Etiket arşivi: Kriz

Çin’in Enerji Politikalarının Temelleri ve Ekonomik Kalkınmasında Enerji Kaynaklarının Rolü

Çin Halk Cumhuriyeti, modern dünya politikasında ve ekonomisinde büyük güçlerden biri konumundadır. Çin’in özellikle 1980’li yıllarla birlikte ekonomisinde gösterdiği büyük ivme, dünya politikasında ülkeyi temel aktör konumuna getirmiştir. Dünya ekonomisin zirvesine oynayan bir ülke olarak ekonomik gücü ve potansiyeli dünya jeopolitiğinde enerji ilişkilerinde de büyük yansımalar yaratmaktadır. Çin’in enerji kaynaklarına duyduğu ihtiyaç ekonomisindeki gelişmelere paralellik göstermektedir. Çin’in ekonomik yapısı ve nüfusu yoğun bir şekilde enerji talebini ortaya çıkarmaktadır. Bu kapsamda Çin sadece kendi topraklarında değil, dünyada pek çok coğrafi bölgede enerji üreticisi/taşıyıcısı ve pazarlayıcısı ülke konumunda bulunmaktadır. Çin’in yoğun enerji angajmanı yürüttüğü bölgelerden biri de komşu bölge olan Orta Asya’dır.
Çin’in Orta Asya’daki artan nüfuzu Büyük Güç politikasında yeni mücadeleleri ortaya çıkarmaktadır. Bu kapsamda, Çin’in dünya enerji ilişkilerindeki ve Orta Asya coğrafyasındaki yerinin anlaşılabilmesi için öncelikle tarihsel gelişmeler altında ekonomisinin gelişimin sürecini göz önünde bulunduran bir inceleme yapmak gerekmektedir. Sonrasında ise, dünya ekonomisindeki konumuyla bağlantılı olarak, Çin’in dünya petrol ve doğalgaz sektöründe üretim/tüketim ve ticaret verilerine bakmak, enerji politikalarının somut temellerinin ortaya konulmasına yardımcı olacaktır. Yapılacak veri incelemesiyle birlikte, ikinci başlıkta, modern dönemde Çin’in enerji politikaları ve stratejileri ele alınacak, enerji politikalarının ve stratejilerinin temellerinin ortaya konulmasından sonra ise, son başlıkta Çin’in Yeni Büyük Oyun’da Orta Asya’ya yönelik ortaya oyduğu politikalar incelenecektir.
Çin Halk Cumhuriyeti’nin enerji politikalarını tarihsel ve siyasi dönüşüm süreçleri içerisinde tasniflendirmek mümkündür. Bu kapsamda, Çin’in kuruluşundan (1949) Deng Xiaoping döneminin başlangıcına (1978) dek geçen dönem ilk dönem olarak tasnif etmek mümkün görünmektedir. Çin’de enerji politikalarının oluşmasında ikinci dönem ise Deng dönemi ile başlayıp 1993 yılında Çin’in enerjide dışa bağımlı olmasına kadar geçen dönemdir. Çin’in enerji politikalarında değinilecek son dönem ise 1993’ten günümüze devam eden enerjide dışa bağımlılığın katlanarak arttığı dönemdir. Çin, ekonomisinde ve siyasetinde yaşadığı dönüşüme paralel olarak, her dönemde enerji alanında stratejik hedefler ve ilkeler benimsemiştir.

Çin Halk Cumhuriyeti’nin 1949 yılında Mao Zedong’un liderliğinde kurulmasından sonra, merkezi planlamaya dayalı bir ekonomi modeli ortaya konulmuştur.

Çin ekonomisinin büyük bir kısmı devlet tarafından kontrol edilmiş ve yönlendirilmiş, üretim hedefleri, ücretler ve tahsil edilecek kaynaklar devlet tarafından tespit edilmiştir. 1960’lı ve 70’li yıllar boyunca endüstrileşmeye destek olmak üzere, devlet büyük kapsamlı yatırım planlarını üstlenmiş, 1978 yılına kadar devlet endüstriyel üretiminin dörtte üçü devlet kontrollü şirketler eliyle gerçekleştirilmiştir. Özel işletmeler ve yabancı yatırım ise genel olarak yasaklanmıştır. Pekin’in bu politikasının temelinde ise kendi kendine yeterli(self-sufficient) ekonomi olma hedefi rol oynamıştır. Pekin yönetimi, devlet merkezli planlı ekonomiye dayalı modeliyle Çin halkının temel ihtiyaçlarının karşılanmasını ana hedef olarak belirlemiş, kendi kendine yeterli ekonomiyle halkının refahının sağlanmasına yönelik politikalar izlemiştir.
Çin Halk Cumhuriyeti’nin kendi kendine yeterli olma hedefiyle ortaya koyduğu ekonomik model, enerji alanında da kendini göstermiştir. Çin’in enerji politikalarının ilk döneminde, kendi kendine yeterli olma ilkesi enerji sektörüne de hâkim olmuştur. Jian’ın ifadesiyle, Çin Halk Cumhuriyeti’nin 1949 yılında kuruluşundan itibaren, kendi kendine yeterlilik (selfsufficiency) ve kendi kendine dayanma(self-reliance) ilkeleri enerji politikasının temelini oluşturmuştur. Kendi kendine dayanma ilkesi, petrol endüstrisinin dış kaynaklar yerine, Çin’in kendi öz kaynakları (insan sermayesi, fiziki sermaye, doğal kaynaklar) üzerine kurulmasını öngörürken, kendi kendine yeterlilik ilkesi ise iç talebin Çin’deki enerji kaynaklarının üretimi ile karşılanmasını hedeflemiştir. Yabancı kaynaklara bağlı olmadan kendi kendine yeterli derecede üretim ve tüketim yapılması, uzun yıllar boyunca Çin’in enerji alanında politikasının temelini oluşturmuştur. Kısaca, ilk dönem boyunca, enerji üretiminde iç kaynaklara yönelmek ve bu kaynakları optimum düzeyde halkının gereksinimleri doğrultusunda kullanmak Pekin’in temel politikası olmuştur.

Kendi kendine yeterli olma ilkesi doğrultusunda, bağımsızlık sonrasında Pekin hükümetinin temel hedeflerinden bir tanesi enerji kaynaklarının geliştirmesi ve üretimi üzerine olmuştur.

Bu kapsamda petrol üretimi için planlar ortaya konulmuş, 1950 yılında Çin’de ilk Ulusal Petrol Kongresi gerçekleştirilmiş, 1950’li yıllar boyunca petrol araştırma ve üretme faaliyetleri yürütülmüştür. Öte yandan, topraklarında yapılan keşifler ve üretim faaliyetlerine rağmen, 1950’li yıllar boyunca Çin’in petrol talebi üretiminin üstünde gerçekleşmiş, söz konusu açık Sovyetler Birliği’nden ithal edilen petrol ile kapatılmıştır. 1950’li yılların sonlarında ise Çin’in doğu bölgelerinde (özellikle Daqing petrol sahasında) yapılan yeni keşiflerle birlikte ülkede petrol üretiminde büyük bir artış yaşanmış, Çin bu dönemde iç üretimi artırarak 1963 yılında kendi kendine yeterli bir ülke konumuna erişmiştir. Çin yeni üretim bölgeleriyle birlikte petrol alanında 1963-93 arası dönemde kendi kendine yeterli ülke konumunu koruyarak, üretim fazlasını dış piyasalara ihraç etmiştir. Çin’in 1971 yılında petrol üretimi 40 milyon ton olarak gerçekleşirken, bu rakam 1991 yılında 140 milyon tona ulaşmıştır.

Çin’de petrol üretimine ilaveten, doğalgaz üretimi alanında da 1960’lı ve 1970’li yıllar boyunca gelişme kaydedilmiş, 1976’da ise 6 milyar m3 doğalgaz üretimi gerçekleştirilirken bu rakam 1990’lı yıllarda 15 milyar m3’e erişmiştir. Çin’de ortaya konulan kendi kendine yeterli ekonomik model üretim alanında belirli bir ilerleme sağlamakla birlikte, Çin ekonomisi, 1960’lı yıllarda çeşitli ekonomik krizler içerisine girmiştir. 1958-1962 yılları arasındaki Büyük Atılım (Great Leap Forward) ve 1966-1976 yılları arasındaki Kültür Devrimi (Cultural Revolution) ekonomisinde ve politikasında büyük kırılmalar yaratmış, Çin’in ekonomik kalkınmasını ve istikrarını tehlikeye sokmuştur. Ekonomisinde yaşanan ekonomik sarsıntı, Çin’in enerji üretimini de etkilemiştir. Çin’in genel olarak petrol üretim kapasitesinde azalma yaşanmamakla birlikte, Kültür devrimi sırasında, yeni petrol üretim bölgesinde (Daqing) üretim faaliyetleri sabote edilmiş, rafineri sistemleri, ulaştırma ve dağıtım alt yapısı ciddi bir şekilde zarar görmüştür. Devrim sırasındaki petrol endüstrisindeki oluşan olumsuzluklar rezerv geliştirilmesi hususunda ciddi gerilemelere de sebep olmuştur.

1960 ve 70’li yıllarda yaşanan ekonomik sarsıntılardan sonra, ülkeyi rayına oturmak için ekonomik reformlar üzerinde durulmaya başlanmıştır.

Söz konusu reform hareketleri Deng Xiaoping döneminde başlamıştır. Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra devlet yönetimini üstlenen kurucu önder ve devlet başkanı Mao Zedong’un ölümünden (9 Eylül 1976) sonra, bir başka önder ve devlet adamı olan Deng Xiaoping, ülkeyi fiili olarak idare etmeye başlamıştır. Her ne kadar Devlet Başkanlığı görevinde bulunmasa da, Deng reformist bir lider olarak 1978 yılından itibaren Çin’in yükselişin temellerini ortaya koymuş, Deng dönemi Pekin’in yükselişinin de başlangıcı olmuştur. Deng ile dört alanda (tarım, sanayi, savunma ve teknoloji) reform hareketi başlatılmış ve sosyalist bir pazar ekonomisi kurulmak istenmiştir. Deng öncelikle, Çin ekonomisinin gelişimi için bir dereceye kadar kapitalist sistemi benimsemenin gerekli olduğunu düşünerek, açık kapı politikası uygulamış ve özel ekonomik alanlar kurarak ülke ekonomisini yabancı yatırımlara açmıştır.
Çin’de kısmi olarak özel girişimciliğe izin verilmiş ve böylelikle devasa işgücüyle birlikte üretim süreci genişletilmiştir. Komünist ideolojiyle söz konusu yeni politikaları pragmatik olarak uyumlaştırmak için de içerde ideolojik açılımlar yapılmış, bu kapsamda Çin’in özellikleriyle birlikte sosyalizm inşası ilkesi benimsenmiştir. Dört modernleşme alanında ilkeler benimseyen Deng, Mao döneminde, özellikle Kültür Devrimi’nde tahribata uğrayan Çin ekonomisini canlandırmayı hedeflemiş, bu doğrultıda modern bir Çin yaratmak için kalkınma stratejisini ortaya konulmuştur.
1987’de olgunlaşan bu kalkınma stratejisi, 70 yıllık Üç Aşamalı Milli Kalkınma Stratejisi olarak kabul edilmiştir. Birinci aşamada 1980-1990 yılları arasında Çin’in Gayri Safi Milli Hasıla (GSMH) oranı bir kat artması, ikinci aşamada 1990-2000 yılları arasında GSMH oranının bir kat daha artması ve kişi başına düşen gelir 800-1000 Dolara yükselerek, halkın yaşam standardının “Küçük Refah” (Xiao-kang) seviyesine ulaştırılması öngörülmüştür. Bu aşamada GSMH’sinin bir trilyon Dolara ulaşması ve dünyanın önde gelen ülkeleri safına girmesi hedeflenmiştir. Üçüncü aşamada ise 30-50 sene içinde, yani 2030-2050 yıllarında GSMH’sinin iki kat artması ve kişi başına düşen gelirin 4000 Dolara yükselmesi amaçlanmış, böylelikle Çin halkının yaşam standardının, orta derecede gelişmiş ülkelerin seviyesine yükseltilmesi ve ülkenin temel modernleşme düzeyine ulaştırılması hedeflenmiştir.

Deng döneminde büyümeye ve dışa açılmaya yönelik ortaya konulan stratejik yönelim, Çin ekonomisinde muazzam genişleme hamlelerini beraberinde getirmiştir.

Çin ekonomik alanda yüksek büyüme oranları yakalayarak, GSMH’sinde büyük artışlar gerçekleştirmiş, ayrıca dünya ticaretinde merkez ülkelerden biri konumuna gelmiştir. Pekin’in dünya ekonomisinde yarattığı ivme ve yükseliş, endüstri, üretim ve ticaret yapısındaki genişlemeyle birlikte seyretmiştir. Yapılan çeşitli araştırmalara göre Çin’in ekonomik alanda büyümesinin önümüzdeki dönemlerde süreceği hesap edilmektedir. Deng döneminde ortaya konulan ekonomik açılım ve kalkınma politikaları, petrol ve doğalgaz sektörünü doğrudan etkilemiş, Çin’in enerji politikalarında yeni bir dönemin başlangıcına sebep olmuştur. Aller ve Ductor’un ifadesiyle üretim sürecinde enerjinin büyük bir rol oynadığı genel olarak kabul edilen bir olgudur. Bu kapsamda, Çin’de 1980’li yılların sonunda başlayan büyüme süreciyle enerji talebi arasındaki yakın bir ilişki bulunmaktadır. Çin’in ekonomisinde özellikle 1980 yıllardan itibaren yaşanan dönüşüm ve muazzam büyümeyle birlikte ortaya çıkan kentleşme, motorizasyon ve yapısal değişimler enerji talebini katlanarak arttırmıştır.
Çin’in endüstrileşme ve kentleşme yolundaki atılımları enerji talebinde muazzam artışları beraberinde getirmiştir. Çin’in bu dönemde izlediği enerji politikasının temelinde, artan enerji ihtiyacına paralel olarak, enerji sektörünü dış yatırımlara açma ve ulusal enerji şirketleri marifetiyle, üretim faaliyetlerinin yeni teknolojilerle artırılması ve enerji ihtiyacını karşılanması hedefi yer almıştır. Nitekim ekonomik dışa açılım politikalarıyla birlikte Çin’de petrol üretimi, yönetsel aygıtlar ve fiyatlandırma sistemi belirli ölçülerde ademi merkezileştirilerek piyasa sistemine bırakılmıştır. Petrol sektörünün geliştirilmesinde yabancı sermayeye konulan kısıtlamalar kaldırılmış, Batılı petrol şirketleriyle yabancı yatırımlar üzerine anlaşmalar yapılmıştır. Ayrıca bu dönemde ulusal petrol şirketleri kurulmuş, petrol yönetiminde merkezi kontrol sistemi gevşetilmiş, Çin’in enerji güvenliğini sağlamada ana sorumluluk ulusal petrol şirketlerine verilmiştir. Pekin bu dönemde de kendi kendine yeterli yapısını sürdürmüş, üretimin fazlasını ihraç etmeye devam etmiştir.

Çin’in enerji politikalarında üçüncü aşama ise 1993 yılında başlamıştır.

Çin, kendi kendine yeterli bir ülke olarak, 1960’lı yıllardan 1990’lı yılların başına kadar net bir petrol ihracatçısı ülke konumunda bulunmaktaydı. Öte yandan, 1993 yılında bu durum değişmiş, Çin tarihinde ilk kez net bir petrol ithalatçısı ülke olmuştur. Çin’in sanayi, ulaştırma, petrokimya ve konut sektörlerinde görülen yükselişe paralel petrol ithalatı o dönemden itibaren katlanarak artış göstermiştir. Başka bir ifadeyle, 1990’lı yılların başlarından itibaren, Çin’in petrol üretimi ile tüketimi arasında giderek artan bir fark ortaya çıkmıştır. Çin’in ekonomik büyümesinin getirdiği ivmeyle petrol tüketiminde yaşadığı artış, 2000’li yılların sonrasında büyük daha da hızlanmış ve günümüzde petrole olan bağımlılığını ortaya çıkarmıştır. Petrolün yanı sıra Pekin doğalgaz alanında da dışa bağımlı bir konuma gelmiştir. Ancak, petrole kıyasla, doğalgaza bağımlılığı daha geç bir zamanda başlamıştır. Artan üretim kapasitesine bağlı olarak, doğalgazın kullanım alanının genişlemesiyle 2007 yılı itibariyle Çin net bir doğalgaz ithalatçısı olmuştur.

Çin’in dünya enerji piyasasındaki yerine ve bağımlığına ilişkin olarak şunları ifade etmemiz olanaklıdır: Ekonomik alanda gösterdiği büyümeyle paralel bir şekilde, 1990-2015 yılları arasında Çin’in birincil enerji tüketimi (toplam petrol, doğalgaz, kömür, nükleer ve diğer alternatif enerji kaynakları tüketimi) yaklaşık altı kat artış göstermiştir. BP verilerine göre, 2016 yılı sonu itibariyle Çin dünyada birincil enerji tüketiminin %23’ünü tek başına gerçekleştirmekte ve enerji tüketiminde dünyada ilk sırada yer almaktadır. Çin’in birincil enerji tüketimi içerisinde kömür (%61.8), petrol (%18.9) ve doğalgaz (%6.2) tüketimi önde gelmektedir. Bu rakamla Çin dünyada en fazla enerji tüketimi gerçekleştiren ülke konumunda bulunmaktadır. Halihazırda kömür, Çin ekonomisinde temel enerji tüketim kaynağı konumunda bulunmakta iken, petrol ve doğalgaz tüketimi Çin’in toplam enerji tüketiminin yaklaşık dörtte birine denk gelmektedir. Çin’in 2016 yılı itibariyle dünya petrol üretim/tüketim ve ticaretinde yerine ilişkin şunları ifade etmemiz mümkündür:

BP rakamlarına göre, Çin’in 2016 yılı sonu itibariyle toplam kanıtlanmış petrol rezervi 3.5 milyar tondur (dünya rezervlerinin %1.5’i).

Çin bu kaynaklardan 2016 yılında 199 milyon ton petrol üretimi gerçekleştirmiştir. Aynı yıl gerçekleştirdiği toplam petrol tüketimi ise 578.7 milyon tondur (dünya tüketiminin %13.1’i). Çin’in yerel kaynaklardan yaptığı üretim ile toplam tüketimi arasındaki fark, petroldeki dışa bağımlılık durumunu ortaya koymaktadır. Başka bir ifadeyle, Çin ürettiğinden çok daha fazla petrol tüketmekte, tükettiği petrolü ise dış piyasalardan ithalat yoluyla sağlamaktadır. BP-Energy Outlook 2017 raporuna göre, Çin’in 2015 yılında petrol ithalatında dışa bağımlılığı %61 olup, bu oran 2035 yılında %79’a çıkacaktır. Yukarıda aktarılan veriler göz önünde tutulduğunda, Çin endüstrisinde yaşanan hızlı gelişmeyle birlikte, önümüzdeki yıllarda petrole olan talebinin daha da artacağı görülmektedir.
Çin petrolün yanı sıra, 2007 yılı itibariyle doğalgazda da dışarıya bağımlı bir konuma gelmiştir. Çin’in bu tarihten sonra doğalgaz ithalatı ve bağımlılığı giderek artmıştır. Çin’in dünya doğalgaz piyasalarında yerine ilişkin şunlar göze çarpmaktadır: BP verilerine göre, 2016 yılı sonu itibariyle Çin’in 5.4 trilyon m3 doğalgaz rezervi (dünya rezervlerinin %2.9’u) bulunmaktadır. Bu rezervlerden aynı yıl 138.4 milyar m3 doğalgaz üretimi (dünya üretiminin %3.9’u) gerçekleştirilmiştir. Çin’in 2016 yılında gerçekleştirdiği doğalgaz tüketimi ise 210.3 milyar m3’tür (dünya tüketiminin %5.9’u). Söz konusu rakamlardan görüleceği üzere, Çin ürettiği doğalgazdan daha fazla miktarda doğalgaz tüketimi gerçekleştirmekte, bu tüketimini karşılamak için doğalgaz ithalatı gerçekleştirmektedir. Ayrıca, ilerleyen yıllarda ekonomisinde yaşanacak genişlemeyle birlikte Çin’in doğalgaza duyacağı ihtiyacın artacağı göz önünde bulundurulduğunda, doğalgaz rezervlerinin tüketimini karşılamaya yetmeyeceği açık bir şekilde görülmektedir. Nitekim, Çin hükümeti doğalgaz talebinin 2020 yılında 400-420 milyar m3 erişeceğini öngördüğünü açıklamıştır.

Uluslararası Enerji Ajansı ise, 2040 yılı itibariyle Çin’in doğalgaz tüketiminin 600 milyar m3’e erişeceğini bildirmiştir.

Bu rakam 2016 yılı doğalgaz tüketiminin üç katını yansıtmaktadır. BP Energy Outlook 2017 raporuna göre Çin’in doğalgaz ithalatında dışa bağımlılığı 2015 yılında %30 iken bu rakam 2035 yılında %40’a çıkacaktır. Yukarıda aktarılan veriler altında, Pekin’in dünya petrol ve doğalgaz kaynakları ithalatına olan giderek artan bağımlılığının ekonomisinde yansımalarına baktığımızda ise şunları söylememiz mümkündür: Uluslararası Enerji Ajansı verilerine göre, dünyada petrol ve doğalgaz fiyatlarında ve Çin’in hidrokarbon kaynakları ithalatında yaşanacak artışa bağlı olarak, petrol ve doğalgaz kaynakları ithalatına ödediği ücret, 2015 yılında 150 milyar Dolar’dan 2040 yılında 680 milyar Dolar’a yükselecektir. Söz konusu rakam Çin’in ithalatta dışa bağımlılığın finansal alanda nasıl bir etki doğuracağını açık bir şekilde göstermektedir. Çin, artan enerji talebi karşısında ilerleyen yıllarda çok daha yüksek rakamlarda ve maliyetlerde enerji ithalatı gerçekleştirecektir.
Yukarıda aktarılan veriler bütün olarak düşünüldüğünde, Çin’in dünya hidrokarbon kaynaklarına duyduğu ihtiyacın ve ithalat bağımlılığının, hem ekonomik alanda büyük bir negatif yük oluşturduğu hem de enerji güvenliği sorununu ortaya çıkardığı açık bir şekilde görülmektedir. Çin’in ekonomisinde ve enerji tüketiminde yaşanmakta olan bu genişleme süreci, dünya ekonomisinde ve enerji piyasalarında büyük yansımalar ortaya çıkarmaktadır. Çin günümüzün en büyük ekonomisi olma yolunda ilerlemektedir. Çin’in ekonomik büyümesi ve üretim kapasitesi önümüzdeki dönemde de katlanarak artması beklenmektedir. Çin’in dünya ekonomisindeki artan konumunun enerji tüketimini de giderek artıracağı düşünülmektedir. Enerjiye duyduğu ihtiyaç Çin’de kapsamlı enerji stratejilerinin hazırlanması sürecini ortaya çıkarmıştır.
Yararlanılan Kaynaklar
Çağlar Şakı, Büyük Güçler Politikasında Orta Asya Enerji Kaynaklar: Jeopolitik Mücadele
Erkin Ekrem, Çin’in Orta Asya Politikası
Yang Xiancai, Çin Halk Cumhuriyet Tarihi
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Çağlar Şakı’ya aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Türkiye'de Sermaye Hareketleri Ve 2001 Ekonomik Krizi

1929 ekonomik krizinin tüm dünyayı sarsan yıkıcı etkisinden devletçilik-korumacılık politikasıyla kurtulan Türkiye Cumhuriyeti, hızlı bir şekilde sanayileşme dönemine giriş yapmış ve Cumhuriyet tarihi boyunca ortalama 4,9´luk bir büyüme yakalamıştır. 1980 sonrası dönemde IMF ve Dünya Bankası politikaları ekseninde yürütülen ekonomi politikaları doğrultusunda uygulanmaya başlanan neo-liberal politikalar sebebiyle sermayenin ekonomi üzerindeki otoritesi artmış ve büyüme hızı düşmüştür.
1929´dan sonra uygulanan devletçilik-korumacılık politikası doğrultusunda alınan tedbirlere baktığımızda dış dünyaya mümkün mertebe kapalı, dış işlemlerin sıkı bir şekilde denetime tabi tutulduğu, kendine yetebilmeyi öngören, dış pazarla alışverişini asgari düzeye indiren makro ekonomik devletçi politikaların benimsendiği görülmektedir. Bu dönemde Türk Lirası değer kaybetmesi, piyasalarda panik yaşanmasına neden olmuş ve döviz kontrolü yapacak, gerektiğinde para basacak, finansal araçlarla piyasadaki para miktarını ayarlayacak bir kurum ihtiyacı oluşmuştur. 1930´da Merkez Bankası´nın kurulmasıyla, piyasada meydana gelen kargaşanın spekülatörlerden, döviz satışı yapan tüccarlardan ve yabancı bankalardan kaynaklandığı tespit edilmiştir.
1930 yılında Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti kurulmuş; yerli malı üretimi ve tüketimi ile tasarrufa teşvik başlamış diğer yandan ithal malların tüketimi azaltılmaya çalışılmıştır. Dış ticaretin üzerindeki artan siyasi kontroller, işlerin büyük ölçüde takas anlaşmaları ile yürümesi, Cumhuriyet öncesinde yabancılara verilen ayrıcalıklı hakların kaldırılarak kamu hizmeti veren tüm kurumların millileştirilmesi 1930-1938 yılları arasında Türkiye Cumhuriyeti´nin ihracat fazlası vermesiyle sonuçlanmıştır.

1939-1948 döneminde savaş ekonomisi uygulamak zorunda kalan Türkiye, 1948 yılında ABD ile ekonomik iş birliği anlaşması imzalamış; sanayileşme ve dışa kapalı korumacı politikadan vazgeçerek ekonomisini yabancılara açmıştır.

ABD, Türkiye ile yaptığı ekonomik anlaşma doğrultusunda yaptığı yardımlara karşılık, Türkiye´nin “hür dünyanın hububat ambarı” olmasını talep etmiş ve sanayileşmeye çalışan ekonomiyi tarımda makinalaşmaya itmiştir. Öte yandan borcun geri dolar olarak ödenmesi teminatı, borç ile yapılan yatırımlar sonucu elde edilen gelirle yapılacak üretimin ABD´den yapılacak ithalat mallarıyla rekabet konusu oluşturmaması, alınan borç ile kurulacak üretim şirketlerinin hisselerinin çoğunlukla özel sektöre ait olması gibi şartlarla Türkiye ekonomisi 1970´li yıllara kadar ABD ve Batı Dünyası´nın montaj atölyesi olarak küresel kapitalist sisteme eklemlenmiştir.

İkinci dünya savaşından sonra İthal İkameci Sistem uygulamaya başlayan Türkiye kısmen de olsa iç ekonomiyi koruma kalkanı oluşturabilmiştir. Üretimde ara mallar ithal edildikten sonra, ülke içinde nihai mala dönüştürülerek tüketime sunulabilmiştir. Ancak üretimin bir şekilde ithalata bağlı olması döviz rezervindeki hareketlerin krize dönüşmesi hususunda oldukça kırılgan bir mekanizma oluşturmaktadır. Türkiye´nin bu dönemdeki sermayesi krediler ve yurtdışında çalışan işçilerin ülkeye getirdiği dövizler olmuştur. 1970 itibariyle İthal İkameci Politikanın sonunu getiren olayları şu şekilde sıralayabiliriz;
Türkiye siyasetinde meydana gelen kutuplaşmalar, o dönemin Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği´nden gelen komünizm tehlikesinin, ABD yanlısı uygulanan ekonomi politikalarına karşı bilenmiş toplum üzerindeki ayrıştırıcı etkisi sonrasına tüm dünyada yaşanan 1973 Petrol Krizi, devam eden ABD ambargosu ve 1974 Kıbrıs Harekatıdır. Bu kaotik ortamda ekonomik kriz ve toplumsal kriz iç içe geçmiş vaziyette gerçekleşmiştir.
1973-1974 ve 1978-1979 petrol şokları, istikrarsız ve değişken para ve maliye politikaları sonucu oluşan dış borç krizi, Türkiye ekonomisine küçülen bir ekonomi ve büyüyen enflasyon formu getirmiştir. Sanayicilerin kârı düşmüş, doların karaborsa fiyatı oluşmuş, Avrupa´da çalışan işçilerden gelen döviz miktarı azalmış, işsizlik artmış ve beraberinde grevler başlamıştır. Sendikalar ön plana çıkmış. Sermayedarlar ile sendikalar karşı karşıya gelmişlerdir. Karşıt görüşler arasında çatışmalar yaşanmaya başlamıştır.

1980 yılından itibaren Türkiye tekrardan dışa dönük büyüme stratejisine ve serbest piyasa mekanizmasına dönüş için, ihracata yönelik sanayileşme modelini ön plana çıkararak 24 Ocak kararlarıyla uygulamaya koymuş, iç talebi kısarak, döviz fazlası oluşturma; ihracat yaparak elde edilen gelir ile makina, teçhizat ve hammadde alma planı uygulamaya başlamıştır.

Bu amaçla devalüasyon yapılmış, ihraç edilecek mallar ucuzlatılarak cazip hale getirilmiştir. Kamu dış borcunun azaltılması için kamu harcamaları kısılmış, özelleştirme arttırılarak üretimde kalitenin artması amaçlanmış, ihraç mallarının rekabet gücünün arttırılması amacıyla da maliyetlerin düşük olması için ücretler baskılanmıştır.
1980 sonrası ülkelerin ekonomi politikaları ABD´nin tercihleri doğrultusunda gerçekleşmiştir. Sermaye hareketlerinin öneminin ve neo-liberal politikaların yerleşikliğinin en önemli kanıtlarından biri budur. 1981 yılında finansal serbestlik kararı alınmış ve oturmamış kararsız ekonomik sistem ile eksik hukuki altyapı karşısında 1982´de “bankerler krizi” yaşanmıştır. 1984 yılında alına karar ile Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının bankalarda döviz mevduat hesabı açmalarına, 1989 yılından itibaren de sermaye hareketlerinin serbest bırakılması ile ülkeye her türlü yabancı sermaye giriş çıkışına izin verilmiştir.
1984-1987 döneminde büyüme hızı ortalama %6.4 civarında iken, 1988-1989 döneminde %1.6´ya gerilemiş; net sermaye girişi 1 milyar doların altına düşmüştür. Gelir dağılımı tamamen bozulan ülkede ücretler asgari geçim standartlarının çok çok altına inmiştir. 1989´da dış ticaretini serbestleştirerek, IMF´nin konvertibilite koşullarını kabul ettiğini açıklayan ancak herhangi bir resmi gerekçe sunmayan siyasi irade, dış kaynak girişleri ile ekonomiyi canlandırmayı, kamu harcamalarını ve ücretleri arttırmayı hedeflemiştir. Bu noktadan itibaren senaryo diğer gelişmekte olan ülkelerin yaşadığı kriz süreçleriyle hemen hemen aynıdır.
Makroekonomik performans, net sermaye giriş-çıkışlarına aşırı duyarlı hale gelmiş; ekonomi dolarlaşarak, ulusal paraya olan talep azalmıştır. Yüksek kamu açıklarının, kısa vadeli sermaye hareketleriyle kapatılmaya çalışılması, faiz oranlarının yükseltilerek sermayenin ülkeye çekilmesi, düşük kur artışları; nihai olarak ülkeyi “sıcak para bağımlısı” haline getirmiştir.

”1990´da yaşanan krizlerin temelinde ise, kamu açıklarının iç borç ile finansmanında bankaların -kısa vadeli dış borçlanmayla, yabancı para pozisyonlarını açarak ve bilanço dışı repo işlemlerini büyüterek- üstlendiği aracılık işlevinin hızla gelişmesi, bir yandan iç borçlanmanın vadesini kısaltarak, diğer yandan para politikasının iç borçlanma düzeninin sürdürülmeye çalışılması ve bu durumun mali piyasalarda nispi bir istikrar sağlama amacını ön plana çıkararak enflasyonu indirmek için uygulanacak politikaların göz ardı edilmesi, yatmaktadır”.

Türkiye´de 1991 yılından sonra siyasal sistemde oluşan parçalanma; politik kaygılar doğrultusunda kamu ücretlerinde büyük artışlar gerçekleştirilmesine neden olmuştur. Kamudan sonra devlet tarım sektörüne de el atmış hem fiyatları yükseltmiş hem de destekleme alımları gerçekleştirmiştir. Finans sektöründe ise kamu bankaları aracılığıyla siyasi yakınlığı olan esnafa ve çiftçiye düşük faizli krediler sağlanmıştır. Kamu İktisadi Kuruluşlarının malları oldukça ucuz fiyattan satışa çıkarılmış ve bu kuruluşlar büyük zarara uğramışlardır. Yine 1994-1998 yılları arasındaki bu dönemde artış gösteren terör olaylarının maliyeti de ülke ekonomisine ilave bir yük bindirmiştir. Tüm bu maliyetler kamu bankaları bilançolarına “görev zararı” olarak kaydedilmiş, kamuoyundan ve meclis denetiminden gizlenmeye çalışılmıştır.
1994 yılından itibaren kamu açıkları Merkez Bankası´nın kaynaklarından kapatılmaya başlanmıştır. Hazine de yine bu dönemde Devlet İç Borçlanma Senetleri (DİBS) çıkararak ortalama %4 faizle Merkez Bankası´ndan borçlanmaya başlamıştır. Sonrasında ise şu döngü gerçekleşmektedir; Hazine, kamu bankaları ve tarımsal destekleme alımları aracılığıyla bu parayı piyasaya aktarıyor, faizler yükselmiyor, akabinde çıkarılan bir yasa doğrultusunda hazinenin merkez bankasına olan borcu siliniyor.
Bu süreçte ekonomi kısa çevrimli, mini büyüme-kriz-istikrar sarmalına sokulmuştur. Kamu kesimi borç sınırını aşmış, tasarruf ve yatırım yapamaz duruma gelmiş, bankacılık sistemini bloke ederek, reel sektörün kaynağını tüketmiştir. Özel sektör reel üretimden vazgeçmiş, spekülatif ataklı finans sektörüne yönelmiş, piyasa kuralsızlaşmış ve tüm ülkede gelir dağılımı bozulmuştur. 1990 sonrası on yıllık dönem tüm dünyada makroekonomik politikaların ve yaşanan krizlerin çeşitlilik sergilediği dünyanın en parlak on yılı olarak nitelendirilebilir. Türkiye´de de bu dönem 1994 öncesi ve sonrası olarak ikiye ayrılmaktadır.

“1994 yılından önce kamu kesimi faiz-dışı harcamaları, kamu gelirinden daha hızlı artmış, kamu kesimi faiz-dışı dengesi açık vermiştir. Faiz-dışı açığın milli gelire oranı 1989´da %1.7´den, 1991-1993 döneminde ortalama %6.4´e yükselmiş ve kamu borç stoku giderek artış göstermiştir. Merkez Bankası borç stokundaki artışı engelleyebilmek için finansman kaynağı sağlamıştır”.

1994 krizinden sonra kamu faiz dışı dengede kısmi iyileşmeler sağlanmış, bu sefer de kamu borç stokundaki artışın kaynakları değişmiş, reel faiz oranı ile milli gelir büyüme hızı arasındaki fark, 1997 itibariyle büyüyerek yeni bir krize dönüşmüştür. 1994 Krizi sonrası uygulanan 5 Nisan kararları, 1998 IMF programları çözüm sağlayamamış; 1998 Asya ve Rusya krizlerinin de etkileriyle gerçekleşen 1998 krizi Türkiye ekonomisinin ciddi bir biçimde daralmasına neden olmuştur.
Pek tabi bu durumda uluslararası sermaye hareketlerinin serbestleşmesi, hazır olmayan hukuki altyapı ve ekonomik taban, kökten gerçekleştirilmesi gereken reformlar yerine sıcak parayı çekici, kısa vadeli günlük çözümler üreten politik programların uygulamaya konulması ve başta ABD olmak üzere dünya ekonomik güçlerinin pazar arayışlarında gelişmekte olan ülkeleri kendilerine hedef seçmeleri Türkiye ekonomisinde ve dünyadaki diğer gelişmekte olan ülke ekonomilerinde yaşanan krizleri ortak paydada buluşturmaktadır. Ekonomiler uluslararası sermayenin peşine düşerek sanayileşme modeli büyüme yerine kısa vadeli sermaye akınlarının oluşturduğu yapay büyümeye önem vererek bir bakıma kendi sonlarını hazırlamışlardır.

2001 Krizi Öncesi Sermaye Hareketleri ve Makroekonomik Durum

1990´ların ikinci yarısı özellikle, makro ekonomik performans net sermaye girişi ile doğru orantılı bir konjonktür izlemiştir. Bu bağlamda kısaca ülke dışına tekrardan bakmak gerekmektedir. 1994-1995 Meksika Krizi sonrasında 1996-1997 yıllarında gelişmekte olan, gelecek vadeden ülkelere yönelik sermaye hareketlerinde bir artış yaşanmış, 1997 sonlarına doğru Asya´da, 1998´de Rusya´da, 1999´da Brezilya´da yaşanan krizlerden sonra bu artış yerini daralmaya ve duraklamaya bırakmıştır. 1995´ten sonra gelişim gösteren ekonomilerde finansal yatırımların çoğalması, bunun etkisiyle yeni yatırımcıların yeterli enformasyona sahip olmadan piyasalara spekülatif ataklarla girip çıkmaları kısa vadeli sermaye hareketlerinin artmasına ve hareket kabiliyetlerinin hızlanmasına neden olmuştur.
Uluslararası sermaye piyasalarındaki getiri ve beraberinde artan risk farklılıkları, gelişmiş ülkelerin konjonktürünü de duyarlı hale getirmiştir. 1996-1997 yıllarındaki bolluk döneminden Türkiye´de payına düşeni almış, dış piyasada faizlerin düşmesi ile yatırımcılara sunduğu arbitraj imkânı mali sermaye girişlerinin artmasına neden olmuştur. Merkez Bankası, kısa vadeli faiz oranlarında ani düşüş ve/veya yükselmeleri kontrol altına alabilmek için bankalar arası faiz oranının istikrarını korumaya çalışmış, piyasaların kaynak faiz oranını kabul etmelerini sağlamıştır. 1998 yılında para politikası programında ise Merkez Bankası iç varlık artışını sınırlayacağını sadece dış varlıklara yatırım yapacağını duyurmuştur.
Merkez Bankası 1996-1999 döneminde enflasyon kadar denge kur politikasına da önem vermiştir. Uluslararası bankalardan kredi kullanarak kaynak sağlayan yerli özel büyük firmalar da özel sektör borçlanması ile bu dönemde ciddi büyüklükte kaynak kullanmışlardır. Yine bu dönemde bavul ticaretinden gelen dövizler, kısmen Gümrük Birliği Anlaşması´nın da etkisiyle ithalatta görülen artış ve net hizmet ihracatındaki artışlar dış ticaret açığının artmasını engellemiştir. Parasal genişleme başlamış, Merkez Bankası´nın döviz rezervleri artmış, tabi bunların artmasına kaynak oluşturan kredi stoku da beraberinde artmış; yatırımlar ve milli gelir de artış göstererek enflasyon oranı da bu artışlara uyum sağlamıştır.

1998´e gelindiğinde Rusya Krizi, Türkiye ekonomisi büyüme hızını düşürecek etkiler göstermiştir; net sermaye akımı negatife dönmüş, bavul ticareti durmuş, iç borçlanma faizleri yükselmiştir.

1998´de IMF destekli bir istikrar programı açıklanmış ancak uygulanamamıştır. 1999´da gerçekleşen büyük deprem sonrası da kamu açıkları artmış, dış borçlanma artmış ve ekonomi %6.1 oranında küçülmüştür. 5 Nisan Krizinden sonra yaşanan beş yıl boyunca, krizden hiç ders çıkarılmamış gibi kalıcı çözümler üretilmeden, günübirlik politikalarla adeta daha güçlü bir krize davetiye çıkarılmıştır.

 
1996-1999 döneminde Merkez Bankası´nın izlediği genel yaklaşımın unsurlarını şu şekilde sıralayabiliriz:
“1. Kamu kesimi faiz-dışı dengesinde açık verilmemeye çalışılmış, 1996-1998´de kamu sektörü net dış borç ödeyici konumuna gelmiştir.
2.Kamu borçlarının iç borçla finansmanı, piyasa faizli nakit iç borç stokunun ve nominal faiz ödemelerinin hızlı artışı ile sonuçlanmıştır.
3.1999´da kamunun toplam borçlanma gereğinin milli gelirin %16´sına yakın bir seviyeye geldiği ve nakit iç borç stokunun geniş tanımlı para arzına oranının %50´ye yükseldiği ve mali sistem üzerindeki baskıların arttığı görülmektedir.”
Bankaların döviz pozisyon açıkları büyümüş bu durum kur riskinin artmasına neden olmuştur. Özel ticari bankaların açık döviz pozisyonları kamu bankalarına göre daha yüksek olduğundan kur riski bu bankalarda daha fazla görülmüştür.

“1999 yılında kısa vadeli mevduatların toplam mevduat içindeki oranı %72; ortalama vadesi 11.7 ay olan nakit iç borç stokunun toplam pasife oranı %30 olmuştur. 1999 sonu itibariyle, sabit getirili borçlanma araçlarının nakit iç borç stoku içindeki payı %75.8 oranındadır.”

1996-1999 döneminde yönlendirilen esnek kur rejimi ile reel kurda istikrar sağlanmaya çalışılmış, faizlerin piyasada belirlenmesine izin verilmiştir. Kamu kesimi net dış borç ödeyici konumuna gelmiştir, bu durum iç borç stokunu ve faizleri hızlı bir şekilde arttırmıştır. 1997´den sonra büyüme hızının düşmesi, sermayenin çekilmesi, iç borç stokunun aşırı miktarda artarak bütçenin reel faiz yükünü katlamıştır. Öte yandan ekonominin dolarlaşması, enflasyonun yükseleceğine dair oluşan beklentiler iç borçlanma ihtiyacını arttırarak, vade uzatımını zorlaştırmış ve mali sistemi baskılamıştır. Para ve kur politikası mali sistem üzerindeki bu baskıyı azaltmak için iç borçlanmayı kolaylaştırma yoluna gitmiştir. Bu sayede Türkiye 1998-1999 yıllarında yaşanan dış krizlerin domino etkisinden korunmuştur.

2000 Kasım- 2001 Şubat Krizleri

Türkiye´de gerçekleşen sermaye hareketleri ve bu doğrultuda yaşanan finansal krizlere genel bir bakış atıldıktan sonra, gelişmekte olan ülkelerde finansal serbestleşme ve dışa açılma akabinde yaşanan kriz süreçlerinin birbirleriyle hemen hemen aynı olduğu görülmektedir. Türkiye ekonomisinin en büyük sorunu iç ve dış siyasi yapıdan kaynaklanan ekonomik kısıtlardır. Başlangıcı 1990 yılında TL´nin konvertibıl para olarak ilan edilmesi ve sermaye hareketlerinin serbest bırakılması olan krizlerin temeli,1984 yılında getirilen döviz tevdiat hesabı açma izni ve daha da öncesinde serbest bırakılan faiz oranlarının hazırladığı taban üzerinde gelişmiştir. Finansal serbestleşme ekonominin reel kesimi ile finans kesimini zaman zaman karşı karşıya getirmiş, birindeki daralmanın diğerinde krize dönüşmesine sebebiyet vermiştir.
Krizler tarihi sürecinde Türkiye, IMF ile bir çok kez istikrar programları yapmış ancak enflasyonu düşürme ve ödemeler bilançosunu düzeltme konularında kalıcı bir başarı sağlayamamıştır. Ödemeler bilançosundaki açıkların kontrolden çıkması, siyasi çatışmalar ile ülkede kaotik bir ortamın oluşması, kredibilitenin ve güven duygusunun içeride ve dışarıda bir çok kez zedelenmesi, kökten çözüm üretecek yapısal reformların gerçekleştirilememesi, hukuki alt yapı eksiklikleri; enflasyonun kontrol altına alınamamasına, döviz ve faiz makasının açılmasına, bütçe açığının artmasına, iç ve dış faiz yükünün artmasına, dış borç hacminin ve taksit ödemelerinin miktarının çoğalmasına neden olmuştur.
Faiz ödemeleri ve sosyal güvenlik kuruluşlarına yapılan transferlerdeki yükselme artan kamu açıklarına, artan kamu açıkları da kronik yüksek enflasyona neden olurken, yükselen reel faizler de kamu kesimini daha da borçlandırarak borçfaiz döngüsünü oluşturmuşlardır. Aynı zamanda kamu bankalarının da görev zararları nedeniyle oluşan finansman ihtiyaçları da faizlerin artmasına neden olurken faiz ve kur riski oluşturarak banka sektörünün de kırılgan bir hal almasına neden olmuştur. Bankacılık sistemi içerisindeki kısa vadeli araçların hacmi artmış, bankalar reel ekonomiye fon kaynağı sağlayan aracılar olmaktan uzaklaşarak kamu açıklarının finansmanı rolüne bürünmüşlerdir. Bankalar çok ciddi kur ve vade riski ile karşı karşıya kalmışlardır.

Tüm makroekonomik göstergelerle beraber ekonomi bir krize doğru sürüklenirken, 9 Aralık 1999´da bir niyet mektubu verilmiş, 22 Aralık 1999´da IMF İcra Kurulu tarafından onaylanmış ve 2000-2002 yılları arasında uygulanacak bir istikrar programı oluşturulmuştur.

22 Aralık 1999´da yapılan 2000 yılı enflasyonu düşürme programı üç yıllık bir süre için hazırlanmıştır. Bu programın daha önce uygulana istikrar programlarından farkı süreli olması ve enflasyonla mücadeleyi hedeflemesidir. Merkez Bankası´nın 1999´da yayımladığı yıllık raporunda “Enflasyonu Düşürme Çerçevesinde Para ve Kur Politikaları” ana maddeleri şu şekildedir:
“1. 1 Ocak tarihinden itibaren bir yıl boyunca günlük olarak açıklanacak kur sepeti 1 ABD Doları + 0,77 Euro olarak alınmıştır.
2. T.C. Merkez Bankası, 2000 yılında kur sepeti artış oranını %20 olarak, yıl sonu TEFE artış hedefi ile uyumlu bir şekilde belirleyerek, kronik enflasyondan kaynaklanan ve enflasyonist süreci besleyen beklentilerin kırılması ve belirsizliklerin en aza indirilip buna ait maliyetlerin azaltılması hedeflenmiştir.
3. Program sırasında iki farklı kur rejimi uygulanması benimsenmiştir. Döviz kuru politikası Ocak 2000- Haziran 2001 dönemini kapsayan 18 aylık sürede “enflasyon hedefine yönelik kur sepeti”; bunu izleyen ikinci 18 aylık dönemde ise Temmuz 2001- Aralık 2002 “kademeli olarak genişleyen band” çerçevesinde yürütülecektir. 1 Temmuz 2001´de uygulanmaya başlayacak olan bandın toplam genişliği 31 Aralık 2001´de %7.5´e, 30 Haziran 2002´de %15´e ve 31 Aralık 2002´de %22.5´e yükseltilecektir.
4. IMF ile yapılan Stand-by anlaşması çerçevesinde belirlenen para politikası, T.C. Merkez Bankası bilançosundaki temel büyüklükler itibariyle izlenecek ve 1999 yılı sonundan başlayarak her üç ay sonu itibariyle bu büyüklüklere ilişkin veriler performans kriterlerine esas tutulacaktır.
5. Buna göre, bilançodaki “net iç varlıklar” kalemi değerleme hesabındaki değişmenin etkisi hariç, eksi 1.200 trilyon Türk Lirası olarak belirlenmiş ve 2000 yılı boyunca sabit tutulmuştur. Ancak bu kaleme her bir çeyrek içinde önceki üç ayın sonundaki para tabanı büyüklüğünün, artı-eksi %5´inin belirlediği maksimum sapma sınırlarının oluşturduğu bir band içinde hareket etme imkânı tanınmaktadır. Bu esneklik dönem içinde faizlerin ani ve aşırı hareketliliğini önlemeyi amaçlamaktadır.”

2000 yılı enflasyonu düşürme programında finansal yatırımların getirisi üzerindeki belirsizliğin en aza indirilmesi için Merkez Bankası döviz kuru çapasını uygulamaya koyarak; enflasyonist beklentilerin azalmasını, uygulanan programın güvenilirliğinin ve sürdürülebilirliğine olan inancın artmasını, geçmişteki programların başarısızlığının şu anki izlenen programı ve gelecekteki durumu etkilemeyeceği güvencesini sağlamak ve kur riskini azaltarak sermaye girişlerinin artmasını sağlamak olarak sıralanmaktadır.

Para politikası kanalında ise, Merkez Bankası bilançosunda yer alan sadece net dış varlıklar kalemindeki değişme parasal tabandaki değişme için baz alınmıştır. Merkez Bankası, programdaki kur politikasını desteklemek için net iç varlıklara belirli tavanlar koymuştur. Bankacılık sisteminde zorunlu karşılık oranı düşürülmüş, likidite miktarı arttırılmıştır.
“Net iç varlıkların toplam para tabanının +/- %5 etrafında eşdeğer bir bant içinde gezinmesine izin verilmiştir. Merkez Bankası´nın para politikasına etkisi net iç varlıklarla kısıtlanmış ve net iç varlıklar sabit hale getirilmiştir. Para tabanı, ödemeler dengesi aracılığıyla ve para politikası likidite genişlemesini, yabancı kaynak girişine bağlayarak oluşacaktır.” Net iç varlıklar ve net dış varlıklar kanalından baktığımızda öncelikle ihracat sonucu elde edilecek dövizin para tabanını genişleteceği düşünülmüştür.
Öte yandan ihracatçı mallarının üretimi için para talebi oluşturduğunda, ihracat kanalı ile ülkeye giren dövizin oluşturduğu parasal genişleme enflasyonist bir etki oluşturamayacaktır. Merkez Bankası´nın da para arzını arttırması ya da kısması ülkeye giren net dış varlık miktarı ile orantılı olarak ayarlanmıştır. Para kurulu uygulamasının benzeri olan bu durum, her gün değişen ancak önceden bilinen bir kurdan işlemlerin yapılması şeklinde uygulanan bir para politikasıdır.
Bu süreçte Maliye Politikası ise; gelir arttırıcı, harcama azaltıcı tedbirler alarak, özelleştirmenin hızlandırılmasını sağlayarak, iç borçlanmada uzun vadeli, değişken faizli tahvil ihracına yönelerek, faiz dışı fazlayı arttırarak kamu borcunun GSMH´ya oranını 2000 yılında %58´lere indirmeyi ve sonrasında da kamu kesimi mali dengesinde kalıcı bir iyileşme sağlamayı amaçlamıştır. Reel sektörde ise ücret politikası, fiyat artışları ve memur maaşları TÜFE oranına endekslenmiş, hedeflenen enflasyon oranı çizgisinde ayarlanmıştır.2000-2002 yılları arasındaki özelleştirme planına Petrol Ofisi, Tüpraş, GSM Lisansı, Türk Telekom, Vakıfbank, Çaykur, MKEK, Eti Holding ve TEKEL’in bazı bölümleri eklenmiş, 18 milyar dolarlık özelleştirme geliri elde edilmesi planlanmıştır.

2000 yılında başlayıp, 2002´de tamamlanacak bu süreçte nihai amaç, Merkez Bankası´nın fiyat istikrarını sağlamasıdır.

Mevcut durumdaki uzun süreli enflasyonist baskılar ve uluslararası sermaye hareketlerinden kaynaklanan istikrarsızlıklar Merkez Bankası´nı zorunlu bir reform sürecine itmiştir. Para politikasının birincil görevi enflasyon hedeflemesi olmuştur.
“Enflasyon hedeflemesi rejimi; Merkez Bankası´nın sürdürülebilir fiyat istikrarını sağlaması için, para politikasının, makul bir dönem için belirlenen sayısal bir enflasyon hedefine dayandırılması ve bunun kamuoyuna açıklanması şeklindeki para politikası uygulamasıdır.”
“Bu kapsamda temel hedef tüketici enflasyonunu; yapısal reformlarla desteklenen, tutarlı, güçlü, itibarlı ve süreklilik arz eden maliye, gelir, para ve kur politikalarının eş güdümlü uygulanması ile 2000 yılı sonunda %25, 2001 yılı sonunda %12 ve 2002 yılında %7 ye indirmektir.”
1996-2001 dönemi Merkez Bankası Başkanı Gazi Erçel, 19 Ekim 2000 tarihinde “Enflasyon Hedeflemesi” konulu açılış konuşmasında, enflasyon hedeflemesinin para politikasının şeffaf, güvenilebilir ve öngörülebilir olmasını sağlayacak temel koşullarını şu şekilde sıralamaktadır; enflasyona ilişkin orta vadeli rakamsal hedefler önceden kamuoyuna açıklanmalıdır; diğer nominal hedefler bir tarafa bırakılarak, fiyat istikrarı para politikasının tek hedefi olarak kabul edilmelidir; para politikası stratejisinde şeffaflığın arttırılması, para otoritelerinin planları, hedefleri ve kararları hakkında kamuoyu ve piyasalar bilgilendirilmelidir; merkez bankası kurumsal anlamda da operasyonel anlamda da bağımsızdır; uygun politika araçları geliştirilmelidir; para politikası aktarım mekanizması iyi anlaşılmalıdır; orta ve uzun dönemli enflasyon öngörüsü için güvenilir bir model geliştirilmelidir.

“Gazi Erçel, 2000 yılı enflasyonu düşürme programını da üç temel unsura dayandırmaktadır, bu unsurlar; programın başında kamu kesimi temel fazlasının yüksek tutulması, yapısal reformlar ve tutarlı gelir politikaları ile desteklenmiş döviz kuru ve para politikalarından oluşmaktadır.”

Burada işaret edilen nokta enflasyona sebep olan kamu kesimi dengesizliğinin giderilmesinin amaçlanmasıdır. Enflasyonla mücadele temeline dayanan programın diğer amaçlarını da kısaca şu şekilde sıralayabiliriz; ekonominin büyüme potansiyelini arttırmak, reel faiz oranlarını düşürmek, ekonomik kaynakların etkin ve adil dağılımını sağlamak, özelleştirmeye hız vermek, bankacılık sisteminin hukuki alt yapısını düzenleyerek güçlendirmek, mali yönetimde şeffaflığı sağlamak, vergi politikası ve idaresi ile sosyal güvenlikte reformlar yapmak.

Cumhuriyet tarihinin en sarsıcı krizleri olan Kasım 2000 ve Şubat 2001 krizlerinin çıkmasını engelleyemeyen bu programda; tarımsal desteklemede doğrudan gelir sistemine geçilmesi, girdi ve kredi desteklerinin azaltılması, kamu mali yönetiminde şeffaflık ve kamu bankalarının yeniden yapılandırılması gibi alt yapı düzenlemeleri de planlanmış ancak uygulamaya koyulmada başarıya ulaşılamamıştır.
Programın başarıya ulaşamamasının ve peş peşe çok ağır maliyetleri olan iki krizin yaşanmasının nedenlerine bakıldığında, bankacılık sisteminin ağırlığı ön planda görülmektedir. Denetimin yeterli olmaması, bankaların uygulanan istikrar programına sadık kalmaması, gerek bankacılığın geçmişten gelen alt yapı sorunları, gerek de enflasyonu düşürme programında ortaya çıkan uyum sorunları ve likidite yönetiminde de Merkez Bankasının rolünün kısıtlanması, sistem akışının kilitlenmesine neden olmuş, Kasım Krizi öncesi bankalar ciddi bir likidite sıkıntısı içine girmişlerdir.
Likidite sıkıntısı döviz talebini arttırmış, uygulanan döviz kuru politikasına da güven azalmıştır. 1990’lı yıllardan başlayan siyasi istikrarsızlıklar ve çatışmalar da ülke ekonomisini kırılganlaştıran, piyasada güven oluşmasını engelleyen bir etki oluşturmaktadır. Diğer yandan cari işlemler açığının artışı engellenememiş, faizler artmaya devam etmiş, TL aşırı değerlenmiş, mali sektörün sermaye yapısı kırılganlaşmış, kamu bankalarının görev zararı artmıştır. Dolayısıyla en başından 2000 yılı enflasyonu düşürme politikasının sağlam bir temele oturtulmadan uygulanmaya çalışıldığı anlaşılmaktadır.

2000 Yılı Enflasyonu Düşürme Programı sonrası Kasım 2000 krizi

Öncelikle 2000 yılı enflasyonu düşürme programının eksikliklerine ve ülke ekonomisini Kasım 2000 Krizi´ne nasıl sürüklediğine bakıldığında ayarlanabilir döviz kuru uygulamasının temel yanlışlıklardan biri olduğu görülmektedir. Bu uygulamanın beraberinde getirdiği sorunlar şu şekildedir:
– Ücretlerin ve ticarete konu olmayan malların yavaş ayarlanması nedeniyle ticarete konu olan malları üreten sektörlerin kârları azalmış ve TL´nin değeri artmıştır.
– Döviz kurlarının sabitlenmesi ödemeler dengesi krizine neden olmuştur. Uygun para ve maliye politikaları uygulanmadığından ülke parası reel olarak değerlenmiş, kısa dönemde ticarete konu olan malların üretim hacmi daralmıştır. Dolayısıyla cari işlemler açığı artmış, döviz rezervleri azalmıştır.
– Faiz oranları yeterince yükseltilemediğinden sermaye çıkışı gerçekleşmiş, parasal daralmayla beraber ödemeler dengesi krizine neden olmuştur.
– Merkez Bankası’nın para basımı sınırlandırılmış, iç varlıklarına sınır getiren sıkı para politikası uygulamaya başlamış, parasal tabanın genişlemesi net dış varlıkların artması ile sınırlandırılmış; Merkez Bankası Para Kurulu gibi çalışmaya başlamıştır, parasal tabanlı kısa vadeli sermaye giriş-çıkışları denetimsiz kalmıştır. Bu sistemde para kurulu, döviz rezervi ile yabancı varlıklarına orantılı olarak piyasaya likiditeyi sabit kurdan dövizlerin değişimi ile sağlayan bir kurul niteliğindedir. Reeskont ve açık piyasa işlemleri uygulayamaz ve piyasaya kredi veremez. Parasal taban ödemeler dengesine bağlı olarak artar.
Para Kurulu sermaye hareketlerini kontrol edemez, ulusal paranın aşırı değerlenmesini önleyemez. Kısa süreli sermaye girişi, parasal genişleme ve enflasyona neden olmakta, çıkışı esnasında da önce finans sektörü ardında da reel sektör ciddi mali kayıp yaşamaktadır. Merkez Bankasının pasifize edildiği bir sistem, sermaye hareketlerinin risklerine daha açık bir halde bulunmaktadır.

Başlangıçta, programın ilk yarısında ekonomik göstergelerde iyileşmeler görülmektedir.

Enflasyon oranı 2000 yılında TEFE´de %32.7, TÜFE´de %39 olarak gerçekleşmiş, 1999 yılında yaşanan depremin de etkisiyle %6.1 küçülen ekonomi, 2000 yılında %6.1 büyümüştür. Yine ilk yarıda görülen reel faizlerdeki düşüş, bankaların tüketici kredilerini genişletmelerine ve dolayısıyla tüketimin artmasına neden olmuştur. Bu sırada aşırı değerlenen yerli para karşısında ithal mallarının değeri ucuzlamış, iç talep ithalatı uyarmış ve bu durum da cari işlemler dengesini olumsuz etkilemiştir. 2000 yılında ihracat %3.4 artış göstererek 27,5 milyar dolara çıkarken, ithalat %32.7´lik bir yükselişle 54 milyar dolara çıkmış; dış ticaret açığı %89.1´lik artışla 27 milyar dolar rekoruna ulaşmıştır
Ayrıca kur çapası da tüketim malı ithalatında aşırı bir artış yaşanmasına neden olmuş, bu durum talep enflasyonunu arttırmış, fiyatlardaki artış saptanan döviz kurunun üzerine çıkmıştır. Sonuç olarak TL iyice değerlenmiş, ihracatta rekabet gücünü kaybetmiş, bu durum dış ticaret açığının artmasına neden olmuştur. Sermaye hareketleri açısından programın etkilerini incelediğimizde, yılın ilk yarısında uluslararası kuruluşların programa destek olmaları ve merkezi çevrelerin programın yürütüleceğine dair kararlılıklarını kamuoyuna duyurmalarının etkisiyle Eylül ayına kadar 11.2 milyar dolarlık sermaye girişi gerçekleşmiştir. Eylül ayından itibaren kaçaklar başlamıştır. Yıl boyunca Hazine 7.5 milyar dolar tutarında tahvil piyasaya sürerek sermaye girişlerine davetiye çıkarmıştır ve piyasaya sürülen tahvil tutarının yarısı uzun vadeli ayarlanmıştır.
Yılın ilk yarısında para ve maliye politikasına ilişkin hedefler gerçekleştirilmiş ancak dengeler bozulmaya başlayınca tavizler verilmiştir. Merkez Bankası´nın dış varlıklarla likidite oluşturmaya çalışması sonucu Kasım ayında dış varlıklarda ciddi azalmaların görülmesiyle sonuçlanmış nihayetinde Merkez Bankası net iç varlıklar tavan değerini ihlal ederek piyasaya likidite sağlamıştır.

Kasım 2000 Krizi

2000 yılı enflasyonu düşürme programı yılın ilk yarısı kısmen bir iyileşme sağlamış ancak, ikinci yarıda bir takım olumsuz gelişmelerle beraber tıkanıklıklar başlamış ve programın sürdürülemeyeceği anlaşılmıştır. Ülkeden sermaye kaçışının başlaması kasım ayında likidite sıkışıklığının krize dönmesine neden olmuştur. Merkez Bankası programın dışına çıkarak piyasaya müdahale etmek zorunda kalmış, bu durum ciddi sermaye çıkışına neden olurken, beraberinde döviz talebini ve kuru da arttırmıştır.
Yılın ilk yarısı görülen iyileşme halinin ikinci yarıda terse dönüp, krize neden olması; yapısal reformların gerçekleştirilememesi, Merkez Bankasının yetkilerinin kısıtlanarak para kurulu gibi çalışması ve gerektiği zamanlarda sermaye giriş çıkışlarını kontrol altına alacak müdahalelerde bulunamaması, bankaların açık pozisyonlarının giderek artması ve bu açıklarını kapatabilmek için döviz taleplerini arttırmaları ve döviz alabilmek için de TL taleplerini arttırmaları, bu gelişmelerin yerli ve yabancı yatırımcılarda spekülatif atakları tetiklemesi ve yatırımcıların birbirlerini etkileyerek yayılmacı bir psikolojiyle geniş hacimli sermaye kaçışlarının yaşanması şeklinde kabaca sıralanabilmektedir.
Yükselen piyasaların hepsinde görülen kur-bazlı uygulanan istikrar programlarında cari açık sermaye ortadan kaldırılmış olur, bunun sonucunda yerli para aşırı değerlenmiştir. Sıcak paranın -kısa vadeli sermaye girişleri- dış açık üzerinde bu kadar etkili olması da Merkez Bankası´nın politik manevra kabiliyetini kısıtlamaktadır. Bir yandan kur nominal çıpası uygulanan, diğer yandan ulusal parası değerlenen ülkelerde oluşan arbitraj fırsatından yararlanmak isteyen yatırımcılar sermaye akını oluştururlar ancak aşırı değerlenen ulusal para karşısında kaçınılmaz bir devalüasyon beklentisi oluştuğu anda da bu yatırımcılar geldiklerinden çok daha hızlı bir şekilde ülkeyi terk ederler. Sonuçta kur ters yönde faiz oranları ile birlikte fırlar ve hedef aşımı gerçekleşir. 2000 yılının ilk yarısı kamu borçlanma faizlerinin enflasyon oranının ve TL´nin aşınma değerinin üstünde olması bu dönemle gelen sıcak para için çekici bir güç oluşturmuştur.

2000 yılının ilk on ayında 15.2 milyar dolarlık net sermaye girişi gerçekleşmiştir.

Bu rakamın 5.7 milyar doları hazinenin tahvil ihracı karşılığında oluşurken, kalan kısmı ise ulusal bankaların yabancı bankalardan aldığı uzun (3.2 milyar dolar) ve kısa (3.6 milyar dolar) vadeli kredilerden oluşan borçlanmalardır. İlk on ay içerisinde gerçekleşen sermaye akını 2000 yılı dış borç stokunu 12.8 milyar dolar arttırmıştır. Buraya eklenmesi gereken husus dış borç stokunun artmasında kur arbitraj farkından faydalanmak isteyen yerleşiklerin yurtdışına çıkardıkları 5.3 milyar dolarlık bir sermaye çıkışının da etkili olduğudur. Yerleşiklerin yurtdışına çıkardıkları sermayenin yarıya yakını net hata ve noksan kaleminden oluşmaktadır. 2000 yılı enflasyonu düşürme programına güvenini kaybeden yabancı sermayedarlardan önce yerli yatırımcılar olmuştur.
Kısa vadeli dış borçların Merkez Bankaları rezervlerine oranı, para krizleri için öncü gösterge niteliğindedir. Rodrik ve Velasco bu oranı %60 olarak belirlemektedir. Türkiye´de bu oran 1989 yılından beri %100´ün altına düşmemiştir. 2001´in Haziran ayında %112 olan kısa vadeli dış borç/Merkez Bankası Rezervleri oranı 2001 Aralık ayında %145 seviyesine yükselmiştir. Ödemeler dengesi dış borç açığının, milli gelire oranının %4´ü aşması öncü göstergeler açısından “tehlikeli bölgeye” girildiğini göstermektedir.
Türkiye krizlerinde de bu oran hep %4´ün üzerinde seyretmiştir. Diğer yandan yerli paranın kısa vadede (2 yıl gibi) %25´in üzerinde değerlenmesi de tehlikeli bölgeye girildiğine işaret etmektedir.1998 yılında TÜFE bazlı reel efektif döviz kuru endeksi 120.9´olup, Kasım 2001´de ise 146.5´e fırlayarak iki yılda 25 puan artış göstermiştir. Tüm bu öncü göstergeler ışığında 2000 yılı ilk on ayı boyunca gerçekleşen sermaye girişleri, Kasım ayında 5.2 milyar dolarlık sermaye çıkışına dönüşmüştür.

“Merkez Bankası rezervleri 17-24 Kasım aralığında 3 milyar dolar, 14 Kasım-1Aralık aralığında ise 2.5 milyar dolar olmak üzere 5.5 milyar dolarlık kayba uğramıştır. Brüt döviz rezervi 24.4 milyar dolardan 18.9 milyar dolara inmiştir.”

Kasım 2000 Krizinin yaşanmasının bir diğer nedeni de bankaların açık pozisyonlarının 20 milyar doları bulmasıdır. Ziraat Bankası ve Halk Bankası görev zararları 1999´da 19 milyar dolar iken, 2000 yılında 21 milyar dolara çıkmıştır. Kamu bankalarının görev zararlarının GSYİH oranı %8,2´den %11,4´e fırlamıştır (OECD, 2002: Şubat). Likidite krizi öncesi finansal sistem iyice kırılgan bir hale gelmiştir. Piyasada likidite sıkıntısı başlar başlamaz bankalar pozisyonlarını kapatmaya çalışmış, kamu kağıtlarını ellerinden çıkarmaya başlamışlardır. Elinde en çok DİBS (devlet iç borçlanma senedi) bulunan Demirbank´ın bunları satmaya başlaması, devalüasyon beklentisi oluşturmuş ve piyasada bir telaş çıkarmıştır. Demirbank fona devredildiğinde 300 milyon dolar sermayesi, 4-5 milyon dolar kamu kağıdı elinde bulundurmaktaydır.

Kasım ayında artık iyice açığa çıkan likidite krizi sonrası gecelik faizler rekor seviyelere çıkmış, spekülatif hareketler başlamış, Merkez Bankası programın dışına çıkarak Net İç Varlıklar tavanını yok sayarak piyasaya likidite aktarmıştır. Açık piyasa işlemleriyle piyasaya likidite pompalayan Merkez Bankası´nın bu hamlesi döviz talebini arttırmıştır. Piyasanın tedirginliği geçmemiştir. Merkez Bankası Net İç Varlıklar tavanı uygulamasına geri döneceğini açıklamış, IMF´den Ek Rezerv Kolaylığı adı altında 7.5 milyar dolar kredi almaya karar vermiştir. Bu arada Demirbank tüm alacak ve borçları devlet garantisi altında olmak üzere TMSF´ye devredilmiş ardından bütün bankalardaki mevduat ve borçlar devlet garantisi altına alınmıştır. Böylece yabancı bankalar geri dönmeyen kredilerin risklerini de üzerlerinden atmışlardır. Bu uygulama “ahlak-dışı yutturmacanın” resmiyet kazanmasıdır.

Kasım Krizi´nden sonra IMF´den sağlanan ek kredi ve destek ile faizler aşağıya çekilmiş ve sermaye çıkışı durdurulmuştur.

IMF bu desteğiyle, Kasım Krizi atlatıldıktan sonra programa tekrar geri dönülmesi gerektiği fikrini ve olumlu sonuçlar elde edilebileceğine dair inancını ortaya koymuştur. Kasım ayının ilk yarısında uygulanan program sayesinde daha önce ulaşılamamış makroekonomik seviyelere ulaşılmış, mevcut kriz atlatıldıktan sonra, yapısal reformlar ve özelleştirmeye de hız verilerek programa devam edilmesi durumunda tüm hedeflerin gerçekleşeceği yanılgısına düşülmüştür.

Şubat 2001 Krizi

Şubat 2001´de Başbakan ve Cumhurbaşkanı arasında yaşanan gerginlik ikinci bir spekülatif atakla sonuçlanmış, 19 Şubat tarihinde 7.6 milyar dolarlık döviz talebi gerçekleşmiş, Merkez Bankası bunun 1.2 milyar dolarına cevap verebilmiştir. Kur nominal çıpasının kaldırıldığı açıklanmış ve Cumhuriyet tarihinin en ağır finansal krizi yaşanmıştır. Türkiye´nin kredi notu düşürülmüş, risk pirimi arttırılmıştır. 21 Şubat´ta Interbank´ta gecelik faizler %4018.6 oranına çıkarken, 19 Şubat´ta 686.500 TL olan dolar, TL´nin %40 devalüe edilmesiyle 28 Şubat´ta 960.000 TL olmuştur. Kurun serbest bırakılmasıyla iki hafta içerisinde dolar 1.200.000 TL´ye yükselmiştir. Ocak ayında %60´larda iken şubat ayında %70´lere çıkan faiz oranı iç borçları çevrilemez hale getirirken, yüksek iç borç stoku, artan enflasyon oranı, TL´nin aşırı değerlenmesi halihazırda kriz için gerekli ortamı oluşturmuşlardır. Merkez Bankası´nın döviz rezervleri hızla erimiş, ocak ayında 24.8 milyar dolar olan brüt döviz rezervi Mart ayında 18.5 milyar dolara düşmüştür.
Bu dönemde yaşanan yoğun sermaye çıkışının 11,166 milyar dolarlık kısmını kısa vadeli sermaye oluşturmuştur. Bu noktada varılan sonuç spekülatif amaçlı gerçekleşen uluslararası sermaye hareketleri finansal krizlerin temel nedenlerinden birini oluşturmaktadır. Ocak-Ekim döneminde gerçekleşen sermaye akını Kasım 2000-Haziran 2001 döneminde terse dönmüş ve sermaye hareketlerinde GSMH´nın %12´sine denk gelen bir çıkış yaşanmıştır. Diğer yandan ekonominin içinde bulunduğu yapısal sorunlar, kaynakların etkin kullanılamaması, ülkeye giren yabancı sermayenin döviz kazandırıcı cari işlemler yerine geri dönüşümsüz alanlarda harcanılması ve bu durumun cari açığı daha da arttırması, sermaye hareketlerinin krizleri tetikleyebilecek ölçüde etki gösterebilecekleri kırılgan bir ekonomik yapının oluşmasına neden olan diğer etkenler olarak sıralanmaktadır.

Uluslararası sermaye hareketlerinin serbestlik kazanmasıyla beraber başlayan finansal krizler, 1990´dan sonra sıcak paraya dayalı büyüme modeli uygulayan Türkiye´de art arda iki büyük kriz yaşanmasına neden olmuş, bu krizlerin maliyeti mali kesimden çok daha fazla reel kesime çıkmıştır.

Ülke ekonomisi topyekûn küçülmüştür. 2001 yılının ilk yarısına kadar 18 banka TMSF´ye devredilmiş, TESK´in verilerine göre 52.800 işyeri kapanmıştır. Gelir dağılımı ülke genelinde bozulmuş, çok az bir kesim ciddi zenginlik içinde yaşarken, nüfusun büyük bir kısmı açlık ve geçim sıkıntısı içine düşmüştür. Ülkede toplumsal gerginlik had safhaya gelmiştir. İşsizlik oranı 2000 yılında %6.5 iken, 2001 yılında %8.6´ya, 2002 yılı başında ise %11.8´e ulaşmıştır. Ülkede 2.5 milyon kişi işsiz kalmıştır.
Yararlanılan Kaynaklar
Necla Buruc Akdemir, Uluslararası Sermaye Hareketlerinin Finansal Krizlere Etkileri: 2001 Türkiye Krizi
Korkut Boratav, Türkiye’de Finansal Krizin Oluşumu” İktisat İşletme ve Finans
Gülten Kazgan,İktisadi Düşünce veya Politik İktisat’ın Evrimi
Çağlar Keyder, Türkiye’de Devlet ve Sınıflar
Ercan Uygur, 2000 Kasım ve 2001 Şubat Krizleri Üzerine Değerlendirmeler, Mülkiyeliler Birliği Dergisi
İdris Akkuzu, Türkiye´de Finansal Liberalleşme ve Şubat 2001 Krizi
Şevket Pamuk, Kısa Vadeli Sermaye Hareketlerinin Ekonomik Etkileri ve Türkiye Örneği
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Necla Buruc Akdemir’e aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Ekonomik Krizlerin Sebepleri Ve Ortaya Çıkış Süreçleri

Ekonomik krizlerin türlerini, modellerini detaylı bir şekilde aktarmaya çalıştıktan sonra, genel olarak ekonomik krizlerin nasıl ortaya çıktığını ve bu krizlerin ortaya çıkmasında hangi nedenlerin etkili olduğunu ortaya koyabilmek gerekmektedir. 1990 yılı sonrası Türkiye’de ortaya çıkan ekonomik krizlerin yoksulluk ile ilişkisini ele alan çalışmanın bu kısmında, ekonomik krizlerin nasıl oluştuğu/ortaya çıktığını anlayabilmek için öncelikle, ekonomik krizlerin hangi sebeplerden dolayı ortaya çıktığını ele almak daha faydalı olacaktır. Ekonomik krizlerin ortaya çıkış sebeplerinden bahsedilirken de, krizlerin ortaya çıkmasında etkili olan birtakım göstergelere de yer verilmesinin doğru ve yerinde olacağı düşünülmüştür.
Ekonomik Krizlerin Sebepleri
Türkiye’de yaşanmış önemli krizlerin ortak sebeplerini açıklayabilmek, ekonomik krizlerin sebeplerini ortaya koyabilmek ile daha kolay olacaktır. Bu konuyu açıklığa kavuşturabilmek için de, gelişmekte olan ülkelerin piyasalarında meydana gelen krizlerin sonuçlarına ve istatistiksel göstergelerine ihtiyacımız vardır. Türkiye’de son yıllarda yaşanmış olan krizler, genellikle döviz veya bankacılık kaynaklı krizlerden oluşmaktadır. Bu yüzden krizlerin ortaya çıkmasında etkili olan göstergeler de, genellikle döviz rezervi veya döviz üzerinden yapılmakta olan sermaye hareketleri ile ilişkili olmaktadır. Bu duruma dayalı olarak ortaya çıkan göstergeler değişik iktisatçı ve yazarlar tarafından ele alınmakla birlikte, bu göstergeleri ekonomik krizlerin sebepleri olarak ele alabiliriz. İlk olarak Uygur’un, 2000 Kasım-2001 Şubat krizlerini incelerken ortaya çıkartmış olduğu kriz göstergeleri şunlardır:
* Kısa Vadeli Dış Borç/ Döviz Rezervi
* Cari Açık/ Döviz Rezervi
* Cari Açık/ GSYİH
* Toplam veya Kısa Vadeli Dış Borç/ İhracat
* Bankacılık Kesimi Açık Pozisyonu/ Döviz Rezervi
* Banka Kredisi/ Döviz Rezervi
* Para Arzı/ Döviz Rezervi
* Yerli Paranın Değer Kazanması
* Sermaye Hareketlerinde Dalgalanma
* Dış Borç Faizinde ve Risk Priminde Yükselme/ Dalgalanma
* Kısa Vadeli İç Faizde Dalgalanma
Bu ekonomik krizlere sebep olan göstergelerden bazıları Toprak tarafından ele alınarak yorumlanmıştır. Bu yorumları kısaca şu şekilde açıklayabiliriz :
* Kısa vadeli dış borç/ döviz rezervi: Bir ekonomide meydana gelen kısa süreli faizler, o ülke ekonomisindeki para politikasının bir göstergesi olmaktadır. Türkiye’de döviz, faiz ve borsa bu anlamda birbirinden ayrılamayan üçlü bir ilişkiyi oluşturmaktadır. Kısa vadeli faiz oranları, IMF programının süresine bağlı olarak dış kaynak girişimine daha duyarlı hale gelmiştir. Bu duruma bağlı olarak gecelik faiz oranlarında meydana gelen dalgalanmaların büyüklüğü, krizlerin habercisi olmaktadır. Türkiye’deki gelişmeyi bu duruma örnek gösterecek olursak; 2000 yılında kısa vadeli dış borçların döviz rezervine oranı yaklaşık olarak 1 civarında iken, 2000 yılı sonunda 1,5’a yaklaşmıştır.
* Cari açık/ döviz rezervi, cari açık/ GSYİH: Döviz rezervinde bir azalma meydana gelir, cari açık da artış gösterirse, doğal olarak cari açığın döviz rezervine oranında bir artış meydana gelir. Mesela, cari açığın döviz rezervine oranı 1999 yılında % 5,9 iken, bu oran 2000 yılının sonunda % 50’ye ulaşmıştır. Bir ülkenin ulusal parasının reel olarak % 25’e ulaşarak değer kazanması, cari açık/yurt içi milli gelir oranının da % 4’e ulaşması demek, o ülkenin krize girmekte olduğunu gösterir.
* Döviz kurunun değer yitirmesi/ yerli paranın değer kazanması: Ayarlanabilir sabit kur sisteminin uygulanmasından dolayı, 2000 yılı boyunca TL, döviz karşısında değer kazanmaya devam etmiştir. Bu durumda bir ülke, ekonomisini düzeltmeye çalışan bir program uyguladığı takdirde, o ülkede maalesef olması gereken durumların aksine gelişmeler meydana gelecektir. Eren ve Süslü ise, ekonomik krizlerin meydana gelmesinde etkili olan bu göstergeleri; ekonomik krizlerin doğacağı konusunda beklentileri beslemekte olan ‘’Ön göstergeler’’ ve krizlerin boyutları/büyüklüğü hakkında bilgi verebilecek ‘’Temel göstergeler’’ olmak üzere iki şekilde incelemiştir. Bu göstergeler şunlardır:
* Ön göstergeler: Reel kurun aşırı değer kazanması, M2 (vadeli mevduat) para arzının uluslararası rezerv oranında veya cari açıkların GSMH’ye oranında meydana gelen aşırı yükselmeler gibi.
* Temel göstergeler: Döviz kurlarında meydana gelen aşırı dalgalanmalar, gecelik faiz oranlarında meydana gelen yükselmeler, döviz rezervlerinde önemli miktarlarda meydana gelen azalmalar gibi.
Krizlerin doğmasına yol açan bu göstergelerden kısaca bahsettikten sonra, ekonomik krizlerin sebeplerini bazı yazarlar tarafından şu şekilde açıklayabiliriz:
Ekonomi dizisinde en çok genel kabul gören yazarlardan olan Mishkin’e göre ekonomik krizlerin temel sebepleri;
* Faiz oranlarının yükselmesi, belirsizliklerin artması, varlık piyasalarının bilanço üzerindeki etkileri, bankacılık sektöründe oluşan problemlerden oluşmaktadır.
Mishkin’e göre bu dört temel faktör, ekonomik krizlerin temelini oluşturmaktadır. Ancak bu çalışmada, Aslan Eren ve Bora Süslü tarafından ele alınan ekonomik krizlerin temel sebeplerinden yararlanılacaktır. Bu doğrultuda bu iki yazara göre ekonomik krizlerin genel olarak sebepleri şunlardır:
* Makroekonomik yapının sürdürülememesi
* Ters seçim ve ahlaki tehlike problemi
* Finansal liberalleşme
* Sürü psikolojisi
Makroekonomik Yapının Sürdürülememesi
Gelişmekte olan ülkeler son yıllarda dış kaynaklardan yararlanarak büyüme yoluna gitmişlerdir. Ülke hükümetleri sermaye kapasitesinin sınırlı olması, uzun süreden beri yeni reformlara ihtiyaç duyulması ve ekonominin dengesizleşmesinden dolayı uluslararası sermayeye yönelik politikaları uygulamaktadır. Bu durumda ülkelere sermaye girişini hızlandırabilmek için, para ve maliye politikaları etkili olmaktadır.
Para ve maliye politikalarının amacı dış sermayeyi çekebilmek olduğundan dolayı, ekonomiyi yöneten kişiler, kur kaybını minimize edebilmek ve bu durumda faiz oranlarından meydana gelen kayıpları alternatif yatırımlara oranla yüksek tutabilmek için faiz oranlarını yükseltmeleri gerekmektedir. 1990’lı yıllarda yaşanan deneyimlere bakıldığı zaman, sermaye hareketlerine açık olan ve yumuşak sabit kur sistemini izleyen gelişmekte olan ülkelerde bu durumlara bağlı olarak parasal krizlerde artışlara rastlanılmıştır. Sabit kur politikasının uygulanması ve faiz oranlarının yükselmesi sonucunda, uluslararası sermaye ülkelere çekilmeye çalışılmaktadır. Böylece, kısa süreli borçlanmalarda aşırı artışlar meydana gelir ve varlık fiyatları reel ekonomiden kaparak şişmeye başlar. Bu durum finansal sektörün zayıflamasına yol açar. Böylece piyasalar dengesizleşerek altüst olur ve yabancı yatırımcılar döviz kaybına uğrar. Durum böyle olunca, ülkeler krize sürüklenir ve sabit döviz kuru sisteminden esnek kur sistemlerine geçmeye çalışırlar. Ancak, esnek kur sistemlerinin de ülkedeki istikrarı bozma riski oldukça yüksektir. Bu yüzden sabit kur sisteminden çıkış zamanını iyi ayarlayabilmek gerekir.
Ters Seçim ve Ahlaki Tehlike Problemi
Bankaların müşterilerine kredi verebilmesi genellikle, ‘’Asimetrik Bilgi Problemi dediğimiz sorunlara yol açmaktadır. Bu durumun ortaya çıkmasında, bankalar borç verirken alıcılarının güvenli veya güvensiz olduklarını tam olarak ayırt edemezler.
Bu yüzden bankalar durum böyle olunca, bütün müşterilerine yüksek faiz uygulamak zorunda kalırlar. Bu tür uygulama sonucunda da ‘’Ters seçim’’ ortaya çıkmaktadır. Günümüzde ekonomik krizlerin en önemli sebeplerini; ahlaki tehlike problemi oluşturmaktadır. Ahlaki tehlike olarak adlandırılan bu terim, işlerin kötü gitmesi durumunda bedeli ödeyecek olan bir başka kişiyse eğer, riski alacak olan kişinin alacağı riskin ne kadar olacağına kara vermesi gerektiği her durum için kullanılmaktadır. Ahlaki tehlike probleminde tasarruf sahipleri, mevduatları bankaların devlet güvencesi altında olduğunu düşünerekten bu mevduatları izlememekte ve bu konuda hiçbir tedirginlik duymamaktadır. Bu durumda bankalar, devlet güvencesi altında riskli olan projeleri destekler ve genel olarak ekonomiyi krize sokarlar.
Finansal Liberalleşme
Son yıllarda Türkiye’de ve dünya ekonomisinde yaşanan ekonomik krizlerin belki de en önemli sebebini; finansal serbestleşme olgusu oluşturmaktadır. Küreselleşmek adına verilen mücadeleler, sermaye hareketlerinin değişmesine yol açmıştır. Kısa süreli spekülâtif bir hal alarak resmi kanallardan özel kanallara inen bu sermaye hareketleri, ülkelerin ekonomilerinde son derece oynaklıklara sebep olmaktadır. Gelişen bir ekonomide; gelir dağılımında adaletli olunması, fiyatlarda istikrarın sağlanması, katma değeri yüksek olan malların üretime sokulması, denk bütçe gibi makroekonomik şartlar sağlanmadan, finansal serbestleşmeye geçilirse eğer ülkeler, yarardan çok zarara uğrar. Bu durumda bir ekonomide yapısal ve kurumsal zayıflıklar söz konusu olursa, ekonomide sermaye hareketlerini sağlayabilecek olanaklar sınırlı olur ve bu durumda yüksek faizlerin sunulması ile kısa süreli sermaye akımları cezp edilmeye çalışılır. Bu durumda finansal serbestleşmeye dayalı olarak, ülkelerde kriz riski artar. 1990 yılından itibaren günümüzde meydana gelen ekonomik krizlerin belki de en önemli sebebini oluşturan bu finansal serbestleşmenin getirmiş olduğu olumsuzlukların temelinde şu hususlar bulunmaktadır :
* Finansal sistemin, finansal serbestleşmeye dayalı olarak düzgün bir şekilde işleyebilmesi için yeni finansal kurum ve araçlara ihtiyaç bulunmaktadır. Ancak, bu kurum ve araçların bulunması epey zaman almakta ve finansal akışının güçleşmesine sebep olmaktadır.
* Son yıllarda para üzerinden spekülâtif işlemlerle para kazanma amacında olan şirketler, olası risklere karşı bir önlem aracı olarak fonları düşünmüşler; ancak bu fonlar, uygulamada spekülâtif bataklıklara dönüşmekte ve fon piyasalarında olan bitenin ne olduğunu izlemeyi güçleştirmektedir.
* Para üzerinden para kazanma amacında olan bu şirketlerin devreye girmesi durumunda, piyasalarda kârın yüksek olması beklenmektedir. Bu beklentilerin, yabancı ve yerli olan sermayeler tarafından da desteklenmesi üzerine, rasyonel olması beklenilen davranışlar yerini sürü psikolojisine bırakarak olası krizlerin oluşmasına zemin hazırlamaktadır.
Sürü Psikolojisi
Bir ülkenin krize girmesine neden olan etken, o ülkenin ekonomik büyüklüklerinin sürekli kötüye gitmesi durumu etkili olmaktadır. İktisadi birimler, mevcut olan bu durumu rasyonel olarak düşündükleri takdirde spekülâtif ataklar krizleri meydana getirmektedir. Fakat iktisadi birimler, bu bilgileri rasyonel bir şekilde kullanmazsa yani ekonomide bir bozukluk varmış gibi hareket ederlerse, bu durum krizlerin oluşmasında bir başka sebebe yol açmaktadır. Bu durumun ortaya çıkmasında işte bu ‘’Sürü psikolojisi’’ etkili olmaktadır. Bu tür krizlerde para ve maliye politikalarının sonuçları değil de, bu politikaların iktisadi birimler tarafından nasıl algılandığı önem kazanmaktadır. Bu durumda bütün iktisadi birimler aynı anda aynı bilgiye sahip olmadıklarından, diğer iktisadi aktörlerin nasıl davrandıklarını izlemek durumunda kalırlar. Örneğin, bankaların mali durumları ve kararlarıyla ilgili bir spekülâtörün önemli bir bilgiye sahip olduğunu varsayalım. Bu yatırımcının sahip olduğu portföyünde bir değişiklik meydana gelir ve diğer yatırımcılar da bu durumu üzerine bu yatırımcının bilmediği bir bilgiye sahip olduğunu düşünerekten aynı eğilimi gösterdikleri anda, bu durum böyle sürer gider. İşte sürü psikolojisi dediğimiz bu durum, bu şekilde ortaya çıkmaktadır.
Ekonomik Krizlerin Ortaya Çıkışı
Kısa dönemde ortaya çıkan finansal krizler, genellikle yabancı kısa süreli olan fonların ülkeyi hızlı bir şekilde terk etmesiyle döviz kurlarında, enflasyon oranlarında ve faiz oranlarında ani yükselmeler meydana gelmekte ve bu durum kısa sürede üretim ve yatırım düzeylerinde azalmalara neden olarak reel sektörleri etkileyebilmektedir. Bir ülkede meydana gelen krizler, başta bu ülkenin yakın ekonomik ilişkiler içerisinde olduğu ülkeleri etkilemekle beraber, diğer ülkeleri de etkileyebilmektedir.
Krizlerin ilk olarak başladığı bu ülkelerde ihracat daralır, ihracatın daralması ile uluslararası finans piyasalarında tedirginlik artar. Bu durum, mevcut olan olumsuzlukları daha da arttırmakla beraber ortaya çıkan bu kriz, işgücü piyasalarından, sağlık-eğitim ve sosyal harcamalara kadar giderek yoksulluk ve gelir dağılımına doğru ilerlemektedir. Krizlerin ortaya çıkış süreci Koyuncu ve Şenses’e göre bu şekilde ele alınmıştır. Krizlerin ortaya çıkış sürecini bu şekilde aktaran bu iki yazardan sonra Toprak, ekonomik krizlerin ortaya çıkışını gelişmiş ülkeler ve gelişmekte olan ülkeler bazında ele almıştır. Bu yazar, krizlerin ortaya çıkış sürecini; gelişmiş bir ülke olarak ABD’yi, gelişmekte olan ülkelerden de Latin Amerika ve Güneydoğu Asya’yı ele alarak açıklamıştır.
Gelişmiş bir ülke örneği olarak ABD’de meydana gelen ekonomik krizlerin ortaya çıkış süreci şu şekildedir: Bankaların bilançolarının kötüleşmeye başlaması, faiz oranlarını yükseltir, bu durumda borsada düşüşler ve belirsizliklerde artışlar meydana gelir ve sonuçta ters seçim ve ahlaki tehlike problemi ortaya çıkar. Bu duruma bağlı olarak, ekonomik faaliyetlerde bir düşüş meydana gelir ve banka panikleri artarak yine ters seçim ve ahlaki tehlike problemi ortaya çıkar.
Gelişmekte olan ülke örneklerinden Latin Amerika’da ve Güneydoğu Asya’da meydana gelen ekonomik krizlerin süreci ise şu şekilde işlemektedir: Yine banka bilançolarında kötüleşmenin meydana gelmesiyle, borsada düşüş ve belirsizliklerde artış meydana gelir. Bu duruma bağlı olarak, ters seçim ve ahlaki tehlike probleminde artış meydana gelir ve bununla birlikte, döviz krizleri oluşur. Döviz krizlerinin meydana gelmesi, ters seçim ve ahlaki tehlikeyi daha da arttırarak, ekonomik faaliyet düzeyinin azalmasına yol açar. Sonuçta bankacılık krizleri meydana gelir ve ters seçim ve ahlaki tehlikenin artması ile beraber, ekonomik faaliyetler daha da kötüleşir.
Ekonomik krizlerin oluşum sürecini bu şekilde ele alan bu yazara göre, bu süreci görsel olarak şu şekilde gösterebiliriz:
 

Ekonomik krizlerin oluşum sürecini ele aldığımız tablodan da anlaşılacağı üzere, bir krizin oluşumu; belirli olan finansal, sektörel, mali kaynaklı olan sebeplerin yanı sıra yabancı sermayeden de kaynaklanmaktadır. Bu şekilden de anlaşılacağı üzere ekonomik olan durumları politik, uluslararası ve diğer sebeplerden kaynaklanan unsurların etkilemesiyle, krizler kaçınılmaz bir hâl almaktadır. Dünya Bankası ( 1998 )’in yayınlamış olduğu bir rapora göre ise, bankaların vermiş olduğu kötü ödünçler, resesyonlar ve bir ülkenin ulusal parasında meydana gelen aşırı değer kayıpları ekonomik krizlerin bir sonucu olmaktadır.
Ekonomik Krizlerin Özellikleri
1990 yılında ve sonrasında ortaya çıkan krizlerin kendine has özelliklerinin anlaşılabilmesi için, 1990 yılından önce ortaya çıkan krizlerle karşılaştırabilmek gerekir. Bu sebepten dolayı yeni krizlerle eski krizleri; hızları, etki alanları, uygulanan politikalar ve finansman araçları bakımından incelemek ve farklı yanlarını ortaya koyabilmek gerekmektedir. 1990 yılı öncesinde ortaya çıkan krizler ile 1990 yılında ve sonrasında ortaya çıkan krizler arasında şu farklılıklar söz konusudur:
* 1930’lı yıllarda ortaya çıkan krizler, dünya ekonomisinde reel ve finansal piyasaları etkilediğinden dolayı küresel nitelikli olurken, 1980’li ve 1990’lı yıllarda ortaya çıkan krizler daha çok, ‘’Bölgesel’’ niteliklidir.
* Her üç dönemde de finansal araçlar önemli rol oynamaktadır. Ancak, 1920’li yıllarda uluslararası sermaye hareketlerine hâkim olan ülkelerden başta ABD olmak üzere, diğer ülkelerin finansal araçları ‘’Devlet tahvilleri’’ olurken; 1970’li ve 1980’li yıllarda ise, bu tahvillerin yerine ‘’Banka finansmanı’’ geçmiştir. 1990’lı yıllarda ise krizlerin rol oynadığı finansal araçlar, ‘’Hisse senetlerinden’’ oluşmaktadır.
* 1930’lu yıllarda ortaya çıkan krizlere, ülke hükümetleri ve Merkez Bankası çok az müdahale edebilirken; 1980’li ve 1990’lı yıllarda ise, borç veren ülkeler bankacılık sisteminde risklerle karşı karşıya kaldıklarından, bu yıllarda ortaya çıkan krizlere başta IMF olmak üzere, uluslararası bütün kuruluşlar çabuk ve etkili müdahalelerde bulunabilmişlerdir.
* Krizlere karşı borçlu olan ülkeler her üç dönemde farklı tepkiler vermişlerdir. Bu duruma bağlı olarak, 1930’lı yıllarda mal piyasaları ve finansal piyasalar ortadan kalktıktan sonra sermaye ithal eden ülkeler, bu yıllarda yabancı piyasalara olan bağlılıklarını ve dışa olan yükümlülüklerini azaltabilmek için ‘’İthal ikameci politikalara’’ yönelmişlerdir. 1980’li yıllarda ise, liberalleşme hareketlerinden dolayı ülkelerin dışarıya olan yükümlülükleri azalmakta ve ihraç piyasalar varlığını sürdürdüğünden dolayı ithal ikameci politikalar artık çok cazip gelmemektedir. 1990’lı yıllarda ise, hükümetler eskisi kadar yabancı fonlara yönelmediklerinden yabancı sermayenin girişlerini sterilize edebilmek (arındırabilmek) için de sıkı para politikalarına yönelmişlerdir.
* Son farklılık krizlerin çözümüne yönelik olmakla birlikte; ödemeler dengesi krizlerinde krizlerin çözümüne yönelik olarak devalüasyonla beraber sıkı para ve maliye politikaları uygulanırken; finansal krizlerde ise, para arzını arttırıp, faiz oranlarını düşürmeye yönelik bir çözüm ortaya çıkmaktadır. Oysa bu düşen faiz oranları borcu olan ülkelerin borç yükümlülüklerini azaltırken, ödemeler dengesi krizlerini daha da kötüleştirmektedir.
Genel olarak ekonomik krizlerin özelliklerini şu şekilde sıralayabiliriz :
* Krizler, aşırı üretimden kaynaklı olarak ortaya çıkan bir olgudur.
* Krizler genel olmanın yanı sıra, genelleştirilebilir özelliktedir.
* Krizler zaman zaman meydana gelebilirken, krizlerden geri dönebilmek de mümkündür.
* Krizler kapitalist sistemle bütünleşmiş olmakla birlikte, kapitalist sistemin de ayrılmaz birer parçasıdır.
* Krizler, aniden ve beklenmedik bir zamanda ortaya çıkarlar.
* Krizler; kamu harcamalarının yükselmesi ve bütçe açıklarına sebep olan hiperenflasyon sorununu meydana getirirken; yükselen cari açıkların önlenememesi sonucunda yapılan devalüasyonlar şeklinde de ortaya çıkabilir.
* Krizler, önceden tahmin edilemez.
* Krizler, bulaşıcı hastalıklar gibi anında yayılabilirler.
* Krizler, tekrardan gündeme gelebilir.
* Krizler, kısa veya uzun süreli olarak ortaya çıkmaktadır.
* Kriz kelimesini her duyduğumuzda, genel olarak yaşantımızı tehdit eden ve tehlikeye sokan olumsuz durumlar olarak adlandırırız. Fakat krizler; yeri geldiğinde bizlere fırsat sunar, imkân tanır ve bazı şeylerin farkına varmamızı sağlar. Bu doğrultuda krizleri her daim, olumsuz olarak adlandırmamız doğru değildir.
Yararlanılan Kaynaklar
Hande Aslan, 1990 Yılı Sonrası Ortaya Çıkan İktisadi Krizler, Bu Krizlerin Yoksulluk Üzerine Etkileri Ve Çözüm Önerileri Üzerine Bir Çalışma
Ercan Uygur, Türkiye’de Ekonomik Kriz: Oluşumu, Seyri ve Geleceği, İktisat İşletme ve Finans Dergisi, Cilt:9
Orhan Bilge, Ekonomik Krizlerin Yoksulluk Üzerine Etkileri
Metin Toprak, Küreselleşme ve Kriz
Tülay Arın, Krizin Yapısı ve Geleceği
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Hande Aslan’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

ABD Dış Politikası Ve Amerikan Hegemonyasının Tesisi

Amerika Birleşik Devletleri politikacıları, izolasyoncu bir dış politika anlayışıyla, özellikle Batı Avrupalı devletler arasındaki güç ve çıkar mücadelesinden uzak kalarak dünyanın diğer ulusları için politik bir model olma amacıyla dünya savaşına dönüşen Avrupa mücadelesine müdahil olmak zorunda kalmışlardır. Birinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde içe kapanma refleksiyle eski kıtadan çekilen ABD’liler, bir süre İkinci Dünya Savaşı’na da müdahil olmak istememişler; fakat Japonya’nın Pearl Harbour askeri üssüne yönelik saldırısıyla tekrar askeri kapasitesini devreye sokarak savaşa dahil olmuşlardır. SSCB’nin Avrupa ve Asya kıtasında nüfuz alanları oluşturmasıyla birlikte içe kapanma eğilimleri dizginlenmek zorunda kalınmıştır. Immanuel Wallerstein, ABD ve SSCB’nin aralarındaki hegemonya mücadelesi kapsamında nüfuz alanları oluşturarak doğrudan sıcak çatışmadan uzak durduklarını ve mücadelenin daha çok çevre devletlerde vesayet savaşları şeklinde gerçekleştiğini savunmaktadır. Bu kapsamda her iki kutup da kendi kendi kurumsal organizasyonlarını tesis ederek liderlik etmeye çalışmışlardır. Özellikle ABD kurumsal bir yapı içinde ekonomik ve askerî işbirliği mekanizmalarını devreye sokarak, uluslararası hegemonyasına işlerlik kazandırmıştır.
ABD’nin Dış Politika Anlayışı
ABD’nin İngiltere’ye karşı ayaklanarak bağımsızlığını elde ettiği tarihten uluslararası arenada bir dünya gücü olarak belirdiği tarihe kadar ABD genelde liberal değerlerin savunucusu olarak ön planda durmak istemiştir. Bu bağlamda 1776 tarihli “Bağımsızlık Bildirgesi”nde bireylerin özgürlüğüne ve teşebbüs hürriyetlerine sıkça atıfta bulunulmuş ve ABD zamanla bu değerleri dış politikasında da yüksek sesle dillendirir hale gelmiştir. Bu açıdan küresel bir oyuncu olmasıyla birlikte ABD dış politikasının teorisinde değer vurgusu önemli bir yer tutar hale gelmişse de dış politikanın doğası gereği moral unsurlarla süslenmiş söylemlerin pratikte uygulanması çoğu zaman mümkün olmamaktadır.
ABD’nin dış politik karar alma sürecinde devlet başkanı önemli bir fonksiyon üstlense de iki kanatlı parlamento devlet başkanını dengeleyici bir işlev görmektedir. Ayrıca basın, sendika mensupları, iş adamları, entelektüeller ve dini kanaat önderleri tarafından yürütülen lobi çalışmaları vesilesiyle çeşitli çıkar gruplarının talepleri de dış politik karar alma sürecinde dikkate alınabilmektedir. Bu açıdan, neredeyse dış politik kararlar, iç politik aktörlerin rızası olmadan alınamamaktadır. Kurucu halkın Avrupa’daki zulüm ve yoksulluktan kaçan topluluklardan müteşekkül olması, bağımsızlık sürecinde ve sonrasında da etkisini hissettirmiştir. Dış politika açısından öncelikli amaç Avrupa devletleri arasındaki çıkar ve güç mücadelesinden olabildiğince uzak durmak olarak belirlenmiştir. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından SSCB’nin bölgesel anlamda nüfuz alanları oluşturması ve iktisadi ve politik anlamda Avrupalı müttefiklerin neredeyse tükenmiş olmaları, ABD’yi küresel bir liderlik mücadelesine girişmek konusunda teşvik etmiştir. Söz konusu bu küresel çaptaki liderlik mücadelesi iki kutuplu bir uluslararası sistemin ortaya çıkmasına da yol açmıştır. Bağlantısızlar adıyla eski sömürge devletlerin üçüncü bir kutup olma teşebbüsleri başarılı bir şekilde sonuçlanmamıştır. Neticede bu devletler başlangıçta ulusal bağımsızlık hareketlerini destekleyen SSCB’ye yakın olmuşlarsa da ekonomik sebeplerden ötürü giderek ABD politikalarına angaje olmak zorunda kalmışlardır.

ABD Dış Politikasında Değer Vurgusu
Değerler, toplumun doğasını, toplum içindeki bireylerin bu topluma karşı olan yükümlülüklerini, belirli bir toplumun diğer topluluklarla olan ilişkilerini ve “Nasıl bir dünya tezahürü söz konusu olmalı ?” sorusuna yönelik algıyı kapsamaktadır. Bu açıdan ABD toplumunun tesisi ve kurumsallaşarak devletleşme süreci, ABD’li ve Avrupalı pek çok yazar tarafından, Rousseau’nun “toplum sözleşmesi” adlı eserindeki fikirlerinin vücut bulmuş hali olarak kabul edilmektedir. Politik kültürün tesisi sırasında bireyler ve toplum arasında özgürlük ve güvenlik ikilemi temelinde oluşan diyalektik görünüm, zamanla gündelik hayatlara sirayet ederek içselleştirilir ve nihayetinde politik kültür, esasında bir sentez olarak mevcut görünümüne kavuşur.
ABD’li yazarlara göre ABD, kuruluş itibarıyla bir takım moral değerler üzerine inşa edilmiş olup, ABD’li karar vericileri için bu değerler üzerinden politika üretimi zorunlu olmuştur. Böylesine bir yapı ABD üzerinde, diğerlerine karşı sorumluluk ve yükümlülükler doğurmaktadır. Bu anlayışa göre, eşsiz konumu ve yapısı itibarıyla ABD, diğer geleneksel devletlerden farklıdır ve benzersiz bir görünümdedir. Bu değerler 17. Yüzyıl liberal düşünürlerinin “bireylerin devredilemez hakları” olduğu görüşlerine dayandırılmaktadır. Jefferson’ın kaleme aldığı “bağımsızlık bildirgesi” tam olarak: Kendi kaderini tayin hakkı, çoğunluk yönetimi – azınlık hakları, ifade özgürlüğü, federalizm, erkler ayrılığı, kamusal alanda fırsat eşitliği, kanunilik gibi değerler çerçevesinde şekillendirilmiştir. Max Weber’e göre fikirler, güçlü toplumsal gruplar tarafından etkili toplumsal pratiğe dönüştürülür ve bu çoğunlukla örgütlenme içindeki politik kültürü şekillendirme kabiliyetine sahip olan elitler vasıtasıyla gerçekleştirilir. ABD’de bu misyonu basın, sendika mensupları, iş adamları, entelektüeller ya da dini kanaat önderleri tarafından yürütülen, çeşitli politik lobi faaliyetleriyle içli – dışlı olan, politik karar verici erk üstlenmiştir. Bu vesileyle, ABD liderleri aldıkları kararlarla, ABD iç ve dış politikasını yalnız etkilemekle kalmamakta, yukarıda bahsi geçen süreç vasıtasıyla, karar alma sürecinde bizzat çeşitli çıkar gruplarının talepleri doğrultusunda yönlendirmelere de maruz kalmaktadırlar. Haliyle ABD karar vericileri için hareket alanları zımni olarak yeniden belirlenmiş olmaktadır.
ABD Dış Politikası ve Karar Verme
ABD Başkanı, dış politikanın oluşturulması sürecinde önemli bir işleve ve ağırlığa sahip bulunmaktadır. Başkan resmi olarak hükümetin başındaki isim olmanın yanında, ordunun ve diplomasinin de başı olarak, dış politika oluşum sürecinde anahtar konumdadır. Diğer devletlerle müzakere etme yetkisi yalnızca başkana tanınmıştır. Başkan’dan yetki almadan hiç kimse hukuksal anlamda müzakerelerde bulunamaz. Ayrıca büyükelçileri ve Dışişleri Bakanlığı (Department of State), Savunma Bakanlığı, Ulusal Güvenlik Danışmanlığı ve CIA gibi dış politika karar verme sürecinde son derece etkili ve önemli olan kurum ve kuruluşların yöneticilerini atama yetkisi, ABD Başkanı’na aittir. Başkana geniş yetkiler tanınmış olmasına rağmen, Başkan bu yetkilerini kullanırken sınırsız hareket etme kabiliyetine de sahip değildir. Anayasanın Senatoya tanıdığı yetkilerle Başkanın yetkileri dengelenmektedir. Örneğin; Başkan diğer devletlerle müzakere edip antlaşmaları imzalasa da söz konusu bu antlaşmaların yürürlüğe girebilmesi için, senatonun onayı gerekmektedir. Bu açıdan Wilson döneminde imzalanan 1919 Versailles Antlaşması ve Clinton döneminde imzalanan Kapsamlı Nükleer Testlerin Yasaklanması Antlaşması, senato tarafından onaylanmayarak yürürlüğe girmemiştir. Ayrıca, başkanın atamaları gerçekleştirme yetkisi olsa da senatonun bunu uygun bulması gerekmektedir.
ABD’li karar vericiler için etkileşimin yoğun olduğu bir ortamda iç ve dış politikanın birbiriyle ahenk içinde yürütülebiliyor oluşu, dış politik kararlarda belli bir meşruiyet zemini yaratarak, rahat hareket alanı oluşturmasına da engel değildir. Toplumsal görüşün dış politik kararlar doğrultusunda kanalize edilemediği durumlarda, sonucun olumsuz olması da kaçınılmaz bir olgu olarak hemen ortaya çıkmaktadır. Bu doğrultuda “Dünya için iyi olan Amerika için de iyidir.” ya da tam tersi bir anlayış çerçevesinde iç ve dış politik gelişmeler aynı paralelde değerlendirilir ve tek taraflı olduğu kadar, mesihçi bir anlayışla da ABD dış politikası, özellikle de II. Dünya Savaşı sonrası uluslararası yapıyı/sistemi, kendi değer yargıları çerçevesinde şekillendirmeyi istemektedir.
İç politikada olduğu kadar dış politikada da karar vericiler belli bir meşruiyet kaygısı gütmek zorunda oldukları için, ABD kamuoyunun hassasiyetlerine de kulak vermek zorundadırlar. Söz konusu moral unsurlar, ABD koloni geleneğine kadar izi sürülebilecek ve devletleşme sürecinde de yol gösterici olmuş esaslara dayanmaktadır. Bu açıdan ABD kurucu halkı, anavatanlarındaki baskı ve zulümden kaçarak, ABD’ye yeni bir gelecek inşa etmek için gelmiş olan göçmenlerden oluşmaktaydı. Çoğunluğunu Avrupa kıtasından gelen insanların oluşturduğu bu yeni toplum, devletçi olmayan ve otoriterlikten uzak bir örgütlenme tesis ettiler. Haliyle ABD’de bireyciliğin ön planda olmasına ve başta ekonomi olmak üzere pek çok alanda devletin rolünün sınırlı bir şekilde belirlenmiş olmasında, söz konusu bu etmen etkilidir.82 Bu bağlamda, Avrupalı devletler arasındaki ilişkilere ve politikalara karşı mesafeli olan bu yeni topluluğun, Avrupa ile olan ilişkilerin, mümkün olduğunca en alt düzeyde sürdürülmesi gerektiğini düşündüğü ve izolasyonizmi desteklediği tezi çeşitli yazarlarca savunulmaktadır.

İzolasyonizm Politikası ve ABD istisnacılığı Tezi
Lipset’e göre Avrupaya özgü bir feodal geçmişin ve bürokratik yapının olmaması, toplumun göreceli de olsa eşitlikçi yapısı, başarı odaklı değer sistemi, nispi gönenç seviyesi ve endüstrileşme kaynaklı demokratik-politik geçmişinin yarattığı sosyal ve politik ortam, sınıf bilinci gibi sol akımların kök salabileceği bir zeminin ortaya çıkmasına mahal vermemiştir. Ayrıca tüm bu özellikler de ABD’li yazarlarca, ABD tarzı endüstriyel demokratikleşmenin üstünlüğünün bir sonucu olarak algılanmakta ve yorumlanmaktadır. ABD’ye göç eden göçmenler, kendi ülkelerindeki koşulları değiştirmek için mücadele etmek yerine, yeni kıtaya göç etmeyi tercih ettiler ve ev sahibi devletin birey ideolojisini benimsediler. Bu ideolojik değişim aynı zamanda sınıf bilincinin ortaya çıkmasını geciktirdi ve her yeni göç dalgasıyla birlikte sosyal, politik ve ekonomik dokuda değişimler meydana geldiği için, dayanışmacı toplum anlayışı birey ideolojisi karşısında gelişim imkanına sahip olamadı. Aynı zamanda göç, ABD’de belli bir kesimin etnik temelli olarak ön plana çıkmasına da engel oldu ve bu sayede üst bir kimlik olarak kolayca ABD yurttaşlığını benimsenebildi.
ABD’nin kurucuları, Avrupa politikalarına angaje olunması durumunda, Avrupalı devletler arası çıkar çatışmalarına doğrudan müdahil olunacağını ve bunun ister istemez ABD iç politikasında da doğrudan olumsuz sonuçlara yol açacağı yönünde, uyarılarda bulunmuşlardır. Bu bağlamda, ABD’nin ikinci başkanı olan John Adams: “Mümkün olduğunca ve olabildiğince, kendimizi Avrupa politikalarından ve mücadelelerinden uzak tutmalıyız.” diyerek, ABD’nin kendi sınırları dışında tehlikelerle karşı karşıya kalabileceği gibi, Avrupa’nın tarihten kalma “yozlaşmış yönetim anlayışı” yüzünden içeride de demokratik hak ve özgürlüklerin kaybedilmesi riskiyle karşılaşılabileceği uyarısında bulunabiliyordu.
Her ne kadar “izolasyonizm tezi” savunuluyor olsa da kolonilerin, Yedi Yıl Savaşları’nda İngiltere’ye kaptırdığı Kuzey ABD’deki topraklarına, On Üç İngiliz Kolonisinin bağımsızlığına vereceği destekle dönebilmeyi arzulayan Fransa’yla İngiltere’ye karşı girdiği müttefiklik, bağımsızlık yönünde atılmış en önemli diplomatik adımdır. Ayrıca yeni kurulan ABD için 19. yüzyılın ilk çeyreğinin sonlarına kadar bağımsızlığa yönelik Avrupa kaynaklı tehdit devam etti ve bu da Avrupa Güçler dengesinin yakından takip edilmesini gerektirdi. Örneğin; Napolyon Savaşları sırasında, ABD’nin tarafsız olarak tüm taraflarla ticaret yapmak istemesi, İngiltere engeline takıldı. 1812 yılında İngiltere’nin Washington DC’i bombalamasına yol açtı ve dönemin başkanı James Madison, başkenti terk etmek zorunda kaldı. 1823’te Mondroe Doktrini’nin ilan edilmesi bile, İngiltere’yi Amerikan kıtasından uzaklaştırmakta yeterli olmadı.  Dış politikada izolasyonizm yüksek sesle sıklıkla dillendirilmesine karşın Eugenie’e göre, ABD’liler bağımsızlıktan bugüne kadar hiçbir zaman izolasyonist politika gütmediler. ABD gibi bir sanayi gücünün kendisini dünyanın geri kalanından soyutlayarak içe kapanacağını düşünmek mümkün değildir. ABD kendi şartları altında mevcut konjonktürü değerlendirerek başka hiçbir ulusa ya da topluluğa bağımlı olmadan, buna kendi değerlerini ve kavramlarını da enjekte etmeye çalıştı. George Washington’ın, “Veda Konuşması”nda üzerinde hassasiyetle durduğu konu; diğer uluslarla “daimi ittifaklar”dan kaçınılması gerektiğidir. Genelde savunulanın aksine 1890 – 1914 yılları arasında ABD hükümetleri dışa açılım konusunda hızlı adımlar attılar. Keza bu dönem pek çok yazar tarafından, ABD`nin de hiç yabancısı olmadığı globalleşme kıvılcımının yayılma gösterdiği bir dönem olarak işaret edilmektedir.

19. Yüzyılın başlarında ABD sanayisinin hızla gelişmesinin ardından, sanayisi gelişmiş kuzey eyaletleri, güney eyaletlerinin hammadde kaynakları üzerinde İngiltere ile rekabet halindedir. Kuzey kendi sanayisi için güneyin ürettiği hammaddenin dışarı çıkmasını istemedi ve bu amaçla iç savaştan önce düşük olan gümrük vergisi miktarı oranı, kuzeyin savaşı kazanmasıyla beraber artırıldı. İç savaş Güney ekonomisine ciddi zarar verirken, savaş sahası olmayan ve savaş ekonomisinin sayesinde üretim kapasitesini artıran Kuzey, ekonomik ve askeri bir dev haline dönüştü. 19. Yüzyıl sonlarında İngiltere’nin hegemonik gücünün temel taşı olan ekonomik kapasitesi, çağın teknolojisinin gerisinde kaldı ve özellikle de I. Dünya Savaşı’nın ardından İngiliz hegemonyasının sürdürülebilirliği ortadan kalktı. Böyle bir ortamda sahip olduğu askeri, ekonomik ve teknolojik kapasite itibarıyla ABD, en uygun hegemonik aday olarak belirmiş olsa da iç kamuoyunun karar verme sürecindeki etkinliği yüzünden, böyle bir pozisyon karşısında isteksiz kaldı. “Açık Kader” (Manifest Destiny) anlayışına göre de Birleşik Devletler, kendisini dünyanın geri kalanından soyutlayarak örnek bir model olabilecek ve diğer uluslar tarafından gıptayla seyredilecektir. Bu açıdan ABD, yüksek idealleri ve amaçları ile dünyaya en iyi şekilde hizmet edecek olan bir devlettir. ABD’lilerin mücadelesi özgürlüğü korumak ve yaymak üzerine kurulu ayrıcalıklı ve kutsaldır. Böyle bir amaca ulaşabilmek için, ABD’nin kendisini dünyanın geri kalanında soyutlayarak, diğer tüm uluslar için iyi bir örnek teşkil etmesi gerekir. Bu aynı zamanda ABD ulusunun bir yükümlülüğüdür.
Daha çok ABD sağı tarafından referans gösterilen “Amerikan istisnacılığı tezi” iç politikada devlete dar bir hareket alanı çizerek, bireylere faydalanabilecekleri daha geniş bir liberal hak ve özgürlükler ortamı temin etmektedir. Bu kavram ekonomiye devlet müdahalesinden kaçınılarak, tüm ekonomik faaliyetlerin pazar tarafından şekillendirilmesini ifade etmektedir. Uluslararası ilişkilerde ise; ABD izlenmesi gereken bir lider olarak “evrensel değerler”e sürekli vurgu yapan ve ABD ulusu için iyi olan değerlerin, tüm dünya ulusları için de iyi olduğuna inanmış ve bu doğrultuda tarihten gelen birikimiyle dünya politikasında ağırlığı olan bir devlettir. Bu bağlamda 2012 başkanlık seçimlerinde cumhuriyetçi aday Mitt Romney’nin şu sözleri, bu bakış açısından izler taşımaktadır:
“Amerika dünyaya önderlik etmelidir. Ben, eşsiz tarihi ve dünyadaki rolüyle istisnai bir ülke olduğumuzu düşünüyorum. … Bu Amerikan’ın zamanıdır. … Amerika için asla özür dilemek zorunda değilim…”
Tocqueville’e göre; “Amerikan istisnacılığı” tezi ile ABD’nin diğer devletler arasında eşsizliğine atıf yapılarak, feodal geçmişinin olmamasıyla ilintili tarihsel bir sonuca işaret edilmekte olduğuna vurgu yapmaktadır.
İzolasyonizm Politikasından Kopuş
Barışın sürekliliği için, Hakiki Barış İçin Dünya Ligi (World League for the Peace of Righteousness) adında uluslararası kurumsal bir mekanizma oluşturulmasını dillendiren ilk ABD Başkanı olan Theodore Roosevelt, ABD’yi bir dünya gücü olarak diplomasi sahnesine taşımak istiyordu; ama bunda başarılı olamadı. Wilson ise; ABD’nin eşsizliğine ve üstünlüğüne vurgu yaparak kendi güvenliği adına uluslararası sahnede boy göstermesi gerekliliğini ABD kamuoyuna kabul ettirmeyi başardı. İzolasyonizm politikasından bu kopuş, Birinci Dünya Savaşı’nın ertesinde sürdürülemedi ve savaş sonrası dünyaya yön vermek için, ikinci bir dünya savaşını beklemek gerekti. Wilson’ın 14 noktasında savaşın çağdışı sosyal bir sistemin ürünü olduğu belirtilip, hesap vermek zorunda olan bir hükümetin tesisi durumunda, adilane ve barışçıl bir dünya sisteminin yaratılabileceğine inanıyordu. Wilson’a göre, demokratik milletlerin ortaklığı olmadan, daimi bir barıştan söz etmek mümkün değildi. Bir tiranlığın sözünde durması beklenemezdi. “Demokratik devletler birbirleriyle savaşmazlar.” denilerek, yalnızca özgür insanların etkin olduğu devletlerin verdikleri sözlere sadık kalabilecekleri görüşü dillendirilmekteydi. Almanya’nın bölgesel hegemonyasını ilan etmesi durumunda açık denizlerin ve bu bağlamda da kendi güvenliğinin tehdit altında kalacağını düşünen ABD’nin karar vericileri, Birinci Dünya Savaşı’na İngiliz – Fransız ittifakı yanında yer alarak, olası bir Alman zaferinin, ayni zamanda da yeni bir hegemonik düzen tesisinin, önüne geçilmiş oldu. Ne var ki savaş sonrası düzenlemelerinde, ABD kendi kamuoyunun isteksizliği yüzünden savaştaki gibi etkin bir rol üstlenemedi ve tekrar Avrupa meseleleriyle olan ilgisini minimuma indirdi. 1929 Ekonomik Buhranıyla birlikte ekonomik anlamda uluslararası finansör rolünü de bırakarak, Avrupa`da ekonomik krizin derinleşmesine neden oldu. Yeni bir dünya savaşının çıkma ihtimaline kerşın 1935 – 1937 yılları arasında ABD Kongresi, bir dizi “Tarafsızlık yasası” çıkararak yeni bir savaşta ABD’nin tarafsız bir pozisyonda kalması için yasal gereklikleri sağlamış oldu. ABD kamuoyunda Birinci Dünya Savaşı’na ABD’nin müdahil olmasını savunanlar “Ölüm tacirleri” olarak nitelendirildi. Bu açıdan İspanya İç Savaşı’nda ABD’nin antifaşist kampa herhangi bir destek vermesi mümkün olamadı. Ayrıca yukarı da bahsedilen ekonomik durgunluk da ABD’nin izolasyoncu eğilimlerini pekiştirdi.

İkinci Dünya Savaşı sırasında New York Federal Rezerv Bankası, altın rezervini genişleterek dünyanın bir numaralı altın rezervi sahibi oldu. Savaş sonrası ekonomik darboğaz içinde dolar, en güçlü para birimi olarak ortaya çıktı. Savaş sonrası süreçte İngiltere; Afrika’daki, Pasifik’teki ve Akdeniz’deki sömürge topraklarından çekildi. İngiliz finansal gücüne dönüşen ticaret mekanizmasının taşıyıcısı olan deniz aşırı yatırımlar, savaş masraflarının karşılanabilmesi için elden çıkarılmak zorunda kalındı. İngiltere’nin ulusal borcu hızla yükseldi ve bu devletin ticaret hacmi savaş öncesi konumuna göre % 31 seviyelerine kadar geriledi. Böyle bir durumda İngiliz hegemonyası ve bu hegemonyanın tesis ettiği uluslararası düzenin sürdürülebilirliği tartışılır hale geldi. Üstelik İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bu yapıya temelinden karşı çıkan SSCB daha da güçlenmişti ve dünya giderek daha hızlı bir şekilde karşıt iki kutba ayrılmaktaydı.
ABD’nin dış politikada sıkı sıkıya sarıldığı tarafsızlık ve izolasyonizm anlayışı, Pearl Harbour baskını ile son buldu. Teknolojik gelişme ile birlikte artık coğrafi yalıtılmışlığın söz konusu olmadığı ve bu amaçla ulusal güvenliğin tesisi adına, bölgesel değil küresel politikaların izlenmesi gerektiği anlayışı gelişmeye başladı. Bu bağlamda, müreffeh bir ulusal politika için; süreklilik arz eden, istikrarlı bir dünya sisteminin inşa edilmesi gerekmekteydi.
Soğuk Savaş ve İdeolojik Tehdit
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ABD tekrar izolasyonist politikalara dönmedi/dönemedi ve bu yeni dönemde üç belirleyici unsur, ağırlık kazandı: İlk olarak ABD’nin uluslararası ilişkilerde daha fazla sorumluluk alarak, dünya barışının devamlılığına katkı sağlaması görüşü savunuldu. Dışarıda gelişen olumsuzluklar, öyle ya da böyle, ABD ulusunun güvenliğini de yakından ilgilendirmekteydi. Bu sebeple yeniden izolasyonist politikalara dönülemezdi. İkinci olarak, komünizm tehlikeli bir ideolojik tehdit görünümünde ortaya çıkarak, ABD’nin savunucusu olduğu bireysel özgürlüklere ve insan onuruna doğrudan bir tehdit anlamına gelmekteydi. ABD’nin tarihsel sorumluluğu gereği, muhakkak bu ideolojinin yayılmasına ve güçlenmesine mani olması gerekmekteydi. Üçüncü ve son olarak, komünist ideolojinin öncüsü olan SSCB, dünya barışı ve dünya halklarının özgürlüğü adına durdurulmalı ve Sovyet yayılmacılığı ve de etki alanı yaratma çabası engellenmeliydi.
Soğuk Savaş döneminde geliştirilen ABD düşünce sistematiğine göre, komünizm bütün dünyayı kendi görüşü çerçevesinde dönüştürmeyi amaç edinen, ABD yaşam biçimiyle taban tabana zıt bir doktriner düşünce sistemi olarak kabul edilmektedir. Çünkü ABD’ye göre komünizm köken olarak totaliter, antidemokratik ve antikapitalist olduğu kadar, ayrıca; özgürlüğü, bireysel hakları ve refahı da tehdit eden bir sistemdir. Bu anlamda SSCB ile mücadele edilmemesi ve bu devletin sınırlandırılmaması durumunda tüm dünya halkları için zorbalık ve esaret söz konusu olacağından, eşsiz tarihi ve bu tarihten gelen tecrübeleriyle ABD en ideal kurtarıcı olarak tarih sahnesine çıkmalıydı. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Wilson’ın idealleri paylaşılmakla beraber, daha da genişletildi ve derinleştirildi. ABD’nin bir kez daha dünya sistemini şekillendirme şansına sahip olması sürecinde, geçmiş tecrübelerin yol göstericiliğinden yararlanılmak istendi. ABD içe kapanma eğilimlerini dizginleyerek, dünya politikasıyla daha entegre bir profil çizdi. Batılı demokratik devletlerin katılımının sağlanması, yeni düzenin sürekliliğini sağlaması ve ABD hegemonyasına yönelik rıza unsurunun elde edilmesi açısından kolaylaştırıcı bir işlev gördü. Sovyetlerin yükselişine karşı geleneksel ittifak sistemi kurumsallaştırılarak, güçler dengesi revize edildi ve bir güvenlik sistemi yaratıldı. Liberal bir kimlikle, geniş katılım çerçevesinde savaş sonrası düzen kurumsallaştırılmaya çalışıldı. Tüm bu düzenlemelerin kaynağında en azından teorik düzeyde de olsa, Wilson’un düşüncelerinin katkısı olduğunu belirtmek gerekir.
İçe kapanma eğilimlerine rağmen Batı Avrupalı devletlere yönelik SSCB tehdidi, ABD’yi askerî bir ittifak andlaşmasına iten en önemli gerekçe oldu. Mart 1947’de İngiltere ve Fransa olası bir Alman saldırısına karşı savunma konseptiyle Dunkirk Antlaşması’nı imzaladılar. Bu pakt, 1948 Mart’ında Brüksel Antlaşması’yla Benelüx devletlerini de kapsamak üzere genişletildi. Brüksel Antlaşması’nın yapıldığı yıl SSCB, Almanya’yla ilgili oluşturulan Dörtlü Denetim Konseyi’nden, derin görüş ayrılıkları bulunduğu gerekçesini öne sürerek ayrıldı. Bu tarihten sonra Berlin konusundaki anlaşmazlıkların derinleşmesi üzerine, SSCB’den tehdit algılamasında olan Avrupalı devletlerin ABD ile askeri bir ittifak altında birleşmeleri konusunda teşvik etti. SSCB’nin uzlaşmaz tutumu, ABD’nin en izolasyonist siyasetçilerinin bile fikir değiştirmesine neden olarak, Avrupalı devletlerle gerçekleştirilecek olan ittifaka taraftar olmaya itti. Bu nedenle NATO (Kuzey Atlantik İttifakı / North Atlantic Treathy Organisation) ilk yıllarında kesin askeri hesaplardan çok; politik kaygıları yansıtan bir örgüt olarak işlevsellik gösterdi. Böylece Avrupa dengesini korumayı kendine görev edinen başlıca Batılı “kanat güç” rolü İngiltere’den ABD’ye geçmiş oldu.
ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrası dünya tezahürü “çok taraflı” olmaktan çok “kurumsalcı” bir bakış açısına dayanmaktadır. Savaş sonrası güçlü olan devletler maddi ve manevi olarak büyük bir yıkım yaşadıkları için; askeri ve ekonomik kapasitesiyle ABD komünizm tehdidine karşı ekonomik istikrarı ve bölgesel güvenliği tesis edebilecek tek güç olarak belirmekteydi. Bu açıdan Beeson ve Higgott, savaş sonrası düzenlemeleri “Çok taraflılık kıyafeti giydirilmiş tek taraflılık projesi” olarak tanımlamayı daha uygun bulmaktadırlar. Bu konuda Immanuel Wallerstein, hegemonya üzerine yaptığı çalışmalarda biraz daha ileri giderek, SSCB ve ABD arasındaki Soğuk Savaş’ı, aralarında hiç doğrudan sıcak savaş da yaşanmadığı için; zımni anlamda hegemonik bir paylaşım projesi olarak değerlendirmektedir. Bu kapsamda her iki devlet de kendi uluslararası (ya da daha doğru bir ifadeyle kutupsal) kurumsal mekanizmalarının liderliğini üstlenmekte ve birbirlerine karşı özgür dünyanın savunuculuğunu yapmaktaydılar.
 
Yararlanılan Kaynaklar
Serdar Sarı, 2008 Ekonomik Krizi’nin ABD Ekonomik Hegemonyasına Etkisi
Paul Kennedy, Büyük Güçlerin Yükselişi ve Düşüşü
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Serdar Sarı’ya aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com