Etiket arşivi: İslam

İslam Tarihinde Coğrafya Biliminin Gelişimi Ve Önemli İsimler

İslam tarihinde devlet oluşumuyla birlikte, fetih faaliyetleri başlamış ve kısa sürede de sınırlar genişlemiştir. Şam, İskenderiyye, Horasan gibi önemli şehirlerin fethedilmesi ve bu bölgelerdeki insanlarla etkileşim sonucunda Müslümanların bilimsel faaliyetleri hızlanmaya başlamıştır. Yeni kültürlerle karşılaşılan ilk dönemlerden itibaren tercüme faaliyetlerine önem verilmesi bilimsel gelişime büyük katkı sağlamıştır. Bunun yanında Müslümanlar arasında yaşanan siyasi gelişmeler sonucu ortaya çıkan büyük günah meselesi, iman amel ayrımı gibi itikâdî tartışmalar, hızlı bir biçimde ilmi eserlerin yazılmasına ve ilmi literatürün oluşmasına neden olmuştur. Hicri üçüncü yüzyıldan itibaren özgünlüğün artması ve Halife Me’mun’un (198-218/813-833) tercüme ve bilimsel faaliyetlere verdiği destekle birlikte gelişmeler hız kazanmıştır. Bu gelişim sürecinde bilim dallarının tedrici bir biçimde müstakil olarak ortaya çıkmaya başladığı görülmektedir. Coğrafya literatürünün oluşumu da bu süreçte meydana gelmiştir. Öncelikle, bu literatürün, özellikle de konumuz itibariyle beşeri coğrafya eserlerinin örnekleri olan klasik coğrafya eserlerinin oluşum sürecini, gelişimde etkili olan faktörlerle birlikte ele almak gerekmektedir.

İslam Coğrafyacılığının Oluşum Süreci

İslam öncesi Arap toplumunun çöllerde hayatını geçirme, ticaret faaliyetleri yürütme ve seyahat etme gibi sebeplerle temel coğrafi bilgilere sahip olduklarını düşünmek mümkündür. Yıldızlara ve gök cisimlerine önem vermeleri, Şiirlerinde bu unsurların yer alması, bir takım bilgilere sahip olduklarını göstermektedir. İslamiyet’in ardından askeri seferlerin coğrafi bilgi gerektirmesi, namaz, oruç ve özellikle de hac gibi ibadetlerin coğrafyayla ilişkili olması, fethedilen yerlerde idarenin yeniden yapılandırılması ve gelirlerin toplanabilmesi için bölgeyi ayrıntılı bir biçimde tanımanın gerekliliği, siyasi gelişmelerle birlikte ticari münasebetlerin artması ve farklı kültürlerle kurulan yeni ilişkiler coğrafi bilgilenme sürecinde etkili olmuştur. Dolayısıyla coğrafi çalışmalarda siyasi, idari, ekonomik ve ilmi hususların etkili olduğunu söylemek mümkündür.
Coğrafi literatürün oluşumunda temel etken, siyasi ve idari ihtiyaçlar olmuştur. Bilindiği üzere Abbasiler döneminde, İslam Devleti geniş sınırlara ulaşmıştır. Bu durumda merkezi yönetimin tüm coğrafyaya hâkim olabilmesi için, her bölgede yaşayan insanların sosyal durumundan, vergilendirilmesinden ve terkibinden, eyaletlerin şehirlerinden ve bu şehirlerin konumlarından, nüfus durumlarından haberdar olunması gerekiyordu. Bir bölgeye atanacak olan vali, kadı ve vergi memuru gibi görevlilerin de görevlendirildikleri bölge hakkında bilgi edinmesi gerekiyordu. Bu idari ihtiyaçlar coğrafya ilmiyle ilgilenmeyi bir gereklilik haline getirmiştir. Bu ihtiyaçları gidermeyi amaçlayan posta kurumuyla birlikte coğrafya literatürünün temeli de atılmıştır.
Hz. Peygamber ve Halifeler döneminde, elçilik sistemiyle sağlanan bölgeler arası haberleşme, Muaviye’nin İran ve Bizans’ı örnek alarak kurduğu berîd yani posta teşkilatı ile birlikte sistemli hale getirilmiştir. Halifeler döneminde bu teşkilat sadece haberleşme için kullanılırken, Emeviler döneminde buna istihbarat görevi de dâhil olmuştur ve bu teşkilatın, halkın siyasi tutumunu rapor etmeleri gerekmiştir. Abbasiler döneminde yeniden düzenlenen berîd teşkilatı, halifenin tüm bölgelerde isteklerine cevap verebilecek düzeye getirilmiştir.
Halife el-Mansur, posta görevlisi olan sahibu’l-berîdi, kadı, emniyet amiri ve haraç reisi ile birlikte devletin muntazam yönetilmesi için gerekli olan dört görevliden biri olarak saymıştır. Bu durum berîd teşkilatının önemini göstermektedir. Yolların, bölgeler arası mesafelerin ve konaklama şartlarının ayrıntılı kayıtlarını tutan posta görevlileri, coğrafya literatürünün başlangıcını oluşturmuşlardır. Bu kayıtlara fiziki ve ilk coğrafi bilgilerin eklenmesiyle yazılı literatür gelişmeye başlamıştır. İbn Hurdazbih (ö.300/912-3) ve Kudame b. Cafer (ö.337/948) idari görevleri nedeniyle eserlerini kaleme almış olanlara örnek gösterilebilir.

Kültürel Temas

Posta görevlilerinin yanında, halifeler ya da emirler tarafından diplomatik veya ticari amaçlarla gayr-ı müslim hükümdarların saraylarına gönderilen elçiler de seyahat notları ile bu literatürün gelişimine katkı sağlamışlardır. Bu elçiler, ziyaret ettikleri ülkeler, gördükleri insanların özellikleri ve adetleri hakkında raporlar yazmışlardır. Abbasi halifesi el-Muktedir döneminde, Orta Rusya’daki Volga Bulgarlarının prensine gönderilen İbn Fadlân’ın (ö.310/922’den sonra) er- Rıhle/Seyahatname’si ve Türk, Çin ve Hint ülkelerine seyahat eden Ebû Dûlef Mis’ar b. Mühelhil’in (ö.390/1000[?]) Risale’si bu tür eserlere örnek gösterilebilir. İdari ihtiyaçlarla ortaya çıkan bu yazılı literatür, zamanla gelişme göstermiş ve tercüme faaliyetlerinin hız kazanmasıyla birlikte de idari yapılardan bağımsız coğrafi eserler ortaya çıkmıştır.
İslam devletinin toprakları fetihlerle birlikte genişlerken bir yandan da Helenistik kültür, İran ve Hint kültürü gibi farklı kültürlerle ilişkiler ve etkileşimler gerçekleşmeye başlamıştır. Bu kültürlerin temel eserlerinin tercümeleriyle birlikte, bilimsel anlamda ciddi gelişmelerin ilk adımı atılmıştır. Fetihlerin ilk dönemlerinden itibaren yapılmaya başlanan tercümeler Abbasiler döneminde, özellikle de Halife Me’mun döneminde (198-218/813-833), yoğunluk kazanmış ve Müslümanların düşünce sisteminde değişiklikleri beraberinde getirmiştir.
Kuteybe b. Müslim (ö.96/715) tarafından Horasan’da bulunup Irak valisi Haccac b. Yusuf’a (ö.95/714) gönderilen ve Zadenferruh b. Peri tarafından Arapça’ya çevrilen İran coğrafyasına dair eserin, ilk tercüme edilen coğrafya eseri olduğu kabul edilmektedir. Böylece ilk dönemden itibaren coğrafyada İran kültürünün etkisinin olduğu söylenebilir. Bunun dışında bir eser ismi zikredilmemekle birlikte, Müslümanların Sâsânî coğrafyası hakkındaki bilgilerinin geniş olduğu, özellikle denizcilik literatüründeki kavram benzerliklerinden çıkarılmaktadır. Hint etkisi ise ilk olarak astronomi kitaplarının tercümesiyle kendisini göstermiştir.
Süryasindhanta adlı eserin tercümesi sayesinde, Hint coğrafyasıyla tanışılmıştır. Çeşitli astronomik hesaplamalarda, bazı kavram kullanımlarında ve kuzey yarım küreyi yedi iklime ayırma anlayışının gelişmesinde Hint kültürünün etkisinin olduğu görülmektedir. Yunan kültürünün, Müslümanların coğrafya anlayışı üzerindeki etkisi de oldukça önemlidir. Coğrafi bilgiler içeren Aristo’nun De Caelo ve Meteorologica’sı ile Platon’un Timaeus’u Müslümanlar tarafından bilinmekteydi. Ancak İslam coğrafyacılarında asıl etkili olan Batlamyus’un Coğrafya’sı olmuştur. Bu eser, Arapça’ya filozof Ya’kub b. İshak el-Kindi (ö.252/866) tarafından tercüme edilmiş ancak istenen başarı elde edilemediği için çeviri Sâbit b. Kurre (ö.288/901)’nin çabasıyla tamamlanmıştır.
Eseri tercüme edenlerden birisi de İslam coğrafyacılarından İbn Hurdazbih’tir (ö.300/912-3). İbn Hurdazbih, el-Mesâlik ve’l-Memâlik adlı eserinde Batlamyus’un eserini gördüğünü, tercüme ettiğini ve onun çizdiği haritaları düzelterek yeniden çizdiğini ifade etmektedir. Bu tercümeler günümüze ulaşmamıştır. Ancak Fatih Sultan Mehmed’in yaptırdığı tercüme, Süleymaniye Kütüphanesi’nde mevcuttur. Yunan literatürünün etkisi büyük olsa da İslam coğrafyacıları İran ve Hint kültüründen aldıkları bilgilerle birlikte, bir sentez oluşturmuşlar ve bu bilgileri ileriye taşıyarak özgün bir coğrafya anlayışı meydana getirmişlerdir.

Goldhzier

Tüm bunların yanı sıra, coğrafi gelişmelerde din ve bilim kaygısıyla yapılan faaliyetlerin de etkisi büyüktür. Goldziher bu durumu şu sözleriyle ifade etmiştir:
“İmparatorluk yönetiminin gereksinimleri, diplomatik misyonlar ve prenslerin uğraşları önemli olmakla birlikte, yine de Arap coğrafya literatürünün bu kadar zengin ve özlü oluşunu bütünüyle izah etmekten uzaktır. Bu konuda onlar için önemli olan iki dürtü daha vardı. Din ve bilim kaygısı da onların büyük çapta seyahatler yapmalarında etken olmuştur.”

Bahsedilen tercüme faaliyetlerinin bu bilim kaygısıyla yakın ilişkisi vardır. Bunun dışında, namaz ve oruç ibadetlerinin güneşin ve ayın hareketleriyle ilgili olması ve Kâbe’ye yönelmek için coğrafi koordinatların belirlenmesi ihtiyacı Müslümanların astronomi ve coğrafyayla ilgilenmelerine neden olan hususlardandır. Diğer bir husus ise, hem Hac ibadeti hem de ilim öğrenme için yapılan seyahatlerdir. Bu seyahatler; hadisleri toplama, gerçekliklerini ortaya koyma ve bir bütün haline getirme amacıyla, II./VIII. yüzyılın başlarında yapılmaya başlanmıştır ki bunlara er-rıhle fi talebi’l-hadis adı verilmektedir.
Seyahatler ilim öğrenme isteğiyle hadis dışında pek çok farklı alanı da içine alarak yaygınlaşmıştır. Bazı önemli âlimlerin derslerine katılmak için Endülüs’ten Bağdad ya da Horasan’a kadar uzanan ya da bunun tam tersi istikameti izleyen kapsamlı seyahatler yapmak, ilk dönemlerden itibaren yaygın olan bir faaliyet haline gelmiştir. Talebeler ilgi alanlarına göre o ilmin merkezi olan şehirlere seyahat etmişlerdir. Aynı şekilde zaman zaman âlimler de çeşitli yolculuklar yapmıştır. Erken dönemlerden itibaren seyahat kültürü oluşmuş olsa da bunun yazıya geçirilmesi biraz daha geç bir dönemde, III./IX. yüzyıldan itibaren meydana gelmiştir. Bu süreçte ortaya çıkan rihle adı verilen seyahatnameler, coğrafya literatürünün bir türünü oluşturmuştur.
Zikredilen gelişmelerle birlikte, II./VIII. yüzyıldan III./IX. yüzyıla geçişte özgün bir biçimde ortaya çıkmış olan coğrafya literatürü, tercümelerin etkisiyle dönüşüm geçirmiş ve IV/X. yüzyıldan itibaren kendine özgü yeni bir özellik kazanmıştır. İdari görevler sebebiyle başlayan coğrafya yazıcılığı, zamanla kapsamını genişletmiş, şifahi bilgiler yerini uzun süren seyahatlerde yapılan gözlemler sonucu elde edilen bilgilere bırakmış, haritalarla bu literatür daha da zenginleşmiştir. Halife Me’mun döneminde, harita çalışmalarına özel bir önem verilmiştir. Me’mun’un emriyle coğrafyacılar tarafından çizilen ve yakın zamanda keşfedilen dünya haritasının, yapıldığı zaman şartlarına göre oldukça başarılı olduğunu ve bu nedenle büyük önem taşıdığını söylemek mümkündür. İlk dönemlerde matematiksel ve astrolojik unsurlar coğrafya çalışmalarında ağırlık kazanmıştır. IV./X. yüzyıldan itibaren yaşanan dönüşümle birlikte, beşeri ve tarihsel coğrafya olarak adlandırılabilecek olan ve tezimizin de temel kaynaklarını oluşturan coğrafya yazıcılığı ortaya çıkmıştır.
Coğrafyacılar geniş bölgeleri kapsayan seyahatlerinde, gezdikleri yerlerin fiziksel özelliklerini, kültürlerini, yaşayışlarını, ekonomik ve dini durumlarını aktararak büyük bir kültürel miras bırakmışlardır. İlk olarak büyük çabalarla hazırlanmış olmasına rağmen bilgilerin karmaşık bir biçimde sunulduğu eserler ortaya çıkmışsa da süreç içerisinde eserlerin sistematiği gelişme göstermiştir. Tarih ve coğrafyanın karmaşık bir biçimde ele alınışı, zamanla yerini coğrafyanın temel alındığı ve tarihsel bilgilerin de işlendiği eserlere bırakmıştır. Bu eserlerin kendilerine özgü yönteminin ve çerçevesinin oluşmasıyla birlikte coğrafya alanında zirve eserler meydana gelmiştir. Fuat Sezgin, İslam coğrafyacılarının IV./X. yüzyılda beşeri coğrafya alanında gösterdiği gelişme ve başarıya Avrupa’da ancak XIII./XIX. yüzyılda rastlanabildiğini belirtmektedir.

İslam Coğrafyacılığının Önemli Temsilcileri ve Eserleri

Astronomi bilginleri, matematikçiler ve filozofların coğrafya ile ilgili yaptıkları çalışmalar dışarıda tutulduğunda, coğrafya eserlerini Irak Ekolü ve Belh Ekolü olarak iki grupta incelememiz mümkündür. Irak ekolünün temsilcileri; İbn Hurdazbih (ö.300/912-3), Yakûbî (ö.292/905’ten sonra), Mesʽûdî (ö.345/956), İbnu’l Fakih (ö.300/913’ten sonra), İbn Rüsteh (ö.300/913’ten sonra) ve Ku’dame b. Cafer’dir (ö.337/948). Belh ekolünün önemli temsilcileri ise; Belhî (ö.322/934), İstahrî (ö.340/952’den sonra), İbn Havkal (ö.367/977’den sonra) ve Makdisî’dir (ö. 390/1000 civarı). Bu iki ekol arasındaki temel farklılık şu şekilde izah edilebilir:
Irak ekolünün temsilcileri dünyayı bir bütün olarak ele alıp tasvir ve tasnif etmekte, Belh ekolünün temsilcileri ise daha çok İslam dünyasının topraklarını esas alarak bu ülkeler ve halkları hakkında geniş bilgiler vermektedirler. Bu nedenle Belh ekolüyle birlikte bölgesel coğrafyaya adım atılmıştır. Bunun yanında daha çok gözleme dayanmalarının da etkisiyle Belh ekolü eserleri kültürel, tarihsel, sosyal, dini unsurları daha çok işlemekte ve beşeri coğrafya türünün önemli örnekleri olarak karşımıza çıkmaktadır.

İbn Hurdazbih (ö.300/912-3) ve Kitâbu’l-Mesâlik ve’l-Memâlik’i

Tam adı Ebû’l Kasım Ubeydullah b. Abdullah b. Hurdazbih el-Bağdâdî el- Fârisî olup aslen İranlıdır. Eseri elimize ulaşan en eski İslam coğrafyacılarındandır ve bu nedenle “İslam coğrafyacılarının babası” olarak nitelendirilmiştir. Babasının Me’mun zamanında Taberistan valisi olması, onun seçkin bir aileye mensup olduğunu göstermektedir. İyi bir eğitim almış olan İbn Hurdazbih, Cibal bölgesinde berîd sorumlusu olarak görev yapmıştır. Resmi görevi dolayısıyla eserini kaleme alması ve konumunun etkisiyle, resmi yazılı kaynaklara ulaşmasının kolay olması verdiği bilgilerin güvenirliğini artırmaktadır. Berîd teşkilatında görev yaparken raporlarıyla dikkat çekmiş, Bağdad’a çağırılmış ve sarayın önemli isimlerinden biri olmuştur. Makdisî, İbn Hurdazbih’in halifenin veziri olduğu, bu nedenle bilgilere daha kolay ulaştığı bilgisini aktarmıştır. Bu ifade sarayda önemli görevleri olduğunu destekleyen görüşlerdendir. İbn Hurdazbih, hem İslam coğrafyacılarının ilk temsilcilerinden biri olması hem de Irak ekolünün kurucusu sayılması sebebiyle İbnu’l Fakih, İbn Havkal ve Makdisî gibi kendisinden sonraki coğrafyacılar üzerinde de etkili olmuştur.

İbn Hurdazbih’in tarih, coğrafya, edebiyat ve eğlence tarihiyle alakalı eserler yazdığı bilinmektedir. İbn Nedim’in verdiği bilgilere göre, İbn Hurdazbih’in eserleri şunlardır; Kitâbu’l-Lehv ve’l-Melahi, Kitabu Edebû’s-Sema’, Kitabu Cemheretü’l- Ensabu’l-Furs ve’n-Nevafil, Kitabu’t-Tabîh, Kitabu’ş-Şarab, Kitabu’n-Nudemâ ve’l- Culesâ, Kitâbu’l-Envac ve meşhur coğrafya eseri Kitâbu’l-Mesâlik ve’l-Memâlik. İbn Hurdazbih’in, Kitâbu’l-Mesâlik ve’l-Memâlik adlı eserini 232/846-7 yılında tamamladığı ve 272/885-6’da tekrar yazdığı belirtilmektedir. Ancak Ramazan Şeşen’in de belirttiği gibi, 232/846-7 tarihi, eserin tamamlanması için oldukça erken bir tarihtir ve muhtemelen doğru değildir. Dolayısıyla eserin, 272/885-6 yılı civarında tamamlandığı söylenebilir.
Eser, Barbier de Meynard tarafından, 1865 yılında Fransızca tercümesiyle birlikte yayınlanmıştır. Daha sonra M. J. De Goeje tarafından, 1889’da Bibliotheca Geographorum Arabicorum adlı coğrafya serisinin VI. cildinde farklı nüshalar gözden geçirilerek neşredilmiştir. 1967’de bu neşir tekrarlanmıştır. Fuat Sezgin, Goeje’nin neşrinin tıpkıbasımını Islamic Geography serisinde yayınlamıştır. Farsça tercümesi de bulunan eser, Türkçe’ye Murat Ağarı tarafından çevrilmiş ve 2008 yılında Yollar ve Ülkeler Kitabı adıyla yayınlanmıştır. El-Mesâlik ve’l-Memâlik türü eserlerin ilki olması sebebiyle oldukça önemli olan bu eserde İbn Hurdazbih, dünyanın yolları, ülkeleri, bunların özellikleri, uzaklıkları ve yakınlıkları, mamur ve metruk yerleri, bu yerler arasındaki uzaklıkları zikredeceğini belirtmiştir.
Batlamyus’un eserinin tercümesini yaptığını belirtmesi, İbn Hurdazbih’in ondan faydalandığını ortaya koymaktadır. Yeryüzünün özelliklerine yer verdikten sonra, bölge tasvirine Sevâd yani Irak ile başlamıştır. Daha sonra Maşrık, Çin, Hindistan, Mağrib, Cerbî ve Teymen bölgeleri hakkında bilgiler vermiştir. Ardından ülkelerin posta konakları, dünyanın acayiplikleri, dünyanın tuhaf yapıları, Yecüc ve Mecüc Seddi, ülkelerin tabiatlarında bulunan garip durumlara yer vererek eserini tamamlamıştır.
Mesʽûdî, İbn Hurdazbih’in bu eserini mesafelerden bahsettiği halde ülkeler ve hükümdarları zikretmemesi sebebiyle eleştirmekte ancak buna rağmen alanında en iyi eser olduğunu öne sürmektedir. İbn Hurdazbih’in bu eseri çoğunlukla coğrafi bilgiler barındırmasının yanında az da olsa tarihsel, kültürel, ekonomik hususlarla ve insan ilişkileriyle alakalı bilgiler de içermektedir. Dünyanın acayiplikleri ve ülkelerin tabiatlarında bulunan garip durumlar hakkında verdiği bilgiler buna örnek gösterilebilir.

Yakûbî (ö.292/905’ten sonra) ve Kitâbu’l-Buldân’ı

Bağdad’ta doğan Ahmed b. İshak b. Ca’fer b. Vehb b. Vâzıh el-Yakûbî’nin babası ve dedesi, dönemin ileri gelen posta görevlilerindendir. Atalarının devlet teşkilatında görev yaptığı bilinmektedir. Dolayısıyla Abbasi Devleti’nin önemli kademelerinde görev yapan bir aileye mensup olduğu söylenebilir. Kendisi de Ermeniye ve Horasan’da iken Tâhirîlerin hizmetinde kâtiplik yapmıştır. İstihbarat teşkilatına benzer bir posta servisinde çalıştığı tahmin edilmektedir. Yakûbî, gençlik çağlarında Ermeniye’ye seyahat etmiş ve bunu başka bölgelere yaptığı seyahatler takip etmiştir. Ermeniye ve Horasan’da uzun süre kalmıştır. Hindistan, Çin, Mağrib, İran, Endülüs, Suriye ve pek çok Arap ülkesinde bulunmuştur. Ölüm tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Ancak Tolunoğulları’nın yıkılışının ardından onların güzelliklerini dile getirmesi, onun bu devletin yıkılışından, yani 292/905’ten sonra öldüğünün tahmin edilmesini sağlamıştır.
Daha çok tarihçiliği ile bilinen Yakûbî’nin, günümüze ulaşan üç eseri bulunmaktadır. Bunlardan en çok tanınanı Kitabu’t-Tarih adlı eseridir. Önsözü ve başlangıç kısmı kayıp olan bu eser, bir dünya tarihi niteliği taşımaktadır. Yakûbî, bu eserine Hz. Âdem ile başlamış, geçmiş peygamberlerden ve geçmiş hükümdarlardan bahsetmiş, İslam öncesi Arap toplumu hakkında bilgi vermiştir. Ardından İslam tarihine geçmiş ve Hz. Peygamber’in doğumundan itibaren Abbasi Halifesi Muhammed Mühtedi’ye (255-256/869-870) kadar olan dönemi ele almıştır. Elimize ulaşan bir diğer eseri, ”Müşakeletü’n-nâs li zemanihim ve ma yağlibu aleyhim fi külli asr” adını taşımaktadır.
Yakûbî, bu eserinde Hz. Ebû Bekir’den (11-13/632-634) Abbasi halifesi Muʽtazıd-Billâh’a (278-289/892-902) kadar halifelerin hayat tarzları, dini ve ahlaki durumları, karakteristik özellikleri, giyim kuşamları hakkında bilgi vermiş ve valilerin halifeleri ne kadar taklit ettiğini ortaya koymaya çalışmıştır. Günümüze ulaşan üçüncü eseri, coğrafyayla ilgili olan Kitâbu’l-buldân adlı eseridir. İki yazma nüshası olan bu eser, ilk olarak M. J. De Goeje tarafından tahkik edilerek 1860’da Leiden’de neşredilmiştir. Aynı yıllarda T.G. J. Juy Nboll tarafından bir başka neşir yapılmıştır. Goeje neşri 1892’de İbn Rüsteh’in Kitâbu’l-A’lâki’n- Nefîse’si ile birlikte Bibliotheca Geographorum Arabicorum serisinin VII. cildi olarak 1892’de tekrar yayınlanmıştır. Fuat Sezgin, bu yayının tıpkıbasımını 1992’de Islamic Geography serisinin XL. cildi olarak yapmıştır. Fransızca ve Farsça çevirileri bulunan eserin Türkçe çevirisini Murat Ağarı Ülkeler Kitabı adıyla yapmıştır. Günümüze ulaşan bu eserleri dışında Fethu İfrîkiyye, Ahbaru’lÜmemi’s-Sâlife, el-Mesâlik ve’l-Memâlik adlı kitaplarının olduğu ve Tahirîler ile alakalı müstakil bir eser kaleme aldığı bilinmektedir.

Yakûbî, eserin başında belirttiği gibi genç yaşında, beldelerin haberleri ve aralarındaki mesafelerle meşgul olmuş ve bu nedenle seyahatlerine başlamıştır. Yolculukları sırasında, güvenilir insanlardan öğrendikleri çerçevesinde, bölgeleri kimin fethettiği, halife ve emirlerden kimlerin askeri seferler düzenlediği, haraç miktarı, ticari mallar gibi hususlarda bilgiler aktarmıştır. Bu çerçevede Yakûbî, anlatımına Bağdad ile başlamış ardından; Samarra, Doğu bölgesi, Güney bölgesi, Kuzey bölgesi ve Batı bölgesini şehirleriyle birlikte incelemiştir. Yakûbî’nin Kitâbu’l-buldân’ı ilk coğrafya eserlerinden biri olmasının yanı sıra İbn Hurdazbih’ten farklı olarak, seyahatler sonucu yazılmış olması dolayısıyla oldukça önemlidir. Touati’ye göre, Yakûbî, yaptığı seyahatler sonucu ilk elden bilgiler verme çabası dolayısıyla, IV/X. yüzyıl coğrafyacılarının yöntemini oluşturan unsurları barındırmaktadır ancak henüz tam olarak geliştirememiştir. Yakûbî’nin bu çabası, kendisinden sonrakilere kaynaklık etmesi ve gözlemi ön plana çıkarması açısından dikkate değerdir.

İbn Rüsteh (ö.300/913’ten sonra) ve Kitâbu’l-A’lâki’n-Nefîse’si

İbn Rüsteh olarak tanınan coğrafyacının tam adı Ebû Ali Ahmed b. Ömer’dir. Hayatı hakkında geniş bilgi mevcut değildir. İran asıllı, İsfahanlı olduğu, Halife Muktefi (289-295/902-908) döneminde devlet idaresinde görev aldığı ve bir dönem berîd teşkilatında müdürlük yaptığı bilinmektedir. Ölüm tarihi ise kesin olarak bilinmemektedir. Bilinen ve günümüze bir cildinin ulaştığı tek eseri Kitâbu’l- A’lâki’n-Nefîse’dir. Eserin coğrafyayla alakalı olan yedinci cildi günümüze kadar ulaşmıştır. Eserin 290-300/903-913 yılları arasında tamamlandığı tahmin edilmektedir. Birinin British Library, diğerinin ise Cambridge Üniversitesi’nde bulunduğu iki yazma nüshası vardır. M. J. De Goeje tarafından Bibliotheca Geographorum Arabicorum serisi içerisinde 1891 yılında ilk neşri yapılmıştır.
Fuat Sezgin bu neşrin tıpkıbasımını 1992’de Islamic Geography serisinde yayınlamıştır.Eserin, kısmi Farsça çevirisi ve tam Rusça çevirisi yapılmıştır. Erken dönem coğrafya çalışmalarından olması, Hazarlar, Slavlar ve Macarlar gibi o zamana kadar bilinmeyen halklar hakkında bilgi vermiş olması açısından eser önemlidir. Ancak kendisinin de belirttiği gibi, İsfahan dışındaki bölgeler hakkında yazdıkları, başkalarından öğrendiklerinden oluşmaktadır ve bu yazılanlarda hatalar olması mümkündür. İsfahan bölgesini ise kendi gözlemlerine dayanarak ve teferruatlı bir şekilde anlatmıştır. Yazarın verdiği bu bilgi eserin yöntemini ortaya koyması açısından dikkate değer olup, aynı zamanda eserde yer alan bilgilerin güvenirliğini değerlendirmemize yardımcı olmaktadır.
Eserde ele alınan hususları şu şekilde özetlemek mümkündür: Öncelikle gökyüzü olaylarına yer vermiş daha sonra ülkeler ve yollar hakkında bilgi vermiştir. Bu kısımda Mekke ve Medine’yi ele almış, ardından dünyanın acayiplikleri, denizler ve nehirler hakkında bilgi vermiştir. Yedi iklim ve şehirlerinden bahsettikten sonra şehirler ve mesafeleri ele almıştır. Mesafe bilgilerinin ardından, İslam ve dünya tarihinde yaşanan ilklere, Cahiliyye’de ve İslam sonrasında ismi Muhammed olanlara, müşriklerin ve Hristiyanların isimlerine, Arapların Cahiliyye’deki dinlerine ve bunların okuma-yazma bilenlerine Müslümanların ayrıldığı fırkalara, hastalıklı kimselere ve bazı fiziksel özelliklere değinmiştir. Tespitlerimize göre, mesafelerden sonra yer alan bilgiler, İbn Kuteybe’nin (ö.276/889) el-Maârif adlı eserinden alınmıştır.

İbnu’l Fakîh (ö.300/913’ten sonra) ve Kitâbu’l-Buldân’ı

Hemedân’da doğduğu tahmin edilen İbnu’l Fakîh’in hayatı hakkında fazla bilgi bulunmamaktadır. Sâmânîlerin veziri Ceyhanî’den yararlanmış olması dolayısıyla X. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşadığı ve Halife Mu’tezid’in (ö.289/902) vefatından sonra öldüğü tahmin edilmektedir. İbnu’l Fakîh’in coğrafyaya dair olan Kitâbu’l-Buldân’ı dışında Kitabu Zikru’ş-Şuarâ u el-Muhaddisîn ve’l-Belağa minhum ve’l-Mufhamin adlı bir başka eserinin olduğu bilinmektedir ancak bu eseri günümüze ulaşmamıştır. Kitâbu’l-Buldân’ın iki farklı nüshası bulunmaktadır. Bunlardan biri Ali b. Hasan Şeyzarî tarafından yapılan muhtasarıdır ve Atıf Efendi Kütüphanesinde bulunmaktadır. Bu nüsha M. J. De Goeje tarafından 1885’te Bibliotheca Geographorum Arabicorum serisinin V. cildi olarak yayınlanmıştır.
İbn Nedim’in belirttiğine göre, eserin orijinal hali bin sayfadır. Dolayısıyla bu nüsha eksiktir. Eserin İbnu’l Fakîh tarafından yazılan mufassal şekli ise Zeki Velidi Togan tarafından 1923’te Meşhed’de İmam Rıza Ravza Kütüphanesi’nde, X. yüzyılda isimleri bilinmeyen iki kardeş tarafından Ebû Dulef ve İbn Fazlân’ın seyahatnamelerini de içeren bir mecmuaya dâhil edilmiş vaziyette bulunmuştur. Bu nüsha da kitabın tam nüshası değildir. Togan’ın belirttiğine göre Türkler hakkında yazılan kısım tamdır. İbn Hurdazbih, Ceyhanî gibi isimlerden bölümler aktarması, farklı kaynaklardan alıntılar yapması, dönem hakkında coğrafi, tarihi ve kültürel bilgilere yer vermesi nedeniyle bu eser oldukça önemlidir.
İbnu’l Fakîh, eserini, şehirlerin haberlerini, illerin ve büyük yapıların mükemmel olanlarını ihtiva etmek üzere yazdığını, esere hafızasının eriştiği şeyleri, şiir, mesel ve haberlerden kendi işittiklerini koyduğunu belirtmiş ve kusurlarının bağışlanmasını dilemiştir. Kitabın uzun olmasını da bu duruma bağlamıştır. İbn Rüsteh gibi bu eserde de verilen bilgiler şifahi verilere dayanmaktadır. Eserine yeryüzü tarifiyle başlayan İbnu’l Fakîh daha sonra yedi iklim, dünyanın yaşanabilir bölümleri ve denizlerden bahsedip şehir ve bölgelere geçmiştir. Bu haliyle eser, düzenli bir klasik coğrafya eseri özelliği göstermektedir. Kubbetu’s Sahrâ ve Mescidu’l Aksâ hakkında kaynaklarda ilk malumatın İbnu’l Fakîh’te yer alması ve onun Kudüs’ü yeryüzünün merkezi olarak nitelendirmesi eserde dikkat çeken hususlardandır.

Kudâme b. Cafer (ö.337/948[?]) ve Kitâbu’l-Harâc’ı

Tam adı Kudâme b. Cafer Ebû’l-Ferec Kâtib el-Bağdâdî olup dilci ve tarihçidir. Arap diliyle alakalı sistematik çalışma yapan ilk isimdir. Hıristiyan asıllı olan Kudâme b. Cafer’in, Halife Muktefî zamanında (289-295/902-908) Müslüman olduğuna dair veriler mevcuttur. Müslümanlığı kabulünün ardından seçkin bir konuma yükselmiş ve idarede görev almış, Meclisi Zimam başkanlığına yükselmiştir. Vefat tarihi tam bilinmemekle birlikte, 320/931’den sonra muhtemelen de 337/948’de öldüğü ifade edilmektedir. Edebiyat alanında önemli bir isim olan Kudâme b. Cafer’in bu alanda iki eseri bulunmaktadır. Bunlar; Nakdu’n-Nesr el-Ma’ruf bi Kitabi Beyan ve Nakdu’ş-Şi’r adlı beyan ilmi ve şiir tenkidiyle alakalı eserleridir.
Cevâhiru’l-elfâz adlı eseri ise kâtipler ve edebiyat öğrencileri için hazırlanmış, eş anlamlıları ve deyimleri içeren bir sözlüktür. En meşhur eseri ise konumuzla alakalı olan Kitâbu’l-Harâc ve San’ati’l Kitâbe’dir. İdari görevleri nedeniyle Abbasi Devleti’nin geniş bölgelerini gezen Kudâme b. Cafer, eserini bu imkânlarla kâtipler için yazmıştır. Sekiz kısım halinde yazılmış olan eserin beşinci-sekizinci kısımları günümüze ulaşmıştır. Eserin altıncı bölümü coğrafyaya tahsis edilmiştir. Eser, M. J. De Goeje tarafından 1889’da Bibliotheca Geographorum Arabicorum serisinin VI. cildinde, İbn Hurdazbih’in Kitâbu’l-Mesâlik ve’l-Memâlik’i ile birlikte yayınlanmıştır. 1986’da bu yayın tekrarlanmıştır.
Eser, coğrafi ve iktisadi konularda bilgi vermektedir. Öncelikle posta teşkilatı hakkında bilgi verildikten sonra yollar ve bölgeler anlatılmaktadır. Ardından iklim bölgeleri, denizler, nehirler, vergiler ve sınır uçları ele alınmaktadır. Eserin fetihlerle alakalı olan kısa bir bölümü ise Belâzurî’nin Fütuh’ul-Buldân adlı eserinden alınmıştır. Yazılış amacı itibariyle iktisadi hususların ön planda olması eseri diğer coğrafya kitaplarından ayırsa da eser, ele aldığı hususlar çerçevesinde önemini korumaktadır. İbn Hurdazbih’te olduğu gibi Kudame b. Cafer’de de konumunun, eserinde yer alan bilgilerin güvenirliğini arttırması durumu söz konusudur. Bu hususta İbn Havkal’ın, Kudâme’nin eserinin bütünüyle hakikat, her açıdan doğru olduğunu ifade etmesi dikkate değerdir.

Ebû Zeyd el-Belhî (ö.322/934) ve Suveru’l-Ekâlim’i

Belh coğrafya ekolünün kurucusu kabul edilen, Belh doğumlu olan Ebû Zeyd el-Belhî, İslam dünyasının önemli âlimlerinden biridir. Felsefe, astroloji, astronomi, dini ilimler ve tıp gibi farklı alanlarda çalışmalar yapmış ve Kindî’nin (ö.252/866) öğrencilerinden biri olmuştur. Şehristanî, onu geç dönem İslam filozofları arasında zikretmektedir. Edebi anlamda da güçlü olan Belhî’yi, İbn Nedim, filozof kabul etmesine rağmen edebiyatçılar arasında saymıştır. Hayatının ilk dönemlerinde İmamiyye Şiası’nı savunurken daha sonra Sünnî anlayışı benimsediği bilinmektedir. Resmi yönetimle arasının iyi ve kötü olduğu zamanlar olmuş ve kendisine idari yönetimden resmi görev teklifleri gelmişse de hayatını memleketinde ilimle geçirerek tamamlamayı seçmiştir.
İbn Nedim, Belhî’ye kırk üç eser nispet ederken, Yâkut bu sayıyı elli altıya çıkarmıştır. Ancak bunlardan sadece ikisi; yüzyılının en önemli çalışmalarından biri olarak kabul edilen Mesâlihu’l-Ebdân ve’l-Enfüs adlı eseri ve coğrafyaya dair olan Suveru’l-Ekâlim adlı eseri günümüze ulaşmıştır. Bu nedenle Belhî’nin ilmi şahsiyeti daha çok kendisinden sonrakilere etkisiyle ortaya konulmaktadır. Suveru’l- Ekâlim’e ait tek yazma nüshanın Necef’te bulunduğu tespit edilmiştir. Belhî’nin eserine ulaşıp inceleme imkânı bulamadığımız için içerik hakkında ayrıntılı bilgi vermemiz mümkün olmamıştır. Ancak eser; İstahrî, İbn Havkal, Makdisî gibi isimler üzerinde oldukça etkili olmuş ve bu müelliflerin mensubu olarak kabul edildiği Belh ekolünün kurucu unsuru kabul edilmiştir. İstahrî’nin, Belhî’nin eserini temel aldığı ve bunu genişleterek eserini ortaya koyduğu kabul edilmektedir. Bu durumda Belhî’yi bu yazı türünün ilk örneği olarak değerlendirmek gerekmektedir.

İstahrî (ö.346/957) ve Kitabu Mesâlik ve’l-Memâlik’i

Tam adı Ebû İshak İbrahim b. Muhammed İstahrî olan ve Kerhî olarak da bilinen müellifin hayatı hakkında detaylı bilgi mevcut değildir. İran’ın Fars bölgesindeki İstahr şehrinden olduğu, farklı bölgelere seyahat ettiği ve kendisi gibi Belh ekolünün önemli temsilcilerinden biri olan İbn Havkal ile görüştüğü, eserinin bazı kısımlarını ona kontrol ettirdiği bilinmektedir. İstahrî’nin bilinen ve günümüze ulaşan tek eseri Kitabu Mesâlik ve’l-Memâlik’tir. IV./X. yüzyılın en önemli coğrafya eserlerinden biri olan bu kitap, Belhî’nin eserinin yeniden işlenmiş ve genişletilmiş hali olarak kabul edilmektedir. İlk olarak J. H. Moeller tarafından 1839’da özet halinde yayınlanmış daha sonra 1849’da İngilizce tercümesiyle beraber fasiküller halinde tekrar basılmıştır. M. J. De Goeje tarafından gözden geçirilerek Bibliotheca Geographorum Arabicorum içerisinde 1870’te yayınlanmıştır. 1961’de Kahire’de yeniden neşredilmiştir. Eserin, Almanca, İngilizce ve Farsça tercümeleri bulunmaktadır. Kitabu Mesâlik ve’l-Memâlik İslam coğrafyacılığının en önemli eserlerinden biridir.
Daha önce belirttiğimiz gibi Belh ekolü, İslam coğrafyacılığına farklı bir boyut kazandırmıştır. Matematiksel coğrafyanın dışına çıkılmış, fiziksel özelliklere ek olarak tarihi ve beşeri unsurlara da yer verilmiştir. Bu tarz eserlerin ilk örneklerinden birisi olması dolayısıyla İstahrî’nin bu eseri oldukça önemlidir. İstahrî’nin seyahatleri sonrasında kendi gözlemlerine dayanarak eserini yazmış olması ve haritalar yapması onun değerini artırmaktadır. Böylece İstahrî’nin çalışmasında, ilk izleri Yakûbî’de görülen uzun süren seyahatler gerçekleştirip gözlenenleri yazma işi ciddi bir biçimde kendisini göstermiştir. Mesʽûdî de eserlerini, uzun süren seyahatlerine dayanarak, gözlemlerini değerlendirerek kaleme almıştır. Ancak bunlar beşeri coğrafya eserleri değil, daha çok geniş coğrafi hususların yer aldığı tarih eserleridir. Dolayısıyla gözleme dayanan, seyahatler sonucu yazılan beşeri coğrafya eserlerinin ilkleri olarak İstahrî ve İbn Havkal’ı kabul etmek daha doğru olacaktır.
İstahrî, eserini yazma amacının, tanıdıklarından hiç kimsenin zikretmediği iklimleri tasvir etmek olduğunu bildirerek takip ettiği yöntemi ortaya koymuştur. Buna göre; kitabında arz (yeryüzü) iklimlerini ülkelere göre zikretmiştir. Arz iklimlerinden de yedi iklimi değil, Müslüman vilayetlerini, bu vilayetlerin tafsilini ve bu vilayetlere ait olan bütün işlerin taksim edilmesini kastetmiştir. Her kıtayı parçalara bölmüş ve söz edilen iklimin yerini tarif eden haritalar koymuştur. İklimleri tanıtırken okuyucuları usandırmamak için detaya girmemiştir. İslam beldelerini yirmi iklime ayırmış ve iklimleri anlatmaya Arap diyarı ile başlamıştır. Daha sonra, Şam’ı, Rum denizini, el-Cezire’yi, Irak’ı, Huzistan’ı, Faris’i, Kirman’ı, Mansûre’yi, Sind, Hind ve İslam beldelerinden Mansûre’ye komşu olanları, Azerbaycan’ı ve komşularını, Cibal şehirlerini, Deylem’i, Hazar denizini, Faris ile Horasan arasındaki ovayı, Sicistan ve komşularını, Horasan ve Mâverâünnehir’i anlatmıştır.

İbn Havkal (ö.367/977’den sonra) ve Sûretü’l-Arz’ı

IV/X. yüzyılın en önemli ve meşhur seyyahlarından, Belh ekolü coğrafyacılarından olan Ebû’l-Kâsım Muhammed b. Havkal’ın hayatı hakkında detaylı bilgi mevcut değildir. Nusaybinli olduğu, Bağdad’ta yaşadığı ve tüccar olduğu bilinmektedir. Eserinde bildirdiğine göre, 331/943’te, genç yaşta, Bağdad’tan ayrılarak seyahatlerine başlamıştır. Uzun süren seyahatlerinde Mağrib, Endülüs, Mısır, Ermeniye, Azerbaycan, Horasan, Irak ve Fars bölgesini dolaşmış ve büyük bir çabanın ürünü olan Kitâbu’l-Mesâlik ve’l-Memâlik veya Sûretü’l-Arz adıyla bilinen eserini oluşturmuştur. Bu eserin ilk olarak 1800 yılında Sir William Ouseley tarafından eksik bir İngilizce tercümesi yapılmış ve yayınlanmıştır. Orijinal hali ise, M. J. De Goeje tarafından 1873’te Bibliotheca Geographorum Arabicorum serisinin ikinci cildi olarak yayınlanmıştır. Daha sonra J. Kramers tarafından 1938’de Leiden’de tenkitli neşri yapılmıştır. Farsça ve Fransızca’ya çevrilmiş olan eserin Ramazan Şeşen tarafından yapılmış Türkçe tercümesi de bulunmaktadır. İbn Havkal eserinde takip ettiği yöntemi, seyahat etme arzusunu, kullandığı kaynakları açıklamaktadır.

Kendisinin anlatımını şu şekilde özetleyebiliriz: Arzın şekillerini, enlem ve boylamlarını, İslam ülkelerinin şehirlerinin ayrıntılarını anlatmayı amaçlamıştır. Çocukluğundan itibaren coğrafya kitaplarını okumaya istekli olmuş ve bu alanda meşhur olan büyük kitapları okumuştur. İbn Hurdazbih, Cehyânî ve Kudâme b. Cafer’in eserlerini yanından ayırmamıştır. Ancak bunlar içerisinde tatmin edici bir kitap bulamamıştır. Sefer edenlere, tacirlere ve coğrafya alanındaki kitapları okumuş olanlara sorular sormuş ve dürüst olduğuna inandıklarının cevaplarını karşılaştırıp bunlar arasında pek çok yanlışlık bulunduğuna şahit olmuştur. İstahrî ile görüşmüş ve onunla fikir alışverişinde bulunmuştur. İstahrî, yaşına rağmen İbn Havkal’ın çalışmalarını çok beğenmiş ve ondan kendi eserini kontrol edip düzeltmesini istemiştir. İstahrî’nin eserinde bir takım düzeltmeler yapıp ona iade etmiş ve bundan daha kapsamlı ve mükemmel bir eser yazmaya, haritalarıyla bir bütün oluşturmaya karar vermiştir. Bu nedenle İstahrî ve İbn Havkal’ın eserlerinde pek çok benzerliğe rastlamak mümkündür.
Kudâme b. Cafer’in eserinin bütünüyle doğruları ihtiva ettiğini, dolayısıyla onlara da yer vermesi gerektiğini ama başkasının emeğiyle eserini genişletmeyi uygun bulmadığını belirtmiştir. Eserinde seyahatlerini, bu sırada gördüklerini anlatmış ancak okuyucuyu usandırmamak adına fazla ayrıntıya girmemiştir. Zira kitaptaki asıl amacı, iklimleri tasvir etmektir. Okuyucuya kitapta hata gibi gözüken bir yer fark ederse, bu hususla alakalı doğruyu araştırmasını ve bulmasını tavsiye etmiştir. Bu açıklamalarının ardından bölgelerin tanıtımına geçen İbn Havkal, Mekke ve Kâbe’nin bulunduğu bölge olması dolayısıyla Arap Bölgesi ile başlamış ve ardından Fars ve Rum denizleri, Mağrib, Endülüs, Mısır, Şam, Cezire, Irak ve Fâris, Kirman, Sind, Azerbaycan-Ermeniye, Cibâl, Deylem, Taberistan, Mefâze, Horasan, Sicistan ve Mâverâünnehir bölgelerini anlatmıştır.
Açıklamalarından da anlaşıldığı üzere İbn Havkal, kendisine ulaşan eserleri okumuş ve hem bunlardan faydalanarak hem de eksiklerini kapatmaya çalışarak bir adım öne gitmeyi amaçlamıştır. Kendisinden önce yapılmış çalışmalara hâkim olması ve uzun süreli seyahatler yaparak gözlemlerini aktarmış olması onun eserinin kıymetini arttırmaktadır. Coğrafi bilgilerin yanı sıra kültürel ve tarihsel özelliklere de yer vermiştir. Uzun süreli seyahatleri buna imkân sağlamıştır. İbn Havkal’ın “mekânsal bağlamlarla zamansal süreçleri kendine özgü bir yöntemle ilişkilendirerek öne çıktığı” şeklinde değerlendirmeler yapılmıştır.8Kendisinden sonra gelen Makdisî ile birlikte İbn Havkal’ın eserinin coğrafya alanında dönemlerinin en önemli çalışmaları olduğunu söylemek mümkündür.

Makdisî (ö.390/1000 civarı) ve Ahsenü’t-Tekâsim’i

IV/X. yüzyılın en önemli coğrafyacılarından olan ve döneminde coğrafya yazımını zirveye taşıyan isim, lakabı Beşşarî olan ancak daha çok memleketi dolayısıyla Makdisî veya Mukaddesî olarak anılan ve bilinen Şemseddin Ebû Abdullah Muhammed b. Ahmed b. Ebi Bekr Bennâ’dır. Hayatı hakkında bilinenler eserinde anlattıklarından ibarettir. 335/946 yılında Kudüs’te doğduğu, gençliğini Kudüs’te geçirdiği, genç yaşta seyahatlere çıktığı, Endülüs ve Sicistan hariç İslam âleminin tamamını dolaştığı bilinmektedir. Eserinde verilen olaylardan yola çıkarak, 390/1000 civarına kadar yaşadığı tahmin edilmektedir. Makdisî’nin bilinen tek eseri coğrafyaya dair olan eseridir. Eserin, biri Berlin’de diğeri İstanbul’da bulunmakta olan iki nüshası vardır.
375’te tamamlanmış olan Berlin yazmasının adı Ahsenü’t-Tekâsim fi Ma’rifeti’l-Ekâlim’dir. İstanbul’da bulunan, 387’de istinsah edilmiş olan nüshada ise sadece Kitâbu’l-Ekâlim ifadesi yer almaktadır. M. J. De Goeje’nin 1877’de yaptığı neşir Berlin yazmasına dayanmaktadır. 1906’da açıklamalarla birlikte ikinci kez neşredilmiştir. Bunun tıpkıbasımı Fuat Sezgin tarafından Frankfurt’ta 1977’de Islamic Geography serisi içerisinde yapılmıştır. Eserin Farsça, Urduca, kısmi Fransızca tercümeleri vardır. Ayrıca Basil Anthony Collins tarafından her iki nüshanın birlikte değerlendirildiği ve haritalara yer verilen bir İngilizce tercüme yapılmıştır. Eserin yakın zamanda Ahsen Batur tarafından Türkçe çevirisi de yapılmıştır.
Makdisî’nin eseri, coğrafi, kültürel ve tarihsel verilerin yönteme dayalı ve oldukça düzenli bir biçimde işlendiği, döneminin en sistemli coğrafya çalışmasıdır. Eserini Belhî’nin usûlüne göre kaleme almış, ancak bu ekolün önemli isimleri olan İstahrî ve İbn Havkal’i aşarak beşeri coğrafya alanını ileriye taşımıştır. Touati, Makdisî ile birlikte beşeri coğrafyanın olgunluk çağına girdiği ve bu olgunluğa bir daha asla kavuşulamadığı fikrini ileri sürmüştür. Andre Miquel’e göre, yeni bir beşeri coğrafya; her ne kadar geleneksel Arap coğrafyasındaki insan, mekân ve iklim arasındaki yerleşik ilişkiden etkilenmiş olsa da Makdisî’nin açıklamalarındaki özen ve titizlik, açıklayıcı ve yaşamla iç içe sunum tarzı yoluyla doğmuştur. Makdisî’nin iki yazmasından birini Hindistan’da bulmuş olan Alois Sprenger ise, onu “yaşamış en büyük coğrafyacı” olarak nitelendirmektedir. Onun ifadesine göre, o denli çok seyahat eden ve keskin gözlemlerde bulunan, aynı zamanda topladığı malzemeyi o denli planlı işleyen bir kimse belki de hiç var olmamıştır.

Esere Dair

Goldziher de Makdisî’nin diğer coğrafyacıları gölgede bıraktığını, çok yönlü kişisel tecrübelerini oldukça ilginç ve inandırıcı bir biçimde anlattığını ve cezbedici bir üslup kullandığını belirtmiştir. Makdisî, kendisinden önceki yazarlardan farklı olarak bir önsöz yazmış ve takip ettiği yöntemi burada ayrıntılı bir biçimde ortaya koymuştur. Böylece coğrafya yazıcılığının sistemli hale gelmesi için önemli bir girişimde bulunmuştur. Önsözde, Ceyhanî, İbn Hurdazbih, Belhî, İbnu’l Fakîh ve Cahız’ın eserlerini gördüğünü, onlardan yararlandığını belirtmiş ve bu isimler hakkında kısa değerlendirmelerde bulunmuştur. Birinden duyduğunu ya da okuduğunu yazmışsa, kaynağını belirtmiş ve okuduklarını tekrar etmekten kaçınmıştır. Eseri üç farklı kaynaktan beslenmiştir ki bunlar; şahit oldukları, bu konuyla ve diğer konularla alakalı kitaplardan okudukları ve güvenilir kişilerden duyduklarıdır.
Makdisî’nin, kaynaklarını bu şekilde belirtmiş olması oldukça dikkate değerdir. İşittiklerini, okuduklarını ve gördüklerini aktararak hem yazılı hem sözlü kültüre yer vermiş hem de deneyimlerini birinci elden aktarmıştır. Bunları, kendisinin de belirttiği gibi, oldukça titiz bir çalışma yürüterek, bilgilerin güvenilir olmasına gayret ederek eserine almıştır.

Makdisî, bu kitabını nasıl oluşturduğunu da şu şekilde ifade etmiştir:

 
“Bu kitaptaki bilgileri derleyip meydana getirmek, ancak ülkeleri dolaşarak, İslam ülkelerine giderek, bilginlerle görüşerek, hükümdarlara hizmet ederek, kadılarla aynı mecliste bulunarak, fukahâdan ders alarak, ediplerle, kurrâlarla, hadis müstensihleriyle bir arada bulunarak, zâhid ve mutasavvıflarla görüşerek, vaiz ve hikâyecilerin meclislerine devam ederek, her gittiğim yerde ticareti elden bırakmayarak, herkesle sohbet ederek, karşılaştığım olayların sebeplerini anlayıncaya kadar elden gelen gayreti göstererek mümkün oldu.”
Makdisî, önsözünde eserin içeriğini de açıklamıştır. İslam ülkelerini, burada bulunan çölleri, denizleri, gölleri ve nehirleri, meşhur şehirlerin tasvirini, belirtilen şehirleri, geçilen mola yerlerini, kullanılan yolları, tüccarlar tarafından satın alınan malları, madenleri, şehirlerde yaşayan insanları, dilleri, renkleri, mezhepleri, paraları, yiyecekleri, içecekleri, dağları anlattığını belirtmiş ve bu içerik tanıtımını detaylandırmıştır. Bölgelerin tasvirine geçmeden önce, mezhepler ve zımmilere özel bir bahis ayırmış, seyahati sırasındaki deneyimleri hakkında kısa bilgiler vermiştir. İslam dünyasını Arap ülkeleri ve Acem ülkeleri olmak üzere ikiye ayırmıştır. Bölgeleri ise altısı Arap ülkelerinden, sekizi Acem ülkelerinden olmak üzere on dörde ayırmıştır. Arap ülkeleri; Arap yarımadası, Irak, Akûr, Şam, Mısır ve Mağrib’dir. Maşrık, Deylem, Rehab, Cibal, Hûzistan, Fars, Kirman ve Sind bölgeleri ise Acem ülkelerindendir.
Makdisî, ele aldığı bölgelerin coğrafi özelliklerine, lisanlarına, dinî ve mezhebî durumlarına, kıraat şekillerine, sosyal ve ticari hayatlarına, bazı tarihsel olaylarına yer vererek dönem hakkında çok yönlü ve tafsilatlı bilgilerin günümüze ulaşmasını sağlamıştır. Kendisinden önceki eserlere kıyasla, detaylı bilgi vermesinin yanı sıra bu bilgileri derli toplu ve sistemli bir biçimde, başarılı bir üslupla aktardığı dikkat çekmektedir. Bu ustalığa ulaşmasında kendisinden önce yazılan eserleri iyi bir değerlendirmeden geçirmesinin ve eksiklikleri fark etmesinin etkisi olsa gerektir. Ancak bu başarıyı sadece buna bağlamak doğru olmaz. Belirttiği üç bilgi kaynağını başarılı bir biçimde derlemiş ve işlemiştir. Deneyimlerini anlatırken belirttiği gibi gittiği bölgeleri, bölge insanlarını, kültürlerini ve alışkanlıklarını tanımak için büyük çaba sarf etmiş ve bu gözlemlerini açıklıkla aktarmıştır. Bölgelerde yaşayan insanlarla yaptığı tartışmaları, konuşmaları dile getirerek farklı hususlara açıklık getirmiştir. Döneminin özelliklerini çok yönlü bir biçimde ortaya koyarak, önemli bir başvuru kaynağı haline gelmiştir.
Hudûdu’l-Âlem (372/982-3)
IV/X. yüzyıla ait coğrafya eserleri arasında zikredilmesi gereken bir diğer çalışma, Farsça olarak kaleme alınmış olan ve müellifi bilinmeyen Hudûdu’lÂlem’dir. 372/982-3 yılında kaleme alınmış olan bu eser, Guzgânân’ın yöneticisi Emir Ebû’l-Haris Muhammed b. Ahmed’e atfedilmiş ve 656/1258 yılında Ebû’l- Muayyed Abdu’l-Kayyûm ibn el-Hüseyin ibn Ali el-Farisî tarafından istinsah edilmiştir. Bu eser, Rus oryantalist A. G. Toumansky’nin Uluğ Bey’in kayıp eseri Ulûs-u Erbaa adlı eserini bulmaya çalışırken Buhara’daki arkadaşı Ebû’l Fazl Gulpâyagânî’den yardım istemesi ve onun Uluğ Bey’in eserini ararken Hudûdu’l Âlem ile karşılaşması sonucu 1892 yılında ortaya çıkmıştır.
1893 yılında Toumansky Buhara’ya gittiğinde Gulpâyagânî, bu eseri ona yayınlanması şartıyla vermiştir. Ancak Toumansky bu eseri yayınlayamadan, sadece onunla alakalı bir makale yazmış olarak vefat etmiştir. Bunun üzerine eserin yayınlanma işleri V. Vladimirovich Barthold tarafından devralınmış ve 1930’da Barthold’un vefatından kısa bir süre sonra basılmıştır. V. Minorsky detaylı bir açıklama kısmıyla birlikte eseri İngilizce’ye çevirmiştir. 1937’de yayınlanan Barthold’un önsözünün de yer aldığı bu çeviri geliştirilerek 1970’te tekrar basılmıştır. Abdullah Duman ve Murat Ağarı, İngilizce çeviriyi esas alarak eserin Türkçe tercümesini yapmışlardır. Eserin genelinden, müellifin seyahatlere dayanarak kitabını kaleme almadığı, okuduklarını ve duyduklarını aktardığı çıkarılmaktadır. Aristo ve Batlamyus’tan yararlandığı, eserinde bu isimleri zikretmesinden çıkarılmaktadır.
Bunun dışında isimlerini eserde açıkça ifade etmemiş olsa da müellif kendisinden önceki kaynaklardan yararlandığını belirtmiştir. Dolayısıyla onun; İbn Hurdazbih, İbn Rüsteh, İstahrî, Cehyânî ve Mesʽûdî gibi isimlerden yararlandığını söylemek mümkündür. Müellif eserine dünyanın özelikleri, tarım yapılan ve yapılmayan yerlerin yüzdesi ile başladığını ve ardından dünyanın bütün ülkeleri, şimdiye kadar bilinen halleriyle yönetimlerini, bu ülkelerdeki kavimlerin durumlarını, yöneticilerinin yaşadığı dönemdeki uygulamalarını ve ülkelerden elde edilen şeyleri, ülkelerin özelliklerini, büyüklük küçüklüklerini, zenginliklerini, nüfuslarını, konumlarını, denizleri, adaları, dağları, nehirleri aktardığını belirtmiştir. Ülkeleri Asyatu’l-Kebir, Afrika ve Avrupa olmak üzere üç kısımda ve elli bir ülke olarak ele almıştır. Diğer İslam coğrafyacılarına göre, Müslüman olmayanların yaşadığı bölgelere daha çok yer vermiş olan müellif, geniş bir coğrafyayı ele almış ve özet bilgilere yer vermiştir.
Yararlanılan Kaynaklar
Betül Yurtalan, İslamCoğrafyacılarına Göre Mezhepler
Sezgin, İslam’da Bilim ve Teknik, 3. Cilt
Touati, Ortaçağ’da İslam ve Seyahat
Ağarı, İslam Coğrafyacılığı ve Müslüman Coğrafyacılar
Mukaddesî, İslam Coğrafyası
İbn Havkal, 10. Asırda İslam Coğrafyası
Hitti, Siyasi ve Kültürel İslam Tarihi
Togan, “İbn al-Fakih’in Türklere ait Haberleri
Goldziher, Klasik Arap Literatürü
Çamyar, Ya’kûbî ve Tarihçiliği
Murat Ağarı, Irak ve Belh Coğrafya Ekolleri ve İlk Temsilcileri: İbn Hurdazbih, Yakûbî ve İstahrî
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Betül Yurtalan’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Servet Biriktirmek Ve İslami Açıdan Servet Biriktirmenin Durumu

Servet Sahibi Olma Hakkı

Servet her rasyonel insan için esastır. Burada amaç iç rahatlığı ve güvenlik gibi temel ihtiyaçların giderilmesidir. İrrasyonel olan durum sınırsız servet peşinde koşmayı hayatının amacı kabul etmektir.
 

Kapitalist ekonomide “servet” yeterli miktarda biriken parasal değere sahip her şeydir. Servet sahibi olma hakkı bir kişinin görece gücünü ve statüsünü tayin eder. Yukarıdaki tabloda tarif edildiği gibi, ister kapitalizme ister sosyalizme isterse İslam’a dayanana asli anlayışlar fiiliyatta felsefi temalara sahip jenerik anlayışlardır. Bu asli anlayışlar toplandığında bir bütün olarak varlık yönetimi dünyasına ilişkin katkı sunulmuş olunacaktır. İnsanlar bir kaç kuşak aktarılabilen varlıklara sahip olabilirler ama bu varlıklar en geniş manada sahibine ya da topluma belirli bir fayda getirmez.
İslam ise Müslümanlara dayanıklı ve cazip varlık elde etme imkânı sunmaktadır. Bu nedenle Müslümanları ailelerinin geçimleri için meşru bir kaynaktan gelir elde etmeye teşvik etmektedir. Öte yandan elde ettikleri servetin kendilerine, ailelerine ve topluma iyi, faydalı ve yararlı olmasını sağlamaktadır. İslami bakış açısından tüm servet nihayetinde Allah’a aittir, insan sadece emanetçidir. Kur’an, ”yerde gökte ve toprağın altında ne varsa Allah’a aittir” buyurmakta ve devamında şunu söyler:

“[…] Allah’ın sana verdiği servetten onlara da ver.”

Bu ayetler de görüldüğü gibi Allah servetin mutlak sahibi olduğunu izah etmektedir. O serveti dilediğine verme konusunda sorgusuz sualsiz hak sahibidir. İnsanın rolü ise emanetçi olarak serveti Allah’ın himayesinde elde tutmaktır.
“Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara sunduk; onu yüklenmekten kaçındılar, sorumluluğundan korktular. Pek zalim ve cahil olan insan onu yüklendi.”
Günümüz âlimlerinden Şeyh Yusuf Karadavi bu ayeti şu şekilde tefsir eder: Allah büyük emaneti yerlere, göklere ve dağlara sunmuş ama onlar kabul etmemiştir. Bu emaneti allahın yeryüzündeki vekili olarak tayin edilen insana bahşedilmiştir. Bu tayin insanı Allah’a karşı sorumlu tutmuştur. Bunun sonucunda Allah insana ödül ya da ceza verecektir. Bu emanetin nimeti ise Allah tarafından insana zeka, irade gücü ve tercih özgürlüğü verilmiştir.
Servet sahibi olma konusunda ilk hak Allah’a aittir ancak O’nun bizim algıladığımız biçimiyle bir “servete ihtiyacı yoktur. O’nun bize bahşettiği servetten istifade etme koşullarını belirlemiştir. Yukarıda belirtildiği üzere İslam serveti bize emaneten verilmiş bir şey olarak görmektedir, dolayısıyla Müslümanların servetin oluşturma ve harcanma konusunda hesap vereceklerini belirtmiştir. Bu amaçla İslam Müslümanların servetlerini ömürleri boyunca nasıl harcayacakları, öldükten sonra nasıl dağıtacakları konusunda bir rehberdir. Ancak bu sayede elde edilen servet kutsal ve bereketli olur. Servet bu bağlamda insana ve başkalarına fayda getiren servettir.

Hz. Muhammed’in (sav) ifadesiyle, “veren el alan elden üstündür.”

Veren el başkalarına fayda sağlayan el iken alan ise fayda temin eden eldir. Bu nedenle İslam’da servet ekonomik sistemin genişlemesi ve gelişmesi için hayati önem arz etmektedir. Müslümanlar zekat vererek (servetin arındırılmasına dair bir yöntem) Allah’a hizmet edebilirler. Hz. Muhammed (sav) “Müslüman servetini fakire, yetime ihtiyaç sahibi bir seyyaha verilmesi hayırlıdır” buyurmuştur. İslam her daim ihtiyacı olanlara zekât ve sadaka vererek Allah’ın lütfunu kazanmanın önemine vurgulamıştır.

Servetin Bireyler Arasında Dağıtılması Ve Küresel Servet

Aşağıdaki şekil küresel servetin hanelere ve bireylere nasıl dağıtıldığını göstermektedir (bölge ve ülke dağılımına burada yer verilmemektedir). Hane serveti düzeyiyle servetin ülkeler dâhilindeki veriler dağılımı birleştirilmiştir. Bir kişinin credit suisse tahminlerine göre 2014 yılı ortasında borçlar çıkartıldığında zengin dünya bireyleri arasına girmesi için sadece $3,650 ihtiyacı vardır.

Ancak üstteki yüzde onluk zenginler kulübüne girebilmesi için $77,000 gerekmektedir. Yüzde birlik en üst dilime girmek içinse $798,000 ihtiyaçı vardır. Bu karşıtlıklar dâhilinde en zengin grup dünya servetinin yüzde 87’sini elinde bulundurmaktadır. En üstteki yüzde birlik dilim küresel varlıkların %48.2’sine sahiptir. Credit suisse göre 2000 yılına ait dağıtım göstergelerine bakıldığında küresel ortalama servet (yani üst yarıma ait minimum net servet) 2010’dan bu tarafa her yıl azalmıştır. Bu ortalama servetin hızlı yükselişinin bir sonucudur.
Üst yarımın asgari serveti 2010’den beri çok az değişmiştir. Üst yarıma girmek için $163,000’a ihtiyaç vardır. Kriz sonrası bu rakam $635,000 idi. Bu bulgular son yıllarda küresel servet eşitsizliğinin arttığını göstermektedir. Ancak ilgili sonuçlar ayrıca finansal kriz sonucu ters bir eğilimin ortaya çıktığının da delilidir. Ortama servet artışı 2000-2007 arası dönemde üst yüzde birin asgari servetinden daha hızlı yükselmiştir. Bireylerin küresel servetteki %10’luk dilime alınmaları bölgesel servetin yükselmesine imkânı vermektedir. Burada en fazla öne çıkan özellik Çin ile Hindistan arasındaki karşıtlıktır. Çin üst dilimde çok az temsilciye sahipken üst orta kesimde bir %40’lık bir yoğunlaşma sözkonusudur. Çin’in üst orta kesimde oluşu sadece nüfusunun büyüklüğünü ve servetteki ortalama büyümeyi değil ayrıca servet eşitsizliğini de göstermektedir. Bu eşitsizlik gelişmekte olan dünyanın standartlarından yüksek değildir.

Genel dünya çerçevesi içerisinde Çin’in konumu son on yıl içerisinde güçlü büyüme rakamları, artan varlık değerleri ve parasının değerlenmesi sonucu sağa doğru kaymıştır.

Bugün Çin üst yüzde onluk dilimde ABD ve Japonya hariç tüm diğer ülkelerden daha fazla zenginliğe sahiptir. Bu sayede Fransa, Almanya, İtalya ve Birleşik Krallığı geçerek üçüncü sıraya yükselmiştir. Diğer taraftan bakıldığında ise Hintliler alt katmanda yoğunlaşmaktadır. Dağılımın alt yarısındaki insanların dörtte biri Hintliler oluşturmaktadır. Ancak aşırı servet eşitsizliği ve yoğun nüfusla birlikte Hindistan da üst kesimde önemli bir orana sahiptir.
Latin Amerikalılar ise küresel servet spektrumuna dağılmış durumdadır. Asya-Pasifik bölgesi (Çin ve Hindistan hariç) hâlen küresel gidişatı taklit etmektedir. Hong Kong, Japonya ve Singapur gibi yüksek gelirli Asya ülkelerine mensup kişiler, üst kısımda yoğunlaşmıştır. Bu kişilerin yarısı üst %10’luk dilimdedir. Diğer taraftan Bangladeş, Endonezya, Pakistan ve Vietnam gibi alt gelirli ülkelere mensup kişilerde ise servet dağılımı aşağı çekme yönündedir. Asya-Pasifik grubundan yüksek gelirli ülkeler çıkartıldığında geri kalan ülkelerdeki servet modeli Hindistan’dakine benzemektedir. Her iki bölgesel gruplama alt yarımın dörtte birine katkı sunmaktadır.
Afrika ise spektrumun altında yoğunlaşmaktadır. Afrikalıların yarısı alt yüzde yirmilik dilim içerisindedir. Aynı zamanda Afrika’daki ülkelerde servet eşitsizliği farkı o kadar yüksektir ki bazı kişiler alt dilime girerken bazıları üst %1’lik dilim içerisindedir. Kuzey Amerika ve Avrupa en üst grupta yer almaktadır. Üstteki %10’luk dilimin %64’ü bu ülkeleri göstermektedir. Avrupa ise tek başına üst %10’luk onluk dilime mensup üyelerin %38’ine sahiptir. Bu da büyük ölçüde son on yıl içerisinde Euro’nun dolar karşısında değer kazanmasının bir sonucudur.

Servet Biriktirme Yöntemleri

Servet Biriktirme birçok geleneksel profesyonel varlık plancısı ve yöneticisi tarafından varlık yönetiminin en önemli işlevi olarak görülür. Buradaki temel amaç, bir kişinin hayatı dâhilinde yüzleştiği finansal ihtiyaçları ve belirlediği hedefleri en kısa sürede karşılamak için gereken toplam sermayeyi biriktirmektir. Servet birikimi; birikmiş servet ve tasarruflar için maksimum getiri oranını elde etmek anlamına gelir. Yatırıma dönüştürülmüş sermayenin korunması böylelikle her koşulda kaybolmaması için geliştirilen bir yatırım stratejisidir. Daha genel manada servet birikimi değerli nesnelerin toplanması ve biriktirilmesini ifade eder. Bu da servetteki artışa ya da servet oluşturmaya denk düşer. Servet biriktirmedeki başarı varlık tahsisi stratejilerine dayanır. Burada amaç riski minimize edip getirileri maksimize etmektir. Bu, portföyü farklı ve ilişkisiz varlık sınıflarına ayırmakla mümkündür.
Servet birikiminin asıl amacı birikmiş servetin korunmasıdır. Sermaye artışı gerçekleştirmek yerine tüm koşullarda birikmiş servetin korunmasını sağlanmalıdır. Yüksek gelirli bireylerin büyük bir bölümü bu korumayı sağlamıştır. Ne kadar çok ana sermayeden kaybedilirse hedeflenen birikimi elde etmek için o kadar çok yatırım getirisine ihtiyaç duyacağımızdır. Yüksek yatırım getirisi aynı zamanda daha yüksek düzeyde risk almak anlamına gelmektedir. Bu nedenle mevcut birikmiş servetteki dikkatsiz bir kayıp biriktirme işini daha da güçleştirecektir. Bundan dolayı birçok varlık plancısı sermaye artışından çok sermayenin korunması için servet yaratmayı asıl hedef belirler. Ancak bu, sermayemizi güvence altına alacak sabit vadeli mevduatlara tüm birikmiş servetimizi yatırmak anlamına gelmemelidir bunların yanında diğer faktörlerin de dikkate alınması gerekir. Alım gücünün kaybolmasına karşın servet birikiminde ciddi bir sorun olmaktadır.

Enflasyon ve paranın zaman değeri de aynı zamanda dikkate alınmalıdır.

Enflasyon birikmiş servetin mevcut değerini sadece aşındırıp küçültmekle kalmaz aynı zamanda servetin getirisini de azaltır, böylelikle net getirileri de düşürmektedir. Öz sermaye gibi enflasyondan etkilenen yatırımlar ana sermaye kaybında en büyük riski taşımaktadırlar. Her ne kadar servet birikimi çoğunlukla yatırımla ifade edilse de reel sermaye malların servete eşit olmakla beraber, o aynı zamanda soyut üretim araçlarına yapılan reel yatırımı ya da varlıklara dönük finansal yatırımı da ifade etmektedir. İkamet amaçlı gayrimenkuller üretken olmayan fiziki varlıklara dönük yatırımlar ya da “insan sermayesi birikimi” de buna dâhildir. İnsan sermayesi potansiyel işgücü becerilerini artırmak amacıyla elde edilen yeni eğitim ve öğretimi içermektedir.

Kimi uzmanlara göre varlık, çalışmadığımızda hayatta kalmamızı sağlayan şeydir. Emekli olduğumuzda ya da çalışamadığımızda önemli olan net servettir, gelir değildir. Asıl soru ise belirli bir miktar servetin ne kadar süre varlığını koruyacağıdır. Hazır Paranın tüketimiyle alakalı bir araştırmaya göre para tüketim oranları %3 ile %8 arasındadır. Servetin ne kadar süre varlığını koruyacağı meselesi para tüketim oranının tüm varlıklarda kaç kez geçerli olduğuna bağlıdır. Örneğin %100’den bir yılda %3’lük bir para tüketimi varlığın 33.3 yıl yaşamasını sağlamaktadır; %4’te bu süre 25 yıldır. %8’de 12.5 yıl vb. Bu durum sermayedeki her türden büyümeyi ya da getiriyi göz ardı edilmektedir. Tasarruf servet birikimine önemli katkı sağlamaktadır. Servet birikiminin üç ana yolu vardır.

• Ne kadar çok tasarruf edersek o kadar çok birikir. Bu basit manada ne kadar çok tasarruf edersek o kadar çok kaynağa yatırım yapmamız gerektiğini, birikim hedefine ulaşmak için varlıklarımızın o denli büyüyeceğini ifade etmektedir.

• Ne kadar çok tasarruf edersek o kadar az harcarız. Kendimizi daha fazla tasarruf etmeye zorladığımızda daha az harcamak zorunda kalırız. Böylelikle harcamalaımızı kontrol eder, kendimize başka imkanlar oluştururuz.
• Ne kadar çok tasarruf edersek o kadar çok yatırım oranına ihtiyaç duyarız. Esasında ne kadar çok tasarruf yaparsak varlık yatırımlarımlarımız o ölçüde artmaktadır.

Servet Biriktirme Konusuna İslami Yaklaşım

Kimi âlimler servet yaratmanın uygun bir ifade olmadığını düşünmektedirler. İnsan sadece Allah’ın yarattıklarını başka bir şey üretmek için kullanabilir. İnsanın hiçlikten bir şey yaratma kapasitesi yoktur. Örnek olarak insan bir canlıyı klonlayabilir ama hiçlikten bir hayat yaratamaz. Bu anlayış üzerinden “servet yaratma” yerine” servet üretme” ifadesini kullanmak uygun görülmüştür. “Servet biriktirme” kavramında anlamsal olarak bir sorun yoktur. Bu kavram bir kişiye ait servetin mevcut olana daha fazla servet eklenmesi suretiyle artırılması anlamına gelir. Harcamak yerine biriktirme niyetliyle istifleme yamak uygun değildir. Zira istifleme servetin ekonomi içerisinde dolaşmasına mani olacak ve ekonominin büyümesini engelleyecektir. Harcama servetin ekonomi içinde dolaşmasını sağlayarak, daha fazla servetin üretilmesine olanak sağlamaktadır. Servet biriktirmeyle ilgili olarak Kur’an şunları söyler:

“Altın ve gümüşü biriktirenler ve Allah yolunda harcamayanlara cehennem azabı vardır. Cehennem ateşiyle yandıkları gün alınları, böğürleri ve sırtları dağlanacaktır. Onlara ‘bu, kendiniz için biriktirdiğinizdir, biriktirdiğinizi tadın’ denilecektir.”

Bu ayet serveti biriktirenleri ve Allah yolunda harcamayanları açık bir dille uyarmaktadır. Bu ayette asıl vurgulanmak istenen servet biriktirme eylemi değil servetin Allah yolunda harcanmamasıdır. Allah yolunda harcamak aynı zamanda kendine, akrabasına, komşularına ve başkalarına harcama yapmayı da içerir. Bu harcamanın olmaması istiflemeye işaret etmektedir. Servetin ekonomi içerisinde dolaşmaması ekonomiye yavaşlatmaktadır. İstiflenmiş servetten zekât alınmasının da sebebi budur.
Ayrıca Kur’an başkalarının haklarını gasp ederek biriktirilen serveti de bu ayetle uyarmaktadır. Kur’an bu hususta şöyle buyurmaktadır:

“Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, kesinlikle karınlarına sadece bir ateş yerler ve yarın çılgın bir ateşe yaslanırlar.”

Ayrıca şu ayeti aktarmak gerekir:

“Onlar ki hem kıskanır, cimrilik ederler, hem de herkese cimrilik tavsiye ederler ve Allah’ın kendilerine lütfundan verdiği nimeti gizlerler. Biz kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırladık.”

Yukarıda kastedilen şey, İslam’ın özel mülkiyete karşı olduğundan değildir. Servet sahibi olmak güç ve özgürlük sahibi olmaktır. Hayvanların mülk sahibi olma imkanı yoktur. Başka bir deyişle İslam özel mülkiyet hakkına sadece izin vermekle kalmaz aynı zamanda bu hakkı desteklemektedir. Adalet, tüm insanlara çalışma ve hukuki araçlarla servet elde etme imkânı vermeyi amaçlar. Çok çalıştığını ve verimli olduğunu kanıtladığında bir insan başarıyı hak eder. Bu anlamda Kur’an şunu söylemektedir:

“İyiliğin ödülü iyilik değil midir?”

Bu ayet bize iyiliğin ödüllendirilmesi, ödülün de iyilik olması gerektiğini söylemektedir. İslam’a göre bir insan sınırsız kadar servet edinebilir, bunu hukuki araçlarla yapmalı ve yine hukuki yollardan harcayıp yatırıma dönüştürmelidir. Bu da insanın servet elde ederken yasadışı yollara itibar etmemesi gerektiği göstermektedir.
İnsan başkalarının haklarına el koymamalı, gasp etmemelidir. Kur’an bize kanunsuz yollardan servet biriktirmek yerine Allah’ın lütfunu kazanmaya daha fazla önem vermeyi öğretir. Bu anlamda Kur’an şöyle buyurmaktadır:

”De ki, “Allah’ın ihsanıyla ve rahmetiyle, yalnızca bunlarla sevinç duysunlar. Bu, onların biriktirip durduklarından daha hayırlıdır.”

Servet biriktirmede Allah’ın lütfuna mazhar olmak, servetin kendisinden daha hayırlıdır. İnsanın ne kadar serveti olursa olsun, Allah’ın lütfundan uzak isek bize bu en büyük kayıb olur. Harcama yoluyla servet üretme İslam’ın yoğun biçimde teşvik ettiği bir husustur. Kuran’da ve Hadis’te buna dönük çok sayıda ifadeye rastlamak mümkündür:

“Allah’ın sana muhafaza etmen için verdiği serveti müsrife verme. Onları o servetle besleyip giydir, onlara kibar konuş.”

İslam’da servet atıl tutulmamalı, yatırıma dönüşmelidir. Örneğin altın atıl tutulursa o altın karşılığında zekât verilmelidir. Bir hadiste Peygamber efendimiz şöyle buyurmaktadır:

“Atıl bir toprağı kim işlerse o ona aittir.”

Kanuni yollardan servet oluşturma ve üretmeye çalışan Müslüman’a örnek bir şahsiyet Abdurrahman bin Avf’tır. O cebinde tek kuruş yokken eşlerine öldüğünde 80.000 dinar (bugünkü karşılığı 5,6 milyon dolar) bırakmıştır. Bu da İslam’ın servet elde etmeyi yasaklamadığını kanıtlar. Ayrıca Avf’ın bir tarlasını 40.000 dinara (2,8 milyon dolara) sattığı, eline geçen parayı da Benuzehra kabilesinden fakir Müslüman akrabalarına dağıttığı, bir kısmını da Peygamber’in eşlerine verdiği de söylenmektedir.
Bildirildiğine göre Avf 700 deveden oluşan bir kervanı bağışlamıştır. Ölmeden önce 50.000 dinar (4,2 milyon dolar) miras bırakmıştır. Bunun Allah yolunda harcanmasını vasiyet etmiştir Küçük bir kısmı hayır işlerine ayrılmış, zekâtını vermiştir. Şu Hadiste peygamber efendimiz:
“Hakiki ve dürüst bir tüccar ahiret gününde peygamberlerin, hakikat ehlinin ve şehitlerin safında olacaktır.” buyurmaktadır.
İslam sadece kişisel mülkiyet elde etme hakkını korumakla kalmaz aynı zamanda bu servetin korunup miras bırakılması ile ilgili kanunları belirler. Bu yolla İslam onlara güven aşılayıp hayatlarını idame etmesini söylemektedir. İslam’ın kişisel mülkiyet hakkını düzeltmesi ekonomiye ve bütün olarak millete de fayda sağlar. Özel sektör kamu sektörüne göre daha fazla servet üretmektedir. Zira şahsi teşebbüsler özel sektörde genel manada insanları daha fazla verimli ve üretken kılar, bu kamu sektöründe ise tam tersidir.
Kur’an şöyle buyurmaktadır:

“Ey inananlar! Cuma günü namaz için çağrıldığınız zaman, Allah’ı anmaya koşun, alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Namaz kılındıktan sonra yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan nasibinizi arayın. Allah’ı çok anın ki kurtuluşa eresiniz.”

Yukarıdaki Cuma Suresi’ne ait ayetlerin de açık bir biçimde gösterdiği üzere Müslümanlar Cuma namazlarını kıldıktan sonra helal yollardan nasiplerini aramalıdırlar. İslam’ göre servet kesinlikle dürüst bir şekilde biriktirilmelidir. Müslüman din görevlileri ve âlimlere servet temini yasak değildir. Ancak onların sıradan Müslüman’a kıyasla daha makul bir düzeyde iş tutması gerekir. Bu onların Allah’a olan imanlarının derecesini ve dini lider olarak iyi örnek teşkil etme rollerini gösterir. Bu nedenle genel tutuma göre İslam’ın servet elde etmeyi teşvik etmediği tespiti tümüyle yanlıştır.
Bu nedenle servet sadece dolaşıma sokulmakla kalmamalı aynı zaman en geniş biçimde dolaşımda olmalıdır. Allah servetin zenginler arasında dolaşmasını yasaklar. Bu, küçük bir zengin grubunun daha da zengin olmasını, toplumun ekseriyetinin duraksayıp daha da fakirleşmesiyle sonuçlanır. Başka bir deyişle servetin dolaşımı, yani harcanması işlemi, mümkün olduğu ölçüde çok sayıda kapsayacak şekilde genişlemelidir. Servetin zenginler eliyle dolaşım araçlarından biri cömert tüketimdir.
Allah’ın manastır sistemini yasaklamasının ve iyi yiyeceklerin, güzel kıyafetlerin, geniş evlerin alabilenlerce teminine izin vermesinin sebebi budur. Tam da bu sebeple güzelleşme amaçlı uygun ve makul süsler mübah kabul edilmiştir. Ama ne yazık ki birçok Müslüman zengin olunmaması dair yanlış bir algıya kapılmaktadır. Bunun sebebi aşağıdaki hususların yanlış anlaşılmasıdır:
• Servetin Müslüman’ın Allah’a imanını zayıflatacağına dair genel inanışların olması.
• Birçok zenginin cennete giremeyeceğine dair uyarıların halk arasında yanlış inancın bulunması.
Yararlanılan Kaynaklar
Khalid Mohamed Mohamud, Servet Planlaması Ve Yönetimi: İslami Ve Klasik Yaklaşımların Karşılaştırmalı Analizi
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Khalid Mohamed Mohamud’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Kur'an-ı Kerim'de İnsanın Yaradılış Amacı

Kur’an’da amaçlılık ilkesi ile ilgili ayetleri incelediğimizde yaratılışın bir gayeye dayandığı gerçeğinin açık şekilde vurgulandığını görüyoruz. Bu vurgulama genel olarak bütün varlıklar için olabildiği gibi özel olarak insanlar için de olabilmektedir. İnsanla diğer varlıkların yaratılış gayesi tabii ki farklıdır. Çünkü Allah insana akıl, irade gibi diğer varlıklarda bulunmayan özellikler vererek onlardan üstün kılmıştır. Onun için Kur’an’da yaradılış amacı konusunu insan ve insan dışındaki varlıklar olmak üzere ayrı ayrı ele almak gerekir. Kur’an’ın birçok ayetinde yaratılışın sebep ve hikmetlerinin olduğu; yaratılanların boş yere, anlamsız, oyun ve eğlence olsun diye yaratılmadığı vurgusu yapılır. Şu ayet özel olarak insanın boş yere yaratılmadığından bahseder:
“Yoksa sizi boş yere yarattığımızı ve bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız” mealini vereceğimiz şu ayetlerde ise yaratılan bütün varlıkların boş yere, gayesiz yaratılmadığı bildirilir:
“Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık; bu inkâr edenlerin zannıdır”
“Biz gökleri, yeri ve bunlar arasındakileri oyuncular olarak -oyun ve eğlence olsun diye- yaratmadık. Bunları sadece gerçekle yarattık. Fakat onların çoğu bilmiyorlar.”
“Biz yeri, göğü ve arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık. Eğer bir eğlence edinmek isteseydik onu kendi katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık böyle yapardık”
Yukarıdaki ayetlerde yüce Allah evreni boş yere gâyesiz yaratmadığını, kâinatta yaratılan her şeyin bir hikmeti olduğunu haber vermiştir. İnsanın da bu hikmetleri anlaması gerektiğine bir işaret vardır. Aynı zamanda bu ayetlerde Allah’ı yaratılanlara benzeten putperestlere karşı bir uyarı vardır. Çünkü Allah beşeri özellikler olan oyun ve eğlence gibi özelliklerden münezzehtir. Allah boş ve anlamsız iş yapmaz; onun yaratması anlamlı ve hikmetlidir. Allah bu mükemmel kâinatı kâfirlerin hayal etmek istedikleri gibi sadece dünya hayatı için oyuncak olarak yaratmamıştır. Aksine yaratılanların büyük bir hikmeti vardır. Yaratılan bu kusursuz evren sayesinde insan Allah’ı tanıyacak ve onun kudretini anlamış olacaktır.
Bu ayetlerden iki çeşit zihniyetin ortaya çıktığını anlıyoruz. Birincisi bu âlemin yaratılışının bir gayesi olduğunu inanmayanlardır. Onlar bu dünyanın oyun ve eğlence için yaratıldığını zannederler. İkincisi yaratılan her şeyin bir hikmeti, bir gayesinin olduğunu inanan zihniyettir. Onlar da bu inkârcı zihniyete karşılık Allah’a ve âhiret gününe inananır ve yaratılış üzerinde düşünerek, “Rabbimiz! Bunu boşuna yaratmadın. Seni tenzih ederiz. Bizi cehennem azabından koru.” derler. Onların zihninde gâiyet, ibadet ve akıbet düşüncesi iç içedir. Bu kâinata baktığımızda yaratılan hiçbir şeyin amaçsız, boş ve anlamsız olmadığını anlıyoruz. Atomdan gezegenlere ve galaksilere varıncaya kadar her şey bir amaç doğrultusunda yaratılmıştır. Yaratılanlar bu amaç doğrultusunda hareket ederler. Elbette ki dünyanın halifesi ve diğer varlıklardan üstün yaratılan insan da başıboş, amaçsız ve gâyesiz değildir.
İnsanın Yaratılma Amacı
Yüce Allah, insanı en güzel biçimde yaratmış,437 insanı mükerrem yani şan ve şeref sahibi kılmış, yeryüzünde, gökyüzünde ve ikisi arasında bulunan her şeyi onun hizmetine sunmuştur. Kur’an’da insan için “ahsen-i takvîm” yani en güzel şekilde yaratıldığından söz edilmiştir. “Takvîm”, eğriyi doğrultmak, kıvama, nizama koyma, kıymet biçmek, kıymetlendirmek anlamlarına gelmektedir. Ahsen-i takvîm terkibi; kıvama koymanın, biçimlendirmenin en güzeli demek olur. İnsan maddi ve manevi olarak gerek fiziki gerekse maneviyat yönüyle en güzel şekilde yaratılmış bir varlıktır. Yine Kur’an’da insan için “mükerrem” olarak yaratıldığından söz edilmiştir. Mükerrem, şan ve şeref sahibi demektir. İnsanoğlunun mükerrem olmasının birçok sebebi vardır. Çünkü yüce Allah insana diğer varlıklarda olmayan pek çok özelliği ona bahşederek dünyada insana özel bir yer vermiş, onu diğer varlıklardan üstün kılmıştır. Müfessirler insanın şan ve şeref sahibi olmasını Allah’ın ona verdiği şu özelliklerden kaynaklandığını söylerler: Öncelikle insanın akıl, irade, zekâ, düşünme ve yazma gibi melekeleri vardır. İnsan bunlar sayesinde doğruyu-yanlışı, güzeli çirkini ayırabilir, canlı ve cansız varlıkları kendi hizmetinde kullanır. Allah’ın kendisine bahşettiği kol, el, göz gibi organları düzgün bir şekilde kullanabilir. Yine insan elde edeceği bilgiler sayesinde icatlar eder, uygarlıklar kurar, ekonomik faaliyetlerde bulunur. Olaylar arasında sebep-sonuç ilişkisi kurar ve bu sayede geleceğini planlayabilir. Elbette ki bu kadar özellik verilen insanın gâyesiz, boş yere yaratılması düşünülemez.
Allah’ın insan için var ettiği nimetler sayılamayacak kadar çoktur. Bu itibarla, inanç, söylem, eylem ve davranışı ne olursa olsun insan şerefli, itibarlı, değerli ve üstün bir varlıktır. İyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, hakkı batıldan, hayrı şerden ayırt edebilecek yeteneklerle donatılmış; düşünme, konuşma ve anlama yeteneği verilmiş ve yeryüzüne halife yapılmıştır. Bakara suresinin şu ayetinde yüce Allah insanı yeryüzünde kendisinin halifesi olarak yarattığını bildirmiştir: “Hani, Rabbin meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.’ demişti. Onlar, ‘Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz sana hamdederek daima seni tesbih ve takdis ediyoruz.’ demişler, Allah da, ‘Ben sizin bilmediğinizi bilirim.’ demişti.”
“Halife” kelimesinin aslı “halif”dir. Bitişik “te” ise mübalağa içindir. Mastarı ise “hilâfet”tir. “Halife” kelimesi, birinin arkasından makamına oturmak manasına gelir. “Hilâfet”, ise başkasına vekil olmak, onun yerini tutmak, onu temsil etmek demektir. Asaletin karşıtı diyebiliriz. Bu vekillik çeşitli sebeplerden olabilir. Ya asilin aczinden veya ihtiyacından, ya da aslın kaybolmasından dolayı olabilir. Bunların hiçbiri olmazsa aslın vekile bir şeref vermesinden kaynaklanır. İşte insanın vekil olması da Allah’ın insana değer vermesi, ona şeref verme lütfundan kaynaklanmaktadır. İnsan Allah’ın ona verdiği diğer varlıklarda bulunmayan özelliklerinden dolayı Allah’ın en iyi vekili olabilir. İnsana, yeryüzünde Allah’ın hükümlerini, emir ve buyruklarını uygulayacağı için halife denmiştir. Başka bir ayette Yüce Allah insanoğlunu yeryüzünde hilâfet yetkisi vermesi iman ve amel-i sâlih (Allah rızâsına uygun hareket, amel, davranış) şartına bağlanmıştır. İşte insan Allah’ın yeryüzündeki halifesi olarak yaratılmış, ilahi plandaki Allah’ın sıfatlarının insani planda sahip olmuştur. Bu sebeple insan bilen, isteyen, isterken hür olan bir varlık olmuştur. Allah’ın bazı sıfatlarının insani ölçüler içinde insana vermesi insanı asla ilahlaştırmaz; insanın şerefini, değerini daha da arttırmış olur. Tabi ki insanın halifeliği kendi sıfatlarına uygun olarak kısıtlıdır. Yeryüzünde hiçbir varlık Allah’ın yerini alarak istediği gibi tasarrufta bulunamaz. Hz. Âdem’in ve neslinin halifeliği, Allah’ın mülkü bulunan yeryüzünde Allah’ın iradesine uygun yaşamak ve talimatı doğrultusunda tasarrufta bulunmaktan ibarettir.
Allah insana kendisiyle bilgi sahibi olacağı akıl nimetini vererek onurlandırmıştır. Akıl yaratıcının varlığını gösteren en büyük delillerden biridir. Akıl sayesinde insan kâinata bakarak varlığının delillerini kavrar, yaratıcısını tanır, sıfatlarını öğrenir. Akıl sayesinde insan düşünebilir, bilgi sahibi olabilir, çeşitli ilimler öğrenebilir, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırabilir. Akıl, ilim ve hikmet kaynağıdır. Aklın ilmi arttıkça ufku genişler, kuvvetlenir. Azalara hareket etmelerini emreder. Akıl zanaatların icrasında bir alet durumundadır; işler onun ölçüp biçmesiyle, onun
hesaplamalarıyla yürür. Sonuç olarak Rabbimiz insana diğer varlıklarda olmayan akıl ve irade vererek diğer varlıklardan üstün kılmıştır. İnsan dışında yaratılan varlıkları da insanın hizmetine vermiştir. İnsan aynı zamanda yeryüzünün halifesi olarak nitelendirilmiştir. İşte bu özelliklerde yaratılan insanın yaratıcısı olan Allah’a, ailesine ve çevresine karşı yerine getirmek durumunda olduğu sorumlulukları vardır. Rabbimize karşı sorumluluğumuz, onun emir ve yasaklarına uyarak rızasına uygun yaşayan bir kul olmaktır.
Şu ayet-i kerimeden insanın yaratılmasının amacının Allah’a kulluk ve ibadet etmek olduğunu anlıyoruz. Zariyat suresinin 56. ayetinde yüce Allah şöyle buyurmuştur:
“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”
Bu ayet insanların ve cinlerin yaratılışının hikmetini gösterir. Buna göre insanların ve cinlerin yaratılış gayesi dünyalık peşine düşüp onu ısrarla istemeleri için değil Allah’ı tanımak, Allah’ı bir kabul edip sadece ona ibadet ve kulluk etmektir.
Ayette insan ve cinlerin vazifeleri hatırlatılmaktadır. İnsan ve cinlerin vazifeleri Allah’a kulluk ve ibadet etmektir. İnsan ve cinlerin yaratılış gayesi öncelikle Rablerini tanımaları, daha sonra ona kulluk ve ibadet etmeleridir. Eğer bu yapılmazsa ömürler de boşa gitmiş olur. Bazı tefsirciler ayeti “beni mabud olarak tanısınlar” olarak anlamışlardır. Allah’ı tanımak demek de Allah’ın buyruklarını tutarak ona kulluk ve ibadet etmek anlamına gelmektedir. Yine ayetten insan ve cinlerin mümin olsun veya mümin olmasın hepsinin Allah’ın buyrukları ve ilahi yasalar önünde boyun eğmeleri kastedildiğini de söyleyenler olmuştur. Taberî’nin (838 – 923) tercih ettiği görüş budur. Ayette geçen “bana ibadet etsinler diye…” ifadesinde ibadet kelimesini, insan ve cinlerin sadece namaz, oruç, dua, zikir vs. için yaratılmış oldukları şeklinde anlamak yanlıştır. İbadetin anlamı, içine bu sayılanlar girmekle birlikte onun kapsadığı mana daha geniştir. İbadet denilince, sadece Allah’a tapmaları ve ona ibadet etmeleri, Allah’tan başkasına mabut kabul etmemeleri ve ondan başkasına itaat etmemeleri, sadece Allah’ın dininin kurallarına uymaları akla gelmektedir. İbadet insanın dini olarak yapması gerektiği görevleri (mesela namaz, zekât, hac, oruç vb.) kapsadığı gibi sırf Allah’ın rızasını kazanmak için yapmış olduğu her fiil de ibadet kapsamındadır.
Yüce Allah yaratmanın gayesini gerçekleştirmeyi insanın karşısına bir emanetler bütünü olarak koymuştur. Allah tarafından arz edilen ve insanın hür iradesiyle kabul ettiği bu emanet insanın yerine getireceği vazifelerin bir toplamıdır. İnsanın üzerine almış olduğu bu emanet Allah’a ibadettir. İbadet de özünde Allah’a saygı ve sevgi ile yönelmektir. Ayetlere baktığımızda insanın yaratılma hikmetlerinden birisi de bu dünya hayatında imtihana tabi tutulması olduğunu anlıyoruz. Mülk suresinin 2. ayetinde yüce Allah şöyle buyurmuştur:
“O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.”
İnsanın yaratılma hikmetlerinden birisi de imtihana tabi tutulmasıdır. Allah insana akıl ve irade vermesi, bunun yanında peygamberler ve kitaplar göndermesi bize bu gerçeği göstermektedir. Ayetten anladığımıza göre ölüm ve hayat ise insanların yeryüzünde yaptıkları davranışlarının ortaya çıkması ve karşılığının verilmesi için bir imtihan aracıdır. Hayat ve ölüm imtihan için yaratılmıştır. Sınav yeri dünyadır, ahiret ise dünyada yapılanların karşılığının alınacağı yerdir. Allah kimlerin Allah’ın emir ve yasaklarına uyarak güzel işler yaptığını kimlerin de Allah’ın emir ve yasaklarına karşı gelerek kötü işler yaptığını sınamak, insanların güzel amel noktasında rekabet etmelerini sağlamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. Allah hayat ile ölümü yarattı ki bizleri imtihan etsin ve hangimizin güzel iş yaptığını, hangimizin kötü iş yaptığını görsün. Allah insanlara imtihan muamelesi yapmak için böyle yapmıştır. Yoksa Allah kimin aklını ve iradesini doğru kullanarak imtihanı kimin kazanacağı veya akıl ve iradesini yanlış kullanarak kimin sınavı kazanamayacağını ezelden bilmektedir. Dikkat edilirse hayat ölümden önce gelmesine rağmen ayette ölüm hayattan önce gelmiştir. Bunun sebebi ölüm, insanı ahireti hatırlatması ve insanın sorumluluğunun farkına varmasıdır. Ölüm insanı iyi işler yapmaya, kötülüklerden uzak durmaya bir teşviktir. Dolayısıyla insana bu dünya hayatında hesap bilincini hatırlatmış olur. Eğer hayattan sonra ölüm, ölümden sonra da diğer hayat gelmemiş olsaydı dünyada her türlü sıkıntılara katlanarak salih amel işleyen insanlar bu sıkıntıları unutturacak mükâfatı almamış, mertebe olarak daha yüksek mertebelere çıkmamış olurlardı. Allah’ın emir ve yasaklarına karşı çıkanlar ise yaptığı işlere göre cezalandırma, rütbesinde alçaltma söz konusu olmayacaktı. Dolayısıyla insanlarda hiçbir hayat izi, bir hayat ümidi kalmayacak, kurtuluş ümidi olmayan, bıktırıcı, sefalet bir hayat sürerlerdi. Bu da Allah’ın insana yaratılışına bahşetmek istediği bol ihsan ve lütfuna uygun olmazdı.
Yine şu ayetten de insanın bu dünyada imtihan için yaratıldığını ve yapmış olduklarından hesaba çekileceğini anlıyoruz:
“Yoksa sizi boş yere yarattığımızı ve bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız” 
İnsan öldükten sonra dünyada yapmış olduğu işlerden hesaba çekilecektir. Bütün varlıklar yok olup giderken sadece insan ebedi olarak yaşayacaktır.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki kuşkusuz Allah insanı gayesiz, boşu boşuna yaratmadığı gibi, onu başıboş da bırakmamıştır. Onu kulluk yapmakla yükümlü kılmış, hayatı ve ölümü ile imtihana tabi tutmuştur. Kur’an’ın birçok ayetinde insanın bu imtihanında başarılı olabilmesi, bu imtihanı kazanması iman ve salih amel işlemesine bağlı olduğu haber verilmiştir.
İnsanın Erkek ve Kadın Olarak Yaratılma Amacı
Mealini vereceğimiz şu ayet insanların neden aynı özden fakat kadın ve erkek olarak iki farklı cinste yaratılmasının hikmetini bize göstermektedir. “Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de onun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.” Yüce Allah insanı hikmeti gereğince, belirttiğimiz gibi, kadın ve erkek olarak iki cins yaratmıştır. Kadın ve erkek aynı özden yaratılmalarına karşı fiziksel ve psikolojik yapıları farklı olduğu görülür. Bu ikisi arasında o denli mükemmel bir ahenk yaratılmıştır ki her ikisi de diğerine mükemmel bir eş olur. Bu iki eş birbirlerinin fiziksel ve psikolojik ihtiyaçlarını karşılar durumdadırlar. Kur’an eşleri birbirlerine karşı bir elbise olarak göstermektedir. Nasıl ki elbise vücudu örterek insanı birçok şeyden koruyorsa eşler de birbirlerinin açığını, eksikliğini kapatarak günaha düşmekten korumuş olurlar.
Söz konusu ayet insana, eşini huzur ve mutluluk bulacağı bir varlık olarak görmesini sağlamaktadır. Ayette geçen “Meveddet” ve “rahmet” kelimeleri hakkında tefsirciler çeşitli yorumlar yapmışsa da genel olarak bu kelimeler eşlerin birbirine meyletmesini, ısınmasını ve bağlanmasını sağlayan “sevgi ve merhamet duyguları” şeklinde tercüme edilmiştir. İbn Abbas “meveddet” sözcüğü için erkeğin eşini sevmesi, “rahmet” için de erkeğin eşini koruyup şefkat göstermesi demiştir. Rabbimiz insana yine kendi beşer cinsinden eşler yaratmış ve aralarında bir sevgi ve merhamet var etmiştir. Bu Allah’ın varlığının ve lütfunun delillerindendir. Allah insanoğluna hayvan veya cin cinsinden değil de kendi cinsinden eşler yaratmıştır. Çünkü aynı cinsler sevgiye ve yakınlaşmaya sebep olurken farklı cinsler nefrete ve ürküntüye sebep olur. İnsan ancak kendi cinsiyle huzur ve mutluluk bulabilir. Yine insanların erkek ve kadın olarak yaratılmasının sebebi; temeli iffete, karşılıklı sevgi ve güvene dayanan bir aile kurulması içindir. Allah’ın insanı iki cins yaratıp aralarında sevgi ve merhamet var etmesi sayesinde birbirini sonradan tanıyan iki cins birbirlerine bağlanır. Bunun sonucunda temeli iffette dayanan, insana uygun bir üremenin olduğu, karşılıklı sevgi ve şefkat duygularının var olduğu aile kurumu inşa edilmiş olur.
İnsanların Farklı Kabileler Şeklinde Yaratılma Amacı
Yüce Allah Hucurat suresinde insanların farklı kabile ve kavimler şeklinde yaratılma amacının insanların birbiriyle tanışmak, kaynaşmak olduğunu bildirmiştir. Ayette şöyle buyrulmuştur:
“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.”
Rabbimiz insanları bir erkek ve bir dişiden yani Hz. Âdem ile Hz. Havva’dan yaratmıştır. Yani herkes aynı anne-babadan gelmiştir. Dolayısıyla birbirlerine karşı herhangi bir üstünlük yoktur. Kimsenin kavmiyle, atalarıyla öğünmesi doğru değildir. Ayette Allah katında üstünlüğün takva olduğu vurgulanır. Yüce Allah insanları milletler ve kabileler şeklinde ayırmıştır ki insanlar birbirleri ile tanışıp ona göre yardımlaşsınlar.
İnsanlar dillerinin, renklerinin ve yeteneklerinin farklı olması ayrılık değil tanışıp kaynaşmalarını gerektirir. İnsanlar yapılması gerekli olan bir işi kendisi veya içinde yaşadığı toplum yapamayabilir. Dolayısıyla özellikleri ve kabiliyetleri farklı olan kavimler ve kabileler birbirlerin ihtiyacını gidermek için tanışmak ve yardımlaşmak durumundadırlar.
Yararlanılan Kaynaklar
Talha Çelik, Bir Akıl İlkesi Olarak, Kur’anda Yeter-Neden Prensibi
Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, Cilt: 4
Nureddin Sabuni, Safvet’üt Tefasir
Gazali, Yaratılış Hikmetleri
Hüseyin Aydın, Yaradılış ve Gayelik
İsmail Karagöz, İyi İnsan İyi Müslüman
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Talha Çelik’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

İslam Tıbbı'nın Doğuşu Ve İlk İslam Devletlerinde Tıp

İslam tıbbına temas etmeden önce konunun daha iyi anlaşılması için İslamiyet’ten önceki Arap tıbbının ve Cündişâpûr Tıp Okulu’nun tahlil edilmesinin yerinde olacağı kanaatindeyiz. Zira İslam tıbbının şekillenmesinde söz konusu bu iki faktörün oldukça etkin bir rol oynadığı bilinmektedir.
İslam Öncesi Arap Tıbbı ve İslam Tıbbında Cündişâpûr Etkisi
İslam öncesi Arap tıbbı ve İslam tıbbı üzerinde gözle görülür bir etkisi olan ve bugün İran sınırlarındaki Ahvaz şehri yakınlarında bulunan Cündişâpûr’un geçmişi tarih öncesi döneme kadar uzanır. Şehir, III. yüzyılın sonlarında Sâsânî kralı I. Şapur tarafından Antakya’nın zapt edilmesinin ardından yeniden imar edildi. Cündişâpûr kelimesi İslami dönemde meşhur olan bu şehrin eski isminin Arapçadaki bozulmuş şeklidir.
Romalılar ile Sâsânîler arasında yaşanan savaş sonucunda I. Şapur, Roma İmparatoru Valerian’ı mağlup ederek ordusunu esir almasının ardından Cündişâpur önemli bir ilim ve kültür merkezi haline gelmiştir. Aralarında birçok âlim ve sanatçı bulunan esirler Cündişâpur’a iskân ettirilir. 489’da yaşanan mezhep çatışmaları sebebiyle Urfa’dan sürülen Nesturiler ve 529’da Atina’dan sürgün edilen yeni Eflatuncu sekiz filozof da Cündişâpur’a yerleştirilir. Bu vesileyle Cündişâpur Yunanlı, İranlı, Suriyeli ve Hintli bilim erbabının toplandığı bir şehir haline gelir. İlime ve ilim adamlarına oldukça değer veren I. Hüsrev (531-579) Cündişâpur’da başta tıp olmak üzere felsefe ve diğer ilimlerin de okutulduğu bir mektep kurar ve bu ilim adamlarını burada istihdam eder. Yaşanan bu gelişmeler sonucunda Cündişâpur büyük bir ilim merkezi haline gelir. Öyle ki burada Aristo ve Eflatun’un eserleri Farsçaya tercüme edilerek ilim adamlarının istifadesine sunulur.
Gerçekleştirilen iskân politikalarıyla kısa zamanda modern tıp alanında önemli bir eğitim merkezi haline gelen Cündişâpûr’da II. Şapur tarafından birçok tıp okulunun bir arada bulunduğu düzenli bir üniversite kuruldu. Böylece Cündişâpûr Yunan, İran ve Hint tıp geleneklerinin merkezi haline geldi. Bu kozmopolit ve serbest ortamda gelişimini sürdüren bu tıp okulu, birçok tıp geleneğinin sentezini yaparak yeni bir okul kimliği kazandı.
Kütüphane, rasathane ve tercüme evi gibi mekânların bulunduğu Cündişâpûr tıp okulunda farklı etnik kökenlere mensup birçok öğrencinin öğrenim gördüğü ifade edilebilir. Modern yöntemlerin ağır bastığı tıp okulunda dönemin çağdaş tedavi yöntemleri ile yöresel tedavilerin sentezi yapılmaktaydı. Genel anlayış olarak hastalıklara sebep olan amillerin, vücudun sıvı dengesindeki değişiklik ve bozukluk olarak düşünüldüğü Cündişâpûr tıp okulunda bir de okula ait hastahane bulunmaktaydı. Tekâmülünü bu şekilde gerçekleştiren Cündişâpûr tıp okulunun, yetiştirdiği hekimler vesilesiyle diğer medeniyetlere nüfuz ettiğini ifade etmek mümkündür. Bu bağlamda Cündişâpûr’da tıp tahsili gören ve câhiliye dönemi Arapları arasında meşhur bir hekim olarak bilinen Hâris b. Kelede es-Sakafî’yi örnek gösterebiliriz. Hâris b. Kelede, tıp öğrenimini tamamladıktan bir süre sonra Fars memleketlerinde hekimlik yapmaya başlamış ve kısa sürede tıp alanında şöhret bularak büyük bir zenginliğe ulaşmıştır. Daha sonra doğum yeri olan Taif’e dönmüş ve mesleğini burada icra etmiştir. Tıp konusundaki bilgisiyle memleketinde de şöhretini devam ettiren Hâris b. Kelede, bu suretle Araplar arasında Tabîbu’l-Arap lakabıyla ün yapmıştır. Hatta Yunanlar için Hipokrat ne ifade ediyorsa Araplar için de Hâris b. Kelede’nin aynı anlamı taşıdığı bile söylenmektedir. Tüm bu gelişmelerden hareketle Hâris b. Kelede’nin, Cündişâpûr tıp ekolünün Arap tıbbına taşınmasında oldukça önemli bir rol oynadığını ifade etmek mümkündür.
Cündişâpûr’da yetişen Hâris b. Kelede’nin ilerleyen yıllarda Mekke’de aranan bir hekim olarak Rasûlullâh (s.a.v.)’i dahi tedavi ettiği bilinmektedir. Bu hekimin oğlu Nadr b. Hâris de babasından öğrenmiş olduğu basit tıp bilgileri sayesinde halk arasında şifa dağıtan bir hekim sıfatına sahip olmuştur. Usta çırak eğitim modelinin yaygın olarak görüldüğü İslamiyet’in ilk yıllarında, babasından aldığı eğitim ile bir takım tıbbi uygulamalar yapan Nadr b. Hâris’in Cündişâpûr ekolünden izler taşıdığı ifade edilebilir. Bu baba oğul haricinde, Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde yaşamış İbn-i Hâzim ve İbn-i Ebî Rûmiyye et-Temîmî’nin de Cündişâpûr tıp okulunda öğrenim gördüğünü düşündüğümüzde Cündişâpûr etkisinin Arap toplumunda bu dönemde de sürdüğünü söyleyebiliriz. Cündişâpûr 638’de Hz. Ömer’in hilafeti sırasında Ebû Mûsa el-Eş‘arî tarafından sulh yoluyla İslam topraklarına dâhil edilmiştir. Hz. Ömer bu bölgeye Bişr bin Muhtefez’i vali olarak göndermiştir. Bu tarihten sonra da Cündişâpûr’un bilim alanındaki müstesna yerini korumaya devam ettiğini söyleyebiliriz. Burada yetişen hekimlerin Emevi ve Abbasi saraylarında itibar görmeleri ve yine burada öğrenim gören bilim adamlarının tercüme faaliyetlerinde etkin rol almaları bu iddiayı ispatlar niteliktedir.

Câhiliye Arap Toplumunda Tıp
Arabistan Yarımadası’nda İslamiyet’in doğuşundan önceki dönem câhiliye dönemi olarak isimlendirilir. Fakat bu isimlendirmenin, toplumun medeni seviyesi ile çok fazla ilgili olmadığı düşünülmektedir. Zira İslamiyet’ten önce Arap Yarımadası’nda yaşamış Âd, Medyen, Saba, Semûd, Himyerî gibi kültür ve edebiyat alanında gelişmiş toplumlarda câhiliyeden söz etmek bu toplumlara haksızlık olur. Câhiliye devri ifadesi, Arapların İslamiyet’ten önceki inanç, tutum ve davranışlarını İslami dönemden ayırt etmek için kullanılan bir ifadedir. Arapların sahip oldukları tıbbi bilgilerin bir kısmını Babil’den ve Cündişâpûr’dan öğrendiklerini ifade edebiliriz. Kendilerine ait tıp uygulamaları içerisinde çölde yaşayan bedevilerin geleneksel basit tedavi uygulamalarının bulunduğu söylenebilir. İslamiyet’ten önce Arap toplumunda, iki tür tıbbi tedavi metodundan bahsetmek mümkündür. Bunlardan biri, kâhinlerin uyguladıkları tedavi yöntemleriyken diğeri ilaçlarla uygulanan tedavilerdir.
Arapların herhangi bir hastalığa yakalandıklarında, putları adına kurban adadıkları, putlarına dualar ederek çeşitli mistik törenler düzenlemek suretiyle şifa bulma çabasında oldukları bilinmektedir. Arap tıbbının esasının folklorik tıbba dayandığını ifade edebiliriz. İslam’dan önce Mekkeliler arasında sünnet olma âdetinin yaygın olduğu bilinmektedir. Küçük bir tıbbi operasyon ile gerçekleştirilen sünnet işleminden sonra yapılan sünnet törenleri Dâru’n-Nedve’de icra ediliyordu. Medine toplumunda da özellikle Yahudiler arasında sünnet âdetinin yaygın bir şekilde görüldüğünü söyleyebiliriz. Cahiliyye döneminde Araplar arasında tıp tahsili görmüş hekimler bulunmakla beraber geleneksel tıp uygulamaları da yaygındı. Örneğin yılan sokmuş bir kimseyi üstüne başına ziller takmak suretiyle uyutmazlardı. Göz şaşılığı olan hastayı değirmen taşına baktırarak tedavi etmeye çalışırlardı. Vebadan korunmak için merkep gibi anırırlar, hastaları kâhinlere götürürler ve büyü yaptırırlardı. Tapınaklarda kurban keserler ve bu suretle hastaların vücuduna girmiş şeytanların çıkacağına ve şifa bulacağına inanırlardı.
İslamiyet’in Doğuşu ile Birlikte Arap Tıbbında Yaşanan Gelişmeler
İnsan hayatının her yönü ile ilgilenen İslam dini, onun sağlığıyla da ilgilenmiştir. Kur’ân’da tıbbî konularla ilgili âyetlere yer verilmiş, Kur’ân’ın yaşayan hali olan Hz. Peygamber (s.a.v.) de birçok söz ve eyleminde sağlık, hastalık, temizlik ve tıbbın diğer alanlarında yol gösterici rol model olmuştur. Hz. Peygamber, câhiliye dönemi Arap tıbbından kalan batıl, tıbbi değeri olmayan ve hurafelere dayalı tıp anlayışlarını ve tedavi usullerini uygun görmemiştir. Rasûlullâh (s.a.v.)’e göre hastalıklar Yüce Allah tarafından sabretmeleri karşılığında mükâfat elde etmeleri için kullarına verilen birer imtihan aracıdır. Öte yandan “tedavi olun”, “her hastalığın bir çaresi vardır” gibi tavsiyelerle insanların tedavi yollarını araştırmasını teşvik etmiştir. Bu bağlamda “Her derdin bir devası vardır. Derdin devasında isabet edilebilirse Yüce Allah’ın izniyle düzelir” hadis-i şerifleriyle insanlara Yüce Yaratıcı’dan ümit kesmemeleri konusunda uyarılarda bulunmuştur. Tabiplik konusunda uzman olmayanların hasta tedavi etmemeleri hususunda da uyarılarda bulunan Rasûlullâh (s.a.v.):
“Tıbbi bilgisi olmayan bir kimse doktorluk yapmaya kalkar ve zarar verirse bunu tazmin eder.” sözleriyle de hastaların uğrayacağı zararların ehil olmayan hekimlere ödettirilmesi gerektiğini bildirmiştir.
Vahyin inşa ettiği Hz. Peygamber’in tıp ve tedavi ile ilgili bu söz ve uygulamalarının müslümanların tıp ve eczacılık alanındaki çalışmalarına kaynaklık ettiğini söyleyebiliriz. “Allah’ın kulları tedavi olun. Zira Yüce Allah yaşlılık dışında bir dert verdiyse mutlaka beraberinde şifasını da vermiştir” mesajını peygamberlerinden alan müslüman tabipler, hastalıkların tedavisi için ilaç ve tedavi yöntemlerinin peşine düşmüşlerdir. Bu vesileyle Cündişâpûr ve Yunan tıbbı başta olmak üzere diğer milletlerin tıbbını da ayrıntılarıyla inceleyerek bu konuda önemli gelişmeler sağlamışlardır diyebiliriz.

Tıbb-ı Nebevî
Hayat rehberimiz Kur’ân-ı Kerim’in insan sağlığı hakkındaki tavsiyeleri ve Hz. Peygamber’in insan sağlığı ile ilgili hadis ve uygulamaları peygamberimizin vefatından yaklaşık bir asır sonra bir araya getirilmiş ve bu vesileyle İslami bir tıp anlayışı ortaya çıkarılmaya çalışılmıştır. Ortaya konmaya çalışılan bu tıp anlayışına Tıbb-ı Nebevî adı verilmiştir. Tıbb-ı Nebevî konusundaki çalışmalara göz attığımızda bilinen ilk çalışmanın 738’de Abdulmelik b. Habib tarafından ortaya konduğunu ifade edebiliriz. Bu çalışmadan sonra Arapça, Farsça ve Türkçe başta olmak üzere birçok dilde eserlerin kaleme alındığını söylememiz mümkündür. Bu eserlerde, hastalıkların şifasına vesile olacak bir takım reçetelerin, bazı tıbbi kuralların ve bilinen uygulamaların yanında tıbb-ı manevi olarak nitelendirebileceğimiz birtakım tavsiyeler de yer almaktadır. Tıbb-ı Nebevî eserlerini kaleme alan yazarlar, tıbbi yöntemleri reddetmemekle birlikte hastalıkların manevi tedavisine dini yönden de yaklaşılmasını tavsiye etmişlerdir.
Hz. Peygamber’in sahih kabul edilen hadisleri, samimi müslümanların hayatları için bir kılavuz olduğundan müslüman nesiller tarafından yüz yıllarca tatbik edilmiş, yemek ve sağlıkla ilgili alışkanlıklarını belirleyen önemli etkenlerden biri olmuştur denebilir. İslam dünyasında tıp eğitiminin yapıldığı medreselerde Tıbb-ı Nebevî daima tıp öğrencilerinin ilk öğrenmesi gereken derslerden biri olarak kabul edilmiş ve geleceğin doktorlarının zihin yapısını şekillendirmede önemli bir yere sahip olmuştur denilebilir. Genel itibariyle Hz. Peygamber (s.a.v.)’in tıp ile ilgili hadislerinde bir nimet olarak sağlığın önemi, kaybedilmesi halinde tedavinin gerekliliği ve meşruiyeti ile beraber koruyucu hekimlik ile ilgili tavsiyelerin yer aldığını ifade etmemiz mümkündür. Göz sağlığının korunması için sürme kullanılmasını teşvik etmek gibi bir takım örneklerde olduğu gibi günümüzdeki modern tıp anlayışının önemle üzerinde durduğu koruyucu hekimlik kavramı, Hz. Peygamber’in uygulamalarında açıkça görülmektedir. İnsan vücudunun, herhangi bir hastalığa yakalanmaması için hastalıklara karşı önlem almak, hastalığa yakalandıktan sonra onunla mücadele etmekten çok daha önemli görülmüştür. Çünkü hastalığa yakalanmayan bir metabolizma, hastalığa yakalandıktan sonra tedavi gören metabolizmadan daha dirençli olmaktadır. Bu vesileyle hastalığın girdiği bir vücutta o hastalığın tesirleri varlığını devam ettirebilmektedir.
Nebevi tıp çalışmalarına bakıldığında bu tıp anlayışının dikkate aldığı bir takım esaslar göze çarpmaktadır. Bu esaslara göre kişi her şeyden önce, sağlığının ve vücudunun değerini bilmeli ve bunları Yüce Allah’ın bir emaneti olarak görmelidir. Bununla beraber Peygamberimiz (s.a.v.)’in ifadesi ile “insanoğlu, vücudunun kendisi üzerinde hakkı olduğunun farkına varmalıdır.” Bu itibarla sağlığını bozacak hatta tehlikeye atacak davranışlardan kaçınmalı ve hastalığa yakalanmamak için kendisini korumayı bir prensip haline getirmelidir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) sürekli oruç tuttuğu için oldukça zayıf düşen birisini, “kendine işkence etmeni sana kim emretti?” diyerek uyarmıştır. Koruyucu hekimlikle ilgili unutulmaması gereken bir diğer husus, nebevi tıpta dile getirilen tedavi yöntem ve araçlarının, zaman içinde geliştirilmesi ve modern tekniklerin kullanılmasının sünnetin ruhuna aykırı olmadığı gerçeğidir.
“Tıbb-ı Nebevî’nin kaynağı ve oluşum nedenleri, müslümanları, tıpla ilgili bu tür eserleri yazmaya yönelten sebepler nelerdir?” şeklindeki bir takım sorulara Fazlu’r Rahman şu şekilde cevaplar vermektedir:
”Bununla ehl-i sünnet, Hz. Peygamber’in otoritesi adına, putperest Galen’in tıptaki otoritesine meydan okumak istemiştir. Bir ikinci cevap, Otoritelerin mümkün olduğu kadar çok kişinin istifade edebilmesi amacıyla, tıp el kitabı denilebilecek bir tür tıp kitabını orta seviyede eğitim görmüş müslümanın hizmetine sunma teşebbüsüydü. Zira bu literatür, başlıca bir takım bilinen hastalıklar için yazılan reçeteleri ihtiva etmekte ve sıradan kuralların ve bilinen prensiplerin ötesinde tıbbi kuram ile çok az ilgilenmektedir. Üçüncü cevaba göre ise iddia edilebilir ki bu, tıbbı ruhanileştirme, ona yüksek bir dini değer yükleme teşebbüsüydü.”
Peygamberimiz (s.a.v.)’in hastalıklardan şifa bulmak için tavsiye ettiği tedavi yöntemlerini iki ana grupta incelemek mümkündür. Buna göre herhangi bir hastalığa yakalanan bir insan önce doğal ilaçları kullanmalı daha sonra dua gibi manevi ilaçlara yönelmelidir. Dolayısıyla hasta olan insan şifanın yalnızca Yüce Allah’tan geldiğine inanarak rahatsızlığını tedavi edebilecek yöntemler kullanmalıdır. Hz. Peygamber’in tavsiye ettiği tedavi yöntemlerinde, Yüce Allah’ın haram kıldığı bir şeye rastlanmamaktadır. Yüce Allah, haram kıldığı bir şeyi kötü ve çirkin olduğu için haram kılmıştır. Zira kötü ve çirkin olanda şifa aramak doğru bir davranış değildir. Allah Rasûlü’nün hakkında açık bir yasak olmamasına rağmen bazı uygulamaları tedavi amaçlı kısıtladığını görmekteyiz. Efsun ile tedavi metodunu müslümanlara yasaklayıp bu metodun şeytan işi olduğunu belirtmesi, ilaç elde edebilmek için bir kurbağayı öldürmek isteyen birisine de müsaade etmemesi bu kısıtlamalara örnek olarak değerlendirilebilir. Hz. Peygamber’in özellikle tavsiye ettiği ve kendisinin de şifa bulmak ve sağlıklı kalmak için başvurduğu bazı tedavi yollarının kaynaklarda zikredildiğini görmekteyiz. Şifanın bal şerbeti, hacamat kupası ve ateşle dağlamada olduğunu belirtmesi fakat ümmetini ateşle dağlamaktan men etmesi bu kapsamda değerlendirilebilir. Hacamatın damardan kan aldırmadan kanı temizlemesi ve vücuttaki kanı beden yüzeyine çıkarmasına yardımcı olması bakımından tavsiye edildiği belirtilmektedir. Hastalara dua okumak anlamında kullanılan rukye, Hz. Peygamber’in uyguladığı ve ümmetine tavsiye ettiği manevi tedavi metodu olarak karşımıza çıkmaktadır. Kişinin kendisinin veya bir başkasının şifaya kavuşması için Yüce Yaratıcı’ya yakarışta bulunmasına Hz. Peygamber’in müsaade ettiğini görmekteyiz. Allah Rasûlü’nün zehirlenmelere, nazara ve bazı çıbanlara karşı dua okuyarak tedavi olmaya izin vermesi bu durumun ispatı niteliğindedir.

Peygamberimiz (s.a.v.) tarafından hasta ziyaretinde bulunmanın ve hastaların gönlünü hoş edici ifadeler kullanmanın tavsiye edildiğini müşahade etmekteyiz. Rasûlullâh (s.a.v.) müslümanın müslüman kardeşi üzerindeki haklarını sıralarken; selam verdiğinde selamını almayı, davetine icabet etmeyi, aksırdığında “yerhamukellah” demeyi, hastalandığında ziyaret etmeyi ve vefat ettiğinde cenazesinin arkasından yürümeyi tavsiye etmiştir. Bununla beraber Rasûlullâh (s.a.v.)’in sıklıkla hastaları ziyarete gittiğini ve onlara teselli edici cümleler sarf ederek hastaların gönlünü hoş tuttuğunu hadislerden öğrenmekteyiz. Bu ziyaretleri esnasında gün ayrımı gözetmediği, hastayı uygun olduğu her gün ziyaret ettiği hususu da bize gelen uygulamaları arasındadır.
İslam Tıbbı’nda Kadınların Önemi
İnsanlık tarihi boyunca var olduğu bilinen ve bir meslek haline gelen tabiplik, Hz. Peygamber döneminde de bilinmekte ve icraa edilmekteydi. Sahabeler arasında gerek erkeklerden gerekse de hanımlardan maharetli tabipler bulunmaktaydı. Bu bağlamda Hz. Ebû Bekir’in kızı Esmâ ve Şifâ bnt. Abdullah, o dönemde hekimlik yapan hanım sahabelere vereceğimiz örneklerden sadece ikisidir. Erkek hekimlerin öfkesine yol açsa da İslâm toplumlarında tıbbî muayenelerin çoğu muhtemelen kadınlar tarafından yapılmaktaydı. Bu bağlamda anneler, kız kardeşler, teyzeler, büyükanneler, deneyimli kadınlar, hemşireler ya da kadın hekimler tıp konusunda aktif rol üstlenmişlerdir. Ancak her alanda olduğu gibi tıp tarihçiliğinde de daha çok erkeklerin egemen olması ve toplumun genelde ataerkil bir özellik arz etmesi sebebiyle kadınların sesi yüzyıllar boyunca ancak cılız bir şekilde günümüze ulaşabilmiştir. Buna rağmen yine de kaynaklarda kadınların farklı rollerde tıpla uğraştıklarına dair bilgiler mevcuttur.
Hz. Peygamber (s.a.v.), savaşlarda kadınların da yer almasına ve geri hizmetlerde bulunmasına ve bilhassa yaraların bakımında bir hemşire gibi görev yapmalarına müsaade etmiştir denilebilir. Bu manada özellikle Hendek Savaşı sırasında mescit içine bir çadır kurdurduğu, yaralıları buraya naklettirdiği ve onların tedavisi için Rufeyde adında bu konuda eli yatkın bir hanım sahabeyi görevlendirdiği bilinmektedir. Söz konusu savaş esnasında Kureyş tarafından gelen bir ok ile yaralanan Hz. Sa’d, bu çadıra getirildiği, Rufeyde tarafından yarasının tımar edildiği ve Hz. Sa’d’ın durumunun Allah Rasûlü (s.a.v.) tarafından yakından takip edildiği ifade edilmektedir.
İslâm tarihinde ilk hemşire olarak Rufeyde bnt. Sâd el-Eslemiyye kabul edilmektedir. Bu hanım sahabi, Yesrib’te doğmuş ve hicretten önce burada yaşamıştır. Ailesi Benî Eslem’in ilk müslüman olanları arasındadır. Allah Rasûlü’ne hicret izni verildiğinde Rufeyde Peygamberimizi, defler, ezgiler ve Talâa’l-Bedru ile karşılayan ensar kadınları arasında bulunmaktaydı. İslâmiyet, Medine’de nüfuz kazanınca Rufeyde kendini baba mesleği olan sağlık hizmetlerine adamıştı. Barış zamanında, hasta olan müslümanları tedavi etmekle uğraşmaktaydı. Bu vesileyle kendisine, Mescid-i Nebevi’nin hemen yanına hastalara bakmak için bir çadır kurulmuştu. Savaşa izin verildikten sonra Rufeyde, Bedir, Uhud, Hendek, Hayber ve diğer savaşlara yaralılara ilk yardımda bulunmak ve onları tedavi etmek amacıyla katıldı. Rufeyde’nin sadece kendisinin bu hizmetlerde bulunmadığı kendisiyle beraber eli yatkın olan diğer hanım sahabelere de tıp konusunda eğitim verdiği bilinmektedir. Bu itibarla Hayber Savaşı’nda Rasûlullâh’ın ordusu harekete hazırlanırken, Rufeyde kalabalık bir hanım sahabe topluluğunun başında gelip onlara ilk yardım ve tedavi teknikleri hakkında talim yaptırdığı ifade edebiliriz. Böylece Hz. Peygamber devrindeki ilk yardım çadırı Rufeyde’nin Çadırı diye meşhur olmuş ve Rufeyde İslâm’ın ilk hemşiresi unvanına layık görülmüştür denilebilir.
Hz. Peygamber (sas) döneminde, sağlık hizmeti veren diğer bir hanım da Hz. Fatıma’dır. Uhud Harbi’nde müslümanların çekildiği bir esnada düşmanın bir ara Rasûlullâh’a kadar yaklaştığı ve kendisine taşlar isabet ettirdikleri bilinmektedir. Kaynaklardan anladığımız kadarıyla bu olaya sebebiyet veren kişinin Hz. Sa’d b. Ebi Vakkas’ın kardeşi olduğu ifade edilmektedir. Bu kişi Hz. Peygamber (sas)’e yaklaşarak bir taş atmış ve Rasûlullâh’ın dişinin kırılarak kanamasına yol açmıştır. Aynı kişinin tekrar bir taş daha atarak bu sefer de Rasûlullâh’ın alnına isabet ettirdiği ve Hz. Peygamber (s.a.s)’in kanlar içinde kalmasına sebep olduğu kaynaklardan öğrendiklerimiz arasındadır. Bu olay üzerine Rasûlullâh (s.a.s)’in kanının etrafındaki kişiler tarafından bir türlü durdurulamaması ve en sonunda kızı Hz. Fâtıma’nın bir tutam ot yakmak suretiyle otun külleriyle kanamayı durdurduğu bilinmektedir. Bu hadise, Hz. Fâtıma’nın yaraların bakımı konusunda eğitimli olduğunu ve bir takım tıbbi bilgilere sahip bulunduğunu göstermesi bakımından önemlidir.
Tarihte Türk kadınlarının da sağlık alanında etkin bir rol oynadığı görülmektedir. Tesis edilen sağlık kurumlarında hasta bakımına oldukça önem verilmiş ve erkeklerle erkekler, kadınlarla da kadınlar ilgilenmeye çalışmıştır. Bu vesileyle İslam dininin titizlikle üzerinde durduğu haremlik-selamlık ilkesine riayet edilmeye çalışılmıştır denilebilir. Selçuklular zamanında bu hassasiyet daha da gelişerek kadın sağlık hayatında daha etkili bir rol almaya başlamıştır. Bu durum Anadolu Selçukluları ve Osmanlılar zamanında da devam etmiş ve Osmanlı hükümdarlarının ve devlet adamlarının yakını olan birçok kadın, sağlık alanında adeta şefkat elini topluma uzatmıştır. Her müslüman Türk kadını hemşirelik, diğer bir tabirle hasta bakıcılık görevini insani duygularıyla dini duygularını birleştirerek yerine getirmiş, böylece asırlarca yaratılana hizmetin eşsiz örneklerini ortaya koymuşlardır diyebiliriz.
Yararlanılan Kaynaklar
Fatih Hatipoğlu, Bir Sağlık Kurumu Olarak Anadolu’da Bimaristanlar
Celâl Yeniçeri, Hz. Peygamber’in Tıbbı ve Tıbbın Fıkhı
Ahmed Şevki Fencûrî, İslâm’da İlk Hemşire Hanım Sahabe Rufeyde
Mahmut Denizkuşları, Kur’ân-ı Kerim ve Hadislerde Tıp
Ahmet Ağırakça, İslam Tıp Tarihi
İbrahim Sarıçam, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı
Levent Öztürk, Hz. Peygamber Döneminde Sağlık Hizmetlerinde Kadınların Yeri
İbrahim Sarıçam ve Seyfettin Erşahin, İslam Medeniyeti Tarihi
Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Fatih Hatipoğlu’na aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Kur'an-ı Kerim Penceresinden CİHAD ve TERÖRÜN Karşılığı

KUR’AN’IN TERÖRE BAKIŞI
İkinci bölümümüze terör konusuna, modern anlamda sosso-kültürel bakış açısının tahlilini yaparak, terörün kavramsal çerçevesini, tarihi seyrini, amacını, sebeplerini, dünyanın terör kavramını nasıl değerlendirdiğini, bunların ötesinde Kur’an’ın terör kavramını nasıl vasıflandırdığını ifade etmeye çalıştık. Şimdi ise yine Kur’an merkezli bir bakış açısıyla Kur’an’ın terör fiiline karşı koymuş olduğu tavrı açıklamaya çalışacağız.
İnsan Allah Katında En Değerli Varlıktır
Allah, insanoğluna diğer mahlûkat arasında özel ve üstün bir makam vermiş, dini, düşüncesi, mevkii, ilmi, cinsiyeti, zenginlik ve fakirliği, ırkı vs. hiçbir surette göz önüne alınmaksızın onun değerli bir varlık olduğunu, yeryüzünün halifesi olduğunu beyan etmiştir.
وَلَقَدْ آَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ وَحَمَلْنَاهُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَرَزَقْنَاهُم مِّنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلَى آَثِيرٍ مِّمَّنْ خَلَقْنَا تَفْضِيلاً {}
“And olsun ki, biz insanoğullarını şerefli kıldık, onların karada ve denizde gezmesini sağladık, temiz şeylerle onları rızıklandırdık, yaratıklarımızın pek çoğundan üstün kıldık.”
Ayet-i kerimedeki ‘biz insanoğlunu üstün kıldık’ tan maksat, insanoğlunu düşünme ve akletme yeteneği ile donatarak diğer bütün canlılardan ve meleklerden üstün olduğuna işarettir. Akıl nimeti sadece insana verilen çok özel bir nimettir. Ayrıca insanın yaratılışı da diğer varlıklara nazaran en güzel şekildedir. İnsanı yaratmış ve onu en güzel şekilde donatarak, mükemmel yetenek ve kuvvetler sunmuştur.Allah, yeryüzünün halifesi olarak382 insanı en güzel şekilde yarattıktan sonra, insanın değerini ifade için melekleri insanoğluna secde ettirmiştir. Yapılan bu secde,
Allah’a itaat ve O’nun yeryüzünde halife olarak yarattığı ve birçok üstün vasıflarla donattığı insana saygı ve onun hilafete liyakatını tasdik anlamına gelmektedir. Bu durum ise insanın Allah katında ne kadar değer ifade ettiğini göstermektedir. Ayrıca Allah’ın emrine itaat etmeyip, insana saygı mahiyetindeki bu secdeden imtina eden
İblis, bu davranışının cezasını ebedi bir şekilde lanetlenmek suretiyle ödemiştir. İnsanın ne kadar değerli bir varlık olduğu tabi ki bunlarla sınırlı değildir. Yüce Allah bütün yaratılmışları insanın emrine amade kılmıştır, ve insana bahşettiği özel akıl nimetiyle yaratılanları yorumlama ve yönlendirme yeteneği vermiştir. Allah gökleri ve yerleri, denizleri, kısaca bütün yaratılmışları insanoğlu için boyun eğdirmiştir. Bütün her şeyi insanoğlunun istifadesine sunmuştur. İnsanoğluna verilen bu değerin ve kendisine boyun eğdirilen bütün yaratılmışların karşılığında Allah (c.c.), ondan sadece bir şey istemektedir; Yaratanını tanıması ve O’na hakkıyla kulluk etmesi, kendisine verilen sorumlulukları yerine getirmesi, yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaması, ve ayrıca diğer insanlarla güzel ilişkiler kurmasıdır. İnsanoğlu’nun değerini ifade eden bir konu daha vardır ki, o da kul hakkıdır. Peygamber (s.a.v.), Allah Teala’nın insanların kendisine karşı işlemiş olduğu günahlardan tevbe ettiği takdirde dilediğini bağışlayabileceğini ifade ederken, kul hakkını hak sahibi affetmedikçe hiçbir şekilde bağışlamayacağını ifade etmektedir.
Bu hadis-i şeriflerden bir kaçı şu şekildedir:
“ Ehli Cennet’ten hiçbirisinin üzerinde kul hakkı olduğu halde Cennete girmesi helal olmaz.” “ Kim üzerinde bir insanın nefsine yahut malına tecavüzden dolayı kul hakkı bulunursa, dinar veya dirhem bulunmayan kıyamet gününden önce hak sahibi ile helalleşsin. Aksi takdirde kıyamette iyi amelinden hak sahibine aktarılır, iyi ameli
yoksa hak sahibinin günahından ona devredilir.” Yukarıdaki ayet-i kerimelerin ve de hadis-i şeriflerin de ifade ettiği gibi insan değerli bir varlıktır, bütün ilahi kitaplar, peygamberler onun için gönderilmiştir. Bu kadar değer de yaratılan varlığa yapılacak her türlü tecavüz ( canına, malına, ırzına) kesinlikle cezasız kalmayacaktır. Çünkü o, yeryüzünün halifesi, yaratılanların en şerefli ve en güzel olanı, güneş ve ay, gece ve gündüz, deniz ve üstündeki gemiler, yani arz ve semada bulunan her şeyin emrine verildiği bir varlıktır.

İslam Barış ve Güvenliğin Kaynağıdır
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ ادْخُلُواْ فِي السِّلْمِ آَآفَّةً وَلاَ تَتَّبِعُواْ خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُّبِينٌ 
“Ey iman edenler, hepiniz topluca barış ve güvenliğe (İslam’a) girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o size apaçık bir düşmandır”İslam kelimesi, ‘sulh, barış ve teslimiyet’ ve ‘selamet’ manalarındaki ‘silm’ kökünden gelir. Ayrıca ‘silm’ kelimesi, ‘ bir insanın diğerinden zarar görmemesi, iki tarafın birbirine güvenmesi’ anlamına gelmektedir. Kur’an. Allah’ın insanlara yol gösterici olarak indirdiği bir kitaptır ve Allah Kur’an’ın birçok ayet-i kerimesinde insanlara güzel ahlakı emretmektedir. Yukarıdaki ayet-i kerime ile insanlar, yeryüzünde merhametin, şefkatin, hoşgörünün ve barışın yaşanabileceği model olarak İslam ahlakına davet edilmektedir. Kur’an ahlakına göre hiçbir Müslüman, Müslüman olsun veya olmasın tüm diğer insanları karşı adaletli davranmakla, zayıfları ve masumları korumakla ve yeryüzünde bozgunculuğu önlemekle sorumludur. İslam’dan önceki bütün semavi dinler belli bir kavme gönderilmiştir, ancak İslam bütün insanlığın dini olarak gönderilmiş ve Hz. Muhammed (s.a.v.) ise bütün insanlığa elçi olarak gönderilmiştir. Hatta Kur’an-i Kerim, Peygamber (s.a.v.)’in bütün âlemlere (canlı-cansız, ins-cin) rahmet olarak gönderildiğini beyan etmektedir. Soy-sop, ırk ya da kültürel çevre gözetmeksizin bütün insanlara hitap ettiği için Kur’an’ın mesajı evrenseldir. Kur’an ahlakının en belirgin özellikleri, merhamet, şefkat, adalet, dürüstlük, affedicilik, tevazu, hoşgörü, fedakârlık ve sabırdır. Mü’min kimse insanlara güzellikle davranan, hayır işlerinde yarışan, iyilikte ve fedakârlıkta bulunan kimsedir. Bu özellikler ayet-i kerimelerde şu şekilde ifade edilmektedir:
” وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلاَّ بِالْحَقِّ وَإِنَّ السَّاعَةَ لآتِيَةٌ فَاصْفَحِ الصَّفْحَ الْجَمِيلَ  ”
“Biz, gökleri, yeri ve her ikisi arasındakileri hakkın dışında (herhangi bir amaçla) yaratmadık. Hiç şüphesiz o saat ( kıyamet ) yaklaşarak gelmektedir; öyleyse (onlara karşı ) güzel şekilde davran.” Ayet-i kerimede Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ( ve onun nezdinde bütün mü’minlere ) müşriklerin aşırı olumsuz tutumları karşısında sabırlı davranması ve tebliğine güzellikle, iyilikle devam etmesi öğütleniyor. Müşriklerin kötü davranışlarına müsamaha göstermesi, hoşgörü ve yumuşaklığı elden bırakmaması tavsiye ediliyor.
“Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlar (köle, cariye, hizmetçi ve benzerlerine) iyi davranın; Allah kendini beğenen ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez.”
İşte Kur’an böyle bir ahlakı insanlara sunmaktadır, insanların hep birlikte barış ve güven içerisİnde yaşayabileceği üstün bir yaşam tarzı. Bu yaşam tarzına tabi ki sadece ibadet etmekle ulaşılmaz. Kur’an’ı iyi anlamak, onun emirlerine itaat etmekve nehyettiklerinden uzak durmakla böyle bir yaşam tarzı ve insan profili oluşturulabilir. Mü’min kimse münasebette olduğu bütün insanlara ( dini ve cemaati ne olursa olsun ) iyilik ve güzellikle muamele etmekle sorumludur. Kur’an’ın hedefi de bu şekilde ideal bir toplum oluşturmaktır.
” يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تُحِلُّواْ شَعَآئِرَ اللّهِ وَلاَ الشَّهْرَ الْحَرَامَ وَلاَ الْهَدْيَ وَلاَ الْقَلآئِدَ وَلا آمِّينَ الْبَيْتَ الْحَرَامَ يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِّن رَّبِّهِمْ وَرِضْوَاناً وَإِذَا حَلَلْتُمْ
فَاصْطَادُواْ وَلاَ يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ أَن صَدُّوآُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ أَن تَعْتَدُواْ وَتَعَاوَنُواْ عَلَى الْبرِّ وَالتَّقْوَى وَلاَ تَعَاوَنُواْ عَلَى الإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَاتَّقُواْ
اللّهَ إِنَّ اللّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ ”
“ … Mescid-i Haram’a girmenizi önledikleri için bir topluma karşı beslediğiniz kin sizi tecavüze sevketmesin! İyilik ve (Allah’ın yasaklarından) sakınma üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü Allah’ın cezası çetindir.”
İşte bütün insanlığın günümüzde özlem duyduğu bir üstün ahlak ilkesi daha, nefsi duygularını aşan, sadece Rabbine itaat eden ve iyilik yolunda yarışan, düşmanlık beslemeyen bir insan modeli. Mü’min kimse bir insana veya bir topluluğa karşı duyacağı kin ve öfke sebebiyle Rabbi’nin sınırlarını çiğnemez, zulme kalkışmaz ve hiçbir şekilde düşmanca tavır sergilemez. Tam aksine bütün her şeye rağmen, iyilik ve güzellik yolunda mücadele eder, insanlara yardımlaşmada gayret sarf eder. Sınırları aşan kimseler için ise şiddetli bir azap vardır. İslam’ın barış ve güven içerisinde mutlu ve huzurlu bir yaşam oluşturabilmesi için, Allah (c.c.)’ın Kelam’ından birkaç ayet-i kerimeyi ifade ettik. Bu husustaki ayetler bunlarla sınırlı değildir ancak Kur’an’ın genel olarak insanlara tavsiye ettiği üstün ve evrensel ahlak ilkeleri bu şekildedir. Yine Peygamber (s.a.v.)’in yaşamında ve Müslüman devletlerin varlığında bu ahlak ilkelerinden pek çok örnekler görmek mümkündür.
Muhammed Hamidullah’ın, İslam Peygamberi isimli eserinden, aleyhissalatü vesselam’ın, Necranlı Hristiyanlarla yaptığı anlaşma metninden birkaç satırı, kıyamete kadar arkadan gelecek Müslümanlara nebevi bir örnek olması bakımından burada zikretmek faydalı olacaktır:
“onların mallarına, canlarına dini hayat ve tatbikatlarına, hazır bulunanlarına, hazır bulunmayanlarına, ailelerine, mabetlerine ve az olsun çok olsun onların mülkiyetlerinde bulunan her şeye şamil olmak üzere Allah’ın himayesi ve Rasulüllah Muhammed (s.a.v.)’in zimmeti (koruması) Necranlılar ve onlara bağlı etraftakiler üzerine bir haktır. Hiçbir psikopos kendi dini vazife mahalli dışına, hiçbir papaz kendi papazlık vazifesini gördüğü kilisenin dışına, hiçbir rahip, içinde yaşadığı manastırın dışında bir yere alınıp gönderilmeyecektir… Onlar ne zulmedecekler ve ne kendileri zulme uğrayacaklardır. Onlar arasında hiç kimse, bir başkasının işlediği suç ve yaptığı haksızlıktan mes’ul tutulmayacaktır.”
İfade edilen ayet-i kerimeler ve de Peygamber (s.a.v.)’in anlaşma metninde belirtilen hususlar zaman ve mevzu bakımından hususi olmasına rağmen, sonsuza kadar kalıcı yüce bir telkin içermektedir. Müslümanların herhangi bir insana veya topluluğa olan kinlerinden dolayı nefsi duygularla hareket ederek onlara karşı haksız davranmasını, öfkelerini düşmanlık için bir araç kılmalarını yasaklamaktadır. İnanan kimselerin iyilikte ve güzellikte yarışmasını, takva ve onun gerektirdiği şekilde bir yaşam tarzı oluşturmalarını, düşmanlıkta ve günah olan şeylerde yardımlaşmamayı ise mü’min kimselere şiddetle tavsiye etmektedir. Bu hususların dikkate alındığı, belirtilen üstün ahlaki ilkelerin hayata tatbik edildiği bir toplumda her zaman barış ve güven hâkim olur, düşmanlığa yer kalmaz. Böyle evrensel ilkelere sahip bir dinin ise kin ve nefret sözleri ile vasıflandırılması, düşmanlık ve saldırganlığın sebebi olarak gösterilmesi cahillikten başka bir şey değildir. Bu noktada Müslümanlara düşen insanlara, İslam dinini güzel bir şekilde anlatmak ve İslam’ı yanlış anlayan kimselerin yaptığı davranışlardan İslam dininin ve onun bütün müntesiplerinin sorumlu tutulamayacağını ifade etmektir.

Kur’an Terörü Lanetler
Kur’an, yeryüzünde insanların barış ve güven içerisinde yaşamlarını sürdürebilmeleri için gerçek anlamda evrensel ilkeler beyan etmekte, bu şekilde bir toplum oluşturmayı hedeflemekte, inananlara barış ve güven ortamını sarsacak her türlü davranıştan uzak durmalarını emretmektedir. Yeryüzünde bozgunculuk çıkaracak, insanların arasına kin ve nefret sokacak her türlü davranışın, bu davranışları sergileyenlerin her zaman karşısında durmaktadır. Yeryüzünde bozgunculuğun en açık şekli ise bir insanı (haksız) yere öldürmektir. Allah (c.c.) bu durumu ayet-i kerimesinde şu şekilde beyan etmiştir:
مِنْ أَجْلِ ذَلِكَ آَتَبْنَا عَلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ أَنَّهُ مَن قَتَلَ نَفْساً بِغَيْرِ نَفْسٍ أَوْ فَسَادٍ فِي الأَرْضِ فَكَأَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَمِيعاً وَمَنْ أَحْيَاهَا فَكَأَنَّمَا أَحْيَا النَّاسَ جَمِيعاً وَلَقَدْ
جَاءتْهُمْ رُسُلُنَا بِالبَيِّنَاتِ ثُمَّ إِنَّ آَثِيراً مِّنْهُم بَعْدَ ذَلِكَ فِي الأَرْضِ لَمُسْرِفُونَ 
“ …Kim bir kimseyi bir kimseye veya yeryüzünde bozgunculuğa karşılık olmadan öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu diriltirse (ölümden kurtarırsa) bütün insanları diriltmiş gibi olur” İlk olarak İsrail oğullarına bildirilen bu ahlak ilkesi, evrensel bir ilkedir ve bugün de Müslümanlar ve tüm insanlar için geçerlidir. Kur’an, bir insanın öldürülmesini tüm insanların öldürülmesine eş tutmakta, bir insanın yaşatılmasını ise tüm insanların yaşatılmasına eş tutmaktadır. Hele ki bir insanın -terör gibi bir eylemle- başkalarının canına kastederken kendi canını da hiçe sayması daha da acı bir tablodur. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, İslam (silm) kökünden gelen bir kelime ve anlam olarak, selamet, esenlik, güven ve barış anlamlarındadır. Bu sebeple İslam bu saydıklarımızın aksine olan bütün davranışların karşısındadır.
Terör kelimesinin ne anlamlara geldiğini konumuzun başında ifade etmiştik. Bugün dünyada yaşanan terör eylemlerinin birçoğu vahşilikten başka bir şey değildir, Allah’ın en güzel bir biçimde yaratmış olduğu insan denen varlığı hiçe saymak ve bunun da ötesinde bütün insanların kalbine korku salarak yaşamlarını altüst etmektir. Tabi ki yaşanan tüm bunlar sebepsiz değildir, yani etki-tepki meselesidir. Kur’an’ın sunduğu ahlaki ilkelerden uzaklaşan dünya, ahlaksız ve düşmanca tavrı sürdürmeye, şeytanın adımlarını izlemeye devam ettiği müddetçe terör olayları duracak gibi gözükmemektedir. Allah (c.c.) Kur’an ilkelerinin ve sınırlarının dışına çıkan insanlara şu şekilde hitab etmektedir:
إِنَّمَا السَّبِيلُ عَلَى الَّذِينَ يَظْلِمُونَ النَّاسَ وَيَبْغُونَ فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ أُوْلَئِكَ لَهُم عَذَابٌ أَلِيمٌ 
“ Yol, ancak insanlara zulmeden ve yeryüzünde haksız yere tecavüz ve haksızlıkta bulunanların aleyhinedir. İşte bunlara acıklı bir azap vardır.” Ceza, insanlara zulüm ve düşmanlıkla yönelen, yeryüzünde haksız yere fesad ve saldırganlık çıkaranlar için geçerlidir. İşte o kimseler bütün kınamaya layıktırlar, acıklı bir azaba müstehaktırlar. İnsanlara zulmetmeyen, haksızlık yapmayan ve masum kimlerin cezalandırılması söz konusu değildir. Kurunun yanında yaş da yanar mantığı Kur’an açısından son derece yanlıştır. Ancak cezayı hak edene, cezası verilecekse bile, hiçbir şekilde aşırı gidilmemeli ve misliyle karşılık verilmelidir. Kur’an-ı Kerim terör kavramını ‘fesad’ olarak vasıflandırmaktadır. Yeryüzünde bozgunculuk çıkaranların (hususi olarak hâkimiyet sahiplerinin) Allah tarafından sevilmediğini ve sonlarının acı bir azap olduğunu ifade etmektedir: أَلا إِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلَكِن لاَّ يَشْعُرُونَ {}
“Kendilerine: “Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın” dendiği zaman, “Bizler sadece ıslah edicileriz” derler. İyi bilin ki, asıl bozguncular kendileridir, lakin farkında değillerdir.”
” وَمِنَ النَّاسِ مَن يُعْجِبُكَ قَوْلُهُ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَيُشْهِدُ اللّهَ عَلَى مَا فِي قَلْبِهِ وَهُوَ أَلَدُّ الْخِصَامِ {} وَإِذَا تَوَلَّى سَعَى فِي الأَرْضِ لِيُفْسِدَ فِيِهَا وَيُهْلِكَ الْحَرْثَ وَالنَّسْلَ وَاللّهُ لاَ يُحِبُّ الفَسَادَ  ”
“Dünya hayatına dair konuşması senin hoşuna giden, pek azılı düşman iken, kalbinde olana Allah’ı şahid tutan, işbaşına geçince, yeryüzünde bozgunculuk yapmaya, ekin ve nesli yok etmeğe çabalayan insanlar vardır. Allah bozgunculuğu sevmez.” Ayet-i kerime de ifade edildiği gibi yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar kendilerine tepki gösterildiği, bir uyarıda bulunulduğu zaman, biz bozguncu değiliz, yeryüzünü ıslah ediyoruz, derler. Ancak kalpleri Allah bilir ve onlar gerçekten de yeryüzünün düzenini bozmaya ve insan neslini tüketmeye çalışmaktadırlar. Ancak şeytanlarıyla ( ve şeytanın dostlarıyla ) baş başa kaldıkları zaman kalplerindekini çıkarırlar ve gerçek niyetlerini ortaya koyarlar. Allah’ın yolundan gidenler kazanır, şeytanın yolundan gidenler kaybeder. Yine ayet-i kerimeler yeryüzünde bozgunculuk yapanların yapmış olduğu bu taşkınlıklarının dönüp dolaşıp kendilerini bulacağını ve sadece bu dünya hayatının değil ahiret hayatının da olduğunu belirtmektedir.

Allah Teâlâ yeryüzünde bozgunculuk yapan, fesat çıkararak yeryüzündeki barışı ve güven ortamını bozan birçok milletin helak olup gittiğine işaret ederek, Allah’ın kanunlarında bir değişim olmayacağını belirtiyor. Kur’an, müslümanlar aleyhinde komplo teorileri üreten, Müslümanlara eziyet eden kimselerin cezalandırılması gerektiğine de işaret etmektedir. Müslümanlardan bu düşmanlar karşısında vakarlı bir duruş sergilemeleri ve gerektiğinde Allah yolunda canını feda etmekten çekinmemeleri istenmektedir.
— Şimdi biz genel anlamda terör konusuna değindikten sonra (aşağıda tekrar devam edeceğiz) özel bir parantez açarak Batı’nın İslam ile nitelediği terör konusunu açıklamaya çalışacağız. Müslüman kimliğine sahip olan kimselerin davranışlarında bilinçli ve tutarlı olmaları gerekir. Şeytanın dostlarına fırsat vermemeleri ve onların Kur’an, İslam ve Allah adına iftira etmelerine veya mecåzi anlamda kutsallarımıza küfretmelerine imkân tanıyacak davranışlardan sakınması gerekir . Özellikle Filistin bölgesinde, Afganistan’da ve Ortadoğu da (Müslümanların çoğunlukta olduğu bölgelerde) yaşanan insanlık dışı saldırılar, ahlak dışı davranışlar bu bölgenin insanını ve bütün dünya Müslümanlarını Kur’an-i çerçevede düşünmekten (şartlar gereği doğal olarak diyebiliriz) uzaklaştırmıştır. Bu bölgeler gayr-i Müslimler tarafından özellikle son zamanlarda kan gölüne çevrilmiş ve Müslüman anne babalar çocuklarının gözü önünde ya da çocuklar anne babaların gözü önünde vahşi bir şekilde öldürülmüş ve Müslüman kadınların namusu kirletilmiştir. (Bunun ötesindeki ahlaksızlıklara burada yer veremeyeceğim.) Haberlerde Müslüman bir kadının; gayr-i Müslim birinin çocuğunu taşıyorum diyerek intihar ettiğini herhalde hafızası olanlar hatırlayacaktır. Tabii ki böyle bir ortamda insanların tamamen akılcı, dini bir bilinçle hareket etmelerini söylemek kolay olur ancak uygulaması zor gibi görünüyor. Bu konuda işi duygusallığa vurmamak gerekir ancak bu şartlar altında ki insanların da sosyal ve psikolojik durumları göz ardı edilmemelidir.
Yani ifade etmemiz gereken şudur ki, Müslüman olan kimselerin canlarını dahi hiçe sayacak derecede intifada hareketlerine girişmesi, ya saldırıya karşılık verme ya da intikam amacını gütmektedir. Ancak ne amaçla olursa olsun Kur’an-ı Kerim ilkeleri unutulmamalıdır. İntifada hareketleri ve düzenlenen saldırılar hiçbir şekilde masum insanları hedef almamalıdır. Saldırı ve savaş ile ilgisi olmayan kimselerin öldürülmeleri hiçbir şekilde Kur’an’a uygun değildir. Saldıran tarafların bugün bütün dünyada insanlık adına ne kadar çirkin işler yaptığı ortadadır. Ancak bir müslümana aynı çirkinlikte işler yapmak yakışmaz. Zaten İslam tarihinde Batı’nın uyguladığı şiddetin ve terörün bir örneğini bulmak mümkün değildir.
Parantezimizi kapatmadan son olarak şunu da ifade etmeliyiz ki, Batı’nın İslam adına yapılan terör olarak ifade ettiği eylemlerin –yukarıda belirttiğimiz gibi- İslam’ı yayma gibi bir amacı kesinlikle yoktur. Böyle bir tebliğ yönteminin İslam Tarihinde hiçbir örneği de yoktur. Çünkü dinde zorlama olmaz. Zira din ve inanç, kişinin vicdanıyla alakalıdır. Ayrıca zorla kabul ettirilen bir inanç hiçbir anlam taşımaz. Allah (c.c.) insana, kendisine inanıp inanmama hürriyetin vermişken, birilerinin zorlama ile insanlara bişeyleri kabul ettirmek istemesi de anlamsızdır. Bu şekilde bir davranış dini açıdan da günah teşkil etmektedir. Yapılan saldırılar da zaten böyle bir amacı gütmemektedir. Saldırılara karşılık vermeyi amaçlamaktadır. Ayrıca bu eylemlerin cihad kapsamında düşünülmesi yanlıştır, çünkü cihad kavramı Kur’ani bir kavramdır ve cihad ibadeti sadece savaş anlamında değil çok daha genel olan, Kur’an’ın ahlaki ilkelerle içini doldurduğu bir kavramdır. Mücahid kimse mücahedesinde Kur’an ilkelerinin dışına taşamaz. O takdirde yapılan şey cihad olmaz, cihadın amacı bölümünde ifade ettiğimiz gibi burada amaç birilerini öldürmek değil diriltmektir. Öldürme eylemi gerçekleşecekse bile bu noktada hedef kesinlikle masum insanlar olamaz, düşman bile olsa öldürme eylemi müslümana yakışır bir şekilde olmalı, sınırlar aşılmamalıdır. Yine ifade ediyoruz ki, ne şekilde olursa olsun, haddi aşmamak, kul hakkı gibi büyük bir günaha girmemek ve mümkünse saldırganları dahi affetmek gerekir. Bu büyük bir erdem ve mü’mine yakışır bir tavırdır. Bu konuda söylenecek sözler genel anlamda ifade edilmiştir. Tabii ki bu olayların siyasal arka planının da incelenmesi gerekir. Ancak biz
konumuz icabı sadece Kur’an’ın bu konudaki yaklaşımını ifade etmeye çalıştık. Olması gereken de budur.—
Ayet-i kerimede buyruluyor ki;
وَمَا لَكُمْ لاَ تُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَالْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاء وَالْوِلْدَانِ الَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا أَخْرِجْنَا مِنْ هَذِهِ الْقَرْيَةِ الظَّالِمِ أَهْلُهَا وَاجْعَل لَّنَا مِن لَّدُنكَ وَلِيّاً وَاجْعَل لَّنَا مِن لَّدُنكَ نَصِيراً
“ Size ne oluyor da: “Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, katından bize bir sahip çıkan gönder, katından bize bir yardımcı lutfet” diyen zavallı çocuklar, erkekler ve kadınlar uğrunda, Allah yolunda savaşmıyorsunuz?” Müslümanların sorumluluğunun bilincinde olması ve sorumluluklarını yerine getirmesi açısından uyarı niteliğinde ki bu ayet-i kerime, bugün de Müslümanlara ışık olacak mahiyettedir. Bugün dünyada yaşanan onca vahşete göz yumacak, görmezden geleceksiniz; ancak vatanını, halkını, ailesini ve dinini savunmaya çalıştığını düşünen Müslümanlara, başına Müslüman sıfatını da ekleyip terörist diyerek işin içinden sıyrılacaksınız. Durum bu kadar da basit değil ve hiçbir müslüman sorumluluğunu bu kadar kolay bir şekilde kenara atamaz. Müslümanlar kardeştir. Hangi insanın bir kardeşi gözünün önünde öldürülse acaba sessiz kalabilir. İşte Müslümanlar, diğer Müslüman kardeşlerine sahip çıkmak yerine sessiz kalmayı seçiyor. Tabi ki müslümanın her yaptığını doğru olarak kabullenmek gibi yanlış bir düşünceye sahip değiliz, zaten burada kastedilen de siyasi arka planı olan eylemler değil, gerçekten dinine ve vatanına sahip çıkmak için sadece saldırganlara karşı Allah yolunda yapılan mücahededir. Hangi davranışların da mücahede olduğunu ifade ettiğimiz için tekrar aynı şeyleri tekrar etmeyeceğim. Ancak şunu net bir şekilde ifade edelim ki, masum insanları hedef alan ve savaşla ve düşmanlıkla ilgisi olmayan her türlü eylem terör eylemidir. Tabii ki sivil insanları, kadın, çocuk, yaşlı demeden öldürmek, sorumsuz bir şekilde davranarak vücutlarına bombalar bağlayarak kalabalıkların ortasında infilak ettirmek cihad kavramıyla bağdaşmaz.
Bunun haricinde Türkiye gibi başka ülkelerde yaşanan terör eylemlerine gelince, yukarıda ifade ettiğimiz gibi amaçları devletleri ve toplumları sarsmak, korku salmak olan ve sadece dünya merkezli bir anlayışla gerçekleştirilen ya da intikam almak uğruna yapılan bütün eylemler terördür ve Kur’an’ın ifadesi ile yeryüzünde fesad çıkarmaktan başka bir şey değildir. İslam insanların barış ve güven içerisinde yaşaşayacağı bir dünya hayatı amaçlamaktadır. Ancak birtakım kimseler ( gruplar ya da örgütler ), batıl ideoloji ya da menfaatlerinin bulunduğu ülkelerin huzurunu
kaçırmak isteyen devletlerin ( veya kimselerin) yönlendirmesiyle terör eylemlerine girişmekte, yaptığı davranışın hangi sorumlulukları taşıdığını düşünmemekte ve bilmemektedirler. Bu sebeple genelde insanlar özelde ise Müslümanlar bu durumlarda uyanık olmaları gerekmekte ve oyuncu olarak kullanılmalarına müsaade etmemelidirler.
Kur’an yeryüzünde fesadın ( terör gibi bütün kötülüklerin ) çözümünü bizlere şu şekilde sunmaktadır:
“…Doğrusu insan çok zalim ve çok cahildir. (kabulüne rağmen emanete hıyanet etmektedir).”
İnsanın, Rabbinin emir ve yasaklarının dışına çıkmasının en büyük sebebi potansiyel olarak zalim, cahil ve öğrendiklerini unutan, bu sebeple eğitime muhtaç bir yapıya sahip olmasındandır. İnsanın bu zalim ve cahil yapısını engellemek yeryüzünde fesadın ortadan kalkması için en önemli çözümlerden biridir. Bu da ancak insanın ilahi mesajlar çerçevesinde eğitilmesiyle, inananların sorumluluk yüklenerek Allah’ın mesajlarını insanlara ulaştırmasıyla mümkün görünmektedir. İlahi mesajların yer almadığı hiçbir eğitim sistemi insanı kemale erdirecek doğru bir
yöntem değildir. Müslümanlar sorumluluklarını unutur, Müslüman gibi yaşamayı unutur ve inandığı değerleri yaşama ve insanlara ulaştırma noktasında kendilerini ortaya koymazlarsa, zalimler iş başına gelir ve zulüm bir yaşam tarzı halini alır. Bu sürecin sonunda ise toplumun helakı söz konusudur.

” وَالَّذينَ آَفَرُواْ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ إِلاَّ تَفْعَلُوهُ تَكُن فِتْنَةٌ فِي الأَرْضِ وَفَسَادٌ آَبِيرٌ  ”
“İnkâr edenler birbirlerinin dostlarıdır. Eğer siz aranızda dost olmazsanız yeryüzünde kargaşalık, fitne ve büyük bozgun çıkar.” Yeryüzünde fesadı çıkaran en mühim sebeplerden biri de Müslümanlar arasında yardımlaşmanın terkidir. Mü’minlerin kardeş oldukları unutulmamalı ve insanlar arasında bencilliğin, hasedin ve diğer kötü duyguların önlenmesi için Kur’an’ın sunduğu ahlaki ilkelerin tatbik edilmesi ve bunların insanlara devamlı anlatılması gerekmektedir. Bu yardımlaşmanın ve dostluğun en önemli işaretlerinden birisi ise Kur’an’ın zengin Müslümanlara yüklemiş olduğu zekat sorumluluğudur. Zekat düşen Müslümanların mallarında bulunan fakirlerin haklarını vermemesi, toplumda ki fitne ve fesadın en önemli sebeplerindendir. Hz. Peygamber (s.a.v.) buyuruyor ki;
“ Pintilikten (şuhh) kaçının, zira pintilik sizden önce yaşayan pek çoklarını helake attı. Onları, birbirlerinin kanlarını dökmeye, haramlarını helal addetmeye sevk etti.”
Fakirlere, zenginlerin mallarındaki hakları teslim edildiği takdirde insanlar arasındaki kötü duyguları yok olacak ve kardeşler arasında ki dostluk ve beraberlik bağları kuvvetlenecektir. Bu durumda ise fesat ve fitneye mahal kalmayacaktır.
وَاعْتَصِمُواْ بِحَبْلِ اللّهِ جَمِيعاً وَلاَ تَفَرَّقُواْ وَاذْآُرُواْ نِعْمَتَ اللّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ آُنتُمْ ” أَعْدَاء فَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَأَصْبَحْتُم بِنِعْمَتِهِ إِخْوَاناً وَآُنتُمْ عَلَىَ شَفَا حُفْرَةٍ مِّنَ النَّارِ فَأَنقَذَآُم مِّنْهَا آَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللّهُ لَكُمْ آيَاتِهِ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ {} وَلْتَكُن مِّنكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ ”
“Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişilerdiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O’nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız. Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”
Yeryüzünde fesadın en önemli sebeplerinden birisi yine tefrika, yani insanlar arasında anlaşmazlıkların çıkmasıdır. Buna çözüm olarak Kur’an, Allah’ın ipine sarılmayı göstermektedir. Müfessirler buradaki Allah’ın ipinden maksadın, Kur’an ve İslam olduğunu belirtmişlerdir. Fert olarak veya bölünmüş gruplar halinde yaşayan insanların sosyal, maddi ve manevi baskılar karşısında dayanma gücü zayıf olur, bu sebeple Müslümanlar bu konuma düşmemek için Kur’an’i ilkelere sımsıkı sarılmak zorundadırlar. Bunu sağlamak amacıyla Kur’an Hac ve Namaz gibi insanların birleşmesini sağlayacak ilahi prensipler sunmuştur. Ayrıca Kur’an ayrılığa düşen Müslümanların, diğer Müslümanlar tarafından aralarının düzeltilmesini tavsiye ederek hiçbir şekilde Müslümanların bölünmesine müsaade etmemiştir.
Bütün bunların akabinde birlik ve beraberlik içerisinde yaşayan Müslümanların, kendilerini idare etmesi için, yönetme emanetini verecekleri ehil bir insanı başlarına getirmeleri gerekmektedir. Hâkimiyet mutlak anlamda Allah’a aittir ancak yeryüzünde Müslümanları temsil etmesi, kargaşaları önlemesi ve birlik duygusunun güçlenmesi bakımından bir idarecinin olması gerekir. Bu yönetim emanetinin ehline verilmemesi de fesadın en önemli sebeplerindendir. Emanetin ehline verilmesi durumunda Müslümanlar tek bir vücut olacak ve adaletin sağlanması kolaylaşacaktır. Bu sayede dış güçlerin de Müslümanlar üzerinde rahat bir şekilde oynamalarının önüne geçilmiş olunacaktır. Bugün dünya Müslümanlarının yaşadığı en büyük sıkıntı ehliyet sahibi, bütün Müslümanların önderi olan bir idarecinin bulunmamasıdır. Birçok Müslüman ülke ve birçok baş bulunmaktadır. Bu da Müslümanların birleşmesini, aynı yönde aynı yolda ilerlemesini önlemektedir. Bu şartlar sağlandığı takdirde hem dünya Müslümanları hem de bütün insanlar huzura kavuşacaklar ve dünya da fesatçılara, bozgunculara fırsat kalmayacaktır. Şeytanın iktidarı için şeytan dostlarının gösterdiği çabayı Müslümanlar İslam’ın iktidarı için göstermedikçe bu şartlar gerçekleşmeyecek ve zulüm, adaletsizlik yeryüzünde yayılmaya devam edecektir.
SONUÇ
Netice olarak cihad İslam’ın en temel kavramlarından biridir ve cihad kavramında haksızlık yok, haksızlığa karşı bir duruş vardır, zulüm yok zulmaniyete karşı bir duruş vardır. İslam asla ve asla bir terör ve faşizm dini değildir. Onun mensubu olan Müslümanlara da böyle bir yakıştırmada bulunmak büyük bir iftiradan başka bir şey değildir.
Fertlerin yaptıkları hataları, mensup oldukları dine fatura etmek hiçbir şekilde doğru değildir. Bir din adına ortaya çıktıklarını ileri süren insanların bir kısmı o dini yanlış anlıyor ve yanlış uyguluyor olabilirler. O nedenle bu insanlara bakarak o din hakkında fikir edinmek yanlış olur. Bir dini tanımanın ve anlamanın en doğru yolu, o dinin kutsal kaynağını incelemektir. İslam’ın kutsal kaynağı ise Kur’an’dır. Kur’an ahlakı, sevgi, şefkat, merhamet, tevazu, fedakârlık, hoşgörü ve barış kavramlarına dayanmaktadır. Bu ahlakı gerçek anlamda yaşayan bir Müslüman, son
derece kibar, ince düşünceli, alçakgönüllü, adaletli, güvenilir ve uyumlu bir insan olur. Etrafına sevgi, saygı, huzur ve yaşam sevinci verir. Bunun en güzel örneği Hz. Peygamber (s.a.v.)’dir. İslam cihad kavramını Kur’an-i çerçeveyle şekillendirmiş ve bunu Peygamber (s.a.v.) tarafından hayata tatbik ettirmiştir. Bizim için en güzel örnek O’dur. Bütün haksızlıkların karşısında olan bir Peygamberin mensup olduğu dini, haksızlığın ve hatta haksız yere can almanın en büyük sebeplerinden biri olan terör ile birlikte anmak tabi ki çok yanlış bir tutumdur. Allah (c.c.)’ın “ (kim haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur” buyruğuna rağmen birileri çıkıp İslam’ı şiddetle ve özellikle terör gibi kan kokan bir kavramla özdeşleştiriyorsa bunda cehaletten ya da kasıttan başka bir şey yoktur. Cihad bir yaşam tarzıdır, cihadı sadece savaş olarak alırsanız, yalnızca savaştan ibaret bir yaşam tarzı olabilir mi? Cihad inanan kimsenin yaşamını Rabbi’nin emir ve yasakları doğrultusunda şekillendirdiği bir yaşam tarzıdır. Her daim nefisle mücahede içerisinde olunan, haksızlıklara karşı vakarlı bir duruşun sergilendiği, zulmün her çeşidinin karşısında durulduğu ve insanların mutlu ve huzurlu bir dünya hayatı yaşaması için bütün gayretlerin sarf edildiği bir yaşam tarzı. İnsanın gerçek 109 hakikat ( Allah ) ile arasında ki bütün engellerin kaldırılması için bütün varlığın ortaya konulduğu bir yaşam tarzı. İslami kavramların ilk olarak başvuru mercii Batı’nın tanımlayışı değil, Kur’anın bu kavramları nasıl ifade ettiği olmalıdır. Müslümanlar bu oyuna gelmemeli ve başkalarının ipine değil, Allah’ın ipine sımsıkı sarılmalıdır. Ve inanan kimseler Peygamber (s.a.v.)’in veda hutbesinde ki şu cümlelerini hiçbir zaman unutmamalıdır: “ Ey inananlar, size bir emanet bırakıyorum ki siz ona sımsıkı sarıldıkça yolunuzu asla şaşırmazsınız. O emanet Allah’ın kitabı Kur’an’dır.”

Kaynak

 
Mehmet Fatih İldeş, Kur’an-ı Kerim ‘ in Cihad Ve Teröre Bakışı
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Mehmet Fatih İldeş’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com