Etiket arşivi: Kuzey Kore

Kuzey Kore’nin Nükleer Programı

Kuzey Kore ve Nükleer Tarihi

Kuzey Kore’nin nükleer programını genel olarak iki kısımda incelenebilir. 1950’lerin ortasından 1970’lere kadarki dönem, nükleer programın altyapısının oluşturulmaya başlanması ve uzmanların eğitilmeye çalışılmasını içerir. 1970’lerden günümüze kadar ise ülke kendi ve dış uzmanlara dayanan bir nükleer enerji programı geliştirmektedir. 1947-1950 yıllarında SSCB tarafından yapılan bir araştırmaya göre Kuzey Kore’de 26 milyon ton uranyum bulunduğu ve bunların 4 milyon tonunun sanayide kullanılabilir uranyum olduğu ortaya çıkarılmıştır. Uranyum maden ocakları o dönemlerden başlayarak işletilmeye başlanmıştır. 1959 yılında SSCB ve Kuzey Kore arasında yapılan Nükleer İşbirliği Anlaşması çerçevesinde ülkenin barışçıl amaçlarla nükleer enerji geliştirmesi için SSCB’den destek alınması amaçlanmıştır. Eş zamanda benzer anlaşmayı Kuzey Kore Çin’le de imzalamıştır. Bu anlaşmaya dayanarak birkaç sözleşme de imzalanmıştır. Bu sözleşmeler “dizi 9559” olarak adlandırılmıştır. Bu sözleşmeler nükleer araştırma merkezi inşaatı, jeolojik araştırma ve ülkenin uzmanlarının eğitilmesini amaçlamaktadır.

Yapılan incelemeler sonucunda, nükleer araştırma merkezinin Phyonyang’dan 92 km uzaklıkta ve Yonbyong’dan da 8 km uzaklıkta bir yerde inşaatının yapılması kararlaştırılmıştır. Araştırma merkezinde 2 Megawatlık IRT- 2000 araştırma reaktörü (sonradan Kuzey Kore kendi imkânlarıyla 7 Megawat’a kadar çıkartmıştır), radyokimyasal laboratuar, kobalt K – 60.000 tesisleri ve betatron B-25 de inşa edilmiştir. 1965 yılında inşaat bitirilmiştir. Araştırma merkezi sayesinde neon ışığının etkisinden fiziksel ve kimyasal yöntemlerin takip edilebildiği olanaklar elde edilmiş, sert ve yarı iletken maddelerin radyasyonunun tepkimesi de araştırılabilir hale gelmiştir. Yonbyong’daki bu araştırma merkezinin maliyeti 500 milyon dolar olmuştur. (1962 yılı döviziyle). SSCB’de 300’den fazla uzman üniversitelerde eğitim almış, Dubna ve Obninsk araştırma merkezlerinde çalışmıştır. 1965 yılında araştırma merkezinin inşaatı bitirildikten sonra SSCB uzmanları geri dönmüşlerdir. Fakat ondan sonra betatron ve kobalt tesislerinin danışmanlığı, nükleer reaktörün yakıtlarının teslimi gibi faaliyetlerde işbirliği devam ettirilmiştir.
.
Nükleer Silahlarının Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’na (NPT) aykırı olmadığı garanti edilen nükleer yakıtlar SSCB tarafından teslim edilmiştir. 1986-1990 yılları arasında 40 tane 80 milyon ruble değerinde IRT-20 teslim edilmiştir. Phyongyang’ın inisiyatifiyle 26 Aralık 1985’te ikili ilişkiler yeni bir seviyeye çıkmıştır. SSCB ve Kuzey Kore arasında nükleer elektrik santralinin inşasına yönelik iki ülke arasında “İktisadi ve Teknik İşbirliği Anlaşması” imzalanmıştır. Anlaşmada VVER-440 nükleer elektrik santrali hazırlama, inşaatı, işletmesi ve tüketimi öngörülüyordu. SSCB hükümeti bu projenin gerçekleştirilmesi için kredi sağlayacağı taahhüdünde bulunmuştur. Projenin teknik hazırlık kısmı tamamlandıktan sonra kredinin miktarı ve koşulu belirtilmiştir. Bunların dışında SSCB tarafı aşağıdaki taahhütlerde de bulunmuştur:

• Nükleer elektrik santralin inşaat edileceği yeri seçmek, seçildiği yerde bütün hazırlıkları bitirmek.

• Kuzey Kore tarafına jeolojik araştırma için gerekli teçhizat ve donanımı sağlamak.

• Teknik açıdan projenin gerçekleştirilip gerçekleştirilemeyeceğini ve ekonomik açıdan da uygun olup olmadığını araştırmak ve Kuzey Kore tarafına bilgi vermek.

• Nükleer elektrik santralinin mühendislik işlerini anlaşma çerçevesinde gerçekleştirmek.

• SSCB’de Kuzey Kore uzmanlarına eğitim vermek.

kuzey korenin nükleer programı

SSCB, nükleer elektrik santrallerinin işletildiği sürece nükleer yakıtlarının teslimatının sağlanmasını için müteahhit firmaları görevlendirmiştir. Kuzey Kore SSCB’den ithal edilen nükleer maddelerin, donanımların, cihazların ve bunlarda işletilecek olan maddelerin ya da bunları kullananların hiçbir zaman nükleer silahların üretilmesinde kullanılmayacağı, sürekli UAEA’nın kontrol altında olacağı garantisini vermiştir. Bu maddelerin güvenliği için gerekli tedbirler de alınacaktır. Bunların dışında 6 Mayıs 1952 tarihinde SSCB eğitim kurumlarında Kore vatandaşlarını eğitmek amaçlı iki anlaşma imzalanmıştır.  Buna göre, Kuzey
Kore’nin nükleer alandaki uzmanlarına SSCB üniversitelerinde eğitim almalarına imkân veriliyordu. Yine aynı gün bilim ve teknoloji alanlarında işbirliğini yansıtan beş yıllık SSCB ve Kuzey Kore arasında bilimsel ve teknolojik işbirliği anlaşmasına imza atılmıştır.

11 Ekim 1957’de SSCB ve Kuzey Kore arasında Bilimsel İşbirliği Anlaşması imzalanmıştır. Bu Anlaşmanın birinci paragrafına göre iki tarafın ulusal ekonomilerinin her alanında tecrübe değişimi, birbirlerine karşılıksız teknik belgelerin aktarılması ve bilgi ve uzmanların birbirine teknik yardımda bulunması için değişim yapılması planlanmıştır. Akademik işbirliği çerçevesinde planlanmış genel bilimsel araştırma planlarının değişimi ve yapılmakta olan sabit araştırmanın bilgileri ve elde edilmiş sonuçların değişimi öngörülmüştür. Sonradan bu anlaşmaların geçerlilik sürelerinin uzatılması yaklaşık 5 yıl süreyle yapılıyordu.

1956 yılında Moskova civarında Dubna şehrinde Birleşik Nükleer Araştırma Enstitüsü kurulmuştur. Bu merkez, sosyalist devletlerin bilimsel araştırma merkezi olmuştur. Bunun yönetmeliğine ilk imza atan ülkelerden birisi Kuzey Kore’dir. Kurulan bu merkezin asıl amaçları, fiziğin teorik ve deneysel araştırmasını gerçekleştirmek ve tıbbi, endüstriyel ve diğer türlü teknolojinin geliştirilmesinden oluşmaktadır. Yönetmelikte Enstitüden alınan sonuçların özellikle insanlığın yararına ve sadece barışçıl amaçlarla kullanılabileceği vurgulanmıştır. Enstitü’nün yüksek idare kurumu “Tam yetkili Devletler Temsilcileri Komitesi”den oluşturulmuştur. Kuzey Kore’yi Nükleer Enerji Endüstri Bakanı Cho Hak Kun temsil ediyordu. Üye devletler üyelik ücreti ödeyerek enstitünün idaresini gerçekleşmektedir. Bu araştırma merkezine 1956 yılından beri ülkeden eğitim almak veya çalışmak amacıyla uzmanlar geliyordu. Ülkeden günümüze kadar bu merkezin çalışmalarına yaklaşık 250 Kuzey Koreli uzman iştirak etmiştir. Bunlar genel olarak deneysel alanlarda çalışmışlardır. Yaklaşık %80 Koreli uzman “Nükleer Problem”, “Nükleer tepkime”, “Nötron Fiziği” laboratuvarlarında çalışmıştır. Kalanlar ise teorik kısımlarda çalışmıştır.

Ülkenin birtakım bilimsel merkezleri, nükleer fizik enstitüsü, nükleer enerji enstitüsü, Kim Chak adlı teknik enstitüsü Dubna Birleşik Nükleer Araştırma Enstitüsüyle ortak projelere katılmıştır. Eylül 1959’da SSCB ve Kuzey Kore arasında barışçıl amaçlarla nükleer araştırma merkezinin oluşturulması bağlamında SSCB tarafından Phyonyang’a yardım edileceğine yönelik bir anlaşma imzalanmıştır. Aynı zamanda barışçıl nükleer enerjinin kullanılması konusunda da işbirliği yapılacağı açıklanmıştır. 1961 Eylülünde Kore İşçi Partisi IV Kongresinde toplanan bilim adamları tarafından, nükleer enerji uzmanlarının önüne yeni hedefler konulmuştur. Bunlar şu
şekildedir; “barışçıl amaçlarla nükleer enerjinin kullanılması için araştırma yapmak, radyoaktif izotopların geniş bir şekilde kullanılması, çeşitli izotopların ve ölçme cihazların üretilmesi.” Fakat araştırmanın birinci dönemi istendiği kadar iyi olmamıştır. Ancak 1960’ların ortasında maddi teknik altyapı oluşturulduktan sonra iyi bir araştırma zemini oluşturulmuştu. 1965 yılında Yonbyong’daki 2 Megavatlık ITR2000 Araştırma Merkezi SSCB’nin desteğiyle kurulduktan sonra durum tamamen değişti. Çin de IRT-2000 Araştırma Merkezinin inşaatına katıldı.

Çin’in nükleer programı 1950’lerde SSCB’nin desteğiyle başlamıştır. Çin’in ilk nükleer silah denemesi 16 Ekim 1964’te gerçekleştirilmiştir. Bunun için 1953’ten beri Kuzey Kore’ye çeşitli ekonomik desteklerde bulunulmuştur. Şunu da söylemek gerekir ki, SSCB Kuzey Kore arasında yapılan herhangi bir anlaşmanın hemen akabinde Çin de aynı anlaşmayı Kuzey Kore’yle yapmıştır.

– Eylül 1958’inde ÇHC ve Kuzey Kore arasında iki anlaşma yapılmıştır. Birinci Anlaşma Kuzey Kore tarafına faizsiz 40 milyon ruble kredi içindir. Kuzey Kore bunu 1963 yılından başlayarak on yıl içerisinde geri ödeyecektir. Bu kredi Yluzyan nehrinin üzerinde baraj inşaatı yapımı için kullanılacaktır. Diğer anlaşma 160 milyon ruble miktarındaki uzun vadeli kredi içindir.

– 1960 yılında Pekin Phyonyang’a 420 milyon ruble değerinde kredi sağlamıştır. Çin 1960 yılına kadar Kuzey Kore’ye karşılıksız iktisadi yardımda bulunmuştur. Bu dönem içerisinde tüm sosyalist ülkelerden sağladığı desteklerden Çin’in payı % 31,1 olmuştur. 11 Temmuz 1961 yılında Pekin’de Chou Enlat ve Kim İl Sun arasında Dostluk, İşbirliği ve Karşılıklı Yardım Anlaşması imzalanmıştır. Bu Anlaşmanın 2. paragrafı karşılıklı taahhüt içermekte “mevcut araçlarla yurt dışından gelen saldırının önlenmesi” ve “eğer birisinin diğer üçüncü ülke ya da koalisyon ülkelerin silahlı saldırısına uğraması durumunda diğer taraf karşılık vermek için gerekli bütün önlemleri alacak, askeri yardımda bulunacaktır”. Üçüncü bölümde ise tarafların “diğer tarafı zarara uğratılacak herhangi diğer birlik, koalisyonda bulunmayacak ”taahhüdünü içermekteydi.

1960’ların başında SSCB ile Çin arasındaki ilişkiler bozulmaya başladığı zaman Kuzey Kore açıkça Çin tarafını tutmuştur. Bu tutum 1965’te Çin Kültür Devrimine kadar devam etmiştir. Dolayısıyla 1950’lerden başlayan Çin ve Kuzey Kore arasındaki işbirliği ilişkilerinde, 1965 yılından 1970’lere kadar gerginlik hâkim olmuştur.

1970’lerden 1980’lere kadar ilişkiler yine eski dostluk, işbirliği seviyesine çıksa da 1980’lerden başlayarak Çin’in ABD, Güney Kore ve Japonya’ya yönelik izlediği politikalardan dolayı yine ilişkiler “soğuk” olmaya devam etmiştir. Çin’in bu politika değişikliğinde tarıma dayalı ekonomiden dış ticarete, sanayileşmeye dayalı ekonomiye geçişi etkili olmuştur. Fakat ABD ve Güney Kore’yle ilişki kurulurken Kuzey Kore’yle de ilişkilerin bozulmamasına özen gösterilmiştir.

Kim İl Sun ÇHC ve SSCB’nin ilişkilerindeki anlaşmazlıklarından faydalanmıştır. Bütün Soğuk Savaş boyunca Kuzey Kore Çin ve SSCB’nin ilişkileri iyiyken ikisiyle de iyi ilişkiler kurarak, bozulduğu zaman da birisinden yana tavır alarak bir çıkar politikası izlemiştir. Çin ve SSCB’den alınan destekler şu şekilde sıralanabilir.

Dönem I. (1953-1956) SSCB’nin desteği.
Dönem II. (1957-1960) Çin’in yoğun desteği.
Dönem III. (1960-1964) İki tarafın desteği.
Dönem IV. (1965-1972) SSCB’nin yoğun desteği.
Dönem V. (1973-1984) Çin desteğinin artması ve SSCB desteğinin azalması.
Dönem VI. (1984-1988) SSCB desteğinin artması ve Çin desteğinin azalması.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Geçmişten Günümüze Ülkelerin Silah Kapasiteleri

Deflasyon Nedir?

Kaynak

Uğur Abazlıoğlu, Nükleer Silahsızlanmanın Tarihsel Gelişimi ve Nükleer Silahsızlanmayla İlgili Uluslararası Antlaşmaların Önemi

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Uğur Abazlıoğlu’na aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Amerika Birleşik Devletleri ve Biyolojik Savaş

II. Dünya Savaşı sonrasında resmi ABD kaynakları ve itibarlı gazeteler, delil olarak Khabarovsk’taki sahte duruşmaların dosyasını gösterdiler. Bu pozisyon, ABD’de ‘Bilgi Özgürlüğü Yasası’ (İng. ‘Freedom of Information Act’) gereğince, Japonya’nın biyolojik ve kimyasal silahlarıyla ilgili çok gizli belgelerin yaklaşık 8.000 sayfasının kamuoyuna sunulmadan önce, 1980’lerin başına kadar Batı’daki yetkililer ve medya için ortaktı. Japonya’nın Sovyetler Birliği’ne karşı bakteriyolojik savaşı ve Çin’de 731. Birim personeli tarafından işlenen suçlar hakkında nihai bilgilerin karartılması, 1985 yılında, ilk önce İngiltere’de sonra da diğer Batı ülkelerinde, ‘731. Birim: İmparator Hirohito biliyor muydu?’ filminin gösterimiyle yapılmıştır.

Kuşkusuz, Japonların biyolojik silahları hakkındaki bilgilerin uzun yıllar boyunca saklanması, ABD’nin işine yaramaktaydı. Savaştan sonra, ABD’nin gerici çevreleri, hem ABD topraklarında, hem de Japonya ve Batı Almanya’da yapılan bakteriyolojik silahların araştırılması ve üretilmesi konusunda çalışmaya Japonların katılmasını sağlamaya başladılar. ABD, 1950’lerden beri, Japon emperyalistler tarafından başlanmış karanlık işlere – bakteriyolojik savaşa hazırlanmasına – devam etmeye çalıştı: ABD’nin kendisi için hayati önem taşıyan bölgelerde sözde komünist tehdidini kontrol altında almak için farklı biyolojik silah türlerini aktif olarak geliştirmekteyken, aynı zamanda onları kullanmak niyetindeydi.

ABD’nin Japonya’da Biyolojik Silah Denemeleri

ABD, geçen yüzyılın 60’lı yıllarında Japonya’da biyolojik silahların denemelerini yaptı. Bu, ABD tarafından kamuoyuna sunulan gizli askeri belgelerden gelmektedir. 1961-1962 yılları arasında Amerikan askerleri, 1945 yılında işgal ettiği ve 1972 yılına kadar Washington iktidarı altında olan Okinawa prefektörlüğünde yaklaşık 10 deneme yaparken, pirinç tarlalarının üzerine pirinç ve buğdayda pas hastalığına (pirinç tarımında en tehlikeli hastalıklardan biridir) neden olan özel bir mantar (bu mantar her yıl 60 milyon insana yetecek kadar pirinci yok etmektedir) püskürttü. Tabii ki, bu denemeler Japon yetkililerinden gizli olarak yapılmaktaydı. Diğer belgelere göre, benzer deneyler Tayvan’da da yapılmaktaydı.

Kore Savaşı (25 Haziran 1950 – 27 Temmuz 1953)

Japonya’da sadece deneyler olmasına rağmen, örneğin; diğer ülkelere karşı, ABD’nin bakteriyolojik silahları tamamen kullanması dikkate değerdir. Örneğin, 1950 yılında, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti (KDHC) birlikleri Güney Kore’yi işgal ettikten ve savaş başladıktan sonra, ABD Hava Kuvvetleri, çeşitli bakterilerin sporlarıyla dolu 5.000 hava bombasının üretimini emretti. Sonuç olarak, Kore Savaşı sırasında, 1952 yılı Ocak ile Mart ayları arasında, KDHC 169 bölgesinde salgın hastalığa neden olan bakteriyolojik silahların kullanılmasının üzerinde 804 olayı vardı. ABD, KDHC ve Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) Hükümetleri tarafından suçlandı. KDHC Dışişleri Bakanlığı, ülkesine ABD’nin şarbon, veba ve kolera ile dolu yüzlerce bomba attığını iddia etti. ABD bu suçlamaları kesin olarak reddetti.

ÇHC, açıklamalarını desteklemek için ele geçirilen 25 ABD pilotunun ifadelerini yayınladı (ABD’deki İnsanlar Üzerinde Deneyler, 2004). Ancak, ÇHC ve KDHC, ABD önerisi – bağımsız bir soruşturma için KDHC’ne Uluslararası Kızılhaç Komitesi (UKK) ve Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) uzmanlarının gönderilmesini reddedip organizasyon raporlarının tarafsız olmayacağını bildirdiler. Bugüne kadar, Kore Savaşı sırasında biyolojik silahların kullanılıp kullanılmadığı tam olarak bilinmemektedir.

Vietnam Savaşı (1 Kasım 1955 – 15 Mayıs 1975)

KİS 1960 ve 1970 yılları arasında ABD tarafından Vietnam Savaşı’nda da kullanıldı. ABD birlikleri Vietnam’ı, insanlar üzerinde pestisitler ve kimyasal silahların belirli türlerini denediği, savaş tutsaklarını korkunç işkenceye maruz bıraktığı ve ‘yakıp yıkma’ taktiğini gerçekleştirdiği poligon haline getirdi. ABD Savunma Bakanlığı’nın verilerine göre, Amerikalılar savaş sırasında Güney Vietnam topraklarının %14’ünde 44 milyon litre dioksin içeren ve 77 milyon litre ‘Agent Orange’ defoliantı püskürttüler.

Ayrıca, Vietnam Da Nang Acente Portakalı Kurbanları Kurumu’nun verilerine göre, şimdiye doğru 3 milyon Vietnamlı ‘Agent Orange’ kurbanı olan 18 yaşın altında bir milyondan fazla insan, kalıtsal hastalıklardan (Parkinson hastalığı, İskemik kalp hastalığı, çeşitli kanser, diyabet türleri vb.) dolayı hasta oldular. En az 150.000 çocuk dâhil olmak üzere, Vietnam’da doğan bebekler, bu agent nedeniyle doğum kusurlarıyla doğmaktadır. ABD Hükümeti, ‘Agent Orange’ ile bu hastalıklar arasında herhangi bir bağlantı olduğunu inkâr etmeye devam etmektedir. Ancak, buna rağmen Vietnam Savaşı’nın yaklaşık 10.000 Amerikalı gazisi, bu kimyasal maddelerin etkilerinden dolayı hükümetinden iş göremezlik ve malullük ödeneği aldı. Ayrıca ABD tarafından Vietnam Savaşı’nda ‘Agent Orange’ kullanıldığına dair de bir takım iddialar bulunmaktadır. Bununla birlikte birer kimyasal silah sınıfı olan ‘taciz maddeleri’ ve bu maddeler içerisinde yer alan ‘göz yaşartıcı gazlar’ ve ‘isyancı kontrol ajanları’ da bu tarihler arasında nadir de olsa kullanılmıştır.

Pentagon’un Biyolojik Silahı 37. ABD Başkanı Richard Nixon 1969 yılında biyolojik silahların yasa dışı olduğunu açıkladı.

Ancak, buna rağmen 1980’lerin başında, Pentagon biyolojik silahlara sarıldı. Örneğin, 1983 yılı Ekim ayında Hindistan haber ajansları, Yeni Delhi’de, Hindistan’da daha önce bilinmeyen sivrisineklerle yaydığı tropikal Dang hummasının patlak verdiğini bildirdiler. Haber ajansları, bu sivrisineklerin Lahor (Pakistan) yakınındaki bir araştırma enstitüsünde yetiştirildiği Pakistan’dan Hindistan’a atıldığını vurguladılar; bu enstitünün çalışmaları, ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı ve Pentagon tarafından finanse edildi.

Bu konuda Küba’dan da bahsetmek gerekmektedir; ABD, topraklarında bir kereden fazla biyolojik silah kullanmıştı. Tütün ve şeker kamışı tarlalarının ve ayrıca domuzların bu silahların etkilerine maruz kaldığından dolayı Küba önemli bir ekonomik darbe yaşadı. Buna ek olarak, 1984 yılında, ABD’de de bulunan ünlü Küba karşıtı karşı-devrimci ‘Omega-7’ grubunun lideri Arocena Eduardo, bir New York mahkemesinde, grubunun üyelerinin ABD’nin Küba’ya karşı bakteriyolojik savaşına katıldıklarını, bulaştırılan sivrisineklerle dolu konteynerlerin Küba göçmenlerinin yardımıyla Küba’ya göndermesini şahsen organize ettiğini itiraf etti. Bu grubun faaliyetlerinden dolayı 1981 yılında Küba’da bir Dang humması salgını ortaya çıktı. Kısa sürede 350.000 kişi hasta oldu, onlardan 156 kişi (99 çocuk) öldü.

Fort Detrick

ABD’nin bakteriyolojik silahlarının nerede üretildiği de araştırılmalıdır. ‘Fort Detrick’ ABD Ordusunun bakteriyolojik araştırma merkezi Washington’dan 70 kilometrede yer alan Frederick (Maryland eyaleti) şehrinin yakında bulmaktadır.

Görsel: ‘Fort Detrick’ ABD Ordusunun Bakteriyolojik Araştırma Merkezi

25 yıl boyunca, görünüşte dikkat çekici olmayan askeri şehir dış dünyadan iyice tecrit edildi. Oraya girebilmek için, özel bir girimliğe ek olarak, çiçek hastalığı, veba, şarbon da dâhil olmak üzere her tür ölümcül enfeksiyona karşı 20 farklı aşıya ait bir sağlık sertifikası gerekmekteydi. Bu kurallar rastgele değildi. Fort Detrick, bilinen en eski salgın ve diğer ciddi hastalıkların ajanlarını belli bir yönde yetkinleştirildiği ve yeni ajanlarını üretildiği Pentagon’un ana merkeziydi.

Yeni bakteriyolojik ajanların arayışı konusunda çalışmalar için sadece biyologlar değil, arkeologlar ve tarihçilerin bile katılması sağlandı. Onlar, yüzyıllar önce ortadan kalkan hastalıkların (Lejyoner hastalığı ve melioidosis) biyolojik silahlar olarak kullanılması fikrini sundular. Merkezin bölümlerinden ‘Building 459’ kod adlıyla birinde, sıcak çöllerde, sülfürle sıcak yeraltı sularında ve konsantre tuzlu suyla dolu çukurlarda yaşayan ve yerleşik bir teşhis veya kanıtlanmış tedavi metotları bulunmayan tamamen yeni patojen mikroplarını incelenmekte ve geliştirilmekteydi. Bu bolümün bilim adamları, modern tarihin ölümcül basillerine bu mikropların şok edici özelliklerini vermek, bakterilerin daha uzun süre hayatta kalabileceğini sağlamak ve biyolojik ‘superweapon’ üretmek istemekteydi.

Ancak yukarıda belirtildiği gibi, ABD Başkanı Richard Nixon 25 Kasım 1969 tarihinde resmi bir açıklama yaptı. Bu açıklamaya göre saldırıda kullanılan biyolojik silahların geliştirilmesine yasak koyuldu. O günden beri Fort Detrick laboratuvar kompleksi resmi olarak sadece savunma amaçlı kullanılmaya başladı: ABD’ye karşı biyolojik silahların kullanılmasına ilişkin diyagnostik, önleyici tedbirlerin geliştirilmesi ve tedavi yöntemlerine odaklanıldı. Ancak, laboratuvar binalarının duvarlarının dışında ne olduğunu sadece tahmin edebilmekteyiz.

Kaynak

Valeria Illiashenko, Uluslararası Hukukta Kimyasal ve Biyolojik Silahların Taşınmasına Yönelik Düzenlemeler

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Valeria Illiashenko’ya aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Geçmişten Günümüze Ülkelerin Nükleer Silah Kapasiteleri

Resmi olarak “Nükleer Silah Sahibi Ülkeler”in (The Nuclear Weapons States -NWS-) sayısı beştir. Bunlar; Çin, Fransa, Rusya, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri’dir. Bu ülkeler NPT Antlaşması çerçevesinde “Resmen nükleer silaha sahip olan ülkeler” olarak tanınmaktadır. Antlaşma, bu ülkelerin nükleer cephaneliklerini meşrulaştırmakta ancak bu tür silahların sınırsız olarak üretilmemesi ve bulundurulmaması gerektiğini ortaya koymaktadır. 2000 yılında nükleer silah sahibi ülkeler, “nükleer cephaneliklerinin tamamen ortadan kaldırılması için net bir girişimde bulunma” taahhüdünde bulunmuşlardır. Bunun nedeni, hükümetlerin birçoğunun nükleer cephanelikleri hakkında verdikleri üstü örtülü bilgilerdir. Geçmişten günümüze yürütmüş oldukları nükleer silahlanma programlarıyla ABD, Sovyetler Birliği, Birleşik Krallık, Fransa, Çin, Hindistan, Pakistan, Kuzey Kore, İsrail ve İran’ın nükleer silahlanmaları ve nükleer silah kapasiteleri başlıklar halinde aşağıda sunulmuştur.
ABD’nin Nükleer Silahlanması ve Nükleer Silah Kapasitesi
16 Temmuz 1945’te ABD ilk atom bombasını test etmiş, “Trinity” deneyi adıyla bilinen bu ilk deneme, Alamogordo New Mexico’da gerçekleştirilmiştir. Bu denemede 19 kiloton (19.000 ton TNT) gücünde bomba kullanılmıştır. 21 Temmuz 1945’te ABD Başkanı Truman’ın, atom bombalarının 2. Dünya Savaşı sırasında kullanılmasını onaylamasıyla 6 Ağustos 1945’te “Little Boy” (Küçük Oğlan) lakaplı bir uranyum bombası Hiroşima’nın yaklaşık 580 metre üzerinde patlatılmıştır. Patlama sonucunda yaklaşık 80.000 ila 140.000 arasında insan yaşamını yitirmiştir. Bir diğer atom bombası olan “Fat Boy” (Şişman Adam) lakaplı plütonyum bombası Japonya’nın Nagasaki şehri üzerine bırakılmış, gerçekleşen patlama sonucunda 74.000 kişi yaşamını yitirmiştir. Bunun sonucunda 14 Ağustos 1945’te Japonya teslim olmuştur.
Günümüz itibariyle ABD’nin nükleer silah cephaneliği şu şekildedir;
* Toplam nükleer silah; 6.970.
* Operasyonel (işlemsel) olan; 1.750.
* Emekliye ayrılan / Sökülmeyi bekleyen; 4.670.
* Toplam nükleer test (yaklaşık olarak); 1.030.
* İlk test; Temmuz 1945.
* En son test; Eylül 1992
Sovyetler Birliği/ Rusya Federasyonu’nun Nükleer Silahlanması ve Nükleer Silah Kapasitesi
Nükleer silah yapımı ile ilgili bilgiler Rus bilim adamlarına muhtemelen eski Sovyetler Birliği’ndeki ajanlar tarafından sağlanmış ve Sovyetlerin ilk nükleer silahını geliştirilmesinden aylar sonra bu bilgi trafiği kesilmiştir. 1949 yılında Sovyetler Birliği’nin test ettiği ilk atom bombası ABD’nin dört yıl önce Japonya’nın Nagasaki şehri üzerinde kullandığına benzer tasarımdı. Dünyanın en büyük iki nükleer gücü olan Rusya ve Birleşik Devletler, son yıllarda geniş nükleer cephaneliklerinde indirime gitmek amacıyla birlikte iş birliği yürütmektedir. Her iki ülke de kara, hava ve denizden nükleer silah ateşleme kapasitesine sahiptir.
Günümüz itibariyle Rusya’nın nükleer silah cephaneliği şu şekildedir;
* Toplam nükleer silah; 7.300 (Federation of American Scientists’e göre).
* Operasyonel (işlemsel) olan; 1.790.
* Emekliye ayrılan / Sökülmeyi bekleyen; 4.490.
* Toplam nükleer test (yaklaşık olarak); 715,
* İlk test; Ağustos 1949.
* En son test; Ekim 1990
Birleşik Krallık’ın Nükleer Silahlanması ve Nükleer Silah Kapasitesi
Birleşik Devletler “Manhattan Projesi”ni başlattığında “İngiliz Misyonu” olarak bilinen bir grup bilim adamı da bu projeye katkıda bulunmuştur. Ancak 1946 yılında ABD’nin diğer uluslarla bilgi paylaşımını yasadışı hale getirmesi üzerine Birleşik Krallık kendi nükleer programını başlatmıştır. 1955 yılında ABD’nin ilgili mevzuatta düzenlemeye gitmesi yenilenen iş birliğine kapı aralamıştır. Birleşik Krallık’ın gerçekleştirdiği nükleer denemelerin yarısından fazlası ABD’nin iş birliği ile gerçekleştirilmiştir. Günümüzde ülkenin nükleer füze taşıyabilen 4 denizaltısı bulunmaktadır. Ülkenin nükleer silah kullanma kabiliyeti sahip olduğu bu 4 denizaltıya dayanmaktadır. 1998 yılında ülkenin havadan füze gönderebilen tüm uçak sistemleri emekliye ayrılmıştır. Ülkedeki nükleer silahların tümü tek fırlatma mekanizması olan nükleer denizaltılarına tahsis edilmiştir.
Günümüz itibariyle Birleşik Krallık’ın nükleer silah cephaneliği şu şekildedir;
* Toplam nükleer silah; 215.
* Operasyonel (işlemsel) olan; 120.
* Emekliye ayrılan / Sökülmeyi bekleyen; 95.
* Toplam nükleer test (yaklaşık olarak); 45.
* İlk test; Ekim 1952.
* En son test; Kasım 1991
Fransa’nın Nükleer Silahlanması ve Nükleer Silah Kapasitesi
Birleşik Devletler ve Rusya’nın ardından Fransa, dünyanın en büyük üçüncü nükleer cephaneliğine sahiptir. 1996 yılında Cumhurbaşkanı Jacques Chirac tarafından verilen savunma gücünün yeniden düzenlenmesi talimatıyla Fransa, ülkenin kara tabanlı nükleer silahlarını sökerek toplam fırlatma mekanizmaları sayısında da %50 indirime gitmiştir.
Bugün Fransa’nın tahmin edilen 300 nükleer savaş başlığının büyük bir kısmı ülkenin dört nükleer denizaltısında konuşlandırılmış durumdadır. FAS (Federation of American Scientists)’a göre geri kalan savaş başlıkları ise ya uçaklarda bakım yapılmayı ya da sökülmeyi beklemektedir. Bunların yaklaşık 240 tanesinin nükleer denizaltılarında, diğer 50’sinin ise uçaklarda kullanılmaya hazır halde olduğu düşünülüyor. Fransa kara tabanlı nükleer silahlarını 1996 yılında sökmüştür. Günümüzde ise 10 adet nükleer başlığı bakımda ya da sökülmeyi beklemektedir.
Günümüz itibariyle Fransa’nın nükleer silah cephaneliği şu şekildedir;
* Toplam nükleer silah; 300 (yaklaşık olarak).
* Operasyonel (işlemsel) olan; 280.
* Emekliye ayrılan / Sökülmeyi bekleyen; 10.
* Toplam nükleer test (yaklaşık olarak); 210.
* İlk test; Şubat 1960.
* En son test; Ocak 1996
Çin’in Nükleer Silahlanması ve Nükleer Silah Kapasitesi
Çin’in nükleer silahlanmayla ilgilenmesi ABD’nin 1950’lilerde Kore Savaşı sırasında nükleer varlıklarını Pasifik’e taşımasından sonra başlamıştır. 1964 yılında ilk atom bombasını başarıyla denemesinden sadece 32 ay sonra Çin, ilk termonükleer bomba denemesini de gerçekleştirmiştir. FAS’a göre Çin nükleer cephaneliğini artırmaya devam etmektedir. Aralık 2012 itibariyle Çin’in kara tabanlı füzeleri için yaklaşık 140, savaş uçakları için ise 40 savaş başlığı tahsis ettiği tahmin edilmektedir. Ayrıca geri kalan savaş başlıklarının ya sökülmeyi beklediği ya da gelecek nesil nükleer denizaltılarda kullanılmak için elde tutulduğu düşünülüyor. ABD-Çin Ekonomik ve Güvenlik Değerlendirme Komisyonu’nun hazırladığı yakın tarihli bir rapora göre Çin, iki yıl içerisinde bir nükleer denizaltıya sahip olacaktır. Çin’in tahmini 240 savaş başlığından yaklaşık 180’ini uçak ya da kara vasıtalarıyla tanışabilir füzeler oluşturmaktadır. Geri kalan kısmını ise sökülmeyi ya da nükleer denizaltılarda kullanılmayı bekleyen füzeler oluşturmaktadır.
Günümüz itibariyle Çin’in nükleer silah cephaneliği şu şekildedir;
Toplam nükleer silah; 260.
* Operasyonel (işlemsel) olan; 0, hepsi stokta bulunuyor (Federation of American Scientists’e göre).
* Emekliye ayrılan / Sökülmeyi bekleyen; 260.
* Toplam nükleer test (yaklaşık olarak); 45.
* İlk test; Ekim 1964.
* En son test; Temmuz 1996
Hindistan’ın Nükleer Silahlanması ve Nükleer Silah Kapasitesi
Çin’in 1960’lı yılların ortalarında nükleer denemelere başlamasının ardından Hindistan, kendi nükleer silahlarını üretme kararı almıştır. Hindistan ilk nükleer silahını 1974 yılında test etmiştir. Hindistan 1998 Mayıs’ında 3 test gerçekleştirmiş ve takip eden 2 gün içerisinde 2 test daha gerçekleştirmiştir. Hindistan uçak ve kara tabanlı nükleer füze gönderme yeteneğine sahip bir ülkedir. Ayrıca Hindistan sahip olduğu nükleer programına denizaltılarda da eklemeyi planlamaktadır. FAS’a göre rakibi Pakistan gibi Hindistan’da, daha fazla savaş başlığı üretmek için aktif olarak çalışmalar yürütmektedir. Hindistan’ın nükleer cephanesinde bulunan savaş başlıkları uçak ya da kara tabanlı füzelerle fırlatılabilir özelliğe sahiptir. Hindistan nükleer gücüne denizaltı filosu eklemeyi de planlamaktadır.
Günümüz itibariyle Hindistan’ın nükleer silah cephaneliği şu şekildedir;
* Toplam nükleer silah; 110 ila 120.
* Operasyonel (işlemsel) olan; 0, hepsi stokta bulunuyor (Federation of American Scientists’e göre).
* Emekliye ayrılan / Sökülmeyi bekleyen; 110 ila 120.
* Toplam nükleer test (yaklaşık olarak); 3.
* İlk test; Mayıs 1974.
* En son test; Mayıs 1998
Pakistan’ın Nükleer Silahlanması ve Nükleer Silah Kapasitesi
Hindistan ile yaşadığı üçüncü savaşın ardından 1972 yılında Pakistan, Hindistan’ın gelişen nükleer kabiliyetiyle yarışacak düzeyde gizli bir nükleer program başlatmaya karar vermiştir. Pakistan, Hindistan’ın 1998’deki nükleer denemelerine cevap olarak İran sınırına yakın Chagai bölgesinde altıncı yeraltı denemesini gerçekleştirdiğini açıklamıştır.
FAS’a göre Hindistan gibi Pakistan da daha fazla savaş başlığı üretmek için aktif olarak çalışmaktadır. Pakistan’ın nükleer cephanesinde bulunan savaş başlıkları uçak ya da kara tabanlı füzelerle fırlatılabilir özelliğe sahiptir. Günümüzde Pakistan’ın nükleer füze fırlatabilen denizaltısı bulunmamaktadır.
Günümüz itibariyle Pakistan’ın nükleer silah cephaneliği şu şekildedir;
* Toplam nükleer silah; 110 ila 130 arasında.
* Operasyonel (işlemsel) olan; 0.
* Emekliye ayrılan / Sökülmeyi bekleyen; 110 ila 130 (tümü).
* Toplam nükleer test (yaklaşık olarak); 2.
* İlk test; 28 Mayıs 1998.
* En son test; 30 Mayıs 1998
Kuzey Kore’nin Nükleer Silahlanması ve Nükleer Silah Kapasitesi
Kuzey Kore’nin yeraltında nükleer denemeler gerçekleştirdiği bilinmektedir. Ocak 2016 yılında Kuzey Kore, hidrojen bombası yeteneklerinde ilerleme sağlayabilecek olan dördüncü nükleer denemesini gerçekleştirdiğini duyurmuştur. Ayrıca Kuzey Kore, atış menzili Hawaii’ye kadar ulaşabilen denizaltılarda balistik füze testleri de gerçekleştirmiştir. Ancak Kuzey Kore’nin düşmanlarına karşı füze ateşleyebilecek bir teknolojiye sahip olmadığı düşünülmektedir.
Günümüz itibariyle Kuzey Kore’nin toplam nükleer silah cephaneliği bilinmemektedir.
* Toplam nükleer test, (yaklaşık olarak) 4
* İlk test; Ekim 2006.
* En son test; Ocak 2016
2016 yılının sonlarına doğru Kuzey Kore’nin 10 nükleer savaş başlığı üretebilecek kadar yeterli miktarda plütonyuma sahip olduğu tahmin edilmektedir. Uzmanlar Kuzey Kore’nin yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum üretmesi halinde; 2015 yılı itibariyle 4 ya da 8 adet uranyum esaslı çalışan savaş başlığına malzeme temin etmiş olabileceğini, bunlarla da toplam savaş başlığı sayısını 14 ila 18’e çıkarmış olabileceğini tahmin etmektedir. Yine uzmanlar, 2020 yılına kadar teknolojik gelişmeyi de göz önüne alarak Kuzey Kore’nin nükleer başlık stokunun 20 ila 100 arasında bir sayıya ulaşabileceğini tahmin etmektedir.
2018’in Mart ayında Kuzey Kore lideri Kim Jong Un, Mayıs ayında ülkesinin kuzeyindeki nükleer test sitesini kapatma ve bu süreci ABD ve Güney Kore’den gelecek uzmanlar için uluslararası topluma açma sözü vermiştir. Başkan Kim bu sözünü, iki ülke liderinin 65 yıl sonra ilk kez iki ülkeyi ayıran Panmunjom sınır köyünde bir araya geldiği tarihi barış görüşmesi olan “Kuzey ve Güney Kore Zirvesi”nde vermiştir. Zirvede el ele tutuşan iki lider, Kore yarımadasını nükleer silahlardan arındırma ve 65 yıldır devam eden savaşa son verme kararı almıştır.
İsrail’in Nükleer Silahlanması ve Nükleer Silah Kapasitesi
FAS’a göre İsrail devleti her ne kadar nükleer bombaya sahip olduğu iddialarını reddediyor olsa da nükleer cephaneliğinde yaklaşık 80 adet atom bombası bulunduğu ayrıca 200 atom bombası daha üretebilecek kadar plütonyuma sahip olduğu tahmin edilmektedir. Eski Başbakan Şimon Peres 1998 yılındaki bir televizyon röportajında; İsrail’in 1950’lerde olası bir nükleer savaşı önlemek amacıyla nükleer seçenek geliştirmeye başladığını söylemiştir. İsrail’in nükleer silahlanma programının merkezini Dimona çölü yakınlarındaki bir kasabadaki Negev Nükleer Araştırma Merkezi’nin oluşturduğu söylenmektedir. Yıllar geçtikçe İsrail, nükleer savaş başlığı taşıma kapasitesine sahip denizaltı ve uçak satın alımları gerçekleştirmiş ancak bu araçların ilgili amaçlar doğrultusunda modifiye edilip edilmediği henüz doğrulanamamıştır. Tahminler, İsrail’in karadan fırlatılabilen “Jericho” isimli nükleer füzelere sahip olduğunu göstermektedir. İsrail’in nükleer kapasitesi kesin olarak bilinmemekle birlikte FAS’a göre İsrail’in nükleer cephaneliğinde yaklaşık 80 adet nükleer savaş başlığı bulunduğu tahmin edilmektedir . Günümüz itibariyle İsrail’in nükleer silah cephaneliği şu şekildedir;
* Toplam nükleer silah; 80.
* Operasyonel (işlemsel) olan; 0, hepsi stokta bulunuyor (Federation of American Scientists’e göre).
* Emekliye ayrılan / Sökülmeyi bekleyen; 80.
* Toplam nükleer test (yaklaşık olarak); 0, teyit edilmiş herhangi bir test yok.
Yararlanılan Kaynaklar
Yasin Terkos, İran’ın Nükleer Silahlanma Girişimleri
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Yasin Terkos’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Katliamlarda Kitle İmha Silahlarının Kullanımı Ve Uluslararası İlişkilere Etkisi

Hiroşima ve Nagazaki
İkinci Dünya Savaşı’nın Pasifik’te tüm yoğunluğu ile sürdüğü sırada, 26 Temmuz 1945’te, ABD, Birleşik Krallık ve Çin, Japonya’ya teslim olmasını önermiş, ancak Japonya bu teklifi reddetmiştir. Aslında Japonya’nın gücü bu sırada artık bitmiştir. Bununla birlikte ABD, Japonya’yı kayıtsız şartsız teslim olmak üzere, 6 Ağustos 1945’te ilk atom bombasını Hiroshima’ya, ikincisini de 9 Ağustos 1945’te Nagazaki’ye atmıştır. 8 Ağustos’ta ise SSCB, Japonya’ya savaş ilan etmiş, Mançurya’yı işgale başlamış, Kore ve Sakhalin adasına büyük miktarda asker çıkarmıştır. Japonya, bu olaylardan sonra savaşı sürdüremeyeceğini anlayarak, teslim olmuştur.
Hiroşima
ABD hava kuvvetlerine ait “Enola Gay” isimli B-29 tipi bombardıman uçağı 6 Ağustos 1945 tarihinde saat 08.15 sularında, Japonya’nın Hiroşima kentine “little boy” olarak adlandırılan atom bombasını atmıştır. Hiroşima insanlığın atom bombası ile tanıştığı yer olmuş, 15 bin ton TNT ‘nin patlamasına eş değer güçteki patlama sonucunda 140 bin kişi hayatını kaybetmiş, on binlerce insan radyasyondan etkilenmiştir. Patlama kentin yüzde atmışlık bölümünü yok etmiştir. Kentin üzerinde oluşan radyasyon bulutunun büyüklüğü ise 13 kilometre karedir.
Nagazaki
9 Ağustos 1945 tarihinde, saat 12.00 sularında Nagasaki’ye şişman adam isimli ikinci atom bombası ABD hava kuvvetleri tarafından atılmıştır. Nagasaki’ye atılan bomba muhtemelen bir hata sonucu bu şehre atılmıştır. Çünkü 24 Temmuz 1945’te hazırlanan görev emrinde olası hedefler Hiroşima, Kokura, Niigata şeklinde sıralanmıştır. Nagasaki şehri bu kağıda bilinmeyen biri tarafından elle eklenmiştir. Dağlık bir coğrafyada yer alan Nagasaki askeri açıdan da zorlu bir hedeftir. Kokura ve Hiroşima görece daha düz platolarda yer alırken, Nagasaki derin bir vadinin dibinde bulunmaktadır. Nagasaki’de büyük bir liman ve Japon donanmasına torpido üreten tesisler bulunsa da şehirde aynı zamanda ABD’li savaş esirlerinin bulunduğu bir kamp da yer almaktadır. Yani Nagasaki hiçbir açıdan mantıklı bir hedef değildir. Bombayı bırakmakla görevli Bockscar uçağının hedefi görerek bombayı bıraktığı datartışmalıdır. Kaldı ki bombanın düştüğü yer şehirde sivillerin en yoğun olduğu, okulların ve hastanelerin bulunduğu bir bölgedir. Dönemin ABD başkanı Harry Truman’ın da atom bombasının sonuçlarından hiç memnun olmadığı, ABD ordusunun atom bombası gibi büyük yıkımlara neden olan önemli bir silahın hedeflerini amatörce belirlediğini düşündüğü bilinmektedir. Başkan Truman konu ile ilgili olarak günlüğüne “Atom bombası askerlere, askeri tesislere ya da donanmamalara yönelik olarak kullanılmalı. Sivillere, kadınlara ve çocuklara karşı değil!” yazmıştır. Truman’ın Ticaret Bakanı Henry Wallace da
günlüğünde Başkan Truman’ın atom bombalarının kullanımından dolayı ‘büyük bir vicdan azabı’ çektiğini yazmıştır: “100 bin insanı bir anda öldürme fikrine katlanamıyordu. Sürekli kendi kendisine ‘onca çocuk’ diyordu.” Nagasaki’den bir gün sonra Truman, Başkanın doğrudan izni olmadan atom bombası kullanılmaması yönünde talimat vermiştir.
Küba Bunalımı
1959 yılında Küba’da iktidarı Fidel Castro ele geçirmiş ve komünistler 1960 ve 1961 yıllarında siyasete hakim olmuşlardır. SSCB ile ilişkilerini geliştiren Küba, askeri açıdan da güçlenmiştir. SSCB Küba’ya güdümlü füzeler de yerleştirmiştir. ABD kendisine çok yakın, sadece 90 km mesafede, bir ülkede komünizmin yerleşmesini hiç hoş karşılamamıştır. Castro karşıtları 1961 Nisan’ında Domuzlar körfezi çıkarmasını yapmıştır. ABD’de bu olayda Castro karşıtlarını desteklese de çıkarma başarısızlıkla sonuçlanmıştır. ABD’nin adadaki SSCB varlığını öğrenmesiyle ise Küba bunalımı başlamıştır. Başkan Kennedy Ekim 1962’deki konuşmasında SSCB’nin Küba’ya ABD’yi vurabilecek füzeler yerleştirdiğini açıklamış ve bu füzelerin sökülmesini istemiştir. Müteakiben ABD donanması Küba’yı kuşatmıştır. Aslında, Küba’ya mal taşıyan ticaret gemilerine yönelik ABD engelleme çalışmaları Eylül ayında başlamıştır. Küba’ya ekonomik ambargo uygulayan ABD, içlerinde buğday yüklü iki Türk şilebinin de bulunduğu birçok gemiyi Küba karasularına sokmamıştır. 27 Eylül’de ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından yayınlanan bir açıklamada Küba’ya mal göndermeye devam eden ülkelere Amerikan limanlarının kapatılacağı ifade edilmiştir. Fakat bu kez Sovyet gemilerine uygulanan abluka, gerginliğin daha da tırmanmasına yol açmıştır. Sovyetler gemilerini geri çekmeyeceklerini, Amerikalılarsa ablukayı kaldırmayacaklarını bildirmiştir. Bu gelişmeler olurken, Sovyet füzelerini taşıyan ticaret gemileri Amerikan donanmasına yaklaşmış ve savaşa yol açacak bir Amerika Birleşik Devletleri- Sovyetler Birliği çatışması kaçınılmaz hale gelmiştir. Bu arada 24 Ekim 1962’de Başkan Kennedy’nin önerilerine karşı Sovyetler Birliği lideri Kruşçev bir mesaj göndererek Sovyetlerin Küba’dan füzeleri çekmesine karşılık, Amerika Birleşik devletlerinin de Avrupa’daki müttefik ülkelerden, özellikle, SSCB’nin komşusu Türkiye’deki Sovyet topraklarına yöneltilmiş füzelerin kaldırılmasını istemiştir. Aynı gün bir Amerikan U-2 gözlem uçağı Küba üzerinde düşürülmüştür. ABD’nin planlarına göre böyle bir durumda Küba’ya askeri müdahalede bulunulacaktır. Fakat en ufak bir çatışmanın kısa zamanda topyekun bir nükleer savaşa dönüşebileceği endişesi Kennedy’yi müdahale kararı almaktan alıkoymuştur. Söz konusu kriz, iki devletin yaptığı müzakereler sonucunda, 28 Ekim 1962’de SSCB’nin Küba’daki füzelerini gemilere yükleyip ülkesine götürmesiyle nihayetlenmiştir. ABD de Türkiye’de konuşlu olan on beş Jüpiter füzesini eski ve modası geçmiş olmaları gerekçe göstererek Mart 1963’te ülkesine götürmüştür. Küba bunalımı, İkinci Dünya Savaşının galipleri ve müttefikleri olan iki süper gücün karşı karşıya gelmesine neden olmuştur. Ancak iki taraf artık dengeye geldiklerini anladıklarından herhangi bir çatışma olmamış, bu olay iki devlet arasındaki yumuşamanın başlangıcı olmuştur.

 
Çok Taraflı Güç (MLF)Başkan Kennedy Mayıs 1961’de Batı Avrupa’yı daha etkili şekilde savunabilmek için, NATO komutanlığının emrine polaris sınıfı 5 nükleer denizaltı vereceğini açıklamıştır. Kennedy, NATO içinde, çok taraflı bir nükleer deniz gücünün (Multilateral Force, MLF) oluşturulmasının ittifakın caydırıcılığı açısından taşıdığı önemi vurgulayarak başta Fransa, İngiltere ve Federal Almanya olmak üzere tüm üyeleri bu güce katılmaya davet etmiştir. Kennedy’nin bu önerilerine ilk olumlu tepki İngiltere’den gelmiş, 21 Aralık 1962’de ABD ile İngiltere arasında imzalanan anlaşmada, İngiltere’nin sahip olduğu polaris denizaltılarının da bu güce katılması kabul edilmiştir. Esasen ABD’nin böyle bir kuvvet oluşturmadaki amacı, Fransa’nın bağımsız bir nükleer güç olmasını önlemektir. Zira de Gaulle’ün iktidara gelmesinden sonra Fransa kendi nükleer gücünü geliştirme yönündeki çabalarını hızlandırmıştır. ABD ise NATO içindeki nükleer tekeline başka bir devlet tarafından meydan okunmasını istememektedir. Fransa’nın nükleer silahlara sahip olması ABD’nin NATO’da tek başına karar almasını zorlaştırabilecektir. Öte yandan de Gaulle’ün Fransız milliyetçiliğini güçlendirerek, Amerikan politikalarına kafa tutan bağımsız bir Fransız dış politikası yürütmek istemesi ABD çıkarlarını tehdit etmektedir. Kennedy’ye göre Fransa’nın MLF’ye dahil olmasıyla bu ülkenin nükleer varlığının denetim altına alınması kolaylaşacaktır. Başkan Johnson döneminde de söz konusu gücün kurulması yönündeki ABD girişimleri devam etmiştir. ABD, MLF’nin Avrupa Müttefik Yüksek Komutanlığına bağlı nükleer silah taşıyabilen savaş gemileri ve denizaltılardan oluşan bir filo olmasını istemektedir. ABD Savunma Bakanlığının hesaplamalarına göre bu yeni filonun maliyeti 5 milyar dolar olacaktır. Bu miktar, NATO üyelerine güce katıldıkları oranda bölüştürülecektir. NATO ülkelerinden beklediği desteği bulamayan ABD, 1965’te bu proje üzerindeki ısrarından vazgeçmiştir. Bunun yerine NATO üyelerinin nükleer silahlarının ortak denetimi hakkında yeni bir girişim başlatmıştır. MLF konusu gündemden tamamen çıkmıştır.
Nükleer Silah Yarışı ve Soğuk Savaşa Son Verme Çalışmaları
Soğuk Savaş döneminde her iki blok ve bu blokların liderleri ABD ve SSCB bir silahlanma yarışı içerisine girmişlerdir. İki lider ülke füze yapımı konusunda da kendini çok geliştirmiş, bu konudaki rekabet uzay yarışı biçimini almıştır. 1959 yılı itibari ile iki devlet de bir savaş durumunda birbirlerinin topraklarını ve füze rampalarını hasara uğratabileceklerini kanıtlamıştır. ABD silahlanma yarışında 1945-1952 döneminde nükleer tekeli elinde tutarak üstünlüğünü korumuş, daha sonra SSCB büyük ilerlemeler göstermiş ve ilk kıtalararası balistik füzeyi 1950’lerin sonlarında üretmiş ve iki ülke arasında nükleer denge kurulmuştur. İki ülke silahlanma yarışında o kadar ileri gitmiştir ki artık bu silahların kullanımı sonucu ortaya çıkacak olası tahribatın büyüklüğü tarafları savaşmak yerine, barış içinde bir arada yaşamanın yollarını bulmaya itmiştir. Bu maksatla ABD, SSCB, İngiltere, Fransa ve Federal Almanya arasında 16 Mayıs 1960 tarihinde Paris Zirve Konferansı yapılmasına karar verilmiştir. Bunların yanı sıra Federal Almanya, Sovyet Rusya ile bir konferansta bir araya gelip görüşmenin bir yarar sağlamayacağı inancındadır ve Fransa da bu görüşü paylaşmaktadır. 1956 Süveyş Harekatı başarısızlığını unutturmak isteyen İngiltere ise konferansın toplanmasından yanadır. Konferansa katılacak devletler arasında büyük görüş ayrılıkları olması Konferanstan bir sonuç alınması ihtimalini düşürmekteydi. Çünkü SSCB; Avrupa’nın mevcut statüsünü, Berlin’in özel statüsünü, Almanya’nın bölünmüş yapısını Batılılara kabul ettirme istiyordu. ABD, İki Almanya’nın konfederasyon şeklinde birleşmesini istemektedir. Zirvenin 16 Mayıs 1996 tarihinde toplanması kararlaştırılsa da, 5 Mayıs 1960’ta SSCB lideri Kruşçev Türkiye’den kalkan bir ABD U2 casus uçağının ülkesi üzerinde düşürüldüğünü açıklamış ve ABD’den özür dilemesini istemiştir. ABD Başkanı ise bunu reddedince konferans toplanamamıştır.
Nükleer Silahları Sınırlandırma Anlaşmaları

Küba füze krizinden kısa bir süre sonra 1963 yılında SSCB, Berlin konusundaki isteklerinden vazgeçtiğini açıklamıştır. Moskova ile Washington arasına herhangi bir kriz anında kazara nükleer savaş çıkma ihtimalini önlemek maksadıyla kırmızı telefon hattı kurulmuştur. Su altında, atmosferde ve uzayda nükleer denemelerin yapılmasını yasaklayan anlaşma ise 5 Ağustos 1963 tarihinde Moskova’da ABD, SSCB ve İngiltere tarafından imzalanmıştır. Bu anlaşma silahsızlanmayı sağlamaktan çok, iki blok arasındaki gerginliğin yumuşamasına fırsat veren bir anlaşma olması itibariyle önemlidir. Zaten ABD ve SSCB arasındaki nükleer silahlanma yarışı bu tarihten sonra da devam etmiştir. Diğer alanlarda nükleer denemeler yasaklansa da yer altında çok sayıda deneme yapılmıştır. 1968 yılında ise Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması 97 devlet tarafından imzalanmıştır. Ayrıntılarına son bölümde yer vereceğimiz anlaşma ile beş ülkeden oluşan nükleer kulüp kurulmuş, ABD, SSCB, Çin, İngiltere ve Fransa bu kulübe üye olmuş, diğer devletlerin nükleer silah yapması yasaklanmıştır. Nükleer devletler bu teknolojiyi başkalarına vermemeyi de taahhüt etmiştir. Bu anlaşma ile nükleer güçler bu tekellerini uluslararası hukuk güvencesiyle sağlamlaştırırken, nükleer silah üretmesi güç olan ülkeler komşularının bu silahları üretmemesini sağlayarak kendini güvence altına almak istemişlerdir. Öte yandan nükleer silahların sınırlandırılması konusunda iki “Süper Devlet” dışındaki bir çalışma sonucunda, ancak yine Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliğinin aralarında anlaşmaya varmaları üzerine, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 7 Aralık 1970’te “Nükleer Silahların ve Diğer Kitlesel Yok Etme Araçlarının Okyanus Tabanına ve Onun Altındaki Toprağa Yerleştirilmesinin Yasaklanması Anlaşması”nı kabul etmiştir. ABD ve SSCB’nin anlaşması üzerine, 17 Kasım 1969’da Helsinki’de Stratejik Silahları Sınırlandırma Görüşmeleri (SALT-I) başlamış olup, olumlu sonuçlanan görüşmeler sonucunda 26 Mayıs 1972’de Moskova’da SALT-I anlaşması imzalanmıştır. İki kutbun liderleri sahip olacakları stratejik silahlara nitelik bakımından ve sayısal olarak sınırlamalar getirmiştir. Küba füze krizini takip eden on yıl içerisinde Soğuk Savaşın şiddetini azaltan pek çok gelişme olmuş, daha güvenli bir dünyanın temelleri atılmıştır. Bu dönemde büyük devletler doğrudan karşıya gelmemiş olsa da rekabet, bölgesel aktörlerin verdiği mücadelelerde tuttukları tarafı desteklemek üzerinden devam etmiştir. Hindistan-Pakistan Savaşı, Arap-İsrail Savaşı, Çin-Hindistan Savaşı gibi olaylar bunlara örnektir.
İki blok arasında detant dönemi başlamış, ulaşım, güvenlik, ticaret gibi alanlarda çok sayıda ikili anlaşma imzalanmıştır. ABD ve SSCB, 21 Kasım 1972 tarihinde SALT-II görüşmelerine başlamıştır. Uzun süren ve zaman zaman kesintiye uğrayan SALT-II görüşmeleri sonunda her iki ülkeden birinin en fazla 2400 adet nükleer silah taşıyıcı bulundurması konusunda anlaşılmış, 18 Haziran 1979’da SALT-II anlaşması imzalanmıştır. Ancak Amerikan Kongresi söz konusu anlaşmayı imzalamadığından anlaşma yürürlüğe girememiştir.
NATO Stratejileri
NATO kuruluşundan itibaren örgütün izleyeceği savunma politikaları “NATO Stratejisi” adı verilen ana başlıklar altında toplamıştır. Bu stratejilerin oluşturulmasında Kitle İmha Silahları belirleyici olmuştur. İlk strateji: NATO’nun kurulduğu yıllarında Amerikan hava kuvvetlerinin nükleer yeteneği zayıf olduğundan SSCB’ye karşı askeri sayısal dengenin sağlanması
benimsenmiştir. 1952’de Lizbon’da belirlenen ve genellikle “Sınırlı Savaş Stratejisi” olarak bilinen bu yaklaşımla, NATO’nun asker sayısının hızla artırılması planlanmıştır.

Kitlesel Karşılık Stratejisi (Massive Retaliation): Çok sayıda asker beslemek hem pahalıdır hem de nükleer silah kapasitesini çok geliştiren SSCB, konvansiyonel güçle durdurulamayacak bir güce ulaşmıştır. Bu çerçevede nükleer silahlarla karşılık verilmesini öngören “Kitlesel Karşılık Stratejisi” 29 Kasım 1954’te kabul edilmiştir. Esnek Karşılık Stratejisi (Flexible Response): SSCB’nin etkili nükleer silahlar ve füzeler geliştirmesiyle birlikte, “nükleer caydırıcılık” konsepti yerine, “nükleer denge” konseptine geçilmiştir. Kabul edilen bir saldırıda NATO silahların niteliğini yavaş yavaş artırarak, “denetimli bir tırmanma” politikası izleyecek, bu politika yeterli olmadığı takdirde nükleer silahlara başvuracaktır. Soğuk Savaş Sonrası NATO Stratejileri: Varşova Paktının ortadan kalkmasıyla beraber NATO’nun varlık nedeni sorgulanmaya başlamıştır. Ekim 1991’de NATO, “Yeni Stratejik Konsept”i kabul etmiştir. Bu konsept ile, NATO’nun tek varoluş nedeninin toplu savunma olmadığı vurgulanmış, İttifakın görev alanına, üyelerin güvenliğini ilgilendiren her türlü krizin yönetiminin girdiği belirtilmiştir. Nisan 1999’da NATO yine, Yeni Stratejik Konsept adı verilen bazı yeni ilkeler benimsemiştir. NATO’nun üye ülkeleri tehdit eden etnik ve dinsel rekabet, terörizm, insan hakları ihlalleri, bölgesel çatışmalar gibi konuları yakından takip ettiği ve gerekli önlemleri alma kararlılığı taşıdığı kaydedilerek, NATO’ya yeni görev alanları yaratılmıştır.
1999 Washington zirvesinde, Müttefik liderler Kitle İmha Silahlarının ve atma vasıtalarının yayılması riskine karşı bir inisiyatif başlatmıştır. İnisiyatif; KİS anlayışını geliştirmek, bunlara cevap verme yolları geliştirmek, istihbarat ve bilgi paylaşımını geliştirmek, KİS ortamında harekat icra etmek bu silahların oluşturduğu tehdide karşı mevcut müttefik askeri hazırlığını artırmak için tasarlanmıştır. Sonuç olarak, 2000 yılında NATO karargahında Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının Önlenmesi Merkezi kurulmuştur. 2002 Prag zirvesinde, Müttefikler 21.yüzyılın yeni tehditlerine etkin şekilde cevap verilebilmesi maksadıyla bir modernizasyon süreci başlatmıştır. Bu süreç, NATO Karşı Kuvvetinin oluşturulması, müttefik komuta yapısının modernizasyonu ve NATO kuvvetlerinin, halklarının ve arazisinin kimyasal, biyolojik, radyolojik ve nükleer olaylardan korunması için alınacak tedbirleri kapsamaktadır. NATO, 2003 yılında, 2007 yılından itibaren Müşterek KBRN Savunma Görev Kuvvetinin parçası olan Uluslararası KBRN Savunma Taburu ve Müşterek Değerlendirme Takımını kurmuştur. 2006 Riga Zirvesinde Müttefik liderler, Kapsamlı Politik Rehber’i (Comprehensive Political Guidance “CPG”) ortaya koymuştur. CPG, geleceğin güvenlik ortamının bir analizini ve NATO’nun devam eden dönüşümü için bir
yapısal vizyon sağlamaktadır. CPG, açık şekilde, Kitle İmha Silahları ve bunların atma vasıtalarının yayılmasının, özellikle başarısız devletler ve terörizm tehditleriyle birleştiğinde ana güvenlik tehditlerinden biri olacağını vurgulamıştır. NATO, 2007 Temmuzunda, Çek Cumhuriyetinin Vyskov şehrinde bir Birleşik KBRN Savunma Mükemmeliyet Merkezi’ni faaliyete geçirmiştir.
Nisan 2009’da NATO Devlet ve Hükümet Başkanları, NATO’nun “Kitle İmha Silahlarının Yayılması ve KBRN Tehditlerine Karşı Savunma için Stratejik Seviye Politikası”nı onaylamıştır. 31 Ağustos 2009’da Kuzey Atlantik Konseyi bu dokümanı halka açık hale getirmiştir. Kasım 2010 Lizbon Zirvesinde, NATO Devlet ve Hükümet Başkanları, NATO Üyelerinin Savunma ve Güvenliği için Yeni Stratejik Konsepti kabul etmiştir. Müttefik liderler Lizbon’da ayrıca Kitle İmha Silahlarının kontrolü ve silahsızlanma konularında tavsiyelerde bulunacak atanmış bir komite kurulması konusunda anlaşmış, bu komite Mart 2011’de göreve başlamıştır. Mayıs 2012 Şikago Zirvesinde, NATO liderleri “Caydırıcılık ve Savunma Durum Değerlendirmesi” sonuçlarını onaylamış ve duyurmuştur. Bu doküman, NATO’nun “Stratejik Konsept’te ortaya konan hususları gerçekleştirmek maksadıyla gerekli caydırıcılık ve savunma için uygun nükleer, konvansiyonel ve füze savunma yeteneklerini muhafaza etme” kararını tekrarlamıştır. Zirve ayrıca, “silahların kontrolü, silahsızlanma ve silahların yayılmasının önlenmesinin, müttefiklerin güvenlik hedeflerini başarması için önemli rol oynadığını” bildirmiştir ve bu nedenle Müttefikler bu çalışmaları desteklemeye devam edecektir.
Irak
Birleşmiş Milletler, 1984 yılında Irak’ın 1972’de imzaladığı kimyasal ve biyolojik silahlar konvansiyonunu ihlal ederek İran-Irak Savaşı’nda kitle imha silahları kullandığını açıklamıştır. Böylece Irak, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra kitle imha silahları kullandığı onaylanan ilk ülke olmuştur. 1986 yılında, İran-Irak Savaşı sırasında Bağdat’ı destekleyen ABD yönetiminin, Irak’a kimyasal silah hammaddesi ithaline göz yumduğu ortaya çıkmıştır. Bağdat yönetimi, 1988 yılında, Halepçe’de binlerce Kürt ve İranlı sivili kimyasal silah kullanarak katletmiştir. Dönemin ABD başkanı Reagan, Irak’ı kınamış ancak İran’a karşı desteklemeye devam etmiştir. 1990 yılında Irak, Kuveyt’i ilhak ederken kitle imha silahı kullanmamış ancak ABD ve İsrail istihbarat servisleri, Irak’ın büyük bir kitle imha silahı kapasitesine sahip olduğunu öne sürmüştür. Daha sonraki araştırmalar, 25 uzun menzilli “El -Hüseyin” füzesinin yüksek miktarda kimyasal ve biyolojik silah ile yüklendiğini ortaya çıkarmıştır. Irak, 1991 yılında, Birleşmiş Milletler’in (BM) 687 sayılı kararı çerçevesinde menzili 150 kilometrenin üzerinde olan tüm kitle imha silahlarını kullanım dışı bırakmayı kabul etmiştir. Bağdat yönetimi, bu kapsama 50 Scud füzesi ve 11 bin kimyasal silahının girdiğini açıklamıştır. Aynı yıl bu silahların denetimi için BM bünyesinde özel bir birim oluşturulmuş (UNSCOM), UNSCOM’un başına İsveçli diplomat Rolf Ekeus getirilmiştir. Denetim görevlileri kontroller sırasında Irak’ın kitle imha silahı programına devam ettiğine dair hiçbir somut kanıta ulaşamamış ancak özellikle bombardıman sırasında bir bölümü tahrip edilen Salman-Pak askeri merkezinin hasar görmeyen bölümlerinde silah üretildiğine dair duyumlar alınmıştır. 1992 yılında Irak ilk kez, biyolojik silah üretildiği iddia edilen tüm askeri birimlerin denetime açık olduğunu duyurmuştur. 1994’te UNSCOM denetçileri, Irak’ın kimyasal silah programına devam ettiğine dair ilk somut kanıtlara ulaşmıştır. 1995 yılında Irak’lı bir yetkili Bağdat yönetiminin tehdit içeren kimyasal araştırmalara devam ettiğini açıklamıştır. Bağdat, BM görevlilerinden 1 ay içinde çalışmalarını tamamlayıp ülkeyi terk etmelerini istemiştir. 1996’da Tartışmaların odak noktası, el-Hakam ve çevresindeki diğer silah üreten merkezler BM kararıyla yok edilmiştir. 1997 yılında Irak, ülkedeki ABD’li denetçileri bir hafta içinde ülkeyi terk etmeleri konusunda uyarmış, Irak ve ABD yeni bir çatışmanın eşiğine gelmiş, Rusya’nın araya girmesiyle gerginlik azaltılmıştır. 1998 yılı boyunca gerginlik bazen azalıp, bazen yükselmiş, Irak’a uygulanan yaptırımlar ağırlaştırılmıştır. Temmuz ayında bir ABD uçağı, Irak’ın bir askeri üssünü vurmuş, Irak, BM ile yapılan tüm işbirliğinin bittiğini açıklamıştır.

16 Aralık’ta ABD hava kuvvetleri Irak’taki askeri hedefleri vurmuştur. 1999 yılında Washington yönetimi, UNSCOM görevlilerine baskı yaptığını kabul etmiş, UNSCOM içindeki kargaşanın önlenmesi için BM yeni bir özel birim oluşturulmuştur. Yeni misyon, 2000 yılında Irak ile diyalogu geliştirmeye çalışmış, ancak Saddam Hüseyin, UNMOVIC görevlilerinin Irak’a giremeyeceğini
açıklamıştır. Dönemin İngiltere Başbakanı Tony Blair Irak işgal edilmeden 6 ay önce 2003’te yaptığı açıklamada ülkesini Saddam’ın sahip olduğu Kitle İmha Silahlarına karşı uyararak silah üretiminin devam ettiğini iddia etmiş ve askeri harekatın meşruiyeti için bunu gerekçe göstermiştir.
Kuzey Kore
Kuzey Kore daha önce taraf olduğu Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşmasından (NPT) 2003 yılında çekilmiştir. Bu olay üzerine Kuzey Kore’yi nükleer programından vazgeçirmek maksadıyla Altı Ülke Görüşmeleri başlatılmış, Çin’in de girişimleri ile bu görüşmelerde bazı olumlu sonuçlar alınsa da daha çok Kuzey Korelilerin aldığı rüşvetlerle zaman geçmiştir. Birleşmiş Milletler Kuzey Kore’ye pek çok ekonomik yaptırım uyguladığı halde Kuzey Kore nükleer programından hiç vazgeçmemiştir. Kuzey ve Güney Kore arasında 2007 yılında imzalanan ve kağıt üzerinde kalan bir barış anlaşması vardır ve iki ülke arasında zaman zaman gerilim yükselmekte, terör casusluk, gemilere saldırı gibi olaylar kriz yaratmaktadır. Kuzey Kore’nin elinde çok sayıda kısa ve orta menzilli füze olduğu bilinmektedir. Kuzey Kore bunlarla Asya’daki pek çok bölgeyi vurabilir ki Kuzey Kore Amerika kıtasını da vurabileceğini iddia etmektedir. Bu durum ABD başta
olmak üzere Pasifik ülkeleri için büyük bir güvenlik riski oluşturmakta ve ABD’nin muhtemel nükleer savaş senaryolarından biri Kuzey Kore ile ilgili olmaktadır. Kaldı ki Kore’de başlayacak bir savaş başka bölgesel çatışmaları da tetikleyebilir.
Kuzey Kore Nükleer Programı Sorununun Tarihçesi
Kuzey Kore’nin nükleer silah geliştirme programının başlangıcı 1960’lı yıllara kadar uzanmaktadır. Soğuk Savaş boyunca Sovyetler Birliği, müttefiki olarak gördüğü Kuzey Kore’ye nükleer teknoloji transferi konusunda çeşitli şekillerde yardımcı olmuştur. Soğuk Savaş’ın sonlarına doğru uluslararası baskılar üzerine Kuzey Kore, Nükleer Silahların yayılmasını Önleme Anlaşması’nı (NPT) 1985 yılında onaylamasına rağmen Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) denetim mekanizması altına girmeye hiç yanaşmamıştır. Nihayetinde Kuzey Kore 1993 yılında NPT’den çekileceğini açıklamıştır. Bu dönemde tırmanan gerilim sonucunda ABD’nin Kuzey Kore’nin nükleer tesislerine dönük önleyici saldırı senaryoları gündeme gelmeye başlamıştır. Savaş riskini almak istemeyen Başkan Bill Clinton son bir hamle yaparak eski başkanlardan Jimmy Carter’i Pyongyang’a gönderip Kuzey Kore lideri Kim İl-Sung ile görüşmesini sağlamıştır. Bu görüşmede Carter ile Kim arasında uzlaşma sağlanmış ve iki ülke arasında yükselen tansiyon bir anda yerini yumuşamaya bırakmıştır. Temmuz 1994’te Kuzey Kore’nin kurucu babası Kim İl-Sung’un beklenmedik ölümüne rağmen oğlu Kim Jong-İl yönetiminde ön müzakereler devam etmiştir. Nitekim süreç Ekim 1994’te Mutabakat Metninin imzalanmasıyla başarıyla sonuçlanmıştır.
Yapılan anlaşmaya göre Kuzey Kore, grafit uyumlu mevcut reaktörlerini hafif su reaktörüne dönüştürecek ve bunun için de destek alacaktı. Karşılığında ise ABD, Kuzey Kore ile ilişkilerini normalleştirecek ve her iki taraf da Kore Yarımadası’nın nükleer silahlardan arındırılması için işbirliği yapacaklardı. Yine ABD, Güney Kore ve Japonya’nın desteğini de alarak Kuzey Kore’nin barışçıl nükleer enerji ihtiyacını karşılayabilmesi için Kore Yarımadası Enerji Geliştirme Örgütü’nün kurulmasına öncülük yapmıştır. ABD ve Kuzey Kore arasında devam eden nükleer müzakereler karşılıklı güveni artırmak ve süreci hızlandırmak adına zamanla çok taraflı hâle getirilmiştir. Önce 1997 yılında ABD ve Kuzey Kore’nin yanına Çin ve Güney Kore’nin dâhil olmasıyla birlikte Dörtlü Müzakereler başlatılmıştır. 2003 yılında ise Japonya ve Rusya’nın da katılımıyla Altılı Müzakerelere geçilmiştir. Böylece Altılı Müzakereler temelde Kore sorununun ele alındığı Kuzeydoğu Asya forumuna dönüşmüştür. Altı yıl boyunca devam eden Altılı Müzakerelerde Kuzey Kore’nin nükleer silah programından vazgeçmesi karşılığında, nükleer enerji üretim kapasitesinin geliştirilmesi, Kuzey Kore’ye petrol ve gıda yardımı yapılması, Kore Yarımadası’ndaki gerilimin azaltılıp işbirliğinin geliştirilmesi ve genel olarak bölgede barış ve istikrarın hâkim kılınması ele alınmıştır. İnişli çıkışlı seyreden Altılı Müzakereler, 2009 yılında Kuzey Kore’nin görüşmelerden çekilmesinden sonra bir daha toplanamamıştır.

2002 Ekim’inde Kuzey Kore gizli nükleer silah programı olduğunu ilk defa doğrulamıştır. Kuzey Kore’nin 2006 yılından bu yana Punggyeri’de üç yer altı nükleer deneme yaptığı düşünülmektedir. İlk deneme 2006’da yapılmıştır. Mayıs 2009’da Kuzey Kore, nükleer programıyla ilgili uluslararası görüşmelerden çekildikten bir ay sonra ikinci yeraltı nükleer denemesini yapmıştır. Kuzey Kore 2013 Şubat’ında üçüncü bir nükleer deneme yapmış, devlet medyası ‘küçültülmüş ve daha hafif nükleer aygıt’ denendiğini açıklamıştır. Kuzey Kore yönetimi 2015 Mayıs’ında ise tespit edilmesi de zor olan, denizaltından atılan füzeler denediğini duyurmuştur. Kuzey Kore 6 Ocak 2016 tarihinde ise ilk defa bir hidrojen bombası denediğini açıklamıştır. Denemenin başarı ile gerçekleştiğini duyurmuştur. Kuzey Kore bunun dördüncü nükleer denemesi olduğunu ve ABD’ye karşı kendilerini savunmak için meşru hakları olan nükleer denemelere devam edeceklerini duyurmuştur. Egemenlikleri ihlal edilmediği sürece bu silahları kullanmayacaklarını bildirmişlerdir. Güney Kore, İngiltere, ABD gibi ülkelerden uzmanların yaptığı açıklamalar ise açığa çıkan enerjiye bakıldığında Kuzey Kore’nin hidrojen bombası üretmiş olamayacağı, test edilen silahın ancak Hiroşima tipi bir bomba olabileceği değerlendirmesi yapılmıştır. Söz konusu nükleer denemeye dünyadan tepki yağmış, Japonya, Güney Kore, ABD, Rusya ve Çin, AB, NATO ve BMGK sert tepki göstermiştir.
Kuzey Kore’nin nükleer başlıkları gönderebileceği kendi üretimi kısa, orta ve uzun menzilli füzeleri de bulunmaktadır. Pyongyang şimdiye kadar KN-1, KN-2 Toksa, Hwasong-5 ve Hwasong-6 kısa menzilli füzelerinin seri üretimine geçmiş ve bu füzeleri ihraç da ederek gelir elde etmeye başlamıştır. Nodong-1 orta menzilli füzesi ise silah başlığıyla birlikte 1.600 km menzile kadar ulaşabilmektedir. Böylece Kuzey Kore, Güney Kore ve Japonya’da bu ülkelerdeki Amerikan üsleri de dâhil istediği herhangi bir hedefi vurabilecek kapasiteye ulaşmış durumdadır. Taepodong-1 uzun menzilli füze programı denemelerinde 6 bin km menzile başarıyla ulaşmıştır. Daha gelişmiş Taepodong-2 uzun menzilli füzelerinin denemesinde şimdiye kadar başarıya ulaşılamasa da geliştirme programına devam edilmektedir. Eğer Kuzey Kore uzun menzilli füzelerini başarılı bir şekilde geliştirebilirse, ABD’nin batı eyaletlerini vurabilecek bir kapasiteye ulaşmış olacaktır. Füze sistemleri ve nükleer başlıklar bir arada düşünüldüğünde Kuzey Kore’nin askerî caydırıcılığını 1990’lardan beri başarılı bir şekilde artırdığı söylenebilir. Üstelik Kuzey Kore nükleer silah ve füze programlarıyla ilgili uluslararası baskıları başarılı bir şekilde yönetmiş ve kendi hedeflerine de büyük ölçüde erişmiş durumdadır. İran İran’ın Şah Rıza zamanında başta ABD olmak üzere Batı ile ilişkileri çok iyi düzeyde olmuştur. İran, SSCB’ye karşı bir tampon bölge olması ve zengin petrol ve doğalgaz kaynaklarına sahip olması bakımından hep ABD’nin ilgisini çeken bir ülke olmuştur. ABD SSCB’nin çevrelenmesi kapsamında İran’ın nükleer silahlarının olmasının faydalı olacağını düşünmüş, bu kapsamda 1967 yılında İran’a 5MW’lık bir hafif su araştırma reaktörü satmıştır. ABD ayrıca İran’a nükleer araştırmalarında kullanmak üzere zenginleştirilmiş uranyum da sağlamıştır. ABD İran’a destek olmuş ve İran 1958’de IAEA’ye üye olmuş, 1968 yılında da Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşmasına taraf olmuştur.
Şah Rıza Pehlevi İran’da daha sonra Nükleer Araştırma Merkezi’ne çevrilecek olan Atom Enerji Kurumunu kurmuş, İran üniversitelerinde nükleer mühendislik programları açılmıştır. Pek çok nükleer uzman yetiştiren İran,1977 yılında ABD ile nükleer işbirliği anlaşması imzalamıştır. Söz konusu anlaşma ile İran’da sekiz nükleer santral daha kurulması planlanmıştır. Fransa da İran’ın nükleer çalışmalarına katılmış, Fransızlar da İran’da nükleer santral kurmayı planlamıştır. Busher’de yapılacak ilk nükleer santral ihalesini ise Almanlar, Siemens grubu, almıştır. Ancak İran’da 1979 İslam devriminin olmasıyla, Almanlar bu ihalenin gereğini yapmayacaklarını, istenirse bunun yerine doğalgaz santrali inşa edebileceklerini İran’ın yeni yönetimine bildirmişlerdir. Devrimden sonra İran’ın ABD ve diğer batılı ülkelerle ilişkileri giderek kötüleşmiştir. Devrimde kısa süre sonra da İran-Irak Savaşı başlamıştır. ABD Basra körfezine bir ülkenin hakim olmasını istemediğinden savaş süresince geriye düşen tarafa yardım etmiş dolayısıyla ikili oynamıştır. ABD Saddam’ı desteklediği dönemde İran’ın ABD ile ilişkileri iyice bozulmuştur. Belki de bu olayların doğal sonucu olarak İran İslam Cumhuriyeti, nükleer programına artık Rusya’nın yardımı ile devam etmiş, nükleer altyapının tamamlanması için Ruslarla anlaşmıştır. İran’ın Busher’de bulunan nükleer tesisine ilaveten Natanz ve Arak’ta da tesisler kurduğu 2002 yılında ortaya çıkmıştır. İran’ın İsfahan’da da bir uranyum zenginleştirme tesisinin olduğu bilinmektedir. Enerji santralleri için binde 7’den yüzde dört oranına zenginleştirilmiş uranyum yeterlidir. Daha yüksek oranda zenginleştirme ile nükleer silahlar elde edilir. Natanz Nükleer Merkezinin nükleer
silah yapımında kullanılacak oranda zenginleştirilmiş uranyum elde ettiği değerlendirilmektedir. Arak’ta bulunan merkezde ise zenginleştirilmiş uranyumun alternatif olarak bilinen plütonyum üretiminde kullanılan ağır su üretilmektedir. İranlı bürokrat ve devlet adamları arasındaki yaygın görüş, İran’ın nükleer programına devam etmesi, nükleer teknoloji ve nükleer silahlara sahip olması yönündedir. Nükleer silah edinmeye karşı çıkanlar ise uluslararası koşulların uygun olmadığını bu bakımdan beklemenin uygun olacağını söylemektedirler. Yani özünde onlar da nükleer silah üretimine karşı çıkmamaktadırlar. Bu anlayışı körükleyen bir faktör de ABD ve İsrail’in sık sık kullandıkları saldırgan söylemdir. Yukarıda özelliklerini saydığımız tesislerden dolayı, ABD İran’ın Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nın (NSYÖA) ihlal ettiğini iddia etmektedir. ABD, bu nedenle İran’dan uranyum zenginleştirme faaliyetlerini sona erdirmesini talep etmektedir.
Balistik füzelere karşı tedbirleri incelediğimiz bölümde ayrıntılarına değindiğimiz Füze Kalkanı ve EPAA yaklaşımının hedefinde de Rusya’nın değil İran’ın bulunduğu ABD tarafından dile getirilmiştir. 2006 Haziranında 5+1 ülkeleri de denen Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin daimi üyeleri olan ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa ile Almanya tarafından İran’a nükleer krizin çözümü için bir öneri paketi sunulmuştur ve 31 Temmuz 2016 tarihi itibariyle İran’ın nükleer faaliyetlerini durdurmaması durumunda yaptırımlar uygulanması BMGK’da kabul edilmiştir. Çin ve Rusya’nın nükleer programına destek oldukları İran’a karşı böyle bir öneriyi reddetmemesinin sebebi ise kararın otomatik yaptırım kararı olmayıp öncesinde bir oturum yapılacak olmasıdır. Ancak söz konusu BMGK 1696 sayılı Kararı, Iran nükleer programı ile ilgili olarak alınan ilk resmi karardır. İran’ın beklentileri karşılayamaması üzerine bu 23 Aralık 2006’da bu kez
1737 sayılı BMGK kararı oy birliği ile alınmış, İran’a nükleer malzeme ve balistik füzelerin doğrudan ve dolaylı satışı yasaklanmıştır. IAEA’nın belirlediği tüm faaliyetlerin askıya alınması, bu faaliyetlere katılan kişilere seyahat yasağı, bunların mal varlıklarına el konması kararları da verilmiştir. İran’dan NPT ek protokolünü meclisinde onaylaması da istenmiştir. Uranyum zenginleştirme faaliyetlerini durdurması istenen İran’ın cumhurbaşkanı Ahmedinecad bu kararlara uyulmayacağını açıklamıştır. Ahmedinecad’ın açıklamaları üzerine, BMGK 24 Mart 2006 tarihinde İran’a karsı 1737 sayılı ilk kararı genişleten ikinci bir yaptırım kararını daha oy birliği ile kabul etmiştir. İran ise bu karara karşılık, 9 Nisan 2006’da nükleer santrallerde yakıt
olarak kullanılabilen vasıfta yani %3.5 oranında uranyumu zenginleştirmeyi başardığını ve artık nükleer ülkeler kulübünün bir üyesi olduğunu resmen açıklamıştır.

14 Temmuz 2015 Viyana Anlaşması
P5+1 grubu yani ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa ve Almanya; İran ile Viyana’da on yedi gün süren müzakereler yürütmüş ve bu müzakereler anlaşma ile sonuçlanmıştır. Anlaşmanın içeriği genel olarak İran’ın nükleer programını kısıtlamasına karşılık bu ülkeye uygulanan yaptırımların hafifletilmesi şeklindedir. Eğer İran anlaşmayı ihlal ederse yaptırımlar 65 gün içinde tekrar başlayacaktır. Söz konusu anlaşma ile ilgili gerek ABD Başkanı Obama, gerek, İranlı yetkililer gerekse diğer batılı ülkeler çok olumlu tepkiler vermiş ve anlaşmayı bir başarı olarak değerlendirmiştir. Ancak anlaşmayı olumlu bulmayan devletler de vardır. En sert tepki verev devlet İsrail’dir. Hatta İsrail anlaşmaya ser tepki göstermiş, İsrail Dışişleri bakan yardımcısı “Batı, İran’ın liderliğini yaptığı şer ekseni tarafından tarihi bir anlaşmayla kuşatıldı.” ve “İsrail bu anlaşmanın hayata geçmesini engellemek için bütün gücünü harekete geçirecektir.” İfadelerini kulanmış, İsrail başbakanı ise anlaşmayı tarihi bir hata şeklinde yorumlamıştır. Ayrıca körfez bölgesinde bulunan Sünni ülkeler de İran’ın tekrar etkin bir güç olarak ortay çıkması ihtimalinden rahatsız olmaktadırlar. Anlaşma beş maddede özetlenecek olursa;
1. İran Viyana Anlaşması ile UAEA’nın askeri tesislere girişine kontrollü şekilde izin vermiştir. Yani BM’ye kapsamlı denetim için izin verilmiştir ancak, İran’a da giriş izni taleplerine itiraz etme hakkı tanınmıştır.
2. İran anlaşmayı takip eden on yıl boyunca, uranyum biriktirmemek şartıyla uranyum konusunda AR-GE çalışmaları yapmaya devam edebilecek, ancak uranyum zenginleştirme faaliyetlerinde kullanılan santrifüjleri üçte iki oranında azaltacaktır.
3. İran’a enerji, finans, ulaştırma alanlarında uygulanan yaptırımlar kalkacak, İran yurt dışındaki varlıklarına yeniden ulaşabilecek, bu mal varlıkları serbest kalacak. İran’a yönelik silah ambargosunun beş yıl daha devam edecek ancak BM’nin özel iziyle teslimatlar yapılabilecek.
Anlaşmanın yukarıda ifade ettiğimiz siyasi ve teknik boyutunun yanında İran’ın petrol piyasasına dönmesiyle birlikte, petrol fiyatlarının düşeceği ve tüm dünyayı ilgilendiren ekonomik sonuçlar doğuracağı da ortadadır.
Suriye
Suriye’de iç çatışmalar devam ederken, Esad rejiminin, 2013’te 20 Ağustos’u 21’ine bağlayan gece, Şam’ın doğusunda bulunan Guta bölgesine sarin gazı kullanarak saldırdığı, saldırıda en az bin 300 kişinin hayatını kaybettiği, 3 bin 600 kişinin de zehirlendiği iddia edilmiştir. Suriye Yerel Koordinasyon Komitesi (LCC), rejim güçleri tarafından düzenlenen saldırılarda, Hammuriye’de 300, Keffar Batna’da 140 Arbin’de 78, Sepka’da 67, ve Muaddamiye’de 50 kişinin hayatını kaybettiğini, bölgedeki hastane ve sağlık görevlilerinin yetersizliği göz önüne alındığında bu sayıların artabileceğini açıklayarak, rejimin katliam yaptığını savunmuştur. Suriye Genel Devrim Konseyi (SRGC) Esad rejiminin kimyasal silah kullandığını ve bu saldırılarda 430 ölü, 3600 yaralı bulunduğunu iddia etmiştir. Bölgedeki aktivistler ise saldırıda yaşamını yitiren ve yaralananların çoğunun, saldırıya uykuda yakalanan siviller olduğunu iddia etmiştir. Suriye rejimi ise resmi haber ajansı SANA aracılığıyla kimyasal silah kullanıldığı iddialarını kesinlikle yalanlamış ve bu iddiaların asılsız ve maksatlı olduğunu belirtmiştir.  Suriye rejiminin kimyasal silah kullandığı iddia edilen Guta saldırısının ikinci yıol dönümünde Suriye İnsan Hakları Örgütü (SNHR), bir rapor yayınlamış ve rejimin toplam 33 defa kimyasal silah kullandığı iddia edilmiştir. Söz konusu rapor bu saldırıların 26’sının Şam, 3’ünün Halep, birinin İdlib ve 3’ünün Humus’ta düzenlendiğini belirtilmiştir. Daha sonra alınan BMGK kararına rağmen Esad rejiminin 125 kez daha kimyasal taarruzlar yaptığı ve bu saldırıların IŞİD kontrolündeki bölgelerden çok ılımlı muhaliflerin bulunduğu bölgelere yapıldığı iddia edilmiştir.
Yararlanılan Kaynaklar
Hakan Can Yazırdağ, Kitle İmha Silahları Ve Uluslararası İlişkilerdeki Pratiği
Rıfat Uçarol, Siyasi Tarih
Baskın Oran, Türk Dış Politikası, Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, Cilt I
Sait Yılmaz, “Kuzey Kore ile Savaş Ve Bölgesel Dengeler
Fikret Birdişli, “İran’ın Nükleer Teknoloji Politikası ve Türkiye İçin Yaratacağı Sonuçlar”, Güvenlik Stratejileri Dergisi, Yıl 8, sayı: 15
Hasan Ürküt, Gökhan Sarı, “İran Nükleer Programının Türk Dış Politikasına Etkisi”, Güvenlik Stratejileri, Yıl: 10 Sayı: 20
Mustafa Kibaroğlu,” İran’ın Nükleer Güç Olma İddiası ve Batı’nın Tutumu: Şah’a Destek, Mollalara Yasak”, Akademik Orta Doğu, Cilt 1, Sayı 1
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Hakan Can Yazırdağ’a aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com