Etiket arşivi: İran

Sasanilerin Ortaya Çıkışı Ve Devletin Kuruluşu

Sasaniler

Kendi varlığını ve meşruiyetini kadim Pers İmparatorluğu’na yaslayan ve bu bağlamda dini ve siyasi bir varis olarak gören Sasani İmparatorluğu bu sayede İran coğrafyasına 400 yılı aşkın bir süre hâkim olmayı başarmıştır. Bu krallığın kurucu figürü olan I. Ardeşir ve onun kökeni ve ‘Sasan’ kavramıyla bağlantısının hangi çerçevede gerçekleştiği hususu bilim çevrelerinde hala tartışılmaktadır. Bunun en önemli nedenlerinden biri de bu konuda birbiriyle uyuşmayan ama aynı döneme tarihlenen metin yahut kitabelerdeki kimi bilgi kırıntılarıdır. Araştırmacıların çoğu Taberi’nin Sasan’ı Ardeşir’in babası Papak’ın babası olduğuna dair verdiği bilgiyi esas olarak kabul etmektedir. Fakat Taberi’den çok önceleri I. Şapur’un zafer anıtı mesabesinde yaptırdığı Ka’be-yi Zerdüşt’e koyduğu üçdilli (Parthça, Pehlevice, Yunanca/Grekçe) kitabesinde Sasan, Kral olarak anılsa da I. Adeşir’le ilişkilendirilmemektedir.
İslami dönem dokuzuncu yüzyılda tedvin edildiği bilinen, Sasani dini literatürünün önemli metinlerinden olan ve yaratılıştan eskatolojiye bir dünya tarihi sunan Bundahişn1 kitabında Papak’ın oğlu Ardeşir’in annesinin, Vehafrid’in oğlu ve birkaç nesil boyunca nesebini sürdüren Sasan’ın kızı olduğu yazılıyor. Bu durum, Ardeşir’in babası Papak’tan ziyade kayınpederi Sasan’la anılmasını sağlamıştır. Bununla birlikte Ardeşir’e atfedilen Karnamag Artaxshahr Papakan adlı metinde ise Sasan’ın Papak’ın kızıyla evlendiği ve Ardeşir’in bu evlilikten dünyaya geldiği kabul edilmektedir. Zira burada Sasan’ın Pers imparatoru Dara’nın soyundan geldiği dile getirilmektedir. Bu aynı zamanda meşru bir zemin bulma çabasının tezahürü gibidir. Firdevsi’nin Şehname’sinde ve Agathias’ın metninde de bu bilgi teyit edilmektedir.

Sasani Devleti

Doğu İran’da bulunan bir ostraca üzerinde ”ssn” ibaresinin epigrafik formu tesbit edilmiştir. Bu tesbitle bazı araştırmacılar bu epigrafik formun Sasan’la ilişkili olabileceği ihtimali üzerinde durmuşlardır. Fakat görünürde bunun “sasan”la bir ilişkisi yoktu. Kimi araştırmacılar ise bu ismin sasan değil, sesen ismine bir gönderme olduğunu ve M.Ö. Erken ikinci binyılda Ugarait dilinde bulunan kadim Semitik bir tanrı ismini temsil ettiği görüşündeler.
Başka bir görüşe göre de; sasan ismi antik Persçeden gelen *çaçan (Koruyucu tanrı, Avesta dilinde θraθra “koruma”) kelimesiyle ilişkili olduğu yönündedir. Miladi birinci yüzyılda Taxila’da bulunan bir sikke üzerinde sasa şeklinde okunan bir ismin yazılı olduğu ve bunun Sasan’la ilişkili olabileceği yönündedir. Çünkü sikke üzerinde yer alan bir sembol veyahut amblem, I. Şapur dönemi hanedan armasıyla eşleşmektedir..
Sasan adı Asya’da çok kullanılan ve iyi bilinen, özellikle büyücülüğe ve büyücülere karşı sık başvurulan bir isimdi. Burdan hareketle bir Sasani mührü üzerinde yer alan şu ifade dikkat çekicidir:
sāsān ham sāsān bay ud sāsān āsbān “Ey Sasan, Tanrı ve koruyucu Sasan”.
Bu bilgi bize sasan isminin mistik bir tanrı ile bağlantısı olabileceğini düşündürtmektedir. Fakat gerçekte hanedana ismini veren sasan’ı kasdedip etmediği açık değildir.

Sasaniler Tarihi

Karnamag-i Ardaxşir-i Papagan’a ve Şehname’ye (Firdevsi) göre yerel bir yönetici olan Papag’ın kızı Sasanla evlenmiş ve sonrasında Sasan’ın Pers Kralı III. Darius’un soyundan geldiğini öğrenmiştir. Papag’ın kızı ile Sasan’ın birlikteliğinden Ardeşir dünyaya geldiği yönündeki bu kurgu erken dönem Sasaniler’de mevcut olduğu açıktır. Karnamag bir nevi hanedan ve kurucusunu meşru kılma çabasıyla yazılmıştır. Çünkü Karnamag’da Ardeşir kendisini;
arda şir i kay i a a an az tohmag i Sasan naf i dara şah “, Darius (muhtemelen I. veya III. Darius)’un şeceresinden olan Sasan’ın nesebinden, Papag’ın oğlu Kayanid’lerden Ardeşir” şeklinde tanımlamıştır.
O kendisini iran hanedanı mitsel kayanidlere ve tarihsel olarak Ahamenidlere dayandırarak her iki taraftan da meşruiyet çabasına girmiştir. Ka’be-yi Zardüşt ve Sasani kanunlarında Ardeşir’in kökenlerine dair herhangi bir açıklama mevcut değildir. Rivayetlere göre Sasani silsilesinin kendisine dayandığı Sasan, kutsal Anahit (Nahid) mabedinin başrahibiydi. Klasik Arap Kaynaklarından6 Akhbar’ut-Tiwal (Dinaverî) eserinde ise Sasan’ın Papak’ın babası, Ardeşir’in dedesi olduğu aktarılıyor. Taberi’ye göre Sasan, İstahr vilayetinde Anahita /Anahid denilen ateşgedenin/mabedin başrahibi idi. Christiensen’in Ka’be-yi Zardüşt kitabesine dayanarak Sasan’ın necip bir soya mensup olduğunu ve Bazrengi adında bir hanedandan Denag/Dineg adında bir kadınla evli olduğunu ifade etmektedir.

Taberi ise Sasan’ın Mebheşt adında soylu bir kadınla evli olduğunu söyler.

I.Şapur’un Ka’be (ka’be-yi Zardüşt) yazıtında Ardeşir’in Papak’ın oğlu ve Denak’ın da Papak’ın annesi olduğu açıkça anlaşılabiliyor. Fakat bu yazıtta Sasan açıkça “kral” olarak anılıyor ve görünürde Papak’la ilişkisine dair herhangi bir veri yoktur. Böyle resmi bir kayıt olduğu halde birçok âlim bu resmi kaydı esas almak yerine, Sasan’ın Papak’ın babası olduğunu ve mitsel İran krallarına neseb olarak dayandığını aktaran Taberi’nin bu görüşünü devam ettirmişlerdir. Firdevsi’nin Şehnamesinde, Karnamek kitabında ve Agathias tarafından yazılan Grekçe bir eserde anlaşıldığı kadarıyla Sasan Papak’ın kızıyla evlenmiş ve bu evlilikten Ardeşir dünyaya gelmiştir.
Fakat bu eserlerde anlatılan hikâyelerin doğru olup olmadığı tam olarak anlaşılabilmiş değildir. Hanedanın ismini Sasan’dan alması açıkça onun önemine göndermedir. Parthlar’ın son dönemlerinde onun isminin küçük bir tanrı/kral olarak geçtiğini görebiliyoruz. Sasan adıyla anılan bu yeni hanedanlık büyük ihtimalle Parthlar’la veya muhtemelen Ahamenid kraliyet ailesiyle ilişkilidir. Sasan’la ilgili bu tartışmalar her ne kadar kesin bir yere oturtulamıyorsa da Ardeşir’in Papak’ın oğlu olduğu ve muhtemelen Roma İmparatoru Septimius Severus’un Mezopotamya’yı istila ettiği tarihte (M.S. 197-198) Pers/Fars eyaletinin kralı iken Parthlar’a isyan ettiği açıkça biliniyor.

Firdevsi’nin Şehnamesi de Sasan’ın doğu köklerine işaret eder ki bu da soyun doğudan geldiğinin bir delili olarak kabul edilebilir.

Zira Şapur’un Ka’be-yi Zardüşt (ŞKZ) yazıtında ‘sasan’dan “xwday (lord=tanrı?) sasan” şeklinde bahsedilmektedir. Sasan’la ilgili tüm bu zorluk ve karmaşaya rağmen Ardaxsir’in kendisinin “yazdan,” tanrılarının soyundan geldiğini öne sürdüğünü ve Sasaniler’in Sasan’ı tanrısal statüye yükselttiğini söyleyebiliriz. Bütün bu ihtimallerin yanında Şapur ve Narseh kendi yazıtlarında öncelikle soylarına göndermede bulunmuşlardır. Bu yazıtlarda nesepleriyle ilgili verilen bilgiler dikkate alındığında kan bağı olarak Papak anılıyor ancak Sasan’ın sadece statüsü hakkında bilgi veriliyor. Ahamenid Pers İmparatorluğu krallarından bazılarının yazıtarında neseplerini yazmaları bir Pers geleneği olarak kabul edilebilir.
Sasaniler’de kendilerini nesep olarak dayandırdıkları Ahamenid Kralları gibi yazıtlarında kan bağlarına vurgu yapmışlardır. Şayet Sasan kan bağı olarak Sasaniler’le ilişkili ise yazıtlarda niçin Sasan’ın kendileriyle olan kan bağı hakkında bir bilgi vermemişlerdir? Ardeşir Naqş-ı Rustem’deki kısa yazıtında kendisini Papak’ın oğlu olarak tanımlıyor ama görünürde Sasan’la ilgili bir ifade kullanmıyor. Perslerde şecereye yapılan vurgu açık olduğu ve Ardeşir’in bânisi olarak kabul edildiği Sasani devleti, Sasan adıyla anıldığı halde Sasan’ın gerçek kimliğiyle ilgili açık bir ifadenin kullanılmamış olması ilginçtir. Sasan Pehlevice kitaplarda Ardeşir’in annesinin babası yani anne tarafından dedesi olarak zikredildiği halde yine de Sasan’la ilgili açık bir ifadenin kullanılmamış olması da önemli diğer bir noktadır. Sasaniler’de şahr-bambişn (devletin kraliçesi) veya bambişnan bambişn (Kraliçeler kraliçesi) şeklinde ünvanları olan bazı kadın isimleri zikredilmiştir.

Şayet Ardeşir anne tarafından Sasan’la ilişkilendiriliyorsa yazıtlarda, kitaplarda veya mühürlerde bu kan bağı birkaç zayıf ifadenin dışında niçin açıkça ortaya konulmamış ya da zikredilmemiştir?

Nihayetinde Sasaniler’de meşhur olmuş kadınlar bulunmakta ve yüksek statülerde oldukları bilinmektedir. Bu bilgiler de dikkate alındığında ağer Ardeşir Anne tarafından “Sasan” adlı bir kişi ile bağlantılıysa annesinin kökenlerine dair açık ifadelerin niçin geçmediği de başka bir sorudur. Nihayetinde Sasan’ın kökenleri ve kimliğiyle ilgili kesin bir ifade bulunmamasına rağmen muhtemelen kan bağı olarak hanedanın kendisine dayandığı tarihsel ve güçlü bir kişiliktir.

Sasani Devleti’nin Kuruluşu

Erken dönem Sasani kronolojisi hakkında I. Ardeşir dönemine dair yukarıda verilen tarihlere eldeki mevcud bilgi veya verilere bakıldığında daha anlaşılır olabileceği düşünülen birkaç tarihi kayda vurgu yapılması yerinde olacaktır.
Frye, Bişapur yazıtında geçen tarihler dikkate alındığında; Fravardin ayı 58 yılında Ardeşir’in ateşi 40 yılında, ateşin kralı olan Şapur’un ateşi 24 yılında, tarihleri birbirlerini takip ettiğini ve bu tarihlendirmeler de bize bu yazıtın henüz yazılmadan 5 yıl önce Sasani hanedanının kurulduğu/ortaya çıktığı fikrini desteklemekte olduğunu ifade etmiştir. Belki de Papak Parthlar’a karşı bağımsızlık bayrağını açtığını deklare ettiği yıl takriben ilk tarih 205-206, ikinci tarih 224-25 ve son tarih 240-241 yıllarına denk geldiği muhtemeldir. Böylece muhtemelen bu yazıtın oyulduğu/yazıldığı tarih 263-264 yılı olabilir. Bu konuda arkeolojik verilere bakıldığında bir uyuşmazlık ya da tutarsızlık söz konusu değildir. Özellikle başlangıçta tapınakta/ateşgedede kralî ateşin yanmasını temsil eden diğer tarihlere bakıldığında bir ihtilaf olduğu söylenemez. Firdevsi, Ardeşir’in ölümüyle ilgili şunları söyler:
چو سال اندر آمد به هفتاد و هشت
جهاندار بیدار بیمار گشت
بفرمود تا رفت شاپور پیش
7ورا پندها داد ز اندازه بیش
Firdevsi burada Ardeşir’in 7 yaşında hastalandığında tahtı oğlu Şapur’a bırakıp ona nasihatlerde bulunduğunu söyler. Firdevsinin verdiği bilgiler yine Sasani devletinin kuruluşuyla ilgili bazı detaylar içermektedir. Ardeşir, krallığını yaptığı Pars/Fars eyaletinin sınırlarını genişletmeye başlama çabası muhtemelen miladi 3. Yüzyılın ilk çeyreğinin sonlarına denk düşmektedir. Ardeşir’in bu dönemde yetişme çağında olan iki oğlu vardır. Bunlardan Kirman valisi olarak atanan Ardeşir, Vologaeses/Balash (Parth) bu eyaletin kralı olduğu tarihte Ardeşir Kirman’a vali olarak atanır ve Sasaniler tarafından Vologaeses, Ardavan’la birlikte savaşta mağlup edilerek esir alınır. Öte yandan Taberiye göre Şapur Ardavan’la yapılan savaşta bulunmuş ve Parth Kralı’nın kâtibi Dadbundad/Dadhbundadh’ı bizzat öldürmüştü. Dahası Taberi’ye göre Ardeşir öldüğünde yerine geçen oğlu Şapur, oğlu Hormizd/Ohrmazd’ı Horasan yöneticisi olarak atadı. Şapur’dan sonraki Kral Hormizd eğer 243 tarihinde Horasan eyaletine yönetici olduysa O Ardeşir saltanatının başlangıcından (muhtemelen m. 220 tarihinden öncesidir) birkaç yıl önce doğmuş olmalı.

Taberi’nin kendi ifadesiyle Nassari kaynakları ve erken dönem yazarların kitaplarından aldığı bilgiye göre Büyük İskender’in Babylonia/Babil’de hükümdarlık yapmasının üzerinden 523 yıl geçtiğini söyler.

Bu tarih baz alındığında muhetemelen Ardeşir saltanatının 211-12 tarihine denk geldiğini ve Ardeşir’in yükseldiği/orataya çıktığı tarihin dahi m. 192 yılına rastladığı sonucuna ulaşabiliriz. Acta Martyrum’da geçen bir pasaja göre II. Şapur hükümdarlığının 31. Yılı Sasaniler’in 117. Yılı olduğu ve bu da 29 Ağustos 339, 27 Ağustos 340 yılı olduğundan Ardeşir yönetiminde Sasani imparatorluğunun kuruluş tarihi 27 Eylül 223 tarihi olduğu çıkarımı yapılabilir.
Önemli bir kısmı mübalağa ve tutarsız olan İbn-i Belkhî’nin Farsname’sinde Ardeşir’in 14 yıl 2 ay müddetince müluk-u tavaif meliklerine hükmettikten sonra (Tüm İran coğrafyasına) krallık yaptığını toplamda ise 44 yıl 10 ay boyunca hükümdarlık yaptığını aktarır. Böylece ilginç bir şekilde Farsname’de Ardeşir’le ilgili verilen bu kronolojik bilgilerden 14 yıl 2 aylık zaman dilimi tutarlı görünmektedir. Zira Ardeşir’in tüm hükümdarlığı 32 yıl müddetince sürmüş (20 -240) bütün İran coğrafyasına ise 14 yıl boyunca hükmetmiştir. İbn-i Belkhî’nin burada eserinde aktardığı 14 yıl 2 ay zaman dilimi diğer tarihi verilerle mukayese edildiğinde güvenilir bir bilgi olduğu anlaşılıyor (Widengren, 1971: 723). Taberi de Ardeşir saltanatının 14 yıl 10 ay boyunca devam ettiğini aktarmaktadır. Taqizadeh yaptığı bütün bu kronolojik analizlerden hareketle Sasaniler’in m. 28 Nisan 224 tarihinde kurulduğunu belirtmektedir.

Sasani devletinin kuruluş aşamasıyla ilgili en temel ve detaylı bilgileri Taberi Tarihi’nde bulmaktayız.

Taberi Ardeşir’in ilk iş olarak Darabgird vilayetinde Çupanan adında mahalli bir krallığa doğru harekete geçtiğini ve Fasin adındaki kralı öldürdüğünü aktarır. Oradan Kones/Konus adındaki mahalli başka bir krallığa yönelir ve Manuçehr adındaki kralı da öldürür. Akabinde Lurvir adındaki başka mahalli bir krallığa karşı harekete geçer ve Dara adındaki şahı öldürür. Krallarını öldürdüğü bu yerlerde hâkimiyetin kendisine ait olduğunu ilan eder. Bu faaliyetleriyle beraber babasına bir mektup göndererek Gozihr’e saldırmasını ve onu öldürmesini yazar. Gozihr o sırada Bayza denilen yerdedir. Babası Papak’da Ardeşir’in istediği gibi Gozihr’e saldırır ve onu öldürür.
Babası Gozihr’in tacını ele geçirdikten sonra bölgede hakim güç olan Ardavan (Parth Kralı IV. Artabanus)’dan bu tacı oğlu Şapur’a takmaya müsaade etmesini istedi. Ardavan ise Papak ve oğlu Ardeşir’in mahalli kralların bir kısmını öldürdükleri için hata yaptıklarına dair sert bir cevap verdi. Papak ise Ardavan’ın bu tehdidine kulak asmayarak tacı oğlu Şapur (Ardeşir’in kardeşi)’a takar ve kral ilan eder. Papak bu işlemden sonra Ardeşir’den oraya gelmesini ister. Ardeşir ise bu teklifi kabul etmez ve kardeşi Şapur’un hışmına uğrar. Şapur etrafındakilerden bir ordu toplar ve Ardeşir’le savaşmak üzere bulunduğu yere doğru ilerler. Ardeşir bunu duyar duymaz İstahr’a doğru gitmeye karar verir. Fakat kardeşi Şapur aniden hayatını kaybeder. Şapur’un şaibeli ölümünden sonra Ardeşir İstahr’a vardığında kardeşleri toplanır padişahlık taht ve tacını Ardeşir’e teslim ederek ona itaat ederler. Ardeşir iktidarı eline aldıktan bir müddet sonra ihaneti ve taht kavgalarını önlemek amacıyla kardeşlerini katlettirir.

Ardeşir, Fahir adındaki birini Mobedan-ı mobed/başrahip, Rahfer’in oğlu Abresam’ı da vezir olarak tayin eder.

Bu esnada Kardeşlerinden bazılarının başka kişilerle bir olup kendisini katletmeye kastettikleri haberini alır. Bu karışıklığa binaen Darabgird halkı isyan başlatır. Ardeşir oraya geri döner ve isyancılardan bir kısmını öldürerek buna son verir. Bu olaydan sonra Ardeşir sırasıyla Kirman’a doğru ilerler ve Kirman valisi Balaş/Valaş’ı (Volageses) öldürür ve oraya Ardeşir adındaki oğlunu vali tayin eder. Fars körfezinde Abtenbud adındaki kral üzerine sefere çıkar ve bu bölgeyi de tamamen hâkimiyeti altına alır. Bu olaylardan sonra diğer mahalli krallar (müluk-ı tavaif) kendisine haber göndererek itaat ettiklerini bildirirler”, Christiensen’da bu bilgileri onaylamaktadır.
Ardeşir bütün bu mahalli krallıkları ele geçirdikten sonra adeta İran coğrafyasının kalbi durumunda olan bölgeye de sahip olacağını biliyordu. Ardeşir diğer bölgelerin fethine yönelmeden önce sahip olduğu toprakların güven içinde olması, dolayısıyla bu topraklara en büyük tehdit olan diğer yerel krallıklara son verip bölgeyi tamamen kontrol altına alması gerekiyordu. Ardaşir kıyıları emniyete almak için bölgede iki hâkim mahalli kral olan Haftanbokht ve Mihrak’ı mağlup etmiş ve onları ortadan kaldırmıştı. Akabinde Parth Kralı tarafından atanan Ahvaz krallığına da son verdikten sonra Arrajan bölgesini de istila etmiş ve böylece son yerel Pers Krallığı’na da son vererek önemli bir coğrafyayı hâkimiyeti altına almıştı. Böylece adeta Ardeşir-i Papagan İran platosunun siyasi ve politik olarak birleşmesini bir görev olarak addetmiştir.

Papek’in ikinci oğlu olan Ardeşir babasının ölümünden sonra kardeşi Şapur’un babasının yerine geçmesinden hoşnut değildi.

Ancak onların arasında ki sorun devam ederken kardeşi Şapur doğal yollardan hayatını kaybetti. Kendisini Pars/Fars eyaleti kralı olarak anan Ardeşir yakın civardaki emirlikleri tek tek hâkimiyeti altına aldı. Parthlar Ardeşir’in civardaki krallıklara son verip kendi yönetimi altında birleştirdiğini görünce Ardeşir’i durdurmak ve hâkimiyetine son vermek istediler. Kirkuk ve Adiabene, Parthlar’a karşı yapılan savaşta Ardeşir’in tarafında yer aldılar ve mücadeleyi kazandılar. Ardeşir kafasında büyük bir imparatorluk hayal ediyordu. Miladi 223 yılında ilk icraatlarına başladı ve yukarıda da aktarıldığı gibi Taberiye göre ilk olarak Kirman’a hücum etti ve buranın kralını rahatlıkla mağlup ederek orayı oğlu Ardeşir’in yönetimine bıraktı.
Hatta bundan dolayı Kirman uzun bir müddet boyunca Berdeşir (Araplar burayı Berdeşir olarak isimlendirmişlerdi) olarak ünlenmişti. Hemen akabinde Khuzistan (Huzistan) ve Umman krallarını mağlup ederek kendisine bağladı. Parth Kralı IV. Artabanus (Ardavan), Ardeşir’in çok ileri gittiğini düşünerek büyük bir orduyla saldırıya geçti. Böylece tarihi kesin olmamakla beraber (kuvvetle muhtemel 223/224) Khuzistan’ın Hormizdgan mevkiinde yapılan savaşta Parth Kralı IV. Artabanus’un orduları yenildi ve Kral’ın kendisi de savaş meydanında öldürüldü (M.S. 224). Bu tarihten sonra tarihte Sasani imparatorluğu olarak bilinen devlet yaklaşık yirmi yıl süren bir çatışma ortamından sonra ortaya çıkmıştır.

Muhtemelen Ardaşir, IV. Artabanus (Ardavan) ile yaptığı savaştan sonra Hamadan, kum ve Rey bölgelerini tahakkümü altına almıştır.

Widengren’in Tabari’nin aktarımına dayanarak kabul ettiği gibi, Ardaşir’in bundan sonra Rey’den ileriye, 224 yılı sonbaharında büyük Horasan yolundan devam ederek doğuya doğru yürüdüğü ve Gurgan, Harezm ve Horasan’ı alıp almadığı, şüphelidir. Ancak bu noktada yanıtlanması gereken soru, Tabari’nin Merv ve Belh gibi yerleri andığı gibi, doğuya karşı yapılan seferlerin neticesinde “Kuşan, Turan ve Makran Kralları”nın da elçileri vasıtasıyla yenilgilerini bildirip bildirmedikleridir. Ancak Ardeşir Sakastan, Ebrşehr (günümüz Horasan’ı), Merv, Harezm ve Belkh memleketlerini tasarrufuna aldı ve böylece kudretini doğuda da hissettirdi.
Parth İmparatorluğu’nun sonlarına doğru Baktria bölgesinde hüküm süren Kuşan imparatorluğu ve İran neredeyse bağımsız kalmışlardı. Ardeşir miladi 224 tarihinde Parth İmparatorluğu’na son verip Sasani devletini kurduktan hemen sonra Sasaniler Baktria’daki Kuşan imparatorluğu üzerinde baskılarını hissettirdiler. Muhatemelen Baktria doğrudan Sasani “Krallar kralı”nın hâkimiyeti altına girmişti. Frye, Schippmann’ın aksine Armenia Kralı’nın bir şekilde Ardeşir’e direndiğini Kuşan Kral’ı Vehsadjan’ın ise Ardeşir’e bağlılığını bildirdiğini ve böylece Ardeşir’in bundan sonra uşanşah olarak anılmaya başlandığını söyler.

Dördüncü yüzyıl sonlarında Sasaniler adına bölgede bulunan valileri “ uşan-şah” sıfatıyla bilinirlerdi.

Hatta Kuşanlar Sasaniler adına sikke bastırmışlardı. Sasaniler adına bastırılan bu sikkeler literatürde uşano Sasani sikke serileri olarak adlandırılmaktadır. Ancak Sasani valilerinin bastırdıkları bu sikkelerin tarihlendirilmesi konusu muallakta kalmıştır. Bunun yanında bir mühür üzerinde Sasani- uşanşah olarak başında mütevazı bir ‘diadem’le tasvir edilen bir figürün Ardeşir’in Denag adındaki eşinin tasviri olduğu düşünülüyor. Wiesehöfer, mühürlerde adı geçen Denag adlı kişinin I. Ardeşir’in kızkardeşi olduğunu ifade ediyor. Burada esas soru bahsedilen ismin iki ayrı kişiye mi ait olduğu yoksa tek kişiye mi refere olduğudur? Denag’ın aslında Ardeşir’in kızkardeşi ve aynı zamanda eşi olduğu söyleniyor. Ancak Wiesehöfer, Sasaniler’de hala aile içi evlilikle ilgili kesin bilgilerin olmadığını söylemektedir.

Resim: Sasani Parası
Bu sikkenin ön yüzünde I. Ardeşir büstü yer alırken arka yüzünde tanrı Anahita tasvir edilmiştir.
Ardeşir Parthlar’ı yendikten sonra 2 Nisan 224 tarihinde fatihane bir edayla Ktesifon/Tisfon’a girer ve Babil eyaletini itaatine alarak Parthlar’ın yerine krallığını ilan eder. Ardeşir resmen miladi 226 tarihinde hükümdarlık tacını takar ve “ rallar kralı/Şehinşah” ünvanını alır. Sasaniler Parthlar döneminde vasal krallıklarla yönetilen İran coğrafyasına hâkim olduktan sonra Parthlar’ın aksine korkunç ve orantısız bir güçle merkezi bir devlet kurma çabasına giriştiler. Bu durum sıklıkla I.Ardeşir ile oğlu I.Şapur 241-272) döneminin sonlarına kadar mütemadiyen devam ettirildi.

I. Ardeşir’den sonra oğlu Şapur babasına göre önemli olçüde merkezi bir yönetim kurma çabasına girdi ve daha güçlü ve daha disiplinli bir ordu ve yönetimle kurulan bu yeni devleti daha hızlı ve derinden merkezileştirdi.

Sonuçta dağınık halde bulunan Pers klanlarını bir araya toplamayı başardılar ve hem doğuda hem de batıda ciddi bir güç oldular. Özellikle Roma’nın başlarda önemsemediği Sasani hanedanı giderek Romalılar için Parthlardan daha tehlikeli olduğunu I. Şapur’un Roma İmparatoru Valerianus’u esir alınca göstermiş oldu.
Başlangıçta Roma, Parthlar’ın siyaseten diğer yerel krallıklarla sorun yaşamasını önemsememişti. Fakat Sasani hanedanının Parthlar’ı mağlup ettikten sonra 230 yılında Mezopotamya’ya kadar ilerlemeleri Roma İmparatorluğunun ciddi tedbirler almasını gerektirdi ve doğuda Parthlar’dan sonra yaklaşan Sasani tehlikesini bertaraf etme poltikalarını üretmelerini zorunlu kıldı. Mezopotamya’da I. Ardeşir döneminde Romalılar’la başlayan savaşlar dizisi 133 yıl boyunca devam edecekti. Roma İmparatoru Severus Alexander Perslerin bu saldırısına kâfi derecede karşı koymasına rağmen Severus’un 233 yılında ölmesine kadar bu çatışma ortamı herhangi bir antlaşma ile sonuçlanmadı.
Miladi 3. Yüzyıl monarşi yüzyılı olarak karakterize olmuş yüzyıl gibidir. Bu, dördüncü yüzyılda II. Şapur’un (309-379) yetişme çağına (genellikle 16 yaş olarak kabul edilir) erene kadar ki dönem olarak tarif edilir ve ittifakla II. Şapur krallığın başına geçene kadar din adamları ve soyluların hâkim güç olduğu kabul edilir. II. Şapur büluğ çağında devlet yönetimini üstlendiğinde İran’ın ciddi ve hızla merkezileştiğini görebilmekteyiz. II. Şapur rejiminde dikkat çekilmeyen husus Şapur’un krallığının bizzat soylular tarafından inşa edilmesidir.
Kaynak
Muhammet Yücel, Erken Dönem Sasani Tarihi Ve Sikkeleri
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Muhammet Yücel’e aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Aryanlardan Sasanilere, İran'da İnanç Tarihçesi

Aryanların kadim dinleri doğa güçleri, yıldızlar ve gezegenler üzerine kuruluydu. Bu inanç sisteminde tanrılarda doğa güçlerinin yanı sıra davranışsal ve sosyal özelliklere de rastlanmaktadır. Bu özellikler dışında Hint ve İran kolları (Aryanların doğu kolları) tanrılarını iki kategoriye ayırıyorlardı. Bu tanrıların bir kısmı “dev” (Daiva) olarak adlandırılıyordu. Onların baş tanrısı ise “İndra” adlı savaşçı bir tanrıydı. Diğerleri ise Asuras (İran dilinde Ahura) olarak adlandırılmıştır. Önceleri ise Varuna ve Mitra vardı. Mazda (bilge ve en büyük Ahura‟dır) aslında eskiden Varuna olarak bilinen tanrıydı ki zamanla bu ad İranlılar tarafından unutulmuştur.
İranlıların en eski dinlerinde iki farklı inanç sistemine rastlanır: Mitra‟ya tapınım ve Mazda‟ya tapınım. Mitra veya Mihr (güneş anlamında) ritüellerinde, ibadet sırasında bir takım şiirler söylenirdi. Bu şiirler daha sonra Yeni Avesta‟nın bir bölümünde yazıya dökülmüştür ve bu sayede günümüze kadar ulaşmıştır. Yeni Avesta‟da ayrıca şu tanrılara rastlanır: Raşna ( راستی , doğruluk), Surûşe (سر ضَّ , itaatkârlık), Eşe (اضی , doğurganlık tanrıçası) gibi tanrılar insanlara evlilik ve yaşamın birçok alanında mutluluk getirir. Veretregne (ب رِام , Behram) adlı tanrı savaş ve zafer tanrısı, Hovereneh (خ رًَْ , فرٍ ) ise hakikatli kralların, iyi şans ve özel güçleri bu tanrı tarafından onlara bahşedilmektedir. Mitra kültünde insanlar ibadet sırasında “Haoma” (هَُْ ) adlı içkiyi içip sarhoş olurlardı ve bu şekilde ibadet ederlerdi. İran kültüründe Haoma aynı zamanda, inananları ibadet sırasında bir araya toplayan tanrı olarak kutsanır.
Tanrı Mazda‟nın da, Mitra gibi İran‟ın bütününde tapınım gördüğü düşünülmektedir. Zerdüşt ise Mazdaizm dinini alıp birtakım değişiklikler yaparak daha güçlü temeller üzerine kurduğu Zerdüştiliği meydana getirmiştir. Zerdüşt doğruyu bulmak için harekete geçip eski geleneklerde kutsanan dev olarak tanımladığı tanrıların tapınmasına karşı gelir. Devlere tapınma merasimi, içki ve coşkuyla birlikte bolca haoma içerek gerçekleşiyordu. Bu tür törenlerle tapınılmakta olan tanrılar daha sonra Zerdüştilikte dev (karanlık güçlerden olan, Mazda düşmanları) olarak adlandırıldılar. Zerdüşt, bu devlerin karşısında en büyük tanrı olan Mazda veya Ahura Mazdayı koyup bu tanrıya tapınmayı şart koşar.
Zerdüşt inancına göre evrenin oluştuğu anda iki zıt güç ortaya çıkmıştır. Birbirleriyle sürekli çekişmede olan bu iki güçten iyi olanı “Sepenta Mînû, سپ تٌب هیٌْ ” kötü güç ise “Angre Mînû, اک هَی -ا گًر هیٌْ ” olarak tanımlanmaktadır. Zerdüşt, dünyayı bu iki gücün arasında geçen savaşın meydanı olarak gösterip, Zerdüştiliğe inananlardan iyi güçlerin yanında yer almalarını ve iyiliklerin kazanmasına yardımcı olmalarını emretmiştir. Zerdüşt dininde başka bir odak noktası ise “İmşaspend” (güçlü ölümsüzler) olarak adlandırılan ve altı melekten oluşan bir grup melektir. Bu meleklerin isimleri ise şöyledir: Vohu Meneh (iyi düşünce, ا دًیط یًک ), Eşe (Rete) (İyi düzen, ظًن یًک – gerçek,حقیقت ) , Heşetere (egemenlik), Armati (ruhun temizliği, تقریبب تویسی ر حّ ), Heurvetat (kemal, کوبل – sağlık ve sıhhat, صحت ), Ameretat (ölümsüzlük بی هرگی ). Bu altı melek, Sepenta Mînû adlı iyi güç denetimi altındayken sonraki dönemlerde Ahura Mazda denetiminde oldukları söylenmiştir. Bu tanrılara (sonraki zamanlarda tek tanrılı sisteme uymak için melekler olarak da ele alınmaktadır) ek olarak tanrı Surûş ve Eşe‟yi görmekteyiz ki aslında eskiden bu iki tanrı Mitra‟nın (Mihr) yakın yardımcıları olarak gösterilmekteydi.
Avesta‟da her ne kadar İran‟daki eski dinler gibi olmasa da nadiren tanrılar ve tanrıçalar ile doğa güçleri ve elementler arasında ilişkilere rastlanır. Örneğin Armati yeryüzü tanrıçasıdır.
Avesta konusunda araştırmacılar ikiye ayrılmaktadır. Bir kısmı bu kitabın öğretilerini maddi dünya ve doğa güçleriyle özdeşleştirirken diğerleri felsefi anlamlarla açıklanmasından yanadırlar.
Christensen‟e göre maneviyat İranlıların nezdinde çok önemli yere sahipti ve Avesta‟daki öğretiler, maddeden oluşan dünyayı anlatsa da onun yanı sıra maneviyatı da göz önünde bulundurmaktadır. Avesta‟da iyi ve kötü dünya, birbirinin karşısında yer alır. İyi dünya tarafından olan her şey Aşe veya çoğul olarak Aşevan, kötü dünya tarafından olan her şey ise, yalan anlamına gelen Doruc(dişi bir güçtür) olarak adlandırılmıştır. Doruc‟un (yalan) içerdiği anlam; iyi düzenin, hile ve ikiyüzlülük gibi karanlığı temsil eden davranışlarla yok oluşudur. Yeni Avesta metinlerinden anlaşıldığı üzere iyi ve kötü arasında belirgin bir çizgi vardır. İyi ve kötü güçler, ikiz gibi birlikte doğarlar. Örneğin yalan anlamına gelen Doruc, Eşe‟ye karşı, kötü düşünce anlamına gelen Ake Meneh (Ak Meneş), Vehumeneye karşı, Ake Mînû veya Angre Mînû (kötü akıl, Ehrimen, خرد ضریر , ا رُیوي ) Sepenta Mînû‟nun (Güçlü zeka) düşmanıdır. Bu dindeki üç değer ise, (iyi düşünce, iyi konuşma, iyi davranış) bu dini kabul edenlerin üç temel görevi olarak da düşünülebilir.

Aslında Zerdüşt dini tam anlamıyla tek tanrılı bir din olarak ele almak doğru değildir. Söz konusu olan bu dinde, tanrı ve tanrıçalar, Ahura yanlısı ve Ehrimen yanlısı olarak ikiye ayrılmaktadır. İyi ve kötü arasındaki savaş ise iyi güçlerin zaferiyle sonuçlanmaktadır. İnsanoğluna düşen ise iyi güçlerin yanında yer alıp iç ve dış dünyadaki kötülüklere karşı savaşmaktır. Gata adlı bölümlerden oluşan eski Avesta ile yeni Avesta arasında bariz farklılıklar vardır. Bu farkın sebebi ise Zerdüşt‟ün ölümünden sonra din adamlarının insanların benimsediği tanrıları eski tanrılar olarak ibadete sunmalarından ileri gelir. Bu eski geleneği korumakla birlikte yeni Avesta için yeni bölümler eklemişlerdir. Eski tanrılardan sayılabilecek Mitra, Anahita, Behram, Fer (Ferreh) veya Horne, (Ferveşeler,Ferveher‟ler (فر رُّ بُ ), dindarların koruyucu meleği) içinde yer alır. Daha sonraları (Medlerden sonra) Persler‟in inandığı bu din, MÖ 8.yy da ortaya çıkmış ve zamanla değişim geçirerek tek tanrılı bir anlayışa benzemiştir. Bu sebepten dolayı kendi döneminde kıyaslamak istediğimiz birçok kültürden farklı olarak çok az sayıda tapınma amaçlı heykel ve tapınak yapılmaktaydı.
Ahamenişler‟den, dinsel mimari yapısı olarak geriye Ateş Tapınakları dışında başka bir örnek bulunmamaktadır. Bu dönemlerden ele geçen kabartmalarda ise tanrı Ahuramazda ve Zerdüşt dinin meleklerinden Mihr (Mitra) ve Nahid (Anahita) kral, kral hizmetçileri ve askerleri ile birlikte betimlenmektedir. Heykel grubundan sayabileceğimiz diğer örneklerde ise aslan, öküz ve at gibi hayvanlar (kabartma veya sütun başlıkları olarak) bazen de mitolojik yaratıklar olarak insan başlı kanatlı öküz ve kuş başlı kanatlı aslan gibi öğelere rastlanılmaktadır. Bu döneme ait heykel ve kabartmalar büyük ölçüde Asur ve Babil sanatının özelliklerini göstermektedir. Ahameniş sanatında Yunan izlerine de rastlamak mümkündür. Ancak bütün bu etkilenmelere karşın birçok kültürü de etki altında bırakmıştır. Baş tanrı olarak Ahuramazda yerleri ve gökyüzünü yaratmıştır. Herodot Persler‟in güneş (Mihr), ay, yeryüzü (Zam), ateş (Atar), su (Apam Napat) ve rüzgâr (Vahyu) gibi doğa güçlerine tapındıklarını söyler. Ele geçen yazıtlardan anlaşılmaktadır ki baş tanrı Ahuramazda ile yakın değerde olan iki tanrıçadan bahsetmek gerekir: bunlar Tanrıça Mitra (güneş ve adalet tanrıçası) ve Tanrıça Anahita (su, bereket ve verimlilik tanrıçası) olarak bilinmektedir. Bu iki tanrıçanın varlığı ve mahiyeti Pers kültürü dışında başka bir kültürün etkisinden ileri gelmektedir.
Persler, tanrılarına kanlı kurban törenleriyle ibadet ediyorlardı. Herodot, Hint – Avrupa menşeli olan bu törenler hakkında bize bilgi vermektedir. Bütün bu törenler “Muğan” adlı kişilerin denetimi altında gerçekleşmektedir. Muğan denilen rahip grubu kurban törenleri dışında kralların taçlandırma törenlerinde de görev alıyorlardı. Ayrıca rüya tabiri ve kral mezarlarının bekçiliğini yapıyorlardı. Yaşam felsefelerine göre hayatta tanrı (iyilik) ve şeytan (kötülük) vardır. Heredot, İran ve Yunanistan‟ı karşılaştırdığında, İran‟da tapınak ve tanrı heykellerinin olmadığını söyler. Buna karşılık Pers dönemine ait üç tapınak yapısı tespit edilmiştir ki bunlardan birincisi Kyros‟un isteği üzerine Pasargad‟da yapılan tapınaktır. İkincisi ise Nakş-i Rüstem‟de Darius‟un mezarının karşısında yer alan tapınaktır. Üçüncüsü ise Susa‟daki tapınaktır ve II. Ardeşir döneminde yapıldığı düşünülmektedir. Her üç yapı da birbirine benzer şekildedir. Bu yapı tipleri küp şeklinde tasarlanmış olmakla birlikten bir odaya sahiptir. Buraya ulaşmak için merdiven kullanılmaktaydı. Bu oda içinde bir Muğ, kutsal ateşe bekçilik yapmaktaydı. Sunaklara bakılacak olursa, bulunan tüm sunakların dışarıda olduğunu görülür. Bundan yola çıkarak dini ritüellerin dışarıda, açık havada gerçekleştiği düşünülebilir. Bununla birlikte Persler tanrılarına ait bazı heykeller de yapmışlardır. II. Ardeşir kendi döneminde başta Susa, Hamedan, Babil olmak üzere krallık için önemli sayılan yerlerde Anahita heykelleri diktirmiştir. Ayrıca kral mezarlarının dış cephelerindeki kabartmalarda Ahuramazda betimleri de sıklıkla görülmektedir. Ahuramazda betimleri, kanatlı halka ortasından tanrının gövdesiyle tasvir edilmiştir. Bu sembol aslında Mısır‟ın en eski sembollerindendir. Mısır kültüründeki bu simge açık kanatlarıyla göklere hükmeden Horus‟u sembolize eder. Tanrı Ahuramazda ise bilge olarak göklerin hükümdarıdır ve kanatları altında koruduğu kral onun yeryüzündeki temsilcisidir.

Zerdüşt dini daha öncede bahsedildiği üzere üç temel değer üzerine kurulmuştur. Bunlar sırasıyla “iyi düşünce”, “iyi konuşma” ve “iyi davranış”tır. Zor ve kesin kanunları olan bu dinde kurban kesilmesi hoş karşılanmazdı. Bunun sebebi ise insanoğlunun hizmetinde olan hayvanlara saygı gösterilmeliydi. Öte yandan “Haoma” adlı içki yasaklanmıştı. Bu dininin kurallarına göre ölüler yakılmamalı, gömülmemeli ve suya atılmamalıydı. Bunun nedeni ise üç kutsal element olan su, ateş ve toprağın cesetle temas ederek kirlenmemesiydi. Zerdüştilik dinine inananlar pek çok kültürün aksine ölülerini yüksek bir yerde yırtıcı hayvanlara bırakırlardı. Ölülerin sadece kemikleri kaldığında onları toplayarak bir lahit içinde mezara koyarlardı. Su İranlılar için hep kutsaldı, öyle ki hemen hemen hiçbir İranlı kral savaş için deniz yolunu kullanmak istemezdi. Çünkü suyu bu şekilde kirletildiğine inanılırdı. Zerdüşt ile Buda dini aynı dönemlede ortaya çıkmıştır. Her iki dinde de ortak özellikler göze çarpar. Örneğin Zerdüşt dininde de Aryan ırkının kanlı törenlerine karşın tıpkı Budizm‟deki gibi şiddet içeren eylemler yasaktı. Öte yandan her ikisinin kaderi oldukça farklıydı. Zerdüştilik sadece seçkin tabakanın ön plana çıkardığı bir dindi ancak Budizm ise sıradan insanların dilek ve istekleri üzerine kuruluydu. Bugün Zerdüştiliğin çok az bir kitle tarafından bilinip kabul ediliyor olmasına karşın milyonlarca insanın hala Buda‟nın izinden gidiyor olmasının nedeni de bu olabilir.
Zerdüştiliğin Şamanizm‟e benzeyip benzemediği konusunda farklı fikirlere rastlanır. Bu iki inanç türünün benzerliklerini ön plana çıkartmak isteyen bilim adamı Widengren, araştırdığı kaynaklardan Viştaspa‟nın ibadetler sırasında esrimeye girmek istediğinden bahseder ve bu duyguya erişmek için kenevir kullandığını belirtir. Esrime pozisyonu ise rivayetlerde şöyle anlatılır: “Bedeni uyku halindeyken ruhu cennete yolculuk ediyordu”. Ayrıca Avesta‟dan yola çıkarak bizzat Zerdüşt‟ün “kendini esrimeye vermesiyle” ilgili rivayetlere rastlanır. Diğer yandan cennete verilen ad yani “garo demana”, “şarkı evi” anlamına gelmekte buradan yola çıkarak tapınım sırasında şarkıların söylendiği düşünülmekte ve bu da şarkıların ritüellerde olan önemini göstermektedir. Tanrıyla iletişime geçmek için kullanılan trans metotları her ne kadar Şamanist öğeler taşıyor gibi görünüp bazı yazarlar bu benzerliklerle Zerdüşt‟ün Hint-İran şamancıl tekniklerine uzak olmamasını birleştirip bunu kanıt olarak sunsalar da bunlar sadece benzerlikler düzeyindedir. Ne Gatalar‟da ne de Avesta‟da bulunan esrimeler temel olarak Şamancıl bir yapıdadırlar.
MÖ. 330‟da Büyük Pers İmparatorluğu, Makedonyalı İskender‟in eliyle devrildikten sonra İran‟da Helenistik Çağ‟ın özelliklerini taşıyan bir döneme girildi. Bu Yunan etkisini Partlar‟ın da başa gelmesi önleyemedi. Örneğin ürkütücü bir şekilde tasvir edilen ve dünyanın hazinelerinin koruyucusu olarak bilinen Yunan Tanrısı Hades, Anadolu’da Angre Mînû ya da Ehrimen ve Aramati olarak tanımlanmıştır. Gerçi Partlar, bozkırlardan kendileriyle birlikte dinsel ve kültürel gelenekleri getirmişlerdi. Her ne kadar Partlar‟ın kendilerine ait kültür ve gelenekleri olsa da genel olarak gittikleri yerlerin tanrılarına saygı gösterip o bölgenin dini inançlarını koruma altına alırlar, hakim oldukları hiçbir yerde kendi dini geleneklerini tam anlamıyla yaymazlardı. Bu dönemde muhtemelen Ahura Mazda, Mitra ve Anahita üçlüsüne tapınılmaktaydı. Ama bunların arasında Anahita‟ya daha çok önem verilmiştir. Anahita‟nın Sami kültüründe karşılığı Nanaia, Yunan kültüründe ise Athena ve Artemis‟e tekabül etmektedir. Bu üç tanrı ve tanrıça kültü İran‟ın batı sınırlarından ülke dışına yayıldı. Örneğin Mitra kültü, deniz korsanlarınca Roma‟ya kadar gidip, Ren ve Danube nehirlerinin kıyılarına kadar ulaştı. Eşkanî’ler dönemine ait çok sayıda ve çeşitli Yunanca ve Latince kaynaklara ulaşılabilmesine karşın bu kaynakların hiç birinde dönemin kültür veya dini gelenekleriyle ilgili yol gösterecek ipuçlarına rastlanmamaktadır. Döneme ait kaynaklar temel olarak dört ana başlıkta toplanır;
1. Mitra‟nın imparatorlukta krallarla özel bağları olmakla birlikte genel olarak ona halk tarafından da tapınılmaktadır.
2. Strabon‟un yazdıklarının aksine Muğ‟lar sadece Anahita‟ya tapmamakta aynı zamanda Mitra‟ya da taptıklarını gösteren bulgular vardır. Muğ‟lar, kanlı kurban ayinleri düzenlemektedirler ve bu ayinlerde inek ve at kurban etmektedirler.
3. Yaygın olarak ateşe tapınıldığı görülmektedir.
4. MÖ II. ve I. yy’larda, İran eskatoloji yazınıyla paralel olan, Viştasp Kehanetleri adında, Roma‟ya karşı yazılmış bir Yunanca kıyamet metni yaygındı.
MÖ I. yy’da Mitra kültü, Akdeniz havzasında yayılmaya başlar ve bununla paralel olarak Mesih kurtarıcı-kral düşüncesinin bu kült (Mitraizim) çevresinde geliştiği tahmin edilmektedir. Diğer bir konuysa, Zurvan teoloji ve zamana, sonsuzluğa, manevi (tinsel) yaratılış madde halinde yaratılıştan önce gerçekleşmesi ve mutlak dualizm düşüncesinin bu dönemde ortaya çıkmasıdır. Bu akımlar daha sonraları Sasanîler döneminde sistematik bir şekilde düzenlenecektir. Viştasp Kehanetleri, Hint-İran temelli antik bilgileri Sasanî döneminde Pehlevice kıyamet metinleri ve Bahman Yaştlar başta olmak üzere geliştirerek yeniden değerlendirilir. Öte yandan söz konusu kehanetler, 7000 yıllık bir süreç temelini ifade eder ve buradan öngörülerini yansıtır. Buna göre her bin yıla bir gezegenin hakim olması düşüncesi Babil etkisini göstermektedir. Ancak bu yaklaşım İran‟a özel bir şekilde yorumlanmıştır. Şöyle ki: 7000 yıllık süre, ilk 6000 yıllık ilk evre ve 1000 yıllık ikinci evre olmak üzere iki evreye ayrılır. İlk evrede; iyilik (Tanrı) ve kötülük üstün gelmek için bir savaş içindedir, ancak kötülük bu savaşı önde götürmektedir. İkinci evreye gelindiğinde ise Tanrı, Güneş Tanrısı Mitra‟yı (Apollon, Helios) gönderir ve ikinci evreye Mitra hükmeder.

İkinci evre sonunda gezegenlerin gücü tükenir ve evrensel bir yangına neden olarak dünyayı ateşle yeniler. Bu dünyanın sonu ya da kıyamet senaryosu modern dinlere de yansımıştır. Hıristiyan inancındaki İsa Mesih anlayışı bunun en belirgin örneğidir. Tıpkı kötülüğün kazanıyor olduğu sırada Mitra‟nın Tanrı tarafından gönderilip son döneme hükmetmesi gibi Hıristiyan inancında da İsa Mesih dünyada kötülük ve zulmün yaygınlaştığı sırada geri gelerek bir “kurtarıcı kral” rolü üstlenecektir. Bu benzerliğin de ötesinde söz konusu kurtarıcı kralın doğumundaki benzerlikler de göze çarpmaktadır. Çünkü İsa‟nın doğumunda da Mitra‟nın doğumunda olduğu gibi bu müjde bir kuyruklu yıldız ile bildirilmektedir. Sasanî dönemine gelince din daha önemli bir hal almakta; öyle ki saray ve siyaseti yakın etkisine alıp Sasanî’leri bir din devleti haline getirir. Bunu açık bir şekilde ifade etmek için kral Ardeşir‟in oğlu Şapur‟a söylediği şu cümleyi ele almak lazımdır:
Ardeşir der ki:
“ Bil ki, din ve krallık yakın iki kardeşler, din taht olmadan ve krallık din olmadan devam edemez. Din krallığın temeli ve krallık din‟in sütunudur (direğidir).”
Bir Sasanî kralı tarafından söylendiği bilinen bu sözler, dönemin din ve siyasetin birbirine ne denli kilitlendiğinin ispatlamaktadır. İdeolojinin yanı sıra ateş tapınaklarının ekonomi gibi alanlarda da nüfuzunun olması bu dönemi Eşkanî döneminden ayırmaktaydı. Belki de bu dönemde gerçekleşen mezhep çekişmelerinin nedeni, dinin siyasetteki önemli konumundan kaynaklanır.
Sasanîler döneminde iki önemli isim, dini çekişmelerin başını çekmektedir. Bunlardan birisi “Kartir” adında bir kişidir. Bu şahıs, kralın din hocası ve başrahibidir. Ayrıca adalet sisteminin en büyük mevkisine sahiptir. Bir diğer kişi ise Mani adında bir sahte peygamberdir. Mani kendini tanrının yeryüzündeki temsilcisi olarak halka takdim etmiştir. Bu çekişmenin galip tarafı ise Kartir olmuş ve Mani cezalandırılmıştır. Mani aslında kendi döneminin asilzadelerindendir. Zerdüşt, Buda ve İsa gibi tanrının peygamberidir; kendinden önceki dinlerin öğretilerini tamamlayıp yeni bir din getirmektedir. Öğretilere bakıldığında, Babil ve İran geleneklerinin bir araya gelmesi ve Hıristiyanlık ile Budizm‟den etkilenmiş bir din olduğu gözlenmektedir. Bu inanca göre dünya ve dünyadaki her şey, iyi ve kötü özden meydana gelmektedir. Bu yeni dinde kurban merasimi yoktur ve tanrın heykellerine tapınılmamaktadır. Namaz ve oruç gibi ibadet biçimine bu dinde rastlanılmaktadır. Bu dönemde Hıristiyanlık en yaygın ve güçlü dinlerden biriydi. MS 3. yy’da Romalılar da Manilik ile tanışırlar. Dönemin sonlarında Hıristiyanlar Mani‟yi kafir ve din düşmanı olarak adlandırırlar. 4. yy’da ise öncekinden daha şiddetli bir şekilde Manizme karşı gelirler.
Mani dini Yahudiliği reddedip Musa ve İsrail oğullarına ait evliyaları şeytan olarak gösterir, tanrılarıysa Mani‟ye göre karanlığın tanrısıdır. Sasanî krallarından, I. Şapur, Mani dinini seçerek bu dine destek verir ve yayılmasına yardım eder. Ama onun ölümünden sonra Mani, Mazda rahipleri özellikle de baş rahip Kartir tarafından büyük tepkilere maruz kalır. Kendilerini tehdit altında gören Mazda dininin yandaşları kral öldükten sonra Mani‟yi yargılayıp idam ederler. Manilik mensupları ise çeşitli eziyetlere maruz kalır. Nihayetinde Mani yanlıları ülkeyi terk ederek Doğu ve Orta Asya‟da dinlerini yaymaya başlarlar. Sasanî döneminin sonraki krallardan olan Nersi, ülke dışında olan Manistleri himaye altına alarak yurtdışında olan bu grubu bu kendi yanlıları haline getirmiş olur. Aslında Mazda dini insanı dünyevi zevklerden uzak tutmak yerine onu ölçülü bir şekilde bu zevklerden yararlanmasını ön görmekteydi. İnsanları, dünya malından ihtiyacı olduğu kadar, diğer insanların hakkını almadan ve onlarla eşit bir şekilde paylaşarak yararlanmaya teşvik ediyordu.
Yararlanılan Kaynak
Sanaz Merhan, Simurg
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Sanaz Merhan’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Küresel Ve Bölgesel Güçlerin Suriye Politikası

Ortadoğu’da başlayan isyanların sonuncusu olan Suriye krizi, bölgesel ve küresel güçlerin yoğun ilgisini çekmiştir. Bunda Suriye’nin jeopolitik önemi başta gelen faktördür. Suriye’nin bölge ile olan ilişkileri, coğrafik konumu, nüfus yapısı ülkeyi birçok devlet için önemli bir duruma getirmektedir. Suriye’nin Türkiye, Irak, Ürdün, İsrail ve Lübnan’la sınırı vardır. Suriye’nin ayrıca Doğu Akdeniz’e kıyısı bulunmaktadır. Öte yandan Şii jeopolitiği açısından İran; Filistin çatışması, Golan tepeleri sorunu bakımından İsrail için oldukça önemli bir konumdadır. Ancak çalışmanın bu bölümünde tüm bölgesel ve küresel güçlerden ziyade, Suriye’ye yönelik politikalarının hem sorunun çözümünde hem de, sürecin işleyişinde etkili olan Rusya, ABD, Avrupa Birliği, Çin ve İran’ın politikalarına değinilecektir.
Rusya’nın Suriye Politikası
Soğuk Savaş döneminin iki aktöründen biri olan Rusya’nın, Suriye ile uzun yıllara dayanan bir ilişkisi vardır. Özellikle Hafız Esad’ın 1970’lerde iktidara gelmesiyle, ikili arasındaki yakınlık daha da derinleşmiştir. Suriye’nin bu dönemde Rusya’ya yaklaşmasının altında yatan temel neden, bölgedeki İsrail’in varlığı ve Suriye’nin İsrail’le yaşadığı çatışmadır. Suriye’nin uzun yıllar boyunca Rusya’dan silah, teknoloji ve ekonomik olmak üzere birçok yardım aldığı bilinmektedir. İkili arasındaki ilişki, Soğuk Savaş sonrası dönemde de devam etmiştir. Yakın tarihte Suriye’de halk ayaklanmalarının başlamasıyla Rusya, Esad yanlısı blokta yer almış ve Suriye’ye dışarıdan herhangi bir müdahalenin yapılmasına şiddetle karşı çıkmıştır. Rusya, bu doğrultuda BMGK’da Batının konuyla ilgili çabalarına rağmen her seferinde veto yetkisini kullanarak Suriye’ye dışarıdan müdahale edilmesine karşı çıkmıştır. Rusya’nın Esad yönetimine verdiği desteğin altında yatan sebep, Ortadoğu’daki enerji kaynakları değildir. Zira Rusya’nın yeterli miktarda enerji kaynağı bulunmaktadır. Bölgede ABD’nin giderek güçlenmesi ve Rusya’yı çevreleme politikası, Rusya’nın Suriye politikasını belirlemede başat faktördür. Bu doğrultuda Moskova’nın en büyük korkusu, Esad’dan sonra iktidara Batı yanlısı bir iktidarın gelmesi ihtimalidir. Aynı şekilde Suriye’nin bölünmesi ihtimali de Rusya’yı tedirgin eden diğer bir faktördür. Suriye’nin bölünmesi veya Batılı bir iktidarın başa gelmesi durumunda, Rusya’nın Akdeniz’deki stratejik çıkarları da tehlikeye girmektedir. Son gelişmelere bakıldığında ise, Rusya’nın uluslararası kamuoyunun baskısına daha fazla dayanamayarak Suriye politikasında değişiklik yapıp, başka bir yol izlemesi de mümkün görünmektedir.
 Avrupa Birliği’nin Suriye Politikası
İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde ABD’nin yardımlarıyla kurulan ve büyük bir siyasi ve ekonomik güç olan Avrupa Birliği, Ortadoğu ile ilgili gelişmeleri yakından takip etmektedir. Avrupa Birliği’nin Ortadoğu ilgisinin altında yatan temel sebep, Ortadoğu’nun sahip olduğu yeraltı kaynaklarıdır. Enerji ihtiyacı sürekli büyüyen Avrupa Birliği ülkeleri için enerji kaynaklarının sorunsuz taşınması ve fiyatların istikrarı çok önemlidir. ABD’nin aksine yumuşak güç söylemini daha çok ön plana çıkaran Avrupa Birliği’nin Arap baharı ile ilgili net bir politikası bulunmamaktadır. Örneğin; Fransa, Tunus’ta olayların başlamasıyla önce iktidara destek olmuş ve muhalefetin dağıtılması için girişimlerde bulunmuştur. Ancak olayların giderek büyümesi neticesinde Fransa, Tunus politikasında değişikliğe gitmiştir. Öte yandan Libya’da ise; İngiltere, Fransa ve İtalya işbirliğine gidip Libya muhalefetinin örgütlenmesi için büyük uğraşlar vermiştir. Dahası, BM’de Libya’ya müdahale konusunda da “evet” kararının alınmasında rol oynamışlardır. Suriye konusunda ise, dışarıdan herhangi bir müdahalenin yapılmasına karşı çıkan AB ülkeleri, Esad’ın yönetimden çekilmesini ve Suriye’deki rejimin demokratikleşmesi gerektiğini açıklamışlardır. Özellikle İngiltere müdahaleye karşı çıkmakla beraber, Esad’a yönelik ağır eleştirilerde bulunmuştur. İlerleyen zamanlarda ise; AB ülkeleri, Suriye’nin siyasi kadrolarının Avrupa’ya uçuşlarını yasaklamış ve Suriye’ye ait banka hesaplarının dondurulmasına karar vermiştir. AB, aynı zamanda Suriye’ye sorununun çözülmesi için hazırlanan Annan Planı’nı desteklemiş ve Suriye muhalefetinin örgütlenmesi için uğraş vermiştir. AB ülkelerinin daha önceki Irak işgali sırasında yaşadıkları fikir ayrılıklarının aksine, Suriye konusunda fikir birliğine vardıkları görülmektedir. Söz konusu fikir birliğinin sağlanmasının asıl nedeninin Suriye’nin diğer Ortadoğu ülkeleri gibi yeraltı kaynakları bakımından zengin bir ülke olmaması olduğu ileri sürümektedir. ABD’nin Suriye Politikası Dünyada yaşanan her gelişmeyle yakından ilgilenen ABD’nin Ortadoğu politikası, ayrı bir çalışmayı gerektirecek kadar geniş bir konudur. Ancak ABD’nin genel olarak Ortadoğu politikasına bakıldığında; İsrail’in güvenliği, enerji kaynakların taşınması ve fiyatların istikrarı gibi beli başlı noktalar dikkat çekmektedir. Soğuk Savaş döneminde Suriye’nin Sovyetlere yaklaşması ile ABD-Suriye ilişkileri kopmuştur. ABD’nin Suriye politikasında iki önemli başlık bulunmaktadır. Birincisi, Suriye’nin devrimden beri İran’la kurduğu yakın ilişkidir. İran-Suriye yakınlığının, ABD’nin bölgedeki çıkarlarını tehlikeye attığı ileri sürülmektedir. ABD’nin “şer ekseni” olarak tanımladığı ülkelerden ikisi olan İran ve Suriye’nin “teröre destek veren ülkeler” sınıfına koyulduğu da bilinmektedir. ABD’nin Suriye politikasında önemli olan bir diğer etken ise, İsrail’in güvenliğidir. Suriye’nin İsrail’le yaşadığı çatışmalar, ABD’nin Suriye karşıtlığının da altında yatan temel sebeptir .
Ortadoğu’da halk hareketlerinin başlamasıyla yaşanan kısa süreli tereddütlere rağmen ABD, iktidarların halkın sesini dinlemesi gerektiğini belirtmiştir. Öte yandan Libya’nın aksine, ABD Suriye’ye müdahale konusunda da kararsız kalmıştır. ABD, Suriye sorunun çözümünde Türkiye gibi bölgesel güçlerin devreye girmesi gerektiğini ileri sürmektedir. ABD’nin Suriye’ye müdahale konusundaki isteksizliğin bir nedeni, Suriye konusunda uluslararası kamuoyunda bir fikir birliğine varılmamış olmasıdır. Neredeyse her devletin farklı bir bakış açısıyla değerlendirdiği Suriye sorununda böylesi bir belirsizliğin yaşanması anlaşılır bir durum olmaktır. ABD’nin Suriye sorununa yönelik politikasını belirleyen önemli bir neden ise; Çin, Rusya gibi küresel, İran gibi bölgesel güçlerin Suriye’ye müdahale konusundaki karşıtlığıdır. Söz konusu isteksizliğe ve belirsizliğe rağmen ABD, Suriye muhalefetine lojistik ve silah yardımında bulunmuş ve Esad’ın gitmesi gerektiğini ileri sürmüştür.
 Çin’in Suriye Politikası
Dünyanın büyüyen güçlerinden biri olan Çin’in Suriye sorunu karşısındaki tutumu, müdahaleden ziyade diplomatik çözümleri içermektedir. BMGK daimi üyesi olan Çin, Suriye’ye yönelik uygulanması düşünülen yaptırım kararlarında 2011 ve 2012 oylamalarında hayır oyu kullanmıştır. Suriye sorunun çözümünün diplomasiden geçtiğini belirten Çin yönetimi, Esad ve muhalefetle görüşmelerde bulunmuştur. Sorunun, Suriye’nin iç meselesi olduğunu ve eğer düzelme olacaksa bunun batının bir müdahalesiyle değil; bizzat Suriye halkının ve devletinin eliyle olacağını belirtmiştir . Çin, BM-Arap Birliği Suriye özel temsilcisi Annan’ın hazırladığı altı maddelik plana tam destek vermiştir. Çin, ayrıca sorunun hukuk kuralları ve uluslararası anlaşmaların ilkeleri doğrultusunda çözülmesinden yana olmuştur.
İran’ın Suriye Politikası

Çalışmanın birinci bölümde İran’ın Suriye politikası ele alındığı için, burada kısa bir değerlendirme yapılacaktır. İran-Suriye ikilisinin uzun yıllara dayanan yakın bir ilişkisi vardır. Her iki devletin de İsrail karşıtı tutumları, bu ilişkinin en temel nedenidir. Bunun yanında, her iki ülkenin de ABD tarafından “şer eksenine” dâhil edilmesi, iki ülkeyi işbirliğine yöneltmiştir. İkili arasında birçok defa karşılıklı silah ve para yardımı yapılmıştır. İran için Suriye, bölgedeki Siyonist direniş ekseninin önemli bir parçasıdır.
İran, Ortadoğu’da isyanların başladığı dönemde yaşananları İran Devrimi’ne benzetmiş ve “İslami uyanış” olarak değerlendirmiştir. Tunus, Mısır ve Libya’da uzun zamandan beri sorunlar yaşadığı liderlerin halk hareketleri sonucunda devrilmesi, İran açısından herhangi bir sorun yaratmamıştır. Ancak Suriye’de sorunların ortaya çıkmasıyla İran, Arap baharına yönelik tutumunu tamamen değiştirmiş ve Suriye’de yaşananları ABD ve İsrail’in bir komplosu olarak değerlendirmiştir. Kendisi için önemli bir müttefiki olan Esad’a her türlü silah ve ekonomik yardımda bulunan Tahran yönetimi, Suriye muhalefetinin Batıdan emir aldığını ileri sürmüştür. İran, Esad’a verdiği desteğin yanında; Şam yönetiminin halkın taleplerine kulak vermesi ve bir takım düzenlemeler yapması gerektiğini de açıklamıştır. Ancak İran yönetimi, Rusya ve Çin benzeri bir tutum sergileyerek Suriye’ye dışarıdan müdahale edilmesine kesinlikle karşı çıkmaktadır.
 Türkiye’nin Suriye Politikası
2011 Mart ayına Suriye’de Esad karşıtı protestoların başlamasıyla Türkiye son birkaç yılda büyük bir yakınlık kurduğu sınır komşusu Suriye’de yaşananlarla yakından ilgilenmiştir. Suriye’de kısa süre içinde iç savaşı andıran bir durumun ortaya çıkmasıyla Türkiye-Suriye ilişkileri kopma sürecine girmiştir. Bu dönemde Türkiye- Suriye arasında meydana gelen gelişmeler sadece ikili ilişkilerin kopmasına neden olmamış; aynı zamanda Türkiye-Rusya ve Türkiye-İran arasında da bazı gerginliklerin yaşanmasına neden olmuştur. Arap baharın boyunca Türkiye, isyanların demokrasi, adalet ve özgürlük çağrısı olduğunu ve yönetimlerin bu taleplere cevap vermesi gerektiğini belirtmiştir. Suriye’de olayların başlamasıyla Türkiye, her platformda Esad ’ ın halkına zulmettiğini dile getirmiş ve Esad’ın yönetimden bir an önce çekilmesi gerektiğini belirtmiştir. Türkiye, bu doğrultuda Suriye’deki olayların başlamasıyla aynı tutumu sergilemiş ve Esad’ın bir takım reformlar yapması gerektiğini belirtmiştir. Erdoğan’ın 2011 ABD ziyareti, Türkiye’nin Esad’a karşı uygulamayı düşündüğü politikaların açık bir şeklide dünyaya duyurulmasını sağlamıştır. Ziyaret sırasında yapılan açıklamalarda Suriye ile ilişkilerin tamamen koptuğu ve Suriye’ye yaptırımlar konusunda ABD ile hareket edileceğine değinilmiştir.
Suriye-Türkiye ilişkilerinin bu dönemde bozulmasına neden olan gelişmeler sadece Suriye’de yaşanan savaş değil; aynı zamanda doğrudan Türkiye’yi etkileyen olaylardır. Söz konusu olaylardan ilki 22 Haziran 2012 tarihinde bir F-4 Türk keşif uçağının Akdeniz’de Suriye tarafından düşürülmesi olmuştur. Kamuoyunda büyük bir tepkinin yükselmesinde neden olmuştur. Türk yönetimi, NATO’ya çağrıda bulunmuş ancak; NATO’dan yapılan açıklamalar, destek mesajlarından öteye geçmemiştir. Daha sonra Akçakale’ye Suriye top mermilerinin düşmesi sonucu 5 Türk vatandaşının ölmesi, ikili ilişkilerin içinden çıkılmaz bir hale gelmesine neden olmuştur. Suriye, Türkiye ile girdiği bu kriz durumunda AKP’den önce yaptığı gibi PKK’ya yeniden destek vermiştir. Çakmak’a göre Suriye’nin Türkiye’ye yönelik bu tutumunun altında yatan temel neden, bir savaş çıkararak ülkedeki iç sorunu erteleme girişimdir. Ancak, Türkiye’nin savaşa neden olacak bir karşılık vermemesi, yaşananların bir savaş dönüşmesini engellemiştir.
Türkiye’nin NATO’ya yaptığı çağrıların karşılık bulmamasına rağmen Türkiye’nin tampon bölge kurma tekliflerine sıcak bakmayan ABD, Ankara yönetimine istihbarat desteğinde bulunmuş ve Rusya’dan Şam’a hareket eden bir uçak Ankara’da indirilmiştir. Uçak, savaş malzemesi taşıdığı gerekçesiyle incelenmiş ve bu durum, Ankara-Moskova arasında bir gerginliğin yaşanmasına neden olmuştur. NATO’nun bir üyesi olan Türkiye, Suriye dolayısıyla yaşadığı güvenlik endişesinden dolayı NATO’dan korunma talebinde bulunmuş ve Türkiye’nin bu isteği, Türkiye’de bazı şehirlere Patriot füzelerinin yerleştirilmesi kararıyla karşılık bulmuştur. Patriot füzeleri Türkiye-Suriye ilişkilerinden çok Türkiye-İran ilişkilerinde gerilimin artmasına neden olmuştur. Füzelerin olası bir İran-İsrail savaşında İran’a karşı kullanılacağı söylentisi, Türk-İran ilişkilerinde sorunların yaşanmasına neden olmuştur.
Suriye Sorunu ve Türkiye’nin Tutumu
Suriye sorununda aktif bir tutum sergileyen Türkiye, ilerleyen dönemlerde muhalefetin örgütlenmesi için girişimlerde bulunmuş ve bu amaçla gerçekleştirilen toplantılara ev sahipliği yapmıştır. Bunun yanında Türkiye, Suriye’den kaçmak zorunda kalan binlerce insana da her tülü imkânı sağlamıştır. Türkiye, önce reformların yapılmasını sağlamak ve savaşın bitmesi için ziyaretler geçekleştirmek yoluyla müdahil olmak şeklindeyken; ilerleyen zamanlarda Esad’ın da muhalefetin taleplerini yeteri kadar yerine getirmemesiyle birlikte muhalefetin silahlı kanatlarına her tülü silah ve lojistik desteği sağlamıştır. Türkiye, her platformda Esad’ın halkına zulmettiğini dile getirmiş ve Esad’ın yönetimden bir an önce çekilmesi gerektiğini belirtmiştir. Yakın komşusu Suriye’de yaşanan savaşı Türkiye, bir “iç sorun” olarak algılamakta ve bu yönde politikalar yürütmektedir. Cumhurbaşkanı Gül, bir açıklamasında; “Yeni bir Ortadoğu doğuyor. Bu Ortadoğu’nun sahibi, öncüsü, hizmetkârı olmaya devam edeceğiz. Yeni Ortadoğu’da zulümler, baskılar, diktalar değil, halkın iradesi, halkın sesi, adaletin sesi hâkim olacak. Türkiye bu sesin her yerde gür savunucusu olacak. Yeni Ortadoğu ile birlikte Türkiye’nin etrafında yeni bir barış kuşağı, istikrar ve refah kuşağı olacak. Ekonomik kalkınmamızı, demokratikleşmemizi, uluslararası itibarımızı bu yeni Ortadoğu ile birlikte geliştireceğiz.” diyerek Türkiye’nin başta Suriye sorunu olmak üzere Ortadoğu’da yaşanan gelişmelere yönelik tutumunu değerlendirmiştir. Aynı şekilde Başbakan Erdoğan da, Suriye’nin Türkiye’nin iç meselesi olduğu ve yaşananlara sessiz kalınmayacağını belirtmiştir. Ankara yönetimi ilk dönemler Esad’ın bir takım reformlar yapması ve ülkedeki mevcut krizin atlatılması için bir takım girişimlerde bulunmuştur. Olayların başlamasından kısa bir süre sonra Davutoğlu Şam’a bir ziyaret düzenlemiş ve Esad’ın bazı düzenlemeler yapması için ikna etmeye uğraşmış ancak yoğun diplomatik görüşmelere rağmen Esad ülkedeki protestoları şiddetle bastırmaya devam etmiştir. Türkiye’nin bu tutumu “ikna dönemi” olarak adlandırılmaktadır. Bu söylem, Türk karar alıcılar tarafından da açıkça belirtilmiştir.
Davutoğlu, son MÜSİAD toplantısında Türkiye’nin Suriye politikasını eleştiren kesimlerin haksız olduklarını, Türkiye’nin Esad’ı ikna etmek için yoğun uğraşlar verdiğini dile getirmiştir . Türkiye’nin Esad’ı ikna çalışmalarının sonuç vermemesi üzerine Türk karar alıcılar, Esad’ın yönetimden çekilmesi yönünde açıklamalarda bulunmuştur. Türkiye’de sayıları beş yüz bini geçen Suriyeli mültecilerin varlığı ve Türkiye sınırında yaşanan güvenlik sorunları, Türkiye’nin Suriye karşısında daha aktif bir tutum takınmasını gerekli kılmıştır. Türkiye bu doğrultuda Esad’ın devrilmesini sağlamak için muhalefete yoğun destek vermiş ve muhalefetin örgütlenmesi için çalışmalarda bulunmuştur. Daha önce değinildiği üzere Türkiye, Suriye Halkının Dostları grubunun kurulmasında bilfiil çalışmış, ÖSO liderlerinin Türkiye’de barınmasına izin vermiştir. Basına yansıyan haberlerde MİT ve TSK elamanlarının Suriye’de yakalandığı hatta öldürüldüğü ileri sürülmüştür. Her ne kadar Türk yetkiler böyle bir durumu yalanlasa da buna benzer haberler nerdeyse her gün yayınlanmaktadır. Türkiye’nin muhalefet karşısındaki bu tutumu gerek yurt içinde gerekse de yurt dışında hükümete yönelik bazı eleştirilerin yapılmasına neden olmuştur. Joshua W. Walker, Türkiye’nin Suriye karşısındaki tutumunun bir süre önce Arap toplumları tarafından en beğenilen lider olarak kabul edilen Erdoğan’ın ülke içinde ve ülke dışında daha fazla eleştirilmesine neden olduğunu belirtmektedir.
Türkiye’de yapılan tartışmaların başında, Türkiye’nin Esad’ın gitmesi üzerine politikalar yürütmesinin ve Esad’ın kısa süre içinde devrileceği yönündeki açıklamaların yanlış olduğu gelmektedir. Bazı araştırmacılara göre; Türkiye Esad’a karşı erkenden bir tutum sergilemiş, süreci doğru analiz edememiştir. Türkiye’nin Esad’ın gitmesine yönelik söylemlerinin gerçekleşmediği belirtilmektedir. Söz konusu durumun gerçekleşmesinin nedenleri ise; Türkiye’nin Esad rejiminin direncini, muhaliflerin yapısını ve bölgesel aktörlerin etkinliğini doğru okuyamaması gibi faktörler etkili olmuştur. Walker’ın da dâhil olduğu bu kesime göre; Türkiye’nin özellikle bölgesel ve küresel aktörlerin politikalarına rağmen sorunu kendi istediği gibi çözmesi mümkün değildir. Öte yandan, bazı araştırmacılar, Türkiye’nin Suriye karşısında tutumunu arada kalmışlık olarak değerlendirmektedir. Türkiye’nin Libya’ya müdahale fikrine önce şiddetle karşı çıkmasına rağmen, sonradan tavır değiştirmesi, bu arada kalmışlığın önemli bir göstergesi olarak değerlendirilmektedir. Bu doğrultuda hükümetin Suriye politikasına getirilen önemli bir eleştiri hükümetin düştüğü “idealizm-reel politika” çıkmazı olarak adlandırılmaktadır. Bu düşünceye göre, Türkiye’nin bir taraftan uluslararası barışçı girişimleri desteklerken aynı zamanda muhalefete silah yardımında bulunması; El Kaide militanlarının Türkiye üzerinden Suriye’ye geçişlerine izin verilmesi, Türkiye’nin Suriye politikasındaki çelişkilerdir.
Suriye Sorunun Çözümüne Yönelik Çalışmalar
 1. Annan Planı

Suriye’de uzun süredir devam eden iç savaş halinin ortadan kaldırılması için uluslararası kamuoyunda bir takım girişimlerde bulunulmuştur. Bunların en önemlileri Cenevre-1, Cenevre-2 ve Annan Planı olarak sıralanabilir. BM eski Genel Sekreteri Kofi Annan, krizin çözümüne yönelik Esad ve muhalefet ile diyalog kapılarının açılması için BM ve Arap Ligi’nin Suriye özel temsilcisi olarak atanmıştır. 11 Mart 20120 tarihinde Şam yönetimi ile görüşen Annan’ın hazırladığı altı maddelik plan, hayata geçirilmeye çalışılmıştır. Annan Planı’nın altı maddesi şunlardır:
• “• Suriye halkının istek ve endişelerine yanıt sunacak Suriye öncülüğünde bir siyasi süreç,
• Sivillerin korunması için BM gözetiminde her tür silahlı şiddete son verilmesi,
• Hükümet meskûn alanlara asker sevkini ve silah kullanımını durdurup buralarda bulunan askerleri çekecek.
• Muhalefet çatışmalara son verme taahhüdünde bulunacak.
• Tüm taraflar çatışma yaşanan bölgelere insani yardım sevkini sağlayacak ve insani amaçlarla her gün iki saatlik sükûnet dönemleri sağlanacak.
• Yetkililer keyfi şekilde tutuklanmış kişilerin serbest bırakılması sürecinin hızını ve kapsamını artıracak.
• Yetkililer ülkede gazeteciler için hareket serbestîsi temin edecek.
• Yetkililer toplanma ve barışçı şekilde gösteri yapma hakkına saygı gösterecek.”
Yukarıda içeriği ele alınan Annan Plan’ı, uluslararası kamuoyunda büyük destek görmüştür. Özellikle Suriye’ye dışarıdan müdahale tartışmalarına şiddetle karşı çıkan Çin ve Rusya gibi güçler, bu planın uluslararası hukuk kurallarına uyduğu gerekçesiyle sonuç elde edilebileceğine dair açıklamalarda bulunmuşlardır. Ancak, Esad’a plana uyumaması halinde herhangi bir yaptırımı öngörmeyen Annan Planı, Türkiye tarafından eleştirilmiştir. Esad’ın Suriye’de halkına zulüm ettiğini ve bu yüzden bir an önce durdurulması gerektiğini dile getiren Türkiye; “Somut ve süresi belirlenmiş taleplerle gelin, Esad’a zaman kazandırmayın!” şeklinde açıklamalarda bulunmuştur.
2. Cenevre-1
Büyük bir kesim tarafından umutla karşılanan Kofi Annan’ın çalışmaları doğrultusunda 6 Temmuz 2012 tarihinde Cenevre’de dokuz ülkenin Dışişleri Bakanının katıldığı bir toplantı düzenlenmiştir. Cenevre toplantısının en önemli özelliği, muhalefete destek veren ABD, Türkiye, Katar gibi ülkelerle, Esad’ı destekleyen Çin ve Rusya’nın bir araya gelmiş olmasıdır. Türkiye’nin Cenevre-1 toplantısından en büyük beklentisi, Çin’in ve Rusya’nın Esad’a karşı olan tutumlarını değiştirmesi ve Suriye’ye yaptırım konusuna olumlu yaklaşması sağlamak olmuştur. Toplantının bir diğer önemli özelliği ise, Suriye’de bir “geçiş süreci” düşüncesinin ilk kez ortaya atılmasıdır. Sürecin sonunda uluslararası kamuoyunda önemli gelişmelerin habercisi olarak kabul dilen Annan Planı’nın fikir babası Kofi Annan, BM ve Arap Ligi Suriye özel temsilciliği görevinden istifa ettiğini açıklamıştır.
3. Cenevre-2
Suriye sorununa yönelik bir diğer çalışma ise Cenevre-2 görüşmeleridir. Bu görüşme 22 Ocak 2014 tarihinde Montrö’de düzenlenmiştir. Birinci toplantının aksine 39 ülkenin temsilcisinin katıldığı bu toplantının en önemli özelliği, savaşın başlamasından beri ilk defa Şam yönetimi ile muhalefetin bir araya gelmesi olmuştur. Hararetli tartışmaların yaşandığı toplantıda ABD, kurulması düşünülen geçiş hükümetinde Esad’ın yerinin olmayacağı şeklinde açıklamada bulunmuştur. Rusya ise, sorunun kısa sürede çözülmesinin zor olduğun belirterek bütün ülkeleri bölgedeki terörle mücadele etmeye çağırmıştır.
Görüşmelerdeki en sert açıklamalar, Şam yönetimi ile muhalefet tarafından yapılmıştır. Suriye Dışişleri Bakanı “Elleri Suriye halkının kanına bulaştığı halde bazı ülkelerin temsilcilerinin bu salonda aynı masada oturuyor olması üzüntü verici. Bu insanlar bize demokrasi dersi veriyor, bize barış dersi veriyor, doğru ve yanlışı öğretiyor. Aslında Suriye’ye çamura batıran onlar” ifadelerini kullanmıştır. Dışişleri bakanı aynı zamanda Türkiye’ye yönelik “Suriye’de teröristleri desteklemekle” itham edip “Komşunuzun evi yanarken, sizin eviniz güven içinde olamaz” ifadesini
kullanmıştır. Suriye muhalefetin yaptığı açıklamalar ise genel olarak Esad’ın Cenevre-1 görüşmelerinde kabul edildiği gibi iktidarı geçici hükümete bırakması gerektiği yönünde olmuştur.
Görüşmeye katılan Davutoğlu, “Biz Suriye’de kimlerin terörist olduğunu biliyoruz. Merak ediyorum, nasıl oluyor da rejimin temsilcileri yalanlarıyla tüm uluslararası toplumu kandırabileceklerini düşünüyorlar. Kendi halkına karşı işledikleri tüm korkunç suçlara rağmen hala utanmazlık içinde olanlara bir karşılık vermek bile istemiyorum. Tarih onları acı bir şekilde yargılayacaktır . Suriye’de suç işleyenler cezasız kalmamalı. Suriye’deki şiddet sona ermeli. Öncelikle, bu savaşların durdurulması gerekiyor. Korkunç 11 bin fotoğraf gördük. Sistematik bir şiddet var. Nuremberg’den yana böyle korkunç işkence fotoğrafları görmemiştik. Bunlar insanlık suçudur ve bu suçu işleyenler cezalarını çekmeli. Uluslararası toplum bu duruma nasıl gözlerini kapatabilir? Her gün rejim yüzünden bu kadar insan ölürken nasıl kayıtsız kalabilir?” şeklinde bir açıklamada bulunmuştur.

Kaynak

İslam Sargı , Adalet Ve Kalkınma Partisi (AKP) Döneminde Türkiye ‘ nin Irak , İran Ve Suriye İle İlişkileri
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, İslam Sargı’ya aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Arap Baharı Ve Suriye Politikası Bağlamında Türkiye – İran İlişkilerine Bir Bakış…

Arap Baharının Türkiye-İran İlişkilerine Etkisi

2011 yılında Tunus’ta bir seyyar satıcının kendisini yakmasıyla başlayan ve Arap Baharı olarak adlandırılan süreç Ortadoğu’daki tüm dengeleri değiştirirken aynı zamanda Türkiye’nin bölge ülkeleri ile olan ilişkilerine de yansımıştır. Çalışmanın ana teması gereği bu sürecin analizi yapılmayıp sadece İran ve Türkiye ilişkilerine olan yansımaları değerlendirilecektir. Ortadoğu’daki baskıcı rejimlere karşı başlayan isyan dalgasının Tunus ve Mısır sürecine hem İran hem de Türkiye iyimser yaklaşmıştır. Ancak isyanların Suriye’ye sıçraması ile birlikte Türkiye ve İran arasında derin bir ayrılık ortaya çıkmıştır. Ortadoğu’daki halk hareketlerini önce “İslami uyanış” olarak değerlendirip, İran Devrimi’nin bir uzantısı olduğunu dile getiren İran yönetimi, Tunus’ta ve Mısır’da uzun zamandan beri kendisine karşıt olan liderlerin devrilmesini çıkarları açısından uygun görmüştür. Çalışmanın bu kısmında İran’ın ve Türkiye’nin Arap baharına bakış açıları, Suriye sorunu özelinde değerlendirilecektir. İran’ın Suriye sorununa yaklaşımında tarihi İran-Suriye stratejik işbirliğinin büyük önemi vardır. Bu işbirliğinin kısa bir değerlendirmesi yapılarak İran’ın, Suriye sorununa yönelik politikaları açıklanacaktır.

Tarihi İran-Suriye Stratejik İşbirliği

Uzun süre ABD tarafından aynı yaklaşımla değerlendirilen Suriye ile İran arasında, uzun yıllara dayanan ve hem bölgesel gelişmelerle hem de bölge dışı gelişmelerle yakından ilgisi olan bir müttefiklik ilişkisi söz konusudur . İkili arasındaki yakınlığın önemli nedenlerinden biri, Suriye’nin bölgedeki stratejik konumu ve İsrail karşıtlığıdır. Öte yandan Suriye’nin İran İslam Devrimi’nden önce muhaliflere verdiği destek; kendilerine Filistin kamplarında eğitim verilmesi ve lojistik destek sağlanması şeklinde olmuştur. Bu doğrultuda Camp David Anlaşması ve sonrasında İslam Devrimi ile Mısır’dan uzaklaşan İran, Suriye’ye yakın bir tutum sergilemiştir. Bununla birlikte 1980-1988’de bölgede yaşanan İran-Irak Savaşı’nda da Hafız Esad, İran’a destek vermiştir. Hafız Esad’ın desteğine karşılık veren İran ise, Suriye’de yaşanan halk ayaklanmalarının sert bir şekilde bastırılmasında Şam yönetiminin yanında olmuştur. Daha sonra her ne kadar Lübnan siyasetinde Hizbullah’ın giderek yükselmesiyle ikili arasında bir gerginlik yaşansa da bu, uzun süreli olmamıştır. İki ülke arasındaki ilişkiler, doksanlı yıllarda da gelişerek sürmüştür. Özellikle petrol gelirleri giderek artan İran yönetiminin Şam’a verdiği ekonomik yardımlarla birlikte ikili arasındaki ilişkiler daha da perçinlenmiştir. Hafız Esad’ın ölümünden sonra iktidara gelen oğlu Beşşar Esad döneminde iki ülke arasındaki ilişkiler yakınlığını korumuştur. ABD’nin 2000’li yıllarda Suriye ve İran’ı “şer ekseni” olarak tanımlamasıyla bu iki ülke için işbirliği, önemini bir kez daha göstermiştir. Son olarak AKP döneminin ilk yıllarında Suriye-Türkiye arasındaki yakınlaşma İran’ı tedirgin etmiş ve İran, bu doğrultuda 2006 yılında Ortak Güvenlik Anlaşması imzalamıştır.

İran ve Suriye Sorunu

Ortadoğu’da tarihi uzun yıllara dayanan iktidarların düşmesine neden olan halk hareketlerini İran, “İslam uyanışı” olarak değerlendirmiş ve isyanların İran İslam Devrimi’nin bir uzantısı olduğunu ileri sürmüştür. Aynı şeklide Mısır, Tunus ve Libya’da sorunlar yaşadığı yöneticilerin devrilmesinde de herhangi bir olumsuzluk görmemiştir. Ancak olayların 2011 Mart ayında Suriye’ye sıçraması ile birlikte İran, halk hareketlerine yönelik tutumunu tamamen değiştirmiştir. İran, söz konusu halk hareketlerinin aslında İran’a yönelik olduğunu ve Batı tarafından düzenlendiğini dile getirmiştir. Tahran yönetiminin genel algısı, Suriye’deki olayların bir ABD-İsrail komplosu olduğu yönündedir. Doğruluğu tartışmalı olmakla birlikte İran’ın Suriye olaylarına yönelik iddialarından biri de halk hareketleri ile hedeflenen şeyin tarihi Suriye-İran işbirliğini bitirip bölgede İran’ı yalnızlaştırmak olduğudur. Uluslararası arenada Suriye sorununa yönelik büyük bir fikir ayrılığı olmasına rağmen genel olarak iki farklı tavır sergilenmektedir. Birincisi, Suriye’de yaşanan olayların bir insan hakları sorunu olduğu ve bu nedenden dolayı Suriye muhalefetinin desteklenmesi gerektiği yönündedir. Söz konusu kesime Türkiye de dâhil edilmektedir. Buna karşı, yaşananların Suriye’nin iç sorunu olduğu ve dışarıdan herhangi bir müdahalenin olmaması gerektiği iddiası da başka bir kesim tarafından ileri sürülmektedir. Söz konusu kesime Rusya, Çin ve İran gibi devletler öncülük etmektedir.
İran’ın, Suriye’de Esad yönetiminin yanında durduğunu her platformda açıkladığı bilinmektedir. İran bu açıklamalarını Esad’a verdiği silah, ekonomik ve daha birçok yardım yoluyla hayata geçirmektedir. Ancak İran’ın Türkiye’nin aksine Esad yönetimini desteklemesi, iki ülke arasında sorunlar yaşanmasına neden olmuş ve karşılıklı eleştiriler dile getirilmiştir. Bir sonraki başlıkta, Türkiye’nin Suriye sorununa yönelik tutumu değerlendirildikten sonra Türkiye ve İran arasında Suriye sorunu ile ilgili olarak yaşanan sorunlar ve her iki tarafın birbirilerine yönelik eleştirilerine değinilecektir.

Türkiye ve Suriye Sorunu


Türkiye-Suriye arasında yukarıda değinilen olumlu gelişmeler, Suriye olayları ile büyük bir kopuşla sonuçlanmıştır. Arap baharının ilk gününden itibaren halk hareketlerini desteklediğini dile getiren Ankara yönetimi, Ortadoğu’da meydana gelen gelişimleri yakından takip etmiştir. Başından beri Suriye ile iyi ilişkiler kurmaya çalışan Türkiye, aynı zamanda Suriye yönetimine iç politikada reform çağrılarında da bulunmuştur. Ancak söz konusu reformların hem yapılmamış olması hem de Suriye yönetiminin gösterilerde şiddeti ön plana çıkaran bir tutum sergilemesi, Türkiye’yi Suriye yönetimine karşıt duruma getirmiştir. Türkiye, İran’ın aksine Suriye’de yaşananların Esad yönetiminin hatası olduğunu ve Esad’ın bir an önce yönetimden çekilmesi gerektiğini belirtmiştir. Ankara yönetimi, Suriye’deki muhalefete destek vermiş aynı zamanda Suriye muhalefetinin örgütlenmesi yönünde de çalışmalarda bulunmuştur. Medyada yayınlanan haber ve görüntülerde Suriye muhalefetinin yoğun bir şekilde Türkiye’de bulunduğu görülmektedir. Bunun yanında Suriye’deki savaştan kaçan yüz binlerce Suriyelinin de Türkiye’nin güney illerine akın etmesi, Türkiye’nin Suriye sorunundan doğrudan etkilenmesine neden olmuştur. Suriye’deki sorunun Türkiye’nin bir iç meselesi olduğu ve Türkiye’nin böyle bir durumda sessiz kalamayacağını dile getiren Türk yöneticiler, Suriye’ye dışarıdan herhangi bir müdahaleye de sıcak bakmaktadır. Türkiye’nin Suriye sorununda muhalefet yanlısı yaklaşımı, ulusal ve uluslararası platformlarda yoğun tartışmaları da beraberinde getirmiştir.
Görüldüğü üzere, Türkiye Suriye’deki sorunlardan dolayı Esad yönetimini suçlamakta ve muhalefeti desteklemektedir. İran ise, Türkiye’nin aksine Suriye’de yaşananların bir komplo olduğunu ve muhalefetin dışarıdan emir aldığını ileri sürmektedir. İki ülke arasındaki bu farklı yaklaşım, AKP döneminde gelişen İran- Türkiye ilişkilerinin gerilmesine neden olmuştur. Türkiye ve İran’ın Suriye ile olan ilişkilerinin kısa bir değerlendirmesi ve iki ülkenin Suriye sorununa yönelik yaklaşımına değinildikten sonra Suriye sorunundan dolayı gerilen İran-Türkiye ilişkileri bir sonraki başlıkta ele alınacaktır.

Suriye Sorunu ve Gerilen Türkiye-İran İlişkileri

İran’ın Türkiye’ye Yönelik Eleştirileri

Türkiye’nin Suriye’ye yönelik İran’ın tam tersi bir politika yürütmesi, Tahran yönetiminden Türkiye’ye yönelik büyük eleştirilerin gelmesine neden olmuştur. Hem İran medyasından hem de Tahran yönetiminin çeşitli yetkililerinden gelen eleştiriler, aynı sınıf içerisinde değerlendirilememektedir. Uygur, dini ve askeri kesimden gelen eleştirilerin daha sert olduğunu, hükümetin ise daha örtülü bir eleştiride bulunduğunu dile getirmektedir. Bunun yanında İran’ın en büyük eleştirisi, Türkiye’nin Suriye’deki durumdan istifade etmeye çalıştığı ve Batının oyununa geldiği
yönündedir. İran’dan Türkiye’ye karşı yapılan eleştirilerden bir diğeri de, başta Bahreyn, Suudi Arabistan gibi ülkelerdeki baskıcı rejimlere rağmen Türkiye’nin bu ülkelerle kurduğu yakın ilişkinin, Türkiye’nin Esad yönetimine yönelik yaklaşımıyla çeliştiğidir. İran’ın dini kesimlerinin Türkiye’ye yönelik eleştirileri daha sert olmakla birlikte bu kesim, Türk dış politikasının Amerika ve İsrail ile danışıklı dövüş üzerine kurulduğunu ve bu durumun Müslümanları arkadan hançerlemekle eşdeğer olduğunu ileri sürmektedir. Özetle İran’dan Türkiye’nin Suriye bunalımına karşı tutumuna yönelik getirilen eleştiriler; Türkiye’nin Amerikancı bir politika izlediği, altından kalkamayacağı bir yükün altına girdiği, Müslümanlara ihanet ettiği ve Ortadoğu’daki direniş eksenini kırmaya yönelik yürütülen bir komploya destek verdiği şeklinde ifade edilebilir.

Türkiye’nin İran’a Yönelik Eleştirileri

İran’ın Esad yanlısı politikaları, Türkiye tarafından eleştirilmekle birlikte Suriye sorunun çözümünde önemli bir aktör olan İran’ın tavır değiştirmesi için Türkiye’nin girişimleri de söz konusu olmuştur. Suriye sorununun “İransız” çözülmeyeceği fikrinden hareketle İran’ının ikna edilmesi için diplomatik yollara başvuran Türkiye, Tahran’a bir takım ziyaretler düzenlemiş ancak istediği değişikliği gerçekleştirememiştir. İlginç bir şekilde Türkiye’nin Suriye’ye yönelik tutumunun ideolojik olarak değerlendirilmesinin yanında, Türkiye de İran’ın Suriye’de ideolojik davrandığını ileri sürmektedir. Ayrıca Türkiye, İran’ı Esad’ın halkına karşı uyguladığı zulme sessiz kalmakla suçlamıştır. Örneğin; Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç bir açıklamasında “İran’ın mezhebi taassup göstererek zulmü desteklediğini” ileri sürmüştür. Türkiye, İran’a yönelik söylem düzeyindeki eleştirilerini uygulamada da göstermektedir. Bu durumun en somut örneği, İran’dan Suriye’ye Türkiye üzerinden yapılan silah yardımlarının Ankara yönetimi tarafından engellenmesidir. Türkiye’nin bu girişimleri Ankara-Tahran ilişkilerinde büyük sorunlar yaşanmasına neden olmuştur. İki ülkenin karşılıklı eleştirilerine rağmen, bazı yazarlar her iki ülkenin de politikalarını yanlış bulmaktadır. Yeni Şafak Gazetesi yazarı İbrahim Karagül konu ile ilgili köşe yazısında, İran’ın Şam yönetimiyle işbirliği içinde olmasının Tahran’ın Suriye’deki çıkarlarını garanti altına alamayacağını; Türkiye’nin ise, sadece muhaliflere destek vermekle bu savaşı bitiremeyeceğini vurgulamaktadır . Yazar devamında Suriye konusundaki Türkiye-İran ayrışmasının, sorunu daha da büyüttüğünü ve çözümünü güçleştirdiğini dile getirmektedir.
Özetle; AKP iktidarının ilk yıllarında büyük bir gelişme kaydeden Türkiyeİran ilişkileri, Suriye sorunu bağlamında sorunlarla karşılaşmıştır. İran’ın ve Türkiye’nin Suriye’de farklı tarafları desteklemesi her iki ülkenin birbirlerine yönelik sert eleştirilerin gelmesine neden olmuştur. Türkiye, Suriye muhalefetine lojistik ve diplomatik destek verip her fırsatta Esad karşıtı söylemlerde bulunurken; İran, jeostratejik nedenlere dayalı tarihi İran-Suriye dostluğunu devam ettirme gayreti içindedir. Bununla beraber, AKP iktidarı döneminde Suriye sorunu nedeni ile Ankara-Tahran ilişkilerinin en kötü dönemini yaşadığı ileri sürülmektedir. İkili arasındaki ayrışmanın bölgede “mezhepsel bir soğuk savaş” başlatması ihtimali üzerinde de durulmaktadır. Türkiye’nin Sünni muhalefeti, İran’ın ise Şii Esad’ı desteklemesi, bu algının ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Öte yandan Türkiyeİran arasındaki sorunun her iki ülkenin çıkarlarını tehlikeye koymasının yanında, bölgedeki sorunların büyümesine neden olması ve mezhepsel bir kutuplaşmayı başlatma ihtimalinin olması da yine konu ile ilgili olarak ileri sürülen iddialardır.

Kaynak

İslam Sargı, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Döneminde Türkiye’nin Irak, İran ve Suriye İle İlişkileri
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, İslam Sargı’ya aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

İran'ın Nükleer Silah Projeleri Ve Rusya'yla İttifak

 
İRAN VE NÜKLEER SİLAH EDİNME PROJELERİ
20. İran’ın Nükleer Çalışmalarının Kısa Tarihi İran‘da nükleer çalışmaların başlaması Soğuk Savaş’ın bir parçası olarak değerlendirilmektedir. ABD, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra İran’da etkinlik kazanmıştır. 1945’te İran’ın sınırları içindeki Azerbaycan’dan (Güney Azerbaycan) SSCB ordusunu çıkartmayı başaran ABD 1952’de darbe ile Muhammet Musaddık’ı iktidardan uzaklaştırmıştır . Bu vesile ile Muhammet Rıza Pehlevi rejimini kendisine bağlamıştır. ABD, komünizmin yayılması ve SSCB’nin yeniden İran’a girme endişesi ile İran‘ın askeri kapasitesini artırma yoluna gitmiştir. İran’da ilk nükleer çalışma 1957’de ABD’nin desteği ile başlatılmıştır. ABD ve İran arasında yapılan antlaşmanın ardından 1958’de İran, Uluslararası Nükleer Enerji Ajansı üyesi olmuştur. 1968’de ABD tarafından Tahran Üniversitesi bünyesinde beş megavatlık bir araştırma reaktörü (Atomic Research Centre affiliated to Tehran University) kurulmuştur. İran 1970’te Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’na imza atmış ve 1973’te İran’da Atom Enerji Kurumu kurulmuştur. Rıza Pehlevi bölgenin en büyük askeri gücü olma niyetindeydi. Bu doğrultuda Pehlevi, İran’ın nükleer güce sahip olma yolunda önemli adımlar atmıştır. 1974’te Şah Pehlevi 20 bin Megavat güce sahip olan 20 adet nükleer reaktör inşa etmek istediğini bildirmiştir. 1973 dünya petrol krizinin sağladığı ekonomik getiriler İran’a nükleer güç olmak için ekonomik fırsat vermiştir. Ancak Şah sadece altı nükleer reaktör kurabilmiştir. İran nükleer enerji çalışmalarının gelişmesinde sadece ABD değil Avrupalılar da çok önemli rol oynamıştır. 1974’te İran ve Almanya arasında İran’ın Buşehr kentinde 1200 Megavatlık bir santralin kurulması kararlaştırılmıştır. Buşehr’deki nükleer santral antlaşmasıBatıAlmanya şirketi olan Kraftwerk Union (KWU) tarafından imzalanmıştır. Ayrıca aynı yıl 900 Megavatlık bir nükleer santralin Benderabbas’ta yerleştirmesi için Fransa ile antlaşma yapılmıştır. Bu dönemde Belçikalılar tarafından Karj’da Nükleer Tıp Merkezi kurulmuştur. Şah döneminde İran’ın nükleer çalışmalarısadece reaktör inşa etmekle sınırlıkalmamış, aynızamanda uranyum zenginleştirme şirketlerine ortak olmuştur. İran, Fransızların dünyanın en büyük uranyum zenginleştirme şirketi olan Eurodiff’in yüzde 10 ortağı olmuştur.
1979’da gerçekleşen İslam Devrimi, İran nükleer çalışmalarını da ciddi şekilde etkilemiştir. Devrimin hemen ardından nükleer çalışmalar durdurulmuştur. İslam devriminin ardından nükleer çalışmalarının durdurulmasının çok çeşitli sebepleri vardır. İran’daki rejimin ABD ve Batı karşıtı olması nedeniyle nükleer konusundaki bütün antlaşmalar Batılılar tarafından iptal edilmiştir. Diğer taraftan İslam rejimi yöneticileri de nükleer çalışmalarını devam ettirmek istememişlerdir. İslam rejimi yöneticileri nükleer çalışmaları, petrol ve doğal gaz enerjisine sahip olunduğu için doğru bulmamışlar ve bu işin çok masraflı olduğu gerekçesi ile bütün çalışmaları durdurmuşlardır. Humeyni ve yandaşları Muhammet Rıza Pehlevi’nin nükleer politikalarını israf olarak değerlendirmişlerdir. İran İslam rejimi nükleer çalışmanın din açısından sakıncalı olduğu gerekçesi ile Pehlevi’nin bütün çalışmalarını durdurmuştur. Nükleer çalışmanın durdurulmasının en önemli sebeplerinden biri de 1980–1988 Irak-İran savaşı olmuştur. Bu savaş, İran’ı ciddi ekonomik sıkıntıya sokmuştur. Savaş sırasında İran’ın böyle masraflı bir işe girişmek için ekonomik gücü de bulunmamaktaydı.
İran, 1986’dan sonra nükleer çalışmalarına başlamış, Arjantin ve Çin ile işbirliğine girmiştir. Irak’ın, Buşehr nükleer santralina yaptığı askeri saldırı İran’ın çalışmalarını durdurmuştur. İran İslam rejiminin nükleer enerji konusunda 1989’dan sonra yeniden atağa geçmiş ve nükleer güce sahip olma iradesine yeniden kavuşmuştur. İran’ın nükleer politikasının değişmesinde Irak savaşı ciddi şekilde etkili olmuştur. Irak savaşı İran’a askeri kapasitesini daha fazla geliştirme zorunluluğunu göstermiştir. İran 1989’dan sonra askeri gücü ve kapasitesini artırmak için ciddi çalışmaya girişmiştir. 1989’dan sonra nükleer çabasını bu çerçevede değerlendirmek mümkündür. Bu doğrultuda ilk önemli işbirliğini de Rusya ile yapmıştır. 22 Ocak 1989’da İran ve SSCB arasında teknolojik, ticari, ekonomik ve bilimsel alanda işbirliği antlaşması imzalanmıştır. Söz konusu antlaşmanın devamı olarak İran ve Rusya arasında 1992’de nükleer işbirliği antlaşması imzalanmıştır. Almanlar tarafından yapımı başlatılan Buşehr nükleer santralinin yeniden inşası 1995’te Rusya’ya verilmiştir. Bu sürecin devamı olarak nükleer çalışmaları çerçevesinde ilişkilerini genişleterek Almanya, Arjantin, İspanya, Çin, Kuzey Kore, Pakistan, Belçika ile işbirliğine girmiştir. Bu işbirliğinin sonucu olarak İran 20’den fazla nükleer tesise sahip olmuştur. İsfahan, Natanz, Arak ve Buşher’de yerleşen nükleer tesisleri İran’ın en önemli nükleer tesisleri olarak bilinmektedirler .
İran’ın nükleer programı 1979’daki rejim değişikliğinden sonra başta ABD olmak üzere Batılı devletlerin sürekli tepkilerini çekmiştir. Ancak, meselenin bir bunalım haline dönüşmesi ve uluslararası politik gündemin ilk sırasına oturması 2002 yılından sonra gerçekleşmiştir. İran başlangıçtan beri nükleer programın barışçıl amaçlı olduğunu ve artan enerji ihtiyacı için en uygun çözüm olarak nükleer enerjiyi kullanması gerektiğini öne sürmektedir. Şah döneminde İran’ın nükleer programının meşruluğu hiçbir zaman sorgulanmamıştır. Yani mevcut bunalım nükleer enerjinin kullanılmasıyla ilgili hassasiyetten ziyade İran’da hakim olan rejimin bu teknolojiye sahip olup olmamasıyla ilgili gözükmektedir. Diğer bir ifadeyle, bu bunalım sadece bir nükleer problem bağlamında ortaya çıkmış değildir.

İran’ın Nükleer Enerji ve Silahlanma Gereksinimi
Tarihi ve çalkantılı komşuları göz önünde bulundurduğunda, İran’ın nükleer kapasitesini arttırma tartışmaları, her ne kadar Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı ile yüz yüze yapılan son diplomatik faaliyetler bir nebze daha özgür bir tartışma ortamı oluşturduysa da, halk forumlarından çok, özel sürdürülmektedir. Yine de İran’ın nükleer seçeneğin peşinden gitmesinin ardındaki mantığı anlamak için, İran’ın akademik gazete ve basınında yer alan güvenlik konusundaki zengin literatürden faydalanılabilinir. Din alimlerinin sık sık İsrail’in nükleer kapasitesine yönelik söylemlerin yanı sıra, İran’ın programının tek nedeni İsrail değildir. Irak’ın işgali ve savaş deneyimiyle birlikte telkin edilen muazzam güvensizlik hissine ek olarak, kitle imha silahlarının iki önemli etkisi daha olduğuna dair yaygın görüş birliği vardır: prestij ve baskı aracı. Prestij, İran’ın önemli bir karakteristik özelliği olan ulusal onuru yansıtmaktadır; siyasi yelpazede, ekonomisi toplumu ve siyasi olgunluğu açısından çok daha aşağıda gördükleri komşu Pakistan’ın daha ileri askeri teknolojiye sahip olması İranlılar için kesinlikle kabul edilemezdir. İran’ın nükleer seçeneklerini değerlendirmesine neden olan ikinci faktör olan baskı aracı, İran’ın temel stratejik yetersizliklerinden biri olan Birleşik Devletlerden uzaklaşmasını daha da ortaya çıkarmaktadır. Tahran’daki birçok kişi için uygun bir nükleer programa sahip olmak, ülkenin Washington’la pazarlık konumunu güçlendiren en önemli etkendir. İran‘a göre nükleer çalışmalarının meşruiyet kaynakları :
1. İran gelecekte enerji bakımından, diğer ülkelere bağımlıolmak istememektedir. İran’ın sahip olduğu önemli petrol ve doğal gaz kaynakları, nükleer enerjiye sahip olmaması için mantıklı bir sebep olamaz. Bugün doğal kaynaklar yönünden zengin olan İngiltere, Fransa ve Almanya ve Rusya da nükleer enerji kullanımına büyük önem vermektedirler.
2. Bu mesele artık İran için sadece enerji boyutunda kalmayıp, milli bir dava ve saygınlık meselesine dönüşmüştür. ABD‘nin her istediğini yaptıramayacağını göstermek ve uluslararası hukukun müsaade ettiği çerçeve de bu çalışmaların devam ettirilmesi İran dış politikasının önemli bir unsuru haline gelmektedir.
3. Genel mana da Ortadoğu’nun, özel manada ise İran’ın, nükleer silahlara sahip ülkeler tarafından çevrelenmiş olmasıdır. Bugün İsrail, Pakistan, Hindistan ve Rusya nükleer silahlara sahiptir. Böyle bir ortamda, her ne kadar İran kabul etmese de, nükleer silaha (en azından nükleer silah teknolojisine) sahip olmak, İran için bulunmaz bir kalkan ve caydırıcı güç olacaktır. İran’ın nükleer silaha sahip olma ihtimali kulaklara pek hoş gelmese de, Ortadoğu’da keyfi ABD müdahalelerinin önlenebilmesi ve İsrail’in anlaşmaz tutumunu terk etmesine yardımcı olması bakımından çok büyük önem arz etmektedir. Kaldıki İran, 1973 yılındaki Birleşik Arap Emirliği ile olan adalar bunalımından beri herhangi bir ülkeye karşısaldırgan bir tavır içersinde olmamıştır. Bunu destekler nitelikteki bir diğer olay ise, Soğuk Savaşdöneminde mevcut iki kutup arasındaki olasıbir çatışmayı engelleyen en büyük etken, her iki tarafında karşı vuruşyapabilme yeteneğine ve nükleer silahlara sahip olmalarıdır
4. İran’ın nükleer enerji konusunda ısrar etmesi, bir takım pozitif tartışmaları da beraberin de getirmiştir. Dünyanın bu konuya odaklanması, önemli nükleer silahlara sahip olan İsrail’in de neden benzer yaptırımlara maruz kalmadığını sorgulama imkânı doğurmuş ve nükleer silah ayrıcalığına sahip olan Güvenlik Konseyi daimi üyeleri İngiltere, Fransa, Çin, Rusya ve ABD‘nin de nükleer silahsızlanma için gereken fedakârlığı yapmaları gerektiği (yani nükleer silahlarını tamamen imha etmeleri) ciddi bir şekilde tartışılmaya başlanmıştır. Mesela bir defasında İran’ın ortaya atığı, Ortadoğu’da nükleer silahlardan arındırılmış bir bölge oluşturma teklifi, öncelikle İsrail tarafından reddedilmiş ve diğer ülkeler tarafından ciddiye alınmamıştır. Bugünse İran, haklı olarak nükleer enerjiye sahip olmayı, bağımsız bir devlet olmanın en doğal hakkı olarak görmektedir. İran daha aktif bir siyaset izlemek istemektedir ve içinde bulunduğu bölgede gerçekleşen olaylarda etkin bir güç olarak söz sahibi bir ülke olmak için nükleer güce sahip olmak istemektedir.

Yüksek politik, ekonomik ve askeri potansiyele sahip ülkelerin bu coğrafyada etkin ve baskın birer güç olarak yer alabildiğidir. Bundan dolayı İran bu etkin ülkelerden biri olmak istiyorsa nükleer silahlanma projesine başlamalıdır çünkü Ortadoğu ülkelerinin güç tanımının temelini askeri potansiyel oluşturmaktadır. Keza nükleer silahlanmayı savunan kesimlere göre de; İran bölgede bir güç olmak istiyorsa mutlaka nükleer silahlar edinmelidir. Ayrıca nükleer silahlanma İran için güçlü bir askeri unsur olmanın en ucuz yoludur. Bu sayede İran, ekonomisini çok zorlamadan bölgesinde önemli bir askeri güç olabilir. Çünkü konvansiyonel bir ordu kurmak için onlarca milyar dolara ihtiyaç duyulurken, nükleer bir güç olmak birkaç milyar dolara halledilebilecek bir problemdir. Nükleer silahlara sahip olmak nükleer silah taraftarlarına göre İran’a sosyal bir hareketlenme ve uluslararası ilişkilerinde itibar kazandıracaktır. Yani nükleer silahlanma güvenlikten çok itibar arttırmaya yarayacaktır . Nükleer silahların İran’ın güvenlik amaçları üzerindeki potansiyel rolü üzerine bir analiz yapmak nükleer silahların rolü, fonksiyonları ve İran’ın güvenliği konusunda tartışma yaratacaktır. İlk olarak İran’ın güvenliği, tarihsel süreç ve geçmiş tecrübelerden etkilenen mevcut tehditlerin ve çıkar tanımlamalarının bir fonksiyonudur. En kaba anlatımla İran’ın çıkarları şunlarla ilgilidir; toprak bütünlüğü, etki alanı(statü) ve ekonomik kalkınma. Bunlarda geçmiş tecrübelerden etkilenerek; bağımsızlık, yalnız kendine güven, hazırlıklı olma ve kültürel olarak kendini ifade etmek gibi değerlere büyük önem yüklemiştir. Tarihsel yanılgı ve hak ettiği statüye sahip olmama duyguları da dikkate değerdir.
İran’ın nükleer sorunu Batıile İran arasındaki güvensizlikten kaynaklanmaktadır. Batılılar İran’ın nükleer çalışmalarındaki gerçek niyetin, nükleer silah edinme iradesi olduğu düşüncesindedir. İran’a karşıolan güvensizliğin, bu ülkenin bölgesel, küresel ve nükleer faaliyetleri bağlamında çeşitli sebepleri vardır. İran’ın şeriat kuralları ile yönetilmesi, ABD ve İsrail ile ilişkilerinin gergin olması ve bölgede radikal örgütlerle geliştirdiği diyalog, nükleer çalışmalara karşı duyulan kuşkuyu beslemiştir. Ayrıca askeri konsepte gerçekleştirdiği nükleer çalışmalarını 13 yıl dünyadan saklaması ve sürekli eksik bilgi vermiş olması, krizin oluşmasında önemli rol oynamıştır. Dahası, İran petrol ve doğal gaz zengini olan bir ülke olmasına rağmen uranyum zenginleştirme konusunda ısrarcı bir tavır sergilemesi kuşkuları artırmaktadır. Ahmedinejad’ın iç ve dış politika da özellikle İsrail konusundaki radikal açıklamaları da endişeleri desteklemektedir. Batılıların İran’ın nükleer çalışmaları karşısındaki politikaların temelini bu güven krizi oluşturmaktadır. Bu nedenle İran’ın nükleer silah elde edebileceği tüm yollar tutulmaya çalışılmaktadır. İran’ın yakıt döngüsünün tüm aşamalarını kendi başına yürütme kapasitesine sahip olmaktan vazgeçmesi ve bu çalışmalarını Rusya topraklarında gerçekleştirmesi, mevcut şartlarda anlamlı bir öneridir. İran, Batılıların bu iddialarını kesinlikle kabul etmemekte, nükleer silah üretme niyet ve iradesi olmadığını ısrarla vurgulamaktadır. Güven krizini aşmak için nükleer silaha dair dini yorumda geliştirmiştir. İran’a göre nükleer silah üretimi İslam dini açısından doğru değildir ve İslam rejimi olarak nükleer silah edinmeyi istemeleri söz konusu olamaz. Ayrıca nükleer teknolojiye sahip olmak, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’na taraf olmasından dolayı İran için bir haktır. İran nükleer enerjiyi teknolojik gelişmenin, özellikle de tıp, tarım ve elektrik üretiminin temeli olarak nitelendirmekte ve bu enerjiye barışçı amaçlarla kullanmak için sahip olmak istediğini söylemektedir. Nükleer faaliyetlerini şeffaf, güvenilir ve hukuksal bir zeminde yürüttüğünü söylemekte ve bütün çalışmalarını NPT ve Ek Protokol çerçevesinde devam ettirdiğinde ısrar etmektedir.
İran’ın nükleer çalışmalarının son dönemdeki güvenlik ve dışpolitika konsepti çerçevesinde anlam ifade etmektedir. İran iç ve dışpolitikadaki hamlelerini nükleer programıetrafında yoğunlaştırmıştır. Nükleer çalışmalara iki düzlemde bakmaktadır . Birincisi; resmi söylemde saklasa da, başarabilirse nükleer silaha sahip olma niyetindedir. Nükleer silaha sahip olma isteği Şah döneminden günümüze kadar devam eden bir devlet politikasıdır. Ancak İran nükleer silaha sahip olmanın kolay olmadığının da farkındadır. Bu girişimin ne denli tehlikeli olduğunu ve uluslararası sistemin buna izin verme olasılığının zayıf olduğu bilincindedir. İran diplomasisinin kolay geri atmayan ve sınırları zorlayan yapısı bilinen bir olgudur. İkinci düzlemde ise; İran, rejiminin bekası doğrultusunda nükleer çalışmalarına çeşitli stratejik misyonlar yüklemiştir. Bu çerçevede, dünya ile arasındaki sorunun mahiyetinin değişmesine çalışmaktadır. Daha önce terörizm ve insan hakları konularında sürekli olarak suçlanan İran şimdi de nükleer konusu ile gündemdedir. Demokrasi ve insan hakları konuları ikinci plana itilmiştir. Ayrıca nükleer
sorun Batı ile İran arasındaki beka mücadelesinin ön cephesi sayılmaktadır. Çünkü İran rejimi birçok alanda değişmesi istenen bir yönetimdir. Bir başka ifade ile, İran’a göre, bugün nükleer çalışmalardan taviz verilirse, yarın diğer alanlarda taviz verilecektir. Bu görüşe göre, “Batılıların İran’dan istekleri nükleer çalışmalarla bitmeyecektir. Nükleer çalışmalarla ilgili istek kabul edildiğinde, arkasından insan hakları, demokrasi ve terörizm gibi farklı talepler gelecektir” görüşü hakimdir. İran nükleer planlamasının geçmişi çok eskilere dayanmaktadır. Keza İran, 1957
yılında Birleşik Devletler atom için barış programının bir parçası olarak ABD ile nükleer işbirliği anlaşması imzalamıştır. Anlaşama koşul olarak teknik destek ve zenginleştirilmiş uranyum desteği öngörmekte ve barışçıl amaçlı kullanım için araştırma yapma işbirliğini deklere etmiş bulunmaktadır. Hamaney ve Rafsancani gibi liderler, İran’ın nükleer silahla sahip olmasını ulusal güç ve otoritenin en önemli koşulu olarak görmüşlerdir. Bu liderler, politik liderler olup uluslararası stratejist ve teknolojist değildirler. Onlar İran’ın bağımsızlığının ve İsrail- ABD’nin diktelerinden ve işgalinden kurtuluşun tek yolunu nükleer silahlar olarak görmüşlerdir. Onlara göre bu nükleer silahlar Pers medeniyetinin ne kadar ileri bir uygarlığa ulaştığını da gösterecektir. Ayrıca Şii İranlılar, nükleer gücün rakip Suni Araplara göre kendileri için bir üstünlük olduğunu düşünmektedirler. Sonuçta İranlı milliyetçiler nükleer silahlarıiç güvenlik, bağımsızlık, küresel eşitlik ve diğer büyük güçler karşısında eşit olarak görmektedirler . İran, füze programınıgüvenlik politikasına bağlıolarak değerlendirmektedir. Bununla ilgili iki tür füze vardır; Çin tarafından sağlanan cruise füze programı, Silk-vorm anti-gemi füzesi ve Sovyet Scud ve Kuzey Kore No-Dong’ların türevi olan SSM programı. En son geliştirilen SSM olan Şahab 4 iki defa test edilmiştir ve İsrail’e ulaşacak bir menzile sahip olduğu düşünülmektedir.
İran’ın Nükleer Enerji Tesisleri ve Silahlanma Girişimleri
İran’ın bugün bilinen en az 4 nükleer tesisi bulunmaktadır. Bunlardan en eskisi, Buşehr Nükleer Enerji Santrali’dir. Yapımına 1974’te başlanmıştır. Şimdilerde Rus uzmanların da katılımıyla, tesisteki inşaat çalışmaları sürdürülmektedir. İkincisi, İsfahan Uranyum Dönüştürme Santrali’dir. Ham uranyumdan zenginleştirilmişuranyuma kadar uzanan nükleer yakıt döngüsünde ilk aşama burada gerçekleştirilmektedir. Uranyum düşük düzeyde zenginleştirildiğinde, nükleer enerji sahasında kullanılabilmektedir; ama silah yapımında kullanılabilen uranyumun çok daha yüksek düzeyde zenginleştirilmesi gereklidir. Burada da devreye güneydeki Natanz Nükleer Santrali girer. UluslararasıAtom Enerjisi Ajansı’nın verilerine göre İran, Natanz’da az miktarda da olsa nükleer silah yapımında kullanılabilecek kalitede uranyum zenginleştirmeyi başarmıştır. Dördüncü sırada ülkenin güneybatısındaki Arak Santrali geliyor. Burada, ‘ağır su’ üretilmektedir. ‘Ağır su’, zenginleştirilmiş uranyumun alternatifi olan plutonyumun üretiminde kullanılmaktadır . Bu tesisler dışında, Bonob, Ramsar ve Tahran’da nükleer araştırma reaktörlerinin bulunduğu bilinmektedir. Tesisler, tek bir belirleyici saldırıdan kaçınabilmek için yüzlerce kilometrelik genişbir alana dağıtılmışdurumdadır. Bazıüretim tesisleriyse yeraltındadır. Havadan ve karadan çok sıkıbir biçimde korunmaktadırlar. Bir başka deyişle, İran’ın nükleer tesislerini ortadan kaldırmak hiç de kolay görünmemektedir.

İran nükleer çalışmaları konusunda tutum ve politikaların belirlenmesi Muhafazakâr bloğun elindedir. Reformcu CumhurbaşkanıHatemi, nükleer diplomasinin belirlenmesinde çok etkili değildir. İran nükleer diplomasisi Hatemi Hükümetine bağlıolan Dışişleri Bakanlığıve İran Atom Enerji Kurumu tarafından yürütülmemektedir. Nükleer politikanın belirlenmesinde etkili olmayan Hatemi ve Reformcular, İran’ın nükleer bir güç olmasını savunmaktadırlar. Reformculara göre İran nükleer enerji konusunda haklıolsa da bu sorunu kendisi ve uluslararası sistemle İran arasında bir soruna çevrilmesini istememektedir. Nükleer konusunda çalışmalar Dini Lider Hameney tarafından idare edilmektedir. İran nükleer diplomasisi İran Güvenlik Yüksek Konsey (Şuray-e Aliy-e emniyet-e Milli) Sekreteri olan Hasan Ruhani tarafından yürütülmektedir. Nükleer diplomasinin Muhafazakârlar tarafından yürütülmesi bu konunun İran açısından ne kadar yüksek öneme sahip olduğunu göstermektedir. Bu durum ayrıca nükleer çalışmaların Muhafazakar bloğun zihniyeti, isteği ve eğilimleri çerçevesinde şekilleneceğini de göstermektedir. Muhafazakar blok kendi içinde nükleer diplomasi konusunda farklı görüşlere sahiptir. 7. Meclis’te çoğunlukta olan radikal muhafazakarlar, İran’ın nükleer konusunda AB’nin karşısındaki tutumunu kabul etmemektedir. Bu grup İran’ın nükleer konusunda daha radikal davranmasınıve gerekirse NPT’den çıkmasınıönermektedirler. İran nükleer diplomasisi reformcu bloğun başarısızlığının ortaya çıktığı, siyasal sistem içinde en zayıf oldukları ve Muhafazakarların İslami Şura Meclisi (Mecles-e Şuray-e İslami)’nde çoğunlukta olduğu bir dönemde gerçekleşmektedir.
İran nükleer konusundaki resmi görüşünü ( devlet yetkililerinin açıkladığı) nükleer enerji ve nükleer silah ayrımıesasında belirtmektedir. İran, nükleer politikasında nükleer silah ve nükleer enerji arasında ayırımın dikkate alınmasıgerektiğini vurgulamaktadır. İran nükleer enerji elde etmek istediğini açıkça bildirmektedir. İran’a göre nükleer enerjiye sahip olmak bir haktır ve bu haktan vazgeçmek istememektedirler. İran nükleer enerjiyi; teknolojik gelişmenin, özellikle de tıp, tarım ve elektrik üretiminin temeli olarak nitelendirmekte ve bu enerjiye barışçıamaçlarla kullanma hedefi doğrultusunda sahip olmak istemektedir. Buna karşılık İran, nükleer silah üretmek niyet ve iradesinde olmadığınıısrarla bildirmektedir. İran’a göre nükleer silah üretmek, İslam dini açısından da doğru değildir ve İslam rejimi olarak nükleer silah üretmeyi kabul etmediklerini vurgulamaktadır. İran’a göre nükleer silah elde etmek İslam dininin tasvip etmediği bir olay olduğu için İran’ın niyet ve iradesinin dışındadır. OPEC üyesi ülkeler içinde İran nükleer güç olmaya çalışan tek ülkedir. İran 1992’den günümüze kadar UluslararasıAtom Enerji Ajansına eksik bilgi verdiği ortaya çıkmıştı Nitekim İran’ın birçok nükleer tesisleri ve çalışmalarırejim muhalifi gruplar tarafından ifşa edildikten sonra İran’ın bunlarıkabul etmek zorunda kaldığıda bilinmektedir. 14 Ağustos 2002 yılında Humeyni muhalifleri, yurtdışında yaptıklarıaçıklamayla dünyaya Natanz ve Arak’ta iki adet gizli nükleer tesis olduğunu duyurmuştur. Humeyni rejiminin nükleer silahlara ulaşmak üzere olduğunu, belki de ulaştığınıduyurmuştur. Tahran önceleri bu iddiayıyalanlayarak, muhaliflerin intikam duygusu ile hareket ettiklerini öne sürmüştür. ABD casus uydusunun çektiği nükleer tesis fotoğrafları13 Aralık 2002’de CNN’de yayınlanmıştır. UluslararasıAtom Enerjisi Ajansırejim muhaliflerinin açıklamalarınıve CNN’in yayınlarınıihbar kabul ederek İran’dan bilgi istemiştir. Bu tesisleri incelemek istediğini Tahran yönetimine duyurmuştur. İran bu konuyu ağırdan alarak, bu tesislerin ağır su tesisleri olduğunu açıklamıştır. ABD’nin tutumuyla UAEA Başkanı Muhammed El Baradey, bir ekiple birlikte 2003 Şubat’ta İran’a gitmiştir. Nükleer tesislerde inceleme yapılmış fakat incelemenin ayrıntılarıkamuoyuna duyurulmamıştır. UAEA tesislerin sivil amaçlıolduğunu öne süren İran’a NPT’nin Ek Protokolü’nü imzalamasınıistemiştir. Bu Ek Protokolle UAEA ani denetim şansı bulmaktadır.
İran’ın bunu kabul etmemesi üzerine 16 Haziran 2003 tarihini taşıyan raporla İran’ın NPT’ye aykırıhareket ettiği resmen ilan edilmiştir. İran’ın nükleer silah üretme kuşkusunu yaratan diğer konu ise uranyum zenginleştirme ve yakıt döngüsü teknolojisinden vazgeçmek istememesi olmuştur. Söz konusu maddeler nükleer silah üretimi sağlayan maddelerdir. Başka bir ifade ile uranyum zenginleştirme ve yakıt döngüsü teknolojisine sahip olan bir ülke kolayca nükleer silah üretme kapasitesine de sahip olabilmektedir. İran söz konusu teknolojilere sahip olduğunu ve bu güçten vazgeçmeyeceğini açıkça bildirmektedir. İran’ın nükleer silah ürettiğine dair ortada yeterli kanıt yokken üretmediğini de ispat etmekte zorlanmaktadır. Ayrıca İran’ın nükleer silaha sahip olmak için kendince çok önemli gerekçeleri de vardır. İran rejimi 1979’da gerçekleşen İslam devriminin ürünüdür. İslam devrimi ortaya çıktığından itibaren ABD gibi süper güçlere ve bölge devletlerine meydan okumaya başlamıştır. Bu doğrultuda siyasal İslam olgusu çerçevesinde Devrim ihraç politikasınıbenimsemiştir. Söz konusu durum İran’ın küresel sistemdeki konumunu belirlemektedir İran, ABD ve İsrail düşmanlığınıdışpolitikasının temel söylemi haline getirmiştir.
Bölgede ve dünyadaki siyasal arayışlarınıbu çerçevede tanımlamaya ve düzenlemeye girişmiştir. İran; dünyanın en büyük gücünü düşman olarak tanımlaması, sürekli tehdit algılamasıiçine girmesi, bekasının istenilemediği ve sınırlandırıldığı, güçsüzleştirildiği ve dünya sisteminden dışlanmak istendiği endişesine kapılması kendisini güvenlik devleti haline getirmiştir . İran, 1980–88 Irak Savaşında potansiyel tehditlerin fiili tehditlere dönüşebilme olasılığınıda çok iyi anlamıştır. SSCB’nin yıkılmasıile beraber Soğuk Savaş’ın bitmesi ile ortaya çıkan küresel durum İran’ın yalnızlaşmasına ve ABD ile tek başına karşıkarşıya kalmasına neden olmuştur. Bu dönemden sonra İran, dışpolitikada pragmatist davranış çerçevesinde komşularıile iyi ilişki kurma çabasına girmişve ayrıca AB ile yeni ve farklı bir ilişki modeli geliştirmeye çalışmıştır. Bu dönemden itibaren askeri ve savunma gücünün geliştirilmesi, devletin temel politikasıhaline gelmiştir. İran nükleer silah üretme çabasına bu dönemden itibaren girmeye başlamıştır. İran, nükleer silah elde etme istek ve eğilimine ABD ve İsrail’in tehditlerini durdurmak için girişmiştir. İran kendisinin, ABD ve İsrail tarafından çevrelendiğini ve ayrıca nükleer silaha sahip olan komşuları(Hindistan, Pakistan, İsrail) tarafından kuşatıldığını düşünmektedir. Görüldüğü gibi İran, nükleer silah elde etme çabasına ABD ve İsrail karşısında caydırıcılık gücüne ve bölgede denge kurma arayışları çerçevesinde girişmiştir . İran, Şah rejiminin sona ermesinden bu yana bölgede ABD’nin baş düşmanlarından olmuştur . Zbigniew Brezinski’ye göre; İran açıkça bölgesel hakimiyete adaydır ve ABD’nin etkisini kırmaya da hazırdır. Ayrıca İran’ın bir imparatorluk geleneği vardır ve bölgedeki Rus ve Amerikan varlığıyla yarışmak için hem dini hem de milliyetçi motivasyona sahiptir . İran nükleer çalışmasının nasıl sonuçlanacağıkonusunda ABD, AB, İsrail ve Rusya’nın tutumu belirleyicilik taşımaktadır. ABD İran’ın nükleer çalışmasınıbitirme niyetindedir. Soğuk Savaşdöneminin sona ermesiyle birlikte, Sovyetler Birliği tarihe karışıyor ve ABD tek süper güç haline geliyordu. Tek süper güç haline gelen ABD’nin İran’a bakışaçısıda giderek katılaşıyordu. 1995 sonrasıWashington yönetiminin İran ile ilişkisini etkileyen önemli unsurlardan birisi Çin’in Körfez Bölgesi’nde giderek artan etkinliği ile birlikte gelişen Tahran-Pekin yakınlaşmasıdır .

İran’ın Nükleer Enerji ve Silahlanma Konusunda İşbirliği Yaptığı Ülkeler

1979 devrimi ile Batıile bağlarınıkoparan İran, Çin ve Rusya’ya dönmüştür. 10 Ekim 1992’de Rafsancani, Çin’den bir ya da iki 300–330 megavatlık reaktör satın almasına ilişkin görüşmelerin sona erdiğini açıkladığıziyaret Pekin’de gerçekleştirilmiştir. İran Savunma Bakanıtarafından bir reaktör daha alınmasına ilişkin görüşler ziyaret boyunca da dile getirilmiştir. Temmuz 1994’te İran ile Çin Tahran yakınlarında Çin’in 300 megavatlık bir reaktör inşa edeceği bir anlaşma imzaladıklarınıaçıklamışlardır. O zamandan beri İran, Çin’deki Quinshan ve Zhejiong bölgelerindekilere benzer iki tane 300 megavatlık hidrolik nükleer reaktörünü Çin’den satın alma isteğini açıklamaya başlamıştır. İranlıgörevliler anlaşmada 800–900 milyon dolarlık bir peşin ödeme yaptıklarını belirtmişlerdir. Raporlar 1995 Ekim’inde Çin’in, Tahran’ın 160 km kuzey doğusundaki Karaij’de Calutron üretiminin kolaylık tesislerinin gelişiminde İran’a yardım ediyor olduğunu su yüzüne çıkarmışve İçişleri BakanlığıÇin’in 1996’da İsfahan civarındaki gaz difüzyonu kolaylık tesislerinin gelişiminde İran’a yardım ettiğini belirtmiştir . İran, Rusya’dan nükleer reaktör araştırmaya 1980’lerin ortalarında başlamıştır ve bundan sonra da Rusya ile görüşmeler yürütmüştür. Kasım 1994’te İran, Şah zamanında Alman şirketleri ile başlayan Buşer’deki reaktörü tamamlamak için Rusya ile 780 milyon dolarlık bir anlaşma yapma konusunda anlaşmıştır. İran, bu anlaşmayı 1995’te imzalamıştır. Rusya, İran’a yalnızca nükleer programında ve füze programında kullanacağı malzemeyi değil bunun dışında denizaltıları, denizden ateşlenen ve karadan karaya füzelerinde içinde bulunduğu gelişmişkonvansiyonel silahlar da tedarik etmektedir. Rusya ve İran bunun dışında –özellikle ABD İran’ın Hazar enerjisine ulaşmasınıve Rusya’nın Hazar enerjisini planlamasını engellediği zamanlarda – Hazar’da ortak menfaatlere sahiptirler. Rusya ile İran arasındaki ilişkileri tetikleyen asıl gelişme ise aslında Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD’nin küresel bir güç olma amacına yönelik politikaları olmuştur. Özellikle SSCB’nin dağılmasıve Soğuk Savaş’ın sona ermesinin getirdiği tek süper güç olmanın avantajlarınıdeğiştirerek dünya politikasında inisiyatifi ele almayı düşünen ABD, bununla paralel olarak artan ekonomik avantajlarıda sonuna kadar kullanarak siyasal üstünlüğünü ekonomik üstünlükle perçinlemek istemiştir. Bu doğrultuda Orta Asya ve Hazar Bölgesi’ndeki petrol paylaşımından önemli paylar edinerek bir anlamda Rusya’nın arka bahçesine gelip yerleşmiştir. İran’ın önemli bir jeopolitik dost olduğunu hatırlayan Rus politikacılar, Tahran ile olan bağlarını önemsedikleri için olası bir politik hamlelerinin sonuçlarının ağırlığı hakkında dikkatli davranmaktadırlar. Rus yetkililerin sadece sivil nükleer tesis ile sınırlandırarak güvence verdiği Moskova’nın İran’la olan işbirliği, Rus liderlerin kendi dışve stratejik politikalarınıinşa etmeye kalkışmalarışeklinde göze çarpan en önemli konu olarak ortaya çıkmıştır.
Rusya, ABD’nin izlediği Orta Asya’da güçlenme ve varlığınıarttırma çabalarını dengelemek için üçlü stratejik işbirliğini gerçekleştirmeye çalışmıştır. Çin yönetimini kendi yanına çekmek isteyen Rusya bu ülke ile askeri alanda stratejik işbirliği içine girmiştir. Çin yönetiminin, ihtiyaç duyduğu askeri teknolojiyi bu ülkeye transfer eden Rusya, Çin yönetimine, stratejik silah sistemlerinin modernize edilmesi için önemli derecede destek sağlamıştır. Diğer yandan Rusya yönetimi, İran ile ilişkilerini arttırmaya gayret etmiştir. Bu amaçla Rusya, İran’a milyarlarca dolar tutarında balistik füze sistemleri satmıştır ve nükleer teknoloji transfer etmiştir. 1990’ların ortalarında İran, Rusya ile Buşer’de suyla soğutulan bir nükleer reaktör inşa edilmesi için 800 milyon dolarlık bir anlaşma imzalamıştır. İki ülke arasındaki altyapı anlaşması, ikisi Buşer’de inşa edilen reaktör benzeri VVER–1000 tipi, diğer ikisi de VVER–440 tipi olmak üzere dört nükleer reaktörün inşasına imkan tanımaktaydı ki bunların toplamıda 3 milyar doları bulmaktaydı . ABD’nin giderek Orta Asya ve Hazar’da askeri siyasi varlığınıarttırarak Rusya’yı kuşatmaya çalışmasıbu ülkeyi tedirgin etmektedir. Dolayısıyla ABD tarafından Rusya’ya yönelik baskılar ve bu devleti İran’la ilişki kurmaktan alıkoymaya yönelik çabalar başarılı olmamıştır. Kaldıki; Rusya birçok alanda ortak çıkarlarıolduğunu düşündüğü İran’a silah satmasınıABD’nin güvenliğini tehdit ettiği savınıda inandırıcıbulmamaktadır . Akademik ve düşünce kurulları, “çevreleme” politikalarının İran’ı Rusya’ya daha fazla yaklaştırdığınıve Batı’yıdaha fazla dışlamasına neden olduğunu söylemektedirler. Böylece, Rusya-İran yakınlaşmasıyalnızca enerji değil, silah alım satımıalanlarına da kaymıştır .
Kaynak
Zühal Bayındır , İran ‘ ın Nükleer Silahlanma Politikası
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Zülal Bayındır’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com