Etiket arşivi: Filistin

20.Yüzyıl Arap – İsrail Savaşları – Filistin Meselesi Sebep ve Sonuçları, Günümüze ve Geleceğe Yönelik Yansımaları

Arap – İsrail Savaşları ve Filistin Meselesi

Orta Doğu, batıda Fas, Tunus, Cezayir, Libya, Somali, Etiyopya, Sudan ve Mısır’dan başlayarak doğuda Umman Körfezi’ne kadar gelen ve içerisinde Irak, Kuveyt, Bahreyn, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ile Umman’ı alan, kuzeyde Türkiye, Kafkasya ve Orta Asya Türk Cumhuriyetlerini kapsayarak İran, Pakistan ve Afganistan’ı bünyesinde bulunduran ortada Suriye, Lübnan, Ürdün, İsrail ve Filistin’in yer aldığı, güneyde ise Suudi Arabistan’dan Yemen’e kadar uzanan bir coğrafyadır. Ortadoğu, tarihin her döneminde dünyanın merkezi olmuş, sahip olduğu özellikler ve stratejik önemi nedeniyle sürekli bir çekim merkezi konumunda bulunmuştur. Ortadoğu’nun bu durumu bu bölgede savaşların ve egemenlik mücadelelerinin her dönemde yaşanmasına neden olmuştur. 20. yüzyılın başından itibaren de sahip olduğu enerji kaynakları nedeniyle emperyalist devletlerin iştahını kabartmış, onun paylaşılması meselesi de gittikçe önemli bir sorun haline gelmiştir. Özellikle emperyalist devletlerin bu bölgeye egemen olma amacını gerçekleştirmek için araç olarak kullandıkları Yahudilerin Ortadoğu’ya yerleşerek İsrail devletini kurmaları, bölge halkı olan Araplarla aralarında günümüze kadar devam eden savaşların yaşanmasına neden olmuştur. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında Arap-İsrail Savaşları, iki kutuplu dünyanın mücadele alanı haline dönüşmüştür. Bu Arap-Yahudi mücadelesi, modern çağın en uzun kavgasını teşkil etmektedir.

Filistin Meselesini, Arap-İsrail savaşlarını ve devamındaki gelişmeleri incelemek; bugünkü Ortadoğu’yu anlamak,  21. yüzyılda Ortadoğu’yu daha iyi yorumlayıp değerlendirmek ve aynı zamanda geleceğe yönelik daha sağlıklı tahminlerde bulunabilmek demektir.

İlk Arap-İsrail Savaşı’nın (1948) Nedenleri ve Sonuçları

Aslına bakarsak, İsrail-Arap savaşlarının kökenleri, İsrail devletinin kuruluşundan daha öncesine, Arap liderliğinin orada bir Musevi vatanı oluşturulma çabasını engellemeye çalıştığı döneme kadar uzanır. Bu mücadele, henüz o günlerde Filistin olarak tanımayan topraklar Osmanlı İmparatorluğu’na aitken başlamıştır. Bu mücadele, Filistin’de İngiliz mandasının uygulanmaya başlamasından sonra ivme kazanmıştır. 1930-1940’larda Almanya’da Naziler ’in iktidara gelmesiyle birlikte Nazi düşünce ve uygulamalarının diğer ülkelere yayılması durumu kriz haline getirmiştir.

Durgunluk nedeniyle ekonomilerinin çökmesinden sonra eski sığınılacak ülkelerin kapılarının kapanması, Avrupa’nın, daha sonra da Ortadoğu’nun Musevilerine gidecek yer bırakmayacaktı. Beklenmedik Musevi göçmen dalgası, İngilizler açısından çok önemli bir sorundu.

15  Mayıs 1948’de İsrail Devleti’nin kurulması, Orta Doğu’da Arap ülkeleri ve İsrail arasında meydana gelen 1948, 1956, 1967, 1973 savaşlarının başlangıcı oldu. Yaşanan her savaşta İsrail gücüne güç katarak sınırlarını genişletirken Arap ülkeleri bu gidişata dur diyememiştir. Henüz bağımsızlığını yeni sağlamış olan bu devlete karşı Arap ülkeleri birlikte hareket edememiş, İsrail’in varlığını kabul etmek zorunda kalmışlardır. Orta Doğu’yu kana bulayan bu savaşlardan en çok etkilenenler ise, Filistin’in sahibi iken İsrail tarafından mülteci durumuna düşürülen Filistinli Araplar olmuştur.

1948 Arap-İsrail Savaşı, 15 Mayıs 1948 tarihinde Yahudilerin İsrail devletini kurması ile başladı. Bu savaş ile Filistin’deki Arap-Yahudi çatışması devletlerarası bir boyut aldı. İsrail’i doğmadan ölmesi için başlatılan savaş 1948 Aralık ayında Arap güçlerinin hezimeti ile sona erdi. Birinci Dünya Savaşı sonunda Filistin, İngiltere mandasına verilmişti. Fakat sonradan, özellikle de iki savaş arası dönemde, Araplarla Yahudiler arasındaki çatışmalar yüzünden Filistin, İngiltere’nin başına dert oldu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere, Filistin’den yakasını kurtarmak için meseleyi 2 Nisan 1947’de Birleşmiş Milletlere götürdü. ABD ve SSCB’nin 10 Kasım 1947’de Filistin’in taksim edilmesi yönündeki öneriye destek verdiklerini açıklamalarından ve İngiltere’nin 13 Kasımda, Filistin’deki askerlerini kademeli olarak çekerek 14 Mayıs 1948 günü manda yönetimini sona erdireceğini bildirmesinden sonra, 29 Kasım’da BM Genel Kurulunda yapılan oylamada Filistin’in Araplarla Yahudiler arasında taksim edilmesine karar verilmiştir.

BM’in bu taksim kararı Arap dünyasında tepki ile karşılandı. Arap ülkeleri 17 Aralık 1947’de Kahire’de yaptıkları toplantıda, Filistin’in taksimi kararını önlemek için savaşa girme kararı aldılar. İngiltere ise, bu karardan sonra yaptığı açıklamada, 15 Mayıs 1948,’den itibaren Filistin’deki bütün kuvvetlerini çekeceğini ilân etti ve kuvvetlerini çekmeye başladı. 14 Mayıs 1948 tarihinde, Tel-Aviv’de David Ben Gurion başkanlığında toplanan Yahudi Millî Konseyi, İsrail Devleti’ni kurduklarını ilân etti.

İsrail Devleti’nin kuruluş ilânından hemen sonra, Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan ve Irak orduları 15 Mayıs’tan itibaren İsrail üzerine yürümeye başladı. Böylece birinci Arap-İsrail savaşı başladı. ABD tarafından “de facto” ve SSCB tarafından “de jure’’ olarak kabul edilen İsrail devletinin kurulması ve komşu Arap devletlerinin silahlı müdahalesiyle çatışma resmen uluslararası bir boyut kazandı. Böylece Filistin için mücadele, Arap-İsrail savaşına dönüştü.

1948-1949 Arap-İsrail savaşı, Ortadoğu’nun yapısını değiştiren birtakım sonuçlar doğurdu. Bu savaştan sonra İsrail, Filistin’in %80’ini kontrol etmeye başladı. Savaş yüzünden Filistin’de yaşayan bir milyon kadar Arap yerinden yurdundan oldu ve bir mülteciler sorunu ortaya çıktı. İsrail topraklarında yaşayan, sayıları o dönemin Birleşmiş Milletler kuruluşları tarafından 726.000 olarak tahmin edilen Filistinli Arap savaş sırasında kaçmış, sürülmüş ya da komşu Arap ülkelerine sığınmıştı. Benzeri görülmeyen bir şekilde, ne yerlerine iade edildiler, ne de yeni yerlerine yerleştirildiler, kamplarda tutularak, hem onlar ve hem de onlardan sonraki nesiller daima vatansız mülteci olarak görüldüler. İsrail’e göre bunun adı bu bölgelerden “Arapların transferiydi”. Mülteciler meselesi günümüze kadar çeşitli aşamalardan geçerek bugün bir Filistin meselesi, yani bağımsız bir Filistin devletinin kurulup kurulmaması meselesi hâline gelmiştir.

Savaştan sonra Arap dünyası birbirine girdi. Karşılıklı cinayetler, ihanetler, darbeler yaşandı. Örneğin, Müslüman Kardeşler örgütünün başkanı Hasan el Bennah öldürüldü. Mısır’ın, savaşta en ağır yenilgiye uğrayanlardan olması, Mısır’da monarşinin yani Kral Faruk rejiminin devrilmesine neden oldu. Bu olay Mısır’da, genel olarak da Ortadoğu’da yeni bir dönemi başlattı. Ayrıca bir avuç İsrail ordusu karşısında beş Arap devletinin yenilmesi, Arap dünyasında “Arap milliyetçiliği” hareketini başlattı. Bu fikir ateşini yakan ise Nâsır oldu. Tel Aviv sokaklarında terör estiren Irgün kuvvetleri tasfiye edildi. İsrail düzenli orduya geçti ve giderek askerî ve teknolojik bakımdan güçlendi.

Bu savaş sonucunda barış antlaşması yapılmamış, mevcut durumun geçici olduğu anlamına gelen ateşkes antlaşmaları yapılmıştı. Yani Araplar için bir intikam imkânı vardı. İsrail’ i ortadan kaldırma istekleri, Arap milliyetçiliği ile birleşince, bundan sonraki Arap-İsrail savaşlarının da tohumları atılmış oldu. Ayrıca Sovyet müdahalesinin de önü açılmıştı.

1956 Arap-İsrail Savaşı’nın Nedenleri ve Sonuçları

1956 Arap-İsrail Savaşı’ndan önceki dönemde, dünyanın siyasi durumunda başlıca olaylar şunlardı: Mısır’da General Necip ve arkadaşları 1953 yılında kral Faruk yönetimini devirmişlerdi. 1954 yılında da Cemal Abdül Nasr iktidarı ele geçirdi ve  İngiliz birliklerini kanal bölgesinden çekilmesini ileri sürdü. 29 Ekim 1956’da Mısır’ın Süveyş  kanalını millileştirmesi, kanalla ilgili çıkarları nedeniyle İngiliz ve Fransız’ları yaklaştırdı. Bu ortam içinde Sovyetler Birliği de Orta Avrupa’da Macaristan olaylarına bağlanmıştı. Savaş öncesinde dikkati çeken olaylardan biri, 1948 yılındaki Ateşkes Anlaşmasının gereği olarak oluşturulan 200 km. El Auja tampon bölgesinde kontrol çabaları, yerleşme merkezleri kurulması, su anlaşmazlıkları ortaya çıktı. Filistin’in yerli halkının sorunları sürüp gidiyordu. Bu arada Mısır karakollarına tecavüz olayları ile Gazze Baskını meydana geldi. İkinci Arap-İsrail Çatışması, Sovyetler Birliğini uğraştıran Macaristan olaylarının alevlendiği bir ortamda, İsrail’in inisiyatifi ile 29 Ekim 1956’da başladı.

     Bağdad Paktı’nın imzalanmasıyla ortaya çıkan gelişmeler, kısa süre içinde önemli bir buhrana yol açmıştır. 1945-1954 arasında Mısır’ın İngiltere ile ilişkilerinde temel konuyu teşkil eden Süveyş, 1955 yılında Bağdad Paktı’nın imzalanmasıyla ortaya çıkan ve Mısır’ın Batı’dan uzaklaşmasını hızlandıran gelişmeler sonucu, 1956 yılında uluslararası bir buhranın da nedeni olmuştur. Fransızlar ve İngilizler, 1956’da, daha önce İsrail’le anlaşarak, sözde İsrail ile Mısır’ın arasına girmek için Mısır’a asker gönderdiler. Ancak bunlara karşı oldukça sert tavır takınan ABD ve SSCB çeşitli yollarla bunların Mısır topraklarından çekilmelerini sağladı.

     Süveyş Buhranı, İki Savaş Arası (1919–1939) döneminden beri, Orta Doğu’da başlıca söz sahibi olan iki Batılı ülkenin durumunda önemli bir değişiklik yapmıştır. İngiltere ve Fransa’nın Orta Doğu’dan kesin olarak çekilmelerinde 1956 Süveyş krizi bir dönüm noktası teşkil etmiştir. İngiliz-Fransız hareketinin tarzı Batılılar için kazançtan ziyade kayıp olmuştur. Bu hareket, Asya-Afrika memleketlerinde emperyalizm ve müstemlekecilik endişesinin tekrar uyanmasına sebep olmuştur. Batılı devletlerin İsrail’i destekledikleri kanaati de bu hareket sebebiyle kuvvetlenmiştir. Şimdi, Rusya’nın bu bölgede nüfuzu artmış, Birleşik Amerika dahil olmak üzere Batılıların nüfuzu azalmıştır. Dünyanın iki süper gücü ABD ve SSCB bu savaştan sonra Orta Doğu’da rekabet halinde olmaya başlamıştır. Nasır eskisinden daha fazla kuvvet ve taraftar kazanmıştır.

     1967 Arap-İsrail Savaşı’nın Nedenleri ve Sonuçları

     Bu savaş, kendisinden önceki savaşlardan ve kendisinden sonraki Arap-İsrail savaşından çok farklı bir mahiyette ortaya çıkmıştır. 1948-1949 Arap-İsrail savaşı İsrail’in bir kuruluş savaşıydı. 1956 Süveyş Savaşı ise, Mısır ile Batı’yı karşı karşıya getiren savaş olmuş ve İsrail bir bakıma “yardımcı” veya “yan kuvvet” rolünü oynamıştı. 1967 Arap-İsrail savaşı ise, İsrail ile bütün Arap dünyasını karşı karşıya getiren ve neticeleri bakımından da Orta Doğu’da, etkilerini günümüze kadar devam ettirecek yeni bir dönem açmıştır.

1960-1980 arası Ortadoğu gelişmelerinde, 1967 Arap-İsrail Savaşı bir dönüm noktasıdır. Çünkü bu savaşta İsrail, Araplar karşısında kazandığı kesin zaferler sonucunda topraklarını dört misli genişletmiş, ve bu da Arap-İsrail meselesine çok büyük boyutlar kazandırarak neticelerini günümüze kadar getirmiştir. Bu savaş, İsrail değil Araplar istediği için çıkmıştır. Fakat daha savaşın ilk gününde hezimete uğrayan da onlar olmuştur. Arapların bu savaşın çıkmasını istemelerinde üç önemli sebebinin varlığından bahsedebiliriz: Başkan Nâsır’ın gerek 1948, gerek 1956 savaşının ve her iki savaştaki yenilginin intikamını almaya kararlı olması. Bu, Nasır için bir prestij meselesi idi. Eğer İsrail’i yenecek olursa, intikamını gerçekleştirmekle kalmayacak, aynı zamanda kazandığı prestijle bütün Orta Doğu’ da Mısır’a büyük bir üstünlük sağlamış olacaktı. Bunun da siyasî neticeleri de çok geniş olabilirdi. 1956’dan beri Sovyet Rusya Mısır ve Suriye’yi o kadar silâhlandırmıştı ki, İsrail ile yapılacak bir savaşın neticesinden sadece Mısır ve Suriye değil, Sovyetler de gayet emin görünüyorlardı. Bu sebeple, 1967 Arap-İsrail savaşını Sovyetlerin de tahrik ettiklerini söylemek mümkündür. Bu sırada Amerika’nın Vietnam bataklığına saplanmış olması ve dolayısıyla İsrail’in arkasında yer alamayacağı düşüncesi de mezkur savaşın sebeplerinden sayılabilir.

İsrail’in kimyasal silah kullandığı bu savaşta 20 binden fazla insan hayatını kaybetmiş, on binlerce insan sakat kalmış ve yüzbinlerce insan yerinden edilerek mülteci kamplarında yaşamaya başlamıştır. Savaş sonunda Nasır liderliğindeki Arap milliyetçiliği yerini, Filistin merkezli yeni bir milliyetçi anlayışa bırakırken, kabul edilen 242 sayılı BM kararı ile toprak karşılığı barış prensibi ilk defa gündeme gelmiş ve ateşkes ilan edilmiştir.

6 gün sürdüğü için 6 Gün Savaşı adını alan 1967 Savaşının ilk sonucu, Orta Doğu’nun veya daha belirgin ifadesiyle Arap-İsrail çatışmasının dünyanın en güncel sorunu haline gelmesidir. Haziran 1967 Savaşından bir yıl kadar sonra Vietnam savaşının da barış masasına ulaşmasıyla, dünyanın dikkati tamamen Orta Doğu’ya yönelmiştir. Orta Doğu, âdeta XX. yüzyılın Balkanları hâline gelmiştir. Bir bakıma, Arapların yenilmiş olması SSCB’nin bu ülkeler üzerindeki nüfuzunun artmasını sağlamıştır. Çünkü, yenilmiş bir ülkenin, muzaffer bir ülkeden daha sadık bir müşteri olması doğaldır. Sovyetler Birliği’nin Araplar üzerindeki nüfuzu, Arap-İsrail çatışması sayesinde gittikçe artmıştır. Bu barut fıçısının ortadan kalkması, çok muhtemeldir ki, SSCB’nin Orta Doğudaki durumunu zayıflatacaktır. Arap-İsrail anlaşmazlığı, Arapların Sovyetler Birliği’ne olan bağlılığının varoluş nedenidir. Bu savaş, Sovyetler Birliği’nin Orta Doğu’ya tam anlamıyla girmesi sonucunu doğurmuştur. Bu şekilde Araplar, Batı’ya karşı önemli bir koz elde etmiş bulunmaktadırlar.

Üç yıl önce kurulan, o güne dek Araplar arası siyasetin aracı olan Filistin Kurtuluş Örgütü yeni bir önem kazanmıştır. Filistin Kurtuluş Örgütü tamamen yeni bir rol elde etmiş, İsrail karşısındaki Arap muhalefetinin simgesi gerileyen asker yerine ilerleyen gerilla olunca da giderek uluslararası boyuta erişmiştir.

Arap israil savaşı ve filistin meselesi

 

1973 Arap-İsrail Savaşı’nın Nedenleri ve Sonuçları

     Daha evvelki savaşlarda hezimete uğrayan Araplar, planlarında bir değişiklik yapmak zorunda kaldılar. 1948, 1956, 1967 savaşlarındaki amaç Yahudileri Filistin’den çıkarmaktı. Fakat 1973’e gelindiğinde bu amaç 1967 Savaşı’nın sonuçlarını bertaraf etmek ve Filistinlilerin haklarının iade edilmesine dönüşmüştü. Bu suretle Arapların prestijinin tamiri ve yükseltilmesi hedefleniyordu. Bu savaşın bir diğer özelliği de, Mısır’ın İsrail karşısında mühim başarılar elde etmesi ve İsrail’e, şimdiye kadar olduğundan daha ağır kayıplar verdirmesidir. 6 Ekim 1973’de başlayan bu savaşa, Müslüman dünyasının Ramazan ayına rastlaması dolayısıyla Ramazan Savaşı ve İsraillilerin çok kutsal bir ayı olan Yom Kippur’a rastlaması dolayısıyla, Yom Kippur Savaşı adı verilmiştir. Fakat genellikle Yom Kippur Savaşı diye adlandırılmaktadır.

1973 Yom Kippur savaşına varan gelişmeler, esasında 1967 savaşını takip eden gelişmelerin devamıydı. 1967 Savaşındaki ağır yenilgi, Arap ülkelerini İsrail’e karşı mücadelelerinde yeni yollar ve yeni taktikler aramaya sevk etti. Bu savaşta Golan tepelerinin kaybedilmesi Suriye’deki her bireyin hayatında derin yaralar açmıştı. Bu stratejik kaybın ötesinde İsrail’in yakın bir tehdit haline gelmesi Şam yönetimini yeni bir hamle yapmaya mecbur bırakıyordu. Arap Zirvesinde yeni taktik ve politikalar tartışılıp kabul edildi. Buna göre, İsrail hiç bir şekilde tanınmayacak, İsrail ile hiç bir şekilde müzakerelere girişilmeyecek ve hiç bir şekilde İsrail ile barış anlaşması yapılmayacak, fakat Filistinlilerin hakları sonuna kadar savunulacaktı. Bu amaçla İsrail’e karşı bir yıpratma savaşı (war of attrition) yürütülecekti.

1973 Savaşı hem bölgeyi hem de dünyayı etkiledi. Savaş esnasında Arap ülkelerinin uygulamış olduğu petrol ambargosu ile petrolün bir silah olarak kullanılabileceği anlaşıldı. Petrolün silah olarak kullanılması da bu planın teoriden uygulamaya geçtiğini gösterdi. İsrail savaş sonunda kazanmış gibi görünse de maddi ve psikolojik açıdan oldukça zarara uğradı. Kurulduğu andan itibaren topraklarını genişleten ve bunun sonucunda 6 kat büyüklükte toprağa sahip olmayı başaran İsrail toprak kazanımın yanında 1.500.000 Arap’ı da bünyesine eklemişti. Genişleyen İsrail, Arap devletleri için tehdit oluşturup Arap milliyetçiliğini körüklese de aslında içerisindeki Arap nüfustan dolayı kendisi de tehdit altındaydı. Yani İsrail güvenilir sınırlara sahipti fakat hiç de güvenilir olmayan bir nüfusa sahip oldu. Tüm bunların yanında savaş sonunda İsrail askeri ve ekonomik açıdan ABD’ye daha bağımlı hale geldi.

Savaşın sona ermesinden sonra Mısır ve İsrail delegeleri daha önce görülmemiş şekilde Kahire’ye 101 km’lik bir mesafede görüşmelere başladı. Görüşmelerin sonunda 11 Kasım 1973’te 6 maddelik bir mütareke anlaşması imzalandı. 11 Kasım 1973’te yapılan bu anlaşma, ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’in mekik diplomasisinin ve 1978 Camp David Anlaşmalarına varan sürecin başlangıcını oluşturdu.

Arap-İsrail Savaşlarının Bugüne ve Yarına Yansımaları

     Medeniyetlerin beşiği Ortadoğu, zengin kültürel birikimi, güçlü jeopolitik konumu ve ekonomik potansiyeli ile bölgesel ve küresel aktörlerin çekim alanı olmuştur. I. Dünya Savaşı ve sonrası İngiltere ve Fransa’nın, bölge sınırlarını keyfi olarak çizerek parçalara ayırmaları, bölge içi mücadeleyi beraberinde getirdi. İsrail devletinin ortaya çıkışı ile birlikte yirmi beş yıllık bir süre içinde, Araplarla İsrail arasında dört büyük savaş oldu. Her iki ulus arasındaki bu çatışmaların tarihin derinliklerine kadar inen ideolojik, dinsel, siyasal, sosyal ve ekonomik yönleri vardır.

Bölgede yapılan dört büyük savaş İsrail’in varlığını daha da güçlendirirken Filistin tarafı katliamlara, göçlere ve her alanda mahrumiyetlere maruz kaldı. Uluslararası anlamda İsrail’in

aleyhinde alınan yüzlerce karara rağmen Filistin, dünden daha iyi olamadı. Hemen

her gün birkaç masumun hayatını kaybettiği Filistin’de, hiçbir kararın ve sözde barış anlaşmasının, İsrail’in kanun tanımaz tavırları karşısında şansı görünmemektedir.

İsrail bölgede düzenin ve barışın önündeki en büyük engel olduğunu hemen her

gün gerçekleştirdiği fiili uygulamaları ile ortaya koymaktadır. 1990’larda Madrid Görüşmeleri ve Oslo Barış Süreci ile başlayan arayışları, aslında İsrail’in bölgeyi İleride görmek istediği düzenin ara çözümlemeleri olarak algılayabiliriz. Kanaatimizce İsrail’in bu kadar şımarık olmasının en önemli sebebi ise; siyasi ve ekonomik birlikten yoksun İslam dünyasının dağınık halidir.

Bugün Filistin, İslam dünyasının üzerinde hemen hemen ittifak içerisinde bulunduğu tek konudur. Buna rağmen İslam dünyası ne Soğuk Savaş döneminde ne de sonrasında birkaç çıkış dışında güçlü bir irade sergileyememiştir. Buna rağmen gerek bölge ülkeleri gerek coğrafya dışındaki Müslüman ülkeler küresel güçleri küstürmeme telaşı ve dünyadan dışlanma korkuları ile Filistin’in yaşadığı drama göz yumabilmişler, Filistin’i siyasi anlamda âdeta yetim bırakabilmişlerdir. Binlerce yıllık tarihi geçmişe sahip olan Filistin toprakları, geçtiğimiz yüzyıl içerisinde dünya gündeminden düşmeyerek uluslararası hareketliliğin merkezini oluşturmuştur . Filistin meselesi, uluslararası sistemde hâlâ çözüm bekleyen güncel bir konudur. Bu şartlar altında da çözülmesi imkansız gibi gözükmektedir.

Petrolün ve Körfez’in Batı’nın yumuşak karnı olduğu görüldü. Amerikan global stratejisi buna göre biçimlenmeye başladı. 1978’de imzalanan Camp David Anlaşması ile Arap dünyasında şiddetli bir kutuplaşma meydana geldi.  Mısır, Arap dünyasındaki rolünü yitirdi. Arap dünyasının geleneksel önderi olan Mısır’ın Orta Doğu politikasında etkisizleşmesi ve Arap mücadelesinde devre dışı kalması büyük boşluk yarattı. Önderlik boşluğu Arap dünyasını felç etti. Suudi Arabistan, Arap dünyasının mali patronu haline geldi, nüfuzunu iyice arttırdı

Filistin Kurtuluş Örgütü ve temsil ettiği kurtuluş mücadelesi büyük prestij kazandı. FKÖ, çok güçlendi ve uluslar arası siyasetin başlıca aktörleri arasına girdi.

Günümüzde dünya petrol rezervlerinin %60’dan fazlasına sahip olan Ortadoğu, İsrail ve ABD merkezli ciddi bir uçurumun tam kenarındadır. Zaman zaman sahnedeki oyuncuların değişmiş , fakat roller hiç değişmemiş ve savaş süreklilik arz etmiştir ve etmeye de devam edecektir.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Hagana Terör Örgütü ve İsrail’in Kuruluşu

Suriye’deki Enerji Kaynakları ve Türkiye

Bu Çalışmanın Tüm Hakları Betül KARATAY’a Aittir.

KAYNAKÇA

Tayyar Arı, Geçmişten Günümüze Ortadoğu Siyaset, Savaş ve Diplomasi.

Bernard Lewis, Ortadoğu: İki Bin Yıllık Ortadoğu Tarihi.

Peter Mansfield, Ortadoğu Tarihi.

Modern Ortadoğu Tarihi, Anadolu Üniversitesi Yayını.(Açık erişim)

Modern Ortadoğu Tarihi- William L. Cleveland

Fahir Armaoğlu- 20. Yüzyıl Siyasî Tarihi

Arap İsrail Savaşları ve Ortadoğu’ya Etkileri-Levent Atmaca (Yüksek Lisans Tezi)

Arap İsrail Savaşları ve Türkiye’nin  Tutumu- Rabiye Gelen (Yüksek Lisans Tezi)an

Kur’an-ı Kerim ve Hadis Rivayetlerinde Kudüs

Kudüs, ismen Kur’an’da açık bir şekilde geçmemekle birlikte ayetlerin Kudüs’e atıf yapması şeklinde yapılan tefsirler neticesinde Kur’an’ın bahsettiği Mescid-i Aksa’nın ve “bereketli kılınan beldenin” Kudüs olduğu, Miraç’ın burada gerçekleştiği kanaatine varılmıştır. Yine aynı şekilde rivayetlerde geçen “Mescid-i Aksa” yani “Uzak Mescid” kavramları da Kudüs ile özdeştirilmiş, “Mescid-i Aksa” kavramının Kudüs’e tekabül ettiği kanısına ulaşılmıştır.

Kur’an ayetlerinde, “kutsal toprak” ifadesinin belirli bir bölgeyi kapsamadığı, Kudüs’ün kutsal toprakların önemli kısmını oluşturduğu ifade edilmektedir. Aynı şekilde hadis literatüründe de “kutsal toprak” ifadesi için özel bir tanım yapılmamakta, kutsal toprak olarak Kudüs’ü de kapsayan Şam beldesine işaret eden genel bir aktarım yer almaktadır. Kutsal toprak sınırlarının çizilmesi konusunda ortak bir karara varılamamış ve farklı yorumlar beyan edilmiştir. Bu konuda şunlar söylenmiştir:

“Kur’an’da kutsal toprak kavramının Kudüs’e işaret etmesi gerekmemektedir. O, ya kutsal toprağın bulunduğu bölgenin bütününe, ya Kudüs’e ve yahut da kutsal toprak içerisinde yer alan herhangi bir kısmına veya bir yere işaret ediyor olabilir.”

Hangi tefsircilerin hangi sınırları kutsal toprak olarak belirlediği meselesine konumuzun kapsamı dışında olmasından dolayı değinmeyip sadece kutsal toprak sınırlarının belirlenmesinde farklı yorum ve görüşlerin olduğunu belirterek ayet ve rivayetlere yer verelim:

Ayetler;

Kulu (Muhammed aleyhisselamı) geceleyin Mescid-i Haram’dan çevresini bereketli kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren (Allah)’ın şanı yüce (ve her türlü noksanlıktan uzak)tır.

Onu ve Lut’u içinde alemlere bereket verdiğimiz yere (ulaştırıp) kurtardık. (Rivayetlere göre Irak’ta idiler. Hz. İbrahim oradan Filistin’e, Hz. Lut da oraya bir günlük mesafedeki Sodam’a yerleşti ve kendisine orada peygamberlik verildi.)

Süleyman’ın hizmetine(de) şiddetli esen rüzgarı (verdik). Onun emriyle o, içine bereketler verdiğimiz yere akıp gider (ve kendisini de götürür)dü.

Onlar(ın yurdu) ile içinde bereket verdiğimiz kasabalar arasında sırt sırta (birbirine yakın) nice kasabalar var ettik.

Zayıf ve hor görülen (Yahudi) kavmi(ni) de içine feyz ve bereket verdiğimiz yerin (Şam’ın) doğu taraflarına ve batı taraflarına mirasçı kıldık. (Böylece eziyetlere) sabretmeleri yüzünden Rabbinin İsrailoğullarına olan güzel sözü tamamen yerine geldi.

Ey Kavmim. Allah’ın sizin (yerleşmeniz) için yazdığı mukaddes yere gidin, geri dönmeyin. Sonra zarara uğrayıp perişan olursunuz.

(Allah) buyurdu ki: Ey Musa! Muhakkak ki orası (o mukaddes yer) onlara kırk yıl yasak edilmiştir. Onlar o yerde (Tih çölünde bir müddet) şaşkın şaşkın dolaşacaklardır. Artık bu yoldan çıkmış topluluğa üzülme.

(Medine’deki Yahudi ve Münafık) birtakım beyinsiz insanlar; ‘(Müslümanları) üzerinde bulundukları (eski) kıblelerin(i Beyt-i Mukaddes)ten (Kabe’ye) çeviren nedir?’ diyecekler. De ki; Doğu da Allah’ındır, Batı da.

(Resulüm! Biz vaktiyle arzulayıp da şu anda) yöneldiğin kıble (olan Kabe’)yi ancak (sen) Peygamber(im’)e uyanları, topukları üzerinde geri dönen (münafık ve mürtetler)den ayıralım (da onlar bilinsinler) diye kıble yaptık. Gerçi bu (çevrilme) elbette Allah’ın doğru yola ilettiği kimselerden başkasına ağır gelmektedir. Allah sizin imanınızı (Mescid-i Aksa’ya yönelerek kıldığınız namazlarınızı) asla zayi edecek değildir.

kuranı kerim ve kudüs

Rivayetler;

Namaz kılmak için şu üç mescitten başka hiçbir mescide sefer edilmez: Harem Mescidi, Aksa Mescidi ve benim mescidim.

…Ebu Zer’den işittim, şöyle dedi: Ben: “Ya Rasulallah! Yeryüzünde ilk önce hangi mescit bina edilip konuldu?” diye sordum. Rasulullah: “el-Mescidu’l-Haram” buyurdu. Ben: “Sonra hangisi” dedim. Rasulullah: “el-Mescidu’l-Aksa” dedi. Sonra ben: “Bu iki mescidin kuruluşu arasında ne kadar zaman vardır?” dedim. Rasulullah: “Kırk sene” buyurdu. Sonra da: “Bundan sonra namaz sana nerede yetişirse sen namazı orada kıl! Çünkü faziletli namaz vakti içinde kılınandır.” buyurdu.

…Ebu İdris şöyle demiştir: Ben Avf b. ibn Malik’ten işittim, şöyle dedi: “Ben Tebük gazasında deriden yapılmış yuvarlak bir çadır içinde iken Peygamber’in huzuruna geldim. (Görüşürken bana) şöyle buyurdu: Kıyametin kopması yaklaştığı sırada (onun alametlerinden olmak üzere şu) altı şeyi say: Benim ölümüm, sonra Beytü’l-Makdis’in fethi,…”

…Bize Abdurrezzak ibn Hemmam es-San’ani, Mamer ibn Raşid’den, o da Hemmam ibn Münebbih’ten tahdis etti: O da Ebu Hureyre’den şöyle derken işitmiş: Rasulullah şöyle buyurdu: İsrailoğullarına: “Beytü’l-Makdis kapısından eğilerek giriniz ve Hıtta (Ya Rab! Dileğimiz günahımızı affetmendir.) deyiniz.” denildi. Fakat onlar (tersine) kalçaları üzere emekleyerek girdiler ve Hıtta yerine Habbetun fi şa’ratın (kıl çuval içinde hububat) sözünü söylediler.

Meymune (radıyallahu anha) anlatıyor: “Ey Allah’ın Resulü! dedim. Bize Beytü’l-Makdis hakkında fetva verin!” “Ona gidin içinde namaz kılın.” buyurdular. O zamanlarda her tarafta savaş vardı. (Resulullah bu durumu nazarı itibara alarak sözlerini şöyle tamamladılar):- “Gidip içinde namaz kılamıyorsanız, hiç olmazsa kandillerine yakacak zeytinyağı gönderin!”

Muaz ibn Cebel (radıyallahu anh) anlatıyor: Resulullah (bir gün): “Beytü’l-Makdis’in imarı Yesrib’in harabıdır. Yesrib’in harabı melhamenin (savaşın) çıkmasıdır. Melhame İstanbul’un fethidir, İstanbul’un fethi Deccal’in çıkmasıdır!” buyurdular. Sonra elini (Resulullah), konuşmakta olduğu kimsenin (yani Muaz’ın) dizine vurdular ve: “Bu söylediğim kesinlikle hakikattir. Tıpkı senin burada oturman hak olduğu gibi.” buyurdular.

Resulullah’ın azatlısı Meymune (radıyallahu anh) anlatıyor: “Ey Allah’ın Resulü! Bize Beytü’l-Makdis hakkında fetva ver!” demiştim. Şöyle buyurdular: “Orası mahşer (yani Kıyamet günü insanların toplanacağı ve menşer (herkesin defterlerinin neşredileceği) yeridir. Oraya gidin ve içinde namaz kılın. Çünkü orada kılınacak tek namaz kendi dışındaki yerlerde kılacağınız bin namaz gibidir.” Ben tekrar sordum: “Ben oraya gitmeye muktedir olamazsam ne yapmalıyım?” Şu cevabı verdi: “Ona kandil yağı bağışlarsın, aydınlatılmasında kullanılır. Böyle yapan da oraya varan gibidir.”

Abdullah İbn Amr (radıyallahu anh) anlatıyor: Resulullah buyurdular ki: “Hz. Davud’un oğlu Süleyman, Beytü’l-Makdis’in inşaatını tamamlayınca Allah’tan üç şey talep etti: Allah’ın hükmüne muvafık düşecek şekilde hüküm vermek, kendinden sonra kimseye nasip olmayacak bir saltanat, bu mescide sırf namaz kılmak niyetiyle gelenleri günahlarından temizlenerek annelerinden doğdukları gündeki gibi olmaları. Resulullah ilave etti: İlk ikisi verilmiştir. Üçüncünün de verildiğini niyet ediyorum.”

Hz. Peygamber Mescid-i Haram’ın fazileti hakkında şöyle buyurdu: Üç mescit için seyahat yükü bağlanır: Biri Mescid-i Haram, biri benim mescidim, biri de Mescid-i Aksa’dır.

Tur dağına çıkmak istedim. Bu düşüncemi İbn Ömer’e sordum. İbn Ömer şöyle dedi: “Bilmiyor musun ki Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Yolculuk yükü ancak üç mescit için bağlanır: Mescid-i Haram, Mescid-i Nebi ve Mescid-i Aksa. Tur’u bırak, oraya gitme.”

Mekke fethedildiği gün bir adam Resulullah’a gelerek şöyle dedi: “Ya Resulullah! Ben Beytü’l-Makdis’te namaz kılmayı adadım.” Hz. Peygamber, Mescid-i Haram’ı işaret ederek: “Burası daha faziletlidir, burada kıl.” buyurdu. Bu sözü Hz. Peygamber üç defa tekrarladıktan sonra şöyle buyurdu: “Ebu’l-Kasım’ın varlığı kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki burada namaz kılmak, diğer beldelerde namaz kılmaktan bin derece daha üstündür.”

Bir adam Hz. Ömer’den Beytü’l-Makdis’e(Mescid-i Aksa’ya) gitmek hususunda izin istedi. Hz. Ömer o adama: “Hazırlan ve git; hazırlandığın zaman bana haber ver.” dedi. Adam hazırlanınca Hz. Ömer’in yanına geldi. Hz. Ömer ona: “Bu ziyaretini umre yap.” dedi.

Hz. Ömer zekat develerini çıkardığı sırada kendisine iki adam geldi. Onlara: “Nereden geliyorsunuz?” diye sordu. Onlar da: “Beytü’l-Makdis’ten(Kudüs) geliyoruz.” dediler. Hz. Ömer onu sopayla dövdü ve şöyle dedi: “Beytullah’ı ziyaret gibi bir ziyaret için mi gittiniz?” diye sordu. “Sadece oradan geçtik.” diye cevap verdiler.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Hunların Tarih Sahnesine Çıkışı

Önde Gelen Altcoinler

Kaynak

Nazlı Karabulut, Başlangıçtan Emevilere İslam Tarihinde Kudüs

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Nazlı Karabulut’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Emanuel Karasu: Hayatı, Faaliyetleri Ve Hakkında Söylenenler

Emanuel Karasu Kimdir ?

Emanuel Karasu’nun doğum tarihi hakkındaki bilgiler net değildir. EJd’ye göre, Emanuel Karasu, 1862 yılında Selânik’te doğmuştur. Edhem Eldem ise, EJd’de verilen 1862 yılının doğru olamayacağı yönünde, bazı belgelere ulaşmıştır. Eldem, bu konudaki bilgileri Karasu’nun 1921 ve 1926 tarihli pasaportlarına dayandırmaktadır. Edhem Eldem, Karasu’ya, 1921 yılında, İtalya tarafından verilen pasaportun, Roni Margulies’da bulunduğunu dile getirmiştir.
Edhem Eldem, Karasu’nun 1926’da tekrar bir pasaport talebinde bulunduğunu, bunun üzerine, İstanbul’daki İtalyan Konsolosluğu tarafından bir pasaport verildiğini belirtmiştir. Edhem Eldem, 15 Eylül 1926 tarihli pasaportun, önceki pasaportun bilgilerini teyit etmekle birlikte, bazı yeni bilgiler de içerdiğini belirtmektedir. Buna göre, Eldem, bir yıllık müddeti bittikten sonra, 5 Eylül 1927 tarihinde aynı makam tarafından bir yıllığına uzatılan bu pasaportta Karasu’nun doğum tarihinin kesin bir şekilde 1863 olarak yazıldığını bildirmektedir. Yine Edhem Eldem, EJd’nin verdiği 1862 tarihinin 1863 olarak düzeltilmesi gerektiğini söylemiştir. Şu anda elimizde başka bir bilgi olmadığına göre bu bilginin doğru kabul edilmesinde bir mahzur yoktur.

Emanuel Karasu’nun Eşi, Ailesi Ve Çocukları

Emanuel Karasu’nun ailesinin 1492‘de İspanya’dan sürülmüş ve Sultan II. Bayezid’in (1481-1512) izniyle Selânik’e yerleşmiş Sefarad Yahudileri’nden olduğu belirtilmektedir. “Karasu’nun da mensubu olduğu dünya Yahudileri’nin onda birlik bölümünü teşkil eden Sefaradlar, Türkiye Yahudileri’nin çoğunluğunu oluşturmuşlardır.”
Karasu’nun anne ve babası hakkında detaylı bir bilgi yoktur. Hâriciye Nezâreti Evrâk Müdüriyeti Sefâret-i Ecnebiyye (Dışişleri Bakanlığı Yabancılar Evrâk Müdürlüğü Elçiliği) tarafından, 22 Temmuz 1920’de, yazılan bir takrîrde Emanuel Karasu’nun babasının adı İsrail olarak geçmiştir. Roni Margulies, Karasu’nun 1921 pasaportunda babasının adını, Asriel olarak okumuştur. Edhem Eldem ise, 1926 pasaportunda açık bir şekilde – ve mana teşkil edecek surette “fu Uziel”, yani müteveffa Uziel olarak gördüğünü zikretmiştir. Eldem, aynı tarihli pasaportta annesinin adının, Sunbule Assack (?) diye geçtiğini belirtmiştir.
Görülüyor ki; hem yukarıda bahsedilen takrirde hem de iki pasaportta, birbiriyle uyuşmayan bilgiler mevcuttur. Roni Margulies’tan sonra aynı konuda bir makale yazan Edhem Eldem’in yazdıkları daha güvenilir gözükmektedir. Karasu’nun ailesinin diğer fertlerine gelince, Roni Morgulies’un 1995’teki tespitine göre, Emanuel Karasu’nun torunları olarak Türkiye’de sadece üç akrabası vardır. Bu kişiler, Emanuel Karasu‘nun kızı Frida’nın bir kız çocuğu ile kız kardeşi Benuta’nın iki torunundan ibarettir. Büyük Osmanlı Arşivi (BOA)’ndeki belgelere göre, Karasu’nun evli ve çocuklarının olduğu anlaşılmaktadır.

Karasu Hakkında Bilgiler

Emanuel Karasu’nun eşi Bella Karasu hakkındaki bilgiler; Emanuel Karasu, 2 Teşrîn-i Evvel 1334 (2 Ekim 1918) tarihinde verdiği dilekçenin Selânik vilâyetinin 22 Nisan 1325’deki (7 Mayıs 1909’daki) 24 numaralı tahrîrat melfûfunda (resmî ekinde) gerek kendisinin, gerekse eşi Bella’nın, Selânik’in Karahacıoğlu Mahallesi’ne âit 101 numaralı evde oturduğu yazılıdır. Aynı belgede, Karasu’nun eşi Bella’nın Selânik doğumlu olup, babasının adının Matatya Efendi olduğu belirtilmiştir. Bella Karasu, Teşrin-i Evvel 1337/ 5 Ekim 1921’de Karasu’nun zevcesi Bella’nın terk-i tâbiiyyet istid‘âsına dâir tâbiiyyet müzekkeresinden anlaşılacağı üzere Osmanlı vatandaşlığını terk ederek İtalya vatandaşı olmuştur.
Karasu’nun erkek çocukları hakkındaki bilgiler; Hâriciye Nezareti Evrâk Müdüriyeti Sefâret-i Ecnebiyye tarafından, 22 Temmuz 1920’de, yazılan bir takrîrde Emanuel Karasu’nun oğlu Azrail, İsak ve David’dir. Edhem Eldem’in Karasu’nun ailesinden edindiği bilgilere göre, Karasu’nun altı çocuğu vardır. Karasu’nun iki pasaportunda da birbiriyle örtüşmeyen bilgilerin olduğunu belirten Eldem, 1926 tarihli pasaportta Karasu’nun Ester ve Moisé adlı iki evladının olduğunun anlaşıldığını dile getirmiştir. Eldem, aynı pasaportta fotografı da bulunan Karasu’nun Ester Carasso adlı kızının, 1909 İstanbul doğumlu olup 17 yaşında olduğunu oğlu Moisé Carasso’nun ise, 1914 İstanbul doğumlu olup 12 yaşında olduğunu yazmıştır.

Edhem Eldem’e göre, Karasu’nun 1921 tarihli pasaportunda, Nelly isminde bir kızı daha görünmektedir. Eldem, ailenin de Karasu’nun Nelly adında bir kızı olduğunu teyid ettiğini belirtmiştir. Eldem aynı makalede, Karasu’nun oğluyla ilgili verdiği bilgide, onun 1921 tarihli pasaportunda, Moisé adının geçmediğini belirtmiştir. Eldem’in bunların dışında edindiği bilgilerde üç kızı ve üç oğlu vardır. Emanuel Karasu‘nun kızı Frida, İda ve Nelly’dir. Karasu’nun oğullarının isimlerinin, David, Albert, Matteo olarak anlaşıldığını belirten Eldem’e göre, Karasu’nun iki pasaportundaki farklı bilgiler beraberinde şu soruyu akla getirmektedir:
1921 yılındaki pasaportta adı geçmeyen Moisé ismi David isminin üzerine mi yazılmıştır? Eldem, belki de Karasu’nun çocuklarının ikişer isme sahip olduğunu belirterek bu bilgiden hareketle, muhtemelen şu cevaba ulaşılacağına değinmiştir: Moisé’nin aslında David Moisé ve Ester’in de, İda, Frida veya Nelly’nin ya asıl ya da göbek isimleri olarak düşünebileceğidir. Netice itibariyle bu bilgilere dayanarak şimdilik kesin bir şey söyleyebilecek durumda değiliz.

Emanuel Karasu’nun Osmanlı Vatandaşlık Bilgileri

Emanuel Karasu, Osmanlı vatandaşı olarak bilinmektedir. Babıâli Hukuk Müşâvirliği yazısında, Karasu’nun, 2 Teşrîn-i Evvel 1324’te (15 Ekim 1908’te), Osmanlı ülkesinde doğduğunu belirttiğini yazmıştır. Babıâli Hukuk Müşâvirliği yazısına göre, Karasu’nun dedesi David Karaso, kendisini, İspanya vatandaşı olarak kaydettirmiştir. Karasu, nüfus kayıtlarında, Osmanlı ülkesinde doğmasına rağmen, ailesinin İspanya vatandaşı olmasından dolayı, yanlışlıkla İspanyol uyruklu yazıldığını belirtmiştir. Karasu, hiçbir vakit yabancı uyruk iddiasında bulunmadığını, vatandaşlıktan çıkmak gerekirse, o zaman yapılanlara uyacağını belirtmiştir. 1908 sonbaharında, (6 Teşrîn-i Sâni 1324 /19 Kasım 1908) meclis seçimlerinden hemen önce, kuşkusuz milletvekili seçilebilmeyi mümkün kılmak amacıyla, Karasu İspanyol vatandaşlığını terk edip, Osmanlı vatandaşlığına geçmiştir.
Emanuel Karasu’nun vatandaşlık hikayesi burada bitmemiştir. Karasu, yukarıda da belirtildiği üzere, hiçbir surette Osmanlı vatandaşlığına itiraz etmeyeceğini beyân etmesine rağmen, aleyhine açılmış bir takım davalardan kurtulmak için, İtalya Fevkâlâde Komiserliğinin isteği üzerine, 20 Temmuz 1921 (20 Temmuz 1337) tarihinde Meclis-i Vükelâ kararıyla resmen İtalya vatandaşlığa geçmiştir. Doğal olarak burada insanın aklına Karasu, “Hangi davalardan kurtulmak istemiştir?” sorusu gelmektedir.
Karasu’nun yargılandığı davalar, İtalya Yüksek Komiseliği’nin 24 Ağustos 1920 tarihli Osmanlı Hâriciye Vekâleti’ne yazdığı dilekçeden anlaşılmaktadır.

Söz konusu dilekçede, Karasu’nun yargılandığı davalar şöyle sıralanmıştır:

Osmanlı Ticaret Mahkemesi Odası nezdindeki, Osmanlı Ulusal Kredisi (Milli İtibar) davası.
İmparatorluk İktisat Vekâleti tarafından açılan Osmanlı Ticâret Mahkemesi 2. Odası nezdindeki dava.
Pera Sivil Mahkemesi nezdindeki, Deutsche Orient Bank tarafından açılan bir dava.
İstanbul Müracaat Mahkemesi’nin Sivil Bölümü nezdindeki, Deutsche Orient Bank tarafından açılan bir dava.
İstanbul Müracaat Mahkemesi’nin Ticâri Bölümü nezdindeki, Limanlar Şirketi tarafından açılmış bir dava.
İstanbul Müracaat Mahkemesi’nin Ticâri Bölümü nezdindeki, Hikmet Paşa’nın açtığı bir dava.
Dilekçede, yukarıda belirtilen davaların güncelleştirilerek, Karasu’nun, İtalya vatandaşı sıfatıyla, konsolosluk desteğinden istifade edebileceği düzeye getirilmesini talep ettiği bildirilmiştir. Dilekçenin devamında ise, İtalyan Yüksek Komiserliği, İmparatorluk Adalet Vekaleti’ne gerekli talimatları vererek; Karasu hakkında açılmış davaların, Osmanlı Mahkemeleri’nin, Osmanlı vatandaşı ve yabancı vatandaşları arasında yüzeye çıkan farklılıkları yargılamayı tekrar ele almaya başlayana dek askıya alınmasını rica etmiştir.

Arşivler

Hakkında açılan davalardan birine göre Karasu, zor durumdadır. 9 Ocak 1922’de İtalya Yüksek Komiserliği tarafından, Karasu’nun İtalya vatandaşı olduğu belirtilen bir yazıda, İstanbul Ceza Mahkemesi’nin onun tüm varidâtına (gelirlerine) sınırlama getirildiği belirtilmiştir. Bu yazının devamında bunun hatalı bir davranış olduğu vurgulanarak kararın Karasu’ya uygulanamayacağı ifade edilerek Karasu’nun gelirleri üzerindeki bu tedbirlerin kaldırılması da talep edilmiştir. İtalya Yüksek Komiserliği tarafından, 24 Ağustos 1921’de, İmparatorluk Hâriciye Vekâleti’ne (Osmanlı Dışişleri Bakanlığı’na) yazılan bir başka dilekçede, Karasu’nun İtalya vatandaşı olduğu belirtilerek hakkında açılan davaları, bizzat kendilerinin takip ettiği ifade edilmiştir.
İtalya Yüksek Komiserliği’nin nezdinde takip edilen bir dava ise Karasu için çok önemlidir. Karasu bu yüzden İtalya vatandaşlığına geçmiştir. Karasu, kendisine ait olan Arimetea ve Bitynia adlı gemileri G. Rossi ismindeki İtalyan Denizcilik şirketine satmak istemiştir lakin gemilerin milliyetini bildiren sertifikasının teslimi gerekmektedir. Ancak bu gemilerin komisyonunun ödenmediğinden, gereken sertifika Osmanlı Devleti tarafından verilmemiştir. Hikmet Paşa’nın bu konuyla alakalı olarak Karasu aleyhine açtığı dava, birçok belgede bahis konusudur. Çünkü Karasu’ya ait olduğu belirtilen Arimetea ve Bitynia adlı gemilerin komisyonu olan 495. 000 kron yani 15. 246 Osmanlı Lirası, Hikmet Paşa tarafından talep edilmiş; ancak Karasu bu parayı ödememiştir.
Karasu, kendisinden istenen bu komisyon tutarını, ödememek için İtalya vatandaşı olarak kabul edilmesini istemiştir. Bu durum Karasu hakkındaki belgelerde, açıkca görülmektedir. Bu cezanın ödenmesini isteyen Hikmet Paşa ise Karasu’nun Osmanlı vatandaşı olarak kabul edilmesini istemiştir. 22 Haziran 1338’de (22 Haziran 1922’de) Adliye Nâzırı tarafından yazılan bir dilekçede, Hikmet Paşa tarafından verilen dilekçeye atıfta bulunularak Hikmet Paşa’nın, Karasu’nun İtalyalı olmadığını belirttiği yazılmıştır. Uzun yazışmaların sonucunda, Hikmet Paşa’nın Karasu’dan istediği komisyon tutarı tahsil edilmiştir. 7 Safer 1341/ 16 Ocak 1913 tarihli bir belge, bunu göstermektedir. Özetle, Karasu’nun vatandaşlığı konusunda; Karasu’nu doğumunda ailesi İspanyol vatandaşıdır.

Siyasi Kariyeri

1908 sonbaharında, meclis seçimlerinden hemen önce kuşkusuz milletvekili seçilebilmeyi mümkün kılmak amacıyla, Karasu İspanyol vatandaşlığını terk edip, Osmanlı vatandaşlığına geçmiştir. İstanbul’un işgal altında olduğu ve İttihatçılığ’ın makbul olmadığı 1921 yılının Temmuz ayında, Karasu, İtalyan vatandaşlığına geçmiş ve Osmanlı vatandaşlığını terki, Hâriciye Nezâreti (Dışişleri Bakanlığı) tarafından, İtalya Fevkalade Komiserliği’nin ısrarı üzerine ve istisnâi olarak kabul edilmiştir. Emanuel Karasu’nun eşi Bella’nın da, İtalyan vatandaşlığına geçmek için, 22 Ağustos 1921 günü, Dışişleri Bakanlığı’nın Tâbiyet Müdürlüğü’ne bir dilekçe ile başvurduğu belirtilmiştir. Hukuk Müşâvirliği İstişâre Odası, bu dilekçeye cevaben yazdığı resmî yazıda, Bella Karasu’nun Osmanlı vatandaşı olarak kalmasının Hükümet’in faydası açısından bir öneminin olmadığı dile getirilmiştir.
Burada vurgulanan konu, Karasu Efendi hakkında yapılan işlemin, Karasu’nun eşi için de uygulanmasına meydan verilmemesidir. Karasu’nun, uyruk değiştirme konusundaki bilgilerden sonra, Karasu’nun hareketliliği konusuna gelince; Edhem Eldem’e göre, 1926 pasaportunun getirdiği izahat sınırlıdır. Esasen 20 sahifelik olması gereken bu pasaportun ancak 8 sahifesi (1-5,12-14) mevcut olduğundan, birçok vize ve benzeri ibarenin kayıp olduğu anlaşılmakta olup, kalan sahifelerde ise bazı bilgiler mevcuttur. Eldem, sadece bir Pire Limanı’na giriş damgasıyla İstanbul Bulgar Legasyonu tarafından verilmiş bir doğrudan geçiş vizesiyle, ona iliştirilmiş bir kağıt bulunmaktadır diye belirtmiştir.

Eldem’e göre, Karasu’nun Bulgar vizesinde şu bilgiler bulunmaktadır:

5 Şubat 1927 tarihinde verilmiş ve 45 gün içinde İstanbul’dan hareketle kullanılması gerektiği belirtilmiştir. İliştirilmiş olan kağıtta ise, Karasu’nun doğum yeri olarak Selânik, vatandaşlığı İtalyan ve ikametgâhı pasaporttan farklı olarak İstanbul verilmiş, vizenin de İtalya yönünde transit için geçerli olduğu belirtilmiştir. Dolayısıyla Karasu’nun en geç Mart 1927 sonlarında İtalya’ya yönelerek İstanbul’dan Bulgaristan yoluyla (vizeyi kullandığı takdirde, (zira herhangi bir giriş damgası mevcut değildir), İtalya’ya gittiği anlaşılmaktadır.
17 Şubat 1927 tarihli Pire limanı giriş damgasından, yolculuğunun ikinci (veya birinci) kısmının Yunanistan’da geçmiş olduğu anlaşılmaktadır. Doğrudan doğruya Pire’ye gitmek varken neden Bulgaristan üzerinden bir geçiş yolunun seçildiği (tekrar belirtelim, belki de Bulgar vizesini almış ama kullanmamıştır) merak konusu olabilir. Karasu’nun aynı yıl içinde İstanbul’a dönmüş olması gerekir; Çünkü 5 Eylül 1927 tarihindeki pasaportun uzatılışı, İstanbul Konsolosluğu tarafından verilmiştir. Bundan sonrası ise bilinememektedir. Göze çarpan tek şey şudur ki; Pasaportun 1926’daki ilk verilişindeki ‘İtalya ve dönüş’ ifadesi, uzatmada, sadece İtalya’ya dönüşmüştür. Bundan Karasu’nun kesin bir dönüşü tasarladığı düşünülebilir. Fakat Karasu’nun, 1934’ten yani ölümünden evvel İstanbul’a döndüğü kesindir. Margulies’a göre, her durumda, Emanuel Karasu, 1921-1923 yıllarında Türkiye ile İtalya arasında gidip gelmiştir ancak bu sürenin çoğunluğunu iki ülkeden hangisinde geçirdiği meçhuldür.

Emanuel Karasu ve Siyonizm

Emanuel Karasu’nun Yahudi kimliği, ömrü boyunca kendisine hatırlatılmıştır. Özellikle mebusluğu döneminde yapılan tartışmalarda hemen Yahudi deyince verilen örnek Karasu olmuştur. Örneğin, Osmanlı Mebusân Meclisi’nde vatandaşların nüfus kütüğü yasa tasarısı bilgileri tartışılırken Emanuel Karasu’nun Yahudi kimliğine dikkat çekilmiştir. Nüfus kütüğü yasa tasarısı görüşülürken aynı dönem milletvekili olan Yorgo Boşo Efendi, kişinin adı Yorgi ise Hristiyan, Ahmet veya Mehmet ise Müslüman’dır, lâkin Karasu ismi yazıldığında mutlaka Yahudi olduğunun anlaşılacağından dem vurmuştur. Burada Serfice mebusu Yorgo Boşo, Musevi yerine Yahudi deyimini kullanmıştır. Çünkü Tanzimat’la birlikte başlayan millet isimlendirilmesinde “Yahudi Milleti” tabiri resmiyet kazanmıştır.
Emanuel Karasu, bir Yahudi olması nedeniyle zaman zaman Siyonist olmakla itham edilmiştir. Karasu’nun itham edildiği Siyonizm kelimesinin kökü olan siyon kavramı, Ahd-i Atik’te, Hz. Davut tarafından fethedilip krallığın merkezi yapılan Kudüs şehri için kullanılan bir isim olup, zaman içerisinde bütün İsrail topraklarını ifade edecek şekilde genişlemiştir. Siyon kelimesine dayanan Siyonizm, Yahudi halkının tarihi yurtlarına geri dönüşlerini ifade eden ve Filistin’de bir Yahudi devleti kurmayı hedefleyen siyâsi bir harekettir. Bu konuda Osmanlı’nın Yahudi mebuslarından olan Emanuel Karasu, 3 Mayıs 1327 /16 Mayıs 1911 tarihli Meclis-i Mebusan Zabıt Cerideleri (MMZC)’ne göre, “Siyonizm’i bilmiyorum” dediği için eleştirilmiştir.

Karasu’nun 1911’de Meclis-i Mebusân’da anti-Siyonist olduğunu belirttiği bu görüşme kısaca şöyledir:

Maliye Nâzırı Cavit Bey’in yönettiği Hükümet bütçesi açık verince, Cavit Bey, borç almaktan başka bir çözüm bulamamıştır ve Almanya’dan kredi sağlamıştır. MMZC’ye göre, muhâlefetten Gümülcineli İsmail Bey ise, bu anlaşmanın Siyonizm ile ilgisi bulunduğunu iddia etmişir. MMZC’den edinilen bilgilere göre, Gümülcineli İsmail Bey’in iddiasına göre, adını açıklamadığı bir Siyonist cemiyet tarafından, Meşrutiyet’ten evvel Kudüs, Şam ve Hayfa civarında büyük paralarla arazi alınarak Avrupa’dan gelen Museviler, buraya yerleştirilmek istenilmiştir. İsmail Hakkı Bey, bu Siyonist cemiyetin amaçlarını gerçekleştirmek için de Cavit Bey’den randevu talep ettiğini, lâkin Cavit Bey’in görüşmek istemediğini dillendirmiştir. İsmail Hakkı Bey, istediklerini elde edemeyen bu Siyonist cemiyetin, amaçlarını gerçekleştirmek için bu kez de Osmanlı Hükümeti’ni borçlandırarak emellerine ulaşmak istediğini dile getirmiştir.
Aynı MMZC’den, Karasu’nun, İsmail Hakkı Bey gibi düşünmediği anlaşılmaktadır. Karasu, burada, Yahudiler’in Filistin’e yerleştirilmesini istemediğini, açıkça ifade etmiştir ve konuyla ilgili şunları söylemiştir:
“Bundan üç sene evvel bazı Museviler’in Arz-ı Filistin’de değil, bulunabilecek olan sâir yerlerde iskân edilmesi imkânını düşünmek için bir komisyon teşekkül etmişti. Zannederim ki Reis Beyefendi, sizin de hâtır-ı âlînizde olacaktır, hattâ Süleyman Elbostani Efendi de vardı. Biz bu meselede, o komisyonda olduğumuz için, bir mahzûr gördük. Mahzûru da nedir? Dedik ki, dışarıdan girecek ecnebi Yahudiler 5 sene temekkün etmedikçe, tebaa-i âliyyeden olmayı arzu etse dahi yine tebaa-i ecnebîyyeden çıkmamış olacaktır. Binaenaleyh, hiçbir vakit de bunu münasip göremeyiz. Bu cihet halledilinceye kadar ecnebî Yahudiler’in umumiyetle muhacereti kabul edilemez. Münferit suretle olabilir, bir iki kişi olabilir, fakat umumiyetle olamaz. İşte bu sureti telif edenler, Yahudi muhacirinin iskân ve kabulüne muvafakat etmeyenler biziz.”

Siyonizm Meselesi

Karasu’nun kürsüye çıkarak kendisini savunmasına sebep olan Siyonizm meselesi, aslında Almanya’dan alınacak borç konusu yüzünden tekrar gündeme gelmiştir. Orhan Koloğlu’na göre, Almanlar’dan borç para almada Siyonizm’in parmağının olduğunu düşünmek manasına gelen bu iddia, Siyonizm’in Almanlar’ın güdümünde olduğu yolundaki İngiliz tezine katılmak demektir. Bu vesile ile Karasu’nun kürsüye çıkıp Siyonizm’e karşı olduğunu açıkladığını belirtmiştir. Hatta Karasu, Siyonist aleyhtarı tedbirlere bile taraftardır. Karasu’nun anti-Siyonist olduğunu destekleyen bazı tarihçiler, Osmanlı Devleti’nde Karasu’nun da mensubu olduğu Yahudi toplumunu Yahudi yerleşimi ve yaşamı açısından incelemişlerdir. Bu tarihçilerden olan İlber Ortaylı’ya göre, Osmanlı Yahudileri, Batı’nın yayılmacı ve hasta adamının mirasını paylaşacak eğilim ve eylemlere katılmamışlardır. Ortaylı, 1912’deki Edirne işgali sırasında, Baş Haham Haim Becerano’nun, “Şehri, Bulgar işgalcilerden uzak tuttuğunu” ifade etmiştir.
İlber Ortaylı, II. Meşrutiyet hareketinde Osmanlı Musevileri’nin çok etkin siyasetçilerinden olmayan Avram Galante, Nesim Mazliyah, Haim Nahum ve Emanuel Karasu gibi, sayısız entelektüelin aktif katılımının göze çarptığını dile getirmiştir. İmparatorluğun bütünlüğü için Yahudiler’in önemli olduğunu ifade edilmiştir. Bu yüzden İstanbul’daki Jacobson ve Lictheim gibi Siyonist temsilcilerin, bu liderlerin ve cemaatin Siyonizm’e uzak duruşundan kendi raporlarında yakındıkları belirtilmiştir. Karasu’nun Siyonist olduğunu savunanların kullandığı malzemelerden biri de, Karasu’nun II. Abdülhamid’den toprak talebinde bulunan heyet içinde yer almasıdır. Siyonizm ve Yahudiler’in Filistin topraklarına toplanması meselesi, II. Abdülhamid’in otuz üç yıllık iktidarı sırasında, karşı karşıya kaldığı siyâsi problemlerdendir.

Filistin toprakları Yahudi sığınmacılar tarafından en uygun yer olarak görülmüştür. II. Abdülhamid’den toprak talebi için bir heyet oluşturulmuştur.

Bu fikre destek bulmak için de Vlademir Jabotinsky ve İstanbul’daki diğer Siyonist liderlerle işbirliği yapıldığı belirtilmiştir. Karasu’nun siyonizm için çalışan Yahudi liderlerden Jabotinsky’ye destek olduğu anlatılmıştır. Karasu’nun sadece destek olmakla kalmadığı, II. Abdülhamid’den toprak talebinde bulunan heyet içinde yer aldığı da belirtilmiştir. Karasu’nun II. Abdülhamid’den toprak talebi konusunda, 1898’deki Zürih Siyonist Kongresi kararlarına göre, Filistin’de kurulacak Yahudi Yurdu için, Kudüs Sancağı’ndaki Çiftlikât-ı Hümayun’u satın almak hususunda Sultan II. Abdülhamid’e teklifte bulunanlardan olduğu, fakat Padişah’ın Karasu’nun da içinde bulunduğu heyete, bu toprakların gerek satışını, gerekse doksan dokuz seneliğine kiralanmasını reddettiği belirtilmiştir.

Yahudiler’in toprak talebinde bulunması şöyledir:

Yeni rejimle iktidara gelen İttihat ve Terakkî Cemiyeti içinde, bir yolunu bulup nüfuz sahibi olan bazı Selânikli Yahudiler’e sözü geçen Siyonistler, bu Yahudiler vasıtasıyla, henüz inkılap günlerinin heyecanı içinde olan İttihat ve Terakkî ileri gelenlerinden, Yahudiler’e Filistin’de toprak satılması iznini çıkarmanın çarelerini aramışlardır. Siyonistler’e aracı olan yerli Yahudiler’in, İttihatçılar’a başvurularında, doğal olarak, bir Yahudi yurdu kurmak gayelerini gizleyerek, sadece yersiz yurtsuz, açıkta kalmış bir takım ailelere barınma imkânı verilmesini ve bu suretle zaten boş ve bakımsız duran çorak toprakların işlenerek şenlendirilmesi ile memlekete hizmet edilmesi amacını ileri sürülmştür.
Bu ifadelerinden de anlaşılacağı üzere Emanuel Karasu ve onun gibi Yahudi olan milletvekillerinin çabaları Siyonizm’e hizmet olarak algılanmıştır. Burada üzerinde düşünülmesi gereken konu, Emanuel Karasu’nun Siyonist olduğu iddiası niye gündeme getirilmiştir? Hiç şüphesiz bunun birinci sebebi Emanuel Karasu’nun Yahudi kimliğidir. Lâkin bir insan sırf Yahudi’dir diye ona Siyonist damgası vurmak akla uygun değildir. Bu, işin en üzücü tarafıdır. Diğer tarafı ise toprak talebinde bulunanların Karasu’dan yardım talep etmeleri ve Karasu’nun da bu heyette yer alması nedeniyle Karasu’nun Siyonist olarak suçlanması, o kadar da makul bir iddia değildir. Çünkü Karasu Meclis-i Mebusân’daki konuşmasında buna karşı olduğunu açıkça beyân etmiştir. Bu iddiâ da böylece çürütülmüştür.

Unutmamak gerekir ki bu iddiâların temelinde yatan asıl sebep Emanuel Karasu’nun II. Abdülhamid’in hal’ tebliğinde bulunan heyette yer almasıdır.

Bu noktada Karasu’nun bu heyette yer almasının sebebi sorgulanabilir. Bir de Karasu’nun Selânik’te sıradan bir avukatken İTC bağlantısıyla milletvekili olması ve yıldızının parlaması bu suçlamaların gündeme gelmesine neden olmuştur. Halbuki Karasu iddiâ edildiği gibi Siyonist ya da dış güçlerin emellerine âlet olsaydı, başka yerlerde de bunu gösterirdi. Buna en güzel örnek, I. Dünya Savaşı’nın sonuna doğru, İstanbul’un Amerikan mandası altına verilmesi gündeme geldiğinde, Karasu’nun, buna karşı çıkması olarak gösterilebilir.

Fikirleri

Emanuel Karasu, İstanbul’un Amerikan mandası altına verilmesi gündeme geldiğinde, İstanbul’un Türk Yönetimi’nde kalması gerektiğini savunanlar arasındadır. Bu hususta Şalom Gazetesi’nin Diaspora Yahudileri/Cumhuriyet Dönemi adlı yazısında, I. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru, işgal altına giren İstanbul’un Amerikan mandası altına verilmesi söz konusuyken, aralarında Emanuel Karasu’nun da bulunduğu kent Yahudileri, buna karşı olduklarını ve İstanbul’un Türk Yönetimi’nde kalması gerektiğini bildirdiler diye belirtilmektedir. Şalom Gazetesi, konuyu incelemek üzere İstanbul’a gelen Amerikan heyeti azınlık temsilcileriyle görüşüldüğünü ve diğer azınlıklardan olumlu cevap aldıkları halde, Yahudi kesimin muhâlefetiyle karşılaşıldığını belirtmiştir. Şalom Gazetesi, “Muhâlif Yahudi heyetini temsil edenlerin içinde, Hahambaşı Hayim Nahum, Emanuel Karasu, Aşkenaz cemaati başkanı Reisner ve Hukuk Profesörü Mişon Ventura da bulunuyordu” diye belirtmiştir.

Emanuel Karasu’nun Mesleği

Meslek, insanın yaşamını sürdürebilmek için icra ettiği, genellikle yoğun bir eğitim ve çalışmayı gerektiren sürecin sonunda, kişilerin kazandığı ünvanın adıdır. Karasu da icra ettiği mesleklerden olan avukatlığı ile tanınmıştır. EJd’de, Emanuel Karasu’nun için Türk siyasetçilerinden olduğu, bunun dışında, Karasu’nun Selânik Üniversitesi’nde de kriminoloji (suç ve suçluyu inceleyen bilim) dersleri verdiği belirtilmiştir. Karasu’nun milletvekilliğine gelince; Büyük Osmanlı Arşivi (BOA) kayıtlarında, 1908 ve 1912 meclislerinde Selânik, 1914 meclisinde ise, İstanbul milletvekili olmak üzere, on sene milletvekilliği yapan Karasu’nun, Selânikli bir avukat olduğunu yazılmıştır.
Birden fazla mesleği bulunan Karasu’nun meslekleriyle alakalı bilgiler sınırlıdır. Margulies, Karasu’nun I. Dünya Savaşı yıllarında gıda stokları yöneticiliği yaptığını belirtmiştir. Bu bağlamda Edhem Eldem, Karasu’nun meslekleri hakkındaki bilgilerin, Karasu’nun 1921 ve 1926 tarihli pasaportlarına dayandığını belirtmiştir. Eldem’e göre, bu iki pasaportun ön sayfalarında iki önemli fark vardır: Eldem, Karasu’nun 1921’deki pasaportunda, “negoziante” (tâcir) olarak gözüktüğünü, 1926 tarihli pasaportunda ise, Karasu’nun, asıl mesleği olan avukatlığa döndüğünün anlaşıldığını dile getirmiştir.

Sorgulanması Ve Tutuklanması

Emanuel Karasu, İttihat ve Terakkî mensubu olması sebebiyle, ilk defa 1908’de tutuklanıp sorgulanmıştır. Bunun dışında Karasu’nun, 1335 (1919) yılında da tutuklandığı da bilinmektedir. Karasu’nun 1908’deki tutuklanması, II. Abdülhamid devrinde, 1919’daki tutuklanması ise, İttihat ve Terakkî’nin I. Dünya Savaşı’nı kaybetmesinin ardından olmuştur. Edhem Eldem’in bildirdiğine göre, Emanuel Karasu, 1908 yılında, II. Abdülhamid’in hal’inden evvel, Padişah’ın Emir Subayı olan Kabasakal Mehmed Paşa tarafından sorguya çekilmiştir. Eldem, Karasu’nun hayatının kritik bir dönemindeki, bu sorgulanma sahnesinin ilginç ve eğlenceli olduğunu yazmıştır. Eldem, İstanbul’a gelen Karasu’nun sorgulanmakla kalmadığını, Sakallı Mehmed Paşa’nın Karasu’yu, Sarayburnu’na götürerek, tehdit ettiğini yazmıştır. Eldem, o vakit İspanya vatandaşı olduğu belirtilen Karasu’nun, bu tehditlere hiç ehemmiyet vermediğini belirtmiştir. Eldem, Karasu’nun, Sakallı ile görüştüğünü Meşrutiyet’in ilanı günü anlattığını vurgulamıştır.
Necmettin Alkan, Karasu’nun İstanbul’a gelişine dâir çeşitli düşünceleri şöyle dile getirmiştir:
“Hikmet Bayur, bu ziyaret hakkında, Reval Görüşmesi’nin sebep olduğu endişeyle bir taraftan Rumeli’de ayaklanmanın hazırlıkları yapılırken, bir taraftan da söz konusu iki kişinin (Karasu ve Talat Bey’in) aynı amaçla İstanbul’a yollandığını ve “orada bir takım dayanaklar” arandığını ve aradıkları dayanakları elde ettiklerini belirtmiştir.”
Fakat Necmettin Alkan, Hikmet Bayur’un bahsettiği dayanakların ne olduğunu belirtmemiştir.

Karasu ve İttihat Terakki Cemiyeti

Karasu’nun ihtilalden kısa bir süre önce cemiyet adına nabız yoklamak maksadıyla İstanbul’a gelmesi, cemiyet içindeki rolünü yeterince anlattığı yönünde yorumlanmıştır. Karasu, bu ziyareti esnasınca gözetlenmiş ve II. Meşrutiyet (Temmuz Devrimi) öncesinde tutuklanmıştır. Karasu, Yıldız Sarayı’nda tutulduğunu ve oradan sağ çıkamayacağını bütün samimiyetiyle söylemiştir. Zaptiye Nezâreti’nin Talat Bey’i ve Karasu’yu izlettiğini ve üç gün süren bu seyahatte, Karasu ve Talat Bey’in ilmiyeden ve masonlardan bazılarıyla görüştüklerinin saptandığını belirtilmiştir. Sorguya alınan Emanuel Karasu’nun “takip olunan maksatla hiç ilgisi olmayan bir takım işler için geldiğini” ifade ettiği dile getirmiştir. Karasu’nun bu ziyaretinin İstanbul’daki Jön Türkler’le “yakından temasta” bulunmak için yapıldığı da yazılmıştır.
Reval Görüşmesi’nden ötürü hazırlanan bir bildirinin dağıtılması konusunu, İstanbul örgütüyle görüşmek üzere “gizli” ziyaretin gerçekleştirildiği; fakat bu ziyaretin, gizli cemiyet üyeleri arasında “şövalyece” bir davranış olarak görüldüğü ve rahatsızlığa neden olduğu da belirtilmiştir. Bütün bu kareler bir araya getirildiğinde, Emanuel Karasu ve Talat Bey’in II. Meşrutiyet’ten takrîben bir ay önce gerçekleştirdikleri gizli İstanbul ziyaretinin ve yaptıkları gizli görüşmelerin, II. Meşrutiyet’in ilânı öncesinde, İstanbul’daki genel durumun ne olduğunu anlama amacını taşıdığının düşünülebileceği de varsayımlar arasındadır. Yönetimin de bu ziyaretten fazlasıyla şüphelendiği vurgulanmıştır.

Emanuel Karasu Nasıl Öldü ?

Emanuel Karasu, Mondros Mütarekesi’nden (30 Ekim 1918’den) sonra İTC’nin birçok ileri geleni gibi, bir dönem Bekirağa Bölüğü’nde yatmıştır. Margulies’un belirttiğine göre, hemen hemen bütün kaynaklar, bundan sonra Karasu’nun İtalya’ya gittiğini yazmıştır. I. Dünya Savaşı’ndan (1918’den) sonra, Damat Ferit Paşa Hükümeti tarafından, Karasu’nun servetinin yarısına, el konulduğu belirtilmiştir. 9 Ocak 1922 tarihli bir belgede ise, İstanbul Ceza Mahkemesi’nin Karasu’nun tüm gelirlerine sınırlama getirildiği belirtilmiştir. Margulies’un Karasu’nun damadı Hayırel’den edindiği bilgiye göre, savaş sonrasında, İTC önderleri yurtdışına kaçtığında, Karasu da Büyükada’daki evinde korku içinde, her an götürülmeyi beklemiştir. Karasu, İtalya Masonluğu’yla ilişkilerini kullanarak korunmalı İtalyan vatandaşlığına geçmiş ve bunu, 20 Temmuz sene 1337/ 20 Temmuz 1921’de Osmanlı Devleti’ne onaylattırmış ve Trieste’ye çekildiği yazılmıştır.
Karasu’nun bir süre sonra, “ O zaman (1921) İtalya’ya bağlı olan Rodos’a yerleştiği, oğlu (veya oğulları) ile bir tuğla imalathanesi kurduğu ancak tuğla işinde başarılı olamayan Karasu’nun bütün parasını kaybettiği” yazılmıştır. Margulies, Karasu’nun pasaportlarından anladığına göre, en azından 1920’ler boyunca Türkiye ile İtalya arasında gidip geldiğini yazmıştır. Karasu ile aynı dönem vekillik yapan, Hüseyin Cahit’in, “Liraları milyonu geçen bu zengin adam, döndü, dolaştı, İstanbul’a geldi ve beş parasız öldü” dediğini bilmekteyiz.

Margulies’un, Karasu’nun hangi tarihte öldüğünü değil de, defnedildiği tarih olan 1 Haziran 1934’ü verdiği görülmektedir. İstanbul Arnavutköy Sefarad Mezarlığı’nda, “İkinci Meşrutiyet’in ileri simalarından İstanbul mebusu avukat Emmanuel Karasso” diye yazan kitabesinin altında yatan kişinin, mezarlık kayıtlarına göre 1 Haziran 1934 tarihinde defnedilen Emanuel Karasu olduğu belirtilmiştir. Selânik’te kendi halinde bir avukat iken siyasete atılarak yıldızı parlayan Emanuel Karasu, madden güçlenmiş, ama bu zenginliğinden dolayı çokça da eleştirilmiştir. Bu durum basındaki yazılara da yansımıştır. Hatta savaş zamanı kazandığı paralar yüzünden basın tarafından bazı yazılara konu olmuştur.

Hakkında Söylenenler

Times Gazetesi, “Karasu’nun, savaş yıllarında İstanbul’un gıda stoklarının yöneticilerinden biri olduğu sırada, çok sayıda fakir açlıktan ve hastalıklardan ölürken, Karasu’nun £ 12. 000. 000 (pound) üzerinde olduğu tahmin edilen bir servet kazanmasından dolayı eleştirildiğini” yazmıştır. Karasu’nun ise, “Servetinin tamamını dürüst yöntemlerle kazandığını” ifade ettiği aktarılmıştır. Karasu’nun uluslar arası bağlantılarının da olduğu belirtilmiştir. Dünyayı saran devrim havası esnasında, Tıpkı Jön Türkler gibi, Rus Devrimi’nde (1917) çalışan Parvus adlı bir kişinin Rusya’yı tahrip etmek için, sadece Trotsky’den (Bolşevik siyâsetçiden) yardım almadığı, Karasu ile birlikte propagandacı olarak çalıştığı aktarılmıştır. Böylece Karasu’nun silah ticâreti vasıtasıyla, Parvus’u da zengin ettiği bildirilmiştir.
Karasu edindiği servetten dolayı sevilmemiş ve bu durum vefât haberlerine de yansımıştır. Basında çıkan vefât haberlerine göre, Karasu’nun vefâtı üzüntü vesilesi olmamıştır. Karasu, sadece yabancı basında değil, Türk basınında da kötü anılmıştır. Özellikle Türk basınında Cevat Rıfat Atilhan, Karasu’nun ölüm haberini, “Bir Yahudi kodamanı geberdi” başlığı altında duyurmuştur. Atilhan, Karasu hakkında, “İttihat ve Terakkî devrinin en kötü adamı olarak lanetlenmiş roller oynamıştır” diye yazmıştır. Atilhan, yazının devamında, Karasu’nun “uluslararası vasıtalarla memlekete dâima fenalık ettiğini” eklemiştir. Atilhan, “Karasu isminin, Meşrutiyet tarihine, korkunç bir kâbus gibi girdiğiği”, “Karasu’nun vefâtıyla sahnenin bu perdesinin de kapandığını” ifade etmiştir.

Basında Yazılanlar

Cevat Rıfat Atilhan, yazılarında, Emanuel Karasu’dan en çok bahseden ve aynı zamanda nefret edenlerin başında gelmiştir. Bunun sebebi hiç şüphesiz Karasu’nun 31 Mart Vakası’nda üstlendiği roldür. Cevat Rıfat Atilhan’ın oğlu, Atilla Atilhan’ın, Zaman Gazetesi’ne verdiği bir röportaja göre, Cevat Rıfat Atilhan’ın Karasu’ya olan nefretinin oluşmasında, savaş yıllarında gördüğü olaylar etkili olmuştur. Zaman Gazetesi, Atilla Atilhan’ın, Balkan Harbi ve I. Dünya Savaşı’na katılan Cevat Rıfat Atilhan’ın Filistin cephesinde, Osmanlı’nın aleyhine, İngiltere için casusluk yapan Yahudiler’i gördüğünü ve bunun üzerine Cevat Rıfat Atilhan’ın Siyonist aleyhtarı olduğunu aktarmıştır.
Zaman Gazetesi, Atilla Atilhan’ın, bu durumun sebebini, Karasu’nun da Siyonist olduğunu düşünmesindendir diye yazmıştır. Cevat Rıfat Atilhan, Reuters ajansı tarafından verilen, Emanuel Karasu’nun ölüm haberinin, önemli bir etki yapmadığını bildirmiştir. Atilhan, haberin devamında, Karasu için; “1908 inkılâbını kendi menfaatleri için kötüye kullanan, günahsız yabancıları ve bilhassa Fransız ve İtalyan masonlarını aldatan bu Yahudi avukatı kadar hiç kimsenin itimatsızlık hissi telkin etmediği” değerlendirmesinin yapıldığını aktarmıştır.
Karasu’nun vefâtı ile ilgili Türk basınında yazılanlar incelendiğinde, sevilmeme nedeni, hiç şüphesiz ileriki sayfalarda daha detaylı anlatacağımız gibi İttihat ve Terakkî’nin faaliyetlerinde yer almasından kaynaklanmaktadır. Yabancı basındaki olumsuz havanın sebebi ise, Karasu’nun haksız kazanç elde ettiği iddiasından dolayıdır.
Yararlanılan Kaynaklar
Zeynep Uçak, Emanuel Karasu Ve Faaliyetleri
A. Şerif Aksoy, İttihat ve Terakki Cemiyeti Tarihi
Edhem Eldem, “Emanuel Karasu Biyografisine Bir Devam
Orhan Koloğlu, İslam Aleminde Masonluk
E. E. Ramsaur, Jön Türkler ve 1908 İhtilali
Stanford J. Shaw, Osmanlı İmparatorluğu’nda ve Türkiye Cumhuriyeti’nde Yahudiler
Metin Hülagü, Sultan II. Abdülhamid’in Sürgün Günleri (1908-1918) Hususi Doktoru Atıf Bey’in
Hatıratı
Ali Fethi Okyar, Üç Devirde Bir Adam
Feridun Kandemir, “Yahudiler, Filistin ve İttihat-Terakki
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Zeynep Uçak’a aittir.
*İletişim Adresimiz: kenandabirkuyu10@gmail.com

Ortadoğu Kavramı, Ortadoğu’nun Tarihi Ve Çeşitli Yönleriyle Dünya Siyasetinde Ortadoğu’nun Önemi

Ortadoğu Kavramı (Ortadoğu Neresi?)

Ortadoğu kavramı Avrupa merkez kabul edilerek, dünyanın diğer bölgelerini bu merkeze uzaklıklarına göre; yakın, orta ve uzak şeklinde kategorize eder. Coğrafi bir kavramdan ziyade siyasi bir içeriğe sahip olan Ortadoğu kavramını ilk defa 1902 yılında Amerikan deniz tarihçisi Alfred Thayer Mahan, Arabistan ile Hindistan arasındaki bölgeyi ifade etmek için kullanmıştır. Bölgeyi haritada (Ortadoğu haritası) incelediğimiz zaman Mahan’ın, bu kavram ile Süveyş‘ten Singapur‘a kadar uzanan deniz yolunun bir bölümünü kapsayan ve sınırlarının kesin şekilde belirtmediği bir bölge karşımıza çıkmaktadır. Ortadoğu sınırlarının tanımlanması üzerine farklı pek çok görüş bulunmaktadır. Bu görüşlerin farklı olmasının temel sebebi ise çeşitli sosyal bilim dallarında uzmanlaşma farkının etkileridir. Bu farklı uzmanlaşma alanları kendilerine özgü şekillerde bölgeyi birbirlerinden farklı şekilde tanımlamaktadır. Coğrafyacılar coğrafi görüş açısı ile bakmakta meseleye bölgesel coğrafya yönünden değerlendirmekte ve Asya kıtasının bütününü temel alarak Ortadoğu’yu Güneybatı Asya olarak tanımlamayı uygun bulmaktadırlar. Bölgeyi siyasi açıdan tanımlayan Cemal Zehir, İngiltere ve Fransa gibi geçen yüzyılın ortalarından beri yeni sömürgeler elde etmek ve yayılmacı politikalar izleyen Avrupa devletlerinin, Avrupa’yı merkez kabul ederek buranın doğusunda kalan dünyayı üçe ayırmışlardır değerlendirmesini yapmıştır. Akdeniz kıyısındaki Türkiye, Suriye, Mısır, İsrail, Lübnan devletleri ile Arabistan, Irak ve İran’ı kapsayan alan Ortadoğu içerisine alınmakta ve Ortadoğu terimi çoğunlukla Yakındoğu adıyla ifade edilen bölgenin tamamı için kullanılmaktadır.
Ortadoğu tabir edilen bölgeyi farklı kaynaklardan incelediğimiz zaman, coğrafi bölge sınırlarının, kaynaklara göre farklılık gösterdiğini görülmektedir. Örneğin Ahmet Davutoğlu Bölgeyi; Hindistan’ın batısından başlayarak Kuzey Afrika’da Mısır’ı da içine alan bir hattaki bölgeleri kapsayan alanlar için güncel alanda kullanılan bir kavram şeklinde tanımlamaktadır.11 Başka bir kaynağa göre ise Bölge, batıda Fas, Tunus, Cezayir, Libya, Sudan ve Mısır‘dan başlayarak, doğuda, körfez ülkeleri, kuzeyde, Türkiye, Kafkasya, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri, İran, Afganistan ve Pakistan’ın güneyde, ise Suudi Arabistan ve Yemen‘in de dâhil edildiği coğrafya olarak tanımlamaktadır. Bu tanımlamalar ışığında Ortadoğu coğrafyasının geniş tanımı: Türkiye, Afganistan, Suriye, Lübnan çizgisinden başlayıp Kuzey Afrika devletlerini de kapsayarak Uzakdoğu sınırına dayanan ve Arap Yarımadası’nı içine alan bölgedir. Dar tanımı: Kuzey Afrika ülkeleri, Afganistan ve Pakistan’ı içine almayan Bahreyn, Irak, Ürdün, Kuveyt, Lübnan, Umman, Katar, Suudi Arabistan, Suriye, Birleşik Arap Emirlikleri, Yemen, Filistin ve Mısır olmak üzere 12 Arap ülkesi ile İsrail’i esas alan bölgedir.
Ortadoğu uzmanı Gamze Güngörmüş Kona’ya göre ise Ortadoğu:
“Orta Doğu terimini İngiltere geliştirmiş ve bu kavramın içine Arap devletleriyle birlikte İsrail, Kıbrıs, Türkiye ve İran’ı da eklemiştir. Ancak, Amerikalılar tarafından geliştirilen ‘Yakın Doğu’ terimi yalnızca İsrail ve İsrail’e komşu Arap devletlerini ifade etmektedir” şeklindedir.
Bölge’nin Tarihi
Ortadoğu diye tabir edilen bölge dünya üzerinde çok özel bir öneme sahiptir. Bölge, kültürel özellikleri ve coğrafi konumuyla medeniyetlere ev sahipliği yapmış ve tarihe birçok defa yön vermiştir. Tarihte insanların yaşamını etkileyen birçok gelişmenin, ilk olarak bu bölgede gerçekleştiği bilinmektedir. Örnek vermek gerekirse ilk yerleşik hayat, ilk tarım faaliyetleri, ilkyazı, ilk yazılı kanunlar ve ilk dinler hep bu bölgede ortaya çıkmış ve dünyaya yayılmıştır. Ortadoğu’nun stratejik öneminin tam olarak anlaşılabilmesi için bölgenin tarihi sürecine kısaca göz atmak faydalı olacaktır. Ortadoğu’nun tarihini ve tarihi akışını belirleyen en önemli öğelerden biri de dinlerdir. Ortadoğu bölgesinde ortaya çıkan ilk semavi din Yahudiliktir. Yahudilik günümüzde de bölgeyi oldukça etkilemektedir. Özelikle Yahudilik temelli, laik bir anlayışla 19. yüzyıl ile birlikte ortaya çıkan Siyonizm, bugün için belki de bölgeyi en çok etkileyen unsurdur. Yahudilikten sonra ise Hz İsa ile birlikte Hıristiyanlık etkisi söz konusudur. Hıristiyanlık ancak Roma’nın resmi dini olduktan sonra bölgeyi siyasi açıdan etkilemiştir. Ancak bu din Ortadoğu bölge halkların arasında çok fazla yayılmış değildi. Örneğin Suudi Arabistan’da putperestlik hâkimdi.15 İran’da yaygın din ise Mecusilik(Zerdüştlük)ti.
İslamiyet Ortadoğu bölgesini en çok etkileyen dindir. Mekke‘de ortaya çıkan İslam çok kısa bir zamanda güçlenmiş devletleşmiş ve imparatorluk kurmuştur. 4 Halife döneminden sonra ise yönetim saltanat haline gelmiştir. İslam’ın imparatorluk sınırları ise sürekli genişlemiş ve Emeviler Endülüs’e kadar yayılmıştır. Emeviler ve onların saltanatına son veren Abbasiler döneminde İslam içinde Arapların hâkim olduğu bir dönem yaşanmıştır. İslam içerisinde siyasi fikir ayrılıkları zamanla İslam‘da mezheplerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu bölünme içinde ilk ayrışma Hz Ali’nin hilafeti ile ilgili yaşanan hadiseler sonucu Şiilik ve Sünnilik şeklinde olmuştur. Siyasi anlamda diğer bir ayrışma da Vahhabiliktir. Bugün için Şiilik, Sünnilik ve Vahhabilik Bölgedeki Müslüman devletleri etkileyen temel dinsel bölünmeyi ifade etmektedir.
Osmanlı İmparatorluğu, Ortadoğu’da 16. Yüzyıldan itibaren dört yüz yıl boyunca İslam dini adına hüküm sürmüştür. Arap âleminde Osmanlı hâkimiyetinin başlangıcı 14. yüzyıla dayanmaktadır. Bağdat’tan Kahire’ye tecrit edilen Abbasi İmparatoru’nun İslamiyet’in kutsal topraklarının yönetimi ve muhafazasını Mısır seferinden sonra Yavuz Sultan Selim’e devretmesiyle 1517’de resmen Müslümanların liderliği Osmanlı Devleti’ne geçmiştir. Osmanlı hâkimiyeti zamanında, Irak, Suriye, Lübnan ve Filistin topraklarını içeren bölge İmparatorluğun doğrudan doğruya merkeze bağlı vilayetlerini kapsamaktadır. Suudi Arabistan’da ise, imparatorluğa bağlı ancak yönetimi Arap şeriflere bırakılan bazı şeyhlikler ve emirlikler bulunmaktadır. Bu emirliklerden en önemli olanları Necid ve Hicaz emirlikleridir. Osmanlı hâkimiyeti yalnızca Hicaz’ın belirli kasabalarında ve Tihama limanında garnizonlar kurmuştur ve Türk paşalarının otoritesi bu yerlerde sınırlandırılmıştır. Osmanlı Devleti Türk kökenlidir ve günümüzdeki Bölge yöneticileri gibi etnik köken üzerinden hâkimiyet egemenlik kurma çabası içerisinde olmamışlardır. Osmanlı yönetimi başkalarının etnik kökenine ve dinî tercihlerine karşı hoşgörülüdür. Aynı zamanda bu hoşgörü hem bir dinî hüküm hem de siyasal yaşamın bir parçasıdır Osmanlı Devleti’nin uzun yıllar boyunca hükümet merkezinden çok uzak ülkelerde hüküm sürmesine getirilebilecek en mantıklı açıklama etnik kökene dayalı siyaset yapmamış olmasıdır Osmanlı İmparatorluğu’nun Ortadoğu’da doğru politika izlediğini gösteren en önemli hususlardan biri de bölgeden çekilmek zorunda kaldıktan sonra, Ortadoğu’da günümüze kadar huzur ortamının tesis edilememiş olması ve sakin bir siyasi zemin oluşturulamamış olmasıdır.

İslam dininin doğduğu topraklar olan Ortadoğu’nun, tarihsel bütünlük ve Osmanlı’nın bölgeye kattığı değerler açısından, Osmanlı’nın Ortadoğu’da hâkimiyet dönemi günümüzde de çok
önemli görülmektedir. Ortadoğu bölgesinde Osmanlı Devleti’nin ekonomi ve toplum konularında devletin önceliği üzerine geleneksel duruşu, bölgenin yapısını anlamak üzere yapılan tartışmalarda vazgeçilemez bir delil olarak kullanılmaktadır. Osmanlı’nın son dönemlerinde bölgede açıkça gözüken olumsuz özelikler genel hatlarıyla; verimsiz yönetim, ekonominin kötü idaresi ve yolsuzluk olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunlara rağmen Bölgede rahat ve istikrarlı dönem bölgede Osmanlı hâkimiyeti olduğu devirlere rastlamaktadır.
1900’lerin başında Araplar İngiliz desteği ile ayaklanmış ve Osmanlı Devleti bölge üzerindeki hâkimiyetini yitirmiştir. Mekke Şerifi Hüseyin, Osmanlı ve Britanya arasında gidip geliyordu. Osmanlı’nın yaklaşan savaştan Almanya ile birlikte galip çıkma olasılığı ve Sünnilik, Halifeye karşı savaş kararını zorlaştırıyordu. Ancak dönemin sonuna doğru İttihat ve Terakki Cemiyeti iktidarının merkezi ve Türkçü politikaları Şerif Hüseyin’i Osmanlı’dan uzaklaştırdı. Arabistan’ı birleştirmeyi hedefleyen “Büyük Arabistan” isyanı hazırlıklarına, meşhur Lawrence’ın de çabalarıyla İngiltere ile bir arada girişen Hüseyin, bölgenin geleceğini şekillendiren önemli aktörlerden biri oldu. Savaş başlayınca İngilizlerin ayaklanmayı körükleme çabalarında artış görülmüştür. İngilizlerin Şerif Hüseyin ile yaptıkları anlaşmadan sonra Araplar Osmanlı’ya karşı saldırıya geçmiştir. İngiltere ile Şerif Hüseyin arasındaki görüşmeleri ve anlaşmayı öğrenen Fransa Ortadoğu’yu ele geçirme girişimine hız vermiştir. Daha sonra Fransa İngiltere’ye baskı yaparak Sovyetler birliğinin onayıyla gizli bir antlaşma imzalamıştır. Fransa ve İngiltere arasında Sykes-Picot Planı üzerinde anlaşmaya varılmıştır. Bu plana göre bölge üç ülke arasında büyük oranda paylaşılmıştır. Ancak Fransa, sahiplendiği bazı bölgelerde beklediğinin üzerindeki direnişi kıramayarak, bu bölgelerden çekilmek zorunda kalmıştır.
İngiltere ve Fransa savaş sırasında Bölge hakkında ortak bir bildirge yayınlamıştır. Bildirgede “Uzun zamandan beri Türk zulmü altında yaşayan halkların kurtuluşlarına yardım etmek için savaştıklarını” belirten bu iki devlet “ Ortadoğu halklarının kendi kaderini tayin hakkını” uygulayacaklarını ve Ortadoğu ülkelerinde kendi serbest seçimlerine dayanan ulusal hükümetler kuracaklarını bildirmişlerdir. Ancak İngiltere ve Fransa söylediklerinin aksine bölgedeki çıkarlarını korumak ve sömürgelerini sürdürebilmek için bölgenin geçmişten gelen tarihsel yapısını değiştirebilecek boyutlarda bölge ülkelerinin siyasal, sosyal ve ekonomik yapılarına müdahalelerde bulunmuşlardır. Bölgenin siyasal bütünlüğünü parçalara ayırarak bölge devletleri arasındaki dinsel ve mezhepsel ayrılıkları derinleştirmiş, küçük birimler oluşturmuş, dar bölgeci zihniyetleri aşılayarak kökleştirip parçalamaya yeni boyutlar kazandırmışlardır. Bu böl ve yönet taktiği ile bölgeyi İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar kontrolleri altında tutmayı başarmışlardır. İkinci Dünya Savaşından sonra dünyadaki güç dengeleri yeniden şekillenmeye başlamış, eski güçlü devletler Fransa, İngiltere, Almanya ve Japonya’nın yerini SSCB ve ABD almıştır. Almanya’yı savaşta yenmek için ABD’den silah ve teknolojik destek alan SSCB bu sayede ABD’ye denk bir süper güç olmuş ve dünya iki kutuplu bir hal almıştır.
Savaş nedeniyle askeri ve ekonomik olarak güç kaybeden İngiltere ve Fransa’nın egemenliği altındaki Bölge devletleri sırayla bağımsız olmaya ve İngiltere ve Fransa’nın egemenliğinden kurtulmaya başladılar. 1948 yılında İsrail Devleti’nin Filistin’de kurulması, sömürge devletlerinin Araplar arasında pekiştirdiği ayrışmaları unutturmuş ve Ortadoğu’daki devletleri birleştirici etki yapmıştır. İsrail kurulur kurulmaz Arap-İsrail Savaşı patlak vermiştir. Bu savaşta İsrail kazançlı çıkmış, günümüze kadar sürecek olan sorunların ortaya çıkmasına neden olmuştur. İsrail’in kurulması ile birlikte Filistin’de Araplar örgütlenmeye başlamış, Filistin Mücadelesini denetimleri altında tutmak isteyen Arap devletlerinin oluşturduğu Filistin Ulusal Konseyi, Kudüs’te Filistin Kurtuluş Örgütü’nü kurmuştur. Ancak bu örgütler tek ses olamamıştır. 1967‘deki Altı Gün Savaşları ile İsrail büyük başarı sağlamış ve artık bölgeye tamamen yerleştiğini ve bir daha ayrılmayacağını göstermiştir. Bu savaşta ABD, İsrail’i desteklemiş ve Arap devletleri ABD ile ilişkilerini kesmiş, SSCB ise Arap devletlerini desteklemiştir. Arapların İsrail ile “çözüm, görüşme ve barış yok” sloganını netleştirmiştir. “Takip eden yıllarda Araplar arasında ve uluslar arası arenada Filistin halkının tek ve meşru temsilcisi kabul edilen FKÖ, Arap-İsrail çatışmasına son vermek
amacıyla teklif edilen fakat Filistin ulusal özlemlerini tatmin etmeyen her türlü çözüm teklifini engellemeye çalıştı.”
İran-Irak Savaşı, Soğuk Savaşın sonlarında yaşanan savaşlarının en önemlisiydi. Saddam Hüseyin’in nedeni pek anlaşılamayan şekilde İran’a saldırması ile savaş başlamış ve tam sekiz sene sürmüştür. Savaşta ABD, Irak’ı desteklemiş, Irak müttefiklerinden aldığı kimyasal silahlarla Halepçe’de binlerce sivil insanı katletmiştir. 1988’e kadar karşılıklı füze atışlarıyla devam eden savaşta iki devlette hiçbir şey kazanmamıştır. İran içerde rejimini güçlendirmiştir. Suriye, İran‘ı desteklemiştir. ABD Irak‘ı açıktan destekleyerek İran’ın rejim ihracına karşı olduğunu ortaya koymuştur. Irak Savaştan zararlarını gidermek için Kuveyt’i işgal etmiş, bu hareketi karşısında dünyadan çok büyük tepkiler almıştır. ABD, BM Güvenlik Konseyi işbirliği ile Kuveyt’ten çekilmesini istemiş, çekilmeyince ABD öncülüğünde harekât başlamıştır. Harekât sonucunda Kuveyt kurtulmuş, Irak’a ise ağır ambargo, çevreleme politikası uygulanmıştır. En nihayet 11 Eylül 2001 terör saldırılarından sonra dünya yeni bir döneme girmiş, tehdit ve güvenlik algısı yeniden şekillenmiştir. Bu süreçte ABD’nin Afganistan ve Irak’a müdahalede bulunmuştur. Günümüzde de devam eden Arap ayaklanmaları neticesinde Ortadoğu’ya ne olacağı dünyanın birinci gündemi haline gelmiştir. Tarih arşivi olarak Ortadoğu’yu aktarıyoruz…
Ortadoğu’nun Sosyal Ve Demografik Yapısı
Tevrat hikâye ve efsanelerinin ete kemiğe büründüğü, Musa, David, Süleyman ve Lût peygamberlerin kendi kavimlerine kıydıkları çölün bulunduğu yer olan Bölge, nüfusu, etnik gruplar dil ve din açısından bir hayli karmaşık ve parçalıdır. Bu Ortadoğu’nun uzun tarihi geçmişi sonucu ortaya çıkan bir durumdur. Bölgede azınlık pek çok grupla birlikte dört büyük ve etkin etnik grup bulunmaktadır. Bunlar; Türkler, Araplar, Acemler ve Yahudilerdir. Bu ırklara ek olarak Çerkez ve Kürtlerin de bölgede etkili olduğunu söyleyebiliriz. Ortadoğu’da yaşayan etnik gruplar genel itibari ile farklı devletlerde birbirlerinden bölünerek ayrılmışlardır. Bunun yanı sıra aynı devlet sınırları içerisinde farklı etnik grupların birlikte yaşadığı devletler de vardır. Bölge insanının birçoğu genelde geleneklerine bağlı ve muhafazakâr yapıdadır. Toplumlarının birçoğu genelde geleneksel ve muhafazakâr yapıdadır. Bölge halkları arasında toplumsal sınıflar arasındaki uçurumlar büyüktür, okur-yazarlık oranı ise düşük seviyelerdedir. Ortadoğu’nun toplumsal dokusunda göze çarpan bu olumsuz özellikler pratikte de birçok sorun yaratmaktadır. Örnek verecek olursak eğitim düzeyinin düşüklüğü insanların politik eksiklikleri kavrayamamalarına ve liderlerinin hatalarını görememelerine neden olmaktadır. Arap ülkelerindeki liderlerin uzun yıllar başta
kalabilmelerinin nedenlerinden biri olarak eğitim düzeyinin düşüklüğünü sayabiliriz. Başka bir sorun da maddi imkânların orantısız dağılmasından dolayı toplumun büyük çoğunluğunun yoksul olmasıdır. Bu insanlar sıkıntısı ve gelecek kaygısı yanı sıra güvenlik gibi sorunlarla uğraşmak zorundadır. İnsanlar bu gibi sıkıntılar altında yaşam sürmek zorunda bırakılmaktadır. Böyle şartlar altında ve böyle bir ortamda Bölge halklarının bölgede iyi bir şeyler yapabilmek adına projeler ve planlar üretip uygulamaya koymaları zorlaşmaktadır.

Bölgedeki sosyal yapı etnik ve dinî mezhepler açısından çok parçalıdır. Etnik açıdan hâkim olan unsurlar belirttiğimiz üzere İranlılar, Türkler, Araplar ve Yahudilerdir. Dinî açıdan, Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Museviler etkilidir. Müslümanlar da Sünni, Şii ve Vahabilerin etkin olduğu bölünmüş bir yapıya sahiptir. Bölgenin dünyanın dinî merkezi olması, Bölgenin sosyal yapısında egemen kültür olarak ruhçuluğu ağırlıklı kılmaktadır. Pek çok sayıda peygamber bu bölgede zuhur etmiştir. Bölge halklarının kendilerini anlatma alışkanlıkları Peygamberlik, nebilik, velilik gibi değerler üzerinden yapılmaktadır. Batı toplumunun fikir ve sözlerine referans ve dayanak olarak filozof, sanatçı ve düşünürleri göstermelerine karşı Bölge halkları peygamberleri, velileri göstermekte, kendilerini bu şekilde ifade etmektedirler. Bölgenin toplumsal yapısını anlamaya etki eden bir başka unsur ise dildir. Dil bakımından etnik yapıdaki söz konusu karmaşıklık devam etmektedir. Bölgede en çok konuşulan dil Arapçadır. İkinci önemli dil ise Türkçedir. Bölgede İran dışında az da olsa Farsça kullanılmaktadır. Bu önemli dillerin yanı sıra Ortadoğu’da: İbranice, Ermenice ve diğer azınlık dilleri de bulunmaktadır. Bölgede öncede belirttiğimiz gibi baskın dili Arapçadır. Bu dil Arabistan’da gelişmiştir ve Etiyopya dilleriyle Sami dillerinin güney bölümünü oluşturur. Arabistan dışında Arapçanın yayılması İslamiyet’in doğal bir sonucudur. Bir diğer Ortadoğu dili de Türkçedir. Türk dili Orta Asya kökenli bir dildir. Türk dili bölgede azınlık hâlinde İran ve Sovyet ülkelerinde de konuşulmaktadır. Bölgede konuşulan büyük diller kategorisine ekleyeceğimiz bir diğer dil de Farsçadır. Hint-İran dil ailesinden gelen bu dil Arapça harflerle yazılmaktadır. Dördüncü bir Ortadoğu dili Kürtçedir. Son olarak da İbranice bölgede konuşulmaktadır ve İsrail’in resmi dilidir. Bölgede sınırlı olarak Ermenice, Aramice gibi diller de bulunmaktadır. Buraya kadar olan kısımda bölgenin etnik yapısı, kültür ve dil değerlendirmesini kısaca ele aldık. Bölgenin sosyal yapısında son olarak nüfusun değerlendirmesini de ele alacak olursak;
“2008 itibarıyla Ortadoğu’nun nüfusunun 280.109.581 olduğu tahmin edilmektedir. Bu nüfus yaklaşık olarak, Türkiye’nin 4 katına, AB’nin 0,6’sına, ABD’nin 0,9’una, Güney Kafkasya’nın 18, Balkanlar’ın 5, Orta Asya’nın (Çin ve Afganistan hariç) 4,6 katına  Kuzey Afrika’nın (Mısır hariç) 3,3 katına, dünyanın 1/24’üne karşılık gelmektedir Bölge nüfusunun yaklaşık olarak % 66’sı Arap (181,14 milyon), % 13’ü Acem (34,6 milyon), % 7’si Türk (18,84 milyon) (Azeri, Türk, Türkmen, Kaşkari vb.), % 4’ü Kürt (11,6 milyon), % 2’si Yahudi (5,33 milyon)dir. İran, İsrail ve Lübnan dışında Araplar, yaşadıkları ülkelerde çoğunluğu oluşturmaktadırlar. Nüfusun geri kalanı Ermeniler, Asurîler, Berberiler, Lurlar, Bahaîler, Beluciler, Keldaniler, Afrikalılar ve diğer halklardan oluşmaktadır. En büyük azınlık grubunu oluşturan Azeriler (16,5 milyon) İran’da, Kürtler Irak’ta devlet yönetimini ellerinde bulundurmaktadırlar. Filistinliler (10,6 milyon)’in büyük çoğunluğu Gazze, Batı Şeria, Ürdün ve İsrail’de yaşamaktadır. Bunlardan sadece 4,2 milyonu UNHCR’ın gözetimi altındadır. Körfez Savaşı sonrasında ülkedeki terör ve istikrarsızlık nedeniyle toplam 3,4 milyon Iraklı ülkeyi terk etmiştir. Bunlardan 1,8 milyonu komşu ülkelerde, 1,6 milyonu ise ülke içerisinde yerlerinden edilmiş olarak yaşamaktadırlar. Petrol üreticisi devletlerde çalışan çoğu Asya kökenlik halk; Suudi Arabistan’da nüfusun % 10’unu, Umman’da % 17’sini, Bahreyn’de % 33’ünü, Kuveyt ve BAE’de % 60-67’sini, Katar’da % 75’ini oluşturmaktadırlar. Toplam nüfusun % 57’sini Sünniler, % 34’ünü Şiiler, % 5’ini Hıristiyanlar, % 2’sini Museviler, oluşturmaktadır. İran, Umman ve Bahreyn’de Şiiler, Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün, BAE, Kuveyt ve Katar’da Sünniler çoğunluktadırlar. İktidarın Sünnilerde olduğu Irak’ta Şiiler (% 60), Alevilerin elinde olan Suriye’de Sünniler (%74) çoğunluktadır.”
Uluslararası Politikalarda Ortadoğu
İnsanların yoğun olarak ilk yerleştikleri ve uygarlıkların ilk kurulduğu bölge olan Bölge; ekonomik, siyasal, kültürel ve dinsel konularda toplumlar arasında bir geçiş bölgesi konumundadır. Ortadoğu sahip olduğu bu çok özel değerlerden dolayı, dünya hâkimiyetine kavuşmak isteyen devletlerin bunu sağlayabilmeleri için Ortadoğu’ya hâkim olması önemli olmuştur. Ortadoğu’yu dünya politikasında önemli kılan etmenlerden biri de kıtalar arasında kültürel ve ekonomik köprü olmasından kaynaklanmaktadır. İpek, pusula, şeker, kâğıt, barut ve gibi Uzakdoğu malları Ortadoğu aracılığıyla Avrupa‘ya ulaşmıştır. Musevilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlığın doğuş yeri olmuştur. Komşu olduğu üç kıtada hemen her büyük fatih bölge üzerinde egemenliği kurmaya çalışmış ve Bölge, sırasıyla Pers, Yunan, Roma, Arap, Moğol, Tatar ve Türk imparatorluklarının kapsamı içine girmiştir. Bu imparatorluk dönemlerinden en sakin ve huzurlu zamanı Osmanlı İmparatorluğu dönemi olmuş, Osmanlı’dan koptuğu günden bu güne değin Bölgede savaş ve karışıklık eksik olmamıştır. Bölgeyi önemli kılan etmenlerin başında jeopolitik ve stratejik önemi gelmektedir. Dünyanın en önemli suyolları; Süveyş Kanalı, Hürmüz Boğazı, İstanbul ve Çanakkale Boğazı, Kızıl Deniz ve Basra Körfezi bu bölge sınırları içinde yer almaktadır. Süveyş kanalının ve 1980’den sonra da Basra Körfezi’nin kapanması söz konusu olduğu zaman çıkan savaşlar ve Paris ve Londra’ya atom bombası atabilecek kadar göze alınan büyük çapta olaylar, bunların bölge için ne denli önemli olduğunu açık bir biçimde göstermiştir.
Ortadoğu’nun çağın gereği olarak günümüzde hemen her yerde ilk başta gösterilen özelliği ekonomik olarak petrol kaynaklarıdır. Bu içinde bulunduğumuz zamandan dolayı önemli özellik olarak gösterilebilir, ancak bölgeyi tarih içerisinde özellikle ekonomik anlamda petrol nezdinde değerlendirmek doğru değildir. Örneğin Ahmet Davutoğlu bu konuya şu şekilde dikkat çekmiştir. “Bütün medeniyet havzalarının doğduğu ılıman iklim kuşağının merkezinde bulunan bölge, antik dönemden bugüne tarım potansiyeli ve ticaret aktarım hattı olmak bakımından başlı başına önem taşımıştır.” Bütün bunlarla beraber yukarıda da bahsettiğimiz gibi Bölge, tarih boyunca kültürlerin buluşma yeri olmuş ve bu sayede eşi benzeri görülmemiş bir kültürel mirası da bünyesinde barındırmıştır. Bu miras bölgeye yeryüzünün en çarpıcı noktası olma özelliğini kazandırmıştır. Bu noktada vurgulanması gereken belki de en önemli farklı özellik insanlık tarihinde büyük rol oynayan semavi dinlerin bu coğrafyada ortaya çıkmış olması ve bu dinlerin üçü içinde kutsal mekânlara sahip olmasıdır.
Ortadoğu’nun Jeostratejik Önemi
Devletlerin bulundukları bölgenin coğrafi durumu, doğal su alanları, iklim gibi şartların askeri açıdan taşıdığı öneme jeostrateji denilmektedir. Jeostrateji ülkelerin kendi içinde ve diğer devletlerarasında hedeflerine ulaşabilmek için coğrafi etmenlerin üzerinde askeri yapılarını nerede, ne zaman ve ne şekilde kullanılacağının belirlenmesine yardımcı olmaktadır. Bölge bu anlamda gerçekten çok önemli bir konumdadır. Ortadoğu bölgesinin dünya çapında stratejik önemini iyi anlamak, bu bölgenin nasıl böyle evrensel bir ruha kavuştuğunu açıklar. Bu noktadan stratejik konum meselesine din perspektifinden de bakacak olursak, üç semavi dinin de Ortadoğu’da doğup dünyanın dört bir yanına yayılmış olması anlaşılabilir bir durum oluşturmaktadır. Coğrafi olarak ise bu bölge Asya ve Avrupa’ya yönelik tüm projelerin merkezini oluşturmaktadır. Bölgenin jeostratejik konumu nedeni ile Avrupa devletlerini deniz komşuluğuyla, Hindistan, Çin ve Balkanları karasal yollardan, Anadolu, İran ve Arap yarımadasını tümüyle etkileme potansiyeline sahiptir. Stratejik anlamda birçok öneme sahip olan Ortadoğu’nun içinde yaşadığı istikrarsız dalgalanmalardan fayda sağlamak isteyen Irak, İran ve Kuveyt’e, Suriye Lübnan’a karşı saldırgan politika izlemiştir. Bu jeopolitik önemin getireceği faydaları ve riskleri hesap eden ve bu riskleri en aza indirgemeye çalışan ABD ve Rusya gibi bölge üzerinde küresel anlamda yapılanmaya çalışan ülkeler tarafından dengeler ile oynanarak bütün tarafların bölgeye bakışı değiştirilmeye çalışılmış ve stratejik hesapların yeniden yapılması sağlanmıştır. Ortadoğu’da büyük petrol rezervlerinin olması, bu petrollere sahip olmak için güç odaklarının çıkarttığı suni çatışmalar, çatışmaların neden olduğu yüksek miktarda paralarla yapılan silah ticareti döndüğü bir bölge olması, dünyanın odak noktası olma özelliğini korumasına yol açmaktadır.
Ortadoğu’nun Jeopolitik Önemi
Jeopolitik siyasi coğrafyadan doğan bir bilim dalıdır. Jeopolitik siyasi coğrafyanın devletlere olası fayda ve zararları inceler. Jeopolitiğe katkı sağlamış fikirlerden biri Halford John Mackinder’in Kara Hâkimiyeti Kuramı’dır. Mackinder’e göre günümüzde deniz gücünün azaldığını, kara gücünün daha önemli hale geldiğini ve dünya hâkimiyetinin kara gücü ile sağlanabilineceğini söylemiştir. Son olarak ilk jeopolitik teorinin sahibi olarak kabul edilen Alfred Thayer Mahan’ın Deniz Hâkimiyet Kuramı’na göre dünya hâkimiyeti denizlerde kazanılan egemenlikle sağlanabilir. Bunun için kuvvetli bir deniz gücünün oluşturulmasını gerekmektedir. Bu kuramlar ışığında jeopolitiğe ülkenin coğrafyasına bağlı olarak belirlenen politikaları ilişkilendiren bir kavram olarak bakabiliriz. Siyasette deniz yolları, su ve enerji ikmal imkânları gibi coğrafi etmenlerin güç üzerindeki etkileri kuramcıları coğrafyanın politik etkilerini araştırmaya itmiş, doğal sınırlara ulaşma, önemli deniz yollarından yararlanma ve stratejik önem taşıyan kara parçalarını denetim altında tutma gibi kaygıların ulusal politikalarda önemli olduğu vurgusu yapılmıştır. Jeopolitik üzerine ile ilgili bahsettiğimiz hususlar ışında Bölgenin jeopolitik önemi şu şekilde ifade edebiliriz; Bölge, Rusya ile sıcak denizleri, Doğu ile Batıyı, Akdeniz ile Hint Okyanusu’nu birbirine bağlayan, aynı zamanda Avrupa ile Asya arasındaki bütün ticarî ve kültürel bağlantıların yapıldığı bir bölgedir. Yeryüzünün en önemli kara ve suyollarını kumanda etmesinin kendisine kazandırdığı eşsiz jeopolitik değer, Ortadoğu’yu tarihin ilk dönemlerinden bu yana dünya egemenliği peşinde koşan güçlerin ilk hedefi haline getirmiştir.

Petrolün 20. yüzyılın ilk yarısından itibaren değer kazanmasıyla Bölgenin, dolayısıyla buradan geçen kara ve deniz yollarının stratejik önemi dünyanın hiçbir yeriyle kıyaslanamayacak derecede artırmıştır. Uluslararası arenada herhangi bir güç ya da ittifak, diğer güce ya da ittifaka egemenlik sağlamak zorunda ise Ortadoğu’yu kontrol altında tutmak zorundadır. Nedeni ise Bölgenin birçok kapıyı birden açan bir maymuncuk işlevinde olmasıdır. Meseleye böyle bir bakış açısıyla bakıldığı zaman dünyada meydana gelen savaşların temel dayanağı, sebebi Ortadoğu’dur denebilir. Ortadoğu Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarını birleştiren bölgenin merkezinde olması özelliği ile açık denizlere inmek isteyen kara devletlerinin jeostratejilerini belirledikleri vazgeçilmez mekânları olmuştur.
Ortadoğu’nun Dini Ve Kültürel Önemi
Din olgusu, birçok toplumda farklı zaman dilimlerinde ve farklı isimler altında tarih boyunca hep var olmuştur. İnsanlar başa çıkamayacağı durumlar karşısında ve içinde bulunduğu güçsüzlüklerden dolayı bir yaratıcıya teslim olma ihtiyacını hissetmiştir. Baktığımızda Bölgenin tarih içerisinde dinî haritası, dil ve etnik haritasına göre daha karışıktır. Tarihin başlangıcından bu yana çalkantılı bir yapısı olan Bölgede halklarının yaşadığı göçler ve fetihler sonucunda önemli bir gücü olan Helen kültürü, Roma yönetimi sayesinde yeni inançlar ortaya çıkarmıştır. Bu tarihi süreç içerisinde Ortadoğu putperestlik, Mecusilik, Zerdüştlük, Helenizm gibi inançlar yanı sıra semavi din olan Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet dinlerinin yaşandığı bir bölge olmuştur. Büyük dünya dinleri olarak gösterilen İslam, Hıristiyanlık ve Yahudilik Ortadoğu bölgesinde ortaya çıkmış ve bölgede büyük öneme sahip olmuştur. Bu dinler Allah’ın birliği, öldükten sonra dirilme, ceza ve mükâfat gibi ortak pek çok özelliği paylaşır. Bunca ortak paydaşlıklara rağmen Ortadoğu’da çıkan anlaşmazlıkların temelinde yatan sebeplerden biri bu üç din mensuplarının birbirlerine karşı gösterdikleri haksız tutumdan kaynaklanmaktadır.
Ortadoğu’da haçlı seferleri gibi büyük acılara ve gözyaşına neden olan savaşların temel nedeni dinler arasındaki hoşgörüsüzlüktür. Birçok farklı inançların yaşandığı Ortadoğu’da İslamiyet bölgede kabul edilen son dindir. İslamiyet Bölgede geçmişte oluşan inanç sistemlerinin birikimleriyle beslenmiş ve kültürel aşamanın son halkasını oluşturan bir din olmuştur. Ortadoğu bölgesinde, İslam dininden olma ve Arap olma gibi değerler önem taşımaktadır. Lübnan, Suriye ve İsrail dışında bölge devletlerinin nüfusunun çoğunluğu Müslüman’dır. Türkiye, İran ve İsrail dışında, bölgede yer alan devletlerin hepsi Arap’tır. Buradan ortak özelliklerin artmasıyla sorunların azalacağı mantığı çıkarılmaması gerekir. Bölge ülkeleri dini yönden türdeş olsalar da, ortak din, her zaman tek başına birleştirici bir unsur olmamaktadır. Dinler aynı olsa dahi mezhepsel ayrılıklar birçok çatışmayı beraberinde getirmektedir. Yaşanan savaşlara bakacak olursak İran-Irak Savaşının iki ucunda Müslümanlar veya Irak-Kuveyt savaşında, Müslüman Araplar birbirleriyle savaşmıştı. Yakın tarihimizi inceleyecek olursak Suriye iç savaşında taraflar Arap ve Müslüman olmalarına ayrıldıkları tek nokta mezheplerinin farklı olmasıdır. Benzer bir örnek olarak Libya iç savaşında tarafların Müslüman, Arap ve Sünni olmalarına rağmen çok acımasız bir savaş içerisine
girebildikleri görülmüştür.
Son olarak bu bölge üç büyük semavi dinin doğduğu topraklar olması açısından üç dinin mensupları için oldukça büyük manevi öneme sahiptir. Üç dinin mensupları da manevi havayı sürekli hissedebilmek için dinlerinin doğduğu topraklara sahip olma arzusu duymaktadır. Haçlı seferleri de bu kutsal toprakları ele geçirme arzusunun bir tezahürüdür. Yahudilerce vaat edilmiş topraklara sahip olma arzusu da hiçbir zaman son bulmayacak bu uğurda politikalar geliştirecek ve uygulamaya koyacaktır. Bunun neticesi olarak ta Ortadoğu’nun yer altı kaynaklarında ve sahip olduğu jeopolitik konumu üzerinde söz sahibi olmak için yaşanan çatışmalara ek olarak, din eksenli çatışmalar da yaşanmış ve yaşanacaktır.
Ortadoğu’nun Enerji Kaynakları Bakımından Önemi
Dünya siyasetinde son yıllarda yaşanan olaylar Ortadoğu bölgesinin öneminin artarak devam etmesine katkıda bulunmuştur. Geniş Bölge coğrafyasında, dünya enerji kaynaklarının bulunmasının yanı sıra bu bölgede farklı uluslar, kültürler, diller ve dinler yaşamaktadır. Bahsi geçen konularda ABD merkezli bir istikrar ve düzen kurulmasının, dünya istikrarına bir dayanak ve güvence olacağına inanılmaktadır. Bölge, dünyadaki petrol kaynaklarının yarısından fazlasına sahiptir. Petrolün kalitesinin yüksekliğinin yanı sıra maliyetinin düşük olması, sanayileşmiş petrole bağımlı devletlerin dikkatlerini üzerine toplamaktadır. Sanayi alanında gelişmeyen bir bölge olmasına karşın petrol rezervleri açısından zengin olması ve ulaşım yollarının kesiştiği bir noktada bulunması itibarı ile stratejik avantajları bulunmaktadır. Bölgenin doğal kaynakları ABD politikaları açısından başta petrol olmak üzere doğalgaz, su gibi temel ihtiyaç maddelerinin denetim altına alınması, nakil yollarının kontrol altında alınması, aynı zamanda olası rakip devletlerin önünün kesilmesi anlamına gelmektedir. Kendi devlet menfaatleri doğrultusunda hareket eden ve bu menfaatler için son derece büyük gayret sarf eden ABD için bölgedeki diğer devletler ile ittifak kurmak ve bu devletlerde askeri üsler kurma çabası Türkiye, Irak, Afganistan, Mısır ve Suudi Arabistan gibi devletlerin bölge ile birlikte stratejik önemlerini arttırmıştır. Bölgede siyasi aktör olmaya çalışan Rusya’nın engellenebilmesi, Türkiye- Afganistan hattı ve Kafkasya’daki siyasi gelişmelere sıkı sıkıya bağlıdır. Ortadoğu küresel enerji kaynaklarının en önemli merkezi ve ihracatçısıdır. Bu enerji kaynaklarının rakamsal değerlerine bakacak olursak;
“OECD’nin 2006 verilerine göre: Dünya petrol rezervinin % 62’si, doğal gaz rezervinin % 40’ı Ortadoğu’da, bunun da % 99’u Körfez bölgesinde bulunmaktadır. EIA’nın 2007 verilerine göre: Petrol
rezervleri sıralamasında; Suudi Arabistan ( 262,3 milyar varil) birinci durumdadır. Bunu Kanada’nın ardından gelen; İran, Irak, Kuveyt ve BAE (sırasıyla: 136,3, 115,0, 101,5, 97,8 milyar varil)
takip etmekte, Katar ise (15,2 milyar varil) on dördüncü sırada yer almaktadır. Doğal gaz rezervleri sıralamasında; RF’nin ardından İran, Katar, Suudi Arabistan ve BAE (sırasıyla: 974, 911, 240, 214, 112, 59, 55 milyar m3) gelmekte olup, dünya doğal gaz rezervlerinin sırasıyla; % 15, % 14,7, % 3,9 ve % 3,5’ini barındırmaktadırlar. Doğal gaz rezervleri bakımından ilk yirmi ülke içerisinde Irak onuncu, Mısır on sekizinci, Kuveyt yirminci sırayı almaktadır. 2000’li yılların başında günlük petrol üretimi 28 milyon varil olan Körfez’de bu rakamın 2020 yılında 42,2 milyon varile çıkması beklenmektedir. EIA’nın verilerine göre: 2006’da dünyada üretilen petrolde Körfez ülkelerinin payı, % 28’dir. 2004 verilerine göre ise; petrol üretiminde ilk on ülke arasında; Suudi Arabistan birinci, İran dördüncü, BAE ve Kuveyt on ve on birinci, Irak on dördüncü sırayı almaktadır. Dünya ham petrol ihracatının % 38’i ile ham petrol ve işlenmiş petrol türevi ihracatının % 32’si, işlenmiş petrol türevi ihracatının % 16,5’i Orta Doğu’dan yapılmaktadır. Petrol ihraç eden ülkeler sıralamasında; Suudi Arabistan [8,73 m.v./g (milyon varil/gün)] birinci sıradadır. Bu ülkeyi sırasıyla İran (2,55 m.v./g), Rusya ve Norveç’in ardından dördüncü, BAE (2,33 m.v./g) ile Kuveyt (2,20 m.v./g) Venezüella’nın ardından altıncı ve yedinci, Irak (1,48 m.v./g) on birinci, Katar (1,02 m.v./g) on dördüncü sırayı almaktadır. 2006 yılında Körfez ülkeleri tarafından ihraç edilen günlük 18,2 milyon varil petrolün 17 milyon varili Hürmüz Boğazı’ndan– bu miktar dünya ihracatının 1/5’ine karşılık gelmektedir –geri kalanı ise boru hatları vasıtasıyla Kızıl Deniz ve Türkiye üzerinden uluslararası pazarlara ulaştırılmıştır.”
Bunların dışında Ortadoğu bölgesinde önemli ülkelerden olan Türkiye’de yer altı ve yer üstü zenginlikleri göze çarpmaktadır. Dünya üzerinde kritik öneme sahip olan ve nükleer santraller ile savunma sanayinde kullanılan Bor, Toryum ve Neptünyum madenlerinin tüm dünya coğrafyasına nazaran neredeyse %70’i Türkiye’de bulunmaktadır.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Suudi Arabistan Krallığı ve Ekonomik Yapı

Ekonomik Büyüme Nedir?

Yararlanılan Kaynaklar
Hamit Çelik, Ortadoğu’da ABD Politikaları Ve Büyük Ortadoğu Projesi
Serkan Çelik ve Anıl Gürtuna, Büyük Ortadoğu Projesi ve Türkiye’ye Etkileri
Davut Dursun, Ortadoğu Neresi
Selami Gözenç, Güneybatı Asya “Ortadoğu” Ülkeler Coğrafyası
Tayyar Arı, Geçmişten Günümüze Ortadoğu: Siyaset, Savaş ve Diplomasi
Borisoviç Lutskiy, Arap Ülkelerinin Yakın Tarihi
Yılmaz Altuğ, Çin, Vietnam, Çekoslovakya ve Orta Doğu Sorunları
Tufan Karaaslan, Ortadoğu’nun Coğrafyası
Ömer Taşlı, Oradoğu’ya Süper Güçlerin Etkileri
Yıldırım Boran, El-Fetih, Hamas, Hizbullah Ortadoğu’da Direniş
Zachary Lockman, Hangi Ortadoğu? Oryantalizm, Tarih, Siyaset

*Bu çalışmanın tüm hakları, Hamit Çelik’e aittir.
*Bizimle iletişim kurmak için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Hagana Terör Örgütü Ve İsrail'in Kuruluşu

Hagana Terör Örgütü, Siyonist terör örgütlerinin içindeki en büyük örgüttür. Aynı zamanda o dönemdeki tüm Siyonist terör örgütlerinin başı, Siyonist hareketin organları ve İngiliz Hükümetince desteklenen İsrail Devleti Ordusu’nu oluşturan örgüttür. Bu nedenle İsrail Devleti’nin kurulmasında en etkili terör örgütü Hagana olmuştur.
Hagana’nın Kuruluşu
Hagana Terör Örgütü’nün kurulmasında üç önemli faktör vardı, Birinci Dünya Savaşı’nın bitmesi ile başlayan Filistin’deki İngiliz mandası döneminde Filistin’e büyük miktarlarda Yahudi göçü olmuştur. Aynı zamanda Yahudilerin Filistin’de toprak satın almasına ve Siyonist harekete bağlı şirketlerin Filistin’de çalışmasına izin veren yasaların çıkması nedeniyle Filistin’de Yahudi yerleşim yerlerinin sayılarında artış yaşanmıştır. Bu yerleşim yerlerinin korunması, İngiliz askerlerine ve İngilizler tarafından kurulup Yahudilerden oluşan muhafızlar birliğine (Haşomer) bırakılmıştı. Filistinliler, İngiliz Hükümeti’nin Filistin’deki planını anlayınca bu yabancı varlıklara karşı küçük çapta saldırılar düzenledi. İngiliz askeri kamplarından uzak kalan Yahudi yerleşim yerleri bu saldırılardan olumsuz etkilendi. Yahudi muhafızlar birliğinin bu risklere karşı zayıf kalması sebebiyle daha güçlü, gerek savunma gerekse de saldırı yapabilecek Siyonist hareketin Filistin’deki tüm varlıklarını koruma amaçlı daha etkin bir askeri örgütün kurulması ihtiyacı doğdu.
İkinci faktör, 1917’deki Balfour Deklarasyonu ve daha sonraki yıllarda Filistin’de baş gösteren İngiliz mandası dönemidir. Burada hem Siyonist hareket hem de Yahudiler, İngilizlerin verdiği sözü yerine getirdiklerinde Yahudi devletini koruyacak bir ordunun kurulması ihtiyacına inanıyorlardı. Üçüncü faktör ise Birinci Dünya Savaşı’nda İngiliz ordusu içinde kurulan Yahudi birliklerdir. Bu birliklerin kurulmasında iki önemli Yahudi’nin yoğun çabası vardır. Birincisi bir Rus gazetesinin Mısır muhabiri olarak çalışan Zayef Jabotinsky, ikincisi ise Çarlık ordusunda görevli subay Yusuf Trambaldor’dur. Bu iki Yahudi’ye göre gençler, İngiliz Ordusuna katılıp hem askeri eğitim alacak hem de savaş tecrübesi yaşamış olacaktır. Savaş bittiğinde ve Yahudi devleti kurulduğunda bu devleti koruyacak ordunun çekirdeği olacaklardır.
Japotenski ve Trambaldor, Mısır’daki İngiliz ordu komutanı ile görüştü ve bu görüşmeden sonra İngiliz Ordusu içinde Birinci Yahudi Birliği kuruldu. Bu birliğe 1 Nisan 1915’te “Siyonist Katır Sürenler” (Zion Mule Corps) ismi verildi. Birliğin görevi sadece İngiliz Ordusu için dağlık bölgelere katır sırtında silah ve mühimmat taşımak kaldı ve bu birlik birkaç ay sonra dağıldı. 23 Ağustos 1917’de Jabotinsky’nin ve Siyonistlerin İngiliz Hükümeti üzerindeki baskıları sonucunda resmi bir kararla İbrani birlik (Jewish Legion) kuruldu. Bu birliğin başına İngiliz General Paterson getirildi ve bu birlik Mısır’da kaldı. Birinci Dünya Savaşı’nın bitmesi ile İbrani birlik, Filistin’e girip dağıldı. Hagana Terör Örgütü’nün önemli bir elaman kaynağı oldu. Ocak 1918’de ABD Hükümeti’nin baskısı ile İngiliz ordusunda üçüncü Yahudi birlik kuruldu. Bu birlik, 39. Kral Tüfekli Birliği olarak geçiyordu ve birliğin çoğu ABD ve Kanada Yahudilerinden oluşuyordu. Filistin’deki Yahudilerden kurulan 40. Kral Tüfekli Birliği, dördüncü İngiliz Ordusunda çalışan birlik oldu. Bu birliğin sayısı 1100 kişi, görevi ise Filistin’i korumaktı. Tüm bu birlikler Haziran 1921’de dağıldı ve mensupları, Hagana Terör Örgütü’ne askeri tecrübesi olan elmanlar olarak yerleştiler.
18 Mayıs 1920’de “Ahadot Ha Afoda” solcu Yahudi İşçi Partisinin Yahudi Muhafızlar Birliğinin liderleri ile yaptığı toplantı sonunda şu kararlar alındı:
1.Yahudi Muhafızlar Birliğinin Dağılması.
2.Dağılan Muhafızlar Birliğinin, yeni kurulacak Hagana Terör Örgütü’nün çekirdeğini oluşturması.
3.Hagana Terör Örgütü’nün, Ahadot Ha Afoda partisinin askeri kolu olması.
15 Haziran 1921’de Hagana Terör Örgütü’nün kuruluşu ilan edildi. Hagana, İbranice savunma anlamına gelmektedir. Bu örgüt kendine hedef olarak Yahudi yerleşim yerlerini, toplulukları ve Siyonistlere bağılı her türlü organ veya şirketin güvenliğini seçmiştir.
Hagana’nın İdeolojisi ve Stratejisi
Hagana, 1924 yılında çıkardığı anayasaya göre, hedefi Filistin’de Yahudilerin mallarını ve hayatlarını korumak olan gizli bir askeri örgüttü. Aynı zamanda Yahudilerin Filistin’deki göç ve yayılmaları esnasındaki güvenliğini üstleniyordu. Hagana Terör Örgütü; takip ettiği strateji gereği olarak Filistin’e Yahudi göçünün artması gerektiğinde silah kullanıp eylemler yapıyor, Filistin’de zorla ve silah yolu ile toprak alıyor, Filistinlileri topraklarını bırakmaları için terör eylemleri düzenliyordu. İngilizler, tüm bunları gerçekleştiren Hagana ile müttefiktir. Bu stratejileri beğenen Siyonist hareket başkanı Hayem Waisman, terör nedeni ile toprağını bırakan Filistinliler hakkında şunları söylemiştir. Filistinlilerin toplu olarak topraklarından kaçması İsrail’in görevini kolaylaştırdı. Böylece demografik başarı elde ettik ve Filistin toprağı Yahudiler için boş ve hazır vaziyette beklemekteydi.

Hagana’nın Finansmanı ve Elaman Kazanma Stratejisi
Hagana Terör Örgütü’nün finansman kaynakları: İlk olarak bağlı olduğu Ahadot Partisi, daha sonra Yahudi İşçi Sendikası (Hestadrot), Yahudi Ajansı ve diğer Siyonist organlardır. Ayrıca İngiliz Hükümeti’nin de bu konuda katkısı vardır. İleride göreceğimiz gibi İngilizler, Hagana özel timleri olan Balmah üyelerinin maaşlarını bir süre ödemiştir. Hagana’nın 24 Temmuz 1938’de Yahudilerden topladığı yerleşimci fidyesi de örgütün finansmanı içine girmiştir. Elaman kazanma stratejisi olarak Hagana Anayasası’na göre her Yahudi, bir Hagana elamanı olabilir. Hagana elamanları ilk yılarda Yahudi Muhafızlar Birliğinin elamanları ve İngiliz Ordusunda yer alan dört Yahudi birliğinin elamanlarından oluşmuştur.
Hagana’nın Gelişimi
Hagana Terör Örgütü kurulduktan sonra ilk olarak İngilizlere karşı ayaklanan Filistinliler ile karşı karşıya geldi. Bu olaylar Hagana Terör Örgütü’nün zayıf olduğunu ortaya çıkardı. Aynı zamanda İngilizler, bu ayaklanan gruplara karşı Hagana Terör Örgütü’nü kullanmak istedi, bu şekilde iki tarafın da hedefi olan Hagana, elamanlarına daha fazla silah ve askeri eğitim vermek zorunda kaldı. 1937 yılında İngiliz General Award Sharls Wenget, Hagana elamanlarına askeri kurs verdi ve kursun sonunda bu elamanlara silah dağıtıldı. Hagana Terör Örgütü’nün gelişimini dört önemli süreçte ele alabiliriz. Birinci süreci Hagana Terör Örgütün’de çıkan bölünmeler oluşturur. Örgüt içindeki birinci bölünme, eski Muhafızlar Birliği lideri Yesrail Shohat ve Yahudi Birliklerin lideri Elyaho Golamb arasında yaşandı. İki taraf arasında büyük tartışmalar oldu. Shohat ve taraftarları Hagana Örgütü’nün müstakil kalmasını ve hiçbir partiye bağlanmamasını istediler, Golamb ise durumun aynen devam etmesini savundu. Bu tartışmanın sonucunda Haziran 1921’de Ha Afoda Partisi temsilcisi, Yahudi İşçi Sendikası temsilcisi, Golamb ve Shohat bu sorunu çözmek için bir araya geldiler. Toplantıda Hagana’nın Ha Afoda Partisine bağlı kalması kararlaştırıldı. Shohat ve taraftarları ise bu kararı kabul etmeyerek ayrılma kararı aldı. Ayrılanların çoğu 1926’da geri dönerek Hagana’ya katılmıştır.
İkinci bölünme ise 1931 yılında Hagana’nın Kudüs’teki lideri Abraham Tahomi tarafından başlatılmıştır. Tahomi, Hagana Terör Örgütü’nü Filistin ayaklanmaları dönemindeki başarısızlıkları, özelikle de Burak ayaklanmasında gördüğü zayıflık nedeniyle eleştiriyordu. Aynı zamanda Hagana’nın gizli bir örgüt kalmasında fayda olmadığını, onun yerine Hagana’nın orduya dönüşmesi gerektiğini savunuyordu. Bu nedenlerle Tahomi ve taraftarları, Hagana’dan ayrılıp Hagana B örgütünü kurdular. Hagana B Terör Örgütü, finansmanın zayıflığı, özelikle de destekçi Siyonist organların bu örgütü desteklememeleri sebebiyle silah yönünden zayıf kaldı. Bu nedenle de, 26 Nisan 1937 tarihinde Tahomi ve bir grup ayrılıkçı ana örgüte geri dönme kararı aldı. Hagana’ya geri dönmek istemeyen Mushi Rozenberg, Abraham Shtern ve David Razael gibi liderler Irgun isimli yeni bir terör örgütü kurdular.
İkinci süreç ise Hagana Terör Örgütü ile Irgun Terör Örgütü arasındaki ilişkiler ve çekişmelerdir. İki terör örgütü de Yahudi toplumu içinde kendine yer edinmeye ve toplumu kendi stratejine ikna etmeye çalıştı. İki örgüt arasında değişik nedenlerle karşılıklı elaman kaçırma, silah depolarını yağmalama olayları yaşandı ve bu durum karşılıklı çatışmalara kadar gitti. İki örgüt arasındaki çekişmelere şu olay güzel bir örnektir: 02 Temmuz 1938’de Hayfa’da iki Irgun elamanı, Filistinli sandıkları bir kişiye ateş etiler. Bu kişi Yahudi olduğundan yolda bulunanlar, eylemi yapan Irgun elamanını yakalayıp Hagana’ya teslim ettiler. Irgun Terör Örgütü bu elamanına karşılık olarak Hagana’nın Tel Aviv’deki lideri olan Zaharya Kekyon’u kaçırdı. Buna ilaveten 1939 yılında Irgun’un emri ile Hagana’ya ait silah depoları yağmalandı. Hagana elamanlarının da karışlık vermesiyle iki taraf arasındaki çekişmeler uzayıp gitti.
Üçüncü süreci ise Hagana ve İngiliz mandası arasındaki ilişkiler ve İkinci Dünya Savaşı olarak özetleyebiliriz. İki taraf arasındaki ilişkiler uzun yıllar menfaate dayalı olarak gelişti. 1936-1939 arasındaki yıllar hep karşılıklı menfaatlerin gözetildiği dönemlerdir. Bu yıllarda Filistinliler, İngiliz mandasına karşı birçok ayaklanma başlatmış, İngilizler bu ayaklanmaları bastırmak için Hagana Terör Örgütü’nü kullanmıştır. Hagana da bundan yararlanarak ihtiyaç duyduğu askeri eğitimi almış, depolarını silahla doldurmuştur. Hatta bu işbirliği Siyonist terör örgütlerine karşı da sürmüştür. Tüm bunlara rağmen bu iyi ilişkiler her zaman için geçerli değildi. İngilizler, Filistin ile ilgili olarak 17 Mayıs 1939’da çıkardığı ikinci “Beyaz Kitap” adı verilen kurallarla Filistin’e Yahudi göçünü kısıtlayıp minimum dereceye indirmiş, Yahudilerin Filistin’de toprak almalarını durdurmuş ve Filistinliler için bir devlet kurulmasına izin vereceğini açıklamıştır. İngilizlerin bu kararlardaki amacı: İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması ile Filistinliler ve bölgedeki Müslümanların Almanya ile müttefik olmasını engellemek ve İngiltere ile ittifak halinde olmalarını sağlamaktı. Siyonistler ve Hagana bu kararlardan memnun kalmamış fakat savaşın ilk yıllarında sadece siyasi baskılar yapmakla yetinmiştir.
İngilizlerin Siyonistlerle ve dolaysıyla Hagana ile arasındaki ilişkileri sarsan başka bir konu daha vardı. Siyonistler, İngiliz Ordusu içinde bir Yahudi Birliğinin kurulmasını istedi. Bu birlik Filistin’de kalacak ve İkinci Dünya Savaşı bittikten sonra elde hazır bir ordu bulunacaktı. Fakat İngilizler, bölgedeki ortamı bozmamak için bu isteği kabul etmedi. İkinci Dünya Savaşı’nda müttefiklerin galip geleceği anlaşılınca İngiliz Hükümeti tarafından 18 Eylül 1944’te bu birliğin kurulduğu ilan edildi. Birlik 5358 Yahudi’den oluşmaktaydı. Savaş bitikten sonra birliğin askerleri Hagana Terör Örgütü’ne katıldı. Yahudi Birliğinin dışında İngiliz ordusuna katılan 26 bin Yahudi vardı. Bunların savaş sırasındaki yasa dışı göçte büyük katıkları vardı. Savaş bitikten sonra da tecrübeli asker olarak Siyonist terör örgütlerine, özelikle de Hagana Terör Örgütü’ne katıldılar. İngilizler, İkinci Dünya Savaş’ı sırasında Hagana Terör Örgütü’nü kullanmaya çalışmıştır. 1941 yılında İngiliz Askeri Kamplarında ve İngiliz subayları tarafından bazı Hagana elamanlarına özel askeri eğitim verilmeye başlandı. Bu timlere Balmah (vurucu tim) adı verilmiştir. Bu timlerin maaşlarını İngilizler ödemiş fakat Romel komutanlığındaki Alman ordusunun bölgeden uzaklaşması ile bu timlere verilen destekler durdurulmuştur.
Bu timler, kazandıkları yeni askeri becerilerle diğer Hagana elamanlarına askeri kurslar vermeye başlamışlar, askeri deniz eylemleri, gemi sabotaj eylemleri düzenlemişler ve havacılık eğitimi de verip pilot yetiştirmişlerdir. 1944’te Balmah timlerinin sayıları 1517 olmuştu ve başlarına Eshak Sadeh getirilmişti. Hagana, İkinci Dünya Savaşı sırasında çıkan “Beyaz Kitap” kurallarına göre yasadışı olarak çalıştı. İlk yasadışı faaliyetler Filistin’e Yahudi göçmen sokma çalışmalarıydı. Filistin’e iki tür Yahudi göçmen gelmekteydi: Avrupa’dan ve Arap ülkelerinden. Avrupa Yahudileri zor durumdaydı ve Avrupa çıkan savaş nedeniyle yüzbinlerce Yahudi evinden kaçmıştı. Siyonistler, bu grubun Filistin’e sokulması için gemiler kullandı. Gemilerin içinde Hagana elamanları bulunurdu. Bu gemiler Filistin sahillerine girdiğinde Hagana elamanları da sahilde bekliyor, yeni gelen göçmenleri Yahudi yerleşim yerlerine götürüyorlardı. Avrupa Yahudilerinin göçü çok masraflıydı çünkü uzak yerlerden gemi ile getiriliyordu. Ayrıca bu oldukça tehlikeli bir yoldu. Gemiler deniz ortasında iken Alman askeri filosu ve savaş uçakları için çok kolay bir hedefti. Bu gemiler Filistin sahillerine ulaşsa bile İngiliz Sahil Güvenliğinden kaçmak kolay bir şey değildi. Hagana, İkinci Dünya Savaşı sırasında otuz beş gemi ile elli iki bin Yahudi göçmeni Filistin’e getirdi ancak Aksodes, Arlozorof ve Batırya gibi sadece dört gemi ülkeye girebildi.

İkinci göç grubu ise Arap ülkelerinde bulunan Yahudilerdi. Bunların göçleri nispeten daha kolaydı. Yakın mesafeli, masrafsız ve aynı zamanda güvenli olması göçü kolaylaştıran unsurlardı. Güvenli oluşu ise kara yolu kullanmaktan kaynaklanmaktaydı. Hagana Terör Örgütü, Arap ülkelerinde küçük üsler oluşturdu. Bu üslerde Hagana elamanları, o ülkelerdeki Yahudilerle temasa geçiyorlar ve Filistin’e göçmeleri için teşvik ediyorlardı. Teklifi kabul edenlerin göç organizasyonu yine Hagana elamanları tarafından yapılıyordu. Bazı ülkelerde (Irak gibi) Hagana elamanları, Yahudi gençlere silah eğitimi veriyorlardı. Hagana Terör Örgütü bu göç çalışmalarında İngiliz Ordusunda bulunan Yahudileri ve İngiliz askeri araçlarını kullanmaktaydı. Sadece Suriye sınırından 1350 Yahudi göçmen Filistin’e sokulmuştur.
Hagana, sadece yasa dışı Yahudi göçmen kaçakçılığıyla yetinmiyor, aynı zamanda Yahudilerin bu dönemde Filistin’de toprak satın alması yasak olmasına rağmen toprak işleriyle uğraşıyordu. Hagana Terör Örgütü’nün elamanları, özelikle akşam saatlerinde kamyonetler kullanarak buldukları boş topraklarda yeni Yahudi yerleşim yerlerinin temellerini atıyorlardı. Yeni kurulan yerleşim yerlerinin ve çalışan işçilerin korunması Hagana elamanlarının sorumluluğundaydı. Hagana bu işleri daha çok 1946’da BM tarafından Filistin ile ilgili bölme kararı çıkmadan önce yapmıştı. Bu dönemde onlarca Yahudi yerleşim yeri kuruldu ve bu yeni yerleşim yerleri farklı farklı yerlerde yapıldı. Özelikle Yahudilerin yaşamadığı Nakab Bölgesi’ne yoğunlaşıldı. Bunun nedeni ise bölme kararı çıktığında Yahudi yerleşim bölgelerinin daha geniş arazi üzerine yayılması ve böylece onların payına daha fazla toprak düşmesi planıydı. 6 Ekim 1946 tarihinde bir gecede 15 yeni Yahudi yerleşim yeri kuruldu. Şubat 1947’de ise 5 yeni Yahudi yerleşim yeri kuruldu.
Dördüncü süreç ise Hagana, İngiliz ve Irgun ilişkileridir. Bu süreçte Irgun Terör Örgütü, İngilizler üzerinde baskı oluşturmak için İngilizlere karşı terör eylemleri gerçekleştirdi. Siyonist-İngiliz ilişkileri sarsıldı. Siyonistler ve arkasındaki Hagana, İngiliz müttefikini kaybetmek istemiyordu. İngilizlerle Irgun arasında bir savaş çıkmaması için Hagana, Irgun ile anlaşıp bu eylemleri durdurmaya çalıştı. Hagana ve Irgun Terör Örgütleri arasında üç toplantı yapıldı. Birinci toplantı 8 Ağustos 1944’te yapıldı ve toplantıya Hagana’dan Mushi Dayan ve Irgun’dan örgüt lideri Menahem Begen katıldı. Ekim 1944’te Tel Aviv de yapılan ikinci toplantıya Haganadan Mushi Sneh ve Irgundan Begen katıldı. Üçüncü toplantı ise 29 Ekim 1944’te gerçekleşti fakat tüm bu toplantılar başarısızlıkla sonuçlandı. 6 Kasım 1944’te İngiliz Devlet Bakanı Lord Muin’e, Mısır’da Irgun’dan ayrılan Shtern Terör Örgütü tarafından gerçekleştirilen suikast girişimi, İngiliz-Siyonist ilişkilerini zor durumda bıraktı. İngilizler bu eylemden Irgun Terör Örgütü’nü sorumlu tuttu. Bunun ardından iki örgüt arasındaki birleşme görüşmeleri durdu ve Hagana Terör Örgütü, Irgun’u bitirme operasyonu planını hazırladı.
Hagana’nın hazırladığı plan şöyleydi: Hagana istihbarat birimi Shai, Irgun elamanları, liderleri ve silah depolarının yerleri ile ilgili bilgiler toplayacak ve Hagana özel timleri Balmah, bu bilgilere göre harekete geçecekti. Irgun Terör Örgütü’nün elamanları yakalandıktan sonra Yahudi yerleşim yerlerinde hazırlanan hapishanelerde tutulacak, liderler ise İngiliz istihbaratına verileceklerdi. Bu operasyon Mart 1945’te durduruldu.
İkinci Dünya Savaşı’nın bittiğinde Avrupa’da evinden kaçmış yüz bin Yahudi vardı. Siyonistler ve Siyonistlerin yeni müttefiki ABD, bunları Filistin’e götürmek için İngiliz Hükümeti üzerine siyasi baskılar uyguladı. Bu baskılar sonucunda 13 Kasım 1945’te İngiliz Dışişleri Bakanı Ernest Bevin bir açıklama yaptı ve İngiliz Hükümeti’nin Filistin’e bin beş yüz Yahudi göçmen yerleştireceğini açıkladı. Bunun ardından Hagana ve Siyonistler, siyası baskıların yanında terör eylemleri düzenleme kararı aldılar. İki Siyonist terör örgütü, aralarındaki çekişmelere rağmen İngilizler üzerinde baskı kurmak amacıyla terör eylemleri yapmak için anlaşmaya vardı. İki taraf anlaşarak Yahudi isyanı denilen sivil ve terör eylemleri içeren süreci başlattı. Hagana’nın müttefiki olan İngilizlere böyle bir terör eylemi düzenlemesinin sebebi, Irgun Terör Örgütü ile birlikte İngilizleri kararlarından vazgeçirmekti. Bu amaçla yapılan terör eylemleri sonrasında Yahudi toplumundan büyük kazanımlar elde etti. İçinde bulunulan durumu kabul etmeyen iki taraf eylemlerde işbirliği yapma konusunda toplandı ve aşağıdaki kararlar alındı:
1. Hagana Terör Örgütü, Irgun Terör Örgütü ile birlikte Yahudi itaatsizliğine girecektir.
2. İki örgüt eylemlerini Yahudi isyan liderlerinin onayını aldıktan sonra yapabilir.
3. İsyan liderleri komisyonu tarafından verilen planlar iki örgüt tarafından yapılacaktır.
4. İki örgütün temsilcileri düzensiz toplanacak ve bu toplantılarda her tarafın eylem planlarına bakılacaktır.
5. Eylemlerin hedefleri kabul edildikten sonra harekete geçilecektir.
6. Irgun, İngiliz Ordusunun silah depolarına karşı yapacağı eylemler için hiç kimseden izin almayacaktır.
7. Hagana Terör Örgütü istediği zaman bu eylemlerden vazgeçebilir fakat Irgun bu yolda devam etmek istiyorsa devam edebilecektir.
Bu anlaşmadan sonra birçok köprü, tren istasyonu ve demir yolları, İngiliz askeri karakolları ve radar istasyonları vuruldu. Bu işbirliği 1946 yılında Kudüs’teki Kral Davut Oteli patlamasına kadar sürdü. Bu eylemden sonra Hagana, İngiliz intikamından kaçmak için tekrar Irgun’a karşı İngilizlere yardım etti. Beşinci süreç ise İngiliz askerlerinin Filistin’den çıkması, İsrail Devleti’nin ilan edilmesi ve Arap İsrail Savaşı’dır. Siyonistler, İngiliz Ordusunun Filistin’den çıkma planlarını öğrenince, Hagana’yı gelecek savaşa en kısa sürede hazırlamak için çalıştılar. Bu terör örgütüne ait hafif silahların yerine bir orduya dönüşecek ağır silahların ihtiyacı hissedildi. Bu nedenle Hagana Terör Örgütü, Yahudi Ajansı sorumlusu David Bingoryon’a bağlandı. Bingoryon, ilk başta Hagana ile ilgili bir çalışma hazırladı. Bu çalışma, Hagana’nın elaman sayıları, eğitimi ve silahlarını içeren bir çalışmaydı. Bundan sonra Avrupa ülkelerinde çalışan Yahudileri Hagana’ya katılmak için çağırdı ve Hagana’ya ağır silahlar alınmaya başlandı. Bunlar: 24 savaş uçağı, 59 savaş gemisi, 40 tank, 59 zırhlı araç, 416 uzun top ve çok sayıda makinalı tüfek ve cephanedir. Son olarak da Hagana’yı iki birliğe böldü. Birinci birlik Balmah timleri ve Hagana meydan birliklerinden (Fos) oluştu ve bir birliğe toplanıldı. Ha Hayal (silah) ismi verilen bu birlik dört alaya bölündü: Kudüs alayı, kuzey alayı, orta alayı ve güney alayı. İkinci birlik ise koruma birliğiydi. Onun görevi ise Yahudi yerleşim yerlerini ve büyük toplulukları korumaktı. Hagana Terör Örgütü’nün elaman sayısı savaş başladığında 70 bin kişiden oluşuyordu.
Filistin’in taksim edilmesi kararı çıkması ile Hagana büyük darbeler aldı. Daha sonra özelikle 15 Mayıs 1948’de Arap Ordularının savaşa girmesi ile Hagana Terör Örgütü tekrar büyük başarılar elde etmeye başladı. Hagana, kayıplarından sonra yeni bir plan uyguladı ve bu plana D planı (Dalet) ismi verildi. Buna göre Hagana, Filistinlilerin ve Yahudilerin yaşadığı şehirlere saldıracak, oradaki Filistinlileri öldürüp zor kullanarak evlerinden çıkartacak, yakındaki Filistinli toplulukları ve köyleri yıkıp Filistinlilerin varlığını bitirecek, büyük katliamlar yaparak oradaki insanların evlerini bırakıp kaçmalarını sağlayacaktı. Bu plan, Hagana’ya çok büyük başarılar elde ettirmiştir.
14 Mayıs 1948’de İsrail Devleti ilan edildikten sonra 26 Mayıs 1948’de Hagana Terör Örgütü, İsrail Savunma Ordusu olmuştur.

Hagana’nın Terör Eylemleri
13 Kasım 1945’te Balmah timleri farklı yerde bulunan demir yollarını patlayıcı maddeler kullanarak havaya uçurdular. Aynı günde Hayfa ve Yafa limanlarında üç gemiye sabotaj yapıldı.
Kasım 1945’te Balmah timleri bu sefer Gefat Olga ve Sidna Ali İngiliz Askeri Karakollarını hedef aldı. Bu karakollara bomba ihbarı yapıldıktan sonra patlayıcı maddeler kullanarak havaya uçurdular. 20 Şubat 1946’da Balmah timleri tarafından, bu sefer deniz kıyısında bulunan İngiliz Radar Merkezi ve yanındaki karakola patlayıcı maddeler yerleştirildi. Bombalar patladıktan sonra iki hedef de yıkıldı. Bu eylemde bir İngiliz askeri öldü ve 16 kişi yaralandı. Mart 1946’da Tel Aviv, Cenin, Kfar Fetkin ve Shafa amer bölgelerinde devriye işi yapan İngiliz Askerleri hedef alındı. Balmah timleri bu eylemde makinalı tüfekler kullandı. İngilizlerin dört aracı yandı ve Balmah timlerinden de 4 kişi öldü.
17 Haziran 1946’da farklı bölgelerde 11 köprü hedef alındı ve bu köprülere bombalar yerleştirilip havaya uçuruldu. Bu sırada köprüleri koruma işini üstlenen İngiliz askerleri Hagana elamanlarına ateş açtı, on üç Hagana elamanı öldü. 12 Temmuz 1946’da Hagana ve Irgun Terör Örgütleri tarafından planlanan ve Irgun elamanları tarafından gerçekleştirilen Kral Davut Oteli terör eylemi oldukça etkili olmuştur. Eylemi Hagana liderlerinden Eshak Sadeh ve Irgun’dan Amihay Baglen planladılar. İngiliz mandası Kral Davut Oteli’ni resmi bir kuruluş olarak kullanmaktaydı. O gün Irgun elamanları, otelde çalışan işçilerin elbisesini giyip süt kavanozları içinde 350 kg patlayıcı maddeyi otelin deposuna sokmuştu. Saat 12.07’de bombalar patladı. Bu eylemde 40 Filistinli, 25 İngiliz ve 17 Yahudi olmak üzere 82 kişi hayatını kaybetti, 45 kişi de yaralandı.
30 Ocak 1947’de 170 Hagana elamanı, Hayfa’nın yakınlarında Balad Alşeh köyünde bir katliam yaptı. Filistinli sivil insanlarına saldırdılar ve bu terör eyleminin sonucunda 60 Filistinli öldürüldü. 20 Mayıs 1947’de Hagana elamanları, Filistin’in Fajaa Köyü’ndeki bir kahvehanenin içine el bombası atıp kaçtılar. Bu terör eyleminde üç Filistinli hayatını kaybetti.15 Ağustos 1947’de Hagana elamanları, Yafa’nın Abu Laban semtinde akşam saatlerinde Filistinlilerin evlerine bombalarla saldırdılar. Bu terör eyleminde de bir Filistinli anne ve sekiz çocuğu hayatlarını kaybetti. Ekim 1947’de Balmah timleri, Filistinli Ras Alen köyüne terör eylemi düzenledi. Bu eylemde birisi kadın üç Filistinli öldü ve bir çocuk da yaralandı. 22 Ocak 1948’de Hagana elamanları, Yazor köyüne saldırıp köydeki evleri yıkmaya çalıştılar. Daha sonra köydeki evler ateşe verildi ve 20 Filistinli öldürüldü.
15 Şubat 1948’de Balmah timleri, Filistinli Sasa Köyüne saldırdı ve köydeki 20 ev havaya uçuruldu. Hagana elamanları, köyde büyük bir katliam gerçekleştirdiler. Bu terör eyleminde yaklaşık 60 Filistinli kadın, yaşlı ve çocuk öldürüldü. Aynı gün Hagana elamanları, Kudüs’teki Semiramis Oteli’ni bombaladılar. Bu terör eyleminde 14 Filistinli ve İspanyol büyükelçi yardımcısı hayatlarını kaybetti. 14 Mayıs 1948 tarihinde Hagana ve Irgun Terör Örgütleri’nden kurulan İsrail Ordusu Abu Shusha, bir Filistin köyünde kadın, erkek, yaşlı ve çocuktan oluşan 60 kişiyi katletti. Geri kalanlar köyden zorla atıldı ve köydeki evler tahrip edildi.
Yararlanılan Kaynak
Muhammed Alkhader, Hagana Ve Irgun Terör Örgütleri Ve İsrail’in Kuruluşundaki Rolleri
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Muhammed Alkhader’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com