Etiket arşivi: hz. ömer

İslam Tarihinde Halifelerin Göreve Gelişi, Şekil ve Yöntemleri

Kur’an-ı Kerim ve Halifeler

Bilindiği gibi Hz. Peygamber’in ümmetine karşı tebliğ (anlatmak) ve tebyîn (açıklamak) ile toplum liderliği olmak üzere iki görevi vardı. Onun vefatıyla, risâlet görevi sona ermiştir. Ancak, her bir ferdine emek vererek oluşturduğu toplum yaşamaya devam edeceğinden, “imamet” diye adlandırılan toplum liderliği görevi devam edecektir. Bu yüzden boşalan devlet başkanlığı makamı Müslümanlar tarafından değişik yöntemler ile doldurulmuştur. Biz müteakip satırlarda bunlardan “şûrâ, istişârî ta’yîn ve biat” mekanizmalarının halifelerin belirlenmesindeki rolü üzerinde duracağız.

Öncelikle müslümanların “en güzel örnek” olarak kabul ettikleri Hz. Peygamber’in bu konuyla ilgili tasarruflarına bakalım:

Hz. Peygamber hayatta iken bir savaş, sefer gibi nedenlerle Medine dışına çıktığında yerine vekil bırakmıştır. Ayrıca kendisinin bizzat katılamadığı savaşlara bir veya daha fazla sayıda komutan atadığı da bilinmektedir. Ancak vefatıyla birlikte boşalan devlet başkanlığı makamı için aynı uygulamayı yapmamıştır. Bunun üzerine Müslümanlar kendi inisiyatifleriyle önce Hz. Ebu Bekir’i (632-634), akabinde Hz. Ömer’i (634-644), sonra Hz. Osman’ı (644-656) daha sonra da Hz. Ali’yi (656-660) devlet başkanlığı makamına getirmişlerdir.

Onların devlet başkanlığına getirilmesi, “aday tespiti ve biat”şeklinde iki aşamada gerçekleşmiştir. Bu tespiti yaptıktan sonra önce aday tespiti sonra da biat aşaması konularını ele alalım:

Halifelerin Belirlenmesinde Şûrâ

Bilindiği gibi ilk halife Hz. Ebu Bekir’in aday olarak belirlenmesi, Benû Saîde Sakîfesi’nde gerçekleşir. İkinci halife Hz. Ömer ise devlet başkanı makamında oturan Hz. Ebu Bekir tarafından ümmete aday olarak takdîm edilir. Üçüncü halifeninin belirlenmesi için aday tek değil, yine devlet başkanı tarafından altı kişi olarak takdîm edilir. Dördüncü halife Hz. Ali ise, isyancıların hâkim olduğu bir ortamda biraz da onların gölgesinde adaylığı kabul etmek durumunda kalır. Zikri geçen süreçlerde aday belirleyen kişi ya da kişiler ile takdim şekilleri farklı farklı olmuştur. Ancak hepsinin ortak yönü, ya iktidarı ellerinde bulundurmaları veya arkalarında kamu gücünün olmasıdır.

İlk halife Hz. Ebu Bekir’in seçiminde ne aday olarak takdim edilenlerin, ne de edenlerin devlet başkanı gibi resmî bir kişilikleri yoktu. Bununla birlikte onların muhacirler adına konuştukları söylenebilir. İstişâre çeşitlerinden konunun uzmanıyla yapılan müşâvere mekanizmasının işleyişindeki “kendisiyle istişâre edilen kimsenin bilirkişi olması gerektiği” kuralı hatırlandığında Hz. Ebu Bekir’in aday olarak gösterilmesinin doğru bir tercih olduğu düşünülebilir. Zaten Benû Saîde Sakîfesi’ndeki toplantıda Hz. Ebu Bekir tarafından dile getirildiği rivayet edilen, “İmamlar Kureyştendir”  sözünün etkisiyle Ensar’ın ikna edilme konusunda büyük mesafe alınması da, bu fikri destekler mahiyettedir. Aynı zamanda daha sonraki hukukçular tarafından geliştirilen ve devlet başkanı seçiminde adayı belirleyen ve görevden alan bilirkişi heyeti olarak adlandırılan “Ehlu’l-hall ve’l-akd” mekanizmasının öncülleri olarak bu toplantının gösterilmesi de bir tesâdüf olmasa gerektir. Bununla birlikte ilk halifenin belirlenmesinde sözü edilen aday teklifi mekanizmasının müesses bir nizamın gereği olarak ortaya çıkmamış olması, hem devletin bu konuda henüz bir geleneğinin oluşmadığını, hem de o anda mevcut olan cenaze şartlarının bir sonucu olarak ortaya çıktığını gösterir.

Konuya üçüncü halife adaylarının belirlenmesi noktasından bakıldığında; bu adayların bizzat devlet başkanı Hz. Ömer tarafından altı kişi olarak belirlendiği görülür.

Aslında Halifenin; “Ebu Huzeyfe’nin kölesi Sâlim veya Ebu Ubeyde b. Cerrah hayatta olsaydı onlardan birini belirlerdim”sözüyle kendisini bu konuda yetkili olarak gördüğü açıktır. Öte yandan adayları kendinin belirlemesi veya Müslümanlardan birini halife olarak ta’yîn etmesi, kendisinin yetkili olup olmaması konusunda özü itibariyle aynı şeydir. “Müslümanların işleri aralarında şûrâ iledir” ilkesine rağmen Hz. Ömer’in bu konuda kendisini yetkili görmesi, henüz devlet geleneklerinin oluşum aşamasında olması nedeniyle otorite boşluğunun oluşacağı veya müslümanların biatını almış bir devlet başkanı olarak, onlar adına kendisini yetkili görmüş olmasıyla izah edilebilir.

Ayrıca Hz. Ömer, halife adayı olarak gösterdiği şahıslardan Hz. Ali’ye “halife seçilirse Haşimoğullarını halkın yönetimine getirmemesi; Hz. Osman’a da Ebu Muaytoğullarını insanların başına musallat etmemesi” îkâzında bulunur. İkinci halife Hz. Ömer, arkalarındaki kamuoyu desteği veya temsil güçlerinin etkisi nedeniyle bunları muhtemel halife olarak görmüş olmalıdır. Onun bu iki sahabeyi özellikle ait oldukları kabileleri yönünden uyarması, hem Cahiliye döneminde bu iki kabile arasındaki rekabeti hem de muhtemel etki alanlarını göstermesi bakımından önemlidir. Ayrıca daha sonraki süreçte yeniden ortaya çıkan ve Ali-Muaviye mücadelesi şeklinde tezahür eden Hâşimî-Emevi mücadelesi de, bir devlet başkanı olarak Hz. Ömer’in hem toplumunu çok iyi tanıdığını, hem de ne kadar ileri görüşlü olduğunu gösterir.

Hz. Ömer sadece bu heyeti belirlemekle kalmaz, muhtemelen yine kamu otoritesi adına kendisinde mevcut olarak gördüğü yetkiyi kullanarak bu kurulun işleyişine destek amacıyla Süheyb er-Rumi’yi namaz imamlığı, Ebu Talha Ensarî’yi elli kişilik bir güvenlik gücü ile halife adaylarını korumak; Mikdad b. Esved’i de yeni halifenin seçim organizasyonunu ve Medine şehrinin güvenliğini sağlamak için görevlendirir.

Ayrıca bu destek ekibinin kurulun işleyişine verecekleri katkının çerçevesini de yine bizzat kendisi belirler. Buna göre üç gün içinde seçim sonuçlandırılacaktır. Eğer çoğunluk bir kişi üzerinde ittifak eder de adaylardan birisi aksi görüş bildirirse bu durum ölüm nedeni sayılacaktır. Ya da belirlenen sürede kurul ittifak sağlayamazsa hepsi öldürülecektir. Oğlu Abdullah ise aday olamayacak ve çoğunluğun yanında yer alacaktır. Ancak taraflar tercihlerinde üçe üç kalırlarsa da Abdurrahman b. Avf’ın tarafını tutacaktır. Bu kararlar ilk etapta “hayırlı işte acele edilmesi” ve dolayısıyla kargaşaya meydan verilmemesi için alınan tedbirler şeklinde değerlendirilebilir. Abdullah b. Ömer’in kurul üyeliğine dahil edilmesi ise tamamen kurulun seçim konusunda üçe üç kalarak işleyişin tıkanmamasını temin amacıyla yapılan teknik bir tercihten başka bir şey olmadığı düşünülebilir.

Halife tabir caizse kurulun tüzüğünü net bir şekilde ortaya koymuş iken, kurul üyelerinin kendilerinin yeni bir tüzük belirlemesi, bu toplumu oluşturan fertlerin kültüründe mevcut olan hakeme başvurma geleneğinin ağır bastığının bir göstergesi olmalıdır. Bu özellik, Hz. Ali-Muaviye mücadelesindeki meşhur hakem olayında da ortaya çıkacaktır. Câbirî, halîfe seçimi meselesini, Emevî-Hâşimî kabilelerinin güç ekseninde değerlendirmek suretiyle, bu dönemde Ümeyyeoğulları taraftarlarının, Hâşimoğulları destekçilerinden sayı bakımından daha fazla olduğunu ileri sürerek, demokratik bir seçim olsa dahi sonucun Hz. Osman lehine tezahür edeceğini, dolayısıyla Abdurrahman b. Avf’ın yaptığı seçimin kamuoyunun görüşleri doğrultusunda gerçekleştiğini iddia eder. Benzer şekilde Abdülaziz Dûrî de halîfe seçimi çalışmalarında Benî Umeyye’nin rakiplerine göre iyi çalıştığı, kendi adaylarını seçtirmek amacıyla iyi propaganda yaparak istediği neticeyi aldığı kanaatindedir.

Bu seçici kurulun sadece muhacirlerden oluşması, Ensar’ın da destek ekibi şeklinde görevlendirilmesi, “Emirler muhacirlerden, vezirler Ensardandır”  şeklinde Sakîfe Toplantısı’nda Hz. Ebu Bekir tarafından belirlenen politikanın ürünü olarak düşünülebilir.

Fakat bu tavır başta kurucu iktidar olarak tavsif edebileceğimiz Hz. Peygamber’in Akabe Biatı uygulamasından çıkarılabilecek “muhatap toplumun her kesiminin biata dâhil edilmesi gerekir” kuralıyla çelişmektedir. Öte yandan “İşleri aralarında şûrâ iledir” ilkesi gereğince Hz. Ömer gibi devletin ikinci kurucusu olarak kabul edilen önemli bir şahsiyetin “keşke ümmetin tamamının iştirakiyle seçim yapabilsek” demesi beklenirken “Ebu Ubeyde veya Ebu Huzeyfe’nin kölesi Salim hayatta olsaydı onu vasiyet ederdim” şeklinde cevap vermesi anlaşılması zor bir konudur.

Hz. Ömer, sözü edilen iki adaydan birini aday gösterirdim derken, belki de selefinin sünnetini uygulamaktadır. Ancak yine aynı Hz. Ömer, Benû Saîde Sakîfesi’ndeki ilk halifenin seçimiyle sonuçlanan toplantıyla ilgili olarak yaptığı bir konuşmada; içine tam olarak sinmeyen aceleye getirilmiş bir seçim olduğu kabilinden bir değerlendirmede bulunmuştur. Bu durum ortadayken ilk halifenin sünnetinin gerekçesi de kendiliğinden ortadan kalkmış olduğu halde, ikinci halifenin atama yapması gerçeği, ümmetin selametini istemesinin bir sonucu olarak değerlendirilebilir. Dört Halife içinde sonraki devlet başkanını belirlemesi konusunda ümmetten kendisine teklif yapılmayan tek halife, Hz. Osman’dır. Bu durum belki ümmetin içinde bulunduğu kaos ortamının bir sonucu olabilir. Ancak muhacirlerin ilk halife Hz. Ebu Bekir’den beri ellerinde bulundurdukları halife olma ayrıcalığına artık gölge düştüğünün de bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Çünkü Hz. Osman’ın isyancılar tarafından evinde şehit edilmesi üzerine boşalan hilafet makamına kimin getirileceğini, isyancıların gölgesinde biraz da onların yönlendirmesiyle belirlemek durumunda kalmışlardır.

Bütün bu değerlendirmelerden sonra halifelerin belirlenmesinde şûrânın rolü için şunlar söylenebilir:

1. Halifelerin belirlenmesinde önemli olan adayın ya da adayların tespitidir. Çünkü sonraki süreç, ümmetin bağlılığının göstergesi olan biattır. Müslümanlara bu aşamadan sonra ikinci bir seçenek sunulmadığı için bu konuda onların görüş belirtmeleri veya itiraz etmeleri sözkonusu değildir

2. Dört Halife Dönemi’nde aday belirleme durumunda olan kimseler ya ümmetin biatını almış devlet başkanları veya arkasında kamu desteği olan kimseler olmuştur. İlk halife Hz. Ebu Bekir tarafından belirlenen “Emirlerin Muhacirlerden, vezirlerin de Ensardan olması” kuralı nedeniyle bu iki kesimin dışındaki toplumun diğer kesimlerine bu konularda inisiyatif hakkı tanınmamıştır. Bu durum devletin toplumun bütün kesimlerini kucaklama yerine, bir kesimini öne çıkarması anlamına gelir. Zaten Hz. Osman dönemindeki isyan hareketlerinin de bu uygulamaya öteki kesimlerin gösterdikleri bir çeşit tepki olduğu söylenebilir.

3. Bütün bu şartlara rağmen halifelerin belirlenmesinde, kendileriyle istişare edilenlerin bütün toplumu temsil etme noktasında bazı sıkıntılar olmakla beraber, bu mekanizma belirleyici olmuştur. Hz. Ömer’in kendisinden sonraki halifeyi belirlemek üzere teşkil ettiği heyet ve onların çalışma sistemi konuyla ilgili önemli bir aşamadır. Ancak bu heyetin sadece yeni halifeyi seçmek üzere oluşturulmuş bir kurum olup sonraki süreçte sözgelimi halifeyi görevden almak gibi bir yaptırım gücü ve yetkiyle donatılmamış olması bir eksiklik olarak düşünülebilir. Bunun nedeni muhtemelen kabile geleneklerinde mevcut olan “şeyhin riyaseti ömrüyle mukayyettir” kuralının bir yansımasıdır.

islam halifeleri

Halifelerin Belirlenmesinde İstişâre

Hz. Peygamber’in vefatından sonra müslümanların peygambersiz hayata intibakları sürecinde devlet başkanlığı görevine getirilen Hz. Ebu Bekir, yönettiği insanların içinde bulundukları buhranlı duyguları ustalıkla gidermesini başarmıştır. Bu kadar önemli görevleri kısa sürede yerine getiren Hz. Ebu Bekir de mukadder sona geldiğini anlayınca yerine bir halef bırakması gerektiğini düşünür ve bunun kim olduğunu âdetâ hissettirmek ve müslümanları fikren buna hazırlamak için hastalığı artınca Hz. Ömer’i namaz kıldırması için görevlendirir.

Aslında Hz. Ebu Bekir’in halefini işaret etme noktasında Hz. Peygamber’in uygulamasına muhâlif hareket ettiği düşünülebilir. Ancak o, ikinci bir Sakîfe sarsıntısının yaşanmaması, başlayan fetih sürecinin sekteye uğramaması gibi nedenlerle, yerine Hz. Ömer’i halife adayı olarak teklif ve teşvik etmeyi uygun bulmuş olmalıdır. Bunun için halife, bazı sahabeyle istişare eder. Bunlardan Talha, hasta yatağında yatan Hz. Ebu Bekir’e şöyle der: “Cenab-ı Hak sana Ömer’i niye seçtin diye sorarsa ne cevap vereceksin? Onun bize gösterdiği şiddeti görmüyor musun?” Bu sözleri duyan Hz. Ebu Bekir, “Siz beni Cenab-ı Hakk’ın adını kullanarak korkutmak mı istiyorsunuz? Sizin işinizde zerre kadar haksızlık etmiş olan hüsrana uğrasın. Rabbime mülâkî olduğum zaman vereceğim cevap şudur: Ey Rabbim! Kullarının işlerini en hayırlılarına tevdî ettim. Sen bu sözlerimi seninle birlikte olanların hepsine anlat!”

Bundan sonra da, Hz. Osman’ı çağırtarak ona vasiyetnâmesini yazdırır:

Ebu Bekir b. Ebi Kuhafe’den müslümanlara taahhüttür. Ömer b. Hattab’ın size halife olmasını istiyorum. Adil davranacağını ümit ediyorum, eğer zulüm ederse ben gaybı bilemem, ben sizin için hayırlı olanı tavsiye ediyorum. Sonra Hz. Osman’a yazdıklarını oku der. O da okuyunca tekbir getirerek bu vasiyetin halka tebliğini ister ve yanındakilere şöyle der:

“Size bir kişiyi halife olarak teklif ediyorum ki o benim akrabam değildir. Ömer b. Hattab’ı halife olarak kabul ediyor musunuz? Bence hilafete en yakın olan odur”.

Hep birden, “kabul ediyoruz” cevabını verirler, “onu dinleyin ve ona itaat edin” dediğinde de “onu dinledik ve itaat ettik” derler.

Hz. Ebu Bekir’in daha görevdeyken halifelik nüfûzunu da kullanarak kendisinden sonraki halifenin kim olacağı ile ilgili aday teklifi, veliaht tayinini çağrıştıran yeni bir usûl olmuştur. Nitekim Emevi devletinin ilk halifesi olan Muaviye b. Ebi Süfyan, oğlu Yezid’i halife adayı olarak belirlerken, itirazları susturmak için Râşid Halifeler’in ilkinin tatbikatını kendisine örnek göstererek uygulamasına meşrûiyet kazandırma gayreti içinde olmuştur. Aslında Muaviye b. Ebi Süfyan’ın uygulaması ile Hz. Ebu Bekir’inkinin mukayesesi bir mantık hatasından başka bir şey değildir. Aynı zamanda daha iki sene evvel Sakife tecrübesi ve ridde olaylarını yaşayarak peygambersiz hayata intibakta zorlanan bir toplum için, Hz. Ömer gibi güçlü bir liderin riyaseti, sözü edilen menfî olayların yeniden yaşanmaması için yerinde bir çözüm olarak da düşünülebilir. Tarih arşivi bu yazıda sizlere, İslam Halifeleri hakkında bir araştırma sunuyor.

Halifelerin Otoritesinin Kabulünde Biat

Önceki satırlarda dile getirildiği gibi, halifelerin belirlenmesinde asıl olan adayların tespitidir. Bundan dolayı devletin teşkilinde asıl unsur olan toplumun, kendi başkanını doğrudan belirlediğini söylemek zordur. Onlara düşen, gösterilen adaya bağlılık biatında bulunmaktır. Bunun gereği olarak itaat etmek de, dînî bir zarûrettir. Öte yandan kendilerine biat etme yetkisi tanınanlar da sadece Muhacirler ile Ensar’dır. Devletin kurucusu olarak Hz. Peygamber’in yaptığı Akabe biatları hatırlandığında, hem nakîblerin seçiminde, hem de biat konusunda toplumun bütün kesimlerinin muhâtab alındığı görülür.

Dört Halife Dönemi’nde ise, fetihlerin devam etmesi ve seçmenlerin tam olarak belirlenmemiş olmaları nedeniyle, sadece Muhâcir ve Ensarın biatının alındığı düşünülebir. Ancak bu, sadece ilk üç halifenin belirlenmesi konusunda halen fethin devam ettiği muhtelif bölgeler için geçerli olabilir. Öteden beri meskûn durumda olan Mekke, Taif gibi şehirler ile Hz. Ömer döneminde kurulan ordugâh şehirler için geçerli bir durum olmasa gerektir. Bununla birlikte Hz. Ali’nin meşrûiyet kaygısı nedeniyle valiler üzerinden de olsa, taşradakilerin biatlarının alınması yoluna gittiğini hatırlarsak bu uygulama, dönemin şartları çerçevesinde istenirse yapılabileceğini gösterir.

İlk halife Hz. Ebu Bekir’in hilafete seçildiğinde yaptığı konuşmaya baktığımızda kendisine yapılan bağlılık biatının gereği olarak, ümmetin ona itaat etmesi gerektiğini görüyoruz.

Bu durum bir kimseyi toplum adına tasarrufta bulunmak üzere yetkilendirmenin zarûrî bir sonucudur. Konuşmasında halife, itaatın ön koşulu olarak kendisinin “Allah’a ve Rasulüne itaatını” göstermektedir. Bu şartı bizzat kendisi çiğnerse “itaat etmenize gerek yok” demektedir. Bu durum, dönemine göre oldukça ileri bir uygulama olarak düşünülebilir. Bununla birlikte ilk üç halife döneminde Muhacir ve Ensar dışındaki müslümanların biatı alınmamış ama itaat etmeleri istenmiştir. İlk iki halife döneminde itaat yükümlülüğü olan ümmetin önemli bir sorun çıkardığına şahit olunmamıştır. Ancak Hz. Osman’ın kısaca kabiledaşlarını kollamak olarak nitelendirilebilen tasarrufları, ümmet tarafından sözü edilen koşullardan bir sapma olarak görülmüş olmalıdır ki, isyancılar Medine’yi kırk gün abluka altında tutmalarına rağmen, vaktiyle ona biat eden Medineli müslümanların onu korumak için ciddî bir tepki göstermediklerini görüyoruz.

Hatırlanacağı gibi devletin varlık nedenlerinden biri, insanların sosyal bir varlık halinde yaşamalarının bir sonucu olarak, ortaya çıkan problemlerin çözümünde üstün bir otorite te’sîsidir. Yani insanlar kendilerinin yaratılıştan getirdikleri hak ve yetkilerinin bir kısmını, yine kendi lehlerine kullanması için içlerinden seçtikleri bir kimseye devrederler. Yönetici olarak adlandırılan zikri geçen yetkili de, onlardan aldığı yetkiyi onlar adına ve belirlenen ölçülere göre kullanır.

Dört Halife Dönemi’ne baktığımızda ise, gerek halife adayının/adaylarının belirlenmesinde, gerekse ona biat edilmesi noktasında toplumun bütün kesimlerini kucaklayıcı bir tavrın izlenmediğini görüyoruz.

Bu durum devlet erkini kullanan halifenin, müslüman toplumun bütün kesimlerine eşit mesafede olmadığı izlenimini vermektedir. Onlara biat hakkı tanımadan itaat etmelerinin beklenilmesi de, kendi içinde tezat teşkil etmektedir. Durum böyle olmasına rağmen siyasi otorite, kendisini belli bir süre de olsa kabul ettirmiştir. Bu süreçte müslüman halkın halifelerini ve onların atadıkları görevlileri, inançları gereğince itaat edilmesi gereken “ulu’l-emr” olarak değerlendirmeleri çok önemli bir faktördür. Nitekim kurulan bu otorite, Hz. Osman döneminde kabilecilik ve maddi değerlere daha çok önem veren taşralı kabilelerin baş kaldırısı ile çok önemli ölçüde yara almıştır.

Sonuç olarak, yeni halifenin belirlenmesinde, konuyla ilgili Hz. Peygamber’in uygulamalarını da dikkate aldığımızda, hem adayın belirlenmesi hem de onayının alınması noktasında kabile geleneklerinin daha belirleyici olduğu söylenebilir.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Osmanlı Devletinde Salgın Hastalıklar ve Uygulanan Şifa Yöntemleri

Ekonomik Büyüme Nedir?

Kaynak

Eyüp Kurt, Dört Halife Döneminde Yönetim Anlayışı

*Bu çalışmanın tüm hakları, Eyüp Kurt’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Hz. Ömer Döneminde Ticaret ve Para

Ticaret

Dürüst ve doğru yapılan ticaret topluma bir hizmet ve dolayısıyla Allah’a ibadet sayıldığından dürüst tâcirin ve hac ziyareti yapanların kazanç elde ettikleri meşru ticarete cevaz verilmiştir. Bundan dolayı ticaret özgürlüğüne hiçbir engel getirilmediği gibi serbest ticareti geliştirmek için mümkün olan bütün önlemlere başvurulmuştur. Hatta Hz. Ömer, bazı durumlarda vergileri bile düşürmüştür. Mesela zahire ve zeytinyağı ticaretiyle uğraşan Suriyeli Nabatîlerin ödediği ticaret vergisinde, başkente gıda gelişini desteklemek amacıyla yüzde 50’lik bir indirim yapmıştır. Bunun yanı sıra serbest rekâbet şartlarının geçerli olacağı bir pazar oluşturabilmek için de tedbir almıştır. Aşırı fiyat düşürme, stokçuluk ve sınırsız kâr gibi hususlar sürekli kontrol altında tutulmuşudur.

Hz. Ömer dönemi ticari hayat hakkında kısa bir girişin ardından dönemin ticari hayatını başlıklar altında ele almayı çalışmamızın sıhhati açısından uygun gördük.

Fiyat Uygulaması

Hz. Ömer fiyat kontrolüne büyük özen göstermiştir. Pazarlarda serbestlik anlayışı olmasına rağmen tefeciliğe hiçbir zaman müsaade etmemiştir. Rakibi aradan çıkarmak amacıyla malın daha ucuz satılmasına izin vermezdi. Malın daha ucuz satımını yasaklamıştı. Bu emir serbest ticaretin rekâbetin bulunduğu bir pazarda malın satış fiyatıyla maliyet fiyatının ancak o mal üreticiye her zamankinden daha yükseğe mal olduğu zaman satılabileceği prensibini bir formül halinde ifade etmektedir. Gerekçesi basittir. Satış fiyatı, malını elverişsiz şartlarda üretmiş olan şanssız üreticinin giderlerini karşılayabilecek bir düzeyde olmalıdır. Aksi halde zarar etmemek için ürünü pazara getiremeyecektir.

Hz. Ömer’in fiyatlara müdahalesiyle ilgili olarak Hatîb b. Ebû Belta hadisi aktarılır. Burada tavan fiyat değil taban fiyat koymakla ilgili bir durum söz konusudur. Muvatta’da anlatıldığı şekliyle Hz. Ömer, çarşıda kuru üzüm satmakta olan Hatîb b. Ebû Belta’nın yanına geldi. Ve ona “Ya fiyatını arttırırsın ya da malını çarşımızdan kaldırırsın” dedi. İmam Şâfî ise Mâliki’nin rivayetinin devamının da olduğunu söyleyerek Hâtıb olayını detaylı bir şekilde anlatmaktadır. Şöyleki: “Hz. Ömer Musalla çarşısında iki çuval kuru üzüm satmakta olan Hâtıb’ın yanına gelerek malının fiyatını sordu. Hâtıb iki müdünü bir dirheme sattığını söyledi. Daha sonra Hz. Ömer Hâtıb’a şöyle dedi: “Tâif’ten kuru üzüm yüklü bir kervan geliyor. Onlar senin fiyatını göz önünde bulundururlar. Ya fiyatını yükselt ya da kuru üzümünü evine koyar oradan dilediğin fiyatâ satarsın.”

 

Hz. Ömer, ihtikâr konusunda da hassas davranmıştır.

Muvatta’da Hz. Ömer “Bizim çarşımızda İhtikâr yoktur. Ellerinde fazla mal olan kimseler bize karşı ihtikâr yaparak mallarını satamazlar.” dediği aktarılır. Bir taraftan ihtikâr yasaklanırken diğer taraftan dışarıdan mal getirerek piyasaya süren tâcir övülmüştür. Hz Ömer “Yaz-kış dışarıdan mal getiren câlib (şehre uzak yerden mal getiren tâcir) Ömer’in misafiridir. Onlar dilediği gibi satar, dilediği gibi tutar.” demiştir.

Piyasanın dengesi tek bir tarafın korunmasıyla sağlanmaz. Ticaretin muhataplarının tümünün korunması gerekir. Yeterince kâr edemeyen ve engellemelerle karşılaşan tâcir maliyetini karşılayamaz duruma düştüğü takdirde piyasadan çekilmek zorunda kalır. Bu nedenle ki Hz. Ömer, tüketiciyi koruduğu kadar tâciri de korumuş ve onları zarar etmemeleri için gerekli ortamı hazırlamıştır. Kıtlık zamanlarında ortaya çıkan fiyat artışları döneminde fiyatlara müdahale yapılmamasında tâcirin zarardan korunması düşüncesi vardır.

Hz. Ömer döneminde piyasada olan bazı malların fiyatları şu şekildedir:

1. Buğday: 1 ila 2 dirhem

2. Gömlek: 2, 3, 4, 6, ½, 8, 14, 400 dirhem

3. Manto: 4, 5, 8, 100, 200, 500, 1,000 dirhem

4. Pantolon: 4 dirhem

5. Pabuç: 1 dirhem

6. Keçi: 3, 5 dirhem

7. Deve: 40, 70, 120, 300, 400 dirhem

8. Zırh: 100 dirhem

9. Kalkan: 3 dirhem

10. Silah: 280 dirhem

11. Eyer (devenin): 13 dirhem

12. Tarım Toprağı: 100, 100.000, 170.000, 1.600.000 dirhem

13. Bahçe: 100 dirhem

14. Hurma ağacı: 1.000 dirhem

15. Köle: 8, 360, 400, 600, 800, 10.000, 40.000 dirhem

16. Kız köle: 150, 200, 6.000, 10.000 dirhem

İç Ticaret ve Pazarlar

İç ticaretin büyük ölçüde gelişmesine imkân veren belirli bazı ünlü ticaret merkezleri ve panayırlar vardı. Ticaret merkezlerinin belli başlıları Yemen, Şam, Mekke, Bahreyn gibi bölgelerde idi. Bu şehirlerde kurulan panayırlar büyük öneme sahipti. En önemli panayırlar arasında Hicaz yakınındaki Ukaz panayırı ve Suhar’da kurulan panayır sayılabilir. Ukaz, Tâif’le Nehle arasındaki bir vahaydı. Panayır zilkade’nin 1’inden 20’sine kadar açıktı. Ukaz, Mecenne günleri denilen zilkade’nin son on gününde zülmecaz’da ve hac dönemine rastlayan aylarda açıktı.

Önemli pazarların başında gelen Dûmetü’l Cendel, gerek İslâm öncesi gerek sonrası dönemlerde önemli bir pazar olmasının yanında bu önemi Hz. Ömer döneminde de devam etmiştir. Bu pazar Irak ve Şam’a giden kervanların güzergâhında olması ve tatlı su kaynaklarına sahip olması, kervanlara iaşelerini temin olanağı sunması nedeniyle önemli bir durak yeriydi.

Güney Arabistan’ın Mehre bölgesindeki Şıhr pazarı da dönemin önemli pazarları arasında yer alır. Bu pazardan diğer pazarların aksine öşür alınmıyordu. Bu pazara gelen tâcirler burada deri, muhtelif kumaşlar ve benzeri birçok malın satışını yaparken buradan tütsü, mür, sarısabır ve darı satın alırdı.

Hz. Ömer döneminde Basra’da kurulan Mirbid pazarı, bölgenin suyu ve havasının kötü olmasından dolayı çok fazla büyüyemedi.

Bölge halkı, Hz. Ömer’e orada ziraat ve hayvancılık imkânının olmayışından, içme suyunu uzak mesafelerden taşımak zorunda kaldıklarından şikâyetçi oldular. Bunun üzerine Hz. Ömer, Ebû Musa’ya mektup yazdı ve Basralılara atâ verilmesini ve Basra’ya su kanalı açılmasını emretti. Bu bölgede, imkânlar iyileşince Mirbid pazarı farklı bir çizgi izleyerek adeta cahiliye dönemindeki Ukaz’ın rolünü üslendi. Bu pazar, Basra’nın batısında bulunmaktaydı. Batıdan gelenlerin ilk ve buradan ayrılanların son duraklarıydı. Bir anlamı hurmanın hasat edildiği ve güneşlenmesi için konulduğu yer olan Mirbid’in bir diğer anlamı ise develerin tutulduğu yer demekti.

Pazarlar genellikle şehrin ana girişlerine ve ibadet yerlerinin yakınına kurulmaktaydı. Mekke çarşıları genelde Kâbe’nin etrafında yer almaktaydı. Kâbe’nin kapılarına verilen isimlerden de tahmin edileceği gibi bu kapıların her biri çarşıya açılıyordu. Bunlardan bazıları; zeytinyacılar kapısı, kumaşçılar kapısı, uncular kapısı gibi.
Yarımada içerisinde Yemen pazarları, bölgesel ve uluslararası ticarette önemli bir yere sahipti bunlar yarımada içi ticaretin yanı sıra uluslararası ticaretin de merkezi konumundaydı. Bunların en önemlilerinden biri Zebid Çarşısı, şehir surları içerisinde fakat caminin uzağında yer alıyordu. Aden Çarşısı ise sahilde bulunuyordu.

Hz. Ömer döneminde ticaret

Uluslar Arası Ticaret

Uluslararası ticaret Arabistan ekonomisinde önemli bir yer tutmaktaydı. Arapların bilinen hemen tüm ülkelerle ticari ilişkileri mevcuttu. Gemicilikte çok ileri gitmişler, Arap gemileri Hindistan, Çin, Afrika, Avrupa ve Rusya kıyılarına kadar ulaşmıştı. Fakat Müslümanlarda çöl gemileriyle yapılan kara ticareti deniz ticaretinden daha çok önem kazanmıştı. Arap ticaret kervanları Asya ve Avrupa steplerini Hz. Peygamber’in gelişinden çok önceleri aşmış olmasına rağmen İslâm’ı kervan ticaretiyle özdeşleştirmek bizde bir alışkanlık haline gelmiştir.

Kervanlar ve özellikle Mekke’ye gelen Hac kervanları, çeşitli İslâm ülkeleriyle olan seyahat ve ticaret bağlantısının ortak ve temel aracıydı. Aynı zamanda devlet sınırları dışına uzanan çok önemli bazı kervan yoları da mevcuttur. Bu ticaret yollarından biri Hindistan ve Çin’e uzanıyordu. Öteki güney ve orta Rusya içlerine ulaşıyordu. Bir diğeriyse Afrika’nın içlerine kadar gidiyordu. Hindistan ve Çin’e deniz yoluyla ulaşıldığı için bu yöredeki kervan ticareti ötekiler kadar önemli sayılmayabilirdi. Üstelik Hindistan’a giden kara yolu için sarp Afganistan dağları büyük bir engel teşkil ediyordu. Çin’le ticaret yapabilmek içinse, Türklerin egemenliği altındaki topraklardan geçmek gerekiyordu.

Yukarıda verdiğimiz genel bilgilerden sonra, Hz. Ömer’in halifeliği döneminde uluslararası ticareti aşağıdaki başlılar altında genel hatlarıyla ele almaya çalıştık.

Hindistan

Arapların Hindistan’la ticari ilişkileri eskilere dayanırdı. Hz. Peygamber döneminde ve daha sonraki dönemlerde Hindistan’la çeşitli ilişkiler kurulmuş ve bunların en önemli kısmını ticari ilişkiler meydana getirmiştir. Arap gemileri sık sık Hindistan kıyılarına kadar uzanarak buralarda üretilen çeşitli malları Arap ülkeleriyle öteki dünya ülkelerine taşırlardı. Hindistan’ın çeşitli bölgelerinden Arap pazarlarında satılmak üzere Arabistan’a getirilen mallar bazen buradan da başka ülkelere ihraç ediliyordu. Arabistan’a Hindistan’dan getirilen mallar şunlardı: Kartal ağacı (ud), sandalağacı, karanfil, karadamum (kakule), hint biberi tohumu, hindistancevizi, kumaş, yün ve fillet.

Arabistan’a ayrıca Serendip’ten her çeşit yakut, safir, inci, kristal; Senbaveh, Sali ve Sincan’dan biber, Kala’dan kalay, Sout’tan bakkamağacı ve zapanağacı, vazi ve tari (hurmadan yapılan bir şeşit şarap); Sind’den kostus (tıpta kullanılan bir çeşit kokulu ağaç), söğüt ve bambu getiriliyordu. Remi adası sakinleri yüzerek veya kaçarak Arap tüccarların gemilerine geliyorlardı. Getirdikleri amber karşılığında demir alıyorlardı. Arabistan’a giden çok çeşitli mallar arasında Hint kılıçları, Sind kumaşı, Sindi tavukları, bulunmaktaydı. Hindistan’ın Mandal bölgesinden öd ağacı, Buruc’dan Baruci mızrak ve takımları, Hambeit’ten pabuç ve Hindistan cevizi geliyordu.

Hint mallarının ticareti bütün bir Arabistan’da geniş pazar buluyordu.

Bunun yanında bu malların satışında özellikle önem taşıyan ünlü ticaret merkezleri de vardı. Hindistan’a, Çin’e ve Arabistan’ın öteki kıyı kentlerine giden gemilerin uğrak yeri olan Ubulla, antik zamanda Arz’ül-Hind ve Furc’ül Hind ve Sind adalarıyla da bilinmekteydi. Hicretin 12. yılında fethedimişti. Fetihten sonra ordu komutanı Utbe b. Gazvan Hz. Ömer’e yazdığı bir mektupta şöyle anlatıyor: “Ubulla’da bize zafer nasip eden Allah’a hamdolsun burası Umman, Bahreyn, İran, Hindistan ve Çin’den gelen gemiler için önemli bir limandır.” Hicretin 14. yılında Ubulla’nın yanına yeni bir şehir olarak Basra inşa edildiğinde bir ticaret merkezi olarak taşıdığı önem dolayısıyla bazı kişiler burada ticaret başlatmak istemişlerdir. Bunlardan Nâfi b. Hâris, Hz. Ömer’e gelerek burada iş yapmak üzere izin istemiş, Hz. Ömer’de bunu kabul etmiştir.

Habeşistan

Arabistan, İslâm’ın doğuşundan önce de Habeşistan’la çeşitli ilişkiler içindeydi. Özellikle Hicaz halkının bu ülkeyle geniş ilişkileri vardı ve sık sık ticaret kervanları düzenlenirdi. Yemen, 525 yılında Habeşistan’ın denetimine geçmişti. Bu denetimin güçlendirilmesinde Bizans’ın büyük yardımı olmuştur. Bizans yönetimi Habeşistan’ın denetimindeki Yemen’in ticaretlerini kolaylaştıracağı ve Hindistan’la Avrupa arasında ipek ticaretini geliştirebileceği düşüncesiyle Bizans heyeti, Yemen’i ziyaret etmiş fakat bu pazarda, İran etkisi hâkim olduğu için başarılı olamamışlardır.

Hz. Peygamber’in büyük dedesi Hâşim’e Habeş kralı Necâşî’ye sunulmak üzere Sezar tarafından bir tanıtıcı mektup verildiği bilinmektedir. Hâşim’de kervanlarını Habeşistan’a sokabileceğine dair Necâşî’nin verdiği beratle kardeşini bu ülkeye göndermiştir. Mekkeli tâcirler, Habeşistan’a deri, zamk ve buhur (tütsü), çeşitli yağlar, yünlü elbiseler ve kadın eşyası götürüyorlar karşılığında zahire alıyorlardı. Habeşistan’a kara yoluyla giden kervanlar Filistin ve Mısır’dan dolaşıyor, gemilere gelince Cidde’den hareketle Bab’ül Mendeb’i geçerek Habeşistan limanlarına ulaşıyordu.

Çin

Çin’in bütün bir Arabistan’la olan ticari ilişkiler geçmişinin İslâm’dan çok öncelere dayandığını, Çin’le-Hîre arasında ticaret yapıldığını Mesûdî şöyle izah etmektedir: “Fırat nehrinin denize döküldüğü yerde bir zamanlar Mukha adlı bir yer vardı; Çin ve Hint’ten gelen gemiler buradan geçerek Hîre’ye giderlerdi. Hz. Ömer döneminde Çin’le olan ticari ilişkilerde hem kara hem de deniz yolu kullanılmıştır. Fakat tâcirler, daha çok deniz yolunu tercih etmekteydi. Çin’in önemli ticaret limanları Malabar, Seylan, Baber, Sumatra, Cava ve Tong King’di. İran ve Arabistan’dan gelen tâcirlerin ticaret merkezi olarak Kanton, Cuhuan-chao, Wang-chao ve Hang-chao şehirleri ün kazanmıştı. Arapların Lukin dedikleri Tong King’de değerli taşlar, ipekli kumaşlar, at, pamuklu kumaş getiren Arap tâcirler karşılığında atlas desenli kumaş, porselen,çay ve ilaç alıyorlardı. Semerkant yoluyla Halep’e gelen Çin malları, bütün doğu şehirlerine buradan dağılıyordu.

Avrupa

Rusya’nın Volga nehri üzerinden Baltık denizi kıyılarına kadar uzanan bir bölgede bulunan madeni paralardan Arapların buralarla yaptığı ticaretin daha Hz. Ömer’in halifeliğinin ilk yıllarında başlamış olduğu anlaşılmaktadır. Ticaret yolu olarak genellikle Transaksonya’dan Harezm bölgesindeki Oksus nehri deltalarına ulaşan çizgi kullanılmıştır. Bir başka yol da Hazar Denizi kıyılarından başkenti İdil’in bulunduğu Volga nehri ağzından geçiyordu.

Şam, Semerkant, Tahran ve Tiflis’ten gelen tâcirler burada toplanarak Astragan’a ve Volga nehri üzerindeki Bulgar’a giderlerdi. Bulgar, Rusya’nın Bulgariç eyaletinde bulunan ve Asya’yla Avrupa için önemli bir ticaret  merkezi olan bir şehirdi. Arap tüccarların Bulgar’dan daha ötelere gittiği sanılmamaktadır.

Böylesine geniş bir bölgede bulunan Arap madeni paraları, kültürel etkinin genişliğini gösteren birer işarettir ve Muhammedîlerin Bulgar pazarlarında Kuzeybatı Avrupa halklarından birçok mal aldığını kanıtlamaktadır. Bu halklar arasında İskandinav Rusları en önemli yeri tutar. Buralarda üretilen mallar çeşitli ırklara mensup tâcirler tarafından satın alınarak Volga nehri ve Baltık Denizi yoluyla Fin Körfezine götürülmüştür. Kuzey Avrupa’nın en ünlü limanları Nogard ve Shlewig’di Baltık denizi adalarında Gotlan, Oland ve Bornholm da önemli limanlar arasındaydı. Tüccarlar, Fin Körfezinden Baltık kıyılarının önemli bölgeleri olan İsveç, Finlandiya, Danimarka ve Prusya’ya kadar uzanıyordu.

Rusya’da bulunan Kûfî yazılı kitabelerde Arapların Hazarlar ve Bulgarlarla birlikte yaşadıklarını kanıtlamaktadır.

Fakat Bulgarın ötesine geçip geçmedikleri hakkında bilgi yoktur. Bununla birlikte İslâm’la Bizans İmparatorluğu arasında bir tampon devlet görevi yapmış olan Hazar İmparatorluğu’nun Müslümanların ve Doğu’nun ürünü olan pek çok malın Hristiyan ülkelerine ulaşmasını kolaylaştırdığı bilinmektedir.

Müslüman tâcirlerin bu yolla elde ettiği başlıca mallar şunlardı: Samur, beyaz kürk, kakım kürkü, tilki, kunduz, benekli tavşan, keçi derisi, mum, ok ve malzemesi, huş ağacı kabuğu (betula), balık zamkı, balık dişi, hint yağı, kehribar, işlenmiş at derisi, dal, fındık, kılıç, zırh, akçaağaç, köle, şahin, küçük ve büyük, baş hayvan. Bunlara karşılık Arapların Kuzey Avrupa’ya getirdiği mallar halı, çeşitli giyecekler, süs eşyası ve vazo idi.

Para

Arapların İslâm öncesi dönemde kullandıkları altın ve gümüş paraların ağırlığı İslâm döneminde basılan paraların ağırlığının iki katıydı. Altın ve gümüş tartımında kullandıkları birimleri “rıtl, ukiye, çekirdek ve dânikti” 1 rıtl 12 ukiyye ağırlığındaydı. 1 ukiyye 40 dirhem ve 1 rıtl 480 dirhem ağırlığındaydı. 1 çekirdek, 5 dirheme tekabül ediyordu. 1 dânik ise kabuğu soyulmamış orta büyüklükte 8 arpa ve bir arpanın beşte birine denk kabul edilmekteydi. Hz. Peygamber Mekkelilerin kullandığı para ve tartılarda bir değişiklik yapmadığı gibi ondan sonra gelen halifelerde paralar üzerinde bir değişiklilik yapmadı tüm paralar eski esas ve kıymetine göre işlem gördü.

Her ne kadar ilk İslâm parasını H. 76’da Abdülmelik b. Mervan bastırmış olsa da öncesinde de bu konuda teşebbüsler oldu. İlk olarak para basmayı düşünen kişi Hz. Ömer oldu. O, deve derilerinden para basmayı düşündü. Fakat istişare neticesinde sahabenin önde gelenlerinin bu fikre karşı çıkması üzerine deve derisinden para basmaktan vazgeçti. Hz. Ömer böyle bir fikri, istişareye sununca sahabe ona “öyleyse deve yavrusu kalmaz” diye itiraz ettiği belirtiliyor. Hz. Ömer’in deriden para basma isteğinin nedeni olarak tüm halka yıllık fert başına en az 4 bin dirhem gelir sağlama fikrinin olduğu görülüyor.

Deriden para basma işinden vazgeçse de Hz. Ömer’in gümüş dirhem basmayı emrettiği ve H. 18’de dirhem darp ettirdiği hakkında muhtelif kaynaklarda bilgiler bulunmaktadır. Yalnız bu dirhem basma işi yeni bir paranın piyasaya sürülme işlemi olmayıp tedavülde bulunan paraların taklidiydi. Bu nedenle Hz. Ömer ilk İslâm parasını basan kişi olarak kabul edilmedi. Hz. Ömer, kisveyi nakş ile dirhem basılmasını emretti ve bunların bazılarına “Elhamdulillah”, bazılarına “Muhammed Rasulullah” ve bazılarına ise “La ilahe İllallahu vahde” cümlelerini ilave etti. Hz. Ömer’in hilafetinin sonlarına doğru her 10 dirhem 6 mikale karşılık gelecek şekilde düzenleme yapıldı.

Dirhemlerin ağırlığı hususunda kaynaklarda ittifak bulunmaktadır.

Es-Sevâdu’l-Vafiye veya Bağliyye olarak isimlendirilen büyük dirhemler altın tartısını tayin eden miskal esasına tabi idi. Bir miskal olarak darp edilirdi ve 20 kîrât ağırlığındaydı. Altın para olan dinarın ağırlığı da büyük bir dirhem ile aynıydı. Miskalin yarısı olarak darp edilen dirhem ise 10 kîrât ağırlığında olmaktaydı. Buna “taberiye” deniliyordu. Bunun haricinde 12 kîrât ağırlığında dirhem de darp edilmekteydi.

Hz. Ömer, ilk olarak dirhem darp etmeye karar verdiğinde piyasada tedavülde bulunan sikkelerin ağırlıklarını ölçtürdü. Bunlardan bağliye adı verilen dirhemler 8 dânik ağırlığındaydı, taberiler 4 dânik ağırlığında, mağribiler 3 dânik ağırlığında ve yemeni denilen dirhemler 1 dânik ağırlığındaydı. Hz. Ömer, insanlar arasında en yaygın olarak kullanılan dirhemlerden en ağırı ve en hafifinin araştırılmasını istedi. Böylece bağliyye ve taberiyye dirhemlerinin yaygın olarak kullanıldığını gördü. Böylece bu ikisinin toplamının yarısı 6 dânik olarak yeni dirhemler darp edildi. Hz Ömer’in bastırdığı dirhem 4,060 gr’idi.

Hz. Ömer döneminde İran’da Ebreşehr ve Nîşâbur şehirlerinde, Irak’ta Basra, Kûfe ve Vâsıt’ta, Suriye’de Dımaşk, Humus, Ba’lebek ve Taberiye’deki darphanelerde dinar ve bakır paralar bastırılıyordu. Ayrıca Eliya ve Antakya’da, Kuzey Afrika’da Fustat (Mısır)ve Kayrevan’da (Tunus) da darphâneler bulunuyordu.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Masonluk Tarihi, Masonik Efsaneler ve Örgütler Araştırması

Melek Yatırımcı Nedir?

 

Kaynak

Mustafa Özbakır, Dört Halife Döneminde Ekonomik Yapı (632-661)

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Mustafa Özbakır’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Sasanilerin Ortaya Çıkışı Ve Devletin Kuruluşu

Sasaniler

Kendi varlığını ve meşruiyetini kadim Pers İmparatorluğu’na yaslayan ve bu bağlamda dini ve siyasi bir varis olarak gören Sasani İmparatorluğu bu sayede İran coğrafyasına 400 yılı aşkın bir süre hâkim olmayı başarmıştır. Bu krallığın kurucu figürü olan I. Ardeşir ve onun kökeni ve ‘Sasan’ kavramıyla bağlantısının hangi çerçevede gerçekleştiği hususu bilim çevrelerinde hala tartışılmaktadır. Bunun en önemli nedenlerinden biri de bu konuda birbiriyle uyuşmayan ama aynı döneme tarihlenen metin yahut kitabelerdeki kimi bilgi kırıntılarıdır. Araştırmacıların çoğu Taberi’nin Sasan’ı Ardeşir’in babası Papak’ın babası olduğuna dair verdiği bilgiyi esas olarak kabul etmektedir. Fakat Taberi’den çok önceleri I. Şapur’un zafer anıtı mesabesinde yaptırdığı Ka’be-yi Zerdüşt’e koyduğu üçdilli (Parthça, Pehlevice, Yunanca/Grekçe) kitabesinde Sasan, Kral olarak anılsa da I. Adeşir’le ilişkilendirilmemektedir.
İslami dönem dokuzuncu yüzyılda tedvin edildiği bilinen, Sasani dini literatürünün önemli metinlerinden olan ve yaratılıştan eskatolojiye bir dünya tarihi sunan Bundahişn1 kitabında Papak’ın oğlu Ardeşir’in annesinin, Vehafrid’in oğlu ve birkaç nesil boyunca nesebini sürdüren Sasan’ın kızı olduğu yazılıyor. Bu durum, Ardeşir’in babası Papak’tan ziyade kayınpederi Sasan’la anılmasını sağlamıştır. Bununla birlikte Ardeşir’e atfedilen Karnamag Artaxshahr Papakan adlı metinde ise Sasan’ın Papak’ın kızıyla evlendiği ve Ardeşir’in bu evlilikten dünyaya geldiği kabul edilmektedir. Zira burada Sasan’ın Pers imparatoru Dara’nın soyundan geldiği dile getirilmektedir. Bu aynı zamanda meşru bir zemin bulma çabasının tezahürü gibidir. Firdevsi’nin Şehname’sinde ve Agathias’ın metninde de bu bilgi teyit edilmektedir.

Sasani Devleti

Doğu İran’da bulunan bir ostraca üzerinde ”ssn” ibaresinin epigrafik formu tesbit edilmiştir. Bu tesbitle bazı araştırmacılar bu epigrafik formun Sasan’la ilişkili olabileceği ihtimali üzerinde durmuşlardır. Fakat görünürde bunun “sasan”la bir ilişkisi yoktu. Kimi araştırmacılar ise bu ismin sasan değil, sesen ismine bir gönderme olduğunu ve M.Ö. Erken ikinci binyılda Ugarait dilinde bulunan kadim Semitik bir tanrı ismini temsil ettiği görüşündeler.
Başka bir görüşe göre de; sasan ismi antik Persçeden gelen *çaçan (Koruyucu tanrı, Avesta dilinde θraθra “koruma”) kelimesiyle ilişkili olduğu yönündedir. Miladi birinci yüzyılda Taxila’da bulunan bir sikke üzerinde sasa şeklinde okunan bir ismin yazılı olduğu ve bunun Sasan’la ilişkili olabileceği yönündedir. Çünkü sikke üzerinde yer alan bir sembol veyahut amblem, I. Şapur dönemi hanedan armasıyla eşleşmektedir..
Sasan adı Asya’da çok kullanılan ve iyi bilinen, özellikle büyücülüğe ve büyücülere karşı sık başvurulan bir isimdi. Burdan hareketle bir Sasani mührü üzerinde yer alan şu ifade dikkat çekicidir:
sāsān ham sāsān bay ud sāsān āsbān “Ey Sasan, Tanrı ve koruyucu Sasan”.
Bu bilgi bize sasan isminin mistik bir tanrı ile bağlantısı olabileceğini düşündürtmektedir. Fakat gerçekte hanedana ismini veren sasan’ı kasdedip etmediği açık değildir.

Sasaniler Tarihi

Karnamag-i Ardaxşir-i Papagan’a ve Şehname’ye (Firdevsi) göre yerel bir yönetici olan Papag’ın kızı Sasanla evlenmiş ve sonrasında Sasan’ın Pers Kralı III. Darius’un soyundan geldiğini öğrenmiştir. Papag’ın kızı ile Sasan’ın birlikteliğinden Ardeşir dünyaya geldiği yönündeki bu kurgu erken dönem Sasaniler’de mevcut olduğu açıktır. Karnamag bir nevi hanedan ve kurucusunu meşru kılma çabasıyla yazılmıştır. Çünkü Karnamag’da Ardeşir kendisini;
arda şir i kay i a a an az tohmag i Sasan naf i dara şah “, Darius (muhtemelen I. veya III. Darius)’un şeceresinden olan Sasan’ın nesebinden, Papag’ın oğlu Kayanid’lerden Ardeşir” şeklinde tanımlamıştır.
O kendisini iran hanedanı mitsel kayanidlere ve tarihsel olarak Ahamenidlere dayandırarak her iki taraftan da meşruiyet çabasına girmiştir. Ka’be-yi Zardüşt ve Sasani kanunlarında Ardeşir’in kökenlerine dair herhangi bir açıklama mevcut değildir. Rivayetlere göre Sasani silsilesinin kendisine dayandığı Sasan, kutsal Anahit (Nahid) mabedinin başrahibiydi. Klasik Arap Kaynaklarından6 Akhbar’ut-Tiwal (Dinaverî) eserinde ise Sasan’ın Papak’ın babası, Ardeşir’in dedesi olduğu aktarılıyor. Taberi’ye göre Sasan, İstahr vilayetinde Anahita /Anahid denilen ateşgedenin/mabedin başrahibi idi. Christiensen’in Ka’be-yi Zardüşt kitabesine dayanarak Sasan’ın necip bir soya mensup olduğunu ve Bazrengi adında bir hanedandan Denag/Dineg adında bir kadınla evli olduğunu ifade etmektedir.

Taberi ise Sasan’ın Mebheşt adında soylu bir kadınla evli olduğunu söyler.

I.Şapur’un Ka’be (ka’be-yi Zardüşt) yazıtında Ardeşir’in Papak’ın oğlu ve Denak’ın da Papak’ın annesi olduğu açıkça anlaşılabiliyor. Fakat bu yazıtta Sasan açıkça “kral” olarak anılıyor ve görünürde Papak’la ilişkisine dair herhangi bir veri yoktur. Böyle resmi bir kayıt olduğu halde birçok âlim bu resmi kaydı esas almak yerine, Sasan’ın Papak’ın babası olduğunu ve mitsel İran krallarına neseb olarak dayandığını aktaran Taberi’nin bu görüşünü devam ettirmişlerdir. Firdevsi’nin Şehnamesinde, Karnamek kitabında ve Agathias tarafından yazılan Grekçe bir eserde anlaşıldığı kadarıyla Sasan Papak’ın kızıyla evlenmiş ve bu evlilikten Ardeşir dünyaya gelmiştir.
Fakat bu eserlerde anlatılan hikâyelerin doğru olup olmadığı tam olarak anlaşılabilmiş değildir. Hanedanın ismini Sasan’dan alması açıkça onun önemine göndermedir. Parthlar’ın son dönemlerinde onun isminin küçük bir tanrı/kral olarak geçtiğini görebiliyoruz. Sasan adıyla anılan bu yeni hanedanlık büyük ihtimalle Parthlar’la veya muhtemelen Ahamenid kraliyet ailesiyle ilişkilidir. Sasan’la ilgili bu tartışmalar her ne kadar kesin bir yere oturtulamıyorsa da Ardeşir’in Papak’ın oğlu olduğu ve muhtemelen Roma İmparatoru Septimius Severus’un Mezopotamya’yı istila ettiği tarihte (M.S. 197-198) Pers/Fars eyaletinin kralı iken Parthlar’a isyan ettiği açıkça biliniyor.

Firdevsi’nin Şehnamesi de Sasan’ın doğu köklerine işaret eder ki bu da soyun doğudan geldiğinin bir delili olarak kabul edilebilir.

Zira Şapur’un Ka’be-yi Zardüşt (ŞKZ) yazıtında ‘sasan’dan “xwday (lord=tanrı?) sasan” şeklinde bahsedilmektedir. Sasan’la ilgili tüm bu zorluk ve karmaşaya rağmen Ardaxsir’in kendisinin “yazdan,” tanrılarının soyundan geldiğini öne sürdüğünü ve Sasaniler’in Sasan’ı tanrısal statüye yükselttiğini söyleyebiliriz. Bütün bu ihtimallerin yanında Şapur ve Narseh kendi yazıtlarında öncelikle soylarına göndermede bulunmuşlardır. Bu yazıtlarda nesepleriyle ilgili verilen bilgiler dikkate alındığında kan bağı olarak Papak anılıyor ancak Sasan’ın sadece statüsü hakkında bilgi veriliyor. Ahamenid Pers İmparatorluğu krallarından bazılarının yazıtarında neseplerini yazmaları bir Pers geleneği olarak kabul edilebilir.
Sasaniler’de kendilerini nesep olarak dayandırdıkları Ahamenid Kralları gibi yazıtlarında kan bağlarına vurgu yapmışlardır. Şayet Sasan kan bağı olarak Sasaniler’le ilişkili ise yazıtlarda niçin Sasan’ın kendileriyle olan kan bağı hakkında bir bilgi vermemişlerdir? Ardeşir Naqş-ı Rustem’deki kısa yazıtında kendisini Papak’ın oğlu olarak tanımlıyor ama görünürde Sasan’la ilgili bir ifade kullanmıyor. Perslerde şecereye yapılan vurgu açık olduğu ve Ardeşir’in bânisi olarak kabul edildiği Sasani devleti, Sasan adıyla anıldığı halde Sasan’ın gerçek kimliğiyle ilgili açık bir ifadenin kullanılmamış olması ilginçtir. Sasan Pehlevice kitaplarda Ardeşir’in annesinin babası yani anne tarafından dedesi olarak zikredildiği halde yine de Sasan’la ilgili açık bir ifadenin kullanılmamış olması da önemli diğer bir noktadır. Sasaniler’de şahr-bambişn (devletin kraliçesi) veya bambişnan bambişn (Kraliçeler kraliçesi) şeklinde ünvanları olan bazı kadın isimleri zikredilmiştir.

Şayet Ardeşir anne tarafından Sasan’la ilişkilendiriliyorsa yazıtlarda, kitaplarda veya mühürlerde bu kan bağı birkaç zayıf ifadenin dışında niçin açıkça ortaya konulmamış ya da zikredilmemiştir?

Nihayetinde Sasaniler’de meşhur olmuş kadınlar bulunmakta ve yüksek statülerde oldukları bilinmektedir. Bu bilgiler de dikkate alındığında ağer Ardeşir Anne tarafından “Sasan” adlı bir kişi ile bağlantılıysa annesinin kökenlerine dair açık ifadelerin niçin geçmediği de başka bir sorudur. Nihayetinde Sasan’ın kökenleri ve kimliğiyle ilgili kesin bir ifade bulunmamasına rağmen muhtemelen kan bağı olarak hanedanın kendisine dayandığı tarihsel ve güçlü bir kişiliktir.

Sasani Devleti’nin Kuruluşu

Erken dönem Sasani kronolojisi hakkında I. Ardeşir dönemine dair yukarıda verilen tarihlere eldeki mevcud bilgi veya verilere bakıldığında daha anlaşılır olabileceği düşünülen birkaç tarihi kayda vurgu yapılması yerinde olacaktır.
Frye, Bişapur yazıtında geçen tarihler dikkate alındığında; Fravardin ayı 58 yılında Ardeşir’in ateşi 40 yılında, ateşin kralı olan Şapur’un ateşi 24 yılında, tarihleri birbirlerini takip ettiğini ve bu tarihlendirmeler de bize bu yazıtın henüz yazılmadan 5 yıl önce Sasani hanedanının kurulduğu/ortaya çıktığı fikrini desteklemekte olduğunu ifade etmiştir. Belki de Papak Parthlar’a karşı bağımsızlık bayrağını açtığını deklare ettiği yıl takriben ilk tarih 205-206, ikinci tarih 224-25 ve son tarih 240-241 yıllarına denk geldiği muhtemeldir. Böylece muhtemelen bu yazıtın oyulduğu/yazıldığı tarih 263-264 yılı olabilir. Bu konuda arkeolojik verilere bakıldığında bir uyuşmazlık ya da tutarsızlık söz konusu değildir. Özellikle başlangıçta tapınakta/ateşgedede kralî ateşin yanmasını temsil eden diğer tarihlere bakıldığında bir ihtilaf olduğu söylenemez. Firdevsi, Ardeşir’in ölümüyle ilgili şunları söyler:
چو سال اندر آمد به هفتاد و هشت
جهاندار بیدار بیمار گشت
بفرمود تا رفت شاپور پیش
7ورا پندها داد ز اندازه بیش
Firdevsi burada Ardeşir’in 7 yaşında hastalandığında tahtı oğlu Şapur’a bırakıp ona nasihatlerde bulunduğunu söyler. Firdevsinin verdiği bilgiler yine Sasani devletinin kuruluşuyla ilgili bazı detaylar içermektedir. Ardeşir, krallığını yaptığı Pars/Fars eyaletinin sınırlarını genişletmeye başlama çabası muhtemelen miladi 3. Yüzyılın ilk çeyreğinin sonlarına denk düşmektedir. Ardeşir’in bu dönemde yetişme çağında olan iki oğlu vardır. Bunlardan Kirman valisi olarak atanan Ardeşir, Vologaeses/Balash (Parth) bu eyaletin kralı olduğu tarihte Ardeşir Kirman’a vali olarak atanır ve Sasaniler tarafından Vologaeses, Ardavan’la birlikte savaşta mağlup edilerek esir alınır. Öte yandan Taberiye göre Şapur Ardavan’la yapılan savaşta bulunmuş ve Parth Kralı’nın kâtibi Dadbundad/Dadhbundadh’ı bizzat öldürmüştü. Dahası Taberi’ye göre Ardeşir öldüğünde yerine geçen oğlu Şapur, oğlu Hormizd/Ohrmazd’ı Horasan yöneticisi olarak atadı. Şapur’dan sonraki Kral Hormizd eğer 243 tarihinde Horasan eyaletine yönetici olduysa O Ardeşir saltanatının başlangıcından (muhtemelen m. 220 tarihinden öncesidir) birkaç yıl önce doğmuş olmalı.

Taberi’nin kendi ifadesiyle Nassari kaynakları ve erken dönem yazarların kitaplarından aldığı bilgiye göre Büyük İskender’in Babylonia/Babil’de hükümdarlık yapmasının üzerinden 523 yıl geçtiğini söyler.

Bu tarih baz alındığında muhetemelen Ardeşir saltanatının 211-12 tarihine denk geldiğini ve Ardeşir’in yükseldiği/orataya çıktığı tarihin dahi m. 192 yılına rastladığı sonucuna ulaşabiliriz. Acta Martyrum’da geçen bir pasaja göre II. Şapur hükümdarlığının 31. Yılı Sasaniler’in 117. Yılı olduğu ve bu da 29 Ağustos 339, 27 Ağustos 340 yılı olduğundan Ardeşir yönetiminde Sasani imparatorluğunun kuruluş tarihi 27 Eylül 223 tarihi olduğu çıkarımı yapılabilir.
Önemli bir kısmı mübalağa ve tutarsız olan İbn-i Belkhî’nin Farsname’sinde Ardeşir’in 14 yıl 2 ay müddetince müluk-u tavaif meliklerine hükmettikten sonra (Tüm İran coğrafyasına) krallık yaptığını toplamda ise 44 yıl 10 ay boyunca hükümdarlık yaptığını aktarır. Böylece ilginç bir şekilde Farsname’de Ardeşir’le ilgili verilen bu kronolojik bilgilerden 14 yıl 2 aylık zaman dilimi tutarlı görünmektedir. Zira Ardeşir’in tüm hükümdarlığı 32 yıl müddetince sürmüş (20 -240) bütün İran coğrafyasına ise 14 yıl boyunca hükmetmiştir. İbn-i Belkhî’nin burada eserinde aktardığı 14 yıl 2 ay zaman dilimi diğer tarihi verilerle mukayese edildiğinde güvenilir bir bilgi olduğu anlaşılıyor (Widengren, 1971: 723). Taberi de Ardeşir saltanatının 14 yıl 10 ay boyunca devam ettiğini aktarmaktadır. Taqizadeh yaptığı bütün bu kronolojik analizlerden hareketle Sasaniler’in m. 28 Nisan 224 tarihinde kurulduğunu belirtmektedir.

Sasani devletinin kuruluş aşamasıyla ilgili en temel ve detaylı bilgileri Taberi Tarihi’nde bulmaktayız.

Taberi Ardeşir’in ilk iş olarak Darabgird vilayetinde Çupanan adında mahalli bir krallığa doğru harekete geçtiğini ve Fasin adındaki kralı öldürdüğünü aktarır. Oradan Kones/Konus adındaki mahalli başka bir krallığa yönelir ve Manuçehr adındaki kralı da öldürür. Akabinde Lurvir adındaki başka mahalli bir krallığa karşı harekete geçer ve Dara adındaki şahı öldürür. Krallarını öldürdüğü bu yerlerde hâkimiyetin kendisine ait olduğunu ilan eder. Bu faaliyetleriyle beraber babasına bir mektup göndererek Gozihr’e saldırmasını ve onu öldürmesini yazar. Gozihr o sırada Bayza denilen yerdedir. Babası Papak’da Ardeşir’in istediği gibi Gozihr’e saldırır ve onu öldürür.
Babası Gozihr’in tacını ele geçirdikten sonra bölgede hakim güç olan Ardavan (Parth Kralı IV. Artabanus)’dan bu tacı oğlu Şapur’a takmaya müsaade etmesini istedi. Ardavan ise Papak ve oğlu Ardeşir’in mahalli kralların bir kısmını öldürdükleri için hata yaptıklarına dair sert bir cevap verdi. Papak ise Ardavan’ın bu tehdidine kulak asmayarak tacı oğlu Şapur (Ardeşir’in kardeşi)’a takar ve kral ilan eder. Papak bu işlemden sonra Ardeşir’den oraya gelmesini ister. Ardeşir ise bu teklifi kabul etmez ve kardeşi Şapur’un hışmına uğrar. Şapur etrafındakilerden bir ordu toplar ve Ardeşir’le savaşmak üzere bulunduğu yere doğru ilerler. Ardeşir bunu duyar duymaz İstahr’a doğru gitmeye karar verir. Fakat kardeşi Şapur aniden hayatını kaybeder. Şapur’un şaibeli ölümünden sonra Ardeşir İstahr’a vardığında kardeşleri toplanır padişahlık taht ve tacını Ardeşir’e teslim ederek ona itaat ederler. Ardeşir iktidarı eline aldıktan bir müddet sonra ihaneti ve taht kavgalarını önlemek amacıyla kardeşlerini katlettirir.

Ardeşir, Fahir adındaki birini Mobedan-ı mobed/başrahip, Rahfer’in oğlu Abresam’ı da vezir olarak tayin eder.

Bu esnada Kardeşlerinden bazılarının başka kişilerle bir olup kendisini katletmeye kastettikleri haberini alır. Bu karışıklığa binaen Darabgird halkı isyan başlatır. Ardeşir oraya geri döner ve isyancılardan bir kısmını öldürerek buna son verir. Bu olaydan sonra Ardeşir sırasıyla Kirman’a doğru ilerler ve Kirman valisi Balaş/Valaş’ı (Volageses) öldürür ve oraya Ardeşir adındaki oğlunu vali tayin eder. Fars körfezinde Abtenbud adındaki kral üzerine sefere çıkar ve bu bölgeyi de tamamen hâkimiyeti altına alır. Bu olaylardan sonra diğer mahalli krallar (müluk-ı tavaif) kendisine haber göndererek itaat ettiklerini bildirirler”, Christiensen’da bu bilgileri onaylamaktadır.
Ardeşir bütün bu mahalli krallıkları ele geçirdikten sonra adeta İran coğrafyasının kalbi durumunda olan bölgeye de sahip olacağını biliyordu. Ardeşir diğer bölgelerin fethine yönelmeden önce sahip olduğu toprakların güven içinde olması, dolayısıyla bu topraklara en büyük tehdit olan diğer yerel krallıklara son verip bölgeyi tamamen kontrol altına alması gerekiyordu. Ardaşir kıyıları emniyete almak için bölgede iki hâkim mahalli kral olan Haftanbokht ve Mihrak’ı mağlup etmiş ve onları ortadan kaldırmıştı. Akabinde Parth Kralı tarafından atanan Ahvaz krallığına da son verdikten sonra Arrajan bölgesini de istila etmiş ve böylece son yerel Pers Krallığı’na da son vererek önemli bir coğrafyayı hâkimiyeti altına almıştı. Böylece adeta Ardeşir-i Papagan İran platosunun siyasi ve politik olarak birleşmesini bir görev olarak addetmiştir.

Papek’in ikinci oğlu olan Ardeşir babasının ölümünden sonra kardeşi Şapur’un babasının yerine geçmesinden hoşnut değildi.

Ancak onların arasında ki sorun devam ederken kardeşi Şapur doğal yollardan hayatını kaybetti. Kendisini Pars/Fars eyaleti kralı olarak anan Ardeşir yakın civardaki emirlikleri tek tek hâkimiyeti altına aldı. Parthlar Ardeşir’in civardaki krallıklara son verip kendi yönetimi altında birleştirdiğini görünce Ardeşir’i durdurmak ve hâkimiyetine son vermek istediler. Kirkuk ve Adiabene, Parthlar’a karşı yapılan savaşta Ardeşir’in tarafında yer aldılar ve mücadeleyi kazandılar. Ardeşir kafasında büyük bir imparatorluk hayal ediyordu. Miladi 223 yılında ilk icraatlarına başladı ve yukarıda da aktarıldığı gibi Taberiye göre ilk olarak Kirman’a hücum etti ve buranın kralını rahatlıkla mağlup ederek orayı oğlu Ardeşir’in yönetimine bıraktı.
Hatta bundan dolayı Kirman uzun bir müddet boyunca Berdeşir (Araplar burayı Berdeşir olarak isimlendirmişlerdi) olarak ünlenmişti. Hemen akabinde Khuzistan (Huzistan) ve Umman krallarını mağlup ederek kendisine bağladı. Parth Kralı IV. Artabanus (Ardavan), Ardeşir’in çok ileri gittiğini düşünerek büyük bir orduyla saldırıya geçti. Böylece tarihi kesin olmamakla beraber (kuvvetle muhtemel 223/224) Khuzistan’ın Hormizdgan mevkiinde yapılan savaşta Parth Kralı IV. Artabanus’un orduları yenildi ve Kral’ın kendisi de savaş meydanında öldürüldü (M.S. 224). Bu tarihten sonra tarihte Sasani imparatorluğu olarak bilinen devlet yaklaşık yirmi yıl süren bir çatışma ortamından sonra ortaya çıkmıştır.

Muhtemelen Ardaşir, IV. Artabanus (Ardavan) ile yaptığı savaştan sonra Hamadan, kum ve Rey bölgelerini tahakkümü altına almıştır.

Widengren’in Tabari’nin aktarımına dayanarak kabul ettiği gibi, Ardaşir’in bundan sonra Rey’den ileriye, 224 yılı sonbaharında büyük Horasan yolundan devam ederek doğuya doğru yürüdüğü ve Gurgan, Harezm ve Horasan’ı alıp almadığı, şüphelidir. Ancak bu noktada yanıtlanması gereken soru, Tabari’nin Merv ve Belh gibi yerleri andığı gibi, doğuya karşı yapılan seferlerin neticesinde “Kuşan, Turan ve Makran Kralları”nın da elçileri vasıtasıyla yenilgilerini bildirip bildirmedikleridir. Ancak Ardeşir Sakastan, Ebrşehr (günümüz Horasan’ı), Merv, Harezm ve Belkh memleketlerini tasarrufuna aldı ve böylece kudretini doğuda da hissettirdi.
Parth İmparatorluğu’nun sonlarına doğru Baktria bölgesinde hüküm süren Kuşan imparatorluğu ve İran neredeyse bağımsız kalmışlardı. Ardeşir miladi 224 tarihinde Parth İmparatorluğu’na son verip Sasani devletini kurduktan hemen sonra Sasaniler Baktria’daki Kuşan imparatorluğu üzerinde baskılarını hissettirdiler. Muhatemelen Baktria doğrudan Sasani “Krallar kralı”nın hâkimiyeti altına girmişti. Frye, Schippmann’ın aksine Armenia Kralı’nın bir şekilde Ardeşir’e direndiğini Kuşan Kral’ı Vehsadjan’ın ise Ardeşir’e bağlılığını bildirdiğini ve böylece Ardeşir’in bundan sonra uşanşah olarak anılmaya başlandığını söyler.

Dördüncü yüzyıl sonlarında Sasaniler adına bölgede bulunan valileri “ uşan-şah” sıfatıyla bilinirlerdi.

Hatta Kuşanlar Sasaniler adına sikke bastırmışlardı. Sasaniler adına bastırılan bu sikkeler literatürde uşano Sasani sikke serileri olarak adlandırılmaktadır. Ancak Sasani valilerinin bastırdıkları bu sikkelerin tarihlendirilmesi konusu muallakta kalmıştır. Bunun yanında bir mühür üzerinde Sasani- uşanşah olarak başında mütevazı bir ‘diadem’le tasvir edilen bir figürün Ardeşir’in Denag adındaki eşinin tasviri olduğu düşünülüyor. Wiesehöfer, mühürlerde adı geçen Denag adlı kişinin I. Ardeşir’in kızkardeşi olduğunu ifade ediyor. Burada esas soru bahsedilen ismin iki ayrı kişiye mi ait olduğu yoksa tek kişiye mi refere olduğudur? Denag’ın aslında Ardeşir’in kızkardeşi ve aynı zamanda eşi olduğu söyleniyor. Ancak Wiesehöfer, Sasaniler’de hala aile içi evlilikle ilgili kesin bilgilerin olmadığını söylemektedir.

Resim: Sasani Parası
Bu sikkenin ön yüzünde I. Ardeşir büstü yer alırken arka yüzünde tanrı Anahita tasvir edilmiştir.
Ardeşir Parthlar’ı yendikten sonra 2 Nisan 224 tarihinde fatihane bir edayla Ktesifon/Tisfon’a girer ve Babil eyaletini itaatine alarak Parthlar’ın yerine krallığını ilan eder. Ardeşir resmen miladi 226 tarihinde hükümdarlık tacını takar ve “ rallar kralı/Şehinşah” ünvanını alır. Sasaniler Parthlar döneminde vasal krallıklarla yönetilen İran coğrafyasına hâkim olduktan sonra Parthlar’ın aksine korkunç ve orantısız bir güçle merkezi bir devlet kurma çabasına giriştiler. Bu durum sıklıkla I.Ardeşir ile oğlu I.Şapur 241-272) döneminin sonlarına kadar mütemadiyen devam ettirildi.

I. Ardeşir’den sonra oğlu Şapur babasına göre önemli olçüde merkezi bir yönetim kurma çabasına girdi ve daha güçlü ve daha disiplinli bir ordu ve yönetimle kurulan bu yeni devleti daha hızlı ve derinden merkezileştirdi.

Sonuçta dağınık halde bulunan Pers klanlarını bir araya toplamayı başardılar ve hem doğuda hem de batıda ciddi bir güç oldular. Özellikle Roma’nın başlarda önemsemediği Sasani hanedanı giderek Romalılar için Parthlardan daha tehlikeli olduğunu I. Şapur’un Roma İmparatoru Valerianus’u esir alınca göstermiş oldu.
Başlangıçta Roma, Parthlar’ın siyaseten diğer yerel krallıklarla sorun yaşamasını önemsememişti. Fakat Sasani hanedanının Parthlar’ı mağlup ettikten sonra 230 yılında Mezopotamya’ya kadar ilerlemeleri Roma İmparatorluğunun ciddi tedbirler almasını gerektirdi ve doğuda Parthlar’dan sonra yaklaşan Sasani tehlikesini bertaraf etme poltikalarını üretmelerini zorunlu kıldı. Mezopotamya’da I. Ardeşir döneminde Romalılar’la başlayan savaşlar dizisi 133 yıl boyunca devam edecekti. Roma İmparatoru Severus Alexander Perslerin bu saldırısına kâfi derecede karşı koymasına rağmen Severus’un 233 yılında ölmesine kadar bu çatışma ortamı herhangi bir antlaşma ile sonuçlanmadı.
Miladi 3. Yüzyıl monarşi yüzyılı olarak karakterize olmuş yüzyıl gibidir. Bu, dördüncü yüzyılda II. Şapur’un (309-379) yetişme çağına (genellikle 16 yaş olarak kabul edilir) erene kadar ki dönem olarak tarif edilir ve ittifakla II. Şapur krallığın başına geçene kadar din adamları ve soyluların hâkim güç olduğu kabul edilir. II. Şapur büluğ çağında devlet yönetimini üstlendiğinde İran’ın ciddi ve hızla merkezileştiğini görebilmekteyiz. II. Şapur rejiminde dikkat çekilmeyen husus Şapur’un krallığının bizzat soylular tarafından inşa edilmesidir.
Kaynak
Muhammet Yücel, Erken Dönem Sasani Tarihi Ve Sikkeleri
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Muhammet Yücel’e aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com