Etiket arşivi: Fizik

Isaac Newton’ın Doğa Anlayışı

Isaac Newton’un doğa anlayışı kendisinden önceki dönemlerden kopuk değildir. Özellikle Kopernik ile birlikte değişen doğa algısı ve doğaya yönelik matematiksel(niceliksel) çözümlemeler, ön plana çıkmaya başlayan deney ve gözlemler Newton’un düşünce yapısını biçimlendiren önemli faktörlerdir. Bu dönemde mekanik doğa anlayışı egemenlik kazanmaya başlamış ve bu temelde evreninin bir yaratıcı tarafından belli bir düzen içinde yaratılmış olması benimsenmeye başlamıştır. Böyle bir dönemde Newton da doğa tasarımını oluştururken mekanik bir evren tablosu çizer. Ona göre doğada olan her şey belli bir neden-sonuç dâhilinde gerçekleşmektedir. Öyle ki, doğanın bu durumunu yasalar aracılığıyla denetim altına alma düşüncesi, Newton’un mekaniğini determinist ilkelere bağlı kılmıştır.

Ne var ki, Newton’un doğa anlayışının temellendirilmesinde Descartes’ten büyük çoğunlukta yararlandığı görülür. Bu temellendirmelerin içeriğini genellikle mekanik yapılar oluşturmaktadır. Bu mekanik yapılar sadece doğa alanına ilişkin olmayıp, insan bedeninin tasvirinde de kullanılmaktadır. Çünkü Descartes, insan bedeni ile doğa arasında bir benzerlik, hatta aynılık olduğunu iddia eder. O’na göre hem insan bedeni hem de doğa makine şeklinde işleyen bir sisteme sahiptir. Bu sistemde hasta bir bireyin durumu ile bozuk bir saatin işleyişi aynı şeyleri
ilişkilendirir. Sistemin herhangi bir çarkında bozukluk çıkarsa sistemin tamamı bu durumdan etkilenmektedir. Descartes bütüncül sistemini evren yapısıyla açıklamaktadır. O’nun evren anlayışına göre, uzamın bütünü madde ile kaplı olduğundan dolayı, uzamın herhangi bir noktasında boşluk bulunamaz. Boşluğun bulunmağı bu sistem, kendi kendine işleyen mükemmel bir makine tasarımıdır.

Descartes’ın düşüncelerinin bir uzantısı sayılan Newtoncu doğa tasarımında, kesin ve mutlak kuralları kendi bünyesinde barındıran modern epistemolojinin yansımaları görülür.

Modern epistemolojinin rasyonel boyutuna ilaveten geliştirilen empirik yön, doğa alanında yer alan nesnelerin gözlemlenebilir, deneyimlenebilir ve ölçümlenebilir olmalarına, dolayısıyla doğa üzerinde bir yasa denetiminin kurulmasına olanak sağlar. Öyle ki, modern dönem ile birlikte doğa tasarımı ile insan zihni arasındaki ilişki daha da kuvvetlendirilmiştir. Modern döneme öncülük eden Kartezyen Dikotomi, insan zihninde madde-ruh ayrımını yapıp, maddeyi yani doğayı insan zihnine sunmuştur. Bu çerçevede insan zihnindeki gelişmeleri bir adım daha öteye götüren Isaac Newton, insanı doğanın hem bir parçası hem de efendisi yapma eğilimindedir. Isaac Newton’un Fluksiyon Hesabı adlı çalışması doğa yasalarını bir düzen ve kesinlik içinde sunmakla birlikte, toplumsal alandaki en küçük olguları bu yasalar çerçevesinde belirleyebilmektedir.

isaac newton ve doğa anlayışı

Söz konusu Copernicus’tan Kepler’e, ondan Galileo’ya, ondan da Descartes’a ve sonunda Newton ile birlikte Aristoteles evren anlayışı savunulamaz hale gelmiştir. Nitekim Isaac Newton’un 1687’de yayınladığı Principia adlı eseri, Copernicus ile başlayan eski doğa anlayışını değiştirmiş ve yeni evren tasarımını matematikgeometri yöntemiyle sistemleştirmiştir. Öte yandan Isaac Newton Principia’nın birinci ön sözüne matematik ve
geometrinin önemiyle giriş yapar. O geometri doğanın ölçümlenmesini sağlayan önemli bir araç olarak görürken, matematikle de doğa fenomenlerini yasalaştırdığından bahseder. Eskiler (Papus’un bize söylediği gibi) doğal şeyleri araştırmada en büyük önemi mekanik bilimine verdikleri için ve modernlerle tözsel biçimleri ve ve gizli nitelikleri yadsıyarak doğa fenomenlerini matematiğin yasaları altına almaya çabaladıkları için, bu incelemede matematiği felsefe ile ilgili olduğu ölçüde geliştirdim… Geometriye dayanak olan dik açıların ve dairenin betimlemesi mekaniğe aittir. Geometri bize bu çizgileri çizmeyi öğretmez, ama onların çizilmesini ister… Geometri mekanik kılgı üzerine kurulur, ve evrensel mekaniğin ölçme sanatını doğru olarak öneren ve tanıtlayan parçasından başka bir şey değildir.

Isaac Newton doğa anlayışını matematik-geometri yöntemiyle açıklamaya çalışmış ve matematiği bu uğurda felsefeyle bir araya getirerek geliştirdiğinin altını çizmiştir.

Ayrıca o, doğanın kuvvetlerini açıklamak ve bu kuvvetlerle ilişkili olan fenomenleri ortaya koymak için doğadaki kuvvetlerin bilinmesi gerektiğini ifade eder. Çünkü ona göre bu kuvvetleri bilmeyen filozofların doğa hakkındaki söyledikleri boş laftan ibarettir:

Kuvvetler ki, onlar yoluyla cisimlerin parçacıkları, şimdiye dek bilinmeyen kimi nedenlerle, ya karşılıklı olarak birbirlerine doğru ya itilir ve düzenli betilerde birbirlerine tutulur, ya da birbirlerinden geri itilir ve uzaklaşırlar. Bu kuvveler bilinmeyince, felsefeciler şimdiye dek Doğa araştırmalarında boş girişimlerde bulunmuşlardır; ama umarım burada ortaya koyulan ilkeler ya bu felsefe yöntemine ya da daha doğru bir başkasına belli bir ışık düşürecektir.

Isaac Newton’un bu tutumundan da anlaşılıyor ki, doğa üzerine yapılan araştırmalarda cisimlerin birbirlerine olan itme ve çekme kuvvetlerinin bilinmesinin zorunlu olduğu ortadadır. Üstelik Newton kendi ortaya koyduğu ilkelerin,
kendisinden sonraki felsefecilere ışık tutacağı konusunda inanmaktadır. Bu amaç doğrultusunda sistemleştirdiği çekim yasaları Newton’un doğa tasarımını günümüze kadar etkili kılmıştır. Öyle ki, Isaac Newton’un matematik ve geometri diliyle ortaya koyduğu kuramlar özellikle on sekizinci yüzyıl, aydınlanma dönemi, için büyük bir ilham kaynağı olacaktır. Newton’un doğa alanındaki keşfettiği kuramlar, bu dönemle birlikte kültürel-sosyal alanlara da uygulanmaya başlanacaktır. Böylece Newton’un doğa anlayışı sosyo-kültürel alanların yasalaşması konusunda temel dayanak teşkil etmiştir.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Tarihsel Süreçte Bilimin Evrene Bakışı Ve Öne Çıkan Düşünceler

Etherium Coin Nedir?

Kaynak

İhsan Emre, Bilim Tarihinde Doğa, Yasa ve Yasallık: Isaac Newton ve Albert Einstein Örneği

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, İhsan Emre’ye aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

İlk Çağ'da Fizik, Felsefe ve Dinler Üzerine Bir Araştırma…

 
İlk Çağ‟da Yunanlılar, felsefe ve bilim arasında net bir ayrım yapmıyorlardı. Yani bilim ve felsefe arasındaki sınır çok belirgin değildi. Antik dönemdeki filozoflar, filozof olduğu kadar bilim adamıdır da. Bu dönemdeki doğa filozofları, ileride, Rönesans döneminde deneysel ve matematiksel olarak düzenlenmiş doğa bilimlerinin kuruluşunda çok büyük etkisi olacak, mekanik atom teorisi gibi, teorilerin oluşumuna götüren kavramların gelişimine katkıda bulunmuşlardır. Yunanlılar, modern deneysel doğa bilimlerinin kuruluşunda etkin olacak pek çok kavramın da gelişimi için bir zemin hazırlamışlardır.
İlk Çağ felsefesini kronolojik olarak dört ana bölüme ayırabiliriz. İlk dönem diyebileceğimiz Thales ve devamındaki filozofları içeren „Kozmolojik Dönem‟de odak noktası tabiattır. Yani dış dünyada olup bitenler, evrenin ve maddenin kökeni hakkında iddialar ortaya atılır. Sofistler ve Sokrates‟in bulunduğu ikinci dönemde ise felsefenin odağı içseldir. Yani bilginin mümkün olup olmadığı, ahlaki değerlerin var olup olmadığı temel tartışma konusudur. Platon ve Aristo‟nun olduğu üçüncü dönem olan„ Sistematik Dönem‟de ise filozoflar hem dışsal hem de içsel konulara odaklanmışlardır. Yani hem dış dünyada olup bitenler hem de insanın iç dünyasıyla ilgili konularla ilgilenmişlerdir. Bu dönem filozofları olan Aristo ve Platon belli bir sistem ve tutarlılık çerçevesinde hem epistemolojilerini hem kozmolojilerini hem de siyaset ve ahlak felsefelerini ortaya koymuşlardır. İlk Çağ felsefesinin son döneminde ise felsefenin odağı tekrardan insan olmuştur. Bu dönemde filozofların ana tartışma konusu insanın nasıl mutlu olabileceği ve iç huzur olmuştur. İlk Çağ’da felsefenin odak noktasının ne olduğuna göre de bilimde gelişme yaşanmıştır.
İlk Çağ‟da ilk felsefi çalışmalar Batı Anadolu kıyılarında, İyonya olarak bilinen yerde başlamıştır. İyonyalı filozoflar olarak da bilinen bu ilk filozofların üzerinde durduğu problem „varlık ve oluş‟tur. Varlık problemi, her türlü fiziksel nesnenin kendinden çıktığı ilk varlık, yani „arke‟nin araştırılmasıdır. Oluş problemi ise, temel varlıktan görünen çeşitliliğe geçiş sürecinin açıklanmasıdır. İlk filozof olarak kabul edilen Thales (MÖ 624-580), öğretisini doğanın maddesel yapılı olması üzerine kurmuştur. Araştırma alanı, henüz önem kazanmamış olan düşünce sistemlerinden çok, bilebildiği kadarıyla doğa olaylarıydı. Doğanın açıklanmasında, kimi doğaüstü güçlere inancın ve mitolojinin, bilgi edinme sürecindeki egemenliklerine karşı çıkarak evrendeki varlık ve olayların doğal olduğu görüşünü öne sürmesi, tüm İyonya filozoflarında karşılaştığımız maddeci yaklaşımın temeli olmuştur. Thales ilk madde olarak„ su‟yu kabul etmiş, bitki ve hayvanları inceleyerek dünyanın, içinde su bulunan varlıkların ilk hallerinden evrimleştiğini öne sürmüştür. Matematik çalışmalarından günümüze kalan en önemli katkısı, kendi adıyla anılan ve paralel doğrularla ilgili bir teoremdir. Thales‟in izleyicilerinden Anaksimandros (MÖ 610-545), yıldızların, kutup yıldız çevresinde döndüğünü, göklerin, merkezinde dünyanın bulunduğu bir küre üzerinde olduğunu öne sürmüştür. Anaksimandros‟a göre evrenin temel maddesi, bitmeyen, değişmeyen, görünmeyen, ölümsüz, yok olmaz niteliklere sahip olan „Apeiron (sınırsız)‟ dır. Bu öğeden ya da tözden bütün cisimler farklı özelliklerle oluşmuşlardır. Aperiron‟un kendisi devinime sahiptir. Karşıtlıklar bu devinimden çıkar. Bu karşıtlıklardan sıcak – soğuk, hava buradan da Güneş, Ay ve Yıldızlar çıkar. MÖ 590-526 yılları arasında gene Miletos‟ta yaşayan Anaksimenes, doğacı ve maddeci düşünce geleneğini daha da ileri götürmüştür. Evrenin temel yapıtaşı olarak Apeiron yerine, „Hava‟ ya da Buharı önermiştir. Havanın iki yönlü hareketinden ateş, rüzgar sonrasında da su ve taş oluşur. Hava her zaman hareketli olduğundan, değişim de süreklidir. Hava aynı zaman da yaşamın da kaynağıdır.
İlk Çağ‟da bilimsel faaliyetler de İyonyalı düşünürlerle başlamıştır. Bu faaliyetler MS 529 yılında Akademi‟nin ve Lise‟nin İmparator Jüstinyan tarafından kapatılmasına kadar sürdüğünü söylemek mümkündür. İlk Çağ’ın özelliklerinden birisi, gözlemlerin ilk defa teorik bir çerçevede anlamlandırılmasıdır. Bu anlayış, günümüz bilimsel faaliyetlerinin basit bir modeli durumundadır. Bu dönemde en fazla gelişen bilim matematik olmuştur. Matematiğin antik dönemdeki bu gelişiminde deneysel olmaması ve dolayısıyla felsefi sorunlardan etkilenmemesi önemli rol oynamıştır. İlk Çağ‟da matematiğin bu ilerlemesinde duyu organlarına olan güveni sarsan Heraklit ve Parmenides felsefelerinin yanı sıra, Pitagorasçılar, Öklit, Apolonyus ve Arşimet etkili olmuştur. Pitagoras’ın sayı kavramına evrenin özü niteliğini veren yaklaşımı doğa olaylarını açıklama ve yorumlamalarına da yansımaktadır. Buna göre uzayda 10 gök bulunmalıdır. Gökler, eş merkezli, iç içe kristal küreler olup, Dünya, Ay, Güneş, Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter, Satürn, Merkez Ateş, Karşıt Dünya olarak adlandırılırlar. Dünya evrenin merkezi değildir. Güneş ve öbür gezegenlerle birlikte Merkez Ateş çevresinde dolanmaktadır. olduğunu öne sürmüştür. Anaksimandros‟a göre evrenin temel maddesi, bitmeyen, değişmeyen, görünmeyen, ölümsüz, yok olmaz niteliklere sahip olan Apeiron (sınırsız) dır . Bu öğeden ya da tözden bütün cisimler farklı özelliklerle oluşmuşlardır. Aperiron‟un kendisi devinime sahiptir. Karşıtlıklar bu devinimden çıkar. Bu karşıtlıklardan sıcak – soğuk, hava buradan da Güneş, Ay ve Yıldızlar çıkar . MÖ 590-526 yılları arasında gene Miletos‟ta yaşayan Anaksimenes, doğacı ve maddeci düşünce geleneğini daha da ileri götürmüştür. Evrenin temel yapıtaşı olarak Apeiron yerine, Hava ya da Buharı önermiştir. Havanın iki yönlü hareketinden ateş, rüzgar sonrasında da su ve taş oluşur. Hava her zaman hareketli olduğundan, değişim de süreklidir. Hava aynı zaman da yaşamın da kaynağıdır.

İlk Çağ’da bilimsel faaliyetler de İyonyalı düşünürlerle başlamıştır. Bu faaliyetler MS 529 yılında Akademi‟nin ve Lise‟nin İmparator Jüstinyan tarafından kapatılmasına kadar sürdüğünü söylemek mümkündür. İlk Çağ’ın özelliklerinden birisi, gözlemlerin ilk defa teorik bir çerçevede anlamlandırılmasıdır. Bu anlayış, günümüz bilimsel faaliyetlerinin basit bir modeli durumundadır. Bu dönemde en fazla gelişen bilim matematik olmuştur. Matematiğin antik dönemdeki bu gelişiminde deneysel olmaması ve dolayısıyla felsefi sorunlardan etkilenmemesi önemli rol oynamıştır. İlk Çağ‟da matematiğin bu ilerlemesinde duyu organlarına olan güveni sarsan Heraklit ve Parmenides felsefelerinin yanı sıra, Pitagorasçılar, Öklit, Apolonyus ve Arşimet etkili olmuştur. Pitagoras‟ın „sayı‟ kavramına evrenin özü niteliğini veren yaklaşımı doğa olaylarını açıklama ve yorumlamalarına da yansımaktadır. Buna göre uzayda 10 gök bulunmalıdır. Gökler, eş merkezli, iç içe kristal küreler olup, Dünya, Ay, Güneş, Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter, Satürn, Merkez Ateş, Karşıt Dünya olarak adlandırılırlar. Dünya evrenin merkezi değildir. Güneş ve öbür gezegenlerle birlikte Merkez Ateş çevresinde dolanmaktadır. Demokritos‟un ortaya koyduğu atomculuk, maddenin özünü saptayarak, şeylerin bütün özellikleri arasında maddeye yüklemek üzere uzayda ve zamanda meydana gelen bir olayı anlatmakta en basit, en zorunlu olanlarını ayırıp onları kabul etmiş ve olayların bütününü sadece bu özelliklerden çıkarmaya çalışmıştır. Atomcular, maddenin bütün olayların temeli olduğu görüşünün son derece açık biçimde ilk örneğini vermişlerdir.
Çağdaş atomculuk da Demokritos‟un atomculuğundan çıkmıştır. Demokritos‟un atomculuğuna göre hiçten hiçbir şey çıkmaz. Var olan hiçbir şey yok edilemez. Her değişme, parçaların birleşmesi ve ayrılmasından başka bir şey değildir. Demokritos‟un teorisi 19. yüzyıl fiziğinde bulunan maddenin yok edilemezliği ve kuvvetin sakınımı savlarını barındırıyordu. Atomculuk, Empedokles‟in her türlü doğuş ve yok oluşu öğelerin karışımı ve ayrılmasına indiren yaklaşımının ardından, evrene ilişkin tümüyle mekanist bir tasarımı ortaya koymuştur.
Demokritos‟un bir diğer argümanı da ise hiçbir şeyin rastlantıyla meydana gelmediği ve her şeyin bir nedeni ve zorunluluğu olduğudur. Bu görüşü evrende her türlü teleolojinin kesin bir biçimde reddedilmesi anlamında anlamak gerekir. Çünkü buradaki „neden‟, atomların, hareketlerinde mutlak bir zorunlulukla kendisine boyun eğdikleri matematik ve mekanik yasadır. Demokritos‟un teorisine göre atomlar ve boşluktan başka hiçbir şey yoktur. Geri kalan her şey sadece varsayımdır. Doğa hakkındaki her türlü akılsal açıklamanın, bütün büyük çağdaş buluşların temelinde, olayların en küçük moleküllerin hareketine indirgenmesi olgusu yatar. Bugün ses, ışık, ısı olayları, en geniş fiziksel ve kimyasal dönüşüm yasaları atomculukla açıklanmaktadır. Ancak öte yandan bugün atomculuk en basit ses, ışık, ısı, tat alma vb. duyumunu açıklamakta Demokritos‟un zamanındaki kadar güçsüzdür. Demokritos atomların sonsuz sayıda olduğunu ve biçimlerinin de sonsuz bir çeşitlilik gösterdiğini ifade eder. Uzay içinde başlangıçtan beri düşerlerken, onların en büyükleri, en küçüklerine çarpar. Bundan doğan sapma hareketleri ve çevrintiler evrenin meydana gelişinin başlangıcını oluşturur. Böylece daha sonra yeniden yokluğa gitmek üzere aynı zamanda veya birbiri ardından sayısız dünyalar meydana gelir. Aynı yoğunlukta olan cisimlerden kütlesi büyük olanların küçük olanlarınkinden daha hızlı düştüğünü ileri süren Demokritos; uzay içindeki bu düşüşlerinde büyük atomların küçüklere yetiştiğini ve onlara çarptığını düşünmekteydi. Demokritos‟ta şeylerin birbirinden farklılığı, atomların sayı, büyüklük, biçim ve düzenlenişlerinin farklılığından ileri gelir. Atomlar niteliksel olarak birbirinden farklı değildirler. Onların iç durumları yoktur. Atomlar birbirleri üzerine ancak çarpma veya basınçla etkide bulunabilirler. Demokritos ayrıca nesnelerin duyusal niteliklerine temel ödevi görmesi gereken şeyin ne olduğu hakkında da derin araştırmalara girmiştir. Ona göre duyusal izlenimlerimizin temelinde atomların bazı farklı modellerde gruplanmaları olayı yatmaktadır.

Demokritos‟un atomculuğunda ruh ince, düz, yuvarlak ve ateş atomlarına benzer atomlardan yapılmıştır. Bu atomlar, en hareketli atomlardır ve onların bütün bedene nüfuz eden hareketlerinden yaşam olayları doğar. Ruh, Demokritos‟ta özel bir maddedir. Demokritos‟a göre bu madde, bütün evrene yayılmıştır ve her yerde ısı ve yaşam olaylarını meydana getirir. Demokritos günümüz materyalistlerinin hiç hoşuna gitmeyecek biçimde, ruhla beden arasında bir fark olduğunu kabul etmektedir. Demokritos‟tan yaklaşık 100 yıl sonra yaşamış olan Epikuros‟un felsefe ve fizik anlayışı Demokritos‟un devamı niteliğindedir. Ancak bize daha ayrıntılı olarak erişmiştir. Epikuros‟un fiziğine göre; hiçten hiçbir şey çıkmaz. Yoksa her şey her şey olurdu. Var olan her şey cisimdir. Yalnız boşluk, cisimsel değildir. Cisimler içinde bazıları birleşmelerin sonuçlarıdır. Diğer bazıları ise her türlü birleşmenin öğeleridir. Bu ikinciler bölünemezler ve mutlak olarak değişmez, hareketsizdirler. Epikuros‟a göre evren sonsuzdur. Dolayısıyla cisimlerin sayısı da sonsuz olmak zorundadır. Atomlar sürekli olarak hareket içindedirler. Bazen birbirlerinden çok uzaktadırlar. Bazen birbirlerine yaklaşırlar ve birleşirler. Bu ta başlangıçtan beri böyle olagelmiştir. Atomların büyüklük, biçim ve yerçekimlerinden başka özellikleri yoktur. Atomlar ölçülebilir her büyüklükten daha küçüktürler. Onların bir büyüklüğü vardır. Fakat bu büyüklük belirlenemez. Çünkü hiçbir ölçüye gelmez. Çok kısa olduğundan ötürü atomların boşluktaki hareketlerinin zamanını da ölçmek olanaksızdır. Boşlukta atomların hareketi hiçbir engelle karşılaşmaksızın gerçekleşir. Atomlar ifade edilmeyecek kadar çok değişik biçimlerdedir. Ancak bu biçimlerin sayısı sonsuz değildir. Yoksa ne kadar geriye gidilirse gidilsin, evrende bütün olanaklı cisimlerin meydana gelişi belli sınırlar içinde kalamazdı. Boşlukta ne yukarı ne de aşağı vardır. Bununla birlikte onda karşıt yönde hareketler meydana gelmek zorundadır. Bu hareket yönleri sayısızdır ve boşlukta aşağıdan yukarıya ve yukarıdan aşağıya hareketlerin meydana geldiğini düşünmekte bir sakınca yoktur. Epikuros ayrıca göksel cisimlerin hareketlerinin bir tanrısal varlığın arzu ve eyleminden ileri gelmediğini ifade eder. O‟na göre göksel cisimler tanrısal varlıklar değillerdi. Tersine Epikuros‟a göre her şey, birbiri ardından doğum ve ölümü meydana getiren öncesiz-sonrasız bir düzene göre işlemekteydi. Bu öncesiz-sonrasız düzenin nedenini araştırmak, doğa inceleyicisinin amacıydı ve ölümlü varlıklar, bu nedenin bilgisinde mutluluklarını bulacaklardı.
İlk Çağ atomculuğunun son temsilcisi olan Lucretius (MÖ 99-MS 55)‟un fizik ve felsefe anlayışı da Epikuros‟un devamı niteliğindedir. O‟na göre hiçten hiçbir şey çıkmaz. Eğer şeyler hiçten doğabilseydi, bu varlığa getirici nedenin özü gereği sınırsız olması, dolayısıyla her şeyin her şeyden çıkabilmesi gerekirdi. Lucretius‟a göre doğa gözle görülemeyen bazı cisimcikler, yani atomlar yardımıyla iş görmektedir. Lucretius maddenin bütün evreni kaplamadığını, atomların içinde hareket ettikleri boş bir uzayın var olduğunu ortaya koyar. Eğer uzay mutlak olarak dolu olsaydı, evrende varlığını saptadığımız şeylerin sürekli hareketliliği olanaksız olurdu. Cisimler ve boş uzay dışında hiçbir şey yoktur. Var olan her şey bu iki öğeden meydana gelir veya onlarla ilgili bir olayı ifade eder. Zaman kendi başına hiçbir şey değildir. O ancak belli bir anda olmakta olanın, olmuş olanın ve olacak olanın duyumunu temsil eder. O halde onun boş uzay kadar bile bir gerçekliği yoktur. Kısaca „tarihsel olaylar‟ı ancak cisimlerde meydana gelen veya uzayda gerçekleşen değişmeler olarak göz önüne almamız gerekir. Bütün cisimler ya basittir, ya bileşik. Lucretius‟un genellikle „şeylerin başlangıçları‟, „ilkeler‟i, veya „kaynaklar‟ı diye adlandırdığı basit cisimler, yani atomlar, hiçbir kuvvet tarafından yok edilemezler. Sonsuza kadar bölünme olanaksızdır. Çünkü her cisim meydana geldiğinden daha kolayca ve daha kısa zamanda çözülür. Eğer sonsuza kadar bölünme olanaklı olmuş olsaydı, sonsuz bir süre içinde bu yok olma o kadar ileriye gitmiş olurdu ki şeylerin yeniden bir araya gelmeleri olanaksız olurdu. Şeylerin varlıklarını devam ettirebilmelerinin tek nedeni, bölünmenin sonsuza kadar gidememesidir. Öte yandan sonsuza kadar bölünme, varlıkların meydana gelişindeki düzenliliği ortadan kaldırırdı. Çünkü eğer cisimler değişmez ve hemen hemen hissedilmeyen moleküllerden yapılmış olmasalardı, sabit bir kural, bir bağlantı olmaksızın her şey ortaya çıkabilirdi. Sonsuza kadar bölünebilmenin reddedilmesi, atomlar ve boşluk kuramının temelini oluşturur. Lucretius evrenin biçiminin ne olduğu konusunda da Epikuros‟a sağdık kalarak, evrenin belirgin sınırlara sahip olduğu görüşünü reddeder. O‟na göre eğer evrenin sabit sınırları olmuş olsaydı, uzun zamandan beri bütün madde kütlesi bu sınırlı uzayın dibinde çökmüş ve birikmiş olurdu. Lucretius çok sayıdaki İlk Çağ düşünürü tarafından kabul edilmiş olan „yerin merkezine doğru çekim‟ görüşüne kesin olarak karşı çıkmaktadır. Lucretius atomların hareketleri hakkında ise atomların daima hareket halinde olduklarını ve doğa yasalarına göre bu hareketin, sonsuz boşluk içinde öncesiz-sonrasız bir düzgün düşme hareketi olduğunu ifade etmiştir. Lucretius, atomların boşlukta, güneşle dünya arasındaki uzaklığı göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir süre içinde alan güneş ışınlarından sonsuz derecede daha büyük bir hızla hareket ettiklerini söylemektedir.
İlk Çağ felsefesinin sistematik döneminde yer alan Platon (MÖ 430-347), Sokrates‟in ölümünden sonra Atina‟dan ayrıldıktan yıllar sonra bu kente geri dönerek ünlü okulu Akademia‟yı kurdu. Burada, çok önem verdiği matematik yanında doğa felsefesi, politika ve moral değerler gibi konularda felsefesini sundu. Platon‟a göre evren, „idea‟lar ve „olgu‟lar alemlerinden oluşmuştur. İdealar alemi, soyut düşünce ve biçimlerin oluşturulduğu, sürekli, yetkin ve asıl gerçeklik alemidir. Olgular alemi ise, idealar aleminin üstünkörü bir kopyasıdır. Duyularımıza gerçek gibi görünenler, birer yanılsamadır. Bizi doğrulara yalnız eğitilmiş akıl götürür. Bu nedenle, soyut kavramlarla düşündüğü için matematikçi gerçeğe ulaşabilir. Platon‟da madde ve uzay ayrılmaz bir biçimde birleştiler. Platon maddeyi boş uzayla bir tuttu, çünkü fiziksel cisimlerin dünyasını geometrik formlarınkiyle eşitledi. Onun için fizik geometri olmuştu. Akılcı yaklaşımın temsilcilerinden olan Platon, gözlem dünyasını küçümser. Evrenin, bir yaratıcının yasalarıyla düzenlendiğini kabul eder. Doğa araştırmasına ilişkin yapıtı Tiamios, dünyanın yaratılışının bir söylencesidir. En yüce Tanrının bir yanardağ ağzında, „Aynı‟ ile „Başka‟dan bir karışım yaparak, dünyanın hem sürekli hem değişken ruhunu oluşturduğunu öne sürer. Geri kalan malzemeyle de yıldız Tanrılar ve ruhlar oluşturulmuştur. Aristoteles, öğretmeni Platon‟dan farklı olarak, kendi araştırma merkezini insan ruhundan doğa ve dünyanın anlaşılmasına kaydırmıştır. Aristoteles‟in felsefesi; gerek kozmolojisi, gerek siyaset felsefesi gerekse ahlak felsefesi erekselliğe (amaçsallığa) dayalıdır. Yani insanların, canlıların ya da diğer varlıkların bulunmaları gereken yere doğru yöneldiği, hareket ettiğini savunur. Bu düşüncesi Aristo‟nun bilim anlayışında da geçerlidir. Aristo, „Gökler Üzerine‟ (Fizik ve De Caelo) isimli incelemelerinde, evren üzerine on altıncı yüzyıla dek Batı düşüncesine egemen olan, organizmacı görüşlerini sundu. Burada „organizmacı‟ ile yalnızca Aristo‟nun cansız varlıkların davranışını canlı organizmalarla benzerlikler kurarak anlatmaya çalıştığı kastedilmektedir. Bu terim kullanılırken; Aristo‟nun cansız nesneleri canlılar gibi gördüğünü değil, Aristo‟ya göre cansızların da canlılar gibi belirli bir amaca yönelmiş göründükleri ifade edilmektedir. Aristo‟ya göre; her nesne kendi doğasına, eğilimine ya da amacına sahiptir. Böylece, ateş gibi hafif bir elementin yukarı, toprak gibi ağır bir elementin de aşağı gitmesi, doğaları gereğidir. Bunlar onların doğal hareketleridir.

Evrenin merkezini aramak toprağın doğası olduğuna göre, Dünya‟nın merkezi aynı zamanda evrenin de merkezindeydi ve şekli küre olmalıydı. Benzer şekilde, bir daire değişmez kabul edildiği, gökler ve elementi, eter de değişmez görüldüğü için, gök cisimlerinin (örneğin yıldızların) doğal hareketi dairesel hareket alınıyordu. Toprağın dünyasında değişim ve bozulma açık olgular oldukları için, toprağa göklerden apayrı bir doğa atanmıştı. Yerküreye ait elementlerin (toprak, hava, ateş, su) doğal hareketi doğrusal hareketti (örneğin ateş için düz yukarı ve toprak için düz aşağı). Gökleri yönetenlerle yeryüzünde geçerli yasalar arasındaki bu temel ayrılık, Galileo Galileo‟nun (1564-1642) zamanına kadar kabul gördü. Aristo‟nun sisteminde evren küreseldi, merkezinde Dünya vardı ve diğer gezegenler sırasıyla izleyen katmanları dolduruyorlardı. Bu küresel kabuklar (ayın yörüngesinden dışa doğru) beşinci elementten, yani eterden oluşuyordu. Onun evreni sonluydu ve en dıştaki kürenin en uzak kenarının ötesinde başka bir şey yoktu. Ay‟ın iç tarafında kalan, Dünya‟yı da içeren bölge dört elementten oluşmuştu: ateş, hava, su ve toprak. Ateş ve toprak en „uçtayken‟ (en yüksekte ve en aşağıda), hava ve su „aradaydılar‟ (uçtakilerin arasındaki bölgedeydiler). Her elementin kendine ait doğal yeri vardı ve bir kez kendi yerindeyken durağandı. Değişim ve oluşum fikri çok önemliydi: Potansiyelin gerçekliğe dönüşmesi; bu Aristo‟nun fiziksel nesnelerin hareketini açıklayışına da uzanıyordu. Bir element, yalnızca kendi doğal yerinde tamamen gerçekti ve her şey kendi doğası için iyi olana doğru yöneliyordu. Bu planda kendi kendine olan, nedensiz hareket yoktu, çünkü her hareket için bir etkene gerek vardı. Aristo‟nun fiziksel evreni açıklamasında son nedenler çok önemli bir rol oynuyordu. Onunki birleşik, her şeyi kapsayan bütün bir dünya görüşüydü. Canlı varlıklar bir sona ya da bir amaca doğru davranıyormuş ya da yönlendiriliyormuş gibi göründükleri için, Aristo cansız nesnelerin davranışını son nedenlerle (ya da nesnenin doğası gereği ulaşmaya çalıştığı sona ya da amaca göre) açıklamaya çalıştı. Canlı organizmaların belirli bir son için ya da belli bir hedef için davranmalarıyla kendini gösteren bu davranışın bir amacının olması durumuna telenomi ya da „telenomi ilkesi‟ denir.
Aristo, hareket konusunda görüşlerinde ise cisimlerin doğal hareketlerinin ağırlıkla (ya da hafiflikle) sağlandığını ve verilen bir cismin belirli bir zamanda alacağı yolun cismin ağırlığıyla arttığını söyler. Aristo için bir cismin düşüş hızı, ağırlığının bir ölçüsüydü. Bu açıdan bakınca, bir cismin ağırlığı, cisim hareket ettikçe değişebilir fikri anlaşılabilir. Bir cisim için uygun doğal hareket, içindeki dört temel elementin oranıyla belirleniyordu. (Dolayısıyla büyük oranda toprak elementinden oluşmuş bir cisim, içinde daha çok ateş elementi bulunan bir cisme göre daha büyük bir düşme hızına sahip olacaktır.) Topraktan oluşan bir cisim, doğal yerine (Dünya‟nın ve evrenin merkezine) yaklaştıkça daha hızlı hareket edecekti. Böylece cismin ağırlığı ve dolayısıyla da hızı hareket ettikçe artabilirdi. Aristo (örneğin su ya da hava gibi) bir ortamdaki doğal hareketi tartışırken, cismin hızının ortamın yoğunluğuna (ya da ortamın direncine) ters orantılı olduğunu kabul eder. Aristo‟nun bir cismin doğal hızının, ağırlığıyla doğru, ortamın direnciyle ters orantılı olduğunu düşündüğünü söyleyebiliriz. Aristo Fizik isimli eserinde; bir cismin harekete hiç direnç göstermeyen boşlukta sonsuz hızla hareket etmesi gerekt iğini belirtir. Aristo, bunu olanaksız bulduğu için, boşluğun olamayacağı sonucuna varır. Bir boşluğun varlığı, bir yere yönelmiş doğal hareket kavramıyla da çelişir, çünkü Aristo evrensel bir boşlukta yerin tanımlanamayacağını düşünür. Modern fizik kuramı, “boşlukta bir kere hareket etmeye başlayan bir cisim sonsuza dek hareketinin doğal halinde devam edecektir” sonucuna varacaktır. Aksine Aristo, sonlu bir evrende sonsuz doğrusal hareket sağlanamayacağı için, bir boşluğun var olması olasılığını reddeder. Bu boşluğun olanaksızlığı fikri, Aristo fiziği ve genelde Aristo‟nun dünyaya bakışı için çok önemlidir. Bir boşluğun mantıksal olarak var olabileceğini reddeden Aristo; daha baştan atomların bir boşlukta düzensizce dolaştıklarını öngören atomculukla ilgili mekanikçi ve maddeci felsefeleri reddeder. Aristo‟ya göre evrenin boyutları sonluydu ve bu sonluluk ona her cismin yerinin ve hareketinin tek bir şekilde tanımlanabileceğini öngördüğü için mutlak bir merkez de veriyordu. Aristo‟nun ardından gelen Helenistik Dönem; Mısır da içinde olmak üzere, Hindistan‟a kadar ulaşan geniş bir bölgeyi egemenliği altına alan Makedonya Kralı Büyük İskender‟in MÖ 323‟te ölümünden, 3. yüz yıla kadar geçen döneme verilen addır. Helenistik dönemi Antik Çağdan ayıran niteliklerin en önemlilerinden biri, doğa olaylarına çok daha bilimsel bir yaklaşımın ortaya çıkmasıdır. Antik çağda, doğa bilgisine ilişkin görüşler, genel felsefi sistemlerin içine oturtuluyordu. Bu dönemde ise; keşif gezileri, ticaret gibi yollarla ulaşılabilen her yerden toplanan bilgilerle oluşan ansiklopedik bilgi birikimi önem kazanmıştır.

Antik çağda, Thales‟in geometrisi, Aristoteles‟in biyolojisi hatta Demokritos‟un atomistik öğretisi, içlerinde gözlem öğeleri taşısa da, tümüyle bireşimci, sistematik felsefelere dayanmaktaydı. Yeni dönem araştırmalarında ise, önce sorunlar belirleniyor, sınırları saptanıyor ve sonra başka öğelerden arındırılıp tek başına inceleniyordu. Böylece çözümleyici bilim öne çıkmıştır. Bu dönemde özellikle astronomi alanında önemli gelişmeler yaşanmıştır. Samoslu Aristarchus (MÖ 310-230) “Ay ve Güneşin Uzaklıkları ve Büyüklükleri” adlı yapıtında, Güneşin çapının Dünyanın çapından daha büyük olduğunu, Güneşin sabit durduğunu ve Dünyanın onun çevresinde bir çember üzerinde dolandığını öne sürmüştür. Aristarchus‟un bu görüşleri o dönemde hakim durumda olan Aristoteles‟in görüşlerine karşıt bulunuyordu. Aristarchus‟un bu görüşleri Arşimet‟in (MÖ 290-212) “Kum Hesapçısı” adlı eserinde şöyle geçer: “Şimdi „evren‟in, çoğu gökbilimci tarafından merkezi Dünya‟nın merkezi olan ve yarıçapı Dünya‟nın merkeziyle Güneş‟in merkezi arasındaki doğrunun uzunluğu olan küreye verilen isim olduğunun farkındasınız. Bu, gökbilimcilerden duyduğunuz sıkça verilen açıklamadır. Fakat Samos‟lu Aristarchus, öncüllerinden evrenin şimdi söylenenden defalarca kat daha büyük olduğu sonucunu veren bazı hipotezlerden oluşan bir kitap çıkardı. Hipotezlerine göre, Dünya bir çemberin üzerinde Güneş‟in etrafında döner, Güneş bu yörüngenin merkezindedir ve yine merkezinde Güneş‟in olduğu sabit yıldızlar kümesi çok büyüktür.” Daha önce Dünya‟nın küresel olduğuna inanan Aristo‟nun ardından, MÖ 3. yüzyılda Yunanlı gökbilimci ve coğrafyacı Eratosthenes (MÖ 276-194), Dünya‟nın çevresinin uzunluğunu 38.500 kilometre ile bugün bilinen 40.300 kilometreye oldukça yakın bir biçimde ölçmüştü. Ayrıca Güneşin dünyaya uzaklığı için öngördüğü 148×106 km değeri, günümüzdeki 149,6×106 km değerine çok yakındır. İznikli Hipparchus, Güneş, Ay ve gezegenlerin hareketlerini, „ilmek‟ denilen bir yörüngede dolanmalarıyla açıkladı. İlmeğin kendisi de Dünya çevresinde çok daha büyük çaplı, „taşıyıcı‟ adlı bir çemberin çevresinde dönmektedir.  Dünya, bu taşıyıcı çemberin merkezinde değildir. Hem ilmeğin hem de taşıyıcı çemberin kendi merkezleri çevresinde döndüğü düşünülmektedir.
Ptolemaios (85-165) Almagest isimli yapıtında tüm Antik ve Helenistik dönem astronomi bulgularını toplamış, özellikle elde ettiği sonuçlarla, Aristoteles geleneğini birleştirmiştir. O‟na göre gökcisimlerinin dönemsel hareketlerini açıklamak için seksen kadar küre ya da çember taşıyan bir sistem kurulması gerekmekteydi. Ptolemaios bu sorunu geometriyle çözerek geniş bir araştırma çığırı açmıştır. Almagest‟te, Dünya‟nın evrenin merkezi olduğu ve hareket etmediği kabul edilir. Bu görüşün kanıtı olarak, bütün cisimlerin yerin merkezine doğru düştükleri öne sürülür. Eğer dünya ekseni çevresinde dönseydi, dikey olarak yukarı atılan bir taş gene aynı yere düşmezdi. Bu ve benzeri kanıtlar, zamanla birer dogmaya dönüşerek yer merkezli evren sisteminin 15. yüzyıla kadar tartışılmaz egemenliğine yol açmıştır. Ptolemaios sisteminde, çemberler çevresinde tek düze hareket esastır ama, ters hareketler ve bunların değişimi de incelenir. Hipparchus‟un taşıyıcı çember ve ilmek kavramları kabul edilmiştir. Ancak, Dünya‟nın taşıyıcının merkezinde bulunduğu öngörülür. Ptolemaios böylece gökteki cisimlerin küresel olduklarını ve küresel hareket ettiklerini; Dünya‟nın da, şeklen, bir bütün olarak ele alındığında akla uygun biçimde küresel olduğunu; konum olarak da, geometrik bir merkez gibi gökyüzünün tam ortasında bulunduğunu; büyüklük ve uzaklık olarak da, sabit yıldızların küresine göre bir noktaya orantılı olduğunu; kendisinin yerel hiçbir hareketi olmadığını söyler. Ptolemaios, gezegenlerin düzgün dairesel hareketini kabul edişiyle de Aristocu kaldı ve genel olarak gezegenlerin diğer gök cisimlerinin hareket yönüne ters yönde olan hareketlerinin hepsinin, evrenin öteki yöndeki hareketi gibi, düzgün ve doğaları gereği dairesel olduklarını varsayar.

Kaynak

Ferhat Yöney, Din Felsefesi Açısından İzafiyet Teorisi
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Ferhat Yöney’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Albert Einstein Ve İzafiyet Teorisi

Albert Einstein Ve Hayatı
Albert Einstein 14 mart 1879’da Ulm, Württemberg, Almanya’da doğdu ve 18 nisan 1955’te, Princeton, New Jersey, ABD‟de öldü. Einstein insanlık tarihinin en yaratıcı zekalarından biri olduğu daha sağlığında kabul edilen Alman asıllı ABD’li fizikçidir. 20. yüzyılın başlarında geliştirdiği kuramlarıyla ilk kez kütle ile enerjinin birbirine dönüşebilirliğini ortaya koymuş, ayrıca uzay, zaman ve kütle çekimi üzerine tümüyle yeni düşünme yolları önermiştir. Özellikle izafiyet ve kütle çekimi kuramları, Newton‟dan sonra fizik alanında yeni bir çığır açmış, bilimsel ve felsefi araştırmaları baştan değiştirmiştir. Einstein 1921‟de Nobel Fizik Ödülü‟nü almıştır. Einstein Yahudi kökenli geniş bir ailede doğmakla beraber pek dindar değildi. Albert Einstein‟ın babası Hermann Einstein Buchau’da 1847 yılında doğdu. Hermann lise eğitimi için Stuttgart’a gönderilmekle beraber; zekası ve matematik konusunda yetenekli gözükmesine rağmen ailesinin maddi durumu müsait olmadığı için üniversite eğitiminden mahrum kaldı. Hermann Einstein ve eşi 1876 yılında evlendi. Einstein’in ailesi Albert’in doğumundan bir yıl sonra 1880 yılında Münih’e taşındı. Albert Einstein‘ın babası olan Hermann Einstein ve amcası Jakob Einstein burada bir elektrik atölyesi çalıştırmaya başladılar. Einstein, içe dönük, oyundan hoşlanmayan, geç konuşmuş bir çocuktu. Annesi Pauline’nin isteği üzerine altı yaşında almaya başladığı keman derslerinin sayesinde edindiği klasik müzik kültürü, Albert’e yaşamı boyunca koruyacağı dinlendirici bir uğraş kazandırdı. Einstein henüz küçük yaşlardayken ailesinin de etkisiyle bilime meraklı bir çocuktu. Einstein’ın merakı özellikle bilim alanındaki üretici çalışmalarında en önemli etken oldu. Einstein yaşamının ilerleyen dönemlerinde bununla ilgili olarak “Benim özel bir yeteneğim yok sadece fazla meraklıyım.” demiştir. Einstein konuyla ilgili olarak 4 – 5 yaşlarında iken babasının kendisine aldığı pusula ile ilgili olarak yaşadıklarını şöyle anlatır:
“Bir şaşkınlık… 4 ya da 5 yaşlarında bir çocukken babamın bana gösterdiği bir pusulanın bana hissettirdiği. Bu iğnenin o kadar kararlı bir şekilde davranması, bilincinde olunmayan kavramlar (doğrudan doğruya dokunma ile ilişkili sonuç) dünyasında bir yer bulabilecek olan olayların doğasıyla hiç de uyumlu değildi. Bu deneyimin üzerimde derin ve devam eden bir etki bıraktığını hala hatırlıyorum – ya da en azından hatırlayabildiğime inanıyorum. Bunların arkasında gerçekten derinlerde saklı bir şey olmalıydı. Daha çocuklukta insanın önünde görülenler bu türden tepkilere yol açarlar; yere düşen cisimlere, rüzgarla ve yağmurla ilgili şeylere, ne ayla ilgili şeylere ya da ayın aşağı düşmediği gerçeğine, ne de yaşayan ve yaşamayan maddeler arasındaki farklarla ilgili şeylere şaşırır.” Anne ve babası Einstein’ı Münih’teki Katolik okuluna kaydettirdiklerinde, Einstein sınıftaki tek Yahudi öğrenci idi. Einstein, o dönemde okullara egemen olan aşırı disiplinli ve skolastik eğitim sistemine pek uyum sağlayamadı. Einstein bununla ilgili olarak “En kötüsü de okulun korku, güç ve yapay bir otoriteyle yönetilmesiydi. Sadık köleler üretmekten başka bir işe yaramıyordu.” demiştir. O günlerden itibaren Einstein disiplinden nefret eder hale geldi. Öğretmenleri kurallara uyması konusunda ısrar ettikçe, Einstein da kendisini her zamankinden daha fazla kuralların dışında hissediyordu. Sonraki beş yıl boyunca Einstein, bu okula gitmek zorunda oluşundan hep yakınıp durduysa da, anne ve babasının zorlamasıyla okula gitmeye devam etti.
Einstein, sonrasında on yaşındayken Almanya’da ortaokul ve lisenin birleştirilmiş haline denk gelen Luitpold Jimnazyum’una girdi. Buradaki entelektüel atmosfer de Einstein için aynı derecede bunaltıcı idi. Hayatı boyunca baskının hiçbir çeşidinden hoşlanmayan Einstein doğa yasalarına ise içten bir biçimde bağlı idi. Einstein kendi seçtiği kitapları okuyarak oldukça zeki ve kendine güvenen biri haline gelmişti. Örneğin, Luitpold’daki ilk yılında Einstein, Aaron Bernsstein’ın yazdığı Fiziksel Bilimler Üzerine Popüler Kitaplar adlı bir kaç ciltlik kitap koleksiyonuna ilgi duymuştu. Bu kitapları okurken Einstein, 19. yüzyıl biliminin Evren‟i tasvir etmekte ne kadar büyük bir yol kat ettiğini öğrendikçe hayrete düşüyordu. Einstein, doğayı şiirsel bir dille ve ustalıkla açıklamak istiyorsa, matematikte uzmanlaşmak için uzun yıllar boyunca ve çok sıkı bir şekilde çalışması gerektiğini keşfetmişti. Einstein bunu şu sözlerle dile getirecekti: “On iki ile on altı yaşlarım arasında diferansiyel ve integral hesap da dahil, matematiğin temel unsurlarını öğrenmiştim.”
Albert on beş yaşına geldiğinde ailesi İtalya‟ya; Milano’ya taşındı; babası burada yeni iş olanaklarında şansını denedi. Albert Einstein, bir yıl kadar Münih’teki Jimnazyumda kaldı, ancak sonra diploma alamadan okulu bıraktı ve yaklaşık bir yıl kadar seyahat etti ve Milano’ya ailesinin yanına ulaştı. Aynı sıralarda Alman vatandaşlığından çıktı. Lise diploması olmadan Einstein ordu, postane veya demiryolları şirketi gibi iyi bir ücret veren herhangi bir işe giremeyecekti. Daha da kötüsü, saygın üniversitelerin liseden atılmış birini asla kabul etmeyecekleri göz önüne alındığında, lisede fizik öğretmeni olma arzusu da asla gerçekleşmeyebilirdi. İsviçre’nin Zürih kenti yakınlarındaki Teknik Okul bu duruma önemli bir istisna oluşturuyordu. Okulun kurallarına göre, zorlu giriş sınavını geçen herkes derslere devam edebilirdi. Einstein bunu denemeye karar verdiyse de, kendine aşırı güveninin kurbanı oldu. Einstein, testin matematikle ilgili sorularında üstün başarı göstermesine karşın modern diller, zooloji ve botanikte çok kötü puanlar aldığı için sınavı geçememişti.
En sonunda lise eğitimini İsviçre‟de, Aarau‟da tamamladı ve sonrasında Zürih‟teki İsviçre Federal Politeknik Okulu‟na girdi. İsviçre sistemindeki daha büyük entelektüel özgürlük, Einstein gibi bağımsız bir düşünce insanına daha çekici gelmişti. Üniversite öğrencisi olarak derslere çok seyrek girer, derslere girmek yerine arkadaşı Marcel Grosmann‟ın (1878 – 1936) ders notlarını kullanırdı. Zamanının büyük kısmını ise Hermann von Helmholtz‟un (1821 – 1894), Gustav Kirchhoff‟un (1824 – 1887), Ludwig Boltzmann‟ın (1844 – 1906), Maxwell‟in ve Heinrich Hertz‟in (1857 – 1894) bilimsel klasiklerini okuyarak geçirirdi. Einstein‟ın Zürih‟teki öğretmenlerinden biri gününün önde gelen Avrupalı matematikçilerinden olan Hermann Minkowski (1864 – 1909) idi. Üniversiteden mezuniyet diplomasını 1900 yılında alan Einstein, saygısız ve bağımsız davranışlarla geçirdiği onca yılın bedelini ağır bir biçimde ödemek zorunda kaldı. Üniversitede 3,3 gibi yüksek bir not ortalaması tutturan Einstein, Teknik Üniversite‟nin kendisine öğretim üyeliği teklif etmesini fazlasıyla hak etmesine rağmen böyle bir teklif almamıştı. Sonrasında Grossmann‟ın yardımıyla İsviçre‟de, Bern‟deki hükümete ait patent ofisinde patent başvurularını inceleyen bir memur olarak iş sahibi oldu. 1903 yılında kendisi de Zürih‟te öğrenci olmuş olan Mileva Maric (1875 – 1948) ile evlendi. Mileva ve Albert, Ocak 1902‟de gizlice evlatlık verdikleri, Lieserl adında evlilik dışı bir kızları olmuştu. 1904 yılında ikinci çocuğuna da sahip olan Einstein ve Mileva‟nın evlilikleri Einstein‟ın bütün enerjisini bilime harcaması ve 1. dünya savaşı nedeniyle çok uzun sürmedi.

Einstein, gününün önde gelen fizikçileriyle herhangi bir ilişki içinde bulunması için desteklenmese de, en yaratıcı çalışmalarından bazılarını Bern‟deyken yaptı. Fikirlerini İtalyan bir mühendis olan arkadaşı Michelangelo Besso (1873 – 1955) ile tartıştı. Einstein 1905 yılında „Moleküler Boyutların Yeni Bir Belirlenişi‟ üzerine olan doktora tezi araştırmasını yayınladı ve aynı yıl kendisine Zürih Üniversitesi tarafından doktor unvanı verildi. Aynı yıl kendine ait dört ayrı makale daha Alman dergisi Annalen der Physik‟te yayınlandı. „Işığın Oluşturulması ve Dönüştürülmesiyle İlgili Höristik Bir Bakış Açısı Üzerine‟ başlıklı birinci makale, ışık kuantlarını temel alarak fotoelektrik etkisinin anlaşılmasını sağlıyordu. „Hareketi Değişmeyen Bir Sıvıda Asılı Duran Küçük Parçacıkların Isının Moleküler Kinetik Kuramının Gerektirdiği Hareketi Üzerine‟ adlı çalışması, Brown devinimini açıklıyordu ve atomların var olduklarına ilişkin tamamen doğrudan bir kanıt sağlıyordu. „Hareket Eden Cisimlerin Elektrodinamiği Üzerine‟ adlı makalesi özel izafiyet teorisini içeriyordu ve „Bir Cismin Eylemsizliği İçerdiği Enerji Miktarına Bağlı mıdır?‟ başlıklı çalışması, Özel İzafiyet Teorisinde ele alınan kütle ile enerjinin özdeşliğini kanıtlıyordu. Annalen‟de art arda yayımladığı dört ayrı çalışması olağanüstü yankılar uyandırdı ve insanlığın evrene bakışını kökten değiştirdi. Einstein‟ın 1905 yılında yayınladığı makaleler kısa sürede çok büyük dikkat çekti ve 1909 yılında Zürih Üniversitesi‟nde fizikte öğretim üyesi olarak atandı. Einstein 1910 yılında Zürih‟teki görevinden ayrıldı ve Prag Almanya Üniversitesinde profesörlük yaptı.
1912 yılında tekrar Zürih‟e döndü ve İsviçre Federal Politeknik Okulu‟na çalışmaya başladı. Bu dönemdeki çalışmalarıyla çağdaşları arasında önde gelen bir deha sayılmaya başladı. Son olarak 1913 yılında Berlin Üniversitesi‟yle birlikte aynı zamanda Prusya Bilimler Akademisi üyesi olarak Kaiser Wilhelm Enstitüsü‟nün (sonrada Max Planck Enstitüsü) fizik bölümünün yöneticiliğini üstlendi. Bu yıllarda Avrupa‟da uluslararası gerginlik son derece artmıştı. İsviçre‟ye tatile giden eşi ve iki oğlu, birden patlayan savaş yüzünden Berlin‟e dönemediler. Bu zorunlu ayrılık birkaç yıl sonra Einstein‟ların boşanmasıyla sonuçlandı. Einstein, Birinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında kararlı bir barışsever oldu ve Yahudilerin bağımsızlıklarını kazanmasının aracı olarak Siyonizm ülküsünü de destekledi. Einstein‟ın savaşa karşı pasifist tutumu ve Alman militarizmine karşı yönelttiği eleştiriler, genellikle bu konularda duyarsız davranan akademik çevrelerde olduğu kadar kamuoyunda da geniş yankılar uyandırdı. Einstein, bu hümanist ve barışçı tutumunu, yaşamının sonuna değin dirençle sürdürdü.116 Einstein‟ın 1916 yılında yayımlanan ve genel izafiyet teorisi olarak bilinen çalışması, bilim dünyasını yeniden sarsan görüşler içeriyordu. Kuramın öngörülerinin deneysel kanıtlarının, ancak savaştan sonra, Mayıs 1919‟da Gine Körfezi‟ndeki Principe Adası‟nda ve Brezilya‟daki Sobr 1‟de gerçekleştirilen güneş tutulması gözlemleri sonucunda elde edilmesiyle Einstein halk arasında da çok ünlü biri haline geldi. Kuram büyük kütlelerin yakınından geçen ışık ışınlarının kütle çekimi alanının etkisiyle eğileceğini, bu nedenle de uzak bir yıldızın ışığının güneşin kenarından geçerken yapacağı sapmanın hesaplanabileceğini öngörüyordu.
1919 yazında akrabalarından biriyle evlenen Einstein, Almanya‟da giderek güçlenen gerici siyasal eğilimlere karşın, ırkçılığa karşı saldırılarını ve barışçı ideallerini savunmayı sürdürdü. Savaştan sonra çabalarını, uluslararası ilişkilerin geliştirilmesine ve uzlaşmaya yöneltti. 1921‟den 1923‟e kadar Avrupa‟yı, İngiltere‟yi, Amerika Birleşik Devletleri‟ni, Uzakdoğu‟yu, Filistin‟i ve 1925‟te Güney Amerika‟yı gezdi ve burada verdiği konferanslarda izafiyet teorisini tanıttı. Bu gezilerden birisi sırasında, 1921‟de „fotoelektrik etki ve kuramsal fizik‟ alanındaki çalışmaları nedeniyle Nobel Fizik Ödülü‟nü kazandığını öğrendi Einstein‟ın Siyonist düşünceyi desteklemesi ve barış sever düşünceleri Nazi eğilimli çevrelerin kızgınlığını yoğunlaştırdı. Almanya‟da savaş sonrasındaki huzursuzluk ortamı sırasında amacı Einstein‟ı ve düşüncelerini karalamak olan, yaptığı fiziği bile Alman karşıtı, „fizikte Bolşeviklik‟ ve bilimin gerçek ilerlemesine zararlı olmakla suçlayan bir örgüt bile kuruldu. Bir adam, Einstein‟ı öldürmeleri için kışkırtıcılık yapmaktan hüküm giydi ve sadece 6 $ ceza ödedi. Ancak Einstein soğuk kanlıydı. 100 Authors Against
Einstein adlı kitap yayımlandığında sert bir yanıt vererek, “Eğer haksız olsaydım bir tanesi bile yeterdi!” dedi.
1931‟de konuk profesör olarak bulunduğu Oxford Üniversitesi‟nde, bilimsel çalışmalarının yanı sıra pasifist görüşlerinin yayılması için de etkinlik gösterdi. 1932 yılında oluşturduğu „Einstein Savaş Karşıtları Uluslararası Fonu‟ kuruluşuyla, Cenova‟da toplanan Dünya Silahsızlanma Konferansı‟na (1932) kitlesel bir baskı yapmaya girişti ama konferansın boş ve gülünç bir toplantıya dönüşmesi üzerine büyük düş kırıklığına uğradı. Bu dönemde, Avusturyalı psikiyatrist Sigmund Freud ile insan doğasındaki yıkıcılık; Hintli gizemci şair Rabindranath Tagore ile de gerçeğin doğası üzerine sık sık mektuplaştı. Einstein‟ın kütle-enerji dönüşümünün teorik açıdan mümkün olduğunu keşfetmesinden itibaren, bilim adamları, maddeyi enerjiye dönüştürmenin bir yolunu arayıp durdular. Bilim adamlarının bu konudaki çalışmalarını ısrarla sürdürmelerinin bir nedeni de, başarı halinde ödülün çok büyük olmasıydı: Olası enerji kaynağı maddesel evren kadar büyüktü. Einstein‟ın kütle-enerji dönüşümü formülünü gerçeğe dönüştürmek için bilim adamlarının yaklaşık olarak 34 yıl çalışmaları gerekecekti. Yüzyılın hemen başında Antonie Henri Becquerel radyoaktiviteyi keşfetti. Otuz yılı aşkın bir çalışmadan sonra tarihte ilk kez milyarlarca yıl önceki yaratılışlarından bu yana atom çekirdeklerinde depolanmış halde bekleyen enerjiyi açığa çıkarmanın bir yolu bulunmuştu. 1 Eylül 1939‟da Hitler‟in ordusu Polonya‟yı işgal etmiş ve bunun hemen ardından da İkinci Dünya Savaşı patlak vermişti. Sadece bir kaç ay önce radyoaktif uranyum çekirdeğini parçalamayı başarmış olan bilim adamları, Nazilerin işgali altında olan Çekoslovakya‟nın uranyum madenini ihraç etmesinin yasaklanmasıyla beraber, Hitler‟in beyin takımının Einstein fiziğinin gücünü keşfetmiş olabileceğini düşünmeye başlamıştı.

Einstein 1933 yılında Amerika Birleşik Devletleri‟ne gitmiş ve Hitler‟in 7 Nisan‟da Almanya‟daki Yahudilerin bütün önemli kadrolardan ihraç edilmesini emretmesi üzerine Amerika‟da kalmaya karar vermişti. 1933 yılında, New Jersey eyaletinin Princeton kentindeki Yüksek Araştırma Enstitüsü‟nde görev almayı kabul etmişti. Nazilerden kaçan eski dostlarının da bu enstitüde bulunması, Einstein‟ı buraya çeken etkenlerdendi. Diğer arkadaşları gibi Einstein da Alman vatandaşlığından çıkmıştı. Hayatının büyük bir bölümünde bilimsel, sosyal ve siyasal açıdan hep bir yabancı gibi yaşayan ve kendisini „vatansız‟ biri olarak tanımlamış olan ve en sonunda siyasal açıdan tarafsız bir ülke olan İsviçre vatandaşlığına geçmiş olan Einstein, İkinci Dünya Savaşı arifesinde de tarafsız kalma ve dikkatini kendi araştırmaları üzerinde yoğunlaştırma arzusundaydı. Ancak Birinci Dünya Savaşı‟ndaki tecrübeleri O‟na, sadece barışı istemenin yeterli olmadığını, bunun için çalışmak gerektiğini de göstermişti. 1939 yılının temmuz ayında kendisini ziyarete gelen bir grup bilim adamı Einstein‟dan bir savaş aletini geliştirmek konusunda yardım istiyorlardı. Müttefikler bir nükleer bomba yaratmak konusunda Hitler‟i alt edebilirse, bunun bir barış unsuru olarak kullanılabileceğini düşünüyorlardı. Sonuçta, Einstein‟ın 2 Ağustos 1939 tarihinde Amerikan Başkanı Roosevelt‟e yazdığı mektupta şu sözler yer alıyordu: “Sayın Başkan; bana müsvedde olarak iletilen son zamanlardaki bazı çalışmalar ben de, uranyum elementinin yakın bir gelecekte yeni ve önemli bir enerji kaynağına dönüştürülebileceği beklentisi doğmuştur. Almanya‟nın Çekoslovak madenlerinden çıkarılan uranyumun satışını durdurması belki de, Alman Dışişleri Müsteşarının oğlu olan von Weizsacker‟in, Amerikalıların uranyumla ilgili bazı çalışmalarının tekrarlandığı Berlin‟deki Kaiser-Wilhelm Enstitüsü ile bağlantı halinde olmasıyla açıklanabilir.” Amerika Birleşik Devletleri‟nin çeşitli üniversitelerinde ve laboratuarlarında çalışan – çoğunu Avrupa‟dan gelen göçmenlerin oluşturduğu- yüzlerce bilim adamı beş yıl boyunca bu proje üzerinde çalıştı. 16 Temmuz 1945 tarihinde, bütün bu çalışmaların sonucunda ortaya çıkan ürün deneme için hazırdı.
Einstein bombayı geliştirmek için kurulan projenin ve yapılan çalışmaların hiç bir aşamasında görev almadı. Bütün bu süre içinde enstitüde kalıp yeni teorileri üzerinde çalışmalarına devam etmiş olan Einstein, denemenin yapılacağı yere de gitmemeyi tercih etti. Deneme sonucunda Einstein‟ın kırk yıl önce dünyayı aydınlatması gibi patlama da adeta dünyayı aydınlattı. Gelişmeleri haber alan Einstein, bu ürkütücü silahın düşmanı teslim olmaya zorlayarak barış getirebileceği umuduyla sevince kapılmıştı. Ancak üç hafta sonra, bütün dünya bu yeni bombanın Japonya‟da Hiroşima‟yı ve Nagasaki‟yi neye çevirdiğine şahit olduğu zaman Einstein pişmanlığını şu sözlerle dile getirecekti: “Başkan Roosevelt‟e atom bombasının yapılmasını öneren mektubu imzaladığımda, hayatımın en büyük hatalarından birini işlemiştim.” İkinci Dünya Savaşı sonrasında Einstein, dünya ile ilgili her şeyi açıklayabilecek elektromanyetik alan ile kütle çekimi alanını bir tek denklemler kümesinde birleştiren – tek bir teoriye ulaşmayı istiyordu. Fizikçiler buna Birleşik Alan Teorisi adını vermişlerdi. 1950 yılında bu kurama verdiği son biçimin bile kabul edilemez olduğu ortaya çıktı, böylece Einstein yaşamının son otuz beş yılını bu başarısız arayışa harcamış oldu. Einstein, 18 Nisan 1955‟te bütün cevapları bulma doğrultusunda başarısız kalan girişimlerinin ortasında hayata gözlerini yumdu. Einstein‟ın 1905 yılında Annalen der Physik‟te yayınlanan beş makalesi ve bunların dışında kalan başlıca eserleri şunlardır.
Makaleleri:
– Moleküler Boyutların Yeni Bir Belirlenişi – 1905, Annalen der Physik
– Işığın Oluşturulması ve Dönüştürülmesiyle İlgili Höristik Bir Bakış Açısı Üzerine
– 1905, Annalen der Physik
– Hareketi Değişmeyen Bir Sıvıda Asılı Duran Küçük Parçacıkların Isının Moleküler Kinetik Kuramının Gerektirdiği Hareketi Üzerine – 1905, Annalen der Physik
– Hareket Eden Cisimlerin Elektrodinamiği Üzerine – 1905, Annalen der Physik
– Bir Cismin Eylemsizliği İçerdiği Enerji Miktarına Bağlı mıdır? – 1905, Annalen der Physik
– Brown Hareketi Kuramı Üzerine – 1906, Annalen der Physik
– Işık Salınımı ve Soğurumu Kuramı Üzerine – 1906, Annalen der Physik
– Işınımın Planck Kuramı ve Özgül Isı Kuramı – 1907, Annalen der Physik
– Genel Görelilik Kuramının Temelleri – 1916, Annalen der Physik
– Bir Kütle çekimi Kuramı ve Genelleştirilmiş Görelilik Kuramına Bir Gönderme – 1913, Zeitschrift für Mathematik und Physik
– Işınımın Kuantum Kuramı – 1917, Zeitschrift für Mathematik und Physik
– Prusya Bilimler Akademisi Oturma Tutanakları – 1917, Zeitschrift für Mathematik und Physik
– Tek Atomlu İdeal Gazların Kuantum Kuramı – 1924, Zeitschrift für Mathematik und Physik
Kitapları:
İzafiyet Teorisi – 1920, Türkçe‟ye çeviren – Gülen Aktaş, 1989, Say Yayınları
– Fiziğin Evrimi – 1938, Türkçe‟ye çeviren – Öner Ünalan, 1972, Onur Yayınları-
Özel ve Genel Görelilik Kuramı – 1946, Türkçe‟ye çeviren – Aziz Yardımlı, 1997, İdea Yayınevi
– Fikirler ve Tercihler – 1973, Türkçe‟ye çeviren – Z. Elif Çakmak, 1999, Arıon Yayınevi
İzafiyet Teorisi ‘ nin Ortaya Konması Ve Delilleri
İzafiyet teorisinin ortaya konuşunu ve delillerini; izafiyet teorisinin ortaya konuşunun hemen öncesinde bilim dünyasında olan ve bu teorinin ortaya konmasını hazırlayan gelişmeler ile teorinin ortaya konması sürecindeki gelişmeleri tarihsel sıraya uygun olarak ortaya koymaya çalışacağız.
Newton ‘ dan 20. Yüzyıl Başına Kadar Fizik Alanındaki Gelişmeler

20. yüzyıla girerken bilim dünyasında hakim görüş olan Newton fiziğine göre zamanı uzaydan, enerjiyi maddeden ayrı düşünmek ağırlıktaydı. Einstein‟a kadarki hakim evren görüşüne göre uzay, zaman, madde ve enerjinin birbirinden bağımsız yani mutlak varlıkları vardı. Newton‟un teorisine göre uzay ve zaman, birbirinden ve uzay ve zamanda gerçekleşen olaylardan etkilenmemekteydi. Uzay ve zamanın birbirinden bağımsız ontolojik konumları mevcuttu. Einstein öncesinde oluşturulan uzay, zaman, madde ve enerjiyi içeren evren teorisine göre insanlar bir şeyin uzunluğu, genişliği, derinliği ya da zamanla sınırlı bir şeyin süresi konusunda aynı sonuca varacaklardı. Yani 19. yüzyıl bilimine göre uzay ve zaman mutlak olup, buna aykırı gözüken durumlar duyu yanılgılarından kaynaklanıyordu. Aynı dönem bilim anlayışına göre; uzay-zaman çifti dışındaki diğer çift olan madde-enerji çifti de termodinamiğin birinci yasası olan „maddenin korunumu yasası‟ ve enerjinin korunumu yasası‟ ile ayrı ayrı ele alınıyordu. Buna göre her ikisinin de birbirinden bağımsız varlıkları olmakla beraber; hem madde hem de enerjinin miktarı sabitti ve yok edilemezdi. Yani evrenin toplam kütlesi daima aynı olduğu gibi, evrenin toplam enerjisi de daima aynıydı. Klasik mekanikle doğa olayları oldukça başarılı bir şekilde açıklanıyordu. Bu evren teorisinde tartışmalı konu ışığın durumuydu. Aristoteles‟ten Newton‟a kadar kimi felsefeci ve bilim adamları ışığın çok küçük parçacıklardan oluştuğunu savunmuşlardı .
Klasik mekanik, optik ve elektrodinamikteki gelişmelerle tüm doğa olaylarını açıklamada yetersiz olmaya başladı. Bilim adamlarının klasik mekanikte ışığı nasıl konumlandıracakları önemli bir problem olarak gözüküyordu. Işığın, normal doğa yasalarının aksine, bir yerden diğerine anında gidebilme ve cam benzeri katı cisimlerin içinden zarar görmeden geçebilme özelliği vardı. Işığın sonsuz hızla hareket ettiğine dair yaygın görüşe karşın, ışığın sonlu bir hızla hareket ettiği ilk defa 1676 yılında Danimarkalı gök bilimci Ole Christensen Romer tarafından bulundu. Romer ışığın sonlu bir hızla hareket ettiğini Jüpiter‟in hareketlerini gözlemleyerek buldu. Romer‟e göre eğer ışık sonsuz bir hızla yol alıyor olsaydı, biz dünyadakiler Jüpiter‟in aylarının tutulmasını, tıpkı kozmik saatin vuruşları gibi düzenli aralıklarla, gerçekleşir gerçekleşmez izleyebilirdik. Işık herhangi bir uzaklığı bir anda geçebileceğinden, Jüpiter‟in Dünya‟ya yakınlaşması ya da uzaklaşması bu durumu değiştirmeyecekti. 1773 yılında dünyaya gelen İngiliz tıp doktoru Young da ışığın eski dönemlerden beri düşünülenin aksine parçacıklardan değil de dalgalardan oluştuğunu ve renklerinin de farklı titreşim frekanslarından kaynaklandığını ileri sürdü. Young bu konuda yaptığı deneylerin yanı sıra ışık dalgalarının birbirleriyle karşılaştıklarında tıpkı su dalgaları gibi birbirinin içinden geçebildiğini vurguladı. 1865 yılında İngiliz fizikçi James Clerk Maxwell elektromanyetik dalgalar üzerinde yaptığı deneylerde Young „un yaklaşık yetmiş yıl önce ulaştığı sonuçların benzerlerine ulaştı. Maxwell‟in çalışmalarına göre elektromanyetik dalgalar sabit hızla yayılıyordu ve bu hız ışığın hızıyla tam olarak aynıydı.
19. yüzyılın geri kalan bölümünde „ışığın parçacık teorisi‟ yerine Young ve Maxwell‟in savunduğu „ışığın dalga teorisi‟ hakimiyetini korudu. Bu aşamada bilim adamlarını meşgul eden konu ise bu dalgaların uzay boşluğunda nasıl hareket edebildiği ve bu hareket vasıtasıyla yıldızların ışığının dünyaya nasıl ulaştığıydı. Bilim adamlarına göre ses dalgaları nasıl ki hareket etmek için maddi bir ortama ihtiyaç duyuyorsa, ışık dalgaları da benzer bir ortama ihtiyaç duymalıydı. On dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru bilim adamları ışığın hareket etmesi için ihtiyaç duyduğu düşünülen sürekli ortama „esir‟ adını verdiler. Işık ışınları ve radyo sinyalleri, tıpkı sesin havadaki basınç dalgaları gibi, bu esirdeki dalgalardı. Bu teoriyi test etmek ve ” esir ” i bulmak için 1887 yılında Albert Michelson ve Morley bir dizi deney yaptı. Eğer ışık „esir‟ adı verilen bir ortam içinde hareket eden dalga ise ışık dalgalarının „esir‟ içinde sabit hızla ilerleyeceği; esir içinde ışıkla aynı yönde ilerlenmesi durumunda ışığın hızının daha düşük görüneceği, ışıkla ters yönde hareket edilmesi durumunda ise ışığın hızının daha yüksek gözükmesi gerekiyordu. Ancak Michelson ve Morley tarafından yapılan deneyler bu savı doğrulamadı. Tam tersine ışık dalgalarının hareketine göre değişik yönlerden yapılan deneyler sonucunda, ışığın hızı daima aynı çıkıyordu – saniyede 300 milyon metre.
Özel İzafiyet Teorisi
Albert Einstein çalışmalarında, kendinden önceki dönemde Romer, Young, Maxwell ve Micholsen – Morley‟in ışığın yapısı ve hızı konusunda yaptıkları deneylerden yola çıktı. Bu çalışmalarında çok hızlı hareket eden cisimlerin hareketlerinin matematiksel olarak açıklanmasında yaşanan sorunlara odaklandı. 1905 yılında Albert Einstein, 26 yaşında iken, „özel izafiyet teorisi‟ni ortaya koydu. Einstein özel izafiyet teorisinde bir cismin çok hızlı hareket etmesi durumunda Newton fiziğine kıyasla gözlemlenebilecek değişiklikleri ortaya koydu. Einstein özel izafiyet teorisi ile ayrıca kütlenin hızla beraber arttığını ve madde ile enerjinin toplam miktarının beraberce korunduğunu ve her ikisinin de birbirlerine karşılıklı olarak dönüşümünü ispatladı . Einstein da kendinden önceki bilim adamlarından Faraday‟ın elektromanyetik deneyindeki görelilik, Michelson ve Morley‟in deneylerindeki ışığın değişik yönlerden hareket eden farklı referans noktalarına göre hızının hep aynı olması ile Newton fiziğinin mutlaklığı arasındaki çelişkiden rahatsızlık duyuyordu. Faraday‟ın yaptığı deneye göre sabit bir telin etrafında hareket eden bir mıknatıs elektrik akımına yol açarken, aynı şekilde sabit bir mıknatıs etrafında tel hareket ettirildiğinde de elektrik akımı oluşuyordu. Yani tel ve mıknatısın birbirlerine göre hareket halinde olmaları elektrik akımının oluşumu için yeterli oluyor, bu da hareketin mutlaklığına ilişkin inancı sarsıyordu. Einstein özel izafiyet teorisinde; Newton‟un fiziğinde geçerli olan her gözlemci için hareket yasalarının aynı olması kuralını, Maxwell‟in ışık hızının sabit bir değeri olduğunu ispatlayan gözlemleriyle birleştirdi. Buna göre ışık kaynağıyla ya da ışık kaynağının tersine hangi hızda hareket ederse etsin bütün gözlemciler için ışığın hızı aynı idi. Bunu Stephen Hawking „Zamanın Daha Kısa Tarihi‟ isimli kitabında şu örnekle açıklar: “Trendeki gözlemci bir el feneri yaktığında, trendeki ve yerdeki gözlemci için ışığın kat ettiği mesafe farklı olacaktır. Hız, zamana bölünen mesafe olduğuna göre, gözlemciler ışığın kat ettiği mesafe konusunda anlaşmazlığa düşerlerse, ışığın hızı konusunda anlaşabilmelerinin tek yolu, bu yolculuğun yapıldığı zaman konusunda da uyuşmamalarıdır. Başka bir şekilde söyleyecek olursak, izafiyet kuramı mutlak zaman düşüncesinin sonu demektir! Bunun yerine, her gözlemcinin, yanındaki saatle kaydettiği kendi zaman ölçümü olmalıdır, farklı gözlemcilerce kullanılan benzer saatlerin uyuşması gerekmez.”
 

Özel izafiyet teorisinin en önemli postulatı doğa kanunlarının, serbest hareket eden bütün gözlemciler için aynı şekilde davranacağıydı. Teorinin „izafiyet‟ olarak adlandırılmasının sebebi ise, Faraday‟ın tel ve mıknatısla yaptığı elektromanyetik dalgalarla ilgili deneyde ulaştığı sonuçlarla paralel biçimde, sadece hareket eden cisimlerinin birbirlerine göre hareketini yani izafi (göreli) hareketi referans olarak alıyor olmasıydı. Einstein özel izafiyet teorisiyle bir yandan ışığın değişik yönlere göre hareket eden tüm gözlemcilere göre aynı hızda hareket ettiğinden hareketle; ışığın içinde hareket ettiği varsayılan maddi ortam olan „esir‟ kavramına ihtiyaç olmadığını düşündü. Diğer yandan da bütün saatlerin ölçeceği mutlak ve evrensel zaman kavramını yıktı. İzafiyet kuramı öncesinde uzaydaki bir noktayı belirlemek için üç değer ya da üç koordinat kullanılırken; izafiyet teorisi uzayı göreli zamanla birleştirerek uzay-zamanı elde etmiştir. Yani bir noktayı belirlememiz için üç değil dört değer ya da koordinat kullanmamız gerekmektedir.
Göreliliğin en önemli sonuçlarından biri de aynı uzay ve zamanı birleştirmesi gibi kütle ve enerjiyi birleştirmesiydi. Kütle ve enerjinin birleştirilmesi, kütle ve enerjinin Einstein‟dan önce olduğu gibi birbirlerinden bağımsız varlıklar olmasını değil birbirlerine dönüşmesini ifade eder. Einstein bunu meşhur E = m × c²  (Enerji = Kütle × Işık Hızının karesi) ifade etmiştir. Bu formülden hareketle daha sonra nükleer bomba yapılmıştır. Einstein‟ın teorisine göre bir cismin kütlesi sabit değildir, cismin enerjisine göre kütlesi değişir. Eğer cisim E kadar bir enerji alırsa, atalet kütlesi E / c² kadar yani enerjisi oranında artar. Yani bir sistemin kütlesinin korunması dışarıyla enerji alış verişi yapmamasına bağlıdır. Çok yavaş hareket eden bir cismin aldığı enerji (E) çok küçük olacağından kütlesindeki artış (E / c²) da ihmal edilebilecek kadar küçük olacaktır. Einstein hızını arttıran bir cismin zaman algısının da kütlesinde olduğu gibi değişikliğe uğrayacağını ifade etti. Einstein eksiltme çarpanı olarak; Einstein Eksiltme Çarpanı: (1 – v² / c² )½  [1 – (Hız / Işık Hızı)²] ½ değerini buldu. Bu da yaklaşık olarak 1 – 1/2 × v² / c² değerine eşitti. Bu denklemden hareketle çok yavaş hareket eden bir cisim için eksiltme miktarı çok düşüktü. Hareketsiz birisi için ise hiç bir eksiltme olmuyordu. Yani çok yavaş hareket eden bir cisim için eksiltme çarpanı 1‟e çok yakın bir değer alırken; hareket etmeyen bir cisim için eksiltme çarpanı hiç azalmadan 1 – 1/2 × 0²/c² = 1 olarak kalıyordu. İnsanların hareket ettikleri hız arttıkça algıladıkları bir santimetre ve bir saniye de giderek kısalıyordu. Eksiltme çarpanıyla düzeltmeler sayesinde farklı hızlarda hareket eden gözlemciler ışığın hızı konusunda her zaman aynı sonuca varıyorlardı. Einstein‟ın eksiltme çarpanı; hareket eden gözlemcilerin zaman algılarında hareket etmelerinden dolayı oluşan farklılığı ifade etmekle kalmıyordu, aynı zamanda bir cismin hızının artması halinde o cismin kütlesinin dolayısıyla da enerjisinin nasıl değiştiğini de ifade ediyordu. Buna göre bir kimsenin hızı arttıkça, kütlesi ve enerjisi eksilme çarpanıyla ters orantılı olarak değişiyordu. Hareketsiz cisimlerin kütle ve enerjilerinde bir değişiklik olmazken; cisimler hareket ettiklerinde kütleleri ve enerjileri artıyordu. Einstein 1904 yılında Michael Besso isimli bilime meraklı arkadaşıyla yaptığı tartışmalar neticesinde daha önceden benzer korunum yasalarını sağlayan kütle ve enerjinin, her ikisinin de benzer hareket ettiğini dahası aynı çarpanla artıp azaldığını keşfetti. Buradan hareketle Einstein kütle ve enerjinin birbirinin yerini alabilen ve ayırt edilemez olduğu sonucuna ulaştı . Kısaca Einstein‟ın ulaştığı sonuç kütle ve enerjiyi farklı ülkelerin para birimi gibi bir konuma getiriyordu. Einstein‟ın daha önce ortaya koymuş olduğu eksiltme çarpanına göre bir cismin hareket etmesiyle elde ettiği enerjiden dolayı kütlesindeki değişim, ilk kütlesinin eksiltme miktarıyla çarpımı yani;
ΔM = M × 1/2 × V² / c²  [Kütle Değişimi = Kütle × 1/2 × Hızın Karesi / Işık Hızının Karesi] kadar idi. Einstein bu formülü daha önceden bilinen
KİNETİK ENERJİ = 1/2 × M × V² (1/2 × Kütle × Hızın Karesi) formülü ile birleştirdi. Buradan da kütle değişimini; ΔM = E / c² olarak buldu. Buradan da E = M × c² (Enerji = Kütle × Işık Hızının Karesi) formülüne ulaştı. Özel izafiyet teorisiyle kütle ve enerji birbirinin yerini alabildiği için iki ayrı korunum yasası yerine sadece Kütle-Enerji Korunumu Yasası ortaya çıkıyordu. Kütle ve enerji bu yasayla birbirlerine dönüştürülebiliyordu. Bununla beraber Einstein‟ın bu teorideki temel varsayımı olan ışık hızının mutlaklığı ve ışık hızına hiçbir zaman ulaşılamayacağı varsayımına paralel olarak, günlük hayatta, cisimlerin hızlarının ışık hızına göre çok küçük olması nedeniyle Özel İzafiyet Teorisinin önemli bir etkisi yoktu. Çünkü hareket eden bir cismin kütlesi yalnızca o cismin kinetik enerjisinin ışık hızının karesine bölünmesiyle (ΔM = E / c²) oluşacak değer kadar değişiyordu. Bu da hareket eden cismin hızının ışık hızına oranla çok küçük olması nedeniyle ihmal edilebilir bir değer oluyordu. Özel izafiyet teorisinin etkilerini ancak ışık hızına yakın hareket eden cisimlerde görmek mümkün oluyordu. Bu da Newton fiziğinin neden gözlenen evreni çok iyi açıkladığının sebeplerinden biridir. Özel izafiyet teorisiyle uzayla zaman arasındaki ilişki basitleşmişti. Buna göre iki cisim için, elektromanyetik dalgalar oluşturan tel ve mıknatıs örneğinde de olduğu gibi, göreli hareket yani birbirlerine göre hareketleri önemliydi. Özel izafiyet teorisiyle ayrıca mutlak uzay ve mutlak zaman kavramları gibi uzunca yıllar ışığın hareket etmek için ihtiyaç duyduğu ortamı ifade etmek için kullanılan esir fikri de tamamen terkedilmiş oldu. Fakat mutlak uzay ve zamanı reddeden Einstein‟ın izafiyet teorisinde de bir mutlak değer vardı ki o da ışıktır.
Genel İzafiyet Teorisi
Einstein 1915 yılında „genel izafiyet teorisi‟ni ortaya koydu. Einstein daha önce özel izafiyet teorisiyle madde ile enerjiyi birleştirmiş; kütle ve enerjinin birbirlerine dönüşümünü ve hareket eden cisimlerin kütlesinin hızla beraber arttığını ispat etmişti. Kütle-enerji ikilisiyle beraber zaman ve uzayın bağımsız varlıklarını reddederek uzayzamanı birleştiren Einstein; genel izafiyet teorisinde özel izafiyet teorisinde dikkate alınmayan kütle çekimini de işin içine kattı. Einstein kütlesel çekim kuramı nedeniyle uzay zamanın şekli hakkındaki görüşlerini genel izafiyet teorisiyle ortaya koydu. Einstein özel izafiyet teorisinde nasıl hareket ederlerse etsinler bütün gözlemciler için bilim yasalarının aynı olacağını ifade ediyordu. Bütün düzgün hareketlerin fiziksel göreliliğine göre vagon yere göre hareket ederken; yer de vagona göre hareket etmektedir. Yani özel izafiyet teorisinde göreli hareket esas olarak alınıyordu. Einstein genel izafiyet kuramını ise „hareket durumları ne olursa olsun doğa yasalarının tarifinde bütün referans cisimlerinin birbirine eşit olması‟ olarak tanımlamaktadır.
Özel izafiyet teorisi elektrik ve manyetizma kanunlarına uysa da, Newton‟un kütle çekim kanununa uygun değildi. Newton‟un kütle çekim kanunu; uzayın bir bölgesinde maddenin dağılımının değiştirilmesi durumunda çekim alanındaki değişimin, evrenin diğer kısımlarında „hemen‟ hissedileceğine dayanıyordu. Halbuki özel izafiyet teorisiyle ışık hızına ulaşılması yasaklanmıştı. Yani Einstein‟ın özel izafiyet teorisinde kütle ve enerjinin birbirine dönüşümünü ifade eden E = m × c² formülüyle bir hareketlinin ulaşabileceği en yüksek hız sınırlanıyordu. Hiçbir cismin ışık hızına ulaşamayacağı var sayılıyordu. Stephen Hawking bu sorunu Newton ve Newton‟un başına düşen elmadan yola çıkarak şöyle ifade eder: “Dünya düz olsaydı elmanın, Newton‟un başına, yerçekimi nedeniyle veya Newton ve Dünya yüzeyi yukarı doğru ivme kazandığı için düştüğü söylenebilirdi. Bu eşitlik, küre şeklindeki bir Dünya‟da geçerli değildi, çünkü dünyanın zıt taraflarındaki kişiler birbirinden uzaklaşıyor olacaktı. Einstein, uzay ve zamanı bükerek bu güçlüğü yendi.” Einstein kütle ve enerjinin, uzay-zamanı belirlenmesi gereken bir şekilde bükeceğini düşündü. Buna göre elma ve gezegen gibi nesneler, uzay-zamanı boyunca düz doğrular boyunca ilerlemeye çalışacaktı; ancak, uzay-zamanı eğri olduğu için, yolları bir çekim alanı tarafından bükülmüş gibi görünecekti. Genel izafiyette uzay-zaman ya eğridir ya da içindeki kütle ve enerjinin dağılımı yüzünden „bükülmüş‟tür. Dünyanın yüzeyi de iki boyutlu eğik uzaydır. Genel izafiyet teorisine göre cisimler, dört boyutlu uzay-zaman içerisinde daima jeodezikleri (iki nokta arasındaki en kısa yol) izlerler. Madde olmadığında kütle çekimi de olmayacağından, dört boyutlu uzay-zaman içindeki jeodezikler, üç boyutlu uzaydaki doğru çizgilere tekabül eder. Maddenin var olduğu durumda ise kütle çekiminin etkisiyle dört boyutlu uzay-zaman eğrilir. Einstein, bir K referans cismine göre düzgün doğrusal hareket eden bir cismin; ivmelendirilmiş diğer bir K’ referans cismine göre ivmelendirilmiş ve eğrisel bir hareket oluşturduğu gerçeğini ışık ışınlarına da uyguladı. Buna göre K referans cismine göre düzgün doğrusal hareket eden bir ışık ışını, ivmelendirilmiş K’ referans cismine göre artık düz bir çizgi olarak gözükmez. Buradan Einstein ışık ışınlarının çekim alanlarında eğrisel olarak yayıldıkları sonucunu çıkarır. Einstein konuyla ilgili çalışmasında; bunun en iyi biçimde Güneş‟in yakınından geçen bir yıldızdan gelen ışığın, Güneş‟in kütlesi tarafından eğrilmesinin test edilmesiyle mümkün olacağını ifade eder. Bu, yıldızın Dünya‟dan görülen konumunda sapma olacağı anlamına gelir.

Bu durum ise ancak bir Güneş tutulması sırasında gözlemlenebilir. Çünkü Güneş, uzayın başka bir bölgesinde olduğu zaman, görünüşteki durumlarıyla karşılaştırıldıklarında bir miktar Güneş‟ten dışarı kaymış gibi görünmeleri gerekir. Kraliyet Astronomi derneklerinin ortak bir komitesi tarafından oluşturulan iki seyahat heyeti tarafından çekilen yıldız fotoğrafları sayesinde Genel İzafiyet Teorisinin öne sürdüğü, ışığın eğilmesi, ilk kez 29 mayıs 1919 tarihinde bir Güneş tutulması sırasında doğrulanmıştır. Güneş tutulması sırasında çekilen yıldız fotoğrafları ile Güneş‟in daha önceki konumunda iken çekilen fotoğraflar arasındaki fark, kuramı tatmin edici bir şekilde doğruladı. Elbette, yıldızın ışığı her zaman Güneş‟in yakınından geçseydi, ışık sapıyor mu, yoksa yıldız gerçekten gördüğümüz yerde mi, anlaşılamazdı. Normalde bu etkiyi görmek çok zordur, çünkü Güneş‟in ışığı kendisine yakın olan yıldızları görmeyi olanaksız kılar. Ancak Güneş tutulması sırasında, Ay, Güneş ışığını engellediğinde bu etkiyi görebilmek mümkündür. Genel izafiyet teorisinin test edilmesinde kullanılan bir diğer gözlem ise Güneş sistemindeki gezegenlerin izlediği yörüngelerdir. Güneş sistemindeki gezegenlerin genel göreliliğe göre hesaplanan yörüngeleri, Newtoncu kütle çekimi kuramına göre yapılan hesaplamalarla çok yakındır. En büyük sapma, Güneş‟e en yakın gezegen olan Merkür‟ün yörüngesinde görülür. Çünkü Merkür Güneş‟in kütle çekimi kuvvetinden en fazla etkilendiğinden uzatılmış elips bir yörüngeye sahiptir. Genel izafiyet teorisine göre elips yörüngesinin uzun ekseni Güneş‟in etrafında yaklaşık on bin yılda bir derece dönüyor olmalıdır. Sonraki yıllarda diğer gezegenlerin yörüngelerinde radar vasıtasıyla yapılan gözlemler de, Newtoncu hesaplara göre Merkür gezegeninin yörüngesindekine kıyasla daha küçük sapmaları tespit etmiştir. Bu sapmaların ise genel izafiyet hesaplamalarına uygun olduğu anlaşılmıştır. İzafiyet teorisinin bir başka iddiası da zamanın kütle çekimi ve hareket tarafından etkileniyor olmasıdır. Einstein, zamanın gerçekte elastik olduğunu ve hareket ve kütle çekimi yüzünden gerilebileceğini ve bükülebileceğini ortaya koydu. Genel izafiyet teorisine göre her gözlemcinin kendi kişisel zamanı vardır ve bu bir diğer gözlemcininkiyle bire bir uyuşmaz. Bu kişisel zaman da o gözlemcinin tabi olduğu kütle çekimi ve hızına göre değişir. Kendi çevremizde zaman asla eğrilmiş görünmez. Fakat farklı olarak hareket eden öteki gözlemciye göre görelidir. Zamanımız, onların zamanıyla derece farkından dolayı bükülebilir. Einstein‟ın kütle ve enerjinin bir birine dönüşümü için ortaya koyduğu E = m × c² formülüne benzer şekilde uzay ve zamanın karşılıklı bükülmesi, uzayın zamana doğru bir değişmesi kabul edilebilir. Zamanın her saniyesi, bu yüzden uzayın – kesin olarak 180.000 mil civarında – müthiş bir parçası değerindedir.
Nasıl ki özel izafiyet teorisi, göreli hareketlerinde gözlemciler için zamanın farklı hareket ettiğini ifade ediyorsa; genel izafiyet teorisi de, bir kütle çekimi alanı içinde farklı yüksekliklerdeki gözlemciler için zamanın farklı aktığını söyler. Genel izafiyet teorisine göre, büyük bir kütleye yakın olunduğunda kütle çekiminin etkisiyle zaman daha yavaş akar. Buna göre yüksek bir yerden; birer saniye arayla ışık ışını şeklinde sinyal gönderilen zemindeki gözlemci, aldığı sinyaller arasındaki zamanı ölçtüğünde; bir saniyeden daha kısa değerlere ulaşacaktır. Yani yüksek bir konumdaki sinyal kaynağından birer saniye arayla sinyaller gönderilen yerdeki gözlemci, sinyalleri kendi zamanına göre birer saniyeden az zaman aralıklarıyla alır. Bu kestirim 1962 yılında, bir su kulesinin tepesine ve dibine yerleştirilen çok duyarlı saatlerle test edildi. Kulenin dibine yerleştirilen ve yeryüzüne yakın olan saatin, genel izafiyet teorisine tamamen uygun olarak daha yavaş çalıştığı gözlendi. Uydulardan gelen sinyallere bağlı çalışan çok duyarlı seyir sistemlerinin geliştirilmesiyle, yeryüzünün değişik yüksekliklerinde bulunan saatlerin hızları arasındaki fark büyük bir önem kazandı. Genel izafiyet teorisinin kestirimleri göz ardı edildiğinde, konum hesaplarında millerle ölçülen yanlışlar yapılabilir. Benzer şekilde biyolojik saatlerimiz de zamanın akışındaki değişikliklerden aynı ölçüde etkilenir. Örneğin, ikiz kardeşlerden biri deniz seviyesinde kalırken, diğeri yaşamak üzere bir dağın tepesine gönderilsin. Dağın tepesinde yaşayan, deniz seviyesinde kalan ikiz kardeşinden daha hızlı yaşlanacaktır. Yani bir daha karşılaştıklarında ikizlerden dağın tepesinde yaşamış olan daha yaşlı olacaktır. Fakat bu önemsenmeyecek kadar küçük bir farktır. İzafiyet teorisine göre hareket eden bir cismin kütlesi arttığı gibi hızı arttıkça da hareket eden cisim için zaman yavaşlar. İkizler paradoksu adı verilen en çok kullanılan örneğe göre ikiz kardeşlerden biri ışık hızına yakın bir hızla yol alan bir uzay gemisiyle uzun bir yolculuğa çıkarken, ikiz kardeşi dünyada kalır. Zaman ışık hızına yakın hareket eden ikiz kardeş için onun hareketinden ve etkisi altında kaldığı kuvvetten dolayı, dünyada kalan ikiz kardeşinin algıladığından daha yavaş ilerler. Dünyada kalan ikiz kardeş on yıl sonra onun dönüşünü bekler. Uzay gemisi geri döndüğü zaman, yeryüzünde kalan ikiz kardeş kendi on yılına karşılık, kardeşini sadece bir yıl yaşlanmış bulur. Yüksek hız, yeryüzünde zamanın akmış olduğu on yıl boyunca sadece bir yıllık zamanı yaşama imkanını ona vermiştir. Yani izafiyet teorisine göre zaman dinamiktir. Zaman genişleyebiliyor ve bükülebiliyor, eğilebiliyordur. Saatlerin gösterdiği değerler mutlak değildir. Ancak hareketin durumuna ya da gözlemcinin çekimsel konumuna göre değişebilir.
Einstein, özel izafiyet teorisiyle genel izafiyet teorisi arasındaki karşılaştırmayı yaparken ve bu iki teorinin birbirlerine göre konumlarını anlatırken elektrostatik – elektrodinamik ilişkisini örnek verir. Buna göre elektrodinamik elektrostatiği kapsamaktadır. Yani elektrodinamiğin yasaları, alanların zamana göre değişmediği durumlarda elektrostatiğin yasalarıyla tamamen aynıdır. Benzer şekilde genel izafiyet teorisiyle beraber özel izafiyet teorisinde ortaya konan ışık hızının boşluktaki sabitliği yasası, sınırsız bir gerçeklik ifade edemez. Işık ışınlarının eğrisel hareketleri, ancak ışığın yayılma hızı yere göre değiştiğinde oluşabilir. Buradan Einstein, özel izafiyet teorisinin genel izafiyet teorisi tarafından çürütülmediğini ancak özel izafiyet teorisinin sınırsız geçerliliğinin sınırlı olduğu sonucuna varır. Özel izafiyet teorisinin sonuçları, çekim alanlarının olaylar (örneğin ışık) üstündeki etkisi hesaba katılmayabilirse geçerlidir. Genel izafiyet ise çekim alanının doğal olayların izlediği yol üstündeki etkisini kuramsal olarak çıkartabilmemizi sağlamaktadır.
Einstein‟ın genel izafiyet teorisinden önce Newton‟un modelindeki uzay ve zaman, olayların gerçekleştiği ancak olaylar tarafından etkilenmeyen bir konumdaydı. Zaman, uzaydan ayrıydı ve her iki yönde de sonsuza giden tek bir doğru veya bir demiryolu gibi düşünülüyordu. Genel izafiyet teorisinde ise durum oldukça farklıdır. Uzay ve zaman artık dinamik niceliklerdir; bir cisim hareket ettiğinde ya da bir kuvvet etkisini gösterdiğinde uzay ve zamanın eğriliği değişir ve karşılığında uzay-zamanın yapısı cisimlerin hareketini ve kuvvetlerin işleyişini etkiler. Uzay ve zaman evrende olan her şeyden etkilenmekle kalmaz, olan her şeyi de etkiler. Uzay ve zaman kavramları olmadan evrende gerçekleşen olaylardan söz edemeyeceğimiz gibi, genel izafiyet içinde de evrenin sınırları dışında kalan bir uzay-zamandan söz etmek anlamsızdır.

Kaynak

Ferhat Yöney , Din Felsefesi Açısından İzafiyet Teorisi
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Ferhat Yöney’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

İslam Düşüncesinde Din/Vahiy ve Felsefe/Bilim

İslam’ın Akla ve Bilime Bakışı
Miladi VII. yy.’da İslam dini ortaya çıktı ve hızlı bir şekilde dünyaya yayılmaya başladı. Siyasal ve coğrafi, gelişmenin yanı sıra kapsamlı bir entelektüel coğrafya oluşturmaya başladı. Bu hızlı yayılmanın geri planındaki itici güç Kuran-ı Kerim’in ortaya koyduğu dinamik akıl tasavvuru ve bu tasavvurun inşa ettiği evren ve doğa perspektifidir. Aynı zamanda Kuranı Kerim’in inşa ettiği dinamik evren ve akıl tasavvurunu arkasına alan düşünce serbestîsidir. Kuran-ı Kerim’in iki yüz elli kadar ahlâk ayetine mukabil sekizde biri kadar olan yedi yüz elli ayet insanları doğa ve doğa yasaları üzerinde düşünmeye davet etmektedir. İlimle eş değer olan ve çoğunlukla epistemolojik değer taşıyan “a-q-l”, “f-h-m” gibi kelimeler bunun dışındadır. Kuran-ı Kerim’de hem düşünmekten hem de düşünen insanlardan övgüyle söz edilir.
Kuran-ı Kerim’de Peygambere indirilen vahiy sözleri kelâmi ayet kabul edildiği gibi doğada var olan fenomenler ve doğal yasalar da Allahın kevnî birer ayetidir. Nasıl ki; kelam-i vahyin üzerinde düşünülmesi emrediliyor ve bu vahyin insanı doğruya ve huzura götüreceği söyleniyorsa aynı şekilde doğa yasaları üzerinde düşünmeyi ve bu yasalardan hareketle hayatı anlamlandırma çabalarına gidilmesi daha açık bir ifadeyle Allah’a varılması istenmektedir. Çünkü bu yasalar tanrının tabiattaki bilgisi, iradesi, gücü ve faaliyetidir. Allah, Kuran-ı Kerim’de, evrenin yaratılışı ve izleyen süreç, gökler ve yer, denizler, dağlar, bitkiler, hayvanlar ve insanın yaratılışı ile ilgili bilgiler vermektedir. Bu sebeple modern bilim, Kuran’dan olumlu ya da olumsuz olarak bağımsız kalamadığı gibi bir Müslüman da modern bilime karşı ilgisiz olamaz.
Bilim modern çağda kullanılan bir kelime olmasına karşın ilim, Kuran-ı Kerim’in kullandığı bir kavramdır. İlim kavramı bilimden farklı olarak doğayla birlikte marifeti de içine alır. Hem tabi hem de tabiatüstü değerleri anlama ve bilmeyi ifade eder. İlim kavramı Kuranî literatürde metot açısından değil de daha çok gaye açısından ele alınmaktadır. Nihaî olarak Allah’a ulaşmayı ya da Allah’ın tabiattaki kevni ayetlerini çözmeyi, anlamayı, Allah’ın isimlerinin tecellilerinin müşahedeyi amaçlamaktadır. Bu aynı zamanda insanın ruhi bir tekâmül sürecidir. Bu sebepledir ki; ayette “Allah’tan en çok bilginler korkar” denilmektedir. İlim, gayesine ulaşmak için araç olarak kullandığı en temel unsur akıldır. Bununla birlikte insan, bilgi edinmek için faydalanabileceği bütün zahirî ve batinî duyularından faydalanır. Rasyonel olmak gibi bir zorunluluğu yoktur. Akılla ve doğayla kendisini sınırlandırmaz. İslam toplumunda ilim ile uğraşanlar için âlim ve arif gibi isimler kullanılır. Bu durum aynı zamanda ilimdeki çeşitliği de gösterir. Ancak çağdaş doğa bilimleriyle kıyaslandığında bilim ile uğraşan kişi doğrudan bilim insanıdır. Kategorisi yoktur. Kuran-ı Kerim’in ifade ettiği ilim, ruhi bir derinlik ve Allah’a ulaşmayı gaye edinir. Cehalet ise bunları bilmemek değil yaşamamaktır. “İlmi ile amil olmamadır.” Bu bağlamda ilim cehaletin karşıtıdır. Erdem ve bilgelik bilmek değil bildiğini yaşamaktır. Bilim ise, seküler bir değere sahiptir. Salt eşyayı bilmeyi amaç edinir. Cehalet denilen şey bilmemenin kendisidir. Bilim, âlem-i şehadetle ilgilenir.
Modern İslam Düşüncesinde Akılcılık ve Bilim
İlim kavramı her medeniyetin sahiplendiği, kendi doğasında var olduğunu hissettiği ya da olmasını arzu ettiği bir kavramdır. Her inanç ya da düşünce sistemi farklı özellikleri ile ön plana çıkarken ve bu özelliği ile kendisini tanımlarken; İslam dinini en iyi ifade eden kavram “İlim”dir. Tarihsel olarak İslam medeniyetinin oluşmasında ve gelişmesinde “ilim” kavramı önemli bir yere sahiptir. Mehmet Aydın’ın ifade ettiği gibi:
“Bu kavram bilebildiğimiz kadarıyla başka hiçbir kültür vasatında İslam fikir tarihinde olduğu kadarıyla belirleyici olmamış, İslam’da sahip olduğu mevkii başka hiçbir yerde kazanamamıştır. İslam bir ilim dini ve onun vücuda getirdiği medeniyet, bir ilim medeniyetidir”.
Aydın’ın bahsettiği ilim medeniyetinin tesisinde şüphesiz Kuranı Kerim’in ve O’nun inşa ettiği fikir serbestîsinin önemli bir katkısı vardır. Şayet biz İslam Bilim tarihi açısından konuyu ele alacak olursak İslam Bilim tarihi’ni kronolojik olarak Rönesans öncesinde ortaya Ortaçağa oturtmamız gerekirdi. Fakat biz modern dönem olarak ifade ettiğimiz XII. yy sonrası batıda ki gelişmelere paralel olarak genelde İslam coğrafyasını özelde ise özellikle batıyla doğrudan temas halindeki İstanbul merkezli Osmanlı’yı konu edindiğimiz için başlığımızı Aydınlanma sonrasına aldık. İslam Bilim tarihçileri İslam düşüncesinde istisnaları olmakla birlikte ciddi bir bilim-din çatışmasının olmadığını ifade etmektedirler. Peki, modern dönemi nasıl anlamalıyız? Modern dönemi anlamak için bu dönemin entelektüellerinin ve bilim insanlarının zihinsel geri planını ve onlara tevarüs eden ilmi geleneği ve tarihsel olarak XII. yy.’la kadar ki İslam coğrafyasındaki akıl/felsefe/bilim anlayışını tespit etmek gerekir.
Bilindiği gibi İslam’ın doğduğu çevre, Yahudilik, Hıristiyanlık, Hint ve Fars menşeli düşünce ve inançlar, Gnostik unsurlar ve sayılarını çoğaltabileceğimiz birçok inanç ve felsefenin yoğun olduğu bir bölgeydi. Gerek bu ortamın gerekse Kuran’ın etkisiyle Müslüman düşünürler kapsamlı bir entelektüel faaliyete giriştiler. Hz. Peygamber döneminden başlayarak topluma ilme açık bir yapı ve ivme kazandırılmıştır. Gerek çevrenin etkisi ve gerekse ortaya çıkan zihinsel ve sosyal problemlere paralel olarak Emeviler ile başlayan süreçte ve Abbasiler döneminde entelektüel atılımlar yapılmaya başlandı. Rasyonel düşünce gelişmeye başladı, mantığa ve doğa ilimlerine yönelim arttı. İslam düşünürleri yetişti ve ilimler sınıflandırılması yapılmaya başlandı. İlim kendi içerisinde kategorilere ayrıldı. İslam felsefesi bütün bunları da içine alacak şekilde kendi sistemini oluşturmaya başladı. Kindî (800-870), Farabî (870-950), İbn Sînâ (980-1037), İbn Rüşd (1126-1198), İbn Bacce (1095-1138), İbn Tufeyl (1106-1186) gibi Meşşai olarak tanımlanan filozoflar din ile felsefeyi uzlaştırmaya çalıştılar. Bu düşünürler metafiziği felsefenin konusu yaptılar, bilimleri sınıflandırdılar, kategorilerle ilgilendiler, mantıkla uğraştılar, dil ve siyaset felsefesi üzerine eserler telif ettiler. Metafizik bağlantılı siyaset ve ahlâk felsefesi oluşturdular. Tanrı, tabiat, tarih, psikoloji ve toplum yasaları üzerine yazılar yazdılar. Bilgide rasyonel yapılanmanın yapı taşlarını belirlediler. Rasyonel bilgi sistemi ve kendi felsefî doktrinlerini oluşturdular. Ana hatlarıyla ilimler tasnifi doğa bilimlerinin ortaya çıkması ve gelişmesi açısından önemlidir. İslam filozofları, Ulumu’l nazariye (rational science), Ulumu’l aqliye (intelectual science), Ulumu’l felsefîye (philosophical science), Ulumu’t tabiiyye (natural science) gibi kategoriler oluşturdular. İslam’ın ilme verdiği değer ve arkasındaki felsefî birikim sayesinde yüzlerce düşünür ve bilim insanı yetişti. Doğa, fizik, matematik, cebir, biyoloji, coğrafya ve tıp gibi bilimler üzerine çalışmalar yapıldı.

Bilim ile ilgili kurumlar ve medreseler bina edildi. Fizikçi, Matematikçi ve doğa felsefecileri (natural philosopher) yetişti.Teoloji (Kelam), felsefe ve mistisizm (irfan) gibi bağımsız düşünce gelenekleri ortaya koydular. İslam düşünürlerinin doğa bilimlerinde yapmış oldukları çalışmalar Avrupa entelektüel gelişimine katkı sağladı. Kısaca geniş bir alanda felsefî bir atmosfer meydana getirdiler. Daha sonra İslam coğrafyası üzerinde Moğol İstilası ile siyasi ve ekonomik dengeler bozuldu. Bağdat yağmalandı. “Bağdat’ın -entelektüel yaşamın merkezi- yağmalanması ile İslam Dünyası gelecek hakkında ümitsizlik belirtileri göstermeye başladı.” Bozulan siyasi dengeler ve toplumsal huzursuzluğa paralel olarak Gazalî’nin (1058-1111) felsefeye ve filozoflara yönelttiği eleştiriler, Kur’an yorumlarının siyasallaşması ve bu sebeple içtihadın güven kaybetmesi sonucu “içtihat kapısının kapanması”, entelektüel ilginin toplum tarafından yitirilmesi sonucu doğa bilimlerine çok fazla önem vermeyen “mistik” akımların güçlenmesi, İslam dünyasında bilimin iyice durmasına hatta gerilemesine sebep oldu. Lindberg, İslam dünyasında bilimin gerilemesinin sebeplerinin tam olarak bilinmediğini ancak temelde iki etkenin olduğunu: Birincisi, tutuculuğun artması, ikincisi, bilimsel teşebbüslerin, barış, zenginlik (prosperity) ve bilim insanlarının korunması (patronage) gerekliliğine bağlı olduğu ancak o dönemde İslam toplumunun bu özellikleri yitirdiğini ifade eder. Astronomi, İslam dünyasında Kuran-ı Kerim’in göklere, aya ve yıldızlara dikkat çeken ayetlerinin etkisiyle, kervanların yollarını bulması, kıblenin tayini, hava şartlarına bağlı tarımsal beklentiler gibi bazı pragmatik amaçlardan dolayı astronomiye ilgi zamanla arttı. Buna paralel olarak tercümeler, kütüphaneler ve medreseler de astronominin gelişmesine katkıda bulundu. İslam astronomisine kaynak olarak Arapların İslam öncesi ilgileri istisna edilirse daha çok Grek, Mısır, Fars ve Hint kökenli tercümeleri gösterebiliriz. Astronomi ve buna bağlı olarak astroloji hakkında birçok eser yazıldı.Bunların birçoğu matematik ve geometri gibi teorik bir kısmı ise gözleme dayalıdır. Gökyüzünün gözleme dayalı incelenişinin kayıt altına alınmasıyla “zic”ler (astronomi cetvelleri) yazıldı. İslam düşünce tarihinde astronomi ile ilgilenmek için kurulmuş rasathaneler ve buralarda çalışmış yüzlerce bilgin vardır. Zic’ler ve usturlab İslam astronomi geleneğinde yeniden inşa edilmiştir. Fergani (9. yy.), Battani (858-929), Biruni (973-1048), İbn Heysem (965-1038), Tusi (1201-1274), Bitruci (XII. yy.), Uluğ Bey (1393-1449), Ali Kuşçu (1403-1474), Takiyüddin (ö. 1585) gibi düşünür ve bilim insanları astronomi üzerine çalışmıştır.
Fizik, müstakil bir bilim olmakla birlikte, metafiziğin bir uygulaması olarak ele alınmıştır. Teknik bir kısım aletler, mekanikler, kaldıraçlar, makaralar, teraziler ve ağırlık ölçüleri fizik başlığı altında ele alınabilir. Optik İslam düşünürlerinin ele aldığı konular arasındadır. Müslüman fizikçiler arasında en meşhuru batıda Alhazen olarak bilinen İbn Heysem (965-1040)’dir. “Kitabü’l Menazır” (Optiğe Dair) isimli eserin yazarı olan İbn Heysem ışığın kuralları, kırılması, yansıması ve gözün anatomisi üzerine çalışmalar yapmıştır. Kepler ve Newton’un optiğe dair eserlerine katkıda bulunmuştur. Fizikte, Kindi, İbn Sînâ, İbn Heysem, Hazini (XI-XII. yy.), Cezeri (1136-1233), Kemalüddin Farisi (ö. 1320), Kimya da Cabir İbn Hayyan (721-808), Zekeriya er-Razi (864-925)bilimsel araştırmalarıyla ön plana çıkan bilim insanlarıdır.
Biyoloji, Tıp ve Eczacılık ise Müslüman düşünürlerin hakkında sayısız eserler yazdığı diğer önemli bir alandır. İslam düşünürleri deney ve gözleme dayalı uygulamalı tedavi yöntemleri üzerine çalışmışlardır. Öyle ki; Muhammed bin Zekeriyya e- Razi ve İbn Sînâ gibi bazıları tıp sahasında rakipsiz otorite idiler. Cahiz (781-868), Zehravi (936-1013), İbn Baytar (1190-1248), İbn Nefis (1213-1288) biyoloji ve tıp da saygın kimliğe sahip bilim insanlarından bazılarıdır. Ayrıca matematikte, Harezmî (780-850), Ömer Hayyam (1048-1131), coğrafya da, Harezmî, Mesudi (896-956), İdrisi (1100-1166), İbn Batuta (1304-1368) gibi düşünürler bilim tarihi açısından prestij sahibi bilim insanlarıdır. Bu düşünürlerin hepsini burada ele almamız hem konumuz hem de çalışmanın sınırları açısından mümkün değildir.
Çalışmamızın bu bölümünde tarihsel olarak en güçlü siyasal ve entelektüel (en azından İslam coğrafyası için) erk olan ve batıyla yakın teması bulunan Osmanlı devletindeki bilimsel seyre dikkat çekmeye çalışacağız. Osmanlı devleti dünya tarihinde uzun ömürlü imparatorluklardan biridir. Bir devletin varlığını uzun süre devam ettirebilmesi için birçok faktör gerekir. Bunların en önemlilerinden biri toplumu ayakta tutan temel dinamik olan bilim/ilimdir. Ancak Osmanlı devleti çok geniş bir coğrafya da hâkimiyet sürdüğü için bilimsel kronoloji ve seyir nasıl ele alınmalıdır? gibi bir problem ortaya çıkmaktadır. Bu sebeple İhsanoğlu, imparatorluğun yayıldığı coğrafya üzerinde gelişen ilmî faaliyetlerin hepsini içerisine alacak şekilde “Osmanlı Bilimi” terimini kullanmaktadır. XIV. ve XVI. yüzyıla kadar devam eden Osmanlı bilimsel sürecini Kazancıgil, kuruluş ve atılım yılları olarak tanımlamaktadır. Bu süreç içerisinde kurulan medreseler, sağlık kurumları -tıbbiyeler, darüşşifalar, bimarhaneler- ve astronomik faaliyetler (daha çok rasathaneler) dikkat çekmektedir. Özellikle Fatih döneminde kurulan medreseler Osmanlı bilim anlayışını ortaya koymaktadır. Bu dönemde Osmanlı devleti bilime saygılı ve bilim insanını koruyan bir yönetimi esas almaktadır. Daha sonra Süleymaniye Medresesi ve burada özellikle tıbbın okutulduğu bilinmektedir. Medreselerin genel özelliği naklî ilimler ile birlikte akli ilimlerin de okutulmasıdır. Osmanlı bilim literatürü ise, dini eserler ile birlikte matematik, astronomi ve tıp konularında orijinal telif ve tercümeler de bulunmaktadır. XVI. yy’da Osmanlı bilim geleneği zirveye ulaşmıştır.
Osmanlı medreselerinin ders programlarında naklî ilimler olarak ifade edilen dinî bilimlerin yanı sıra mantık, hikmet (felsefe), tarih, coğrafya, hendese (geometri), ilm-i hesap (aritmatik), fizik, tıp, kimya, botanik, zooloji gibi akli ilimlerde okutulmaktadır. Osmanlıda felsefeye ilgi özellikle Fatih döneminde başlamıştır. Fatih devrinin önemli düşünürleri olan Hocazade Muhlisiddin Mustafa Efendi ile Alâeddin Ali Tusi’den Gazalî ve İbn Rüşd’ün Tehafüt tartışmalarındaki temel problemleri ana hatlarıyla ele almalarını ve birer eser yazmalarını ister. Yine Fatihin açtığı Sahn-ı Seman medreselerinde bizzat felsefe adıyla haftada birer saat felsefe ve mantık dersleri okutulmaktadır. Felsefeye olan ilgi Fatih dönemindeki kadar olmasa da Kanuni dönemine kadar devam etmiştir. XVII. yy. sonrası devletin askeri, mali ve siyasi ve sosyal bunalımları sebebiyle ilme olan ilgi azalmış ikici plan atılmıştır. Zaten medrese tedrisatındaki akli bilimlerin çıkarılmasıyla bilimsel gerilim kendini iyice hissettirmeye başlamıştır. Alternatif olarak naklî bilimler medreselerde merkezi bir konuma gelmiştir. Medreselerde görülmeye başlayan ilmi kifayetsizlik dönemin düşünürlerinin dikkatinden kaçmamış konuyu nazarı dikkate veren eserler yazılmıştır. Evkaf Nazırı Mustafa Hayri Efendi, Islah-ı Medaris Nizamnamesi” hazırlamıştır. Öyle ki bu dönemde felsefe eserlerinin vakfedilmesi bile tartışma konusu olmuştur. Zamanla Osmanlı medreselerinde felsefeye ve rasyonel bilgiye ilgi daha da azalmış ve materyalist ve pozitivist düşüncelerin felsefe yoluyla kendilerini göstermeleri üzerine felsefeye ve rasyonel düşünceye karşı bir antipati oluşmuştur.

Batı entelektüel çevrelerinde bilim-din çatışmasına temel teşkil eden jeo-sentrik evrenden helio-sentrik evrene geçiş kabul edilen Kopernik astronomisi ile ilk temas Zigetvarlı Tezkereci Köse İbrahim Efendi’nin Fransız astronomu Noel Durret’nin (ö. 1650) eserini çevirmesiyle olmuştur. Batıda çatışmaya sebep olan problem Osmanlı’da sadece “teknik detay” olarak algılanmıştır. Ancak Osmanlı bilginleri, yer-merkezli evreni dini bakımdan daha uygun görmüşler ve kabul etmişlerdir. Din-bilim çatışması Osmanlı-Türk entelektüel hayatına XIX. yy. sonrası pozitivizm ve biyolojik materyalizm gibi fikir akımlarıyla kendini hissettirmeye başlamıştır. Batı bilimin kendi çevresi dışındaki ilk teması sınır yakınlığı sebebiyle Osmanlı ile olmuştur. Osmanlı Batı biliminden ateşli silahlar, haritacılık ve madencilik konularında yararlanmıştır. Seyyahlar, tacirler, esirler, denizcileri ve Yahudi bilim adamları vasıtasıyla ilimi ve teknik bilginin girişi sağlanmış bu aşamada Rönesans astronomi ve tıbbı ile temas etmişlerdir.Avrupa’da meydana gelen bilim ve sanayi devriminden sonra Osmanlı ile Batı arasında mesafe oluşmaya başlamıştır. Osmanlı’nın kendisini üstün görme eğilimi bu mesafeyi açmıştır. Sahip oldukları üstünlük duygusu ile Batı bilimini selektif olarak ve pragmatik amaçlar doğrultusunda almışlardır. Bu amaçlar dönemin konjonktürel yapısı dolayısıyla askeri amaçlara matuf olmuştur. Osmanlı’nın kendisini psikolojik olarak üstün görmesinin sebepleri arasında inandıkları İslam dininin en son ve en doğru inanç olduğu ve Ortaçağ İslam medeniyetinin tesiriyle kendilerini Avrupa’ya karşı manen üstün görmeleridir.
Osmanlı, batı’daki bilimsel gelişmeleri fazla zaman fasılası olmadan yakından takip etmiş gerekli teknik transferleri yapmış hatta teknoloji transferi için “taife-i efrenciyan” adında bir grup kurmuştur. Ayrıca selektif bir tavırla Batı tekniklerini almakta zorlanmamıştır. İhtiyaç duyduğu uzman ve teknisyenleri Avrupa’dan getirip istihdam etmiştir. Yeri geldiğinde eleştiriler de yazmıştır. Yapılan bilgi ve teknik transferini çoğunlukla din ile karşı karşıya getirmemiştir. Bu transferlerde genel olarak yöntem, tanıma ve alışma, faydalanma ve uygulama, ilgili kurumlarda okutma ve din-bilim ahenginin sağlanması şeklinde olmuştur.  Ancak Osmanlı’nın son dönemlerine doğru bilim ve din arasında ayrışmanın meydana geldiği görülmektedir. Zaten genel itibariyle felsefî ilimlere karşı ilginin ciddi boyutlarda azaldığıyla ilgili dönemin âlimleri arasında tartışmalar yapılmaktadır. ‘Fünun’ tabir edilen fen bilimlerinin dünyevî ‘Ulum’ tabir edilen din ilimlerinin ise uhrevî gayelere matuf olduğu düşüncesi hâkim olmaya başlar. XVIII. yüzyıldan sonra duraklama, kendi içine kapanma, medreselerin rasyonel düşünceyi ikinci plana atmaları ve entelektüel zihniyetin ağırlık noktasını dini bilgilerin oluşturması entelektüel çöküşün göstergeleridir. Bu durum din ve dünyaya ait bilimlerin aynı felsefî epistemolojide değerlendirildiğini, yekpareliğin bozulmaya başladığını ve Osmanlı düşüncesinde zihniyet değişiminin meydana geldiğini göstermektedir. Fikri sentez ve yapıcı entelektüel diyalog kurma teşebbüsünün bulunmaması neticesinde bu iki unsur birlikte mütalaa edileceği yerde, aralarında denge kurulmamış ve farklı istikamette gelişen bu ikilik, Tanzimat’tan sonra zıt kutuplar çatışmasına dönüşmüştür.
XVII. yy’dan sonra Osmanlı’da bilimin gerileme sebepleri ile ilgili olarak İhsanoğlu, merkezi otoritenin zayıflaması, sosyal ve iktisadi çözülmenin sonucunda bilimin gelişememesi, bilim adamlarının desteklenememesi, Osmanlı aydınları arasında selefi İslam ile tasavvufi İslam anlayışlarının çatışması, Kadızadeli hareketi olarak bilinen selefiyecilerin felsefeye ve bilime karşı olan tavırları Osmanlı biliminin gerilemesine etki eden amiller arasında sıralamaktadır. Ayrıca Mahmut Kaya, Gazalî sonrası Kelamcıların, matematik, geometri ve astronomiyi Kelam’ın emrine vermeleri, İlliyet prensibinin reddi gibi düşüncelerinin Osmanlıya tevarüsü ve Osmanlı medreselerindeki yöntem yanlışı, dil sorunu, eleştiri ve muhalefetin olmayışı gibi problemler sebebiyle Osmanlı aydınının orijinal hiçbir fikir üretemediğini ifade eder. Bütün bunların sonucu olarak Osmanlı entelektüel yapısının Batı ile rekabetinde geri kalmasına etki eden en önemli faktör teori, tecrübe ve araştırmayı bir bütün olarak ele alamamış olmasıdır. Sadece teknik malzemeler transfer edilerek Batı takip edilmeye çalışılmış, bu da zamanla rekabet gücünü düşürmüştür.
Osmanlı uleması, başlangıçta devraldığı entelektüel mirası anlamaya ve tahlil etmeye çalışmıştır. Ancak daha sonraları sosyal siyasal, ekonomik nedenlerin yanı sıra “izlenen yöntem, uygulana eğitim sistemi, teosofileşmiş tasavvuf ve felsefeleşmiş Kelam’ın” neticesinde hayattan kopmuş, entelektüel yetkinliğini yitirmiş, batıda olduğu gibi devrimsel bir bilim ortaya koyamamıştır. Aynı zamanda Avrupa’dan transfer ettiği teknolojiyi, Avrupa’dan bağımsız ve Avrupa ile rekabet edecek nitelikte üretme ve geliştirmeye yönelik tedbirler almayı gerekli görmemiştir. Doğa bilimlerine yeterince yönelememiş, bilimin teorik ve kurgusal boyutunu ihmal etmiştir. Bu sebeple, bilimde köklü bir hamle yapamamıştır. Osmanlının bahsi geçen duruma düşmesine etki eden birçok sebep ortaya konabilir. Ancak en temel faktör ekonomik rehavet ve sonraki dönemlerde ortaya çıkan siyasal istikrarsızlık ve en önemlisi zihniyet eksikliği sıralanabilir.

Kaynak

 
Hasan Özalp , Bilim-Din İlişkisinde Uzlaşmacı Yaklaşımlar
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Hasan Özalp’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Bilim – Din İlişkisine Etki Eden Faktörler

 
Bilim ve din gibi iki farklı alanı aynı konu ve başlık altında incelemeye sebep olan faktörler nelerdir? şeklinde ki bir soru aslında birbirinden farklı gibi gözüken bu iki kurumu birleştiren çatışmayla birlikte ortak noktalarına dikkat çeken bir yaklaşımdır. Geçmiş dönemlerde felsefe ve din, akıl ve vahiy arasındaki ilişkiyi tespit ve tayin etmeye çalışan bütün epistemolojik yaklaşımlar bilim ve din arasındaki mesafeyi de belirleyen unsurlardır. Bilim-din ilişkisinin oluşmasına etki eden faktörler kişinin konumu ve bakış açısına göre farklı şekillerde kategorize edilebilir. Örneğin Colin Russell bilim-din çatışmasıyla ilgili olarak, epistemolojik, metodolojik ve ahlâkîlik şeklinde sınıflandırmalar yapmaktadır. Bilim ya da din aracılığıyla neyi bilebiliriz? sorusunun cevabı epistemolojik, bilimin gerçekleri (fact) yahut teolojinin inançları (faith) arasında doğal ya da dini dünya görüşü metodolojik, genetik mühendisliği, nükleer güç gibi problemler etik/ahlâkî açıdan bilim ve din ilişkisine sebep olmaktadır. Bizim burada değinmek istediğimiz husus ise hem bilim hem de dinin ortak hareket noktalarıdır. Çünkü her ikisi de ortak konuları ele almış olmalarına rağmen bu konuları hem farklı okumakta hem de farklı sonuçlara varmaktadır. Dikkati çekmek istediğimiz şey ise işte burada bilim ve dinin “uzlaşabileceğidir.” Oysa metafiziksel ya da metodolojik farklılıklar bilim ve dini uzlaştırmaz farklılığın doğasına uygun olarak birbirinden ayırır. İnsan, insanın yaşadığı ortam (evren-doğa) ve insanı bu ortamla ilişkiye sokan faktör (akıl) bilim ve dinin ilişki noktalardır. Bununla birlikte amaç gibi ortak noktaları vardır. Bunlar bilim ve dini daha çok pozitif yönde etkileyen unsurlardır. Örneğin “erk mücadelesi” diyebileceğimiz bilim ve dinin siyasal otorite ve sosyal nüfuzu daha çok olumsuz sonuçlar doğurabilecek ve her iki alanın da kötüye kullanımına sebep olacak faktörlerdir. Nasıl ki kilisenin Ortaçağ dünyasında siyaseti kontrol altında tutması, vergi kurumu gibi hareket etmesi, savaşlar organize etmesi, bilimsel kuramlar ortaya koyması yanlış ise bilimin iktidarla dirsek teması kabul edilen Nazi siyasal anlayışı, Birinci dünya savaşı sırasındaki askeri araştırmalar, toplumsal Darwincilik tipik örneklerdendir. Örneğin Stalin, Pavlov’un koşullandırma deneyinde olduğu gibi insanlarında “koşullandırılarak değiştirilebileceği” varsayımından hareketle biyolog T.D Lisenko’yu görevlendirmiştir. Lisenko, Stalin’in emrinde kalıtımın ve genetiğin insan doğasında bir işe yaramadığını düşünerek genetiği reddetti ve bu sayede daha sosyalist insanlar yetiştirebileceğine hükmetti. Aynı zamanda yiyecek sıkıntısı çeken Sovyetler Birliğinde Sibirya soğuğunda buğday çeşitlerini yetiştirmeye teşebbüs etti. “Tarihin Sonu” tezinin yazarı Fukayama bilim ile ilgili yazdığı esere önsöz’de modern fen bilimleri ve bunların ortaya çıkardığı teknolojinin tarihin itici gücü olamaya başladığına dikkat çekmekte, bilgi devrimini liberal demokrasinin yayılmasına katkıda bulunduğunu, biyolojinin politika algılayışımızı etkilediğini ifade etmektedir. Bu gibi tartışmalara değinmeyeceğiz. Şimdi yukarıda bahsettiğimiz bilim-din ilişkisine sebep olan etkenleri; bilimin ve dinin bunlara nasıl yaklaştığına bakalım.
Ortak Unsur: İnsan
İnsan, ruh ve bedenden oluşan bir varlıktır. Ruh ve bedenin kendine göre ihtiyaç ve gereksinimleri vardır. İnsan üzerine geliştirilen bütün fikirler ya ruh ya da beden merkezlidir. Ya bedenin ya da ruhun ihtiyaçlarını karşılamaya yöneliktir. Bu sebeple insanla ilgili olarak öne çıkan problemler şunlardır. İnsan nedir? Nasıl bir varlıktır? Neden oluşur? Maddî ve manevî boyutları nelerdir? Ruh ve beden ilişkisi nasıldır? Beden mi yoksa ruh mu(varlık mı öz mü) önceliklidir? Bedenin hazları mı yoksa ruhun hazları mı önemli/önceliklidir? İnsan duyuları nelerdir? Duyuların mahiyeti ruhsal mıdır bedensel mi? İnsan doğası iyi midir kötü mü? İnsan ve bilgi ilişkisi nasıldır? İnsanda var olan bilgiler doğuştan mı yoksa sonradan mı elde edilmiştir? İnsan doğası iyicil midir kötücül mü? Doğada insanın yeri/önemi/değeri nedir? İnsanla kutsal arasında bağ var mıdır? İnsan etrafında dönen bu ve benzeri sorular bilim ve dine konu olan problemlerdir.
Bilim ve din ilişkisi bağlamında Hıristiyanlık açısından insan, tanrı tarafından yaratılmış, cennetteki asli suç yüzünden günahkâr olmuş ve bu günahı nesilden nesile aktaran, her doğanın günahkâr olarak doğduğu bir düşünce hâkimdir. İnsan ruhunun terbiye edilmesi gerekir. Bu sebeple bedensel hazların kontrol edilesi hatta terk edilmesi gerekir. Hıristiyanlıkta insanın biyolojik varlığından çok ruhuna vurgu vardır. Burada insanın değeri ile ilgili bir tartışma söz konusudur ki bu hala devam etmektedir. İslam inancında (düşüncesi değil) insan, Allah’ın yeryüzünde ki temsilcisidir ve hem fiziksel hem de ruhsal olarak en güzel şekilde yaratılmıştır. Eylemlerinde özgür bırakılmıştır. Bu sebeple hem tanrıyla muhatap olan hem de onu en iyi tanıyan ve anlayandır. İslam dininde asli günah olmadığı gibi yeni doğan insan saf iyilik ve ruh temizliği gibi olumlu yetenekleri ifade eden fıtrat üzerine doğmaktadır. İslam dininde insanın ruhsal yapısı önemli olduğu kadar biyolojik varlığı da önemlidir. İnsan bedeni Allah tarafında yaratıldığı için değerlidir. İnsan bedeninin değerli olduğu düşüncesi sonradan İslam’a girmiş bir fikir değil ilk vahiyden itibaren kabul edilmiş bir gerçektir. Bu sebeple bedene ve bedenin unsurlarına zarar verebilecek her şey haramdır. Kuranı Kerim’de birçok ayet insanın biyolojik yönüne dikkat çeker. Anne rahminde ki aşamaları, çocukluğu gençliği ve yaşlılığı ile ilgili birçok ayet vardır. Aynı zamanda insan anatomisine de göndermeler yapan ayetler bulunmaktadır. Ruh beden bütünlüğü içerisinde varlığın terbiyesi gerekmektedir. Nefis (canlılık, bedeni hazlar) kontrol altına alınmalıdır. Ruhu merkeze alan İslami tasavvuf düşüncesinde bile bedeni hakir görmek yoktur. “nefis öldürülmez terbiye edilir.” Ruh hakkında Kuran’da teferruatlı bir bilgi yoktur.

Evren-insan ilişkisinde bağlamında insan, Hıristiyanlığa göre hem ontolojik hem de metafiziksel olarak evrenin merkezinde iken İslam inancına göre bu merkeziyetçilik ontolojik değil metafizikseldir. Doğa ile ilişkisi açısından ise, hürdür ve doğa onun emrine verilmiştir. Fakat bu emrine verilme doğayı tahrip etme hatta yok etme değil yaşamını devam ettirme anlamındadır. Ortaçağ’da ihmal edilen insan bedeni, anlayışına tepki olarak gelişen Hümanizm insanı yücelten bir düşünce akımıdır. Ancak zamanla insan ruhunun da maddi bir töz olduğu ya da insanın sadece maddeden oluşan bir töz olduğu savunulmaya başlandı. İslam dininde Hıristiyanlık da olduğu gibi insan bedenini ya da ruhunu aşağılayan bir düşünce yoktur. Bu sebeple sert bir eleştiri de olmamıştır. Ancak İslam düşüncesinde insan ruhunu merkeze alan ve bu konuda ifrat ve tefrit eden düşüncelerde yok değildir. İnsan ruhsal ve bedensel yapıdan oluştuğu için her iki yönü de araştırılabilir. Bu sebeple ne psikoloji ne tıp İslam dini tarafından yasaklanmış disiplinler değillerdir. Özellikle tıbbi olarak tedavi yollarının denenmesi, hastalıkların tedavisi gibi faaliyetlerin insan kaderiyle ilişkilendirilebilir bir yönü yoktur. Örneğin İngiltere’de Massey isimli bir papazın Eyüp peygamberin hastalığının şeytan tarafından aşılanmış çiçek hastalığı olduğunu ifade ederek hastalıkların tanrı tarafından günahların cezası olarak verildiğini ve bu cezayı önlemeye yönelik her türlü işlemin (çiçek aşısı gibi) şeytanca bir işlem olduğunu söylemektedir. İnsanın bilim ile dini iletişim haline getiren diğer bir konu ise inanmaktan kaynaklanan bir problemdir. İnanan bir insan tanrı diye yüce bir gücün varlığını kabul ettiği andan itibaren bilimsel bir soru ortaya koyduğunun ve bilimsel bir cevap bulmayı ümit ettiğinin farkında olmasa da tanrı kavramı evrenle ve insanla iç içe olduğu için bilim ve din zorunlu olarak iletişim ve dahası etkileşim halindedir.
Ortak Konu: Evren/Doğa
Doğa, Rönesans ve Aydınlanmayla birlikte bütün dikkatleri üzerine çeken araştırma sahası olmuştur. Hem filozoflar hem de bilim insanları doğa üzerine yoğunlaşmaya başladılar. “Naturalism” adı altında doğacılık akımları ortaya çıktı. Sanat, edebiyat, felsefe ve bilim olmak üzere birçok disiplini etkiledi. Natüralizmin değişik formları vardır. Metodolojik, metafiziksel ve epistemolojik doğacılık bunlardan bazılarıdır. Metodolojik doğacılık (methodological naturalism), bilimin doğal fenomenleri açıklamak için doğaüstü bir varlığa müracaat etmediği doğacılık çeşididir. Doğa yanlısı düşünürlerin bir kısmı, doğaya önem vermekle birlikte; insana, duygularına ve ahlâkî değerlerine de değer vermişlerdir. Bunlar, ılımlı doğacılar (soft-naturalist) ya da indirgenemez doğa (non-reductive) yanlıları olarak tanımlanmaktadır. Ancak bunların karşısında katı doğa (hard naturalism) yanlıları veya indirgenebilir doğacılık (reductive naturalism) yanlıları vardır ki materyalist ya da fizikçi monistler olarak tanımlanmaktadır. Katı doğa yanlıları metafiziği dışlayıp her şeyin doğal yanının olduğunu, doğal varlıklar ve doğal sebeplerle meydana geldiğini savunan materyalist bilimci görüştür. Doğacılık ve din tartışmalarının odağındaki problem tanrının doğadaki faaliyetidir (god’s action in the nature). Katı doğa yanlıları kurallarla örülü (determinizm) doğada ilahi bir kudretin varlığının imkânsızlığını kabul ederek tanrıyı reddederler. Fiziksel evrende tanrı bu şekilde dışlanırken, Darwinizm ile birlikte doğada gözlemlenen tasarım ve ilahi kudret dışlanmış; canlıların varoluş için “birbirleriyle mücadele” ettikleri savından hareketle canlı varlıkların doğası biyolojik olarak açıklanmaya çalışılmıştır. Lloyd bu durumu “radikal natüralizm” olarak tanımlamaktadır.
Kur’an hayatı, dünyayı ve doğayı dinamik olarak algılar/tasvir eder. Allah diridir (hayy) ve eşyayı yönetmekte (kayyum) ve ona düzen ve kurallar koymakta (kadir), her an bir eylem içerisindedir ve sürekli yaratmaktadır. Varlığı ilk defa ortaya çıkarken de dinamizm içinde olacak şekilde yaratmıştır. Doğayı içerisindekilerle birlikte birer ayet olarak kabul eden Kur’an doğanın araştırılmasını istemektedir. Ancak nihaî gaye doğayı çözümlemek ve ona hâkim olmak değil, sebeplere etki eden (müsebbibü’l esbâb) iradeyi tanıtmaktır. İslam, akıl ve vahiy ekseninde doğaya yaklaşır. Kur’an, doğa ile ilgili yaptığı açıklamalar da hem doğayı öğrenmeyi hem de ondan hareketle aklı kullanmayı ve Allah’ı tanımayı emreder. “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün peş peşe gelişinde, gemilerin denizde yüzmesinde, yağmurun yağmasında, canlıların üreyip çoğalmasında, bulutların hareketlerinde aklını kullananlar için Allahın varlığına deliller vardır.” Çünkü Kur’an saf bilgiyi yani bilgi için bilgiyi tasvip etmez. Tanrı doğa ve insan ilişkisinde doğa insanın Allah’ı tanımasına araçtır. İnsanın gayesi tabiatı araştırmak incelemek ve düzenini devam ettirmektir. Yoksa onu tahrip etmek noktasında bir hâkimiyet değildir. İnsan, doğanın hâkimi olmakla birlikte hem doğanın unsurlarından yaratılmış hem de onun bir parçasıdır. Bu sebeple ne kendi doğasını ne de tabi evreni bozma yetkisine sahip değildir.
Kuran-ı Kerim, doğa yasalarına ve bazı teknik konulara değinir ancak bu her şeyi etraflıca ele aldığı anlamına gelmez. Çünkü Kuran-ı Kerim bir bilim kitabı değildir. Onun amacı dünya ve ahiret mutluluğudur. Kuran-ı Kerim’in bütün bilimsel konuları özellikle modern bilimi de dikkate alırsak ele alması mümkün değildir. Bu sebeple her bilimsel gelişmeyi Kuran-ı Kerim’de aramak doğru olmadığı gibi mevcut bilimsel gelişmelere zorlama yorumlarla Kuran-ı Kerim’den bir gerekçe bulmanın da anlamı yoktur. Kuran’ın en son bilimsel gelişmelerle desteklenmek gibi bir zorunluluğu yoktur. Ziyauddin Serdar böyle bir hareketi “aşağılık kompleksi” olarak tanımlamaktadır. Çünkü bilim gibi süreç ile tekâmül eden ve değişmelere açık bir veriye Kuran-ı Kerim gibi evrensel manzumeler bütününü bağlamak doğru değildir. Ancak ortaya çıkan bir bilimsel “yasanın” Kur’an ile uyuşması inanan bir kişiyi elbette mutlu edecektir. Ayrıca modern bilimin doğaya ilişkin değişen yapısını vahyin değişmez bilgisiyle karşılaştırıp vahyi bilgiyi değersiz kabul etmek doğru değildir. Çünkü ilahi bilgi mutlaktır ve bir konuda ulaşılabilecek nihaî noktadır.(Ya da inanan kişi onu böyle kabul eder) Modern bilim, sınırlı insan aklının ve metodunun eseri olduğu için değişime açıktır. Ayrıca modern bilimin bu yapısı küçümsenemez. Kuran-ı Kerim, düşünen ve araştıran insanın yaratıcıyı daha iyi tanıyacağını ifade etmesine karşın son zamanlarda bazı bilim insanlarının inançla ilgili olumlu yorumları dikkat çekmekle birlikte- bilim insanlarının çoğunluğunun inanca sıcak bakmamasının arkasındaki nedenler çok iyi analiz edilmelidir.
Ortak Araç: Akıl

Akıl insanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliktir. Sarton’ın ifadesiyle “Biz güzelliği ve hayatın bütün zevklerini severiz ve ihtiyaç duyarız ancak en fazla akla ihtiyacımız vardır. Çünkü akıl vasıtasıyla doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayırır kendimizi ve çevremizde olup bitenleri algılarız hayatı anlamlandırırız. Aklın fonksiyonu en eski felsefî tartışmalardan biridir. Akıl fonksiyonları itibariyle inanç, otorite sezgi, şüphecilik gibi birçok unsur ile karşılaştırılır Kelime ve fonksiyon itibariyle: “Varlığın hakikatini idrak eden maddi olmayan fakat maddeye tesir eden basit cevher” Akıl (ing.reason), insanda var olan; soyutlama yapma, kavrama, bağıntı kurma, düşünme, çıkarsama yapma. Vahiy, inanç, sezgi, duyum, duygu, algı ve deneyden farklı olarak salt insana özgü olan bilme yetisi, doğru düşünme ve hüküm verme yeteneği. Fikirlerimizin içeriklerini analiz etmek; aralarındaki ilişkiyi keşfetmektir. Tanımlar bize aklın deney ve tecrübeden bağımsız kendine özgü bir yeti olduğunu ifade etmektedir. Bu vasfı ile hem bilim hem de dinden bağımsız bir öğrenme ve soyutlama yetisidir. Deney ve tecrübeden bağımsız apriori bilgileri tespit etmede akıl temel faktördür. Akıl, doğasında var olan karşılaştırma, analiz ve keşfetme kabiliyetleri sayesinde insana ait en güçlü yetidir. Bu özelliği ile insanı diğer varlıklardan ayırır. Bilim ve din açısında da akıl önemli bir yere sahiptir. Her iki disiplinin de insana ait en büyük duyuya ilgisiz kalmaları mümkün değildir. Bu sebeple bilim ve dinin bir biriyle ilişki içerisine girmesindeki epistemolojik nedenlerden biri de akıldır. Bazı ortak değerler bilim ve din ilişkisine ortam hazırlamaktadır. Bu kavramlar bilim-din ilişkisini olumlu ya da olumsuz olarak etkilenmektedir. Ancak bu öğeler doğaları itibariyle saftırlar. Daha çok araç konumundadırlar ve kendilerine yüklenen değer ile anlam kazanırlar. Bu anlam ölçüsünde de taraf ifade ederler. Akılda bu kavramlardan biridir.
Düşünce tarihinde akıl, felsefeyle özdeşleştirilerek, değişimi, serbest düşünceyi temsil ederek, sabit, dogmatik ve değişmez kabul edilen dine alternatif olarak kullanılmıştır. Bilim, aklı kendisi için değişmez ilke olarak kabul etmekte ve akıl üzerine yükselmektedir. Aklı kullanmamayı doğru bilgiden sapma olarak görmektedir. Aklı en az kullandığı iddia edilen disiplinlerden birisi de dindir. Hıristiyanlık için birçok şey söylenebilir ancak İslam dininde akla büyük önem verilir. Akıl, dinen mükellef olmayı gerektiren en temel unsurdur. Aklını kullanmayanlar şiddetle eleştirilir. Kuran-ı Kerim’de akıl kelimesi biri geçmiş diğeri geniş zaman kipinde olmak üzere toplam kırk dokuz yerde fiil olarak geçmektedir. Aynı zamanda akıl “bilgiyi ahlâksal temeller üzerine inşa eden ve kalbin bir fonksiyonu kabul edilen” duyudur. Çoğu zamanda akıl, insan davranışlarındaki aklı kullanmamaktan kaynaklanan çelişkiyi ifade etmek için kullanılır. Dinin kaynağı vahiy kabul edilirken bağımsız düşünce biçimi olan felsefenin kaynağı akıldır. Her ne kadar akıl ve din karşı karşıya getirilse de dini aklı referans almadan anlamak ve yorumlamak mümkün değildir. Bilim kendinin üreten şeyin akıl olduğunu ve doğruluğun ölçütü olarak aklı prensip olarak gösterirken, din, insanları bilinçli bir imana davet eder ve en büyük aracı olarak aklı gösterir. Aklın kapsam ve metodu modern bilimin kapsam ve metoduyla ilişkilendirilmiştir. Aydınlanma sürecinde kiliseye tepki olarak akıl yüceltilmiştir. Hayatın her alanında ve her konuda mantıksal tutarlılık kriter kabul edilmiş; rasyonel olmayanın doğru olmayacağı bir dönem hâkim düşünce halini almış ve doğayla ilişkilendirilmiştir. Aklın sınırları gözlem, deney ve test edilebilirlikle sınırlandırılmıştır. Bütün bu gelişmelerle aklın spekülatif ve evrensel değerleri barındıran ve insan-evren, insan-metafizik ilişkisini kuran yanı göz ardı edilmiştir. Oysa karmaşık doğayı sadece tanrı düşüncesi toplar ve birleştirir. Özellikle tanrı merkezli evrenden insan merkezli evrene geçiş sürecinde insana ait bütün değerler kutsanmış ki bunların başında akıl gelir. Aydınlanma “Hıristiyanlığa karşı aklın üstünlüğünü vurgulamıştır” Öyle ki insanlığın yaşamını üç evreye ayıran Aguste Comte, akılsal bir dönem kurgulayıp bir sistem oluşturuyor ve bu pozitivizme din adını veriyordu.
Dinin akla yaklaşımı bilimden farklıdır. Bilim aklı doğanın araştırılması ve kontrol edilmesi için vazgeçilmez bir aracı olarak görürken dine göre akıl, doğayla ya da herhangi bir şekilde tanrıyı bulmaya yarayan en önemli bilgi kaynaklarından biridir. Bilimsel anlamda akıllı olmak daha iyi gözlem ve deney yapabilmek daha objektif yargılara varabilmek iken dinsel anlamda tanrıyı en doğru şekilde tanımaktır. Fakat dini açıdan aklın deney ve gözlem yapmasında, doğayla ilgilenmesinde bir sakıncada yoktur. “Bilim için akıl” ya da “akıl için akıl” düşüncesi dinin akıl telakkisine aykırıdır. Ancak her halükarda bilim ve din açısından akıl vazgeçilmez bir duyudur. Doğruluk için önemli bir kriter, tutarlı bir yoldur. Bilim tarafından dine yapılan eleştirilerde dinin, aklı sınırlandırdığı ve özgür düşünmesine engel olduğu, insanı ikinci plana attığı, akla yok denecek kadar az yer verdiği gibi şeyler yer almaktadır. Hatta vahiy karşısında onu yok sayması da vardır. Tanrıyı arayan akıl sınırlandırılmıştır. Şayet akıl doğada tanrıyı arıyor ve bulamıyorsa bu aklın sınırlandırılması değildir. Ancak özellikle Kuran-ı Kerim aklın doğada (afakiyat) tanrıya ulaştıran deliller bulabileceğini savunmaktadır. Şayet bulamıyorsa bu aklın yetkin bir şekilde kullanılmayışından kaynaklanmaktadır ya da başka sebepler vardır. Kuran-ı Kerim aklı asla küçümsemez: “Gerçek şu ki, Allah katında, yerde hareket edenlerin en şerlisi(kötüsü) aklını kullanmayan sağırlar ve dilsizlerdir. “Bu Kur’an insanlara bir tebliğdir. İnsanlar bununla uyarılsınlar, O’nun tek ilâh olduğunu bilsinler ve akıllarını kullansınlar da düşünüp ibret alsınlar.” Görüldüğü üzere Kuran-ı Kerim aklı kullanmayı ve bununla Allaha ulaşmayı amaçlamaktadır.
Tanrı-evren-insan ilişkisi bakımından insanı yeryüzünün halifesi olarak kabul eden Kuran-ı Kerim bu sorumluluğa gerekçe olarak aklı ön plana çıkarır. Nitekim İslam açısından yükümlülüğün şartlarından biride akıldır. Kuran bağlamında yöntemini sürdüren Kelamcıların hemen büyük bir çoğunluğu “aklın vazgeçilmesi imkânsız bir epistemolojik fonksiyonu bulunduğunu” kabul etmektedirler. Kuran-ı Kerim ve İslam düşünürlerinin akla önem vermiş olmasına rağmen bahsedilen aklın nasıl olması gerektiği ile ilgili ortak bir görüş yoktur. Burada ifade edilmesi gereken problem bunun “hangi akıl?” olduğudur. Çünkü akıl kişiden kişiye değişiklik gösteren bir duyudur. Bir düşünceyi anlama ve kavrama akla yüklenen fonksiyon bakımında akıl ya da akılcılık farklı kategorileri ayrılmıştır. Birincisi, akıl-iman arasında kurulan ilişkide dinin bütün yönleriyle makul olması gerektiğini savunan “katı akılcılık”tır. “ Dinin rasyonel olması ve delile dayanması gerektiğini savunan görüştür. Bir inanç sisteminin kabul edilmesi için sistemin rasyonel olarak ispatlanmasını zorunlu gören yaklaşımdır. İlk Akla gelen isim İngiliz matematikçi ve felsefeci William Clifford(1845-1879)’tır. Cliffiord’a göre, “herhangi bir şeye yetersiz delile dayalı olarak inanmak, herkes için her yerde daima yanlıştır. Yaran’ın da ifade ettiği gibi ister din karşıtlığı isterse din adına olsun her şeyi sıkı bir rasyonalizme tabi tutan katı akılcılık ne gerekli ne de arzu edilir bir şeydir. Çünkü her şeyin kesin ve matematiksel bir rasyonalite ile ifade edildiği bir ortamda din gibi aşkın bir alanı ispat etmek zor olduğu gibi gerekte yoktur. Katı akılcılık, yaşamı anlamlandırmada insanın farklı duyumlarına da göndermeler yapan dinin mantalitesine tam anlamıyla uymamaktadır. İkincisi katı imancı (fideist) görüştür. Katı akılcılığın karşısında, dini inancın akla ve delile dayanmasına gerek duymadığını iddia eden imancı anlayıştır. Bu yaklaşıma göre, “akıl bize eşyanın mahiyeti hakkında bilgi veremez. Bu sebeple aklın rolünü sınırlandırdığı (tahdid) için bu yaklaşım rasyonalizmin zıddıdır.

Fideizmde kendi içerisinde iki şekilde tasnif edilmektedir: ilki, hem irrasyonalist hem de anti rasyonalist olan ekstrem fideizmdir. İkincisi ise, inancın temel hakikatlerini oluşturmada değil de onları araştırmada aklın kullanılabileceğine inanan ılımlı fideizmdir. “Samimi bir dindar mümin için en asli varsayımlar dini inanç sisteminin kendisinde bulunmaktadır.” diyen Paul Tillich, “eğer durum böyleyse bir kimsenin imanını test etmek veya harici bir akli ölçütle değerlendirmek fikri berbat bir hatadır.” demektedir. Bu düşünceyi savunanlara göre şayet tanrı sözünü akıl ve bilim ile tartacak olursak o zamana biz akla ve bilime iman etmiş oluruz. Sören Kierkegaard(1813-1855), dinin hakikatini, objektif duygusuz bir şekilde delilde ve argümanda arayanları küçümsemektedir. Ona göre “risk olmadan iman olmaz.” Kierkegaard’a göre iman bir sıçramadır.
Bu bağlamda hiçbir duyum rasyonel olarak test edilemez. Ancak inanç şöyle ya da böyle rasyonel olarak temellendirilir. “inanıyorum çünkü saçmadır.” şeklinde ki düşünce veya Kant’ın “inanca yer bulmak için bilgiyi inkâr etmesi” şeklinde sözü insanları kendisini tanımaya çağıran bir tanrının mesajına aykırıdır. Üçüncüsü, işlevselliği bakımından akıla dengeli bir yaklaşım ortaya koyan “eleştirel akılcılık”tır. Dini anlama ve delillendirme de “aklen eleştirmek ve değerlendirmek mümkündür” diyen görüştür. Eleştirel akılcılığın kabul ettiği şey, “lehte ya da aleyhte sonucun herkesi bağlayacak bir kesinlikte (makul) olması ne mümkün ne de gereklidir”. Bu yaklaşım daha çok Karl Popper’ın yazılarından esinlenerek ortaya konulmuş bir kavramdır. Eleştirel olmayan akıl ve radikal akıl dışıcılık arasında orta yol girişimidir. Bu sebeple Din felsefesinde daha çok “eleştirel akılcılığın” tercih edildiği dikkat çekmektedir. Çünkü din eleştirel ve alternatiflere açık bir zihin sayesinde daha iyi anlaşılabilir. Dini önermelerin naklî, bilimsel önermelerin ise akli olduğu tasnifinden hareketle din/dini düşünce de akla yer olmadığını söylemek dini tam olarak tanımamanın göstergesidir. Aydın’ın ifadesiyle “Naklî olan her şey aynı zamanda ve en geniş anlamda aklidir. …Niçin inanıyorsunuz? sorusuna verilen cevap doğrudan doğruya inancın rasyonelliği ile ilgilidir.” Özellikle Kuran-ı Kerim açısından ele alacak olursak insanları sürekli evren ve doğa üzerinde düşünmeye davet eden, onları akıllarını az kullanmakla eleştiren bir mesaj için eleştirel akılcılık yerinde bir yaklaşımdır.
Bugün din adına akla yapılacak eleştiri ise; bilimin aklı gerçeği aramada tek yeti olarak görmesidir. Sadece aklın ampirik sahayı anlayacağı, algılayacağı ve metafiziği dışarıda bırakma sorunudur. Tarihin farklı dönemlerinde akılla ilgili bazı sorunlar yaşansa da bunlar dinden değil daha çok dini yorumlayanlardan kaynaklanmaktadır. Bu durum ise dinin doğasında var olan akıl anlayışını değiştirmez. Çünkü “vahyi anlama, yorumlama ve tatbik etmede akıl kullanılmıştır” ve kullanılmaya devam etmektedir. Akıl gerek din gerekse bilim açısından vazgeçilmez bir değere sahiptir. Ancak doğrunun tespitinde tek yol olmadığı gibi yanılmaz bir duyuda değildir. Aynı zamanda doğruluk/hakikat, sadece akılla ulaşılabilen bir şey olarak da tanımlanamaz. Aklın sadece ampirik fenomenlerle sınırlandırılıp metafiziğin dışlanması aklın doğasına aykırıdır. Bununla birlikte aklı küçümsemek din adına ortaya konulacak bir davranış değildir. Bu tür yaklaşımlar daha çok ideoloji ve bağnazlıkla ilişkilendirilebilir. Aydınlanma ile birlikte rasyonel bir dünya görüşü oluştuğu ancak dinin bu anlayış karşısında tutarlı rasyonel bir doğa ve insan görüşü oluşturmadığı ise belki 16.-18 yy. Hıristiyanlık için geçerli olabilir ancak bugün böyle bir sorun sadece söylemseldir. Ancak İslam dininin, insan ve doğa hakkında bunalım yaşadığı bir dönem yoktur. Akla önem veren bir dindir. Mucizeye “fazla” yer vermez. Örneğin Mekkeli putperestlerin mucize talepleri reddedilmektedir. Klasik dönemdeki din bilim tartışmaları akıl-vahiy, din-felsefe, peygamber-filozof gibi felsefenin çatısı altında soyut, spekülatif ve öznel tartışmalardı. Oysa bugün din-bilim ilişkisi içerisinde fizik, astrofizik, big-bang, kuantum, genetik, evrim, kök hücre, kürtaj, klonlama, nükleer sorunlar, çevre problemleri ve biyoteknoloji gibi tartışmaları içine alan geniş ve somut problemleri ele almaktadır.
Doğa ve doğaüstü ayrımı yapınca ayrımın doğasında var olan mantık gereği “aralarında nasıl bir ilişki olmalıdır? sorusu akla gelmektedir. Aralarında yapı farklılığı olan bu iki olgu birbiriyle nasıl ilişkilendirilir ve nasıl etkileşebilirler. Modern bilimin problemi de buradadır. Gerçekten doğaüstü bir varlık, var mıdır ve doğaya etki edebilir mi? Ancak bilim ve din ilişkisi açısından üzerinde durulması gereken bazı sınır soruları vardır. Bu sorulara verilecek makul cevaplar bu ilişkinin tutarlı bir yapı kazanmasını sağlayacaktır. Tanım problemi: Bilim, dini nasıl tanımlamaktadır? Bilimsel açıdan din nedir? Bilim, dini ve Kutsal kitabı nasıl okumaktadır? Din, kendisini nasıl ifade eder? Dinin kendisini ifade edişinden herkes aynı şeyi anlar mı? Dinin değişmez bir tanımı var mıdır? Amaç problemi: Bilim, dinden ne beklemektedir? Din, bilim denilen şeyi nasıl tanımlamaktadır? Disiplin problemi: Din denilince muhatap olunacak şey/kim var mıdır? Kelam din adına konuşma yetkisine sahip midir? Nereye kadar konuşur ve konuştukları ne kadar bağlayıcıdır? Ayrışma problemi: Bilim insanları da kelamcılar gibi din adına konuşabilirler mi? Din adına konuşan kelamcı ve bilim insanı arasındaki fark nedir? Terminoloji problemi: Var olan problemler içerisinde din, kelam, felsefe, akıl, vahiy, bilim kavramlarının fonksiyonu, dereceleri nelerdir? Problem din ile bilim arasında mı yoksa kavramlar arasında mı? Terminoloji probleminin boyutları nelerdir? Bahsettiğimiz bu sorular bilim ve din ilişkisinde farklı tipolojilerin oluşmasını sağlamaktadır. Bilim insanları ve dini düşünürlerin bahsi geçen sorulara yaklaşım tarzı tipolojilerin hem tanımını hem de amacını ortaya koymaktadır.

Yararlanılan Kaynaklar :

Hasan Özalp – Bilim-Din İlişkisinde Uzlaşmacı Yaklaşımlar
Francis Fukayama, İnsan Ötesi Geleceğimiz (Biyoteknoloji Devriminin Sonuçları)
Étienne Gilson, Tanrı ve Felsefe,
Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Hasan Özalp’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com