Etiket arşivi: Kur’an-ı Kerim

Kur'an-ı Kerim'de Yaradılışa Dair Kavramlar

İlahi kitaplar ve özellikle Kur’an-ı Kerim tam, yetkin, her şeye gücü yeten bir Tanrı algısı üzerinden hareket eder. İslam’da bu algının adına Tevhid denir. İnsanın her halinde onunla etkin bir şekilde var olan ve her şeye gücü yeten Tanrı algısı, insanda; O’na layık olma güdüsünü geliştirir. Bu da Tanrı’nın emir ve yasaklarının insan için bir anlam ifade etmesi demektir. Çünkü insanın en önemli karakteristik özelliği onun her şeyi anlamlandırma yeteneğine sahip olmasıdır. Allah, onu bu yeti ile yaratmış hatta insanın bu yönünü kullanması için Kur’an-ı Kerimde vurgular yapmıştır. Allah’ın, insana yaratma ile sunmak istediği mesajı anlamanın ilk yolu, yaratılış ve amacını ifade eden kavramları anlamakla olur. Bu amaçla Kur’an-ı Kerimde yaratılış ifade eden birçok kelime bulunmaktadır. Bu kelimelerin bir kısmıyla yer ve göklerin yaratılışı, bir kısmıyla da canlı ve cansız varlıkların yaratılışı dile getirilmiştir. Allah’ın Kur’an-ı Kerimde yaratma ile ilgili kullanmış olduğu her kavram, O’nun azametine ve kudretine ithaftır. Çünkü yaratma mefhumu sadece var etmekten ibaret değildir. Gerek kavramın içeriğinde var olan ‘bir ölçüye göre takdir etme’ anlamı, gerekse kâinat ve unsurlarının yaratılışını anlatan ayetlerde yer alan ‘tedbir’ ve ‘takdir’ ifadeleri, yaratılışın bir ölçü ve plana göre gerçekleştiğini göstermektedir. Yaratma mefhumu bir olgunun ötesinde, ilahi nizam, hikmet güç ve iyilikten meydana gelerek Allah’ın bir lütfu haline dönüşmektedir. Bu bakımdan yaratılış ve kavramları genel olarak fiziksel özellikler çerçevesinde Yaratıcının kudretini ortaya koyan fiiller değildir. Bu fiilleri ifade eden kavramlara bakıldığı zaman O’nun belirli özelliklerini kapsayan ve yaratılışın çeşitli yönlerine vurgu yapan kavramlar olarak karşımıza çıkmaktadır. İlk önce bu kavramların yaratılış sürecinde kazandıkları ve Râzî’nin bu kavramlara yüklediği anlamları ortaya koymamız uygun olacaktır.
Kudret
Sözlükte “gücü yetmek, bir işi ölçülü ve planlı bir şekilde yapmak, planlamak, kıymetini bilmek, bir şeyin niteliğini, niceliğini ve şeklini belirlemek, rızkını daraltmak” manalarındaki kudret (kadr) kelimesi, Allah’a nispet edildiğinde “dilediğini eksiği ve fazlası olmaksızın hikmet çerçevesinde yapmak” anlamına gelir. Kudretin zıddı “bir fiili gerçekleştirememe” anlamındaki acz’dir. Kudret kavramı, Kur’an-ı Kerîm’in 103 ayetinde Allah’a nispet edilmektedir. Bunların yetmişten fazlası isim, diğerleri fiil şeklindedir ve genellikle “güç yetirmek, ölçülü ve planlı yaratıp düzenlemek” gibi manalara gelmektedir. Allah’a izafe edilen kudret kavramlarından bir kısmı “takdir” sığasıyladır. Râğıb el-İsfahânî, takdirin iki şekilde gerçekleşebileceğini söyler. Biri Allah’ın kudret vermesi, diğeri şeyleri hikmet çerçevesinde belli miktar ve biçimde meydana getirmesidir. Buna bağlı olarak ilâhî fiillerin de iki kategoride tecelli ettiğini belirtmek gerekir. Birincisi tek icatla yarattığı şeyler olup bunlarda artma veya eksilme yoluyla miktar değişikliği olmaz. Bu tür nesneler ancak O’nun iradesi dâhilinde değişir veya yok olur. Örneğin; Gök cisimleri gibi. İkincisi var oluş prensiplerini bi’l-fiil, kendilerinden türeyecek nesneleri de bi’l-kuvve kıldığı şeylerdir; meselâ hurma çekirdeğinden elma veya zeytin değil hurmanın oluşması, spermden diğer canlılar değil de insanın üremesi gibi. Kudret kavramı, çeşitli hadis rivayetlerinde hem fiil kalıpları hem isim şeklinde (kader, kādir, kadîr) Allah’a nispet edilmiş ve genellikle “güç yetirme, planlayıp takdir etme” manalarında kullanılmıştır. Kudret, “güç yetirmek, ölçüp biçerek planlamak; bir şeyi muhkem ve sağlam yapmak” anlamlarıyla naslarda kula da nispet edilmektedir. Bundan başka kuvvet, takat, vüs’ kavramları da ona izafe edilmiştir.
Kudret sıfatı, Allah için kullanıldığında mübalağa sığasıyla ‘kadir’ kalıbında kullanılır. Allah’ın 99 ismi arasında yer almamakla birlikte Kur’an-ı Kerimde çokça geçmektedir. Kadir sıfatı, ‘k-d-r’ sıfatının mübalağa şekliyle gelmiş halidir. Bu durum Allah’ın var olan her şeyi iradesi çerçevesinde yapabilecek güce sahip olduğunu ve bunu takdir ettiği zaman yetkinliğinin olduğunun ifadesidir. Kudret, Allah’ın kadim bir sıfatı olup O’nun yaratma eyleminin gereğidir. Çünkü var olan her şeyin taalluk ettiği ve yapılabilirliğini gösteren sıfat, bu sıfattır. Bunun için var olanlar açısından bu durum imkânla olan şeydir. Bu imkânla var olan her şey mümkün kavramını ifade eder. Bu bakımdan kudret kavramı, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığını fiilen ifade eder. Kudret kavramının her şeyi yaratan Allah’a ait olduğunu söyleyen Râzî, yaratıcılık hususundan başka hiçbir varlığın ortaklığının kabul edilmeyeceğini ve yaratıcı kudretin sadece Allah’a ait olduğunu belirtir. Kadir olan varlık, çeşitli fiilleri yapmada özgürdür. Bu fiiller yapabilmeyi kapsadığı gibi yok edebilmeyi de kapsar. Bu açıdan Kudret kavramı, her yönüyle ortaya koyma ve ortadan kaldırma kapasitesini içine alır. Nasıl ki insanların, yerin, göğün yaratılması bir kudretin ifadesi ise, bunların yok edilmesi de aynı oranda bir kudretin ifadesidir. Yani bir insanın yürümek istemesi ve yürümek istememesi gibi. Bu açıdan kadri olan varlığın seçme ve irade etme gücünü içerdiği açıktır. Kudretin cansız veya irade yeteneği olmayan varlıklarda olması söz konusu olamaz. Ateşin yakmak isteyip istememesi onun irade ve isteğine göre değildir. Ateşin yakması bir kudretin gereği olmakla birlikte bu iradeyi gösteren Allah’tır. Bundan dolayı Allah’ın kudreti âlemde sürekli kendini gösteren, âlemdeki mekanizmanın etkin ve düzenli bir şekilde devamını sağlayan; aynı zamanda yok etme, ortadan kaldırma anlamı taşıyan bir kavram olduğunu söyleyebiliriz. Bu anlamda kudret dilediğini yapma ve planlama anlamını da kapsamış olur.
Rab
Rab kelimesinin, şeddeli ‘b’ ( ب ) harfi ile asıl manası ‘terbiye’dir. Sonra bundan tasarruf, taahhüt, ıslah etme, tamamlama, kemale erdirme, manaları çıkmıştır. Bütün bunlardan da yücelik, riyaset, malik olmak ve efendilik gibi manalara gelen kelimeler doğmaktadır. Arap dilinde kelimenin değişik anlamlarda kullanışına ait misaller vardır. Bu misallerdeki en çok kullanım, bir şeyi düzenleme ve iyileştirme anlamındadır. Ancak bu kavrama, zatı ve sıfatı ile bir şeyi ortaya çıkarma manası yüklenemez. Öyle ki bu konuda denilir ki, Allah bu âlemi ezeli madde ile yarattı ve düzenini yaptı bundan dolayı da kendini âlemi düzenleyen olarak tanıtır. Allah kendini rab diye isimlendirmiş, Rab kelimesi de terbiyeden oluşturulmuş bir sıfat olup, özellikle şefkat ve rahmete delalet eder. Kelimenin somut manasına bakıldığı zaman; eğitmek, çocuğu büyütmek, terbiye temek, yetiştirmek anlamlarına gelmektedir. Dini mücerret manasına baktığımızda ise; rızık veren, şansları mahlûkat arasından taksim eden anlamlarına gelir. Rab kavramı, terbiyeden türeyen bu isim olarak, terbiye etmek büyütmek, yetiştirmek manasında Rabbin terbiye eden, yetiştiren ile sıkı sıkıya ilgisi vardır. Bir mürebbi küçüğü büyütürken, yetiştirip terbiye ederken onunla inceden inceye alakadar olur. Halini, hareketini, bütün tavırlarını ve gelişmesini kontrol eder. Uygun olmayanları ıslah edip düzenler nasıl hareket edeceğini gösterir ve öğretir. Mürebbi kelimesi, öğretmeyi, doğruyu göstermeyi ve bunları yaparken merhametli olmayı ihtiva etmektedir. Bundan dolayı terbiye manasında rab, hidayet ve rahmetle alakalıdır. Allah da, Rab olması bakımından yarattıklarını terbiyece ıslah ederek, idare etmektedir. Rab kelimesinin merhamet, rahmet, sıfatlarını ihtiva etmesi, insanların ruhlarına ümit vermekte ve bu rabbe karşı sevgi ve saygı duymanın gerektiğini ifade temektedir.
Rab ismi ile üzerinde durulması gereken nokta, Allah’ın kâinatı yaratıp kendi haline bırakmadığıdır. Özellikle Aristo’dan etkilenen Farabi ve İbn-i Rüşd gibi bir takım Müslüman filozoflar, Allah’ın Muharrik-i evvel yani ilk hareket ettirici, olduğunu öne sürmüş, yaratılıştan sonra kâinatın içindeki varlıklarla birlikte fıtratından taşıdığı melekelerle, hareket etmekte olduğunu ileri sürmüşler. Yani Allah, kâinatı yarattı ve bıraktı gibi yanlış bir anlayışa düşmüşlerdir. Bu yanlış anlayış sonunda, insanlar peygamber olmadan filozofların koyacakları, kurallarla da yeryüzünde ilahi bir hükümet kurulabilir düşüncesine varmışlar. Oysa Kur’an, muharriki evvel anlayışına karşıdır. “İnsan başıboş bırakılacağını mı sanır.” ayetiyle Allah’ın kâinatın yaratılış amacına yönelik vurgusu ortaya çıkmaktadır. Allah’ın rab ismiyle temelde vurgulanan esas şudur: Doğumdan ölüme var olan bütün kâinat düzeni aktif bir şekilde Allah tarafından idare edilmektedir. Allah, Rab olarak kâinatta mutlak tasarruf sahibidir. Bu tasarrufu Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinde dua ve yaratana karşı istekten görebiliyoruz.
“Ve rabbiniz dedi ki bana dua edin kabul edeyim çünkü bana ibadeti bırakıp büyüklük taslayanlar aşağılanarak cehenneme gireceklerdir.” ayeti ile “Kullarım beni sana sorduğunda (onlara söyle):ben çok yakınım bana dua ettiği vakit dua edenin dileğine karşılık veririm halde kullarımda benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulsunlar.” ayetlerinde Allah, insanların yaratıcı ile ilişkilerinin zaman ve mekân sınırı olmaksızın olabileceğini, kulların bu durumuna sınır koymayan bir yaratıcının, kâinattaki her şeyle doğrudan ilişki içerisinde olduğuna dikkat çeker.
Rab ismi, Kur’an-ı Kerimde 962 yerde Allah’a nispet edilmiştir. Bu kullanımdan hareketle Rab isminin, Allah’ın nasıl bir yaratıcı olduğunu ve genel özelliklerinin nasıl olduğunu yansıtan bir kullanıma sahip olduğu söylenebilir. Bu ismin içerisinde Allah’ın diğer sıfatları da dolaylı olarak yer almaktadır. Çünkü yetiştiren bir yaratıcıda doğal olarak güç ve kudretin olması zorunludur. Allah’ın diğer sıfatlarında baktığımızda Rab ismi, bunların genel bir ifadesi şeklinde hepsini kapsayıcı bir nitelik arz etmektedir. Bundan dolayı Allah, her şeyin Rabbi, insanların Rabbi, âlemlerin Rabbi, gibi isimleri Kur’an-ı Kerim de çokça kullanmaktadır. Kur’an’da geçen Rab kelimelerinin neredeyse tamamı, Yüce Allah’ın adlandırılması ve mutlak Rubûbiyyetinin ön plana çıkarılması amacıyla kullanılmıştır. Ancak bu kavram, Allah dışındaki varlıklarla karşılaştırma tarzında Kur’an-ı Kerimde bir yöntem olarak kullanılmıştır. Rab kavramı, gerekliliğini yerine getiremeyen
varlıklardan yola çıkılarak; rab denilince akla sadece Allah’ın geleceğini ve başka varlıkların bu kavramla nitelenemeyeceğini ortaya koymaktadır.
Haleka (خلق)
Kur’an-ı Kerim’e bakıldığı zaman, yaratma kavramının bir fiil ve bir eylem, bir oluş olduğu görülür. Kur’an’da Allah’ın yaratma fiilini ifade etmek için birçok kavram kullanılmakla birlikte, en çok kullanılan kavram ‘halk’ sözcüğüdür. Göklerle yerin yaratılışından bahsedilirken de, ‘haleka’ ve türevleri kullanılmaktadır. Lügatte; yokluktan icat etme, yaratma çıkarma, ana maddesi ve örneği olmadan nesneleri icat etme, anlamlarına gelir. Lisanu’l Arab, gibi lügatlerde ‘halk’ kelimesinin normal kullanışlarında daima bir örneğe göre yapmak veya takdir etmek, ölçmek manalarının varlığına işaret edilmektedir. Kavramdaki diğer bir özellik ise; bir asıl ve misal olmadan var etme anlamıdır. Bundan anlaşılması gereken var ediş, ya da takdir edişteki özgünlüktür.
Allah, herhangi bir prototipi örnek almaksızın ilim ve iradesine göre nesneleri var etmektedir. Ancak kavramın bu tanımından aslında Kur’an’da doğrudan doğruya zikredilmeyen fakat sonraları yaratma anlamını içeren ilahi fiillere yüklenen ‘yoktan yaratma’ mefhumu tebarüz etmiştir. Kur’an-ı Kerimde yer alan ‘onu topraktan yarattı’, ‘cinleri ateşten yarattı’ gibi pek çok ifade de yaratmanın bir asıldan gerçekleştirildiğini gösterir. Bazı âlimler de ‘halk’ kelimesinin Kur’an-ı Kerimde açıkça yoktan yaratma anlamında kullanıldığını belirtmişlerdir. Ancak kelimenin lügat anlamı ve Kur’an-ı Kerimdeki kullanışlarından yola çıktığımız da ‘halk’ kavramı, misalsiz yaratmayı ifade etse de, ilk maddesiz yani yoktan var etmeyi ifade etmez. Yaratma, eserin yaratıcıya ihtiyacı sonrasıdır. Varoluşun olabilmesi için ilk önce bir yaratma olayının olması gerekir. Eserin ihtiyacı ise sebebinden, sebebin parçasından ve şartından sonra oluşur. Bu bakımdan kavrama verilen bir diğer mana da ‘takdir etme’dir. ‘Halk’ kelimesini takdir etme, olma manasında kullanan Râzî, Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinden yola çıkarak bu görüşünü şu şekilde temellendirmeye çalışır.
a) “İsa’nın örneği Allah’ın katında âdemin örneği gibidir onu topraktan yarattı ve ona ol dedi oldu.”
Bu ayetle ‘künfeyekün’ ile yoktan yaratma durumunu ifade eden Allah, halk kelimesi ile yaratma olayından önce bunu takdir ettiğini vurgular.
b) “Emir ve yaratma onun değil midir?”
Ayetinde yaratma anlamına gelen ‘halk’ kelimesinin ‘takdir etme’ anlamında kullanıldığını belirtir. Çünkü ayetteki anlamsal bütünlük bu şekilde sağlanmıştır. Eğer ‘halk’ kelimesi ‘takdir etme’ anlamında kullanılmazsa anlamsal bütünlük bozulmuş olur. Anlamsal bütünlükten yola çıkarak kendi görüşünü ispat etmeye çalışan Râzî, ‘halk’ kelimesin ‘ilk takdir etme’ anlamında olduğunu vurgular.
Allah’ın takdiri Râzî’nin ifadesiyle onun tüm kâinatı ve mümkünatı kapsayan külli ve cüziler hakkında geçerli olanın ilminden ibarettir. Aşağıda zikredilecek olan ‘fitr’ kavramı ise yaratması ve icad etmesinden ibarettir. Dolayısıyla Allah’ın halik olması ilim sıfatına, ‘fatır’ olması da kudret sıfatına işaret etmektedir. Bu ayırımın en önemli sonucu, ‘halk’ kavramının ilim manasında
olmasından dolayı, bu kavramın oluşması esnasında, nesnelerin fiilen varlığını gerektirmemesidir. Râzî’nin bu kavramla ilgili görüşlerine bakıldığı zaman, bu kavrama yaratma ve var etme anlamının verilemeyeceği gerçeğidir. Çünkü ona göre ‘halk’ kelimesi yoktan yaratmayı ifade etmiş olsaydı, ’onu topraktan halk etti sonra ona ol dedi’ ayeti de Allah’ın olmuş bir şeye tekrar ol emrini vermesi, gibi muhal bir sonuç ortaya çıkarmış olacaktı. Böylece Râzî, ‘halk’ kavramının yoktan var etmeyi değil, bir şeyi var edeceğine hükmetme ve bunu gerçekleştirecek olma anlamında ‘takdir etme’yi ifade ettiği sonucuna ulaşır. Kur’an-ı Kerim’de yer alan bu kavrama bakıldığı zaman, özellikle birçok âlimin ‘halk’ fiiline yoktan yaratma anlamı verdiği görülür. ‘Halk’ kelimesi takdir manasında anlaşılınca, haklı olarak ‘her şeyi yarattı, sonra takdir etti’ ayetinin ‘her şeyi takdir etti, sonra takdir etti, şeklinde bir tekrarı, ihtiva ettiği sonucu çıkmaktadır. Çözüm mahiyetinde Râzî, ayetteki ‘halk’ kavramının canlı ya da cansız varlıkların, mevcut mütenasip yapılarını, ifade eden bir takdirle var edilmelerini; takdir kavramının ise; sonraki süreçte, insanların dini dünyevi, sorumlulara ehil, tarzda oluşlarını, cansızların da bir iş ve maslahata elverişli kılınışlarını, ifade ettiğini belirtir. Bu yoruma göre ‘halk’ varoluşsal, ‘takdir’ ise; varoluş sonrası, yaşamsal bir içeriğe sahiptir.
Fetara ( فطر )
“Fetara” kelimesi, lügatte; yarmak, ayırmak, yaratmak, vücuda getirmek anlamına gelir. “Fatır” kelimesi ise yaratıcı anlamında kullanılmaktadır. Dilciler “fâtır” lafzının lügat anlamının “yarmak” olduğunu söylerler; nitekim devenin azı dişi (damağını yarıp) çıkmaya başladığındaki durum için “fetara” kavramı kullanılır. Yani “onu yardım, o da yarıldı” manasında da kullanılır. Yeryüzünde bitkilerin çıkması, ağacın dalları, yaprakların çıkması ile âdeta yarık olduğunda, bu şekilde denilir. Kelimenin Arapçadaki kök manası budur. Daha sonra bu kelime, var etme ve yaratma manasına kullanılmıştır. Çünkü var edilen o şey, yok iken sanki bir karanlık içinde imiş de, yaratılmak sureti ile o yokluk ve karanlık yarılmış ve içinden o çıkmış gibi olur. Bu kelime bazen, bahsettiğimiz şeklinin delil oluşu ile bir şeyi sırf yokluktan meydana getirme manasına geldiği sanılmıştır. Ama gerçekte bu, buna delil değildir. Bunun böyle olduğunu şunlar gösterir:
a) Allah; “Hamd, göklerin ve yerin fâtırı olan Allah´a mahsustur” buyurmuş; daha sonra da o gökleri ve yeri;
“Sonra (Allah) buhar halinde (duhân) olan göğe yöneldi.” Diyerek, onları buhardan yarattığını beyân etmiştir. Binâenaleyh bu ifade, “fâtır” lafzının, Allah’ın onları sırf yokluktan yarattığı manasına gelmediğine delâlet eder.
b) Allah Teâlâ, insanları topraktan yarattığı halde;
“Yüzünü Allah´ın fıtratına çevir ki. O, insanları bunun üzerine yaratmıştır.” Demiştir.
O, “Sizi ondan (topraktan) yarattık, yine ona döndüreceğiz. Sizi bir kere daha ondan (topraktan) çıkaracağız.” Buyurur.
Bu ayetlerden anlaşıldığına göre ‘fatır’ kelimesi yokluktan yaratma anlamına gelmemektedir.
c) Bir şey, maddesi ve sureti (şekli) bulunduğu zaman, meydana gelir. Mesela bir sürahiyi ele alalım. Bu ancak, o belli madde, o belli özelliğe sahip olduğu zaman, mevcut olur, meydana gelir. O suret bulunmadığı zaman, bunların toplamı (demek olan sürahi) meydana gelmez. Bu sureti var eden, o sürahiyi icad etmiş sayılır. Binâenaleyh Onun madde olarak kâinatı icad etmesinin, sürahi maddesini icad etmesini gerektirmediğini anlarız.
Böylece sabit olur ki “fâtır” lafzı, Allah Teâlâ´nın göklerin ve yerin kendisinden meydana geldiği parçaları var ettiğini ifade etmez. Allah Teâlâ´nın bu parçaların yaratıcısı oluşu Kur’an’ın zahirî manaları ile değil, aklî deliller ile sabittir. Ayetteki, “Gökleri ve yerin yaratan” ifadesi, ‘vav’ edatının tertip (sıra) ifade ettiğini söyleyenlere göre, Allah´ın gökleri, yerden önce yarattığı zannını uyandırmaktadır. Akıl da bunu destekler. Çünkü bir daireyi meydana getirmek, mutlaka onun için bir merkez belirlemeyi gerektirir. Ama merkezi belirlemek, mutlaka daireyi meydana getirmeyi gerektirmez. Çünkü tek bir merkez ile sayısız daireler çizilebilir. Fakat bir dairenin, ancak bir tek merkezi vardır.
“Fetara” kavramı, Kur’an-ı Kerimde müştaklarıyla birlikte 20 defa geçmektedir. Diğer fiiller insan veya başka varlıklar için mecaz veya acz anlamında kullanılıyorken bu fiilin faili sadece Allah olup, mefulü ise gökler, yer ve insanlardır. Râzî, bu kavramın ne kadar yoktan yaratma anlamı ifade etmediğini belirtse de, bu anlamda âlemi oluşturan maddenin ezeli ve kadim olmasını da gerekli olmayacağını da belirtir. Sonuç olarak; Râzî’ye göre ‘fatır’ kavramı yoktan yaratan veya oluşturan anlamı taşımaz.
Evvel ( الاول )
Bu kelime ‘başkası yokken var olmak’ anlamını taşımaktadır. “Evvel” demek ezeli olarak her şeyden önce var olmaktır, evvel olan varlık, icat etme ve yaratmayı sağlayan varlık anlamını taşır. “Evvel” demek, var olan her şeyin öncesi demektir.
Bunun zıddı ise ahir; sonda olmakla var olan her şeyin sonuncusu olmak demektir. Bu açıdan bakıldığında “evvel” ve “ahir” kavramları, Allah’ın varlıksal bütünlük içeresinde, hem ezeli hem ebedi boyutunu ifade eder. “Evvel” Allah’ın zatının gereği iken, “ahir” kavramı ise Allah’ın sıfatının gereğidir. Bu lafız ezelde Allah’la birlikte hiçbir varlığın olmadığını gösterir. Râzî, “evvel” kavramına klasik anlayışların vermiş olduğu anlamı vermez. Mefatihu’l Ğayb adlı eserinde bu konuya değinen Râzî, ilk önce bu kelimeye yüklenen anlamları sıralar, daha sonra bunları kendi delilleriyle eleştirir; “evvel” kelimesine beş anlamın yüklendiğini belirtir;
a) Tesir bakımından öncelik: parmağın hareketinin, üzerindeki yüzüğün hareketinden önce olduğunu düşünebiliyoruz. Dolayısıyla bu öncelikten (evvellikten), önce olanın, sonra olana tesiri kastedilmiştir.
b) İhtiyaç bakımından öncelik: Her ne kadar bir’in, iki için illet olmadığını biliyor isek de, ikinin bir’e muhtaç olduğu kesindir bununla da ifade edilmek istenen budur.
c) Şeref bakımından öncelik: Hz. Ebû Bekir (r.a)´in, Hz. Ömer (r.a)´den önce gelişi gibi.
d) Rütbe bakımından öncelik: Bu da, ,imamın cemaate önceliği gibi, maddî bir başlangıçtan dolayı olan öncelik yahut da aklî bir başlangıçtan olan önceliktir.
e) Zaman bakımından öncelik: önceki zamanda mevcut olanın, sonraki zamanda mevcut olandan önceliğidir.
Bu açıklamalardan sonra Râzî, öncelik ve sonralığa dair, akıl erbabının ortaya koyabildiği kısımları saydıktan sonra bir başka öncülün olduğunu belirtir. Bu öncülde de, ortaya konacak her türlü delil’in, “evvel” kavramının açıklaması için yetersiz olacağını ifade eder. Allah’ın “el-evvel” oluşu, mücmel olarak malumdur, ama bunun tafsilatı ve o evveliyyetin (önceliğin) özünü kuşatma, mahlûkatın akıllarının gücünün yetmediği bir şeydir. Binâenaleyh bunlar, “takaddüm”, “evveliyet” ve “ezeliyet” gibi şeylerin hakikatini ortaya koyma hususunda, kapalı ve anlaşılması zor konulardır. Bu kapalılık ise, insan aklının, ezeliyet ve evveliyyet mahiyetinin göz kamaştırıcı azameti ve parlaklığı önünde hayrete düşmesi sebebiyledir. Çünkü akıl, bir şeyi, onu ancak çepeçevre kuşattığında bilip anlayabilir. Aklın bulup getireceği, düşünebileceği her şey ise, çepeçevre kuşatılabilen şey demektir. Çepeçevre kuşatılan şey ise, sonludur. Hâlbuki ezeliyyet, bunun ötesindedir. O halde Allah, “evvel” oluşu hususunda, hem “zâhir”dir (açıktır), hem “batın” (gizli) dır. Zira akıllar, muhdes varlıkların, kendilerinden önce olan bir mucîde (varediciye) varıp dayandığını görmektedir. O halde Allah’ın “evvel” oluşu, işte bu açıdan açık olan her şeyden daha açık ve nettir. Bundan dolayı evveliyyetin hakikatini bilmeyi isterse de insan âciz olur. Zira aklının ve ilminin kuşatabildiği her şey, aklının ve ilminin kuşatıp sınırladığı şeydir, dolayısıyla da sonludur, sınırlıdır. Böylece “evveliyyet”, bunun ötesinde olmuş olur. Binâenaleyh Allah’ın “evvel” oluşu, düşünebileceğin her açıdan, her bâtın (gizli) olandan, daha bâtın (gizli) bir evveliyyettir.
Kun Feyekun ( كن فيكون )
“Bir şeyi dilediği zaman, O’nun buyruğu sadece, o şeye ‘ol’ demektir, hemen olur.” ayetinde ‘ol’ kavramının, Allah’ın mutlak manada yoktan yaratmasını ifade etmek üzere kullanıldığı belirtilmiştir.126 ‘Kun’ yani ‘ol’ kavramı, Allah’ın eşyaları kendi kudretiyle yaratması anlamı taşır. Bununla Allah’ın istediği her şeyi oluşturma gücünü ifade ettiği bildirilir. Bu kavramlardan yola çıkarak Râzî, âlemin kadim hadis boyutunu ortaya koymaya çalışırken, ilahi kitaplar yani; Tevrat ve Kur’an’da bu konuyla ilgili herhangi bir bilgi olmadığının da altını çizer. Bu açıdan konunun zorluğuna değinen Râzî, lugavi tahlillerle düşüncesini oluşturmaya çalışır. Klasik anlamda Allah’ın yaratması olarak tanımlanan bu kavramı farklı yorumlar. Allah´ın, “Ancak ona “ol” der o da oluverir” ayetinden kastın, “Allah´ın olmasını istediği o şeye bizzat “ol” dediği ve o anda o şeyin meydana geldiği” manası değildir dedikten sonra bu görüşüyle ilgili delilleri şu şekilde sıralar:
1- Allah´ın, “ol” sözü ya öncesiz (kadim) ya da sonradan (muhdes) dır. Her iki ihtimal de fâsiddir. Böylece eşyanın meydana gelmesinin, (ol) sözüne dayandığını iddia eden görüş bâtıl olur. ‘Ol’ sözünün bazı bakımlardan dolayı kadim olması caiz değildir.
2- Allah Teâlâ, mahlûkata, ya onlar henüz var olmazdan önce veya varlık âlemine girerlerken, (ol) demiştir. Henüz onlar yok iken onlara, demiş olması görüşü bâtıldır. Çünkü mevcut olmayana, mevcut olmadığı zamanda hitap etmek akılsızlıktır. İkinci ihtimal de bâtıldır, çünkü bunun neticesi de, Allah´ın mevcut olan varlıklara, mevcut olmalarını söylemiş olduğu neticesine götürür ki, bunun manası yoktur.
3- Yaratılmış olanların bazısı cansızdır. Cansızı mükellef tutmak ise abestir. Onlara ‘ol’ demek hakîm olan Allah´a yakışmaz.
4- ‘Ol’ lâfzının, şayet yaratmada (tekvin) de bir tesiri olsaydı, biz de bu kelimeyi söylediğimizde, aynı tekvini tesirin, meydana gelmesi gerekirdi. Biz bu hususun fesadını (bozukluğunu) açıkça bildiğimiz için, bu kelimenin yaratmada bir etkisi olmadığı ortaya çıkmış oluyor.
5- Allah: “Muhakkak ki Allah indinde, İsa’nın hâli, Âdem´in hâli gibidir. Allah o Âdem´i topraktan yarattı. Sonra ona “ol” dedi o da oluverdi” buyurmuş ve “ol” deyişinin, Hz. Âdem´i yaratmasından sonra olduğunu göstermiştir. Çünkü bir şeyden sonra olan, kendinden öncekinde müessir (etkili) olamaz. Böylece biz bir şeyin meydana gelmesinde Allah´ın, sözünün bir etkisi olmadığını anlamış oluyoruz. Bu sebeple de, bu izahlara göre, bu görüşün yanlışlığı ortaya çıkmış oluyor. Râzî, Allah´ın “ol” demesinden maksadın, eşyanın yaratılmasında kudret-i İlahi’nin süratle nüfuz ettiğini göstermesidir, der. Bu ifade, Allah´ın eşyayı düşünmeksizin, yardım olmaksızın ve denemeksizin yarattığını gösterir. Bunun bir benzeri de, Allah´ın gökleri ve yeri yaratılışını anlattığı şu sözüdür:
“Allah o (göğe) ve arza “ister isteyerek, ister istemeden (kerhen) gelin ” dedi. Onlar da “İsteyerek geldik” dediler.” ayetinde onların söylediği bir söz olmadığı halde, o yer ile göğün yaratılmasında ilâhî kudretin, hiçbir mâniayla karşılaşmaksızın süratli bir şekilde nüfuz edişini göstermektedir.
Müellif, klasik düşünce sisteminde yoktan yaratılış kavramı olarak algılanan ‘Kün feyekun’ kavramının yoktan yaratma ifade etmediğini, aksine var olan maddeye etki ve tesirin olduğunu ifade eder. Bu anlayışıyla Râzî, ezeli madde anlayışına açık kapı bırakmış oluyor.
İbda- Bedi ( بديع )
Bedi’ kavramı sözlükte bir örneğe bakmadan veya özgün bir şekilde yapmak demektir. Allah için kullanıldığında, zaman, mekân, araç ve madde olmadan ortaya koyan anlamına gelir. Bu özellik sadece Allah’a ait bir özelliktir. Râzî, bedi’ ismini misali bulunmaksızın, bir şeyi var etmekten ibaret olduğunu belirtir. Bu sebepten dolayı, herhangi bir bilim dalında, daha önce benzeri bulunmayan herhangi bir yol, metot ortaya koyan kimse hakkında, ‘ebdea’ “bunu ilk kez, o kimse buldu” denilir. İşte bu sebepten ötürü insanlar daha önce olmayan bir şeyi söyleyen veya yapan kimseye “mübtedî”, bidatcı demişlerdir. Herhangi bir örneği olmadan bir şeyi oluşturmak anlamına verilecek en güzel örnek; Hz. İsa’nın yaratılışında bir ibda’nın söz konusu olmasıdır. Çünkü insanın doğması için sperm gerekirken, Allah ‘ibda’ sıfatı ile spermsiz olarak Hz. İsa’yı yaratmıştır. “İbda” daha önce benzeri olmayan bir şeyin yaratılmasıdır, “Göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır. O’nun eşi olmadığı halde nasıl çocuğu olabilir! Her şeyi O yaratmıştır ve her şeyi hakkıyla bilen o’dur.” ayetinde Allah’ın yerin ve göklerin bedi’i olduğu vurgusuyla tasarımı, yaratılışı ve her haliyle ilahi olduğunun vurgusunu görmekteyiz.
“Bedî” ve “mübdî” aynı manaya gelir. “Bedi” kavramı normal şeklin bırakılıp, Bedi sıfatına geçildiği için bir mübalağa manası vardır. Çünkü “Bedî” kelimesi, Allah bir şeyi yapmazken de, yaratmanın onun şanından olup bu sıfata müstahak olduğunu gösterir.
İnşa’ ( إنشاء )
Kur’an-ı Kerimde yaratılışla ilgili kavramlardan biri de ‘ne-şe-e’ fiil kökünden gelen ‘inşa’ kavramıdır. ‘İnşa’ kelimesinin fiil hali ‘en-şe-e’; yaratmak, yapmak, meydana getirmek, terbiye etmek, çıkarmak, yetiştirmek, dikmek, büyütmek, yazmak, kurmak, bina etmek anlamlarına gelir. ’İnşa’ kavramı da yaratma, ortaya çıkarma, ilk kez yapma, yapılandırma, dikme, inşa etme, imal etme, üretme anlamlarına gelir. Bu fiil varlığı meydana getirdikten sonra, onun gelişimi de içine alır. “O, sizi daha iyi bilir, sizi yerden inşa ettirdiği zaman…” ayetinde geçen “inşa” kavramı insanlar, bitkiler, kavimler, için de kullanılır. Bu kavramın en önemli özelliği ilk oluşumdan itibaren büyüyüp yetişme dönemleri de dâhil olmak üzere, gelişmenin tamamlandığı noktaya kadar uzanmasıdır. Bu kavram Türkçede en güzel ‘inşaat’ kelimesi ile açıklanabilir. Bilindiği gibi, ’inşaat’ yapılarla ilgili olarak kullanılır ve temelin atılmasından yapının tamamlanmasına kadar geçen dönemi içine alır. Bu bakımdan inşa kavramı, ilk yaratma ile birlikte yetiştirmek ve terbiye etmek aşamalarının hepsini kapsamaktadır.
Sana’e ( صنع )
Kelime olarak; bir şeyi yapmak, düzenlemek, düzene koymak, üretmek, imal etmek, çalıştırmak, işletmek, yaratmak anlamlarına gelir. Bir fiilin ve işin hakkıyla ortaya konmasının karşılığıdır. Bu anlamda her sun’ bir fiil olmakla birlikte her fiil, sun’ değildir. Fiil’in iyi ve güzel olmasını ifade ederken, mübalağalı olarak bir şeyin en iyi şekilde ortaya konmasıdır.
“Sen dağları görürsün de, onları yerinde durur sanırsın. Oysa onlar bulutların yürümesi gibi yürümektedirler. (Bu,) her şeyi sapasağlam yapan Allah’ın sanatıdır. Şüphesiz ki O, yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır.”
Bu ayette “sane’e” fiili ile Allah’ın yaratmış olduğu işlerin estetik yönüyle birlikte yerli yerinde, sapasağlam, güzel olduğunu gösterir. Fiillerin güzel olması anlamı, bu fiilleri ortaya koyan varlığın da akıl irade ve kudrete sahip olmasını gerekli kılar.
Ahraca ( اخرج )
Kelime olarak; dışarı çıkarmak, getirmek, boşaltmak, tahliye temek, yaymak saçmak, dışa doğru çıkarmak, ortaya koymak, meydana getirmek anlamlarına gelir. “Allah sizi annelerinizin karnından bir şey bilmez halde çıkarmıştır. Belki şükredersiniz diye size kulak, göz ve kalp vermiştir.” ayetinde kullanılan bu kavram yaratılış anlamında meydana getirmek anlamıyla kullanılmıştır. Kavramın kendisinden hareketle yaratma anlamı çıkmazken, Allah için kullanıldığı zaman yaratma anlamını alır. O Rabbin ki, mer’ayı çıkardı. Ayetinde meraların çıkarılması bir yaratma olayına atıftır. Kur’an-ı Kerimin birçok ayetinde de otlar ve yerden bitenler için “çıkardı”(ahraca) kavramı kullanılmaktadır.
Canlıların doğrudan yaratıldığı anlamında da kullanılmıştır; “Şüphesiz Allah, tohumu ve çekirdeği çatlatandır, ölüden diriyi çıkaran, diriden de ölüyü çıkarandır. İşte Allah budur. O halde (haktan) nasıl dönersiniz.” ayetinde canlıların çıkarılması tabiri, doğrudan bir yaratma olayının olduğunu ve bu kavramın canlıların yaratılması anlamına geldiğini gösterir. Allah bu kavramla, yaratılış olayında insanların algısının oluşturabileceği imkânsızlık ölçüsünü yok etmeye çalışır. İnsanların doğal hayatta karşılaştıkları doğa olaylarının ve faydalandıkları nimetleri yaratanın kim olduğu vurgusunu yansıtırken, bitkiler ve canlılar gibi insanların yaratılmasının benzer bir durum olduğunu anlatır. Râzî bu ayetin yorumunda ayette geçen “tohumu ve çekirdeği çatlatandır..” sözünün , “ölüden diriyi çıkaran, diriden de ölüyü çıkarandır..” cümlesinin adeta bir beyânı ve tefsiri olduğunu vurgular. Çünkü bitki ve büyüyen ağacı bitirmek için taneyi ve çekirdeği çatlatmak, ölüden canlı çıkarma cinsindendir. Çünkü “büyüyen”, canlı hükmündedir. Allah’ın, “arzı, ölümünün ardından, O canlandırıyor.” ayetinde de aynı durumun ifade edildiğini söyler.
Fe’ale ( فعل )
Kelime olarak; yapmak, etkisi olmak anlamlarına gelir. Allah, bu fiili zatı için Fa’al kalıbı ile kullanılır. Bu kalıp hem devamlılık hem de mübalağa ifade eder. İçerisinde hem çokluk hem de mastar vurgusu vardır. Buna göre fa’al sonsuzca her daim mükemmel bir şekilde yapan manasına gelir. “Dilediği şeyleri mutlaka yapandır.” ayetinde ‘Fa’alun lime yurid’ ismi şerifi Allah’ın her işinde ve yaratmasında hür olduğunu, yarattıklarına asla tabi olmadığını, her zamanda ve halen dilediğini, dilediği kadar ve hikmetine göre yapmakta ve yaratmakta olduğunu belirtir. Onun kullar gibi mes’ul olmadığını ve her an bir işte olduğunu, zaman ve mekâna bağlı olmadan hareket ettiğini ifade eder. Ayrıca bütün varlıkları yaratanın O olduğu, onların birer mahlûk olduklarını ve bunlardan bağımsız olduğunu vurgular. Râzî, Mefatihu’l Ğayb adlı eserinde ayetteki bu manaya Kaffal’ın bu vasfa şu manayı verdiğini belirtir; “Allah, dilediğini, dilediği şekilde yapandır. O´na itiraz edilemez ve hiçbir güç O´nu mağlup edemez. Binâenaleyh O, kendi dostlarını cennete sokar ve buna kimse mani olamaz. Düşmanlarını cehennemine sokar, düşmanlarına, Allah´a rağmen kimse yardım edemez. Asi kimselere, cezalandıracağı vakte kadar, dilediği kadar mühlet verir; işlediğinde de, kimisini hemen cezalandırır, dolayısıyla da kimisine dünyada, kimisine de ahirette azap eder. Bütün bu şeyleri ve bunun dışında kalanları dilediği gibi yapar.
Enbete ( أنبت )
Ne-be-te fiili; bitmek, çıkmak, filizlenmek, bitkili olmak, ekmek, dikmek, büyütmek anlamlarına gelir. Nebt, nebat ister ağaç gibi gövdesi olsun, ister ot gibi kökü üzerinde olsun yerden çıkan şeye denir. Ancak örfte gövdesi olmayan bitkiler hakkında özelleşmiş bir kavram haline gelmiş olup bu hayatta hayvanların yediği otlara tahsis edilmiş bir mana taşımaktadır. “İnbat” kavramı, gerçekte ise bitki, hayvan ve insan yani her büyüyen hakkında kullanılır. “(Onlar mı hayırlı) yoksa gökleri ve yeri yaratan, gökten size su indiren mi? O suyla, bir ağacını bile bitirmeye gücünüzün yetmediği güzel güzel bahçeler bitirdik. Allah’tan başka bir tanrı mı var! Doğrusu onlar sapıklıkta devam eden bir güruhtur.” “Enbete” kavramının bitkiler ve yerden yetişenler için bir var etme, yaratma olduğu açıkça görülür. Ancak bu kavram; “Rabbi Meryem’e hüsnü kabul gösterdi; onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriya’yı da onun bakımı ile görevlendirdi. Zekeriya, onun yanına, mabede her girişinde orada bir rızık bulur ve «Ey Meryem, bu sana nereden geliyor?» der; o da: Bu, Allah tarafındandır. Allah, dilediğine sayısız rızık verir, derdi.” ayetinde olduğu gibi güzelliği ve saflığı ifade etmek için mecaz anlamında da kullanılmıştır. Allah sizi yerden bitirdi. Ayetinde insanın bir bitki gibi bitirilişinin ifade edildiğini görüyoruz. Râzî; ‘Sizi arzdan bitirdi, yani babanızı hepinizi yerden bitirdi demekten maksadın; Allah’ın bizleri nutfelerden, nutfeleri nebattan, onu da arzdan yaratmasıdır’ diye yorumlar.
Ce’ale ( جعل )
Sözlükte; yapmak, yaratmak, oluşturmak yerine koymak, yerleştirmek, sebep olmak, hâsıl etmek, anlamlarına gelir. Kur’an-ı Kerimde ise; bir şeyi bir şeyden yaratıp onu oluşturma anlamı taşımaktadır. “Ve Allah, sizin için sizin nefsinizden zevceler (eşler) ve sizin için zevcelerinizden oğullar ve torunlar kıldı.” ayeti buna örnek olarak gösterilebilir. Râzî, “cea’le” lafzının, yaratmak, yapmak, inşa etmek, hâsıl etmek gibi anlamlara geldiğini belirtir. Ayrıca kelimenin gramatik yapısını inceleyen Râzî, iki fiil ile muteaddi olduğu zaman manasının; ‘hâline getirdi’ şeklinde olduğunu söyler. “haleka” ve “cea’le” fiilleri arasında fark olduğunu, “haleka” fiilinin ‘takdir etme’ olduğunu “cea’le” fiilinin ise; bir şeyden başka bir şeyi çıkarıp yaratma ve bir şeyi başka bir şey haline dönüştürme, çevirme gibi manası olduğunu açıklar.
Yararlanılan Kaynaklar
Seyithan Can, Fahreddin Er-Razi’de Yaratılış Teorisi
Gündoğar, Hamdi, Fahreddin er-Râzî’de İnsan Fiilleri
Rağıb el-İsfahani, Mufratedü Elfazi’l-Kur’an
Ulutürk, Veli, Kur’an-ı Kerimde Yaratma Kavramı
Hüseyin Aydın, İlim Felsefe ve Din açısından Yaratılış ve Gayelilik
Sait Şimşek, Yaratılış Olayı
Şahin Efil, İslam ve Batı Düşüncesinde Yaratılış Modelleri
Mevdudî, Kur’an’a Göre Dört Terim
Hüseyin Atay, Kur’an’da İman Esasları ve Kader Sorunu
Sinan Öğe, Allah’tan Âleme İlahi Fiiller
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Seyithan Can’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

İslam Tıbbı'nın Doğuşu Ve İlk İslam Devletlerinde Tıp

İslam tıbbına temas etmeden önce konunun daha iyi anlaşılması için İslamiyet’ten önceki Arap tıbbının ve Cündişâpûr Tıp Okulu’nun tahlil edilmesinin yerinde olacağı kanaatindeyiz. Zira İslam tıbbının şekillenmesinde söz konusu bu iki faktörün oldukça etkin bir rol oynadığı bilinmektedir.
İslam Öncesi Arap Tıbbı ve İslam Tıbbında Cündişâpûr Etkisi
İslam öncesi Arap tıbbı ve İslam tıbbı üzerinde gözle görülür bir etkisi olan ve bugün İran sınırlarındaki Ahvaz şehri yakınlarında bulunan Cündişâpûr’un geçmişi tarih öncesi döneme kadar uzanır. Şehir, III. yüzyılın sonlarında Sâsânî kralı I. Şapur tarafından Antakya’nın zapt edilmesinin ardından yeniden imar edildi. Cündişâpûr kelimesi İslami dönemde meşhur olan bu şehrin eski isminin Arapçadaki bozulmuş şeklidir.
Romalılar ile Sâsânîler arasında yaşanan savaş sonucunda I. Şapur, Roma İmparatoru Valerian’ı mağlup ederek ordusunu esir almasının ardından Cündişâpur önemli bir ilim ve kültür merkezi haline gelmiştir. Aralarında birçok âlim ve sanatçı bulunan esirler Cündişâpur’a iskân ettirilir. 489’da yaşanan mezhep çatışmaları sebebiyle Urfa’dan sürülen Nesturiler ve 529’da Atina’dan sürgün edilen yeni Eflatuncu sekiz filozof da Cündişâpur’a yerleştirilir. Bu vesileyle Cündişâpur Yunanlı, İranlı, Suriyeli ve Hintli bilim erbabının toplandığı bir şehir haline gelir. İlime ve ilim adamlarına oldukça değer veren I. Hüsrev (531-579) Cündişâpur’da başta tıp olmak üzere felsefe ve diğer ilimlerin de okutulduğu bir mektep kurar ve bu ilim adamlarını burada istihdam eder. Yaşanan bu gelişmeler sonucunda Cündişâpur büyük bir ilim merkezi haline gelir. Öyle ki burada Aristo ve Eflatun’un eserleri Farsçaya tercüme edilerek ilim adamlarının istifadesine sunulur.
Gerçekleştirilen iskân politikalarıyla kısa zamanda modern tıp alanında önemli bir eğitim merkezi haline gelen Cündişâpûr’da II. Şapur tarafından birçok tıp okulunun bir arada bulunduğu düzenli bir üniversite kuruldu. Böylece Cündişâpûr Yunan, İran ve Hint tıp geleneklerinin merkezi haline geldi. Bu kozmopolit ve serbest ortamda gelişimini sürdüren bu tıp okulu, birçok tıp geleneğinin sentezini yaparak yeni bir okul kimliği kazandı.
Kütüphane, rasathane ve tercüme evi gibi mekânların bulunduğu Cündişâpûr tıp okulunda farklı etnik kökenlere mensup birçok öğrencinin öğrenim gördüğü ifade edilebilir. Modern yöntemlerin ağır bastığı tıp okulunda dönemin çağdaş tedavi yöntemleri ile yöresel tedavilerin sentezi yapılmaktaydı. Genel anlayış olarak hastalıklara sebep olan amillerin, vücudun sıvı dengesindeki değişiklik ve bozukluk olarak düşünüldüğü Cündişâpûr tıp okulunda bir de okula ait hastahane bulunmaktaydı. Tekâmülünü bu şekilde gerçekleştiren Cündişâpûr tıp okulunun, yetiştirdiği hekimler vesilesiyle diğer medeniyetlere nüfuz ettiğini ifade etmek mümkündür. Bu bağlamda Cündişâpûr’da tıp tahsili gören ve câhiliye dönemi Arapları arasında meşhur bir hekim olarak bilinen Hâris b. Kelede es-Sakafî’yi örnek gösterebiliriz. Hâris b. Kelede, tıp öğrenimini tamamladıktan bir süre sonra Fars memleketlerinde hekimlik yapmaya başlamış ve kısa sürede tıp alanında şöhret bularak büyük bir zenginliğe ulaşmıştır. Daha sonra doğum yeri olan Taif’e dönmüş ve mesleğini burada icra etmiştir. Tıp konusundaki bilgisiyle memleketinde de şöhretini devam ettiren Hâris b. Kelede, bu suretle Araplar arasında Tabîbu’l-Arap lakabıyla ün yapmıştır. Hatta Yunanlar için Hipokrat ne ifade ediyorsa Araplar için de Hâris b. Kelede’nin aynı anlamı taşıdığı bile söylenmektedir. Tüm bu gelişmelerden hareketle Hâris b. Kelede’nin, Cündişâpûr tıp ekolünün Arap tıbbına taşınmasında oldukça önemli bir rol oynadığını ifade etmek mümkündür.
Cündişâpûr’da yetişen Hâris b. Kelede’nin ilerleyen yıllarda Mekke’de aranan bir hekim olarak Rasûlullâh (s.a.v.)’i dahi tedavi ettiği bilinmektedir. Bu hekimin oğlu Nadr b. Hâris de babasından öğrenmiş olduğu basit tıp bilgileri sayesinde halk arasında şifa dağıtan bir hekim sıfatına sahip olmuştur. Usta çırak eğitim modelinin yaygın olarak görüldüğü İslamiyet’in ilk yıllarında, babasından aldığı eğitim ile bir takım tıbbi uygulamalar yapan Nadr b. Hâris’in Cündişâpûr ekolünden izler taşıdığı ifade edilebilir. Bu baba oğul haricinde, Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde yaşamış İbn-i Hâzim ve İbn-i Ebî Rûmiyye et-Temîmî’nin de Cündişâpûr tıp okulunda öğrenim gördüğünü düşündüğümüzde Cündişâpûr etkisinin Arap toplumunda bu dönemde de sürdüğünü söyleyebiliriz. Cündişâpûr 638’de Hz. Ömer’in hilafeti sırasında Ebû Mûsa el-Eş‘arî tarafından sulh yoluyla İslam topraklarına dâhil edilmiştir. Hz. Ömer bu bölgeye Bişr bin Muhtefez’i vali olarak göndermiştir. Bu tarihten sonra da Cündişâpûr’un bilim alanındaki müstesna yerini korumaya devam ettiğini söyleyebiliriz. Burada yetişen hekimlerin Emevi ve Abbasi saraylarında itibar görmeleri ve yine burada öğrenim gören bilim adamlarının tercüme faaliyetlerinde etkin rol almaları bu iddiayı ispatlar niteliktedir.

Câhiliye Arap Toplumunda Tıp
Arabistan Yarımadası’nda İslamiyet’in doğuşundan önceki dönem câhiliye dönemi olarak isimlendirilir. Fakat bu isimlendirmenin, toplumun medeni seviyesi ile çok fazla ilgili olmadığı düşünülmektedir. Zira İslamiyet’ten önce Arap Yarımadası’nda yaşamış Âd, Medyen, Saba, Semûd, Himyerî gibi kültür ve edebiyat alanında gelişmiş toplumlarda câhiliyeden söz etmek bu toplumlara haksızlık olur. Câhiliye devri ifadesi, Arapların İslamiyet’ten önceki inanç, tutum ve davranışlarını İslami dönemden ayırt etmek için kullanılan bir ifadedir. Arapların sahip oldukları tıbbi bilgilerin bir kısmını Babil’den ve Cündişâpûr’dan öğrendiklerini ifade edebiliriz. Kendilerine ait tıp uygulamaları içerisinde çölde yaşayan bedevilerin geleneksel basit tedavi uygulamalarının bulunduğu söylenebilir. İslamiyet’ten önce Arap toplumunda, iki tür tıbbi tedavi metodundan bahsetmek mümkündür. Bunlardan biri, kâhinlerin uyguladıkları tedavi yöntemleriyken diğeri ilaçlarla uygulanan tedavilerdir.
Arapların herhangi bir hastalığa yakalandıklarında, putları adına kurban adadıkları, putlarına dualar ederek çeşitli mistik törenler düzenlemek suretiyle şifa bulma çabasında oldukları bilinmektedir. Arap tıbbının esasının folklorik tıbba dayandığını ifade edebiliriz. İslam’dan önce Mekkeliler arasında sünnet olma âdetinin yaygın olduğu bilinmektedir. Küçük bir tıbbi operasyon ile gerçekleştirilen sünnet işleminden sonra yapılan sünnet törenleri Dâru’n-Nedve’de icra ediliyordu. Medine toplumunda da özellikle Yahudiler arasında sünnet âdetinin yaygın bir şekilde görüldüğünü söyleyebiliriz. Cahiliyye döneminde Araplar arasında tıp tahsili görmüş hekimler bulunmakla beraber geleneksel tıp uygulamaları da yaygındı. Örneğin yılan sokmuş bir kimseyi üstüne başına ziller takmak suretiyle uyutmazlardı. Göz şaşılığı olan hastayı değirmen taşına baktırarak tedavi etmeye çalışırlardı. Vebadan korunmak için merkep gibi anırırlar, hastaları kâhinlere götürürler ve büyü yaptırırlardı. Tapınaklarda kurban keserler ve bu suretle hastaların vücuduna girmiş şeytanların çıkacağına ve şifa bulacağına inanırlardı.
İslamiyet’in Doğuşu ile Birlikte Arap Tıbbında Yaşanan Gelişmeler
İnsan hayatının her yönü ile ilgilenen İslam dini, onun sağlığıyla da ilgilenmiştir. Kur’ân’da tıbbî konularla ilgili âyetlere yer verilmiş, Kur’ân’ın yaşayan hali olan Hz. Peygamber (s.a.v.) de birçok söz ve eyleminde sağlık, hastalık, temizlik ve tıbbın diğer alanlarında yol gösterici rol model olmuştur. Hz. Peygamber, câhiliye dönemi Arap tıbbından kalan batıl, tıbbi değeri olmayan ve hurafelere dayalı tıp anlayışlarını ve tedavi usullerini uygun görmemiştir. Rasûlullâh (s.a.v.)’e göre hastalıklar Yüce Allah tarafından sabretmeleri karşılığında mükâfat elde etmeleri için kullarına verilen birer imtihan aracıdır. Öte yandan “tedavi olun”, “her hastalığın bir çaresi vardır” gibi tavsiyelerle insanların tedavi yollarını araştırmasını teşvik etmiştir. Bu bağlamda “Her derdin bir devası vardır. Derdin devasında isabet edilebilirse Yüce Allah’ın izniyle düzelir” hadis-i şerifleriyle insanlara Yüce Yaratıcı’dan ümit kesmemeleri konusunda uyarılarda bulunmuştur. Tabiplik konusunda uzman olmayanların hasta tedavi etmemeleri hususunda da uyarılarda bulunan Rasûlullâh (s.a.v.):
“Tıbbi bilgisi olmayan bir kimse doktorluk yapmaya kalkar ve zarar verirse bunu tazmin eder.” sözleriyle de hastaların uğrayacağı zararların ehil olmayan hekimlere ödettirilmesi gerektiğini bildirmiştir.
Vahyin inşa ettiği Hz. Peygamber’in tıp ve tedavi ile ilgili bu söz ve uygulamalarının müslümanların tıp ve eczacılık alanındaki çalışmalarına kaynaklık ettiğini söyleyebiliriz. “Allah’ın kulları tedavi olun. Zira Yüce Allah yaşlılık dışında bir dert verdiyse mutlaka beraberinde şifasını da vermiştir” mesajını peygamberlerinden alan müslüman tabipler, hastalıkların tedavisi için ilaç ve tedavi yöntemlerinin peşine düşmüşlerdir. Bu vesileyle Cündişâpûr ve Yunan tıbbı başta olmak üzere diğer milletlerin tıbbını da ayrıntılarıyla inceleyerek bu konuda önemli gelişmeler sağlamışlardır diyebiliriz.

Tıbb-ı Nebevî
Hayat rehberimiz Kur’ân-ı Kerim’in insan sağlığı hakkındaki tavsiyeleri ve Hz. Peygamber’in insan sağlığı ile ilgili hadis ve uygulamaları peygamberimizin vefatından yaklaşık bir asır sonra bir araya getirilmiş ve bu vesileyle İslami bir tıp anlayışı ortaya çıkarılmaya çalışılmıştır. Ortaya konmaya çalışılan bu tıp anlayışına Tıbb-ı Nebevî adı verilmiştir. Tıbb-ı Nebevî konusundaki çalışmalara göz attığımızda bilinen ilk çalışmanın 738’de Abdulmelik b. Habib tarafından ortaya konduğunu ifade edebiliriz. Bu çalışmadan sonra Arapça, Farsça ve Türkçe başta olmak üzere birçok dilde eserlerin kaleme alındığını söylememiz mümkündür. Bu eserlerde, hastalıkların şifasına vesile olacak bir takım reçetelerin, bazı tıbbi kuralların ve bilinen uygulamaların yanında tıbb-ı manevi olarak nitelendirebileceğimiz birtakım tavsiyeler de yer almaktadır. Tıbb-ı Nebevî eserlerini kaleme alan yazarlar, tıbbi yöntemleri reddetmemekle birlikte hastalıkların manevi tedavisine dini yönden de yaklaşılmasını tavsiye etmişlerdir.
Hz. Peygamber’in sahih kabul edilen hadisleri, samimi müslümanların hayatları için bir kılavuz olduğundan müslüman nesiller tarafından yüz yıllarca tatbik edilmiş, yemek ve sağlıkla ilgili alışkanlıklarını belirleyen önemli etkenlerden biri olmuştur denebilir. İslam dünyasında tıp eğitiminin yapıldığı medreselerde Tıbb-ı Nebevî daima tıp öğrencilerinin ilk öğrenmesi gereken derslerden biri olarak kabul edilmiş ve geleceğin doktorlarının zihin yapısını şekillendirmede önemli bir yere sahip olmuştur denilebilir. Genel itibariyle Hz. Peygamber (s.a.v.)’in tıp ile ilgili hadislerinde bir nimet olarak sağlığın önemi, kaybedilmesi halinde tedavinin gerekliliği ve meşruiyeti ile beraber koruyucu hekimlik ile ilgili tavsiyelerin yer aldığını ifade etmemiz mümkündür. Göz sağlığının korunması için sürme kullanılmasını teşvik etmek gibi bir takım örneklerde olduğu gibi günümüzdeki modern tıp anlayışının önemle üzerinde durduğu koruyucu hekimlik kavramı, Hz. Peygamber’in uygulamalarında açıkça görülmektedir. İnsan vücudunun, herhangi bir hastalığa yakalanmaması için hastalıklara karşı önlem almak, hastalığa yakalandıktan sonra onunla mücadele etmekten çok daha önemli görülmüştür. Çünkü hastalığa yakalanmayan bir metabolizma, hastalığa yakalandıktan sonra tedavi gören metabolizmadan daha dirençli olmaktadır. Bu vesileyle hastalığın girdiği bir vücutta o hastalığın tesirleri varlığını devam ettirebilmektedir.
Nebevi tıp çalışmalarına bakıldığında bu tıp anlayışının dikkate aldığı bir takım esaslar göze çarpmaktadır. Bu esaslara göre kişi her şeyden önce, sağlığının ve vücudunun değerini bilmeli ve bunları Yüce Allah’ın bir emaneti olarak görmelidir. Bununla beraber Peygamberimiz (s.a.v.)’in ifadesi ile “insanoğlu, vücudunun kendisi üzerinde hakkı olduğunun farkına varmalıdır.” Bu itibarla sağlığını bozacak hatta tehlikeye atacak davranışlardan kaçınmalı ve hastalığa yakalanmamak için kendisini korumayı bir prensip haline getirmelidir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) sürekli oruç tuttuğu için oldukça zayıf düşen birisini, “kendine işkence etmeni sana kim emretti?” diyerek uyarmıştır. Koruyucu hekimlikle ilgili unutulmaması gereken bir diğer husus, nebevi tıpta dile getirilen tedavi yöntem ve araçlarının, zaman içinde geliştirilmesi ve modern tekniklerin kullanılmasının sünnetin ruhuna aykırı olmadığı gerçeğidir.
“Tıbb-ı Nebevî’nin kaynağı ve oluşum nedenleri, müslümanları, tıpla ilgili bu tür eserleri yazmaya yönelten sebepler nelerdir?” şeklindeki bir takım sorulara Fazlu’r Rahman şu şekilde cevaplar vermektedir:
”Bununla ehl-i sünnet, Hz. Peygamber’in otoritesi adına, putperest Galen’in tıptaki otoritesine meydan okumak istemiştir. Bir ikinci cevap, Otoritelerin mümkün olduğu kadar çok kişinin istifade edebilmesi amacıyla, tıp el kitabı denilebilecek bir tür tıp kitabını orta seviyede eğitim görmüş müslümanın hizmetine sunma teşebbüsüydü. Zira bu literatür, başlıca bir takım bilinen hastalıklar için yazılan reçeteleri ihtiva etmekte ve sıradan kuralların ve bilinen prensiplerin ötesinde tıbbi kuram ile çok az ilgilenmektedir. Üçüncü cevaba göre ise iddia edilebilir ki bu, tıbbı ruhanileştirme, ona yüksek bir dini değer yükleme teşebbüsüydü.”
Peygamberimiz (s.a.v.)’in hastalıklardan şifa bulmak için tavsiye ettiği tedavi yöntemlerini iki ana grupta incelemek mümkündür. Buna göre herhangi bir hastalığa yakalanan bir insan önce doğal ilaçları kullanmalı daha sonra dua gibi manevi ilaçlara yönelmelidir. Dolayısıyla hasta olan insan şifanın yalnızca Yüce Allah’tan geldiğine inanarak rahatsızlığını tedavi edebilecek yöntemler kullanmalıdır. Hz. Peygamber’in tavsiye ettiği tedavi yöntemlerinde, Yüce Allah’ın haram kıldığı bir şeye rastlanmamaktadır. Yüce Allah, haram kıldığı bir şeyi kötü ve çirkin olduğu için haram kılmıştır. Zira kötü ve çirkin olanda şifa aramak doğru bir davranış değildir. Allah Rasûlü’nün hakkında açık bir yasak olmamasına rağmen bazı uygulamaları tedavi amaçlı kısıtladığını görmekteyiz. Efsun ile tedavi metodunu müslümanlara yasaklayıp bu metodun şeytan işi olduğunu belirtmesi, ilaç elde edebilmek için bir kurbağayı öldürmek isteyen birisine de müsaade etmemesi bu kısıtlamalara örnek olarak değerlendirilebilir. Hz. Peygamber’in özellikle tavsiye ettiği ve kendisinin de şifa bulmak ve sağlıklı kalmak için başvurduğu bazı tedavi yollarının kaynaklarda zikredildiğini görmekteyiz. Şifanın bal şerbeti, hacamat kupası ve ateşle dağlamada olduğunu belirtmesi fakat ümmetini ateşle dağlamaktan men etmesi bu kapsamda değerlendirilebilir. Hacamatın damardan kan aldırmadan kanı temizlemesi ve vücuttaki kanı beden yüzeyine çıkarmasına yardımcı olması bakımından tavsiye edildiği belirtilmektedir. Hastalara dua okumak anlamında kullanılan rukye, Hz. Peygamber’in uyguladığı ve ümmetine tavsiye ettiği manevi tedavi metodu olarak karşımıza çıkmaktadır. Kişinin kendisinin veya bir başkasının şifaya kavuşması için Yüce Yaratıcı’ya yakarışta bulunmasına Hz. Peygamber’in müsaade ettiğini görmekteyiz. Allah Rasûlü’nün zehirlenmelere, nazara ve bazı çıbanlara karşı dua okuyarak tedavi olmaya izin vermesi bu durumun ispatı niteliğindedir.

Peygamberimiz (s.a.v.) tarafından hasta ziyaretinde bulunmanın ve hastaların gönlünü hoş edici ifadeler kullanmanın tavsiye edildiğini müşahade etmekteyiz. Rasûlullâh (s.a.v.) müslümanın müslüman kardeşi üzerindeki haklarını sıralarken; selam verdiğinde selamını almayı, davetine icabet etmeyi, aksırdığında “yerhamukellah” demeyi, hastalandığında ziyaret etmeyi ve vefat ettiğinde cenazesinin arkasından yürümeyi tavsiye etmiştir. Bununla beraber Rasûlullâh (s.a.v.)’in sıklıkla hastaları ziyarete gittiğini ve onlara teselli edici cümleler sarf ederek hastaların gönlünü hoş tuttuğunu hadislerden öğrenmekteyiz. Bu ziyaretleri esnasında gün ayrımı gözetmediği, hastayı uygun olduğu her gün ziyaret ettiği hususu da bize gelen uygulamaları arasındadır.
İslam Tıbbı’nda Kadınların Önemi
İnsanlık tarihi boyunca var olduğu bilinen ve bir meslek haline gelen tabiplik, Hz. Peygamber döneminde de bilinmekte ve icraa edilmekteydi. Sahabeler arasında gerek erkeklerden gerekse de hanımlardan maharetli tabipler bulunmaktaydı. Bu bağlamda Hz. Ebû Bekir’in kızı Esmâ ve Şifâ bnt. Abdullah, o dönemde hekimlik yapan hanım sahabelere vereceğimiz örneklerden sadece ikisidir. Erkek hekimlerin öfkesine yol açsa da İslâm toplumlarında tıbbî muayenelerin çoğu muhtemelen kadınlar tarafından yapılmaktaydı. Bu bağlamda anneler, kız kardeşler, teyzeler, büyükanneler, deneyimli kadınlar, hemşireler ya da kadın hekimler tıp konusunda aktif rol üstlenmişlerdir. Ancak her alanda olduğu gibi tıp tarihçiliğinde de daha çok erkeklerin egemen olması ve toplumun genelde ataerkil bir özellik arz etmesi sebebiyle kadınların sesi yüzyıllar boyunca ancak cılız bir şekilde günümüze ulaşabilmiştir. Buna rağmen yine de kaynaklarda kadınların farklı rollerde tıpla uğraştıklarına dair bilgiler mevcuttur.
Hz. Peygamber (s.a.v.), savaşlarda kadınların da yer almasına ve geri hizmetlerde bulunmasına ve bilhassa yaraların bakımında bir hemşire gibi görev yapmalarına müsaade etmiştir denilebilir. Bu manada özellikle Hendek Savaşı sırasında mescit içine bir çadır kurdurduğu, yaralıları buraya naklettirdiği ve onların tedavisi için Rufeyde adında bu konuda eli yatkın bir hanım sahabeyi görevlendirdiği bilinmektedir. Söz konusu savaş esnasında Kureyş tarafından gelen bir ok ile yaralanan Hz. Sa’d, bu çadıra getirildiği, Rufeyde tarafından yarasının tımar edildiği ve Hz. Sa’d’ın durumunun Allah Rasûlü (s.a.v.) tarafından yakından takip edildiği ifade edilmektedir.
İslâm tarihinde ilk hemşire olarak Rufeyde bnt. Sâd el-Eslemiyye kabul edilmektedir. Bu hanım sahabi, Yesrib’te doğmuş ve hicretten önce burada yaşamıştır. Ailesi Benî Eslem’in ilk müslüman olanları arasındadır. Allah Rasûlü’ne hicret izni verildiğinde Rufeyde Peygamberimizi, defler, ezgiler ve Talâa’l-Bedru ile karşılayan ensar kadınları arasında bulunmaktaydı. İslâmiyet, Medine’de nüfuz kazanınca Rufeyde kendini baba mesleği olan sağlık hizmetlerine adamıştı. Barış zamanında, hasta olan müslümanları tedavi etmekle uğraşmaktaydı. Bu vesileyle kendisine, Mescid-i Nebevi’nin hemen yanına hastalara bakmak için bir çadır kurulmuştu. Savaşa izin verildikten sonra Rufeyde, Bedir, Uhud, Hendek, Hayber ve diğer savaşlara yaralılara ilk yardımda bulunmak ve onları tedavi etmek amacıyla katıldı. Rufeyde’nin sadece kendisinin bu hizmetlerde bulunmadığı kendisiyle beraber eli yatkın olan diğer hanım sahabelere de tıp konusunda eğitim verdiği bilinmektedir. Bu itibarla Hayber Savaşı’nda Rasûlullâh’ın ordusu harekete hazırlanırken, Rufeyde kalabalık bir hanım sahabe topluluğunun başında gelip onlara ilk yardım ve tedavi teknikleri hakkında talim yaptırdığı ifade edebiliriz. Böylece Hz. Peygamber devrindeki ilk yardım çadırı Rufeyde’nin Çadırı diye meşhur olmuş ve Rufeyde İslâm’ın ilk hemşiresi unvanına layık görülmüştür denilebilir.
Hz. Peygamber (sas) döneminde, sağlık hizmeti veren diğer bir hanım da Hz. Fatıma’dır. Uhud Harbi’nde müslümanların çekildiği bir esnada düşmanın bir ara Rasûlullâh’a kadar yaklaştığı ve kendisine taşlar isabet ettirdikleri bilinmektedir. Kaynaklardan anladığımız kadarıyla bu olaya sebebiyet veren kişinin Hz. Sa’d b. Ebi Vakkas’ın kardeşi olduğu ifade edilmektedir. Bu kişi Hz. Peygamber (sas)’e yaklaşarak bir taş atmış ve Rasûlullâh’ın dişinin kırılarak kanamasına yol açmıştır. Aynı kişinin tekrar bir taş daha atarak bu sefer de Rasûlullâh’ın alnına isabet ettirdiği ve Hz. Peygamber (s.a.s)’in kanlar içinde kalmasına sebep olduğu kaynaklardan öğrendiklerimiz arasındadır. Bu olay üzerine Rasûlullâh (s.a.s)’in kanının etrafındaki kişiler tarafından bir türlü durdurulamaması ve en sonunda kızı Hz. Fâtıma’nın bir tutam ot yakmak suretiyle otun külleriyle kanamayı durdurduğu bilinmektedir. Bu hadise, Hz. Fâtıma’nın yaraların bakımı konusunda eğitimli olduğunu ve bir takım tıbbi bilgilere sahip bulunduğunu göstermesi bakımından önemlidir.
Tarihte Türk kadınlarının da sağlık alanında etkin bir rol oynadığı görülmektedir. Tesis edilen sağlık kurumlarında hasta bakımına oldukça önem verilmiş ve erkeklerle erkekler, kadınlarla da kadınlar ilgilenmeye çalışmıştır. Bu vesileyle İslam dininin titizlikle üzerinde durduğu haremlik-selamlık ilkesine riayet edilmeye çalışılmıştır denilebilir. Selçuklular zamanında bu hassasiyet daha da gelişerek kadın sağlık hayatında daha etkili bir rol almaya başlamıştır. Bu durum Anadolu Selçukluları ve Osmanlılar zamanında da devam etmiş ve Osmanlı hükümdarlarının ve devlet adamlarının yakını olan birçok kadın, sağlık alanında adeta şefkat elini topluma uzatmıştır. Her müslüman Türk kadını hemşirelik, diğer bir tabirle hasta bakıcılık görevini insani duygularıyla dini duygularını birleştirerek yerine getirmiş, böylece asırlarca yaratılana hizmetin eşsiz örneklerini ortaya koymuşlardır diyebiliriz.
Yararlanılan Kaynaklar
Fatih Hatipoğlu, Bir Sağlık Kurumu Olarak Anadolu’da Bimaristanlar
Celâl Yeniçeri, Hz. Peygamber’in Tıbbı ve Tıbbın Fıkhı
Ahmed Şevki Fencûrî, İslâm’da İlk Hemşire Hanım Sahabe Rufeyde
Mahmut Denizkuşları, Kur’ân-ı Kerim ve Hadislerde Tıp
Ahmet Ağırakça, İslam Tıp Tarihi
İbrahim Sarıçam, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı
Levent Öztürk, Hz. Peygamber Döneminde Sağlık Hizmetlerinde Kadınların Yeri
İbrahim Sarıçam ve Seyfettin Erşahin, İslam Medeniyeti Tarihi
Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Fatih Hatipoğlu’na aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Kur’an-ı Kerim’de Hz. Lut Ve Lut Kıssası ..

Hz. Lut ve Lut Kıssası (Lut Kavmi)

Elbette lut kavmi nedir? diye soranlar olacaktır… Kur’an-ı Kerim’de Hz. Lut’un kimliği, doğum yeri, yaşadığı zaman dilimi ve babasının kim olduğu hakkında detaylı bilgi yoktur. Kur’an-ı Kerim’e göre, kıssaların meydana geldiği yıl ve gün, şahısların kimlikleri ve bunların tarihi kronolojik sıraya göre verilmesi önemli değil, olayın ibret ve öğüt alınacak noktaları önemlidir. Bizler Hz. Lut’un künyesi hakkındaki ayrıntılı bilgileri bazı tefsir kaynaklarından ve tarih kitaplarından öğrenebilmekteyiz. İslami kaynaklarda geçtiği üzere Terah’ın üç tane oğlu vardır. Haran, İbrahim ve Nahor. Hz. Lut, Haran’ın oğlu, (Azer)Terah’ın torunu ve Hz. İbrahim’in yeğenidir. Bu bilgiler Kitab-ı Mukaddes’teki bilgilerle de örtüşmektedir. Hz. Lut, babası Haran’ı küçük yaşlarda kaybetmiş ve belli bir dönem için amcası Hz. İbrahim’in himayesi altına girmiştir. Bu meyanda Muhammed Esed Kuran Mesajı kitabında Hz. Lut’un peygamberlerin atası olan Hz. İbrahim’in soyundan gelmemesine rağmen iki sebepten ötürü Hz. İbrahim’in zürriyetinden sayıldığını ifade etmektedir. Birincisi, Hz. Lut’un babası Haran’ın ölmesiyle birlikte ilk gençlik yıllarından itibaren belli bir döneme kadar Hz. İbrahim’i babasının ardından giden bir çocuk gibi takip etmesi ve Hz. İbrahim’in himayesi altına girmesi. İkincisi, eski Arapça kullanımında amcanın çoğunlukla “baba” olarak ve yeğenin de “oğul” olarak tanımlanmasıdır. Ayrıca Kur’an-ı Kerim’de genelde Hz. İbrahim ile ilgili ayetlerin devamında Hz. Lut’un isminin zikredilmesi de Hz. İbrahim ile Hz. Lut arasında bir kan ve dil bağının olduğunu göstermektedir.
Hz. Lut’un soyunu araştırırken peygamberlerin atası olan ve Hz. Lut’un amcası İbrahim (a.s) hakkında da kısaca bilgi vermek istiyoruz. Hz. İbrahim, En’am suresinde anlatıldığı üzere kendi toplumunun putperestlik paralelinde gelişmiş değerlerini kabul etmeyerek tek başına put yapan ve puta tapan babası Azer  dâhil tüm putperest kavmini karşısına almış ve tevhit mücadelesini korkusuzca yerine getirmiştir. Bu çerçevede daha küçük yaşlarda babasını kaybeden ve amcası Hz. İbrahim’in himayesinde yaşayan Lut (a.s), Hz. İbrahim’in Allah Teâlâ’nın kâinatın yegâne hâkimi ve yaratıcısı olduğuna dair sözlerini işitmiş ve ona ilk iman eden kişi olmuştur. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de bu husus şu şekilde ifade edilmektedir :
“ Lut ona (Hz. İbrahim’e) iman etti. Doğrusu ben Rabbime hicret ediciyim. O şüphesiz Azizdir, Hakimdir dedi.”
Rivayetlere göre Lut (a.s) ve kavminin yaşamış olduğu yer günümüzde Ürdün olarak bilinen Irak ile Filistin arasındaki topraklardır. Kur’an-ı Kerim, Lut (a.s) kavminin yaşadığı yerin cahiliye Arapları tarafından gerçekleştirilen ticaret kervanlarının yolu üzerinde olduğunu şu lut kavmi ayetleriyle anlatır :
“Siz sabah akşam, onların yaşadıkları yerlerden geçmektesiniz. Düşünmeyecek misiniz?”, “O şehrin kalıntıları işlek yollar üzerinde hala durmaktadır . Bunda iman edenler için bir ibret vardır.” (Lut Kavmi Kur’an Ayeti)
Hz. Lut’un Hz. İbrahim İle Yolculuğu
Hz. İbrahim, kendisinin kâinatın yaratıcısı ile ilgili söylediği sözlerini dinlemeyen kavmini uyarmış, babasının ve kavminin putlarını kırmış ve tek bir Allah’a yönelmelerini sağlamaya çalışmıştır. Fakat kavmi, onun davetini dinlemeyerek onu ateşe atıp yakmak istemiştir. Hz. İbrahim, bu olaylar üzerine evini ve yurdunu terk ederek Milattan önce 1800 yılları civarında Allah Teâlâ’nın emir ve işaret buyurduğu topraklara hicret etmiştir. İbrahim (a.s), bu yolculuğunda Hz. Lut’u, eşi Sara’yı ve kendisine tâbi olan sahabileri yanına alıp ilk önce Harran şehrine gitmiştir. Bir müddet burada ikamet ettikten sonra buradan Şam şehrine; fakat burada da kıtlık baş gösterince Mısır’a hicret etmiştir. Mısır’da Allah, Hz. İbrahim ailesine ve Hz. Lut’a geçim bolluğu, servet ve hizmetçiler ihsan etmiş; ancak, Firavun’un saldırısı ve zulmünden dolayı Hz. İbrahim, yanındakilerle birlikte buradan ayrılmak zorunda kalmıştır. Hz. İbrahim, tekrar Şam’a doğru hareket ederek Filistin toprağındaki Seb’ denilen yerde konaklamış ve buranın yöneticisi olmuştur. Hz. Lut ise vaaz ve tebliğin inceliklerini, davetin zorluklarını bu yolculukla amcasından öğrenmesiyle birlikte Allahın emriyle kavmini irşat etmek üzere Ürdün topraklarında Ölü Deniz kıyısındaki Sedum (Sodom) bölgesine yerleşmiştir. Böylece Hz. Lut bu topraklardaki insanların hem yöneticisi hem de peygamberi olmuştur. Lut kavmi nerede? Sorunuzun yanıtı aşağıdaki resimde gösterilmiştir.

Hz. Lut’un Sodom bölgesine hicretiyle alakalı İslami kaynaklarda muhtelif görüşler yer almaktadır. Asım Köksal Peygamberler Tarihi kitabında Hz. İbrahim’in Hz. Lut’a, sahip oldukları malların, küçük ve büyük baş hayvanların çokluğu ve otlatılacak alanların eksikliği nedeniyle Sodom ve Gomora bölgesine yerleşmesi gerektiğini belirtmesi nedeniyle yani tavsiye üzere Hz. Lut’un Hz. İbrahim’in yanından ayrılarak Sodom bölgesine yerleştiğini ve daha sonra burada görevlendirildiğini ifade etmektedir. Burhanoğlu Kadı Nasıruddin Rabguzi Kısasu’l Enbiya adlı eserinde ise bu konuyu şu şekilde açıklamıştır: Hz. Lut, İbrahim (a.s) ile birlikte Mısır’dan döndükten sonra Mukaddes topraklarda çiftçilikle uğraşıyordu. Bir gün Cebrail (a.s) kendisine görünüp Sodom bölgesine Allah tarafından peygamber olarak tayin edildiğini belirtti. Lut (a.s) da “Acaba bu işi yapabilir miyim?” diye endişelendi ve gidip durumu amcası Hz. İbrahim’e bildirdi. Hz. İbrahim her ne olursa olsun ilahi emre boyun eğmesi gerektiğini Hz. Lut’a tavsiye etti. Hz. Lut ilahi emir üzere Sodom bölgesine hicret etti.
Mevdudi Tefhimu’l- Kur’ân kitabında şöyle der :
“Ne yazık ki, Yahudiler tarafından tahrif edilmiş olan eldeki Kitab-ı Mukaddes’te Hz. Lût’un şahsiyeti lekelenmiştir. Başka hususlar bir tarafa Ürdün topraklarında icra ettiği vazife, İbrahim’in sığır sürüleri ile arasında çıkan bir anlaşmazlık sonunda mümbit bir toprağa göç olarak tanımlanmıştır. Fakat Kur’ân bu iddiayı çürütür ve Hz. Lût’un bir Resul olarak tayin edilmiş olduğunu ve oraya halkı ıslah etmek için gönderildiğini söyler.”
Biz bu konuda Kur’an-ı Kerim’de Allah Teâlâ’nın “Şüphesiz Lut da gönderilmiş peygamberlerdendir” sözünden hareketle Hz. Lut’un Kitab-ı Mukaddes’te iddia edildiği gibi amcası Hz. İbrahim’in çobanlarıyla kendi çobanları arasında çıkan bir anlaşmazlık nedeniyle mümbit toprakları tercih ettiği için değil, hakeza mallarının çokluğu nedeniyle amcası Hz. İbrahim’in tavsiyesi üzere değil, sadece Allah’ın emri ve dilemesi nedeniyle amcası Hz. İbrahim’den ayrılarak Sodom bölgesine hicret ettiğini düşünmekteyiz.
Hz. Lut’un Peygamberliği
Kur’an’a göre Peygamberler, Allah’ın dinini yeryüzünde temsil eden, Allah’ın mesajını insanlara ulaştıran, hak ile batıl arasında müjdeleyici ve sakındırıcı olarak hayatlarını cihada adayan, insanlar arasından Allah tarafından seçilmiş günahsız kişilerdir. Nitekim Lut (a.s) da kaynaklarda ifade edildiği üzere şirke, delalete, cehalete, çirkin bir fuhşa bulaşmış kavme doğru yolu gösterici olarak Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberdir. Kur’an-ı Kerim’de Hz. Lut’un kavmini hakka davet etmesi için resul olarak tayin edildiği aşağıdaki ayetlerde açıkça ifade
edilmektedir.
“ Süphesiz Lut da gönderilmiş peygamberlerdendir.”
“ Kardesleri Lut, onlara şöyle demişti: Allah’a karsı gelmekten sakınmıyor musunuz? Şüphesiz ben sizin için emin bir peygamberim.”
“ Lut’u da peygamber olarak gönderdik. O vakit kavmine şöyle demişti. Siz görüp durduğunuz halde hala bu çirkin işi mi yapıyorsunuz?”
Kur’an-ı Kerim’de Hz. Lut’un peygamberlik vasfına ilaveten kendisine verilen ilim, hikmet ve hidayet gibi bir takım üstünlük ve faziletlerin de olduğunu görmekteyiz. Bu noktada En’am suresinde, Allah Teâlâ’nın Hz. Muhammet’e örnek olarak sunduğu on sekiz peygamber anlatılırken şöyle denilmektedir .
“İsmail’e, Elyasa’ya, Yunus’a ve Lut’a da hidayet verdik. Hepsini âlemlere üstün kıldık.”
Enbiya suresinde Hz. Lut’a verilen nimetler şöyle sıralanmaktadır.
“Lût’a da hüküm ve ilim verdik. O’nu çirkin isler yapan bir kentten kurtardık. Gerçekten onlar kötü bir kavimdiler. Ve onu rahmetimizin içine soktuk. Çünkü o Salihlerden birisiydi”
Bu ayetlerde Hz. Lut’a dört farklı nimet verildiği zikredilmektedir. Müfessirlere göre bu nimetler ve ihtiva ettikleri manalar şu şekildedir.
a. Hüküm ve Hikmet: Adaletle hüküm vermeyi ve hikmetli davranmayı sağlayan bilgi.
b. İlim: Vahiy bilgisine sahip olup din işlerini kavramak.
c. Lut kavminin yaptığı kötülüklerden ve azaptan kurtulması.
d. Rahmete dâhil edilip salihler zümresine nail olması. Buradaki rahmetten maksadın İslam, sevap veya cennet olduğu belirtilmiştir .
Kaynaklarda geçtiği üzere Hz. Lut, Semud ile Medyen arasında yaşayan bir millete Hz. İbrahim’in şeriatı üzerine peygamber olarak görevlendirilmiştir . Bu bölge Kur’an-ı Kerim’de altı üstüne getirilen, tersyüz edilen bölge manasında el- Mü’tefikat olarak isimlendirilmektedir. Kaynaklarda Hz. Lut’un peygamberlik yaptığı el-Mü’tefikat bölgesinde beş şehrin bulunduğu rivayet edilmektedir. Bu şehirler: Sodom, Admah, Sebaim, Soar ve Amora’dır.

KUR’AN-I KERİM’DE LUT KISSASI

Lut Kavmini Helake Götüren Sebepler (Lut Kavmi Helakı)
Kur’an-ı Kerim’de Lut (a.s) kavminin helakine sebep teşkil eden en belirgin günahın cinsi sapıklık olan homoseksüellik olduğu çeşitli ayeti kerimelerde anlatılır.
“Hani Lut kavmine şöyle demişti: Sizden önce âlemlerden hiç kimsenin yapmadığı hayâsızlığı mı yapıyorsunuz? Gerçekten siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz. Doğrusu siz, ölçüyü aşan (azgın) bir kavimsiniz.”
“Lut kavmine şöyle demişti: Gerçekten siz kendinizden önce âlemlerden hiç kimsenin yapmadığı çirkin işi yapıyorsunuz.
“Lut’u da Peygamber olarak gönderdik. O zaman kavmine şöyle demişti: Siz görüp durduğunuz halde hala bu çirkin işi mi yapıyorsunuz.”

Ayet meallerinde ifade edildiği üzere eşcinsel ilişki ilk defa Lut (a.s) kavmiyle birlikte başlamıştır. Fahreddin Razi bu konuda şu şekilde bir izahta bulunmuştur. Lut kavmi öncesinde de bireysel olarak bu çirkin iş yapılmış olabilir. Fakat ayette kastedildiği üzere kavmin çoğunun birlikte bu çirkin işi yapması, aynı zamanda bu kötü fiili işlemek suretiyle haddi aşarak ısrar etmesi bu manada bir ilk olmuştur. Ali Bulaç Din ve Modernizm kitabında ise eşcinselliğin ilk önce Lut kavmiyle birlikte Mezopotamya’da daha sonra da Yunan’da görüldüğünü ve bunun da Kur’an’ın dediğine uygun olduğunu ifade etmektedir.
Allah Teâlâ, bize göre burada “Sizden önce âlemlerden hiç kimse bunu yapmamıştır.”sözüyle bu olayın insanlık tarihi açısından korkunç bir suç, çok adi bir başlangıç olduğunu vurgulamaktadır. Aynı zamanda böyle kötü bir işte öncülük yapmanın vebalinin çok ağır olacağına dikkat çekmektedir. Nitekim Nisa suresinde ifade edildiği üzere iyiliğe öncü olanlar ondan bir sevap kötülüğe öncülük edenler de ondan bir pay alırlar. Yukarıdaki ayetlerde Lut (a.s) kavminin en kötü illeti olan eşcinselliğe değinilmiştir. Lut kavminin adı homoseksüellikle özdeşleşmiş, homoseksüellik Lut
kavminin bir simgesi haline gelmiştir. Nitekim Şuara suresinde şöyle denilmiştir:
“Rabbinizin sizin için helal yarattığı eşlerinizi bırakıyor, erkeklere yaklaşıyorsunuz. Doğrusu siz haddi aşan bir kavimsiniz.”
Kur’an-ı Kerim’de Allah Teâlâ, erkek ve dişiyi tek bir parçanın birbirini tamamlayan iki öğesi olarak yaratmış, üreme yoluyla bu iki cinsin hayatını sürdürmesini ve üremenin de erkek ve dişinin birleşmesiyle olmasını dilemiştir. Fakat Lut kavmi Allah’ın koyduğu bu düzene karşı çıkmış ve haddi aşmıştır. Sadece eşcinsel ilişkiye girmeleri bir yana kendileri için doğal yolun tamamen kapalı olduğunu söyleyerek kadınlardan uzak durmuşlar, ahlaksızlığın ve hayâsızlığın son haddine ulaşmışlardır. Nitekim tarihçilerin ve müfessirlerin beyanına göre bu insanlar arasında erkekler, cinsel ilişkiye girmeleri bir yana birbirleriyle de evlenip nikâhlanıyorlardı.
Kur’an- Kerim’de Araf suresinde Allah Teâlâ “Doğrusu siz ölçüyü aşan müsrif bir kavimsiniz.” demektedir. Buradan hareketle Lut kavminin verilen cinsel güç nimetini amacı dışında kullanarak toplum içinde önemli bir yere sahip olan aile kurumunu zedelemesi ulaştıkları israf boyutunu da bizlere göstermektedir. Kur’an’a göre Lut kavminin haddi aşarak eşcinsel ilişkiye girmesi cahil bir topluluk olduğunu da ortaya koymaktadır. Lut kavminin cahilliği, müfessirlere göre iki anlam ihtiva etmektedir. Fakat akla gelen ilk anlamda burada vurgulanan cahillik, Lut kavmi insanlarının güzel ve çirkini ayıramayacak derecede, yaptığı işin sonunu kestiremeyecek kadar ilimden yoksun ve bilgisiz olması değildir. Esas itibariyle Lut kavminin cahilliği homoseksüelliğin bir fuhuş ve hayâsızlık olduğunu bilip ahmaklıkları ve taşkınlıkları nedeniyle bu işi yapmalarıdır. Daha değişik bir ifadeyle Lut kavmi insanları, güzel ile çirkin arasındaki farkı ayırt edemeyen ve düşünemeyen beyinsiz cahillerin davranışıyla davrandıkları için ve bunda da ısrar ettikleri için cahil bir topluluk olmuşlardır. Lut kavminin cahil bir topluluk oluşunu ilk etapta bir helak nedeni olarak göremeyiz. Ancak, Hz. Lut’un cahilliklerinden vazgeçmeleri için yaptığı uğraşı sonucunda kavmin cehalette ısrar etmesini helake sebep teşkil edecek önemli bir faktör olarak görebiliriz.
Lut kavmini helake götürecek özelliklerinden bahseden bir diğer ayet de şudur:
“Siz kadınları bırakıp erkeklere gidecek, yol kesecek ve toplantılarınızda edepsizce şeyler yapacak mısınız?…”
Bu ayette Lut kavminin eşcinsellik yanında yol kesmek, toplantılarda edebe aykırı fiiller işlemek gibi günahlarından bahsedilmiştir. İslam tarihçilerine göre Lut kavminin yol kesmesi konusu şu şekilde açıklanmıştır. Sodom ve çevresinde yaşayan Lut kavmi insanlarının kendilerine ait yol üzerinde meyve bahçeleri ve bostanları bulunmaktaydı. Yağmursuzluktan kuraklık ve kıtlığa uğradıkları zaman bahçelerini dışarıdan gelecek yabancı kişilere karşı korumak için şehirlerine gelen misafirlerin geçtikleri yolu kesip elbiselerini soymuşlar, mallarını almışlar hatta erkek ve kadın dinlemeden ırzlarına geçip öldürmüşler ve bunu da adet edinmişlerdi. Bunun yanında Lut kavmi erkekleri yol kenarında oturup yoldan geçenlere yanlarında bulundurdukları kaptaki taşlardan atıyorlar ve bu taş kime isabet ederse o kişiyi kendisiyle fuhuş yapılmaya daha layık görüyorlardı. Zorla fuhuş yaptıkları kişiyi de kendilerine borçlu çıkarıyorlardı. Fuhuş yaptıkları kişi şikâyetçi olması durumunda ise hâkim ters bir hukuk mantığı ile hareket ederek fail lehine karar veriyordu.
Lut kavminin yol kesmesi konusuna Muhammed Esed ise farklı bir bakış açısı getirmiştir. Esed’e göre Lut kavminin erkekleri, kadınları bırakıp azgın bir şehvetle erkeklere yaklaşmakta ve bu yolla neslin meydana gelmesi için gereken normal yoldan cinsel ilişkiyi bırakıp üremeye elverişsiz bir yönde şehveti kullanarak neslin devamını engellemiş oluyorlardı. Dolayısıyla Lut kavminin yol kesmesinden maksat Esed’e göre neslin sağlıklı bir şekilde sürdürebilirliğinin kesilmesi olarak anlaşılmıştır. Yukarıdaki ayet mealinde ifade ettiğimiz helake götürecek Lut kavminin başka bir günahı ise toplantılarında, bir araya geldiklerinde edebe aykırı fiiller işlemeleridir.
Rivayetlere göre Lut kavminin günahkâr erkekleri, toplanmakta oldukları oturma yerlerinde birbirlerine karşı galiz sözler söyleyip kendilerine yakışmayacak fiiller işliyorlardı. Bunlardan hiçbirisinde de birbirlerini ayıplamıyorlardı. Onlar meclislerinde birbirlerinin elbiselerini açıp mahrem yerlerini teşhir ediyor, birbirlerine karşı müstehcen şakalar yapıyor, erkek erkeğe ve açıktan açığa hep beraber birbirlerinden utanmadan cinsel ilişkiye giriyorlardı. Tefsir kitaplarında yapılan yorumlara göre Lut kavmindeki erkeklerin homoseksüel bir ilişki içerisinde olmaları neticesinde kavimdeki kadınlar, cinsel ihtiyaçlarını kocalarından karşılayamamışlar ve bunun sonucunda da kocalarına karşı duydukları nefretin bir yansıması olarak cinsel arzularını hemcinsleriyle giderme yolunu seçmişlerdir. Yani kavimde erkek erkeğe bir homoseksüel bir ilişki olmakla beraber kadınlar arasında da eşcinsel bir ilişki meydana gelmiştir. Dolayısıyla bu durum ahlaki değerlerini kaybetmiş bir toplumun yok edilmesine önemli bir sebep teşkil edecektir.
Ayetlerde bu kavme yönelik eleştiri ve tenkitler genelde aynı mahiyette olsa da tefsir kitaplarında yapılan yorumlarda bu kavmin diğer özellikleriyle alakalı helak sebebi sayılan bir takım bilgiler bulabilmekteyiz. Bu çerçevede toplantı yerlerinde bulunurken yanlarından geçenlere taşlar atıp alay ve hakaret etmeleri, sesli bir şekilde karşılıklı yellenmeleri, birbirlerine yuvarlak hale getirilmiş çamurları atmaları, parmaklarını boyamaları ve kıtlatmaları, ıslık çalmaları, güvercinle oynamaları, boyanmış kadın elbisesine benzer kıyafetler giymeleri aynı zamanda kadınların da erkek elbisesine benzer kıyafetler giymeleri, horoz ve koçları dövüştürmeleri, yoldan geçen herkesten tayin edilmiş bir vergi toplamaları Lut kavminin zikredilen diğer günahlarıdır. Hicr suresinde anlatılan Lut kavminin bir diğer günahı, Hz. Lut’un evine genç ve yakışıklı suretinde gelen konukları, toplumun ortasında şehvet ve şiddetli cinsi arzulardan gözleri dönmüş bir şekilde ve cinsi açıklarını gidermek amacıyla Hz.
Lut’tan talepte bulunmalarıdır. Hz. Lut her ne kadar bu hareketlerinden vazgeçirmeye çalışsa da kavim, Hz. Lut’un sözlerini dinlememiş yani zulümde ısrar etmiştir. Ayrıca Lut kavminin peygamberlerini yani Hz. Lut’u yalanlamaları ve tebliğini engellemek amacıyla onu şehirlerinden kovmakla tehdit etmeleri helake götürecek kavmin son hareketleri olmuştur.
Hz. Lut’un Kavmine Tebliği ve Tebliğinde Karşılaştığı Zorluklar
Hz. Lut, tebliğle görevli bir peygamber olarak Sodom bölgesine gittiğinde öncelikle Allah tarafından görevlendirilen bir peygamber olduğunu kavmine açıklamıştır. Lut (a.s) kırk yıl süren peygamberlik döneminde peygamberlik görevini açıkladıktan sonra kavmini hak yola çağırırken bütün peygamberler gibi ilk tebliğ ettiği husus takva olmuştur. Takva, lügatte, korkulacak şeylerden kendini korumak, şer’i manada ise mahsurlu şeyleri terk etmek suretiyle nefsi günahlardan korumak manasındadır. Hz. Lut, günahkâr olan ve hiçbir edepsizlikten çekinmeyen, kötülükler işleyen kavmini takvaya yani Allah’a karsı gelmekten sakınmaya, kulluk bilincine ve kendisine itaate çağırarak peygamberlik görevine başlamıştır. Kur’an-ı Kerim, Hz. Lut’un kavmini Allah’a davetini şöyle açıklamaktadır:
” Hani kardeşleri Lut, onlara dedi ki; Siz hiç Allah’tan korkmaz mısınız? Gerçekten ben, size gönderilen güvenilir bir peygamberim. Öyleyse Allah’tan korkunuz da çağrıma uyunuz. Ben bu çağrı hizmetime karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum , benim çabalarımın karşılığını verecek olan âlemlerin Rabb’idir ”

Burada dikkat çekmek istediğimiz önemli bir husus vardır. Hz. Lut kavmini Allah’a davet ederken, Siz hiç Allah’tan korkmaz mısınız? Allah’tan korkunuz da çağrıma uyunuz demektedir. Lut kavmi ise bu sözleri işittikten sonra Hz. Lut’a, “Allah nedir?”, “O’nun âlemlerin yaratıcısı oluşu nereden çıktı?” veya “Bizim ve bütün yaratılmışların Rabbi oluşu nereden geliyor?” şeklinde bir söz söylemiyor. Dolayısıyla burada açık bir şekilde söyleyebiliriz ki, Hz. Lut, kavmine Allah’ın varlığını ve birliğini anlatmaya, onu tanıtıp ispat etmeye çalışmamıştır. Bilakis Lut (a.s), Allah’ın varlığını, O’nun yaratıcı ve Rab olduğunu bilen topluma muttaki olmayı ve yaptıkları çirkin işten vazgeçmelerini öğütlemiştir. Mevdudi bu konuda şu şekilde bir izahta bulunuyor: Lut kavminin asıl suçu Allah Teâlâ’nın ilâhlık ve rabliğini inkâr değildir. Onlar Allah Teâlâ’nın tabiat âlemi üstünde bir ilâh ve Rab olduğuna inanmaktadırlar. Fakat O’na itaat etmemekte, ahlâkî, medenî ve toplumsal yaşayışlarında O’nun kanunlarına uymamakta ve O’nun elçisi Lût (a.s)’un hidayet çağrısına kulak asmamaktadırlar. Bu çerçevede Lut kavminin Allah’ın varlığı ve birliğini, Hz. Lut’un kavmine peygamber olarak gönderilmeden önce Mezopotamya yöresindeki Allah’a inanan kişilerin tebliği sayesinde öğrenmiş olabileceğini düşünmekteyiz. Fahreddin Razi ise bu konuda farklı bir düşünce ortaya koymuştur. Razi’ye göre Hz. Lut’un Kur’an’da tevhidi emrettiğinden bahsedilmemesi kavmine tevhidi emretmediğini göstermez. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de her peygamberin ön plana çıkartılan tayin edilmiş bir görevi vardır. Bu noktada Hz. İbrahim ve Hz. Lut’un birbirlerine yakın coğrafyada yaşamaları hasebiyle Hz. İbrahim’in Kur’an’da ön plana çıkartılan, Hz. İbrahim’e has olan görevi şirk ile mücadele, Hz. Lut’a ait olan Allah tarafından tayin edilmiş, Kur’an’da ön plana çıkartılan Hz. Lut’un görevi ise çirkin bir fuhşa bulaşmış kavmi doğru yola iletmektir.
Hz. Lut, kavmine gönderilen güvenilir bir peygamber olduğunu açıkladıktan sonra tebliğ vazifesinde kavmini, mücrim, hayâsız, günahkâr ve fasık, fuhuş işleyen, yol kesen, cehalette ısrar eden, haddi aşan insanlar olarak nitelendirerek kınamış ve azgınlıklarında ısrar ettikleri takdirde kendilerine Allah’ın azabının geleceğini söyleyerek yaptıkları bu çirkin işlerden vazgeçmelerini öğütlemiştir. Fakat günahkâr kavim, Hz. Lut’u ilk fırsatta yalancılıkla itham etmiştir. Buradaki yalancılıkla suçlama konusunu biraz açmamız gerekiyor. Çünkü Lut kavmi, Hz. Lut’un söylediklerinin yanlış ve yalan olduğuna gerçekten inandıkları için Hz. Lut’u yalancılıkla suçlamamıştır. Lut kavmi bu çirkin işin fıtratı bozma mahiyetinde olduğunun idrakindeydi. Dolayısıyla Lut kavmi, erkeklere karşı duydukları kuvvetli şehvetin bir gereği olarak bu duygularını bırakmak istemedikleri için ve mutlak bir hürriyete sahip olmayı istedikleri için Hz. Lut’un söylediklerini yalan ve yanlış olarak nitelendirmiştir. Daha önce de açıkladığımız gibi Lut kavmi cahillik eden bir kavimdi. Buradaki cahilliği tıpkı peygamberi yalanlamaları gibi ahmaklıkları ve budalalıkları nedeniyledir. Yani cinsel arzularına kapılıp ve hiçbir şeyi düşünmeyip günahta ısrar etmeleri sebebiyledir.
Lut (a.s), her ne kadar kavmi tarafından yalanlansa da yılmadan Allah’tan aldığı tebliğ görevini yerine getirmeye devam etmiştir. Fakat Lut kavmi yalanlamanın ötesine geçip “Lut’u ve arkadaşlarını kentinizden sürünüz, çünkü onlar temizliğe pek meraklı kimselermiş ve Yaptıklarımızın kötülüğü ve azaba uğrayacağımız konusunda eğer doğru söylüyorsan hadi Allah’ın azabını getir de görelim” diyerek Hz. Lut’u ve kendisine inananları alaya almaya ve aşağılamaya çalışmıştır. Yaptıkları bütün yalanlamalara ve hakaretlere rağmen Hz. Lut’u tebliğ görevinden vazgeçiremeyen Lut kavmi, bu sefer de bu davadan vazgeçmemesi durumunda daha önce kendilerini uyarmaya çalışan kişilere yaptıkları gibi onu da memleketlerinden kovmakla tehdit etmişlerdir. Bu tehditten önce Hz. Lut’un kavmi tarafından kendisine bir tebliğ yasağı da koyulduğunu görmekteyiz. Hicr suresinde bu duruma, kavmin Hz. Lut’a olan “Biz sana insanların işine karışmayacaksın dememiş miydik?” sözüyle işaret edilmektedir. Lut (a.s), kavmindeki insanların içinde bulundukları durumdan çekinmemeleri ve sapıklıkları üzerine devam etmeleri sebebiyle kendisini uzaklaştırmalarının onları yadırgamasına ve onlardan uzak olduğunu bildirmesine engel olmayacağını kendilerine bildirdi. Bu çerçevede devamında Hz. Lut, kavmine “Doğrusu ben bu işinize kızanlardanım. Ben hiç şüphesiz sizin bu amelinize şiddetle buğzediyorum. Bundan razı değilim. Bu ameli sevmiyorum. Beni kovmakla korkutup tehdit etseniz de ben sizden uzağım” diyerek onların ahlâksızlıklarının kötü etkilerinden korunmak amacıyla ve onların yokluklarının, varlıklarından daha hayırlı olacağını düşünerek Allah’a “Rabbim beni ve ailemi bunların yaptıklarından kurtar” şeklinde dua etmiştir. Allah Teâlâ, Hz. Lut’un duasını kabul ederek helakle görevlendirdiği meleklerini yeryüzüne göndermiştir.
Meleklerin Hz. İbrahim ve Hz. Lut’u Ziyareti
Kur’an-ı Kerim’de helak ile görevlendirilen meleklerin İbrahim (a.s) ve Hz. Lut’u ziyareti, dört farklı surede anlatılmaktadır. En kapsamlı şekliyle bu konu Hicr suresinde şu şekilde anlatılmıştır:
“İbrahim’e elçilerimiz müjdeyle geldiler ve ‘ Sana Selam olsun’ dediler; o da (onlara) ‘Size de selâm olsun’ diye karşılık verdi ve sonra da onların önüne kızarmış bir buzağıyı getirip koymakta gecikmedi. Fakat ellerinin yemeğe gitmediğini görünce onların bu davranışı İbrahim’in tuhafına gitti; onlardan yana içine bir korku düştü. Ama onlar, ‘Korkma biz Lut kavmine gönderildik’ dediler. Yanlarında ayaküstü bekleyen karısı, orada öyle sevinçle gülümsüyordu . İşte bu haldeyken o’na İshak’ın doğumunu müjdeledik ve İshak’ın ardından da O’nun oğlu Yakub’un doğumunu. (İbrahim’in karısı) ‘Vah bana! Ben yaşlı bir kadın, kocam da yaşlı bir adam iken, hâlâ çocuk mu doğuracağım? Doğrusu, yadırganacak bir şey bu!’ dedi. (Melekler) ‘Allah’ın dilediğini gerçekleştirmesini mi yadırgıyorsun?’ dediler. Allah’ın rahmet ve bereketi sizin üzerinize olsun ey bu evin insanları, (hemen hatırlayın ki) her zaman her övgüye layık olan O’dur; şanı çok yüce olan O! Böylece İbrahim’in korkusu geçtikten ve kendisine (sözü geçen) müjde verildikten sonra Lut kavmi hakkında Bize yakarmaya başladı. Çünkü İbrahim ince ruhlu, yumuşak başlı, çok içli, merhametli ve dönüp Rabbine yönelmek, O’na yakın olmak isteyen biriydi. (Elçiler) ‘Ey İbrahim, vazgeç bu yakarıştan!’ dediler, “Rabbinin hükmü bir kere gelmiş bulunuyor: artık onlara geri çevrilmez bir azap vaki olacak!”
Kur’an’da elçiler olarak ifade edilen bu melekler kaynaklarda belirtildiği üzere insan suretinde, genç, daha önce benzerleri görülmemiş kadar yakışıklı, beyaz çehreli ve hoş kokulu olarak Hz. İbrahim ve Hz. Lut’u ziyaret etmiştir. Meleklerin sayıları ve kimler olduğu hakkında ayetlerde herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Tefsir ve İslam tarihi kaynaklarında ise meleklerin sayısı konusunda âlimler ihtilaf etmişlerdir. Bazı kaynaklarda âlimler Hz. İbrahim’i ziyarete gelen bu meleklerin sayısının on dört, on bir, dokuz ya da üç olabileceğini ifade etmektedirler. Fakat başta Taberi olmak üzere birçok tarih ve tefsir kitabında elçi meleklerin sayısının üç olduğu ve bu meleklerin isimlerinin de Cebrail, İsrafil ve Mikail olduğu belirtilmektedir.
Hz. Lut’un duası üzerine gönderilen melekler ilk olarak ayet mealinde anlatıldığı üzere Filistin bölgesinde peygamberlik görevinde bulunan Hz. İbrahim’in evine misafir olmuşlardır. Lut kavmini helak ile görevli elçi meleklerin Hz. Lut’tan önce Hz. İbrahim’in evine konuk olmalarıyla alakalı olarak Fahreddin Razi tefsirinde farklı bir yorum getirmiştir. Razi’ye göre, Allah gönderdiği melekleri sadece helak ile görevlendirmemiştir. Onları müjdeci ve azap ile uyarıcı olarak görevlendirmiştir. Ancak müjde rahmetin, azap ile uyarı ise gazabın eseridir. Allah’ın rahmeti gazabını seçmiştir. Bu nedenle melekler öncelikle Hz. İbrahim’in evini ziyaret ederek eşine İshak adında bir oğlu olacağı müjdesini vermiştir. Bu nedenle ilk önce Hz. İbrahim’i ziyaret etme gereği duymuşlardır. Lut kavminin helakini ise müjdeden sonraya bırakmışlardır.

Hz. İbrahim, kimliklerini gizleyip insan suretinde evine misafir olan bu yabancı misafirlere (elçi melekler) semiz bir buzağıyı kesip kızartmış ve ikram etmiştir. Fakat melekler, yemeğe ellerini uzatmayınca Hz. İbrahim’in içine bir korku düşmüştür. Hz. İbrahim’in korkması konusunda müfessirler muhtelif görüşler ortaya koymuşlardır. Bazı müfessirlere göre, Hz. İbrahim’in (a.s) korkusu, meleklerin ete elini uzatmamalarından kaynaklanmaktadır . Onlara göre, Hz. İbrahim misafirlerin et yemediklerini görünce kötü bir niyetle geldikleri sonucuna varmıştır. Çünkü Arap geleneğine göre eğer bir yabancı, ağırlanmayı reddediyorsa bu misafir olarak değil, yağmacı olarak geldiği anlamı taşırdı. Fakat bize göre bu görüş müteakip ayetlerle desteklenmemektedir. Ayetleri bir bütün olarak incelediğimizde ulaştığımız sonuca göre Hz. İbrahim, yemeği reddetmelerinden onların melek olduklarını anlamıştı. Korkusu ziyaretlerindendi. Çünkü meleklerin insan kılığında gelmesi hayra alamet değildi ve bunu biliyordu. Korkmuştu çünkü melekler ailesinden yahut hemşerilerinden birinin veyahut da bizzat kendisinin işlediği bir kusurun hesabını sormaya gelmiş olabilirlerdi. Eğer mesele söz konusu müfessirlerin görüşleri doğrultusunda olsaydı meleklerin cevabı şöyle olurdu:
“Bizden korkma! Çünkü biz Rabbinden gelen melekleriz.” Ancak korkusunu gidermek için verdikleri cevabın “Herhangi bir korkuya kapılma! Biz (sana değil) Lut kavmine gönderildik” şeklinde olması, Hz. İbrahim’in onların melek olduklarını anladığını fakat insan şeklindeki ziyaretlerinin onu korkuya sevk ettiğini göstermektedir. Zira melekler rivayetlere göre ya bir kimseyi sert bir şekilde hesaba çekmek yahut da bir suçtan ötürü şiddetle
cezalandırmak için geldiklerinde, insan kılığında gelirlerdi.
Melekler, kimliklerini açıklayıp Hz. İbrahim’in korkusunu giderdikten sonra Lut kavmini helak etmek üzere gönderildiklerini Hz. İbrahim’e bildirmişlerdir. Bunun üzerine Hz. İbrahim, içerisinde Hz. Lut’un da bulunduğu şehirleri yok etmemeleri için meleklerle mücadele içerisine girmiştir. Kur’an ayetlerini incelediğimizde Hz. İbrahim’in meleklerle tartışma olayı sadece iki surede anlatılmaktadır. Bunlardan Hud suresinin mealini yukarıda verdik. Ankebut suresinde ise bu husus şu şekilde geçmektedir:
“Elçilerimiz İbrahim’e oğlu olacağına ilişkin müjde ile geldiklerinde biz şu kentin halkını yok edeceğiz, çünkü oranın halkı zalimdir dediler. İbrahim, ama orada Lut var deyince, elçiler şöyle dediler: Biz orada kimlerin olduğunu herkesten iyi biliyoruz. Lut’u ve yakınlarını kurtaracağız. Yalnız eşi orada kalarak azaba çarpılanlardan olacaktır.”
Hud suresinde Hz. İbrahim meleklerle tartışıyor, biraz daha mühlet verilmesi durumunda kavmin doğru yola gelebileceğini düşünüyor ve azabın ertelenmesini istiyor; ancak bu isteği kabul edilmiyor. Ankebut suresinde ise Hz. İbrahim, itiraz gerekçesini yani Hz. Lut’un helak edilecek yerde yaşadığını meleklere bildiriyor. Buna karşılık da melekler “Biz orada kimlerin bulunduğunu çok iyi biliyoruz…” cevabını veriyorlar. Bunun üzerine Hz. İbrahim bir daha itiraz etmiyor. Ayetler ışığında incelediğimizde Hz. İbrahim’in meleklerle Hz. Lut için tartışması onun Allah’ın koyduğu hükümlere karşı geldiği veya hükümleri tartıştığı anlamına gelmemektedir. Hz. İbrahim’in meleklerle tartışması, Allah’a karşı yapılan dua, yalvarma ve yakarış niteliğindedir. Mevdudi, Tefhim’ul Kur’an’da ayette geçen “Bizimle tartışmaya koyuldu” ifadesinin meveddet ve muhabbet dolu bir söz olduğunu ve bu durumun Hz. İbrahim’in (a.s) Rabbiyle olan yakın ilişkisinin boyutunu gösterdiğini ifade etmektedir. Nitekim müteakip ayette de Hz. İbrahim’in nasıl bir kişiliğe ve karakter yapısına sahip olduğu anlatılmaktadır. Yüce Allah, insanların affı için kendisine yalvaran İbrahim’i ” İbrahim, gerçekten hoşgörülü, yumuşak kalpli ve kendini Allah’a adamış bir kimse idi” diyerek övmektedir.
Kaynaklara göre Hz. İbrahim’in meleklerle şöyle bir tartışma yaptığı rivayet edilmektedir:
Hz. İbrahim: İçinde üç yüz Müslüman olan bir yeri helak eder misiniz?
Melekler: Hayır.
– İki yüz mümin olsa helak eder misiniz?
– Hayır.
– …..
– Ya bir mümin olsa?
– Hayır.
– Hz. İbrahim: Ama orada Lut var.
-Melekler: Ey İbrahim, bu mücadeleden vazgeç! Biz orada kimlerin bulunduğunu çok iyi biliyoruz. Onu ve karısı dışında ailesini kurtaracağız.
Melekler İbrahim (a.s) ile konuşmalarını bitirince oradan ayrılıp Hz. Lut’un yanına gittiler. Kur’an-ı Kerim meleklerin yolculuklarıyla alakalı arada geçen detaylardan bahsetmez. Fakat İslam tarihi kaynakları bu konuyu teferruatıyla birlikte anlatır. Bazı kaynaklarda genç ve yakışıklı delikanlılar kılığına girmiş meleklerin Hz. Lut ile şehrin kapısında ya da tarlada çalışmakta iken karşılaştıkları anlatılır. Bazı kaynaklarda ise ifade edildiği üzere melekler ırmağın kenarında su almakta olan Hz. Lut’un iki kızıyla karşılaşırlar ve kendilerinden kalacakları güvenli bir yer sorarlar. Bunun üzerine onlar da şehirlerine konuk olan bu elçileri alıp gizlice babaları Hz. Lut’a getirirler. Lut (a.s), evine gelen bu yabancıların ilk önce melek olduğunu anlayamaz ve kavminin kötü huyunu ve sapıklığını düşünerek onlar hakkında endişelenip, canı sıkılır, kavminin onlara bir kötülük yapmasından ve misafirlerinin kavmi tarafından duyulmasından korkar ve “Bugün benim için çetin bir gündür” diyerek içine düştüğü sıkıntılı hali dile getirir. Daha önce açıkladığımız gibi Lut kavmi, Hz. Lut’a evine misafir getirmesi konusunda yasak koymuş ve Hz. Lut’u tehdit etmişti. Kaynaklarda anlatıldığı üzere Hz. Lut’un evine kızları tarafından gizlice getirilen melekler hakkında kavmin herhangi bir bilgisi yoktu. Fakat kısa bir zaman içerisinde Hz. Lut’un misafirlerinden bütün kavmin haberi olmuştur. Rivayetlere göre Hz. Lut’un evine gelen misafirler hakkındaki bilgiyi Sodom şehrine geldiği ilk yıllarda evlendiği Vahile adındaki kadının kavmine “Lut’un evine bugüne kadar emsali görülmemiş kadar yakışıklı gençler geldi” diyerek yaydığı anlatılmaktadır.
Burada Hz. Lut’un karısı için bir parantez açmamız gerekiyor. Hz. Lut’un karısı tarihte kocaları peygamber olduğu halde kocalarına iman etmeyip ihanet eden iki kadından biridir. Zira Nuh’un(a.s) hanımının düştüğü inançsızlık batağına Lut’un (a.s) karısı da düşmüştür. Kur’an-ı Kerim’de Allah kâfirlere darbı mesel olarak Nuh’un(a.s) ve Lut’un(a.s) hanımlarından bahsederek şöyle buyurur :
”Allah inkâr edenlere, Nuh’un karısı ile Lut’un karısını misal verdi. Onlar, kullarımızdan iki salih kişinin nikâhında iken onlara hainlik ettiler: Kocaları Allah’tan gelen hiçbir şeyi onlardan savamadı. Bu iki kadına: “Haydi, ateşe girenlerle beraber siz de girin!” denildi.

Görüldüğü üzere Nuh(a.s) ve Lut (a.s), Peygamber olmalarına rağmen eşlerini helâk olmaktan kurtaramamışlardır. Hz. Lut’un karısıyla ilgili yanlış yorumların önüne geçebilmek için önemle üzerinde durmak istediğimiz hususlardan birisi de ihanet konusudur. Günümüzde eşlerin birbirlerine karşı ihanetlerinden söz edildiğinde, hemen cinsel yönden birbirlerini aldattıkları akla gelmektedir. Ancak ayette geçen iki peygamberin hanımlarının kocalarına ihanetlerinin bir iffetsizlik ve yatak ihaneti olmadığını kesin olarak belirtmeliyiz. Tefsirlere baktığımızda, onların ihanetlerinin din konusunda bir ihanetle, yani kocalarına ve onların dinlerine sadakatsizlik göstererek kâfir veya münafık olmalarıyla açıklandığını görmekteyiz. Temel kaynaklar incelendiğinde bu hanımların ihanetlerinin içerikleri hakkında da bilgi bulmak mümkündür. Hz. Nuh’un karısı olan Valiha, kocası hakkında müşriklerle işbirliği yaparak “Bu adam deli” ifadesini kullanmış ve onun tebliğinin gücünün zayıflamasına çalışmıştır. Hz. Lut’un hanımı olan Vahile ise evlerine bir misafir geldiğinde gündüzleri duman çıkararak, geceleri de ateş yakarak sapık kavme haber vermiştir. Hatta onlarla bizzat görüşerek “Kocam Lut’un evine bugüne kadar görmediğim güzel yüzlü ve güzel kokulu genç adamlar geldi” diyerek haber vermiş ve kocasını zor duruma düşürmüştür.
Lut’un(a.s) misafirlerini haber alan kavmin azgınlaşan insanları, sevinç içinde ve koşarak Lut’un (a.s) evine gelmişlerdir. Hz. Lut, Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle evinin önüne toplanan kavmiyle şu şekilde bir diyalogda bulunmuştur:
“Bunlar benim konuklarımdır, beni onlar karşısında rezil etmeyiniz. Allah’tan korkunuz ve beni utandırmayınız. Hemşerileri ona İnsanlar ile ilişki kurmayı biz sana yasaklamamış mıydık? dediler. Lut ise onlara eğer bir şey yapacaksanız, işte size kızlarım dedi. Hemşerileri,‘Biliyorsun ki, bizim kızlarınla bir işimiz, onlara yönelik bir amacımız yok. Sen bizim ne istediğimizi iyi bilirsin’ dediler.”
Tarih ve tefsir yorumcuları yaptıkları değerlendirmelerde Hz. Lut’un kızlarını “işte kızlarım” diyerek azgın kavme teklif etmesini iki farklı bakış açısıyla ortaya koymuşlardır. Bir kısım yorumcular Hz. Lut’un doğrudan öz kızlarını teklif ettiğini ifade ederken bir kısım yorumcular da topluluğun içinde yaşayan kavminin kızlarını teklif ettiğini iddia etmektedirler. İlk görüşte Lut(a.s), “iste kızlarım” diyerek azgın kavme karşı doğrudan kendi kızlarını teklif etmiştir. Ancak bu durumda Hz. Lut’un herhangi bir surette zina teklifinde bulunmuş olması mümkün değildir. Çünkü bu ifadeyi takip eden “bunlar sizin için daha temizdir” ifadesi bu türden bir yanlış anlamaya imkân bırakmamaktadır. Hz. Lut’un (a.s) bu tür ifade tarzıyla onların cinsel arzularını gayri tabii yollar yerine şer’i yollardan tatmin etmek üzere kadınlara yönelmeleri gereğini yani onları nikâhla almaları gerektiğini işaret ettiği açıktır.
İkinci görüşe göre Lut(a.s), “iste kızlarım” derken bizzat kendi kızlarını değil de, kavminin bayanlarını kastetmiştir. Çünkü bir kavmin peygamberine nispeti evlatların babaya nispeti gibidir. Her peygamber kavminin babası mesabesindedir. Nitekim Hz. Muhammet (S.A.V) hitap alınarak Kur’an-ı Kerim’de şöyle deniliyor:
“Peygamber müminlere canlarından ileridir. O’nun eşleri de mü’minlerin anneleridir…”
Aynı zamanda bu ifade mecazi bir ifadedir. Lut(a.s), onların hanımlarını kendi kızları gibi düşünerek, hanımlarınız varken niye bunları istiyorsunuz demek istemiştir. Hz. Lut, evine gelen misafirlerini korumak için kapısının önünde toplanan ve eve girmeye çalışan kalabalığı çeşitli yollara başvurup engellemeye çalışmış; fakat başarılı olamamıştır. Tamamen çaresiz kalıp ne yapacağını bilemeyen Lut(a.s), Kur’an’da geçtiği üzere
“ Keşke benim size karşı koyacak bir gücüm olsaydı veya güçlü bir kaleye sığınabilseydim”
diyerek Allah’a dua etmiş ve bu sözüyle o an Allah’ın himayesini istemiştir. Hz. Lut’un içine düştüğü bu karamsarlığı gören Allah’ın elçileri, Hz. Lut’u fazla üzmeden ve teskin etmek için ona kendilerinin Allah’ın elçileri olduklarını, kavminin ona zarar veremeyeceğini bilakis, onların şüphe ettikleri azabı getirdiklerini söylemişlerdir. Ardından rivayetlere göre gözü dönmüş kavim kapıyı kırıp Lut’un (a.s) evine girmiş ve melekler içeri giren azgın kavmin gözlerini kör etmiştir. Kamer suresinde bu konu şu şekilde anlatılır:
“And olsun ki Lut, bizim cezalandırma gücümüz konusunda onları uyarmıştı; fakat onlar uyarılara hep şüpheyle baktılar ve hatta ondan misafirlerini kendilerine teslim etmesini istediler. Bunun üzerine onların gözlerini göremez ettik. Uyarılarım göz ardı edildiğinde başınıza gelen azabı tadın bakalım diye seslendik.”
Kavmi Hz. Lut’un evinden uzaklaştıktan sonra melekler, Lut’a (a.s) karısı dışında ailesini ve inananlarını yanına alıp gecenin belli bir vaktinde şehri terk etmek üzere yola çıkmasını, kendisinin de ailesinin gerisinden onları takip etmesini söylemişlerdir. Ayrıca yürüyüşleri esnasında kimsenin geride kalmamasını , emredilen yere doğru gitmelerini ve şehir halkının sabaha doğru büyük bir azaba çarptırılacağını açıklamışlardır. Meleklerden geceleyin yola çıkma emrini alan Hz. Lut’un bu emre uyarak Kur’an-ı Kerim’de açık bir ifade olmamakla beraber rivayetlere göre kendisine inanan iki tane kızıyla birlikte Şam’a doğru yola çıktığı ve Şam ve civarında halkı hakka davet eden amcası Hz. İbrahim’in yanına gittiği ifade edilmektedir.

Lut Kavmi Helakı

Kur’an-ı Kerim’de Lut kavminin helaki kronolojik bir seyir halinde ve tamamı tek bir surede veya ayette anlatılmamaktadır. Farklı surelerde ve ayetlerde anlatılan helak olayında ilgili ayetleri bir araya topladığımızda helakin yaşanılan şehirlerin altüst olması ve gökyüzünden felaket yağmurlarının yağması gibi iki safhadan meydana geldiğini görmekteyiz. Kur’an-ı Kerim’de Lut kavminin yaşadığı Sodom ve Gomora bölgesinin alt-üst olması ve yağmurların yağması olayını Hud ve Hicr surelerinde şu şekilde anlatılmaktadır:
” Emrimiz gelince oranın altını üstüne getirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık. O taşlar rabbin katında işaretlenerek yağdırılmıştır. Onlar zalimlerden uzak değildir . Tan yerinin ağarma vaktine girdiklerinde onları o korkunç ve dayanılmaz çığlık yakalayıverdi. Anında yurtlarının altını üstüne çevirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taş yağdırdık.”
Lut kavminin genel olarak cezalandırılma seklini anlatan ayetler yanında Kur’anı Kerim, suçları sebebiyle cezalandırılan her şehir halkının, değişik bir şekilde cezalandırıldığını haber vermektedir.
“Nitekim onlardan her birini günahı sebebiyle cezalandırdık. Kiminin üzerine taslar savuran rüzgârlar gönderdik, kimini korkunç bir ses yakaladı kimini yerin dibine geçirdik, kimini de suda boğduk. Allah onlara zulmetmiyor, asıl onlar kendilerine zulmediyorlardı.”
Gökyüzünden yağan helak edici taşlar rivayetlere göre Allah katında kimin başına isabet edeceği belirlenip işaretlenmiş, küçük çakıl taşı ve çamur karışımından oluşmuş, tuğla ve kiremit gibi ateşte pişirilmiş, yağmur şeklinde ve sağanak halinde bolca ve düzenli bir şekilde yağan ve isabet ettiği kişiyi parçalayıp öldüren taşlardır. Bazı tarih ve tefsir kaynakları, yerin alt-üst olma olayının mucizevî bir şekilde Cebrail’in (a.s) kanadını şehirlerin altından takıp yükseklere kaldırmasıyla birlikte meydana geldiğini söylemektedirler. Bu çerçevede Cebrail (a.s), yeri iyice havaya kaldırdıktan sonra şehri ters çevirip altını üstüne getirdi. Şehir yerin içine gömüldü. Sonra da üzerlerine pişmiş taşlar yağdı. Allah o şehirlerin bulunduğu bölgeyi etrafına fayda vermeyen bir göle çevirdi.
Son dönem müfessirlerden biri olan Mevdudi ise helak olayını, günün şartlarında akli ve bilimsel bir süzgeç dâhilinde açıklanabilecek gerçeklik boyutuna indirgeyerek izah etmeye çalışmıştır. Mevdudi’ye göre helak olayı, bir yanardağ patlaması ve şiddetli bir deprem şeklinde meydana geldi. Şiddetli deprem Sodomluları ve çevresinde yaşayan insanları yerle bir etti. Yanardağın patlaması yüzünden de sıcak ve kaynayan taşlar yağdı. Kur’an-ı Kerim’de bahsedilen balçıktan pişirilmiş taşlarla da muhtemelen volkanın bünyesindeki buhar ve kaynayan maddelerin karışımıyla ortaya çıkan lav ve taşlar kastedilmiştir. Mevdudi, bu deprem ve volkanik patlamanın belirtilerinin halen günümüzde Lut gölünün çevresinde bulunduğu ifade
etmektedir.
Seyyid Kutup ise Fi zilalil Kur’an adlı tefsirinde helakin şiddetli deprem ve volkanik püskürmeyle meydana gelebileceğini açıklayarak Mevdudi’ye benzer bir görüş ortaya koymuştur. Ancak Seyyid Kutup imani yöntemi esas alarak helak şeklinin bir deprem ve volkanik patlama olmasının zorunlu olmadığını tamamen mucizevî bir şekilde de olabileceğini ifade etmektedir. Helakin bazı müfessirlerin anlattığı gibi tabiatüstü bir şekilde ya da son dönem müfessirlerin anlattığı gibi tabii felaket şeklinde olması aslında küçük bir yorum farkını ortaya koymaktadır. Netice itibariyle Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın bilgisi ve izni dışında küçük bir yaprağın bile yerinden oynayamayacağı açıkça ifade edilmiştir. Bu noktada tabiat Allah’ın emrindedir. Allah dilediği şekilde ol emrini tabiata verebilir.
İbn Kesir el-Bidaye ve’n Nihaye adlı eserinde felaketle birlikte tamamen yok olan şehirlerdeki insan sayısının 400 veya 4000 civarında olduğunu söylemektedir. İslami kaynaklarda ifade edildiği üzere yaşanılan felaketten sadece Hz. Lut ve iki kızı Allah’ın inayetiyle kurtulmuştur. Taberi, Hz. Lut ile birlikte on dört kişinin kurtulduğunu iddia etmektedir. Bu çerçevede Taberi, Hz. Lut’un helak olayı olduktan ve gün aydınlandıktan sonra beraberindekilerle birlikte Filistin bölgesine doğru yola çıktığını ve burada Hz. İbrahim’in yanına gelip yerleştiğini, Hz. İbrahim’in de tüm malının yarısını Hz. Lut’a verdiğini ve ölünceye kadar beraber yaşadıklarını ifade etmektedir.

Bu yazımızı da okuyabilirsiniz:

Köy Enstitülerinin Kuruluş Amacı ve Eğitim Sistemimizdeki Yeri

Amerikan Merkez Bankası (FED) Nasıl Çalışıyor?

Yararlanılan Kaynaklar :
Cemaleddin Cuma Atay , Kitab-ı Mukaddes Ve Kur’an-ı Kerim ‘ de Lut Ve Lut Kıssası
Mevdudi, Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi
Taberi, Tarih-i Taberi Tercemesi
İbn Kesir, el-Bidaye ve’n Nihaye
Seyyid Kutub, Fizilali’l-Kur’an
İmam Kurtubi, el-Cami’ li-Ahkami’l-Kur’an
Fahreddin Razi, Mefatihu’l-Gayb
Mevdudi, Tefhimü’l-Kur’an
Burhan Sümertaş , Kur’an’da Hıyanet Kavramı
İsmail Lütfi Çakan, Kur’ân -ı Kerim’e Göre Peygamberler ve Tevhit Mücadelesi
Taberi, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi
Atasoy Müftüoğlu, Kuran’da Hz. Lut ve Kavmi
Asım Köksal, Peygamberler Tarihi
Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l Münir
Mevdudi, Kur’an’a Göre Dört Terim
Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar

*Bu çalışmanın tüm hakları, Cemaleddin Cuma Atay’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Kur'an-ı Kerim Penceresinden CİHAD ve TERÖRÜN Karşılığı

KUR’AN’IN TERÖRE BAKIŞI
İkinci bölümümüze terör konusuna, modern anlamda sosso-kültürel bakış açısının tahlilini yaparak, terörün kavramsal çerçevesini, tarihi seyrini, amacını, sebeplerini, dünyanın terör kavramını nasıl değerlendirdiğini, bunların ötesinde Kur’an’ın terör kavramını nasıl vasıflandırdığını ifade etmeye çalıştık. Şimdi ise yine Kur’an merkezli bir bakış açısıyla Kur’an’ın terör fiiline karşı koymuş olduğu tavrı açıklamaya çalışacağız.
İnsan Allah Katında En Değerli Varlıktır
Allah, insanoğluna diğer mahlûkat arasında özel ve üstün bir makam vermiş, dini, düşüncesi, mevkii, ilmi, cinsiyeti, zenginlik ve fakirliği, ırkı vs. hiçbir surette göz önüne alınmaksızın onun değerli bir varlık olduğunu, yeryüzünün halifesi olduğunu beyan etmiştir.
وَلَقَدْ آَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ وَحَمَلْنَاهُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَرَزَقْنَاهُم مِّنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلَى آَثِيرٍ مِّمَّنْ خَلَقْنَا تَفْضِيلاً {}
“And olsun ki, biz insanoğullarını şerefli kıldık, onların karada ve denizde gezmesini sağladık, temiz şeylerle onları rızıklandırdık, yaratıklarımızın pek çoğundan üstün kıldık.”
Ayet-i kerimedeki ‘biz insanoğlunu üstün kıldık’ tan maksat, insanoğlunu düşünme ve akletme yeteneği ile donatarak diğer bütün canlılardan ve meleklerden üstün olduğuna işarettir. Akıl nimeti sadece insana verilen çok özel bir nimettir. Ayrıca insanın yaratılışı da diğer varlıklara nazaran en güzel şekildedir. İnsanı yaratmış ve onu en güzel şekilde donatarak, mükemmel yetenek ve kuvvetler sunmuştur.Allah, yeryüzünün halifesi olarak382 insanı en güzel şekilde yarattıktan sonra, insanın değerini ifade için melekleri insanoğluna secde ettirmiştir. Yapılan bu secde,
Allah’a itaat ve O’nun yeryüzünde halife olarak yarattığı ve birçok üstün vasıflarla donattığı insana saygı ve onun hilafete liyakatını tasdik anlamına gelmektedir. Bu durum ise insanın Allah katında ne kadar değer ifade ettiğini göstermektedir. Ayrıca Allah’ın emrine itaat etmeyip, insana saygı mahiyetindeki bu secdeden imtina eden
İblis, bu davranışının cezasını ebedi bir şekilde lanetlenmek suretiyle ödemiştir. İnsanın ne kadar değerli bir varlık olduğu tabi ki bunlarla sınırlı değildir. Yüce Allah bütün yaratılmışları insanın emrine amade kılmıştır, ve insana bahşettiği özel akıl nimetiyle yaratılanları yorumlama ve yönlendirme yeteneği vermiştir. Allah gökleri ve yerleri, denizleri, kısaca bütün yaratılmışları insanoğlu için boyun eğdirmiştir. Bütün her şeyi insanoğlunun istifadesine sunmuştur. İnsanoğluna verilen bu değerin ve kendisine boyun eğdirilen bütün yaratılmışların karşılığında Allah (c.c.), ondan sadece bir şey istemektedir; Yaratanını tanıması ve O’na hakkıyla kulluk etmesi, kendisine verilen sorumlulukları yerine getirmesi, yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaması, ve ayrıca diğer insanlarla güzel ilişkiler kurmasıdır. İnsanoğlu’nun değerini ifade eden bir konu daha vardır ki, o da kul hakkıdır. Peygamber (s.a.v.), Allah Teala’nın insanların kendisine karşı işlemiş olduğu günahlardan tevbe ettiği takdirde dilediğini bağışlayabileceğini ifade ederken, kul hakkını hak sahibi affetmedikçe hiçbir şekilde bağışlamayacağını ifade etmektedir.
Bu hadis-i şeriflerden bir kaçı şu şekildedir:
“ Ehli Cennet’ten hiçbirisinin üzerinde kul hakkı olduğu halde Cennete girmesi helal olmaz.” “ Kim üzerinde bir insanın nefsine yahut malına tecavüzden dolayı kul hakkı bulunursa, dinar veya dirhem bulunmayan kıyamet gününden önce hak sahibi ile helalleşsin. Aksi takdirde kıyamette iyi amelinden hak sahibine aktarılır, iyi ameli
yoksa hak sahibinin günahından ona devredilir.” Yukarıdaki ayet-i kerimelerin ve de hadis-i şeriflerin de ifade ettiği gibi insan değerli bir varlıktır, bütün ilahi kitaplar, peygamberler onun için gönderilmiştir. Bu kadar değer de yaratılan varlığa yapılacak her türlü tecavüz ( canına, malına, ırzına) kesinlikle cezasız kalmayacaktır. Çünkü o, yeryüzünün halifesi, yaratılanların en şerefli ve en güzel olanı, güneş ve ay, gece ve gündüz, deniz ve üstündeki gemiler, yani arz ve semada bulunan her şeyin emrine verildiği bir varlıktır.

İslam Barış ve Güvenliğin Kaynağıdır
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ ادْخُلُواْ فِي السِّلْمِ آَآفَّةً وَلاَ تَتَّبِعُواْ خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُّبِينٌ 
“Ey iman edenler, hepiniz topluca barış ve güvenliğe (İslam’a) girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o size apaçık bir düşmandır”İslam kelimesi, ‘sulh, barış ve teslimiyet’ ve ‘selamet’ manalarındaki ‘silm’ kökünden gelir. Ayrıca ‘silm’ kelimesi, ‘ bir insanın diğerinden zarar görmemesi, iki tarafın birbirine güvenmesi’ anlamına gelmektedir. Kur’an. Allah’ın insanlara yol gösterici olarak indirdiği bir kitaptır ve Allah Kur’an’ın birçok ayet-i kerimesinde insanlara güzel ahlakı emretmektedir. Yukarıdaki ayet-i kerime ile insanlar, yeryüzünde merhametin, şefkatin, hoşgörünün ve barışın yaşanabileceği model olarak İslam ahlakına davet edilmektedir. Kur’an ahlakına göre hiçbir Müslüman, Müslüman olsun veya olmasın tüm diğer insanları karşı adaletli davranmakla, zayıfları ve masumları korumakla ve yeryüzünde bozgunculuğu önlemekle sorumludur. İslam’dan önceki bütün semavi dinler belli bir kavme gönderilmiştir, ancak İslam bütün insanlığın dini olarak gönderilmiş ve Hz. Muhammed (s.a.v.) ise bütün insanlığa elçi olarak gönderilmiştir. Hatta Kur’an-i Kerim, Peygamber (s.a.v.)’in bütün âlemlere (canlı-cansız, ins-cin) rahmet olarak gönderildiğini beyan etmektedir. Soy-sop, ırk ya da kültürel çevre gözetmeksizin bütün insanlara hitap ettiği için Kur’an’ın mesajı evrenseldir. Kur’an ahlakının en belirgin özellikleri, merhamet, şefkat, adalet, dürüstlük, affedicilik, tevazu, hoşgörü, fedakârlık ve sabırdır. Mü’min kimse insanlara güzellikle davranan, hayır işlerinde yarışan, iyilikte ve fedakârlıkta bulunan kimsedir. Bu özellikler ayet-i kerimelerde şu şekilde ifade edilmektedir:
” وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلاَّ بِالْحَقِّ وَإِنَّ السَّاعَةَ لآتِيَةٌ فَاصْفَحِ الصَّفْحَ الْجَمِيلَ  ”
“Biz, gökleri, yeri ve her ikisi arasındakileri hakkın dışında (herhangi bir amaçla) yaratmadık. Hiç şüphesiz o saat ( kıyamet ) yaklaşarak gelmektedir; öyleyse (onlara karşı ) güzel şekilde davran.” Ayet-i kerimede Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ( ve onun nezdinde bütün mü’minlere ) müşriklerin aşırı olumsuz tutumları karşısında sabırlı davranması ve tebliğine güzellikle, iyilikle devam etmesi öğütleniyor. Müşriklerin kötü davranışlarına müsamaha göstermesi, hoşgörü ve yumuşaklığı elden bırakmaması tavsiye ediliyor.
“Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlar (köle, cariye, hizmetçi ve benzerlerine) iyi davranın; Allah kendini beğenen ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez.”
İşte Kur’an böyle bir ahlakı insanlara sunmaktadır, insanların hep birlikte barış ve güven içerisİnde yaşayabileceği üstün bir yaşam tarzı. Bu yaşam tarzına tabi ki sadece ibadet etmekle ulaşılmaz. Kur’an’ı iyi anlamak, onun emirlerine itaat etmekve nehyettiklerinden uzak durmakla böyle bir yaşam tarzı ve insan profili oluşturulabilir. Mü’min kimse münasebette olduğu bütün insanlara ( dini ve cemaati ne olursa olsun ) iyilik ve güzellikle muamele etmekle sorumludur. Kur’an’ın hedefi de bu şekilde ideal bir toplum oluşturmaktır.
” يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تُحِلُّواْ شَعَآئِرَ اللّهِ وَلاَ الشَّهْرَ الْحَرَامَ وَلاَ الْهَدْيَ وَلاَ الْقَلآئِدَ وَلا آمِّينَ الْبَيْتَ الْحَرَامَ يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِّن رَّبِّهِمْ وَرِضْوَاناً وَإِذَا حَلَلْتُمْ
فَاصْطَادُواْ وَلاَ يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ أَن صَدُّوآُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ أَن تَعْتَدُواْ وَتَعَاوَنُواْ عَلَى الْبرِّ وَالتَّقْوَى وَلاَ تَعَاوَنُواْ عَلَى الإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَاتَّقُواْ
اللّهَ إِنَّ اللّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ ”
“ … Mescid-i Haram’a girmenizi önledikleri için bir topluma karşı beslediğiniz kin sizi tecavüze sevketmesin! İyilik ve (Allah’ın yasaklarından) sakınma üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü Allah’ın cezası çetindir.”
İşte bütün insanlığın günümüzde özlem duyduğu bir üstün ahlak ilkesi daha, nefsi duygularını aşan, sadece Rabbine itaat eden ve iyilik yolunda yarışan, düşmanlık beslemeyen bir insan modeli. Mü’min kimse bir insana veya bir topluluğa karşı duyacağı kin ve öfke sebebiyle Rabbi’nin sınırlarını çiğnemez, zulme kalkışmaz ve hiçbir şekilde düşmanca tavır sergilemez. Tam aksine bütün her şeye rağmen, iyilik ve güzellik yolunda mücadele eder, insanlara yardımlaşmada gayret sarf eder. Sınırları aşan kimseler için ise şiddetli bir azap vardır. İslam’ın barış ve güven içerisinde mutlu ve huzurlu bir yaşam oluşturabilmesi için, Allah (c.c.)’ın Kelam’ından birkaç ayet-i kerimeyi ifade ettik. Bu husustaki ayetler bunlarla sınırlı değildir ancak Kur’an’ın genel olarak insanlara tavsiye ettiği üstün ve evrensel ahlak ilkeleri bu şekildedir. Yine Peygamber (s.a.v.)’in yaşamında ve Müslüman devletlerin varlığında bu ahlak ilkelerinden pek çok örnekler görmek mümkündür.
Muhammed Hamidullah’ın, İslam Peygamberi isimli eserinden, aleyhissalatü vesselam’ın, Necranlı Hristiyanlarla yaptığı anlaşma metninden birkaç satırı, kıyamete kadar arkadan gelecek Müslümanlara nebevi bir örnek olması bakımından burada zikretmek faydalı olacaktır:
“onların mallarına, canlarına dini hayat ve tatbikatlarına, hazır bulunanlarına, hazır bulunmayanlarına, ailelerine, mabetlerine ve az olsun çok olsun onların mülkiyetlerinde bulunan her şeye şamil olmak üzere Allah’ın himayesi ve Rasulüllah Muhammed (s.a.v.)’in zimmeti (koruması) Necranlılar ve onlara bağlı etraftakiler üzerine bir haktır. Hiçbir psikopos kendi dini vazife mahalli dışına, hiçbir papaz kendi papazlık vazifesini gördüğü kilisenin dışına, hiçbir rahip, içinde yaşadığı manastırın dışında bir yere alınıp gönderilmeyecektir… Onlar ne zulmedecekler ve ne kendileri zulme uğrayacaklardır. Onlar arasında hiç kimse, bir başkasının işlediği suç ve yaptığı haksızlıktan mes’ul tutulmayacaktır.”
İfade edilen ayet-i kerimeler ve de Peygamber (s.a.v.)’in anlaşma metninde belirtilen hususlar zaman ve mevzu bakımından hususi olmasına rağmen, sonsuza kadar kalıcı yüce bir telkin içermektedir. Müslümanların herhangi bir insana veya topluluğa olan kinlerinden dolayı nefsi duygularla hareket ederek onlara karşı haksız davranmasını, öfkelerini düşmanlık için bir araç kılmalarını yasaklamaktadır. İnanan kimselerin iyilikte ve güzellikte yarışmasını, takva ve onun gerektirdiği şekilde bir yaşam tarzı oluşturmalarını, düşmanlıkta ve günah olan şeylerde yardımlaşmamayı ise mü’min kimselere şiddetle tavsiye etmektedir. Bu hususların dikkate alındığı, belirtilen üstün ahlaki ilkelerin hayata tatbik edildiği bir toplumda her zaman barış ve güven hâkim olur, düşmanlığa yer kalmaz. Böyle evrensel ilkelere sahip bir dinin ise kin ve nefret sözleri ile vasıflandırılması, düşmanlık ve saldırganlığın sebebi olarak gösterilmesi cahillikten başka bir şey değildir. Bu noktada Müslümanlara düşen insanlara, İslam dinini güzel bir şekilde anlatmak ve İslam’ı yanlış anlayan kimselerin yaptığı davranışlardan İslam dininin ve onun bütün müntesiplerinin sorumlu tutulamayacağını ifade etmektir.

Kur’an Terörü Lanetler
Kur’an, yeryüzünde insanların barış ve güven içerisinde yaşamlarını sürdürebilmeleri için gerçek anlamda evrensel ilkeler beyan etmekte, bu şekilde bir toplum oluşturmayı hedeflemekte, inananlara barış ve güven ortamını sarsacak her türlü davranıştan uzak durmalarını emretmektedir. Yeryüzünde bozgunculuk çıkaracak, insanların arasına kin ve nefret sokacak her türlü davranışın, bu davranışları sergileyenlerin her zaman karşısında durmaktadır. Yeryüzünde bozgunculuğun en açık şekli ise bir insanı (haksız) yere öldürmektir. Allah (c.c.) bu durumu ayet-i kerimesinde şu şekilde beyan etmiştir:
مِنْ أَجْلِ ذَلِكَ آَتَبْنَا عَلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ أَنَّهُ مَن قَتَلَ نَفْساً بِغَيْرِ نَفْسٍ أَوْ فَسَادٍ فِي الأَرْضِ فَكَأَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَمِيعاً وَمَنْ أَحْيَاهَا فَكَأَنَّمَا أَحْيَا النَّاسَ جَمِيعاً وَلَقَدْ
جَاءتْهُمْ رُسُلُنَا بِالبَيِّنَاتِ ثُمَّ إِنَّ آَثِيراً مِّنْهُم بَعْدَ ذَلِكَ فِي الأَرْضِ لَمُسْرِفُونَ 
“ …Kim bir kimseyi bir kimseye veya yeryüzünde bozgunculuğa karşılık olmadan öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu diriltirse (ölümden kurtarırsa) bütün insanları diriltmiş gibi olur” İlk olarak İsrail oğullarına bildirilen bu ahlak ilkesi, evrensel bir ilkedir ve bugün de Müslümanlar ve tüm insanlar için geçerlidir. Kur’an, bir insanın öldürülmesini tüm insanların öldürülmesine eş tutmakta, bir insanın yaşatılmasını ise tüm insanların yaşatılmasına eş tutmaktadır. Hele ki bir insanın -terör gibi bir eylemle- başkalarının canına kastederken kendi canını da hiçe sayması daha da acı bir tablodur. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, İslam (silm) kökünden gelen bir kelime ve anlam olarak, selamet, esenlik, güven ve barış anlamlarındadır. Bu sebeple İslam bu saydıklarımızın aksine olan bütün davranışların karşısındadır.
Terör kelimesinin ne anlamlara geldiğini konumuzun başında ifade etmiştik. Bugün dünyada yaşanan terör eylemlerinin birçoğu vahşilikten başka bir şey değildir, Allah’ın en güzel bir biçimde yaratmış olduğu insan denen varlığı hiçe saymak ve bunun da ötesinde bütün insanların kalbine korku salarak yaşamlarını altüst etmektir. Tabi ki yaşanan tüm bunlar sebepsiz değildir, yani etki-tepki meselesidir. Kur’an’ın sunduğu ahlaki ilkelerden uzaklaşan dünya, ahlaksız ve düşmanca tavrı sürdürmeye, şeytanın adımlarını izlemeye devam ettiği müddetçe terör olayları duracak gibi gözükmemektedir. Allah (c.c.) Kur’an ilkelerinin ve sınırlarının dışına çıkan insanlara şu şekilde hitab etmektedir:
إِنَّمَا السَّبِيلُ عَلَى الَّذِينَ يَظْلِمُونَ النَّاسَ وَيَبْغُونَ فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ أُوْلَئِكَ لَهُم عَذَابٌ أَلِيمٌ 
“ Yol, ancak insanlara zulmeden ve yeryüzünde haksız yere tecavüz ve haksızlıkta bulunanların aleyhinedir. İşte bunlara acıklı bir azap vardır.” Ceza, insanlara zulüm ve düşmanlıkla yönelen, yeryüzünde haksız yere fesad ve saldırganlık çıkaranlar için geçerlidir. İşte o kimseler bütün kınamaya layıktırlar, acıklı bir azaba müstehaktırlar. İnsanlara zulmetmeyen, haksızlık yapmayan ve masum kimlerin cezalandırılması söz konusu değildir. Kurunun yanında yaş da yanar mantığı Kur’an açısından son derece yanlıştır. Ancak cezayı hak edene, cezası verilecekse bile, hiçbir şekilde aşırı gidilmemeli ve misliyle karşılık verilmelidir. Kur’an-ı Kerim terör kavramını ‘fesad’ olarak vasıflandırmaktadır. Yeryüzünde bozgunculuk çıkaranların (hususi olarak hâkimiyet sahiplerinin) Allah tarafından sevilmediğini ve sonlarının acı bir azap olduğunu ifade etmektedir: أَلا إِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلَكِن لاَّ يَشْعُرُونَ {}
“Kendilerine: “Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın” dendiği zaman, “Bizler sadece ıslah edicileriz” derler. İyi bilin ki, asıl bozguncular kendileridir, lakin farkında değillerdir.”
” وَمِنَ النَّاسِ مَن يُعْجِبُكَ قَوْلُهُ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَيُشْهِدُ اللّهَ عَلَى مَا فِي قَلْبِهِ وَهُوَ أَلَدُّ الْخِصَامِ {} وَإِذَا تَوَلَّى سَعَى فِي الأَرْضِ لِيُفْسِدَ فِيِهَا وَيُهْلِكَ الْحَرْثَ وَالنَّسْلَ وَاللّهُ لاَ يُحِبُّ الفَسَادَ  ”
“Dünya hayatına dair konuşması senin hoşuna giden, pek azılı düşman iken, kalbinde olana Allah’ı şahid tutan, işbaşına geçince, yeryüzünde bozgunculuk yapmaya, ekin ve nesli yok etmeğe çabalayan insanlar vardır. Allah bozgunculuğu sevmez.” Ayet-i kerime de ifade edildiği gibi yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar kendilerine tepki gösterildiği, bir uyarıda bulunulduğu zaman, biz bozguncu değiliz, yeryüzünü ıslah ediyoruz, derler. Ancak kalpleri Allah bilir ve onlar gerçekten de yeryüzünün düzenini bozmaya ve insan neslini tüketmeye çalışmaktadırlar. Ancak şeytanlarıyla ( ve şeytanın dostlarıyla ) baş başa kaldıkları zaman kalplerindekini çıkarırlar ve gerçek niyetlerini ortaya koyarlar. Allah’ın yolundan gidenler kazanır, şeytanın yolundan gidenler kaybeder. Yine ayet-i kerimeler yeryüzünde bozgunculuk yapanların yapmış olduğu bu taşkınlıklarının dönüp dolaşıp kendilerini bulacağını ve sadece bu dünya hayatının değil ahiret hayatının da olduğunu belirtmektedir.

Allah Teâlâ yeryüzünde bozgunculuk yapan, fesat çıkararak yeryüzündeki barışı ve güven ortamını bozan birçok milletin helak olup gittiğine işaret ederek, Allah’ın kanunlarında bir değişim olmayacağını belirtiyor. Kur’an, müslümanlar aleyhinde komplo teorileri üreten, Müslümanlara eziyet eden kimselerin cezalandırılması gerektiğine de işaret etmektedir. Müslümanlardan bu düşmanlar karşısında vakarlı bir duruş sergilemeleri ve gerektiğinde Allah yolunda canını feda etmekten çekinmemeleri istenmektedir.
— Şimdi biz genel anlamda terör konusuna değindikten sonra (aşağıda tekrar devam edeceğiz) özel bir parantez açarak Batı’nın İslam ile nitelediği terör konusunu açıklamaya çalışacağız. Müslüman kimliğine sahip olan kimselerin davranışlarında bilinçli ve tutarlı olmaları gerekir. Şeytanın dostlarına fırsat vermemeleri ve onların Kur’an, İslam ve Allah adına iftira etmelerine veya mecåzi anlamda kutsallarımıza küfretmelerine imkân tanıyacak davranışlardan sakınması gerekir . Özellikle Filistin bölgesinde, Afganistan’da ve Ortadoğu da (Müslümanların çoğunlukta olduğu bölgelerde) yaşanan insanlık dışı saldırılar, ahlak dışı davranışlar bu bölgenin insanını ve bütün dünya Müslümanlarını Kur’an-i çerçevede düşünmekten (şartlar gereği doğal olarak diyebiliriz) uzaklaştırmıştır. Bu bölgeler gayr-i Müslimler tarafından özellikle son zamanlarda kan gölüne çevrilmiş ve Müslüman anne babalar çocuklarının gözü önünde ya da çocuklar anne babaların gözü önünde vahşi bir şekilde öldürülmüş ve Müslüman kadınların namusu kirletilmiştir. (Bunun ötesindeki ahlaksızlıklara burada yer veremeyeceğim.) Haberlerde Müslüman bir kadının; gayr-i Müslim birinin çocuğunu taşıyorum diyerek intihar ettiğini herhalde hafızası olanlar hatırlayacaktır. Tabii ki böyle bir ortamda insanların tamamen akılcı, dini bir bilinçle hareket etmelerini söylemek kolay olur ancak uygulaması zor gibi görünüyor. Bu konuda işi duygusallığa vurmamak gerekir ancak bu şartlar altında ki insanların da sosyal ve psikolojik durumları göz ardı edilmemelidir.
Yani ifade etmemiz gereken şudur ki, Müslüman olan kimselerin canlarını dahi hiçe sayacak derecede intifada hareketlerine girişmesi, ya saldırıya karşılık verme ya da intikam amacını gütmektedir. Ancak ne amaçla olursa olsun Kur’an-ı Kerim ilkeleri unutulmamalıdır. İntifada hareketleri ve düzenlenen saldırılar hiçbir şekilde masum insanları hedef almamalıdır. Saldırı ve savaş ile ilgisi olmayan kimselerin öldürülmeleri hiçbir şekilde Kur’an’a uygun değildir. Saldıran tarafların bugün bütün dünyada insanlık adına ne kadar çirkin işler yaptığı ortadadır. Ancak bir müslümana aynı çirkinlikte işler yapmak yakışmaz. Zaten İslam tarihinde Batı’nın uyguladığı şiddetin ve terörün bir örneğini bulmak mümkün değildir.
Parantezimizi kapatmadan son olarak şunu da ifade etmeliyiz ki, Batı’nın İslam adına yapılan terör olarak ifade ettiği eylemlerin –yukarıda belirttiğimiz gibi- İslam’ı yayma gibi bir amacı kesinlikle yoktur. Böyle bir tebliğ yönteminin İslam Tarihinde hiçbir örneği de yoktur. Çünkü dinde zorlama olmaz. Zira din ve inanç, kişinin vicdanıyla alakalıdır. Ayrıca zorla kabul ettirilen bir inanç hiçbir anlam taşımaz. Allah (c.c.) insana, kendisine inanıp inanmama hürriyetin vermişken, birilerinin zorlama ile insanlara bişeyleri kabul ettirmek istemesi de anlamsızdır. Bu şekilde bir davranış dini açıdan da günah teşkil etmektedir. Yapılan saldırılar da zaten böyle bir amacı gütmemektedir. Saldırılara karşılık vermeyi amaçlamaktadır. Ayrıca bu eylemlerin cihad kapsamında düşünülmesi yanlıştır, çünkü cihad kavramı Kur’ani bir kavramdır ve cihad ibadeti sadece savaş anlamında değil çok daha genel olan, Kur’an’ın ahlaki ilkelerle içini doldurduğu bir kavramdır. Mücahid kimse mücahedesinde Kur’an ilkelerinin dışına taşamaz. O takdirde yapılan şey cihad olmaz, cihadın amacı bölümünde ifade ettiğimiz gibi burada amaç birilerini öldürmek değil diriltmektir. Öldürme eylemi gerçekleşecekse bile bu noktada hedef kesinlikle masum insanlar olamaz, düşman bile olsa öldürme eylemi müslümana yakışır bir şekilde olmalı, sınırlar aşılmamalıdır. Yine ifade ediyoruz ki, ne şekilde olursa olsun, haddi aşmamak, kul hakkı gibi büyük bir günaha girmemek ve mümkünse saldırganları dahi affetmek gerekir. Bu büyük bir erdem ve mü’mine yakışır bir tavırdır. Bu konuda söylenecek sözler genel anlamda ifade edilmiştir. Tabii ki bu olayların siyasal arka planının da incelenmesi gerekir. Ancak biz
konumuz icabı sadece Kur’an’ın bu konudaki yaklaşımını ifade etmeye çalıştık. Olması gereken de budur.—
Ayet-i kerimede buyruluyor ki;
وَمَا لَكُمْ لاَ تُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَالْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاء وَالْوِلْدَانِ الَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا أَخْرِجْنَا مِنْ هَذِهِ الْقَرْيَةِ الظَّالِمِ أَهْلُهَا وَاجْعَل لَّنَا مِن لَّدُنكَ وَلِيّاً وَاجْعَل لَّنَا مِن لَّدُنكَ نَصِيراً
“ Size ne oluyor da: “Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, katından bize bir sahip çıkan gönder, katından bize bir yardımcı lutfet” diyen zavallı çocuklar, erkekler ve kadınlar uğrunda, Allah yolunda savaşmıyorsunuz?” Müslümanların sorumluluğunun bilincinde olması ve sorumluluklarını yerine getirmesi açısından uyarı niteliğinde ki bu ayet-i kerime, bugün de Müslümanlara ışık olacak mahiyettedir. Bugün dünyada yaşanan onca vahşete göz yumacak, görmezden geleceksiniz; ancak vatanını, halkını, ailesini ve dinini savunmaya çalıştığını düşünen Müslümanlara, başına Müslüman sıfatını da ekleyip terörist diyerek işin içinden sıyrılacaksınız. Durum bu kadar da basit değil ve hiçbir müslüman sorumluluğunu bu kadar kolay bir şekilde kenara atamaz. Müslümanlar kardeştir. Hangi insanın bir kardeşi gözünün önünde öldürülse acaba sessiz kalabilir. İşte Müslümanlar, diğer Müslüman kardeşlerine sahip çıkmak yerine sessiz kalmayı seçiyor. Tabi ki müslümanın her yaptığını doğru olarak kabullenmek gibi yanlış bir düşünceye sahip değiliz, zaten burada kastedilen de siyasi arka planı olan eylemler değil, gerçekten dinine ve vatanına sahip çıkmak için sadece saldırganlara karşı Allah yolunda yapılan mücahededir. Hangi davranışların da mücahede olduğunu ifade ettiğimiz için tekrar aynı şeyleri tekrar etmeyeceğim. Ancak şunu net bir şekilde ifade edelim ki, masum insanları hedef alan ve savaşla ve düşmanlıkla ilgisi olmayan her türlü eylem terör eylemidir. Tabii ki sivil insanları, kadın, çocuk, yaşlı demeden öldürmek, sorumsuz bir şekilde davranarak vücutlarına bombalar bağlayarak kalabalıkların ortasında infilak ettirmek cihad kavramıyla bağdaşmaz.
Bunun haricinde Türkiye gibi başka ülkelerde yaşanan terör eylemlerine gelince, yukarıda ifade ettiğimiz gibi amaçları devletleri ve toplumları sarsmak, korku salmak olan ve sadece dünya merkezli bir anlayışla gerçekleştirilen ya da intikam almak uğruna yapılan bütün eylemler terördür ve Kur’an’ın ifadesi ile yeryüzünde fesad çıkarmaktan başka bir şey değildir. İslam insanların barış ve güven içerisinde yaşaşayacağı bir dünya hayatı amaçlamaktadır. Ancak birtakım kimseler ( gruplar ya da örgütler ), batıl ideoloji ya da menfaatlerinin bulunduğu ülkelerin huzurunu
kaçırmak isteyen devletlerin ( veya kimselerin) yönlendirmesiyle terör eylemlerine girişmekte, yaptığı davranışın hangi sorumlulukları taşıdığını düşünmemekte ve bilmemektedirler. Bu sebeple genelde insanlar özelde ise Müslümanlar bu durumlarda uyanık olmaları gerekmekte ve oyuncu olarak kullanılmalarına müsaade etmemelidirler.
Kur’an yeryüzünde fesadın ( terör gibi bütün kötülüklerin ) çözümünü bizlere şu şekilde sunmaktadır:
“…Doğrusu insan çok zalim ve çok cahildir. (kabulüne rağmen emanete hıyanet etmektedir).”
İnsanın, Rabbinin emir ve yasaklarının dışına çıkmasının en büyük sebebi potansiyel olarak zalim, cahil ve öğrendiklerini unutan, bu sebeple eğitime muhtaç bir yapıya sahip olmasındandır. İnsanın bu zalim ve cahil yapısını engellemek yeryüzünde fesadın ortadan kalkması için en önemli çözümlerden biridir. Bu da ancak insanın ilahi mesajlar çerçevesinde eğitilmesiyle, inananların sorumluluk yüklenerek Allah’ın mesajlarını insanlara ulaştırmasıyla mümkün görünmektedir. İlahi mesajların yer almadığı hiçbir eğitim sistemi insanı kemale erdirecek doğru bir
yöntem değildir. Müslümanlar sorumluluklarını unutur, Müslüman gibi yaşamayı unutur ve inandığı değerleri yaşama ve insanlara ulaştırma noktasında kendilerini ortaya koymazlarsa, zalimler iş başına gelir ve zulüm bir yaşam tarzı halini alır. Bu sürecin sonunda ise toplumun helakı söz konusudur.

” وَالَّذينَ آَفَرُواْ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ إِلاَّ تَفْعَلُوهُ تَكُن فِتْنَةٌ فِي الأَرْضِ وَفَسَادٌ آَبِيرٌ  ”
“İnkâr edenler birbirlerinin dostlarıdır. Eğer siz aranızda dost olmazsanız yeryüzünde kargaşalık, fitne ve büyük bozgun çıkar.” Yeryüzünde fesadı çıkaran en mühim sebeplerden biri de Müslümanlar arasında yardımlaşmanın terkidir. Mü’minlerin kardeş oldukları unutulmamalı ve insanlar arasında bencilliğin, hasedin ve diğer kötü duyguların önlenmesi için Kur’an’ın sunduğu ahlaki ilkelerin tatbik edilmesi ve bunların insanlara devamlı anlatılması gerekmektedir. Bu yardımlaşmanın ve dostluğun en önemli işaretlerinden birisi ise Kur’an’ın zengin Müslümanlara yüklemiş olduğu zekat sorumluluğudur. Zekat düşen Müslümanların mallarında bulunan fakirlerin haklarını vermemesi, toplumda ki fitne ve fesadın en önemli sebeplerindendir. Hz. Peygamber (s.a.v.) buyuruyor ki;
“ Pintilikten (şuhh) kaçının, zira pintilik sizden önce yaşayan pek çoklarını helake attı. Onları, birbirlerinin kanlarını dökmeye, haramlarını helal addetmeye sevk etti.”
Fakirlere, zenginlerin mallarındaki hakları teslim edildiği takdirde insanlar arasındaki kötü duyguları yok olacak ve kardeşler arasında ki dostluk ve beraberlik bağları kuvvetlenecektir. Bu durumda ise fesat ve fitneye mahal kalmayacaktır.
وَاعْتَصِمُواْ بِحَبْلِ اللّهِ جَمِيعاً وَلاَ تَفَرَّقُواْ وَاذْآُرُواْ نِعْمَتَ اللّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ آُنتُمْ ” أَعْدَاء فَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَأَصْبَحْتُم بِنِعْمَتِهِ إِخْوَاناً وَآُنتُمْ عَلَىَ شَفَا حُفْرَةٍ مِّنَ النَّارِ فَأَنقَذَآُم مِّنْهَا آَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللّهُ لَكُمْ آيَاتِهِ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ {} وَلْتَكُن مِّنكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ ”
“Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişilerdiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O’nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız. Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”
Yeryüzünde fesadın en önemli sebeplerinden birisi yine tefrika, yani insanlar arasında anlaşmazlıkların çıkmasıdır. Buna çözüm olarak Kur’an, Allah’ın ipine sarılmayı göstermektedir. Müfessirler buradaki Allah’ın ipinden maksadın, Kur’an ve İslam olduğunu belirtmişlerdir. Fert olarak veya bölünmüş gruplar halinde yaşayan insanların sosyal, maddi ve manevi baskılar karşısında dayanma gücü zayıf olur, bu sebeple Müslümanlar bu konuma düşmemek için Kur’an’i ilkelere sımsıkı sarılmak zorundadırlar. Bunu sağlamak amacıyla Kur’an Hac ve Namaz gibi insanların birleşmesini sağlayacak ilahi prensipler sunmuştur. Ayrıca Kur’an ayrılığa düşen Müslümanların, diğer Müslümanlar tarafından aralarının düzeltilmesini tavsiye ederek hiçbir şekilde Müslümanların bölünmesine müsaade etmemiştir.
Bütün bunların akabinde birlik ve beraberlik içerisinde yaşayan Müslümanların, kendilerini idare etmesi için, yönetme emanetini verecekleri ehil bir insanı başlarına getirmeleri gerekmektedir. Hâkimiyet mutlak anlamda Allah’a aittir ancak yeryüzünde Müslümanları temsil etmesi, kargaşaları önlemesi ve birlik duygusunun güçlenmesi bakımından bir idarecinin olması gerekir. Bu yönetim emanetinin ehline verilmemesi de fesadın en önemli sebeplerindendir. Emanetin ehline verilmesi durumunda Müslümanlar tek bir vücut olacak ve adaletin sağlanması kolaylaşacaktır. Bu sayede dış güçlerin de Müslümanlar üzerinde rahat bir şekilde oynamalarının önüne geçilmiş olunacaktır. Bugün dünya Müslümanlarının yaşadığı en büyük sıkıntı ehliyet sahibi, bütün Müslümanların önderi olan bir idarecinin bulunmamasıdır. Birçok Müslüman ülke ve birçok baş bulunmaktadır. Bu da Müslümanların birleşmesini, aynı yönde aynı yolda ilerlemesini önlemektedir. Bu şartlar sağlandığı takdirde hem dünya Müslümanları hem de bütün insanlar huzura kavuşacaklar ve dünya da fesatçılara, bozgunculara fırsat kalmayacaktır. Şeytanın iktidarı için şeytan dostlarının gösterdiği çabayı Müslümanlar İslam’ın iktidarı için göstermedikçe bu şartlar gerçekleşmeyecek ve zulüm, adaletsizlik yeryüzünde yayılmaya devam edecektir.
SONUÇ
Netice olarak cihad İslam’ın en temel kavramlarından biridir ve cihad kavramında haksızlık yok, haksızlığa karşı bir duruş vardır, zulüm yok zulmaniyete karşı bir duruş vardır. İslam asla ve asla bir terör ve faşizm dini değildir. Onun mensubu olan Müslümanlara da böyle bir yakıştırmada bulunmak büyük bir iftiradan başka bir şey değildir.
Fertlerin yaptıkları hataları, mensup oldukları dine fatura etmek hiçbir şekilde doğru değildir. Bir din adına ortaya çıktıklarını ileri süren insanların bir kısmı o dini yanlış anlıyor ve yanlış uyguluyor olabilirler. O nedenle bu insanlara bakarak o din hakkında fikir edinmek yanlış olur. Bir dini tanımanın ve anlamanın en doğru yolu, o dinin kutsal kaynağını incelemektir. İslam’ın kutsal kaynağı ise Kur’an’dır. Kur’an ahlakı, sevgi, şefkat, merhamet, tevazu, fedakârlık, hoşgörü ve barış kavramlarına dayanmaktadır. Bu ahlakı gerçek anlamda yaşayan bir Müslüman, son
derece kibar, ince düşünceli, alçakgönüllü, adaletli, güvenilir ve uyumlu bir insan olur. Etrafına sevgi, saygı, huzur ve yaşam sevinci verir. Bunun en güzel örneği Hz. Peygamber (s.a.v.)’dir. İslam cihad kavramını Kur’an-i çerçeveyle şekillendirmiş ve bunu Peygamber (s.a.v.) tarafından hayata tatbik ettirmiştir. Bizim için en güzel örnek O’dur. Bütün haksızlıkların karşısında olan bir Peygamberin mensup olduğu dini, haksızlığın ve hatta haksız yere can almanın en büyük sebeplerinden biri olan terör ile birlikte anmak tabi ki çok yanlış bir tutumdur. Allah (c.c.)’ın “ (kim haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur” buyruğuna rağmen birileri çıkıp İslam’ı şiddetle ve özellikle terör gibi kan kokan bir kavramla özdeşleştiriyorsa bunda cehaletten ya da kasıttan başka bir şey yoktur. Cihad bir yaşam tarzıdır, cihadı sadece savaş olarak alırsanız, yalnızca savaştan ibaret bir yaşam tarzı olabilir mi? Cihad inanan kimsenin yaşamını Rabbi’nin emir ve yasakları doğrultusunda şekillendirdiği bir yaşam tarzıdır. Her daim nefisle mücahede içerisinde olunan, haksızlıklara karşı vakarlı bir duruşun sergilendiği, zulmün her çeşidinin karşısında durulduğu ve insanların mutlu ve huzurlu bir dünya hayatı yaşaması için bütün gayretlerin sarf edildiği bir yaşam tarzı. İnsanın gerçek 109 hakikat ( Allah ) ile arasında ki bütün engellerin kaldırılması için bütün varlığın ortaya konulduğu bir yaşam tarzı. İslami kavramların ilk olarak başvuru mercii Batı’nın tanımlayışı değil, Kur’anın bu kavramları nasıl ifade ettiği olmalıdır. Müslümanlar bu oyuna gelmemeli ve başkalarının ipine değil, Allah’ın ipine sımsıkı sarılmalıdır. Ve inanan kimseler Peygamber (s.a.v.)’in veda hutbesinde ki şu cümlelerini hiçbir zaman unutmamalıdır: “ Ey inananlar, size bir emanet bırakıyorum ki siz ona sımsıkı sarıldıkça yolunuzu asla şaşırmazsınız. O emanet Allah’ın kitabı Kur’an’dır.”

Kaynak

 
Mehmet Fatih İldeş, Kur’an-ı Kerim ‘ in Cihad Ve Teröre Bakışı
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Mehmet Fatih İldeş’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com