşik Devletleri’nin sahip olduğu topraklarda, küçük de olsa, çok sayıda petrol kuyusu bulunmaktadır. Bu durumun bir sonucu olarak, Amerika Birleşik Devletleri petrol piyasasında birçok petrol üreticileri de bulunmaktadır. Bu çok üreticili yapının oluşmasına etken olan şey, Amerika Birleşik Devletleri “Ele Geçirme Yasası”dır. Amerika Birleşik Devletleri’nin bu yasasına göre, Amerika Birleşik Devletleri vatandaşları, ülkelerinde mülkiyetlerinde olan araziler için, hem toprağın sahibi olmakta hem de sahip oldukları arazinin yeraltı kaynaklarının mülkiyetini elde etmiş olmaktadır. Tüm bunlara bağlı olarak günümüzde Ortadoğu Bölgesinde 3000 adet petrol kuyusu bulunmaktayken Amerika Birleşik Devletleri’nin sahip olduğu petrol kuyularının sayısı, yaklaşık 500.000 adettir.

Amerika Birleşik Devletleri’nin 1980 yılında 36,5 milyar varillik petrol rezervi bulunmaktaydı.

1995 yılında bu rezervler 29,5 milyar varile kadar düşmüştür. Söz konusu rezervler 2003 yılında ise 29,3 milyar varil olarak ölçülmüştür. Buna bağlı olarak Amerika Birleşik Devletleri’nin petrol rezervleri her geçen dönem ciddi oranda azalmaktadır. 1980’ten 2005 yılına kadar, rezervlerde %19,7 oranında azalma görülmüştür. Bu ciddi orandaki azalmaya karşılık Amerika Birleşik Devletleri’nin enerji tüketimi de bir o kadar artmaktadır. Bu nedenle petrol rezervlerine sahip olan ülkelere karşı işgalci bir biçimde harekete geçiyor olmasına da bu durum sebep olarak gösterilmektedir.

ABD Petrol Şirketleri Ve Rockefeller

Amerika Birleşik Devletleri’nde 1859 yılında sanayi alanında ilk petrol üretimi Pennsylvania’da gerçekleşmiştir. Petrolün ilk kullanımı aydınlatma alanında olmuştur. Petrol bu dönemde gaz yağı formunda tüketilmiştir. 20. yüzyılda ise içten yanmalı motorlar kullanıma girdikten sonra petrol, ulaşım alanında yakıt formunda tüketilmeye başlanmıştır. Sanayi alanındaki ilk petrol üretiminin yapıldığı dönemde göz önünde bulunan enerji şirketi Standart Oil’dir. John Rockefeller tarafından kurulan bu şirketin 1911’de Amerika Birleşik Devletleri anti-tröst yasalarına uygun hareket etmediği tespit edilmiştir. Bunun üzerine Standart Oil, farklı şirketler olacak şekilde ayrılmıştır. Bu ayrılma sonrasında ise günümüzde en bilinen şirketler, Exxon, Mobil, Chevron ve Amaco olmuştur.
Günümüzde petrol ağırlıklı bir eksende hareket eden enerji piyasasında önemli olan sadece rezervler değildir. Bu rezervlerin tüketiciye güvenli bir şekilde ulaşmasını sağlayacak olan hatların güzergâhları ve bu güzergâhların güvenliğinin süreklileştirilmesi de tüketici tarafta oldukça ciddi bir öneme sahip olmaktadır. Bu sebeple, söz konusu ticaret yollarının ve tüketicilerin güvenliğinin sağlanmış olması gerekmektedir. Petrol taşıma hatlarına, ülke ekonomilerine veya küresel ekonomiye zarar verme amacıyla ya da petrol hırsızlığı amacıyla kasti saldırılar düzenlenebildiği gibi, taşıma hatları bölgenin coğrafik konumundan kaynaklanan doğal afetler nedeniyle de zarar görebilmektedir.
Buna bağlı olarak, uzunluğu kilometrelerle ölçülebilen hatlar üzerinden aktarılan kaynakların güvenliği ve bu güvenliğin sürdürülebilirliği, hem can güvenliği hem ekonomi alanında oldukça önemlidir. Bu hatlarda veya bu hatlar üzerinde taşınan kaynaklarda oluşabilecek herhangi bir problem, petrol tüketicisine büyük bir maddi kayıp olarak yansımakta, petrol fiyatlarında şok dalgaları oluşturmakta ve dolaylı yoldan dünya ekonomisinin dengelerini sarsmaktadır.

ABD Ve Petrol İhtiyacı

Amerika Birleşik Devletleri, dünya ekonomisinde mevcut enerji kaynakları için oldukça fazla mücadele etmektedir. Dünya üzerinde en büyük ekonomiye ve gelişmiş sanayiye sahip olan Amerika Birleşik Devletleri için, enerji kaynakları hayat damarı niteliği taşımaktadır. Bu bağlamda, Amerika Birleşik Devletleri’nin, dünya geneline oranla, oldukça fazla enerji tükettiği anlaşılmaktadır. Buna bağlı olarak Amerika Birleşik Devletleri enerji üretimi, ülke geleceği açısından oldukça büyük bir sorun olmaktadır. Petrol rezervlerine ulaşma ve petrol elde etme alanındaki herhangi bir problemin Amerika Birleşik Devletleri tarafından ulusal güvenliği tehdit edici bir unsur olarak görülmesinin temel nedeni de budur.
Amerika Birleşik Devletleri, dünya üzerinde petrol tüketiminin %25’ini gerçekleştirmektedir. 2006 yılında %54 oranında olan petrol bağımlılık seviyesinin 2025 yılında %70 civarında olması tahmin edilmektedir. Amerika Birleşik Devletleri’nin halen günlük 75 milyon varil olan petrol tüketiminin 2010’lu yıllarda 95 milyon varile yükseleceği ve 2020’lerde ise, 115 milyon varil olacağı tahmin edilmektedir. Amerika Birleşik Devletleri’nde %67,8 oranında petrol tüketimini ulaşım sektöründe gerçekleştirmektedir.
Günümüz Amerikan kültürünün temeli sayılabilecek “Amerika Yaşam Tarzı” içinde otomobil kullanımı oldukça önemli bir yere sahip olmaktadır. Bunun yanı sıra petrol kaynaklı üretim ve ürünler, “Amerikan Yaşam Tarzı”nı, dolayısıyla ülkedeki yerleşik kültürü var eden en önemli etmenlerdir, bugünün Amerikan kültürü bu etmenler üzerinden inşa edilmiştir. Buna bağlı olarak Amerika Birleşik Devletleri’nin petrol dışında kendine farklı enerji kaynakları arayacak olması, sıradan bir Amerika Birleşik Devletleri vatandaşının da yaşam tarzını temelden değiştirmesi anlamına gelecek olmasıdır. Bu nedenle Amerika Birleşik Devletleri’nin petrole bu nedenle bağımlı olmasının temelinde “Amerikan Yaşam Tarzı”ndan vazgeçemeyecek olması bulunmaktadır.

Petrol tüketiminde Amerika Birleşik Devletleri’nin tüketim davranışları diğer ülkelere göre oldukça farklı bir yapıya sahiptir.

Birçok Amerikalının evinde birden fazla Amerikan otomobilleri bulunmaktadır. Çoğunda da yakıt tüketimi fazla olmayan, büyük motorlu otomobiller mevcuttur. Amerika Birleşik Devletleri’nde şehirleşme yatay şekildedir. Bu durum mesafeler arasındaki uzunluğu ciddi oranda arttırmaktadır. Buna bağlı olarak Amerikalılar için otomobil kullanımı zorunlu hale gelmektedir. Günlük rutin işlerinde, iş ve alışveriş gibi yerlere yürüyerek ya da motorsuz taşıtlarla ulaşımı sağlamak mümkün olmamaktadır. Bununla birlikte Amerika Birleşik Devletleri’nde her yıl ortalama 20 milyon araç satışı gerçekleşmektedir. Aynı zamanda ehliyet sahibi olabilme yaşı 16’dır. Bu da her yıl trafiğe azımsanmayacak oranda kullanıcının girmesi anlamına gelmektedir.

Amerika Birleşik Devletleri’nde petrol ücretlendirmeleri birçok ülkeye oranla oldukça düşüktür. Petrol fiyatlarındaki bu yapıyı korumak Amerikan hükümetlerinin önceliğidir. Bu duruma sebep olan durum Amerikan yaşam tarzıdır. Petrol fiyatlarında herhangi bir artış yapılması demek bu yaşam tarzını tehlikeye atmak anlamına gelmektedir. Bununla birlikte petrol tüketiminin oldukça fazla olmasının nedeni de yine bu yaşam tarzına bağlı olarak oluşan yüksek oranda petrol tüketimidir. Bu nedenle Amerikan hükümetleri petrol fiyatlarını düşük tutmayı öncelikli hale getirmektedir.
Enerjinin kaynağından tüketiciye ulaştırılmasında transit konumdaki ülkelerin maruz kaldığı siyasî istikrarsızlık, terörizm veya bölgesel risk ve çatışmalar, enerji nakil hatları için kapsamlı güvenlik analizini zorunlu tutmaktadır. Ciddi bir öneme sahip geçiş güzergâhı üzerinde olan Bakü-Ceyhan-Tiflis (BTC) petrol boru hattının güvenliğini sağlamak için, bu hat güzergâhı boyunca, yer alan kasaba ve köylerin arazi şekli, bitki örtüsü, su kaynakları, nüfus yoğunluğu ve etnik yapısı gibi hattı saran coğrafî ve sosyo-politik yapılar göz önünde bulundurularak yapılan risk analizi, bu duruma verilecek örneklerden biridir.

Ortadoğu, iç karışıklığın çoğu zaman şiddetlendiği bir bölgedir.

Petrol rezervlerine sahip ülkelerin ekonomileri için büyük önem arz eden üretim ve ulaştırma sistemleri de bu karışıklıktan nasibini almaktadır. Petrol üretim ve dağıtım tesisleri, ulaştırma için döşenmiş olan boru hatları ve petrol alanındaki çok uluslu şirketler, bölgede yoğun olan terör örgütleri için ilgi çekici bir hedef konumundadır. Bölgede faaliyet gösteren ve güvenlik alanında uzman düzeyde olan bazı kuruluşların verilerine göre, petrol boru hatlarına yönelik yapılan bombalama saldırılarının miktarı yaklaşık olarak yılda iki yüz civarındadır.
Petrol taşımada kullanılan boru hat sistemleri binlerce mil uzunluğundadır. Bu borular dünyanın pek çok istikrarsız bölgesinden geçecek biçimde döşenmiştir. Sadece Suudi Arabistan’da 10.000 mil boru hattı bulunmaktadır. Irak’ta çoğunluğu yerin üzerine döşenmiş olan ve rahatlıkla sabote edilebilecek 4.000 mil boru hattı vardır. Petrol boru hatlarında delik açmak ve hattı işlevsiz hale getirmek basit bir patlayıcı araçla bile gerçekleştirilebilir. Boru hatlarının güvenliğinin sağlanması, bu kadar uzun olmaları nedeniyle oldukça zordur, bu nedenle sık sık hedef alınmaktadır. Özellikle Irak’ta petrolü boru hatlarıyla taşıma çalışmalarının aksamasının nedeni bu sabotajlardır.
Uluslararası enerji politikalarındaki önemli dönüm noktalarından birisi, 1938 yılında Meksika toprakları üzerindeki tüm yabancı petrol şirketlerini millileştirilmesiyle gerçekleşmiştir. Bu gelişmenin ardından Amerika Birleşik Devletleri petrol alımı için Venezüella’ya yönelmiş ve Venezüella ile petrol sahası hakları için “yarı yarıya” olarak da anılmakta olan bir antlaşma yapmıştır. Amerika Birleşik Devletleri ile Venezüella arasındaki bu yeni imtiyaz antlaşması Ortadoğu’da ki devletler ile yabancı petrol şirketleri arasındaki imtiyaz antlaşmalarında değişime neden olmuştur. Ayrıca bu durum ve Ortadoğu’daki jeopolitik dengelerin değişmesine neden olmuştur.

Günümüzde petrol ticareti ciddi oranda dolar ile yapılmaktadır.

Dolar rezerv paradır. Bunun nedeni de petrol ve doğalgaz ticaretlerinin dolar ile gerçekleştirilmesinden kaynaklanmaktadır. Bugün Amerika Birleşik Devletleri’nin tek süper güç olmasının temelinde de doların kullanım oranı bulunmaktadır. Doların çöküşü Amerika Birleşik Devletleri’nin ekonomisinin çöküşü anlamına gelmektedir. Bu nedenlere bağlı olarak dolar kullanımının devamlılığının sağlanması Amerika Birleşik Devletleri tarafından ciddi önem taşımaktadır. Tüm bunların ışığında, Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu’da gerçekleştirmekte olduğu kültürel, askeri ve siyasi politikalar tekrar gözden geçirildiğinde bu politikaların sadece enerji kaynağı sağlamak olmadığı görülebilmektedir.
Doların rezerv para olma özelliği, Amerika Birleşik Devletleri’nin dünya ekonomisinde üstün konumda olmasını sağlamaktadır. Amerika Birleşik Devletleri, diğer ülkeler ile gerçekleştirdiği alışverişlerde dolar kullanıyor olması ve doları kendi basıyor olması, gerçekleştirdiği satın alma işlerini neredeyse bedavaya gerçekleştirmesini sağlamaktadır. Bununla birlikte diğer ülkeler de satın alma işlemlerinde ya da ülke borçlarında dolar kullandığından dolara ihtiyaç oldukça fazladır. Amerika Birleşik Devletleri’ne ürettikleri zenginlikleri ya da rezervi bulunan kaynakları satarak dolar temin edebilmektedirler. Sonuç olarak, kendi düzenini sürdürmeyi amaçlayan Amerika Birleşik Devletleri’nin kendi kaynaklarına dokunmadan ve petrol dışında, alternatif enerji kaynaklarına yönelmeden enerji kullanımını devam edebilmesinin yolu Ortadoğu’daki petrol rezervlerinden geçmektedir.

Ortadoğu Ve Petrol Rezervleri

Ortadoğu olarak adlandırılan bölge, Asya, Afrika ve Avrupa kıtaları arasına yayılmış ve yüz ölçümünün büyük bir kısmı Asya’da yer alan oldukça geniş bir coğrafyadır. Üç eski kıtanın birleştiği bölge olarak da düşünülen Ortadoğu, kara ve deniz ulaşımı alanında son derece etkili ve bir noktadadır. Bölgenin yeraltı jeolojik oluşumu, oldukça verimli bir petrol rezervi için uygundur. Yalnızca bu açılardan bakıldığında bile, Ortadoğu bölgesi insanlık için bir bağlantı özelliği taşımaktadır.
Akdeniz ve Arap yarımadası dâhil olmak üzere Afganistan ve Pakistan’a kadar uzanan bölgeye, tarihte, batılı devletler tarafından Ortadoğu adı verilmiştir. Ortadoğu tarihin her döneminde politik, stratejik, ekonomik ve genel ilişkiler yönleriyle dünyanın en önemli bölgesi konumunda olmuştur. Özellikle 1900’lü senelerin başlarında petrolün bulunması ile bölge üzerindeki planların artması mevcut öneminin de üstüne çıkmıştır. Suudi Arabistan ve İran, bölgedeki ihracat kapasitesi ve bulunmakta petrol rezervleri yönünden diğer üretici ve ihracatçılara göre enerji piyasasında en etkili ülkelerdir. 2004 yılında Amerika Birleşik Devletleri tarafından, mevcut petrol rezervleri için işgale uğramış olan Irak, şuan ham petrol üretiminde eski konumunda olamasa bile bölgede yer alan en önemli ihracatçı ülkelerden biri olma potansiyeline sahip olmaktadır.
Günümüze kadar yaşanmış birçok savaşın ve uygulanmış uluslararası politikaların temelinde petrolün olduğu kabul görmektedir. Birinci Dünya Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı dönemlerinde esas bölge hep Ortadoğu’dur. Bununla birlikte Arap-İsrail Savaşı, İran-Irak Savaşı ve Körfez Savaşları gibi çatışmalar ve savaşlar da aynı bölgede gerçekleşmiştir. Ortadoğu’nun tarih boyunca bu kadar savaşı yaşamış olmasının tek nedeni artık sadece jeopolitik konumu değildir. Günümüzün en değerli hammaddesinin kaynaklarına sahip olması da bu savaşların nedeni olmaya başlamıştır. Sınırları daha da daraltacak olursak endüstri Basra Körfezi’ne bağlıdır.

Ortadoğu devletleri petrol kaynakları açısından zengin olmalarına rağmen ekonomik olarak fazla gelişmemiş devletlerdir.

Kişi başına düşen milli gelire ve toplam milli gelire bakıldığında farklılıklar görülmektedir. Ülkelerin doğal ve nüfus dağılımındaki farklılıklar ekonomilerinde de görülmektedir. Bu farklılık ekonomisi gelişmiş, petrol ihraç eden ülkeler ile petrol fakiri ülkelerden kaynaklanmaktadır. Ortadoğu bölgesinde, Ortadoğu petrol kaynaklarının, dünya petrol rezervleri içindeki payının 1980 yılında %54,3, 1990’da %65,7, 2000 yılında %61,9, 2005 yılında ise %61,8 olduğu görülmektedir. Ortadoğu petrol rezervlerinin dünya petrol rezervleri içindeki payının 1980 yılında itibaren yükseldiği, 2000 yılında 1990’a göre %4 civarında bir düşüş olmasına karşın, 2005 yılında dünya rezervleri içindeki payını koruduğu da görülmektedir.
Günümüz için Ortadoğu dünya petrol rezervlerinin %65,4’üne sahiptir. Bu rezerv 1.047 milyar varildir. Mısır, Cezayir, Libya ve Tunus rezervleri de eklenince toplam rezerv dünya rezervlerinin %69,6’sına ulaşmaktadır. Ortadoğu petrolünün kalitesi oldukça yüksektir. Buna bağlı olarak da maliyeti ucuzdur. Ortadoğu’nun potansiyel rezervleri ise 252.5 milyar varildir. OPEC (Organization of the Petroleum Exporting Countries), 14 Eylül 1960 tarihinde kurulmuştur. Kurucu ülkeler, Bağdat’ta İran, Irak, Kuveyt, Suudi Arabistan ve Venezuella’dır. Bu gelişmekte olan 11 ülkenin başlıca gelir kaynakları petroldür. Petrol politikalarını koordine etme ve birleştirme amacıyla kurulmuş bir uluslararası kuruluştur. Üyeler Cezayir, Endonezya, İran, Irak, Kuveyt, Libya, Nijerya, Katar, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Venezuella’dır.

OPEC’in kurulma amacı, petrol üreticisi üyelerin düzenli petrol geliri elde etmelerini sağlamaktır.

Bunun yanında tüketici ülkelerin verimli, ekonomik ve düzenli petrol talebinde bulunmaları sağlamak da vardır. Petrole yatırım yapanların adil bir gelir elde etmelerini sağlamak da OPEC’in kuruluş amaçlarındandır. OPEC’in resmi olarak petrol piyasasını kontrol etme yetkisi bulunmamaktadır. Ancak mevcut gücünü petrol pazar payından almaktadır. OPEC ülkeleri, yeryüzünde bilinden petrol kaynaklarının %79’una sahiptir. Bu oran 891 milyar varile denk gelmektedir. Petrol üretiminin %40’ını, doğalgaz üretiminin ise %17’sini gerçekleştirmektedir. Petrol ihracatının %50’si de bu ülkeler tarafından gerçekleştirilmektedir.

OPEC zaman içerisinde siyasi ve ekonomik bir baskı aracı konumuna getirilmiştir. Bu durum petrole bağımlı ülkeler için de ilave bir uluslararası riski meydana getirmiştir. Petrol üreticisi ülkeler arasındaki uyuşmazlıklar ülkelerin birliklerini risk altına sokmuştur. Petrol üreticisi ülkeler ise birlikte hareket ederek bu gelişmelere tepki göstermeye çalışmışlardır. Suudi Arabistan OPEC liderliğini sürekli olarak elinde tutmaktadır. Suudi Arabistan, ürettiği petrolün %85’ini ihraç etmektedir. Kalan petrolü de iç pazarında sürmektedir. Aynı zamanda Suudi Arabistan, isteğine bağlı olarak petrol üretimini artıma ve buna bağlı olarak petrol fiyatlarına yön verebilme imkânlarına sahiptir. Tüm bunların temelinde Suudi Arabistan’ın yedek üretim kapasitesine sahip olmasıdır. OPEC’in ve OPEC’in statüsü hakkında bahsedilen dört temel görüş Carlton ve Perloff tarafından yazılmış bir makalede geçmektedir.

Bunlar sırasıyla:

 OPEC azami derecede kâr yükselten bir karteldir,
 Suudi Arabistan, hâkim (baskın – dominant) bir taraftır,
 OPEC politik amaçlarını başarmaya, kârını yükseltmekten daha fazla çalışmaktadır,
 Petrol endüstrisi rekabetçidir. Bu yüzdendir ki OPEC bir sosyal kulüpten biraz daha fazla bir şeydir.
İran’ın enerji kaynakları açısından zenginliği, İran’ın dış politikasına da biçim vermiştir. Bundan dolayı da İran bölgenin gücü olmayı kazanmıştır. Enerji kaynaklarına sahip olmanın avantajını kullanabilen İran, en büyük petrol üreticisi olan ülkeler arasında, Suudi Arabistan’ın hemen arkasından gelmiştir. Doğalgaz kaynakları sırasında da Rusya’dan hemen sonra gelen İran, burada da listenin 2. sırasında yer almaktadır. İran’ın petrol ihracındaki oranı %80’dir. Bu durum, Hürmüz Boğazı’nın stratejik konumundaki avantajı lehine çevirebilmesinden kaynaklanmaktadır. Buna bağlı olarak, dünya üzerindeki ham petrol kaynaklarının yarısından fazlasına sahip olan Ortadoğu petrolünün %40’ı da Hürmüz Boğazı’ndan geçerek, dünya çapında petrol pazarına girmektedir. Fakat İran’ın elinde bulundurduğu bu kadar avantaja ve nükleer çalışmalarına rağmen ileri teknolojide dışa bağımlı bir ülkedir. Bu durumda ekonomisi sadece enerji ihracatına bağımlı kalmıştır.
Amerika Birleşik Devletleri’nin petrol kaynaklarının azalıyor olması, rezerv sahibi bölge ve ülkelere yönelik dış politikalarında aktifleşmesine neden olmaktadır. Bu duruma bağlı olarak Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu üzerindeki baskısı da artmaktadır.

ABD Petrol Şirketleri Ortadoğu’da Ne Arıyorlar ?

Ortadoğu, zengin enerji kaynaklarının bulunmasıyla, 20. yüzyıldan itibaren bölgenin enerji kaymaklarına bağımlı tüm ülkelerin, ekonomi politikalarını ve güvenliklerini etkileyen bir konuma gelmiştir. Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu’ya yönelmesi, Birinci Dünya Savaşı’nı izleyen dönemlerde, petrolün temel enerji kaynağı olarak kullanılmaya başlaması ile artmıştır. Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu politikası, “bölgenin zengin petrol kaynaklarına serbestçe erişim ve söz sahibi olmaya” yönelik şekillenmiştir. Bölgenin Soğuk Savaş Dönemi, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği – Amerika Birleşik Devletleri rekabeti, Soğuk Savaş Dönemi sonrasında sona ererken, bölgenin tek hâkim gücü Amerika Birleşik Devletleri olmuştur.
Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu politikasında temel neden enerji kaynaklarına olan ihtiyacıdır. Amerika Birleşik Devletleri’nin petrole olan ihtiyacı hayati bir çıkar sorunu olarak adlandırılmaktadır. Bu nedenlere bağlı olarak, bölge enerji kaynaklarının Batıya uygun, güvenli, kesintisiz ve sorunsuz aktarılması Amerika Birleşik Devletleri’nin dış politikadaki önceliğidir. Ortadoğu, ekonomik, sosyal, kültürel ve politik sebeplerle imkân ve zaaflarından kaynaklanan sıcak çatışma potansiyeli olan bir bölgedir. Özellikle 20. yüzyıldan itibaren Amerika Birleşik Devletleri ve Batılı devletler, kurdukları düzenin dışına çıkan bir Ortadoğu ülkesine rahatlıkla müdahale etmektedirler.
Birinci ve ikinci körfez harekâtı, İran-Batı ilişkileri ve bu ilişkilerin yaptırımları göz önünde bulundurulduğu takdirde bölge dışı devletlerin takibine örnek gösterilebilmektedir. Amerika Birleşik Devletleri devletlerinin başkanlarının değişmesine bakılmaksızın bölgedeki politikalar devamlılığını sürdürmektedir. Bu politikalar, Amerika Birleşik Devletleri’nin sanayideki gücünün devamlılığını sağlayacak olan enerji kaynaklarına sahip olma ve İsrail’i korumaktır.

Amerika Birleşik Devletleri, Birinci Dünya Savaşı’ndan itibaren devam etmekte olan göçler ile Filistin’in işgal ederek kurulmuş olan İsrail Devleti’ni desteklemektedir.

Bununla birlikte petrol rezervlerini kendi kontrolü ve güvenliği alma isteği ve Araplar tarafından karşı karşıya gelmek zorunda olduğu baskın muhalefete karşın bu durum Amerika Birleşik Devletleri için dış politikada sergilemekte olduğu bir çelişkidir. Amerika’da seçilmiş her başkan, bölgede “tarafsız” bir politika izlemeye çalışmıştır. Çünkü Ortadoğu, her zaman, Amerika Birleşik Devletleri için büyük bir sorundur. Buna sebep olan durum hem Arap bölgelerindeki petrol kaynaklarına ihtiyacı hem de Yahudi lobisinden aldığı seçim bağışlarına olan ihtiyaçlarıdır. Amerika Birleşik Devletleri, bölgeye yerleştikten hemen sonra Irak’ı fiilen üç bölgeye ayırmıştır. Buna bağlı olarak Kuzey Irak’ta, pratikte bir Kürt devletinin kurulmasına olanak sağlamıştır. 11 Eylül 2001’de ise “İkiz Kule” saldırısı için Irak’ın yönetiminde olan teröristlerle işbirliği yapmıştır. Bununla birlikte, aynı zamanda, Kuzey Irak’ın elinde Kitle İmha Silahları bulunduğunu iddia etmiştir. Kuzey Irak’ın bu silahları yönetiminde olan teröristlere vereceğini iddia ederek 2003 yılında Irak’ı işgal etmiştir.
Büyük Ortadoğu Projesi’nin, demokratikleşme ve ekonomik kalkınmaya ağırlık verilmesine ilişkin olduğu iddia edilmektedir. Büyük Ortadoğu Projesi’nin Ortadoğu enerji kaynaklarını kontrol altında tutma çabasının yanında, bölgede kendi ekonomik, siyasi ve askeri çıkarlarına yönelik eylemleri ve İsrail’i güvenli bir bölge haline getirme çabası zamanla Büyük Ortadoğu Projesi’ne yönelik kuşkuların oluşmasına ve bu kuşkuların artmasına neden olmuştur. Tüm bu nedenlerle değerlendirildiğinde Büyük Ortadoğu Projesi’nin geçerliliğini yitirdiğini söylemek mümkündür.

Genişletilmiş Ortadoğu Projesi ile Amerika Birleşik Devletleri’nin demokratikleşme söylemlerine destek olacağı düşünülmektedir.

Bu proje ile bölgedeki ülkelerin yeniden yapılanmasının sağlanacağı düşüncesinin yanı sıra ülke halklarının durumlarının da iyileştirileceği varsayılmaktadır. Yine, bu projeye göre bölgedeki ülkelerin halkları hem ekonomi hem de demokratik haklar bakımından iyileştirilecektir. Bu proje aracılığı ile Amerika Birleşik Devletleri, bölgenin doğal kaynaklarını kontrolü altına alırken bir yandan ise ülkelerin rejimlerini, uluslararası platformda ülkelerin imajlarını belirleyecektir. Avrupa Birliği ülkelerinin, Çin’in ve Rusya’nın enerji politikaları Amerika Birleşik Devletleri’nin de çıkarlarını önemli düzeyde etkilemektedir. Bu durum, yeryüzünün en önemli petrol rezervlerini barındıran Ortadoğu ülkeleri üzerindeki rekabeti de aynı oranda etkilemektedir. Bu duruma benzer bir rekabet durumu da Hazar petrolleri, Karadeniz ve Kafkasya’da da görülmektedir. Bu nedenle bu rekabet ortamı Ortadoğu’nun da dünya üzerindeki önemi önemli derecede arttırmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri hegemonyasının sürdürülebilirliği bölge enerji kaynaklarının kontrolüne bağlıdır.
“Ortadoğu devletleri” Amerika Birleşik Devletleri’nin ulusal çıkarları açısından tehdit ve tehlike olarak görülmektedir. Terör faaliyetlerinin de merkezi olarak yine Ortadoğu hedef gösterilmektedir. Amerika Birleşik Devletleri’ne göre küresel dünyada güvenliğin yerel güçler tarafından sağlanması mümkün değildir. Bunun sebebini terörizmin de globalleşmiş olmasıyla açıklamaktadır. Amerika Birleşik Devletleri için güvenliğin sınırı artık denizaşırıdır. Yine, tüm bunlara bağlı olarak da Amerika Birleşik Devletleri, güvenliğini en fazla tehdit eden yer olarak Ortadoğu’yu işaret etmektedir. Amerika Birleşik Devletleri, petrol konusunu “birincil” derecedeki güvenlik algılamaları arasında görmektedir.

Bu nedenle Amerika Birleşik Devletleri, petrol rezervlerine sahip ülkelere uygulayacağı uluslararası politikalarda ülkelerin durumlarına göre oldukça çeşitli stratejiler geliştirmiştir.

Irak’a ambargo uygulamıştır. İran’ı uluslararası sistemden tecrit edilmeye çalışılmıştır. Bunun gibi örnekler bu bağlamda “sopa politikaları” olarak sunulmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri ile eşgüdümlü hareket eden petrol ülkeleri ise çeşitli şekillerde ile ödüllendirilmektedir. Bu nedenle bu ülkelere “havuç stratejisi” uygulanmaktadır.
Ortadoğu, Amerika Birleşik Devletleri’ne göre beklenen istikrara sahip gözükmemektedir. Bununla birlikte hükümetler olmasa da bölge halkları Amerika Birleşik Devletleri karşıtıdırlar. Buna bağlı olarak Amerika Birleşik Devletleri bölgede sürekli askeri güç bulundurmaktadır. Aynı zamanda bu ülkeleri siyasi ve ekonomik bağlamda yeniden yapılandırmaya yönelmektedir. Amerika Birleşik Devletleri için enerji akışının devamlılığını ve enerji kaynaklarının bulunduğu bölgede istikrar ve güvenliği sağlamak bir zorunluluk haline gelmiştir. Dünyada bulunmakta olan petrol rezervlerinin yarısından fazlasına sahip olan Ortadoğu’da yıllardır hâkimiyetini sürdüren Amerika Birleşik Devletleri, bu hâkimiyetin devamlılığını sağlayabilmek adına bölge politikalarını sürekli olarak güncellemektedir. Kimi zaman saldırgan olan bu politikalar, Amerika Birleşik Devletleri’nin uluslararası politikada imajının kötü göründüğü noktada yumuşatılmaktadır. Her ne şekilde olursa olsun bugün Amerika Birleşik Devletleri bölgedeki hâkimiyetini elinde tutmayı başarmaktadır.
Yararlanılan Kaynaklar
Burcu Koçer, ABD’nin Ortadoğu Politikasında Petrolün Yeri Ve Etkileri
Tayyar Arı, Geçmişten Günümüze Ortadoğu: Siyaset, Savaş ve Diplomasi
Ünal Gündoğan, Geçmişten Bugüne İran İslam Devrimi
Daniel Yergin, Petrol, Para ve Güç Çatışmasının Epik Öyküsü
İzzetullah İzzeti, İran ve Bölge Jeopolitiği
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Burcu Koçer’e aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

ABD Dış Politikası Ve Amerikan Hegemonyasının Tesisi

Amerika Birleşik Devletleri politikacıları, izolasyoncu bir dış politika anlayışıyla, özellikle Batı Avrupalı devletler arasındaki güç ve çıkar mücadelesinden uzak kalarak dünyanın diğer ulusları için politik bir model olma amacıyla dünya savaşına dönüşen Avrupa mücadelesine müdahil olmak zorunda kalmışlardır. Birinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde içe kapanma refleksiyle eski kıtadan çekilen ABD’liler, bir süre İkinci Dünya Savaşı’na da müdahil olmak istememişler; fakat Japonya’nın Pearl Harbour askeri üssüne yönelik saldırısıyla tekrar askeri kapasitesini devreye sokarak savaşa dahil olmuşlardır. SSCB’nin Avrupa ve Asya kıtasında nüfuz alanları oluşturmasıyla birlikte içe kapanma eğilimleri dizginlenmek zorunda kalınmıştır. Immanuel Wallerstein, ABD ve SSCB’nin aralarındaki hegemonya mücadelesi kapsamında nüfuz alanları oluşturarak doğrudan sıcak çatışmadan uzak durduklarını ve mücadelenin daha çok çevre devletlerde vesayet savaşları şeklinde gerçekleştiğini savunmaktadır. Bu kapsamda her iki kutup da kendi kendi kurumsal organizasyonlarını tesis ederek liderlik etmeye çalışmışlardır. Özellikle ABD kurumsal bir yapı içinde ekonomik ve askerî işbirliği mekanizmalarını devreye sokarak, uluslararası hegemonyasına işlerlik kazandırmıştır.
ABD’nin Dış Politika Anlayışı
ABD’nin İngiltere’ye karşı ayaklanarak bağımsızlığını elde ettiği tarihten uluslararası arenada bir dünya gücü olarak belirdiği tarihe kadar ABD genelde liberal değerlerin savunucusu olarak ön planda durmak istemiştir. Bu bağlamda 1776 tarihli “Bağımsızlık Bildirgesi”nde bireylerin özgürlüğüne ve teşebbüs hürriyetlerine sıkça atıfta bulunulmuş ve ABD zamanla bu değerleri dış politikasında da yüksek sesle dillendirir hale gelmiştir. Bu açıdan küresel bir oyuncu olmasıyla birlikte ABD dış politikasının teorisinde değer vurgusu önemli bir yer tutar hale gelmişse de dış politikanın doğası gereği moral unsurlarla süslenmiş söylemlerin pratikte uygulanması çoğu zaman mümkün olmamaktadır.
ABD’nin dış politik karar alma sürecinde devlet başkanı önemli bir fonksiyon üstlense de iki kanatlı parlamento devlet başkanını dengeleyici bir işlev görmektedir. Ayrıca basın, sendika mensupları, iş adamları, entelektüeller ve dini kanaat önderleri tarafından yürütülen lobi çalışmaları vesilesiyle çeşitli çıkar gruplarının talepleri de dış politik karar alma sürecinde dikkate alınabilmektedir. Bu açıdan, neredeyse dış politik kararlar, iç politik aktörlerin rızası olmadan alınamamaktadır. Kurucu halkın Avrupa’daki zulüm ve yoksulluktan kaçan topluluklardan müteşekkül olması, bağımsızlık sürecinde ve sonrasında da etkisini hissettirmiştir. Dış politika açısından öncelikli amaç Avrupa devletleri arasındaki çıkar ve güç mücadelesinden olabildiğince uzak durmak olarak belirlenmiştir. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından SSCB’nin bölgesel anlamda nüfuz alanları oluşturması ve iktisadi ve politik anlamda Avrupalı müttefiklerin neredeyse tükenmiş olmaları, ABD’yi küresel bir liderlik mücadelesine girişmek konusunda teşvik etmiştir. Söz konusu bu küresel çaptaki liderlik mücadelesi iki kutuplu bir uluslararası sistemin ortaya çıkmasına da yol açmıştır. Bağlantısızlar adıyla eski sömürge devletlerin üçüncü bir kutup olma teşebbüsleri başarılı bir şekilde sonuçlanmamıştır. Neticede bu devletler başlangıçta ulusal bağımsızlık hareketlerini destekleyen SSCB’ye yakın olmuşlarsa da ekonomik sebeplerden ötürü giderek ABD politikalarına angaje olmak zorunda kalmışlardır.

ABD Dış Politikasında Değer Vurgusu
Değerler, toplumun doğasını, toplum içindeki bireylerin bu topluma karşı olan yükümlülüklerini, belirli bir toplumun diğer topluluklarla olan ilişkilerini ve “Nasıl bir dünya tezahürü söz konusu olmalı ?” sorusuna yönelik algıyı kapsamaktadır. Bu açıdan ABD toplumunun tesisi ve kurumsallaşarak devletleşme süreci, ABD’li ve Avrupalı pek çok yazar tarafından, Rousseau’nun “toplum sözleşmesi” adlı eserindeki fikirlerinin vücut bulmuş hali olarak kabul edilmektedir. Politik kültürün tesisi sırasında bireyler ve toplum arasında özgürlük ve güvenlik ikilemi temelinde oluşan diyalektik görünüm, zamanla gündelik hayatlara sirayet ederek içselleştirilir ve nihayetinde politik kültür, esasında bir sentez olarak mevcut görünümüne kavuşur.
ABD’li yazarlara göre ABD, kuruluş itibarıyla bir takım moral değerler üzerine inşa edilmiş olup, ABD’li karar vericileri için bu değerler üzerinden politika üretimi zorunlu olmuştur. Böylesine bir yapı ABD üzerinde, diğerlerine karşı sorumluluk ve yükümlülükler doğurmaktadır. Bu anlayışa göre, eşsiz konumu ve yapısı itibarıyla ABD, diğer geleneksel devletlerden farklıdır ve benzersiz bir görünümdedir. Bu değerler 17. Yüzyıl liberal düşünürlerinin “bireylerin devredilemez hakları” olduğu görüşlerine dayandırılmaktadır. Jefferson’ın kaleme aldığı “bağımsızlık bildirgesi” tam olarak: Kendi kaderini tayin hakkı, çoğunluk yönetimi – azınlık hakları, ifade özgürlüğü, federalizm, erkler ayrılığı, kamusal alanda fırsat eşitliği, kanunilik gibi değerler çerçevesinde şekillendirilmiştir. Max Weber’e göre fikirler, güçlü toplumsal gruplar tarafından etkili toplumsal pratiğe dönüştürülür ve bu çoğunlukla örgütlenme içindeki politik kültürü şekillendirme kabiliyetine sahip olan elitler vasıtasıyla gerçekleştirilir. ABD’de bu misyonu basın, sendika mensupları, iş adamları, entelektüeller ya da dini kanaat önderleri tarafından yürütülen, çeşitli politik lobi faaliyetleriyle içli – dışlı olan, politik karar verici erk üstlenmiştir. Bu vesileyle, ABD liderleri aldıkları kararlarla, ABD iç ve dış politikasını yalnız etkilemekle kalmamakta, yukarıda bahsi geçen süreç vasıtasıyla, karar alma sürecinde bizzat çeşitli çıkar gruplarının talepleri doğrultusunda yönlendirmelere de maruz kalmaktadırlar. Haliyle ABD karar vericileri için hareket alanları zımni olarak yeniden belirlenmiş olmaktadır.
ABD Dış Politikası ve Karar Verme
ABD Başkanı, dış politikanın oluşturulması sürecinde önemli bir işleve ve ağırlığa sahip bulunmaktadır. Başkan resmi olarak hükümetin başındaki isim olmanın yanında, ordunun ve diplomasinin de başı olarak, dış politika oluşum sürecinde anahtar konumdadır. Diğer devletlerle müzakere etme yetkisi yalnızca başkana tanınmıştır. Başkan’dan yetki almadan hiç kimse hukuksal anlamda müzakerelerde bulunamaz. Ayrıca büyükelçileri ve Dışişleri Bakanlığı (Department of State), Savunma Bakanlığı, Ulusal Güvenlik Danışmanlığı ve CIA gibi dış politika karar verme sürecinde son derece etkili ve önemli olan kurum ve kuruluşların yöneticilerini atama yetkisi, ABD Başkanı’na aittir. Başkana geniş yetkiler tanınmış olmasına rağmen, Başkan bu yetkilerini kullanırken sınırsız hareket etme kabiliyetine de sahip değildir. Anayasanın Senatoya tanıdığı yetkilerle Başkanın yetkileri dengelenmektedir. Örneğin; Başkan diğer devletlerle müzakere edip antlaşmaları imzalasa da söz konusu bu antlaşmaların yürürlüğe girebilmesi için, senatonun onayı gerekmektedir. Bu açıdan Wilson döneminde imzalanan 1919 Versailles Antlaşması ve Clinton döneminde imzalanan Kapsamlı Nükleer Testlerin Yasaklanması Antlaşması, senato tarafından onaylanmayarak yürürlüğe girmemiştir. Ayrıca, başkanın atamaları gerçekleştirme yetkisi olsa da senatonun bunu uygun bulması gerekmektedir.
ABD’li karar vericiler için etkileşimin yoğun olduğu bir ortamda iç ve dış politikanın birbiriyle ahenk içinde yürütülebiliyor oluşu, dış politik kararlarda belli bir meşruiyet zemini yaratarak, rahat hareket alanı oluşturmasına da engel değildir. Toplumsal görüşün dış politik kararlar doğrultusunda kanalize edilemediği durumlarda, sonucun olumsuz olması da kaçınılmaz bir olgu olarak hemen ortaya çıkmaktadır. Bu doğrultuda “Dünya için iyi olan Amerika için de iyidir.” ya da tam tersi bir anlayış çerçevesinde iç ve dış politik gelişmeler aynı paralelde değerlendirilir ve tek taraflı olduğu kadar, mesihçi bir anlayışla da ABD dış politikası, özellikle de II. Dünya Savaşı sonrası uluslararası yapıyı/sistemi, kendi değer yargıları çerçevesinde şekillendirmeyi istemektedir.
İç politikada olduğu kadar dış politikada da karar vericiler belli bir meşruiyet kaygısı gütmek zorunda oldukları için, ABD kamuoyunun hassasiyetlerine de kulak vermek zorundadırlar. Söz konusu moral unsurlar, ABD koloni geleneğine kadar izi sürülebilecek ve devletleşme sürecinde de yol gösterici olmuş esaslara dayanmaktadır. Bu açıdan ABD kurucu halkı, anavatanlarındaki baskı ve zulümden kaçarak, ABD’ye yeni bir gelecek inşa etmek için gelmiş olan göçmenlerden oluşmaktaydı. Çoğunluğunu Avrupa kıtasından gelen insanların oluşturduğu bu yeni toplum, devletçi olmayan ve otoriterlikten uzak bir örgütlenme tesis ettiler. Haliyle ABD’de bireyciliğin ön planda olmasına ve başta ekonomi olmak üzere pek çok alanda devletin rolünün sınırlı bir şekilde belirlenmiş olmasında, söz konusu bu etmen etkilidir.82 Bu bağlamda, Avrupalı devletler arasındaki ilişkilere ve politikalara karşı mesafeli olan bu yeni topluluğun, Avrupa ile olan ilişkilerin, mümkün olduğunca en alt düzeyde sürdürülmesi gerektiğini düşündüğü ve izolasyonizmi desteklediği tezi çeşitli yazarlarca savunulmaktadır.

İzolasyonizm Politikası ve ABD istisnacılığı Tezi
Lipset’e göre Avrupaya özgü bir feodal geçmişin ve bürokratik yapının olmaması, toplumun göreceli de olsa eşitlikçi yapısı, başarı odaklı değer sistemi, nispi gönenç seviyesi ve endüstrileşme kaynaklı demokratik-politik geçmişinin yarattığı sosyal ve politik ortam, sınıf bilinci gibi sol akımların kök salabileceği bir zeminin ortaya çıkmasına mahal vermemiştir. Ayrıca tüm bu özellikler de ABD’li yazarlarca, ABD tarzı endüstriyel demokratikleşmenin üstünlüğünün bir sonucu olarak algılanmakta ve yorumlanmaktadır. ABD’ye göç eden göçmenler, kendi ülkelerindeki koşulları değiştirmek için mücadele etmek yerine, yeni kıtaya göç etmeyi tercih ettiler ve ev sahibi devletin birey ideolojisini benimsediler. Bu ideolojik değişim aynı zamanda sınıf bilincinin ortaya çıkmasını geciktirdi ve her yeni göç dalgasıyla birlikte sosyal, politik ve ekonomik dokuda değişimler meydana geldiği için, dayanışmacı toplum anlayışı birey ideolojisi karşısında gelişim imkanına sahip olamadı. Aynı zamanda göç, ABD’de belli bir kesimin etnik temelli olarak ön plana çıkmasına da engel oldu ve bu sayede üst bir kimlik olarak kolayca ABD yurttaşlığını benimsenebildi.
ABD’nin kurucuları, Avrupa politikalarına angaje olunması durumunda, Avrupalı devletler arası çıkar çatışmalarına doğrudan müdahil olunacağını ve bunun ister istemez ABD iç politikasında da doğrudan olumsuz sonuçlara yol açacağı yönünde, uyarılarda bulunmuşlardır. Bu bağlamda, ABD’nin ikinci başkanı olan John Adams: “Mümkün olduğunca ve olabildiğince, kendimizi Avrupa politikalarından ve mücadelelerinden uzak tutmalıyız.” diyerek, ABD’nin kendi sınırları dışında tehlikelerle karşı karşıya kalabileceği gibi, Avrupa’nın tarihten kalma “yozlaşmış yönetim anlayışı” yüzünden içeride de demokratik hak ve özgürlüklerin kaybedilmesi riskiyle karşılaşılabileceği uyarısında bulunabiliyordu.
Her ne kadar “izolasyonizm tezi” savunuluyor olsa da kolonilerin, Yedi Yıl Savaşları’nda İngiltere’ye kaptırdığı Kuzey ABD’deki topraklarına, On Üç İngiliz Kolonisinin bağımsızlığına vereceği destekle dönebilmeyi arzulayan Fransa’yla İngiltere’ye karşı girdiği müttefiklik, bağımsızlık yönünde atılmış en önemli diplomatik adımdır. Ayrıca yeni kurulan ABD için 19. yüzyılın ilk çeyreğinin sonlarına kadar bağımsızlığa yönelik Avrupa kaynaklı tehdit devam etti ve bu da Avrupa Güçler dengesinin yakından takip edilmesini gerektirdi. Örneğin; Napolyon Savaşları sırasında, ABD’nin tarafsız olarak tüm taraflarla ticaret yapmak istemesi, İngiltere engeline takıldı. 1812 yılında İngiltere’nin Washington DC’i bombalamasına yol açtı ve dönemin başkanı James Madison, başkenti terk etmek zorunda kaldı. 1823’te Mondroe Doktrini’nin ilan edilmesi bile, İngiltere’yi Amerikan kıtasından uzaklaştırmakta yeterli olmadı.  Dış politikada izolasyonizm yüksek sesle sıklıkla dillendirilmesine karşın Eugenie’e göre, ABD’liler bağımsızlıktan bugüne kadar hiçbir zaman izolasyonist politika gütmediler. ABD gibi bir sanayi gücünün kendisini dünyanın geri kalanından soyutlayarak içe kapanacağını düşünmek mümkün değildir. ABD kendi şartları altında mevcut konjonktürü değerlendirerek başka hiçbir ulusa ya da topluluğa bağımlı olmadan, buna kendi değerlerini ve kavramlarını da enjekte etmeye çalıştı. George Washington’ın, “Veda Konuşması”nda üzerinde hassasiyetle durduğu konu; diğer uluslarla “daimi ittifaklar”dan kaçınılması gerektiğidir. Genelde savunulanın aksine 1890 – 1914 yılları arasında ABD hükümetleri dışa açılım konusunda hızlı adımlar attılar. Keza bu dönem pek çok yazar tarafından, ABD`nin de hiç yabancısı olmadığı globalleşme kıvılcımının yayılma gösterdiği bir dönem olarak işaret edilmektedir.

19. Yüzyılın başlarında ABD sanayisinin hızla gelişmesinin ardından, sanayisi gelişmiş kuzey eyaletleri, güney eyaletlerinin hammadde kaynakları üzerinde İngiltere ile rekabet halindedir. Kuzey kendi sanayisi için güneyin ürettiği hammaddenin dışarı çıkmasını istemedi ve bu amaçla iç savaştan önce düşük olan gümrük vergisi miktarı oranı, kuzeyin savaşı kazanmasıyla beraber artırıldı. İç savaş Güney ekonomisine ciddi zarar verirken, savaş sahası olmayan ve savaş ekonomisinin sayesinde üretim kapasitesini artıran Kuzey, ekonomik ve askeri bir dev haline dönüştü. 19. Yüzyıl sonlarında İngiltere’nin hegemonik gücünün temel taşı olan ekonomik kapasitesi, çağın teknolojisinin gerisinde kaldı ve özellikle de I. Dünya Savaşı’nın ardından İngiliz hegemonyasının sürdürülebilirliği ortadan kalktı. Böyle bir ortamda sahip olduğu askeri, ekonomik ve teknolojik kapasite itibarıyla ABD, en uygun hegemonik aday olarak belirmiş olsa da iç kamuoyunun karar verme sürecindeki etkinliği yüzünden, böyle bir pozisyon karşısında isteksiz kaldı. “Açık Kader” (Manifest Destiny) anlayışına göre de Birleşik Devletler, kendisini dünyanın geri kalanından soyutlayarak örnek bir model olabilecek ve diğer uluslar tarafından gıptayla seyredilecektir. Bu açıdan ABD, yüksek idealleri ve amaçları ile dünyaya en iyi şekilde hizmet edecek olan bir devlettir. ABD’lilerin mücadelesi özgürlüğü korumak ve yaymak üzerine kurulu ayrıcalıklı ve kutsaldır. Böyle bir amaca ulaşabilmek için, ABD’nin kendisini dünyanın geri kalanında soyutlayarak, diğer tüm uluslar için iyi bir örnek teşkil etmesi gerekir. Bu aynı zamanda ABD ulusunun bir yükümlülüğüdür.
Daha çok ABD sağı tarafından referans gösterilen “Amerikan istisnacılığı tezi” iç politikada devlete dar bir hareket alanı çizerek, bireylere faydalanabilecekleri daha geniş bir liberal hak ve özgürlükler ortamı temin etmektedir. Bu kavram ekonomiye devlet müdahalesinden kaçınılarak, tüm ekonomik faaliyetlerin pazar tarafından şekillendirilmesini ifade etmektedir. Uluslararası ilişkilerde ise; ABD izlenmesi gereken bir lider olarak “evrensel değerler”e sürekli vurgu yapan ve ABD ulusu için iyi olan değerlerin, tüm dünya ulusları için de iyi olduğuna inanmış ve bu doğrultuda tarihten gelen birikimiyle dünya politikasında ağırlığı olan bir devlettir. Bu bağlamda 2012 başkanlık seçimlerinde cumhuriyetçi aday Mitt Romney’nin şu sözleri, bu bakış açısından izler taşımaktadır:
“Amerika dünyaya önderlik etmelidir. Ben, eşsiz tarihi ve dünyadaki rolüyle istisnai bir ülke olduğumuzu düşünüyorum. … Bu Amerikan’ın zamanıdır. … Amerika için asla özür dilemek zorunda değilim…”
Tocqueville’e göre; “Amerikan istisnacılığı” tezi ile ABD’nin diğer devletler arasında eşsizliğine atıf yapılarak, feodal geçmişinin olmamasıyla ilintili tarihsel bir sonuca işaret edilmekte olduğuna vurgu yapmaktadır.
İzolasyonizm Politikasından Kopuş
Barışın sürekliliği için, Hakiki Barış İçin Dünya Ligi (World League for the Peace of Righteousness) adında uluslararası kurumsal bir mekanizma oluşturulmasını dillendiren ilk ABD Başkanı olan Theodore Roosevelt, ABD’yi bir dünya gücü olarak diplomasi sahnesine taşımak istiyordu; ama bunda başarılı olamadı. Wilson ise; ABD’nin eşsizliğine ve üstünlüğüne vurgu yaparak kendi güvenliği adına uluslararası sahnede boy göstermesi gerekliliğini ABD kamuoyuna kabul ettirmeyi başardı. İzolasyonizm politikasından bu kopuş, Birinci Dünya Savaşı’nın ertesinde sürdürülemedi ve savaş sonrası dünyaya yön vermek için, ikinci bir dünya savaşını beklemek gerekti. Wilson’ın 14 noktasında savaşın çağdışı sosyal bir sistemin ürünü olduğu belirtilip, hesap vermek zorunda olan bir hükümetin tesisi durumunda, adilane ve barışçıl bir dünya sisteminin yaratılabileceğine inanıyordu. Wilson’a göre, demokratik milletlerin ortaklığı olmadan, daimi bir barıştan söz etmek mümkün değildi. Bir tiranlığın sözünde durması beklenemezdi. “Demokratik devletler birbirleriyle savaşmazlar.” denilerek, yalnızca özgür insanların etkin olduğu devletlerin verdikleri sözlere sadık kalabilecekleri görüşü dillendirilmekteydi. Almanya’nın bölgesel hegemonyasını ilan etmesi durumunda açık denizlerin ve bu bağlamda da kendi güvenliğinin tehdit altında kalacağını düşünen ABD’nin karar vericileri, Birinci Dünya Savaşı’na İngiliz – Fransız ittifakı yanında yer alarak, olası bir Alman zaferinin, ayni zamanda da yeni bir hegemonik düzen tesisinin, önüne geçilmiş oldu. Ne var ki savaş sonrası düzenlemelerinde, ABD kendi kamuoyunun isteksizliği yüzünden savaştaki gibi etkin bir rol üstlenemedi ve tekrar Avrupa meseleleriyle olan ilgisini minimuma indirdi. 1929 Ekonomik Buhranıyla birlikte ekonomik anlamda uluslararası finansör rolünü de bırakarak, Avrupa`da ekonomik krizin derinleşmesine neden oldu. Yeni bir dünya savaşının çıkma ihtimaline kerşın 1935 – 1937 yılları arasında ABD Kongresi, bir dizi “Tarafsızlık yasası” çıkararak yeni bir savaşta ABD’nin tarafsız bir pozisyonda kalması için yasal gereklikleri sağlamış oldu. ABD kamuoyunda Birinci Dünya Savaşı’na ABD’nin müdahil olmasını savunanlar “Ölüm tacirleri” olarak nitelendirildi. Bu açıdan İspanya İç Savaşı’nda ABD’nin antifaşist kampa herhangi bir destek vermesi mümkün olamadı. Ayrıca yukarı da bahsedilen ekonomik durgunluk da ABD’nin izolasyoncu eğilimlerini pekiştirdi.

İkinci Dünya Savaşı sırasında New York Federal Rezerv Bankası, altın rezervini genişleterek dünyanın bir numaralı altın rezervi sahibi oldu. Savaş sonrası ekonomik darboğaz içinde dolar, en güçlü para birimi olarak ortaya çıktı. Savaş sonrası süreçte İngiltere; Afrika’daki, Pasifik’teki ve Akdeniz’deki sömürge topraklarından çekildi. İngiliz finansal gücüne dönüşen ticaret mekanizmasının taşıyıcısı olan deniz aşırı yatırımlar, savaş masraflarının karşılanabilmesi için elden çıkarılmak zorunda kalındı. İngiltere’nin ulusal borcu hızla yükseldi ve bu devletin ticaret hacmi savaş öncesi konumuna göre % 31 seviyelerine kadar geriledi. Böyle bir durumda İngiliz hegemonyası ve bu hegemonyanın tesis ettiği uluslararası düzenin sürdürülebilirliği tartışılır hale geldi. Üstelik İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bu yapıya temelinden karşı çıkan SSCB daha da güçlenmişti ve dünya giderek daha hızlı bir şekilde karşıt iki kutba ayrılmaktaydı.
ABD’nin dış politikada sıkı sıkıya sarıldığı tarafsızlık ve izolasyonizm anlayışı, Pearl Harbour baskını ile son buldu. Teknolojik gelişme ile birlikte artık coğrafi yalıtılmışlığın söz konusu olmadığı ve bu amaçla ulusal güvenliğin tesisi adına, bölgesel değil küresel politikaların izlenmesi gerektiği anlayışı gelişmeye başladı. Bu bağlamda, müreffeh bir ulusal politika için; süreklilik arz eden, istikrarlı bir dünya sisteminin inşa edilmesi gerekmekteydi.
Soğuk Savaş ve İdeolojik Tehdit
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ABD tekrar izolasyonist politikalara dönmedi/dönemedi ve bu yeni dönemde üç belirleyici unsur, ağırlık kazandı: İlk olarak ABD’nin uluslararası ilişkilerde daha fazla sorumluluk alarak, dünya barışının devamlılığına katkı sağlaması görüşü savunuldu. Dışarıda gelişen olumsuzluklar, öyle ya da böyle, ABD ulusunun güvenliğini de yakından ilgilendirmekteydi. Bu sebeple yeniden izolasyonist politikalara dönülemezdi. İkinci olarak, komünizm tehlikeli bir ideolojik tehdit görünümünde ortaya çıkarak, ABD’nin savunucusu olduğu bireysel özgürlüklere ve insan onuruna doğrudan bir tehdit anlamına gelmekteydi. ABD’nin tarihsel sorumluluğu gereği, muhakkak bu ideolojinin yayılmasına ve güçlenmesine mani olması gerekmekteydi. Üçüncü ve son olarak, komünist ideolojinin öncüsü olan SSCB, dünya barışı ve dünya halklarının özgürlüğü adına durdurulmalı ve Sovyet yayılmacılığı ve de etki alanı yaratma çabası engellenmeliydi.
Soğuk Savaş döneminde geliştirilen ABD düşünce sistematiğine göre, komünizm bütün dünyayı kendi görüşü çerçevesinde dönüştürmeyi amaç edinen, ABD yaşam biçimiyle taban tabana zıt bir doktriner düşünce sistemi olarak kabul edilmektedir. Çünkü ABD’ye göre komünizm köken olarak totaliter, antidemokratik ve antikapitalist olduğu kadar, ayrıca; özgürlüğü, bireysel hakları ve refahı da tehdit eden bir sistemdir. Bu anlamda SSCB ile mücadele edilmemesi ve bu devletin sınırlandırılmaması durumunda tüm dünya halkları için zorbalık ve esaret söz konusu olacağından, eşsiz tarihi ve bu tarihten gelen tecrübeleriyle ABD en ideal kurtarıcı olarak tarih sahnesine çıkmalıydı. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Wilson’ın idealleri paylaşılmakla beraber, daha da genişletildi ve derinleştirildi. ABD’nin bir kez daha dünya sistemini şekillendirme şansına sahip olması sürecinde, geçmiş tecrübelerin yol göstericiliğinden yararlanılmak istendi. ABD içe kapanma eğilimlerini dizginleyerek, dünya politikasıyla daha entegre bir profil çizdi. Batılı demokratik devletlerin katılımının sağlanması, yeni düzenin sürekliliğini sağlaması ve ABD hegemonyasına yönelik rıza unsurunun elde edilmesi açısından kolaylaştırıcı bir işlev gördü. Sovyetlerin yükselişine karşı geleneksel ittifak sistemi kurumsallaştırılarak, güçler dengesi revize edildi ve bir güvenlik sistemi yaratıldı. Liberal bir kimlikle, geniş katılım çerçevesinde savaş sonrası düzen kurumsallaştırılmaya çalışıldı. Tüm bu düzenlemelerin kaynağında en azından teorik düzeyde de olsa, Wilson’un düşüncelerinin katkısı olduğunu belirtmek gerekir.
İçe kapanma eğilimlerine rağmen Batı Avrupalı devletlere yönelik SSCB tehdidi, ABD’yi askerî bir ittifak andlaşmasına iten en önemli gerekçe oldu. Mart 1947’de İngiltere ve Fransa olası bir Alman saldırısına karşı savunma konseptiyle Dunkirk Antlaşması’nı imzaladılar. Bu pakt, 1948 Mart’ında Brüksel Antlaşması’yla Benelüx devletlerini de kapsamak üzere genişletildi. Brüksel Antlaşması’nın yapıldığı yıl SSCB, Almanya’yla ilgili oluşturulan Dörtlü Denetim Konseyi’nden, derin görüş ayrılıkları bulunduğu gerekçesini öne sürerek ayrıldı. Bu tarihten sonra Berlin konusundaki anlaşmazlıkların derinleşmesi üzerine, SSCB’den tehdit algılamasında olan Avrupalı devletlerin ABD ile askeri bir ittifak altında birleşmeleri konusunda teşvik etti. SSCB’nin uzlaşmaz tutumu, ABD’nin en izolasyonist siyasetçilerinin bile fikir değiştirmesine neden olarak, Avrupalı devletlerle gerçekleştirilecek olan ittifaka taraftar olmaya itti. Bu nedenle NATO (Kuzey Atlantik İttifakı / North Atlantic Treathy Organisation) ilk yıllarında kesin askeri hesaplardan çok; politik kaygıları yansıtan bir örgüt olarak işlevsellik gösterdi. Böylece Avrupa dengesini korumayı kendine görev edinen başlıca Batılı “kanat güç” rolü İngiltere’den ABD’ye geçmiş oldu.
ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrası dünya tezahürü “çok taraflı” olmaktan çok “kurumsalcı” bir bakış açısına dayanmaktadır. Savaş sonrası güçlü olan devletler maddi ve manevi olarak büyük bir yıkım yaşadıkları için; askeri ve ekonomik kapasitesiyle ABD komünizm tehdidine karşı ekonomik istikrarı ve bölgesel güvenliği tesis edebilecek tek güç olarak belirmekteydi. Bu açıdan Beeson ve Higgott, savaş sonrası düzenlemeleri “Çok taraflılık kıyafeti giydirilmiş tek taraflılık projesi” olarak tanımlamayı daha uygun bulmaktadırlar. Bu konuda Immanuel Wallerstein, hegemonya üzerine yaptığı çalışmalarda biraz daha ileri giderek, SSCB ve ABD arasındaki Soğuk Savaş’ı, aralarında hiç doğrudan sıcak savaş da yaşanmadığı için; zımni anlamda hegemonik bir paylaşım projesi olarak değerlendirmektedir. Bu kapsamda her iki devlet de kendi uluslararası (ya da daha doğru bir ifadeyle kutupsal) kurumsal mekanizmalarının liderliğini üstlenmekte ve birbirlerine karşı özgür dünyanın savunuculuğunu yapmaktaydılar.
 
Yararlanılan Kaynaklar
Serdar Sarı, 2008 Ekonomik Krizi’nin ABD Ekonomik Hegemonyasına Etkisi
Paul Kennedy, Büyük Güçlerin Yükselişi ve Düşüşü
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Serdar Sarı’ya aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com