Etiket arşivi: Enver Paşa

Kut'ül Amare Zaferi ve İngilizlerden Alınan Esirler

Almanlar Irak’a önem vermektedirler. Hem petrol açısından hem de İran’a ve İran üzerinden Hindistan’a yapılacak stratejik harekâtlar açısından oldukça kilit bir coğrafyadır. Bundan dolayı Şuayyibe Muharebesi sonrası Almanlar o bölgedeki İslam birliğinin sağlanması işini üzerlerine alır ve bu amaçla Irak Cephesi Komutanlığı’na Golç Paşa’yı atarlar ve aynı zamanda İran’daki Osmanlı kuvvetlerini de bu komutanlığa bağlanır. Ancak bu atama daha sonra yaşanacak ve öncesinde Irak’taki birliklerin başında Nurettin Paşa yere alacaktır.
İngilizler Basra’daki başarılardan sonra kuzeye doğru rahatça ilerleme fırsatı bulurlar. Birliklerin başında General Townsend vardır. İlerleyen İngiliz birlikleri 21 Mayıs’ta Amara’yı 23-25 Temmuz tarihleri arasında Nasıriye’yi alırlar. Daha sonra İngiliz Hükümetinden istediği onayı alan Townsend 28 Eylül’de de Kutü’l-Amare’yı alarak Aziziye’ye kadar ilerler. Bu muharebeler de Türkler önemli kayıplar vereceklerdir.
İngilizlerin bu ilerleyişlerine rağmen Bağdat’ın alınıp alınılmaması konusunda tereddütler ve çelişkiler vardır. Her şeyden önce Irak’ta İngiliz Ordusu sömürge olan Hindistan hükümetinin birliği olup büyük bir kısmı Hintlilerden oluşmaktadır. -Yaklaşık olarak yarı yarıya Hindu ve Müslüman olmak üzere sefer kuvvetinin % 78’i, Ayrıca Hindistan hükümeti Irak’ı kendi topraklarına katmak konusunda çok hevesli iken İngiltere Hükümeti Irak Cephesini Avrupa cepheleri veya Çanakkale cephesi kadar önemsememektedirler. Burada yalnızca Hindistan askerinin kullanılması gerektiğini düşünüyorlardı. Bu görüş farklıkları İngiltere ve Sömürge Hint Hükümeti arasında yetki karmaşasını da doğuruyordu. Bu durum İngilizlerin yavaş ilerlemesine sebep olduğu gibi Arap aşiretlerinin de Osmanlı’ya sadık kalmasına olanak tanıyordu. Sonunda İngiltere Hükümeti Çanakkale’deki başarısızlık ve bozulan saygınlıklarının düzeltilmesi gerektiği düşüncesiyle Irak’taki ordularına Bağdat’a yürüme emri verirler.

Selman-ı Pak Muharebeleri

Emri alan General Townsend 14 Kasımda harekete geçer. Osmanlı birliklerinin başında bulunan Nurettin Paşa İngilizleri karşılamak için Selman-ı Pak harabelerinde tertibat alır. Selman-ı Pak Bağdat’ın 30 km. kadar güneyinde yer alan stratejik bir yerdi. İngiliz ordusu manen zayıf durumdadır. Ordudaki Müslüman askerler Selman-ı Pak‘ın kutsal sayılan bir bölge olmasından dolayı rahatsızlardır. Askerler yorgun ve moralsizlerdir. İngiliz Birliklerinin başında bulunan General Townsend aslında iyi bir asker olmasına rağmen Türk askerin tanımıyor ve küçümsüyordu. Onları Hintliler gibi sömürge askeri değerinde görüyordu. 22 Kasım’da başlayan savaş üç gün boyunca şiddetle devam eder. Sonunda İngiliz Ordusu yenilir ve bazı birlikler dağılarak geri çekilirler. Bu çekilme Kutü’l-Amare’ye kadar devam eder. Towsend daha sonradan yazacağı anılarında Türk askeri ile ilgili olarak şöyle diyecektir.
“Avrupa’da hiçbir asker yoktur ki – bu ifademin altını çiziyorum- savunmada Türklerle kıyaslanabilsin. Almanların savunmada gayet iyi olduğu farz ediliyor. Fakat siperlerde bulunduğu zaman onlar Türklerle kıyaslanamazlar. Bu konuda verebileceğim bir örnek Gelibolu’dur. Orada bizim gemi ateşlerimizle birçok kayba uğrayan kıtalar, eğer Alman olsaydı yerlerinde kalamazlar ve hemen Türklerle değiştirilirlerdi. Hâlbuki Türkler bütün savaş boyunca yerlerinde kaldılar. 8500 süngülü ile Selman Pak ta kesin bir zafer kazanmayacağım açıktı.” Diyerek Türk askerini nasıl tanıdığını ifade etmek zorunda kalacaktır.

Türk birlikleri İngilizleri takip eder. İngilizler yorgun ve bitkin olduklarından daha fazla geriye gidemezler.

Ayrıca Kut kasabasının üç tarafı Dicle nehri ile çevrili ve kara bağlantısı 1200 metre kadar olup savunmaya son derece elverişli stratejik bir yerdi. Burada kendilerini güvende hisseden İngilizler, cephe gerisinden kendilerine rahatlıkla yardım edileceği düşüncesiyle burada kalma kararı alırlar. Irak’ta İngilizlerin Dicle nehrini kullanmak için ellerinde uygun araçlar olduğundan, bu konuda Türklere karşı önemli bir avantaja da sahiptiler.

Kutü’l-Amare Kuşatması

Kaçan İngiliz birliklerini takip eden Türk kuvvetlerinin başında Nurettin Paşa vardır. 9 ve 10 Aralık tarihlerinde Kut’un kara bağlantısı olan tarafından taarruza geçer. Fakat bir netice alamaz. 12 Aralık’ta Kut’un 30 km. ilerisindeki Şeyh Saad kasabasına kadar Türk birlikleri ilerlerler. Aynı gün Golç Paşa, Aziziye’deki Osmanlı Karargâhına gelerek Irak ve İran’daki Osmanlı birliklerinin komutasını ele alır. Böylece Irak’ta 6. Osmanlı ordusu teşekkül eder. Bu ordu 13. ve 18. kolordulardan oluşmaktadır.- Kut fethedildiğinde bu kolorduların başında Ali İhsan Sabis Paşa ve Kazım Karabekir Bey bulunuyorlardı.
Nurettin Paşa, Kut’u kuşatan birliklerin başında görevine devam eder. Fakat aynı zamanda Golç Paşa’nın Irak’taki varlığını da eleştirir. Golç Paşa ve Nurettin Paşa arasında Kut’un düşürülmesi konusunda da görüş ayrılığı söz konusudur. Golç Paşa ağır toplara sahip olmadıklarından dolayı Kut’un teslimini açlıkla almayı düşünmekte, Nurettin Paşa ise taarruz ederek Kut’u düşürmekten yana idi. Golç Paşa’nın İran’daki birlikleri teftişe gittiği bir sırada Nurettin Paşa Kut’a bir kez daha taarruz eder. Fakat netice alamaz.

Bu arada Şeyh Saad kasabasında toplanan İngilizlere karşı da harekete geçer.

1916 yılı Ocak ayının sonlarına doğru Enver Paşa’nın amcası olan Halil Paşa, Nurettin Paşa’dan görevi devralır ve kuşatma birliklerinin başına geçer. Nisan ayında ise Golç Paşa Bağdat’ta tifüsten ölünce Halil Paşa onun yerine 6. Ordu komutanı olur. Kut’ta kuşatılan İngilizleri kurtarmak için güneyden diğer İngiliz birlikleri defalarca teşebbüslerde bulunurlar. Ama her seferinde bu teşebbüsler hüsranla sonuçlanır. Bu teşebbüsler 6-21 Ocak, 8 Mart, 6-9 Nisan ve 17-19 Nisan tarihlerinde gerçekleşir.
İki taraf arasında bu çatışmalar devam ederken Kut kuşatmasında yalnızca 2 bin Türk askeri bulunmasına rağmen Kut’taki İngilizler kuşatmayı yarmak için taarruza yeltenmezler. Selman Pak Muharebelerinden Kut’un sükûtuna kadar geçen dönemde yapılan savaşlarda İngiliz birlikleri hem daha donanımlı, hem de Türklerden en az 2-3 misli fazla olmalarına rağmen üstünlük sağlayamamışlardır. Bundan dolayı bu muharebeler Türklük adına büyük bir övünç kaynağı olacaktır. Halil Paşa, anılarında bu muharebelerde İngilizlerin binlerce ölüyü arkalarında bıraktıklarından bahsedecektir. Bu savaşlarda İngilizlerin toplam zayiatı 30 bin civarında olacaktır.

Kut’un Sükûtu ve Zafer

Nisan ayında İngilizlerin yapmış olduğu son taarruz teşebbüslerini Türkler boşa çıkarmışlardı. İngilizler çaresizlikten bir gambotu -Türkler bu gemiye “Kendigelen” ismini vereceklerdir-. Dicle üzerinden Kut’a yollarsalar da o da Türkler tarafından ele geçirilmiş ve mürettebatı esir alınmıştı. İngilizler artık Kut’u kurtaramayacaklarının farkında idiler. Teslim gününden birkaç gün önce beyaz bayrak taşıyan bir İngiliz subayı Türk hatlarına gelerek Halil Paşa’yı görmek istediğini söyler. Komutanın yanına götürülen İngiliz, Halil Paşa’ya Townsend’in mektubunu sunar. Mektupta Townsend’ın Halil Paşa ile görüşmek istediği belirtilecektir. Halil Paşa cevaben görüşmeyi kabul ettiğini yazar. Görüşme, Dicle nehri üzerinde İngilizlerin istimbotunda gerçekleşir.
İki komutan askerliğin şerefi içerisinde Kut’un teslimiyet şartlarını konuşurlar. Townsend 40 adet İngiliz topunu Türklere vermek ve Halil Paşa adına yazılmış 1 milyon İngiliz lirası tutarındaki çek karşılığında İngilizlerin serbestçe güneye çekilmesini teklif eder. Halil Paşa bu teklif karşısında önce şaşırır. Daha sonra topların kendi ordusu için uygun olmadığını, onları istediği gibi imha edebileceğini bu surette kesinlikle bir taarruzda bulunmayacağını ve para teklif için de gülerek böyle bir şeyin söz konusu bile olmayacağını söyler ve teklifi kibarca reddeder.

Görüşme böylece sona erer. Halil Paşa para teklifine oldukça içerlemiş ve artık Kut u’l–Amare’nin düşürülmesi için taarruz hazırlıklarına geçilmesini emretmişti.

Böylece rüşvet teklifine münasip bir cevap verilmiş olacaktı. Hazırlıklar sürerken bir haber gelir ve yine bir İngiliz subayının Halil Paşa ile görüşmek istediği söylenir. Halil Paşa bu kişiyi kabul eder. Gelen kişi İngilizlerin meşhur casusu Lawrence’dir. Lawrence yine bir teklif mektubu getirmiştir. Halil Paşa bunu okur. Mektupta önceki teklif yenilenmiş ve bu sefer para miktarı 2 milyon İngiliz lirasına çıkarılarak Türk Hükümetine verileceği yazmaktadır.
Halil Paşa cevaben İngiliz toplarının kendilerinin bir işine yaramayacağını ve hükümetinin de paraya ihtiyacı olmayıp artık bu boş müzakerelerle vakit kaybedemeyeceğini söylemiştir. Anlaşılan İngilizler tüm dünyaya rezil olmamak için her çareye başvuruyor ve parayla Türkleri satın alabileceklerini düşünüyorlardı. Bu teklifler sadece Halil Paşa’nın Kut’u bir taarruzla alma düşüncesini kamçılamaktan başka bir işe yaramıyordu. Aynı günün gecesi Kut’tan şiddetli patlamalar gelmeye başladı. İngilizler silah ve cephanelerini imha etmeye başlamışlardı.

Ertesi gün yani 29 Nisan 1916 sabahı Halil Paşa önce Kut’un asayişi ve Arap yağmacılara karşı korunması için 3. Alay komutanı Albay Nazmi Bey’e emir verir ve kurmaylarıyla birlikte şehre girer.

Doğruca Townsend’ın karargâhına gider. General Townsend odasında Halil Paşa’yı beklemektedir. Halil Paşa Generalin kılıcının ve iki revolverinin masada olduğunu görür. Silahlar askerin şanı ve şerefidir. Halil Paşa silahlarını Townsend’a iade eder. Townsend silahları minnettar bir şekilde geri alırken hükümetinin kendisine bir ay dayandığı takdirde onu oradan kurtaracaklarını, fakat 5 ay dayanmasına rağmen bu sözün tutulmadığını belirtir. Halil Paşa generale Plevne’de Ruslar’a esir düşen Gazi Osman Paşa’nın konumunda olduğunu, görevini layıkıyla yaptığını ve üzülmemesi gerektiğini söyler. Onun Türkiye’de esir değil bir misafir muamelesi göreceğini söyler. Halil Paşa, Kut’un teslim alındığı 29 Nisan 1916 tarihinde Kolordu’ya şu emri yayınlayacaktır.

“Karargah
18. Kolordu Kumandanlığına
Arslanlar,
1- Bugün Türklere şan, İngilizlere kara meydan olan şu kızgın toprağın güneşli semasında, şehitlerimizin ruhları neşeli ve sevinçli bir şekilde uçarken, ben de hepinizin pak alınlarından öperek cümlenizi tebrik ederim.
2- Bize 200 senden beri tarihimizde okunmayan bir vakayı bugün kaydettiren Cenabı Allah’a hamd ve şükür eylerim. Allah’ın azametine bakınız ki 1500 senelik İngiliz Devleti’nin tarihine bu vakayı ilk defa yazdıran Türk süngüsü oldu. İki seneden beri devam eden Birinci Dünya Savaşı’nda böyle parlak bir vaka gösterilemedi.
3- Ordum gerek Kut karşısında gerekse Kut’u kurtarmaya gelen İngilizler karşısında 350 subay ve 10 bin neferini kaybetmiştir. Fakat buna mukabil bugün Kut’tan 5’i general olmak üzere 481 subay ve 13300 er neferlik İngiliz ordusunu teslim alıyoruz. Bu teslim aldığımız orduyu kurtarmaya gelen İngiliz ordusuna da 30 bin zayiat verdirdik.
4- Şu iki yekûna sathi bir nazar atfedince cihanı hayretlere düşürecek büyük bir fark görülecek ve tarih bu vakayı yazacak kelime bulmakta müşkülata uğrayacaktır.

5- İşte Türk sebatının İngiliz inadını kırdığı birinci vakayı Çanakkale’de, ikinci vakayı burada görüyoruz.

6- Yalnız süngü ve göğsümüzle kazandığımız bu zafer tekemmül eylemekte bulunan vesait-i harbiyemiz karşısında atideki muvaffakıyatımıza parlak bir başlangıç olacağına kati bir delildir.
7- Bugüne Kut Bayramı adını veriyorum. Ordumun her ferdi her sene bu günü kutlarken şehitlerimize Yasin’ler, Tebareke’ler, Fatiha’lar okuyacaktır. Şühedamız hayat-ı aliyatta, göklerde kızıl kanlarıyla süzülürken, gazilerimiz de gelecekteki zaferlerimizin bekçileri olsunlar.
6. Ordu Kumandan Vekili
Mirliva (Tuğgeneral) Halil
29 Nisan 1916“
Netice olarak, Kutu’l Amare zaferi, Gelibolu zaferi denen büyük Çanakkale savaşından sonra Britanya İmparatorluğu’nu zora sokan; politikalarını altüst eden ve imparatorluğun yenilmezliği inancını sarsan, dünya hâkimiyetine inanmış Britanya kamuoyunu şüpheye, hatta karışıklığa sürükleyen büyük zaferdir. Çanakkale ve Kutü’l-Amare’nin ardından Britanya’yı sarsan üçüncü gelişme ise bugün bile tesiri devam eden ve hem kamuoyunda hem de bölge coğrafyasında kalıcı etkileri olan Bakü-Azerbaycan cephesinde yaşanmıştır.

Bu zafere dair diğer bir değerlendirmeye göre, Kutü’l-Amare Zaferi, sonuçları açısından Çanakkale savaşı ile kıyaslanabilecek durumda değildir.

Çanakkale Savaşı’nın sonucunda Osmanlı başkenti işgalde, ülke ise mağlup bir şekilde mütareke imzalamaktan kurtulmuştur. Üstelik bu zafer, savaşın uzamasına da yol açmış ve belki de 1919’da başlayan Milli Mücadele’nin şartları oluşmuştur. Kutu’l Amare ise İngiliz politikalarında değişikliğe yol açmakla birlikte etkileri daha sınırlı bir zaferdir. 1917 yılının Mart ayından itibaren İngilizler, Bağdat dâhil olmak üzere, Osmanlı kontrolündeki Irak coğrafyasını işgal edeceklerdir. Ancak 1915 sonlarından Rusya ile İran üzerinden birleşmek isteyen İngiltere’nin planları suya düşmüştür. Bu gelişmeyi müttefiklerin Rusya’ya Çanakkale üzerinden yardım götüremeyişleriyle birlikte değerlendirdiğimizde, belki de Rusya’da patlak veren 1917 ihtilalinin önünün açıldığı söylenebilir.

Kut’tan Alınan İngiliz Esirler ve Esirlerin Anadolu’ya Sevkiyatı

Osmanlı topraklarında Birinci dünya savaşında esir olan İtilaf Devleti askeri sayısı 1916 Ekim ayında 26 binden fazla idi. Sadece Kutü’l-Amare’de 13309 İngiliz’in esir alındığını düşünürsek, Birinci Dünya Savaşında Türkiye’deki esir ve üsera garnizonları konusunda Kutü’l-Amare Zaferinin ne kadar önemli olduğu anlaşılabilir. Kutü’l-Amare Zaferi Türk ve Alman Basınında geniş yankı uyandıracaktır. Her ne kadar her iki basında esir edilenleri hepsinin İngiliz olduğu konusunda ısrarlı ise de bu gerçeği yansıtmamaktaydı. Kut’tan alınan esir miktarı şöyle idi; 5’i general olmak üzere 277 İngiliz Subay ve 2869 İngiliz nefer ile birlikte 204 Hintli Subay ve 10440 Hintli nefer yani toplamda 481 subay ve 13309 neferdir.
Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşına girdiğinde topraklarında yaşayan düşman devletlerin tebaalarına karşı bir takım tedbirler almak zorunda kalmıştır. Bu tedbirlerden biri de sürgüne göndermek suretiyle Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde zorunlu ikamete tabi tutmaktı. Bu sürgün işlemleri genel olarak misilleme politikasından oluşmaktaydı. Birinci Dünya Savaşında Osmanlı topraklarında harp esiri olarak tutulanlar arasında çeşitli cephelerden tutsak edilen düşman subay ve erleri de mevcuttu. Bu dönemde gerçekleşen sürgünlerin bir miktarı da casusluk ve şüphe zannıyla vuku bulmuştu. Sürgün sebepleri arasında güvenlik unsuru da önemliydi ki özellikle Karadeniz kıyılarından iç bölgelere gerçekleşen sürgünler bu kapsamda idi. Ayrıca suç işleme potansiyeli yüksek sabıkalı kişiler de sürgüne gönderilenler arasında idi.

Sürgüne gönderilen düşman tebaasına mensup esirler arasında İngiliz tebaası ilk sıralarda gelmekteydi.

Bu esirlerin önemli bir kısmı Osmanlı Devletinin İngiltere ile savaştığı dört önemli cepheden (Çanakkale, Irak, Sina-Suriye-Filistin ve Yemen-Hicaz) gelen subay ve askerlerdi. 25 Ekim 1918 tarihli bir İngiliz devlet raporuna göre Osmanlı topraklarında esir tutulan İngilizlerin sayısı 16583 idi. Tabii bu rakama İngiliz tabiiyetinde bulunan Avustralyalı, Yeni Zelandalı ve Hintliler de dâhildi.
Düşman tebaasının ikamet edeceği şehir ve kazalar seçilirken en başta onların gözetim altında tutulabilmesi amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda da özellikle Anadolu’ya kıyısı olmayan, askeri sevkiyat noktalarından uzak, düşmanla işbirliğinin zayıf olduğu şehirler sürgün yeri olarak tercih edilmiştir. Bu anlamda sürgünler genel olarak Sivas, Kastamonu, Diyarbakır, İstanbul, Konya, Ankara, Bursa, Adana, Halep ve Suriye gibi vilayetlerle Kayseri, Eskişehir, Kütahya, Niğde, Urfa, İzmit gibi mutasarrıflıklara gerçekleştirilmiştir. Bu yerler arasında Konya, Kastamonu ve Sivas vilayetleri ile Kayseri, Urfa ve Niğde mutasarrıflıkları sürgünlerin yoğunluğu açısından ön plana çıkmaktadır.
Bunların yanında bu vilayet ve mutasarrıflıklara bağlı Osmancık, Ayaş, Boğazlıyan, Tokat, Çiçekdağı, Mucur, Burdur, Yozgat, Çankırı, Çorum, Amasya, Kırşehir, Bozkır, Talas, Nevşehir, Kalecik, Şam, Orhaneli, Aksaray, Ereğli, Bor, Beypazarı, Devrekâni, Taşköprü, Sultaniye, Beyşehir, Safranbolu, Bala, İskilip, Koçhisar, Sungurlu, Haymana, Araç ve Seydişehir gibi liva ve kazalara da sürgünler gerçekleştirilmiştir ki bunlar arasında da Beyşehir, Bozkır ve Çorum gibi yerler sürgün yoğunluğu açısından ön plana çıkmaktadır.

Osmanlı Devleti Karadeniz hadisesi sonucu savaşa girişinden itibaren ilk esirler ülkeye gelmeye başlamışlardı.

Savaşın ilerleyen dönemlerinde esir sayısı arttıkça yeni üsera garnizonları teşkil edilmeye başlandı. Üsera garnizonları oluşturulurken ana yol güzergâhı üzerinde olmasına dikkat ediliyordu. Kutü’l-Amare Zaferi sonrası önemli bir miktar esir elde edilmişti ki (13 binden fazla) bu suretle esirler için yeni mahaller oluşturulmuştu. Bu oluşturulan mahaller bazı evlerin boşaltılması suretiyle oluşturulan garnizonlardı. Bunlar arasında Kastamonu Üsera Garnizonu da vardı.

Kaynak

Mücahit Zafer Ağ, Kastamonu’da İngiliz Esirler (1916-1917)
 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Mücahit Zafer Ağ’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Jeopolitik Açıdan Birinci Dünya Savaşı Ve Alman Yayılmacılığı

I. Dünya Savaşının birçok sebepleri vardır. Ancak temel sebebi Almanya’nın sömürge edinme hedefi ve Jeopolitik sorunlarından kaynaklanmaktadır. Denize açılan kıyısı İngiltere tarafından abluka altında olan ve etrafı büyük güçlerle çevrilmiş halde bulunan Almanya kendini tehdit altında gördüğü için bölgede denge ve ittifak çabalarına girişmiş ve ülkelerin çeşitli jeopolitik, jeostratejik ve tarihi hedeflerinin bir araya getirdiği iki güçlü blok oluşmuştur. Bu iki blok arasındaki çatışmalar bir kıvılcımla başlayıp önce Avrupa’yı ve daha sonra Tüm Dünya’yı savaşın içine çekmiştir.

I. Dünya Savaşının Nedenleri

1 – Sanayi Devriminin neden olduğu sanayileşme, hammadde ve sömürgecilik yarışı, silahlanma yarışı:
Hammadde arayışı ve sömürge rekabetine bir de petrolün önem kazanması eklenince başta İngiltere olmak üzere, batılı devletler gözlerini Ortadoğu ve Hindistan’a dikmişlerdi. İngiltere bu konuyu, “Hindistan’a sahip olduğumuz sürece dünyanın en büyük devletiyiz” diyerek dile getiriyordu. İngiltere diğer tarafta Basra körfezi nedeniyle Osmanlı Devleti ile sorun yaşıyordu. Rusya’nın ise güneye inme, İran, Afganistan ve Mezopotamya bölgesinin ele geçirilmesi hayali vardı. Bu rekabetten geri kalmak istemeyen Almanya ise Osmanlı ile sıkı ilişkiler kuruyordu. Özellikle demiryolları ile Ortadoğu’ya ulaşmaya çalışıyordu ve Bağdat’a kadar uzanan demiryolları yapımı için imtiyazlar almış durumda idi.Ancak Bismarck’ı sömürge rekabetine sürükleyenler Hamburglu tüccarlardı ve II. Wilhelm’i de Ortadoğu’ya sürükleyen kendi imparatorluk hırsı yanında yine Avrupa’ya kapanıp kalmamak yönündeki iç baskılardır. Almanya’nın Ortadoğu ile ilgilenmesi İngiltere’yi rahatsız ediyordu. Zira 1908 yılında İran’daki petrol gelirlerinin %84’ü İngiltere’ye gidiyordu.
2 – Almanya ve İtalya’nın ulusal birliklerini kurarak Avrupa’daki güç dengelerini bozmaları ve Almanya’nın güçlenerek İngiltere ile rekabete girişmesi:
Özellikle Almanya kıtanın merkezinde olduğu için büyümesi Avrupa’daki diğer güçlü devletler için tehdit oluyordu.
3 – Bu rekabet ve silahlanma sonucunda Almanya ve İngiltere etrafında birleşen güçlü devletlerden iki rakip blok oluşması:
Sömürge ve hammadde yarışında İngiltere I. Dünya Savaşına kadar sömürgelerin çoğuna hâkim olmuş, ancak XIX. yüzyıl’ın sonunda Almanya ve ABD’nin güçlenerek bu rekabete katılması özellikle Avrupa’da İngiltere ile Almanya’yı karşı karşıya getirmiş ve iki blok oluşmuştur. 1871’den 1914’e kadar bu rekabet şiddetlenerek devam etmiş, adeta barışı korumak için var güçleriyle savaşa hazırlanmışlardır. Ancak, “…barışı tehlikeye atan bu iki lider ülkenin rekabeti değil, bunlara dayanarak politika yapan blok içi diğer ülkelerin davranışları olmuştur. Sırbistan’ın Rusya’ya, Avusturya’nın Almanya’ya ve Fransa’nın da hem İngiltere ve hem de Rusya’ya sırtını dayayarak sorunlara yaklaşmaları 1914 öncesi uluslararası ilişkilerin en kırılgan özelliğini oluşturuyordu.”
Oluşan bloklardan birisi, İngiltere, Fransa, Rusya, Belçika, Sırbistan ve Karadağ’ın oluşturduğu Üçlü İtilaf, (Trible Entente), diğer blok ise Avusturya, Almanya ve savaşın başında tarafsızlık ilan edip sonradan itilaf devleri safına geçen İtalya’dan mürekkep Üçlü İttifak(Trible Alliance)’dır. Daha sonra ittifak devletlerine Osmanlı Devleti ve Bulgaristan katıldı.
Güçlü devletlerin hepsinin kendini diğerlerinden üstün görerek, her türlü rekabette ve anlaşmazlıkta sert tavır takınmaları ve geri adım atmamaları. Her iki blokta da saygın güce sahip olan devletler bulunuyordu ve hiçbir alanda rekabetten geri kalmak istemiyorlardı. Silahlanma yarışı içerisinde her iki taraf da kendisini diğerinden üstün gördüğünden, en ufak anlaşmazlıklardan bile buhranlar doğuyordu. Buhranlar büyüdükçe silahlanma yarışı daha da hızlanmıştı. “Fabrika bacasından çıkan dumanlar coğrafî havayı olduğu kadar siyasî havayı da bozdu.”
5 – Fransa ile Almanya arasındaki Alsac-e Lorainne bölgesi anlaşmazlığı:
Prusya’nın Alman birliğini sağlarken Avusturya’yı yenilgiye uğrattığında, yenik muamelesi yapmayıp, Fransa’yı işgal ettiğinde ise acımasızca davranması, Fransa için bir onur meselesine dönüşmüş, böylece Almanya ve Fransa çatışması ortaya çıkmıştı. Bu çatışma özellikle Alsac-e Lorainne bölgesi üzerinde yoğunlaşmıştır. Bismarck Fransa’nın gelecekte intikam alma tehlikesini öngördüğünden Avrupa’da Fransa’yı yalnız bırakma siyâseti gütmüştü. Diğer taraftan Avrupa’daki diğer güçlere karşıda politikalar geliştirmişti. Fransa’nın İngiltere ve Rusya ile bir araya gelmesine engel olup, İngiltere ile mümkün olduğu kadar anlaşmazlık yaşamamaya çalıştı. Ancak Fransa da gizliden gizliye intikam için fırsat kolluyordu.
6 – Avusturya ile Rusya arasında Balkan topraklarını ele geçirme mücadelesi.
7 – Rusya’nın Osmanlı Devleti üzerindeki emelleri. “Nitekim, Akdeniz’e ulaşmak isteyen Ruslar, Boğazları almak veya en azından Boğazlardan rahatça geçmek amacındaydılar.”
8 – 1890’dan sonraki Alman Dış Politikaları;
1890’a kadar Bismarck’ın politikaları içte ve dışta büyük devletlerle uyumu amaçlıyordu. Ancak tahta genç yaştaki II.Wilhelm’in geçmesi, gençliğin ve tecrübesizliğin etkisi ile Bismarck’ın politikalarına itiraz etmesi ve tam aksi niyetler gütmesi sonucunda Bismarck başbakanlıktan azledildi. İngiltere ile ilişkiler tam tersine dönmeye başladı. Bismarck’ın politikalarını korkakça bulan II.Wilhelm büyük bir dünya gücü olmak istiyordu. İlk olarak donanma gücünü artırmak için tersaneler kurdu ve büyük gemiler inşa etmekle işe başladı. Tabi güçlü bir donanma demek İngiltere’nin denizlerdeki hâkimiyetine tehdit demekti. 1910 yılına gelindiğinde Almanya, Avrupa’nın en büyük sanayi ülkesi olmuştu. Jeopolitik tıkanma nedeniyle Almanya’nın güvenliği için yeni çözümler gerekiyordu. İngiltere gibi sömürgelerden yardım alamayacağına ve etrafında ittifak kuracak güçlü komşular olmadığına göre düşmanlarından daha yüksek savaş gücü gerekli idi. Bu sebeple hızlı bir silahlanma başlattı.
Ayrıca II. Wilhelm Rusya’yı da önemsemiyordu. Deniz gücü olan bir İngiltere ile ittifak kurmanın daha uygun olduğunu düşünüyordu. Bu sebeple Rusya ile anlaşmaları yenilemedi fakat İngiltere ile de arzu ettiği ittifakı kuramadı. Hatta politikaları İngiltere’nin Rusya ve Fransa ile ittifak kurmasına zemin hazırladı. Bu ortamda her an devletler arasında bir savaş çıkabilirdi. İki gruba ayrılan dünya milletleri, aynı ray üzerinde birbirine doğru giden iki lokomotif gibiydi.
Denizlerden hammadde ve sömürgelere çıkamayacağını gören Almanya’nın bunun yerine Osmanlı coğrafyasını kullanarak karadan Afrika ve Ortadoğu’ya yönelmesinin İngiltere’nin sömürge alanlarına bir tehdit içermeye başlaması ve Almanya’nın hızla güçlenip silahlanması İngiltere’yi tedirgin ediyordu. Ekim 1898 yılında Osmanlı Devletine düzenlediği gezi sırasında 13 Kasımda Sultan Selahaddin’in mezarı önünde 300 Milyon Müslüman’ın en iyi dostu olduğunu söyleyen II. Wilhelm böylece Müslümanların koruyucusu olduğunu ilan etmişti. II. Wilhelm’in doğu gezisi dış dünyada herkesi endişe ve hiddete sevk etmiştir. Sonuçta Almanya’nın bu politikaları İngiltere’nin Fransa ve Rusya ile ittifakına sebep olmuştur. Kısacası Almanya’nın Avrupa’nın kuzeyinde, denizlere çıkışı olmayan, sömürgeciliğe ve ticarete elvermeyen, etrafı büyük güçlerle çevrili olarak hareket edemez halde olması, jeopolitik olarak dezavantajlı duruma sokmaktadır. Bu dezavantajlı duruma çare arama çabaları yukarıdaki savaş sebeplerinin çoğuna kaynak teşkil eder.
Büyük bir silahlanma yarışının yaşandığı ortamda bir kıvılcım beklenirken Sırp gencin Avusturya-Macaristan veliahdını öldürmesi adeta domino etkisi yaratmıştı. Avusturya Sırbistan’a önce 23 Temmuz 1914’de ültimatom vermiş, 25 Temmuz’da savaş açmıştı, ancak Sırbistan’ın müttefiki Rusya idi ve Avusturya da Almanya ile anlaşma halindeydi. Avusturya Sırbistan’a savaş açınca, Sırbistan’ın müttefiki olan Rusya Avusturya’ya, Avusturya ile Pan-Germen birliğinden ötürü Almanya Rusya’ya ve Rusya’nın yeni müttefikleri İngiltere ve Fransa’da Almanya’ya savaş açtı. Caydırıcılık ve barışın sağlanması adına yapılan ittifaklar bir girdap gibi ülkeleri savaşın içine çekmişti hatta istemeseler de. O halde bu ittifaklar gerçekten barışı sağlamak için mi yapılmıştı? Yoksa barış bahâne miydi? Belki de bu ittifaklar kendilerini daha güçlü hissetmek için yapılmıştı.
İttifakların oluşturduğu iki blokta kara gücü olarak Merkezi devletler (İttifak Devletleri) daha güçlü iken denizlerde İtilaf devletleri özellikle İngiltere çok üstün durumda idi. Henüz tarafsız olan İtalya ittifak ve itilaf devletleri ile çeşitli görüşmeler yaparak savaş sonunda en çok toprak kazanacağı bir seçim yapmaya çalıştı. Avusturya İtalya’nın isteklerini ancak savaş bitiminde yerine getirmek üzere kabul etti. Aslında İtalya’nın Merkez devletlere pek güveni de yoktu, 26 Nisan 1915’de İngiltere’nin şartlarını kabul etmesi ve savaştan sonra Osmanlı topraklarından Antalya bölgesini de vaat etmesiyle anlaşma yaparak savaşa katıldı ve 20 Mayıs’ta Avusturya’ya savaş açtı. Savaşın başında Almanlar kısa sürede Belçika’yı işgal etti. Fransa’ya girdi. Ve İngiliz desteği ile Mern de durduruldular.

Batı Cephesi

Almanya’da iki cepheli savaş riski daha önce düşünülüp 1900 yılında Genel Kurmay Başkanı Schlieffen tarafından bu duruma göre planlar yapılmıştı. Bu planlara göre Rusya ulaşım ve coğrafî şartlardan dolayı seferberliği geç tamamlayacağı için önce Fransa’ya saldırıp altı hafta içinde Fransa yenildikten sonra Rusya’ya saldırılacaktı. Ancak Fransız ve Ruslar da bu plana göre hazırlanmış, Rusya üç haftada seferberliği tamamlarken Fransa İngiltere’nin desteğiyle Marne şehrinde güçlü bir savunma hattı kurmuştu. Müttefik güçler bu plan ile Almanları durdurdu ve Schlieffen’in planı tutmadı. Bu cephede İngiliz ve Fransız kuvvetleri Mayıs ve Eylül 1915’de iki kez taarruza geçse de sonuç alamadı ve 250.000 kayıp verdiler. Almanların kayıpları ise 140.000 oldu. 1915 yılında bu cephede sonuç verici bir gelişme olmadı. 1916’da Almanya Verdun’e saldırdı. 2.000.000 kişinin katıldığı savaşta 1.000.000’a yakın kayıp oldu. Bu cepheyi rahatlatmak için İngilizler Somme’ye saldırdı ve burada 420.000 kişilik kayıp verdi. Kısa sürede verilen kayıplar batı cephesinde yaşanan vahşeti gözler önüne sermektedir.

Fotoğraf: Ağustos 1916, Yakalanan Alman Tutsaklar Batı Cephesi’ndeki Longueau’da


1916’ya gelindiğinde batı cephesinde durum merkez devletlerin aleyhine gitmeye başladı ve Alman genel Kurmay Başkanı Falkenhayn görevinden alındı yerine Hindenburg atandı. Üç yıl kadar siper savaşları halinde geçen ve iki tarafında üstünlük sağlayamadığı bu cephe, savaş tarihinde eşi görülmemiş bir katliam makinesine döndü. Haftalarca süren topçu atışları, siper savaşları ve makineli tüfeklerin biçtiği insan tarlaları milyonlarca ölüm demekti. Mart 1918’de Rusların ihtilal nedeniyle savaştan çekilmesi üzerine Almanya tekrar batıya yönelerek batı cephesini yardı ve Paris’e yürüdü. Müttefikler ABD’nin desteği ile Almanları durdurabildiler. Özellikle Amerikan tanklarının gücüyle Almanlar tekrar doğuya doğru sürüldü.

Doğu Cephesi

Batı cephesinde taraflar çok kanlı çarpışmalarda birbirine üstünlük sağlayamazken doğu cephesinde Almanlar seferberlikte aceleci davranıp yeterli düzeni sağlayamayan Ruslar karşısında hızlı zaferler kazanıyordu. Nisan 1915’de başlayan taarruzla Galiçya Ruslardan temizlendi. Daha sonra Varşova, Konvo ve Vilna Almanların eline geçti. Osmanlı kaynaklarında Galiçya cephesi hakkında, Rus ordusundaki teşkilat eksikliğinin, levazım ve ulaşım bozukluğunun, günlük 15-20 bin esir verilmesine neden olduğu, altı hafta içinde Rus savunmasının hiç seviyesine geldiği, birkaç milyondan oluşan güçlü bir ordunun gerilme gücünü kaybetmiş bir zemberek gibi büzülüp kalmasının dünyada başka örneğinin olmadığı gibi bilgiler bulunmaktadır.
Bulgaristan da İtalya gibi toprak hesapları yapıyordu, ancak bulunduğu konum itibari ile Almanya ile Osmanlı arasındaki bağlantıları sağlama imkânı vardı. Bu özelliğinden dolayı isteklerini ittifak devletleri kabul etti ve 3 Eylül 1915’de Osmanlı ile 6 Eylülde Almanya ve Avusturya ile anlaşma imzaladı ve 12 Ekimde Sırbistan’a savaş açtı. Sırbistan iki cephe arasında kalmıştı, İngiltere ve Fransa’nın yardımı da yetmedi Avusturya Sırbistan ve Arnavutluğu işgal etti. Ancak savaşın genel sonuçları bu durumu tersine çevirecektir. Romanya 28 Ağustos 1916’da itilaf devletleri safında savaşa katıldı, Avusturya’ya saldırdı, Bulgaristan yardıma geldi. Ancak Rusya’da ihtilal olması Romanya’yı zor durumda bıraktı. 1917 baharında ateşkes imzalamak zorunda kaldı. Bu cephede Sırbistan ağır kayıplar verirken, İtalya Avusturya’ya karşı açtığı savaşta pek varlık gösteremeyip müttefiklerden yardım alması gerekti. Askeri teknolojisi rakiplerinden üstün olan Almanya, 1917-18’de Rusya’nın saf dışı kalmasıyla Batı Cephesine yüklendi ancak ABD’nin savaşa girmesi durumu tersine çevirecekti.

Osmanlı Cepheleri

Avrupa’daki rekabet nedeniyle başlayan savaşa Almanya’nın stratejik hamle olarak Osmanlı’yı da dâhil etmesiyle savaş büyük alanlara yayıldığı gibi Hilafet çağrısının muhatabı olan İslam coğrafyasında İngiltere’nin sömürgelerini de İngiltere açısından olumsuz etkilemiştir. Berlin’de Alman devlet adamları daha 1898’de Almanya ile Rusya arasındaki bir savaşta Türklerin bölgede 100.000 Rus askerini tutabileceklerini hesaplamışlardı. Nitekim I. Dünya Savaşında Osmanlı askerlerinin Galiçya ve Kafkas cephesinde etten duvar örmeleri Almanların bu hesaplarında yanılmadıklarını gösterdi. Aslında Osmanlı Devleti önce itilaf devletleri tarafında yer almak istemişti, ancak itilaf devletleri Rusya’ya verilen sözler nedeniyle Osmanlı’nın ittifak başvurularını kabul etmediler. Ayrıca Osmanlı’nın kendilerine yük olacağını düşünüyorlardı fakat stratejik öneminden dolayı tarafsız kalmasını istediler.
İngiltere’nin sömürgecilik faaliyetleri özellikle II. Wilhelm’den itibaren Osmanlı ve Almanya arasında bir yakınlaşmanın doğmasına neden olmuştu. Almanya açısından Osmanlı toprakları, Almanya’nın sömürgelerine çıkış yolu demekti, ayrıca Osmanlı coğrafyası savunma için yeterli stratejik derinliğe sahipti. Bu durumdan faydalanabilmek için Almanya Osmanlı Devleti ile çok yönlü ilişkiler kurmaya başladı. Askeri eğitim, silah desteği, İzmir-Ankara demiryolunun yapımı ve Bağdat demiryolları gibi. Özellikle demiryolların yapımı aslında Osmanlı’dan çok Almanya’ya hizmet için yapılmaktaydı. Çünkü Almanya’nın sömürgelerinden elde ettiği hammaddelerin ulaşımını sağlayacak başka yolu yoktu.
Almanya İtilaf Devletleri’nin çevrelemesinden kurtulmak için Osmanlı jeopolitiğinden faydalanmak istiyordu, ancak Osmanlı’nın ayak direme ve çeşitli bahâneleri sonunda Osmanlıya 500 milyon frank para ve 5 milyon lira kredi yardımı yaptı. Almanya ile ittifak edip hemen arkasından savaşa girmemek için, seferberlik tamamlanmadı, paramız yok, Bulgaristan girmeden biz de girmeyiz gibi bahâneler üreterek 3 ay oyalamaları, ittihatçıların hatalarını anlamış olmalarından olabilir.
Osmanlı Devleti ile Almanların savaş planı;
1. Doğu Anadolu ve Kafkasya’dan Rusya’yı çevirmek,
2. Süveyş Kanalı ve Mısır’a saldırarak İngiltere’nin sömürge yolunu kesmek.
3. Çanakkale’yi korumak için Trakya’ya güçlü bir ordu bırakmaktı.
Yeni ortaya çıkan cepheler sayesinde Osmanlı birlikleri çok sayıda Rus ve İngiliz Koloni tümenini kendi üstüne çekmişti. İngiliz tümenlerinin Mısır’da birikmesi, Gelibolu, Filistin ve Irak’ta açılan cephelerin takviyesi ve Ruslar için ikinci cephe açılması Osmanlı sayesinde olmuştur. Bu da Almanlara stratejik avantaj sağlamıştır.
Osmanlı Kafkasya, Çanakkale ve Kanal Cepheleri için hazırlanırken İngiltere ilk olarak Irak’a saldırdı. Böylece Osmanlı 4 cephede savaşa başlamış oldu. Irak cephesinde Kut-el-Amara’da İngilizler Türk güçleri tarafından sarıldı 18,000 kişi ile teslim oldu. 1916’da tekrar taarruza geçtiler ve Mart 1917’de Bağdat’a girdiler.
Kanal cephesinde Cemal Paşa 1916 da iki saldırı gerçekleştirdi başarılı olamadı, 1916 sonunda İngiltere Suriye sınırına kadar geldi.
Osmanlının en önemli jeopolitik unsuru boğazlarıdır. Başka devletlerin gemilerinin geçişine kapatarak stratejik sonuç getirmektedir. Aynı zamanda Rusya’nın denizlere ve sömürgelere açılması için tek yoldur. Çanakkale boğazı ise hem boğazdan hem de kara boyunca stratejik savunma imkânına sahip ve Osmanlı başkentinin kale kapısı niteliğindeydi.

Çanakkale geçilirse müttefikler kısa sürede savaşı sonuçlandırabilirlerdi. Bu sebeple İngiltere Fransa ile birlikte Rusya’ya yardım ulaştırmak ve İstanbul’a ulaşıp Osmanlı Devletini savaş dışı bırakmak için Çanakkale’ye denizden saldırmayı planladı. Ortak bir İngiliz-Fransız donanması, 19 Şubat 1915’ten itibaren, Çanakkale Boğazındaki Türk tabyalarını bombardımana başladılar ve bu bombardımanlar 18 Marta kadar sürdü. 18 Mart günü Çanakkale deniz savaşı İngiliz ve Fransız gemilerinden oluşan büyük bir donanmanın hezimetiyle sonuçlandı. Denizden Çanakkale’yi geçemeyen müttefikler karadan çıkarma yapmaya karar verdi. Müttefikler Çanakkale cephesinde Anafartalar’da üç haftada 40.000 kayıp verdi. Sürekli asker kaybetmeye başlayan müttefikler Aralık ayından itibaren çekilmeye başladı. Bu cephede 250.000 müttefikler, 250.000 de Osmanlı askeri kaybedildi.
Müttefiklerin Çanakkale’de beklenmedik yenilgisi Kafkasya ve İran cephelerinin önemini artırmıştır. Bu durumda İngiltere Almanya’yı durdurmak ve Ruslara yardım ulaştırmak için başka yollar aramak zorunda kalmış ve Basra’dan Kafkaslara geçebilmek için İran ile Osmanlı arasındaki ulaşım imkânlarını ve askeri güzergâhlarını ayrıntılı olarak ele alan bir rapor hazırlatmıştır. Bu raporun günümüzün teknik imkânları ile ölçülen değerleri ile neredeyse aynı olması çok önemlidir.
İngiliz başbakanı Çanakkale’de yenildiklerini ancak, 200.000 Türk askerini Çanakkale’de tutarak Kafkasya ve Mısır’da taarruza geçmelerini önlediklerini beyan etmiştir. Çanakkale cephesi ve diğer Osmanlı cepheleri jeopolitik gücü oluşturan unsurların değerlendirilmesinde önemli bir örnektir. Millî gücün hesaplanması güç unsurlarını alt alta toplamakla değil, bu unsurların birbirini de etkileme özelliklerine göre değerlendirilmesi gerektiğinden, Osmanlı’nın jeopolitik gücü, hem stratejik derinlik, hem boğazlar ve ulaşım yolları açısından güçlü olmasına rağmen, askeri güç olarak çok zayıf, teknoloji ve sanayi eski, ekonomik güçse yetersizdi. Hatta öyle ki itilaf devletleri müttefiklik başvurularını kabul etmemiş, adeta sen ayağımıza takılma, işimizi aksatma, bir de seninle uğraşmayalım şeklinde bir muamele görmüştür.
Ancak Osmanlı Devleti özellikle Clausewitz’in önemini işaret ettiği manevî unsurlar açısından çok güçlüydü. Osmanlı ordularında komutanların tecrübesi ve idare kabiliyetinin yüksek olması, savaş cephesinin kendi toprakları olmasının verdiği psikolojik motivasyon ve özellikle vatan savunmasının kutsallığı, buna millî bir kültür olarak cesaret ve savaşçı kimliği de eklendiğinde beklenmedik başarılar kazanmasını sağladığı görülmektedir.
Osmanlı cepheleri I. Dünya Savaşının uzamasını ve savaşın geniş bir coğrafyaya yayılmasını sağlayarak Almanya’ya stratejik olarak nefes alma şansı sağlamıştır. Çünkü denizlere ulaşamayan ve özellikle Rusya’nın savaşa girmesi ile çevrelenmiş durumda olan Almanya için çek çıkış yolu Osmanlı Coğrafyası idi.
Askeri açıdan hazırlıksız girilen savaşta, 1915’de Çanakkale, 1916’da Kut-ül-amare zaferleriyle müttefiklerinin bile beklemediği bir başarı gösteren Osmanlı Devleti için bu savaş son savaş olacaktır. I. Dünya Savaşında Çanakkale, Irak, Kafkasya, Hicaz ve Yemen cephelerinde vatan savunması yaparken, Galiçya, Makedonya ve Romanya’da müttefiklerinin yardımına koşan cesur, gözü pek ve fedakarane savaşan Osmanlı Ordusu son yıllarda kendini iyice hissettiren imkansızlıkların da etkisi ile kaçınılmaz olarak mütareke imzalamak durumunda kalmıştır.
Deniz Savaşları
Ocak 1915’de Dogger Bank’da bir savaş oldu, bir Alman gemisi battı. Daha sonra abluka mücadeleleri başladı. 18 Mart Çanakkale deniz savaşlarında hezimete uğrayan ve karadan yaptıkları çıkarma da sonuçsuz kalan İngilizlerin Rusya’ya yardım ulaştırmak için Çanakkale’den geçip İstanbul’u düşürerek Osmanlı’yı savaş dışı bırakma planları suya düşmüştü. Çanakkale savaşlarında yıldızı parlayan Mustafa Kemal daha Ocak 1915’de General Liman Von Sanders’e Almanya’nın savaşı kaybedeceğini söylemiştir. Denizlerde 1917 yılına gelene kadar ittifak devletleri avantajlıydı, savaş uzadıkça Almanya kaynak sıkıntısı çekmeye başladı. İngiltere ve Fransa Almanya’yı denizden ablukaya almıştı. Buna karşı Almanlar denizaltı kozunu kullanmaya başladı.
1918’e kadar savaşta en büyük etki eden teknoloji, denizden abluka ile ticaret gemilerini dahi geçirmeyen denizaltılardı. Denizlerdeki savaşlar kilitlenmişti ve batı cephesinden gelecek sonuç bekleniyordu. Denizaltıların savaşa olan etkisi İngiltere’nin jeopolitik gücünü değiştirmiştir. Bu noktada teknolojik gücün jeopolitik gücü dengelemeye çalıştığı söylenilebilir. Çünkü Almanya için en büyük sorun kuzey denizinin İngiltere tarafından kapatılarak Almanya’nın deniz ulaşımının kesilmesiydi. Oysa şimdi denizaltılar İngiltere’yi neredeyse dünyadan soyutlamıştı. Fakat savaş Almanya’nın lehine giderken birden her şeyi tersine çevirecek bir gelişme oldu. Alman denizaltıların ablukası İngiltere’yi boğmaya başlamıştı ki, Alman denizaltıların sivil gemileri batırması ve bu gemilerde Amerikan vatandaşların ölmesi, ABD’yi savaş’a çekti. Alman denizaltılar ticaret ve yolcu gemilerini de batırıyorlardı ve bu gemilerde birçok Amerikalı sivil ölmüştü.
Bu sırada Alman dış işlerinin Meksika’yı ABD’ye karşı kışkırttığı telgraflardan biri İngiliz istihbaratı tarafından deşifre edilerek ABD’ye ulaştırıldı. Bu mesajların 1 Martta ABD basınında yayınlanması büyük tepki doğurdu ve ABD 6 Nisanda Almanya’ya savaş açtı. Savaş uzadıkça Almanya’da hammadde ve gıda sıkıntısı ağırlaşmaya başlamıştı. Ayrıca ABD’nin savaşa girmesi de savaşın seyrini değiştirmişti. 1918’de savaş tamamen ittifak devletlerinin aleyhine döndü. Amerikan tanklarının karşısında Almanlar geri çekildi. Mayıs 1918’de Romanya, Eylülde Bulgaristan, Ekimde Osmanlı Devleti teslim oldu.
Ocak 1918’de başkan Wilson savaş sonrası ile ilgili 14 prensip yayımlamıştı. ABD Almanya’ya “Wilson ilkelerini” kabul etmesi için notalar gönderiyor ve Wilson İlkelerini kabul etmesi, işgal ettiği ülkeleri boşaltması, denizaltı savaşına derhal son vermesi, krallığa son verilmesi isteniyordu. Bu kararlara direnmeye çalışan Ludendorff, başbakan yardımcısına, teslim olmak anlamına gelen bu kararlara uymamanın askerlik onuru gereği olduğunu belirtmiş, buna karşı başbakan yardımcısı Payer, “Ben askerlik onuru falan tanımam, açlık içinde kıvranan halkı bilirim.” şeklinde cevap vermiştir. 26 Ekimde Ludenddorff görevinden alındı. 27 Ekim’de Alman hükümeti Wilson ilkelerini kayıtsız şartsız kabul ettiğini bildirdi. 31 Ekim’de hükümet II.Wilhelm’in tahttan inmesine karar verdi. 6 Kasım’da prens Max, II.Wilhelm’e haber vermeden İmparatorun tahttan çekildiğini bildirdi. Wilhelm için bu durumu kabul etmekten başka çare kalmamıştı ve ülkeyi terk etti.
I. Dünya Savaşının Sonuçları
– Avrupa’da güç dengeleri bozuldu.
– ABD Avrupa politikalarına karışmaya başladı.
– Milletler Cemiyeti kuruldu.
– Topyekün zafer, yenilen devletleri devrime, galipleri ise iflasa götürmüştü. Savaşın getirdiği ekonomik bunalımlar ayaklanmalara neden oldu, işçi sınıfı birleşerek eylemler başlattı ve bazı ülkelerde rejim değişikliklerine neden oldu.
– 1917’de Rusya’da maliye iflas etti, Japonya yenilgisi ve ardından I. Dünya Savaşı’nın neden olduğu huzursuzluklar, büyük çatışmalara neden oldu. Sonunda savaşlardan bunalan halk Çarlık rejimine karşı ayaklandı, ordu barış isteyen halka karşı silah kullanmadı ve bu devrimle Çarlık rejimi yıkılmış oldu.
– Savaşın sonunda yıkılan imparatorluklardan ortaya çıkan devletler için sınırlar belirlenirken Ortadoğu haritası Fransa ve İngiltere’nin emperyal emelleri doğrultusunda çizildi.
– Bu savaşta İngiliz ordusunda Oxford ve Cambridge öğrencilerinin dörtte biri öldü. Toplamda yaklaşık olarak Almanya 1.800.000, Fransa 1.600.000, İngiltere 800.000 kayıp verdi. İngiltere’de altı milyon erkek seferberliğe katıldı, bunların 700 bini öldü; bu da yüzde 11,5 gibi bir orana karşılık geliyor. Fransa askerlik çağındaki erkek nüfusunun %20’sini kaybetti. Savaşa katılan askerin 3’te 2’si öldü veya yaralandı. Yine İngilizlerden yaklaşık 5.000.000 askerinin 3’te 2’si zarar gördü.
– Almanların 1916’da Verdun’de cepheyi yarmak için yaptıkları girişim 2 milyon kişinin katıldığı, 1 milyona yakın kayıp yaşanan bir çatışma oldu.
I. Dünya Savaşı’nın maliyetleri uluslararası ekonomiyi de etkilemiş, ülkelerin altyapılarını çökertmiş, işsizlik yaratmış, enflasyonun aşırı artışına neden olmuş, ülkelerin dış borçlarını ödenmez hale getirmiştir. Savaşın bedeli Avrupa’da 350 Milyar Dolar olarak tespit edilmiştir. Diğer bir kaynakta, 8,5 milyon kişinin öldüğü ve 338 Milyar dolar maddî kayıp olduğu geçmektedir.
Ekonomilerin çıkmaza girmesi sonucu hükümetlerce vergiler, koruyucu yasalar çıkmış ve planlı ekonomi uygulaması ortaya çıkmıştır.
– Avrupa’da uzun süre ekonomiler rayına oturamadı. Fiyatlar arttı, enflasyon ve borçlanma yükseldi. Devlet ekonomik faaliyetlere müdahale etme gereği duydu. Almanya’da ekonomik sistemler alt üst oldu, enflasyon inanılmaz boyutlara ulaştı. 1923 Şubat’ta bir kilo et 3.400 Mark iken, Kasım’ bu 280 milyar Mark idi. 1921’de bir Dolar 70 Mark iken, 1923 Kasımında bir Dolar 840 Milyar Mark oldu. Vergiler devlet masraflarının ancak %2’sini karşılıyordu.

Savaşta milyonlarca gencin ölmesi aile düzenini de bozdu, doğum oranı düştü Avrupa’nın gelecek kuşağı yok oldu. Kadınlar savaş için üretime ve fabrika işlerine katılmak zorunda kaldı, iş hayatına girmeleriyle birlikte erkeklerle aynı haklar istemeleri kadının toplumdaki yerini değiştirdi.
Bu savaşın neticesi olarak, 27 Ağustos 1928’de ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya ve Japonya arasında Paris Paktı imzalandı. Buna göre “Taraflar uluslararası anlaşmazlıkları çözmek için savaşa başvurmayacaklardı.” Daha sonra bu pakta katılan ülke sayısı 65 oldu. Fakat paktın bir yaptırım uygulaması yoktu. Birkaç yıl sonra pakta aykırı davranışlar başladı. I. Dünya Savaşından sonra İngiltere Ortadoğu petrollerine hâkim olmak ve Rusya’nın ve komünizmin yayılmasını önlemek için çaba harcamaya başlamıştır.
Jeopolitik Analiz
Bu savaş güç merkezleri arasında bir mücadele şeklinde gelişmiş ve savaşın sonunda güç merkezleri değişmiştir, bazıları yok olurken bazıları güçlenmiştir. Almanya, Avusturya ve Osmanlı güçlerini yitirmiş, İngiltere, Fransa ve İtalya güç kazanmıştır. Ancak Almanya ve Osmanlı Devleti’nin potansiyel güç imkânları vardı, bu imkânlar da Versailles ve Serv Anlaşmalarıyla güçleri sınırlandırılarak kontrol altına alınmaya çalışıldı. Almanya’nın jeopolitik dezavantajlarını sömürgelere ulaşarak giderme niyetiyle başlayan bu savaşın dünyayı sarması jeopolitik ve jeostratejik unsurların öneminin fark edilmesi ve savaşta güç dengesi olarak kullanılması hâkimiyet teorilerin üretilmesinde etkili olmuştur. Almanya’nın Osmanlı jeopolitiğinden faydalanmak için Osmanlı’yı savaşa sokması ve Rusya jeopolitiğini hafife almasının sonuca etkileri, savaş ve politikalarda jeopolitiğin öneminin anlaşılmasını sağlamış ve II. Dünya Savaşı ve sonrasında jeopolitikçilerin devlet politikalarına etkisini artırmıştır.
I. Dünya Savaşından sonra İngilizlerin Basra körfezi ve Irak’ı, Fransızların Suriye’yi işgal etmeleri Ortadoğu’nun batı için ayrı bir önem kazandığını gösterir. Nitekim gelecek yüzyıl boyunca Doğu Akdeniz ve Ortadoğu dünya politikasının ve jeopolitikçilerin odak noktası olacaktır. Almanya’nın en stratejik hatası, ABD’nin savaşa çekilmesine engel olamamaktır. Hem sivil gemilere saldırıp hem Meksika’yı kışkırtmak İngiltere’ye beklediği fırsatı vermiştir. Bu manevra savaşın tüm dünyayı sardığı, müttefiklerin yer değiştirdiği ve sürekli dengelerin değiştiği bir ortamda bilinçli ve planlı olmayan bir karar olabilir Alan büyüklüğü, ulaşım azlığı, cephelerin uzaklığı gibi jeopolitik avantajlar Rusya için sadece stratejik değil aynı zamanda İstihbarat açısından da fayda sağlıyordu, çünkü Rusya’nın hamleleri hakkında istihbarat sağlansa bile geç kalınıyordu. Bu da jeopolitik unsurların ve millî güç unsurlarının birbiri ile ne kadar bağlantılı olduğuna örnek teşkil eder.
Yararlanılan Kaynaklar
Arif Yayılgan, Alman Yayılmacılığı Ve Jeopolitiği
İlhan, Harp Yönetimi ve Atatürk
Ahmet Eyicil, Siyasî Tarih
Emre Ozan, “Birinci Dünya Savaşı ve Uluslararası İlişkiler Disiplininin Doğuşu Üzerine Bir Değerlendirme” Akademik Bakış Dergisi
Pierre Renaouvin, Birinci Dünya Savaşı
Oral Sander, Siyasî Tarih
Burak Çınar, “Birinci Dünya Savaşında Osmanlı Jeopolitiğinin Rolü”, Akademik Bakış Dergisi
Ramazan Çalık, “Alman Kaynaklarına Göre Cemal Paşa”, Osmanlı Araştırmaları Dergisi
Uğur Ünal, Osmanlı Belgelerine Birinci Dünya Harbi
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Arif Yayılgan’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Balkanlarda Milliyetçiliğin Doğuşu Ve Balkan Savaşları

Balkan milliyetçiliği, Batı Avrupa’daki diğer milliyetçiliklere nazaran özel niteliklere sahiptir. Balkan milliyetçiliği dinsel ve etnik niteliklerin karışımıyla oluşmuştur. Balkanlar, yaklaşık olarak dört yüzyıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliği altında kalmış ve bu dönemde uygulanan iskân politikalarına bağlı olarak da Anadolu’dan getirilen Türkmenler, bu coğrafyaya yerleştirilmişlerdir. Türk ve Balkan halkları bu sürede hem birbirlerini etkilemişler hem de birbirlerinden etkilenmişlerdir. Todorova, “Balkanlar’da Osmanlı mirasını aramak anlamsız bir şeydir. Bizzat Balkanlar Osmanlı mirasıdır.” derken Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlar’ın siyasi tarihi üzerindeki yerini göstermektedir. Yine Nesime Ceyhan bu konuyla alakalı olarak şöyle demektedir:
“Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’daki hâkimiyeti devletin güçlü vakitlerinde bir problem teşkil etmezken; devletin zayıfladığı dönemlerde bu topraklar, başta Rusya olmak üzere Hristiyan halkın hamiliği öne sürülerek neredeyse bütün Avrupa ülkelerinin ilgisini çeker ve bu topraklar üzerindeki hesaplar, Müslüman Türkleri Balkanlar’dan topyekün uzaklaştırma ihtirasına dönüşür.Bu düşüncenin arka planında ise büyük devletlerin İstanbul’a ve dolayısıyla Boğazlara hâkim olma arzuları yatar.”
Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliğinde rahat ve huzurlu yaşarken, Balkan halkları da Fransız Devrimi sonrası dönemde milliyetçilik düşüncelerinden etkilenmişlerdir. Bu yüzden de “çok uluslu egemen” imparatorluğa başkaldırmaya başlamışlardır.

Balkanlar’da Milliyetçiliğin Doğuşu ve Balkan Savaşları

Sosyal bilimciler milliyetçiliğin Fransız İhtilali ile başladığı ve yayıldığı konusunda hemfikirdirler. Aydınlanma felsefesinin bir ürünü olan Fransız pozitivizmi daha çok dili ve kültürü merkez alan bir milliyetçilik anlayışı geliştirmiş ve bu milliyetçilik fikri sayesinde Fransa’da bir ulus devletin temelleri atılmıştır. 19. yüzyıl başlarında Balkanlar, yanı başlarındaki milliyetçilik rüzgârlarından dalga dalga etkilenmeye başlamışlardır. Tam bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu çatısı altında yaşamlarını sürdüren Balkanlar’daki çeşitli etnik yapıya sahip halklar, milliyetçilik fikirlerini benimsemişlerdir. McNeill, “Balkanlar’daki Hristiyan toplulukların (Müslüman) Osmanlı efendilerinin yazgısında görülen gerilemeyi sevinçle karşıladıkları söylenebilir” derken coğrafyadaki güç boşluğunu yansıtmaktadır, denilebilir. İşte bu güç boşluğu içinde Balkan milletleri içinde “İmparatorluk ile bağlarını gevşeten ilk millet Sırplar olmuştur.”
McNeill, Sırp Ayaklanması ile başlayan ve Balkan Savaşlarına kadar giden dönemi anlatırken şu ifadeleri kullanmaktadır:
“Eski biçim Balkan eşkıyalığıyla büyük ölçüde çakışan bu ruh, Sırp Devrimine (1803-1815) ve Yunan Devrimine (1821-1830) kendine özgü bir karakter kazandırdı. Aynı zamanda bu halkların Batı toplumuna ileride daha eksiksiz bir biçimde katılmaları yolunda ilk adımlarını atmalarına yol açtı. Ancak çok geçmeden Balkanlar’ın Hristiyan uluslarının, birbiriyle çatışan toprak istekleri yüzünden ortaya önemli sorunlar çıktı. Ne var ki bu çıkar çelişkileri, her yerde devrimci çevreleri sarmış olan özgür insanların kardeşliğine dayalı bir geleceğe duyulan inançla, 1850’den sonraki tarihlere dek örtüldü.”
Nesime Ceyhan ise aynı konuda:
“Osmanlı Devleti uzun yıllar Balkan topraklarının korunmasında İngiltere ile Rusya arasındaki mücadeleyi kullanmış, Rusya’ya karşı İngiltere’ye dayanarak toprak bütünlüğünü muhafaza etmiştir” demektedir.
Ayrıca Ceyhan:
“93 Harbinin ardından gelen yirmi yıllık süreçte kısmen durulan Balkan Devletleri daha ziyade kendi içlerindeki mücadeleleri sebebiyle topyekun Osmanlı karşısına geçememişlerdir. II.Meşrutiyetin ilanı ve ihtilal ardından devlette oluşan siyasal boşluk,Bulgaristan’ın sınırları içerisine Makedonya’yı alması ,Sırbistan’ın bağımsızlığını ilan etmesi, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun Bosna Hersek’i ilhakı;Avusturya-Macaristan karşısında Balkanlar’daki Slav ırkının Rusya desteğiyle birleşme eğilimleri 1912-1913 Balkan Savaşlarının zeminini oluşturmuştur ” demektedir.

Balkanlar’daki milliyetçilik rüzgârları bir anda Osmanlı İmparatorluğu’na karşı güç mücadelesine dönüşmüştür. Yunanistan, Sırbistan, Karadağ, Romanya ve Bulgaristan’ın bağımsızlıklarını kazanmaları, bu devletler açısından sorunları bitirmemiş, aksine yeniden başlatmıştır. Balkanlar’ın kozmopolitik kimliği sebebiyle hemen her devletin milletinden olan unsurlar, diğer devletlerin de içerisinde kalmıştır. Aynı zamanda hızla geri çekilen Osmanlı İmparatorluğu’nun boşalttığı veya boşaltacağı beklenen bölgeler hepsinin de gelecek planlarında yer almaya başlamıştır.
Bağımsızlıklarını kazanmalarından itibaren Balkan Devletleri çok hızlı bir şekilde silahlanmaya girişmişlerdir. 1878 Berlin Barışı ile aradığını bulamayan Bulgaristan, bağımsızlığını kazandıktan sonra ’da etkin bir politika izlemeye başlamıştır. Bulgar Hükûmeti, Avrupa silah üretiminin en büyük rakipleri olan Fransız Schneider-Creusot ve Almanya’nın Krupps şirketlerinden büyük miktarlarda top satın almıştır. Bulgaristan, yıllık bütçesinin üçte birinden fazlasını orduya ayırmıştır. Bulgaristan’da en yüksek ücret alanlar arasında subaylar önemli noktaya gelmişler ve halk arasında orduya ilgi artmıştır. Bosna-Hersek’in ilhakı ise Sırbistan’ı aynı yönde bir politika izlemeye itmiştir. Sırbistan da Fransız Schneider-Creusot firmasından yüksek miktarlarda top satın almıştır. Yunanistan ise askerî alanda diğerleri kadar hızlı olmamakla birlikte, Balkan Savaşına kısa süre kala o da aynı çizgiye gelmiştir.
Bulgaristan, Balkan Savaşları öncesinde Ayastefenos Antlaşmasındaki sınırlarını elde etmeyi ve geniş topraklar kazanıp, büyük bir Bulgaristan Devleti hâline gelmeyi planlamıştır. Ege Denizi’ne açılmak ise bir başka arzusu olmuştur. Diğer Balkan Devletlerinin de gözü üzerinde olan Makedonya, Bulgaristan’ın da elde etmek istediği yerlerden birisi hâline gelmiştir. Yapılan müzakerelerde Bulgar temsilciler, en sonunda Bulgaristan’a katılır umuduyla, özerk bir Makedon Devleti’nin kurulmasına taraftar bile olmuşlardır. Ayrıca, diğer taraftan bu bölgeyi ele geçirmek için Makedonya’da en fazla karışıklık çıkaran unsur Bulgarlar olarak gözlemlenmiştir. Dönemin Bulgar Başbakanı Stoyan Danev, “O dönemde halkın görüşüne göre Bulgar dış politikası yalnız bir sorun etrafında dönüyordu. O da Makedonya’ydı.” demiştir.

Balkan Savaşlarına yaklaşılırken Sırbistan’ın en büyük hedefi ise “Büyük Sırbistan”ı kurmak olmuştur. Bosna-Hersek’in Avusturya tarafından ilhak edilmesiyle, Sırbistan sıkışmış, Adriyatik Denizi’ne açılma ihtimali kapanınca, tek yol Makedonya üzerinden Ege Denizi’ne açılmak umuduna dönüşmüştür. Fakat Avusturya da aynı niyette olduğu için iki ülkenin planları çakışmıştır. Makedonya’da Sırp gizli örgütleri birleşip Kara El adıyla örgütlenmişler, bölgeyi Sırbistan kontrolüne almak için daha sistemli çalışmaya başlamışlardır. Ayrıca Sırbistan, Makedonya için bir paylaşma antlaşması istemiştir. Yunanistan da mevcut durumdan fazlaca yararlanmak peşinde koşmuştur.
Balkan Savaşları öncesinde Makedonya üzerinde tarihî hak iddia etmiş (ki günümüzde hâlâ devam ediyor), Makedonya’daki huzursuzluğu arttırmada rol oynamaya çalışmıştır. Megali İdea peşinde olan Yunanistan için Makedonya’nın yanında, Girit ve tüm Ege adaları da alınması gereken topraklar olarak önem kazanmıştır. Bu açıdan bakıldığında Balkan Devletleri arasındaki ihtilafların ve savaşa götüren sebeplerin en önemli kısmını Makedonya meselesi oluşturmuştur. Buna ek olarak “Kiliseler Meselesi” de bu anlaşmazlıklardan biri olmuştur. Bulgar kilisesinin, Rum Ortodoks kilisesinden ayrılmasından sonra, Makedonya’da mevcut olan kiliselerin ve okulların kime ait olduğu tartışması ve uyuşmazlıkları ortaya çıkmıştır. Balkan Harbi aslında Sultan II.Abdülhamit zamanında olacaktı ancak onun Balkanlar’da yürüttüğü uyanık politikalar Balkan Harbinin gecikmesine yol açmıştır.
1905’teki Japonya’ya ve 1909’da Avusturya’ya karşı diplomatik yenilgi üzerine Rusya, Balkanlar’da daha aktif rol oynama yolları aramaya başlamıştır. Balkan Devletlerinin ihtilaflarının çözümünü en çok isteyen Rusya olmuştur. Zaten Rusya’nın siyaseti Slavları birleştirip, tüm Balkan topraklarını aralarında paylaştırmak ve üzerlerinde Rus hâkimiyeti kurmaktır. Balkanlar’ı Slavlara verdikten sonra Osmanlının elinde kalan İstanbul ve Boğazları ele geçirmek bağlamında bir politika geliştirmişlerdi. Balkan Devletleri ise, Rusya’nın Balkanlar’da daha aktif politika yapması hususunda bölünmüşlerdir. Balkan Devletleri, Rusya’nın öncülüğünde ve diplomatik yardımları ile özellikle Makedonya’nın paylaşılması konusunda anlaşmaya varmışlardır. Böylece, 13 Mart 1912’de Sırplar ve Bulgarlar anlaşmışlardır. 29 Mayıs 1912’de Bulgar-Yunan, Mayıs 1912 Karadağ-Yunanistan ve Ağustos 1912’de Bulgaristan-Karadağ ittifak antlaşmaları imzalanmıştır. Böylece ilk kez bir Balkan ittifakı kurulmuştur.
Balkan Devletleri, ittifaklarını kurdukları sırada Osmanlı İmparatorluğu zor günler geçirmekteydi. Âdeta hasta adam ölmek üzereydi. 1911 yılında başlayan Trablusgarp Savaşı devam etmekteydi. İtalya, Trablusgarp’taki direnişi kırmak için On İki Ada’ya yerleştikten sonra Çanakkale önlerine gelip İstanbul’u tehdit altında tutmaktaydı. Mayıs 1912’de Arnavutluk’ta çıkan ayaklanmayı, Balkan Devletleri desteklemiş, hatta onları kışkırtmışlardır. Bu da Osmanlının karşısına güçlükler çıkarmıştır. 1908’den beri devam eden ayaklanmalar, karışıklıklar, Trablusgarp Savaşı, Arnavutluk ayaklanmaları ve siyasi etkiler ordunun zayıflamasında etkili olmuştur. Tüm bunlara rağmen Balkan Savaşı öncesinde Osmanlının galip geleceğine ilişkin ilginç bir inanış da egemen durumdaydı. Ancak ordu içindeki siyasi mücadele, Balkanlar’da harp olması durumunda hazırlanmış bir planın olmayışı, terhis edilmiş Rumeli ordusunun tekrar hazırlanmasının zaman alması bu savaşı Osmanlı Devleti aleyhine dönüştürmüştür.
7 Ekim 1912’de Balkanlar’da sınırların değiştirilmesine izin vermeyeceklerini seslendiren Avusturya ve Rusya’nın açıklamalarından sonra, 8 Ekim 1912’de Karadağ’ın Osmanlı İmparatorluğu’na savaş ilanıyla Birinci Balkan Savaşı başlamıştır. Bunu âdeta bir domino etkisi ile diğer Balkan Devletlerinin Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan’ın Osmanlı İmparatorluğu’na savaş ilanları izlemiştir. 8 Ekim 1912’de başlayan taarruz ardından başlayan I.Balkan Harbi 30 Mayıs 1913’e kadar sürer. Kırkkilise ve Komanova bozgunları duyulunca, Almanya ve Avusturya’da büyük huzursuzluk oluşmuştur. İngiltere, Fransa, Almanya açısından Osmanlı galibiyeti, Balkan galibiyetine tercih edilmiştir. Çünkü zayıf olan Osmanlı İmparatorluğu’ndan daha sonra uygun fırsatta istenilen yerler geri alınabilirdi. Ancak Balkanlılar galip gelirse ellerindeki toprakları bırakmak istemeyecekler ve Rusya da bunlara arka çıkacaktı. Avusturya’nın telaşı, Sırbistan’ın ilerlemesinden dolayı olmuştur. Sırbistan, Arnavutluk’a girip, Durazza limanını alarak Adriyatik’e çıkmıştır.
Sırbistan’ın Adriyatik’e çıkması, Avusturya tarafından protesto edilmiş ve derhâl çıkması istenmiştir. İtalya da bağımsız Arnavutluk’u istemekteydi. Böylece bölgeyi kolayca etki alanına alacaktı ve Adriyatik, kendi kontrolünde olacaktı. Avusturya-Macaristan ile Sırbistan arasındaki ilişkiler iyice gerilmiş, çatışma tehlikesi doğmuştu. Almanya’nın da Avusturya-Macaristan isteklerini desteklemesi sonucu, bu sorundan genel savaş çıkmasını istemeyen İngiltere, Fransa ve Rusya, Sırbistan’dan çekilmesini isteyince, Sırbistan çekilmek zorunda kalmıştır. Bu da gösteriyor ki en küçük bir kıvılcım, büyük savaşları doğuracak potansiyel oluşturmaktaydı. Bulgarlar tekrar saldırılarla Çatalca hattını yarmaya çalışmışlar ve Edirne de kuşatma altına girmiştir. 13 Aralık 1912’de Londra’da barış görüşmeleri başlamış; ancak sonuç alınamamıştır.

Balkan Savaşlarının başlamasıyla Bulgar saldırıları Edirne’ye yönelmiş,kısa bir süre sonra Trakya Bulgarların, Kosova, Manastır, Ohri ve Üsküp Sırpların eline geçmiştir.Yunanistan ise Makedonya’dan pay almıştır. 30 Mayıs 1913 yılında Londra Barışına göre Osmanlı Devleti Avrupa’daki topraklarını kaybetmiş elinde sadece İstanbul ve çevresi kalmıştır. Ancak Londra Antlaşması Balkan Devletlerini tatmin etmemiş Sırbistan, Bulgaristan, Romanya ve Yunanistan durumdan memnun olmamıştır. Osmanlı içinde de 23 Ocak 1912’de İttihat ve Terakki Grubu İstanbul’da, Babıali Baskını yapıp, Kâmil Paşa’yı istifa ettirip, Mahmut Şevket Paşa’ya hükûmet kurdurmuşlardır. 3 Şubatta savaş yeniden başlamıştır.
6 Martta Yunanlılar Yanya’yı, Bulgarlar ise 26 Martta Osmanlı İmparatorluğu’nun Rumeli’deki ilk başkenti olan Edirne’yi ele geçirmişler, Karadağlılar ise 23 Nisanda İşkodra’yı işgal etmişlerdi.Bu başarısızlıklar nedeniyle Osmanlı İmparatorluğu, büyük devletlerin aracılığını kabul edeceğini bildirince Londra Konferansı tekrar toplanmış, 30 Mayıs 1913’te Osmanlı İmparatorluğu ile Balkan Devletleri arasında anlaşmaya varılmıştır. Buna göre Arnavutluk bağımsızlığını kazanmıştır. Midye-Enez hattı Osmanlı-Bulgar sınırı olmuş, Edirne, Dedeağaç ve Trakya Bulgaristan’a verilmiş; Yunanistan’a Güney Makedonya ve Girit, Selanik; Sırbistan’a kuzey ve orta Makedonya; Romanya’ya ise Silistre verilmiştir.
Birinci Balkan Savaşı sonucunda tüm devletler toprak kazanmalarına karşın, paylaşımlar hiçbirini tatmin etmemiştir. 1912 Aralık-1913 Ocak arasında geçen dönem, Balkan ligi üyeleri için hayal kırıklığı dönemi olmuştur. Hiçbiri tam olarak hedeflerine ulaşamamıştır. Bu dönemde aynı zamanda Bulgaristan’ın izolasyonu söz konusu olmuştur. Bulgaristan; Yunanistan ve Sırbistan’la Makedonya konusunda anlaşmazlığa düşmüştür. Makedonya’nın büyük kısmının Bulgaristan’da kalmasına, Sırbistan ve Yunanistan itiraz etmiştir. Özellikle Bulgaristan ile Yunanistan arasındaki durum gergin bir görüntü çizmiştir. Bulgaristan, her fırsatta Selanik’in Yunanistan’a bırakılamayacağını yinelemiştir.
Yunanistan, Bulgaristan’ın Dedeağaç ve Kavala’yı almasından rahatsızlık duymuştur. Sırbistan ise hem Bulgarların durumu hem de Bulgaristan’ın Manastır’a yayılıp, Yunanistan’la arasına girmesinden çekinmiştir. Bu hadiseler çok geçmeden Sırbistan ve Yunanistan’ı, Bulgaristan’a karşı birleştirmiştir. Bulgaristan ile Romanya arasında da gerginlikler yaşanmıştır. Savaşa girmeyen Romanya, Bulgaristan’dan sınır düzeltmesi yapmasını ve kendisine toprak vermesini istemiştir. Bu durumda Osmanlıya karşı, Bulgaristan’a asker yardımı yapacağını da bildirmiştir. Ancak Bulgaristan buna razı olmamıştır. Bulgaristan, Osmanlı İmparatorluğu ile savaşırken geride Romanya’ya karşı savunmasız kalmıştır. Daha sonra Romanya Mayıs 1913’te, Silistre’yi elde etmiş; fakat bu durum da Romanya için tatmin edici olmamıştır. Sırbistan ve Yunanistan 1 Haziran 1913’te ittifak antlaşması imzalamışlardır. Bulgar Hükûmeti, durumu yanlış değerlendirip askerî bir zafer kazanabileceğine inanarak 29-30 Haziran 1913’te Yunanistan ve Sırbistan’a saldırı emri vermesiyle İkinci Balkan Savaşı başlamıştır.
Taarruza geçen Bulgar ordusu kısa sürede püskürtülmüştür. Yunanlılar Kavala’yı ele geçirip İstanbul’a yaklaşmışlardır. 10 Temmuz’da “altın fırsatı” kaçırmak istemeyen Romanya, Bulgaristan’a savaş ilan etmiş, Bulgar Dobruca’sını işgal edip Bulgaristan içerilerine doğru ilerlemeye başlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu da durumdan yararlanıp 20 Temmuzda Edirne’yi geri almıştır. Bulgaristan için İkinci Balkan Savaşı, tam bir hezimet olmuştur.
10 Ağustos 1913’te Bulgaristan, Sırbistan, Yunanistan ve Karadağ arasında Bükreş Antlaşması imzalanmıştır. Türk kuvvetleri Bulgarların elindeki Edirne’yi 22 Temmuz 1913 tarihinde geri almış, Bükreş Antlaşmasından sonra Balkan Devletleriyle ayrı ayrı antlaşmalar yapılmıştır. İstanbul Antlaşmasıyla Edirne Osmanlı Devleti’ne bırakılmıştır. Osmanlı Devleti’nin İkinci Balkan Savaşında galibiyetine rağmen Oniki Ada İtaiya’ya, İmroz ve Bozcada dışındaki bütün adalar Yunanistan’a bırakılmıştır. Balkan Savaşları Osmanlı Devleti’nin küçük devletçikler karşısında bile ayakta duramadığının ve eski gücünü kaybettiğinin bir göstergesidir.
Balkan Savaşlarının barut kokusu daha geçmeden Avrupa’da Birinci Dünya Savaşı başlamıştır. 28 Haziran 1914’te Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun veliahdı Franz Ferdinand’ın bir Sırp milliyetçisi olan Princip tarafından öldürülmesi, son dönemde Avrupa’da yaşanan ittifaklaşmaların birbirlerine karşı savaş açmalarına yol açan bir kıvılcım etkisi yaratmıştır. Birinci Dünya Savaşı sonrasında ise Avusturya- Macaristan ve Osmanlı İmparatorluğu tarih sahnesinden silinmiş; yerlerine yeni devletler kurulmaya başlamıştır. Bunlardan biri de özellikle çalışmayı ilgilendirmesi bakımından Balkan topraklarında kurulan, Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı olmuştur.
Yararlanılan Kaynaklar
Abdullah Kutalmış Yalçın, Balkanlarda Sırp Milliyetçiliği
Halil Akman, Paylaşılamayan Balkanlar
Fahir Armaoğlu, 20.Yüzyıl Siyasi Tarihi
Barbara Jelavich, Balkan Tarihi: 20.Yüzyıl
Emin Gürses, Milliyetçi Hareketler ve Uluslararası Sistem
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Abdullah Kutalmış Yalçın’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Gayrinizami Savaşın Tarihçesi Ve Modern Askerlik

Gayrinizami harp insanlık tarihi kadar eski bir harp şekli olup, 21. yüzyılda gerçekleşen mücadelelerde de etkin olarak rol oynamaktadır. Günümüze kadar geçen süreç boyunca, bu harp türü gelişen ihtiyaçlar doğrultusunda birçok evrimden geçmiştir. Gayrinizami harbin bu gelişimini anlayabilmek adına bu bölümde ilk olarak, 19. yüzyıldan itibaren gerçekleşen en çarpıcı deneyimler kısaca ele alınmıştır. Bölümün devamında Sun Tzu, Clausewitz, Jomini, Lawrence, Mao, Lenin, Marks ve Engels’in gayrinizami harp teorisine olan özgün katkıları açıklanmaya çalışılmıştır. Daha sonra, 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bütün dünyada askerî doktrin üretmede başı çeken ABD’nin modern teorinin oluşmasındaki katkısı ve bu katkıya Türk ordusunun uyumu ele alınmıştır. Bölümün sonunda, literatürde bulunan kavram kargaşası nedeniyle, çalışmamızın amacına uygun bir tanımlama yapabilmek adına, gayrinizami harbin kavramsal analizi yapılmaya çalışılmıştır.

Tarihçe

Gayrinizami harp ve onun türevlerinden olan gerilla savaşı, insanlık tarihi kadar eski ve dünyanın her köşesinde meydana çıkacak evrenselliğe sahip olup, bu konudaki deneyim ve örnekler çok sayıdadır. Bu nedenle gayrinizami harbin tarihçesi derinliğine ve genişliğine analiz edilmesi gereken bir araştırma alanıdır. Çalışmamızda, hepsine değinmek imkânsız olduğu ve amaca da hizmet etmeyeceği için, 19. yüzyıldan itibaren gerçekleşen en çarpıcı ve kapsayıcı olan deneyimlerden kısaca bahsedilmiştir.
Gayrinizami harp, iki hasım güç arasında (devletler veya devlet dışı aktörler), herhangi bir dış kaynak tarafından teşkilat, eğitim ve lojistik kapsamında desteklenen yerli halkın hâkim olduğu, nizami kuvvetler dışındaki kuvvetler ya da onların desteklenmesiyle, münferit ya da bölgedeki dost nizami kuvvetlere yardımcı unsur olarak, hedef ülkede veya düşman işgali altındaki bölgelerde egemen olan sivil/askerî otoriteyi zayıflatmak/yıkmak ve bölgeye sahip olmak amacıyla askerî ve yarı askerî yöntemlerle yürütülen uzun soluklu bir savaş şeklidir. Bölümün devamında da görüleceği üzere, bu harp şekli dağlık, ormanlık gibi benzer özelliklere sahip coğrafyalarda daha çok karşımıza çıkmaktadır.
Gayrinizami harp güçsüz devletlerin, güçlüler karşısındaki güç dengesini asimetrik yöntemlerle sağlama ihtiyacından doğabileceği gibi, kuvvetleri denk tarafların asimetrik etki yaratmak için başvurabileceği bir formda da ortaya çıkabilmektedir. Gayrinizami harp tarihi üzerine yapılan çalışmalar incelendiğinde konunun yöntem olarak tarihi sürecin, ilkel gerilla deneyimleri, sosyal haydutluk, köylü savaşları, sömürge savaşları gibi veya sanayileşme çağı, emperyalizmin doğuşu ya da birinci ve ikinci dünya savaşları öncesi ve sonrası şeklinde evrelere ayrılarak ele alındığı, hedef ve gayelerine göre sınıflandırılarak izah edildiği görülmektedir. Örnekler verilerek hazırlanan benzer bir sınıflandırma, aşağıdaki tabloda sunulmuştur.

Fransız devrimiyle 19. yüzyılda Napolyon’un gücünün artması, bütün Avrupa’da mukavemet gruplarının doğmasına sebep olmuştur.

Devrimin önemli sonuçlarından biri zorunlu askerlik sistemine dayalı ilk milli ordunun kurulmasıdır. Bu dönemde zorunlu askerlik uygulamasının, bu sisteme dâhil olmak istemeyen grupların isyan ve gerilla hareketlerini tetikleyici bir rol üstlenmesi devrimin diğer bir sonucudur. Ancak Napolyon ve Fransız generallerinin dikkate almadığı bir konu, kurdukları ordunun, sivil halktan oluşturulmuş milis kuvvetlerine karşı, yani gerilla savaşına, ulusal ve bölgesel enerjilerle mücadeleye hazırlıksız olmasıdır. Bu eksiklik ilk defa 1793’te Vendee’de ayaklanan Katolik köylülere karşı yapılan seferlerde, sonrasında ise aynı başarısızlık Tyrol, Belçika ve Kuzey İtalya köylü ayaklanmalarında ortaya çıkmıştır. Bu bölgelerin ortak özellikleri hepsinin dağlık bölgeler olmasıdır.
Fransız ordusu, asıl olarak gerilla savaşıyla İspanya, daha iyi bilinen adıyla Yarımada seferinde, 1807-1814, uğraşmak durumunda kaldı. Büyük çaptaki ilk çete harekâtı, bugün gayrinizami harbin bir bölümüne adını vermiş olan İspanyol gerillalarının, Napolyon’un işgal ordularına karşı verdikleri mücadelede görülmektedir. İspanyollar, İngilizler tarafından yalnız silah ve malzeme yardımıyla değil, İngiliz ve Portekiz birlikleriyle ve bu arada Alman Kraliyet Lejyonu ile de desteklenmiştir. Bu mücadeleyle literatüre giren İspanyolca guerrilla kelimesi ‘Küçük Savaş’ anlamına gelmektedir. Küçük savaş türünün ortaya çıkmasının en önemli sebebi, şüphesiz devletlerin merkezileşme ve nüfuzlarını arttırma çabasından kaynaklanmıştır. Aslında daha önceleri de kuzey Hollandalılar İspanyollara karşı ‘Küçük Savaş’ tekniklerini kullanmıştı. Rumlar da (Arma Toli) Osmanlı devletine karşı bu harp türüne başvurmuştu. Alman general Valentini 19. yüzyıl başında Osmanlı-Türk savaş tipini de Küçük Savaş’a (Kleiner Krieg) benzetmektedir.

Napolyon’a tekrar dönecek olursak, 24 Haziran-30 Aralık 1812 tarihleri arasında, sayısı yüz binleri bulan bir orduyla giriştiği meşhur Rusya seferinde, Rus gayri muntazam kuvvetlerinden büyük darbeler yemişti.

Bu harp şekli, Napolyon sonrası dönemde ise, kendisine emperyalizmin bir sonucu olan sömürge savaşlarında yer bulmuştur. Sömürge savaşlarına en çarpıcı örnekler olarak Fransızların 1830’da sömürge kurmaya başladığı Cezayir, İngilizlerin 1880-1881 ve 1899-1902 yıllarında Boer ve Amerikalıların 1899-1902 Filipinler deneyimleri gösterilebilir. Filipinlerdeki mücadele 1913’e kadar devam etmiştir. 19. yüzyıl boyunca, merkeziyetçiliğe tepki olarak özellikle Balkan milletleri Osmanlı İmparatorluğu’na karşı verdikleri bağımsızlık mücadelelerinde, mücadeleye imkân veren dağlık Balkan coğrafyasını ve araç olarak da bu coğrafyaya dayalı gayrinizami harbi yöntem olarak kullanmışlardır.
Sırp, Karadağ ve Bulgar komitalarının giriştikleri harekât ile Mora isyanında Yunan çetecileri ve bu hareketlerin destekçisi olan Ortodoks Kilisesi, tezin konusu olan Balkan Harbi sonunda, bu milletlerin Osmanlı idaresinden ayrılmasında başlıca rolü oynadılar. Balkan Harbi öncesinde ise, 1911-1912 Trablusgarp Harbi’nde genç subayların liderliğinde teşkil edilen Osmanlı gayrinizami kuvvetleri İtalyan birlikleri karşısında bu harp türünü etkin olarak kullanmıştı. Bu harpte ilk defa İtalyanlar tarafından hava unsurları kullanılmış, Osmanlı gayrinizami kuvvetlerine karşı hava harekâtı icra edilmişti.
Birinci Dünya Savaşı’na gelindiğinde ise, bu savaş üzerine yayımlanan eserlerde kendisinden pek fazla söz edilmeyen Teşkilat-ı Mahsusa ön plana çıkmıştır. Teşkilatı-ı Mahsusa dönemin Osmanlı Harbiye Nazırı Enver Paşa’ya doğrudan bağlı olarak çalışan, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Pan-İslamizm ve Pan- Türkizm politikalarının somut bir uygulamasını gösteren bir istihbarat ve gayrinizami harp örgütüdür. Teşkilat savaş esnasında oldukça geniş bir coğrafyada faaliyet göstermiştir. Doğu Anadolu ve Kafkasya’ya, Suriye’ye, Afrika içlerine, Hindistan’a, Türkistan’a ve Rusya içlerine gayrinizami harp konusunda yetişmiş personel ve bazı müfrezeler gönderilmiştir. Bu personel ve müfrezeler, yandaş yerli halk arasında örgütlenmeye ve buralarda özellikle İngilizlere ve Ruslara karşı halkı harekete geçirmeye çalışmışlardır. Bu faaliyetler esnasında kimi cephelerde Almanlarla işbirliği yapılmış, ancak Osmanlı Devleti’nin harpten yenik ayrılması üzerine teşkilat ilga edilip varlığına son verilmiştir.

Birinci Dünya Savaşı’nın Doğu Afrika cephesinde, dar bir bölgede gerçekleşmesine rağmen, Alman Generali Paul Emil von Lettow-Vorbeck’in müttefiklere karşı verdiği mücadele gayrinizami harp modeli olarak değerlendirilmektedir.

Lettow-Vorbeck, Ağustos 1914 yılında, savaşın ilk aşamalarında, sadece 2600 Alman vatandaşı ve 2472 Afrikalı askerden oluşan küçük bir askerî garnizonun komutanıydı. Lettow-Vorbeck, Tanga şehrinde önemli bir İngiliz amfibisinin saldırısını püskürtmek için hazırlanmıştı. Saldırı 2 Kasım 1914’te başladı ve dört gün boyunca Alman kuvvetleri Tanga’da savaştı. Sonrasında Lettow-Vorbeck Doğu Afrika’daki İngiliz demiryollarına saldırı düzenledi. 19 Ocak 1915’te ise Jassin’de İngilizler üzerinde ikinci bir zafer kazanmıştı. Ayrıca İngiliz Thomas Edward Lawrence tarafından Araplardan organize edilen ve Osmanlı kuvvetlerinin demiryolu hattını, ikmalini ve geri emniyetini sekteye uğratan uygulamalar Allenby kuvvetlerinin harekâtını ziyadesiyle kolaylaştırmıştır.
Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna doğru, zemini gayrinizami harp uygulamalarına dayanan ve 1917 yılında patlak veren Rus İhtilâli de bu konuda iyi bir örnek teşkil etmiştir. Kendinden sonraki birçok kurtuluş savaşlarına örnek teşkil eden Türk İstiklal Savaşı, işgal kuvvetlerine karşı verilen mücadelede, kurulan Kuvayı Milliye çeteleriyle ve bunların sonradan yerini muntazam ordulara bırakmasıyla başarılı bir gayrinizami harp olup, ayrıca incelenmeye değerdir. İki dünya savaşı arası dönemde meydana gelen çatışmalardan İtalya- Habeş harbine bakıldığında, 1935-1936, klasik manada muntazam bir Habeş ordusu mevcut olmadığı, bu sebepten Habeş savunmasının tamamen gayrinizami harp karakterinde cereyan ettiği görülmektedir. Keza ‘5’inci Kol’ kavramının ortaya çıktığı İspanya iç harbi de, 1936-1939, gerilla harekâtı ile birlikte bozguncu ve yıkıcı faaliyetlerin de uygulanması sebebiyle, gayrinizami harbe bugünkü anlamda bir tatbikat getirmiştir.

Gayrinizami harp, Avrupa’da Alman, Güneydoğu Asya’da Japon işgalinin mukavemet hareketlerini tetiklediği İkinci Dünya Savaşı’nda bir kez daha önem kazanır.

Ancak söz konusu savaşın arefesinde, yukarıda zikredilen tecrübelerin ve alınan derslerin çoğu unutulmuş, taraflar bu anlamda hazırlıksız yakalanıp savaş esnasında tedbir geliştirmeye çalışmışlardır. Mukavemet hareketleri ve buna karşı alınan tedbirler farklı formlarda, farklı zamanlarda ve farklı coğrafyalarda gayrinizami harbin bütün unsurlarıyla uygulama alanı buldu. Japonların Çin’i işgal girişimi 1937 yılında başlamıştı. Bu girişim Japonların İkinci Dünya Savaşı’nda yenilmesiyle başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Japonların Çin’i istila hareketi ile gayrinizami harp modern anlayışa uygun olarak uygulama alanı bulmuştu. Japonların mağlubiyetine kadar Mareşal Chiang Kai Shek ile birlikte hareket eden Mao Tse-Tung, galibiyetten sonra Shek’i bertaraf ederek Çin’de hâkimiyeti sağlamıştır.
İkinci Dünya Savaşı sonrası dönem ise, dekolonizasyon süreci, nükleer silahlanma ve nizami harbin imkansızlaşması gibi faktörler nedeniyle her yönüyle gayrinizami harp çağıdır. O tarihten günümüze kadar dünyanın her köşesinde sayısız mücadeleler görülmüştür. En çarpıcı olanlar Hollanda ve Endonezya arasındaki mücadele (1945-1962), yine Endonezya’da 1965 komünist devrim teşebbüsü, Hindiçini (1945-1954), Malaya (1948-1960), Cezayir (1954-1959), Kıbrıs, Küba (1957-1959) ve Vietnam (1963-1973) mukavemetleridir.
Sadece bir kısmını açıklamaya çalıştığımız gayrinizami harbin tarihi, anlatılanlarla kapanmış değildir. 1979-1988 yılları arasında Sovyetler Birliği-Afganistan savaşında, 2001 yılından günümüze kadar ise Amerika liderliğindeki
koalisyon ülkelerince Afganistan’da yaşananlar, yine tarihi kanlı mücadelelerle dolu olan Ortadoğu’da Irak, Suriye ve Afrika’nın birçok köşesinde günümüzde devam eden çatışmalar, gayrinizami harbin evrimleşerek bugün olduğu gibi gelecekte de önemini artarak muhafaza edeceğini göstermektedir.
Yararlanılan Kaynaklar
Ali Güneş, Balkan Harbi’nde Osmanlı Gayrinizami Harp Tecrübesi
Michael S. Neiberg, Dünya Tarihinde Savaş
Munter Otte, Gerilla Savaşı ve Terörizm
Cihat Akyol, Gayri Nizami Harp
Adnan Doğu, GNH ve Bu Harbin Doktrini Nedir?
Mustafa Özyanar, Gayri Nizami Harp Harekâtı
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Ali Güneş’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

İlmi Ve Siyasi Bir Yapı Olarak Senusi Tarikati'nin Teşkilat Yapısı, Cihad Anlayışı Ve Diğer Faaliyetleri

İslam topraklarına Batılılar tarafından yapılan taarruz neticesinde birçok İslamî uyanış ve tecdit hareketleri bu coğrafyada meydana gelmiştir. Bu anlamda, Batının askerî ve ekonomik alanda mutlak üstünlüğü farklı yerlerde, farklı tezahürler meydana getirmiştir. Tarih arşivinde, bugün ilmi ve siyasi bir yapı olarak Senusi Tarikati’ni ele alacağız. Batı ile devlet düzeyinde ilişkisi bulunan ve uzun yıllardır Batıyı yakından takip eden Osmanlı Devleti’nde bu tezahür, Batıdaki bir takım uygulamalardan etkilenmek suretiyle kendi devlet düzeninde bu uygulamalara münasip yenilik yapmak olarak kendisini göstermiştir. Bu anlamda İslam devleti kimliğinden taviz veren İstanbul’da hâl böyle iken; taşrada Avrupa’ya ve medeniyetine karşı farklı hissiyatlar hâkim olmuştur. Bu bağlamda Batının bizzat işgaline uğrayan ve onların idaresi altında yaşamak tehlikesi veya durumunda olan Müslümanlardaki Batı anlayışı ve algısı Osmanlı merkezinden daha farklı olmuştur. Bu anlamda her coğrafyanın kendisine münasip tarzda bir tepkisi ve örgütlenmesi olmuştur.
XIX. yüzyıl, Avrupa için ilerleme ve dünyanın değişik coğrafyalarını keşif ve keşfedilen coğrafyalarda hâkimiyet kurma asrı olur iken, diğer coğrafyalarda özellikle Müslüman coğrafyalarda müdafaa ve örgütlenme asrı olmuştur. Müslümanlar bir yandan Batının ilerleme kaynağını arayıp kendi ülkesine tatbik etme yolları ararlarken bir yandan da kendi ülkelerine yönelen Batılı hücumunu bertaraf etmekle uğraşmışlardır. Bu örgütlenmenin en müşahhas örneklerinden birisi de Afrika’da teşekkül eden Senusî Tarikatıdır. İlk başlarda klasik sufi bir ihya hareketi olarak ortaya çıkan Senusîlik, zaman içerisinde siyasi ve askeri bir yapıya evirilmiştir. Zamanın ve hadisatın tesirinden nasibini alan tarikat, bölgede sûfizm anlayışına da farklılık getirmiştir.
Senusilik Nedir ?
Afrika’da bir ihya hareketi olarak ortaya çıkan Senusî Tarikatı Muhammed b. Ali es-Senusî tarafından kurulmuştur. 1787 yılında Cezayir’in Mustagnem kentinde dünyaya gelen Senusî, ilköğrenimi Cezayir medreselerinde, yüksek ihtisasını ise Fas-Karaviyyin Üniversitesinde tamamlamıştır. Hukukçu kimliği ile ön plana çıkan es-Senusî, eğitim gördüğü üniversitede öğretim görevlisi olarak da çalışmıştır. Dönemine göre farklı ve yenilikçi fikirlere sahip olan Senusî, fikirleri sebebiyle Fas’ta üniversitedeki işine son verilmiştir. Fas’tan ayrıldıktan sonra Mısır’a giden ve el-Ezher’de 9 ay ders veren Senusî, burada da fikirleri sebebiyle hoş karşılanmamıştır. Mısır’dan Hicaz’a geçen Muhammed es-Senusî, burada hayatına yön verecek olan kişiyle Ahmet b. İdris el-Fasî ile tanışmıştır. Kendisinin fikir dünyasına yakın olan el-Fasî’den oldukça etkilenen Senusî, burada onun tarikatı olan İdrisiyye tarikatına intisap etti. Kendisi gibi hukukçu olan el-Fasî de aradığı talebe profilini Senusî’de bulmuştur.
Genç yaşta Kadirî, Darkavî, Şazelî ve Ticanî gibi tarikatlardan icazet almasına rağmen İdrisiyye Tarikatında karar kılan es-Senusî, el-Fasî ile birlikte Vahhabiliğe karşı sufizmin İslamî temellerini savunmuş ve Vahhabilerin de saygısını kazanmıştır. Hicaz’dan Yemen’e göçen bu ikili burada hizmetlerine bir müddet burada devam etmiştir. Yemen’de iki yıl kalan es-Senusî, El-Fasî’nin vefatının ardından tekrar Hicaz’a dönmüştür. Hicaz’da İdrisiyye Tarikatının Halifesi olarak faaliyet gösteren Senusî, ilk tekkesini 1837 yılında Ebu Kubeys tepesinde açmıştır. Bu tekkenin faaliyete geçmesi, aynı zamanda Senusî tarikatının da resmen başlangıcı kabul edilmektedir.
Senusi Tarikati’nin Kuruluş Sürecinde Kuzey Afrika’nın Durumu
Muhammed es-Senusî, İdrisiyye Tarakatına müntesipti; ancak kendisinin hususî kemâlatından ve vaazlarından etkilenen o kadar büyük bir kitle vardı ki, etkilendiği tarikat kendi ismiyle bilinir hâle gelmiştir. Muhammed es-Senusî, Hicaz’da belli bir müddet kaldıktan sonra ait olduğu topraklara Kuzey Afrika’ya dönüp, orada irşat faaliyetlerine devam etme kararı almıştır. Kuzey Afrika’yı ve oradaki sıkıntıları bilen Senusî, buranın yapısına münasip bir hizmet ve tarikat tarzı geliştirmiştir.

Siyasi Durum
Muhammed es-Senusî’yi, Kuzey Afrika’da mücadele için tahrik eden pek çok unsur mevcut idi. Bunlardan en önemlisi Kuzey Afrika halklarının ciddi siyasi bir otoriteden mahrum kalması ve Batılı devletlerin işgaline ve saldırılarına karşı koyacak bir örgütlenme olmaması olmuştur. Bu dönemde özellikle doğduğu yer olan Cezayir’in işgal edilmesi ve Osmanlı taşrasında merkezle ilişkilerin kopuk olması ve bunun sonucunda taşrada ortaya çıkan siyasi istikrarsızlık ve başıbozukluklar Afrika’da yeni bir yapılanmanın olması gerekliliğini göstermiştir.
Osmanlı’nın eyaleti olan Cezayir, Tunus ve Trablusgarp’ın merkezden uzak olması hasebiyle uzun yıllar kendi içerisinde özerk bir yapıda varlığını sürdürmüştür. Ancak XIX. yüzyıl şartlarında bölge Avrupa saldırısına uğramasına karşın, Osmanlı merkezden yardım edecek ve buna karşı koyacak askeri ve siyasi irade ortaya koyamamıştır. 1830 yılında Fransızların Cezayir’i işgaline karşı mukabelede bulunamayan Osmanlı, durum ve hâl itibariyle Afrika’nın geri kalanına da hükmedecek durumda değildi. O dönemde Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa isyanına karşı koymakta güçlük çeken Osmanlı, askeri olarak toprak bütünlüğünü muhafaza edecek irade ve güçten oldukça uzak düşmüştür.
Devlet-taşra arasında bu ilişkiler mevcut iken, İslam dünyasının çoğu yerinde görüldüğü gibi, aşiret kavgaları, kan davaları, ahlakî yozlaşmayla birlikte hurafelerin artması ve bu inançlara halkın körü körüne inanması görülmüştür. Bununla birlikte bölgede, halkı eğitecek bir otoritenin bulunmaması ve bölgede güçlü olan tasavvufi yapıların İslam’ın öğretilerin tersine faaliyet göstermeleri sonucu ortaya çıkan cehalet ve aynı zamanda fakirlik gibi unsurlar bölgede ciddi bir siyasi birliğin ve istikrarın oluşmasına engel teşkil etmiştir. Bu noktada sıkıntıları bilen es-Senusî bu sıkıntılara münasip tarzda bir derman arayışına girmiştir.
İlmî Durum
Kuzey Afrika’nın İslam hâkimiyetine girmesinin ardından bölgede İslam’daki ilerlemeye paralel olarak ilmî anlamda birtakım hareketlilikler gözlemlenmiştir. Bölgede ilim merkezlerinin teşekkül ettiği dönemde özellikle XIII. yüzyılda muhtelif bölgelerde medreseler kurulduğu görülmektedir. Özellikle Tunus’ta kurulan Zeytuniyye Medresesi gibi eğitim merkezleri Malikî mezhebinin öğretilerini bölgede yayarken aynı zamanda siyasi otorite ile de fikir birliğinde bir araya gelmiştir. Bu dönemde bu medreselerde bir yandan pek çok eser telif edilirken, bir yandan da bu medreseler İslam’ın da bölgede kalıcı hâle gelmesine vesile olmuştur.
İslam dünyasının genelinde olduğu gibi XIV. Yüzyıldan sonra ilmî olarak ciddi bir boşluk ve ilerlemeden yoksun bir ortam ortaya çıkmıştır. Yeni fikirler ve eserler vücuda gelmezken, yazılan eserler ve eğitimler eskinin tekrar ve taklidi mahiyetine girmiştir. Bu dönemde genel olarak Afrika’da, Mısır’da faaliyet gösteren el-Ezher Üniversitesinden başka faaliyet gösteren ciddi bir üniversite uzun süre teşekkül etmemiştir. Bu hâl XIX. yüzyıla gelindiğinde kendisini cehalet, fakirlik, ihtilaf olarak kendisini göstermiştir. Muhammed Senusî, bu dönemde bu durumun bölgede yapılacak maddi ve manevî ihyâ hareketleriyle aşılabileceğini düşünmüştür.
Dini ve Tasavvufi Durum
Afrika’nın Müslümanların eline III. Halife Hz. Osman döneminde bölgeye başlayan akınlarla birlikte geçmiştir. Bu dönemde Bizans hâkimiyeti altında olan Kuzey Afrika’da Müslümanlar zaman içerisinde zayıflayan Bizans’ı ve bölgede yaşayan Berberileri mağlup ederek bölgede hâkimiyet tesis edebilmişlerdir. Emevi Döneminde Müslüman topraklarına dâhil olan Kuzey Afrika, bu dönemden sonra aşırı uç grupların ve merkezdeki kargaşadan dolayı merkezde tutunamayan Müslümanların sığınak ve yeni siyaset geliştirmek için fırsat yeri olmuştur. Bu anlamda bölgeye Şiiler, İbadiler ve Hariciler göç etmişlerdir. Burada yeni bir otorite ve İslamî anlayış tesis amacı içinde olan bu gruplar zaman içerisinde Sünnîlik içinde eriyip gitmişler; çok fazla kalıcı olamamışlardır.
Afrika’nın İslamî anlayışında öteden beri sufî anlayış ve tekkeler ön planda olmuştur. İslam coğrafyasında görüldüğü gibi ehl-i zâhir ve ehl-i bâtın gibi ayırım olmamakla beraber halkın itikadında tekke ve tarikat İslam ile bir bütün haline gelmiştir. Özellikle Murabıt ve Muvahhidler Döneminde İslam’ı koruma adına bölgede siyasi düzenlemeler de gerçekleştiren tarikatların bölgede üstlendikleri gerek siyasi gerekse sosyal anlamda birçok vazifesi bulunuyordu. Bu anlamda XIX. yüzyıla gelindiğinde halkın içerisinde bulunduğu sıkıntılar, aşiretler arasında vuku bulan kavgalarda arabuluculuğu tarikatlar üstlenmişlerdir. Afrika’da tekkeler aynı zamanda okul, yetimhane, yoksullar yurdu, yardımlaşma merkezi olarak da kullanılmıştır. Bulunduğu şehrin merkezinde modern devletin sağlaması gereken birçok hizmet, o dönemde tarikatlar vasıtasıyla sağlanmıştır.
XIX. yüzyıl Afrika’sında Batılı silahlı ve işgalci güçlere karşı direniş, bölgede ciddi bir devlet otoritesi olmadığı için halka düşmüştür. Halkı da o dönemde örgütleyecek en güçlü unsur da tarikatlar olmuştur. Tarikatların bu işlevine karşın halkın cehaleti ve bölgenin geri kalmışlığının yanında Batılı devletlerin Afrika politikası, tarikatların kimliklerinde, yapılarında ve işlevlerinde değişimi kaçınılmaz kılmıştır. Bu bağlamda Ortadoğu’daki fikri canlanmadan etkilenen bölgede “neo-sufî” olarak adlandırılan yeni tasavvuf anlayışları meydana gelmiştir. Bu dönemde tarih, hukuk, siyaset gibi sosyal ilimler okuyan, İslam’da yeniliği savunan ve içtihat kapısının açılması gerekliliğini vurgulayan tarikat önderleri, halkları ve toprakları için çok yönlü bir mücadelenin içine girmişlerdir. Bu anlamda Kuzey Nijerya’da Osman Dan Fidio, Cezayir’de Fransız Sömürgeciliğine karşı Emir Abdülkadir ve Halifeleri, Senegal ve Mali’de Hacı Ömer Tal, Moritanya’da el-Kalkami, Doğu Afrika’da Kadirî ve Şazelî Tarikatları bölgede Batılılara karşı Müslüman direnişinin temsilcileri olmuşlardır.
Senusîliğin Teşkilât Yapısı
Afrika’da bir ihyâ hareketi olarak ortaya çıkan Senusî tarikatı, yapılanmasını ve nizamını eski usulden de faydalanarak gerçekleştirmiştir. Geleneksel tarikat yapılanmasını büyük ölçüde muhafaza eden tarikat, hedefinde ve bazı faaliyetlerinde farklılığa gitmiştir. Kendisine başlangıçta merkez olarak Cagbub beldesini seçen tarikat, burada kurumsallaşmış ve faaliyete başlamıştır. Tarikat bu anlamda faaliyetlerini yürütmek için uzun yıllardan bu yana kullanılan “zaviye”leri seçmiştir. Zaviyeler için Muhammed es-Senusî “ Buralar, Allah’ın mescitleri, ilahi rahmetin tecelli ettiği yerler, Kur’an öğrenim müesseseleri, İslam prensiplerinin öğretildiği okullar, yardımlaşma, dayanışma, kardeşlik ve dostluk yuvalarıdır.” demiştir. Bu zaviyeler yerleşim yeri olarak kendilerine su kaynaklarının bulunduğu yerler, ticaret yolları üzerini seçmişti ve iki zaviye arasında pek uzak mesafe olmayacak şekilde kurulmuştur.
Şehir yerine daha çok kendisine çölleri ve uzak yerleri seçen Senusî, böylelikle kendisine yeni bir alan açarken, İslam’dan uzak kalmış halkı da İslam konusunda bilinçlendirmeyi amaçlamıştır. Daha önce devletin ve aşiretler dışında bir üst otoritenin olmadığı yerlerde Senusî tarikatı faaliyet göstermiş ve buralarda birçok insan tarikata intisap etmiştir. Tarikatın nüfuz alanının artması ve yayılmacı bir politika izlemesi dolayısıyla tarikatta hiyerarşik bir düzenleme yapmak zaruri hâle gelmiştir. Bu anlamda Senusî müntesipleri üç kısımda sınıflandırılmıştır:
1- Muhibbûn: Şeyhe intisap etmeyen, tarikatla herhangi bir bağlantısı bulunmayan kitlelere verilen isimdir. Tarikatla gönül bağı bulunan bu topluluktan beklenen, tarikata aidatlarını ödemeleri ve cihat çağrısı olduğunda iştirak etmeleridir.
2- İhvan: Arapça kardeş anlamına gelen bu sınıfta yer alan insanlar tarikata ve şeyhe bağlıdırlar. Genellikle belli eğitim düzeyine sahip bulunanların içerisinde bulunduğu bu sınıf, tekkelerde vazifelidirler ve tarikatın zikir ve virt okuma gibi manevî işlerinde etkindirler.
3- Yönetim Kadrosu: Zaviye Şeyhlerinden oluşmaktadır. Eğitim düzeyi en yüksek olan sınıfı oluşturan bu kadro, istikrarı temin için Senusî Ailesindeki fertlerden oluşmaktadır.
Saltanat usulünü benimseyen tarikatın aynı zamanda meşveret ve istişare imkânı sağlayan bir yapılanması da vardır.

Tarikatın şeyhlerden sonra en yetkili kurumu olan meclise “Niyabet Meclisi” denilmiştir. Bu meclis, tarikatı yakından tanıyan maneviyatta yol kat etmiş ve eğitim düzeyi olarak da üst kişilerden oluşmuştur. Bu anlamda meclis üyeleri, tarikat şeyhlerinin danışmanı ve yardımcısı niteliğindeydiler. Her yıl kurban bayramında tarikatın merkezi Cağbub şehrinde toplanan meclis üyeleri burada tarikatın faaliyetleri ve sıkıntıları ile ilgili istişarelerde bulunmuşlardır. Bu açıdan şeyh merkezli işleyen tarikat sistemi, gerektiğinde seviyeli ve birikimli insanlardan da tavsiye almak suretiyle kararlar alabilmiştir.
Senusî Tarikatının İslam Anlayışı ve Bölgedeki Hedefleri
İslamiyet, VII. yüzyılda Arap yarımadasında ortaya çıktığından beri, tarihsel süreç içerisinde birçok yoruma ve anlayışa maruz kalmıştır. Bu yorumlamada en büyük etkenler İslam’ın yayıldığı coğrafya ve dönemin şartları olmuştur. İslamiyet’in getirmiş olduğu kanunlar ve hükümler yaşanılan çağa ve döneme münasip bir şekilde tatbiki için çaba sarf edilmiştir. Bu anlamda ulema, medrese hocaları, tarikat şeyhleri gibi toplumun dinî anlamda önde gelenleri toplumun dinî anlayışını ve itikadını bu şartlara göre tanzim etme ihtiyacı duymuşlardır. Genel olarak Kur’an’ın ve Sünnet’in esas alındığı bu değişim ve karar verme süreci bazı toplumlarda sıkıntı doğururken bazılarında ise dinin daha ziyade anlaşılması ve yaşanması konusunda şevk verici bir duruma gelmiştir.
Osmanlı Devleti’nin idari yapısının gereği olan adem-i merkezi yapı sebebiyle hâkimiyeti altında bulunan bütün topraklara direk iletişime geçememesi, zaman içerisinde farklı bölgelerde Osmanlı’nın isteği ve iradesi dışında fikirlerin ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. Bunun en bariz örneği Hicaz Bölgesinde önceleri bir fikir akımı olarak ortaya çıkan ancak zamanla siyasi bir yapı ve davaya evirilen Vahhabîlik inancıdır. Osmanlı’nın bölgeden zaman içerisinde kabul edilmemesine kadar varan bu yeni yapı, Osmanlı için sadece tehdit olamamış; aynı zamanda o dönemde arayış içerisinde olan pek çok İslamî teşkilatlanmalara ilham kaynağı olmuştur.
Senusî tarikatının bölgedeki örgütlenmesini ve teşkilatlanmasını sağlayan en büyük etken bölgedeki yerel otorite eksikliği olmuştur. Türklerin zaman içerisinde yerel halktan kopuk bir yönetim göstermesi, bölgede yeni bir otoriteyi gerekli kılmıştır. Bu anlamda Senusî Tarikatı’nın İslamî anlayışı aynı zamanda siyasî bir kimliğe bürünmüştür. Bu dönemde klasik tarikat anlayışından farklı olarak Senusîler, dünya işlerini ve medeniyeti ikinci planan atmamış; tarikat teşkilatlanmasında bu anlayışı göstermişlerdir. Dönem itibariyle artan iletişim ve ulaşım imkânlarından da haberdar olan Senusîler, yalnızca kendi bölgelerini değil; aynı zamanda bütün İslam Âlemini kapsayan bir ihya hareketi kurma niyeti gütmüşlerdir. Nitekim Muhammed Senusî, Kuzey Afrika’da gerçekleştirilebilecek bir ihya hareketinin tüm Müslümanlara model olacağı kanaatini taşımıştır.
İslam mezheplerinden bölgede yaygın olan Ehli Sünnetin bütün kollarını benimseyen Senusîlere göre, dinde içtihadın olması gerekliliği vurgulanmıştır. Öteden beri İslam dünyasında görülen durgunluğun ve geri kalmanın dermanını içtihad kapısının açılmasında gören Senusîler, döneme münasip tarzda dinde bir dizi yeniliğin yapılması gerekliliğini vurgulamışlardır. Eskiye oranla histen ve kalpten ziyade aklı esas alan Senusî tarikatı, bu doğrultuda İslamî bir anlayış ortaya koymuş ve Hz. Peygamber Döneminden ilham alarak tarikatını yönlendirmeye gayret göstermiştir.
Senusîlerin İlmî ve Tasavvufî Anlayışı
Senusîlerin ilmi ve tasavvufu seviyesinin anlaşılması için en büyük kaynak şüphesiz Muhammed es-Senusî’nin hayatı ve eserleridir. Hicaz’dan yeni fikirler ve dinî anlayışla dönen Senusî bölgedeki gerek dinî gerekse sosyal alanda değişiklik yapmak isteyen Senusî hakkında el-Eşheb: “Yerel gelenekleri, bölgenin kültür dokusunu ve halkın bilgi seviyesini çok iyi bilmekteydi. İslam’ın gerçekleri ile çatışmayan modern anlayışlara son derece açıktı. Bilimsel çalışmaları ile dikkat çeken serbest düşünür ve üstattı. Sosyal hizmetleri dinamik, canlı ve verimliydi.” sözlerini sarf etmiştir. Senusî tarikatı o dönemde revaçta olan “Asr-ı Saadet Müslümanlığına” dönmeyi hedeflemiştir. Özellikle Selefilik ve Vahhabilik’te görülen bu hedef, kendisi Senusî tarikatında da göstermiştir. Es-Senusî, ilmî ve tasavvufî çalışmasını bu yönde tanzim ederken, yapılan faaliyetlerde kaynak olarak direk Kur’an ve Sünnet’i kendisine rehber etmiştir. Tarikatların bir kısmında görülen Vahdet-i Vücut inancı ve kısmen şeriattan verilen tavizler es-Senusî tarafından makbul görülmemiştir. Bölgede bazı tarikatları ciddi bir şekilde eleştirirken özellikle heves ve şehvet peşinde giden, tembelliği kendisine hayat düsturu edinmiş tarikatları hak olarak kabul etmemiştir.
Hicaz’da kaldığı dönem içerisinde İbn-i Teymiye’nin fikirleri kendisini etkilemiştir. Hicaz Bölgesinde çokça okunan bir âlim olan Teymiyye, özellikle sahih olmayan hadisler ve tasavvufi yapılanmalar hakkında sert ve şiddetli fikirlere sahipti. Genç yaştan itibaren tasavvuftan ders alan Senusî, Hicaz’daki bu tasavvuf karşıtlığına karşı, tasavvufu ve tarikatları muhafaza etmeye çalışmıştır. Ancak bölgedeki bu fikirler, tarikat yapısında da farklılığa gidilebileceği fikrini vermiştir. Bu doğrultuda akıl ile kalp, âlim ile sufî arasında orta yolu bulmak suretiyle yeni bir yöntem ve usul ortaya çıkarabilmenin mümkün olabileceğine inanmıştır. 1843 yılında ilk tekkesini Sireneyka’da günümüz Libya’sında açan Senusî, bölgede kendi nüfuzunu ve halkların tarikata olan teveccühünü kullanmak suretiyle irşat faaliyetlerine başlamıştır.
Kuzey Afrika’da farklı yerlerinde XVIII. ve XIX. yüzyılda teşekkül eden Tarikat-ı Muhammediye anlayışı el-Fasî’yi ve dolayısıyla onun müridi olan es-Senusî’yi etkilemiştir. Bu anlayışa göre, klasik anlamda sufîzm terk edilerek onun yerine sünnete bağlılığa ehemmiyet verilmesi ve İbni Arabî’den gelen felsefi nitelikli fikirlerden kaçınılması gerekliliği vurgulanmıştır. Bu bağlamda Senusî Tarikatı da Hz. Peygamber’in düsturlarını ve yaşantısında geldiği kemâlat seviyesini kendilerine rehber edinmişlerdir. Bu açıdan bakıldığında Senusî Tarikatı, bölgede geleneksel tarikat yapısını ve örgütlenmesini kullanmak suretiyle yeni düşünce ve ideallerle halkı irşat etmeyi hedeflemiştir.
Senusî tarikatının bu yapılanmasında şüphesiz merkezin yani Osmanlı’nın taşra ile dinî ilişkisinin ve irtibatsızlığın da etkisi olmuştur. Nitekim Senusîliğin kuruluş sürecinde payitahtta bir dizi yenilikler yapılmış; bu yenilikler taşrada dinden uzaklaşma olarak yorumlanmıştır. Bu anlayış Hicaz’da Vahhabî akımını doğururken İslam dünyasının kalbi ve merkezinde faaliyet göstermesi hasebiyle diğer İslamî yapılanmaları da etkilemiştir. Bu anlamda Senusî tarikatının fikir ve ideallerinde de bu etkiyi görmek mümkündür zira hedef ve ideal anlamında her iki yapılanmanın da birçok ortak yönü ve hedefi vardı:
1- Dinden hurafe ve Batıl inançları çıkarıp Kur’an’ın ve Sünnet’in ihyâsına çalışmak.
2- Hz. Peygamber Dönemini esas almak suretiyle dinde yenilikler yapmak ve yeni bir dinî düzen inşa etmek.
İki yapılanma arasında ortak hedefler bunlar iken zaman içerisinde daha çok ortak nokta ortaya çıkmıştır:
1- Her iki yapı da başlangıçta dinî hisler ve fikirlerle ortaya çıkmışsalar da zaman içerisinde siyasi bir yapıya evirilmişlerdir.
2- Faaliyet alanları daha çok düşük gelirli bedevî ve statü olarak alt sınıf insanların yaşadığı bölgelerde meydana gelmiştir. Vehhabî hareketi Necid’de, Senusî hareketi Sireneyka’da başlamıştır.
3- Başlangıçta siyasî, ekonomik ve soysal hayatta meydana gelen boşluktan istifade etmek suretiyle faaliyete başlayan iki yapı da zaman içerisinde bir devlet ya da bir emirlik gibi hareket etmişlerdir.
Bu durumdan anlaşıldığı üzere Senusî hareketinin oluşması ve kurumsallaşması sürecinde daha çok dönemin şartlarıyla birlikte, o dönemde İslam Dünyasında meydana gelen farklı yapılanmalar da etkin olmuştur. Ancak daha çok sosyal ve siyasal anlamda meydana gelen bu anlayış, Senusîliği itikadî anlamda çok fazla etkilememiş; sadece ilham kaynağı olmuştur. Bu anlamda çağdaş olan bu iki yapılanma, fikir ve dinî yapılanma itibarıyla birbirinden oldukça farklı bir yapıdadır.
Senusîlerin Siyasi Düşüncesi
Kuzey Afrika, Osmanlı idaresinde olmasına rağmen Osmanlı’nın merkezinden uzak kalması sebebiyle bir devlet kültürü ve medeniyetinden mahrum kalmıştır. Aynı zamanda bölge coğrafî şartlarının zor olması da, bölgede bir hâkimiyet tesisinin önünde engel teşkil etmiştir. Durumun böyle olması, Kuzey Afrika’da sosyal ve siyasî anlamda dönüşümün meydana gelmesine olanak vermemiştir. Ancak XIX. yüzyılda İslam Coğrafyalarında meydana gelen Batı işgalleri sebebiyle, bölgede yeni siyasî fikirlere ve yapılanmalara ihtiyaç duyulmuştur. Bu anlamda Afrika’nın önde gelen ulema ve düşünürleri Batı İşgaline sadece kuvvet yoluyla değil; aynı zamanda fikrî ve sosyal gelişmelerle de karşı koyulması gerektiği kanaatini taşımışlardır. Özellikle Mısır kaynaklı fikirler, bölgede meydana gelen işgallere karşı İslamî duruş ve uyanış hususunda yol gösterici bir vazife yapmıştır. Batının bu hücumuna karşı, Kuzey Afrika’da bütün ulema ve nüfuzlu insanlar İslam’ın yaşanması ve ciddi bir üst otorite olması gerekliliğini düşünmüşlerdir.
Senusî Tarikatı’nın başlangıçta hedefi, dinî ve İslamî bir uyanış olmasından dolayı bölgede siyasî anlamda bir etki uyandırmamıştır; ancak zaman içerisinde tarikatın hızlı bir şekilde yayılması ve bölge insanları tarafından kabul edilmesi tarikatın kurumsallaşmasını da hızlandırmıştır. Bölgede bir üst otorite olarak kabul edilen tarikat, zaman içerisinde bölgedeki işlevi ve kabiliyeti neticesinde siyasî bir kimlik olarak da vazifede bulunmuştur. Bu anlamda Cezayir’in işgaliyle birlikte bölgede başlayan Batı işgallerine karşı siyasî birliğin sağlanmasının şart olduğunu bilen Senusî, bölgede din vasıtasıyla huzuru ve güveni temin etmek için çaba göstermiştir. Muhammed es-Senusî’yi bu derece tahrik eden en önemli etken Osmanlı merkezinden ümidini bir derece kesmiş olmasıdır. O dönemde Fransızların Cezayir’i işgali, Mehmet Ali Paşa İsyanı ve Batılı Devletlere karşı Osmanlı’nın içinde bulunduğu durum es-Senusî’ye bölgede yeni yapılanmaların ve otoritenin tesis edilmesinin gerekli olduğu fikrini vermiştir. Bu doğrultuda başlangıçta tarikat-merkez arasında soğukluk ve karşılıklı kuşkular yaşanmıştır. Tarikatın toplumsal faaliyetleri neticesinde ortaya çıkan bu durum Senusî Mukaddemlerinin devlet görevlisi işlevi görmesine imkân vermiş; halkın güveni ve itimadı ile birlikte tarikat, bölgede kendisini hâkim bir otorite olarak göstermiştir.
Muhammed es-Senusî, bölgedeki siyasî ve askerî yetersizlikten ortaya çıkan durumdan kendisine bir vazife çıkarmıştır. Bölgede yerel ciddi bir otoritenin bulunmayışı, onu devlet kurma fikrine yönlendirmiştir. Bu dönemde bölgede birçok başıbozuk kabile ve idarî yapıları bir araya getirmek suretiyle Kuzey Afrika’da bir İslam Devleti kurmak istemiştir. Bu anlamda başlangıçtaki hedefi, insanlara İslamî bir intibah vermek suretiyle Batı’ya karşı İslamî bir kimlikle duruş ve direniş sergilemek olmuştur. Bu siyasî hedefinde de Hz. Peygamber Dönemini kendisine örnek almış; Müslüman üst kimliğiyle bir siyasî otorite meydana getirmek için çaba göstermiştir. Senusî’nin bu harekette nihaî hedefi, Kuzey Afrika’dan başlayarak bütün Müslümanların birleştirmek olmuştur.
Tarikatın bölgede hızlı bir şekilde yayılması ve nüfuzunun artması, Osmanlı’yı endişeye sevk etmiştir. Bu endişenin temel sebebi ise, Hicaz’da Vehhabîlerin devlet otoritesine ve Halifeye karşı tutundukları tavır olmuştur. Senusîler’in bölgede güçlenmesi ve yayılmasından endişe eden Osmanlı, tarikat hakkında müspet bilgiler edinmiştir. Tarikatın ortaya çıktığı dönem Osmanlı’nın durumunu iyi bilen es-Senusî, kendi başına müstakil bir tarzda değil; iş birliği yaparak Batı’ya karşı konulabileceğinin farkına varmıştır. Bu anlamda genel olarak, Senusî Tarikatı siyasi anlamda Osmanlı’yı bir üst siyasi otorite olarak tanımlamış ve Osmanlı’ya itaat etmiştir. Senusîliğin temel felsefesinde halk ile iç içe olmak ve halkı cehaletten kurtarmak suretiyle İslam’ın özüne dönme gayesi olması, Senusîlerin alttan ve halktan gelen bir sahiplenmeyle bölgede siyasî bir yapı kurmasına olanak vermiştir.
Bu kurulan yapı ve sahiplenme sayesinde Osmanlı siyasî olarak bölgede güçlenmiş ve tebaasını arttırmıştır. Muhammed es-Senusî’nin İslam uyanış ve direnişinde mezheplerin ve diğer tarikatların ayrı bir yeri vardır. Sünnî dört hak mezhebi de meşru gören Senusî aynı zamanda hepsine de bir gözle bakmış ve mezhep müntesiplerinin aralarındaki ihtilafın önlenmesini amaçlamıştır. Bu bağlamda Senusî, gerçek anlamda Müslümanlar arasındaki ihtilaflı meselelerin bırakılıp onun yerine Batı’ya karşı direnilmesi gerektiğini savunmuştur. Onun bu fikrî mücadelesi sonucunda ortaya çıkan tarikat, aynı zamanda bölgede birçok mezhep ve tarikatı da bir noktada buluşturabilmiştir. Bu anlamda es-Senusî’nin bütün İslam Dünyası için düşündüğü çözüm bütün hak tarikatları birleştirmek ve İslam Dünyasında sivil bir otorite meydana getirmek olmuştur.
Dönem itibarıyla yeni fikirler ve yorumlarla ortaya çıkan tarikat, İslam Dininin sosyal hayatta yaptığı değişimleri takip etmek suretiyle stratejiler izlemiştir. Örneğin 1850 yılında Muhammed es-Senusî, Bingazi Valisi Muhammed Salih Paşa’ya mukaddemlerin dinî ve sosyal vazifesini hakkında fikir verecek şu mektubu göndermiştir:

“Tarafımızdan tüm zaviyelere atanan vekiller Cuma namazını kıldıracak, Kur’an’ı öğretecek, ilmi yayacak ve halka dinlerinin gereklerini göstereceklerdir.”
İslamiyet’te hutbe dolayısıyla sosyal bir kimlikte olan Cuma namazının bölgede Senusî mukaddemleri tarafından kıldırılması aynı zamanda tarikatın, siyasî anlamda söylemlerinin ve fikirlerinin bölgede yayılması anlamına gelmekteydi. Bu anlamda Osmanlı idarecileri, Senusî Tarikatının itikadî yapısından ve siyasî düşüncesinden rahatsız olmamışlardır. Merkezden bağımsız ve siyasî otorite eksikliğinden ortaya çıkan tarikat, Osmanlı için siyasî anlamda tehdit değil; bilakis bölgede halk ile devlet arasında köprü vazifesi gören ve bölgede Osmanlı lehine siyasî birliği sağlayan mekanizma olmuştur.
Senusîliğin Cihad Anlayışı
Senusî Tarikatı’nı tarihte savaşçı ve direnişçi kimliğiyle öne çıkmıştır. Özellikle önceleri Fransızlara daha sonra İtalyanlara karşı yapılan silahlı mücadele ve direniş, tarikatın isminin bütün İslam Coğrafyasına yayılmasına vesile olmuştur. Dönem şartları itibarıyla bölgede düzenli ve modern bir ordunun eksikliği sebebiyle kendisini savaşmaya hazır ve mecbur bilen tarikat, kendi düzenini de bu gerçeğe göre tanzim etmiştir. Bu anlamda Senusî Tarikatında cihat anlayışı daha çok vatan müdafaası olarak kendisini göstermiştir. Yahya ibn Şerif’in “Müslümanlar gayr-i Müslim idaresinde yaşayamazlar, yapılacak işgallere karşı koymak farzdır; eğer karşı koymak mümkün değilse bölgeden hicret lazımdır.” fetvasını kendilerine düstur edinmişlerdir. Bu anlamda Senusî Tarikatı, gerek gençlerin eğitiminde gerekse kendisine intisap eden insanlara telkin ve fetvalarında savaşmayı ve vatan müdafaasını dinî vecibe olarak insanlara aktarmışlardır.
Senusî Tarikatı, Hz. Peygamber Dönemini ideal düzen olarak nitelendirmiş ve o dönemde uygulanmaya çalışılan dinî ve sosyal düzeni kendisine rehber olarak belirlemiştir. Bu anlamda İslam’da Küçük Cihat-Büyük Cihat olarak değerlendirilen düşmana karşı mücadele ve nefse karşı mücadele terbiyesi uygulanmaya çalışılmıştır. Bu anlamda tarikat, sadece siyasî ve askerî anlamda cihat kavramını nitelendirmemiş; bu kavramı kişinin kendi benliğinden başlamak suretiyle din adına toplumda yapılan her türlü müspet değişim ve dönüşümü ihtiva eden yenilikleri cihat etmek olarak kabul etmiştir. Örneğin yeni üniversitelerin ve eğitim kurumlarının açılması, kütüphane kurulması, bölgede İslam’ın yayılması ve yüceltilmesi gibi bütün faaliyetler tarikat tarafından cihat programının bir parçası olarak görülmüştür. Bu anlamda tarikat, bölgede cihat anlayışı yapıcı ve yenileyici niyetlerle istimal etmiştir. Senusîliğin iç âlemde yapmış olduğu değişim ile ilgili olarak Senusî ailesinden gelen ve Libya Kralı olan I. İdris: “İtalyan Medeniyeti ilerlemeyi teknik üstünlükte görmekteydi. Bu dış ihtişamı oluşturmaktadır. Fert ve millet planında göz kamaştırıcı güce ulaştırmaktadır. İç gelişimi ve manevî dinamizm ve gücü küçük görmekte ve önemsememektedir. Ben size şunu söyleyebilirim: Senusî Devletinin her yerinde ise huzur ve sükûn vardır.”
Senusîlik bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere hedefini sadece savaşmak ve direnmek olarak belirlememiş; bütün bölge insanlarının İslam ile yeni bir kimlik kazanması için çaba göstermiştir. Senusîler, bir yandan klasik anlamda tasavvuf örgütlenmesinin gereği olan iç dünyanın zenginleştirilmesi ve kendisine intisap edenleri insan-ı kâmil seviyesine çıkartma amacı güderken; bir yandan da beldelerine yapılacak yabancı saldırısına karşı her an karşılık verebilecek derecede teşkilatlanma özelliğine sahip bir yapılanma olmuştur. Tarikat bölgede kendi köşesine ve zaviyesine çekilip dünyadan bihaber faaliyette bulunmamış; geleneksel tarikat örgütlenmesini kullanmak suretiyle silahlı kuvvetleri ve binlerce askeri bulunan bir güç olarak bölgede zuhur etmiştir. Mukaddemler, bölge halkı için şeyh, öğretmen, tüccar ve aynı zamanda komutan vazifesini görmüştür. Bu yapılanma ve disiplin sayesinde tarikat, kendisini ve bölgesini uzun süre muhafaza edebilmiştir.
Afrika’da Senusî Faaliyetleri
Bölgede kurumsallaşan ve bölgeye yayılan tarikat, İslam’ın özüne dönmeyi, dini hurafelerden arındırmayı, bölgede batlılara karşı direnmeyi ve İslâm hâkimiyetini tesis etmeyi kendisine vazife bilmiştir. Bu bağlamda tarikat, girişmiş olduğu çok yönlü mücadelede zaviyeler ve bu zaviyelerde vazifeli şeyhler yani “mukaddemler” vasıtasıyla bölge halkı üzerinde faaliyet göstermeye çalışmıştır. Bu çabanın neticesinde halktan karşılık bulan tarikat, bölgede “devlet içinde devlet” gibi faaliyet göstermiş ve bölgede kabul görmüştür.
Toplumsal Faaliyetler
XIX. yüzyıl dünyasında yeni fikirlerin ve ideolojilerin zuhuru, toplumsal yapıda da birçok değişimi beraberinde getirmiştir. Ortaya çıkan bu değişimin Avrupa’da ortaya çıkardığı kazanımlardan birisi de devletlerde ve hanedanlarda meydana gelen değişimdir. Bu değişim Avrupa’da halkların ayaklanması ve hâkim otoriteye karşı hak iddia etmesiyle mümkün olabilmiştir. Bu bağlamda her toplum kendi yapısına ve kimliğine münasip tarzda bir dönüşümle ancak mevcudiyetini istikrarlı bir şekilde devam ettirebilmiştir. Dünyanın birçok yerinde meydana gelen bu değişimler Afrika’da tarikatların devletleşmesi ya da bir otorite hâline gelmesi olarak tezahür etmiştir. Afrika’nın kendisine has bu durumu, yerel halkta da birtakım değişimi ve dönüşümü gerekli kılmıştır.
Senusî tarikatı kendisine uhuvvet ve tesanüt olmak üzere iki kavramı esas almıştır. Kardeşlik ve yardımlaşmak üzerine kurulan bu düzen özellikle çölde yaşayan ve İslamî terbiyeyle pek muhatap olmamış olan bedevîleri kapsamaktaydı. Uzun yıllardan bu yana örgütlenmesini aşiretler üzerinden sağlayan çöl insanları için Senusî tarikatı ayrı bir üst yapı olmuştur. Bu dönemde bedevilerin hayat meşgalesi olan hırsızlık, yol kesme gibi alışkanlıklar zaviyelerdeki terbiye vesilesiyle engellenmeye çalışılmıştır. Hayatları zorlukla geçen çöl insanları, tarikat sayesinde kendileri için bir amaç ve yönlendirme bulmuşlardır. Bu dönemde kendileri ya da kabileleri için menfi işlerde yaptıkları fedakârlıkları, din adına ve daha düzenli ve kurumsal bir yapı için yapmışlardır. Bu anlamda kabul gören Senusî tarikatı lideri, adeta milli bir kahraman gibi kabul edilmiştir.
Tarikatın toplumsal faaliyetlerde ön plana tuttuğu bir diğer sıkıntı ise kabileler arası çatışmalar olmuştur. Bu dönemde kabileler arasındaki anlaşmazlık sebebiyle bölgede siyasi bir istikrar temin etmek neredeyse imkânsız hâle gelmiştir. Kabilelerin birbirleriyle sürekli rekabet içinde olması çöl hayatının şartları sebebiyle bir arada yaşama ihtiyacı hissedilmemesi tarikatın bölgede örgütlenmesini ve faaliyetini tehdit etmiştir. Ancak bölgede kabilelerin bu yapısından istifade edilmiş ve kabileler zaviye açma ve tarikatı kabullenme adın yarışa girmişlerdir. Kabileler tarafından sahiplenilen tarikat, bu sayede pek çok alana yayılabilme imkânı bulmuştur. Şeyhin nüfuzunu ve liderliğini kabul eden kabileler, Senusî şeyhlerinin emirlerine ve öğretilerine sadık kalacak kıvama zaman içerisinde gelmişlerdir. Bu bağlamda Senusî tarikatı bölgede halkın desteğini alan ciddi bir otorite hâline gelmiştir.
Senusî şeyhlerinin bölgede itibar edilir hâli ve bir üst otorite olarak görülmesi, bölgede kabileler arasında çıkan anlaşmazlıklarda hakemlik vazifesini beraberinde getirmiştir. Her kabileye eşit mesafede durmaya özen gösteren tarikat, kabileler arasında böylece sükûneti sağlamayı hedeflemiştir.146 Senusî tarikatının bu amacı zaman içerisinde kendisini göstermiştir. Ticaret yolları güvenli hâle gelmiş, bölgede ticaret artmıştır. Bu dönemde aynı zamanda Osmanlı’nın nüfuz edemediği halklara ulaşma imkânı sağlanmış ve halk Osmanlı idaresine karşı ısındırılmıştır. Bölgede Osmanlı ile yerel halk arasında köprü vazifesi gören tarikat, bölgede toplumsal barış ile birlikte siyasi istikrarı sağlamıştır.
Tarikatın yapmış olduğu bu faaliyetlerle birlikte Afrika’nın toplumsal çehresi değişmiştir. Tarikat kendisini üstten ve baskıcı bir yöntemle değil; halktan ve halkın anlayacağı bir tarzda bu değişimi gerçekleştirmiştir. Halkın içinden çıkan, eğitim düzeyi yüksek şahısların vazifeli olduğu tarikat, Afrikalı Müslümanları birleştirmek suretiyle bir amaca sevk etmiştir. Avrupa’da iç savaşlar ve kargaşalar sonucunda ortaya çıkan üst benlik ve millet şuurunun bir benzeri, Afrika’da din vasıtasıyla bedevî kabileler arasında meydana gelmiştir.
Eğitim Faaliyetleri
Afrika’da birçok alanda olduğu gibi, eğitim alanında da ciddi eksiklikler ve intizamsızlıklar mevcuttu. Gerek eğitimi organize edecek bir yapının olmayışı gerekse bölgenin fiziki ve siyasi şartlarından dolayı halkın eğitim düzeyi yeterince yüksek değildi. Bu anlamda Senusî tarikatının, tarikat programlarından birisi de halkı genel olarak bilinçlendirmek ve bilinçli gelecek nesiller inşa etmek olmuştur. Bu anlamda tarikatın faaliyet gösterdiği zaviyeler, aynı zamanda bölgedeki çocuklar için ilkokul anlamına gelmiştir. Genel olarak bölgedeki çocuklar dinî eğitimlerini bu zaviyeden almış ve bu sayede zaviyelerdeki okuma-yazma faaliyeti sonucunda Kuzey Afrika’nın fakir Fizan kabilelerinde bile okuma-yazma oranı artmış; bu civarda birçok hafız yetişmiştir. Tekkelerde çocuklara yönelik eğitim olduğu gibi daha ileri seviyeye de hitap eden eğitim mevcuttu. Muhammed es-Senusî, eğitim için ayrı bir sistem ve program oluşturmuştu. Bu amaç için, merkezden tekkelere ücretsiz kitaplar dağıtılıyor, fakir talebelerin ihtiyaçları mümkün oldukça giderilmeye çalışılıyordu. Tekkeler eğitim işini zaman içerisinde bir sisteme oturtmuştu. Bu anlamda tekkede eğitimin tasnifi iki şekildeydi:
1- Nahiv, Sarf, Mantık, Kıraat, Aruz, Hisab, Cebir gibi âlet ilimleri,
2- Akaid, Esbab-ı Nüzul, Fıkıh, Edebiyat, Tıp, Kimya, Hendese, İnşa, Tasavvuf, Musiki, Astronomi ilimleri.
Senusî tarikatının eğitime verdiği önemi anlamak ve eğitimde geldiği noktayı göstermek açısından en dikkat çekici detay Cağbub şehridir. Tekkenin merkezi konumunda olan şehir, aynı zamanda bir İslam Üniversitesine sahipti. Bu üniversite kendi bünyesinde geleceğin âlimlerini, siyasetçilerini ve askerlerini yetiştirmiştir. Bu özelliğiyle Cağbub, zaman içerisinde bölgede eğitim anlamında bir cazibe merkezi hâline gelmiştir. Zaviyelerde yetişen zeki gençler burada eğitim almak ve yetişmek için Cağbub şehrine gelmişlerdir. Senusîlerin eğitime verdiği önem, kendisini kütüphanecilikte de göstermiş; bu dönemde Cağbub’ta 8000 cilt kapasiteli bir kütüphane kurulmuştur. İlim merkezi hâline gelen bu üniversite 300 öğrenci okuduğu ve o dönemde talebelere çok yönlü eğitim verildiği görülmektedir. Bu bağlamda üniversitede dinî ve pozitif ilimlerin yanı sıra marangozluk, demircilik, dokumacılık, örmecilik, boyacılık, çiftçilik gibi alanlarda da eğitim verilmiştir. Üniversitenin diğer üniversitelerden en büyük farkı ise her öğrenciye askerî eğitim verilmesi olmuştur. Bu noktada her öğrenci aynı zamanda savaşa hazır bir asker olarak yetiştirilmiştir.
Senusî tarikatının İslam’ın özüne dönme hedefinde en önemli unsurlardan birisi eğitim olmuştur. Bu bağlamda tarikat, kendisine eğitimi bir program yapıp, bölgede İslam’ın anlaşılması için bir metot geliştirmiştir. Bu vesileyle bölge hem cehaletten kurtulacak hem de tarikatın hedeflediği ihyâ hareketlenmeleri sağlanmış olacaktı. Bu anlamda bölgede eğitim aynı zamanda yetişen yeni nesil için de yeni meslek sahalarının açılmasına olanak sağlamıştır. Önceleri hırsızlık ve yol kesme gibi meslekte uzmanlaşan bedevi kabileler, tarikatın irşadıyla bu tür adetleri terk ederken, eğitim programı sayesinde yeni mesleklerle tanışmışlardır.
Ekonomik Faaliyetler
Bölgede geleneksel tarikat anlayışından farklı birçok öğretilerle faaliyet gösteren Senusî tarikatı, dünya işlerine, sanata ve medeniyete bakışıyla da tarikat sisteminde bir yenilik getirmiştir. Bu farklılıklardan birisi de dünya işlerine ve medeniyetine bakış açılarıdır. Muhammed es-Senusî, tarikatların o dönemdeki Müslüman profiline ve anlayışına dair: “Âlim, zahid, âbid olduklarını söyleyen bir takım kişiler, sanat erbabına, sanat ve meslekle uğraşmayı bırakmadıkça, dünyadan el-etek çekmedikçe âlim ve âbid olunmayacağını söylerler. Şu bilinmelidir ki, sanatsız medeniyet olmaz.” diyerek müritlerine ders vermiştir. Bu bağlamda tarikat, madden de ilerlemeyi ve halkın seviyesini ve refahını arttırmayı hedeflemiştir.
Tarikat sanat ve meslek sahibi olunmasını o derece önemsemiştir ki, bütün müritlerinin her birisinin meslek sahibi olmasını tarikata intisap etmek için zorunlu kılmıştır. Zaviyelerde verilen meslek dersleriyle birlikte burada yetişen insanlar tarikatın yönlendirmesiyle meslek sahibi olabilmişlerdir. Tarikatın üzerinde durduğu en büyük ekonomik faaliyet ise ticaret olmuştur. Tarikat bölgede hem tüccarlar arasında ilişkileri düzenlemiş hem de ticaretin güvenli bir şekilde yapılması için ticarete münasip güvenli bir ortam hazırlamıştır. Tarikat bu amaçlar için genelde zaviyesini ticaret yolları üzerinde kurmuştur. Bölgede ticaretin artması zenginlikle birlikte kaynaşmayı ve tanışmayı da sağlaması itibariyle Senusî tarikatı ticaret vasıtasıyla bölgede büyük ekonomik ve siyasi güç hâline gelmiştir. Birçok tarikat şeyhi aynı zamanda tüccarlık yapmış ve bölgede parayı kontrol etmiştir. Eğitimde Cağbub tarikatın merkezi olduğu gibi ekonomide de Kufra ticari merkez işlevi görmüştür. Tarikatın bölgedeki maddi-manevî faaliyetleri bölge insanını canlandırmış ve hareketlendirmiştir.
Muhammed es-Senusî, bütün müritlerinin bir faaliyet içerisinde bulunması gerektiğini ve İslamî medeniyetin ancak emekle ve alın teriyle tesis edilebileceğini düşünmekteydi.152Bu anlamda bölge için önem verdiği bir diğer uğraş da tarımdı. Toprağın ekilip biçilmesini, üretimi ve ağaçlandırmayı özellikle teşvik eden tarikat, aynı zamanda bu tarım faaliyetlerinden de pay almıştır. Halk malın bir kısmını bölgedeki zaviyelere bağışlamıştır. Tarikat, zekât, teberrü, sadaka, ticaret mallarından gelir elde etmiştir. Gelirin bir kısmıyla zaviyenin ihtiyaçları karşılanmış; geri kalanı da merkeze gönderilmiştir.
Senusîlerin Etki Alanı ve Bölgedeki Nüfuzu
İlk olarak 1843 yılında Sireneyka’da faaliyet gösteren tarikat, zaman içerisinde özellikle Orta Afrika’da yayılmak için kendisine münasip alanlar bulabilmiştir. Bu anlamda tarikatın seçtiği yer olarak Sireneyka, daha çok bedevilerin yaşadığı ve siyasi otoritenin hâkim olmadığı yer olarak göze çarpmaktadır. Bu durumda avam tabakası ve kabileler içerisinde örgütlenmenin kolay ve hızlı olacağının farkında olan es-Senusî, halkın teveccühünü ve güvenini kısa bir sürede kazanabilmiştir. Halkın güvenini kazanabilen Senusî, onlardan fedakârlıklarını ve itaatlerini de bu yolla elde etmiştir zira Senusîliğin bu derece hızlı yayılmasındaki en büyük etken tarikata gösterilen itaatkâr tutum olmuştur.
Faaliyet alanı olarak kendisine zaviyeleri seçen tarikat, zaviyeleri etkin bir şekilde kullanmıştır. Medrese, tekke, askeriye gibi çoklu vazifeler görebilen zaviyeler, haberleşme ve irtibatın sağlanması için birbirine uzak olmayacak şekilde kurulmuştur. Nitekim bu zaviyelerin bir özelliği de istihbarî bilginin şeyhler vasıtasıyla merkeze iletebilmeleri olmuştur. Bu anlamda bölgede olan bir hareketlilik ya da sıra dışı bir olayda Senusî Mukaddemleri bu olaylardan haberdar olurdu. Bu anlamda zaviyeler, aynı zamanda bölgede büyük bir istihbarat ağı kurmaya muvaffak olabilmiştir. Bölgede tanınmayan tüccarlar ya da farklı uğraştaki insanlar bölgedeki şeyhlere getirilir, şeyhin izninin ardından bölgede faaliyet gösterebilmiştir. Tarikat bölgedeki nüfuzu itibariyle bölgede halk tarafından kabul edilen ve tartışılmayan bir otorite haline gelmiştir.
Zaviyelerin bu işlevsel yapısı ve farklı kabileler tarafından kolaylıkla kabulü, bölgede menfaati ve emeli olan Batılı Devletleri tedirgin etmiştir. Bunun sonucunda tarikat, ihtiyat maksadıyla kendisine ait olan bazı zaviyeleri bazı bölgelerde saklama ya da diğer tarikatlar adıyla gösterme ihtiyacı duymuştur. Bu anlamda Senusî Tarikatının bölgedeki zaviye sayısına ilişkin resmî bir belge yoktur. Ancak bu konuyla ilgili ciddi ve derin araştırmalarda bulunan Evans-Pritchard’a göre Senusîler toplamda 146 zaviyeye sahiptiler. Bunların günümüz coğrafyasına göre dağılımı: Mısır’da 31, Hicaz’da 17, Libya’da 84, Sudan’da 14’tür. Bazı tarihçiler Cezayir’de ve bazı Afrika ülkelerinde Kadirî Tarikatı perdesi altında Senusî faaliyetinin olduğundan bahsetmiştir. Günümüz Libya’sında Sireneyka, Bingazi, Derne ve Tripoli’de yayılan tarikat, buradaki yerel halkın tamamı üzerinde nüfuz kurmuştur. Senusîler hakkındaki belgelerin ve o dönemin Libya’sında nüfus kayıt sisteminin eksikliğinden müntesipler hakkında belirli bir sayı yoktur. Ancak o dönemde bölgede araştırmada bulunan Duveyrier, tarikatın nüfuz alanını dikkate alarak tarikatın 3.000.000. kişiye hükmettiğini belirtmiştir. Bir başka araştırmacı Rinn ise 1884 yılı itibariyle bölgede 25.000 piyade ve 1.500 süvariden oluşan bir Senusî birliğinden bahsetmektedir. Zaman içerisinde bu sayılar abartılı bulunsa da bunların yanlış olduğunu ispatlayacak herhangi bir belgeye de ulaşılamamıştır.

Senusîlerin bölgede maddî-manevî hâkimiyeti ve örgüt yapısı sadece kurulduğu alana ve kabilelere münhasır kalmamıştır. Dönem içerisinde yayılan ve güçlenen tarikat, yayıldığı bölgedeki zengin ve köklü ailelerin de desteğini almıştır. Zaman içerisinde tarikat, hâkim olduğu bölgeye sadece dinî ve ekonomik olarak değil; aynı zamanda kültürel ve entelektüel birikim olarak da katkıda bulunmuştur. Toplumun farklı tabakalarındaki insanlar, statü gözetmeksizin bu tarikatta eriyebilmişlerdir. O dönemde revaçta olan dinde reform ve yenilik gibi kavramlar Mısır’da Muhammed Abduh tarafından dile getirilirken, Abduh’un bu faaliyeti sonucunda, çevresinde yeni bir entelektüel tabaka meydana gelmiştir. Bu dönemde bu fikirlerden etkilenen ve bir kısmını da paylaşan Senusî Şeyhleri de bölgede dikkatleri üzerlerine çekmişlerdir. Bu anlamda tarikat, toplumun tüm kesimini kucaklarken bir yandan da o dönemde revaçta olan söylemler vasıtasıyla bölgedeki eğitimli ve dinde yorum farklılıkları olan kişilere de cazip gelmiştir. Mısır’daki kadar olmasa da, Senusî düşünce yapısına iltihak eden birçok Müslüman olmuştur.
Kuzey Afrika’da Senusîler Dışındaki Yerel Unsurlar ve Senusîlerle İlişkileri
Afrika’nın farklı yerlerinin Batı işgaline uğraması, işgale uğrayan yerlerde farklı otoritelerin işgale karşı koyması hususunda tahrikine sebebiyet vermiştir. Bu bağlamda Senusîlerin nüfuzunun az olduğu yerlerde Batı’ya karşı yeni yapılanmalar ve kişiler ortaya çıkmıştır. Özellikle bölgede manevî referansla ortaya çıkıp zaman içerisinde dünyevî alanlarda da faaliyet gösteren Senusîler’e benzeyen yapılanmalar olduğu gibi tamamen askerî ve idarî amaçlarla ortaya çıkan kişiler de olmuştur. Bu anlamda Afrika’ya Batı hücumu aynı zamanda yerel unsurların farklı şekillerde ancak aynı amaçla yani Batı düşmanlığıyla ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Batı hücumunun fiilen başladığı tarih olan 1880 sonrasında bölgede İngilizlere karşı Sudan Mehdîsi, Fransızlara karşı yine Bilad-us Sudan’da Rabih bin Fadlullah ortaya çıkmıştır.
Senusîleri bölgede meşgul eden bir diğer unsur da diğer tarikatlar olmuştur. Özellikle Ticanîler ve Cezayir Bölgesinde Kadirîler, Senusîlerin bölgede nüfuz kazanmalarına ve güçlenmelerine mani olmak istemiştir. Durumun böyle olmasında Senusîlerin bölgede izlediği örgütlenme yapısı ve bölgedeki üstünlüğü etkili olmuştur. Nitekim Senusîler, kendilerine intisap eden kişinin diğer tarikattan bağını koparması gerekliliğini şart koşmamışlardır. Bu durum zaman içerisinde diğer tarikatların Senusî gölgesinde kalmasına ve yeterince faaliyet gösterememesine sebep olmuştur. Bu yüzden bazı tarikat şeyhleri Senusîlerin bölgelerine girmeleri konusuna temkinli yaklaşmışlardır. Bu gizli rekabet hali zaman içerisinde Batılılar tarafından kullanılma konumuna gelmişse de bölgede çok büyük bir olumsuz etki uyandırmamıştır.159 Özellikle Fransa’nın tarikatlar üzerinden yerel unsurlardan müteşekkil bir yapıyla Senusîlerin meşgul etme girişimi bu anlamda sonuçsuz kalmıştır. Bu dönemde Senusî Tarikatı, diğer tarikatların bazı bölgelerde muhalefetine ve soğuk durmasına rağmen genel halkın desteğini alabilmiştir.
Rabih Devleti
1880-1900 yılları arasında İngiltere-Fransa arasında paylaşımı yapılan yerde kendisine ait müstakil devletini kuran Rabih, bu dönemde Afrika’nın işgalini geciktiren kişilerin önemlilerinden olmuştur. Rabih bin Fadlullah, 1846 yılında Hartum’da dünyaya gelmiştir. Rabih ile ilgili iki farklı söylenti mevcuttur. Bunlardan birisi Rabih’in çocuk yaşta köle olarak alınarak Zübeyir Paşa tarafından azat edilerek asker olarak yetiştirildiği yönündedir. Diğeri ise Sudanlı bir âlimin oğlu olduğu ve küçük yaşta babasını kaybettiğinden Mısır’da Sudan asıllı komutan olan Zübeyir Paşa’nın yanında yetiştirildiğidir. Bölgede iç istikrarın bozulması ve İngilizlerin Mısır’ı işgalinin ardından emrindeki askerlerle Sudan’a kaçmış ve burada askerî mücadeleye başlamıştır. Askerlik sanatını ve savaşmayı bilen Rabih, bölgede zaman içerisinde “hareket halinde bir devlet” kurmuştur.
Mısır’da önemli askerî ve idarî görevlerde bulunan Zübeyir Paşa, Darfur’un 1874’te Mısır idaresi altına alınmasına büyük katkıda bulunmuştur. Darfur’da komutan olan Zübeyir Paşa, 1875 yılında Darfur’da meydana gelen meseleler hakkında Kahire’ye şikâyette bulunmak için gittiğinde bölgede alıkonulmuş ve Darfur’a dönmesine izin verilmemiştir. Paşaya yapılan bu muamele onun nüfuzundan ve geçmişteki faaliyetlerinden kaynaklanmıştır. Bu anlamda Hidiv, onu Kahire’de tutmak suretiyle nüfuzunu önlemek istemiştir. Darfur’a geri gönderilmeyen Zübeyir Paşa’nın yerine oğlu Süleyman geçmişse de dönemin Sudan Valisi İngiliz Gordan Paşa, onu Bahru’l Gazel valiliğine göndermiştir. Süleyman gittiği bölgeden de azledilince kendisine bağlı 15 komutanla birlikte Mısır-İngiliz yönetimine cephe almışsa da zaman içerisinde teslim olmaya karar vermiştir. Rabih ve 5 komutan dışında teslim olan Süleyman’ın askerleri İngilizler tarafından kurşuna dizilmişlerdir.
İngiliz-Mısır yönetimin karşı savaşmayı göze alan Rabih, Zübeyir Paşa’nın ordusundan kalan 800 kişi ile mücadeleye başlamıştır. Bu mücadelede sürekli hareket halinde olmak durumunda kalan Rabih, bölgedeki askerî güç eksikliğinden istifade etmeyi bilmiştir. Çad Gölüne kaçan Rabih, özellikle Fransızların işgal yollarını kapatmayı bilmiştir. Bu dönemde bölgede yerel unsurlarla işbirliği arayışı içerisinde olan Rabih, İngilizlere karşı savaşan Sudan Mehdisi ile işbirliği yapmıştır. Bölgede askerî tecrübesi olan bir orduyla hareket eden Rabih, zaman içerisinde bölgede güçlenerek Çad Gölüne kadar hâkimiyet kurabilmiştir. Bu dönemde birçok yerel unsurla savaşmak suretiyle bölgede Banda, Dar Runga, Dar Kutî, Sara, Şari ve son olarak Bornu’yu ele geçirerek kendisine ait devleti kurabilmiştir.
Rabih’in bölgedeki savaşçı ve cesur faaliyetleri onun farklı şekilde isimlendirilmesini sağlamıştır. Batılılar Rabih için “Kara Napolyon” derken; Sadık el-Müeyyed Timurlenk benzetmesi yapmıştır. Stratejik dehası ve savaşçı kişiliğiyle Napolyon’a, savaş sistemi ile de Timurlenk’e benzetilmiştir zira Timurlenk de kendisi gibi gittiği yerlerden adam toplamak suretiyle ordusunu güçlendirmiştir. 1890lara gelindiğinde Rabih’in ordusu 20.000 üniformalı askeri bulmuştur. Sürekli silâhaltında bulunan kişilere ek olarak, ele geçirilen yerlerden da ganimet olarak birçok silah elde edilmiştir. Bu dönemde bölgenin en büyük Sultanlıklarından olan Sokoto Sultanlığı üzerine gitmeye karar vermişse de muvaffak olamamıştır.
Bölgede sürekli güçlenen Rabih, Batılılar tarafından etkisiz hâle getirilmesi gereken bir hedef hâline gelmiştir. Bu dönemde bölgede yerel emirliklerin de desteğini alan Fransa, ileri seviyedeki silahları ve mühimmatlarıyla Rabih’in ordusunu dağıtmayı başarmıştır. Savaşta Rabih öldürülürken, ordusu da dağıtılmıştır. Bu dönemde Rabih’in kurmuş olduğu ve sürekli genişlettiği devleti birkaç ay süresinde dağılmıştır. Bölgede ciddi bir direniş hareketinden kurtulan Fransa için bölgeyi sömürgeleştirmek daha kolay bir hale girmiştir. Rabih’in kurmuş olduğu ve devlet ve nüfuz sahibi olduğu alan kısmen Senusîlerin bölgedeki nüfuzuyla çatışmıştır. Nitekim Vaday Sultanlığı üzerinden Senusîlerin için önemli olan ticaret yolu Rabih tarafından bir müddet kapalı tutulmuştur. Özellikle Senusîlere intisap eden Vaday ve Bornu’da Rabih’in yapmış olduğu faaliyetler Muhammed Mehdi’yi rahatsız etmiştir. Bu anlamda 1895 yılında el-Hac İsa isimli bir tacir Mehdî Senusî tarafından Rabih ile görüşmek üzere Dikva’ya gönderilmiştir. Bölgede barışın ve birliğin önemini ve aynı zamanda kapanan ticaret yolunun tekrar açılması kendisine söylenmişse de istenilen netice alınamamıştır. Bu bağlamda 1896 yılında ise Muhammed es-Sünni bölgeye gitmiştir. Burada Muhammed Mehdi’nin sözlerinin ciddiye alınmasını ve Allah’ın yolundan sapılmaması gerektiğini kendisine iletmiştir. Rabih, Senusî temsilcilerini iyi karşılamış ve onların dediklerini yapmaya çalışmıştır. Bu anlamda Rabih, 1896 yılında ticaret yollarının tekrar açılmasına izin vermiştir. Bazı kaynaklara göre ise, Rabih, bu görüşmeler ve ilişkilerden sonra Senusîlerle işbirliği yapmak suretiyle Fransızlara karşı savaşmıştır. Bu savaşta Türk Bayrağını kullanması ve açması bu kanaatin oluşmasında en önemli etken olmuştur.
Sudan Mehdisi
Uzun yıllar Afrika’da Osmanlı hâkimiyeti altında yaşayan yerel halk tarafından Osmanlı idaresine karşı isyanlar ve itirazlar olsa da bu isyanlar, daha çok bölgesel ya da belli başlı kabilelere münhasır kalmıştır. Osmanlı’nın İslam Devleti olması ve hâkim olduğu Müslüman beldelerde İslamî hayata münasip tarzda siyaset izlemesi Müslüman çoğunluğun Osmanlı’yı kabul etmesinde önemli bir etken olmuştur. Ancak İngiliz ve Fransız işgalinin bölgede bir tehdit olarak ortaya çıkması sonucunda bölgede yerel unsurda dinî referanslı ayaklanmalar ve isyan hareketleri meydana gelmiştir. Bunlardan en önemlisi olan Senusî tarikatının yanı sıra; Doğu Sudan’da Muhammed Ahmed isminde Mehdîlik ve İslam Devleti liderliği iddiasında bulunan bir zat İngiliz işgaline karşı ortaya çıkmıştır.
1842 yılında Sudan’ın Dongola Vilayetinde Lebeb adasında doğan Ahmed, dindarlığı ile bilinen köklü bir aileden gelmiştir. 1861 yılında temel öğrenimini tamamlayan Ahmed, dönemde revaçta olan el-Ezher yerine tarikata girmeyi kendisine münasip görmüştür. Semmaniye Tarikatına intisap eden Ahmed, burada eğitimini tamamladıktan sonra irşad vazifesine başlamış; 1870’te Eba Adasında kendi tarikatını kurmuştur. Kısa zamanda takvası ve zühdüyle yerel halkın dikkatini çekmek suretiyle bölgedeki nüfuzunu arttırmıştır. 1871’de şeyhini bulunduğu yere çağırtmış ve kendisine tabi olmasını istemiştir. Bunun üzerine şeyhiyle irtibatı kesilirken, diğer Semmanî şeyhi olan Veddüzeyn el-Kureyşî tarafından kendi bölgesine davet edilmiştir. Burada faaliyetlerine devam eden Ahmed, burada şeyhinin ani ölümünün ardından tarikatın başına geçti ve bölgedeki müridleri kendisine bağlamıştır. Bu dönemde nüfuzunu arttıran Ahmed, bölgedeki bazı kabileleri de kendisine bağlamıştır.
Eba’ya tekrar dönen Ahmed, bu dönemde Mehdiyyet makamıyla daha çok ilgilenmeye başlamıştır. Kendisinin beklenen Mehdi olduğunu ve Hz. Peygamberin bunu müjdelediğini bildirmiştir. Bölgede zaman içerisinde kendisine intisap edenlerin sayısı artarken siyasî olarak da tehlike arz etmiştir. 1881’den itibaren bölgedeki otoritelere ve tarikatlara mektuplar yazıp kendisine intisap edilmesi gerekliliğini ve kendisinin ilahî vazifelerle kuşatıldığını bildirmiştir. Bu dönemde Osmanlı İdaresi tarafından ilk anda ciddiye alınmayan Sudan Mehdisi, söylemleri ve halk üzerindeki tesirleriyle bölgede Mısır için ciddi bir tehdit haline gelmiştir. Yerel halkı Türklere ve İngilizlere karşı örgütleyen Ahmed, bir yandan da cihad çağrısında bulunmuştur. Osmanlı’nın bölgeye gönderdiği kişilerin nasihatlerini ciddiye almayan Ahmed, bölgeye gönderilen Osmanlı askerlerini birçok kez yenilgiye uğratmıştır. Bölge halkını örgütleyen ve cihad çağrısında bulunan Mehdi, İngiliz-Mısır ortak koalisyonunu yenerek bölgede hâkimiyet kurmuş ve şöhretini geniş alanlara yaymıştır. Bu durum yerel halkın kendisinin Mehdi olduğunun kabulünü sağlamıştır.
Sudan Mehdisinin savaşlardan muzafferiyetle ayrılması ve ganimetleri arttırmasının yanı sıra şehirlerde de üstünlük kurarak Mısır idaresini buradan çıkarması Mısır’da emelleri olan İngilizleri de endişeye sevk etmiştir. 1883’te ciddi bir kuvvetle Mehdi’nin üzerine giden Komutan Hicks komutasındaki ordu mağlup edilirken Hicks dâhil 250 asker de ölmüştür. İngilizlerin tüm saldırılarına karşı koyan Mehdi Hareketi, bölgede Sevakin dışında bütün bölgelerde hâkimiyet kurabilmiştir. Bölgede görevlendirilen Gordon Paşa, 8000 kişilik orduyla Mehdi Hareketinin üzerine gitmişse de yine mağlup olmuştur. Bunun üzerine Ahmed, Hartum’u ele geçirmiştir. Bölgede Kızıldeniz’den Darfur’a, Dongola’dan Bahr-ul Gazel’e kadar olan alanda hâkimiyet kurmuştur.
Geleneksel tasavvuf anlayışı içerisinde hareket eden Ahmed, zaman içerisinde içsel ve uhrevî olan düşüncelerini dünyevî ve sosyal bir hareket içerisinde eritmeyi amaçlamıştır. Bu doğrultuda kurmuş olduğu devlet için hazine kurdururken zekât ve vergi toplamıştır. Aynı zamanda para bastıran Mehdi, ganimetlerin beşte birisini kendisine alırken diğer kısmını da paylaştırmıştır. Bu anlamda Hz. Peygamber Dönemini esas alan Ahmed, Kur’an’ı ve Sünnet’i esas almak suretiyle bir düzen inşa etmek istemiştir. 1885 yılında aniden hastalıktan ölen Mehdi’nin hemen ardından Abdullah et-Teaşi’ye geçen idare, 1898 yılına kadar devam etse de İngiliz ve Fransız politikalarına karşı dayanamamıştır. Uzun yıllar manevî olarak da etkisini gösteren Mehdiyyet hareketi Sudan’ın milli bilincinin oluşmasında önemli bir rol oynamıştır.
1881’de önemli bir güç olarak ortaya çıkan ve Mehdilik iddia eden Ahmed ile Senusî tarikatı arasında ciddi yakınlaşma olmasa da Muhammed Mehdi es-Senusî, Ahmed tarafından birçok kez kendisine tabi olunması yönünde mektuplar almıştır. Kendisinin zamanın beklenen kişisi olduğunu rüyalara dayanarak anlatan Ahmed, Senusîlere maddî ve manevî anlamda işbirliği teklif etmiştir. Mektubunda ancak kendisi sayesinde İslam’ın kurtulacağını belirten Ahmed, bu durumun bütün Müslümanlara bildirilmesini Hz. Peygamber’in kendisine bildirdiğini söylemiştir. Bu anlamda bir yandan kendisinin bölgede maddî-manevî en güçlü şahıs olduğunu belirtirken bir yandan da kendisine ittiba etmenin kaçınılmaz olduğundan bahsetmiştir. Nitekim mektubunda “Ben Allah’ın ve Peygamberi’nin ilhamını alırken, hep seni düşünüyor ve Hz. Peygamber de vezir ve yardımcılarımdan birisinin sen olduğunu bildiriyordu. Sonradan manevî bir işaretle Hz. Peygamber’in ve aralarında yardımcılarımın bulunduğu, Hz. Peygamber’in manevî evlatlarının yer aldığını gördüm. Yardımcılarımdan birinin Hz. Ebubekir’in makamında, diğerinin Hz. Ömer’in makamında oturduğunu fakat Hz. Osman’ın makamının boş olduğunu ve Peygamberimizin şöyle dediğini işittim: “Bu makam Senusî’nin oğlunundur. Hemen ya da daha sonraki bir zamanda kendisi gelinceye kadar burası boş kalacaktır.” Yardımcılarımdan birini de Hz. Ali’nin makamına oturttu. Allah hepsinden razı olsun.” sözlerini Senusî’ye ithafen söylemiştir. Muhammed Mehdi, ağırbaşlılığı ve hikmetli duruşu sebebiyle bu mektuba ciddi mukabelede bulunmamıştır ve ciddiye almamıştır. Her ne kadar Sudan Mehdisinin yardımcısı Senusî şeyhi ile görüşmeye gitmişse de bu işbirliği çabaları sonuçsuz kalmıştır.
Yararlanılan Kaynaklar
Salih Emre Özdemir, II. Abdülhamid’in İttihad-ı İslam Siyasetinde Tarikatlerin Rolü: Senusi Tarikati Örneği
Abdurrahman Çaycı, Büyük Sahra’da Türk-Fransız Rekabeti (1858-1911)
Sadık el-Müeyyed, Afrika Sahrâ-yı Kebirinde Seyahat
Ahmed Hilmi, Senusîler ve Sultan Abdülhamid
Corci Zeydan, İslam Uygarlıkları Tarihi
Kadir Özköse, Muhammed Senusî: Hayatı, Eserleri, Hareketi
Nicola Ziadeh, Tasavvuf ve Siyaset Hareketi: Senusîlik
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Salih Emre Özdemir’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Kömürden Petrole Geçiş, Osmanlı Topraklarında Enerji Savaşı Ve Bağdat Demiryolu Projesi

1900 yılında günlük sadece 500 bin varil olan petrol talebinin 1915’de günlük 1,25 milyon varile, 1929’da ise 4 milyon varile çıkması ile rakamlara yansıyan petrol talebindeki önemli artış sonucunda petrol şirketleri çok daha uzaklarda yeni kaynak arayışlarına yönelmişlerdir. Bu arayışlar mükâfatını Ortadoğu bölgesinde bugün İran olarak adlandıran ülkede bulunan petrol kaynakları ile vermiştir. Burada bulunan petrol kaynaklarını Batılı şirketlere açma düşüncesi kapsamında ilk girişimi gerçekleştiren İngiliz bir tüccar olan Knox D’arcy adındaki kişiydi. Bölge
petrolünün önemini ilk fark edenlerden ve bu doğrultuda harekete geçen kişilerden biri olan D’arcy yatırımları ile Ortadoğu petrol sanayisini kuran kişi olarak tarihe geçmiştir. İran’da yüzyıllardan beri var olan petrol sızıntısı, gemi kalafat işinde tuğla sıvası olarak kullanılmıştır. 1882 ve 1889 yıllarında, bugünkü Reuters Haber Ajansı’nın kurucusu olan Baron Julius de Reuter İran’la iki anlaşma yapmayı başarmıştır. Bu anlaşmalar, başka konuların haricinde İran petrollerinin geliştirilmesini de içeriyordu. Her iki anlaşma da gerek İran’da gerekse Rusya İmparatorluğu’nda büyük tepkilere neden olmuştur. Neticede bu anlaşmalar kapsamında yapılan petrol arama çalışmaları başarısızlıkla sonuçlanmış ve anlaşmalar yenilenmemiştir. Bu noktada altı çizilmesi gereken önemli bir husus, henüz 19. yüzyılda petrol konusunun dönemin başat aktörleri arasında politik bir mücadele alanı haline gelmeye başlaması ve sonraki dönemde de uluslararası politika gündeminden hiç düşmemesidir.
1860’lardan itibaren başlayan Rusya ve İngiltere’nin İran üzerinde diplomatik ve ticari hâkimiyet kurma mücadelesi, İran’da yönetimi elinde bulunduran Kaçar Hanedanı tarafından da varlığını sürdürmek açısından bir politika olarak değerlendirilmiştir. İran’ın Rusya açısından anlamı, Orta Asya’da ve ötesinde girişmiş olduğu genişleme ve ilhak politikaları kapsamında sıcak iklimde önemli bir limanı eline geçirmekken; İngiltere açısından hayati önem atfedilen Hindistan’ın korunmasında bir ileri karakol ve Rusya ile arasında bir tampon bölge anlamı taşımaktaydı. Rusya’nın 1800’lü yılların sonlarına doğru İran üzerindeki etkinliğini önemli ölçüde arttırması İngiltere’nin endişelenmesine ve İran’ı kaybetmeye başladığı düşüncesine yol açmıştır. Bu durumu telafi etmek için İngiltere, dönemin en önemli konularından biri haline gelen petrol konusunda İran ile bir anlaşma yapıp Rusya lehine bozulan dengeyi doğrultmayı amaçlamıştır. Bu kapsamda, söz konusu anlaşma D’arcy’nin öncülüğünde İran ile British Petroleum arasında 28 Mayıs 1901 tarihinde imzalanmıştır. Bu anlaşmaya göre Şah, yirmi bin pound nakit, yirmi bin pound değerinde de hisse almış ve ayrıca yıllık belirli bir oranda kar payı alacağı belirtilmiştir. Bunun karşılığında ise İngiliz petrol şirketi altı yıl geçerli olan ve İran’ın dörtte üçünü kapsayan bir alanda petrol arama ve çıkarma yetkisini elde etmiştir. Bu sırada Royal Dutch-Shell ise İran’dakinden daha da büyük petrol kaynaklarını komşu Irak topraklarında bulmayı başarmıştır. Tüm bu anlaşma ve keşiflerin siyasi anlamı ise Orta Doğu’da sahnelenecek (ve günümüzde de halen sürmekte olan) petrol merkezli ‘Büyük Oyun’un başlaması olmuştur.
Oyunun Merkezi: Osmanlı ve Pers Toprakları
Petrolün organik kökenli bir madde olduğu, bir kaynak kayanın içinde türediği, antiklinal olarak adlandırılan ve kubbe şeklinde olan yeraltı yapılarındaki kayaların gözeneklerinde depolandığı, bu kayaların geçirimsiz bir örtü kaya ile kaplandığı ve oluklardaki petrolle birlikte bulunan gazın petrolün kuyudan fışkırmasına neden olan basıncı oluşturduğu bilgisinin öğrenilmesi 1800’li yılların ikinci yarısında gerçekleşmiştir. Bu dönemde petrol konusunda kaydedilen olağanüstü gelişmelerin en önemli politik sonuçlar doğurduğu bölgelerden biri, belki de en önemlisi Osmanlı egemenliği altında bulunan Ortadoğu coğrafyası ve Mezopotamya kaynakları olmuştur. Zira, zift gibi katı, bitüm gibi yarı katı, petrol gibi sıvı, doğal gaz gibi gaz halindeki hidrokarbonların, çatlak, kırık, fay düzlemi, tabaka düzlemi ya da birbiri ile irtibatlı gözenekler aracılığıyla yüzeye çıkarak oluşturdukları sızıntı veya pınarların dünyada en bol olarak görüldüğü yerler de bu bölgenin kuzey ve kuzeydoğu kenarlarında yer almaktaydı. Jeolojik tarihi boyunca kuzeye doğru hareket eden Arap Plakası’nın komşu plakalarla çarpışması bu kenarlar boyunca olduğundan, çarpışmanın yaşanmaya başladığı yaklaşık 25 milyon yıl önce gerçekleşen tektonik olaylar buralardaki kapanları deforme ederek içindeki hidrokarbonların yüzeye çıkmalarına neden olmuştur. Sıkışmadan ötürü ortaya çıkan kıvrımlanmanın şiddeti arttıkça geçirimsiz örtü kayalar daha fazla parçalanmış, rezervuar kaya içinde hareket etmeye başlayan hidrokarbonlar da sonunda fay ve benzeri zayıf alanların yardımıyla yüzeye kadar çıkmışlardır.
Arap Plakası’nın komşu plakalarla çarpışması neticesinde ortaya çıkan sıkışma tektoniğinin fazlaca geliştiği bu kenarlarda Toros ve Zagros dağları meydana gelmiştir. Arap Plakası’nda ise bu tür şiddetli sıkışmalar görülmediğinden mevcut hidrokarbon kapanları korunmuş ve dünyanın en büyük rezervlerini oluşturmuşlardır. Kızıldeniz’in güneyindeki Dahlak ve Fersan Adaları, Mısır’daki Sina Yarımadası ve civarı, Ölüdeniz civarı, Kuzey Suriye’de Lazkiye bölgesi, Mezopotamya’nın tamamı, Kuveyt, Bahreyn, İran’ın Basra Körfezi civarındaki güneybatı bölümü, Bakü ve Anadolu’da
bulunan sızıntılar sadece bu ülkelerin değil tüm dünyanın, özellikle de petrol endüstrisi gelişmiş Batılı ülkelerin ilgisini yoğunlaştırdığı alanlar olmuştur.

Batılı ülkelerin Ortadoğu petrollerini ve petrol bölgelerini ele geçirmek amacıyla yürüttükleri stratejik mücadelenin zeminini oluşturan Osmanlı topraklarındaki petrol varlığının Avrupalılarca keşfedilmesi 19. yüzyılla birlikte gerçekleşmiştir. Bu dönemde sanayi devriminin dışında kalan Osmanlı bu süreci yakalayan Avrupa ülkeleri için mallarını satabilecekleri bir pazar haline gelmeye başlamıştır. Bu sürecin dönüm noktalarından birisi, İngiltere ile Osmanlı Devleti arasında 1838 tarihinde imzalanan Ticaret Sözleşmesi olmuştur. Osmanlı Devleti’nin sanayileşen Avrupa ülkeleri için pazar haline gelmesinin altında yatan nedenlerden bir tanesi de bu Sözleşme olmuştur. Zira Sözleşme’ye göre Osmanlı Devleti ithal ettiği mallardan yüzde 3 gümrük vergisi almayı, ihraç ettiği mallarda yüzde 12 ihraç vergisi ve ülkesinden transit geçecek mallara da yüzde 3 transit vergisi uygulamayı kabul etmiştir. İngiltere’ye verilen bu ayrıcalıklar kısa süre içerisinde diğer birçok ülkeye de tanınmış ve böylelikle Osmanlı toprakları üzerinde “büyük oyun” sahnelenmeye başlanmıştır.
Ortadoğu bölgesinde özellikle de Mezopotamya’da yer alan petrolün İngilizler tarafından keşfedilmesi 1830’lu yıllarda gerçekleşmiştir. Bu dönemde, Napolyon’un Mısır seferi sonrasında sömürgesi Hindistan’a daha güvenli yollardan ulaşma çabası içerisinde olan İngiltere, Osmanlı topraklarını bu kapsamda değerlendirmeye almış ve bir inceleme yapmak üzere yirmi bin sterlin harcama yetkisi ile birlikte Yarbay Francis Rawdon Chesney’i Fırat Havzası’nda inceleme yapmakla görevlendirmiştir. 1835 – 1837 yılları arasında çalışmalarını tamamlayan ve bir rapor hazırlayan
Chesney, Dicle ve Fırat Havzalarının Hindistan’a ulaşımda sağladığı olanaklar yanında, bölgenin mineral zenginlikleri üzerine de ayrıntılı bilgiler vermiştir. Bu kapsamda, raporda bölgedeki petrol kaynaklarının yerleri ve mevcut kullanım durumlarından bahsedilmiştir. Ayrıca Rich isimli diğer bir İngiliz vatandaşı Mezopotamya bölgesinde yaptığı gözlemleri 1836 yılında bir kitap olarak yayımlamış ve Dicle Nehri güzergâhında Musul ve Kerkük dolaylarında yer alan petrol kaynaklarına ilişkin bilgi vermiştir.
1800’lü yılların ikinci yarısı ile birlikte dünyada rafineri teknolojisi gelişme göstermiş ve petrol, kuyu delme yöntemi ile çıkartılarak gelişen bu rafinelerde işlenmeye başlamıştır. Amerika’da ortaya çıkan bu gelişmeler çok geçmeden Avrupa’da da uygulanmaya başlamıştır. Osmanlı Devleti’nin eski beyliklerinden olan Eflak ve Boğdan’da (Romanya) mekanik kuyu delme yöntemi 1859’dan itibaren kullanıma geçmiştir. 1866 yılında Rusya’nın Kuban bölgesinde ilk yüksek verimli petrol kuyusu da aynı yöntemle açılmıştır. Romanya’da ortaya çıkan bu gelişmeler Batılı girişimcilerin hızla bölgeye akın etmesine yol açmıştır. Romanya’yı Bakü izlemiş ve buharlı delme makinesinin de devreye girmesi ile birlikte bu bölge petrol şirketlerinin yeni gözdesi haline gelmiştir. Özellikle Fransız Rotschild ve İsveçli Nobel firmaları sayesinde dünya petrol başkenti olma yolunda hızla ilerlemeye başlamıştır. Her iki firma da Bakü petrollerinin yabancı sermaye davetine 1872’de olumlu yanıt vermiştir. Geçmişi 1842’lere kadar uzanan Bakü’deki sondaj faaliyetleri 1873’te ilk modern kuyunun açılması ve yirmiyi bulan işletme sayısı ile rafineri faaliyetlerinin hızlanması sonucunda bölge petrolü her anlamda patlama yapmıştır.
Petrol konusundaki amansız mücadelenin yaşandığı bu dönemde Almanya, 1871 yılında siyasi birliğini tamamlamasının ardından hızla gelişen sanayisine hammadde bulabilmek amacıyla çalışmalara başlamıştır. Bu çalışmalar kapsamında gerçekleştirilen girişimlerden biri de 1871’de Musul ve Bağdat bölgelerinin Alman uzmanlar tarafından araştırılması olmuştur. Alman uzmanların yaptıkları araştırmalar sonrasında hazırladıkları raporda bölge petrollerinin öneminin altı çizilmiştir. Almanya’nın araştırma yaptırdığı Mezopotamya petrol kaynakları hakkında Fransa da yine bu dönemde Musul Konsolosluğu vasıtasıyla bölgedeki petrol varlığı ve Alman faaliyetleri konusunda bilgi toplamıştır. Bu dönemde genel bölge politikalarında en etkin ülke konumunda olan İngiltere, 1877 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında Osmanlı’nın kontrolü altında olan Doğu Akdeniz, Mezopotamya ve Basra Körfezi üzerinde Osmanlı’yı pasifize ederek etkinliğini arttırmaya başlamıştır. Bu kapsamda, Rusya’nın Akdeniz’e ve Basra Körfezi’ne inmesini önlemek için 1878’de Kıbrıs’ı işgal etmiştir. Aynı tarihte İngiltere bir İngiliz şirketinin İstanbul’dan Basra
Körfezi’ne uzanan bir demiryolu inşa edeceğini açıklamıştır. İstanbul’da yer alan İngiliz Konsolosluğu da projenin takibini üstlenmiştir. Bu demiryolunun inşa edilmesinin temel nedenlerinden biri kuşkusuz Mezopotamya petrollerinin sevkiyatını sağlamaktır.
İngiltere’nin Körfez Hâkimiyetini Sağlaması
İngiltere yine bu dönemde Körfez bölgesindeki etkinliğini sürdürmek amacıyla ülkelerin başında olan Şeyhlerle ilişkiler kurup resmi ya da gayri resmi çeşitli anlaşmalar yapma yolunu benimsemiştir. Bu ilişkiler ve sonucunda imzalanan anlaşmalar, sonraki dönemde İngiltere’nin bölgede etkinliğinin artmasında önemli rol oynamıştır. Nitekim 1850 ile 1900 yılları arasında Basra Körfezi’nde birçok emirlik, İngitere’nin askeri ve ekonomik baskıları sonucu onunla ikili anlaşmalar imzalamışlardır. Bu anlaşmaların temel karakteristiği, emirliklerin İngiltere’nin nüfuzunu kabul etmeleriydi. Ancak petrol açısından bu anlaşmaların en belirgin özelliği, genellikle İngiliz çıkarlarına göre çizilen sınırlarda bir siyasal otorite haline dönüştürülen emirliklerin, kendi bölgelerinde her türlü yabancı şirket faaliyetinin İngiliz devletinin izni ile yürütüleceği hususunda İngiltere’ye garantiler vermeleri olmuştur. İngiltere’nin baskı ve ödüllendirme politikaları sonucu, 1861 ve 1892’de Bahreyn, 1891’de Umman, 1899’da Kuveyt, 1916’da Katar Emirleri İngiltere’nin izni olmadan, kendi topraklarında herhangi bir yabancı ülkeye imtiyaz hakkı tanımayacaklarını öngören anlaşmaları kabul etmişlerdi. Hukuki açıdan bakıldığında, Osmanlı İmparatorluğu’nun taraf olmadığı bu anlaşmaların geçerliliğini öne sürmek mümkün olmamakla birlikte, Osmanlı’nın bu dönemdeki zayıflığı sonucunda, anlaşmaların işlevselliği yönünde herhangi bir sorun yaşanmamıştır. Bu gün, tarih arşivi olarak Kömürden Petrole Geçiş, Osmanlı Topraklarında Enerji Savaşı Ve Bağdat Demiryolu Projesi yazımız ile sizlerleyiz değerli okurlarımız, keyifli vakit geçirmeniz dileği ile…
Basra Körfezi’nde ilk koruyuculuk anlaşması 1809’da İngiliz işgaline uğrayan Ra’s el-Hayma Emirliği ile imzalanmıştır. Bu anlaşmayı 1820 yılında Körfez’deki diğer emirliklerle yapılan anlaşmalar izlemiştir. 1861 yılında Bahreyn’deki iç anlaşmazlıklara müdahale eden İngiltere, ülkedeki rejimi koruma görevini üstlenmiştir. İngiltere’ye bazı ticari kolaylıklar da sağlayan ve sonrasında 1892’de tekrar yenilenen anlaşmaya göre, emirlik içişlerinde serbest dış politika ve güvenlik konusunda Londra’ya bağlı hale getirilmiştir. İki taraf arasında imzalanan anlaşmaya göre Bayreyn;
i) İngiliz Hükümeti’nin onayı olmadan diğer yabancı devlet delegasyonlarına oturma izni vermemeyi;
ii) İngiltere haricinde hiçbir hükümetle anlaşma imzalamamayı;
iii) İngiliz Hükümeti’nden başka hiçbir hükümete, topraklarının hiçbir parçasını vermemeyi, satmamayı hatta ipotek etmemeyi taahhüt etmiştir.
1892’de Umman’la ve 1899’da Kuveyt’le yapılan anlaşmalarla bu ülkeler İngiliz “sömürgeleri” haline getirilmiştir. Ancak bölge ülkelerinden Birinci Dünya Savaşı’na kadar Osmanlı’ya bağlı kalmış olan Katar, savaş sırasında İngiltere tarafından işgal edilmiş ve 1916’da aynı tip bir anlaşma ile İngiliz etki alanına dâhil edilmiştir.
İngiliz Hükümeti, emirliklerle yaptığı bu anlaşmalar sonucunda, bu topraklar üzerindeki tüm maden arama ve işletme haklarını eline geçirmiştir. Yine bu doğrultuda, Basra Körfezi’nde yapılan araştırmalarda 1910’da Bahreyn kıyılarında petrol bulunması neticesinde İngiltere, Şeyh İsa el Halife üzerinde baskı yapmak suretiyle, diğer emilrliklerde elde ettiği imtiyazların kendisine tanınmasını talep etmiştir. Şeyh İsa el Halife de, bu talebi karşılamaya yönelik olarak Mayıs 1914’de İngiltere’nin onayı dışında hiçbir ülke ya da gruba petrol arama ve işletme imtiyazı vermeyeceğini taahhüt etmiştir. Bölgede yer alan hemen tüm emirliklerden benzeri taahhütleri alan İngiltere, ayrıca petrol imtiyazını yürütecek kişilerin mutlaka İngiliz olması gerektiğini de kabul ettirmiştir.

1880’li yıllarda Mezopotamya bölgesi yabancıların araştırmalarına konu olmaya devam etmiştir. Bölgede keşif yapan İngiliz subay Maunsell petrol sızıntılarının aktif olduğunu ve bu sızıntılardan toplanan petrolün tulumlara doldurularak deve kervanları ile sevkiyatının yapıldığını rapor etmiştir. Bahse konu dönemde Osmanlı Devleti, Almanya ile yakınlaşma politikası doğrultusunda demiryolu inşasında yabancılara ilk imtiyazı bu ülkeye 1888 yılında vermiştir. Bu imtiyaz üstü kapalı bir biçimde petrol aramayı da içermiştir, zira temel amaç demiryolu inşası olmakla birlikte, demiryolunun iki yanında 20’şer kilometrelik alanda petrol dâhil her türlü maden arama hakkını da kapsamıştır ve bu özelliğinden dolayı dönemin petrol politiği açısından oldukça anlamlıdır. Diğer bir ifade ile Almanya’nın attığı bu adım büyük oyun satrancında yapılan çok kritik bir hamle olmuştur. Ortadoğu bölgesi ve Mezopotamya petrollerinin politik tarihi açısından önemli gelişmelerden biri de 1889 yılında Musul petrolleri işletme hakkının Osmanlı Devleti hazinesinden alınarak Padişahın (Sultan II. Abdülhamit) Hazine-i Hassa’sına verilmesi olmuştur. Böylelikle Osmanlı Sultanı değeri artık tüm dünya tarafından anlaşılan bölge petrolünü kişisel yönetimi altına almıştır.
İngiltere, yukarıda da ifade edildiği gibi, bu dönemde Basra Körfezi’nde yürüttüğü etkinlik politikasını bölge ülkeleri ile anlaşmalar yapmak suretiyle devam ettirmiştir. 1891 yılında İngiliz Dışişleri Bakanlığı’da müsteşarlık görevinde bulunan ve ileride Dışişleri Bakanı olarak Lozan Müzakerelerine de katılacak olan Lord Curzon 1892 yılında yayımladığı kitabında Basra Körfezi’ne yönelik görüşlerini şu şekilde ifade etmiştir; “Umman, makul olarak İngiltere’nin müstemlekesi olarak kabul edilebilir, … Yöneticisine parasal destek veriyoruz, politikalarını yönlendiriyoruz, yabancı müdahalelerine göz yummamalıyız. Bir gün gelecek Umman kalesinde İngiliz bayrağının dalgalandığı görülecektir.” Yine Curzon’un kitabından bölge politikaları açısından önemli bir ifade de “İran Körfezi’nde (Basra Körfezi) herhangi bir devlet tarafından Rusya’ya bir liman kurma ayrıcalığının tanınmasını, İngiltere’ye yapılmış bir hakaret, statükonun çılgınca parçalanması ve
uluslararası savaş çığırtkanlığı olarak kabul ederim” cümleleridir. Bu yaklaşım çok açık bir şekilde İngiltere’nin bölgeye bakışını ve bölge politikalarını ortaya koymaktadır. İngiltere’nin bu politikalarının altında yatan temel unsurun da, bu dönemde önemi artık iyice anlaşılan ve bölgede yoğun olarak bulunduğu keşfedilen petrol kaynakları olduğu aşikârdır. İngiltere’nin izlediği politikaların sonuçları da kısa bir süre içerisinde etkisini göstermiştir. Bu doğrultuda, Umman Sultanı Seyit Faysal bin Türkî bin Seyit de, Bahreyn Şeyhi’nin yaptığı gibi İngiltere’den başka bir devlete topraklarını terk etmeyeceğini, rehin etmeyeceğini ve satmayacağını taahhüt etmiştir.
İngiltere’nin Arap Yarımadası ve Mezopotamya’ya yönelik amaçlarını ortaya koyan önemli bir başka gelişme de, 1895-1896 yıllarında gerçekleşen Ermeni ayaklanmaları sonrasındaki süreçte bu ülkenin Rusya ile Osmanlı topraklarını paylaşma konusunda görüşmeler yapmasıydı. Zira İngiltere bu kapsamda Arabistan, Mısır ve Aşağı Fırat Havzasını (ki bu bölgelerin tamamı önemli petrol kaynaklarını barındıran yerlerdir) kendi nüfuz alanına katmayı planlamıştı. Ancak, dönemin güç dengeleri ve çıkar çatışmaları bu planın uygulanmasına imkân vermemekle birlikte İngiltere’nin bundan sonra izleyeceği politikaları açık bir şekilde ortaya koymuştur. İngiltere, yeni dönemin egemen stratejik maddesi olan petrolü barındıran bölgeler üzerinde egemenliğini tesis etmek için her yolu deneyecektir. Bu kapsamda öncelikli hedef ise, gerek zengin kaynakların bu bölgede oluşu gerekse bölgenin jeopolitik önemi nedeniyle Ortadoğu bölgesi olarak belirlenmiştir. Bu doğrultuda, 1899’da Kuveyt Şeyhi ile İngiltere arasında imzalanan gizli bir anlaşma ile Osmanlı Devleti’nin egemenliği altında bulunan Kuveyt İngiltere’ye bağımlı hale gelmiştir. İngiltere’nin bu adımında aynı yıl gerçekleşen Konya-Bağdat Demiryolu imtiyazının Almanlara verilmesinin de payı bulunmaktadır. Zira bu demiryolu projesinin Basra Körfezi’ne inme seçeneğinin de bulunması, İngiltere’nin bu bölgede uzunca bir süredir oluşturmaya çalıştığı hegemonyaya zarar vereceği endişesini ortaya çıkmıştır.
Diğer taraftan Ortadoğu ve Mezopotamya petrolleri konusundaki mücadelede İngiltere yalnız değildi. Bahse konu dönemde siyasi birliğini oluşturan ve yakaladığı teknolojik ilerleme ile birlikte sanayi patlamasını gerçekleştiren Almanya’nın da izlediği “Doğu Politikası” doğrultusunda Osmanlı Devleti ve bu ülkenin özellikle de Ortadoğu’da yer alan toprakları üzerinde önemli siyasi emelleri bulunmaktaydı. Daha önce de ifade edildiği üzere, Almanya 1870’li yıllarla birlikte Mezopotamya petrolleri konusunda uzmanlarına araştırmalar yaptırmış ve bu uzmanların ayrıntılı bir şekilde hazırladıkları raporlar aracılığıyla bölge petrolleri konusunda önemli bilgilere ulaşmıştır. Almanya’nın bu dönemde izlediği politikaları anlamada bölge petrolleri konusunda ulaştığı bilgiler önem arz etmektedir. Almanya’nın İstanbul’daki Büyükelçisi Marshall von Bieberstein’ın 5 Mart 1898’de Başbakan’ı Von Hohen-Lohe’ye gönderdiği raporunda, Osmanlı
İmparatorluğu’nun Almanya için sunduğu fırsatları anlatırken özellikle bir projenin kuvvetli bir şekilde altını çizmiştir. Buna göre, Anadolu demiryollarındaki ayrıcalıklarının mutlak surette devam ettirilmesi ve bu ayrıcalıkların Dicle ve Fırat Nehirleri üzerinden Basra Körfezi’ne kadar uzatılması gerekmektedir. Almanya’nın bu politikalarını destekleyen önemli bir gelişme de İmparator Wilhelm II’nin 1898’de İstanbul’u ikinci kez ziyeret etmesi ve buradan da Kudüs’e devam etmesi olmuştur.
Bağdat Demiryolu Projesi
19. yüzyılın son çeyreğinin belirgin özelliklerinden birisi Osmanlı Devleti’nin topraklarında bulunan petrolleri ele geçirmek için demiryollarının araç olarak kullanılması bağlamında dönemin etkin güçleri arasında yaşanan rekabet olmuştur. Önceki dönemlerde etkin olan “vapur-kömür” ve “demiryolu-kömür” ilişkisinin yerini “demiryolu-petrol” ilişkisi almaya başlamıştır. Ortadoğu petrolleri üzerinde uluslararası rekabetin arttığı bu dönemde Almanya önemli bir adım atarak, Osmanlı Devleti’nin ilk kez bir yabancı devlete petrol imtiyazı vermesini sağlamıştır. Detayları daha önce de ifade edildiği gibi, Osmanlı Devleti ile Alman sermaye grubu arasında imzalanan anlaşma ile Musul ve Bağdat petrollerinin imtiyaz hakkı Bağdat demiryolunun yapımını üstlenen Anadolu Demiryolu Şirketi’ne verilmiştir. Bu durum doğal olarak yaşanan petrol rekabetinde önemli bir üstünlük sağlama anlamına gelmekteydi. Almanya, Bağdat demiryolunu, Berlin’den başlayan ve İstanbul üzerinden Basra Körfezi’ne dek uzanan büyük bir demiryolu ağı olarak öngörmekteydi. Böylelikle, Avrupa’dan Körfez bölgesine hızlı ve ucuz ulaşım imkânı sağlanarak İngiltere karşısında önemli bir stratejik kazanım elde edilmesi planlanmaktaydı.
Anadolu Osmanlı Demiryolu Şirketi’ne bir milyon sterlin sermaye ile katılan İngiliz bankerler 1890 yılında Arjantin’de başlayan borç krizi nedeni ile mali sıkıntıya girmeleri sonucunda Şirket’teki hisselerini satmak zorunda kalmışlardır. Bu bağlamda, proje tümüyle Alman sermayesinin kontrolü altına girmiştir. İngiliz sermayedarların mali sıkıntı nedeniyle projeden çekilmek durumunda kalmaları, bu dönemden itibaren İngiltere ve Almanya arasında, Mezopotamya petrolleri başta olmak üzere bölgedeki diğer ekonomik fırsatları ele geçirebilmek amacıyla büyük bir rekabetin ve sonrasında çatışmanın ortaya çıkmasının zeminini hazırlamıştır. İki ülke arasında yaşanan bu çıkar çatışmaları ve rekabet zaman içerisinde ortaya çıkan Birinci Dünya Savaşı’nın temel faktörleri arasındadır. Anadolu Osmanlı Demiryolu Şirketi, Ekim 1888’de İzmit-Ankara güzergâhı ayrıcalığını elde etmiş ve bu doğrultuda hattı döşeyerek Ocak 1893’te ilk treni Ankara’ya ulaştırmıştır. Bu hattın başarıyla tamamlanmasının ardından hattın Ankara’dan doğuya doğru ilerletilmesi konusu gündeme gelmiştir. Fakat bu hattın kuzey Anadolu’dan geçişine Çarlık Rusyası şiddetle karşı çıkmıştır. Güney güzergâhı ise ekonomik açıdan çok elverişli olmasına rağmen askeri açıdan riskli olarak değerlendirildiğinden tereddütlere yol açmıştır.
Osmanlı Devleti, stratejik nedenlerden ötürü Bağdat Demiryolu’nun bir an önce başlanıp bitirilmesini istemiştir zira 1897 tarihinde gerçekleşen Yunan Savaşı’nda Trakya demiryollarının sağladığı avantajı görmüştü. Ayrıca yapılacak demiryolu ile imparatorluğun uzak bölgelerine daha kolay erişimin sağlanması ile buralardaki kontrolün ve hâkimiyetin daha etkin bir şekilde sağlayabileceğini düşünmekteydi. Diğer yandan, Alman Hükümeti de bu projeye büyük önem vermiştir. Zira yukarıda belirtilen nedenlerden ötürü projenin Alman sermayesi ile gerçekleştirilmesinin Almanya’nın bölgedeki siyasi ve ekonomik çıkarlarına önemli hizmetler sağlayacağı öngörülüyordu. Bu proje ile Alman Hükümeti, Osmanlı Devleti ile kurulacak stratejik ilişkiler sayesinde ürettiği sanayi mallarını bu ülke üzerinden Doğu’daki büyük pazarlara daha hızlı ve ucuz bir şekilde ulaştırabilmeyi ve bölgenin yer altında patlamayı bekleyen eşsiz kaynaklarını da, elde ettiği imtiyaz hakkı çerçevesinde ele geçirmeyi hedeflemekteydi.
Bağdat demiryolunun yapımını finanse etmesi planlanan Deutsche Bank’ın bu büyük projenin maliyetini ve sorumluluğunu tek başına üstlenmeye sıcak bakmaması sonucunda, bir konsorsiyum oluşturularak alınacak risk ve sorumluluğun paylaşılması yönünde karar alınmıştır. Yeni durumda Anadolu Osmanlı Demiryolu Şirketi’nin sermaye yapısı şu şekilde yapılandırılmıştır; Fransız sermaye gruplarının payı yüzde 40 ve Deutsche Bank ile ortaklarının payı yüzde 40 olarak ve kalan yüzde 20’nin de Osmanlı yatırımcılarına teklif edilmesi planlanmıştır. Taraflar, bu anlaşma çerçevesinde, ileride diğer bir devletin (örneğin İngiltere) projeye dâhil olma talebinde bulunması durumunda yeni katılımcının payının mevcut ortakların payından oransal olarak indirim yapılarak karşılanması konusunda da uzlaşmaya varmışlardır. Osmanlı Padişahı’nın da desteği ile Konya- Bağdat demiryolunun yapımına ilişkin anlaşma 23 Aralık 1889’da, Basra
Körfezine inme seçeneği de dâhil olmak üzere, bir ön mutabakat mektubu şeklinde Dr. Siemens ile Nafıa Nazırı Zihni Paşa arasında imzalanmıştır.
Bu anlaşma ile birlikte, Anadolu’yu (hatta İstanbul’u) Bağdat’a modern bir demiryolu ile bağlama konusu İngiltere ile Almanya arasında yirmi yıldan fazla sürecek olan bir anlaşmazlığın fitili yakılmıştır. Bu demiryolu projesinde İngilizlerin temel olarak karşı olduğu konu, demiryolu yapımının gerçekleştirilmesi halinde, her türlü zenginliğe sahip ve bir deniz gücü tarafından işgal edilmesi oldukça zor olan büyük bir kara parçasının Almanya’nın nüfuzu altında birleşmesiydi. Ayrıca, bu durumda Rusya’nın da İngiltere ve Fransa gibi devletlerle olan bağlantısı fiilen kopartılmış olacaktı. Bu durum şüphesiz Almanya için büyük bir stratejik üstünlük anlamına gelmekteydi ve İngiltere’nin hayati çıkarlarının bulunduğu Hindistan bölgesinin de tehdit altına girmesine neden olmaktaydı.
Yararlanılan Kaynaklar
Gürdal Gedik, Uluslararası Politikada Enerji Faktörü: Rusya Örneği
Veysel Ayhan, Ortadoğu ve Petrol: İmparatorluk
Hikmet Uluğbay, İmparatorluktan Cumhuriyete Petropolitik
Volkan Ş. Ediger, Osmanlı’da Neft ve Petrol
Ünal Gündoğan, İran ve Ortadoğu

*Bu çalışmanın tüm hakları, Gürdal Gedik’e aittir.
*Bizimle iletişim kurmak için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Trablusgarp'ta Bir Avuç Kahraman: İttihatçı Subaylar Ve Libya'da Destansı Mücadele

İtalya’nın Trablusgarp’ı almak için harekete geçmesine neden olan asıl olay, Fransa ile Almanya arasında yaşanan II. Fas krizidir. İtalya, Fransa’nın Nisan 1911 tarihinde Fas için harekete geçmesiyle, 1900 ve 1902 yıllarında yaptığı gizli anlaşmalara göre; Trablusgarp üzerinde serbestlik hakkına kavuşmuş oluyordu. İtalya Hükümeti, ayağına gelen bu fırsatı kaçırma niyetinde değildi. Bu nedenle Temmuz 1911 tarihinde Avrupalı devletlere, Trablusgarp’ı ele geçirme niyetini bildirmek için Büyükelçileri aracılığıyla müracaat etti.
İtalya Hükümeti, ilk müracaatını İngiltere yönetimine yaptı. İtalyan Büyükelçisi, İngiltere Dışişleri Bakanı ile görüştü. Yapılan bu görüşme sonucu İngiltere Dışişleri Bakanı, Trablusgarp meselesinin barış yoluyla çözülmesinin yararlı olacağını ifade etti. Yalnız bir savaş durumu ortaya çıkarsa İngiltere’nin olaya müdahil olmayacağını bildirdi. İtalya, böylece ilk siyasi desteğini sağlamış oldu. İngiltere’den aldığı destek sonrası Fransa, Rusya, Almanya ve Avusturya ile teşebbüse geçti. Bu teşebbüsler sonucu büyük devletlerden beklediği onayı aldı. İtalya, Fransa ve Almanya’nın Fas krizinin çözümü konusunda bir anlaşmaya varmaları üzerine, vakit geçirmeden Trablusgarp’a yapılacak harekât için hazırlıklarını başlattı. Hızlı bir şekilde hazırlıklara girişmesinin kendine göre bazı nedenleri vardı. Bu sebepler; 1914 yılında yenilenmesi için toplanacak olan Üçlü İttifak görüşmelerinin Fransa tarafından öne çekilmek istenmesidir. Yine Avusturya’nın, Trablusgarp sorunu hakkındaki gelişmelerden rahatsızlık duyduğunu açıklaması, İtalya’nın kuşkulanmasına sebep olmuştur. Bunlara ek olarak, Almanya, İtalyanlardan Osmanlı Devletinin çökmesinin uzun zaman almayacağı için, işgal konusunda acele etmemelerini istemiştir. İtalya ortaya çıkan bu gelişmeler üzerine, büyük devletlerin gizli anlaşmaları bozmasından endişe ederek Trablusgarp için harekât hazırlıklarına başlamıştır.
İtalya, bu gelişmeler üzerine 23 Eylül 1911 tarihinde Osmanlı Hükümeti’ne bir nota göndermiştir. Bu nota’da özetle; İttihat ve Terakki Cemiyeti, Trablusgarp ve Bingazi’de bulunan halkı, İtalyan vatandaşlara karşı kışkırtmaktadır. Başlayan İtalyan aleyhtarlığından dolayı bölgede yaşayan İtalyanların, ayrılmak zorunda kaldığı bu nota’da yer almıştır. Osmanlı Hükümeti ise bu ilk nota’ya cevap olarak; bölgede böyle tehlikeli bir durumun olmadığını, Osmanlı kuvvetlerinin güvenliği sağlayabileceğini ve İtalya’nın bu durum için endişe etmemesini istemiştir. İtalya, göndermiş olduğu notanın bir sonuç vermemesi üzerine Avusturya ve Almanya devletleri temsilciler ile görüşmüştür. Bu görüşmeler esnasında Trablusgarp’ı ele geçirmek için askeri yola başvuracağını ifade etmiştir. Bu durumu iki devletinde olumlu karşılaması üzerine 28 Eylül 1911’de Osmanlı Devletine bir ültimatom göndermiştir. İtalya yönetimi, göndermiş olduğu bu ültimatomun Osmanlı Hükümeti tarafından 24 saatlik süre zarfında cevaplanmasını istemiştir. İtalya’nın vermiş olduğu nota’da özetle; Trablusgarp ve Bingazi medenileşme açısından geri kalmıştır. Osmanlı Hükümeti bu bölgenin ilerlemesi için hiçbir şey yapmamaktadır. Bundan dolayı ekonomik olarak da geri kalmıştır. Bu bölgenin İtalya kıyılarına yakınlığı nedeniyle buraya medeniyet götürülmesi zorunludur. Bu konudaki İtalyan görüş ve fikirleri ise, Osmanlı Devleti tarafından tasvip edilmemektedir. Osmanlı Hükümeti, İtalya’ya bölge için bütün iktisadi imtiyazları vermeye hazır olduğu, bu konuda İtalya yönetimi ile bir anlaşma yapma isteği olmasına rağmen artık böyle bir durum faydasızdır. Bölge de bulunan İtalyan vatandaşlara karşı düşmanca tavırlar sergilenmektedir. Yine nota’da, Trablusgarp ve Bingazi’de İtalyanların ekonomik faaliyetlerinin engellendiği ifade edilmiştir. Özellikle İtalyanlara kötü davranılması üzerine bölgeden İtalyanların göç etmek zorunda kaldıkları vurgulanmıştır. İtalya Devleti için artık Trablusgarp’ın işgalinin zorunlu bir hal aldığı, bölgede bulunan Osmanlı yöneticileri ve memurlarının da yapılacak işgale karşı çıkmamaları, verilen nota’da istenmiştir.
Osmanlı Hükümeti, İtalya yönetiminin gönderdiği nota’yı alır almaz elçileri aracılığıyla büyük devletlere müracaat etmiş ancak bundan bir sonuç alamamıştır. Bu gelişmeler üzerine Osmanlı Hükümeti, 29 Eylül’de İtalya Yönetimine bir cevap notası göndermiştir. Gönderdiği nota’da; Trablusgarp’ın ve Bingazi’nin geri kalmışlığı kabul edilmiştir. Bu geri kalmışlığa kendilerinden önceki idarelerin neden olduğu dile getirilmiştir. İtalyan vatandaşlara karşı düşmanca tavır sergilenmesi konusuna ise böyle bir durumun olmadığı, hatta bölgenin ekonomik kalkınmasında kendilerine ihtiyaç duyulduğu vurgulanmıştır. Bu gelişmeler karşısında İtalya, eğer Osmanlı Devletine karşı bir saldırıda bulunmazsa kendilerinin ekonomik imtiyazlarının genişletilebileceği teklifi de yapılmıştır. Bölgedeki İtalyan veya farklı milletten vatandaşların güvenliği içinde endişe edilmemesi istenmiştir. Ayrıca merkezden Trablusgarp’a gönderilen Derne adlı vapurda asker bulunmadığı, gönderilen cevap notasında yer almıştır. Osmanlı Hükümetinin gönderdiği cevap notasında uzlaşmacı bir tavır takındığı görülmektedir. İtalya yönetimi, Osmanlı Hükümeti’nin göndermiş olduğu bu cevap notasının isteklerini karşılamaması üzerine 29 Eylül 1911 günü Osmanlı Devletine resmen savaş ilân etmiştir. Bu durum üzerine İbrahim Hakkı Paşa ve kabinesi istifa etti. Yerine Sait Paşa, yeni hükümeti kurmuştur.

Osmanlı Hükümeti, İtalya’nın Trablusgarp’ı ele geçirmek için savaş ilân etmesi üzerine bu sorunu çözmek için birkaç plan üzerinde yoğunlaşmıştır. İlk etapta sorunu diplomatik yollarla çözmek istemiştir. Hükümet, bu planı uygulamak için Avrupalı Devletlere başvurmuştur. Onların aracılığı ile bir barış yapılarak, sorunu çözmek istemiştir. Hükümetin ikinci planı, diplomatik girişimlerden bir sonuç çıkmazsa, İtalya’ya taviz verilerek meselenin çözülmesiydi. Son olarak ise eğer bu girişimlerden bir sonuç alınamazsa, Trablusgarp vilayeti eldeki imkanlar doğrultusunda savunulacaktı. Osmanlı Hükümeti bu planların dışında savaşın ilerleyen zamanlarında İtalya’ya karşı bazı yaptırımlarda bulunmuştur. İtalyan mallarına boykot uygulamıştır. Örneğin; 1911 yılında İtalya’dan Osmanlı’ya gelen eşyanın kıymeti üzerinden büyük miktarda gümrük vergisi uygulanmıştır. Ancak Hükümet ihtiyacı olan Kükürtten de %100 gümrük vergisini almadığını görmekteyiz. Osmanlı Yönetimi tarafından bölgede olası bir savaş için Derne Vapuruyla gönderilen silah, cephane ve erzaklar, vilayetin kuvvetlerine dağıtılmıştı.Bir nevi bölgede seferberlik ilân edilmişti. İhtiyaçlar giderildikten sonra Trablusgarp Fırka Kumandanlığının yaptığı plan, Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa’nın emirleri ile son halini almıştı. Bölge için yapılan plan gayet basit ve açıktı. İtalya kuvvetleri bölgeye bir saldırı gerçekleştirirse, Trablusgarp kuvvetleri ve halkı eldeki kuvvetlerle karşılık verecekti. Bundan bir başarı sağlanamazsa, Vilayet kuvvetleri ve halk, iç kesimlere çekilecekti. İç kesimlere çekilmeyle birlikte düşmana karşı mücadele çete savaşları halini alacaktı. Böylece düşman kuvvetlerine ani baskınlar yapılacaktı. Bu baskınlar ile hem düşman yıpratılacak hem de İtalyanların ellerindeki cephane ve silahlar ele geçirilecekti.
Osmanlı Hükümeti diplomatik girişimlere devam ederken Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa, Vilayete çektiği telgrafta planın uygulanmasını istemiştir. Plan gereği cephanelerin, silahların ve erzakların iç kısımlara taşınması gerekiyordu. Yalnız bu hazırlıkların gizlilik içerisinde yapılmasını emretmiştir. Çünkü Osmanlı Hükümeti’nin diplomatik temaslarının devam ettiği bir süreçte, bu yapılanların İtalyanlar tarafından duyulması istenmiyordu. Böylece bu durumun diplomatik ilişkilere zarar vermemesi amaçlanıyordu. Direniş için yapılan plan ile Vilayet kuvvetlerinin ve halkın iç kısımlara çekilmesi gerekiyordu. Bu bir nevi kıyı şeridinin İtalyanlara teslim edilmesi demekti. Bu nedenle halkın çoğu, evlerini ve mallarını savunmayı düşünüyordu. Yapılan plana rağmen şehirlerini terk etmeye yanaşmıyorlardı.
Bu planlara ek olarak, Osmanlı Hükümeti bölgede nüfuz sahibi tarikatlarla da iletişime geçmiştir. Nüfuz sahibi kişilerden ve tarikatlardan yardım istemiştir. Özellikle bölgeye giden gönüllü subaylar, Senûsî tarikatı ile irtibata geçmiştir. Savaş başladığında Osmanlı yönetimi, bölgeye hala askeri personel gönderememişti. Devletin bölgeye asker göndermesi için önünde iki seçeneği vardı. Birincisi deniz yolu vasıtasıyladır. İkincisi ise kara yoludur. Bu dönemde Osmanlı donanmasının güçsüz olması ve İtalyan kuvvetlerinin hem sayıca hem güç olarak üstün durumda olması nedeniyle deniz yolu tercih edilememiştir. İkinci yolun tercih edilememesinde, Mısır’ın İngilizlerin, Tunus’un Fransızların himayesi altında olması etkili olmuştur. Osmanlı Hükümeti, kara yolu ile asker göndermek istese bile İngiltere ve Fransa’nın bu geçişe izin vermeyeceği açıktı. Çünkü İngiltere, savaş esnasında Mısır’ın tarafsız kalacağını bildirmişti. İtalya, 29 Eylül tarihinde Osmanlı Devletine karşı savaş ilanı etmesiyle birlikte donanması şehri ablukaya almıştı. 30 Eylül’de karaya çıkan İtalyan temsilcisi, Trablusgarp Kumandan Vekili Neşet Bey’den şehrin teslim edilmesini istemişti. Kumandan Neşet Bey bu teklif üzerine, Mahmut Şevket Paşa’ya durumu iletmiştir. Mahmut Şevket Paşa cevabında, Osmanlı Hükümetinin, Avrupalı devletler nezdinde diplomatik girişimlerinin devam ettiğini belirtmiştir. Bu nedenle İtalya askerine şu durumda bir karşılık verilmemesini, hatta kıyıda bazı yerlerin terk edilerek İtalyan kuvvetlerinin kıyıya çıkmalarına izin verilmesini bildirmiştir.  1 Ekim tarihinde İtalyan Amiral tarafından gönderilen heyet, Trablusgarp yöneticilerine şehrin teslim edilmesini istemiştir. Bu esnada Trablusgarp’ta en yetkili
görevli olan Defterdar Besim Bey ve yanındaki yöneticiler, böyle bir yetkilerinin olmadığını ifade etmişlerdir. Bu isteği hükümetlerine bildirmeleri gerektiğini, ancak onlardan gelecek cevaba göre hareket edebileceklerini söylediler. Bunun dışında İtalyan heyete; merkezden cevap gelinceye kadar İtalyan zırhlılarının sahilde serbestçe demir atmaları ve hiçbir tecavüze uğramadan gelip gitmelerinin sağlanması için bölgedeki bütün istihkâm bataryaları ve savunma araçlarının susturulacağını, bunlar yapılırken İtalyan subayların nezaretinin kabul edilemeyeceği bildirilmiştir. Bu cevapla birlikte Trablusgarp yöneticileri kendilerine 2 Ekim’e kadar zaman tanınmasını istediler.
2 Ekim tarihinde Trablusgarp yöneticileri ile görüşen Amiral Thaon de Revel ve beraberindeki iki İtalyan subay, bombardımana gerek kalmadan şehrin teslim edilmesini yineledi. Trablusgarp Kumandanı Neşet Bey ve Vali Vekili Defterdar Besim Bey, ellerinde böyle bir yetkilerinin olmadığını tekrarladılar. Kendilerine merkezden haber gelene kadar süre vermelerini istediler. Bu esnada İtalyan filosu tarafından Trablusgarp ve Malta arasındaki telgraf kabloları kesilmişti. Bu yüzden Trablusgarp yöneticilerinin doğrudan merkezle bağlantısı da kalmamıştı. İtalyan yetkililer, telgraf kablolarının kesilmesinden dolayı Osmanlı Hükümeti ile görüşmelerinin mümkün olmayacağını, şehrin teslimi konusunda en yetkili Trablusgarp yöneticisi ile görüşebileceklerini ilettiler. Türk yöneticiler, böyle bir yetkilerinin olmadığını tekrarladılar. İtalyan telsizleri ya da Tunus telgraf hatlarını kullanarak başkent ile iletişime geçmek için izin istediler. Bunun üzerine İtalyan heyet,
Trablusgarp yöneticilerinin bu durumu Amiral Faravelli ile görüşmelerinin daha uygun olacağını bildirdi. Kumandan Neşet Bey hastalığını ileri sürerek bu görüşmeye gitmedi. Onun yerine Defterdar Besim Bey gitti. Amiral Faravelli, Defterdar Besim Bey ve beraberindeki heyete bir ültimatom vermiştir. Amiral’in vermiş olduğu ültimatom da şu istekler yer alıyordu:
1. Şehrin teslimi hususunda İstanbul’dan cevap gelene kadar İtalyan gemilerinin kıyıda serbestçe demir atması ve hiçbir tecavüze uğramadan gidip gelmeleri sağlanmalıdır.
2. İtalyan gemilerinin güvenliği açısından, bütün istihkâmlar, bataryalar ve savunma vasıtaları kullanılamayacak hale getirilmelidir.
3. İtalyan subayların, tedbirlerin alınıp alınılmadığını denetlemelerine izin verilmelidir.
Trablusgarp yöneticileri, verilen ültimatom karşısında merkezden emir gelmeden bu istekleri kabul edemeyeceklerini bildirdiler. Bunun üzerine İtalyan deniz kuvvetleri komutanı Amiral Favarelli, 3 Ekim’de şehri bombalamaya başladı. Bombardımana Trablusgarp kalesinden de karşılık verildi. Bombardıman başladığında, Trablusgarp’ta bulunan Türk askerlerinin sayısı (geri hizmette bulunanlar dâhil olmak üzere) 5000 kişiydi. Tabyalardaki 12 toptan başka 24 kadar sahra topu mevcuttu. Bingazi’de ise 2000 kişilik bir kuvvet bulunmaktaydı. İtalyan askeri kuvveti ise 40.000 kişi civarındaydı. 5 Ekim tarihinde İtalyan kuvvetleri kıyıya çıktılar. 6 Ekim’de şehir İtalyanlar tarafından işgal edildi. Trablusgarp’ta savaş devam ederken aynı zamanda İtalyan
kuvvetleri Derne, Tobruk, Homs ve Bingazi’yi de işgal etmek amacıyla harekâtta bulundular. 4 Ekim’de Tobruk, 16 Ekim’de Derne’nin işgalini tamamladılar. Birkaç gün içinde Homs Kazası da İtalyanların eline geçti. Son olarak 20 Ekim tarihinde Bingazi şehri İtalyanlar tarafından işgal edilmiştir.
Trablusgarp Savaşı’nda Osmanlı Gönüllü Askerleri
Osmanlı Hükümeti, diplomatik girişimlerden bir sonuç çıkmaması üzerine bölgenin savunulmasına karar vermiştir. Daha önce belirttiğimiz gibi Osmanlı Hükümetinin planı açıktı. İlk etapta diplomatik girişimlere bel bağlanmıştı. Diplomatik girişimler sonucunda İtalya’ya verilecek bazı tavizlerle bu meselenin çözülmesi planlanmıştı. İtalya’nın Trablusgarp ve Bingazi’yi ele geçirmekte ısrarcı olması, Osmanlı Hükümetinin de bu bölgeyi bırakmak istememesi, bir uzlaşma sağlanamamasına neden olmuştur. Bu gelişmelerin ardından daha önce planlanan eldeki kuvvetlerle, Trablusgarp vilayetini savunma düşüncesi uygulamaya konuldu. Böylece bölge, güçlü bir direnişle savunulurken, İtalya’da bir barışa ikna edilebilecekti. Savaş başlamasıyla birlikte vilayetin savunma gücünü artırmak için Mahmut Şevket Paşa’nın emirleri uygulamaya koyuldu. Trablusgarp kuvvetleri, yerli halk, silahlar ve cephaneler iç kısımlara kaydırılmaya başlandı. Bu plan uygulamaya konulduğu sırada, Trablusgarp’ta bulunan kuvvetler sınırlı sayıdaydı. Halk dağınık bir haldeydi. Bölge kuvvetlerini ve halkı, düşmana karşı teşkilatlandıracak kişilerde
bulunmamaktaydı. Trablusgarp’ın savunulması fikri ortaya çıkmasıyla birlikte özellikle Vatansever Türk subayları bölgeye gitmek için harekete geçtiler. İtalya donanmasının Trablusgarp’ı ablukaya alarak bombardımana başladığı tarihlerde Enver Bey, Berlin Ataşemiliteri olarak görev yapmakta idi.  İtalya’nın saldırısı üzerine Trablusgarp’ı savunulması gerektiğini düşünen Enver Bey, İstanbul’a doğru yola çıkmıştı. Yolculuğu esnasında Selanik’te, İttihat ve Terakki Cemiyetinin Trablusgarp Savaşı hakkında yaptığı toplantıya katıldı. Toplantı esnasında Enver Bey, fikirlerini Cemiyet ile paylaştı. Enver Bey’in toplantı esnasında açıkladığı fikirlerini anılarından öğrenmekteyiz. Anılarına göre; Bölgede yeterli kuvvet olmadığı için ilk etapta İtalyanları iç kısımlara çekilmesini, daha sonrada gece baskınları ile bu düşman birliklerinin ortadan kaldırılmasının doğru olacağını ifade etmiştir. Toplantıya katılan cemiyet üyeleri, bu görüşleri benimsemiştir. Toplantı sonrası Enver Bey, Mahmut Şevket Paşa ile görüşmek üzere İstanbul’a geçmiştir.

Fotoğraf: İsmail Enver Bey. O zamanlar genç bir Osmanlı Binbaşısı olan Enver Bey, Berlin’de Osmanlı Ataşemiliterliği (askeri elçi) görevindeyken işgal haberini almış, sahte bir kimlik ve kılıkla gizlice Trablusgarp’a geçerek direnişin öncülüğünü yapmıştır.


Enver Bey, İstanbul’a geldiğinde ilk olarak Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa ile görüşmüştür. Mahmut Şevket Paşa, bu görüşme sırasında devletin topyekûn bir savaşa giremeyeceğini belirtmiştir. Buna rağmen bölgenin kolay bir şekilde İtalyanların eline bırakılmasına da razı değildi. Bu yüzden eldeki kuvvetler ile savunulmaya devam edilecekti. Eğer bölge direniş gösterilmeden İtalya’ya bırakılırsa, bu diğer devletlere örnek olabilirdi. Bu durumda Osmanlı Devletinin parçalanması anlamına gelirdi. Zaten İttihat ve Terakki Cemiyeti üyeleri, 1911 tarihli kongrelerinde Trablusgarp ve Bingazi’de Osmanlı hâkimiyetinin devam etmesi kararını almışlardı. Mahmut Şevket Paşa ile Enver Bey’in yaptığı görüşme esnasında savaşa katılmak isteyen subayların bölgeye gizlice gitmesi kararlaştırılmıştı. Trablusgarp meselesi diplomatik girişimler sonucu çözülürse, mesuliyet giden subayların olacaktı. Kararlar alındıktan sonra Mustafa Kemal ve Eşref Bey, Enver Bey’in Beşiktaş’ta ki evinde buluştular. Yola çıkmadan önce harekât tarzı planlarını son kez gözden geçirdiler. Hükümetten izin alınıp, kararlar verildikten sonra genç subaylar farklı
kimliklerle, gizli bir şekilde Mısır ve Tunus üzerinden Trablusgarp’a doğru yola çıktılar. Trablusgarp savunması için ön plana çıkan Türk subaylar arasında şu isimler bulunmaktadır. Binbaşı Enver Bey, Kolağası Mustafa Kemal Bey, Fuat Bey (Bulca), Nuri Bey (Conker), Eşref Bey (Kuşçubaşı), Ali Fethi Bey (Okyar), Halil Bey (Enver Bey’in amcası), Nuri Bey (Enver Bey’in kardeşi), Ekrem Bey (Müşir Recep Paşa’nın oğlu) Trablusgarp savaşına gönüllü olarak katılmışlardır.
Enver Bey, 9 Ekim’de Padişah ile son kez görüştükten sonra yola çıktı. İskenderiye üzerinden Trablusgarp bölgesine geçti. Mustafa Kemal Bey’de Naci Hakkı ve Yakup Cemil Beyler ile 15 Ekim günü bölgeye gitmek için yola çıktılar. Mustafa Kemal Bey ve arkadaşlarının yolda paraları bitmişti. Maddi olarak kimseden bir yardım alamadılar. Bunun üzerine, Genel merkezden üç yüz lira istediler. Genel merkez, para gönderemeyeceklerini, bu konu için Enver Bey’e ulaşılmasını istedi. Daha sonra Mustafa Kemal Bey’in senediyle Naci Bey, Ömer Fevzi Bey’den iki yüz İngiliz lirası aldı. Böylece yola devam edildi. Mustafa Kemal Bey, yolda hastalandı. Hastalığından dolayı İskenderiye’ye döndü. On beş gün hastanede kaldı. Bu arada, Nuri (Conker) ve Fuat (Bulca) Beyler de onlara katıldılar. Böylece Mustafa Kemal, Trablusgarp topraklarına şair Ömer Naci, Nuri (Conker) ve Fuat (Bulca) Beyler ile birlikte girdi. Mustafa Kemal, Mısır’da bulunduğu sırada Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşa ile görüşmüştü. Bu esnada Mısır’da bulunan Şeyh Senûsî tarikatına bağlı gönüllü kişileri alarak yollarına devam ettiler. Yol boyunca birçok kez Mısır’da bulunan İngilizlere ait güvenlik güçlerine yakalanma tehlikesi geçirmişlerdir. Yaşanan bu tehlikelere rağmen sonunda bölgeye ulaşmışlardır. Mustafa Kemal’in bölgedeki ilk görev yeri Calût Kazası olmuştur. Buraya gelerek başta Şeyh Senûsî tarikatı olmak üzere diğer tarikatlardan direnişe katılmaları için yardım istemiştir. Bu istek Şeyh Senûsî nezdinde kabul edilerek tarikatıyla birlikte
mücadeleye katılmışlardır. Hatta Şeyh Ahmet Senûsî, mücadeleye katılmakla birlikte Müslümanlar için cihat ilân etmiştir. Bu cihat çağrısı, Trablusgarp’ta karşılık bulmuştur.
Mustafa Kemal Bey Calut’taki görevini yerine getirdikten sonra ilk olarak Tobruk’ta düşmana karşı mücadele etti. Buradaki mücadelesinden sonra Derne’ye geçmiştir. Derne’deki muharebeler sırasında gözünden yaralandı. Bir ay kadar Hilal-i ahmer (Kızılay) Hastanesinde tedavi görmüştür. Tam anlamıyla iyileşmeden görevinin başına döndü. Tobruk ve Derne bölgelerinde önemli ve başarılı hizmetlerde bulundu. Mustafa Kemal, bu gelişmeler yaşanırken 6 Mart 1912 tarihinde Derne Komutanı olarak atanmıştır. Trablusgarp Savaşına gönüllü olarak katılan subaylardan birisi de Ali Fethi Bey’dir. Ali Fethi Bey, savaşın başladığı dönemde Paris Askeri Ateşesi olarak görev yapmaktaydı. Savaşın başlamasıyla birlikte Ali Fethi Bey’de Tunus üzerinden bölgeye
gelmiştir. Ali Fethi Bey’in bölgeye gelmesi ile birlikte görev dağılımda bir değişiklik yaşanmıştır. Bu sırada Trablusgarp Kumandanı Neşet Bey, bölgeye gelen subaylar ile anlaşmazlıklar yaşamaktaydı. Hükümet, bu durum üzerine Neşet Bey’e Trablusgarp Valiliği görevini vermiştir. Ali Fethi Bey’de böylece Trablusgarp Kumandanı olmuştur. Fethi Bey, bölgedeki kumandanlığı sırasında düşmana karşı önemli başarılar kazanmıştır. Gönüllü subayların oluşturdukları teşkilatlanmalar sayesinde direniş güçlenmiştir. Türk subaylar, etkili bir savunma yapmak için Trablus Komutanlığı (Komutan Albay Neşet Bey), Bingazi Komutanlığı (Kurmay Yüzbaşı Enver Bey), Derne Komutanlığı (Kurmay Binbaşı Mustafa Kemal Bey) şeklinde üç kısma ayırmışlardır.

Bingazi Komutanlığı görevini yürüten Enver Bey, bölgede yaşayan Arap kabileleri kısa sürede örgütlemişti. Böylece kısa sürede 20.000 kişiye yakın direnişçiyi etrafında toplamıştı. Türk subaylar, bölgede idareyi ele alıp, buldukları askerler ve yerli halktan gönüllülerle bir mukavemet cephesi oluşturdular. Böylece başarılı sonuçlar alınmaya başlandı. Bu başarılar İtalyan askerlerinin kıyıdan içeri girememelerine sebep olmuştur. Trablusgarp’ta kesin bir başarı sağlanmaması üzerine İtalya, savaşı geniş alana yaymak için hazırlıklara başlamıştır. Böylece Osmanlı Devletini zor durumda bırakarak hedefine ulaşmayı planlıyordu. Türk subayları, Trablusgarp için verdikleri mücadelede başarılarını artırarak devam ettirirken Balkanlarda da karışıklıklar başlamıştı. Balkanlarda, İstanbul’u tehdit eden bir savaşın çıkması üzerine Trablusgarp’ı savunmak için gelen Türk subaylar (Mustafa Kemal, Enver Bey… gibi)  geri dönmek zorunda kaldılar. Balkanlarda başlayan savaşa katılmak için giden subayların dışında, bölgede çok az sayıda kalan gönüllü subay mücadeleyi devam ettirdiler.
İtalyan Savaş Taktikleri
İtalyanlar, 29 Eylül’de Osmanlı’ya karşı savaş ilân etmişlerdi. Bu savaş ilânı ile birlikte İtalya, bölgeyi hemen ele geçireceğini düşünüyordu. Yalnız bu düşüncesi hemen gerçekleşmedi. Ekim ayı boyunca sadece kıyı şeridini ele geçirebildi. Kıyılardan iç kısımlara giremedi. Türk subaylarının liderliğinde yapılan başarılı direnişler, İtalyan kuvvetlerinin iç bölgelere girememesinde etkili olmuştur. Hatta bir süre sonra Türk subaylarının emrindeki birlikler düşmana karşı taarruzlarda bulunmuşlardır. İtalya, savaşın arzuladığı şekilde devam etmemesi ve istediği sonuçları alamaması üzerine bölgedeki durumu kötüleşti. Bunun üzerine, Trablusgarp’taki savaşı geniş alana yaymayı düşündü. Savaşı geniş alana yayarak Osmanlı Devletini zor duruma düşürmeyi amaçlıyordu. Bunun karşılığında da Trablusgarp ve Bingazi’yi ele geçirmeyi hedeflemişti. Trablusgarp’taki yaşanan gelişmeler üzerine İtalya, savaş taktiğini değiştirmiştir. Savaşı Trablusgarp dışında Kızıldeniz, Beyrut, Çanakkale ve Ege adalarına yaymaya karar vermiştir. Böylece Osmanlı başkentini yakından tehdit edip, Osmanlı Hükümetini barış istemek zorunda bırakmayı planlıyordu. İtalya, Akdeniz’de planını uygulamaya koymadan önce büyük devletlere danışarak onaylarını almak istemiştir. Büyük devletler kendi çıkarlarına ters düşmemesi ve savaşın Avrupa’ya sıçramaması koşuluyla İtalya’yı bu konuda serbest bırakmıştır. Yalnız içlerinden Avusturya, İtalya’nın savaşı yaymasına sıcak bakmıyordu. Avusturya, İtalya’nın savaşı Ege denizine yaymasının Balkanlarda bir karışıklığa yol açabileceğini düşünüyordu. Bu durumun kendi çıkarlarına aykırı olduğunu bildirerek İtalya’ya karşı çıkmıştır.
İtalya, bunun üzerine Avusturya’yı ikna etme çabalarına girişmiştir. Amacının, Ege denizinde birkaç adayı işgal ederek Osmanlı Hükümetini barışa zorlamak olduğunu, bu durumun bir sorun yaratmayacağını bildirmiştir. Hatta On iki Ada ve Rodos’un Avrupa’da bulunmadığını, Asya sınırlarında olduğunu iddia etmiştir. İkna çabalarının sonuçsuz kaldığı bir anda İtalya, üçlü ittifak’ı yenilememe resti üzerine Avusturya yumuşamıştır. İtalya, Avusturya’nın kararını değiştirmesi üzerine Kızıldeniz’de bazı Osmanlı limanlarını abluka altına alıp, harekâtlara başladı. İtalya donanması, 24 Şubat 1912 tarihinde Beyrut limanını bombalamıştır. Normal şartlar altında Lahey Sulh Konferansı kararlarına göre; açık limanlara saldırmak yasaktı. Ancak limanda bir askeri tesis ya da savaş gemisi bulundurulduğunda bu yasak kalkıyordu. Beyrut limanında bu esnada Osmanlı donanmasına ait eski, iki savaş gemisi bulunmaktaydı. İşte bu iki küçük gemi nedeniyle İtalyanlar, Beyrut limanını bombalamıştır. İtalya, bu bombardıman sonucu istediği başarıya ulaşamamıştır. Planın başarıya ulaşmaması üzerine, Trablusgarp’ı ilhak ettiğini duyurdu. Bu ilhak kararı, ne Osmanlı Hükümeti üzerinde, ne de Trablusgarp’taki direniş üzerinde beklenen etkiyi göstermedi. Osmanlı Devleti bu ilhak kararını tanımadı. Trablusgarp’ta bulunan Türk subayları da bu kararın açıklandığı esnada savaşmaya devam ediyorlardı. Bu gelişmelerin ardından İtalya, savaşı Ege Denizine yaymayı planladı. Bu plan doğrultusunda ilk olarak Ege adalarını işgal etmek istiyordu. Daha sonra Akdeniz’de gücünü göstererek, Başkent’i tehdit etme düşüncesindeydi.

İtalya, Trablusgarp dışında Kızıldeniz’de ve Beyrut’ta harekâtlara devam ediyordu. Bu yaptığı harekâtların hiçbiri kendisine mutlak başarı sağlamamıştı. Bunun üzerine Avrupalı devletlerden barış için arabuluculuk yapmalarını teklif etti. Büyük devletler tarafından Osmanlı Yönetimine barış teklifi sunuldu. İtalya, Osmanlı Hükümetinin bu konudaki görüşünü beklemeden Çanakkale Boğazı’na saldırdı. (18 Nisan 1912) Bu saldırı sırasında Osmanlı Hükümeti, boğazları kapattığını açıkladı. Zaten Hükümet, olası bir harekât durumunda boğazları kapatacağını ve Osmanlı sınırları içerisindeki İtalyanları sınır dışı edeceğini daha önce beyan etmişti. Osmanlı kuvvetleri daha önceden İtalya’nın boğazlara saldırma ihtimaline karşılık Çanakkale Boğazında savunma tedbirleri alarak mayın döşemişti. İtalyan donanması, Çanakkale Boğazının mayınla dolu olması nedeniyle iç kısma girememiştir. Bu yüzden harekât başarısızlıkla sonuçlandı. Bunun üzerine İtalya donanması, Osmanlı donanmasını boğazın dışına çekerek savaşmayı denese de bu da mümkün olmamıştır. İtalya’nın Çanakkale Boğazına saldırdığı gün Osmanlı Mebusan Meclisi
açılmıştı. Açılış konuşmasını yapan Padişah, Trablusgarp’ta hukuki ve fiili egemenliğin verilmediği sürece barışa yanaşılmayacağını, açıklamıştır. Bu açıklamaya paralel olarak Osmanlı Hükümeti de, barış teklifine bu doğrultuda cevap vermişti. Hükümet, barış teklifine cevap olarak; Trablusgarp ve Bingazi’de padişahın fiili olarak haklarının kalması, İtalyanların Trablusgarp ve Bingazi’yi ilhaktan vazgeçmesini istiyordu. Ek olarak da İtalya’nın askerlerini geri çekmelerini bildirmişti. Bu cevaba kızan İtalya, On iki Ada’nın218 işgali için harekâta geçmiştir. İtalya, On iki Ada’ya saldırmakla savaşı kısa sürede sonlandıracağını düşünüyordu. Adaların işgali ile hem Başkenti hem de Anadolu kıyılarını tehdit edecekti. Bu işgal tehlikesi karşısında Osmanlı Hükümeti de Trablusgarp ve Bingazi’yi kendisine terk edecekti.
İtalya, On iki Adalar içerisinde ilk olarak Astropalya Adasını işgal etmiştir. Şehre giren İtalyan askerleri, Türk garnizonunu kuşatmıştır. İçerisinde 10 Osmanlı Jandarması bulunan garnizon teslim olmuştur. İtalya elde ettiği bu adayı bölgedeki diğer işgaller için üs olarak kullanacaktı. Astropalya Adasının işgalinden sonra İtalyan askerleri, Herke Adasını ele geçirmiştir. Bu iki adanın işgalinden sonra sırasıyla; Kilimli, İncirli, Kerpe, Kasot, İlyaki, Leros, Patmos, Lipsos, Sömseki ve son olarak ise İstanköy Adası 20 Mayıs’ta İtalyanların eline geçmiştir. On iki Ada, İtalya kuvvetleri tarafından kolay bir şekilde ele geçirilmiştir. Çünkü bu adalarda Osmanlı askeri yok denecek kadar azdı. Adalarda ortalama 10 ila 30 kişi arasında Osmanlı jandarma kuvveti bulunmaktaydı. Bu yüzden sayıca çok olan İtalyan askerine karşı bir direniş gösterilememiştir. İtalya, ele geçirdiği adaların halkına ilk zamanlar çok iyi davranmıştır. Hatta ada halkına İtalya egemenliğinde bir özerklik dahi vaat etmiştir. Adalarda yaşayan Rum halkı, işgalden memnun görünüyordu. Bu işgalleri, Yunanistan ile birleşmek için kullanmak istiyorlardı. İtalyan komutanların adalarda yapmış olduğu konuşmalar, ümitlerini daha da artırmaya yetmişti. Bunun üzerine 3 Haziran 1912 tarihinde “12 Ada Komitesi” Rodos ve On iki Ada’nın Grek olduğu için Yunanistan ile birleşmeleri gerektiğini, iki memorandumla açıkladılar. Bu memorandumları destekleyecek toplantılar yaptılar. Bunun üzerine İtalyan General Ameglio, son yapılan kongreyi dağıtarak, ada halkına yasaklar getirdi.
On iki Ada’nın işgali esnasında İtalyan kuvvetleri, Rodos Adasını da harekât düzenledi. Harekât sırasında direnişle karşılaştı. Ancak sınırlı sayıda olan Osmanlı kuvvetleri, güçlü İtalyan kuvvetleri karşısında çok fazla direniş gösteremedi. Böylece On iki Ada ve Rodos, İtalya’nın eline geçti. İtalya, On iki Ada ve Rodos’u ele geçirmekle, Osmanlı Hükümeti karşısında son derece güçlenmişti. Buna rağmen hala bir barış yapılamamıştı. Bunun üzerine İtalya, 18-19 Temmuz 1912 tarihinde Çanakkale Boğazına ikinci kez saldırdı. Ancak Osmanlı kuvvetlerinin açtığı ateş sonucu geri çekilmek zorunda kalmıştır. Bu gelişmelerin ardından iki devlet yetkilileri arasında barış görüşmeleri başladı.
Yararlanılan Kaynaklar
Mehmet Yüksel, Osmanlı Son Döneminde Trablusgarp Vilayetinin Sosyal Ve Ekonomik Yapısı (1872-1911)
Nuri Karakaş, “Askeri ve Siyasi Yönleriyle İtalyan Donanması’nın Çanakkale Boğazı Harekâtı”, Gazi Akademik Bakış Dergisi, Cilt:6
Sina Akşin, Kısa Türkiye Tarihi
Tahsin Ünal, Türk Siyasi Tarihi
Hamdi Ertuna, 1911-1912 Osmanlı-İtalyan Harbi ve Kolağası Mustafa Kemal
Orhan Koloğlu, Trablusgarp Savaşı ve Türk Subayları
Commodore W. H. Beehler, 1911-1912 Türk İtalyan Savaşı
Yusuf Gedikli, Trablusgarp Cephesi Hatıraları
Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasi Partiler
Şevket Süreyya Aydemir, Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa
Cemal Kutay, Trablusgarp’ta Bir Avuç Kahraman
Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, Cilt:1
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Mehmet Yüksel’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Hayal Kurabilen Son Türk: Enver Paşa’nın Türkistan Mücadelesi Ve Şehadeti

Enver Paşa Kimdir? (Enver Paşanın Hayatı)

Ender paşa, (İsmail Enver) Osmanlı Devleti’nin son yıllarında adını oldukça fazla duyurmuş, askeri anlamda en yükseklere ulaşmış ve siyasi başarılarıyla kendisini kanıtlamış bir Osmanlı subayıdır. Kafkas islam ordusu ve 3. ordu komutanlığı görevlerinde bulunmuştur. İttihat ve terakki cemiyetinin kurucularındandır. 1913 senesinde Bâb-ı Ali adıyla anılan askeri darbe ile kurucusu ve yöneticisi olduğu cemiyetin iktidara gelmesini sağlamıştır. 1914 yılında Almanya devleti ile ittifak yapılmasını sağlayarak 1. Dünya Savaşı’na girilmesine önderlik etmiş, savaş halinde ise harbiye nazırı ve başkumandan vekili olarak orduda görev yapmıştır. Enver Paşa’nın  doğum tarihi 22 kasım 1881, vefat tarihi ise 4 ağustos 1922 olarak kayıtlara geçmiştir. İsmail Enver, Atatürk ile aynı yılda doğmuş, uzun süreler yol arkadaşlığı etmiştir, sonralardan anlaşmazlıklardan dolayı yolları ayrılmış olsa da, birlikte kurdukları cemiyet adını tarihe yazdırmayı başarmıştır. Enver paşanın mezarı nerededir? Mezarı Abide-i Hürriyet Cami, İstanbul‘da bulunmaktadır.

İsmail Enver’in Kafkasya’ya Gidişi

harbiye nazırı enver paşa

Paşa hakkındaki çalışmalarıyla öne çıkan Masayuki Yamauchi, Enver Paşa’nın Türkistan macerasını beş bölüme ayırır:
1- (Kasım 1918- Ağustos 1920) İstanbul- Berlin- Moskova.
2- ( Ağustos 1920- Eylül 1920) Moskova- Bakü- Moskova.,
3- ( Ekim 1920- Şubat 1921) Moskova- Berlin- Roma- Berlin- Moskova.
4- ( Mart 1921- Eylül 1921) Moskova- Batum
5- ( Ekim 1921- Ağustos 1922) Batum- Bakü- Buhara.
Paşa’nın Türkistan safhası daha önce de belirttiğimiz gibi onun Arnavutköy’den hareketi ile başlamıştı. İstanbul’dan ayrılırken Sadrazam Ahmet İzzet Paşa’ya, “Mütareke-i münferide dolayısıyle, vatanımın şimdilik alacağı şekil yakın zamanlarda bu topraklarda nafi(faydalı) bir iş göremeyeceğime ayan bir alamettir” diye başlayan uzunca yollu bir mektup bırakan İsmail Enver Sivastopol’a ulaştıktan sonra arkadaşlarından ayrılmıştı. Enver Paşa’nın aklında tek bir şey vardı: Kafkasya’ya varmak, orada kuracağı bir ordu ile Anadolu’ya yürümek ve ülkeyi kurtarmak. Enver Paşa’nın bu düşüncesi birden ortaya çıkmamıştı, Paşa bunu yıllar önce tasarlamıştı. Bunu Yamauchi’de açıkça görmekteyiz zaten. İsmail Enver yolculuk sırasında İngilizlerin Türkiye’yi işgal edeceğini tahmin etmiş, şöyle demişti:
“Son gelişmeler gösteriyor ki savaşın birinci bölümünü kaybettik. Bu imzalanan mütarekeye göre de İngiliz İstanbul’a girecektir. Ben İngiliz’i İstanbul’da görmektense Kafkaslarda İslam için savaşmayı ve ölmeyi yeğlerim.”
Daha sonra da görüleceği gibi İsmail Enver bu söylediklerini daha önceden planlamış, Osmanlı savaştan çekilmeden az bir süre önce Azerbaycan civarlarına sağlam bir ordu göndermiş ve bu ordunun kumandasını da amcası Halil Paşa ile kardeşi Nuri Paşa’ya vermişti. Yani Kafkas direnişinin hazırlıkları çok eskiden yapılmıştı. Hatta Almanya’ya gitmeden evvel Kafkas ordularının başına geçmek için deniz yolu ile bu bölgeye geçmek istemiş, ancak bindiği taka batarak canını zor kurtarmış ve geri dönerek bu işe Avrupa’dan devam etmeye karar vermiştir. Halil Paşa da hatıratında bunu dile getirdikten sonra Enver Paşa’nın İslam Orduları Grup Kumandanı Nuri Paşa’ya gönderdiği bir telgrafa değinir:
“İslam Orduları Kumandanlığı’na,
Vaziyet-i siyasiye bizim için gayri müsait bir şekil aldığından Kafkasya devletlerinin istiklallerine İtilaf hükümetlerinin pek ziyade müşkülat gösterecekleri malumdur. Binaen aleyh Kafkas Müslümanlarının müttehiden çalışmalarını ve bu sebeple Azerbaycan Hükümeti ile Şimali Kafkas Hükümeti’nin ayrı ayrı zayıf kalmamaları için ya birleşerek Şarki Kafkasya Hükümeti namı ile bir İslam hükümeti vücuda getirmeleri veyahut konfederasyon şeklinde yekdiğeri ile derhal anlaşma yapmaları pek elzem görüyorum. Telgraf sureti Çerkez Yusuf Paşa’ya da yazılmıştır.”
Bu emri alan Nuri Paşa hemen çalışmalara başladıysa da ne yazık ki Şii- Sünni ayrılığı Azerbaycan- Kafkasya ittifakını hayata geçiremeyecektir. İsmail Enver arkadaşlarıyla birlikte Evpatorya’ya inmiş, İttihatçı şefler burada Dilber Otel’de biraz dinlendikten sonra tren ile Berlin’e hareket etmişlerdi. Fakat nedendir bilinmez Enver Paşa yolda gizlice arkadaşlarından ayrılmış, kayıplara karışmıştı. Şevket Süreyya Aydemir’in deyimiyle o artık “ yalnız bir adamdı”.
Aslında Enver Paşa’nın işi hiç de kolay değildi, çünkü bütün yollar Rus orduları tarafından tutulmuş, karayolundan yolculuk imkansız hale gelmiş, şartlar Enver Paşa’yı bir deniz yolculuğuna mecbur etmişti. Zor şartlarda tedarik ettiği yelkenlisi ne yazık ki Karadeniz’in şiddetli dalgalarına dayanamamış, üç gün fırtınalarla boğuşan Paşa, en sonunda Kırım sahillerine dönmüş, artık ne pahasına olursa olsun karayolunu kullanmaya karar vermişti. Enver Paşa’nın bundan sonraki en önemli hedefi Kuban veya Gürcistan üzerinden Azerbaycan’da bulunduğunu ümit ettiği Nuri ve Halil Paşalar ile görüşmektir.
Ama bölgedeki sıkı denetimler Enver Paşa’yı Berlin’e gitmek zorunda bırakmış, yorucu bir tren yolculuğu sonrası Paşa Almanya’ya varabilmiştir. Zaten Naciye Sultan da bu durumdan hatıralarında bahseder ve eşinin çok zor günler geçirdiğinin altını çizer. İsmail Enver Berlin’de bir ziraatçı olarak tam bir yıl kalmış, hep kendisini gizleme gereği duymuştu. Öyle ki, en yakın arkadaşları Talat, Cemal, Azmi bile onun varlığından haberdar olamamışlardı. Öte yandan İngiliz basını sürekli ondan bahsediyor, onu bazen Kafkasya’da, bazen Türkistan’da gösteriyordu. İşin aslına gelirsek, bu sırada Enver Paşa Berlin’de Bolşevik liderlerden Radek ile tanışmış, İngiliz emperyalizmine karşı Bolşeviklerle işbirliği yapmaya karar vermişti.
İsmail Enver Berlin’de geçirdiği zaman içerisinde (1918 sonu ve 1919 başları) aslında öncelikle İngilizlerle bağlantıya geçip Londra’ya yerleşmek istediğini belirtmiş ancak kendisine İngilizler tarafından bu izin verilmemiştir. Bunlardan sonuç alamayınca da bütün dikkatini tekrar doğuya yönelten Enver Paşa’nın, Berlin’de geçirdiği süre içerisinde hayatına yön verecek en önemli olay Bolşevik komitacı Karl Radek’i hapishanede ziyaret etmesidir. Paşa Radek’e İngilizlere karşı bir Müslüman-Sovyet işbirliği önermiş, bu görüşme olumlu sonuçlanınca da hiç zaman geçirmeden Moskova’ya gitmek istemiş, fakat başarısız olmuştur. İsmail Enver daha sonra Atatürk’e yazdığı mektupta bunun nedenlerini şöyle açıklamıştır:
“Anadolu’daki direniş hareketimize sadece Rusların yardım edebileceğini gördüğümüz için buradaki arkadaşlar ile (İttihatçılar) beraber benim, yanımda Baha Bey olmak kaydı ile Moskova’ya gitmemi uygun gördük. Ancak şu geçen bir yıl zarfında Rusya yollarında iki kez hapse atılıp beş ay hücrede kaldım, ve altı kez de uçağım düştü.”

İsmail Enver 22 Eylül 1920 tarihinde Galip Kemal Söylemezoğlu’na yazdığı diğer bir mektupta ise bu planının yanında Rusya’nın milli mücadeleye yaptığı para ve silah yardımındaki rolünden bahseder:
“Kardeşim Efendim;
İki gün evvel birkaç gün için Roma’dan Berlin’e gittiğimde, size yazdığım şu mektubu hamil kurye ile bugün geldi. Mektubu burada tekrar açtım. Çünkü aynı iş için Ziya Bey’e, size yazmasını Bakü’ye hareketim esnasında kendisine söylemiştim(….) Berlin’de gayet mütenekkir olarak bulunuyorum ve ihtimal bu kağıdı aldığınız zaman hareket etmişimdir. Şimdilik Moskova’da İslam alemini İngilizler aleyhine tahrike çalışan İslam Cemiyeti’nin başında çalışıyoruz. Merkezi umumisini Moskova’ya naklettim. Bu tarzda çalışmakta Bolşeviklerle mutabık kaldık. Ayrıca Türkiye için yardımlarını temin ettik. Kendileri ile muavenet olmak üzere bir milyon lira da kağıt veriyorlar ve imkan derecesinde de silah…Silahların ilk kafilesi on bin tüfek, ikişer bin cephane ile mahalline varmıştır. Buraya gelmezden evvel Baku’deki şark kongresinde bulundum ve kongre İslam harekatı nokta-i nazarından cidden mühimdir ve bence pek iyi neticeler verecektir. Şimdilik baki selam. Burada bulunduğumu kimseye söylememeni rica ederim.”
Paşa’nın hizmetleri bununla da bitmeyecektir: Ankara Hükümeti’nin, ekonomik ve askeri destek sağlayabilmek için Sovyetler ile yaptığı dostluk antlaşması Van ve Muş’un Ruslarca, Ermenilere verilmek üzere istenmesi bahsi geçen antlaşmayı geçersiz kılma noktasına getirmişti. Bu durumu iyi gören İsmail Enverhemen müdahalede bulunmuş ve görüşmelerde Türk delegasyonuna yardımcı olmuş nihayetinde gerekli yardımları almayı başarmıştır. Burada yaptıklarını Mustafa Kemal’e bildiren Enver Paşa, Türk delegelerine her zaman yardımcı olduğunu ve en son Chicherin ile olan görüşmeye de onları yanına alarak katıldığını yazmıştır. Mustafa Kemal ise Enver Paşa’nın faaliyetlerinden biraz kuşku duyuyordu.
Çünkü onun şöhretini ve halk arasında ne kadar çok sevildiğini biliyordu. Bu yüzden Ruslar ile yapılan görüşmelerde İslamcılıktan ve Türkçülükten fazla bahsetmemesi gerektiğini kendisine bildirmiş, özellikle İngilizlere karşı ittifak talebinin Moskova’da daha iyi karşılanacağını özellikle belirtmiştir. Bu mektupların birinde Mustafa Kemal İngilizlerin doğu Müslümanlarına çiftlik hayvanı muamelesi yaptıklarını ve bu durumdan zavallı Müslümanları sadece Türk ve Rus işbirliğinin kurtarabileceğini söylemesini istemiştir. Mustafa Kemal’in Enver Paşa’ya uyarılarından biri de İslamcılık fikrinden kesinlikle uzak durulmasıdır. İsmail Enverbundan sonra Rusya’ya gitmek için iki kez havayolunu denemiş, ilk denemede pilot yanlışlıkla Letonya’ya inmiş, bu da Paşa’nın Letonya makamlarınca göz altına alınmasına yol açmıştı. Enver Paşa’nın burada yanında Doktor Bahaeddin Şakir vardır ve iki arkadaş film gibi bir operasyonla Almanlar tarafından kurtarılmıştır. Paşa’nın ikinci Moskova denemesi de uçağın arızalanması ile sekteye uğramış, ancak üçüncü deneme amacına ulaşabilmiştir.
Enver Paşa Moskova’da
Bir ara Berlin’de eşi Naciye Sultan ile de buluşan İsmail Enver1920 yılının Ağustos ayında Moskova’ya ikinci kez geliyordu. Moskova 1920 yılının yaz aylarından itibaren artık İttihatçı liderlerin önemli toplantılarına merkezlik yapacaktı. Ama Sovyet Rusya Anadolu’daki Mustafa Kemal Harekatı’nın sonuçlarını görmeyince Enver Paşa’ya yol vermek istemiyordu. Bundan dolayıdır ki Paşa, Birinci Doğu Halkları Kurultayı’nda sıkı bir şekilde göz altında tutulmuştu. Birinci Doğu Halkları Kurultayı’ndaki konuşması büyük bir beğeni toplayan Enver Paşa, sözlerine şu cümlelerle nokta koyuyordu:
“ Yoldaşlar! Hürriyet ve bahtiyarlık denen şeyleri ancak izanlı ve irfanlı milletin elde edeceği kanaatindeyiz. Çalışma ile birlikte esaslı bilgi ve maarif nuru ile memleketimizin aydınlanmasını istiyoruz. Bu maksatla erkek ile kadın arasında fark koymuyoruz. İçtimai siyasete dair düşüncemiz budur.”
Paşa, bu kurultayda ısrarla bir şeyin altını çizmişti:
“ Biz halkın arzu ve isteklerine göre hareket ederiz. Halkın iradesinin serbestçe uygulamasına taraftarız. Biz, bizi sevenlerle beraber olur, bizi sevmeyen halkın da kendi meselesini kendinin
halletmesine taraftarız.”
İsmail Enver Moskova’da hem İslam ülkelerinin temsilcileriyle kaynaşmış ve tanışmış, hem de amcası Halil (Kut) Paşa ile görüşmüştü. İsmail Enver amcasına şunları söylüyordu:
” Vatandan ayrılınca Kafkasya’ya geçmeyi düşündüm, Kırım’a çıktıktan sonra Kafkasya’ya gitmek için bindiğim yelkenli yolda battı, bir tahta parçasının üzerinde ve açık denizde günlerce kaldıktan sonra bin bir güçlükle Kırım’a dönebildim. Moskova’ya kadar gitmek zordu, Alman tayyaresi ile Berlin’den Moskova’ya kadar gitmek zordu…Alman tayyaresi ile Berlin’den Moskova’ya hareket ettim, fakat tayyare yolda arıza yaptı, Kovno’ya inmek zorunda kaldık ve burada tevkif edildim. Kendimi Manastırlı bir eczacı olarak tanıtıyordum, durumdan şüphelendiler, tevkif edildim. Fotoğraflarımı çektiler ve soruşturmaya başladılar. Bu sırada tevkifhanede tanıdığım bir dost vasıtası ile Berlin’e haber gönderdim, aynı kanaldan gelen cevapta belli bir gün ve saatte bir Alman tayyaresinin Kovno hapishanesi yakınında meydana ineceğini, hiç beklemeden tayyareye binmemi bildiriyorlardı. O gün yanımda silahlı bir nöbetçi olduğu halde meydan civarında dolaşıyordum, tam bildirildiği vakitte bir Alman tayyaresi meydana indi, nöbetçi telaşlanmıştı. Elinden silahını aldım, kendisine doğrulttum ve uçağa attım kendimi. Moskova’ya böyle gelebildim işte…”

Halil Paşa İsmail Enver ile ilgili gözlemini de,
“Gene eski atak ve yürekli İsmail Enver idi. Gözlerinde en ufak bir telaş ve yenilgi izi okunmuyordu. Korkunç bir serüveni beş dakika içinde çok basit bir şeymiş gibi anlatıvermişti.” cümleleri ile dile getirmektedir.
1 Ocak 1919 tarihinde hükümet kararıyla Osmanlı ordusu ile ilişiği kesilmiş olan İsmail Enver artık kaderini Türkistan’da arıyordu, Naciye Sultan’ın deyişiyle, şimdi onun tek hedefi “Orta Asya Türklerini ve Hint Müslümanlarını bağımsızlığına kavuşturmaktı. Aslında burada Enver Paşa’nın şanssızlığı her şeyin Rusya’nın kontrolü altında olmasıydı. Zaten Enver Paşa’nın gayretleri sonucunda kurulan ve büyük bir İslam devrimi yapmayı tasarlayan İslam Cemiyetleri İttihadı da tamamen Bolşevik desteği ve kontrolü altında oluşturulmuştur. Sovyetler Enver Paşa’nın İslam alemi üzerindeki ağırlığını iyi bilmekteydiler, bu ağırlık Doğu Müslümanlarının birliğini sağlayabilir ve İngilizlere karşı ortak bir İslam ittifakının yaratılmasına yardımcı olabilirdi.
Zaten Enver Paşa’nın arkadaşları şimdi dünyanın başka yerlerinde anti-emperyalist güçlere katılarak yeni bir mücadeleye başlamışlar ve aralarında iş bölümü oluşturmuşlardır. Bu iş bölümü sonucunda Enver Paşa Türkistan’dan, Cemal Paşa Afganistan’dan ve Hindistan’dan, Halil Paşa da İran’dan sorumlu idiler. Nitekim Halil Paşa hatıralarında bu durumdan söz ettiği gibi, Rusların sözlerinde durmadıklarından da yakınır.
Bu noktada Enver Paşa’ya ağır suçlamalar getirenler de vardır: Dr. Salahi Sonyel Enver Paşa’yı Bolşeviklere hizmet etmekle suçlar. Ona göre İsmail Enver Sovyet Liderleri ile anlaşmış Anadolu’ya gelerek Mustafa Kemal’i devirmek böylece Bolşevizmi Türkiye’ye hakim kılmakla görevlendirilmiştir. Yazara göre Sakarya Savaşı ile planları suya düşen Bolşevik önderleri, bundan sonra İsmail Enver kartını masadan kaldırıyor ve Ankara’da yeni kurulan devlete yaklaşıyordu. Nitekim Mart 1921 Kars Antlaşması bunun en bariz ve somut örneğidir. Kazım Karabekir de eserinde yukarıdaki bilgilerle örtüşen iddialar öne sürer. Paşa’nın bu noktadaki delili de Enver Paşa’nın 4 Mart 1921’de Mustafa Kemal’e yazdığı mektubudur. Bakü Doğu Halkları Kongresi’ndeki konuşmasını “Yaşasın ezilmişlerin dostluğu.” diye bitiren Enver Paşa bu iddiaları duymuş, özellikle Kazım Karabekir’in iddialarını okumuş olacak ki, 16 Mart 1921 tarihinde Cemal Paşa’ya yazdığı mektupta şunları dile getiriyordu:
“Umarım Mustafa Kemal Paşa da Kazım Karabekir’in benimle ilgili Rus ordusuyla Anadolu’ya girip burada Bolşevikliği tesis edeceğime dair dedikoduların önüne geçmiş olacaktır.” Tarih arşivi size Enver Paşa’yı anlatıyor.
Enver Paşa’nın Anadolu’ya Geçme Girişimi
1921 yılı Enver Paşa için oldukça önemli bir yıldır, çünkü kaderi şekillenecektir. 1921 yılı nisan ayında Rusya’da bulunan Jöntürk Muhittin Birgen Bey, İsmail Enver ile ilgili olarak der ki:
“Enver Paşa ve İttihat Terakki isimleri, hariçte dahildekinden daha fazla büyümüştü. Bilhassa Çarlığın yıkılmasını intaç etmiş olan Çanakkale Müdafaası, bu iki ismi Rusya’da fazla büyütmüştü.”
“O sırada Şark memleketleri arasında değil, bütün dünyada Garba karşı isyan halinde bulunan tek ülke Türkiye idi. (…) İsmail Enver Lenin’e müracaat edip de birtakım tekliflerde bulunduğu zaman, onun tekliflerini de kabul etmişlerdi. Zaten o sırada Moskova’da irili ufaklı birçok İsmail Enver var idi.”
Moskova’da başta Lenin olmak üzere birçok Rus ileri geleniyle görüşen İsmail Enver Rusların niyetini anlamış ve onlara güvenini kaybetmiştir. Enver Paşa’yı 1921 yılında Buhara’ya gitmeye zorlayan nedenlerden biri de zaten Rusya’nın başkentinin güvenilir olmaması olarak karşımıza çıkar. Moskova’da da Ali takma adını kullanan ve Kremlin sarayının karşısında uzunca süre kalan İsmail Enver bundan sonra rotasını Batum olarak belirleyecektir, ama Mustafa Kemal Paşa’nın Sakarya başarısı artık Enver Paşa’nın yolunu çizecek, Anadolu planlarını sonsuza kadar suya düşürecektir. Şevket Süreyya Aydemir onun bu girişimini eserinde genişçe ele alır. Evet, Paşa’nın Anadolu özlemi ve planları artık tamamen bitecek, onun yönü Türkistan toprakları, Korbaşıların yanı olacaktır.
Enver Paşa Buhara’da
Enver Paşa’nın Anadolu planlarının suya düşüşünün ardından Buhara’ya gitmek zorunda kaldığını anılarında: belirten yaverlerinden Suphi Bey şunları yazar:
“ İsmail Enver artık tamamen kendi vaziyetini tespit etmek istiyordu. Programını da hazırlamış, gideceği yolları da tamamen kararlaştırmıştı. O günlerde Moskova da yiyecek içecek buhranı vardı. Muayyen nispette karnelerle ekmek veriliyor, yiyecek dağıtılıyordu. İsmail Enver bunları gördükçe Moskova da oturmanın faydasız olduğunu tamamen anladı.1920 senesi Ekim ayının ortaları Moskova’dan ayrıldı.
Bu çıkış Moskova’ya gelişte tamamen aksi vaziyette oldu. onu büyük bir dostluk ve samimiyetle karşılayanlar şimdi giderken o kadar büyük bir uğurlama töreni yapmadılar. Formaliteyi tamamlamak için, buluna birkaç kişi arasında Enver Paşa Moskova’ya veda etti. Ve Buhara yolunu tuttu. Enver Paşa Buhara yolunda kendini yeniden hayata kavuşmuş kadar mutlu buldu. Hatta en çok sevdiği Talat Paşa’nın acısını bile bu hürriyete kavuşmuş olduğu için unuttu.
(…) İsmail Enver Buhara yolunda hep hürriyeti düşünüyor ve yeni yapacağı işlerin tatbiki şeklini kararlaştırıyordu. İsmail Enver bu seyahatinde yalnız değildi, kendisine eşlik eden yaveri Muhittin Bey (*)
(…) Nihayet Müslüman ülkesine girmişlerdi. Günlerden beri Rus köyleri içinden geçen tren yeni bir aleme girmiş gibiydi. Artık her şey değişmişti. Bazen ufak köylerin içinden geçerken minarelerden yükselen ezan seslerini duyuyor, kendini bambaşka bir alemde buluyordu.”

Daha İstanbul’dan ayrılırken bile gözlerini Kafkasya’ya çeviren Paşa’nın Buhara yolculuğu da çok önceden planlanmıştı. İsmail Enver bu topraklara daha önce Teşkilat-ı Mahsusa elemanlarını ve Türk subaylarını göndermiş, bölgeyi uyanık tutmaya çalışmıştı. Bülent Gökay ise Enver Paşa’nın Türkistan’a Bolşevik liderler tarafından gönderildiğini söyler. David Fromkin de Bolşevik liderler nasıl onu kullanmayı düşünmüşse, İsmail Enver de planını onlardan gizlemiş, Buhara’ya kadar Ruslara tabi gibi görünmüştür, mealinde olaya yaklaşır. Kısacası İsmail Enver Buhara yolculuğuna çıkarken oldukça hazırlıklıdır ve ne yapacağını çok iyi bilmektedir. Dahası Enver Paşa, kendisine verilen sözlerin tutulmamasından şikayetçidir. Dönemin canlı şahitlerinden Emir Şekip Arslan bu konuyu eserinde genişçe dile getirmektedir:
“Ruslar Enver’e ve Enver’in arkadaşlarına karşı daima uyanık davranarak onların sırtlarından geçinmişler, fakat Rusya’da bulunan Müslüman topluluklarına Enver ve arkadaşlarının mücadele fikirlerinin ulaş- masından çekinmişlerdi. Özellikle Enver, defalarca yaptığı açıklamalarda kendisinin Bolşevik olmadığını, ancak itilaf devletlerine karşı olma açısından Ruslarla birlik olduğunu açıkça bildirmişti. Bolşevikler duygu ve faaliyet olarak Bolşevik olmayanları destekleme düşüncesinde olmadıklarından, Bolşeviklerin Enver Paşa’ya karşı davranışlarından samimiyet aramamak gerekirdi. Enver Paşa’ya, Moskova’da kalmasının tehlikeli olduğunu birkaç defa bizzat anlatarak;
─ İslam dünyasının bir fikir etrafında toplanmasını sağlamak için büyük bir fedakarlık yaptığınızı Kızıllar çok iyi biliyor. Halbuki ayağa kaldırmak istediğiniz topluluğun dağıtılmasını, İngilizler kadar belki onlardan çok Ruslar istemektedir. Rusya’da 35 milyon Müslüman topluluk var. Bunların ülkeleri birbirine bitişik ve bu ülkeler aynı zamanda dünyanın değişik bölgelerindeki Müslüman ülkelerle yan yanadır. Ruslar bu toprakların geçmişteki üstünlüklerini hatırlıyor ve bunu korkunç bir hayalet gibi düşünüyorlar. Rusların Müslüman toplulukların kıpırdanma ihtimalini bir çeşit hesapla hesapladıklarından şüphe yoktur. böyle olunca onlardan ve senden çekineceklerdir. Sözden faaliyete geçmelerinin tek şartı Bolşevikleşmek olduğundan, Müslüman milletler milli kuralları ve inançları üzere yaşadıkça Bolşevikler Müslümanlara yardım etmeyeceklerdir. Çünkü Müslümanlık açısında İngilizlerin Hindistan için hissettikleri tehlikenin bir benzerini Bolşevikler Türkistan hakkında düşünmektedirler! dedim.
Enver Paşa bana;
─ Ben onlara kendi topraklarında herhangi bir harekete geçmeyeceğime dair söz verdim. Onları, başkalarıyla uğraşmak yerine kendimizi İngiliz saldırılarından kurtarmak olduğuna inandırdım. Kardeşim Nuri’nin Ruslara, Rusların Nuri’ye Kafkasya’da saldırmalarına kesinlikle taraftar olmadığımı ilan ederek, kardeşimi onlarla savaşmaktan engellediğimi biliyorlar. yollu cevap verdi . Ben kendilerini yinede Ruslara karşı uyanık olması konusunda uyardım. Ve kendilerine Afganistan’a gitmelerini önerdim.”
İsmail Enver Buhara’ya geldiğinde tarihler ekim ayının sonlarını göstermektedir. Onun ilk mektubu da 16 Ekim 1921’de yolda yazılmıştır. Tekin Erer’e göre ise Paşa ekim ayının son günlerinde Buhara’ya ulaşmıştır. Nitekim İsmail Enver 25 Ekim 1921’de yazdığı mektupta Buhara’ya geldiğini yazmaktadır. Enver Paşa’nın bu yolculuğunda yanında Şevket Süreyya Bey’in uğursuz adam, Enver’in başarısızlıklarının ve felaketlerinin sebebi diye nitelediği Hacı Sami Kuşçubaşı da vardır. Hikmet Özdemir’in, “ Enver Paşa’yı felaketten felakete sürükleyen adam”, Zeki Veledi Togan’ın, “ olayları gereğinden fazla abartan biri” diye nitelediği Hacı Sami Kuşçu başı hakkında Feridun Kandemir’in değerlendirmeleri oldukça ilginçtir: “ Enver Paşa’nın Türkistan’da Hacı Sami’nin telkinine kapılması ihtimali o kadar kuvvetliydi ki ve bundan Paşayı seven yakınları o kadar endişe ediyorlardı ki, Batum’dan ayrılacakları gün veda ederlerken Halil Paşa, son söz olarak Enver Paşa’ya şöyle söylemek lüzumunu hissetmiş bulunuyordu:
─ Enver… hadi güle güle git. Fakat dikkat et. Vakıa haddim değil ama sana bir nasihatim olsun : sakın Hacı Sami’ye kapılma. Zira Sami Türkistan’da yanımda iken bile ( ille kaçalım, ayaklanalım,isyan edelim!..) diye üstüme çok düşmüştü. Ben onun tesiri altında kalmadım. Aman dikkat et, seni kandırmasın.”
Feridun Bey Enver Paşa’nın Batum macerasına değinirken Hacı Sami için tekrar paragraf açar ve şu ilginç değerlendirmede bulunur. “ Bütün bu hadiselerin iç yüzünü bilenler, pekala tasdik ederler ki, Türkistan seyahatinde Hacı Sami Enver Paşa’nın yanında bulunmamış olsaydı, Enver Paşa’nın orada Bolşevikleri hiç kuşkulandırmadan her tarafı memnun edecek şekilde çalışması pekala mümkün olurdu. İsmail Enver Moskova’dan ayrılırken bir ( Türkistan kıyamının başına geçmek) tasavvurunda olsaydı bile, yanında Hacı Sami gibi bir macera düşkünü bulunmasaydı, tıpkı Batum’da Anadolu seferinden vazgeçişi gibi Türkistan ‘da da doğru yolu tavsiye edenlerin sözlerini dinleyerek pek ala Türkistan macerasına girmeyebilirdi.”
Enver Paşa’nın Zeki Velidi Togan İle Görüşmesi
Enver Paşa’nın Buhara’ya geliş gayesi Doğu Buhara, Semerkand, Hive ve Fergana Korbaşılarını bir cephede birleştirmek ve Bolşeviklere karşı genel bir hareket teşekkül ettirmek idi.  Zeki Velidi Togan Buhara’da İsmail Enver ile görüştüğünü belirtir. Bu durumu hiç beklemediğinin, Enver Paşa’nın gelişinin kendileri için büyük bir sürpriz olduğunun altını çizen Togan, daha sonra şunları dile getirir: “ Paşa ile görüşüp, kendisinin istediği veçhile Türkistan’ın, bilhassa teşkilatın vaziyetini tafsilatı ile izah ettim. Teşkilatın bilhassa Şarki Buhara tarafındaki faaliyeti ile alakadar olduğundan, o tarafta emircilik ruhiyatı hakim olmasından ileri gelen bütün müşkülatı ve o güne kadar henüz bir iş yapmak imkanı hasıl olmadığını bir bir anlattım.” Evet İsmail Enver- Zeki Velidi görüşmesi istenilen neticeyi vermemiş, Zeki Bey, nedense Enver Paşa’ya karşı mesafeli durmuştur. Enver Paşa’nın Buhara’ya gelişi bölgede büyük heyecan uyandırmış, halk onu asırlardır beklenen bir kurtarıcı gibi bağrına basmıştı. Bağımsızlık aşkı ile yanıp tutuşan bölge halkının bu yaklaşımı Paşa’yı oldukça duygulandırmış, ama bir o kadar da Rusları kuşkulandırmıştı.
Enver Paşa Osman Hoca İle İrtibat Kurma Çabası
İsmail Enver Korbaşılar, başka bir deyişle Basmacılar için Batılı, dışardan gelen bir generaldir, Korbaşıların arasındaki ayrılığı yok edebilecek, dahası onların ufkunu açabilecek bir şahsiyettir. Bu bakımdan Korbaşılar ve boy beyleri ile ne zaman bir araya gelse diyordu ki:
─ Türklerin Bolşevik zulmü altında inlediğini, mallarınızın talan edildiğini, özgürlükten yoksun, boyunduruk altındaki hayatınızı duyduğum için geldim. Türklerin kurtuluşunu gerçekleştirmek tek amacımdır. Bütün Türkler bu sözlerime inanmalıdırlar.”
Zeki Velidi Togan’ın İsmail Enver konusundaki tespitleri ise daha ilginçtir, Enver Paşa’nın tam bir idealist olduğunun altını çizen Togan, onun şu sözlerini nakleder:
─ Şarki(Doğu) Buhara’ya geçmeye karar verdim, kazanırsak gazi, kazanamazsak şehit olacağız. Türkmenler(Burdalık Türkmenleri) bizi beklemesinler. Türkistan için mücadele lazım, zaten mukadder olan ölümden korkarsak, köpek gibi yaşamayı seçersek hem geçmişlerimizin, hem de geleceklerimizin lanetlerine müstahak oluruz. Halbuki kurtuluş için ölmeyi göze alırsak biz, bizden sonrakilerin hür ve bahtiyar olmasını temin etmiş oluruz.”

Buhara’daki halkın maddi ve manevi yönden varlığını devam ettirebilmesinin yolunun Rus işgal kuvvetlerine karşı seferberlikten geçtiğine inanan Enver Paşa hiç zaman geçirmeden çalışmalara başlamış, Buhara Halk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Osman Hoca ile irtibata geçmek istemiş, araya da bir zamanlar Osmanlı ordusunda beraber çalıştığı Hasan Bey’i koyar. Osman Hoca’dan gelen cevap oldukça olumludur. Peki Buhara’nın genel manzarası nasıldı? Buhara emiri ile halkın arasının açık olması Rus ordusunun işine yaramış, Rus ordusu Buhara’yı topa tutmuş, şehri harabeye çevirmişti. Buhara’nın dünyaca ünlü el yazmalarını bünyesinde barındıran kütüphanesi yanmış, emir Afganistan’a sığınmak zorunda kalmıştı. Sovyet Rusya Buhara’yı sembolik de olsa tanımış, ama Buhara’nın elden çıkışını kabullenemeyen Buhara milliyetçileri(Basmacılar) Rusya’ya karşı ayaklanmış, Sovyet Rusya bu başkaldırıyı bastıramamıştı.
Daha önce de belirttiğimiz gibi bölgenin yöneticilerini birleştirmeyi ve bağımsız bir devlet kurmayı planlayan Enver Paşa, bu olumlu havadan da yararlanarak, bölgedeki Basmacı gruplarına haber salmıştı. Ne yazık ki, Enver Paşa bu düşüncelerinde yalnızdı, çünkü Buhara emiri Paşa’ya en küçük bir yardımda bulunmamıştı. Dahası Bolşevik kadro bölgede iyice kadrolaşmış, aydın geçinenler bunlarla iş birliğini tercih etmişti. Bu kadroların halkı yanlış yönlendirmesi, düşmanı Bolşevikler değil de Ceditçiler olarak görmesi Rusların bölgedeki ilerleyişini oldukça kolaylaştıracaktır. Aydemir bu havanın Enver Paşa’da büyük moral bozukluğu yarattığına değinmeden de geçemez.
Enver Paşa İbrahim Lakay Tarafından Tutuklanması
Enver Paşa’nın Buhara’ya gelmiş olduğunu Başbakan Feyzullah Hocayef’ten öğrenen Osman Hoca bu sırada Karşi şehrindeydi. Osman Hoca, Paşa’nın iyi ağırlanması için gereken ne ise yapılması talimatını vermişti. Buhara’da eski silah arkadaşı Hasan Paşa ile bir araya gelmiş, ikili çekirdeği Basmacılar olan bir milis ordusu kurmayı kararlaştırmıştı. 9 Aralık’ta bölgenin önemli Korbaşılarından İşan Han’ın misafiri olan Paşa, Hacı Sami Bey’in de telkiniyle bölgenin en güçlü Basmacı reislerinden İbrahim Lakay’ın karargahına doğru yol almıştı. Amaç İbrahim Lakay’ı elde etmekti. Fakat İbrahim Bey Afganistan emiri ile sıkı bir diyalog içindeydi ve bölgede kötü bir şöhreti vardı. Nitekim korkulan olmuş,Enver Paşa, İbrahim Lakay tarafından 1 Aralık 1921’de tutuklanmıştı. Hayit, Lakay’ı fanatik bir emir taraftarı olarak niteler ve Lakay’ın 20.000’i aşkın askere sahip olduğunu söyler. Aydemir,
“ Enver Paşa ve arkadaşlarının Lakay İbrahim adında, Lakayların başı, kara cahil bir aşiret beyi tarafından esir alınışı, silahlarının alınışı ve Enver Paşa gibi, büyük hayallerle buralara, Türk veya İslam kardeşlerini kurtarmaya koşmuş bir insanın, o yıkıcı hayal kırıklığı ve bizzat kendisinin anlattığı küçültücü sahneler, işte o günden sonra başlar.” diye bu dramatik sahneyi resmeder.
Bundan sonra gerçekten üzücü sahneler yaşanır, Korbaşılar birbirine düşer, yüzlerce Basmacı ölür. Enver Paşa’yı kurtarmak için bölgenin birçok ileri geleni devreye girmiş, Paşa uzun görüşme trafiği sonucu serbest bırakılmıştır. Ayrıca Hikmet Özdemir bu konuyla ilgili olarak İsmail Enver olayının İngiltere gündemine de yansıdığını İngiliz belgelerine dayanarak dile getirir.

Enver Paşa Savaş Meydanında

Enver Paşa (İsmail Enver)

1934’e kadar süren Basmacı hareketi Enver Paşa ile yeni bir seyir havasına girecektir. Enver Paşa bu konuda oldukça disiplinli hareket etmiş, Korbaşıların alışmadığı tarzda savaşı sürdürmüştür. Bu konuda Enver Paşa’nın hiç kuşku yok ki, en büyük yardımcısı Şirmed Bey’dir.
Fergana Korbaşıları Başkumandanı Emir-i Leşker Şirmed Bek, Enver Paşa’nın Buhara’ya geldiğini öğrenmiş, büyük bir sevince gark olan Şirmed Bek, hiç zaman geçirmeden kayın babası Muzaffer Han Mingbaşı başkanlığındaki bir heyeti Doğu Buhara’ya göndermişti. Heyet burada Şirmed Bek’in bağlılıklarını Paşa’ya sunmuş, Şubat 1922’de Korbaşılar ile Enver Paşa arasında bağlantı kurulmuştu. Enver Paşa’nın ilk çatışması Ocak ayı ortalarında Duşanbe’dedir.Ani bir saldırı ile İsmail Enver Ruslar için oldukça önemli bir garnizon şehri olan burayı ele geçirmiştir.
Buna milli mücadele kumandanlarından Halil ve Danyal beyin saldırıları da eklenince Ruslar geri çekilmeye başlamışlardı.Fakat Rus saldırısı buradaki Korbaşıları zor durumda bırakınca Enver Paşa’dan yardım istemişlerdi.15-16 Şubat tarihlerinde Rus birlikleri Duşanbe’den tamamen çıkarılmıştır.Duşanbe’nin Enver Paşa tarafından kurtarılması özgürlük mücadelecileri için büyük bir mutluluk kaynağı ve gurur olmuştur.Enver Paşa bu saldırıda 180 tüfek 2 mitralyöz ele geçirmiş 100 Rus askeri öldürülmüştür.Dahası Enver Paşa’ya 82 Basmacı daha katılacaktır . İsmail Enver Şubat 1922 de Şirmed Bek’e bir mektup göndermiş bu mektup özgürlük mücadelecilerine deyim yerindeyse büyük bir bayram yaşatmıştır. Enver Paşa mektubunda aynen şöyle diyordu:
“Muhterem Fedakar Mücahit Arkadaşlarım,
Cenab-ı Allah’ın yardımıyla düşman-ı din olan Bolşevikleri Duşanbe, Yürci, Seriasyab, Dihnev, Kabadiyan şehirlerinden çıkardık. Duşanbe ve Kabadiyan müstesna bu şehirleri düşman harpsiz tahliye etmiştir. Bolşevik kuvvetlerinin kısm-ı külli’si Baysun garnizonunda bulunuyor. Buna mukabil Darvaz, Babadağ, Karadağ, Dihnev, Cilligöl askerlerinden müteşekkil kuvvetlerimiz Baysun şehrini muhasara etmiş bulunmaktadır. Bu şehirde muharebe devam etmektedir. İnşallah en yakın zamanda bu şehri de geri alacağız.Allah yolunda karşılık beklemeden yapmakta olduğumuz gazadan semere alabilmek içi,şuurlu ve bilgili müttehiden çalışmak icap ediyor.Onun için bu birliği bizzat teşekkül ettirebilmemiz için,Baysun civarında toplamak istediğimiz Misak-ı milli kongresine iştirakinizi istiyorum.Bizzat teşriflerinizi mümkün görmediğiniz taktirde bu toplantıda sizleri temsil edebilecek dirayetli kumandanlarınızdan birkaçını iştirak ettirmeniz elzemdir.Elbirliği ile çalışmak sizden, yardım Allah’tandır. Baki Huda’ya emanet ederim.
Şubat 1922
Damad-ı Halifetü’l- Müslimin Enver”
İlk hedefi birlik ve beraberliği sağlamak olan İsmail Enver Mart 1922’de bu amaçla bir tamim yayınlamıştır. Bu tamim 9 maddeden ibaretti:
“Muhterem Mücahit!
1-Duşanbe, Kabadiyan düşmandan alındı. Bu şehirleri tahliye eden düşman Termiz ve Baysun garnizonlarına sığınmış bulunmaktadır.
2-Maiyetinde bulunan mücahitler ile Baysun garnizonunu muhasara ettim.Gece gündüz düşmanı baskı altında tutmaktayım.
3-Yurdumuzu düşmandan kurtarmak için ilk iş birleşmektedir. Mücahitlerin birbirine inanması itaat etmesi düşüncelerinize hürmet etmesi şarttır. Düşmanın hareketleri hakkında doğru
malumat almak suretiyle yurdun hangi yerinde bulunursanız bulunun yek vücut bir kitle manzarası arz ederek düşmana karşı kuvvetli bulunmanız lazımdır. Binaenaleyh hepiniz aynı vatan evlatları bulunmanız hasebiyle kavga ve ikilikleri ortadan kaldırıp, bir bayrak altında toplanıp, tek bir ideale hizmet etmenizi rica ediyorum.
4-Muhterem vatanperver mücahitler! Karşınızdaki düşman kuvvetleri yurdunuzun yabancısıdırlar. Kendilerinin iaşe merkezleri uzaktır. Binaenaleyh, onlar yurdunuzun nimetleriyle kendilerini besliyorlar. Birinci vazifeniz, bulunduğunuz muhitte düşmanın iaşe yollarını kapatmaktır. Bu hususta çok titiz olmanız şarttır. Halk tarafından düşmana erzak satılmasına veya hibe olarak verilmesine;düşman için at, merkep vs nakil vasıtalarının verilmesine kati surette mani olunuz.
5-Düşmanın kendileri tarafından iaşe temin etmeleri için çıkardığı müfrezelerine baskınlar yapmak veya münasip yerlerde pusuya düşürmek suretiyle daimi taciz yolu ile mani olmaya gayret ediniz.
6-Düşman,garnizonlarını takviye için şehirden şehre veya Moskova’dan gönderilen, Bolşevik kuvvetlerini istifade edebileceği demiryolu, şose yolları ve köprüleri devamlı kontrolünüz altında tutarak, hareketlerini haber alır almaz tahribat icra ederek düşmanın hareketini aksatmaya gayret ediniz.
7-Her Leşker başı (mıntıka kumandanı) posta teşkilatı kurup komşu Leşkerbaşılarının vaziyetlerini öğrenip, icabında yardım göndermek veya istemek yolunu icat edin. Her 15 günde her kumandan durumunu karargah-ı umumiye bildirsin.
8-Umumi karargah Baysun şehri civarında(güneyinde) Kafirun köyünde kurulacaktır.
9-10 Nisan 1922’den sonra yapılacak kongrede bulunmak üzere heyetlerinizi göndermenizi rica ederim.
Mart 1922
Buhara Mücahidin-i İslam Kumandanı Damad-ı Halifetü’l -Müslimin Enver”
Karargahını 22 Şubat’ta Puluhakiyan’da kurmuş olan Enver Paşa bu tamimin ardından çeşitli yerlere mektuplar göndermiş, adına mühürler bastırmıştı. Nitekim İsmail Enver 4 Nisan 1922 tarihli mektubunda şu ibareyi kullanmıştır: “ Buranın ahvali gittikçe iyileşmekte ve sözüm giderek geçmektedir. Şimdi her kavim ve kabileden bana taraftar olanlar var.” Enver Paşa bu tamimin ardından mücadelesine devam etmiş, Rusların Tal köyüne yaptığı saldırı Paşa’nın başarılı savunması ile püskürtülmüş, Rus tümeni 100’ün üzerinde kayıp vermiştir. Bu başarılar Enver Paşa’ya büyük katılımları da beraberinde getirmişti(Buhara Cumhuriyeti Savaş Bakanı Abdülhamit Arif 600, Şerif ve Boribetaş Korbaşılar 800, Hamit Bey 200, Nazar Pehlivan 150, Destan Toksaba 180, Abdurrahman Toksaba 300, Mehmet Ali Bey 400, Fuzeyl Mahdum Bey 1500 kişi ile Enver Paşa’ya katılmışlardı.
Buna Afgan Kralı Emanullah Han’ın gönderdiği 300, Şir Mehmet Bey’in de gönderdiği 100 mücahit eklenince Enver Paşa’ya katılım 4500 savaşçıyı aşıyordu). Paşa’nın Buhara Emirliği’nin savaş komutanı olarak atanması, dahası itibarının ve etrafındaki kalabalığın sürekli artması Ruslar için hiç de iyi değildi. Bu arada Şir Mehmet Bek Enver Paşa’nın emriyle Fergana tren istasyonunu tahrip etmiş, Naymanlar ve Karatekin Türkleri de Pulihiyan’da toplanmıştı. Enver Paşa’nın hedeflerinden biri bu kuvvetleri disipline etmekti, bu amaçla herkese tek tip üniforma giyme mecburiyeti getirilmiş, üniformaların modelleri bizzat İsmail Enver tarafından çizilmişti.

Rusların Enver Paşa’ya Muhtariyet Teklif Etmesi
Enver Paşa ile Rusya arasındaki savaş 1922 yılı nisan ayında en yoğun dönemini yaşamıştır. Enver Paşa ve ona inanan Korbaşılar bütün imkansızlıklara rağmen Rusları Pamir dağları, Buhara ve Semerkant’tan kovmuşlar, buna Berlin’e giden Buhara Harbiye Nazırı Abdülhamit Arif Bey’in iyi haberleri de eklenince Enver Paşa’nın morali yerine gelmişti. Enver Paşa’nın Buhara’da aldığı başarılı neticeler Dağistan’a da sıçramak üzereydi, bölgede kıpırdanmalar başlamıştı. Dahası Enver Paşa ile birlikte hareket eden Cüneyt Han karşısında Hive’de ağır bir yenilgi alacaklardır.
Ruslar son çare olarak çok güvendikleri Buhara Hükümeti Reisi Feyzullah Hoca’yı Moskova’ya çağırmışlar ve onun kanalıyla Enver Paşa’ya muhtariyet teklif etmişlerdi. Burada Feyzullah Hoca’nın daha sonra Moskova tarafından işbirlikçi suçlamasıyla öldürüldüğünü de bir not olarak vermek istiyoruz.
Ruslar, gönderdikleri on bir kişilik Kazan heyeti kanalıyla Enver Paşa’ya yapacağı her şeyde geniş kolaylıklar tanıyor, onu anlaşmaya çağırıyorlardı. İsmail Enver bunun üzerine Misak-ı Milli Kurultayı’nı toplamış, görüşmeler sonucu Rusların teklifi reddedilmiş, kurultaydan tam bağımsızlık kararı çıkmıştır. 8 maddeden oluşan bildiri Enver Paşa’nın kararlılığını ifade ediyordu bir anlamda. 1922 yılının bahar mevsimi Baymirza Hayit’in deyimiyle Rusların İsmail Enver ile uzlaşma yolları aradığı dönemdir. Bu dönem Enver Paşa’nın elinin oldukça güçlü olduğu dönemdir, nitekim Paşa bu durumu mektuplarına da yansıtmaktadır:
“Bura ahvali gittikçe iyileşmekte ve sözüm giderek geçmektedir”. Aynı tarihlerde Enver Paşa’ya Afganistan’dan yardım geldiğini söyleyen tarihçiler de vardır. Yardımın içeriği silah, cephane, top ve askeri mühimmattan ibarettir. Ama Paşa tam bağımsızlık fikrinde neredeyse yalnızdı, çünkü Osman Hoca, Savunma Bakanı Arif Bey, Mahdum Muhammed hariç bütün ileri gelenler Buhara Komünist Partisi’ni savunuyorlar, Enver Paşa’ya muhalefette ısrar ediyorlardı. Buna İbrahim Lakay gibi bir güç de eklenince tablo daha net ortaya çıkmaktadır. Bu durum ilerde kendini gösterecek, belki de Enver Paşa’nın başarısızlığında başrolü oynayacaktır. Bu konuya ilerleyen sayfalarda değineceğiz.
Afganistan Emirinin Desteği
Enver Paşa, Rusların barış teklifini reddettikten sonra tekrar silaha sarılmış, Fuzeyl Mahdum, Eşan Sultan, Devletmend Beg, Aman Pehlivan, Şirmed Bek, Rahmankul gibi Korbaşıların eşliğinde mücadelesine hız vermişti. Bu tarihlerde bölgede 100.000’in üzerinde Rus askeri vardı, Enver Paşa bir ara yaralanmasına rağmen Ruslara sürekli baskınlar vermekteydi. Enver Paşa’nın bu amansız savaşını Fergana sırtlarından kar ve buz suları misali kan akıyordu diye nitelendiren bazı yazarlar. İşte bu zor şartlarda onu oldukça rahatlatan bir gelişme daha yaşanır: Afganistan Emiri Alim Han’dan gelen bir temsilci . Emir Enver Paşa’ya şöyle diyordu mektubunda:
─ Hizmetinizde bulunmak ve size yardım etmek üzere karargahınıza gelmeme müsaade buyurur musunuz? Enver Paşa Emir’in bu ricasına nezaketle cevap vermiş, ilk hedefinin bağımsızlık olduğunu, bunları daha sonra düşüneceğini söyleyip elçiyi uğurlamıştı.
Çatışmaların Yeniden Alevlenmesi
Mayıs 1922’de Afganistan’dan 800 silah ve asker, 80 deve yükü cephane yardımı alan Enver Paşa karargahını kurduğu Kafirun mıntıkasından emrindeki 20.000 Basmacı ile birlikte harekete geçmiş, Duşanbe, Hisar, Belcivan, Külab, Darvaz, Karatekin, Saraykemer, Korgantepe, Kabadiven’in yanında Baysun şehrinin büyük bir kısmını düşmandan temizlemiş, 15 Nisan 1922 kurultayında alınan kararlar gereği buralarda mahalli ve mülki idareler kurmuş, ele geçirilen yerlerin korunması için bir miktar askeri ismi geçen yerlerin korunması için bırakmıştı. Öte yandan Ruslar aldıkları mağlubiyetin acısını sivillerden çıkarıyor, geçtikleri yerlerdeki köy ve kasabaları yakıyor, tüyler ürpertici katliamlara imza atıyorlardı. İlginçtir ki, Korbaşılardan Togay Sarı da ele geçirdiği Rus askerlerine aynı muameleyi yapmaya kalkışınca Enver Paşa tarafından uyarılmış, kendisine Türk ananeleri hatırlatılmıştı.
Haziran ayı geldiğinde Enver Paşa komutasındaki Türkistan ordularının saldırıları biraz daha sıklaşmış, Paşa, Rus avcı hatlarına kadar ilerleyip düşmana büyük zayiatlar verdirmişti. Enver Paşa bir yandan düşmanla çarpışmakta, diğer yandan zorda kalan Korbaşılara yardım göndermekte idi. Bu arada Enver Paşa’nın hedeflerinden biri de Rus kuvvetlerini dağıtmak için cephelerin sayısını arttırmak idi. Böylece Rus kuvvetlerini değişik noktalara dağıtacak, gerilla taktiğiyle düşmana ağır darbeler vurabilecekti. Paşa bu amaçla Hive’de bulunan Cüneyt Han’a haber yollamış, mücadeleyi hızlandırması talimatını vermişti. Kendisini yakından tanıyan Emir Şekip Arslan’ın “İdari işlerde, komutada, kararlılıkta eşi bulunmayan bir dahi ” diye nitelediği Paşa, Cüneyt Han’ın dışında Korbaşılardan Açil Beğ ve Fergana’daki Şir Mehmet Bek’i harekete geçirmişti.
Dahası Kırgız ve Taciklerle bağlantılar kurulmuş, bu durum hem Bolşevikleri hem de Hindistan’daki çıkarları tehlikeye düşecek olan İngilizleri telaşlandırmıştı. Enver Paşa’ya olan katılımlar sürekli artıyor, Buhara’ya Türkistan’ın her tarafından gönüllüler akıyordu. Ama Tatarlar Rus saflarında idi, öyle ki, Firunze komutasındaki Türkistan ordusunun yüzde yetmişten fazlası Tatarlardan oluşmaktaydı. Bu Tatarlar Korbaşıların ve Enver Paşa’nın işini oldukça zorlaştıracaklardır.
Bu esnada ilginç bir olayın yaşandığını göreceğiz: Kızılordu emrindeki bir grup Başkurt askeri Zeki Velidi Togan Bey’e başvuracaklar, Basmacılar safına geçmeleri noktasında kendilerine yardımcı olunmasını istemişlerdi. Enver Paşa’nın başarısının Bolşevikleri telaşlandırdığını daha önce söylemiştik, nitekim Ruslar bir yandan ne yapacağını düşünürken, bir yandan da Enver Paşa’ya suikast planlıyorlardı, ama bu plan uygulanamaz ve suikastçı devre dışı bırakılır.

Sona Doğru…
Rus gazetelerinde “Müslüman dünyasının vebası”, kendini beğenmiş, kana susamış bir hilkat garibesi olarak nitelendirilen Enver Paşa için haziran ayı büyük zorluklarla başlamıştı. Türkistan’ı boşaltma niyetinde olmayan, artık neredeyse uluslar arası bir sorun haline gelen Enver Paşa ve Basmacılık hareketini silahla bitirmeye karar vermişti. Moskova yönetiminin öncelikle Türkistan’da şüphelendikleri ve Enver Paşa taraftarı diye birçok kimseyi tutuklaması, dahası idam etmesi Kafirun’daki karargahta moralleri iyice bozmuş, buna İbrahim Lakay tarafından Fuzeyl Mahdum ve 1200 adamının da pusuya düşürülerek tutsak etmesi eklenince Korbaşıların etrafındaki çember biraz daha daralmıştı. Dahası Şir Mehmet Bek Kızılordu birliklerince sıkıştırılmış, Enver Paşa’dan yardım istemekteydi. Buna İbrahim Lakay karşısında bocalayan Devletmend Bek’in yardım çığlıkları da eklenmiş, Paşa Nur Muhammet Bek’i Fergana’ya Şir Mehmet Bek’e, Hasan Bey’i de Devletmend Bek’e yardıma göndermişti.
Enver Paşa’nın yardım için gönderdiği Hasan Bey Devletmend Bek’i rahatlatmış, fakat Afganistan’a geçerek Enver Paşa’yı yalnız bırakmış, bu durum Kafirun karargahında şok etkisi yaratmıştı. Tarihler 28 Haziran’ı gösterirken de Rusların büyük kuvvetlerle yaklaştığı haberi gelir. 22 Haziran’da Kızılordu’ya Kabadiyan, Regar, Karadağ şehirleriyle Aybac geçidini kaptırmış olan Enver Paşa 28 Haziran’da bu sefer Kafirun karargahını terk etmek zorunda kalacaktır.
Enver Paşa Rusların niyetinin karargahı tamamen sarmak olduğunu bildiğinden hızlı bir şekilde 10-15 kilometre gerideki Karluk köyüne çekilmiş, gerilla yöntemiyle savaşmayı yeğlemiş, büyük zorluklara rağmen Duşanbe’ye ulaşabilmişti.
Olayların canlı şahidi Abdullah Recep Baysun bu süre içinde yaşananları şöyle anlatır:
── Kafirun’a 15 kilometre mesafede bulunan Karlok köyüne, oradan da takip etmekte olan Ruslarla çarpışa çarpışa Seriasya Dihnev yolu ile Yurçi’ye gidildi. Bilhassa Yurçi’de bir hafta süren çarpışmalar çok çetin oldu. şafakta başlayan muharebe güneşin batışıyla duruyordu. Geceyi geçirmek için bir köye çekilmek mümkündü. Fakat Paşa, harp alanından ayrılamıyor, Ruslara yakın olan bir kırda gecelemeyi uygun buluyordu. Atlarının dizginleri ellerinde yatan mücahitler arasında Paşa da taşı kendine yastık yaparak yatıyordu. Bu durum gösteriyordu ki, Paşa bir avuç toprağı bile Ruslara kolay kolay bırakmak istemiyor, bütün güç ve kuvvetini kullanıyordu. Geri püskürtülen Ruslar Baysun tarafından aldıkları kuvvetlerle yapmak istedikleri taarruzlar kendilerine pahalıya mal oluyordu. Boş bir köye geldik,anlaşıldı ki yol üzerinde bulunan köyler gibi buranın da ahalisi Ruslar geliyor korkusu ile dağa çekilmişlerdi. Gecelenen bu kimsesiz köyde arkadaşlardan birinin ağaçlardan toplayarak getirdiği kayısıları Paşa pay etti. Paşa’nın ve yanındakilerin o akşamki gıdası paylarına düşen kayısılar oldu Paşa ümitsiz değildi, “Göreceksiniz, düşmanı kahredeceğiz!” diye etrafındakilere ümit ve teselli veriyordu. Enver Paşa 2 Temmuz’da eşine yazdığı mektupta bu durumu eşine safha safha anlatır:
─ Gerisin geriye Duşenbe’ye gidiyorum. Zerger’den beri her gün çarpışma oluyor. Geri çekiliyoruz. 6 Temmuz: Duşenbe’den yazmıştım. Ruslar Çilligöl ve Kurgantepe’yi işgal etmişler. 30 atlı ve 290 piyade ile ben dağlar, kayalar arasında yatıyorum. Nehirler üzerinde, ancak 30 kilometre ötede köprü var. Bana iki sandık içinde Afganistan’dan para vesaire getiren iki Afganlı Rusların eline düşmüşler. Bilmem bu yardımlar için Ruslar Afganistan’a harp açarlar mı? Ruslar Karadağ’a da varmışlar. Duşenbe’den hareketten altı gün sonra, artık toprak haline gelmiş olan Duşenbe’ye tekrar geldim”
Haziran ayı içinde Enver Paşa’nın verdiği kayıp 1000’in üzerindedir ve bu rakam Enver Paşa için oldukça büyük bir rakamdır. Yaver Suphi Bey askeri kayıpların Rusların propagandalarına dayandığını, Rus propagandasının Basmacılar üzerinde büyük bir manevi yıkıma yol açtığını, dahası dedikoduların halkı da paniğe düşürdüğünü belirtir. Dahası Rus kurmay heyeti Paşa’ya sadık yerli halk arasında da asılsız dedikodular yayıyor, direniş gücünün zafiyete uğraması için ne gerekiyorsa yapıyordu.
İngiltere ve Almanya’nın Rusya Safına Geçmeleri
10 Temmuz 1922’de Enver Paşa’ya Berlin’den kardeşi Kamil Paşa imzalı bir mektup gelir. Mektup Naciye Sultan’dan bahseder. Mektupta dikkati çeken ikinci nokta ise İngilizlerin Rusya’ya yanaştığı yönündedir:
─ Sultan Efendi ( Naciye Sultan) mektuplarınızı aldığı zaman pek sevindiler. Davetinize hemen icabet etmek niyetindedirler. Yalnız , “ Benim geldiğim yere düşman ayağı tekrar basmamalıdır,” diyor. İnşallah gelecek yaza kadar oradaki vaziyetiniz daha ziyade sağlamlaşmış olur. Efendimizin niyeti ancak seneye bahara oralara hareket etmektir. O zamana kadar da biz burada hazırlıklar görürüz. Ali Cemal’in son yazdığı ve size hasrettiği makaleden anlaşılıyor ki, İngilizler, Orta Asya harekatından memnun değillerdir…”
Aynı tarihte Almanya’dan Enver Paşa’ya gönderilen ikinci bir mektup daha dikkatimizi çekmektedir. Bu mektupta da Almanların artık Rusya taraftarı olduğu vurgulanmakta, Paşa’nın yalnız kaldığı bir kere daha tescil edilmektedir. Uluslararası arenada da iyice yalnız kalan sabık harbiye nazırı 28 Haziran’dan 10 Temmuz’a kadar geçen 12 günlük süre içinde kuvvetlerinin neredeyse dörtte birini kaybetmiş haldeydi. Enver Paşa’nın bu faaliyetleri Ankara tarafından da dikkatlice izlenmekte, Moskova Büyükelçiliği ve Tiflis Ataşemiliterliği Paşa’nın icraatlarını düzenli bir şekilde Ankara’ya bildirmektedir.
10 Temmuz’da yerleştiği Duşenbe hükümet konağına Türk bayrağını çeken ve mücadeleyi buradan yürütmeye karar veren Enver Paşa halkın yoğun ilgisine mazhar oluyor, dahası Bolşevik kumandanını ve maiyetindeki subayları tutsak ediyor, Duşenbe halkı onu gördüğü her yerde çılgınca alkışlıyor ve özgürlük savaşçısı saydıkları bu kahramana büyük saygı ve sevgi gösteriyorlardı. Ama Moskova Türkistanlı ve Buharalılar arasındaki eski kırgınlıkları kurdukları casus ağı ile sürekli körüklemiş, bir zamanlar Enver Paşa’yı tutsak eden İbrahim Lakay’ı yanına çekmeyi bilmişti. Buna Afgan gönüllülerinin de Paşa’yı terk edip Afganistan’a çekilmeleri eklenince işler iyice bozulmuş, Enver Paşa ve çevresindeki az sayıdaki Korbaşı Belcivan’a çekilmek zorunda kalmıştır. Görüldüğü üzere Enver Paşa’nın bu safhadaki en büyük talihsizliği Rus ve İngiliz baskısı sonucu Afgan kralının Korbaşılara verdiği destekten vazgeçmesidir. Şevket Süreyya Aydemir Afgan kralının sınırı Enver Paşa’ya kapadığını belirttikten sonra şöyle bir ibare kullanır: Perdenin kapanması artık yaklaşıyordu.

Enver Paşa’nın Şehit Düşmesi (Enver Paşa’nın Vefatı)
1922 yılı Temmuz ayı itibariyle Enver Paşa’nın Korgantepe civarında 5.000 savaşçısı vardı.Korbaşılardan Açil Bek, Karakul Bek, Danyal Bek, Törebay Paşa’nın en büyük yardımcılarındandı. Belcivan’da fazla tutunamayan Paşa ve adamlarının karşısında çağın en modern silahlarıyla donatılmış- top, mayın, uçak, tank, makineli tüfek, el bombaları, klor gazı bu ordunun ilk göze çarpan silahları idi- Kızılordu 20 Temmuz’da Belcivan’ı ele geçirmiş, Paşa ve emrindekiler de Belcivan yakınlarındaki Abıdere köyünü üs tutmak zorunda kalmıştır. 1000’den fazla şehit, 1700 yaralı Korbaşılara pahalıya mal olmuştu, herkes yorgun ve moralsiz bir haldeydi.
Buradan Gevrekli köyüne geçmiş, burada kendisine Afganistan başbakanının bir mektubu ulaştırılmıştı. Afganistan başbakanı Paşa’yı ülkesine davet ediyordu. Paşa bu daveti kibarca geri çevirmiş ve şunları söylemişti:
”Teşekkür ederim…Fakat benim kararımı siz de biliyorsunuz. Ben bu davaya nefsimi vakfettim, bu uğurda canımı seve seve vereceğim, hiçbir yere gidemem. Zamanlardır benimle berabersiniz. Siz, bir din kardeşi olarak Türklük davasına hizmet ettiniz. Sizin de damarlarınızda Türk kanı vardır. Nerede yaşarsanız, hangi bayrak altında olursanız olunuz, Moskoflar bütün Asya’nın en büyük ve amansız düşmanıdırlar. Onlarla mücadele etmek için hak ve adalet hislerine sahip olmak kafidir. Memleketinize gidiyorsunuz, sizi kabul ederek burada gördüklerinizi soracak olanlara bahsettiğim hakikati izah ediniz. Aylardan beri bizim için verdiğiniz emekleri helal ediniz. Durunuz, size birer hatıra olarak hazırladığım yarlıkları(rütbe) vereyim.”
Bundan sonra, yani rütbeler dağıtılırken ortalığa duygusal bir hava çökmüş, başta Enver Paşa olmak üzere herkes göz yaşlarına boğulmuştu. Misafirlerini Afganistan’a gönderen Paşa artık bundan sonra Devletmend Bek, Açil Bek, Danyal Bek, İşan Pehlivan gibi Korbaşılarla kalacak, son kozlarını oynayacaktır. Tarihler 30 Temmuz’u göstermektedir, Rusların önünden kaçan bir Özbek, Duşenbe’nin düşmanın eline geçtiğini, şehirde büyük bir katliamın yaşandığını bildirmişti. Dahası İbrahim Lakay da Enver Paşa’nın üzerine gönderilen ordunun komutanı General Budenko ile anlaşmış, bu haberler Paşa’yı oldukça üzmüştü. Yaver Suphi Bey, dört bir yandan gelen kötü haberlerin Paşa’yı sarstığını, Paşa’nın uykusuz geceler geçirdiğini vurgular. Enver Paşa bütün bu olanlar üzerine yakın arkadaşlarını toplar. Enver Paşa moralsizdir, fakat metin olmaya çalışır ve komutanlarına şöyle seslenir:
-Durum aydınlanmıştır, artık büyük kuvvetlere ihtiyacımız yoktur. Rus kuvvetleri henüz çevremizi kuşatmadan, emrimdeki kuvvetler arasında, geldikleri yere dönerek orada çete harbi yapabilecek olanların ayrılmasını muvafık(uygun) buluyorum. Bu civanmert ve kahraman yiğitleri burada, bire karşı belki elli nispetiyle, daha etrafımız ve bir ellerinde en mükemmel malzeme ile taarruza kalkan kudurmuş insanlara kırdırmak akıl karı değildir. ben ve arkadaşlarım kalacağız. Bu fikrimi kabul ederseniz kuşatılmadan tatbik edelim….
Bu duygusal konuşma mücahitleri oldukça etkilemişti, hiç kimse Paşa’yı bırakıp gitmeye niyetli değildi. Çok geçmeden Devletmend Bek, Açil Bek, İşan Paşa ve Danyal Bek gelmiş, Enver Paşa’yı bir gün sonra kılınacak kurban bayramı için karargahlarına davet etmişlerdi. Enver Paşa’nın son gecesini Feridun Kandemir oldukça duygusal bir havada anlatır:
“ Gece yarısına doğru, şevk içinde yanından ayrılıyorduk. Ayakta, bir şey söylemek istediği halde, bir türlü söyleyemeyen bir hali vardı. Nihayet:
─Size, dedi. Ne yapayım, bayram hediyesi veremedim. Hoş görünüz. Ancak günün birinde beni yad etmenize vesile olabilecek birer kağıt vermek istiyorum. Böyle bir mücadelede beraber çalıştığımızı tevsik eden(belgeleyen) ve bilhassa arkadaşlığınızdan son derece memnun olduğumu bildiren kağıtlar yazsanız da mühürlesem.
Teşekkür ederek odadan çıktık ve bu kağıtların hazırlanmasını arkadaşlarımızdan Ömer’e havale ettik. O da oturdu, hepimiz için ayrı ayrı birer vesika hazırladı ve bunları mutlaka bu gece mühürlemek ve imzalamak isteyen Enver Paşa’ya götürdü. Paşa da “ Damad-ı Halife-i Müslimin Emirleşkeri İslam ve Buhara Seyit Enver” mührünü bastıktan sonra, daha İstanbul’da Harbiye Mektebi’nde öğrenci iken yaptırmış olduğu lastik Enver imzasını bu mührün kenarına koyuyor, ondan sonra da yatıyor.”
Peki bu aşamada Paşa’nın Berlin’de bulunan Naciye Sultan ile diyalogu hangi aşamadaydı? Şevket Süreyya Aydemir, Enver Paşa’nın son mektubunu 22 Temmuz’da yazdığını söyler. Naciye Sultan ise kocasından gelen son mektubun tarihini 4 Ağustos olarak verir.
Naciye Sultan bu son mektuptan bahsederken ilginç ibareler kullanır: “Bu mektupta İsviçre’ye geçmek istediğinden bahsediyordu.Fakat bu projesini yerine getirebilmek için, kendisinin ölmüş olduğuna herkesi inandırması lazım geldiğini söylüyordu. Hatta benim bile, ölüm haberini aldığım takdirde buna inanmış görünmemi tembih ediyordu” Tarihler 4 Ağustos’u gösteriyordu, kurban bayramının ilk günüydü, bayram namazı kılınacaktı. Devletmend Bek Enver Paşa’yı karargahının 5 kilometre uzağında karşılamıştı. Türkistan’da bir adet vardır, emir ve hanlara bayramlarda hediye sunmak. Tartuk adlı bu hediye altın ve gümüş işlemeli bir cüppe idi. Paşa hediyeyi kabul etmiş, çok geçmeden de bayram namazına durulmuştu.
Pamir Dağları’nın “Yalnız Türk’ü’’ Enver Paşa’nın unutulmaz şahadet anını, Şevket Süreyya Aydemir, daha önce de adı sık sık geçen “Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa” isimli eserinde şöyle betimler:
“Şimdi 4 Ağustos 1922 tarihindeyiz. Kurban Bayramı’nın birinci günüdür… Enver Paşa, maiyetinde kalanların, evin önünde toplanmasını ve onların bayramını kutlayacağını söyler. Toplanılır. Kalan askerlerine dualarını, tebriklerini bildirecek ve kendilerine bir miktar para verecektir. Asker başlarına ise, kendilerinin de bildikleri gibi, onlara sunacak bir şeyi olmadığını söyleyecek ve bu müşterek mücadelelerin hatırası olarak kendilerine, kendi mühür ve imzasıyla birer belge, hatta rütbeler verecektir. Belcivan Beyi Devletmend Bey de Enver Paşa’ya, altın ve gümüş işlemeli bir çapan, yahut ipekli cübbe ile bir sarık hediye etmiştir. Hülasa herkes bu hüzünlü kurban bayramının havası içindedir. Çünkü bilinir ki bu günler, artık son beraberlik günleridir. Arkadan ve çevreden ise düşman ilerler. Doğudaki Pamirler yol vermez karlı dağlardır. Kesilen kurbanların toprağa akan kanları, hala tazedir. İşte tam bu tören sırasındadır ki doğuda, vadinin Dere-i Hakiyan kısmı ile Çegan tepesi istikametinden silah sesleri gelir. Bu bir baskındır ve tören yerindeki kalabalık, baskıncıların makineli tüfek ateşleri altında eriyebilir.
İşte o anda Enver Paşa, hemen atına atlar. Dört beşi Osmanlı Türklerinden olmak üzere 25 kadar atlı, hemen onu takip ederler. Doğru Çegan Tepesi’ne yönelinir. Çegan, Abı derya suyunun kuzey sırtlarına düşer. Altta, Dere-i Hakiyan vadisi uzanır. Belcivan’a (yahut Belh-i Cevan) 15 kilometre kadar doğudadır. Tepede mevzilenmiş ve makineli tüfekleri bulunan bir düşman müfrezesine karşı aşağıdan, vadiden ve ancak atlar üstünde çekilmiş kılıçlarla, azlık bir nevi fedai süvari grubunun saldırıya geçişinin sonu bellidir. Ama Enver Paşa en öndedir. Atını yıldırım gibi sürer. Kılıcıyla havayı yararak koşar. Yanındakiler de ondan geri kalmazlar…
Bir kumandanın, bir başkumandanın, bir baskın müfrezesine karşı en önde ve atla, kılıçla karşı çıkışı, askeri savaş usullerine sığmaz. Ama burada artık askerlik değil, yolun sonu, son hamle ve beklenen sonu arayış konuşacaktır. Bu son ise, ölüm ve şahadettir…
Şimdi bütün yollar kapalıdır ve 1908’de Makedonya dağlarında başlayan serüven artık Himalaya dağlarının kuzey silsilelerini teşkil eden Pamir eteklerinde, yiğitçe sona erecektir. Öyle de olur. Çegan tepesinde ve Kulikov kumandasında ateş saçan mitralyözlerin üzerine, yalın kılıçlarla hücum eden bu 25 kadar süvarinin akıl almaz saldırısı, karşı tarafta, hatta şaşkınlık da yaratır. Bu kılıçların altında yaralananlar, teslim olanlar bile olur. Öndeki mitralyöz susturulmuştur bile, ama ateş kesilmez ki. Daha arkadaki ikinci mitralyöz, ateşini, huzmesini, en önde ilerleyenlerin üzerinde yoğunlaştırır. Bunların en önünde de, Enver Paşa vardır. Böylece, çağdaş mitralyöz, ortaçağın ünlü silahı olan kılıcı yener. Enver Paşa vurulur. Atından düşer. Onunla beraber diğerleri de yerlere serilirler. Paşa’nın kır atı Derviş, bütün bu tür sahnelerde olduğu gibi, efendisinin baş ucundadır. Ama mitralyözün şeritleri ateşlerini kusmaya devam ederler. Derviş de önce ön iki ayağı üzerine çöker. Sonra yana devrilir. O da son nefesini vermiştir.
Çegan tepesine arkadan kalabalık yardımcılar gelemez. Abıderya panik içindedir. Ama Doğu Buhara beylerinin en vasıflısı, en sadık olanı ve en yiğidi olan Belcivan Beyi Devletmend, köye biraz geç yetişmiştir. Paşa’sının Çegan’a saldırdığını öğrenince, hemen atına atlar. Son sahneye yetişir. Ve Devletmend Bey’in de cesedi, bu tepede Paşa’sının biraz berisinde toprağa serilir”
Aydemir’in deyimiyle bu an kılıcın teknolojiye yenildiği andı. Enver Paşa’nın son çatışmasına girmeden önce
─ Ah! Bir ağır Makinalı tüfek olsaydı! hayıflanması bunun açık kanıtı olsa gerek.

Enver Paşa Çeka’nın Kurbanı mı? (Enver Paşa Nasıl Vefat Etti?)

Enver Paşa’nın şahadeti ile ilgili ilginç bir tespit de Baymirza Hayit’ten gelmektedir: Hayit , Enver Paşa’nın Rus casus örgütünün kurbanı olduğunu söyler ve onu ele veren casus Agabekov hakkında önemli bilgiler verir. Enver Paşa karşısında büyük zorluklar yaşayan Sovyet Rusya devreye Çeka’yı(Sovyet istihbaratı) sokar. Çeka’nın uzun araştırmaları sonucu ermeni çaşıt Agabekov bulunur. Türkçe’yi ve Farsça’yı mükemmele yakın olarak bilen Agabekov Enver Paşa karşıtı kurmay kadronun kurulmasını üstlenir ve Çeka tarafından Buhara Halk Cumhuriyeti Savunma Bakanlığı’nın hareket dairesine yerleştirilir. Onun artık tek hedefi vardır: Enver Paşa’nın ortadan kaldırılması. Agabekov çok geçmeden Enver Paşa’nın yerini öğrenmek üzere bir sözde tüccarlar grubu oluşturur, bu grup mücahitlere ucuz mal satma kılıfı altında Enver Paşa’ya ve mücahitlere ulaşır, onların yerlerini Sovyet makamlarına ve Kızılordu’ya bildirir. Dördü Yahudi, üçü İranlı, beşi ermeni, biri Tacik, biri Özbek , üçü Hindistanlı, ikisi Rus olan bu tüccarların raporları doğrultusunda kılık değiştirerek harekete geçen Agabekov, 1 Temmuz’da Enver Paşa’nın Abıderya köyünde olduğunu tespit eder ve bunu hiç zaman geçirmeden Kızılordu’ya bildirir.
Sonunda Enver Paşa, son çatışmasına girer ve 30 arkadaşı ile birlikte hiç tereddütsüz Rus ordusunun üzerine yürür, on bir Rus askerini öldürdükten sonra, aldığı 5 kurşun yarası akabinde şehit olur. Naciye Sultan da hatıralarında eşinin cesedinin tanınamaz halde olduğundan, Paşa’nın ancak külotlu pantolonundan, kolundaki pazubant içinde taşıdığı annesinin yadigarı bir Kuran-ı Kerim sayesinde tanınabildiğini zikretmektedir.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Cumhuriyet Döneminde Türkiye’de Astronomi Çalışmaları

Suriye’de Enerji Kaynakları ve Türkiye

Yararlanılan Kaynaklar
İlyas Kara, Basmacılık Hareketi’nde Enver Paşa’nın Rolü
Zeki Velidi Togan, Bugünkü Türkili
Feridun Kandemir, Enver Paşa’nın Ölümü
Feridun Kandemir, Enver Paşa’nın Son Günleri
Cemal Kutay, Enver Paşa Lenin’e Karşı
Cemal Kutay, Anavatan’da Son Beş Osmanlı Türk’ü
Baymirza Hayit, Türkistan Devletlerinin Mücadele Tarihi
Emir Şekip Arslan, Bir Arap Aydınının Gözüyle Osmanlı
Abdullah Recep Baysun, Türkistan İstiklal Hareketleri ve Enver Paşa
Emir Şekip Arslan, Ölüme Giden Yolda Üç Osmanlı
Ari İnan, Enver Paşa’nın Özel Mektupları
Hikmet Özdemir, Üç Jöntürk’ün Ölümü
Nadir Devlet, Rusya Türklerinin Milli Mücadele Tarihi 1905-1917
Kurt Okay, Başkomutan Enver Paşa
Tekin Erer, Enver Paşa’nın Türkistan Kurtuluş Savaşı
Kazım Karabekir, İstiklal Harbimizde Enver Paşa ve İttihat ve Terakki Erkanı
Taylan Sorgun, İttihat ve Terakki’den Cumhuriyet’e Bitmeyen Savaş
Ahat Andican, Cedidizmden Bağımsızlığa Hariçte Türkistan Mücadelesi

*Bu çalışmanın tüm hakları, İlyas Kara’ya aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

İttihat Terakki Dönemi Ve Milli Ekonomi

Milli İktisat Doktrini
Osmanlı Devleti’nde, Tanzimat öncesi, daha çok Batının ekonomik başarılarını ülkede yakalamak arzusunda olan ilk yenileşme girişimlerin ardından, XIX. yüzyılın ortalarından itibaren iktisadi düşünce teorik olarak arka planıyla birlikte öğrenilmeye çalışılmıştır. Bu iktisadi düşüncedeki çağdaşlaşma sürecinde, özellikle liberal iktisadi düşüncelerin ülkenin iktisat alanını kuşatmaya başladığı görülmektedir. M. Şerif Efendi ile olgunlaşan liberal anlamda ilk profesyonel iktisat anlayışı, Ohannes Paşa ile daha bilimsel bir kimlik kazandı. Ohannes Paşa Mekteb-i Mülkiyedeki derslerinde serbest ticareti savunmaktaydı. Diğer taraftan İttihat ve Terakki liberalizminin oluşmasında etkili olan kişi şüphesiz Maliye Nazırı Cavid Bey’dir.
Bilimsel anlamda liberalizmin işlendiği bu dönem, aslında sönük de olsa himayeci görüşleri de barındırmaktadır. Ahmet Mithat Efendi ve Musa Akyiğitzade ile olgunlaşan himaye usulü, F. List’in görüşleri çerçevesinde gelişerek tutarlı ve bilimsel yaklaşımlarla liberal görüşlere tepkisini ortaya koymuştur. Ancak Balkan Savaşı’na kadar ülke politikalarındaki etkinliğini sürdüren liberal anlayışın karşısında, savaşa verilen tepkinin de etkisiyle, Türkçülük akımıyla desteklenen milli iktisat anlayışı kendini göstermeye başlamıştır. Böylece 1914’ten sonra olgunlaşarak savaş ortamının olağanüstü şartlarında alternatifsiz kalan Milli İktisat gündeme gelmiştir.
Bu döneme kadar Osmanlı aydını her ne kadar özgürlük, eşitlik akımından etkilenerek padişahın yetkilerini sınırlandırmak istese de, liberal akım yandaşları da dâhil olmak üzere uzun süre Osmanlıcılık Fikri’nden hiçbir zaman ayrılmamışlardı. Ancak Balkan Savaşı’ndan sonra artan milliyetçi hareketler, yeni bir akımın, Türkçülük akımının yayılmasına neden olmuştur. İşte bu doğrultuda iktisadi düşüncede de liberal anlayışın karşısına Milli İktisat kavramı yerleşmeye başlamıştır. Bunun için 1915 yılı Milli İktisat açısından bir başlangıç olarak sayılmaktadır. II. Meşrutiyet sonrası iktisadi yapılanmayı gruplandırmaya çalışırsak 1908-1913 yılları arasını liberal dönem olarak adlandırılırken, 1914-1918 yıllarını Milli İktisat dönemi olarak adlandırılır. I.Dünya Savaşı’yla birlikte, savaş ortamın doğurmuş olduğu zaruretten dolayı bu dönemde izlenen iktisat politikalarında zorunlu bir değişiklik olmuştur. Savaş koşullarının oluşturduğu bu yapısal zorunluluk, İttihatçılar arasında Milli İktisat düşüncelerinin yaygınlaşmasını ve hâkimiyetini sağlamıştır. Zaten İttihat ve Terakki’nin yarı resmi yayın organı niteliğindeki İktisadiyat Mecmuası’nın da 1915’te yayın hayatına başladığı düşünülürse, bu akımın daha çok I Dünya Savaşı ve sonrası döneme damgasını vurduğu ortaya çıkmaktadır.
Milli iktisat Politikasına Geçiş Sebepleri
I.Dünya Savaşı’nı gelindiğinde ittihatçıları milli iktisada zorlayan çeşitli sebepler vardır. Bunların başında XIX. yüzyılın son çeyreğinden başlayan Osmanlı-Almanya yakınlaşması ve bunun sonucunda devletin kurumlarında Alman nüfusunun egemen hale gelmesidir. Alman nüfusu sadece askeri alanda değil, iktisadi alanda da devleti etki halinde bırakmıştır. İttihatçılar kısa zamanda Alman iktisatçıların savunmuş olduğu doktrinlerin etkisinde kalmışlardır. Bütün bu gelişmeler paralelinde I.Dünya Savaşı’nın getirmiş olduğu zorluklar Osmanlı Devleti’nin Milli İktisat modelini benimsenmesinde etkili olmuştur. XX. yüzyılın başlarından itibaren klasik iktisatçıların etkisinde olan ittihatçılar, bu yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren benimsemiş oldukları liberal iktisadi politikalarında vazgeçip, Almanya’nın benimsemiş olduğu Milli iktisat politikasını uygulamaya çalışmışlarıdır. Milli İktisat politikasını uygulamış olan Alman iktisadını ve bu politikanın kurucusu F.List’i daha iyi tanımaya başlamalarıyla ittihatçı Milli İktisat politikası şekillenmeye başlamıştır.

I.Dünya Savaşı’nın başlamasıyla zaten zor durumda olan Osmanlı Maliyesi daha da kötüleşti. Savaş koşulları güçlükle ayakta durmaya çalışan Osmanlı Sanayisini vurdu. Cephelere asker temini için toplanan askerlerden dolayı başta Anadolu’da olmak üzere ticaret, ziraat, hayvancılık yapılamaz oldu. Devlet aynı anda birçok cephede çarpışmak zorunda kaldığı için, vergileri toplamakta güçlük çekti. İşte bütün bu sebeplerden dolayı devlet savaş masraflarını karşılayamaz oldu. Bütün bu olumsuzluklara rağmen Osmanlı Devleti I.Dünya Savaşı’nda 400 milyon lira gibi yüklü bir harcama yapmak zorunda kaldı. İttihatçılar tarafından 1914-1918 yılları arasında izlenen Milli İktisat politikası aslında kendini zorla kabul ettiren bir savaş ekonomisidir. Milli sanayilerini geliştirmek için Almanya’nın uyguladığı Milli İktisat politikasıyla, İttihat ve Terakki iktidarının savaş yıllarında uyguladığı Milli İktisat politikaları birbirinden farklıdır.
Milli İktisadın Uygulanması
İttihat ve Terakki dönemi Osmanlı ülke ekonomisine baktığımızda bu dönemin en belirgin özelliği milli bir ekonomi modelinin benimsenmesidir. Cemiyetin iktidardaki ilk yıllarından itibaren iktisat anlayışında milli ekonomi modeli benimsediği göze çarpar. İktisadi yapılanmada, İttihat ve Terakki Cemiyeti aynı zamanda ekonomik reformdan ve özellikle de kamu maliyesinin daha rasyonel bir biçimde örgütlenmesinden yanaydı. Kısmen kapitülasyonların zorunlu kıldığı, liberal iktisadi ilişkilere tepkiyi oluşturuyordu. Osmanlı Milli İktisadı politikası Cumhuriyet yıllarında da sürdü; hatta devletçilik adı altında ikinci Dünya Savaşı ertesine değin etkin oldu. Balkan Savaşları ertesi, millete dönüşme özlemi organik bütünselliği gerektiriyordu. Bundan böyle Osmanlı ülkesi yabancılara muhtaç, olmaksızın kendi yağıyla kavrulacak, Milli İktisadın ilkelerini benimseyerek hem tarım, hem sanayi ülkesi olacaktı. Zira bu yüzyılın başlarından itibaren dünyada birçok ulus Milli İktisadı benimsemişti.
II. Meşrutiyetin ilk döneminde liberal düşüncenin İttihat ve Terakki’nin beklentisi doğrultusunda sonuç vermediği kısa sürede görüldü. Osmanlı milletini oluşturmayı amaçlayan Osmanlı liberalizmi farklı sonuçlar doğurmuş, ayrılıkçı akımlar giderek güç kazanmıştı. Bunun yanı sıra, liberal iktisat kapitülasyonlarla ayrıcalıklı kılınan yabancı ve gayrimüslim kesimlerin işine yaramıştı. Müslüman tüccar ve zanaatkâr giderek etkinleşen rekabet ortamında yoksullaşmış, piyasadan çekilmek zorunda kalmıştı. I. Dünya Savaşı ile birlikte durum daha da vahim bir görünüm kazanıyordu. Dış iktisadi ilişkilerin kesildiği bir ortamda Osmanlı kendi olanaklarıyla yetinmek zorunda kalmış, bir iktisadi yapıya doğru yönelmişti. Savaş öncesi ortalama 15.000.000’u besin maddesi, 30.000.000’u sınaî mal olmak üzere yılda toplam 45.000.000 Osmanlı Liralık ithalatı gerçekleştiren Osmanlı Devleti 1915’te bu miktarın yüzde 3’ünü bile yurda sokamamıştı. Tüm bu koşulların yarattığı belirsizlik ortamında Milli İktisat çözüm yolu olarak görülmüştü. Bundan böyle Osmanlı ülkesi dışarı kapanarak kendi yağıyla kavrulacak Milli İktisadın ilkeleri doğrultusunda hem tarım, hem de sanayi ülkesi olacaktı.
Bu doğrultuda 1915 sonbaharında Milli İktisada doğru düsturuyla, Milli İktisadın kuramsal yayım organı İktisadiyat Mecmuası yayımlanmaya başladı. Akabinde Tekin Alp İktisadiyat Mecmuasının başyazarı ve İttihatçıların iktisadi konularda ideoloğu haline geldi. İlk sayısında yer alan mecmuanın mesleği, Milli İktisada Doğru başlıklı yazıda, Türklerin Alman ulusunu örnek almaları gerektiği kaydediliyordu. Almanya, yarım yüzyıldan kısa bir sürede sanayileşmiş, bağımsız bir ekonomik yapıya kavuşmuştu. İktisadiyat Mecmuasına göre, Almanya’da ilerlemenin, yükselmenin ve gelişmenin kaynağı milliyet ilkesiydi. Milli İktisadı Almanlar bulmuş ve uygulamaya sokmuşlardı ve Milli İktisadın baş mimarı Friedrich List’ti. List gibi Smith, Ricardo, Bastiat, John Rae, Paul Cauwes gibi Milli İktisatçıların görüşleri İttihatçılar tarafından revaç buldu. Türkler bir an önce milli bir iktisat oluşturmalı, milli iktisatçılar yetiştirmeliydi. Türk Yurdu Dergisi 1915 yılını Milli İktisat açısından bir başlangıç sayıyordu. Ruh, azim ve mefkûre açısından Batı anlamında devlet ve ulus olma girişimine bu yılda başlanmıştı.
Türk Yurdu Dergisi 1908-1915 döneminde Osmanlı ülkesinde köklü dönüşümler olduğunu kaydediyordu. Milli fikir her köşeye nüfuz etmiş, milliyet cereyanı egemen olmuştu. Osmanlı liberali iktisadı ve sosyolojiyi, matematik, kimya gibi mutlak yasaları olan gayr-i milli, soyut bilimler olarak görmüş, evrenselliğini benimsemişti. Oysa her iki disiplin de somut gerçeklerden arındırılamaz, milli yönden göz ardı edilemezdi. Milli İktisada göre, her ulusun bir iktisadi gerçeği vardı. Bunlar ulusa özgü bir dizi kurumlarda beliriyordu. İşte bu nedenle iktisadi gerçeği, klasik iktisat öğretisi ışığında bulmak olanaksızdı. Soyut kavramlarla çözüm arayan klasik iktisat ülkenin somut gerçeklerine uyarlanamazdı. Milli İktisadı oluşturmak için ülke gerçekleri gözlenmeli, somut gelişmeler izlenmeliydi. Öte yandan iktisadi gerçek aranırken salt o günün gerçekleriyle yetinilemezdi. Ülkenin ve insan topluluğunun geçmişinin, tarihinin göz önünde bulundurulması gerekiyordu; çünkü geçmiş günün gereklerine önemli ölçüde ışık tutardı. Geçmişi anlamadan bugünü değerlendirmek olanaksızdı. Onun için bugünü oluşturan etmenlerin sebeplerini geçmişte aramamız gerekir.
Bir ülkede ihtiyaç ve menfaat ortak bir nitelik taşımalı, birey ortak çıkar uğruna her türlü özveride bulunabilmeliydi. İttihatçıların ileri sürdükleri bu görüşler kuşkusuz Alman tarihçi okulundan esinlenmişti. Türkler kendi içlerinden, Avrupa sermayesinden de istifade ederek, bir sermayedar burjuva sınıfı çıkaramayacak olursa, yalnız asker, memur ve köylüden güç alan Osmanlı-Türk topluluğu çağdaş bir devlete ilelebet dönüşemezdi. Osmanlı Devleti’ni ancak Türk burjuvazisinin doğuşu kurtarabilirdi.

İttihatçılar Osmanlı Devleti’nin varlığını devam ettirebilmek amacıyla her alanda milli bir politika izlemeye başlamıştır. Bu politikanın bir sonucu olarak Müdafaa-i Milliye Cemiyeti 31 Ocak 1913’tekurulmuştur. İttihat ve Terakki yönetimi bu cemiyeti her alanda olduğu gibi ekonomik alanda da değerlendirmiş, ihtiyaç duyulduğunda iç borçlanma ve yardım olarak halktan para da toplamıştı. 1913’teki Bab-ı Âli Baskını ile iktidarı tam olarak ele geçiren İttihat ve Terakki yönetimi Millî İktisat çabaları çerçevesinde, ekonomiyi millileştirmek ve yabancı şirketleri denetim altına almak için gayret göstermiştir. Alman ve Avusturya elçileri de dâhil olmak üzere bütün devlet elçilerinin protestosuna rağmen 1 Ekim 1914’de geçici kaydıyla kapitülasyonları kaldırmıştır. İttihat ve Terakki yönetimi, I. Dünya Savaşı’nın başlaması ve bütün olumsuzluklarına rağmen ekonomik politikalarını uygulamaya devam etmiştir.1916 Kongresinde iktisadi sorunlar ve izlenen Milli İktisat politikası ile sosyal devlet kongrenin diğer gündem maddelerini oluşturdu. İstanbul’un iaşesi, milli şirketler, yeni demiryolları, demiryolu, liman, para reformu, sanayileşme, teknik eğitim, iktisadiyat meclisi, madencilik, tarım, ormancılık alanlarında hükümetin icraatı açıklandı. Kongreye sunulan Merkez-i Umumi raporunda Osmanlı Devleti’ni Cihan Harbi’ne girmeye zorlayan koşullar, uluslararası güç dengeleri ışığında değerlendirildi.
Kapitülasyonlardan kurtulma özlemi savaşa girişin temel nedeniydi. Diğer bir deyişle Cihan Harbi, İttihat ve Terakki için bir kurtuluş savaşıydı. İttihat ve Terakki savaşla birlikte ulusal kimlik alanında önemli bir yol kat etti. Kapitülasyonlar tek taraflı olarak kaldırıldı. Yabancı anonim şirketler ve sigorta şirketlerinin ayrıcalıklı konumlarına son verildi. Bundan böyle tüm bu şirketler, Osmanlı mevzuatına tabi tutulacaktı. Esas faaliyeti Osmanlı topraklarında olan şirketlerin, Osmanlı uyruğuna geçmeleri istendi. Türkçe, ticari işlemlerde zorunlu kılındı. Meslek okulları ve gece dersleri açılarak, yabancıların ve gayrimüslimlerin tekelinde olan ve beceri gerektiren iş kolları Müslüman Osmanlılara açıldı. Kapitülasyonların kaldırılışından sonra, tarifeler bir kenara bırakılarak, spesik tarifeler yürürlüğe kondu. İhracat heyeti aracılığıyla dış ticareti devlet doğrudan üstlendi. Osmanlı parasının dış değerini korumak amacıyla kambiyo işlemleri Kambiyo Muamelatı Merkez Komisyonu’nun denetimine verildi. İttihat ve Terakki’nin ön ayak oluşuyla taşrada kurulan milli bankalarla Anadolu Müslüman eşrafının birikime girmesi sağlandı. Yerel kredi kurumlarına gerek maddi, gerek manevi her türlü kolaylık sağlandı. Osmanlı para ve kredi politikası yabancı bankaların denetiminden kurtarıldı. Giderek pazar ekonomisine açılan Batı Anadolu’da etkinleşen yerel kredi kurumları, piyasa için üretimde bulunan Osmanlı üreticisine kredi olanakları sağlarken, üreticiyi yoksullaştıran önceden satışları sınırladı ve çiftçinin malını sendikalaşan alıcı firmalar karşısında yok pahasına elinden çıkarmasını önledi. Yerel kredi kurumlarının yanı sıra, özellikle Ege yöresinde, eşraf, yerel tüccar, çiftçi, satış ve kredi kooperatiflerinde bir araya geldi. İttihat ve Terakki’nin yerel örgütleri, sendikalaşarak piyasayı denetleyen yabancı şirket ve gayrimüslim büyük tüccara karşı Müslüman üretici ve tüccarı kooperatif ya da anonim şirket çatısı altında birleştirdi. Savaşla birlikte, Bab-ı Âli büyük kentlerin iaşesini örgütlemeye girişti.
Başlangıçta belediyelere verilen görev, bu birimlerin yetersiz kalışı sonucu ülkenin en yaygın ve güçlü örgütü olan İttihat ve Terakki’ye devredildi. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin İstanbul Murahhası Kara Kemal Bey’in gözetiminde kurulan Heyet-i Mahsusa-i Ticariye, başta İstanbul olmak üzere büyük kentlerin iaşesini üstlendi. Ekmek, şeker, gaz gibi temel tüketim maddelerinin sağlanmasını ve dağıtımını örgütledi. Heyet-i Mahsusa-i Ticariye, İttihatçıların özlemini duydukları sermaye birikimi sorununa da çözüm getirdi. Milli anonim şirketleri için gerekli fonlar bu heyetin bünyesinde oluşturuldu. İttihat ve Terakki başlangıçta piyasayı tümüyle denetlemekten kaçındı. Temel tüketim maddelerini karneye bağlayarak talebin giderilmesine çalıştı. Ancak karaborsa ve istifçiliğin yaygınlaşması ve fiyatların alabildiğince yükselmesi üzerine, narh uygulamasına geçildi. Karneden narha kadar değişik yöntemlere başvurulduysa da kent halkının beslenme sorununa kalıcı bir çözüm getirilemedi. Etkin bir iaşe örgütü oluşturulamadı. İaşecilik, İttihat ve Terakki’nin savaş döneminde zorunlu olarak uygulamaya soktuğu devlet İktisadiyatı’nın bir parçasıydı. 1914 ertesi devlet iktisadi yaşamın hemen her alanında etkinliğini artırmıştı. İktisadiyat Meclisi ve İaşe Meclisi kurularak, ülkenin iktisadi gelişimi bu kuruluşlar aracılığıyla yönlendirilmek istendi. Savaşın son yılında gündeme gelen, Kemal Bey’in başında bulunduğu İaşe Nezareti ise savaş devletçiliğini bakanlık düzeyinde örgütledi.
I.Dünya Savaşı yıllarında Osmanlı düzenini çökerten, cephedeki gelişmelerden çok, cephe gerisinde savaş ekonomisinin neden olduğu yapı değişikliğiydi. 1914-1915 döneminde Osmanlı ekonomisi ilk kez topyekûn savaş olgusuyla karşı karşıya geldi. Dış ekonomik bağlantılar kesildi, ülke kendi olanaklarıyla yetinmek zorunda kaldı. Savaşın başlamasıyla birlikte devlet, büyük bir savaş finansmanı sıkıntısına girdi. Tüm ülke kaynakları seferber edildi. Bu arada savaş ekonomisi, Anadolu’yu kent pazarlarına açtı. Seferberlikle birlikte ordu yoğun bir talep doğurdu. İktisadi yaşam giderek devletin denetimine girdi. Satın almanın yanı sıra, zaman zaman el koyma yöntemleriyle ordunun ihtiyacı karşılandı. Mal ve hizmetlerin önemli bir kısmı savaş gereklerine ayrıldı, cephe gerisinde halkın yaşam düzeyi sürekli düştü. Cihan Harbi yıllarına kadar Osmanlı, Batı’da gözlenen spekülatif fiyat artışlarıyla karşılaşmamıştı. Çoğu kez devlet bu tür eğilimlere narh türü piyasa dışı yöntemlerle set çekmişti. Osmanlı ekonomisinin durağanlığı geleneksel gelir bölüşümünün güvencesiydi. Düşük nüfus yoğunluğu ve nüfus artış hızının sınırlı oluşu enflasyonu olanaksız kılıyordu. Öte yandan kredi mekanizmasının yeterince gelişmemiş olması ve para benzeri araçların dolaşımda sınırlı etkinliği Babı- Âli’nin değerli maden esası üzerine kurulu para sistemini enflasyonist gelişmelere kapalı tutmuştu.

Babıâli 398.500.000’i bulan savaş giderlerini, büyük ölçüde, emisyonla karşılamıştı. Toplam 102.400.000 dış kaynak sağlanmış, istimal ve müsaderelerden 49.500.000 elde edilmişti. Geri kalanın 42.900.000’i normal, 203.700.000. olağanüstü bütçelerden ödenmişti. Savaşan diğer ülkelerde olağanüstü giderler, genellikle vatandaşın gelir ya da servet şeklindeki satın alma gücü, vergi ya da borçlanmayla devlete aktarılarak karşılanmıştı. Ancak bu yöntemler yetersiz kaldığından, hemen hemen her ülkede olduğu gibi kağıt para basımına gidilmiş ya da kâğıt para karşılığında hazine bonosu ıskonto ettirilmişti. Babıâli ise, vergi sisteminin yetersizliği ve iç borçlanma deneyiminin ve gücünün olmayışı nedeniyle, ancak para arzını artırarak ve bir ölçüde dış borçlanmaya giderek savaşı finanse etmişti. Bunun için devlet Avusturya – Macaristan bankalarından dış borç alımına gitmek zorunda kaldı.13 Mart 1333 tarihinde meclis görüşmelerinde Avusturya- Macaristan bankalarından 240 milyon kronluk kanun layihası kabul edilir. Kanun görüşmelerinde söz alan dönemin Maliye Nazırı Mehmet Cavid Bey; Avusturya-Macaristan’a Harbiye Nezareti’nin ihtiyaçları için bazı siparişlerin verildiği ve bunların bir kısmının teslim edildiği kalanların ise anlaşma çerçevesinde ilerdeki zaman diliminde teslim edileceğini ifade etmiştir. Bütün bu gelişmeler dönemin Hariciye Nezaretinin Viyana Sefiri Kebirle yaptığı yazışmalarda da açıkça görülmektedir: Bab-ı Ali Hariciye Nezaretine Mehruhinİ’ane Komisyonu Rusçuk Şehbenleri; Nezarette müteşekkil mecruhini’ane komisyonu tarafından vuk’u bulan siyaret üzerine Viyana Sefareti seniyesince mebaliye olunan 14971 metre Amerikan bezinin 22 Mart’ta şeker kumanyasına teslim eylediği ve nakliyat hususuyla Rusçuktan itibaren fevkalede meşgul olduğunda ne zaman der sa’adete vasıl olacağının tayini kail olamadığı seferet-i müşarfeyhadaiş’ar olmuştur bu hususu icab edenlerle görüşülerek lüzum-ı aciz mebni eşya-ı mezkurenin suret-i sevki esbabının Nezarete malumat i’tasıluzumu beyan olunur.” Bu gelişmelerin yanında Babıâli, savaşla birlikte sermaye hareketlerinin denetimine gerek duymuş, Ticaret Odası ve bankaların istemi üzerine borç erteleme ilan ederek iç ve dış borçların ödenmesini ertelemişti. Bu arada altın ihracı yasaklanmış, savaşın son yıllarında kambiyo denetimine gidilmişti. Savaş büyük ölçüde kâğıt para emisyonuyla finanse edilmiş, Temmuz 1915 ile Ekim 1918 arasında 161.000.000 Osmanlı Lirası basılmıştı. 1915 yılı başlarına değin değerini az çok koruyan kâğıt para, giderek altın karşısında değer yitirmiş, Kasım 1917’de 1 altın lira,6 kâğıt liraya kadar düşmüştü. Dört yıllık savaş döneminde para arzı hemen hemen dört kat artmış, mal ve hizmet arzındaki düşüş karşısında enflasyonist tırmanış kaçınılmaz olmuştu.
Bu arada psikolojik ve spekülatif etmenler fiyat artışlarını sürekli körüklemiş, enflasyonist yükselişin süreceği, ellerindeki para stokunun gittikçe değer yitireceği kaygısıyla tüccar parasını süratle mala çevirmişti. Böylece paranın tedavül sürati yapay olarak artırılarak zincirleme muamelat denilen işlem türü doğmuş, savaş boyunca enflasyon korkusuyla, enflasyon körüklenmişti. Öte yandan spekülatif kazançlar özendirici boyutlara ulaşmış, ticaretle ilişkisi olsun olmasın, sağdan soldan üç-beş kuruşu denkleştiren, parasını mala yatırmıştı. Tüm bu gelişmeler sonucu piyasa işlerliğini yitirmiş, istifçilik, karaborsacılık yaygınlaşmış, mal darlığı daha da belirginleşmişti. Savaşın finansmanı ister emisyon, ister vergi ya da borçlanmayla gerçekleşsin, son kertede halkın sırtına yüklenmişti. Ancak diğer ülkelerde savaş kazançları olağanüstü vergilerle devlete yansıtılırken, para basmak gibi kolay, ancak sakıncalı bir finansman yolunu izleyen Bab-ı Âli, enflasyonun neden olduğu gelir bölümündeki çarpıklıklara seyirci kalmıştı. Öte yandan savaş psikolojisi nedeniyle mal ve hizmet arzının giderek daralacağı ve fiyat artışlarının sürekli artacağı beklentisi ülkeyi hızlanan bir enflasyon sürecine sokuyordu. Piyasanın işlerliğini yitirmesi fiyatlar üzerinde olumsuz etkisini göstermekte gecikmedi. Fiyatlardaki artış, talebi sınırlayacak yerde daha da körükledi.
Sınırlı mal ve hizmet arzı, alım gücündeki genişleme, ileride fiyatların daha yükseleceği ve mal bulunamayacağı kaygısı, alıcıların likiditelerini mala dönüştürmelerine neden oldu. Psikolojik etmenler fiyat artış hızını belirlemeye başladı. Tüm bu olumsuz gelişmelere karşın İttihat ve Terakki yönetimi enflasyonu dizginleme uğraşını sürdürdü. Narhtan karneye değişik yöntemler uyguladı. Cemiyeti iaşe işinde seferber etti. Orduyu devreye soktu. İlk kez propaganda girişiminde bulundu. Ulusal kimliği vurgulayarak piyasaya çeki düzen vermeye çalıştı. Savaşın son yılı gerçekleştirilen iç borçlanma bu alanda verilmiş bir sınavdı. Osmanlı XIX. yüzyılın ortalarından itibaren dış borç almaya başlamıştı. Zaman zaman avans niteliğinde kısa vadeli iç borçlanmaya gidilmişse de, kaynağını Galata bankerleri oluşturmuştu. O dönemde halkın devlet tahvili ya da bonosu alması düşünülemezdi. Geniş halk kitlesinin tasarrufuna başvurarak orta ya da uzun vadeli iç borçlanma ilk kez savaş yıllarında denendi. Dâhili istikraz diye bilinen Osmanlı Devleti’nin ilk iç borçlanması aslında bir Alman önerisiydi. Osmanlı yönetimi halka borçlanma girişiminin olumsuz sonuçlanmasından çekindi. Savaş döneminde mali bir yenilginin iç ve dış kamuoyunda doğuracağı kaygı ve güvensizlik İttihatçıları uzun süre böyle bir girişimden alıkoydu.
Ancak savaş yıllarında Osmanlı’nın özveri duyguları sürekli işlendi. Düşmana karşı savaşta maddi, manevi her türlü olanağın seferber edilmesi kaçınılmaz addedildi. Geniş bir kampanya açıldı. Şarkılar bestelendi, marşlar yazıldı, tütün ve sigara kâğıdı paketlerine etiketler kondu, filmler çevrilerek sinemalarda gösterildi. Tüm bu girişimler sonucunda iç borçlanma başarıyla sonuçlandı. Osmanlı maliyesi ilk kez halkıyla barıştı, bütünleşti. Ulusal duygularla halk seferber edildi. İç borçlanma ülkedeki spekülatif girişimleri bir ölçüde önledi. Tedavüldeki para hacmini daraltarak kâğıt paranın değer kaybını sınırladı. Kısmen enflasyonist gelişmeleri dizginledi. Savaş devletçiliği ana hatlarıyla para ve kredi kurumları üzerine kuruldu. Osmanlı ilk kez parasal sorunların toplumsal dengelerle bu denli ilintili olduğunu gördü. Osmanlı yönetimi zaman zaman para sıkıntısı çekti, kimi kez iflasın eşiğine geldi. Yüzde 300’e varan yıllık fiyat artışı karşısında Osmanlı yönetimi çaresiz kaldı. Toplumsal düzen altüst oldu, geleneksel yapı çözüldü. Osmanlı toplumu her şeyden önce bir ahlak sorunuyla karşı karşıyaydı. İttihatçı çevrelere göre tüccarın aşırı fiyatla mal satışı, memurun yasadışı yollarla ticarete atılışı, hep ahlak buhranından kaynaklanmaktaydı. Bu tür çarpıklıkları yasa, tüzük gibi mevzuatla önlemek olanaksızdı. İktisadi kargaşa belirli bir teşkilatla, güçlü bir inzibatla önlenebilirdi. Osmanlı toplumunda güçlü bir ahlak anlayışı bulunmadığı için, ticarette spekülatif girişimler ve istifçilik rağbet görmüştü. Savaşın neden olduğu artık değerler ulus yerine bireyin çıkarına hizmet etmişti. Ahlak yetersizliği toplumsal dengeyi bozmuş, ulusal sanayi ve ticaretin gelişimindeki kullanılan artık sefahate harcanmıştı.
Böylece, Osmanlı toplumunun içinde bulunduğu ahlak buhranı harp zenginleri denilen yeni bir sınıfın doğuşuna neden olmuştu. Milli İktisat, ülke iktisadına çekidüzen verilebilmesi için genel ahlak sorununa en kısa sürede çözüm getirilmesini öneriyordu. Milli İktisat ancak ahlak sorununun çözüm bulduğu bir ortamda yeşerebilirdi. Ancak genel ahlak sıkı sıkıya mesleki ahlaka bağlıydı. Ülkede ahlakın yükseltilmesi için önce meslek sınıflarının geliştirilmesi gerekiyordu. İttihatçıların baş edemedikleri enflasyonist gelişme ve toplumsal kargaşa ahlaki nedenlere bağlanarak, bunalımın iktisadi olmaktan çok sosyolojik kaynaklı olduğu ileri sürülmüştü. I.Dünya Savaşı, tüm savaşan ülkelerde olduğu gibi Osmanlı’da da devlete yeni görevler yükledi. Önceleri devlet dışı, vakıf ve benzeri kurumlarla dengelenmeye çalışılan toplumsal düzen, bu kez bilfiil devleti devreye soktu. Devletin sosyal işlevi gündeme geldi. Halkın iaşesi yönetimin temel sorunu oldu. Devletçilik ya da o günkü deyişle devlet iktisadiyatı benimsendi. Aynı yıllarda Darülfünunca çağrılan Alman profesörler klasik iktisattan farklı sosyal iktisadi gündeme getirdiler. Türkiye’de çağdaş anlamda devletçilik Cihan Harbi ile birlikte başladı ve 1930’lu yıllarda doruğuna ulaştı.

 
Dış Borçlar ve Düyun-ı Umumiye’de Değişim
Cavid Bey, 1908 İstikraz mukavelesi ile mukavelatı mütenevvi hakkında Maliye Encümeni mazbatasında yapılan görüşmelerde Osmanlı Devleti’ni iflasa götüren en önemli etkenin Düyun-u Umumiye olduğunu ifade eder. Ona göre bu kuruluş bırakın devlete faydalı olmayı mevcut olan ekonomik yapıyı daha da kötüye sürüklemiştir. I.Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte, başta Osmanlı Devleti olmak üzere, savaş finansmanı tüm ülkeler için temel sorun haline gelmiş ve bu sorunlar sonucunda devletlerarası iktisadi ilişkiler darbe yemiştir. Osmanlı Devleti bu olumsuz gelişmeler sonucunda dış bor alacağı kaynaklardan mahrum kalmıştır. Borç alacağı kaynaklar kuruyan Osmanlı Devleti, hem finansman temini ve hem de mevcut kaynaklarını elinden çıkarmamak düşüncesiyle 2 Ağustos 1914 tarihinde Tecil-i Düyun Kanun-ı Muvakkati’ni çıkarmış; tüm borç ve taahhüt vadeleri bir ay süreyle ertelemiştir. I. Dünya Savaşıyla birlikte Düyun-u Umumiye İdaresi’nin yapısında da değişiklikler oldu. Bilindiği gibi bu idarenin yönetiminde Osmanlı Devleti’nin savaşmakta olduğu İngiliz, Fransız, İtalyan temsilcileri bulunuyordu. Savaş şartlarının oluşturmuş olduğu olumsuzluklardan dolayı bu temsilcilerin ülkeyi terk etmeleri istendi. Bunun sonucunda Düyun-u Umumiye yönetimi Alman ve Avusturyalı temsilcilere kaldı.
Yabancı Banka Hâkimiyetinin Kırılışı
XIX. yüzyılın sonlarına doğru iflas eden Osmanlı Maliyesi, I.Dünya Savaşı’na gelindiğinde daha büyük ekonomik güçlüklerle karşılaştı. Devlet savaş finansmanını karşılamak için emisyona başvurmak zorunda kaldı. Önceden beri para çıkarma yetkisi Osmanlı Bankası’na aitti. Ancak bu bankanın sermayesi savaş halinde olan İngiliz ve Fransızların elindeydi. Savaşın oluşturmuş olduğu kötü şartlardan dolayı Osmanlı Devleti’nin bu bankanın yöneticilerini Osmanlı tebaasından müdürlerle değiştirdi. Böylelikle Osmanlı Bankası’nın mali baskılarına son verilmiş oldu.
Savaş yılları beraberinde milli bankacılık hareketini de canlandırdı. Özellikle 1917-1918 yıllarında bu alanda büyük atılımlar gerçekleştirildi.1917 başında 4 milyon sermayeyle Osmanlı İtibar-ı Milli Bankası doğdu. Bankanın kuruluş hazırlıkları sırasında, İttihat ve Terakki’nin yarı resmi yayın organı Tanin Gazetesi öncülüğünde çeşitli kampanyalar başlatıldı. Basın yayın yoluyla milli bankanın gerekliliği kamuoyuna benimsetilmeye çalışıldı. Bu bankanın sermayesi büyük çoğunlukta dönemin hükümeti elinde bulunmaktaydı. Bunun için Maliye Nezareti’nin banka üzerindeki denetimi istenildi. Bunun sonucunda 13 Şubat 1332’de Osmanlı İtibar-ı Millî Bankası senedatından Hükümetçe mubayaa olunacak mekadire dair kanun layihası hazırlandı.
Yabancı Ayrıcalıklarının Kaldırılması ve Dış Ticaretin Yeniden Düzenlenişi
İttihat ve Terakki yönetimi savaş ortamın yaratmış olduğu kargaşalık sayesinde 1 Ekim 1914 tarihinden geçerli olmak üzere kapitülasyonları tek taraflı olarak kaldırdı. Bunun sonucunda yabancı kişiler Osmanlı mevzuatına alındı. Vergi hukuku karşısında yabancıların sahip olduğu imtiyazlar kaldırıldı.8 Mart 1915 tarihli bir kanunla Osmanlı uyruklarının tabi olduğu vergi ve resimlere yabancı uyruklarında tabi olacağı ilkesi getirildi. Böylelikle Teşvik-i Sanayi Kanunu’nun yabancılara getirmiş olduğu teşvik kaldırılmış oldu. Savaş ortamın yaratmış olduğu sebeplerden dolayı, savaş halinde olan ülkelerin elinde bulunan birçok stratejik işletmeler, liman ve demiryolu millileştirildi. Gümrük mevzuatı yeniden düzenlendi, ithalat kendiliğinden düştü. İhracata da sınırlamalar getirmek gerekiyordu. Sonuçta ihracat devlet denetimi altına alındı. Kapitülasyonlar sayesinde Avrupalı Devletler servet sermayeleri yanında kendi hâkimiyetlerini de Osmanlı devletine getirmişlerdir. İşte Zengin Osmanlıların ve Osmanlı topraklarında yaşayan yabancıların paralarını yurt dışına çıkarma ve daha sağlam gördükleri paraya çevirme çabaları önlemek için Kambiyo Muamelatı Merkez Komisyonu kurulur, komisyonca verilecek ruhsat olmadıkça bankaların para transferi yapmaları yasaklanır.
Milli Burjuva Oluşturma Çabaları
Savaş yılları dışa karşı iktisadi bağımsızlığı temine yönelik faaliyetlerle birlikte, içte de yerli bir burjuva sınıfı oluşturma çabalarına sahne olmuştur. Savaş ortamında büyük halk kitleleri kıtlık ve yoklukla pençeleşirken diğer taraftan İttihat ve Terakki desteğiyle başta bürokratik kökenli kesim olmak üzere yeni girişimci sınıf ortaya çıkmıştır. İttihat ve Terakki yönetimi bu yeni sınıfın destekçisi olmakla yetinmemiş, bu sınıfı güçlendirmek için devlet hazinesini de seferber etmiştir. Bütün bu girişimler sonuçsuz kalmamış1917 yılında 4 milyon Osmanlı lirası sermaye ile İstanbul’da İtibar-ı Milli Bankası kurulmuştur. Diğer taraftan burjuvazi oluşturma çabaları devlet desteğinde birçok şirketin doğmasına yol açtı.1908-1918 döneminde toplam 236 şirket kurulmuştur. Meşrutiyet’in ilk beş yılında 1908-1913 faaliyete geçen anonim şirket sayısı 113’tü. I.Dünya Savaşı yıllarını oluşturan 1914-1918 döneminde ise toplam 123 anonim şirket kurulmuştu.
Savaş şartlarının yarattığı gıda maddeleri sıkıntısını gidermek için İttihat ve Terakki adına Kara Kemal’in denetleyeceği Heyet-i Mahsusa-i Ticariye kurulmuştu. İstanbul halkının ekmek, gaz, bulgur, zeytin, şeker, sabun gibi ihtiyaçlarını Heyet-i Mahsusa-i Ticariye karşılıyordu. Bu kuruluşun sermaye yardımları ve tekel fiyatlarını devretmesiyle Kara Kemal üç milli şirket kurdurdu. Anadolu Milli Mahsulât Osmanlı Anonim Şirketi Millî İthalat Kantariye Anonim Şirketi ve Milli Ekmekçi Anonim Şirketi. Sermayenin yarısı da Anadolu ve İstanbul esnafı ortak edilen bu şirketler 1916 yılında sırasıyla %159,%60,%33 net kar sağlamışlardır.
Yararlanılan Kaynaklar
İsmail Kurt, İttihat Ve Terakki Döneminde Osmanlı Ekonomisi
Zafer Toprak, İttihat -Terakki ve Cihan Harbi
Zafer Toprak, Türkiye’de Milli İktisat(1908-1918)
Meclisi Mebusan Zabıt Ceridesi; I. Devre, C:I
Meclisi Mebusan Zabıt Ceridesi; I. Devre, C:II
Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılâbı Tarihi, C:III
İhsan Kemer, Türkiye’de Siyaset ve Devletçilik
Feroz Ahmad; İttihatçılıktan Kemalizm’e
Ziyaeddin F. Fındıkoğlu; Türkiye’de İktisat Tedrisatı ve İktisat Fakültesi Teşkilatı
Vedat Eldem; Osmanlı İmparatorluğunun İktisadi Şartları Hakkında Bir Tetkik
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, İsmail Kurt’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com