Etiket arşivi: Faiz

Küresel Güçlerin Kripto Paralara Bakışı Ve Değerlendirmeler

Kripto Paraların dünya genelinde yaygınlık kazanması neticesinde kripto paraların alınıp satıldığı özel piyasalar oluşmuştur. Ayrıca, kripto paralar taraflar arasında ödeme aracı olarak da kullanılmaya başlanmıştır. Zaman içerisinde önemli bir hacme ulaşan kripto para piyasası Devletler, Uluslararası Kuruluşlar ve Merkez Bankalarının da dikkatini çekmiştir. Bununla birlikte, kripto paraların öncüsü olan Bitcoin başta olmak üzere kripto paralara yönelik farklı bakış açıları ve uygulamalar söz konusudur. Aşağıdaki şekilde, Dünya’da kripto para algısına ilişkin
mevcut durum gösterilmektedir. Kendi kripto parasını geliştirmeye çalışan Çin ve bazı Asya ülkeleri dışında kripto varlıklara yönelik ciddi bir yaptırım bulunmamaktadır.

IMF Değerlendirmesi

IMF Başkanı Christine Lagarde, 29 Eylül 2017 tarihinde Bank of England (BoE) Konferansında yaptığı konuşmasında kripto paralara ilişkin önemli açıklamalarda bulunmuştur. Lagarde, Bitcoin başta olmak üzere kripto paraların mevcut sistem için tehlike oluşturmadığını belirtmiştir. Kripto Paraların fazla oynak, fazla riskli ve fazla enerji yoğun olduğu değerlendirmelerinde bulunmuştur. Düzenleyici otoriteler için kripto paraları fazla karmaşık bulan Lagarde, kripto paraların tamamen yok sayılmasının ise akıllıca olmayacağını ifade etmiştir. IMF Başkanı, istikrarlı olmayan paralara sahip olan ülkelerde Dolar gibi başka ülkelerin para birimleri yerine kripto paraların daha çok talep görebileceğini öngörmektedir.
Vatandaşların kripto paraların zaman içerisinde daha istikrarlı bir hale geleceğine yönelik beklentilerinin ise bunun en önemli dayanağı olduğunu değerlendirmektedir. Lagarde, ekonomilerin dönüşümüne bağlı olarak Merkez Bankalarının yapacağı en iyi işin etkin para politikalarına devam etmek ve yeni fikirlere ve taleplere açık olmak olduğunu vurgulamıştır. Nitekim mevcut kripto paraların riskli ve oynak kalması neticesinde, vatandaşların da Merkez Bankalarından ulusal para olarak işlem görecek dijital platformlarının oluşturulmasına yönelik talebin olabileceğini ifade etmiştir (IMF 2017).
Lagarde, CNBC’ye yaptığı konuşmasında, dünya merkez bankalarının ve düzenleyici kuruluşların kripto para meselesini ciddiye alması gerektiğini vurgulamıştır. Lagarde ayrıca, kendilerinin bir kripto para geliştireceklerini
söylememekle birlikte, IMF’nin Özel Çekme Hakları (SDR) kapsamında uluslararası rezerve olarak hizmet edecek ve teknolojik anlamda kripto paralara benzer nitelikte olacak bir para biriminin oluşturulabileceğini ifade etmiştir. Meselenin sınırlar ötesinde olmasından dolayı IMF’nin de süreçte yer alabileceğini belirtmiştir. IMF Başkanı Christine Lagarde, 11 Şubat 2018 tarihinde CNN ile yaptığı röportajında ise, kripto paralara ilişkin düzenlemeleri kaçınılmaz olarak değerlendirmiş ve bunun sadece bir zaman meselesi olduğunu ifade etmiştir. Bunun ise uluslararası düzenleme ve uygun denetim gerektiren bir alan olduğunu belirtmiştir (CNBC 2017, CNN 2018).

Dünya Bankası Değerlendirmesi

Dünya Bankası Başkanı Jim Yong Kim ise, kripto para sistemini “Ponzi Düzeni” ile kıyaslamış ve Bitcoin gibi kripto paraların yasallığına yönelik endişe uyandırmıştır. Kim açıklamasında, sistemin çalışma şeklinin hala tam anlamıyla net olmadığını belirtmiş ancak gelişmekte olan ülkelerde paranın daha etkin takip edilmesi ve yolsuzluğun azaltılması açısından da ümit verdiğini ifade etmiştir.

Uluslararası Ödemeler Bankası Değerlendirmesi

Uluslararası Ödemeler Bankası (BIS) Başkanı Agustin Carstens yayınladığı makalede, kripto paraların tanım olarak bilinen para türlerinden hiçbirinin kapsamına girmediğini belirtmiştir. Carstens’a göre, istikrarsız oluşlarından dolayı bir ödeme veya değer saklama aracı olarak güvenli değillerdir. Yeni teknolojiler hayatı kolaylaştırma kolaylığına sahip olsalar da, kripto paraların mevcut yapısı bu durum için iyi bir örnek teşkil etmemektedir. Bu yüzden, Merkez Bankaları gerekli görülmesi durumunda müdahale için hazır bulunmak zorundadır. Böylece, finansal sistemde geniş bir alanda hizmet veren kurumsal altyapının destekleyeceği kripto paralar yasal bir şekle bürünecektir. Bu ise Merkez Bankalarının sorumluluk alanına girmektedir. Bu doğrultuda, Merkez Bankaları ve Finansal Otoriteler iki noktaya dikkat etmelidir. Birincisi, kripto paraların reel para birimleriyle olan ilişkinin sorunsuz olması sağlanmalıdır. İkinci nokta ise, her iki para için eşit şartların sağlanmasıdır. Her iki para için de istisnasız aynı risk ve aynı düzenlemeler geçerli olmalıdır.

ABD Politikası

18 Mart 2013 tarihinde, ABD Hazine Bakanlığı Finansal Suçlarla Mücadele Birimi (FinCEN) kripto paraların yönetimi, alım-satımı ve kullanılmasına ilişkin FinCEN düzenlemelerinin uygulanabilirliğine yönelik bir rehber yayınlamıştır. Kripto para kullanıcıları tescil, raporlama ve kayır tutma zorunluluklarından muaf tutulmuştur. Ancak yönetici konumunda bulunan kimseler ilgili düzenlemelere uymak zorundadır. FinCEN kripto paraların ulusal para kapsamında değerlendirilemeyeceğini belirtmiştir. Bununla birlikte, açıklamada çevrilebilir
kripto paralara değinilmiş, bu tip kripto paraların reel para birimleri karşısında bir değeri olduğu ve reel para gibi işlem gördüğü ifade edilmiştir (FinCEN 2013).
ABD Menkul Kıymetler ve Döviz Komisyonu (SEC) Başkanı Jay Clayton, 11 Aralık 2017 tarihinde kripto paralar ve İlk Dijital Para Arzlarına (ICO) ilişkin bir bildiri yayınlamıştır (SEC 2017). Bildiride, kripto para piyasasının hızlı bir şekilde büyüdüğü ve yerel, ulusal ve uluslararası düzeyde işlem gördüğü ve pek çok ürün ve katılımcısının olduğu belirtilmiştir. Bununla birlikte, kripto paralar hakkında –yasal olup olmadıkları, yatırımcıların korunması amacıyla düzenlemelerin yapılıp yapılmayacağı ve ilk dijital para arzlarının yasal statüsü gibi– pek çok soru işaretinin olduğu vurgulanmıştır.
Bireysel yatırımcılar açısından, geleneksel ABD Menkul Kıymet piyasalarında kripto para yatırımları özelinde bir korumanın olmadığı ve dolandırıcılık ve manipülasyon tehlikesinin bulunduğu belirtilmiştir. Ayrıca ICO’lara ilişkin SEC tarafından bir kaydın veya tescilin söz konusu olmadığı da bildiride yer almıştır. Böyle bir ürüne yatırım yapılması düşünüldüğünde ise, ICO yapanlardan ürüne yönelik sorulardan tatmin edici bir geri bildirim alınması gerektiği vurgulanmıştır. Kripto Para piyasalarının ulusal sınırları aşmasından kaynaklı SEC tarafından kötü niyetli aktörlerin etkin olarak takip edilemeyeceği ve yatırımların kurtarılamayacağı konusunda yatırımcılar uyarılmıştır.

Piyasa Aktörleri

Piyasa Aktörleri (MenkulKıymet Avukatları, Muhasebeciler ve Yatırım Danışmanları) açısından ise, SEC tarafından konuyla alakalı yayınlanan araştırma raporunun dikkate alınması gerektiği ifade edilmiştir. Raporun yayınlanmasının ardından bazı piyasa aktörleri önerdikleri ICO’ların menkul kıymet olmadığını, “Hizmet Ürünü”
kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini iddia etmiştir. Bununla birlikte, bu tür ürünlerin bir “Hizmet ürünü” olması onun aynı zamanda bir menkul kıymet olarak değerlendirilmesini engellememektedir. Bu ürünler, üçüncü tarafların girişimcilik ve yöneticilik çabalarına bağlı olarak potansiyel bir getiri vaat ettiğinden dolayı ABD kanunları açısından bir menkul kıymetin ayırıcı özelliklerini taşımaktadır.
Bu yüzden, piyasa aktörleri yatırımcıların korunması açısından sorumluluklarının farkında olmak zorundadırlar. Bu sebeple, bir kripto para arz eden veya bir ürünün değerini bir veya birden çok kripto paraya bağlayanlar, bu para birimi veya ürünün bir menkul kıymet olmadığı göstermek veya menkul kıymet kanunu kapsamında tescil ve diğer gereksinimleri yerine getirmek zorundadırlar. Ayrıca, komisyoncular, menkul kıymet tacirleri ve diğer piyasa katılımcıları kripto para işlemlerinin kara-para aklamayı önleme ve müşteri tanıma zorunluluklarına uymak durumundadır.

Jerome Powell

Mevcut FED Başkanı Jerome Powell Kripto Paraların şu anda ekonomi için tehlike oluşturacak bir boyutta olmadığını ancak uzun vadede sorun teşkil edebileceğini belirtmiştir. Powell Bitcoin’e alternatif olarak Merkez Bankasının kontörlü altında bir kripto para fikrine yönelik cevabında ise, bu teknolojiye yönelik teknik meselelerin devam devam ettiğini ve kontrol ve risk yönetiminin kritik olduğunu ifade etmiştir. Bu doğrultuda, Merkez Bankasının arz edeceği kripto paranın kişisel mahremiyet konusu gibi pek çok zorlukla karşılaşacağını ve bu sebeple bu işin özel sektör tarafından yapılmasının daha iyi olacağını vurgulamıştır (BBC 2017, Bloomberg 2017).
Powell’ın selefi olan Janet Yellen ise, Bitcoin’in ödeme sisteminde çok küçük bir payı olduğu açıklamasını yapmış; istikrarlı bir değer saklama aracı olmadığını, ulusal para işlevi göremeyeceğini ve çok fazla spekülatif olduğunu belirtmiştir. Buna paralel olarak Yellen, FED’in Bitcoin’e yönelik doğrudan düzenleyici bir rolünün olmadığının altını çizmiştir. Ancak FED’in kendi denetimi altında olan bankacılık kurumlarının, müşterilerinin kripto para piyasasında yapmış olduğu işlemlerin yönetilmesi ve kara-para aklama faaliyetlerinin olup olmadığının izlenmesi ve bankacılık sırrı sorumlulukların yerine getirilmesi konusunda güvence verdiği ifade etmiştir. Bu aşamada FED’in kendi kripto parasını oluşturmasının söz konusu olmadığını ifade etmiştir (CNBC 2017).

Çin Politikası

Çin, 2017 yılı Eylül ayında ICO vasıtasıyla yasadışı kaynak sağlama faaliyetlerini yasakladığını açıklamıştır. Ancak bu kripto paraların tamamen yasaklanması anlamına gelmemektedir. Kişilerin kripto para bulundurmalarında bir sakınca görülmemiştir. Çin bu düzenlemesiyle, son dönemde çok hızlı bir artış gösteren piyasada oluşacak balonların olası olumsuz etkilerine karşı önlem almıştır. Çin Merkez Bankası (PBoC), Çin Menkul Kıymet Düzenleme Komisyonu (CSRC), Çin Bankacılık Düzenleme Komisyonu (CBRC) ve diğer birimler ortak deklarasyonla ICO’yu tamamlayan kişi ve kuruluşların elde edilen fonların geri iadesine ilişkin gereken çalışmaları yapması gerektiğini ifade etmiştir. Bildiride, gelecekte yapılacak ICO’ların şiddetle cezalandırılacağı da belirtilmiş; finansal ve ticaret platformlarında kripto paraların yasal paralarla olan ticareti de yasaklanmış ve bankalar ICO hizmeti vermekten men edilmiştir (Bloomberg 2017, Reuters 2017).
PBoC Başkanı Zhou Xiaochuan 2018 yılı Mart ayında 13. Ulusal Halk Kongresi basın konferansında yaptığı açıklamada, Bitcoin ve diğer dijital paraları kâğıt para, madeni para ve kredi kartı gibi yasal bir ödeme aracı olarak tanımadıklarını belirtmiştir. Xiaochuan ayrıca, Bitcoin ve Çin Para Birimi Yuan arasında doğrudan değişimin de PBoC tarafından desteklenmediğini ve bankacılık sistemimin bunu kabul etmeyeceğini eklemiştir. Bununla birlikte, kripto paraların kaçınılmaz olduğunu ifade eden PBoC Başkanı Xiaochuan, devlet olarak Bitcoin’in de üzerine inşa edildiği blockchain ve dağıtılmış hesap defteri teknolojilerini (distributed ledger technologies) yakından takip ettiklerini ifade etmiştir. Kripto Para endüstrisinde yer alan kişilerle birlikte PBoC’nin kripto para ve elektronik ödeme konusunda çalışma yürüttüklerini de kaydeden Xiaochuan, projede ilerleme olduğunda testlerin yapılacağını eklemiştir.

PBoC

Ancak hiçbir otoriteye dayanmayan bazı spekülatif uygulamaların hızla yayılması sebebiyle olası olumsuz etkilere karşı tüketicilere uyarıda bulunmuştur. Bu durumun finansal istikrar ve parasal aktarım mekanizması üzerinde de beklenmedik etkileri olabileceğini vurgulamıştır. Kripto Para geliştirilmesi meselesinin öngörü ve dikkat gerektirdiğini söyleyen Xiaochuan, böyle bir paranın güvenlik ve gizliliğin korunmasını da hesaba katacak şekilde kullanım açısından kolay, hızlı ve düşük maliyetli olması gerektiğini açıklamıştır (Reuters 2018, Yahoo 2018, People’s Daily 2018).
Nitekim PBoC, 2018 yılı ajandasında ulusal parayı korumanın en büyük öncelik olduğuna ve bu doğrultuda kripto paralara karşı sıkı önlemlerin devam edeceğine yer vermiştir. PBoC Başkan Yardımcısı Fan Yifei ise, Başkan
Xiaochuan ile benzer şekilde PBoC’nin Çin’in kendi dijital parasını geliştireceğini ve çalışmalar yürüttüğünü vurgulamış ve kripto para piyasasına yönelik tasfiye politikasının devam edeceğini ve Bitcoin haricinde de her tür sanal paranın üzerine gidileceğini ifade etmiştir (8BTC 2018).

Rusya Politikası

Rusya Maliye Bakanlığı 25 Ocak 2018 tarihinde kripto para piyasasına yönelik “Dijital Finansal Varlıklara İlişkin Federal Yasa” başlıklı bir yasa taslağını kamuoyuna sunmuştur. Kanunun amacının hem Rusya’daki dijital finansal varlıkların kullanımını hem de akıllı sözleşmeler altında bu hususa ilişkin hakları ve yükümlülükleri düzenlemek olduğu belirtilmiştir. Yasa taslağı dijital finansal varlıkları şifreleme cihazları kullanılarak elektronik formatta oluşturulan varlıklar olarak tanımlamaktadır. Bu varlıklar kripto paralar ve itibari paralar olmak üzere iki kategoriye ayrılmaktadır. Dijital finansal varlıkların dijital işlemler defterine (ledger of digital transactions) kaydedildiği yasa taslağında belirtilmiştir.
Bununla birlikte dijital finansal varlıkların ulusal para olarak tanınmadığı vurgulanmıştır. Yasa taslağında kripto para tanımı detaylandırılmamakla birlikte, katılımcılar tarafından oluşturulan ve dijital işlemler defterine kaydedilen bir dijital varlık türü olduğuna yer verilmiştir. Belli bir ücret karşılığında kripto para oluşturulması ve geçerliliğin onaylanması işlemine madencilik ismi verilmiştir. Bu, ancak bu işi yapan bir katılımcının kripto para ihraç edebileceği anlamına gelmektedir.

İhraç Durumu

İtibari Paralar ise fon sağlamak amacıyla ihraç edilebilmektedir; kripto paralara benzer şekilde deftere kaydedilmek zorundadır. Yasa taslağı sadece bağımsız tüccarları ve tüzel kişileri itibari para ihraç etmeye yetkili kılmıştır. İtibari Para ediniciler için de özel düzenlemeler söz konusudur. Nitelikli yatırımcılar kendi adlarına açılan elektronik cüzdanlar vasıtasıyla itibari para edinebileceklerdir. Diğer kişiler ise, yalnızca özel bir operatörün elektronik cüzdanına Rusya Merkez Bankası tarafından belirtilen özel hesaba havale yaparak itibari para
edinebileceklerdir. Bu kişilerin her bir itibari para ihracında edinebileceği miktar ise 50.000 Ruble ile sınırlandırılmıştır.
Yasa taslağı dijital finansal varlıklarla ilgili işlemlere sadece ticareti organize edecek bir dijital finansal varlık değişim operatörü vasıtasıyla yapılması kaydıyla izin vermektedir. Bu kapsamda, bir dijital finansal varlık bir diğeri ile takas edilebilecek ve dijital finansal varlıklar Ruble, yabancı para ve/veya diğer varlık ve eşyalarla değişime konu olabilecektir. Bu işlemlere yönelik anlaşmalar ise yasa taslağında akıllı anlaşmalar olarak tanımlanmıştır. Akıllı anlaşmalar elektronik formatta olup hak ve sorumlulukların otomatik dijital işlemler vasıtasıyla dağıtılmış hesap defterinde belirli bir sıra ve koşulda yerine getirildiği anlaşmalar olarak ifade edilmiştir.

Venezüela Politikası

Kripto Para bağlamında en büyük gelişmenin yaşandığı ülke Venezuela olmuştur. Venezuela Petro ismini verdikleri kripto parayı yakın dönemde piyasaya sürmüştür. Petro’ya ilişkin yayınlanan resmi raporda Petro, Venezuela Devleti’nin Blockchain platformunda oluşturduğu ve ihraç ettiği ülke petrol varlıklarına dayanan Ulusal Kripto Para Birimi olarak tanımlanmıştır. Bu fikrin yaklaşık on dört yıl Venezuela Devlet Başkanı olarak görev yapan Hugo Chavez dönemine dayandığı belirtilmiştir. Petro’nun bağımsız, şeffaf ve vatandaşların doğrudan katılımına açık bir dijital ekonominin gelişmesinde öncü olması hedeflemektedir.
Petro’nun aynı zamanda Venezuela ve diğer gelişmekte olan ülkelerde kripto varlıkların ve yenilikçiliğin gelişimine hizmet eden bir platform olacağı düşünülmektedir. Bu finansal enstrümanın daha adil ve işbirliğine dayanan bir küresel finansal sistemi destekleyeceği, büyüme, finansal bağımsızlık ve hammadde başta olmak üzere gelişmekte olan ekonomiler arasındaki ticaretin gelişmesine katkı sunacağı ifade edilmiştir.
Petro’nun kripto varlık piyasasında volatiliteyi düşürmesi beklenmektedir. Bilindiği üzere, kripto para piyasasında işlem gören en değerli üç para birimi (Bitcoin, Ethereum ve Ripple) kısa zamanda önemli dalgalanmalar yaşamıştır. Bunlarla karşılaştırıldığında Petro, yatırımcılara daha güvenli, istikrarlı ve temel analize elverişli, büyük hacimdeki işlemler için uygun, değer saklama aracı olarak kullanılabilecek ve daha da önemlisi içsel bir değeri olan yatırım enstrümanı sunmaktadır. Petro ayrıca, teknoloji vasıtasıyla güveni geliştirmeyi ve ekonomik büyümeyi amaçlamaktadır. Petro Blockchain teknolojisi sayesinde doğruluk, şeffaflık, denetlenebilirlik ve iyi yönetişimi garanti etmektedir. Bu doğrultuda, bu kripto varlık daha açık politikalar ve reel ekonomi ile olan sağlam
bağların tesisi ile uluslararası yatırımcılar arasında güven tesis edecektir. Venezuela Ulusal Kripto Para Birimi Petro’ya ilişkin politika dokümanında bu para biriminin sahip olduğu üç nitelikten bahsedilmiştir:

Mübadele (Değiş-Tokuş) Aracı

Petro mal veya hizmet satın almada kullanılabilecek, dijital döviz büroları aracılığıyla kâğıt paraya ve diğer kripto varlık veya paralara çevrilebilecektir.

Dijital Platform

Petro mal ve hammaddelerin (elektronik emtia) dijital gösterim fonksiyonunu görecek ve ulusal ve uluslararası ticarete yönelik diğer dijital enstrümanların türetilmesi görevini yerine getirecektir.

Tasarruf ve Yatırım Aracı

Petro dünya genelinde elektronik döviz bürolarında serbest değişim amacıyla hazır bulunacak ve güvenli ve Venezuela yasalarına uygun biçimde aracısız kambiyo (Atomik Takas) işlevini görecek gerekli niteliklere sahip olacaktır. Venezuela yetkilendirilmiş döviz bürolarında kara-para aklamaya karşı yüksek standartta denetim faaliyeti yürütecek ve müşteri bilgilerini muhafaza edecektir.

Avrupa Birliği Politikası

Avrupa Komisyonu’nun 26 Şubat 2018 tarihinde kripto paralar üzerine düzenlediği yuvarlak masa toplantısının sonucunda Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Valdis Dombrovskis önemli açıklamalarda bulunmuştur. Toplantıya önemli otoriteler, endüstri temsilcileri ve uzmanlar katılmış olup kripto paralara yönelik bakış açıları paylaşılmıştır. FinTech Eylem Planı’na ilişkin tartışmaların yaşandığı toplantıda, kripto varlık piyasalarının yatırımcılar, tüketiciler ve aracıların dünya çapında işlem yaptığı küresel bir piyasa olduğu vurgulanmıştır. Tek başına Avrupa’nın küresel kripto para ticaretinde küçük bir paya sahip olduğu belirtilmiş ve G20 ortakları ve uluslararası standart belirleyiciler ile konu üzerinde çalışılmaya ihtiyaç duyulduğu ifade edilmiştir. Toplantıda kripto paralarla ilgili üç başlık ön plana çıkmıştır. Bu hususlar, kripto paraların finansal piyasalara yansımaları, bu paraların kullanımına ilişkin risk ve fırsatlar ve ICO’ların gelişimi olmuştur.

Neticede varılan değerlendirmeler şu şekildedir (Avrupa Komisyonu):

 Blockchain teknolojisi finansal piyasalar açısından gelecek vadetmektedir. Bu sebeple, rekabetçiliği korumak için Avrupa’nın bu yeniliği ele alması zorunludur.
 Kripto Paralar geleneksel anlamda bir para olmadığından bir garantiye sahip değildir ve spekülasyona açıktır. Bu durum tüketici ve yatırımcıları yatırımlarını tamamen kaybetme riskine karşı savunmasız bırakmaktadır.
Potansiyel riskler göz önünde bulundurulduğunda, tüketici ve yatırımcılar bu tür yatırımları yaparken finansal enstrümanın açık, devamlı ve yasal çerçevede faaliyet gösterip göstermediğine dikkat etmelidir.
 ICO’lar yenilikçi firmalar için önemli bir kaynak sağlama aracı haline gelmiştir. Bu gelişme bir fırsat olduğu kadar, ihracı yapan kişilerin kimlikleri ve iş planları şeffaf olmadığı durumlarda, yatırımcılar için büyük risk teşkil
etmektedir.
 Kripto Paraların ve ilişkili hizmetlerin hangi durumlarda mevcut düzenlemelerin kapsamına girdiği hususunda çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Bu enstrümanlar için mevcut yasaların uygulanmasının riskleri, elverişliliği ve uygunluğuna yönelik değerlendirmeler sonucunda ise, Avrupa Komisyonu Avrupa Birliği genelinde bir düzenlemenin gerekip gerekmediğine karar verecektir.
 Toplantıda son olarak, pozitif yanlarının yanı sıra, kripto varlıkların kara-para aklama ve yasa dışı faaliyetlerin finansmanına ilişkin riskler barındırdığına da değinilmiştir. Bu yüzden Komisyon, sanal para ticaretinin ve cüzdan sağlayıcıların “Kara-Para Aklanmasının Önlenmesi Yönergesi”ne tabi tutulmasını önermiştir.
Özetle Komisyon, hem Avrupa Birliği’ndeki hem de, G20 ülkeleri dâhil olmak üzere, uluslararası düzeydeki paydaşları ile kripto varlık piyasalarını izleme ve denetlemeye devam edecektir ve risk ve fırsatlara ilişkin değerlendirmelere bağlı olarak gerekli müdahaleleri yapmak için hazır bulunacaktır. Nitekim son dönemde Avrupa Menkul Kıymetler ve Piyasalar Otoritesi (ESMA) volatiliteyi düzenlemek amacıyla kripto paralar dâhil olmak üzere bazı finansal ürünlerde alınacak pozisyonlara yönelik borçlanma limiti koymuştur (ESMA 2018).

Japonya Politikası

Japonya Merkez Bankası, “Kripto Paralar Hakkında Düşünelim!” başlığı altında kripto paralara ilişkin bazı soru ve cevapların olduğu bir bilgilendirme sayfası hazırlamıştır. Kamuoyunu aydınlatmak maksadıyla oluşturulan sayfada kripto paralara yönelik genel bir tanıtım yapılmış, geleneksel paralardan farkları açıklanmış, herhangi bir Merkez Bankası tarafından desteklenmedikleri vurgulanmıştır. Bu tür araçlara yapılacak yatırımların kâr garanti edemeyeceği ne de değinilmiş ve mevcut durumda kripto varlıkların hedeflenen amaçlardan uzak olduğu ifade edilmiştir. Bununla birlikte, bu teknolojinin yeterince olgunlaşması durumunda, oluşturulacak yeni bir sistemde hayatı kolaylaştırmada önemli değişimlere neden olabileceğinin de göz ardı edilmemesi gerektiği kaydedilmiştir (Bloomberg 2018).
Japonya Merkez Bankası (BoJ) Başkanı Haruhiko Kuroda, kripto paralara ilişkin değerlendirmesinde bu enstrümanların Japon Yeni gibi ulusal paraları tehdit edecek bir durumda olmadıklarını, ödeme ve anlaşma aracı olmaktan ziyade çoğunlukla spekülasyon amacıyla kullanıldıklarını belirtmiştir. Kuroda ayrıca, bu husustaki gelişmelerin takip edildiğini ve halk güvenini ve mevcut ödeme sistemlerini sarsıcı etkilerinin olup olmadığının da izlendiğini kaydetmiştir. Kripto Paraların Ulusal Para Birimi olarak nitelendirilemeyeceklerini ifade eden Başkan
Haruhiko Kuroda, bu paraların değerlemelerinde bir varlığa dayanmadıkları tespitinde bulunmuştur (Reuters 2018).

Soygun

Kuroda, hackerlar tarafından gerçekleştirilen kripto para soygununun ardından Senatodaki bir Komite Toplantısında yaptığı açıklamada ise, sanal para borsalarını işlem güvenliğin sağlanması konusunda uyarmıştır. Kripto Para hizmeti sunan sağlayıcıların güveni tesis etmek için yatırımcıları proaktif olarak riskler hakkında bilgilendirmesi ve etkin güvenlik önlemlerini almaları gerektiğini ifade etmiştir (The Japan Times 2018).
Japonya Maliye Bakanı Taro Aso ise, katıldığı bir konferansta kripto para borsalarının bilişim sistemlerinin güçlendirilmesi gerektiğini belirtmiş ve Finansal Hizmetler Bürosunun yatırımcıları korumak için kripto para ticaretini izlemek zorunda olduğunu ifade etmiştir. Bir taraftan yenilikçiliğin desteklenirken diğer taraftan da kullanıcıların korunmasına ilişkin önemler alınmasının göz ardı edilmemesi gerektiğini vurgulamıştır. Nitekim Finansal Hizmetler Bürosu, soygunun yaşandığı Coincheck dâhil beş şirketten iç kontrollerin iyileştirilmesi ve düzenleyici kuruluşlara bilgi verilmesi hususunda talimat vermiş ve Bitstation ve FSHO isimli kripto para borsalarının faaliyetlerini durdurmuştur (Reuters 2018, The Financial Times 2018).

Türkiye Politikası

Türkiye’de kripto paralara yönelik olarak kurumlar ve yetkililer arasında tam manasıyla bir fikir birliği bulunmamaktadır. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), 25 Kasım 2013 tarihinde Bitcoin hakkında yaptığı basın açıklamasında aşağıdaki ifadeleri kullanmıştır (BDDK 2013):
Bilindiği üzere, 6493 sayılı “Ödeme ve Menkul Kıymet Mutabakat Sistemleri, Ödeme Hizmetleri ve Elektronik Para Kuruluşları Hakkında Kanun” (Kanun) 27.06.2013 tarih ve 28690 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Kanunun Geçici 1 inci maddesine göre bu Kanunda öngörülen yönetmelikler Kanunun yayımı tarihinden itibaren bir yıl içinde hazırlanarak yürürlüğe konulacaktır. Kanunun Geçici 2 nci maddesine göre ise Kanunun yürürlüğe girdiği tarih itibari ile ödeme hizmetleri sunan ya da elektronik para ihraç eden ve bu Kanun kapsamında ihdas edilen ödeme veya elektronik para kuruluşu kategorisine dâhil edilebilecek olan kuruluşlar Kurumumuzca çıkarılacak ilgili yönetmeliklerin yayımı tarihinden başlayarak bir yıl içinde Kurumumuza başvurarak gerekli izinleri almak ve uygulamalarını bu düzenlemelerde yer alan hükümlere uygun hale getirmek zorundadır.
Herhangi bir resmi ya da özel kuruluş tarafından ihraç edilmeyen ve karşılığı için güvence verilmeyen bir sanal para birimi olarak bilinen Bitcoin, mevcut yapısı ve işleyişi itibarıyla Kanun kapsamında elektronik para olarak değerlendirilmemekte, bu nedenle de söz konusu Kanun çerçevesinde gözetim ve denetimi mümkün görülmemektedir. Diğer taraftan, Bitcoin ve benzeri sanal paralar ile gerçekleştirilen işlemlerde tarafların kimliklerinin bilinmemesi, söz konusu sanal paraların yasadışı faaliyetlerde kullanılması için uygun bir ortam
yaratmaktadır. Ayrıca Bitcoin, piyasa değerinin aşırı oynak olabilmesi, dijital cüzdanların çalınabilmesi, kaybolabilmesi veya sahiplerinin bilgileri dışında usulsüz olarak kullanılabilmesi gibi risklerin yanı sıra yapılan işlemlerin geri döndürülemez olmasından dolayı operasyonel hatalardan ya da kötü niyetli satıcıların suistimalinden kaynaklı risklere de açıktır.

SPK

Diğer taraftan, Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) tarafından 2016 yılında yayınlanan Araştırma Raporu’nda ise, Bitcoin’in haiz olduğu niteliklerden dolayı (belirli bir merkeze bağlı olmama ve şifreleme ile korunma) güvenli bir finansal araç olduğu belirtilmiştir. Raporda ayrıca, yapılan işlemlerde kaldıraç kullanılmadığından dolayı bir balon riskinin olmadığı ve fiyatın piyasada belirlenmesinden dolayı da “Ponzi Düzeni”ne benzetilemeyeceği kaydedilmiştir.
Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek kripto parayla ilgili endişelerini dile getirmiş ve Bitcoin üzerindeki spekülasyonu finans tarihinin gördüğü en büyük balon olarak nitelendirmiştir. Fiyatın birden aşırı derecede yükseldiği gibi sert bir şekilde düşebileceğini de kaydeden Şimşek, bu spekülasyondan uzak durulması konusunda vatandaşları uyarmıştır (Bloomberg 2017). Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Başkanı Murat Çetinkaya ise, dijital paraların iyi bir şekilde tasarlandığında finansal istikrara olumlu katkı yapabileceğini belirtmiştir. Bununla birlikte, Başkan Çetinkaya kripto paraların Merkez Bankaları için yeni bir risk faktörü olduğuna dikkat çekmiş ve bu araçların parasal aktarım mekanizması, para arzı kontrolü ve fiyat istikrarı açısından problem teşkil edebileceği değerlendirmesinde bulunmuştur.
Çetinkaya, Merkez Bankasının dijital paralara ilişkin gelişmeleri izlediğini, piyasa temsilcileri, politika yapıcılar ve düzenleyici otoriteler ile birlikte bir çalışma grubu oluşturulduğunu açıklamıştır. Diğer Merkez Bankaları ile de koordinasyon halinde olunduğunu kaydeden Merkez Bankası Başkanı, bu varlıkların ödeme sistemlerini hızlandırarak daha etkin hale getirebileceğini ve nakitsiz bir ekonomi için önemli bir adım olduğunu ifade etmiştir (Bloomberg 2017).
Yararlanılan Kaynak
Ahmet Aslan, Kripto Para Olgusu Ve Blockchain Teknolojisi: Ekonomik Aktörlerin Tepkisi, Maliyet Analizi, Var Modeli Ve Granger Nedensellik Testi
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Ahmet Aslan’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

İslam Ekonomisi Ve Kredi Sistemi

Kapitalist iktisadi düzende yatırımlar tasarruflarla sağlanır. Bu tasarruflar bankacılık sistemiyle faiz karşılığında yatırımcıya verilir. Ekonominin döngüsü yatırımlarla tasarrufların eşitlenmesiyle sağlanır. İslam’da da bu döngü faizsiz olarak yardımlaşma, ortaklık gibi ekonomik olaylarla gerçekleşir. Bu çalışmada, İslam Ekonomisi’nin; teşekkül ettiği Peygamberimiz’in dönemi, kurumsallaşmaya başladığı Hulafa-i Raşidin dönemi ve gelişerek yükselen Emevi, Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı dönemleri ana hatlarıyla ele alınılacaktır.

İslam’ın İlk Dönemlerinde Kredi

İslam’ın Mekke’de ilk teşekkül ettiği dönemde, Mekke ticaretin en yoğun olduğu şehirlerden biriydi. Sistemli bir ekonomik yapısı olan Mekke’de, çeşitli bölgelerden gelen tüccarlarla kurulan ilişkiler sonucunda, ekonomi çeşitlilik gösteriyordu. Zirai faaliyetlerin de yoğun olduğu Mekke’de yoğunluk dış pazardan gelen mallarla hareketlilik kazanıyordu. İslam getirdiği ekonomik dünya görüşü ile Mekke’de ticari hayata farklı bir boyut kazandırmıştır. Kabile şeklinde yaşayan ve genelde göçebe olan Arapların İslam öncesi dönemde de yoğun ticari faaliyetler yaptığı biliniyordu. Görüldüğü gibi İslam ticari bakımdan gelişmiş, yer yer vaha kenarlarında ziraatla uğraşan, aynı zamanda ticaretle uğraşan, yerleşik bir toplumda ortaya çıkmıştır. Ayrıca din hayatı çeşitlilik arz etmekte, iktisadi hayat toplumsal kutuplaşmaya yol açan faiz, hile, karaborsacılığın yaygın olduğu bir durumdaydı. Tüccar oligarşisi tarafından sömürülen toplum adaletsizliğe karşı duyarlıdır. Kabile bağları çok kuvvetlidir ve topyekûn birlik ihtiyacı kendisini kuvvetle hissettirmektedir.

İslam’ın ilk yıllarında inen ayetlerle Müslümanların mali konulara dikkatleri çekilmeye başlanmış ve mali mükellefiyetler konusunda Müslümanların bilinçlenmesi sağlanmıştır. Bu ayetlerle Müslümanların sosyal ve iktisadi hayatının temeli atılmış ve düzenlenmiştir. Neticede teşkilatlı bir duruma gelen Müslümanlar, yardımlaşma, fakirlik ve zenginlik kavram ve uygulamalarına da dâhil olmaya başlamışlardır. Mekke döneminin ilk surelerinden başlamak üzere müminler herhangi bir karşılık beklemeden ve sadece zor durumda ihtiyacı olana yardım amacıyla, birbirlerine borç vermeye davet edildiler. İlgili ayetlerde bu ödünç faizli krediye karşılık olarak faizsiz kredi oluşturmak ve güzel borç vermek anlamında ”el Kardu’l Hasen’‘adıyla nitelendirildi ki bu tür ayetler ve yine en üstün ahlaki seviye olan ”el Birr’i” hedef gösteren ayetler aynı zamanda müminleri vakıflara da yönlendirdiler. Özellikle para vakıflarının kurulması ve kurumsallaşması bu “Karz-ı Hasen” ayetine dayandırılmaktadır. “Karz-ı Hasen” yoksul, zengin herkese borcu, ödüncü faizsiz verme hükmü doğrultusunda mümkün olabilmektedir. Para vakıflarının, vakfiyelerinde sadece yoksullara verilme şartı yoksa varlıklı olanlarda ondan yararlanabilmişlerdir.

Hz Muhammed (SAV) Dönemi

Hz. Peygamber (sav) zamanında İslam Ekonomisi kuruluş durumundadır. Ekonomik kastların ortadan kaldırılması için yoğun çaba sarf edilmektedir. Toplumun çökmesine sebep olan faiz ortadan kaldırılmakta, zekât müessesesiyle yoksul halk mali yönden daha iyi bir duruma getirilmektedir. Cihat yolu ile geri kalmış bölgelere mecburi bir servet akışı sağlanarak Asya Kıtası’nın geniş ve önemli bir bölümünde yeni bir ekonomik yapının temeli atılmaktadır. İlk yıllarda bütün varlığını din uğrunda harcayarak veya terk ederek Medine’ye göçmüş olan Muhacirlerin ekonomik durumunu düzeltmek için Medine’nin yerlisi Ensar’la Muhacirler arasında bizzat Peygamberimiz tarafından kurulan “Kardeşlik Ortaklığı” başlı başına köklü bir kurumdur.

Kardeşlik Ortaklığı ile kabile taassubu yani toplumdaki sınıfsal üstünlükler ortadan kaldırılmış, sorumluluklar kabileye değil bireye yüklenmiş, din kardeşliği paydasında eşit hak ve sorumluluklar ortaya konmuştur. Ensar’ın tarım bilgisiyle Muhacirlerinticaret bilgisi birleştirilerek Yahudilerin faiz ve hileli pazarına karşılık, İslam’ın ticaret esaslarının pratiğe dönüştürüldüğü faizden ve hileden uzak yeni bir pazar kurulmuştur. Böylece Yahudilerin Müslümanlar üzerindeki İktisadi tesirleri azalmaya başlamış ve Ensar ile Muhacirin meydana getirdiği ekonomik güç yeni etkili ekonomik bir yapının kurulmasını sağlamıştır. Kardeşlik Ortaklığı ile her bir Ensar, kardeş olduğu muhaciri malının yarısına ortak ediyordu. Fakat Abdurrahman b. Avf, Ensar kardeşi Sa’d b. Rebî’ye Allah malını hayırlı kılsın sen bana çarşının yolunu göster ki alışveriş yaparak rızkımı temin edeyim demiştir. Gerçekten de, Abdurrahman b. Avf pazara gitmiş, kredi ile bazı şeyler (yağ, peynir vs.) satın alarak bunları peşin parayla geri satmıştır.

Özellikle “İsar” Hz. Peygamber (SAV) ile özdeşleşen bir kavram olarak, eline geçen mal ve servetini yığıp biriktirmeden çevresinde ki ihtiyaç sahiplerine dağıtması olarak, karşımıza çıkmaktadır.

Hadis kaynakları, Peygamberimizin “İsar” özelliğinden çokça bahsetmektedir. İslam dini, her ne kadar zenginleri, fakirlere bağışta bulunmaya çağırmış ise de, asla bununla yetinmemiştir. Çünkü insanlar arasında merhametli, şefkat sahibi zenginler bulunduğu gibi, servet yığma hırsını yenememiş Müslümanlar da olabilir. Peygamber (sav) borç vermenin sevap yönünden sadakadan daha önde olduğunu bildirerek bir başka yönden ihtiyaç sahiplerine yardıma yöneltmiştir.

“Sadaka on kat, ödünç verme ise seksen kat fazlasıyla mükâfatlandırılır”.

Sadaka alan onu geri ödeme durumunda olmayacağı için bir kazanca yönelme ihtiyacı duymayabilir. Fakat ödünç alan ticari bir işe girmek para kazanıp aldığı krediyi bir an önce ödeme durumu içerisindedir. Bu bakımdan sadakanın toplumsal güvence açısından faydaları var ise de ödünç almanın bu fayda yanında iktisadi faydaları da vardır. İslam toplumu gönül rızasına dayanan “karz-ı hasen” kurum ve kaynağından çok faydalanmıştır. Karz-ı hasen temelde Kuran’da yer alıp sünnete de yansıyan “infak” kavram ve ahlakına dayanmaktadır ki “infak” mecburi bir mükellefiyet ve bazen de sadece gönüllü hayır türü bir ibadet olarak adı geçen bu iki kaynakta, çok çeşitli boyutlarıyla bizim önümüze konulmuş bulunur. Birbirlerine güven duyan ve yakın ilişkiler içinde bulunan ilk Müslümanlar, ticari ve zirai kısa vadeli nakdi ihtiyaçlarını aralarında karşılıklı karz-ı hasen yoluyla karşılamışlardır. Böylece hem Yahudilerin faizli kredileri devre dışı bırakılmış hem de aralarındaki dayanışma güçlenmiştir.

Hicret öncesi Mekke’de bir devlete sahip olmamalarına rağmen, Müslümanlar teşkilatlanmış bir topluluk olarak Mekke şehir devletine itaat etmiyorlardı. Teşkilatlanmış bir cemaat ferdi ihtiyaçlardan müstakil olarak birçok ihtiyaçlara sahiptir. Bunun için Hz. Peygamber, daha ilk günden itibaren, inanmış arkadaşlarını sadaka vermeye ve Allah yolunda mallarından bir kısmını, mahiyetlerindeki pek istikrar kazanmamış kimseler lehine harcamaya teşvik ediyordu. Kur’an’da hicretten evvel indirilmiş bazı ayet-i kerimelerde zekât ve sadaka terimlerinin kullanıldığı görülmektedir. Medine döneminde İslam devleti kurulduktan sonra bu terimler yaptırım uygulanarak, genel ve düzenli devlet vergileri şekline dönüşmüştür. İslam Devleti kurulmamış olmasına rağmen Mekke’de dahi zekât vergisi, nafaka, sadaka, hak ve yine zekât isimleri altında vergi izlerine rastlanmaktadır. Zekât vergisi Medine’de devlet vergisi olarak merkezi otorite tarafından toplanmıştır.

Zekât vergisi gayet geniş anlamdaydı ve Müslümanlardan, devletin tahsil ettiği her çeşit vergi anlamına geliyordu.

Bu vergiler; birikmiş para, altın ve gümüş, ehli hayvan sürüleri, zirai mahsuller (öşür), ticari mal stokları, madenler, pazarlara getirilen ticari emtia, mecburi sigortaya iştirak hisseleri üzerinden alınıyordu. Gayri Müslimlerden ise İslam devletinde emniyet ve teminatlarının sağlanmasına mukabil cizye, arazi vergisi olarak haraç ve dış ticaretten alınmaya devam edilen 1/10’lik gümrük vergisi olarak ifade edilebilir.

Peygamber’in sözlerinde “sadaka-i cariye” olarak nitelenen vakıflar çok çeşitli türleri ile ortaya çıkmışlardır. Para vakıfları aslında ve özde bir karz-ı hasen kurumudurlar ve bunlar vakfa yönlendiren genel ayet ve hadislere dayandıkları gibi daha özel olarak da karz-ı hasene teşvik eden “O kimse ki Allah’a güzel bir borç versin de Allah’ta ona birçok katlarını ödesin? Allah darlık da verir, genişlik de. Hepiniz ona döndürülüp götürüleceksiniz” ayetine dayanırlar. Burada karz-ı hasen genelliğinin ötesinde, artık bir kurum kimliğine bürünmüştür. Hz. Peygamber (sav), Müslüman olmasalar dahi kendi hâkimiyeti altına girmiş yer ve toplulukların tümünde faiz yasağı uygulamıştır. Artık son zamanların da Medine ile görüşmeye gelen topluluklara İslam dinini tebliğ ederken veya Yemen gibi Arap Yarımadası içinde bulunan bölgelere yazılı talimatlar gönderirken, faiz yasağından da söz eder.

Doğu Roma ve İran gibi, kendisinin hâkim olmayıp da topluca bir görüşme talepleri de olmayan dış dünyaya gelince O’nun buralara gönderdiği İslam’a davet mektuplarında faiz görülmez.

Burada önemli olan tüm dünyaya gönderilmiş bir Peygamber olarak İslam’a davet mektuplarının ulaştırılmasıdır. Bu dış devletler için, O’nun bir yasak koyması elbet söz konusu olamazdı. İslam dininin, faizi kesin bir dille yasaklamış olması nedeniyle kredi ilişkilerini önlediği veyahut da en azından bazı ciddi bir engeller oluşturduğu gibi farklı görüşler de söz konusu olmuştur. Ayrıca mevduat bankalarının olmayışı da dıştan bakan pek çok gözlemciyi İslam toplumunda finans kurum ve araçlarının var olmadığı sonucuna götürmüştür.

İslam öncesi Arap Yarımadası’nda faiz son derece yaygın durumdaydı ve dar gelirli insanların faizsiz borç bulabilmeleri çok zor idi. Borç almak durumunda kalanlar, kendisine tanınan süre sonunda borçlarına ek olarak fazla bir ödeme yapmayı kabul ettiklerinde borç alabiliyorlardı. Eğer ödeme süresi içerisinde borçlarını ödeyemezlerse bu seferde vade uzatımına gidiliyor fakat ödeyecekleri faiz oranı da kat be kat artıyordu. Neticede borç almak durumunda kalan kişi türlü zorluklarla karşılaşıyordu. Cahiliye döneminde bu faiz uygulamaları “Riba” adı altında yapılıyordu. “Nesie Ribası” ve “Fadl Ribası” olmak üzere iki çeşit Riba söz konusu idi. Nesie Ribasında aylık faiz tahsil edilir. Fadl Ribasında aynı cins mallar olmak üzere bir mal karşılığında birden fazla mal satılırdı.

Ticaretin gelişmesiyle ekonominin temelleri atılmış ve ticari kurumlar da geliştirilmiştir.

Büyük kervanlar tertiplenerek seferlerin düzenlenmesi sonucunda “ticari ortaklıklara” ihtiyaç duyulmuş oldu. Ticaret, ekonomide paraya duyulan ihtiyacı genişletti ve bu durum kredi ihtiyacını ortaya koydu. Ortaklıklar yapılarak kredi elde edilebildiği gibi faizli kredi veren kişilerin de ortaya çıkmasına sebep oldu. Paraya olan talebin artması hemen hemen her şehirde paranın kıymetinden anlayan sarrafların bulunmasını beraberinde getirdi. Rasulullah (sav), kapitalistlerin birtakım ticari imkânları kötüye kullanmalarına set çekmek gayesiyle iktisat alanında birçok yenilikler getirmiştir. Tek taraflı risk esasına dayanan bütün ticari muameleleri, örneğin henüz olgunlaşma görülmeden bir tarladaki veya bahçedeki ürünün önceden satışı veya satım akdi yapıldığı halde henüz teslim edilmeyen malı bir başkasına satma vs. gibi her türlü ticari muamele ve akitleri yasaklamıştır. İslam iktisadı teşebbüs faktörüne önem vermektedir. Ribanın kaldırılmasıyla kâr saiki itici güç haline getirilmiştir. Kredi arzının yeterli hale gelmesi için gerekli tedbirler alınmakta, öncelikle müteşebbisin sağlam bir zemin üzerinde harekete geçmesi sağlanmaktadır. Böylece üretim arttırılarak iş hacminin genişletilmesi amaçlanmaktadır.

Arap yarımadasında, topraklar verimli olmadığı için vaha çevreleri dışında tarım ve ziraat gelişme imkânı bulamamıştır.

Dolayısıyla ticaret Kureyşliler’in en önemli geçim kaynağı olmuştur. Halkın geniş bir kesimi geçimini yaz ve kış ticaret kervanlarının yaptıkları ticari seferlerle oluşturuyordu. İslam öncesi dönemlerden beri sermaye sahipleri yaşlılık, hastalık, yetimlik gibi herhangi bir sebeple sermayelerini işletemiyorlarsa, ticari tecrübe veya kabiliyet sahibi olan güvenilir kişilere mallarını işletmek üzere vererek kredi açmaktaydılar. Mudarebe uygulamasıyla mal sahipleri sermayelerini değerlendirmiş ve geçimlerini sağlamış olmaktaydılar. Mekke özellikle stratejik bir konumda Bizans, Pers ve Yemen topraklarının arasında ticaret merkezi olarak yer alması buranın ticari değerinin daha da artmasına sebep olmaktaydı. Bu yörede ki birçok kişi mallarını ortaklık sistemiyle işletir ve gelir kazanırlardı. Bunlardan biriside serveti çokça olan zengin, şerefli, tüccar ve dul bir kadın olan Hz. Hatice idi. Hz. Muhammed (sav) ile peygamberliğinden önce mudarebe ortaklığı ile ticaret yapmışlardır.

Mudarebe ortaklığını sahabeden birçok kimsenin örneğin Hz. Peygamber’in amcası Hz. Abbas, Hz. Osman, Hakim b. Hizam’ın uyguladığını görmekteyiz.

Yine sahabeden Hz. Ömer, Abdullah bin Ömer, Hz. Aişe ve İbn Mesud, Zeyd İbn Halid, gibi sahabeler yetimlerin mallarını mudarebe usulüyle ticaret yaparak onların adına işletiyorlardı veya işlettiriyorlardı. İmam Malik’in rivayet-ine göre; Osman b. Afvan kâr ortaklığı ile bir kişiye ticaret yapması için biraz mal verdiği de bilinmektedir. Hz. Abbas’ın ve Hakim b. Hizam mallarını mudarebe yapmak üzere birine verdiklerinde ona mallarını denizden ve sel vadisinden geçirmemesini ve malları ile hayvan satın almamasını şart koşmuşlardır. Peygamberimiz (sav)’in bu muameleyi duyduğunda beğenerek uygun gördüğü rivayet edilmiştir. Böyle bir şartlı mudarebe ortaklığı hiçbir kimse tarafından yadırganmamıştır. Aynı zamanda Hz. Peygamber (sav)’in bu muameleyi uygun görmesi takriri bir sünnet olarak kabul edilmiştir.

Arap Yarımadası’nda her sahada birçok ortaklık çeşidi görülmekle beraber mudarebe, inan gibi ortaklık çeşitleri ticaret ve sanayi sahalarında daha çok karşımıza çıkmaktadır. Ortaklık çeşitlerinin yaygın bir halde olması Arap Yarımadası’nda ki ticaret hacminin hem büyük olduğunu hem de büyüdüğünü göstermektedir. İslam geldikten sonra ortaklık çeşitlerinin, kurumsal düzenlemelere tabi tutularak aynı isimlerle devam ettiği görülmektedir. Bu ortaklıklar ile ortaya sermaye konmakta ve ticari işlemleri gerçekleştirmekte ve daha sonra ortak sayısı ve aralarındaki anlaşmaya göre kâr veya zararı paylaşmaktaydılar. Bu ortaklıklara şu örnekler verilebilir: Nevfel b. el-Haris ile Abbas b. Abdulmuttalib İslam gelmeden önceki dönemden başlayan bir ortaklıkları vardı. Zeyd b. Erkam ile el-Berra b. Azib sarraflık işinde ortaklık kurmuşlardı. İbn Hacer el-Askalani, Kays b. Saib el-Mahzumi’nin İslam öncesi dönemde Peygamberimiz (sav)’in ortağı olduğunu söylemekte ve Mahzumi’nin:
“Hz. Muhammed ile cahiliye döneminde beraber ortaklık yapardık, ne hayırlı ortaktı” dediğini ifade etmektedir.

Hz. Muhammed (sav) döneminde görüldüğü gibi en çok karşımıza çıkan “ortaklık” çeşidi mudarebedir.

Ticaret kervanları oluşturulmak istendiği zaman genellikle uygulanan yöntem mudarebe oluyordu. Kırat da denilen bu ortaklık çeşidinde ortaklardan birisi sermayeyi sağlarken, diğeri emeğini ve ticari tecrübesini ortaya koyuyordu. Bu ortaklık türü özellikle Mekke’de yaygın olarak kullanılıyordu. İslam geldikten sonra yaygın olan faizi (riba) yasaklamış ve yerine kar motifine önem veren, mudarebe yani emek-sermaye ortaklığına ve diğer ticari ortaklıkları teşvik etmiştir. İslam’dan önce Mekke de ticari hayat canlı olmakla birlikte nakit ihtiyacı olanlara sarraflar tarafından faizli borç verilmekteydi. Ayrıca sarraflar paranın ayarıyla oynanıp içerisinde bulunan kıymetli maden miktarının düşürülüp düşürülmediğinden ve diğer hilelerden iyi anlamakta ve farklı paraların değişimini gerçekleştirmekteydiler.

Genel olarak sarraflar ulusal ve bölgesel ticaret yapan tacirler arasından çıkmaktaydılar. Bu sarraflar, ticaretten elde ettikleri sermaye ile talep edenlere kredi sağlamaktaydılar. Kredi faizli olarak veriliyor ve kredinin büyüklüğüne ve vadesine göre değişiyordu. Alınan kredi zamanında geri ödeme yapılmadığı taktirde vade uzatılıyor fakat faiz katlanıyordu. Faiz yaygın olarak ve çok yüksek oranlarda uygulanmakta ve hatta bu oranların yüzde yüz seviyelerine çıktığı görülmekteydi. Bu faiz çeşidi nesie ribası olarak isimlendirilmekteydi.

İslam’ın gelmesiyle faizin haram kılınması ve Peygamberimiz (sav) tarafından yürürlükten kaldırılması en önemli ve temel bir yasa olarak karşımıza çıkmaktadır.

İslam karşılıklı yardımlaşmayı ortadan kaldıran, borç verilen paraya faiz istenmesini yasaklamıştır. Dünya üzerinde yaşayan hiçbir insan, ihtiyacından dolayı mecburen aldığı bir borç için içinden gelerek faiz ödemeye razı olmaz. Diğer taraftan zenginlerin çoğunun karşılıksız borç vermeye yanaşmaması ihtiyaç içerisinde olanların faizli borç bulmasına ve dolayısıyla faizin yaygınlaşmasına sebep olmaktadır. Faizin yaygınlaşması da, milli servetin belirli bir azınlığın elinde dönmesine ve zamanla halkın çoğunluğunun yoksullaşmasına neden olmaktadır. Neticede ruhsal durumu artan insanlar çoğalmakta ve sosyal düzensizlikler ortaya çıkmaktadır.

Borç verme karşılığında faiz istenmesinin başka bir sakıncası da yalnızca borç alan için yani yalnızca bir tarafın hem de ihtiyaç durumunda olanın risk taşımasıdır. Ayrıca borç alan kişi, dürüst bir şekilde davranarak yaptığı ticaretten kâr elde etmese bile yine faiz ödemeye mecbur olmaktadır. Her ticari işte kâr elde edilebilecek diye bir kaide yoktur. Bazı durumlarda zararla sonuçlanabilmesine rağmen borç veren hiç bir risk taşımamaktadır. Şunu da belirtmek gerekir ki İslam Dini’nin faizi haram kılmış olması diğer meşru ölçülerde olan kazançları yasakladığı şeklinde yorumlanamaz. Esas itibariyle İslam, iktisadi muamelelerin haramlardan uzak adalet mekanizmasının işletildiği bir sistemde oluşmasını istemektedir.

Hulefâ-i Râşidin Dönemi

Hz. Peygamber (sav)’in vefatından sonra İslam devletinin başına Hz. Ebubekir (ra) seçilmişti. Onun uğraştığı başlıca konu Peygamberimiz (sav)’in vefatıyla Arabistan yarımadasında ortaya çıkan İslam dininden dönme (irtidat) hareketleriydi. Mekke ve Medine’nin dışında hemen hemen bütün Arap kabilelerini etkileyen, birçok sebebe dayandırılan ayaklanmalar ortaya çıkmıştı. Bu ayaklanmalardan bazıları da zekât vermemek üzere çıkan ayaklanmalardı. Belirli bir aşamaya kadar eski Arap kabile asabiyetinin ve ferdiyetçiliğinin yeniden nüfuz etmesi olarak algılanacak bu ayaklanmalar, Hz. Ebubekir ve sahabeler tarafından kararlı ve gayretli çalışmalarla önlendi ve birlik tekrar perçinlendi. Hz. Ebubekir’in idare politikasında Hz. Peygamber’in (sav) yönetim prensiplerinin belirgin yansımaları görülür.

Gerçekten de İslam tarihinin Hz. Muhammed (sav) dönemi dikkate alındığında, yapılan uygulamalarda Allah Resul’üne (sav) en yakın görüşlerin Hz. Ebu Bekir tarafından serdedildiği, başka bir ifadeyle ashap içinde daha ziyade onun yer aldığı grubun görüşlerine itibar edildiğine şahit olunur. Hz. Peygamber (sav)‘in en fazla istişarede bulunduğu sahabeler arasında yer alan Hz. Ömer de halifelik görevini ifa ederken karşılaştığı dini ve dünyevi meseleleri çözerken Müslümanların görüşüne ve fikri desteğine önem vermiştir. Hz. Ömer devri fetihler devridir ve fetihler dolayısıyla yükselen refahtan halk nasibini almıştır. Peygamberimiz (sav)’in başlattığı, ihtiyaç içinde olanlara devlet hazinesinden bağış (atiyye) verilmesini Hz. Ömer bir sisteme bağlamıştır.

Ağır borç yükü altında bulunanlar (el-ğarimin) tabiri ise, su baskını, yangın, deprem gibi doğal afetlerden zarar gören ya da örneğin hiçbir kasıt olmaksızın kaza sonucu bir kimsenin ölümüne sebep olan ve kan bedeli (fidye) ödemek mecburiyetinde olan ve borcunu ödeme güçlüğünde bulunan kimseler için kullanılmıştır.

Halife Ömer, borçlu duruma düşenlere yapılan bu yardımı daha da geliştirerek, hali vakti yerinde olduğu halde geçici bir süre için sıkıntıya düşen kimselere, yardım şeklinde değil de sadece borç vererek bir nevi kredi açarak onları bu uygulamadan yararlandırmıştır.Halife Ömer, devlet Hazinesinden bu şekilde verilen kredileri faizsiz olarak veriyordu. Bu krediler borçluların altı ayda bir devletten aldıkları maaşlarından kesilerek tahsil ediliyordu.

Hatta Hz. Ömer kendi namına da bu şekilde Beyt’ül Mal’dan birçok kez borç para almıştır. Halife Ömer dönemine ait bir diğer gelişme de, onun tüccarlara devlet hazinesinden borç para (kredi) vermesi ve elde edilen karı devlet ile tüccarlar arasında pay etmesiydi. Bu sistem özellikle eyaletlerde toplanan devlet gelirleriyle başkentte toplanan vergilerin karşılıklı olarak aktarılmasında işe yarıyordu. Hiç kuşkusuz burada, faiz yasağıyla örtüşen ve önceden belirlenmiş sabit bir kâr değil, ancak karşılıklı kar-zarar anlayışına dayalı ticari bir ortaklık (mudarebe) söz konusudur.

İslam fetihlerinin kısa zamanda ve hızla yayılmasında, Müslümanların kendilerinden çok daha kalabalık yabancı unsurları uzun zaman yönetimlerinde tutabilmeyi başarabilmeleri ve gayrimüslim mükelleflere yükledikleri vergilerin tarh, tahakkuk ve tahsilinde başarılı bir mali siyasetin de büyük rolü olmuştur. On iki yıl süren Hz. Osman döneminin başlangıcı fazla sorunlu olmasa da giderek bir dizi siyasi ve içtimai iç meselelerin ortaya çıktığı görülmektedir. Değişik muhalif odaklar oluşarak yavaş yavaş yönetimin aleyhine seslerini duyurmaya başladılar. Ortaya çıkan sorunlar merkezden uzak yerlerde giderek bir isyana dönüştü.

Özellikle çölün özgür şartlarında hayatlarını sürdürmeye alışmış olan bedeviler, kurumsal bir siyasi organizasyona bağlı kalarak yeni yaşama biçimine intibakta güçlük çekmişlerdir.

Bunun bir neticesi olarak ekonomik ve siyasal statülerinin zarar gördüğünü düşünen merkezden uzak kabileler, gelir dağılımından adaletli bir pay alamadıkları ve negatif ayrımcılığa tabi tutuldukları gibi gerekçelerle giderek yönetim aleyhine seslerini yükselttiler. Mesudi’ye göre, Peygamberimiz (sav)’in arkadaşları Osman (ra) devrinde toprak ve mal edinmişlerdi. Hz. Osman’ın kendi kabilesi olan Ümeyye Oğullarına karşı lütufkâr bir tutum sergilediği ve idari kadrolarda onlara daha fazla görev verdiği söylemleri gerginliği tırmandırmıştır. Hz. Osman (ra) dönemi sonu ve Hz. Ali döneminde iç karışıklıkların meydana geldiğini görüyoruz. Bunun yanında İslam ile diğer kültürlerin etkileşimi yeni yeni meseleler meydana çıkıyor, başkent Medine’ye rakip olan şehirler kuruluyordu.

Emeviler ve Abbasiler Dönemi

Halifelik Emeviler’in eline geçince Muaviye (öl.680) vergi gelirlerini yeniden düzenledi. Tarım arazilerinin genişletilmesi ve daha verimli olması yönünde çalışmalar yaptı. Yakubi’nin ifadesine göre onun zamanında Hz. Ömer tarafından sistemi kurulan topraklardan hazineye 12.000.000 dirhem vergi ödeniyordu. Emeviler döneminde devlet gelirlerinin arttırılması, kaynakların korunması hususunda titizlik gösterilmiştir. Abbasiler devrinde ordunun genişlemesi ve zaman zaman nakdi mübadelenin zayıflaması, maaşların ayni olarak ödenmesini zaruri kılıyordu. Nitekim bu zaruretler ağır basınca devlet aradan çekilip ordu toprağa bağlanarak gelirini bizzat toprak vergilerinden elde etmeğe başladı.

Abbasi Devleti gelişmiş bir vergi sistemine sahipti. Eyaletlerden elde edilen haraç, öşür ve sadaka gelirleri ancak mahalli hizmetlerin maliyeti ve asgari ödenekler çıkarıldıktan sonra safi olarak beytülmale kaydedilirdi. Abbasilerin hilafetinde Türkler çok önemli mevkide bulunmuş ve bu arada Asya ve Afrika’da devletçikler kurmuşlardı. Fakat en önemlisi, 1040’tan itibaren etkinliğini arttıran Büyük Selçuklu Devleti idi. Özellikle Alparslan ve Melikşah döneminde ilim, fikir ve sanat çok gelişmiştir.

Selçuklular ve Osmanlılar Dönemi

Selçuklular İslam-Kültür medeniyetinde çok derin izler bırakmışlardır. Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün 1065-1067 yılları arasında Bağdat’ta kurmuş olduğu Nizamiye medreseleri İslam tarihinde ilk çekirdek üniversite özelliği taşımaktadır. Bu medreselerde dini ilimlerin yanı sıra, tıp, felsefe, matematik, dil, edebiyat gibi beşeri ilimlerde tahsil edilmekteydi. Alparslan ve Melikşah döneminin büyük veziri Nizamülmülk, Melikşah zamanında Selçuklu sahasındaki ikta nizamının yeniden düzenleyen kişi olarak ortaya çıktı. Türkmenler Anadolu’yu fethettiklerinde İslam’ın ilk yıllarında Peygamberimiz (sav)’in izlediği yol üzere, yerli parayı aynen kullanmışlar ve bu konuda oldukça esnek bir geçiş sergilemişlerdir.

Türkiye Selçukluları ticareti teşvik ediyor aynı zamanda bununla uyumlu bir para politikası oluşturuyorlardı. İslam topraklarında banker ve sarraflar en çok Yahudilerden oluşuyordu. Fakat Anadolu Selçuklu döneminde Türklerinde sarraflık yaptığı görülmektedir. Selçuklu devrinde yaygın bir para ticareti vardı ve İlhanlılar döneminde de devam etti. Örneğin İlhanlı hükümdarı Gazan Han İslam’a girdikten sonra ve şer’i uygulamaya geçmiş ve faizi yasaklamıştır. İltizam alan bazı ortakların iltizamı toplarken o yörenin halkına eziyet etmeleri ve yüksek faiz uygulayarak halkı zor bir durum içerisine sokmaları karşısında tedbir almıştır. Bir ferman çıkararak borçların faiziyle ilgili af getirmiş ve yalnızca ana borç tutarını ödemelerini bildirmiştir. Bütün bunlar Selçuklular devrinde para ekonomisiyle beraber bütün sonuçlarının etken olduğu ortaya çıkmaktadır.

Osmanlı İmparatorluğu’nda para vakıflarının kurulması ve yaygınlaşması kredi kullanımını yaygınlaştırırken sorunları da beraberinde getirmiştir. Bu vakıflara karşı güçlü bir muhalefet olmuştur. Tartışmanın birkaç yüzyıl gibi uzun süre devam etmiş ve nihayet-inde Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin fetvasıyla izin verilmiştir. Para vakıfları Osmanlı Padişahları tarafından onaylanmış ve muhalefete rağmen yaygınlaştığı görülmektedir. Osmanlı Âli Devletinde para vakıflarının işlevsel olması diğer Müslüman devletlerde de benimsenip yaygınlaşmasına yol açmıştır. Para vakıflarının işleyişi şöyle olmaktadır: Maddiyat bakımından iyi durumda olan bir kişi belli belli bir amaç için para vakfedince ve o yerin kadısı tarafından kaydı onaylanınca, vakıf kurulmuş olur. Vakfedilen bu para kimi kişilere kredi olarak verilir ve evleri ipotek altına alınır.

Borçluların evlerinin mülkiyeti belirli bir süre para vakfına devredilir.

Borçlu aldığı krediyi geri ödediğinde tekrar evinin mülkiyeti kendisine verilirdi. Genel uygulama olarak, borçlu kimse aldığı krediyi vakfa ödeyinceye kadar evinde kiracı olarak kalmasına izin verilirdi. %9-12 arasında bir kira alınır ve alınan kira vakfın kârını oluştururdu. Osmanlı kredi ve finans kurumları, 17. yüzyılın sonlarına kadar İslam geleneği içinde kalmışlar ve Avrupa’daki gelişmelerden pek etkilenmemişlerdir. İslam’da faiz yasağına gösterilen önem, Osmanlı kentlerinde ve yakın çevresinde kredi ağlarının yoğun bir şekilde gelişmesini sağladı. Diğer İslam toplumlarında benimsenen İslam iş ortaklıkları, Osmanlı halkı nazarında da yaygın olarak yer buldu. Osmanlı devletinde, diğer İslam ülkelerinde olduğu gibi, hem vergi toplamak hem de kısa vadeli borç bulmak amacıyla iltizam sistemini kullanıldı. Osmanlı’da ticari hayatta dört çeşit alışveriş görülürdü. Mübadele, peşin satış, kredi ile ticaret ve önceden avans vererek malı kapatmak .

II. Viyana Seferi’nin başarısızlığı sonucunda 1683 yılı itibariyle ortaya çıkan mali yükler, yeni finansman arayışları neticesinde malikâne sisteminin uygulanmasını gündeme getirmiştir. 1695 yılı ilan edilen, bir fermanla malikâne sistemine geçiş sağlanmıştır. Malikâne sisteminin iltizam sisteminden ayrılan en önemli özelliği vergi gelirleri ile kısa süreli borçlanmaların yerine mültezimin hayat süresine bağlı uzun süreli borçlanmaların sağlanmasıydı. Yıllık gelir (mal) büyük ölçüde devlet tarafından belirlenmekte, müzayede ise peşin ek ödemenin tutarı üzerinden gerçekleşmekteydi. İltizamın kısa süreli olarak vergi kaynaklarını verimsizleştirdiği düşüncesi de malikâne sistemine geçiş süresini hızlandırmıştır. Malikane sistemine geçince İltizam süresi uzadığından, mültezimlerin bu sistemi korumak için çaba sarf edeceklerine ve üretim odaklı çalışacaklarına kanaat getirilmişti.

Osmanlı İmparatorluğu’nda kıymetli madenlerin yetersizliği özellikle altın ve gümüş sikke arzının kısıtlı olması nedeniyle, piyasada para darlığı çekiliyordu.

Bu yüzden özellikle 1580’lerde Avrupa’dan gelen gümüş akışı Osmanlı İmparatorluğunun dört bir yanına yayılıncaya kadar alım satım işlemlerinin büyük bölümü kredi veya takas yoluyla gerçekleştirilmiştir. Avrupa’da olduğu gibi bankacılık kurumlarının olmaması, Osmanlı’da kredinin yaygınlaşmasına engel teşkil etmemiştir. 16.yüzyılda Osmanlı mahkeme kayıtları incelenerek yapılan çalışmalarında Ronald Jennings, Anadolu’da Kayseri, Karaman, Amasya ve Trabzon gibi şehirlerde çok yoğun kredi ilişki ağlarının geliştiğini yazmıştır (Pamuk, 1999: 85). Alınacak mallar için kredi sağlanmakta ve satıcının malları satabilecek ve borçlarını ödeyecek nakit parayı toparlayacak şekilde vadeler yapılmaktaydı. Bu vadeler dört, altı veya bir yıl vadeli olabilmekte ve daima kefil gösterilerek kadı sicillerine kaydedilmekteydi.

Yararlanılan Kaynaklar

Ahmet Hamdemirci, Adil Ekonomik Düzende Kredi Sistemi Ve Uygulamaları
Ahmet Tabakoğlu, İktisat Tarihi
Salih Tuğ, İslam Vergi Hukukunun ortaya çıkışı
Mehmet Aydın, Ana Hatlarıyla Dinler Tarihi, Tarih, İnanç ve İbadet
*Bu çalışmanın tüm hakları, Ahmet Hamdemirci’ye aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com