Etiket arşivi: Erdoğan

Ortadoğu'da Türkiye'nin Tarihi Ve Büyük Ortadoğu Projesi Bağlamında Türkiye-ABD İlişkileri

Türkiye, coğrafi olarak bölgeye yakın olması ve uzun yıllar iç içe yaşamın neticesi olarak meydana gelen ortak kültürel değerlere sahip olması nedeniyle, hem Ortadoğu ülkeleri, hem de Ortadoğu’yla ilgilenen dünyanın diğer ülkeleri için önemli bir devlet olmuştur. Avrupa veya Amerika’nın Ortadoğu coğrafyası gibi bir bölgeye Türkiye’yi kullanmadan el atmaları kolay bir iş değildir.
“NATO üyesi Türkiye’nin, Avrupa birliği ve İsrail ile yürüttüğü iyi ilişkilerin yanı sıra bölgedeki en büyük askeri güce sahip olması BOP’taki katkısını daha da önemli kıldı.”
Türkiye’nin önemi özellikle SSCB’nin Afganistan’ı işgali, Birinci ve İkinci körfez savaşları sırasında artmıştır. Soğuk Savaş döneminde “Yeşil Kuşak Projesi” içinde yer alan Türkiye, BOP’ta da büyük stratejik öneme sahiptir. Türkiye, halkının yüzde 99’unun Müslüman olmasına rağmen laikliği benimsemiş olması, aksaklıklara rağmen 80 yıldır demokrasi ile yönetilmesi, modernleşmeyi hedef alması ve yüzünü Batı’ya çevirmiş olması sebebiyle ilgi odağı olmuştur.
BOP’un geçmişi birkaç aylık bir çalışmaya dayanmamaktadır. Bu proje üzerinde son yirmi yıldır ABD ve İsrail çalışmaktadır. Günümüzde ise, Türkiye Büyük Ortadoğu Projesinin en önemli ülkelerinden biri olarak gösterilmektedir. Bu görüş Batılı çevrelerde, özellikle Amerikan yetkilileri arasında yaygın olarak paylaşılmaktadır. Bu bağlamda Türkiye’nin İslam dünyası için İslam ile liberal demokrasiyi birleştiren bir örnek olabileceği düşünülmektedir. Batı Türkiye’yi model ülke görse de, Arap dünyası tarihsel sürecin de etkisiyle bazı fikir ayrılıklarına düşmüştür.

Türkiye’nin Ortadoğu’daki öneminin anlaşılabilmesi için, tarihsel süreçte Türkiye’nin bu bölgedeki dış politikasının incelenmesi gerekmektedir.

Osmanlı imparatorluğu, uzun yıllar hüküm sürdüğü Ortadoğu’da, İngiltere’nin kışkırttığı ulusçu akımlar neticesinde topraklarını kaybetmiştir. Cumhuriyet’in ilanıyla Türkiye komşuları ile iyi ilişkiler geliştirdiği gibi, bölgeye dışarıdan yapılan müdahalelere karşı da, bu durumu benimsemediğini gösteren bir tutum takınmıştır. Atatürk, Suriye ve Irak’ta, İngiltere ve Fransa gibi devletlerin zorba bir uygulama yürüttüklerini ve bu uygulamalar neticesinde de bahsi geçen ülkelerde sürekli karışıklık olduğunu ifade etmiştir. Bu ifade ile Atatürk, İngiltere gibi sömürgeci devletlere karşı bu devletlerin yanında olduğu mesajını veriyor ve bu tutum o dönemde Türk dış politikasının Ortadoğu’daki izlediği siyasetin de genel çerçevesini oluşturuyordu.
Cumhuriyet kurulduğu dönemde Ortadoğu merkezli iki sorun olarak Musul ve Hatay sorunu ortaya çıkmıştır. I. Dünya Savaşı’ndan önce Osmanlı hâkimiyetindeki Musul ve çevresi petrol varlığı sebebiyle, İngiltere, Fransa, Almanya arasında rekabet konusu oldu. Bölge, 1916 tarihli Sykes-Picot Antlaşması ile Fransa’ya bırakılmıştı. Nisan 1920 San Remo Konferansında Fransa, kendisini Ortadoğu’daki menfaatlerini desteklemesi sebebiyle, Musul bölgesini İngiltere’ye bıraktı. İngiltere bölgedeki Hristiyanların güvenliği, İngiliz savaş esirlerine kötü muamele edilmesi gibi sebepler ile Mondros Mütarekesinin 7. maddesine göre Musul’un kendilerine terk edilmesini istediler. Sonuç olarak Musul Irak’a bırakılmış, Hatay da 1939 yılında Türkiye’ye katılmış böylece bu meseleler çözüme kavuşturulmuştur.

Türkiye komşuları ile iyi ilişkiler kurmaya ve Ortadoğu bölgesinde yapılacak operasyonları onaylamama politikalarını ikinci dünya savaşına kadar sürdürmüştür.

Türkiye, bu dönemde Ortadoğu’da çatışmalardan uzak durmaya çalışmış, güvenlik politikasının bir gereği olarak Batı ile ittifak halinde olmaya özen göstermiştir. Türkiye Batı ile sıkı münasebetlerine rağmen, İsrail’in kurulmasına sebep olan taksim kararının görüşüldüğü 1947 BM Genel Kurulunda aleyhte oy kullanmıştır. Türkiye, Filistin görüşmelerinde Arap ülkelerini desteklemiş, Arap ülkelerinin Filistin’e bağımsızlık verilmesi yönündeki karar tasarılarını desteklemiş ve lehinde oy kullanmıştır. Bunun yanında İsrail’in Sovyetlerin güdümünde bir ülke olmadığını anlamasından sonra, Türkiye, İsrail’i ilk tanıyan devletlerden biri olmuştur. Aynı tarihte Harry Truman Kongre’de Türkiye’nin Komünizm’e karşı korunması için desteklenmesi gerektiği ile ilgili bir konuşma yapmıştır.

1955’te Batının teşviki ile oluşturulan Bağdat Paktı projesi içinde Türkiye’nin İngiltere ile birlikte yer alması, Türkiye ile bölge devletleri arasındaki politik farkları derinleştirmiştir. Bu nedenle Bağdat Paktı her ne kadar Türkiye’nin Ortadoğu’daki etkisini arttırma düşüncesiyle yapılmış bir girişimse de Ortadoğu’dan biraz daha uzaklaşmasına neden olmuştur. Türkiye 1956 yılındaki Süveyş Krizi’nde İsrail ile diplomatik ilişkilerini sınırlandırmasına rağmen, yine de Arap ülkeleri tarafından Batının bölgedeki temsilcisi olarak görülmüştür. Türkiye’nin Ortadoğu meseleleri ile ilgili konularda Batıyla yakınlaşması 1964 yılındaki Johnson mektubu olayına kadar devam etmiştir. Bu mektup olayı Türkiye’nin dış politikasını değiştiren önemli bir etki oluşturmuştur. Süveyş Krizi ile birlikte Sovyetlerin Birliği’ne bazı Arap ülkelerinde sempati ile bakılmaya başlanmıştır.

Özal hükümetinin 1980’den sonraki dönemde göreve gelmesiyle, Türkiye’nin Batıyla ilişkileri tekrar düzelmeye başlamıştır.

Özal döneminde Türkiye’yi Ortadoğu açısından ilgilendiren en önemli olay, Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgali sonrası patlak veren 1. Körfez Savaşı olmuştur. Türkiye, Irak’ın PKK’ya verdiği destek, güneydoğu Anadolu’daki projesine karşı takındığı tutum ve aşrı silahlanması gibi sebeplerden dolayı, körfez krizinin ilk gününden itibaren Irak karşıtı cephede yer almıştır. Kuveyt’in işgalinde ABD ve Batılı ülkelerin tutumda, bölgedeki petrol kaynaklarının büyük bir çoğunluğunun Irak’ın eline geçmesi ile petrolün Batıya güvenli ve sürekli akışının aksayacağı endişesi önemli rol oynamıştır.
Türkiye’nin tutumunun nedeni ise, bölgedeki dengenin Türkiye aleyhine bozulacağı endişesiydi. Özal’ın aktif taraflılık politikası ile Türkiye, Johnson mektubundan sonra Batıya ve Ortadoğu’ya karşı uyguladığı dengeli politikaları bu savaşta terk etmiştir. Özal bu aktif politikasını ‘bir koyup üç alacağız’ şeklinde açıklayarak bir fırsat olarak değerlendirmiş, ancak olası bir savaşta ne kadar askerin kaybedileceği konusunda yapılan uyarılar neticesinde bu tutumu bırakmıştır.
ABD’nin Ortadoğu bölgesine yönelik ikinci operasyonu, ikinci Körfez Savaşı olarak nitelendirilen Mart 2003 Irak müdahalesidir. Türkiye, Irak’ı işgali konusunda, öncelikle sorunların barışçıl yollardan çözülmesi, Irak’ın BM kararlarına uyması ve BM kararı olmaksızın Irak’a güç kullanılmamasını savunmuştur. Bu bağlamda, Türkiye bir taraftan Irak hükümeti ile diyalog içinde olmaya ve BM ile işbirliği yapmaya ikna etmeye çalışırken, diğer taraftan da bölge ülkeleri nezdinde yaptığı girişimlerle sorunun güç kullanımına varmadan çözülmesi için işbirliği olanaklarını araştırmaktaydı. ABD’nin Türkiye üzerinden Irak’a ikinci cephenin açılmasına izin verecek tezkerenin 1 Mart 2003’te Meclis’ten geçememesi ABD’nin yapmış olduğu planları bozmuştur. “2003 Irak işgali döneminde, ABD ile Türkiye arasında ilk gerilim Irak’ın işgali ile sürerken, Türkiye’nin Kuzey Irak’tan gelecek olası riskleri önlemek için Irak’ın kuzeyine askeri güç sevk etme olasılısı üzerine belirmiş ve Amerikalı yetkililer buna karşı çıkmıştır.

İkinci önemli kriz Bağdat’ın düşmesinin ardından kuzeyde peşmergelerin Kerkük’te başlattıkları yağma olayları ve bu çerçevede Türkmenlere karşı başlatılan saldırı eylemleri üzerine Türkiye’nin Amerikan yönetiminden bölgeyi denetim altına alması aksi halde Türkiye’nin bunu yapabileceğini açıklaması olmuştur.

Diğer yandan, Bush’un kongreden, Irak’ta devam eden savaş için talep ettiği ek savaş bütçesi tasarısında Türkiye için de 1 milyar dolar hibe verilmesi yer alıyordu. İlk önerildiği sırada herhangi bir şarta bağlanmayacağı ifade edilen, Türkiye’ye verilecek 1 milyar dolar hibe, kongrenin onayladığı son metinde, Türk hükümetinin Irak’a özgürlük operasyonunda işbirliğini ve insani yardıma desteğini sürdürmesi ve tek yanlı olarak kuzey ırak asker yerleştirmemesi koşullarına başlanmıştı.
Türk hükümeti şarta bağlı bu yardımı kullanmamıştır. Türk- ABD ilişkilerinin eski doğrultusunda gitmediğinin en açık göstergesi ise 2003 Temmuzunun başında 11 Türk subayının Süleymaniye’de tutuklanması olmuştur. Bu olaydan sonra Türk- Amerikan ilişkileri zedelense de, aynı dönemde Erdoğan’ın ABD’yi ziyareti bazı pürüzlerini üzerini örtmüştür.

ABD’nin Türkiye’ye yüklediği Ankara’nın bölgede Ilımlı İslam rolünü üstlenerek, demokratik Büyük Ortadoğu Projesi için model olması gerektiği durumu, İslam dünyasında Amerikan hegemonyasının kurulması için Türkiye’nin ABD tarafından görevlendirildiği imajını uyandırdı.

Türkiye için ılımlı İslam modeli rolü ordu tarafından da kabul görmedi ve laik bir devletin İslami bir devlet olamayacağı öne sürüldü. Bugün var olan durum ise, Türkiye’nin Ortadoğu ülkeleriyle politikası bakımından aktif bir tutum izlediği görülmektedir. Bir taraftan Amerika’nın müttefiki olmaya devam eden Türkiye, diğer taraftan Ortadoğu ülkeleriyle de sıkı ilişkiler kurmakta ve Ortadoğu’da Doğu-Batı arasında bir köprü olmaktan fazla bir dış politikası izlediğini söylemek mümkündür. Türkiye’nin hem projeyi ortaya atan devletlerle, hem de Ortadoğu ülkeleriyle bizzat ilişkilerinin olması, Türkiye’nin bölgedeki stratejik konumunu daha da önemli kılmaktadır
Amerika, 11 Eylül terörist saldırısının ardından Ortadoğu’yu yeniden düzenleme projesini başlatmıştır. Türkiye’nin de bölgedeki Müslüman bir toplum olması nedeniyle, Arap ülkelerine model olarak gösterilmek için iyi bir örnek olmuştur. Türkiye’nin konumu ABD ve AB tarafından farklı yorumlanmıştır. ABD 2004 yılında G-8 zirvesine sunduğu raporda Türkiye’yi tanımlarken, Avrupa ise Türkiye’nin Ortadoğu içinde olmadığını düşünmektedir. AB’ye göre Türkiye bir NATO üyesi aynı zamanda potansiyel bir AB üyesi adayıdır. Avrupa,’ya göre Ortadoğu Arap ülkeleri, İsrail, İran ve Afganistan ile sınırlıdır. ABD’nin önde gelen stratejistlerinden Rutsel, Kaplan ve Goblenz Türkiye’nin bölgedeki önemi için şöyle söylemektedirler;
“Türkiye, Ortadoğu’da ideal bir araçtır. Çünkü Türkiye bu bölgede, birleşik devletler stratejisiningelişmesine aktif olarak katılan ve yakın Doğu/Ortadoğu sahnesinde Amerika’nın yüzünü güldüren tek devlettir.”

ABD’li siyaset bilimci Zbigniew Kazimierz Brzezinski Türkiye’nin Amerika ile müttefikliği konusunda şu ifadeleri kullanmaktadır;

“Türkiye yarım yüzyıldan beri Amerika Birleşik devletlerinin müttefikidir; Kore savaşına katılarak Amerika birleşik devletlerinin saygı ve güvenini kazanmıştır. NATO’nun güvenilir ve kati bir üyesidir. Sovyetler Birliği’nin dağılması ile birlikte Gürcistan ve Azerbaycan’ın bağımsızlıklarını kazanmalarına yardımcı olmuştur. Ve Türk dili ve kültürü açısından politik ve sosyal gelişmelerin enerjik bir biçimde sağlayarak, orta Asya ülkeleri için bir model haline gelebilmiştir. ABD’nin bölgedeki eski Sovyet ülkelerinin bağımsızlıklarını destekleme politikalarına destekçi olması açısından çok önemli bir stratejik role sahiptir.”
Brezezinski, Türkiye’nin Ortadoğu ve Orta Asya için önemli bir model olduğunu ve ABD’ye sadakatini sağladığına vurgu yapmaktadır. Bu vurgudan, Büyük Ortadoğu Projesi’nin sadece Ortadoğu ülkelerine değil, Orta Asya ülkelerine de yönelik olduğunu göstermektedir. 2000 yılına gelindiğinde W.Bush hükümeti Türkiye’nin Orta Doğu’ya model olabilmesi için yeni bir yaklaşım getirerek Türkiye’nin ılımlı bir İslam ülkesi olduğunu vurgulamaya başlamışlardır. Zamanın Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, her fırsatta Türkiye’nin böyle bir rolü üstlenmeyi arzulamadığını vurgulamıştır.
Bu kişisel ve ideolojik bir tavırdan çok, siyasi bir yaklaşımı ve daha geniş bir çevrenin eğilimini temsil ediyordu. Benzer bir açıklamayı, Genel Kurmay 2. Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, görüşmeler için gittiği Amerika’da yapmış ve Türkiye için “ılımlı İslam” tanımın kullanılmasını eleştirmiştir. 28 Ocak 2004’te Başbakan Tayyip Erdoğan Başkan Bush ile yaptığı görüşmenin ardından Türkiye’nin demokratik değerlerin yaygınlaşmasını hedefleyen bu projeye destek vereceğini ve proje içinde anahtar rol oynayacağını söylemiştir. Başbakan Tayyip Erdoğan konuyla ilgili şu ifadeleri kullanmıştır;

“Türkiye daha demokratik, daha özgür, daha barışçıl bir Ortadoğu görmek istemektedir; böyle bir bölge iyi yönetilecek ve etkin bir şekilde işleyen ekonomiye sahip olacaktır. Bu yanlışlıkla idealizm olarak görülmemelidir. Türkiye’nin kendi çıkarları istikrarlı ve barış içinde; birbirleriyle her düzeyde karşılıklı ilişki kurabilen komşulara sahip olmayı gerektirmektedir. Bu yüzden, Türkiye’nin bölgeye yönelik beklentileri BOP’ un olumlu hedefleri ile uyumludur”.

Başka bir konuşmasında da yine Başbakan Erdoğan hükümetinin BOP eş başkanlarından biri olduğunu ve bu görevi yürüttüğünü dile getirmiştir. Özetle, Türkiye yüz yıla yakın bir süredir ABD’nin sadık müttefiki olarak Ortadoğu bölgesi dâhil ABD’nin politikaları doğrultusunda bir siyaset izlemiştir. BOP ’da bu kapsam içerisinde görünmektedir. Şurası unutulmamalıdır ki ABD, BOP’ u uygulamak ve başarılı olmak için Türkiye’ye muhtaçtır. Türkiye bu durumu kendi lehine değerlendirmelidir. Bütün bu hususlar göz önünde bulundurulduğunda, resmi söylemde ve dış politikada desteklenen Türkiye’nin Büyük Ortadoğu Projesindeki aktif rolünün, Türkiye açısından iç ve dış sorunlar doğurması muhtemel görünmektedir.
Yararlanılan Kaynaklar
Hamit Çelik, Ortadoğu’da ABD Politikaları Ve Büyük Ortadoğu Projesi
Ergin Ayan, Ortadoğu’ da Yap-Boz
Metin Aydoğan, Türkiye Nereye Gidiyor
Mahir Kaynak, Büyük Ortadoğu Projesi ve Türkiye Üzerine Stratejik Analizler
Vedat Yenerer, Düşman Kardeşler: ABD İşgalindeki Irak’ta Arap, Kürt ve Türkmen Çatışması
Faruk Sönmezoğlu, Uluslararası ilişkiler Sözlüğü
Talat Turhan, Küresel İhanetin İçyüzü ve Arap Baharı
Sayim Türkman, ABD, Ortadoğu ve Türkiye
Ulvi Keser, Dünyanın Kaynayan Kazanı Ortadoğu
Hüseyin Latif, ABD’nin Türkiye’ye Biçtiği Rol
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Hamit Çelik’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Suriyeli Sığınmacılara Siyasi Partiler Ve Halkın Bakışı Üzerine Bir Analiz ..

Genel Olarak Suriye…

Suriye’de devam eden savaştan kaçan Suriyelilerin Türkiye’ye sığınmacı olarak kabul edilmelerine ilişkin olarak kamuoyu algısını ölçmek için, öncelikle Suriyelilerin Türkiye’ye kabulünün gerekçesi hususunda bazı sonuçlara ulaşılmaya çalışılmıştır. Burada en güçlü şekilde desteklenen önermenin % 64,6 ile insani vurgu olması yani “Suriyeli sığınmacıların dinine, diline, etnik durumuna bakılmaksızın kabul edilmesi insanlık görevimizdir” önermesinin desteklenmesi dikkat çekicidir. Ama daha da anlamlı olan “Sığınmacılar savaş devam ediyor olsa bile ülkelerine geri gönderilmelidir” şeklindeki provokatif önermeye verilen cevaptır. Türk halkının bu önermeye verdiği destek % 30,6 olsa da buna karşı çıkanların ve önermeyi reddedenlerin oranı % 57,8’dir. Bu yaklaşımın “temel insan haklarına duyarlılık” bakımından da “toplumsal kabul” bakımından da son derece önemli ve değerli olduğu düşünülmektedir. Dikkat çekici bir biçimde Suriyelilere yaklaşımda “insani” gerekçeler, “tarihsel ve coğrafi zorunluluklar”, “din kardeşliği” ve son olarak da “etnik kardeşlik” gerekçelerinden daha güçlüdür. 3,5 yılda 1,5 milyondan çok sayıdaki Suriyeliyi kabul eden bir toplumun bu yaklaşımı, “toplumsal kabul” bakımından son derece olumlu bir tablo olarak okunabilir.
Türk halkı için Suriyeli sığınmacılar konusundaki hassasiyeti ve kararlılığı anlamak bakımından iki kritik soruya gelen cevaplar, aslında genel duyarlılığın ve ilginin yüksekliğini de ortaya koymaktadır. “Suriyeli sığınmacılar bizi ilgilendirmez, uzak durulmalıdır” önermesine katılmayanların oranı % 45,8’dir. Buna katılanların oranı ise 41,6’dır. Diğer provokatif kontrol sorusu olan “Bu durum Suriye’nin iç işidir, sığınmacıların kabul edilmemesi gerekirdi” önermesine de katılmayanlar, katılanlardan daha yüksektir. Bu durum 3,5 yılda ve 1,5 milyonu aşan sığınmacıya rağmen
sığınmacıların kabulü bakımından son derece olumlu bir duruma işaret etmektedir. Türk halkının Suriyeli sığınmacıların varlığının, ülkemizin yararına olduğu fikrine katılmamalarına rağmen, ortaya konulan “insani” yaklaşım dikkat çekicidir. Burada faydacı değil, ilkeli bir yaklaşımın söz konusu olduğu söylenebilir..

  • Türkiye’deki Suriyeliler Nasıl Tanımlanıyor ?

“Türkiye’deki Suriyelilere ilişkin kanaatinizi en iyi aşağıdakilerden hangisi ifade eder?” şeklindeki soruya verilen cevaplarda Suriyelileri “zulümden kaçan insanlar”, Türkiye’deki “misafirlerimiz” ve “din kardeşlerimiz” olarak tanımlayanların oranı % 74’ü bulmaktadır. Suriyelileri “bize yük olan insanlar” ya da “asalaklar-dilenciler” olarak görenlerin oranı ise toplamda % 26’da kalmaktadır. HDP’lilerin Suriyelileri “zulümden kaçan insanlar” olarak nitelemesi dikkat çekici bir biçimde diğer partililere göre yüksektir. MHP’lilerde ise olumsuz yargılar daha ön plana çıkmaktadır.

  • Suriyeliler Ekonomik Yük Mü?

Suriyeli sığınmacıların yarattığı tedirginlik ve reddiyenin esasları da bazı önermelerle test edilmiştir. Burada Türk toplumunun özellikle ekonomiye gelen yükü önemsediği anlaşılmaktadır. Halkın % 70,8’si, Türk ekonomisinin sığınmacılardan dolayı zarar gördüğü görüşündedir. Bunu takiben % 60,1 ile Türkiye’de yoksullar varken Suriyelilere yardımların yapılmasına halkın ciddi itiraz getirdiği de gözlenmektedir.

  • Suriyelilere Bireysel Yardım Eğilimi

Suriyelilere destek konusunda araştırmada ortaya çıkan bulgular, Türk halkının % 31,7’sinin bir biçimde Suriyeliler için yardım yaptıkları, maddi-manevi destek verdiklerini, % 18,1’inin doğrudan ya da dolaylı olarak ayni, % 13,5’unun nakdi yardım yaptığı; ancak % 68,3’lük bir bölümün konuya kayıtsız kaldığını göstermektedir. Ancak % 31,7’nin de özellikle bölge illerinde yoğunlaşan yardım çerçevesinde önemsenmesi gereken son derece yüksek bir oran olduğu açıktır.

  • Çalışma Hakları

Suriyeliler konusunda en yoğun olarak tartışılan konulardan birisi de çalışma haklarıdır. Belirli bir süre Türkiye’de yardımlarla ya da elindeki mali kaynaklarla yaşayan Suriyeliler, sürenin uzaması ile birlikte çalışma hayatında yer almayı ve kendi hayatlarını kendileri idame ettirmeyi istediklerini ortaya koymuşlardır. Bu durum özellikle sınıra yakın bölgedeki çalışanları tedirgin etmiştir. Ucuz emek akınından dolayı kendilerini işsiz kalma
tehdidi altında hisseden yerel halkın bu konudaki rahatsızlığı zaman zaman ciddi protesto ve hatta saldırılara da dönüşebilmiştir. Bu çerçevede kamuoyu araştırmasında çalışma hakları konusundaki genel algının ölçülmesine yönelik sorular yöneltilmiştir. Türk halkının “Suriyeliler işlerimizi elimizden almaktadırlar” önermesine desteği % 56,1 olarak gerçekleşmiştir. Buna katılmayanların oranı ise % 30,5’tir. Bekleneceği üzere bölge
illerinde bu önermeye destek verenlerin oranı % 68,9 gibi çok yüksek bir oranda gerçekleşmektedir. “Suriyeli sığınmacıların çalışmaları hususundaki görüşünüzü aşağıdaki şıklardan en fazla hangisi karşılamaktadır?” sorusuna gelen cevaplarda halkın yarısına yakın bölümünün (% 47,4) çalışma hakları konusunda net olarak “reddiyeci” bir tavır içine girdiği gözlenmiştir. Yerel halkın Suriyelilerin “iş ya da süre bazlı” sınırlamalar çerçevesinde çalışmalarına sıcak bakıldığı görülmektedir. Suriyelilerin her türlü işte her zaman çalışmasına izin verilmesini talep edenlerin oranı sadece % 5,4 olarak tespit edilmiştir. Bu konuda sınırdaki bölge illeri ile diğer iller arasındaki ilişki de dikkat çekicidir. Bölge illerinde “çalışma izni verilmemelidir” % 44 iken, bu oran şaşırtıcı bir biçimde bölge dışı illerde % 48’e çıkmaktadır. Ancak “her türlü işte kısıtlama olmaksızın çalışma” konusunda bölge illerinde % 2,1, bölge dışında % 6,1 oranında destek gözlenmektedir.

  • Eğitim

Türkiye’deki Suriyeliler bakımından yaşanan en önemli sorunlardan birisi ve hatta orta ve uzun vadede belki de en önemlisi çocukların eğitime ulaşma konusunda yaşadıkları sorunlardır. Çünkü BMMYK verilerine göre Türkiye’deki Suriyelilerin % 53’ünden fazlası 18 yaş altındaki çocuk ve gençlerden oluşmaktadır. UNICEF, Türkiye’deki çocukların % 73’ünün okula gitmediğini açıklamaktadır. Bu kayıp kuşak bir biçimde hızla eğitim içine çekilmelidir. Türkiye’de yerel halka bu konudaki görüşleri sorulduğunda, çalışma haklarından çok farklı bir biçimde toplumda Suriyelilerin eğitim imkânına kavuşturulması konusunda ilgi olduğu gözlenmektedir. Türkiye’de Suriyelilerin Üniversite eğitimine – Türk üniversite adaylarının çektiği inanılmaz sıkıntılar dikkate alınarak- sınavsız ve gerekirse beyana dayalı olarak dâhil olması konusunda çok ciddi bir direnç olmasına rağmen ortaya çıkan sonuçlar umut vericidir. İnsanların % 72,5’i farklı eğitim türlerini desteklerken, % 27,5’i “hiçbir şekilde eğitim verilmemelidir” görüşünü ortaya koymaktadır.

  • Toplumsal Gerilim


Kamuoyu araştırmasında özellikle 2014 yılında Ankara, Adana, Gaziantep gibi illerde Suriyelilere yönelik olarak yapılan gösterilerin ve zaman zaman fiili saldırılara dönüşen “eylemlerin” nasıl algılandığı sorgulanmıştır. Öncelikle “Suriyeli sığınmacılar bulundukları yerlerde şiddet, hırsızlık, kaçakçılık ve fuhuş gibi suçlara bulaşarak toplumsal ahlak ve huzuru bozmaktadır” önermesi ile genel kanaat ortaya çıkarılmaya çalışılmıştır. Burada Türk toplumunun % 62,3’ünün önermeyi desteklediği görülmüştür. Önermeye katılmayanların oranı % 23,1’de kalmıştır. Bu önermeye destek verenler, bölge illerinde neredeyse iki kat daha fazla oranda bulunmaktadır. Yaş arttıkça önermeye destek verenlerin oranı artmaktadır. “Suriyeli sığınmacılar içinden bir kısım şahısların suç işledikleri gerekçesiyle, bazı şehirlerimizde sığınmacılara yönelik sert tepkiler gösterildi. Bu konuda görüşünüz nedir?”
sorusuna yönelik olarak toplumun yarısının (% 47,5) tepkileri “haklı” görmesi ve “desteklemesi” dikkat çekicidir. Tepkileri haklı ama aşırı bulanlar % 26,1; tepkileri ve saldırıları “haksız” bulanların oranı % 13,9, Suriyelilerin haklarının devletin teminatı altında olması gerektiğini düşünenlerin oranı % 12,4 olarak gerçekleşmiştir. Bölge illerinde tepkileri haklı görenlerin oranı % 52,3 iken, bölge dışında bu % 46,7; tepkileri en fazla haklı gören grubun seçimlerde MHP’ye oy vereceğini söyleyenler, en az haklı bulanların ise seçimlerde BDP-HDP’ye oy vereceklerini söyleyenler olduğu anlaşılmaktadır. Yaş grupları bağlamında hem tepkilerin haklılığı hem de devletin sorumluluğunu hatırlatanların 55+ yaş grubuna mensup olması da dikkat çekicidir.

  • Suriyelilerin Türkiye’de Kalıcılığına Bakış

“Türkiye’deki Suriyeliler: Toplumsal Kabul ve Uyum” başlıklı araştırma çerçevesinde Türkiye çapında gerçekleştirilen kamuoyu araştırmasında, Türk halkının Suriyelilerin Türkiye’de kalışları konusundaki öngörü ve beklentileri “Suriye’de savaş uzarsa Suriyeli sığınmacılara ilişkin Türkiye’nin politikası ne olmalıdır?” genel başlığı altında ortaya çıkarılmaya çalışılmıştır. Burada bütün araştırmayı ve algıyı yakından ilgilendiren önerme
“Sığınmacılar savaş devam ediyor olsa bile ülkelerine geri gönderilmelidir” şeklinde formüle edilmiştir. Bu önermeye “katılıyorum” ve “kesinlikle katılıyorum” şeklinde destek verenler %30,6’da kalmıştır. Türk halkının % 62,8’i gibi çok ciddi bir bölümü bu önermeye katılmadıklarını ifade etmişlerdir. Bunun 3,5 yılda 1,5 milyonu aşkın Suriyeliyi konuk eden bir ülkedeki ruh hali bakımından son derece önemli ve değerli olduğu
söylenebilir . İlginç biçimde Suriyeliler konusunda çok daha doğrudan ve somut sorunlarla karşı karşıya kalan bölge illerinde önermeye verilen destek daha da düşüktür. Siyasal partiler bakımından bu önermeye en az desteği BDP-HDP’liler vermiş, %80,6 oranındaki BDP-HDP’li geri göndermeye karşı görüş bildirmiştir. Türkiye’de Arapça konuşanların, bu anlamda etnik olarak Arap oldukları öngörülenlerin “göndermeye” daha güçlü destek
verdiği gözlenmektedir.
“Savaş hali” cümleden çıkarıldığında yani “Sığınmacılar, Türkiye’nin sorunu değildir, ülkelerine geri gönderilmelidir” önermesi sorulduğunda buna destek verenlerin % 38,9, karşı çıkanların % 47,8 olduğu görülmektedir. Bu durum “savaş hali”nin Türk toplumu için ciddi bir rol oynadığını ortaya koymaktadır. Türk halkının Suriyelilerin bundan sonra da Türkiye’ye gelişlerine yönelik değerlendirmesi bekleneceği üzere olumsuz olmakla birlikte, % 31,7 gibi bir oran Suriye’den bundan sonra da gelenlerin kabulüne zımni kabul göstermektedir. Bunun, mevcut durum ve kapasite çerçevesinde ele alındığında, kabul kültürü bakımından dikkat çekilmesi gereken önemli bir husus olduğu söylenebilir. Bu konuda bölge illerindeki direncin daha yüksek olduğu gözlenmektedir. Türk halkı “Suriyelilerin Türkiye’de kalmasının büyük sorunlara yol açacağı” yönünde güçlü bir kanaate sahiptirler. Bu önermeye “kesinlikle katılıyorum” “katılıyorum” cevabı verenlerin oranı % 76,5 gibi son derece yüksektir. Bu endişe bölge illerinde daha da
yüksektir (%81,7). Siyasal parti skalasında ise bu endişenin en yüksek olarak MHP’lilerde, ardından CHP ve AK Partililerde dile getirildiğini, göreli olarak en az endişenin HDP’lilerde (% 50) olduğu gözlenmektedir.
Türk halkının Suriyelilerin Türkiye’ye dağılmış vaziyette değil, sadece kamplarda barındırılması konusunda genel bir istek içinde oldukları gözlenmektedir. “Sığınmacılar sadece kamplarda barındırılmalıdır” önermesine verilen destek % 72,6 olarak gözlenmektedir. Bölge içinde bu konudaki talep daha da yükselmekte ve % 80,2’ye çıkmaktadır. Benzer bir başka yaklaşım da “Sığınmacılar sınır boyunda Suriye topraklarında tampon bölge oluşturularak orada kurulacak kamplarda bakılmalıdır” önermesinde ortaya çıkmaktadır. Bu önermeye destek verenlerin oranı % 68,8 iken karşı olanların oranı sadece % 18,1 olarak ifade edilmiştir. HDP’lilerin bu fikre son derece karşı çıktıkları gözlenmektedir. Bunda Eylül-Ekim 2014’te Kobani vesilesi ile yaşananların etkili olduğu söylenebilir. Ancak her iki önermeye verilen cevaplar, Türkiye’de halkın Suriyelilerin kamplar dışında bulunmasından çok da hoşnut olmadıklarını ortaya koymaktadır. Kamplar dışında yaşayan 1,4 milyon Suriyeli sığınmacının hiçbir şekilde kamplara alınması söz konusu olamayacağına göre politika yapıcıların bu hassasiyeti dikkate alan çalışmalar yapması gerekmektedir.

  • Suriye Meselesi: Birlikte Yaşam ve “Komşuluk” Konusundaki Öngörüler

Türkiye ile 911 km sınırı olan ve dini, etnik özellikler bakımından son derece önemli benzerliklerin olduğu hep dile getirilen Suriyeliler konusunda araştırma bulguları farklı bir algıyı ortaya koymaktadır. Türk toplumu “Suriyeliler ile kültürel olarak aynı olduğumuz” düşüncesine çok sıcak bakmamaktadır. Bu önermeye destek verenlerin oranı sadece % 17,2’dir. Kültürel olarak farklı olduğumuz fikri ise % 70,6 gibi son derece yüksek bir oranda gerçekleşmiştir. Bilindiği üzere 2014’e kadar Türkiye’ye gelen Suriyelilerin çok büyük bölümü Sünni Araplardan oluşmaktaydı. 2014’te IŞİD’in devreye girmesi ile Ezidiler, Ermeniler, Asuriler, Kürtler, Aleviler gibi diğer Suriyeli unsurlar da Türkiye’ye geldi ve etnik-dinsel tabloda önemli bir değişim yaşandı. Türk toplumunun Suriyeliler ile kültürel olarak “aynı” olmadığına dair görüşlerde BDP-HDP’liler biraz daha farklılaşsalar da ciddi bir algı farklılığı olduğu söylenemez. “Kültürel benzerlik” önermesinin % 17,2’de kalması karşısında, Suriyelilerin Türkiye’ye kabul edilmeleri gerekçesi olarak ifade edilen “din kardeşliği” (% 52,9) ya da “etnik olarak kardeşlik” (% 42,1) önermelerine dair kabulün, yüksekliği de bir ölçüde anlamını yitirmektedir.

  • Araştırma çerçevesinde sorulan önemli bir soru “Suriyeli biri ile komşuluk yapmak sizi rahatsız eder mi?” sorusudur. Burada toplumun yarısının “evet” (%49,8) yarısının da “hayır” (%50,2) dediği görülmektedir. Araştırmanın devamında rahatsız olacağını ifade edenlere bunun nedeni “Suriyeli biri ile komşuluk yapmak sizi neden rahatsız eder?” şeklinde sorulmuştur. Burada ortaya çıkan veriler dikkat çekicidir. Türk halkı % 52,3 gibi yüksek bir oranla Suriyelilerin “şahıslarına ya da ailelerine zarar vereceklerinden endişe ettikleri için” komşuluk yapmak istemediklerini ifade etmektedirler. İlginç biçimde bu algı bölge dışında daha da yüksektir ve bir algı sorununu ortaya koymaktadır. Türk halkının ikinci önemli gerekçesi, % 15,9 ile Suriyelileri kültürel olarak kendilerine yakın hissetmemesi olarak ifade edilmiştir. Burada da –çok yüksek bir düzeyde olmasa da bölge halkının bölge dışındakilere göre Suriyelileri daha fazla kültürel ayrılık içinde görmeleri dikkat çekicidir.
  • Vatandaşlık


“Kamuoyu Algısında Suriyeli Sığınmacılar Kamuoyu Araştırması”nın çarpıcı bir sonucu da vatandaşlık konusunda ortaya çıkmaktadır. Türk halkı, Suriyelilere kucak açmakla birlikte, vatandaşlık verilmesi hususunda son derece olumsuz bir görüşe sahiptir. “Sığınmacılar Türkiye vatandaşlığına alınmalıdır” önermesine gelen destek sadece % 7,7’dir. Hiçbir konuda olmadığı kadar bu konuda % 84,5 oranında net bir reddiye söz konusudur. Bu duruma siyasal parti yelpazesinde bakıldığında, vatandaşlığa bakışta ciddi farklılıklar olmadığı da gözlenmektedir. Bu durumun ilerideki uyum politikalarında mutlaka göz önünde bulundurulması gereken, siyaseten de riskli bir alan olduğu anlaşılmaktadır.

  • Suriyelilerin Kalıcılığına Türk Toplumunun Bakışı

“Türkiye’deki Suriyeliler: Toplumsal Kabul ve Uyum” başlıklı çalışma çerçevesinde yapılan kamuoyu araştırması ile Türkiye’de 3,5 yılda 1,5 milyonu bulan Suriyeli sığınmacıların geleceği konusunda Türk halkının öngörüsü ve birlikte yaşam alanına ilişkin düşünceleri farklı önermelerle ortaya çıkarılmaya çalışılmıştır. Burada ilk olarak Türk toplumunun Suriyelilerin kalıcılığı konusuna nasıl baktıkları sorgulanmıştır. “Suriye’de savaş bittikten sonrası” konusunda ortaya çıkan veriler son derece çarpıcıdır. Buna göre Türk toplumunun % 45,1’inin Suriyelilerin tamamının döneceğini bekledikleri anlaşılmaktadır. Ancak geri kalan % 54,9’u Suriyelilerin tamamının ya da bir bölümünün Türkiye’de kalacağı görüşündedir. Yani toplumun yarısından fazlası Suriyelilerin bir biçimde Türkiye’de kalacağına inanmaktadır. Bu konudaki görüşlerin geneli yansıttığı, bölge ile bölge dışı iller arasında, siyasal partiler arasında ve yaş grupları arasında önemli bir farklılık gözlenmediği de vurgulanmalıdır. Türk toplumunda Suriyelilerin tamamı ya da bir bölümünün Türkiye’de sürekli olarak kalacağına dair genel beklenti, geleceğin ortak yaşamına nasıl bakıldığına dair algıları da önemli hale getirmektedir. Bu çerçevede “Suriyelilerin Türkiye’de kalması büyük sorunlara yol açabilir” önermesine gösterilen güçlü destek dikkat çekicidir. Suriyelilerin Türk toplumuna uyum sağlayacaklarına dair beklenti oldukça sınırlı düzeyde kalmaktadır.
Buradaki önermeye verilen destek ile “kültürel benzeşme” konusuna verilen destek benzer oranlardadır. Ancak Türk halkının çok ciddi bir bölümü (% 66,9) Suriyelilerin Türkiye’ye uyum göstereceklerine inanmadığını ifade etmektedirler. Uyum konusunda AK Parti (% 27,8) ve BDP-HDP (% 35,6) seçmenlerinin daha umutlu olduğu anlaşılmaktadır. “Suriyeli sığınmacıların Türkiye geneline yerleşmeleri sağlanarak, çalışmaları ve topluma uyum sağlamaları için politikalar geliştirilmelidir” şeklindeki önerme ise % 38,2 destek almıştır. Ancak burada da uyum çalışmalarının yapılmasını gereksiz görenlerin oranı % 47 gibi daha yüksek bir seviyede tespit edilmiştir. Toplumsal umutsuzluk ve isteksizliğin bu sonuçta rol oynadığı söylenebilir.
Türkiye’deki Suriyeli nüfusunun artışı zaman zaman bunların devletin bilinçli bir nüfus politikası olduğuna dair iddiaları da beraberinde getirmektedir . Bu çerçevede Cumhurbaşkanı R.T.Erdoğan tarafından sıklıkla dile getirilen ve “güçlü bir devlet” için gerekliliği vurgulanan “3 çocuk” talebi ile Suriyeliler arasında bir ilişki kurulup kurulmadığı konusu bir önerme ile formüle edilmiştir. Ancak “Suriyelilerle birlikte nüfusumuzun artması daha güçlü devlet olmamızı sağlayacaktır” şeklindeki önermeye verilen destek % 12,3 gibi çok alt düzeyde kalmıştır. Suriyelilerin Türk nüfusuna yaptığı katkı ile devletin güçleneceği fikrine katılmayanların oranı % 70,6 olarak tespit edilmiştir.

  • Toplumsal Duyarlılık ve Kriz Yönetimi

Türkiye’de Suriyelilere yönelik olarak ilgi ve destek konusunda bulgulara ulaşmak amacıyla yöneltilen “Türk halkı Suriyeli sığınmacılara kucak açmıştır” önermesi çok büyük destek bulmuştur. Buna katılan deneklerin oranı % 79’dur. Bu görüşe katılmayanların oranı ise sadece % 9,8 olarak tespit edilmiştir. Bu durum aynı zamanda Türk halkının “biz üzerimize düşeni yapıyoruz” düşüncesi içinde olduğunu göstermektedir . Suriyeliler krizinin önemli bir boyutu da krizin yönetilmesi ile ilgilidir. Toplumun kriz yönetimi konusundaki algısını anlamak amacıyla araştırmada yer verilen “Devlet sığınmacılar konusunda iyi bir yönetim ortaya koymaktadır” önermesine Türk halkının % 31,8 katıldığını bildirirken, % 49,7 devletin performansından yana tatminkâr olmadığını ortaya koymaktadır. Burada AK Partiye oy verenler ile diğerleri arasında ciddi ayrışma dikkat çekmektedir. Yine bölgede devletin başarılı olduğuna dair yaklaşım, bölge dışındaki algıdan daha olumsuzdur.
Kaynak
Doç . Dr. Murat Erdoğan , Türkiye ‘ deki Suriyeliler : Toplumsal Kabul Ve Uyum Araştırması
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Murat Erdoğan’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com