Etiket arşivi: Komünizm

Xi Jinping’in Siyasal Programı ve Çin’in Büyük Stratejisi (2020)

Xi Jinping ve Çin

ÇKP 18. Kongresinde Çin’in ancak sosyalizmle kurtulabileceğini, Çin’in gelişmesinin de ancak Çin’e Özgü Sosyalizmle gerçekleşebileceğini vurgulanmıştır. Çin’e özgü sosyalizm yolu, ülkenin sosyalist modernleşmesini
gerçekleştirmenin ve halkın güzel yaşam kazandırmanın tek yolu olarak görülmektedir. Çin’e Özgü Sosyalizm yolunda, ekonomi inşası merkez olarak benimsenmiş, ekonomi, siyaset, kültür, toplum ve ekolojik medeniyet inşası eşgüdüm içinde ilerletilmeye çalışılmaktadır. Dört temel ilkede ısrar edilmektedir; sosyalizm yolunda, halkın demokratik diktatörlüğünde, ÇKP’nin liderliğinde ve Marksizm-Leninizm ve Mao Zedung Düşüncesi’nde ısrar etmeyi içermektedir. Reform ve dışa açılma kararlılıkla sürdürülür; toplumsal üretici güçler durmadan özgürleştirilirken, bütün vatandaşların ortak refahı adım adım ilerletilir, insanların kapsamlı gelişmesi sağlanılmaktadır.

Çin’e Özgü Sosyalizm sisteminde, özlü siyasi sistem ve temel siyasi sistem ile temel ekonomik sistem ve diğer tüm alanlardaki yapısal mekanizmalardan oluşan somut sistemlerin arasında köprülerin olması dikkat çeken bir role sahiptir.

Bunun yanında devlet kademesindeki demokratik sistem ile toplum taban demokrasisi sistemi arasında ki birleşim oldukça ehemmiyet arz etmektedir. ÇKP’nin liderliği ile halkın kendi efendisi olması ve hukuk devleti ilkesi arasındaki entegrasyona büyük önem verilmektedir. Özlü siyasi sistem, Halk Meclisi sistemidir. Halk meclisi, Çin Halk Cumhuriyeti’nin devlet yönetiminin örgütlenmiş biçimidir. Halk tarafından seçilen temsilcilerden oluşturulan Ulusal Halk Meclisi ile değişik kademlerdeki yerel halk meclisleri, halkın devlet yetkisini kullandığı organlar olma özelliği taşır. Ulusal Halk Meclisi, Çin devletinin en yüksek yetki organı olup, anayasayı düzeltme ve değiştirme, yasama ve devletin belli başlı konularında karar verme yetkileriyle donatılır. Yerel halk meclisleri ise, yerel yönetimlerin yetki organları olup anayasa ve yasalarca verilen yetki sınırı içerisinde bulunduğu bölgedeki önemli konularda karar verir. Temel siyasi sistem ise özetle siyasi danışma sistemi, etnik bölgesel özerklik sistemi, mahalli özyönetim sistemi ve ÇKP liderliğindeki çok partili işbirliğindenmeydana gelir. ÇKP liderliğinde koordine edilen siyasi danışma sistemi ile çok partili işbirliği ÇKP ile bütün demokratik partiler partisizler arasında siyasi konularda istişarelerin yapıldığı bir düzenlemedir.

xi jinping ve çin halk cumhuriyeti

Etnik bölgesel özerklik sistemi, devletin yönetimi altında, azınlık etnik grupların toplu halde yaşadığı yörelerde bölgesel özerklik uygulanarak kurulan özerk yönetim organlarıyla özerklik hakkını kullanmalarını güvence altına alan bir sistemdir. Temel ekonomik sistem ise esasını kamu mülkiyetinin oluşturduğu, diğer değişik mülkiyetlerin de bir arada geliştiği bir ekonomik düzenlemedir. Xi Jinping, iktidara geldikten sonra parti disiplinini uygulamak ve iç birliği sağlamak için çok çeşitli önlemler almıştır. Özellikle ülke çapında yaşanan işsizliğin artması, gelir dağılımında meydana gelen uçurum, orta sınıfta gitgide yükselen memnuniyetsiz ortam, ekonomik büyümenin yavaşlaması, gelir dağılımında eşitsizlik, işsizlik artışı, devlet kontrolündeki şirketlerin meydana getirdiği tek taraflı güç, orta sınıfta artan memnuniyetsizlik, sosyal sağlık hizmetlerinin yetersizliği, parti içinde etkisi giderek daha fazla hissedilen çekişmeler, siyasi yolsuzluk, Tibet ve Sincan’da meydana gelen olaylar, Tayvan ve Güney Çin Denizisorunu,Japonya ile gerilim düzeyi giderek yükselen ilişkiler gibi ülkenin dışında ve içinde oluşan pek çok problemi de liderlikle birlikte devralmıştır.

Jinping’in ekonomik açıdan hedefleri; Ülkenin kişi başına düşen milli gelir seviyesini yükseltmek, dengeli sürdürülebilir bir büyüme, ekonomik batı ile doğu arasındaki kalkınma farklılığının azaltılması birincil önceliklidir.

18. Parti kongresinde belirttiği gibi adil ve herkese eşit mesafede bir hukuk sistemi önceliklidir. Sosyalist uyumlu bir toplumu sürdürebilir kılmak için eğitim seviyesini yükseltme, iş fırsatları yaratma, gelir uçurumunu azaltma ve
yoksullukla mücadele ederek refahı sağlama sosyal açıdan hedefler arasındadır. Yolsuzlukla mücadele kampanyası, Politbüro Daimî Komitesi üyeleri de dahil olmak üzere önde gelen bürokratların ve emekli Komünist Parti yetkililerinin sarsılmasına yol açmıştır. Çinli bir milliyetçi olarak nitelendirilen sivil toplum ve ideolojik söylem üzerindeki kısıtlamaları artırmış ve Çin’deki internet sansürünü “internet egemenliği” kavramı olarak savunmuştur. Xi Jinping, “Çin Rüyası” sloganı altında bireysel ve ulusal özlemlere vurgu yaparak, yasalara uygun hareket etmek ve yasal kurumları güçlendirmek için daha fazla sosyalist piyasa ekonomisi reformları çağrısında bulunmuştur.

Komünist Parti’nin sesini dünyaya duyuran Quishi’de Xi Jinping tarafından kaleme alınan makalede, Mao’nun “tek bir hedef etrafında birleşmiş, ideolojisi net, sıkı disiplinli bir parti” çizgisine göndermede bulunup Parti’yi yeniden düzenleyerek arındırma çağrısı yapmıştır.

İdeolojik anlamda yenilenmeyi kapsayan çağrı aynı zamanda uzun süredir devam eden yozlaşma ve yolsuzlukların önüne geçmeyi amaçlamaktadır. Xi Jinping ayrıca parti içindeki iş birliği ile dayanışmaya her koşulda korunması, tam demokratik merkeziyetçi yapının devamı ve parti tüzüğüne aykırı düşen uygulamaların kaldırılması gerektiğini ifade etmiştir. Parti tüm bu adımlar esnasında kitlelerle arasında kurduğu yakın bağlarını koruyacaktır.Gerektiğinde özeleştiri yapmaktan geri durmayacaktır. Son olarakise öznel, bürokratik, sağlıksız davranış biçimlerinden ve geçmişten bu yana dek Parti’ye büyük oranda zarar veren dolandırıcılık, kişisel kazançların peşinde koşma, yalnızca keyfe bağlı kararlar verme ve sahip olunan gücü kötüye kullanma gibi etmenlerden kurtarmayı hedeflemiştir.

Xi Jinping, potansiyeli yüksek addedilen sektörlerdeki yabancı ve özel sektör oyuncularını çekerek daha fazla rekabete izin vermiştir. Genel kurul büyük ölçüde Çin’in insan hakları sicilinde leke olarak görülen “ emekle yeniden eğitim laogai “sistemini ortadan kaldırmaya karar vermiştir. 1 Ocak 2016’dan itibaren tek çocuk politikası da kaldırılmış ve iki çocuk politikasına geçilmiştir. Xi Jinping lider olduktan sonra gerçekleştirdiği yurt dışı gezileri, ekonomiden çok politik önceliklerini ortaya koymuştur. İlk gezisini Rusya Federasyonu’na yaparak iki ülke arasındaki iş birliğine verdiği önem vermiş. Dış politikada Rusya’nın AB’ne yönelik ikili ilişkiler bazındaki izlediği siyaseti Çin’de sürdürmektedir. Ukrayna krizi patlak verdiğinde Çin çekimser kalıp ne Rusya ne de AB’ni karşısına almıştır. AB’nin tamamı yerine, Almanya, Fransa başta olmak üzere belirli ülkelerle ilişkiler ileri seviyeye çıkartılmıştır. Diğer yurt dışı gezileri Afrika ve Latin Amerika’ya yapılmıştır. Bir yıl sonra AB ülkelerine ziyaret gerçekleşmiştir.

AB, Çin için her zaman önemli bir stratejik partner olmuştur. Bu ilişkiyi sürdürebilmek için, 2013 yılında 2020 İş birliği İçin Stratejik Ajanda oluşturulmuş, barış ve güvenlik, refah, sürdürülebilir kalkınma ve karışıklık insan değişimi ana başlıkları altında hangi alanlarda işbirliğinin sürdürülebileceğine yer verilmiştir. 2003’den beri devam eden stratejik iş birliği, her yıl yapılan zirve ve bakan düzeyindeki toplantılar ile de kurumsallaşmıştır. Kasım 2013’te, 18. Merkez Komitesinin Üçüncü Genel Kurulunun bitiminde Komünist Parti hem ekonomik hem de sosyal politikadaki değişikliklere değinilen kapsamlı bir reform gündemi sunmuştur. Xi Jinping, genel oturumda Zhou Yongkang’ın alanı olan büyük iç güvenlik organizasyonunun kontrolünü sağlamlaştırdığını belirtmiştir. Xi Jinping ile birlikte yeni bir Ulusal Güvenlik Komisyonu kurulmuştur. Kapsamlı Derinleşme Reformları Merkezi Lider Grubu; reformların uygulanmasını denetlemek için Xi Jinping’in önderliğinde kurulan bir başka politika koordinasyon organı olarak ortaya çıkmıştır. Ekonomik alanda devletin sermaye dağıtımına katılımının kademeli olarak azaltılmasına karar verilmiştir. Bunun potansiyeli yüksek sektörlere yabancı ve özel sektör oyuncularını çekerek rekabetin artırılması yoluyla yapılmasına karar verilmiştir.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Çin’in Enerji Politikalarının Temelleri ve Ekonomik Kalkınmasında Enerji Kaynaklarının Rolü

Çin Felsefesi’nin Önemli İsmi Lao Tzu Ve Felsefi Argümanları

Önde Gelen Alt Coinler

Kaynak

Cemal Kırman, Xi Jinping Dönemi Çin’in Akdeniz Politikası

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Cemal Kırman’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Osmanlı Basınında Sosyalizm

Osmanlı Devleti’nde sol veya sosyalist fikirler her ne kadar II. Meşrutiyet’le birlikte kurumsal bir kimlik kazanmaya başlamışsa da, Türk kamuoyunun bu fikirlerle tanışması çok önceki tarihlere kadar uzanmaktadır. Tanzimat döneminden itibaren Osmanlı aydınının en temel problemi hiç şüphesiz ki bu ülke nasıl kurtulur sorusuna cevap verebilmektir. Mevcut siyasi idare ile bu sorunun cevabını bulmanın mümkün olmayacağına, cevap bulunsa bile uygulanamayacağına inanan, Türk siyasi hayatının örgütsüz ilk muhalefet grubunu oluşturan Yeni Osmanlılar veya Jön Türklerle başlayan düşünsel alt yapı ülke sınırları içinde zamanla değişik fikir akımlarının doğmasına yol açmıştı. Ancak bu fikir akımları 1908 yılından sonra sistemli bir şekilde ortaya çıkmaya başlamıştır.
II. Meşrutiyet döneminde ortaya çıkan bu fikir akımları içerisinde en zayıf olanı hiç şüphesiz ki sosyalizm akımıdır.
Sosyalist ideoloji, Osmanlı toplumu tarafından pek kabul görmemiş olmasına rağmen dönemin aydınları arasında tartışma konusu olmuş, basın ve yayın organlarının sayfalarında ve ders kitaplarında kendisine yer bulabilmiştir. Dünya sosyalizminin eylemsel anlamda başlangıç tarihi olarak kabul edilen Fransa’daki Haziran 1848 ayaklanmasına, Osmanlı basını seyirci kalmamıştır. Dönemin önemli gazetelerinden Ceride-i Havadis, 400 ile 500. sayıları arasında sütunlarında 1848 ihtilallerine dair oldukça geniş yer ayırdığı gibi Blanqui, Louis Blanc ve Leroux gibi ünlü Fransız sosyalistlerinin de Türk okurları tarafından tanınmasını sağlamıştır. Ceride-i Havadis’in “yarı resmi gazete” statüsü, Osmanlı Devleti’nin ihtilallere ve ihtilallerin yaymış olduğu fikirlere bakış açısını ortaya koyması açısından ayrıca önem arz etmektedir.

Ceride-i Havadis’in 463. sayısında, Fransa’da ihtilale katılan ve gazete tarafından “erbab-ı fesad” olarak isimlendirilen ihtilalcilerin yargılanmalarının tamamlanarak Fransa’ya tabi kolonilere veya Fransa’ya yakın adalara sürülmelerine karar verildiği belirtilmiştir.

Gazetenin 466. sayısında ise “Fesadat-ı vak’aya karışmış olduğundan dolayı hapse ilka kılınmış olanlardan mürtekip oldukları kabahatleri hafifçe olmakla ancak bir sene tevkif olunması münasip görülmüş bulunan kimselerden altı ay kadar hapiste kalmış olanların” imparator tarafından affedildiğine dair bir haber yayınlanmıştır. 483. sayıda “sosyalist takımından bir kişinin” daha Fransız Meclisi’ne aza olarak tayin edildiğine dair kısa bir bilgi vardır.
Sosyalistlerin parlamentoda artan sayılarından endişe duyan Fransız hükümeti, artan sosyalist muhalefetini sindirmek amacıyla bir takım tedbirler almak zorunda kalmıştır. Fransız hükümetine göre “avam-ı nas” yani ayak takımı olarak kabul edilen alt tabaka insanların hemen hemen tamamı sosyalistti ve bunların sayısı her geçen gün artıyordu. Hükümete muhalif olan sosyalistlerin mecliste çoğunluğu sağlamamaları için “hükümet-i müşarünileyhanın emriyle bir meclis-i muvakkat tertip olunmak” ve bunu halka kabul ettirerek sosyalistlerin muhalefetini sindirmek çaresi düşünülmüştü. Sosyalistlerin muhalefetini sindirmek amacıyla Fransız hükümetinin aldığı tedbirler bununla sınırlı değildi.
Ceride-i Havadis’in vermiş olduğu bir haberde “Fransa’da mevcut sosyalist takımının en meşhur olan cemiyetgâhlarının üç adedi” hükümet tarafından kapatılmıştı. Burada önemli olan Osmanlı Devleti’nin ve Türk basınının ihtilallere ve ihtilalcilere bakış açısıdır. Yukarıda örneklerini verdiğimiz gibi Fransa’da ihtilale karışmış olanlar, erbab-ı fesad, bu kişilerin oluşturmuş olduğu siyasi teşekküller de, “fesad cemiyeti” olarak tanımlanmıştır. Ancak 1848 ihtilallerinden ziyade 1871 yılı, Osmanlı basınının ve aydınlarının ciddi anlamda sosyalist ve komünist ideolojileri tartışmaya başladığı yıl olmuştur.

1871 yılında Fransa’da kurulan Paris Komün’ü ile ilgili olarak da dönemin resmi devlet gazetesi olan Takvim-i Vekayi’de ayrıntılı olarak yer alan haberler, Osmanlı Devleti’nin sol, sosyalist veya komünist fikirlere bakışını ortaya koyması açısından önem arz etmektedir.

Takvim-i Vekayi’nin 1454. sayısında komünle ilgili çıkan bir haberde “Komün Heyet-i İhtilaliyesi’ne dehalet etmiş olan erbab-ı cinâyâttan 20.000 kişinin cezaları tertip olunmuş olup muhakemeleri derdest olan 12.000 kişiden 2.500’ünün tahliye olunacağı ve 7.000 kişinin mahkemesi dahi 3 aya kadar hitam bulacağı ve bunlardan maada olarak 1.000 kişi dahi taht-ı tevkifte ise de bunların da mazhar-ı afv olacakları” belirtilmiştir.

Görüldüğü gibi komüncüleri “erbab-ı cinâyat” olarak tanımlayan devletin resmi yayın organı Takvim-i Vekayi gazetesi, Enternasyonal’le mücadele etmek amacıyla Fransız Meclisi’nin hazırlamış olduğu bir kanun layihasını okurlarıyla paylaşmıştı. Yedi maddeden ibaret layihada şu hükümler bulunmaktadır:
1. Madde: Tasarruf hakkına, aileye ve vatanın bölünmez bütünlüğüne devletin tanımış olduğu resmi din aleyhinde yapılacak her türlü saldırı yasaklanmıştır. Hangi isim altında olursa olsun, “asayiş-i ihlal” etiklerinden dolayı amele cemiyetleri ve grevler yasaklanmıştır.
2. Madde: Layihanın yayınlanmasından sonra her kim ki bu tür “fesat cemiyetlere” üye olursa veya üye olduğu halde üyelikten ayrılmazsa, üç aydan iki seneye kadar hapis ve 50 Frank’tan 1.000 Frank’a kadar para cezası ile cezalandırılacağı gibi Fransa Ceza Kanunu’nda belirtilen medeni haklardan da mahrum kalacaktır.
3. Madde: Bu tür cemiyetler tarafından her hangi bir memuriyete atanmış veya bilerek bu cemiyetlerin propagandasını yaparak yardım toplayanlara 5 yıl hapis ve 2000 frank para cezası verilecektir. Bu kapsama giren vatandaşlar Fransız tabiyetinden çıkarılarak kendilerine “ecnebi” gözüyle bakılacaktır. Ayrıca polis tarafından bu kişiler hakkında gerekli olan “tedabir-i inzibatiye” icra kılınacaktır.
4. Madde: Bahse konu cemiyetlere veya bunların şubelerine bilerek “mahal-i içtima” vermiş olan kimseler bir aydan altı aya kadar hapis ve 50 Frank’tan 500 Frank’a kadar para cezası ile cezalandırıldıktan başka haklarında Ceza Kanunnamesi’nde belirtilen cezalar dahi icra olunabilecektir.

5. Madde: Fransa Ceza Kanunnamesi’nin 463. maddesinde belirtilmiş olan “hapis ve ceza-yı nakdi” cezalar dahi “mevadd-ı nizamiyeye tatbik kılınarak” fesat cemiyetlerine dâhil olanlara uygulanacaktır.

6.Madde: Gerek Ceza Kanunnamesi’nde ve gerek bundan önce yürürlükte bulunan çeşitli kanunlar işbu nizamname haricinde bulunan “ahkâm-ı cezaiye” eskisi gibi devam edip, halen yürürlüktedir.
7. Madde: İşbu nizamname herkese malum olduğu gibi çoğaltılarak ilan edilecektir.” Takvim-i Vekayi 1468. sayısında da “… kimisi Kırmızı Cumhuriyet bayrağını ref’ ile vatanlarını tekrar kırmızıya boyamak isterler ve kimisi dahi Komün heyetini canlandırıp vatanlarını imate etmek isterler” diyerek Komüncüleri vatanlarını yakan, yıkan “politika fesatçıları” olarak nitelendirir.
Gazete 1473. sayısında komünle ilgili vermiş olduğu bir haberde de, komüncüleri baği yani şaki veya eşkıya olarak tanımlamıştır.
Devletin resmi yayın organlarının dışında bazı özel gazetelerin de Komün’e ve komüncülere bakış açısında herhangi bir fark yoktur. Hatta dönemin önemli yayın organlarından Hakayık-ül Vekâyi gazetesi, belki de komünü ve komüncüleri en sert dille eleştiren gazetelerin başında gelmekteydi. Gazete I. Enternasyonal’i “Enternasyonal Şirket-i Fesadiyesi” olarak tanımlamıştır. Komüncülerin Paris’te resmi olarak komünist prensiplere dayalı hükümet kurmalarından dört gün sonra Hakayık-ül Vekâyi gazetesinde “Komünizm” başlığıyla yayınlanan bir makale bunun en güzel örneğidir. Makalede komünizm, “tesâvi-i emvâl ve iştirak-i evlâd-u iyal” yani mülk ve kadın ortaklığı olarak tanımlanmıştı. Yazara göre komünizm çok eski bir batıl inançtı ve tamamen hayal ürünüydü. Bundan dolayı da teorik olarak bazı yazarların eserlerinde kalmıştı ve şimdiye kadar uygulanma imkânı bulamamıştı.

Komünizm iddiasında bulunanların dayanak noktası ise şudur:

Toplumsal bir varlık olan insan, hayvanlar gibi tek başına yaşamayıp, bir birinin yardımına ihtiyaç duymaktadır. Toplumsal menfaat ve faydalar da toplumun geneli için kullanılmak zorundaydı. Bu yüzden hiç kimse özel mülkiyete ve bu mülkiyet üzerinde tasarruf hakkına sahip olmamalıydı. Hatta böyle bir toplumsal düzende evlenmek, karı-koca olmak ve aile kurmak dahi uygun görülmezdi. Doğacak çocukların anası ve babası belli olmayacaktır. Hal böyle olunca da durum “bazı hayvanat gibi rast gelen dişi ile çiftleşip vatan evlâdı namıyla bir takım piç yetiştirmekten ibaret” olacaktır. Yazar Fransa’da komünist ideoloji taraftarının diğer ülkelere göre daha fazla olduğunu ve her fırsatta “Kızıl Cumhuriyet” ve mutlak eşitlik sloganıyla sokaklara döküldüklerini ifade etmiştir.
Hatta “Kızıl Cumhuriyet” taraftarları özgürlük ve eşitlik kavramlarını o kadar suiistimal etmişlerdir ki, insan isterse çıplak da gezebilir diyerek sokaklarda çırılçıplak dolaşmaya dahi cesaret etmişlerdir. Yazar ise bu fikirleri savunanların iktidar olması durumunda, insanı hayvandan ayıran en önemli özelliklerden “ırz ve namus” kavramlarına ek olarak dine, kanuna ve ilme olan ihtiyacın da ortadan kalkacağını iddia etmiştir. Bunun sonucunda da Cenab-ı Hakk’ın “eşref-i mahlûkat” sıfatını verdiği insanlar, bu sıfatı terk edererek “hayvanat gibi yalnız dünbâle-i cünban (kuyruk sallayarak) olup” gezecektir diyen yazari komün taraftarlarını sert bir dille eleştirmiştir.

Bu makaleye cevap vermek amacıyla yazılıp yazılmadığı bilinmeyen ancak komünü ve komüncüleri “iştirak-i emval ve iyal” taraftarı olarak tasvir edenlere cevap vermek maksadıyla kendisi de 1871 yılında komüncüler safında Almanlara karşı mücadele etmiş olan İbret gazetesi yazarlarından Reşad Bey “Devair-i Belediye Tarafdaranı” başlıklı bir makale yayınlamıştı.

Reşat Bey, Fransa’nın ister Komün ile isterse imparatorlukla idare edilmesinin ülkemize herhangi bir faydasının veya zararının olmayacağını, ancak Komün ihtilali yapıldığı sırada Avrupa’da bulunmasından dolayı bu konu hakkındaki görüş ve düşüncelerini okurlarla paylaşmanın doğru olacağına inandığı için böyle bir makale yazma gereği hissettiğini ifade etmiştir. Makalenin giriş kısmında “burada söylediğini bilmemek ve bilmediğini söylemek illetine müptela olan bazı ukalanın neşriyatına bakarak Paris’in ihtilâl-i ahirine sebep Devair-i Belediye Tarafdaranı’nı iştirak-i emval ve iyal mezhebinde zannolunmuş gördüm.

Vakıa Komün maddesinden müştakk olan komünist kelimesi iştirak-i emval ve iyal fikr-i fasidinde bulunan bir iki bedbaht isim olmuş ise de bunu tamim ile Komün tarafdaranına dahi komünist demek ve komünist ile komünalisti fark edecek kadar Fransızca bilmeden Fransa’nın ahvali hakkında beyan-ı mütalaaya kalkışmak cehaletten hâsıl olma gayet maskara bir cesarettir.” diyen Reşat Bey, komün karşıtlarına karşı çok sert eleştirilerde bulunmuştur. Reşat Bey, 1871 yılında Fransa’da devrim yapan kadroları yani komünarları komünist olarak tasvir edenleri komünist ile komünalist’in ayrımını yapamayan “ukala ve maskara” olarak nitelendirmiştir.
“Bunlar iki ay kadar Paris’te hükümet ettiler. İştirak-i emval kaide-i fasidesini icra eylemek şöyle dursun parasını peşin vermeden kimseden bir habbe aldılar mı? Ve Fransa Bankası’nda milyonlarca akçe mevcut ve idaresi kendi ellerinde iken bir akçesine dokundular mı? Para lazım oldukça Paris şehri namına senet vererek cüz’i bir şey aldılar. Onun da cümlesi idare-i belediyeye ve askere sarf eyledikleri divan-ı harpte muhakeme olundukları zaman sabit oldu. Hal böyle iken onlara iştirak-i emval taraftarı demeğe hakkaniyet razı olur mu?
Ailenin hürmet ve hususiyetine riayet en kuvvette bulunan ve günden güne terakki etmekte olan Amerika’da, İngiltere’de, Belçika’da, İsviçre’de komün usulü mevcut iken bu usulün Fransa’da dahi tesisini isteyenlere iştirak-i iyal taraftarı demeğe akıl cevaz verir mi? diyerek muhaliflerin komün ve komünarlar aleyhinde ileri sürmüş oldukları düşünceleri çürütmeğe çalışmıştır.”

Bu makalenin yayınlanmasından üç gün sonra Basiret gazetesi “Devair-i Belediye Tarafdaranı serlevhasıyla İbret’in üç numrosundaki bend kemal-i dikkat ve ehemmiyetle okundu.

Devair-i Belediye Tarafdaranı’nı müdafaa yolunda söylenen sözler o kadar doğru o kadar haklıdır ki Tiyer bile insafının huzurunda mes’ul-ü şerefine nail olduğu bir gece bu sözlere işitmiş olsa tasdikten başka bir suretle elinden ve dilinden kurtulamazdı.” diyerek İbret gazetesini yayınladığı bu makaleden dolayı tebrik etmiştir. Basiret gazetesi de Devair-i Belediye Tarafdaranı’nın mal ve kadın ortaklığının savunucuları olarak gösterilmesine karşı çıkmış ve iştirak-i emval ve iyal tartışmasına katılmıştır.
Basiret’e göre dünyadaki gelişmeler, insanları o kadar mı küçültmüş ki, hayvanlarda bile ancak ölümle son bulan aşk ve eş sevgisini insanlar kaybetmiş olsun. Gazeteye göre komünarlar hürriyet savaşçılarıydı ve “hürriyet-i kâmileyi muhafaza kanlarını silkerek tavuk gibi çırpınmaları hürriyetperver olanlar için kıyamete kadar ağlamaya mecburiyet gösterecek bir hal iken bunlara şaki ve vahşi nazarıyla bakmak” büyük bir haksızlıktı. Makalenin sonunda, hükümet kuvvetleriyle girdikleri mücadeleyi kaybettiklerinden dolayı komünarların “şaki, vahşi, zalim” gibi bir takım sıfatlarla tasvir edildiği, fakat mücadeleyi kazanmış olsalardı hürriyetperver, çalışkan, cesur, adil v.b ne kadar iyi ve güzel sıfat varsa komünarlara yakıştırılacağı da iddia edilmiştir.
Reşad Bey’le birlikte komün saflarında mücadele etmiş olan Nuri Bey de, İbret gazetesinde yayınlanan “Medeniyet” başlıklı bir makale ile komün’ü ve I. Enternasyonal’i savunmuştur. Aynı toplumda yaşayan bireyler arasında dahi medeniyet kavramının farklı anlamlara gelebileceğine dikkat çeken Nuri Bey, birilerine göre insanların maddi olarak ilerlemesine hizmet eden medeniyetin bir başkası için de “mahv-ı mezalimden” ibaret olduğunu belirtmiştir. Enternasyonal’in amacını: “Enternasyonal namıyla maruf olan cemiyet ki Avrupa’nın bazı mahallerinde garazen, burada ise cehlen asayiş-i umumiyi ihlâle sa’y heyet bilinmiştir. İşte o cemiyetin maksadı sırf medeniyetten murad olunan neticeyi hâsıl etmek” şeklinde açıklayan Nuri Bey, Osmanlı toplumunun cehaleti yüzünden Enternasyonal’in ülkemizde pek fazla tanınmadığını belirtmiştir.

II. Meşrutiyet döneminde de bazı basın yayın organlarında sosyalizm, özellikle de sosyalizm eleştirisi üzerine makaleler yayınlanmıştır.

Hak gazetesi de yayınlamış olduğu “Sosyalizm ve Anglosaksonlar” başlıklı üç serilik makale ile sosyalizm eleştirisi yapmıştır. Sosyalizm’in Almanya orijinli bir fikir olduğunu belirten gazete Alman sosyalizmini İnkılâpçı, Muhafazakâr, Protestan, Katolik ve Kürsü Sosyalizmi olarak beş alt gruba ayırmıştır. Bunlar arasında da çalışma süresinin, ücretlerin, bütün tayinlerin ve halkın saadet ve mutluluğunun siyasi otoritenin tasarrufunda olması gerektiğini savunan inkılâpçıları Almanya’daki en önemli sosyalist grup olarak nitelendirmiştir.
Gazete, sosyalizmin özel mülkiyetin ortadan kaldırılması ve üretimin devlet kontrolüne girmesiyle insanlar arasındaki eşitsizliklerin ortadan kaldırılabileceği iddiasını “fukara hamakatının zekâya harp ilan” etmesine benzetmişti. Bazı sosyalist ideologların da “kendi iddialarına ve kendi meslek-i müttehazalarına inanmayacak kadar zekâ sahibi” olduğunu belirten gazete, bu tür kişilerin iktidara gelmesi halinde daha önce savunmuş olduğu fikirleri terk ederek kendi iktidarlarını sağlamlaştırma gayreti içerisine düşeceklerini iddia etmiştir.
Servet-i Fünun gazetesi ise, “Avrupa’dan Bize Çabuk Gelen Haller” başlığıyla yayınlamış olduğu yazıda, Avrupa’dan önce işçi sendikalarını, sonra grevleri, sonra kulüp ve cemiyetleri aldığımızı belirterek, Avrupa’nın medeni hayatına bunların hiçbir katkısının olmadığını aksine ilerlemesini durdurduğunu iddia etmiştir. Avrupa’dan grevi, sendikayı, kulübü alacağımıza biraz da Avrupalıların nasıl çalıştıklarını, nasıl para kazandıklarını, memleketlerinde ziraatı, ticareti, sanayiyi nasıl geliştirdiklerini ilim ve maarife nasıl değer verdiklerini öğrensek ülkemiz için daha faydalı adetler getirmiş oluruz. Gazetenin ifadesine göre “hâlbuki bizde sanayi ve mesaiye ait hayattan eser yok. Sermayemiz ise biraz hüsn-ü niyetle kuru laftan ibarettir. Biz bu haldeyken eshab-ı sermayeyi ürkütecek, memleketimize sermaye getirmek isteyenleri fikirlerinden caydıracak sosyalizm tariklerine girersek halimize gülerler.”

Servet-i Fünun’un bu tespitlerine karşılık Ali Namık, sanayileşme anlamında Avrupa’nın çok çok gerisinde kalan ülkemizde sosyalist fikirlerin yayılmasının da Avrupa’ya göre oldukça zor olacağını, fakat bu hiç olmayacak veya olamayacak anlamına da gelmeyeceğini iddia etmiştir.

Köylülerin ve gündelikçi işçilerin Osmanlı’da az da olsa bir işçi sınıfı oluşturduğuna dikkat çeken Ali Namık, iş kollarının artmasına bağlı olarak zamanla işçi sınıfında da artış olacağını iddia etmiştir. Genç Kalemler dergisi de “Yeni Hayat ve Kıymetler” adlı yazısında sosyalistleri ütopyacı olarak nitelendirmiştir. Yukarıda da görüldüğü gibi Avrupa’da siyasi, sosyal, ekonomik v.b. birtakım değişimlere neden olan sosyalist fikirler, 1848 ihtilalleriyle birlikte Osmanlı gazetelerinin sütünlarında yer almaya başlamıştı.
Takvim-i Vekayi ve Ceride-i Havadis gibi resmi veya yarı resmi gazeteler, Avrupa’da ortaya çıkan sosyalist veya komünist fikirleri “zararlı” olarak nitelendirirken, Basiret ve İbret gibi dönemin en önemli özel gazetelerinde de sosyalizmden övgüyle bahseden yazılar yayınlanmıştı. Sosyalizmin teorik tahlilini yapamayacak kadar sosyalist fikirlere yabancı olan Osmanlı basını, özellikle “iştirak-i emval ve iyâl” kavramı üzerinden sosyalizm eleştirisi yapmaya çalışmıştır.
Yararlanılan Kaynaklar
Serkan Erdal, Osmanlı Devleti’nde Sosyalist Faaliyetler Üzerine Bazı Örnek İncelemeler
Genç Kalemler, Cilt: II, No: 8, 10 Ağustos 1327 / 23 Ağustos 1911
Servet-i Fünun, 13 Mayıs 1326 / 26 Mayıs 1910
Takvim-i Vekâyi, 3 Muharremülharam 1289 / 13 Mart 1872, No: 1463
Takvim-i Vekâyi, 15 Muharremülharam 1289/ 25 Mart 1872, No: 1468
Takvim-i Vekâyi, 27 Muharremülharam 1289/ 06 Nisan 1872, No: 1473
Ceride-i Havadis, 4 Safer 1266 / 20 Aralık 1849, No: 463
Ceride-i Havadis, 20 Safer 1266 / 05 Ocak 1850, No: 466
Ceride-i Havadis, 1 Recep 1266 / 13 Mayıs 1850, No: 483
Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’nin Siyasi Hayatında Batılılaşma Hareketleri
Kerim Sadi, Türkiye’de Sosyalizmin Tarihine Katkı
Aclan Sayılgan, Türkiye’de Sol Hareketler (1871–1972)

*Bu çalışmanın tüm hakları, Serkan Erdal’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Bilim-Kurgu Filmleri Ve Anti-Komünizm

Sinemada bilim-kurgu türünün ilk filminin Georges Melies’in 1902 yılında çektiği Ay’a Yolculuk (Le voyage dans la lune) olduğu kabul edilir. Film Jules Verne’in 1865 tarihli aynı adlı romanından ve H.G.Wells’in Ay’daki İlk İnsanlar romanından yola çıkmıştır. Filmde mermiye benzer bir roket Ay’a doğrultulmuş uzun bir topun içine konur. Fırlatılan roket insan yüzü şeklinde bir yüze sahip olan Ay’ın gözüne saplanır. Roketin içindeki kahraman dünyalılar ile Ay’da yaşayan komik uzaylılar arasında başlayan mücadeleyi dünyalılar kolayca kazanır ve muzaffer bir şekilde yeryüzüne dönerler. Melies’in Verne’in romanından aktardığı bir diğer filmi Olanaksızlıklar Boyunca Yolculuk (Le Voyage à travers l’impossible, 1904) ise, bir trenin heyecanlı yolculuğunu anlatır. Önce, tren hızla bir uçurumdan fırlayıp denize düşer, denizden sonra da karaya ulaşır. Melies’in filmlerindeki büyük hızla fırlatılan roketler, dağın tepesinden uçan trenler o yıllarda korkutucu hızlara ulaşan otomobil teknolojisinden duyulan endişenin ve merakın sinemaya yansımasıdır aynı zamanda.
Sürat teması Melies’in filmlerinde ve diğer bilim-kurgunun ilk örneklerinde olduğu gibi sonraki yıllarda da bu türün ana teması olmuştur. Süratli teknolojik araçlara duyulan korku ve heyecan teması bir diğer önemli konuyu da gündeme getirmiştir: İstilalar ve öteki dünya varlıklarıyla karşılaşmalar. Bu yıllarda birçok filmde esrarengiz uçan araçların istilası ile karşılaşır seyirci. Özellikle Walter Booth’un The Airship Destroyer (1909) ve The Aerial Anarchists (1911) filmleri yeni sinema hileleriyle bu konuyu oldukça başarılı bir şekilde kullanmış ve iyi gişe hasılatları yapmıştır. Özellikle İngiliz yönetmen Walter Booth’un, sonunda, istilacı ve acımasız güçlerin “bizden biri” olan filmin kahramanları tarafından alt edilmesiyle sonuçlanan filmleri, “militarist” bir özellik taşımaktaydı ve özellikle bu filmlerle birlikte bilim-kurgu sinemasının “ideolojisi” de şekillenmeye başlamıştı. Bu tür filmlerdeki öteki dünyalardan gelen istilacılarla aslında bu dünyanın tehditkar siyasal güçleri kast edilirken-ki o yıllarda Almanya’nın savaş hazırlıklarından endişe duyuluyordu-siyasal gerginliklerin arttığı bu dönemde, tıpkı filmin kahramanları gibi daha cesur bir savunma psikolojisi ve savunma hazırlığının olması gerekliliği vurgulanıyordu.
1929 büyük ekonomik bunalımından sonra canavarların, hortlakların, Frankenstein’ların doldurduğu 30’lu yılların bilim-kurgu ve korku filmlerinin yerini 1935’lerden itibaren korkunç yaratıkların yavaş yavaş güldürü çerçevesinde ele alınmaya başlandığı filmler almıştır. Bu dönemde çevrilen bilim-kurgu filmleri daha çok gençlere yönelik, resimli roman kahramanlarının maceralarını anlatan filmler oluyordu. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından başlayan soğuk savaşın en büyük iki kanadı Sovyetler Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri idi. 1917’de Rusya’daki sosyalist devrim ve S.S.C.B.’nin İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi işgalinden kurtardığı Doğu Avrupa ülkelerinde 1948-1953 yılları arasında sosyalist hükümetlerin kurulmasını sağlamasıyla, S.S.C.B ve müttefikleriyle, A.B.D. ve müttefikleri arasında soğuk savaş tüm dünyada etkisini göstermeye başlamıştı. Sinemada bilim-kurgu türünün 1950’li yıllarda yaptığı büyük patlamanın sebebi İkinci Dünya Savaşının ve hemen sonrasında başlayan “soğuk savaş”ın etkileriyle açıklanır.

A.B.D. birçok Avrupa ülkesiyle birlikte, sosyalist tehlikeye 1949 yılında Kuzey Atlantik Antlaşması Teşkilatı NATO’yu kurdu. Buna, S.S.C.B. ve diğer sosyalist blok ülkeleri 1955 yılında Varşova Paktını kurarak karşılık verdi. Soğuk savaş sürecinde S.S.C.B ve A.B.D önderliğinde iki blok ülkeleri de silahlanma yarışına girişti. Hem A.B.D. hem de Sovyetler Birliği kendi bloğundan olan ülke topraklarına nükleer füzeler yerleştirmeye devam ediyordu. Sovyetler Birliğinin, Amerika Birleşik Devletlerinin arka bahçesi olarak nitelendirilen Latin Amerika ülkelerinden Küba’ya nükleer füzeler yerleştirmesi Küba Bunalımı’nı doğurdu ve yeni bir dünya savaşı tehlikesi ortaya çıktı. Ancak bunalım, Sovyetler Birliğinin, Küba’ya yerleştirdiği füzeleri geri çekmesiyle yerini yumuşama sürecine bıraktı. 1975 yılında, Avrupa’da her iki blok üyelerinin de katıldığı, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı (AGİK) sonuçlanarak imzalandı. 1985 yılında iki kutup arasında silahsızlanma ve nükleer silahların sınırlandırılması anlaşmalara 1989 tarihinden itibaren sosyalist hükümetlerin, bir bir yıkılmasının ardından, soğuk savaş döneminin sona erdiği taraflarca resmen açıklandı. Ardından 1991 yılında Varşova Paktı feshedildi ve 1992 yılında da S.S.C.B dağıldı.
Bu somutluktan uzak, belirsiz savaş tüm dünyada ve özellikle A.B.D.’de toplumsal bir nevroza sebep oldu. Sovyetlerin yayılmacı politikası ve nükleer silah gücü, 1950’li yıllarda yapılan bilim-kurgu filmlerin önemli temalarından biri haline geldi ve Space Operaların yerini peş peşe çekilen istila filmleri aldı. Başka Dünyadan Gelen (The Thing From Another World, 1951), Gezegen X’ten Gelen Adam (The Man from Planet X, 1951), Kırmızı Gezegen Mars (Red Planet Mars, 1952), Uzaydan Gelen Canavar (It Came from Outer Space, 1953), Yeryüzüne Hücum (Them!, 1954), Denizden Gelen Canavar (It Came from the Seal, 1955), Dünyanın Sonu (The Day the World Ended, 1955), Beden Kemiricilerin İstilası (Invasion of the Body Snatchers, 1956) filmleri bu dönemdeki istila filmlerinden bazılarıdır.
John Belton, Seeing Red: Cald War Hollywood adlı uzun makalesinde Amerikan toplumunda ve Hollywood sinemasında soğuk savaş dönemindeki anti-komünist tutumu İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemden başlayarak ve ilginç detaylar vererek anlatır. Belton’ın verdiği bilgilere göre bu dönemde pek çok sinema oyuncusu ve film stüdyosu zan altında kalmış ve polis takibine alınmıştır. Kara listeye alınma korkusu ve yaptıkları filmlerin protesto edilme ve sansürlenme ihtimaliyle büyük film stüdyolarının yapımcıları otosansür uygulamak zorunda kalmıştır. Başka Dünyadan Gelen adlı film böyle bir dönemde çekilmiştir.
Başka Dünyadan Gelen (The Thing From Another World): Christian Nyby’nin 1951 tarihli filminde uzay aracı Alaska’ya düşen bir uzaylı ile o bölgedeki Amerikan üssünde görevli bir grup askerin mücadelesi anlatılır. Askeri radarlar yabancı bir cismin üsse 48 mil uzaklıkta bir yere düştüğünü algılamıştır. Yüzbaşı Hendry keşif gezisine çıkıp anlaşılamayan bu olayı aydınlatmakla görevlendirilir. Hendry komutasında bir grup asker, gazeteci Scotty(Douglas Spencer), askeri üstte görevli bilim adamı Dr. Carrington (Robert Cornthwaite) ve asistanları uçakla bu cismin düştüğü sanılan bölgeye giderler. Karların altına gömülen uçak büyüklüğünde bir şeyin izini bulurlar. Düşüp karların altına gömülen bu şeyin bir uçak olduğu anlaşılır. Kar yüzeyinin
üstünde kalan tek parçasını inceleyen bilim ekibi bunun hiç bilmedikleri bir metal olduğuna karar verirler. Bu o zaman kadar karşılaşılmamış şey gazeteci Scotty’yi çok heyecanlandırmıştır. Ancak Hendry hemen bunların askeri bilgiler olduğunu ve izin verilmeden haberini yapamayacağını söyler Scotty’ye. Bu aracı gömüldüğü yerden çıkarabilmeleri için buzu eritecek küçük bir patlama gerçekleştirmeye karar verirler. Ancak bu patlama buz altındaki araçta bir yangının çıkmasına ve patlamaya sebep olur. Askerler halen buzun altında kalan enkazın içinde bir canlının olduğunu fark eder. İlk akla gelen bunun bir Marslı olduğudur. Bu canlıyı büyük bir buz kalıbının içinde çıkarırlar ve Dr.Carrington’nın görev yaptığı daha yakın olan üsse getirirler. Ekip burada komutanlarıyla bağlantı kuracak ve direktifleri bekleyecektir. Askerler buz kalıbının bulunduğu odada nöbet tutarlar. Buzun içinde hapsolmuş şeyi görmekten tedirgin olan askerlerden biri battaniye ile örter üstünü. Buz zamanla erir ve hala canlı olan şey dışarı çıkar. Nöbetçi asker paniğe kapılıp ateş ederek kaçar. Hendry ve diğerleri tekrar odaya döndüğünde uzaylı çıkmıştır oradan. Daha sonra buz kalıbından çıkıp kaçan uzaylı, dışarıda ekibin yanlarında getirdiği köpeklerle boğuşurken görülür. Askerler bu insan biçimindeki uzaylının (James Arness) peşine düşerler ancak ele geçiremezler. Tek kolunu köpeklerle boğuşurken orada bırakıp kaçabilmiştir. Dr Carrington ve asistanları kopan kolu incelemeye başlarlar. Fazlasıyla güçlü ve içinde kan taşımayan bir koldur bu.

İncelemelerinden çıkan sonuç, bu yaratığın acı hissetmeyen, duygusuz, kalpsiz, insandan çok farklı olduğudur. Uzaylıyı aramaya çıkan ekip bir şey bulamadan döner. Daha sonra Hendry ve askerlerin bulunduğu odaya bilim ekibinden bir doktor yaralı halde girer odaya. Uzaylı yaratığın saldırısına uğradıklarını ve laboratuarda bulunan iki kişiyi öldürdüğünü anlatır. Hendry ve adamları yeniden bu saldırgan uzaylıyı aramaya başlarlar. Bu sırada Dr. Carrington ve asistanları buldukları kolu inceleyip şaşırtıcı sonuçlara varırlar. Ancak Dr. Carrington elde ettikleri bilgileri gizli tutmalarını ister diğerlerinden. Uzaylı yaratığın kolundan elde ettiği maddelerle bitkiler üzerinde deneyler yapmış ve bu organizmanın çok hızlı bir şekilde geliştiğini ve kendisini yenileyebildiğini görmüştür Carrington. Askerlerin böyle bir araştırma kaynağını yok etmemesi, onun üzerinde bilimsel araştırmaların yapılması gerekmektedir. Bu arada Hendry durumu sezmiştir. Dr. Carrington’ın araştırma sonuçlarının ne olduğunu öğrenmeye çalışır. Doktor keşif gezisinde çok sayıda kan örneği getirmiştir yanında. Hendry Carrington’ın bilim ekibinde yer alan ve aynı zamanda sevgilisi olan Nikki’den (Margaret Sheridan) öğrenmeye çalışır olan biteni. Nikki (Margaret Sheridan) her şeyi anlatır. Bu yaratık öldürdüğü insan ve köpeklerin kanıyla beslenmiş, kendini yenilemiş ve gelişmeye devam etmiştir. Ancak komutanından gelen yeni direktifler Hendry’nin hiç hoşuna gitmeyecektir. Washington, bu tehlikeli uzaylıya zarar verilmemesini ve sağ yakalanmasını emreder yüzbaşıya. Hendry ve askerler uzaylının yeniden saldıracağından emindir. Hendry gelen emre itaat etmeyecek ve uzaylının oradaki insanlara daha fazla zarar vermesine engel olacaktır. Planları tekrar saldırıya uğradıklarında gazla yakıp yok etmektir uzaylıyı. Kısa süre sonra beklenen olur ve uzaylı tekrar ortaya çıkar. Ancak askerler ataşe vermeyi başarır ve uzaylı alevler içinde camdan atlayarak kaçar gözden kaybolur. Üste şartlar zorlaşmıştır. Tekrar bir plan yaparlar. Bir tuzak kurarlar. Tekrar saldırdığında elektrik vererek öldüreceklerdir
yaratığı. Bir barikat kurup beklerler. Yaratık tekrar ortaya çıkar ve saldırır. Ancak kurulan tuzağa düşer ve verilen elektrikle yaratık yok edilir. Askerler yaratıkla birlikte bilimsel araştırmalarla elde edilen tüm bilgileri de yok eder.
Roloff ve Seeβlen’e göre 50’li yılların bilim-kurgu filmlerinin çoğu, soğuk savaş atmosferinin yaydığı içe dönük sosyo-psikolojik baskıyı, dışa (uzaya) dönük bir savaşa yansıtma misyonuyla yüklenmiştir. Komünizm tehlikesi reel politika düzleminde gerçek bir tehlike olarak pek önemsenmemiş olsa da kopartılan yaygara büyük olmuştur. Komünizm, kaynatılan cadı kazanında ideolojik-psikolojik saplantıların görülmesine yol açmıştır. “Komünizm-bizi de yutmasını istemiyorsak-toplumsal bir kovalama ayiniyle dünyadan sürülüp atılması zorunlu olan ‘kötü’ydü.”
1940’ların sonunda ilk uçan dairelerin gözlemlendiği dedikodularıyla gündeme gelen tehlike sadece uzaylı ziyaretçileri işaret etmiyordu. Bunların Rus casus uçakları ya da A.B.D.’nin süper silahları olduğuna da inanılıyordu o yıllarda. Böylece gökyüzünden gelmesi muhtemel tehlikeden duyulan korku ve uzayın fethi bu dönemde bilim-kurgusinemasının popüler temaları haline gelmişti.
Başka Dünyadan Gelen’in son sahnesinde gazeteci Scotty, telefonda haberini geçerken, insanlığın başka gezegenden bir uçan daireyle gelen ilk istilayı Alaska’da birkaç Amerikan askeri ve sivilin nasıl bertaraf ettiğini anlatırken, tarihte insanoğlunu ve canlıları sular altında kalıp yok olmaktan tanrı idaresinin Nuh’un gemisiyle kurtarılışınıhatırlatır. İnsanlık için bu seferki tehlike de kendisini bizzat Amerika’da bile hissettiren Sovyet yayılmacılığı ve tanrıtanımaz kötü komünistlerdir; ancak bu tehlike de Amerika’nın yüksek askeri gücü (Uzaylının ele geçirilip yok edilmesine kadar süren macerasında Amerikan askerlerinin ve bilim adamlarının teknolojik ve bilimsel üstünlüğünü sergilenir. aynı zamanda A.B.D.’nin dünyayı denetleme gücü de ortaya konmuş olur. Coğrafik açıdan Amerika’nın Sovyetler’e en yakın kara parçası olan Alaska’dır). Scotty haberini şöyle noktalar: “Gökleri gözlemeye devam edin (Keep watching the skies)”. Böylece film seyirciyi yukarıdan gelecek tehlikeye karşı dikkatli olmaların için uyarır ve siyasal insan avına çağrı çıkartır. Soğuk savaş yıllarında Amerikan toplumunda nevroza dönüşen kızıl tehlikeden
duyulan korku Başka Dünyadan Gelen’in hemen başında Hendry’nin sözlerine yansır. Radarlar yabancı bir uçağın askeri üsse 48 mil uzaklıkta Amerikan topraklarına düştüğünü
algılamış, olayı Dr. Carrington bir mesajla bildirmiştir.
Komutanı yüzbaşı Hendry’ye mesajı iletir ve sorar: “Bir uçak buraya kendisini bekleyen güzel bir kız yoksa eğer, ne bulacağını umarak gider?” ,
Hendry: “Bilmiyorum efendim, kayıp bir uçak bildirildi mi?”
Komutan: “Hayır.”,
Hendry: “Ruslar olabilir.”
Başka Dünyadan Gelen’de keşif ekibindeki tüm askerler ve siviller birlikte mücadele ederler uzaylı yaratığa karşı. Ancak uzaylının kopan kolu üzerinde bilimsel araştırmalar yapan Dr. Carrington yaratığın yok edilişine karşı koyar. Bilim-kurgu sinemasının ilk yıllarında sıkça kullanılan çılgın ya da kaçık bilim adamlarınadan (mad scientist) biridir Dr. Carrington. İlkel insanın büyüden ve büyücüden duyduğu korkunun sinemada çılgın bilim adamıyla yeniden ortaya çıktığı söylenebilir. Bilim adamları da tıpkı büyücüler gibi kimsenin anlayamadığı yöntemlerle bilinmeyeni araştırırlar. “Ancak bu filmlerde çoğu kez, bilinmeyeni bilmeye yönelik hırslarının sonucunda denetimi yitirdiklerinden ya da ‘deli’ olduklarından, çok büyük tehlikelerin doğmasına neden olurlar.”
Kaçık bilim adamı ilk kez Frankenstein’da (1910) ortaya çıkar. Daha sonraki Abel Gance’ın La folie du Docteur Tube (Doktor Tüp’ün Deliliği, 1914) ve Marcel L’Herbier’in L’Inhumaine (İnsanlık Dışı, 1923) adlı filmler de bu temayı kullanmıştır. Emre Oskay’a göre, içinde yaşadıkları toplumu düzeltmek için doğaya müdahale eden deli bilim adamları gibi “yitik” insanların tıpkı Dr. Jekyll ve Mr. Hyde’daki gibi canavarlaşmaları, delirmeleri bu çabalarının “yanlışlığından” kaynaklanır. Yaptığı deneylerle dünyayı ziyarete gelen uzaylının insandan çok daha zeki ve güçlü olduğunu anlayan Carrington onunla iletişim kurması gerektiğini, ondan çok şey öğrenebileceğini düşünür. Asistanlarından birisi, “Peki ya bu uzaylı sadece ziyaret için gelmediyse, dünyayı fethetmek için geldiyse, niyeti korkunç bir ordu kurup insanları yiyecek olarak kullanmaksa” diye sorduğunda Dr. Carrington bunu dikkate almaz “çok şey var dünyamızı tehdit eden., bilimde düşman olmaz” der.“ Dr. Carrington karşılaştığı bu canavarın dilinden anlayabilecek, sırlarını öğrenebilecek ve bu sayede insanlığı çok daha uzak geleceklere taşıyacak tek kişidir. Askerlerin imha planlarından uzaylıyı korumaya soyunan Dr. Carrington önce yaptığı deneylerin sonuçlarını asistanlarıyla birlikte gizli tutar sonra da başka çaresi kalmadığında askerlerin işini bitireceği anda sahneye çıkıp kurtarmaya çalışır bu değerli canavarı. Ancak o da uzaylının saldırısına maruz kalır ve böylece kaçık bilim adamının çabasının ne kadar “ahmakça” olduğu gösterilmiş olur. Uzaylı insanlık için sadece bir tehdittir ve yok edilmelidir. Yabancı olan, anlaşılamayan Öteki’dir ve tehlikelidir; yok edilmelidir.
Yararlanılan Kaynak
Murat Demir, Sinemada ”Öteki”
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Murat Demir’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com