Etiket arşivi: Hristiyan

Hristiyan Siyonizmi Ve CUFI Teşkilatı

Hristiyan Siyonizm düşüncesi ABD’de bilinmiyor değildi. Ancak ülke çıkarlarına göre liberal ideoloji üzerinden iç ve dış politikasını şekillendiren Amerika, ihtiyaç duyduktan sonra bu düşünce tarzını yerinden uyandırılmasına izin vermiş ve grupların faaliyetlerine göz yummuştur. Zira, sadece dini özgürlükler bazında değerlendirirsek, günümüz ABD dış politikasını düşündüğümüzde pek de inandırıcı gelmeyecektir. Çünkü bu Siyonist Gruplar iç politikadan ziyade dış politikayla özellikle Ortadoğu politikasıyla çok daha fazla ilgilendikleri aşikardır. Dolayısıyla ABD bölgede çıkarlarına uygun olmayan, özellikle içten gelen bir faaliyete izin vermesi realiteyle örtüşmemektedir.
19 yy’da İngiltere’de temelleri atılan Hristiyan Siyonizmi, günümüz emperyalizmin Ortadoğu’da kullanılan bir enstürmanı olmuş, İngiltere’yle başlayan bu süreç, günümüzde ABD ile devam etmektedir. Ülkelerin Ortadoğu politikaları şartlara göre her daim değişiklik göstermiştir. Ancak büyük devletler iç kamuoyu oluşturduktan sonra, bazı kararları uygulamaya sokarlar. Bu aşamada ABD Hristiyan Siyonist gruplar son derece aktif ve içten bir şekilde İsrail’in kuruluşunda ve sonraki dönemlerde çalışmalar yaptılar. Burada kullandığımız içten kelimesi, tezin diğer bölümlerinde örneklendireceğimiz grupların bazı çalışmalarında, daha iyi kavranacaktır. O yüzden ABD Hristiyan Siyonizmi’ni daha iyi kavramak için, nasıl bir alt yapıyla günümüze kadar geldiklerini öğrenmemizde yarar vardır.

John Nelson Darby ve Dispensationalistler’in (Dağıtılan) ABD Faaliyetleri

Darby’nin yeni İncil yorumu, İsrail’in kuruluş aşamasında en önemli dini dayanak olarak Amerikan kamuoyunu etkilemiştir. Bunun sadece dini bir inanış olmadığı, artık adımların atılması gerektiği, yani modern İsrail Devleti’nin kurulmasıyla alakalıydı. Sonraları, İsrail Devleti’nin savunucuları bu öğretiyi öne sürerek ciddi propaganda yapacaklardı. Darby’nin Teorisi 1862-1878 yılları arasında Darby’nin ABD’yi 7 defa ziyaret etmesi sırasında öğrenildi. Darby’nin misyonu Evanjelist okullarda okutulmaya başlatılırken, 1875-1920 yılları arasında ise Evanjelistler ve Fundamentalistler’in konferansları dominant hale geldi.
Adım adım Amerikan dini inanışları içinde yerini alan bu teorinin, özellikle ilk olarak okullarda çocuklar üzerinde öğretilmeye başlaması, çalışmaların gelişigüzel değil, toplum üzerinde kuvvetli bir alt yapı oluşturacak şekilde tasarlandığının da göstergesiydi. Bu teorinin ABD’de yayılmasını etkileyen diğer bir aşama ise Niagara İncil Konferansları (Niagara Bible Conferences) olarak karşımıza çıkmaktadır. Geniş ve çok kapsamlı bir yelpaze içinde yapılan konferanslarda İncil hakkında yeni bir literatür oluşmuş, ayrıca bazı Hristiyan iş adamları ülke içerisindeki kiliselere, okullara, misyonerlere ve gazetelere yardımlara başlamışlardır. Eğitim aşaması tamamlandıktan sonra, ekonomik yardımları da arkasına alan savunucular, geriye kalan politik desteği almak için de çalışmalara olağan hızıyla başlamışlardır.
Chicagolu iş adamı William Eugene Blackstone ise 1841-1935 yılları arasında yaşamış, ABD Siyonizmi’nin yayılmasına katkıda bulunmuştur. 1878’de yazdığı İsa geliyor ‘Jesus Is Coming’ kitabı o dönem en çok okunanlar listesine girmiş, 42 dile çevrilmiş ve 1935’te öldüğünde ise 1.3 milyon üzerinde baskı yapıp, eğitim alanında yerini almıştır. Birinci Dünya Savaşı ile beraber Fundamentalistler ve söz konusu teorinin savunucuları eş anlamlılık kazandı. Bu aşamada devreye Fundamentalistler’in girdiğini görmekteyiz. Zira Darby’nin Teorisi’ni en fazla içselleştiren grup Evanjelistler’in tutucu kanadını oluşturan bu kesim olmuştur. Bugün yaklaşık Beyaz Amerikalı Evanjelistler’in yüzde 10’u (5 milyon) Darby Doktrini’ne sarılmış durumdadır. Bu kesimin günümüzde her türlü yardımı İsrail’e destek için kurulmuş organizasyonlara ve seçim zamanlarında politikacılara verdiklerini düşünmek mümkündür.

ABD Hristiyan Siyonistlerin Genel Düşünce Tarzı

Dünya Siyonist Hareketi, ABD Hristiyan Siyonistleri’nin temel düşünce yapısını oluştursa da, daha çok Fundamentalistler olarak anılan bu grup, içte ve dışta değişen dünya konjonktürüne göre farklılık göstererek, ABD toplum ve politik hayatını etkiledi. Genel olarak, iki savaş arasında Fundamentalistler’in alt kültürü olarak ABD’ye giriş yaptı ancak ana akım Protestanlar’dan pek fazla kabul görmedi. Kozmopolit toplum yapısına sahip olan ABD, aynı paralelde Hristiyanlığın değişik mezhepleri ve buna bağlı olarak da değişik politik düşünce tarzına sahip gruplara sahipti. Diğer mezheplere göre politikayla daha çok ilgilenen Fundamentalistler’in o dönem şartlarında ilgi görmemesi olağandı.
1930-1940 yılları arasında, İncil Okulları (Bible School) ve yapılan seminerlerle ara vermeden hazırlık yaptılar; milli politikayla iç içe olup, iç politikaya odaklanırken, fazla olmasa da dış politikayla da ilgilendiler. II.Dünya Savaşı’nın hazırlık ve başına tekabül eden bu dönemleri, Fundamentalistler çok iyi değerlendirmiş, belirsiz ABD uluslararası dış politikasıyla ilgileneceklerine, hem kendi içlerinde daha iyi organize olmayı hem de iç politikada kendilerini kabul ettirme yollarını arayarak, güçlü bir alt yapı hazırlığına daha o dönemlerde başladılar. “Siyonizm-İsrail” ve “Komünizm-Sovyetler Birliği” her ikisi de ABD Funadamentalistler’in zihninde iç içe geçti, bu politik durum ABD dış politikasında yüksek nazara alınırken, İkinci Dünya Savaşı’nı etkilemiş, Soğuk Savaş’a damgasını vurmuş ve İsrail’in kuruluşunda rol oynamıştır. ABD dış politikası kendini tamamen netleştirdikten sonra, Fundamentalistler’in de izleyeceği yol kesinleşmiş oldu.
Yüksek profilde (high-profil) Hristiyan olduklarını vurgulayıp, anti-kominist olduklarını belirttiler ve ABD’de Yeni Hristiyan Hareketi’ni (New Christian Right) kurdular. Yine Amerikan dış politikasıyla paralellik göstererek, ideolojilerini net bir şekilde ortaya koyarak, politik hayata da daha organize bir şekilde var olma çabasına girdiler. Burada dikkat edilmesi gereken husus, dini yönden taviz vermeden yollarına devam edeceklerini belirtmeleridir. Amerikan Fundamentalist organizasyonlar denetimsiz kapitalizmi savunmaktalar (unregulated Laise-Faire). Ekonomik tercihlerini de belirttikten sonra hemen hemen tüm düşünce tarzlarını ve ideolojilerini ortaya koyan grup, Amerikan toplumu ve politikasında soru işaretlerine yer vermeksizin saflarını belli ettiler. O dönem şartlarında Amerikan iç ve dış politikasıyla hemen hemen hiçbir zıtlık göstermeden, akılcı bir tavır aldılar.

Billy Graham ve Yeni Evanjelistler’in Çalışmaları

Billy Graham, Yeni Evanjelistlerin lideri olarak, militan Fundamentalistler’in geçmişine göre daha yumuşak mizaçlı, toplum ile daha iç içe bir duruş sergileyerek, onları dine döndürmek istiyordu. Dini yönden uç profil çizen Fundamentalistler’in bu tavrı Amerikan toplumu tarafından pek benimsenmemiş, doğal olarak bir yumuşamaya gidilmesi elzem olmuştur. Bill Graham misyonlarını açıklarken, Yahudi organizasyonlara arka çıkan tek ve gerçek kişiler olarak lanse ediyordu. Açıklamalarıyla, Yahudiler ile olan bağlarını daha çok kuvvetlendirirken, aynı zamanda Hristiyan toplumu üzerinden de destek almayı amaçlayan NEA, bu amaçla önemli çalışmalara imza attı. 1986’da Barış, Özgürlük ve Güvenlik Çalışması (Peace, Özgürlük, Security Studies ‘PFSS’) adı altında, genel amacı milli güvenlik konusundaki bilgileri geliştirirken, Amerikan dini liderlerini, barışın nasıl sağlanması gerektiği konusuna dikkatlerini çekerek, bunu milli mesele yapmak ve Sovyetler Birliği nükleer tehtidini düşürmenin yollarını saptamak olarak belirttiler.
Bu program ile radikal çizgisinden biraz daha sıyrılmış olan NEA her yönden milli bir şuur oluşturmayı, Sovyet tehdidine karşı, İsrail’e desteği bir nebze daha geliştirmeyi planlıyorlardı. Diğer bir önemli program ise, kamu bilincini artırarak Evanjelistler’in politik girişimlerini cesaretlendirmek ve İncil prensiplerini yani Mesih İsa’yı politikanın içine sokmak olarak hedeflenen, 2001’de yine NEA tarafından Evanjelist bilginlere hazırlatılan ve 2004’de 90 Evanjelist liderin imzaladığı Health of the Nation (FHN) idi. Dini baskı unsuru olarak kullanan Hristiyan Siyonistler, Amerikan Devleti’nin her kademesinde görülmeye başlayıp daha sıcak ilişkiler kurmayı hedefliyorlardı. Örneğin Graham bir hafta sonu Bush ailesini ziyaret edecek kadar politkayla iç içeydi. Hazırladıkları programlarla bir adım daha öne geçen bu gruplar politik cenaptan kabul görürken, başka bir kesimin eleştirilerinden nasibini alıyorlardı.

Hristiyan Siyonistler’in İslam’a Karşı Bakışları ve Getirilen Bazı Eleştiriler

Evanjelist dini öğretilerinde geçen Mesih İsa’nın düşmanı yenip cennete gidileceği inancındaki düşman, bazı araştırmacılara göre Müslümanlar’dır. Soğuk Savaş döneminde daha çok Sovyet komünizmi üzerinden siyaset yapan Siyonist Gruplar, 11 Eylül saldırılarından sonra İslam söylemlerini sertleştirdiler. Evanjelist bazı liderlere göre, Radikal İslam, düşmanlıkta Komünizm ile aynı seviyeye geldi. Sovyet Rusya dağıldıktan sonra Komünizm tehlikesi önemini yitirirken, geriye kalan diğer düşmanında alt edilmesi gerekiyordu. Özellikle İsrail’e düşman olan İslam ülkeleri Suriye, Lübnan ve özellikle İran Evanjelistler’in gündemindeydi. 2006 Hamas’ın Filistin zaferi Siyonistler’i bir hayli endişelendirmişti. Hamas idealinin Filistin, Arap ve İslam çemberlerine odaklandığını, bu çemberlerin asıl hedefinin ise Siyonistler’le mücadele olduğunu, ayrıca Hamas Hükümeti rotasının da İran’a doğru olacağını savunuyorlardı.
Özetle 11 Eylül saldırıları ABD güvenliğine, Hamas zaferi ise İsrail güvenliğine karşı büyük ölçüde tehdit içeriyordu. Bu durumu Hristiyan Siyonistler ve İsrail ortak düşman olarak lanse edip, Amerikan Hükümeti’ne ciddi şekilde baskı unsuru olarak kullanmışlardır. Farklı açılardan eleştirilere maruz kalan Hristiyan Siyonistler’i, ABD Yahudiler’i de farklı bir noktada eleştirmişlerdir. Birçok Amerikalı Yahudi, Hristiyan politik hareketini kabul etmeyerek, bazı Evanjelist grupların gerçek hedefinin uzun vadede Yahudiler’i Hristiyanlığa döndürmek olduğunu, onları gerçekte sevmediklerini, sadece hikayelerinin karakteri olarak gördüklerini söylemişlerdir.
Amerikan toplumu içerisinde dinlerine en bağlı grup olarak bilinen Yahudiler’in, bu grupların samimiyetlerine inanmamaları, tarih boyunca Hristiyan zulmüne maruz kalmalarından olabileceği ihtimal dahilindedir. Zira kendi Mesihlerini bekleyen Yahudiler’in, Mesih İsa’yı kabul edeceklerine dair bir beyanatları bulunmamaktadır. Bazı Hristiyanlar ise Yahudiler’e verilen sözün koşullu olduğu, eğer hainlik ederlerse verilen lütfun geri alınacağını, Yeni Ahit’in açık olduğunu, Babil sürgününün ise bunun örneği olduğunu söylüyorlar. Her iki dinden de birbirine inanmayan kesimler olduğunu düşündüğümüzde, ortak çıkar çerçevesinde bazı politik konularda anlaştıkları, Hristiyan Siyonistler’in dini kullandığı, Yahudiler’in ise bu dünyada kendi ve İsrail Devleti’nin güvenliği için bu organizasyonlarla ilişki kurdukları akla gelmektedir.
Hristiyan Siyonistler’e getirilen diğer bir eleştiri ise İran’la bir konuda benzerlik göstermeleridir. Bilindiği üzere İran, diğer Müslüman ülkelerden farklı olarak, Şii’liği resmi din olarak kabul edip, İslam’da olmayan bazı inançları sahiplenmektedir. Şia ve Fundamentalistler kendi mesihlerinin finalde zafer kazanacağını ve bunun İsrail’in yıkılmasıyla alakalı olduğunu, yani eğer Yahudiler Mesih İsa’yı kabul etmezlerse öldürüleceklerine, Şia ise kaybolan 12. İmam’ın gelip düşman devletlerini, özellikle İsrail’i yok edeceğine inanmaktadırlar. İsrail odaklı bu kehanetler her iki tarafı da savaş yanlısı olarak eleştirmelerine neden olmaktadır. Günümüz Ortadoğu’nun durumu ve ABD-İran yakınlaşması düşünüldüğünde, dini söylemlerin, ülke çıkarlarıyla bağdaşmadığı zaman nazar-ı dikkate alınmadığını göz ardı etmemek gerekir. Diğer bölümlerde ele alacağımız özellikle Demokrat Partili Başkanlar, Siyonistler ve İsrail arasındaki çekişmelerde bunu çok daha iyi göreceğiz.

Hristiyan Siyonist Örgütler

Genel olarak, Amerikan Yahudi Lobisi’ne ve İsrail Devleti’ne her türlü desteği vermek amacıyla kurulan bu örgütler, Amerika ve dünyanın çeşitli yerlerinde, faal şekilde çalışmalarını sürdürmektedirler. Tezin ana örneği olan Christian United for Israel (CUFI)’nin tanıtımından önce, genelde aynı paralelde çalışan bazı organizasyonlardan bahsetmek yararlı olacaktır.

Kudüs Uluslararası Hristiyan Büyükelçiliği (International Christian Embassy Jeruselam ‘ICEJ’)

20 Eylül 1980’de Kudüs’te resmen kurulan ICEJ, bunu takiben Wasington DC, Avrupa ve dünyanın çeşitli yerlerinde ofis açtı. İncil’in Romalılar 15:27 ayetini misyon olarak kabul ediyorlar. Ayette, “ Evet, uygun gördüler. Gerçekte onlara yardım borçludurlar. Uluslar onların ruhsal bereketlerine ortak olduklarına göre, maddesel bereketlerle onlara hizmet etmeye borçludurlar”. Çok geniş bir yelpazeye sahip olduğu görülen ICEJ’in, aynı derecede İsrail’e yardımları da kayda değer ölçüdedir. Misyon olarak dayandıkları ayete göre, bunu Yahudiler’e bir lütuf olarak değil, Tanrı’nın onlara verdiği bir görev olarak görüyorlar. Politik yönden ziyade daha çok din üzerinden çalışmalarını sürdürüyorlar.
ICEJ başkanı Malcolm Hedding kendilerinin politik Siyonist olmadıklarını, İncil Siyonistleri olduklarını bir konuşmasında açıklamıştır. Politik çelişkilerden uzak durarak, Evanjelist öğretilerine göre Yahudiler’e destek vermeyi amaçlayan örgüt, Yahudiler’e yardım amaçlı kurulan diğer örgütlerden farklı bir çizgide yollarına devam etmektedir. İsrail’de düzenlenen bir kongrede, Yahudiler’in kesinlikle Mesih İsa’yı kabul etmeleri gerektiğini deklare etmişlerdir. Bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere, yapılan yardımların koşullu olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır.

Hristiyan İsrail Dostları (Christian Friends of Israel ‘CFI’)

1985’de kurulan CFI, misyonlarını Mesih İsa’yı sevme ve kiliselere Yahudi mirasını anlatmak olarak açıklıyorlar. ICEJ’e göre daha radikal söylemlere sahipler. Özellikle İslam’a ve İran’a yönelik tavırlarını net bir biçimde ortaya koydular. 11 Eylül’den sonra savaşın aktif olarak başladığını, Hizbullah ve Hamas’ın sadece İsrail’in değil tüm dünyanın problemi olduğunu savunuyorlar. Daha çok güvenlik konusuna vurgu yaptıkları ve bu konuda sadece ABD’yi değil tüm dünyanın gözünü de Ortadoğu’ya çevirmeye çalışarak politik yönlerini ortaya koydular. Yapılan bir organizasyonda, Yahudiler’i döndürmeye yeltenmeyeceklerine, Mesih İsa’nın Yahudiler’e söz verdiğine gönülden inandıklarını söylediler.
ICEJ’den daha farklı bir yol kullanarak Yahudiler’le ilişkilerini sürdürüyorlar. Ayrıca finansal olarak da ciddi yardımlar yapmaktadırlar. Örneklendirdiğimiz bu iki örgütte de, kayda değer nokta Yahudiler’in kesinlikle Mesih İsa’yı kabul etmedikleri gerçeği gün yüzüne çıkmaktadır. 1998’de Netanyahu, batıdaki Hristiyan Siyonistler’e minnettar olduklarını beyan ederken, Hristiyan Gruplar ise Yahudiler’i döndürmeye yeltenmeyeceklerine söz verdiler. Ancak bazı Evanjelist gruplar bunu reddetmektedirler. Bu beyanlardan da anlaşılacağı üzere, Hristiyanlar’la Yahudiler arasında ciddi kavram kargaşası olduğu ortaya çıkmaktadır.

Chrıstıans United for Israel (CUFI)

Sovyetler Birliği’nin çökmesinden sonra, ABD için komünizm tehlikesi önemini yitirmiş, Soğuk Savaş’ın bitmesi ile de tüm dünyaya artık tek hegemon güç olduğunu kabul ettirmişti. İsrail’e destek amaçlı kurulan Hristiyan Siyonist gruplar ise çalışmalarını sürdürmekte, komünizm tehlikesinden sonra bölgede bazı İslam ülkelerinde faaliyet gösteren Hamas, El-Kaide, Hizbullah gibi gruplar üzerinden Müslümanlara karşı sert söylemlerini devam ettirip, İsrail güvenliğini ön plana çıkartıyorlardı. CUFI, bu amaçla ABD’de kurulan diğer bir Hristiyan Siyonist örgüttü. İsrail ve ABD güvenliğini tehdit eden özellikle o dönem İran ve Lübnan ülkelerini terörist faaliyetlere göz yummakla suçlayıp, ABD dış politikasını, bunun üzerine yoğunlaşması için ciddi çabalar gösteren güçlü bir sivil toplum niteliğindedir. Tezin bu bölümünde, CUFI’nin yapısı ve faaliyetleri hakkında ayrıntılı bilgi verilip, ABD Ortadoğu politikası üzerindeki etkileri analiz edilecektir.

CUFI’nin Kurucusu John Charles Hagee

1940 Teksas doğumlu olan Hagee, Teksas, San Antonio’da 17.000 üyesi olan Cornerstone Kilisesi’nin rahibi olarak görevine devam etmektedir. Anne ve babası İncil alimi olan Hagee, küçüklüğünden itibaren İsrail ve İncil hikayeleriyle büyüyor. Hristiyan dindar bir aileden geldiği anlaşılan Hagee, küçüklüğünden itibaren Yahudilik ve Hristiyanlık hakkında edindiği derin bilgi birikimiyle 2006’da CUFI örgütünü kurmuştur. 1978’de ailesi ile birlikte İsrail’e 10 günlük turistik bir geziye giden ve Siyonistler’in evinde kalan Hagee, Kudüs’ü ruhsal evi olarak hissettiğini, başka bir söyleminde ise, Tanrı’nın kendisine, ‘Hristiyan ve Yahudiler’in beraber benim gücümün içinde’ söylediğine inandığını belirtmiştir.
Hagee’nin ruh hali hakkında bize ip uçları veren bu cümleler, günümüzde yaptığı azimli çalışmalarının da dini bir vecibe olarak yerine getirdiğinin göstergesidir. 2006’da ‘Jeruselam Countdown’ kitabını yazarak, 11 Eylül saldırılarının ABD’yi uyandırdığını, Üçüncü Dünya Savaşı’nın hareket halinde olduğunu, İslam’ın hedefinin büyük şeytan ABD ve küçük şeytan İsrail’e karşı kutsal savaş başlatmak olduğunu iddia ediyor. İslam hakkındaki görüşlerini soru işaretlerine yer vermeksizin net bir biçimde ortaya koyan Hagee, özellikle İran’ın üzerine dikkatleri çekmiştir. Politikayla iç içe olmasına rağmen, politik bir üslup kullanmadığı görülüyor. Başka bir ifadeyle, ABD’de yaşayan Müslümanlar’a karşı bir sorumluluk hissetmediği, duygu ve düşüncelerini açıkça ifade ettiği görülüyor.
Hagee azimli bir şekilde İslam’la yaşamayı reddediyor, Harward profesörü Samuel Huntington’un ‘Medeniyetler Çatışması’ tezini referans olarak kabul edip, Batı dünyası ve İslam’ın şiddet ile yüz yüze geleceği savını kabullenmiştir. Günümüz realitesinde bu savın gerçek dışı olmadığı, ABD ve Avrupa’daki İslami fobinin yükselmesindeki sebebin İslam adı altında yapılan terörist faaliyetler olduğu gerçeği, Hagee’nin politikada elini kuvvetlendirdiği gibi, bununla propaganda yaparak da hem İsrail hem de ABD’nin güvenlik konusunda beraber hareket etmesi gerektiği savını her fırsatta vurgulamaktadır.
Özet olarak Hagee, Hristiyan Siyonizm Hareketi’nin görüşlerini simgeleyen örneksel bir figürdür. Evanjelist lider İsrail’in güvenliği için, ABD içinde ve dışında yaptığı programlarla milyonlara ulaşıp aktif bir şekilde çalışmakta ve yaklaşık olarak 60 milyon dolar İsrail’e akıttığı söylenmektedir. Hagee’nin görüşlerini hasır altı etmeyip, bu uğurda kesintisiz çalışan aktivist bir kişiliğe sahip olduğu yaptığı faaliyetlerle ortaya çıkmaktadır. Ciddi finansal destek sağladığıda baz alınacak olursa toplumda ve politik çevrede kabul gördüğü de kesindir. Hagee’nin kişiliği ve düşünce tarzı hakkında edindiğimiz bu bilgiler, CUFI’nin yaptığı çalışmaları daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır.

CUFI’nın Kuruluş Amacı

İsrail Devleti’ne maddi manevi destek olmak amacıyla kurulan Hristiyan Siyonist örgütlerin ortak yanları, çok programlı bir şekilde, faaliyetlerini uzun zamana yayarak, profesyonel bir şekilde çalışmalar yapmalarıdır. CUFI’de ondan önce kurulan diğer Hristiyan Siyonist örgütler gibi, kuruluş amacının nedenlerini netleştirdikten sonra, kuruluş aşamasına geçmiştir. Hagee, Müslümanların üç amacı olduğunu belirterek, bunları, tüm Batı’yı Ortadoğu’nun dışına atmak, tüm Hristiyan ve Yahudiler’i yok etmek ve son olarak dünyada bir tane İslam Devlet’i kurmak olarak sıralamıştır. Bu cümlelerden de anlaşılacağı üzere CUFI İslam’ı ve Müslümanlar’ı olumsuz bir perspektif üzerinden merkeze koyarak kurulmuş bir sivil toplum örgütüdür. Başka bir ifadeyle, Hristiyan ve Yahudiler’i ileride gelebilecek tüm olumsuzluklardan korumak amacıyla, büyük dünyada benimsenen ortak çıkar savını bir kenara bırakarak, safını netleştirmiştir.
2006 Şubatı’nda Hagee, milli yanı halka daha yakın olan bir hareketin, İsrail’e destek için kurulması gerektiğini belirterek, ülkenin çeşitli yerlerindeki Evanjelistler’e ve rahiplere çağrı yapmıştır, bu çağrıya 400’den fazla Hristiyan lider, ülkedeki büyük kiliseler ve bazı televizyon yöneticileri cevap vermiş, bir kaç ay içerisinde CUFI Amerikan Hristiyan destekçi organizasyon olarak ülkede önemli bir yere gelmiştir. CUFI’nin sadece politikayla değil aynı zamanda toplum içerisindede kabul görmeyi hedefleyen, organize bir hareket olarak planlandığını görmekteyiz. Olumlu bir kamuoyu oluşturmadan hedeflerine tam ulaşamayacaklarının farkında olan örgüt, bunun için çalışmalarını ilk önce halka kabul ettirip, böylece gereken politik zeminide oluşturmayı hedeflemişlerdir. Zira, halk desteğini alan bir yapı, politik çevredende daha iyi netice alacaktır.
Hagee, geçmişten gelen anti-semitik hareketlere dikkat çekerek, İnci’lin Romalılar 9-11 ayetini referans alarak, Tanrı’nın anti-semitik hareketi redettiğini söylüyor.
“Oğlunun müjdesini yaymakla tüm varlığımla kulluk ettiğim Tanrı, sizi durmadan her zaman dualarımda andığıma tanıktır. Tanrının isteğiyle sonunda size gelebilmek için bana bir yol açmasını istiyorum”
“Çünkü ruhça pekişmemiz için size ruhsal bir armağanı ulaştırmak üzere sizi görmeyi çok istiyorum”.
Yani Hagee, İncil ayetlerinden yola çıkarak, İsrail desteğini vicdani bir görev olarak Hristiyanlar’ın yapması gerektiğini belirtmiştir. ABD’nin büyük şehirlerinde, Kanada ve dünyanın çeşitli yerlerinde geceler düzenleyerek, İsrail’i destekleyen konuşmacılara ortam hazırlıyorlar. Hedef kitlelerini sadece ABD ile sınırlı tutmayıp, tüm dünyaya yayarak özellikle mali yardımları yükseltmeyi planlamaktadırlar. Çünkü Amerikan toplumunun seküler yapısı, yardımların istedikleri boyutlara ulaşmasına engel teşkil etmektedir. Siyonizm Hareketi’nin ABD’den önce Avrupa’da başladığını dikkate aldığımızda, örgütün yaptığı bu faaliyetlerin ne kadar yerinde olduğu daha iyi kavranacaktır.
Bazı Cumhuriyetçiler CUFI’nin Tanrı’nın planının bir parçası olduğunu deklare ederken, CUFI’de kendine bağlı bir çok amatör lobi kurarak, bunların diğer yöneticilerle görüşmesini, Hizbullah ve İran’ın nükleer silahlarına dikkat çekmek için uğraşmışlardır. Örgüt sadece Evanjelist öğretilerine bağlı kalmayarak, kendinede bir kutsallık addetmektedir. Bu sadece Hagee’nin düşüncelerinden değil aynı zamanda politik çevredende gelerek, dindar kesim üzerinde daha etkili bir hal alınması için düşünülmüş akıllıca bir yöntemdir. CUFI’nin faaliyetlerinin yıllar içerisinda yayılarak devam ettiğini baz aldığımızda bu yöntemin işe yaradığını düşünebiliriz.
CUFI düzenli olarak ülkenin her tarafında “ Standing with Israel ” mitingleri düzenleyerek, kişilere politikada aktif çalışmaları için cesaret vermekte, ayrıca Wasington D.C.de yıllık konferanslara sponsor olarak, İsrail için bu gecelerde tartışılarak önemli kararlar alınmasına neden olmaktadır. Özetle, CUFI Evanjelist dini ritüellerine dayanarak, İslam’ı yenilmesi gereken bir düşman olarak lanse edip, bunun üzerinden onlara teveccüh gösteren dindar kesimleri ve ABD dış politikasını etkileyerek, İsrail’e maddi ve manevi desteğiçıkarabileceği en yüksek dereceye çıkarmayı hedefleyen bir örgüt olarak kurulmuştur.

CUFI Üyeleri

CUFI kurulduğu günden itibaren, sosyal ve politik bir çerçevede toplumun her kesimine hitap ederek, üye sayısını her geçen gün artırmıştır. Bir örgütün başarısı üye sayısı ile ölçülecek olursa, CUFI’nin bunu başarmış örgütler arasında olduğu söylenebilir. Kuruluşundan beş ay sonra, ülke içerisindeki rahip ve kilise organizasyonları ile irtibada geçilerek 3,600 den fazla üye sayısına ulaşılmış ve Wasington D.C de ilk faaliyetlerine başlamıştır. Böylece, politik cenahla aynı atmosfer içerisinde, çalışmalarını daha profesyonel şekilde sürdürme imkanı bularak, almak istedikleri politik desteğe de bir adım daha yaklaşmışlardır.
Hagee dünya ve İsrail’in savaşlar ve terörizmden dolayı kasılma halinde olduğunu belirterek, bunu sancılı bir doğuma benzetiyor. Dünyanın sonunun geldiğini, Mesih’in geleceğini, insanların ise vaktinden önce davranıp en iyi hazineyi ucuza alması şeklindeki uyarılarıyla iyi düşünmelerini istiyor. Burda Hagee Yeniden Doğma ve İkinci Geliş kaideleri ile dolaylı olarak insanları etkilemeye çalışmaktadır. Üye sayısı dikkate alındığında, bu çağrının belli bir kesim tarafından özümsendiği kesindir. Bu ruh haliyeti içerisinde üyelerin daha içten ve verimli bir şekilde çalışmaları istenmektedir.
CUFI’nin üyeleri içerisinde bölgesel direktörler, Evanjelist politik aktivistler, Senatörler ve Parlemento Üyeleri bulunmaktadır. Bu durum ABD seküler yapısına zıt bir durum oluşturmuştur. Din ve devlet üyelerinin aynı organizasyon altında bulunmalarında anayasal bir sınırlama bulunmasa bile, laiklik kavramına ters bir durumdur. Kişisel özgürlükler veya Din özgürlüğü çerçevesinde konu ele alınsa bile, mecliste alınan kararlarda baskı unsuru olarak kullanılacağı ihtimali eşitlik ilkesine ters düşmektedir. CUFI örgütü kampüslerde ‘CUFI on Campus’ programları düzenlemekte, burda konuya ilgi duyan öğrencilerin zihinlerini Kutsal Kitap ve politika konusunda geliştirerek, İsrail’i en iyi derecede savunacak iyi eğitilmiş Hristiyan gençleri lider kadrolarına katmak için çaba sarfetmektedir.
CUFI sadece günü kurtarma gibi bir çabalarının olmadığını, geleceğede yatırım yapmak, çalışmalarını en iyi dereceye çıkarmak ve aynı zamanda üye sayılarını artırma endişesi güttükleride düzenledikleri bu programlarla görülmektedir. Cumhuriyetçi ve Demokrat partilerin hakim olduğu ABD siyasal sisteminde, Evanjelist liderler genelde Cumhuriyetçi Parti’ye her daim daha yakın olmuşlardır. Cumhuriyetçi Parti’nin oy portföyünü de genelde bu kesim oluşturmuştur. Yani, CUFİ’nin yetiştirmek istediği bu genç kesim, ileride muhtemelen bu partiden karşılık görecektir, böylelikle CUFI politikadaki yerini sağlamlaştırmış olacaktır. Özetle CUFI, kendini ABD’de geniş bir Pro-İsrail organisyonu olarak lanse etmekte, 2.5 milyonun üzerinde üyesi ve 1.2 milyon Facebook fanı bulunmaktadır. 5 Nüfusu 300 milyonun üzerinde olan ABD’de bu rakam minimum düzeyde kalsa bile, sivil toplum örgütü kapsamında ve politik etkilerini düşündüğümüzde azımsanacak bir rakam değildir.

CUFI Finansal Kaynakları

Ülkenin her tarafında ve başka ülkelerde faaliyetlerine ara vermeden devam eden CUFI hakkında akla gelen en önemli sorulardan biri bu finansmanı nereden sağladıklarıdır. Yapılan arşatırmada bu finansmanı genelde medyadan ve adı pek geçmeyen silah endüstrisinden elde ettikleri görülmüştür. New York Sun, The Wall Street Journal, Weekly Standart Magazin ve bazı gazeteler Evanjelist gruplarına çalışan kurumlardır. Ülkenin her tarafında gazeteler bastırıp, 7 tane sosyal medya kanalı ile dünyadaki diğer insanlara da ulaşma imkanına sahiplerdir.6 Kullandıkları medya olanaklarıyla insanları İsrail ve güvenlik konularında etkilemeye çalışan örgüt, burdan elde ettikleri finansal güçle özellikle seçim zamanlarında partilere yardım etmektedirler. ABD’de seçim sisteminin çok pahalı olması ve seçim kampanya bağışları düzenlenmesinin zayıf olması, ABD’de farklı grupların politikayı etkilemesine neden olmaktadır. Bu tür örgütlerin politikada elde ettikleri başarıların bir kısmı bu yardımlar sayesinde olmuştur. Yaptıkları yardımlar, daha sonra çıkartılmak istenen yasalar için, meclis üyeleri üzerinde baskı unsuru olabilmektedir.
Şimdiye kadar 300 İsrail onur gecesi ‘Night to Honor İsrael’ düzenleyen örgütün hedefleri arasında İsrail için her ay 30 aktivite yapmaktır. Ayrıca 2016 yılında İsrail’i konu alan bir film yapmayı planlamaktalar. Yapılan bu gecelerde İsrail tanıtımının yanında, kayda değer miktarlarda yardım toplanmaktadır. ABD dış politikası ve silah politikası Evanjelist politik aktivizmin görüşlerinden gelmektedir. Evanjelist düşünce sistemine sahip politikacılar Birinci Dünya Savaşın’dan sonra ABD hükümetlerinde görev yapmış, ABD dış politikasının ve silah politikasının şekillenmesinde rol oynamıştır. Hedeflerine ulaşmak için her daim güçlü bir Amerika isteyen Evanjelistler, bunun içinde güçlü bir silah sanayiye sahip olmanın gerekliliğini vurgulamışlardır. Silah sanayiye büyük yatırımlar yapan ABD’nin, bu kişilerin düşüncelerinden de etkilendikleri realiteyle örtüşmektedir.
Evanjelist öğretilerindeki kıyamete yaklaşmadan önce savaşların artacağı, böylelikle Mesih’in gelmesinin çabuklaşacağı inancı, Evanjelistler’in bu endüstride adlarının geçmesine neden olmuştur. Ekonomik görüşlerinde bir sınırlama bulunmayan Evanjelistler’in bu sektörde de etkin olmaları akla yatkındır. Yahudi ve Evanjelist pro-Siyonist Lobiler silah endüstrisini kontrol etmektedirler. Bu iki grubun bu sektörde adlarının yanyana geçmesi, aralarındaki yakın ilişkiden kaynaklanmaktadır. Sadece Evanjelistler değil Yahudiler’de ABD ekonomi hayatında en üst sıralarda bulanmaktalar. Aralarındaki ilişkinin sadece manevi yönden olduğunu düşünmek realiteyle bağdaşmamaktadır. Günümüzde ABD’nin yanında bazı Batı ve Asya ülkelerinin de silah üretimi ve ticareti yaptıkları bilinmektedir. Ortadoğu’nun durumu ve realizm ilkeleriyle baktığımızda, sadece ABD için değil, bu sektörle uğraşan diğer ülkeler için de büyük gelir kaynağıdır. Hegemon güç olarak pastanın en büyük dilimi ABD şirketlerine aittir.

CUFI’nin İki Din Arasındaki Tarihsel Çekişmeleri Çözümlemesi

Siyonist örgütlerin, sadece İsrail için değil, kendi varlıklarını ABD içinde sürdürmeleri için de ciddi halk desteğine ihtiyaçları vardır. Bu örgütlere üye olan vatandaşların hangi ruh haliyeti içerisinde çalıştıklarını anlamamız için, Hagee’nin söylemlerinden yola çıkarak iki din arasındaki tarihsel çekişmelere göz atmamız gerekmektir. Böylelikle CUFI örgütünün yapısını daha iyi kavrayabiliriz. Hagee, aslında Mary (Meryem), Joseph (Yusuf) ve Jesus (Mesih İsa) başlangıçta Yahudi idiler, Yahudiler’in Hristiyanlar’a ihtiyaçları yok fakat Hristiyanlar Yahudiler olmadan kendilerini açıklayamazlar, Hristiyanlığın kökü Yahudilik’tir inancını net bir şekilde ortaya koymuştur. Yani, aslında bir olduklarını, esas muhtaç olanın Hristiyanlar olduklarını söyleyerek, yapılan yardımların minnetsiz olduğunu hissetmelerini istemektedir. Çözümlenmesi gereken en önemli olay ise Mesih İsa’nın Yahudiler tarafından çarmaha gerilmesi ‘Curicifixion’ olayıdır. Bu olay dinsel açıdan Hristiyanlar’ın zihnini her daim meşgul etmiş ve Hristiyanlar’ın Yahudiler’e kin beslemesine neden olmuştur.
Hagee, İncil’in Matta 26: 3-4 ayetini referans göstererek, Mesih İsa’yı Yahudiler’in öldürdüğünü reddetmektedir. “Bu sırada başkahinin ve halkın ihtiyarları, kafaya adındaki başkahinin sarayında toplandılar”, “ İsa’yı hileyle tutuklayıp öldürmek için düzen kurdular”.8 Burdaki kişinin Pagan9 Roma tarafından atandığını ve Yahudiler’i temsil etmediğini, hatta Yahudiler’in bu kişiden nefret ettiklerini, Mesih İsa’nın ise Roma sitiliyle yani çarmaha gerilerek öldürüldüğünü söylüyor. İki din arasındaki bu meseleyi Yeni Ahit’ten örneklendirmesi, Hristiyanlar için inandırıcılığını artırmıştır. Burda sadece Evanjelist kesim değil, aynı zamanda tüm Hristiyanlar’a da mesaj vardır. Tüm Hristiyan mesheplerinin Yeni Ahit’e inandığı varsayılırsa, İsrail’e verilen desteği onaylamasalar bile, toplum tarafından tepkiyle de karşılanmamaktadır.
Hagee, Hristiyanlar’ın geçmişte Anti-Semitizm 10 hareketleriyle Yahudiler’i öldürdüklerini, Anti-Semitizm’in günah olduğunu, günahın ise ruha cehennem azabı verdiğini söylüyor. Hagee, geçmişte yapılan hataları, şimdiki Hristiyan nesle yüklemektedir. Dini kimliğiyle insanların üzerindeki din psikolojisini çok iyi kullanan Hagee, dindar kesime Yahudiler’e karşı vicdani sorumluluk yüklerken, iki din arasındaki tarihsel çekişmeyi de bertaraf ediyor.

Hristiyan Siyonistleri Ve CUFI’nın ABD Siyonist Lobileriyle İlişkisi

ABD Yahudi vatandaşlarının büyük bir kısmı seküler sistem içerisinde, yaşam tarzlarından ödün vermeden, varlıklarını sürdürmekteler. Dünya ülkeleri içerisinde en fazla Yahudi nüfusu Amerika’da bulunmakta, sayılarının yaklaşık olarak 6.5 milyon olduğu tahmin edilmektedir. Yahudiler özellikle siyasi alanda varlıklarını sürdürebilmek için Birinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrası bir çok Yahudi örgüt kurmuşlardır. Örneğin, dış politikayla ilgilenen Amerikan Yahudi Komitesi “ American Jewish Committee (AJC)” 1906 yılında kurulmuştur.
The Jewish Institu for National Security (JINSA), The Middle East Forum (MEF), The Project For a New American Century (PNAC) Amerika’da kurulan diğer Yahudi komiteleridir. American Israel Public Affairs Council (AIPAC) ise diğerlerine nazaran, ABD’de çok daha etkili ve geniş bir konumda İsrail’in savunuculuğunu yapmaktadır. Pro-Israel Lobby olarak bilinen Yahudi Lobisi Hristiyan Siyonist örgütlerle özellikle CUFI ile aynı paralelde gitmektedir. Evanjelist ve Yahudiler’in geçmişleri günümüzün aksine zıtlıklarla doludur. İkinci Dünya Savaşı’ndan önce ABD kurumları ve ofislerinde İngiliz asıllı Protestan Amerikalılar bulunmaktaydı ve Yahudiler’e pek iyi bakmıyorlardı.
İsrail Devleti ve Hristiyan Siyonist örgütler kurulduktan sonra, tam manasıyla Hristiyanlar ve Yahudiler arasındaki bağ bu günkü şeklini almıştır. Evanjelistler kendilerini muhafazakar, Amerikalı Yahudiler ise politika, ekonomi ve toplumda liberal olduklarını dile getirmişler, ayrıca Evanjelistler sağ parti için her daim fırsat oluştururken Yahudiler seçim yıllarında Demokrat ve Cumhuriyetçi Partiler arasında değişiklik göstermişlerdir.
Yahudiler’in temel özelliklerinden olan yerleştikleri ülkelerin asimile olmadan sistemlerine entegre olmaları Amerikan Yahudi toplumu için de geçerlidir. Liberal temeller üzerine kurulan ABD’de, Cumhuriyetçiler ve Demokratlar hemen hemen eşit sayılarda iktidara gelmişlerdir. Yahudi seçmeni kendi çıkarları doğrultusunda oylarını kullanmış ne kendi komitelerinden ne de Evanjelistler’den etkilenmemişlerdir. 1930’da Politik Siyonizm, Yahudi Komitesi içinde azınlık kalmış, özellikle sosyalist ve komünist Yahudiler, Yahudi Devleti fikrine onay vermemiş, Filisti’nin kültürel ve mistik olarak kalmasını arzu etmişlerdir.
Amerikan Yahudileri o dönem sadece Evanjelistler’le değil, aynı zamanda uluslararası Siyonistler’le de ters düşmüşlerdi. Kendi komiteleri ve Evanjelistler gibi politik ve dini yönden olaya bakmamışlar, yaşam şartlarını göz önünde bulundurarak karar almışlardır. Yani günümüz İsrail lobisi ve CUFI’nin savunduğu tüm argumanlar, daha o dönemlerde bile ilgilerini çekmemiştir. Hagee (2007) kitabında, İsrail’e yardımların İsrail Komitesi’nin önüne geçtiğini, bu duruma, bazı Hristiyan ve seküler kesimden eleştiriler geldiğini söylüyor. Bu duruma uyabilecek en güzel söz, Siyonist örgütlerin “kraldan daha kralcı” bir tavır aldıklarıdır. Yahudi Lobisi yeni-muhafazakar (neo-conservative) hareketin merkezindeler ve büyük bir kısmını kaplamaktadırlar ancak, Hristiyanlar daha aktifler.
CUFI, Yahudi Lobisi’nin en etkili Hristiyan versiyonudur. İsrail Lobisi’nin amacı, Amerikan Devleti’nin ve halkının, İsrail’e maddi ve politik destek vermesini sağlamaktır, ayrıca İsrail Lobi, farm lobi, sigorta lobi ve silah lobi anlamlarına da gelmektedir. CUFI ve Yahudi Lobisi her anlamda aynı hedefler üzerinde birleşmişlerdir. Aradaki fark CUFI’nin bunu din üzerinden yapmasıdır. Yahudi Lobisi’nin böyle bir kaygısının olduğu söylenemez. Zaman zaman kendi halkınında tasvip etmediği kararlar aldığı bilinmektedir. Başka bir ifadeyle, toplumsal kaygı taşımayan, devlet merkezli bir lobidir. Hagee, zaman zaman Yahudi komitelerinde de konuşmalar yapmaktadır. Örneğin, 2007 AIPAC’ın yıllık konferansında İran ve Ahmedi Necat hakkında uyarılarda bulunmuştur. Bu durum CUFI’nin bölgeyle çok daha fazla ilgilendiğinin göstergesidir. Sonuç olarak Hristiyan Siyonist örgütler ve Yahudi Lobileri’nin aynı amaca hizmet etseler bile, aralarında farklar olduğu, aynı amaç üzerinden farklı hedefler tasarladıkları söylenebilir.
Yararlanılan Kaynak
Derya Evinç, Amerika Birleşik Devletleri’nde Lobiler Ve Dış Siyaset: Christian United For Israel (CUFI) Örneği
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Derya Evinç’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Hristiyan İnancında Takılar, Muskalar Ve Diğer Objeler

Aziz Madalyonları

Aziz madalyalarının kullanım geleneği, Hıristiyanlık öncesi Avrupa’da yaygın olan Paganizm inancından gelmektedir. Pagan inanışında kullanılan ve koruyucu olduğu düşünülen, tanrı ve tanrıçaları simgeleyen muska ve tılsımlar aziz madalyonlarının çıkış kaynağıdır. Katolik Kilisesi, Kelt etkisi altında bulunan ve pagan inancının yerleşik olduğu, o zamanki adı Hibernia olan İrlanda’ya ilk ulaştığında bu tür büyülü ve koruyucu olduğuna inanılan muskaların kullanımının sadece Keltler tarafından değil aynı zamanda bölgede bulunan Romalı lejyoner birlikleri tarafından da benimsenip, kullanıldığını görmüştür. Fakat bu muskaların kullanımını yasaklamak yerine daha farklı bir yol izlemişlerdir. Katolik kilisesini bu şekilde bir yöntem benimsemesinin iki sebebi vardır. İlk ve en önemli sebep pagan inancına sahip olan kişilerin Hıristiyanlık dinini benimsemesi ve kabullenmesini, hızlandırıp, kolaylaştırmaktır. İkinci sebep ise Hıristiyanlık dininin yayılmasını hızlandıran veya insanlık için büyük yarar sağladıklarına inanılan Azizleri onurlandırmaktır.
Katolik Hıristiyanlar için, Katolik Kilisesince düzenlenen ve yedi önemli ayinden ikisi olan Vaftizlik ve Kabul törenleri belki de en önemli törenlerdir. Vaftizlik töreninde kişi bir Hıristiyan olarak kutsanır ve ailesi tarafından, korunması amacı ile kendisine bir aziz seçilir. Yetişkin bir birey haline gelen kişi ise Kabul töreni ile Kiliseye kabul edilir ve kendisinden bütün dini sorumluluklarını yerine getirmesi istenir. Bu törenin sonunda birey, öğretilerini ya da yaşam biçimini kendine örnek olarak almak istediği diğer bir azizi kendi azizi olarak seçer. İşte bu iki törenden birisinde kişi ilk aziz madalyonunu edinir. Bunun dışında Aziz madalyonlarının bir diğer kullanımının amacı ise tamamen insanların kariyerleri veya ilgi alanlarıdır.

Örneğin bir marangoz, marangoz olan Aziz Joseph’in, bir avukat ise avukat olan Aziz Thomas’ın madalyonunu, bir gezgin Aziz Christopher, bir asker ise savaşçı olan Aziz Joan D’Arc madalyonu takabilir.

Bunlara ek olarak bazı bölgelerin veya uluslarında kendi Azizleri vardır. Örneğin Aziz George İngiltere’nin, Aziz Patrick İrlanda’nın, Aziz Andrew İskoçya’nın azizidir. Bu azizler o ülkelerde Hıristiyanlığın yayılmasında çok önemli rol üstlendikleri için azizlik mertebesi almışlardır. Katolik kilisesi günümüze kadar yaklaşık 10000 kişiyi aziz mertebesine yükseltmiştir. Bu sebeptendir ki her konu, ırk, kültür, iş kolu üzerine simgeleşmiş veya aziz bulmak çok kolaydır. Bunlara örnek vermek gerekirse; Aziz Matthew bankerlerin ve vergi tahsildarlarının, Aziz Floran itfayecilerin, Aziz Lucy göz hastalıklarına sahip olanların, Aziz Jude hastanelerin, Aziz Francis ‘de tüccarların ve Aziz Nicholas’ da çocukların koruyucu Azizidir.
Cameo’lar kısaca değerli- yarı değerli taşlar ( agat, cam, deniz kabukları, oniks ) veya metal üzerine işlenen pozitif kabartmalar olarak açıklanabilir. İlk olarak Antik Yunan’ da 6.yy da görülmeye başlayan “cameo” lar günlük kullanımdan çok özel olarak belli günlerde kullanılan takılardı. Üzerlerinde tanrı, tanrıçalar veya tanrı veya tanrıçaların kutsal hayvanları veya bitkileri, mitolojik yaratıklar, mitolojik kahramanlar kabartma şeklinde yer alırdı. Bunun dışında İmparator, imparatoriçeler veya zamanın ünlü ve güçlü kişiliklerinin de kendilerine ait cameo’ları bulunurdu. Hellenistik döneme kadar sadece erkeklerin taktığı bu cameo’ların giyen kişiyi kötülüklerden ve doğaüstü güçlerden koruyup, iyi şans vereceğine, inanılırdı.

İntaglio’ larda ise cameolar da olduğu gibi yüksek kabartma, rölyef bulunmaz, onun yerine kazıma tekniği ile yapılan süslemeler, alçak rölyefler bulunurdu. İkisi arasındaki bir diğer özellik de kullanılan malzemedir.

Cameo’larda kısmen sert, dokulu veya katmanlı ve yarı- saydam/ mat olan agat, oniks gibi taşlar kullanılsa da integlio’lar da genelde yarısaydam veya saydam olan taşlar kullanılırdı. Ametist, Carnelian ve Aquamarine sıklıkla kullanılan taşlardı. Bunun dışında altın ve gümüş gibi metallerde kullanılmıştır. İnteglio’ları Cameo’lardan ayrıran bir diğer özellik de bu yüzüklerin koruma ve şans getirme işlevlerinden başka, mühür olarak da kullanılmalarıdır. Genelde yüzük olarak karşımıza çıkan cameo ve intagliolar kolye ucu veya broş olarak da kullanılırdı.
Cornicello (it. Küçük boynuz) nazara karşı koruma sağladığına inanılan İtalyan menşeili boynuz biçimli bir muskadır. Zaman zaman “ cornuto “ veya “ corno “ diye de adlandırılan bu muska, İtalyan orijinli olup kökeni Hristiyanlık öncesi Avrupadaki Pagan inanışında yer alan “ Ana Tanrıça’ ya “ dayanır. Bu inanışa göre boynuzlar, Ana Tanrıça ‘nın işaretiydi. Daha sonraları Hristiyanlığın kabulü ile birlikte Katolik Kilisesi tarafından “Lucifer ‘in Boynuzları, Şeytan’ ın Boynuzları “olarak adlandırıldılar. Buna rağmen, Katolik Sembolizminde Bakire Meryem ‘in Pagan inanışındaki Ana Tanrıçanın yerini alması ve bunun bir çelişkiye yol açması dolayısıyla bir süre sonra bu isimler kullanılmamaya başlandı.
İtalya’nın Napoli bölgesine has olan Cornicelloların yapımında özellikle gümüş ( Ay Tanrıçası Luna ‘ ya ithafen ), kırmızı mercan ( Deniz Tanrıçası Venüs ‘ e ithafen ) ve altın kullanılırken, bu muskaların; emziren anneleri ve bebeklerini, meyve veren ağaçları, emziren hayvanları ve erkeğin spermlerini, kısacası “ yeni nesli “ koruduğuna inanılır . Günümüzde bile halen çok popüler bir muskadır. Bebekleri koruduğuna inanıldığı için yeni doğan bebeklere verilen koruyucu bir muskadır. Ayrıca İtalyanın bazı bölgelerinde erkekler tarafından cinsel güçlerini nazardan korumak amacı ile kullanılır.

Eski Etrüsk mezarlarının duvar resimlerinde ve milattan önce birinci bin yılın ortalarında merkezi İtalya’nın doğusunda bulunan Daunian kültürünün çanak çömleklerinde bu el işaretine sıklıkla rastlanır.

Kötülük güçlerine, kem göze veya talihsizliğe karşı koruyucu etkisi olduğuna inanılır. Bu kapsamda büyük bir boynuzlu hayvanın, büyük olasılıkla bir boğanın savunma gücü temsil edilerek sembolik bir anlamda kullanılmaktaydı. El jestinin bu şekilde kullanımı daha eski bir uygulamayı yansıtır. Buda bir binayı dışarıdaki kötülüklerden korumak için dış duvarlarına hayvan boynuzları asmaktır. Eski çağların kutsal boğalarından boynuzlu bir tanrı çıkmış, bu tanrı Hıristiyanlığın yükselişi ile zamanla boynuzlu şeytan figürüne dönüşmüştür. İnsanlar bugün boynuz hareketinden “ şeytanın boynuzları “ diye söz ederlerken aslında bu koruma amacı ile yaptıkları bu hareket ile şeytana eski savunucu ilah rolünü geri vermektedirler. Günümüz İtalya’sında dindar Hıristiyanların büyük düşman, karanlıklar prensi olarak adlandırdıkları şeytana karşı onun işaretini yapıyor olmaları hayli ilginçtir.
Bunun müstehcen bir işaret olduğu bellidir. Başparmağı bükülü parmaklar arasından çıkartmanın cinsel sembolizm olduğu, bunun vajinaya girmiş penisi temsil ettiği, kıvrık parmaklarında kadının vajinasının dudakları olduğu söylenir. Ancak bir görüşe göre başparmak bu sembolizm de ikincil durumdadır ve sadece kadın cinsel organını belirginleştirmek için ordadır. Brezilya ve Portekiz gibi bazı ülkelerde ise İncir İşareti ( Mano Fico ) koruyucu bir mesaj iletir ki burada amaç kem gözü şaşırtmaktır. Doğaüstü bir gücün tehdidi altında olan
kişi eliyle kadın cinsel organı işareti yapınca, kötü ruhun buna aldandığı, kötü amacını unuttuğu ve böylece hareketi yapan kişinin de bir zarara uğramadığı düşünülür. “ Eski Yunanda Cinsel Yaşam “ kitabında Hans Licht şöyle yazmaktadır:
“ … Bir kadının üreme organını göstermesi ki “fico – incir “jesti bununla ilişkilendirilir, büyüyü bozardı ve bu nedenle onun imajı ya da sembolü bir tılsım olarak taşınırdı ve bu tılsımlar genellikle dişilik organını açıkça göstermek yerine, çeşitli malzemelerden yapılmış incir şeklinde gösterilirdi… “

Görünüş benzerliği nedeniyle ve içindeki sayısız tohumun doğurganlığı simgelediği düşünülürse bu jeste neden “İncir İşareti “dendiği kolayca anlaşılabilir.

Ayrıca Bazı Hıristiyan kültürlerinde cennetteki Bilgi Ağacının bir Elma değil bir İncir Ağacı olduğu, Havva’nın Âdem’e ağacın meyvesini verdiğinde aslında bir elma değil kendi İncirini yani cinsel organını sunduğu görüşü hâkimdir. Ayrıca Âdem ile Havva’nın kendi cinsel organlarını İncir yaprağı ile örtmüş olmaları da bu savı güçlendirir.

Rölik yani “Kutsal Emanetler “Hz. İsa, Hz Meryem, havariler ve azizlerin bedenlerine, giysilerine ait, koruyucu özellikleri olduğuna inanılan kutsal kalıntılardır. Bu özelliklerinden dolayı bu tür nesnelere büyük önem verilmiştir. Bunun dışında Azizlerin mezarlarından sızan kan veya azizle ilişkili mekânlardan alınan, toprak, su, kandil yağlarının da mucizeler yarattığı düşünülür. Bu düşünce, Bizans Döneminde Kutsal Topraklar da denilen Filistin ve çevresine yapılan hac ziyaretleri sayesinde yaygınlaşmıştır. Hac yolları üzerinde, kutsal kişilerin yaşamıyla ilişkili yerlerden alınan hac hatırası objelerin, hac ziyaretinden sonraki dönemde de hastalık ve sıkıntıları giderme, nazardan korunma ve taşıyana şans getirme özelliklerini sürdürdüğüne inanılmıştır. Bu tür objeler ise bu etkileri daha da arttırmak için genelde haç şeklindeki kolyelerin içinde taşınır. Bu tür haçlara da “Röliker Haç “adı verilir. Çoğunlukla bu tür haçların içinde korunsalar da değişik formları olan ve bir takı olarak kullanılan formlara da rastlanmaktadır.

Büyük çoğunluğu bir kolye, yüzük, madalyon vb. içinde saklanan bu kutsal emanetlerin büyük boyutlarında olanları ise oldukça gösterişli kaplarda kiliseler ve kutsal mekânlarda saklanır. Bu kaplar genelde içinde korudukları kutsal nesneyi belirtecek şekilde yapılırdı. Bu tür büyük ebattaki kapların yanı sıra kilise altar’larına yerleştirilen “ Altar Haçları” da aynı amaç için kullanılmışlardır.
Yararlanılan Kaynaklar
Emre Çelikkol, Tek Tanrılı Dinlerin Takı Sanatına Etkisi
Desmond Morris, Koruyucu Tılsımlar, Uğurlar, Muskalar, Nazarlıklar
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Emre Çelikkol’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Tarihsel Süreç Ve Müslüman-Hristiyan İlişkileri

Tarihte Müslüman-Hıristiyan münasebetleri İslam‟ın gelişiyle başlamaktadır. İslam geldiğinde Hıristiyanlık altı asrını tamamlamış, Roma İmparatorluğu ile Mısır ve Habeşistan topraklarına yayılmış bulunuyordu. Arabistan yarımadasında da Hıristiyanlar vardı. Müslümanlar onlarla ilk defa Mekke‟de karşılaşmışlardı. Sayıları çok az olan Mekke Hıristiyanlarını köleler, çeşitli el sanatlarıyla geçimlerini sağlayan Bizanslılar ve özellikle Habeşistanlılar teşkil ediyordu. O dönemde Hıristiyanlar, merkezi Arabistan‟dan çok yarım adanın güney ve kuzey bölgelerinde yaşıyorlardı.
Hıristiyanlar İslamiyet ile ilk karşılaştıklarında onu Hıristiyanlık içinde ayrılıkçı bir hareket olarak görmüşlerdi. Fakat daha yakından tanıdıkça farklı bir din ve inanç sistemi olduğunu anladılar ve büyük bir telaşa kapıldılar, bunun üzerine Hıristiyanlık içerisinde ayrılık yaratanlar, farklı görüşte olanlar bile İslamiyet‟e karşı birleşmeye ve Hıristiyanlığı savunmaya başladılar. Batı Hıristiyanları ise VIII. Yüzyılda İspanya‟nın IX. Yüzyılda Sicilya‟nın Müslümanlar tarafından fethedilmesi sırasında ilk defa bilgi ve kültür bakımından kendilerinden üstün olan Müslümanlarla karşılaştılar. Onlar gerek ilim gerekse askeri güç olarak kendilerinden üstün olan bu toplumu kendileri için büyük bir tehlike olarak görmeye başladılar.
Haçlı seferlerinden sonra da Müslümanlığı bütün Avrupa‟ya çarpıtılmış bir şekilde, kötü bir Müslüman imajı oluşturmayı amaçladılar. Onların İslam‟la ilgili iddia ve ispatları şu noktada toplanıyordu:
a) İslamiyet çok sayıda asılsız inanç içermekte ve gerçekler bile bile çarpıtılmaktaydı
b) İslam kılıçla yayılmış bir şiddet dinidir.
c) Muhammed şehvet düşkünü ve sahte bir din kurucusudur, o şeytanın bir temsilcisi ve oyuncağıdır.
İşte bu düşünce yapısı içerisinde kilise iktidarını koruma amaçlı düşündüğü bazı yaptırımları uygulamaya koymuştur. İslamiyet‟in hızlı yükselişi karşısında Papazlar bir takım önlemler alma kararı almıştır. Papazlardan bazıları ikna yoluyla Hıristiyanlaştırma metodunun uygulanmasını isterken, bir kısmı da zor kullanmak suretiyle bunun gerçekleşebileceği görüşünde idiler. Önce ikna yoluyla Hıristiyanlaştırma denendi fakat bu metotla kayda değer bir başarı sağlanmadığı için zorla Hıristiyanlaştırma metodu kullanıldı. Zorla Hıristiyanlaştırma metodunun fikir babası olan ve aynı zamanda Katolik kral ve kraliçeye müsteşarlık da yapan Tuleytula Piskoposu Francisco Ximenez de Cisneros 1498 senesinde Gırnata‟da faaliyete başladı. Halkın İslam‟la ilgili bilgi kaynaklarını kurtarmak için Arapça dini eserleri toplatarak yaktırdı. Hıristiyan olmayan Müslümanların cezası zincire vurulup zindana atılmak ve Hıristiyanlığa girdiğini söyleyinceye kadar işkence görmekti. Ziya Kazıcı‟nın “Müslüman Hıristiyan İlişkileri Tarihi” adlı eserinde yer verdiği Hıristiyan bir tarihçi olan Philip K.Hitti de bu konuda şunları söylemektedir :
“Katolik majesteleri Ferdinand ve İsabella Müslümanların tabi tutuldukları teslim şartlarına bağlı kalmada başarı gösteremediler. Kraliçenin özel günah çıkarma papazı Kardinal Francisco Ximenes de Cisneros‟un komtası altında tertiplenen ve geride kalan Müslümanların kılıç ve zor kullanmak suretiyle irtidad ettirilip Hıristiyan dinine sokulmaları maksadına matuf bir askeri harekât 1499 yılında başlatıldı. Bu kardinalin ilk işi İslami konularda kaleme almış el yazması kitapları toplatıp yaktırmak suretiyle piyasadaki dolaşımını durdurmak olmuştur. Şimdi artık Granada (Gırnata) şehri Arapça yazılmış bu kitapların yığınlar halinde yakılmasından oluşan “şenlik ateşi”ne sahne oluyordu. Engizisyon adı verilen işkence ve zulüm hareketleri müessesevi bir hale getirilmiş ve yoğun bir biçimde devamlı işler halde tutuluyordu.
Bu ve benzeri uygulamalar karşısında Gırnata Müslümanlarının tepkileri çok sert oldu. 1499 senesinde Beyyazin Mahallesi halkı ayaklandı. Üç gün sonra bastırılan bu ayaklanmaya katılanlar, topluca vaftiz olmayı kabul etmeleri koşuluyla bağışlandılar. 1500 senesinde Buşurrat halkı 1501 de ise Meriyyeliler Hıristiyanlaştırma faaliyetlerine karşı isyan ettiler. Ancak kanla bastırılan bu isyanların sonucu da Beyyazin‟inkinden farklı olmadı. Yani Müslüman halk Hıristiyan olmayı kabullenmek koşuluyla canlarını kurtarabildiler. Bu arada pek çok Müslüman erkek ve kadın esir diye köle pazarlarında satışa çıkarıldılar.
Bir zamanlar biraz tolerans ve hürriyet diye Roma makamlarına yalvaran, kendisi devlet dini olunca da başka dinler bir tarafa kendi içindeki farklı görüş ve düşüncelere bile tahammül edemeyerek engizisyon ile tehdit edilen kilise, Batı‟da devlet kademelerinden atılınca ve bekleneni veremediği için fertlerin gönüllerinden de çıkarıldı. Yapılan tarihi ve dini tenkitler karşısında zor duruma düştü. Düştüğü bu zor pozisyondan kurtulmak ve eski misyonunu tekrar elde edebilmek için tavır değiştirmeye başladı. Baştan beri “kilise dışında kurtuluş yoktur” parolasını benimseyen kilise II. Vatikan Konsili‟nin İslam‟ın değerlerini kısmen tasdik edişinden sonra ise, İslamiyet ve Hz. Muhammed ile ilgili olarak daha insaflı görüşler ifade edilmeye başlanmıştır.
Dönemin Müslüman tarihçilerinin “Franklar” kelimesiyle ifade ettikleri “Haçlılar” tabiri, doğuda ilk defa Osmanlılar tarafından Fransızca “Croisades” kelimesinin karşılığı olarak “Ehl-i Salib” Araplar tarafından da “Salibiyyun” şeklinde kullanılmaya başlanmıştır. Bu seferlere katılanlar, elbiselerinin üstünde haç işareti taşıdıkları için bu ad verilmiştir. 1096 yılında başlayan Haçlı seferleri, 1291‟de Latin Hıristiyanların doğuda son merkezleri olan Akadan çıkarılmalarına kadar süren yaklaşık iki yüzyıllık bir dönemi kapsar. Bu dönem içerisinde dokuz büyük sefer yapılmış, bu seferler arasında bazı küçük girişimlerde olmuştur. Daha sonra Müslüman Türk dünyasına karşı yapılan bütün savaşlar da Haçlı Seferleri olarak değerlendirilmiştir. Hatta bunu Batılıların kendisi dahi kabul etmiştir.

Haçlı harekâtının ortaya çıkış sebebi, bu konuda araştırma yapan ilim adamlarını en çok meşgul eden konuların başında gelmektedir. Bu hareketi doğrudan sebeplerin çeşitliliği üzerinde durulmasına rağmen Batı dünyası Haçlı seferlerinin asıl etkeninin dini unsur olduğu kanaatindedir. Ancak daha öncede bahsettiğim gibi “asıl unsur” yada “gerçek neden” gibi kesin bir ifade kullanmak yanlıştır, sadece bunlardan biri kılıf olarak gösterilmekte yada daha fazla ön plana çıkarılmaktadır. Çünkü bu hareketin içerisinde dini faktör kadar iktisadi nedenlerde söz konusudur ve bunu görmezden gelemeyiz.
Mesele yalnız kendilerini ve varlıklarını fikri ve inanışlarını koruma zorunluluğu dışında, bütün bu değerlerle beraber, ekonomik ve ticari hayatlarının da Osmanlı İmparatorluğu ile anlaşmaya bağlı olduğunu idrak ettiler. O halde kendilerine hayat sahası açabilmeleri lazım geliyordu. Bunun içinde kendilerini saran bu gücün bertaraf edilmesi hükmüne vardılar. Hedefe varabilmek için inançlarının emrettiği mukaddes Kudüs davasından geçici olarak vazgeçtiler. Mücadelenin asıl hedefi olarak İslamiyet‟in yayılması ve savunmasında en önemli rolü oynayan Osmanlı İmparatorluğu‟nu yıkmak, içtimai nizamını bozmak, ekonomik hayatını felce uğratmak için yeni hedefli cephe açtılar.
Dünyaya hâkim olma politikasını güden devletler her devirde öncelikle Orta-Doğu „ya sahip olmak gerektiği şuuruna varmışlardır. Bu coğrafyaya tek basına sahip olmak isteyen her bir batılı devlet bu uğurda çok taktik ve strateji geliştirerek hegemonyacı bir politika izlemiş ve aralarında kıyasıya bir hummalı mücadeleye tutuşmuşlardır. Bu arada şuna işaret edelim ki, Karanlık Ortaçağ Avrupa toplumunu bu seferlere zorlayan unsurların, en az dini faktör kadar, aslında siyasi, sosyal ve ekonomik olduğu da belirtilmektedir. Batılılarca öne sürülen dini motifin sadece itici bir güç olduğu belirtilmektedir. Çünkü Haçlı seferleri düşüncesinin ortaya atıldığı sırada Avrupa‟da yıllardan beri süre gelen açlık, yoksulluk ve toprak azlığı gibi sıkıntıların doğurduğu kargaşaların yanında ücretli askerlik anlayışı ve kolonizatör bir taşma hareketi de başlamış bulunuyordu. Avrupa toplumu üzerinde en büyük etkiye sahip bulunan kilise, hem düzenin bozukluğuna çare arıyor hem de gittikçe artan gücünü Doğu‟ya hakim olmak için kullanmak istiyordu. Bu hareketin başlamasına öncülük eden kilisenin Doğu‟ya yapılacak bir seferin sağlayacağı faydaları topluma yayarken dini motifi ön plana çıkarması normaldi. Haçlı seferlerine katılanlara günahlarının affını ve uhrevi mükâfat vaat eden kilise, siyasi amacını gerçekleştirmek için dini motiflerden faydalanmıştır.
“Kutsal toprakları kurtarma” sloganı, Haçlı seferlerinin hedefini açıklamaktan ziyade kamufle etme maksadıyla kullanılmıştır. Zira bu seferlerin hedefi olarak gösterilen Kudüs, Hz. Ömer tarafından fethedildiği 638 yılından beri Müslümanların hâkimiyetinde idi. Batı Hıristiyanları bu duruma en küçük bir reaksiyon göstermemiş, Bizans ise durumu kabullenmişti. Ancak IX. Yüzyılın sonuna doğru Batı toplumunda meydana gelen uygun ortam sayesinde Avrupa harekete geçme fırsatını yakaladığına, yüzyıllardan beri bütün Akdeniz çevresine hakim bulunan Müslümanların gücünü kırabileceğine ve özellikle yarım asırdan beri Anadolu‟ya yerleşmekte olan Türkleri söküp atarak bu topraklara sahip olabileceğine inanıyordu. Gerçekten de 1096 yılında başlayan ilk Haçlı seferinin orduları daha Kudüs‟e ulaşmadan ve ulaşacağı da henüz belli değilken Avrupalıların önce Urfa‟da ardından Antakya‟da Haçlı devletleri kurmaları onların bu maksatlarını açıkça ortaya koymuştur.
O sırada kilise en kudretli zamanını yaşıyordu. Muazzam bir servete sahipti, 1000 Senesinin dehşeti, kilisenin servetini büsbütün arttırmıştı. Bu tarihin yaklaşması ve halkın bu yılın kıyamet yılı olacağına dair batıl inancı, başarıyla istismar edilerek dindar halk dehşete kapılıyordu. İçlerinden pek çoğu bütün servetlerini kiliseye bağışlıyorlardı. Korkulan günün kazasız, belasız atlatılmasından sonra ise, bunun ruhbanın duaları sayesinde mümkün olabildiği rivayeti etrafa yaydırılıyordu. Bu yüzden de zenginler kiliseye terk ettikleri servetlerini geri isteyemiyorlardı. Öteden beri olduğu gibi, kiliseye karsı itaatli bir davranış içinde hayatlarını sürdürmeye devam ediyorlardı.
Görüldüğü gibi Haçlı seferleri kilisenin teşviki, tahriki ve idaresi altında başladı. Kilisenin bu dini seferden elde etmek istediği, elde etmeyi düşündüğü siyasi menfaatler vardı. Kilise nasıl Roma devrinin sonlarında hür, liberal düşünce ve felsefesinin Hıristiyanlık inançlarını sarsmasından ürkerek buna karşı tedbir aldıysa, şimdi de Arap ve Türklerin Batı‟ya doğru yayılmalarıyla beraberlerinde getirmekte oldukları Yunan-İran medeniyeti fikriyatını Hıristiyan akidesini zedelemesine, sarsmasına imkân vermemek tasavvufundaydı.

Duruma farklı bir pencereden bakacak olursak şunu da göreceğiz ki, Türklerin İslamiyet‟i seçmeleri yalnızca Türk tarihi için değil, dünya tarihi ve İslam tarihi içinde çok önemli bir olaydır. Hatta yeni bir çağ açılmasına neden olacak büyüklükte önem arz etmektedir. Türkler İslamiyet‟i değil de Hıristiyanlığı seçmiş olsalardı şuan dünya siyasi tarihi ve de İslamiyet çok farklı bir halde olabilirdi. Eğer İslam alemine canlı, taze, kudretli yeni bir unsur yani Türkler dahil olup, savaş siyaset ve idare işlerini ellerine almamış olsa idiler, büyük bir ihtimalle İslam‟ın güney kolu gibi şark ve kuzey istila kolu da daha süratli bir geri çekilmeye mecbur kalırdı. Hatta Afrika‟nın kuzeyinde, ta Cezayir‟den itibaren Hristiyanların istila ve saldırılarına direnç ve müdafaayı düzenleyerek bu uzak memleketi idare edenler bile İslam tarihinin Türk devresinde Türkler olmuştur.
Miladi IX. Yüzyıl sonlarına doğru yani İslam aleminin gerçekleştiği tarihi devreye yakın zamanda Abbasi hilafeti memleketi bir sürü derebeyliklere, tevaif-i mülke paylaştırılmıştı. O sırada Bizanslılar Anadolu‟daki İslam fetihlerini durdurmuşlar; hatta, bu fetihleri ve İslam istila ordularını Anadolu‟dan, Kilikya‟dan geri çekilmeye, ta Fırat‟a ve Dicle‟ye kadar geri dönmeye mecbur etmişlerdi. Hatta Bizanslılar bu arada Suriye‟ye dahi girmişlerdir. Kuzey ve şark kolunu daha ziyade geri çekilmekten kurtaran taze Türk imdat kuvvetlerinin İslam aleminin başına geçmiş olmasıdır. Türklerin İslam alemine girmesinden, yani III. Hicret yüzyılından itibaren Şark meselesinin İslamiyet bakımından en önemli unsuru Türkler olmuştur.
Şark Meselesinde İslam‟ı savunma vazifesini Türkler üstlerine almışlardır. Denilebilir ki III. Yüzyıldan başlamak üzere Şark meselesi bir Türk-Hıristiyan meselesidir. Hakikaten Rum kayzerliği (Bizans) aleyhine savaşa giden halifelerinin ordularına kumandan ve erlerinden ekserisi Türk cengâveri idi. Çok eski ve köhne bir medeniyetin sahibi olan İranlılar, cenk ve kavgadan uzaklaşarak fikri hareketler ve ticaretle meşgul oluyorlardı. Sami ırktan olan Araplar ise beklenmeyen ilk gelişmeleri ile kazandıkları servet ve refahtan istifade etmeyi savaş ve mücadeleye tercih ediyorlardı.
Sanatı askerlik olan Türklere gelince, o, savaşlardan ve kavgadan hiç bıkmıyordu. Askerliği sayesinde Türk, İslam aleminin beyi ve hanı olmakta gecikmedi. Türk ırkının bu yaratılıştan gelen özellikleri hemen bütün dost-düşman Avrupalı tarihçilerce teslim edilmektedir. Deriyo bu hususta şunları söylemekte : “Abbasi halifelerinin Türklerden ordular kurması büyük neticelerin doğmasına sebep teşkil etti. Zira Araplar her işlerini Türklere bırakarak Arabistanlarına çekildiler. Ve İslam dinini çarçabuk kabul etmiş olan bu yeni Türkler, zamanımıza kadar Yakın Şark‟ta İslam‟ın müthiş temsilcisi oldular”.
İşaret ettiğimiz bu olaylar zincirinin devamına bakılacak olursa, Türklerin din değiştirerek İslam alemine girdikleri ve İslamiyet‟i kabul ettikleri İslam aleminde mevki ve önemlerini artırarak İslam aleminin lideri olma konumuna yerleştiler. Batı için Şark Meselesinin önemli dönüm noktalarından biri de İstanbul‟un Sultan Mehmet II tarafından fethidir. Bizans her ne kadar İstanbul‟dan ibaretse de Batı için Hıristiyanlığın Doğu‟daki kalesiydi. Şehrin düşmesi Hıristiyanlar arasında tam bir şok etkisi yarattı. İstanbul‟un fethi sonrasında Batı, içinde birleşme fikri ön plana çıktı ama bir Haçlı Seferi düzenlenmedi. 1456‟da Belgrad‟ın kuşatılmasında Fatih‟in başarısız olması Batı‟da büyük bir heyecan yarattı ancak devamı gelmedi. Belgrat‟tan sonra Osmanlılar Batı için durdurulamaz bir tehlike haline geldiler. Fatih‟in 1481‟de ölümü İtalya‟yı kurtardı. Kiliselerde sultanın ölüm haberi üzerine şükür duaları edildi, çanlar çalındı.
Osmanlı İmparatorluğu II.Bayazıd ve Yavuz dönemlerinde daha çok iç mücadeleler ve Doğudan gelen tehditlerle mücadele ettiği için Batı, Türk tehlikesi ile doğrudan yüz yüze gelmedi. Fakat Yavuz Sultan Selim‟in Mısır‟ı fethi ve Arabistan yarım adasına hâkim olmasıyla Batı, Doğu Akdeniz‟e hâkim olan ve önemli ticaret yollarını elinde bulunduran, Osmanlı İmparatorluğu ile mücadele etmek zorundaydı.
Kanuni Sultan Süleyman zamanı ise Batı için Doğu‟nun gerçek bir mesele olduğu bir dönemdi. Artık bırakın Haçlı Seferini telaffuz etmeyi tehlike Orta Avrupa‟ya, kapılarına kadar gelmişti. Avrupa‟nın korkulu rüyası olan Osmanlılar Haçlı donanması karşısında 1571‟de İne bahtı deniz muharebesinde büyük bir mağlubiyet aldılar. Bu muharebe Avrupalılara Türklerin yenilmez olmadığını göstermişti. Avrupa, XVI. Yüzyıldan itibaren kendi içinde köklü bir değişim süreci yaşadı. Bunun etkileri ancak XVII. Yüzyılın sonu ve XVIII. Yüzyılın başlarında kendini hissettirdi. Bu değişim Şark Meselesine farklı bir boyut kazandırdı. 1683‟teki İkinci Viyana bozgunu Şark Meselesinin artık Batı için korkunun verdiği çaresizlikle ürpererek beklediği bir tehdit olmaktan çıktığını gösteriyordu. 1699‟da imzalanan Karlofça anlaşmasıyla tarihin en büyük toprak kayıplarını verdi. Bu gelişmeler ve Karlofça anlaşması Osmanlı İmparatorluğu‟nun mutlak manada çöküşünü ifade etmese de Batı‟yı tehdit edecek bir güç olmaktan çıktığını gösteriyordu.

Hristiyanlar Osmanlı’yı Avrupa’dan atmak için neredeyse 16. yüzyılın sonuna kadar beklediler. Bu yüzyılla beraber toprak kaybeden Türklerden öçlerini hem de çok kanlı bir biçimde aldılar. Şark Meselesinin başlangıcında Avrupalıların amacı Türkleri batıya sokmamak iken, daha sonra bu, Türkleri Avrupa’dan çıkarmak şekline dönmüştü. Bunun için de çeşitli stratejiler geliştirdiler. Evvela Osmanlı Türkiye‟sindeki Türk olmayanlarla işbirliği yaparak, Türkleri zor duruma düşürmeyi hedeflediler. Bu işte başrolü Rusya oynamakla beraber diğer Avrupa devletleri de ona yardımcı oldular. Önce Osmanlı sınırlar içindeki gayr-ı Müslim ve gayr-ı Türk tebaanın bağımsızlığı sağlanacak, daha sonra Arap kıtası vasıtasıyla Türkler kıskaç altına alınacaktı. Zaten kuzeyden ve doğudan Ruslar, Türkiye’yi çoktan kuşatmışlardı. Bu düşünceleri de gerçekleştikten sonra Türklerin kafasına öldürücü darbe vurulabilir, İstanbul ve Kudüs kurtarılabilir, Türkler geldikleri yere yollanabilirdi. Ancak Osmanlı Devleti’nin bulunduğu mevki o kadar mühimdi ki, Avrupalıların hiçbiri diğerinin kendisinden fazla bir şey koparmasına göz yumacak gibi değillerdi. Bu sebepten Şark Meselesinin bir dönemini teşkil eden, Avrupa’da “Hasta Adam” olarak görülen Osmanlı bir müddet daha yaşatıldı. Bunun için I. Dünya Savaşına kadar ülkeler bekledi.
Osmanlı‟nın iç işlerine karışma ve söz sahibi olma durumu Batı tarafından hızla uygulamaya koyulmaya başlanmıştır. Fransa, Avusturya, ve Rusya çeşitli mezheplere mensup Hıristiyan tebaa arasında Müslümanlarla Hıristiyanlar arasındaki bir takım olayları da istismar etmek suretiyle “himaye” adı altında Osmanlı Devleti‟nin iç işlerine müdahale etmek imkânı bulmuşlardır. Din ve mezhep meselelerini istismar eden misyoner faaliyetlere İngilizler de katılmakta gecikmedi. 1840 yılında Kudüs‟te bir Protestan kilisesinin inşası için izin alan İngiltere kısa sürede bu mabedin hizmete açılmasını sağladı (1842). Daha sonra İngiltere İstanbul‟daki büyükelçisinin girişimleri sonucu Osmanlı Payitahtında bir “ Protestan cemaati idare Heyeti”nin kurulmasına (1864) muvaffak oldu. Bu cemaati İngiltere‟nin İstanbul‟daki elçisi himayesine aldığı gibi her türlü maddi ve manevi destekten de geri kalmadı. Bu cemaat daha sonra 1850 yılında bir fermanla “Ermeni Protestan milleti” olarak Osmanlı yönetimi tarafından kabul edilecektir. İngiltere‟nin bu faaliyetlerinin hemen arkasından ABD ve Almanya‟da devreye girerek İngiliz konsolosluklarının yardımları sayesinde Osmanlı topraklarına gönderdikleri Protestan misyonerler ile İmparatorlukta “Protestanlık” propagandasına yardımcı olmuşlardır. Özellikle Amerika‟da Türk düşmanlığı doğrultusundaki Ermeni propagandasının en büyük gücünü Amerikan misyonerleri ve Amerikan Protestan Kilisesi teşkil etmiştir. Anadolu‟da ilk Amerikan misyoner merkezi Harput‟ta 1852 tarihinde kurulmuş, 1859 yılında ise aynı yerde Amerikan misyoner koleji olup, amaç olarak da bölgede hizmet verebilecek Ermeni Protestan papazı yetiştirmeği hedeflemekteydi.
Kapitülasyonların daha sonraki yıllarda “Himaye” sistemine zemin hazırlaması sonucu olarak Osmanlı tebaası azınlıklar bir yandan Türk topraklarında varlıklarını devam ettirirken, bir yandan da kendilerine Batılı devletleri hami olarak görmüşler, çökmekte olan Osmanlı İmparatorluğu enkazı altında kalmamak için kendi gelecekleri ile ilgili olarak “Himaye” sistemini bir garanti olarak görmeye başlamışlardı. Batılı devletler Ortadoğu‟daki çıkarları için yakın geçmişte ezdikleri Yahudileri teşkilatlandırmaya ve şark meselesinin bir parçası olarak “ Siyonizm” meselesini kışkırtmaya başlamışlardır. Bu politika Arap dünyasının I.Dünya savaşı yıllarında Türk Devleti‟ne isyan etmelerine Ortadoğu‟daki Türk şemsiyesinin ortadan kalkmasına ve neticede II.Dünya savaşı sonrasında, Filistin toprakları üzerinde bugünkü Batı emperyalizminin Ortadoğu‟daki dayanaklarından birisi olan İsrail Devleti‟nin kurulmasına kadar uzamıştır.
Yararlanılan Kaynaklar
Sedat Bilinir, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın Şark Meselesindeki Yeri
Erhan Afyoncu, Sorularla Osmanlı İmparatorluğu
Abdülhalük Çay, Her Yönüyle Kürt Dosyası
Kazıcı Ziya, Müslüman Hıristiyan İlişkileri Tarihi
Topçubaşı Arslan, Batı ve Şark Meselesi
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Sedat Bilinir’e aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Dini Ve Siyasi Bir Otorite Olarak Papa Ve Papalık Kurumu

Günümüzde yaklaşık 1.2 milyar Katoliğin bağlı olduğu merkez konumunda bulunan ve dini olduğu kadar siyasi bir yapı arz eden Papalık, miladi çağın başlarında mütevazi bir kilise; Roma Kilisesi ya da Roma Piskoposluğu olarak tarihsel yolculuğuna başlamıştır. İlk yüzyıllarda Roma piskoposları geleneksel Katolik öğretiye göre Petrus tarafından kurulduğuna inanılan bu biricik kiliseye önem vermişler, onu pagan bir imparatorluktan gelebilecek tehlike ve tehditlere karşı koruyup kollamaya ve taraftar kitlesini artırmaya çalışmışlardır. Hayatta kalma mücadelesini kazanan bu kilise önce serbestiyet kazanmış sonra da Roma İmparatorluğunun resmi kurumu olma hüviyetini elde etmiştir. Hıristiyanlıkta Roma Kilisesi, Petrus ve Pavlus gibi müstesna iki havariye dayandırdığı meşruiyet ve başkent kilisesi olma avantajıyla tedricen Hıristiyanlığı temsil eden en üst mercii konumuna yükselmiş, bir anlamda daha lokal ve sınırlayıcı bir anlam ihtiva eden
Roma Kilisesinden, daha cihanşümul ve evrensel bir anlam ihtiva eden Papalığa terfi ederek –dönemsel kırılmalar olsa da- bütün Ortaçağa hükmeden devasa bir yapıya dönüşmüştür. Öncelikle konumuzun öznesi olan Papalık ve papa hakkında genel bir bilgi verilip ardından Roma Kilisesi‟ni ya da Papalığı tanımlayıcı ve ayırt edici bir kavram olarak Papalık-Katoliklik ilişkisi ele alınacaktır.
Papalık ve Papa Kavramları Hakkında Genel Bilgi
Kilise Hukuku tarafından “Kutsal Makam” (Holy See) veya “Havarisel Makam” (Apostolic See) olarak adlandırılan Papalık, Roma Piskoposu‟nun, yani papanın pastoral ve siyasi liderliğinde Roma Katolik Kilisesi‟nin merkezi yönetim teşkilatıdır. “Papalık” kavramı (Grekçe pappas, Latince papatus) ortaçağ menşeli olup Latince papa kelimesinden türemiştir ve (şefkatli) “baba” , (kilisenin) “babası”, pir, üstad, önder gibi anlamlara gelmektedir. 2 V. yüzyıla kadar hemen hemen bütün piskoposların kullandığı “papa” unvanı, I. Leo (440-461)‟dan itibaren giderek Roma piskoposlarının kullandığı bir unvan olmuş, Büyük Gregory (590-604) zamanında hemen hemen Roma piskoposlarının tasarrufuna geçerek 998 yılında gerçekleştirilen Pavie Sinodu ile de sadece Roma piskoposuna hasredilmiştir. VII. Gregory (1073-85) 1073 yılında bu unvanın Roma Piskoposu dışındakilerin kullanmasını yasaklayarak resmi unvan haline getirmiştir. Günümüzde bu unvanı Katolik Kilisesi‟nin başı dışında sadece İskenderiye Patriği kullanmaktadır. Papalık aynı zamanda “Petrusçu İdare” (Petrine Ministry) olarak da bilinir. Zira geleneksel Katolik öğretisine göre İsa kendisinden sonra tam öğretme ve yönetme yetkisiyle yerine Petrus‟u bırakmış ve bu yetki Petrus‟tan Roma piskoposlarına geçmiştir.5 Katolik Kilisesi‟nin bu iddiası da İsa‟nın Petrus‟a verdiği
“…ben Kilisemi bu kayanın üzerine kuracağım…” (Matta 16:18) şeklindeki taahhüdü ile “…Kuzularımı otlat… Koyunlarımı güt” (Yuhanna 21:15-16) şeklindeki direktifine dayanır.
Yine İsa‟nın “Son Akşam Yemeği”nde Petrus‟a söylediği “Ama ben, imanını yitirmeyesin diye senin için dua ettim. Geri döndüğün zaman kardeşlerini güçlendir.” (Luka 22:32) ifadesi de Petrus‟un Kilise organizasyonundaki yerine referans olarak gösterilmiştir. Buna göre Roma Kilisesi Petrus ve Petrus dolayısıyla bizzat İsa tarafından kurulmuştur. Kilise Hukuku ve Katolik Kateşizmi‟nde de vurgulanan bu apostolik özellik, aynı zamanda Katolik Kilisesi’nin inanç ve pratiklerinin otantikliğini garanti etmekte, dolayısıyla ilerleyen yüzyıllarda ortaya çıkacak olan, Petrus‟un kutsal makamında (ex cathedra) oturduğuna inanılan papanın inanç ve ahlak konularında yanılmaz yorumlama hak ve yetkisine sahip olduğu şeklindeki bir anlayışa da mesnet teşkil edecektir. İsa, Kilise‟nin bekasını istediği için, Petrus‟un görevi sadece kendi dönemiyle sınırlı değildir. Nitekim günümüzde de Petrus’un halefi Roma Piskoposudur. Herhangi bir zaaf durumunda Petrus, kardeşleri olarak diğerlerine destek olacak, sağlam bir kaya olarak onların dayanağı olacaktır. Petrus, “kaya” anlamına geldiğinden taşın sağlamlığının, kayanın mukavemet ve sabitliğinin timsalidir. Bus ebeple ne şiddetli rüzgar ne azgın sel basmaları ondan en ufak bir parça koparamayacaktır. Petrus‟un bu pastoral liderliği, sonraları papa tarafından ifa ve icra edilen Pertrusçu idare için bir rol model olmuş ve evrensel Kilise namına bu görevi yerine getirmişlerdir. Dolayısıyla ilk yüzyıldan itibaren her Roma Piskoposu Petrus’un halefi (vicar of Petrus), piskoposlar da havarilerin halefleridir.

Papanın tarihsel olarak birincil ve en önemli unvanı “Roma Piskoposu” (Roman Pontiff)’dur. Ancak bu unvana ek olarak papalar çeşitli dönemlerde İsa ve Petrus ile izafeli olarak pek çok farklı unvan ve sıfat kullanmışlardır. Bunlar “Petrus’un Vekili” (Vicar of Peter), “İsa Mesih’in Vekili” (Vicar of Jesus Christ), “Havarilerin başının halefi” (successor of the chief of the apostles), “evrensel kilisenin en yüksek rütbeli piskoposu” (supreme pontiff of the universal church), “İtalya başpiskoposu” (primate of Italy), “Roma diyarının başpiskoposu ve metropoliti” (archbishop and metropolitan of the roman province), “Vatikan Site Devletinin Kralı” (sovereign of Vatican city state), “Tanrı’nın hizmetkarlarının hizmetkarı” (servant of the servants of god) gibi ünvanlardır. Bu ünvanlardan “Batı Patriği” (patriarch of the west) ünvanı 2006 yılında Papa XVI. Benedict’in onayıyla kullanımdan düşürülmüştür.
Papalığın Teşekkülü
Yahudilik bünyesinden doğan ve ilk çekirdek kadrosunu Yahudilerden oluşturan sami kökenli bir Doğu dini olan Hıristiyanlık, dini ve siyasi sebeplerle doğduğu toprakların dışına çıkmış ve asıl taraftar kitlesini de bu topraklardan; entelektüel elit Romalılarca eğitimsiz alt sınıfların batıl bir inancı olarak görüldüğü Greko-Romen diyardan edinmiştir. Bu geçiş döneminde Hıristiyanlık önemli bir değişim ve dönüşüm göstererek Mesihçi bir doğu dini olmaktan çıkarak senkretik Pax Romananın bünyesindeki bütün inanç sistemlerinden etkilenen eklektik bir din haline gelerek Yahudilikle arasındaki köprüleri atmıştır. Hıristiyanlık I. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Filistin bölgesinden Suriye ve Anadolu‟ya, oradan da Yunanistan üzerinden İtalya‟ya kadar ulaşmıştır. Kendisine öncelikle kadınları ve ezilenleri hedef kitlesi olarak seçen Hıristiyanlığın teolojik ve örgütsel gelişimi, Roma düzeni içerisinde yaklaşık dört asır süren bir etkileşim ve dönüşüm sürecinde gerçekleşmiştir. Pavlus ile başlayan bu dönüşüm süreci, Athanasius, Basil, Naziansuslu Gregory, Cyril, Justin Martyr, Clement, Origen, Hippolytus, Irenaeus, Tetrtulllian, Ambrose ve Augustine gibi bu sürecin öncü isimleri ile gittikçe çeşitlenerek artmış ve kadim geleneklerin Hıristiyanlık potasında yeniden şekillenmesini ve bu anlamda bir sürekliliğin gerçekleşmesini sağlamıştır. Roma‟dan doğan boşluğun Katolik Kilisesi tarafından doldurulması ve yeni gelen kavimlerin bu jeokültürel ortama intibakı da Hıristiyanlığın bu dönüşümcü ve dönüştürücü özelliği sayesinde mümkün olmuştur.
Yabancı bir imparatorluk içerisinde komünal ve kadim dünyanın toplumsal, kültürel ve politik meselelerine kayıtsız kıyamet beklentisi içerisinde sade bir hayat süren ilk Hıristiyanlar beklenen kıyametin gecikmesiyle organize olmaya başlamışlardır. Bu ilk organizasyon içersinde şüphesiz Roma Kilisesi dikkat çeken bir merkez olarak öne çıkmaktadır. Tam olarak ne zaman oluştuğu bilinmese de, 40 ve 50‟li yıllarla tarihlenen bir zaman diliminde Roma‟da bir Hıristiyan cemaatin varlığı bilinmektedir. Çünkü ilerleyen zamanlar Hıristiyanların sistematik bir devlet
baskısına maruz kaldıkları dönemdir. Başlangıçta Romalılarca Yahudiliğin bir mezhebi veya bu mezhebin mensupları olarak görülen Hıristiyanlar 64-68 yılları arasına rastlayan dönemde devlet zulmüyle karşı karşıya kalmışlar ve Pavlus ve Petrus gibi iki sembol isim de bu dönemde öldürülmüşlerdir. İmparatorluk baskısı altında geçen bu dönemlerde sonraki biçimiyle bir hiyerarşiden bahsetmek mümkün olmasa da dini otorite konusunda ilk işaretler kendisini göstermektedir. Örneğin şimdiki anlamda olmasa da “idareci” anlamına gelen episkopos ünvanı özellikle pagan asıllı kiliselerdeki lider kadro için kullanılmıştır. Başlangıçta kıdemlilerden (elders) oluşan bir heyet (presbyters) tarafından yönetilen kiliseler tedricen otokratik (monepiskopacy) bir sisteme doğru
geçmişler ve 150‟li yıllara gelindiğinde bütün kiliseler bu uygulamayı benimsemişlerdir. Bu teşkilat şeması Anadolu ve Suriye’deki kiliseler için Antakyalı İgnatius’un mektuplarında görülmektedir. Misyonlarının havariler kanalıyla Tanrı‟dan geldiğini iddia eden bu hiyerarşi, daha sonra yerlerini alacak olan haleflerini de yetiştirmeye gayret etmiştir. Dolayısıyla sonraki yüzyıllarda keskin hatlara sahip olacak bir ruhban ve laik ayrımı daha ilk dönemlerden itibaren kendisini göstermiştir.

Resmi liderlik rolleri biçimlendikçe, bu roller öncelikle İsa ile doğrudan herhangi bir şekilde irtibatlı olduğunu iddia edenlere verilmiştir. Zamanla İsa‟nın çağdaşları ölünce “havarilerin mirasçıları” kavramı gelişmiş ve yetki İsa‟ya ve onu doğrudan tanımış olan havarilere uzanan bir akrabalık silsilesinin sadece erkek üyelerine geçmiştir. Bu silsilenin saflığını korumak için de kendilerinden sonra gelenler özenle seçilmiş ve selefler haleflerin üzerlerine ellerini koyarak onları yetkilendirmişlerdir. Bu liderlik rollerinin oluşmasında sakramentler öğretisi merkezi bir rol oynamıştır. Çünkü sakramentlerin ifası için din adamlarına ihtiyaç vardır. Eğer Rabbin sofrasındaki ekmek ve şarap inanıldığı gibi İsa‟nın eti ve kanıysa (Luka 22:17-20), bunlara dokunan kişiler de Tanrı‟nın kutsal bir güce sahip olan vekilleri olmalıydılar. Yani Kilisenin kurumsal organizasyonunda göklerden yeryüzüne uzanan bir hiyerarşi vardır ki bu hiyerarşinin en tepesinde bulunan Baba Tanrı’nın gücü, Oğul İsa vasıtasıyla, onunki de yeryüzündeki temsilcileri olan din adamları kanalıyla yeryüzüne inmiştir. Böylece Kilise kendisini göklerden gelen bu yüce hiyerarşik güç modeline göre yapılandırmış ve bunu toplumun her kesimine teşmil ederek evrensel bir Hıristiyan toplum (Christendom) oluşturmayı amaçlamışlar ve bu uğurda siyasal yönetimlerle iş birliğine gitmişlerdir.
Havariler dönemindeki karizmatik liderlikten sonra kiliselerin birbirleriyle olan ilişkilerinde bir hiyerarşiden söz edilemez, ancak zamanla metropolitan statüdeki kiliselerle taşra kiliseleri arasında bir farklılaşma meydana gelecektir. IV. yüzyıla, yani İznik Konsili‟ne kadar Hıristiyan cemaat organik bir bağdan yoksun olarak kendi bölgelerinde kendi kurallarınca ve aralarında az ya da çok teolojik ve idari farklılıklarla birlikte yaşamaktadırlar. Bu dönemin belli başlı Hıristiyan merkezleri olan Roma, İskenderiye ve Antakya‟nın metropolitan statüde oldukları ve diğer kiliselere öncelikleri İznik Konsili‟nde alınan bir kararla resmiyet kazanmıştır. 451 Kadıköy Konsili‟nin 28. Kanonuyla da İstanbul Roma ile aynı statüye çıkarılmıştır. İlk yedi konsil ışığında, Roma ile İstanbul arasında; Roma, İstanbul, İskenderiye, Antakya, Kudüs Kiliselerinin hiyerarşik yapısı, taşıdıkları manevi değere göre kabul edilmiştir. Bu hiyerarşinin tepesinde Roma Kilisesi görülmektedir. Roma bu haliyle evrensel bir imtiyaza sahiptir. Bu imtiyazı ona bahşeden de Roma Kilisesi‟nin havari Petrus tarafından kurulmuş olmasıdır. Çünkü İsa’nın ifadesine göre Hıristiyanlık bizzat Petrus üzerine bina edilmiştir. Zira İsa, Kilisesini Petrus‟un üzerinde kuracağını ifade etmiş, Petrus da Hıristiyanlık misyon faaliyeti için geldiği Roma’da çarmıha gerilerek şehit edilmiştir. Roma Kilisesi‟nin sahip olduğu bu imtiyaz, ona her türlü dini toplantıya katılma, verilen bir hükmü bozma, yerine bir başka hüküm koyma yetkisi vermiştir.
313 Milano Fermanıyla imparatorluk baskısından kurtulan Hıristiyanlık, İmparator Theodosius (375-395) döneminde imparatorluğun resmi dini olma hüviyetini elde etmiş, bu sayede kilise ile imparatorluk karşılıklı bir etkileşim içerisinde olmuşlardır. Bir yandan imparatorluk Hıristiyanlaştırılırken diğer yandan Hıristiyanlık Romalılaştırılmıştır. Bazı inanç ve pratiklerdeki benzerlikler bir yana kilisenin yönetim biçimi ile imparatorluk formları arasındaki benzerlikler dikkat çekicidir. Örneğin papalar I. Leo (440-461)‟dan itibaren Pontifex Maximus (başrahip) ünvanını kullanmışlardır ki bu unvan önceleri imparatorlar tarafından kullanılmıştır. Bu karşılıklı etkileşimde daha dinamik bir görüntü çizen Kilise, Batı Roma İmparatorlığu‟nun yıkılmasıyla oluşan otorite boşluğunu –şartların da elvermesiyle- çok iyi değerlendirerek Avrupa‟da inisiyatifi ele geçirmiş ve Batı Avrupa‟da toplumsal hayatın her alanına hükmeden devasa bir yapıya dönüşmüştür.
İşte bu yapının kumanda merkezi Papalık, en amir konumdaki şahsiyet ise papa olmuştur.
Dini alanda elde etmiş olduğu bu amir konumundan kaynaklanan güçle Papalık ilk defa 756 yılında Frenk Kralı Pepin (Kısa Pepin)‟in Papa II. Stephen‟e Orta İtalya‟nın geniş bir bölümünün hakimiyetini bahşetmesiyle (Donation of Pepin) de “Papalık Devletleri” (Papal States) kurulmuş ve böylece Papalık dünyevi bir hakimiyet sahasına kavuşmuştur. Papalığın bu dünyevi hakimiyeti 1870 yılına, İtalyan birliğini hedefleyen risorgimento (diriliş) kuvvetlerinin Roma‟yı işgaline kadar bin yıldan fazla bir süre devam edecektir. 1870 İtalyan işgaliyle dönemin papası IX. Pius Vatikan‟a kapanarak kendisini mahpus ilan etmiş ve Papalığın bu esareti 1929 Lateran Antlaşmasına kadar yaklaşık 60 yıl sürmüştür. Bu tarihte Papa XI. Pius‟un idaresi altında Papalık Devlet Sekreteri (Dış İşleri Bakanı) Kardinal Pietro Gasparri ve İtalya Başbakanı Senyor Cavaliere Benito Mussolini bir araya gelmişler ve İtalya –çok küçük de olsa- Papaya bir toprak egemenliği tanıyarak günümüz Papalığının, yani Vatikan Şehir Devleti (Vatican City State)‟nin temelleri atılmıştır. Bu anlaşma neticesinde papa uluslararası arenada var olma, geniş bir diplomatik temsil ağına sahip olma ve uluslararası organizasyonlara hükumet dışı bir kuruluş olarak katılmaktan daha ileri bir erişim imkanına sahip olmuştur.

Papalık-Katoliklik Özdeşliği
“Katolik” kelimesi Grekçe “evrensel” anlamına gelen katholikos sıfatından gelir. İlk defa Antakya Kilisesi‟nin lideri Aziz Ignatius (?35-107)‟un mektuplarında geçen bu kelime muayyen küçük bir cemaate karşın inananların oluşturduğu topluluğu; parçaya göre bütünü ifade etmektedir. “Katolik” kelimesi II. asrın sonlarından önce ayrılıkçı gruplar karşısında evrensel ya da “Katolik” Kilisenin tanıklığını ve öğretisini ifade etmeye başlamıştır. IV. yüzyıldan itibaren de heretik ya da ayrılıkçı gruplara karşı “hakiki-doğru” kiliseyi belirtmek için kullanılmıştır. Ortaçağlarda heresinin karşıtı olarak hakiki, gerçek itikadı (ortodoksi) tanımlamak için kullanılan bu kavram 1054 yılındaki Doğu-Batı ayrılığından (Schisma) ve XVI. yüzyıldaki Protestan Reformundan sonra ayrıştırıcı bir karakter kazanmıştır. 1054 yılından itibaren Roma Kilisesi kendisini “Katolik” olarak vasıflandırırken Doğu Kiliseleri ise “Ortodoks” ünvanını kullanmışlardır. Katolik kavramı Reformasyondan itibaren ise “Protestan” kelimesine karşıt olarak kullanılmıştır. Ancak bu kelimenin tam karşıtı “sectarian” (dar görüşlü, tarikatçi, mezhepçi) kelimesi, yani kendisini
bütün yeryüzüne yayılmış kiliseden ve bir dereceye kadar da dünyadan soyutlamış ve “Kilisenin sadece bir parçasına ait olan” anlamına gelmektedir. Anglikanlar ise Katolikliğin sadece Roma’ya tahsisini doğru bulmamış, eski bölünmemiş Kilisenin temsil ettiği tek bir Katolik Kilisenin mevcudiyetini ve bunun Anglikanlar’la eski Katolikler’i (old Catholics) ve Ortodokslar’ı da kapsadığını, çünkü onların da havarilere dayandıklarını, eski Katolik (evrensel) inanç ve uygulamayı devam ettirdiklerini söylemişlerdir. Bununla birlikte Anglikanlar, XVI. yüzyıldan itibaren Roma’ya bağlı kiliselere Roma Katolik Kilisesi adını vermişlerdir. Reformasyon sonrası Roma ile bağını koparan kiliseler ise “Protestan” adını almışlardır. Öte yandan XX. yüzyılın ortalarına kadar Katolik, Ortodoks ve Protestan olarak kendilerini tanımlayan cemaatlerin her birinin kendilerini Hıristiyanlığın gerçek temsilcisi olarak görüp diğerlerini sapkınlıkla suçlayıp tekfir etmelerinden dolayı bazen de “Katolik dini”, “Ortodoks dini”, “Protestan dini” şeklinde müstakil bir dini ifade ediyor gibi kullanılmıştır. Ancak günümüzde papayı Tanrı‟nın yeryüzündeki temsilcisi, İsa‟nın vekili, Petrus‟un halefi, inanç ve ahlak konularında bağlayıcı yanılmazlık yetki ve otoritesine sahip en üst otorite olarak kabul eden kilise ve müntesipleri Katolik olarak tanımlanmaktadır. Diğer bir ifade ile papayı kabul etmekle Katolik olmak adeta özdeşleşmiş, Papalık ve Roma Kilisesi iç içe geçmiş ve Papalık Katolik kimliğinin en belirgin simgesi haline gelmiştir. Buna ilaveten merkezi ve muhafazakar yönetim şekli ve papanın davet ve onayıyla meşruiyet kazanan bir genel konsil anlayışı da Katolik Kilisesi‟nin ayırt edici özellikleri arasında yer alır olmuştur.
Diğer yandan Roma‟nın, Katolikliğin merkezi konumunda (ve iddiasında) olması temel ökümenik bir problem olarak da görülmektedir. Zira Roma ile irtibatı olan Katolikler “Roma Katoliği” midir yoksa sadece “Katolik” midir. Bu görüşte olanlara göre bir çok Anglikan, Ortodoks, Protestan ve Doğu Hıristiyan‟ı da kendilerini Katolik saymaktadır. Yine bazı Katolikler de “Roma” tanımlamasının Kilise bilimi (ecclesiology) içerisinde kullanılmasına karşı çıkmaktadırlar. Zira “Roma” sıfatı Katolikliği tanımlamaktan ziyade sınırlamakta, daraltmaktadır. Onlara göre “Roma” sıfatı Roma piskoposluk bölgesine veya Roma‟nın görüşlerine delalet etmektedir. Ayrıca Petrus‟un Kilise‟nin temeli ve lideri olarak görevlendirilişinin Roma‟da değil Kudüs‟te gerçekleştiği, dolayısıyla kiliseler arasında Katolikliğin alameti farikasının Roma‟nın önceliği değil, Petrus‟un önceliği olduğunu ve Kilise‟yi aynı anda “Katolik” ve “Roma” diye isimlendirenlerin tutarsız duruma düştüklerini belirtmektedirler. Diğer yandan doğu ritlerini uygulayan, Latin ve Roma karakterli olmayan ancak Roma ile birlik halinde olan Katolik yedi kilise geleneğinin de (Ermeni, Bizans, Kıpti, Habeş, Keldani, Maroni) “Roma” sıfatını hoş karşılamadıklarını ifade etmektedirler. Zira bu kiliselerin hiç birisi Roma Katolik Kilisesi değildir. Bu sebeple Katoliklik, Roma veya Batı ile sınırlandırılamaz, Katoliklik, evrenselliktir. Bununla birlikte 1054 yılındaki Doğu-Batı bölünmesinden itibaren Batı Kilisesi‟nin takip ettiği politikanın bir sonucu olarak, bugün Katolik Kilisesi denildiğinde Roma Katolik Kilisesi anlaşılmaktadır.
Yararlanılan Kaynaklar
Mürsel Özalp, Papanın Yanılmazlığı Doktrini
Bekir Zakir Çoban, Geçmişten Günümüze Papalık
Ahmet Hikmet Eroğlu, Ökümenizm ve Fener Patrikhanesi
Baki Adam, Yahudilik ve Hıristiyanlık Açısından Diğer Dinler
Linda Woodhead, Hristiyanlık
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Mürsel Özalp’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com