Etiket arşivi: libya

Libya’nın Doğal Kaynakları ve Ekonomideki Etkiler (2020)

Libya’da Doğal Kaynaklar

Libya, doğal kaynaklara sahip diğer ülkeler gibi de doğal kaynak laneti ile karşı karşıya kalan bir ülke durumundadır. 1962 yılında OPEC’e katılarak OPEC üyesi bir ülke olmasının yanı sıra OAPEC üyesi bir ülkedir. Ülke 1961’de petrol ihraç etmeye başlamıştır.

Libya’nın kanıtlanmış ham petrol rezervleri 48,363 milyon varildir. Ham petrol üretimi ise 817,300 günlük varildir. Kanıtlanmış doğalgaz rezervleri ise 1,505 milyar kübik metredir. Doğalgaz ihracatı ise 4,470.1 milyon kübik metredir. Ham petrol ihracatı ise 792,100 günlük varildir. (WorldEnergyCouncil, 2016) Libya UPŞ başkanı Mustafa Sanallah, petrol üretimini 2021’e kadar günlük 2,1 milyon varile çıkarmayı hedeflemektedir.

Libya, ihracat gelirlerinin %95’ini, GSMH’nin %65’ini oluşturan ve kamu harcamalarının da %80’ini karşılayan petrol rezervlerini kontrol etmektedir. İhracat gelirlerinin büyük bir çoğunluğu hidrokarbon kaynaklardan oluşmaktadır. Enerji bakımından ihracatçı konumda olsa da yetersiz arıtma kapasitesinden ve ülkedeki istikrarsızlıktan dolayı petrol ürünlerini ithal eden bir ülkedir. Libya’nın yıllık petrol üretimi ise 20,2 milyon tondur. İyileştirilebilir rezervleri ise 6,3 milyar tondur. Libya’nın kanıtlanmış petrol rezervlerinin %80’ini Sirte havzasında
bulunmaktadır. Afrika’nın kanıtlanmış petrol rezervlerinin 1/3’üne sahiptir.

Kanıtlanmış doğalgaz rezervleri bakımından dünyanın en büyük 22. ülkesi ve petrol üretimi açısından da dünyada ilk 30 üretici arasında yer almaktadır. Şu anki ihraç ettiği durumdan daha fazlasını ihraç edebilme potansiyeli olsa da ilk 30 ülkenin son sıralarında yer almasının başlıca sebebi ülke içerisindeki çatışmalardan
kaynaklanmaktadır. (WorldEnergy, 2019) Libya 1971’de fonksiyonel hale gelmesi ile dünyanın en eski LNG
ihracatçılarındandır. Ancak 2011’deki sivil savaşta santralin zarar görmesinden dolayı LNG ihraç edememektedir. 2011 sonrası yaşanan hadiseler sonucu ülkenin ekonomisinde büyük yaralar açılmışsa da son zamanlarda özellikle 2016 yılından itibaren Libya’da istikrarın sağlanması hem bölgesel hem de küresel açıdan büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle devrim sonrası yatırımlarını geri çeken ya da iş yapamayan firmalar tekrardan faaliyetlere başlamaktadır. Bunun başlıca örneklerinden birisi Dutch Oil & Gas Company gibi birçok petrol şirketinin tekrardan iş yapmaya niyetleri vardır.

libya doğal kaynaklar

Fosil yakıt miktarından dolayı yenilenebilir enerji kaynakları ikinci planda kalmıştır. Devrim öncesi hükümette yenilenebilir enerji kaynaklarına dair çalışmalar yürütülmesine rağmen devam eden ve sürdürülebilir enerji sektörü sınırlandırılmıştır ve fosil yakıtları daha çok sübvanse edilmiştir. Ülkenin coğrafik konumu yenilebilir enerji
kaynakları açısından çok büyük bir avantaja da sahiptir. Ülkenin coğrafik yapısından kaynaklı güneş enerjisi elde etmede ve geliştirmede avantajlıdır. Yıllık 3000-3500 saat güneş ışını almasıyla günlük 7-8 kWH’lik bir enerji
potansiyeline sahiptir. Bu da yeryüzünde yıllık 25 cm ham petrol tabakasına tekabül etmektedir. (UNEP, 2015) Rüzgâr enerjisi için, rüzgâr güç atlasına göre 6-7,5 m/s arasında rüzgâr hızları tespit edilmiştir. Ancak Afrika’daki rüzgâr enerjisi potansiyeli daha çok Sudan’da bulunmaktadır ve Libya rüzgâr enerjisinden düşük miktarda elde etmektedir.

Libya’nın sahip olduğu ve son derece önem arz eden yenilebilir kaynağı ise hidroelektriktir. Ülkenin konumu açısından hidroelektrik potansiyeli yok gibi gözükse de Kufra’da var olan su, tarihte hem İtalyanların hem Fransızların ve daha birçok devletin dikkatini çektiği gibi günümüzde de çekmektedir. Huge/Great Man-Made River diye adlandırılan Büyük İnsan Yapımı Nehir Projesi ile günlük 5 milyon kübik metreden fazla potansiyele sahip olan bu projenin su rezervleri değeri ise 70 trilyon dolardan da fazladır. (OPEC, 2018) Dünyanın da en büyük sulama projesidir. Suyun kalitesi de son derece yüksetir ve su çölün altında yer almaktadır. Su rezervleri, Afrika’ya yetebilecek kapasitededir ve Nil Nehri’nden çok daha büyük bir potansiyele sahiptir. Bu proje ile Afrika’nın birçok sorununa çözüm bulunabilir ve Afrika kıtası kalkındırılabilir.

Proje üç aşamada gerçekleşmesi planlanmaktadır. İlk aşama; 2 milyon kübik metreyi 1200 km boru hatlarıyla Es-Sefir ve Tazirbu’dan Ecdebiye, Bingazi ve Sirte’ye ulaştırmak ya da sağlamaktır. İkinci aşama; Fizan’dan Trablus ve Jefara ovasına pompalamaktır. Üçüncü aşama ise birinci aşamayı ilerletme, sekiz pompalama istasyonu ve 700 km yeni boru hatları vasıtasıyla ilave 1,68 milyon kübik metre ile toplam 3,68 milyon kübik metre kapasiteye çıkarmaktır. Üçüncü aşamanın devamı ise 138,000 günlük kübik metreyi el-Cağbub’taki yeni kuyu alanı sayesinde Tobruk ve kıyı bölgesine arz etmektedir.

Prof. Dr. Sencer İMER ile GMR üzerine yaptığım röportajda, kendisi projeyi biraz daha detaylı anlatmıştır. Sahil bölgesinde yaklaşık 300 mm’lik yağıştan bahsedilebilirken iç bölgelerde yağıştan bahsetmenin mümkün olmadığını dile getirmiştir. Ancak bunun da yeterli olmadığı, kuyulardan çekilen sularında zamanla deniz seviyesinin altına inmesi sebebi ile deniz suyunun içe girmesinden dolayı Libya’nın yaşanabilir bir yer olması için
Kaddafi’nin bazı projeler üzerinde araştırmalar yaptırdığını dile getirmiştir. Bu projeler Alp dağlarından Sicilya Adası’ndan borularla su getirilmesi, deniz suyunu arıtarak tatlı su elde edilmesi, Türkiye’den Manavgat Şelalesi’nin suyunun temizlenerek gemilere yüklenerek su getirilmesi ve GMRA (Great Man Made River Authority) ya da GMR olduğunu ifade etmiştir. Yapılan araştırmalar sonucunda GMR’nin diğerlerine mukayese
ile daha az maliyetli olduğu tespit edilmiştir. Bu projenin yapımı için de görevlendirilen Kafkaslardan gelen Türk kökenli bir Libyalı olan ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nde su mühendisliği üzerine eğitim almış olan, en aşağı tabakadan başlayarak başbakanlığa kadar yükselen – Bayındırlık Bakanlığı da yapmıştır. – Muhammed MANGUŞ’tur.

Yapılan araştırmalarda – el-Sarir ve Kufra baseni bölgesinde çok büyük çapta bulunmuştur. – buzul çağından kalan ve çölün altında olan suyun miktarı 140,000 km³’tür. Mısır’a hayat veren ve Kuzey Afrika’nın önemli nehirlerinden olan Nil nehrinin su miktarı 1000 km³ olduğundan bu da 1400 senelik Nil nehri debisine eşit olmaktadır. 1985’te Kufra’da temeli atılan proje için yedi metre derinlikte hendekler kazdırılmış ve beş metre çapındaki borular bu hendeklere yerleştirilmiştir. Bu proje için Kaddafi’nin emri ile boru fabrikaları kurulmuştur. Tahrip olmaması için çelik de kullanılmıştır. 80 ton ağırlığındaki her bir boru 120 ton vinçlerle indirilmiş ve birbirlerine rapt edilmiştir. Yanlarına otoban yapılmış ve böylelikle vinçlerin gidebilmesi ve kontrolleri
kolaylaştırılmıştır. Bu büyüklükte projenin değeri 15 milyar dolarlık projedir. Bu Türkiye’deki GAP projesine benzemektedir. Proje yapılırken boyutlandırılan boyu ise 1000 km³’tür. Bu proje çok az bir miktarı için oluşturulduğundan suyun büyük miktarı çölün altında bulunmaya devam ederek güvendedir. Bu nedenle bu su 200 sene boyunca Libya’ya yetebilecek kapasitededir.

Ayrıca Trablusgarp’ın altında olan Mursuk bölgesinden de Trablusgarp’a kadar bir boru hattı uzatılmıştır. Uzatılan bu boru hatları sahilde birleşmektedir. Böylece bir tarafta arızanın meydana gelmesine karşılık diğer taraftan su akışı sağlanarak Libya’nın su sorununa çözüm bulunmuştur. Kalitesinin çok yüksek olmasının yanı sıra maliyeti de son derece düşüktür. Hatta Prof. Dr. İMER, Fransızların Perrier suyundan daha temiz olduğunu belirtmektedir. Buzul çağından kalan bu suyun 1 m³’ü aşağı yukarı 30 cente tekabül etmektedir. Bu su, evlere 10 cente, tarıma
3 cente ve sanayiyede 30 cente verilmektedir. Böylelikle çöldeki verimsiz araziler tarıma açılarak eskiden meyve ve sebze ihtiyacını ithal eden Libya bu proje ile hiçbir şekilde ithal etmeyecek bir ülke konumuna gelmiştir. Bu proje diğer projelerle kıyaslandığında en az maliyetli ve en uygun çözüm olduğu ortaya çıkmıştır. Bu suyun %70’inin tarımda kullanılması planlanmıştır. %20’sini şehirlerde, %10’unu da sanayilerde kullanılması planlanmıştır. Bu projeyi gerçekleştiren yakın zaman da vefat etmiş olan, Kaddafi’nin Türkiye’ye atadığı Türkiye büyükelçisi olan, Türk inşaat sektörünün uluslararası camiada önünü açan, eski Libya başbakanı olan Muhammed MANGUŞ’tur.

Libya Demir ve Çelik Şirketi (LISCO), 1979’da Misrata’da 1200 hektarlık bir alanda kurulmuştur. Yıllık 1.324 milyon sıvı çelik kapasitesine sahiptir. (LISCO, 2018) Libya’nın güneybatısındaki Wadi ash Shati bölgesinde demir cevheri yatakları 5 milyar tondan fazla olduğu tahmin edilmektedir. LISCO’nun demir ve çelik üretiminde 2013 ve 2014 yıllarına oranla 2015 yılında %51’lik bir düşüş gerçekleşerek 352,000 ton ham çelik üretilmiştir. 2013 yılında işlenmiş çelik ürün üretim kapasitesini 1,5 milyon tondan 2,4 milyon tona çıkarmak için bir proje başlatmış ve 2015’te bitmesi planlanan bu proje yaşanan hadiselerden kaynaklı durdurulmuştur. 2015’te 306,000 ton demir ve 419,000 ton nihai ve yarı mamul çelik ithal etmiştir. (Taib, 2015) Hidrokarbon olmayan ürünlerin GSYİH’ye katkıları hidrokarbon ürünlerine kıyasla çok düşük kalmaktadır. Geliştirilmesi planlanmakta ise de yaşanan hadiseler neticesinde ilerleme kaydetmek zamanla güçleşmektedir.

REAOL’ye göre 2219 MW’lık kapasiteden oluşan %10 yenilenebilir enerji kaynaklarının 2025’e kadar kurulması hedeflenmektedir. Bunun orta hedefleri ise 389 MW’lık kapasitesini 2015’e kadar, 1069 MW’lık kapasitesi ise 2020’ye kadar oluşturulmasıdır. (Energypedia, 2018) Diğer bir taraftan doğal kaynak sektörünün en çok katkıda bulunduğu Libya’nın GSYİH ve ihracat-ithalat değerlerini de kısaca inceleyelim. Dünya Bankası verilerine göre Libya’nın GSYİH’si 2000 yılına kadar (2000 yılı da dahil) 27 ila 38 milyar $ arasında gerçekleşir iken yaptırımlar neticesinde 2000 yılında 38.27 milyar $ olan GSYİH, 2001’de 34.11 milyar $, 2002’de 20.482 milyar $ olarak gerçekleşmiştir. 2003’te yaptırımların kaldırılması ile 26.266 milyar $ olarak zamanla GSYİH bir artış göstermiştir.
2008 yılında 87.14 milyar $ olarak gerçekleşmiş ve küresel krizden 2008 yılında pek etkilenmemiştir. Ancak uluslararası konjoktürde görülen gerileme neticesinde Libya’da ekonomik olarak bu durumdan etkilenmiştir. Zira en çok ticaret gerçekleştirdiği Avrupa ticari ortakları başta İtalya olmak üzere küresel krizden son derece olumsuz yönde etkilenmiştir. Bu nedenle 2009 yılında Libya’nın GSYİH’si 63.028 milyar $ olarak gerçekleşmiştir.

Devrim gerçekleşmeden önce 2010 yılında ise GSYİH tekrar artış göstererek 74.773 milyar $ olmuştur. 2011’de devrimin patlak vermesi ile GSYİH yaklaşık %50 azalarak 34.699 milyar $ olmuştur. Devrim sonrası zarar gören ülkenin ekonomisi inşa edilmeye çalışılmış ve 2012’de GSYİH 81.874 milyar $ olmuştur. 2013’te 65.503 milyar $ olan GSYİH 2014’te yaşanan kriz nedeni ile 41.143 milyar $ olmuştur. Krizden etkilenen ülkenin 2015 ve 2016 yıllarında GSYİH sırasıyla 27.842 ve 26.222 milyar $ olarak gerçekleşmiştir. 2016 sonrasında ülkenin kalkınması için uluslararası camianın harekete geçmesi, UPŞ’nin krizden ve ülkenin siyasi olaylarından kendisini muhafaza etmeye çalışarak bağımsız hareket etmeye çalışması gibi bazı çalışmalar sonucu iyileşmeler gözükse dahi bu 2010 seviyesinin çokça altındadır. 2017 ve 2018’deki GSYİH’si sırasıyla 38.116 ve 48.32 milyar $ olmuştur.

BM’nin Ticaret ve Kalkınma Üzerine Konferansı’nın yayınladıkları bilgiye göre, toplam ürün ticaretinde ürün ihracatı 2005, 2010, 2015 ve 2017 yıllarında sırasıyla 31,358 milyon $; 48,673 milyon $; 11,392 milyon $; 18,379 milyon $ olarak gerçekleşmiştir. 2017 yılında ihracatta ürün gruplarına göre yakıtlar %88 oranında iken işlenmiş ürünler %5 olarak gerçekleşmiştir. %7 ise diğer ihracat kalemlerini oluşturmaktadır. İlk beş ticari ortakları ise İtalya, İspanya, Almanya, Fransa ve Çin’dir. Ürün ithalatında ise yukarıdaki aynı yıllara göre sırasıyla 6,079 milyon $; 17,674 milyon $; 16,429 milyon $; 11,357 milyon $ olarak gerçekleşmiştir. (UNCTAD, 2019) İthalat ürünlerinden başlıcaları ise makineler, elektrik ekipmanları, gıda, tüketici ürünleri yer almaktadır.

IMF’nin 2019 yılı için büyüme tahmini incelendiğinde 4.27 olarak gerçekleşeceği tahmin edilirken 2020 yılı için ise 1.4 oranında gerçekleşeceği tahmin edilmektedir ve 2024 yılına kadar bu oran 1.5’i geçmemektedir. (TheGlobalEconomy I. , 2019) Bu da ülkenin ekonomik olarak önümüzdeki yıllarda da zorluk yaşayacağını gözler
önüne sermektedir. Kısacası, doğal kaynaklara sahip olan diğer pek çok ülke gibi Libya’nın da ekonomisi petrol ve doğalgaz gelirlerine bağlı bir ülkedir. Libya’nın petrole ve doğalgaz gelirlerine bağlı olması diğer sektörlerin gelişmesinin önünde engel olarak görülmektedir. OECD’nin araştırmalarına göre Libya’nın kalkınması için ekonomide çeşitlendirmeye gitmesi gerektiği ile birlikte bu çeşitlendirme için de beş sektörün potansiyellerini ön
plana çıkarmaktadırlar. Bunlar; inşaat ve malzemeleri, teknoloji eğitimi, enerji ve yenilebilir enerji, turizm-ulaşım ve lojistik sektörü ile tarım ve balıkçılık sektörü olarak tespit edilmiştir.

Hidrokarbon sektörü dışı demir-çelik ve ağır sanayisi gibi diğer sektörlerin GSYİH’ye katkıları oldukça düşük kalmakla birlikte gelişim göstermekte de zorluklar yaşanmaktadır. Ekonomi Bakanlığı ile Sanayi Bakanlığı birleştirilerek Ekonomi ve Sanayi Bakanlığı oluşturulmuş ve 10 Ocak 2019’da Stephanie Willams Trablusgarp’ta Ekonomi ve Sanayi Bakanı Ali Issawi ile ekonomik reformların gerçekleştirilmesi üzerine görüşmüştür. (LibyaObserver, 2019) Ülkede var olan kriz nedeni ile yabancı yatırımcıların ülkeye çekilmesi de zorlaşmaktadır. Ayrıca 2013’te yapılan anket çalışmasında Libyalıların %46’sı 2011-2012’ye oranla daha çok arttığını hissetmekte olduğunu kamu sektöründe %53 oranında gerçekleşen yolsuzlukların ciddi bir problem olduğuna dikkat çekmektedir. Libya’nın Birleşmiş Milletler Yolsuzluk Karşıtı Anlaşma’ya ve Arap Yolsuzluk Karşıtı ve Entegre Ağı’na (ACINET) Libya Adalet Bakanlığı üye olmasına karşın yolsuzluğa karşı gerçekleştirilen eforlar yetersiz kalmaktadır. Bu konuda OECD, OECD Rüşvet Karşıtı Anlaşma ile de ortaklaşa hareket ederek Libya’nın yolsuzlukla mücadelede fayda sağlayabileceğini bildirmektedir.

Ülkenin siyasi istikrarsızlığının sona erdirilmesi ile yolsuzlukla mücadelenin öncelikliklerden olması gerektiği de belirtilmiştir. (OECD, 2016, s. 74-75) OECD, ülkenin ekonomisinin kalkınması için yapmış olduğu araştırmalar ile özel sektörün altını daha çok çizmektedir. Özellikle küçük ve orta ölçekli girişimciler üzerinde durmuştur. Ancak ülkedeki güvensizlik sebebi ile yatırımlar istenilen seviyede gerçekleşememektedir. Ülkede bankacılık sisteminin aksaklıklarından da kaynaklı girişimciler borç bulmakta zorlanmaktadır. 2013 yılında İslami Bankacılık kanunlaştırılıp 2015’te yürürlüğe girmesi hedeflenmiş ancak 2014’te Hafter darbesi ile bu ertelenmiştir. Dünya Bankası ise Katar, BAE gibi diğer ülkelerde de uygulanan “İslami-Konvensiyonel” bankacılık sistemini önermektedir. Bunun yanı sıra girişimcilerin teknoloji, dil gibi bazı alanlardaki bilgi eksikliğinden dolayı bazı programlar oluşturulup eğitilmeleri amaçlanmıştır. Ülkede birçok kişi hala silah tutması nedeni ile girişimcilik istenilen düzeyde gerçekleşememekle birlikte Silahsızlandırma-Terhis-Yeniden Entegre (DDR) etme programı gibi programlar aracılığı ile hedeflere ulaşılması amaçlanmaktadır. Ek olarak bazı yasal düzenlemelerin de yapılmasını belirtmiştir. Ayrıca “Kuluçka” aracılığı ile girişimciler desteklenmeye çalışılmaktadır. (OECD, 2016)

Türkiye’de Yıldız Teknik Üniversitesi’nde Libya ile bu kuluçkalar üzerine bazı çalışmalar yürütülmektedir. Ancak
ülkenin gelirleri daha çok hidrokarbon sektörüne bağlı olduğundan uluslararası ekonomik krizlere de ülkeyi kırılgan hale getirdiği dikkatlerden kaçmamalıdır.

Krizde Libya’nın Doğal Kaynak Ekonomisi

Libya’nın petrol ve gaz endüstrisini üç dönemde incelemek gerekir.

1. 1951 – 1969 arası, Senusi döneminden Kaddafi’nin başa geçişine kadar
2. 1969 – 2011 arası, Kaddafi dönemi
3. 2011 – günümüz, Kaddafi sonrası dönem

Petrol, 1959 yılında ilk kez keşfedilmiş ve federal sistemde olan Libya, 1961 yılında yabancı yatırımcıları teşvik etmiştir. Kaddafi sürecine kadar ki olan süreçte alt yapı çalışmaları da yapılmış ancak kendi çıkarlarını dikkate alan bazı yönetici kesimler tarafından doğal kaynaklardan elde edilen gelirler halka az miktarda yansıyabilmiştir.

1969’da darbe ile başa geçen Kaddafi döneminde, 1970’li yılların en başlarında kısmi olarak yarı devletleştirme politikalarının ardından devletleştirme politikaları ile petrol endüstrisindeki yabancı şirketlerin çoğunluk hissesini almıştır. 1980’li ve 90’lı yıllarda uygulanan yaptırımlar neticesinde Libya’nın ekonomisi olumsuz etkilenmiştir. Günlük yaklaşık 3 milyon varil üretimi gerçekleşmekte iken 1980’li yıllardan itibaren günlük yaklaşık 1,5 milyon varile kadar düşüş gerçekleşmiştir. Bu yaptırımlar, ekonomiyi 2000’li yıllara kadar olumsuz yönde etkilemiştir. 2000’li yıllardan sonra belli bir oranda artış gözükse dahi 1970’li yılların gerisinde kalmıştır.

Libya’da da petrol endüstrisinin hızla büyümesi ülkeyi kiralayıcı devlet haline getirmiştir. Sektörün büyümesi devlet kurumlarının da kurulmasına katkıda bulunmuştur. İşin garip yanı ise, yaptırımlar sırasında dahi ABD petrol şirketlerinin – Amerada Hess, Conoco ve Maraton – sahip olduğu imtiyazları ve hakları UPŞ tarafından korunmuştur. 2000’li yıllarda yaptırımların kaldırılması ile petrol endüstrisinde izlenen devletleştirme politikalarında bir takım değişiklikler gerçekleşmiştir. Bunların sonucunda yapılar, şirketler ve operatörler serisi gerçekleşti.

Bunlar

– Devlete ait UPŞ (en yüksek petrol şirketi)

– Arap Körfezi Petrol Şirketi, Brega Petrol Pazarlama, Ras Lanuf Petrol ve Gaz İşletme Şirketi, Sirte Petrol Şirketi ve Zaviye Petrol Rafinerisi Şirketi gibi UPŞ’ye bağlı şirketler (devlete bağlı şirketlerdir)

– Akakus Petrol Operasyonu, Mebruk Petrol Operasyonları, Mellitah Petrol ve
Gaz, Waha Petrol Şirketi ve Zueitina Petrol Şirketi gibi yabancı ortak girişimli
şirketler

– Bir ortak girişim şirketi içerisinde keşif yapan ve faaliyet gösteren yabancı şirketler (KÜPA çerçevesinde) ya da sadece keşif veya keşif için elinde bir lisans bulunduranlardır.

2011 yılına kadar Libya’da faaliyette olan ya da lisans sahibi olan BP, Chevron, CNPC, ENI, Maraton, OMV, Shell, Total, Repsol, Statoil, Wintershall, ve Batı yabancı petrol şirketleridir.

Petrol sektörünün gelişmesi ile birlikte sektör, siyasi etkilerden ve tehlikelerden korunulmaya çalışılmıştır. Örneğin, UPŞ, Kaddafi’nin çocuklarının elinden uzak tutulmuştur. Kaddafi bir şekilde kontrolü altına almaya çalışmış olsa da yabancı yatırımcıları tercih eden bireylerin – Şükrü Ganem gibi – etkisinden dolayı bunu başaramamıştır.

Sonuç olarak 2000’li yıllarda petrol sektörünün büyümesinin iki sebebi vardır:

1) Genel petrol ve doğal gaz üretimindeki ılımlı artış,

2) Yabancı şirketlerin yatırımları, keşifleri ve üretimlerindeki artıştır. Örneğin; ENI ve UPŞ ortak girişimi ile Batı Libya Gaz Projesi ve Greenstream boru hattı yapılmıştır. Bu sayede Libya’nın gaz üretimi hızla artmıştır.

2011 yılından günümüze kadar ki süreçte petrol endüstrisinde birtakım iyileşmeler görülmüştür. Düşen üretim seviyesindeki artış kısa süreli olmuştur. 2012’de silahlı grupların ve milislerin artışı ülkedeki güvenlik sorununu da beraberinde getirmiştir. Bu nedenle ülkenin ihracatında dalgalanmalar görülmeye başlanmıştır. Bu dalgalanmalardaki sebeplerden birisi PTM’nin ve UPŞ’nin petrol sahalarındaki kontrolü kaybetmeye başlamalarıdır. Diğeri ise 2014’te artan kriz ortamında rekabet içerisinde olanların kendilerini geliştirmeleri ve petrol tesisleri üzerinde hâkimiyet kurma mücadeleleri sağlamalarıdır.

Geçici hükümet ile yerel otoriteler; silahsızlandırmayı, terhisi, silahlı olanları tekrar bütünleşmiş etme ve tek bir çatı altında birleştirme – DDR programı – konusunda başarısızlığa uğramıştır. Silahlı grupların artmasından ve güvenliğin tehlikeli duruma düşmesinden kaynaklı yerel ya da yabancı petrol şirketlerini endişelendirmektedir.
Saldırılar, başta endişe verici değildi. Çünkü saldırıya uğrayanlar eski rejimin adamlarıydı. Güvensizliğin ve şiddetin artmasıyla yerli ya da yabancı şirketler de hedef haline gelmiştir. Silahlı grupların hedeflerinde, petrol ve doğal gaz yerlerini kontrol altına almak vardı. 2011’de operasyonlarını askıya alan şirketler, çalışanlarını azaltmak gibi bir takım basit güvenlik tedbirleri almışlardır. Tek bir çatı altında güvenlik güçlerinin olmaması petrol şirketlerinin sahada personelleri için güvenlik hükümlerini almasını zorlaştırmaktadır. 2014’te Trablus uluslararası hava limanının tahrip olması durumları daha da kötüleştirmiştir.

Güvenlik durumlarından dolayı birçok elçilikler dahi Trablusgarp’taki yerlerini kapatıp Tunus’a taşınmışlardır. Terminallere yapılan saldırılar sonucu birçok petrol ihracat terminallerinin kapatılmasına sebep olmuştur. UPŞ tarafından mücbir sebepler ilan edilmiş belli bir müddet sonra mücbir sebepler kaldırılmıştır. UPŞ, Bingazi’nin de
açık olduğunu bildirmiştir. Bildiri, uluslararası ortakları geri kazanabilmeyi planlamıştır. 2016’da Hafter güçleri, Sirte Körfezi’nin kontrolünü Jadhran’dan almıştır. Yerel güçler ve otoriteler defalarca ihracat ve gelir kontrollerini kontrol etmeye çalışmışlardır. Örneğin; Kasım 2013’te Berka İcra Ofisi – Jadhran’ı da dahil ederek – kurulmuş ve petro için alıcı aradıklarını duyurmuşlardır. Mart 2014’te ABD donanması, K. Kore bayraklı bir petrol tankeri yakalamışlardır.

Trablus hükümeti ile Tobruk hükümetinin arasındaki çatışma, yakıt kaçakçılığı, petrol ve doğal gaz tesislerine saldırma vb. durumlarını daha da kötüleştirmektedir. Yabancı şirketlerden bazıları, ülkeden çıkarken; bazıları da pozisyonlarını koruyarak bazı fırsatlar elde etmişlerdir. Örneğin; 2017’de OMV, Occidental’ın Sirte Havzası’ndaki
Nefura petrol alanından %7 hisse satın almıştır. Diğer bir örnek; ENI, Bouri sahasında yeni bir gaz keşfi yaptığını bildirmiştir. Başka bir örnek ise, Wintershall (Almanya) ile petrol paylaşımı düzenlemelerinin yapılması ve işletilen bazı petrol sahalarındaki üretimin yeniden başlatılması üzerine anlaşmaya varılmıştır. Sanallah, OMV (ABD) ve
AGOCO, Tafneft (Rusya) şirketleri ile görüşmüştür. 2018’de Total (Fransa), Waha petrol imtiyazlarında Marathon’dan 450 milyon $ karşılığında %16.3 oranında hisse satın aldığını duyurmuştur. Sonuç olarak 2018 yılında doğal kaynak sektörüde faaliyette bulunan şirketler; BP, Shell, ENI, Total, API, BB Energy, Cepsa, Repsol, Socar, Unipec, Rosneft, LERCO, Trasta Enerji’dir.

Kısacası, 2011 sonrasında güvensizliğin ve çatışmanın, yakıt sektöründe olumsuz etkisi söz konusudur. UPŞ, petrol ve gaz sektöründe oluşan zararların ülkenin yararına olmadığını açıklaması ile kendisini siyasi kaostan muhafaza etmeye çalışmaktadır. Bu noktada bazı başarılar – örneğin, petrol üretimindeki artış gibi – elde etmiştir. 2015’te Tobruk hükümeti yeni bir UPŞ banka hesabı açmaya çalışarak kendi UPŞ’sini kurmaya çalışmıştır. (MiddleEastConfidential, 2015) Bu nedenle Sirte Körfezi’nde çatışmalar yaşanmıştır. Zuhur eden bu hadiseler ortasında bazı petrol şirketleri ülkeyi terk ederken bazıları da bulundukları konumu korumaya çalışarak UPŞ ile işbirlikleri yoluyla nüfuz alanlarını genişletmeye çalışmaktadırlar. Etki alanlarını genişletmenin bir diğer yolu ise ülkeden ayrılan şirketlerin hisselerini satın almaktır. Ayrıca Sanallah, yıllık yaklaşık 750 milyon $’a sebep olan yakıt kaçakçılığı ile mücadele bir takım politikalar oluşturulacağnı belirtmiştir. (TheLibyaObserver, Oil Smuggling…, 2018) UPŞ, petrol üretimini 2021’e kadar günlük 2,1 milyon varile çıkarmayı hedeflemektedir.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Suriye Kürtlerinin Tarihçesi, Siyasi Konumları ve Suriye’de Kürt Bölgeleri

Suriye’deki Enerji Kaynakları ve Türkiye

Kaynak

Hatice Aydemir, Libya’nın İstikrarının Sağlanmasında Ekonomik Kalkınmanın Rolü

İlmi Ve Siyasi Bir Yapı Olarak Senusi Tarikati'nin Teşkilat Yapısı, Cihad Anlayışı Ve Diğer Faaliyetleri

İslam topraklarına Batılılar tarafından yapılan taarruz neticesinde birçok İslamî uyanış ve tecdit hareketleri bu coğrafyada meydana gelmiştir. Bu anlamda, Batının askerî ve ekonomik alanda mutlak üstünlüğü farklı yerlerde, farklı tezahürler meydana getirmiştir. Tarih arşivinde, bugün ilmi ve siyasi bir yapı olarak Senusi Tarikati’ni ele alacağız. Batı ile devlet düzeyinde ilişkisi bulunan ve uzun yıllardır Batıyı yakından takip eden Osmanlı Devleti’nde bu tezahür, Batıdaki bir takım uygulamalardan etkilenmek suretiyle kendi devlet düzeninde bu uygulamalara münasip yenilik yapmak olarak kendisini göstermiştir. Bu anlamda İslam devleti kimliğinden taviz veren İstanbul’da hâl böyle iken; taşrada Avrupa’ya ve medeniyetine karşı farklı hissiyatlar hâkim olmuştur. Bu bağlamda Batının bizzat işgaline uğrayan ve onların idaresi altında yaşamak tehlikesi veya durumunda olan Müslümanlardaki Batı anlayışı ve algısı Osmanlı merkezinden daha farklı olmuştur. Bu anlamda her coğrafyanın kendisine münasip tarzda bir tepkisi ve örgütlenmesi olmuştur.
XIX. yüzyıl, Avrupa için ilerleme ve dünyanın değişik coğrafyalarını keşif ve keşfedilen coğrafyalarda hâkimiyet kurma asrı olur iken, diğer coğrafyalarda özellikle Müslüman coğrafyalarda müdafaa ve örgütlenme asrı olmuştur. Müslümanlar bir yandan Batının ilerleme kaynağını arayıp kendi ülkesine tatbik etme yolları ararlarken bir yandan da kendi ülkelerine yönelen Batılı hücumunu bertaraf etmekle uğraşmışlardır. Bu örgütlenmenin en müşahhas örneklerinden birisi de Afrika’da teşekkül eden Senusî Tarikatıdır. İlk başlarda klasik sufi bir ihya hareketi olarak ortaya çıkan Senusîlik, zaman içerisinde siyasi ve askeri bir yapıya evirilmiştir. Zamanın ve hadisatın tesirinden nasibini alan tarikat, bölgede sûfizm anlayışına da farklılık getirmiştir.
Senusilik Nedir ?
Afrika’da bir ihya hareketi olarak ortaya çıkan Senusî Tarikatı Muhammed b. Ali es-Senusî tarafından kurulmuştur. 1787 yılında Cezayir’in Mustagnem kentinde dünyaya gelen Senusî, ilköğrenimi Cezayir medreselerinde, yüksek ihtisasını ise Fas-Karaviyyin Üniversitesinde tamamlamıştır. Hukukçu kimliği ile ön plana çıkan es-Senusî, eğitim gördüğü üniversitede öğretim görevlisi olarak da çalışmıştır. Dönemine göre farklı ve yenilikçi fikirlere sahip olan Senusî, fikirleri sebebiyle Fas’ta üniversitedeki işine son verilmiştir. Fas’tan ayrıldıktan sonra Mısır’a giden ve el-Ezher’de 9 ay ders veren Senusî, burada da fikirleri sebebiyle hoş karşılanmamıştır. Mısır’dan Hicaz’a geçen Muhammed es-Senusî, burada hayatına yön verecek olan kişiyle Ahmet b. İdris el-Fasî ile tanışmıştır. Kendisinin fikir dünyasına yakın olan el-Fasî’den oldukça etkilenen Senusî, burada onun tarikatı olan İdrisiyye tarikatına intisap etti. Kendisi gibi hukukçu olan el-Fasî de aradığı talebe profilini Senusî’de bulmuştur.
Genç yaşta Kadirî, Darkavî, Şazelî ve Ticanî gibi tarikatlardan icazet almasına rağmen İdrisiyye Tarikatında karar kılan es-Senusî, el-Fasî ile birlikte Vahhabiliğe karşı sufizmin İslamî temellerini savunmuş ve Vahhabilerin de saygısını kazanmıştır. Hicaz’dan Yemen’e göçen bu ikili burada hizmetlerine bir müddet burada devam etmiştir. Yemen’de iki yıl kalan es-Senusî, El-Fasî’nin vefatının ardından tekrar Hicaz’a dönmüştür. Hicaz’da İdrisiyye Tarikatının Halifesi olarak faaliyet gösteren Senusî, ilk tekkesini 1837 yılında Ebu Kubeys tepesinde açmıştır. Bu tekkenin faaliyete geçmesi, aynı zamanda Senusî tarikatının da resmen başlangıcı kabul edilmektedir.
Senusi Tarikati’nin Kuruluş Sürecinde Kuzey Afrika’nın Durumu
Muhammed es-Senusî, İdrisiyye Tarakatına müntesipti; ancak kendisinin hususî kemâlatından ve vaazlarından etkilenen o kadar büyük bir kitle vardı ki, etkilendiği tarikat kendi ismiyle bilinir hâle gelmiştir. Muhammed es-Senusî, Hicaz’da belli bir müddet kaldıktan sonra ait olduğu topraklara Kuzey Afrika’ya dönüp, orada irşat faaliyetlerine devam etme kararı almıştır. Kuzey Afrika’yı ve oradaki sıkıntıları bilen Senusî, buranın yapısına münasip bir hizmet ve tarikat tarzı geliştirmiştir.

Siyasi Durum
Muhammed es-Senusî’yi, Kuzey Afrika’da mücadele için tahrik eden pek çok unsur mevcut idi. Bunlardan en önemlisi Kuzey Afrika halklarının ciddi siyasi bir otoriteden mahrum kalması ve Batılı devletlerin işgaline ve saldırılarına karşı koyacak bir örgütlenme olmaması olmuştur. Bu dönemde özellikle doğduğu yer olan Cezayir’in işgal edilmesi ve Osmanlı taşrasında merkezle ilişkilerin kopuk olması ve bunun sonucunda taşrada ortaya çıkan siyasi istikrarsızlık ve başıbozukluklar Afrika’da yeni bir yapılanmanın olması gerekliliğini göstermiştir.
Osmanlı’nın eyaleti olan Cezayir, Tunus ve Trablusgarp’ın merkezden uzak olması hasebiyle uzun yıllar kendi içerisinde özerk bir yapıda varlığını sürdürmüştür. Ancak XIX. yüzyıl şartlarında bölge Avrupa saldırısına uğramasına karşın, Osmanlı merkezden yardım edecek ve buna karşı koyacak askeri ve siyasi irade ortaya koyamamıştır. 1830 yılında Fransızların Cezayir’i işgaline karşı mukabelede bulunamayan Osmanlı, durum ve hâl itibariyle Afrika’nın geri kalanına da hükmedecek durumda değildi. O dönemde Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa isyanına karşı koymakta güçlük çeken Osmanlı, askeri olarak toprak bütünlüğünü muhafaza edecek irade ve güçten oldukça uzak düşmüştür.
Devlet-taşra arasında bu ilişkiler mevcut iken, İslam dünyasının çoğu yerinde görüldüğü gibi, aşiret kavgaları, kan davaları, ahlakî yozlaşmayla birlikte hurafelerin artması ve bu inançlara halkın körü körüne inanması görülmüştür. Bununla birlikte bölgede, halkı eğitecek bir otoritenin bulunmaması ve bölgede güçlü olan tasavvufi yapıların İslam’ın öğretilerin tersine faaliyet göstermeleri sonucu ortaya çıkan cehalet ve aynı zamanda fakirlik gibi unsurlar bölgede ciddi bir siyasi birliğin ve istikrarın oluşmasına engel teşkil etmiştir. Bu noktada sıkıntıları bilen es-Senusî bu sıkıntılara münasip tarzda bir derman arayışına girmiştir.
İlmî Durum
Kuzey Afrika’nın İslam hâkimiyetine girmesinin ardından bölgede İslam’daki ilerlemeye paralel olarak ilmî anlamda birtakım hareketlilikler gözlemlenmiştir. Bölgede ilim merkezlerinin teşekkül ettiği dönemde özellikle XIII. yüzyılda muhtelif bölgelerde medreseler kurulduğu görülmektedir. Özellikle Tunus’ta kurulan Zeytuniyye Medresesi gibi eğitim merkezleri Malikî mezhebinin öğretilerini bölgede yayarken aynı zamanda siyasi otorite ile de fikir birliğinde bir araya gelmiştir. Bu dönemde bu medreselerde bir yandan pek çok eser telif edilirken, bir yandan da bu medreseler İslam’ın da bölgede kalıcı hâle gelmesine vesile olmuştur.
İslam dünyasının genelinde olduğu gibi XIV. Yüzyıldan sonra ilmî olarak ciddi bir boşluk ve ilerlemeden yoksun bir ortam ortaya çıkmıştır. Yeni fikirler ve eserler vücuda gelmezken, yazılan eserler ve eğitimler eskinin tekrar ve taklidi mahiyetine girmiştir. Bu dönemde genel olarak Afrika’da, Mısır’da faaliyet gösteren el-Ezher Üniversitesinden başka faaliyet gösteren ciddi bir üniversite uzun süre teşekkül etmemiştir. Bu hâl XIX. yüzyıla gelindiğinde kendisini cehalet, fakirlik, ihtilaf olarak kendisini göstermiştir. Muhammed Senusî, bu dönemde bu durumun bölgede yapılacak maddi ve manevî ihyâ hareketleriyle aşılabileceğini düşünmüştür.
Dini ve Tasavvufi Durum
Afrika’nın Müslümanların eline III. Halife Hz. Osman döneminde bölgeye başlayan akınlarla birlikte geçmiştir. Bu dönemde Bizans hâkimiyeti altında olan Kuzey Afrika’da Müslümanlar zaman içerisinde zayıflayan Bizans’ı ve bölgede yaşayan Berberileri mağlup ederek bölgede hâkimiyet tesis edebilmişlerdir. Emevi Döneminde Müslüman topraklarına dâhil olan Kuzey Afrika, bu dönemden sonra aşırı uç grupların ve merkezdeki kargaşadan dolayı merkezde tutunamayan Müslümanların sığınak ve yeni siyaset geliştirmek için fırsat yeri olmuştur. Bu anlamda bölgeye Şiiler, İbadiler ve Hariciler göç etmişlerdir. Burada yeni bir otorite ve İslamî anlayış tesis amacı içinde olan bu gruplar zaman içerisinde Sünnîlik içinde eriyip gitmişler; çok fazla kalıcı olamamışlardır.
Afrika’nın İslamî anlayışında öteden beri sufî anlayış ve tekkeler ön planda olmuştur. İslam coğrafyasında görüldüğü gibi ehl-i zâhir ve ehl-i bâtın gibi ayırım olmamakla beraber halkın itikadında tekke ve tarikat İslam ile bir bütün haline gelmiştir. Özellikle Murabıt ve Muvahhidler Döneminde İslam’ı koruma adına bölgede siyasi düzenlemeler de gerçekleştiren tarikatların bölgede üstlendikleri gerek siyasi gerekse sosyal anlamda birçok vazifesi bulunuyordu. Bu anlamda XIX. yüzyıla gelindiğinde halkın içerisinde bulunduğu sıkıntılar, aşiretler arasında vuku bulan kavgalarda arabuluculuğu tarikatlar üstlenmişlerdir. Afrika’da tekkeler aynı zamanda okul, yetimhane, yoksullar yurdu, yardımlaşma merkezi olarak da kullanılmıştır. Bulunduğu şehrin merkezinde modern devletin sağlaması gereken birçok hizmet, o dönemde tarikatlar vasıtasıyla sağlanmıştır.
XIX. yüzyıl Afrika’sında Batılı silahlı ve işgalci güçlere karşı direniş, bölgede ciddi bir devlet otoritesi olmadığı için halka düşmüştür. Halkı da o dönemde örgütleyecek en güçlü unsur da tarikatlar olmuştur. Tarikatların bu işlevine karşın halkın cehaleti ve bölgenin geri kalmışlığının yanında Batılı devletlerin Afrika politikası, tarikatların kimliklerinde, yapılarında ve işlevlerinde değişimi kaçınılmaz kılmıştır. Bu bağlamda Ortadoğu’daki fikri canlanmadan etkilenen bölgede “neo-sufî” olarak adlandırılan yeni tasavvuf anlayışları meydana gelmiştir. Bu dönemde tarih, hukuk, siyaset gibi sosyal ilimler okuyan, İslam’da yeniliği savunan ve içtihat kapısının açılması gerekliliğini vurgulayan tarikat önderleri, halkları ve toprakları için çok yönlü bir mücadelenin içine girmişlerdir. Bu anlamda Kuzey Nijerya’da Osman Dan Fidio, Cezayir’de Fransız Sömürgeciliğine karşı Emir Abdülkadir ve Halifeleri, Senegal ve Mali’de Hacı Ömer Tal, Moritanya’da el-Kalkami, Doğu Afrika’da Kadirî ve Şazelî Tarikatları bölgede Batılılara karşı Müslüman direnişinin temsilcileri olmuşlardır.
Senusîliğin Teşkilât Yapısı
Afrika’da bir ihyâ hareketi olarak ortaya çıkan Senusî tarikatı, yapılanmasını ve nizamını eski usulden de faydalanarak gerçekleştirmiştir. Geleneksel tarikat yapılanmasını büyük ölçüde muhafaza eden tarikat, hedefinde ve bazı faaliyetlerinde farklılığa gitmiştir. Kendisine başlangıçta merkez olarak Cagbub beldesini seçen tarikat, burada kurumsallaşmış ve faaliyete başlamıştır. Tarikat bu anlamda faaliyetlerini yürütmek için uzun yıllardan bu yana kullanılan “zaviye”leri seçmiştir. Zaviyeler için Muhammed es-Senusî “ Buralar, Allah’ın mescitleri, ilahi rahmetin tecelli ettiği yerler, Kur’an öğrenim müesseseleri, İslam prensiplerinin öğretildiği okullar, yardımlaşma, dayanışma, kardeşlik ve dostluk yuvalarıdır.” demiştir. Bu zaviyeler yerleşim yeri olarak kendilerine su kaynaklarının bulunduğu yerler, ticaret yolları üzerini seçmişti ve iki zaviye arasında pek uzak mesafe olmayacak şekilde kurulmuştur.
Şehir yerine daha çok kendisine çölleri ve uzak yerleri seçen Senusî, böylelikle kendisine yeni bir alan açarken, İslam’dan uzak kalmış halkı da İslam konusunda bilinçlendirmeyi amaçlamıştır. Daha önce devletin ve aşiretler dışında bir üst otoritenin olmadığı yerlerde Senusî tarikatı faaliyet göstermiş ve buralarda birçok insan tarikata intisap etmiştir. Tarikatın nüfuz alanının artması ve yayılmacı bir politika izlemesi dolayısıyla tarikatta hiyerarşik bir düzenleme yapmak zaruri hâle gelmiştir. Bu anlamda Senusî müntesipleri üç kısımda sınıflandırılmıştır:
1- Muhibbûn: Şeyhe intisap etmeyen, tarikatla herhangi bir bağlantısı bulunmayan kitlelere verilen isimdir. Tarikatla gönül bağı bulunan bu topluluktan beklenen, tarikata aidatlarını ödemeleri ve cihat çağrısı olduğunda iştirak etmeleridir.
2- İhvan: Arapça kardeş anlamına gelen bu sınıfta yer alan insanlar tarikata ve şeyhe bağlıdırlar. Genellikle belli eğitim düzeyine sahip bulunanların içerisinde bulunduğu bu sınıf, tekkelerde vazifelidirler ve tarikatın zikir ve virt okuma gibi manevî işlerinde etkindirler.
3- Yönetim Kadrosu: Zaviye Şeyhlerinden oluşmaktadır. Eğitim düzeyi en yüksek olan sınıfı oluşturan bu kadro, istikrarı temin için Senusî Ailesindeki fertlerden oluşmaktadır.
Saltanat usulünü benimseyen tarikatın aynı zamanda meşveret ve istişare imkânı sağlayan bir yapılanması da vardır.

Tarikatın şeyhlerden sonra en yetkili kurumu olan meclise “Niyabet Meclisi” denilmiştir. Bu meclis, tarikatı yakından tanıyan maneviyatta yol kat etmiş ve eğitim düzeyi olarak da üst kişilerden oluşmuştur. Bu anlamda meclis üyeleri, tarikat şeyhlerinin danışmanı ve yardımcısı niteliğindeydiler. Her yıl kurban bayramında tarikatın merkezi Cağbub şehrinde toplanan meclis üyeleri burada tarikatın faaliyetleri ve sıkıntıları ile ilgili istişarelerde bulunmuşlardır. Bu açıdan şeyh merkezli işleyen tarikat sistemi, gerektiğinde seviyeli ve birikimli insanlardan da tavsiye almak suretiyle kararlar alabilmiştir.
Senusî Tarikatının İslam Anlayışı ve Bölgedeki Hedefleri
İslamiyet, VII. yüzyılda Arap yarımadasında ortaya çıktığından beri, tarihsel süreç içerisinde birçok yoruma ve anlayışa maruz kalmıştır. Bu yorumlamada en büyük etkenler İslam’ın yayıldığı coğrafya ve dönemin şartları olmuştur. İslamiyet’in getirmiş olduğu kanunlar ve hükümler yaşanılan çağa ve döneme münasip bir şekilde tatbiki için çaba sarf edilmiştir. Bu anlamda ulema, medrese hocaları, tarikat şeyhleri gibi toplumun dinî anlamda önde gelenleri toplumun dinî anlayışını ve itikadını bu şartlara göre tanzim etme ihtiyacı duymuşlardır. Genel olarak Kur’an’ın ve Sünnet’in esas alındığı bu değişim ve karar verme süreci bazı toplumlarda sıkıntı doğururken bazılarında ise dinin daha ziyade anlaşılması ve yaşanması konusunda şevk verici bir duruma gelmiştir.
Osmanlı Devleti’nin idari yapısının gereği olan adem-i merkezi yapı sebebiyle hâkimiyeti altında bulunan bütün topraklara direk iletişime geçememesi, zaman içerisinde farklı bölgelerde Osmanlı’nın isteği ve iradesi dışında fikirlerin ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. Bunun en bariz örneği Hicaz Bölgesinde önceleri bir fikir akımı olarak ortaya çıkan ancak zamanla siyasi bir yapı ve davaya evirilen Vahhabîlik inancıdır. Osmanlı’nın bölgeden zaman içerisinde kabul edilmemesine kadar varan bu yeni yapı, Osmanlı için sadece tehdit olamamış; aynı zamanda o dönemde arayış içerisinde olan pek çok İslamî teşkilatlanmalara ilham kaynağı olmuştur.
Senusî tarikatının bölgedeki örgütlenmesini ve teşkilatlanmasını sağlayan en büyük etken bölgedeki yerel otorite eksikliği olmuştur. Türklerin zaman içerisinde yerel halktan kopuk bir yönetim göstermesi, bölgede yeni bir otoriteyi gerekli kılmıştır. Bu anlamda Senusî Tarikatı’nın İslamî anlayışı aynı zamanda siyasî bir kimliğe bürünmüştür. Bu dönemde klasik tarikat anlayışından farklı olarak Senusîler, dünya işlerini ve medeniyeti ikinci planan atmamış; tarikat teşkilatlanmasında bu anlayışı göstermişlerdir. Dönem itibariyle artan iletişim ve ulaşım imkânlarından da haberdar olan Senusîler, yalnızca kendi bölgelerini değil; aynı zamanda bütün İslam Âlemini kapsayan bir ihya hareketi kurma niyeti gütmüşlerdir. Nitekim Muhammed Senusî, Kuzey Afrika’da gerçekleştirilebilecek bir ihya hareketinin tüm Müslümanlara model olacağı kanaatini taşımıştır.
İslam mezheplerinden bölgede yaygın olan Ehli Sünnetin bütün kollarını benimseyen Senusîlere göre, dinde içtihadın olması gerekliliği vurgulanmıştır. Öteden beri İslam dünyasında görülen durgunluğun ve geri kalmanın dermanını içtihad kapısının açılmasında gören Senusîler, döneme münasip tarzda dinde bir dizi yeniliğin yapılması gerekliliğini vurgulamışlardır. Eskiye oranla histen ve kalpten ziyade aklı esas alan Senusî tarikatı, bu doğrultuda İslamî bir anlayış ortaya koymuş ve Hz. Peygamber Döneminden ilham alarak tarikatını yönlendirmeye gayret göstermiştir.
Senusîlerin İlmî ve Tasavvufî Anlayışı
Senusîlerin ilmi ve tasavvufu seviyesinin anlaşılması için en büyük kaynak şüphesiz Muhammed es-Senusî’nin hayatı ve eserleridir. Hicaz’dan yeni fikirler ve dinî anlayışla dönen Senusî bölgedeki gerek dinî gerekse sosyal alanda değişiklik yapmak isteyen Senusî hakkında el-Eşheb: “Yerel gelenekleri, bölgenin kültür dokusunu ve halkın bilgi seviyesini çok iyi bilmekteydi. İslam’ın gerçekleri ile çatışmayan modern anlayışlara son derece açıktı. Bilimsel çalışmaları ile dikkat çeken serbest düşünür ve üstattı. Sosyal hizmetleri dinamik, canlı ve verimliydi.” sözlerini sarf etmiştir. Senusî tarikatı o dönemde revaçta olan “Asr-ı Saadet Müslümanlığına” dönmeyi hedeflemiştir. Özellikle Selefilik ve Vahhabilik’te görülen bu hedef, kendisi Senusî tarikatında da göstermiştir. Es-Senusî, ilmî ve tasavvufî çalışmasını bu yönde tanzim ederken, yapılan faaliyetlerde kaynak olarak direk Kur’an ve Sünnet’i kendisine rehber etmiştir. Tarikatların bir kısmında görülen Vahdet-i Vücut inancı ve kısmen şeriattan verilen tavizler es-Senusî tarafından makbul görülmemiştir. Bölgede bazı tarikatları ciddi bir şekilde eleştirirken özellikle heves ve şehvet peşinde giden, tembelliği kendisine hayat düsturu edinmiş tarikatları hak olarak kabul etmemiştir.
Hicaz’da kaldığı dönem içerisinde İbn-i Teymiye’nin fikirleri kendisini etkilemiştir. Hicaz Bölgesinde çokça okunan bir âlim olan Teymiyye, özellikle sahih olmayan hadisler ve tasavvufi yapılanmalar hakkında sert ve şiddetli fikirlere sahipti. Genç yaştan itibaren tasavvuftan ders alan Senusî, Hicaz’daki bu tasavvuf karşıtlığına karşı, tasavvufu ve tarikatları muhafaza etmeye çalışmıştır. Ancak bölgedeki bu fikirler, tarikat yapısında da farklılığa gidilebileceği fikrini vermiştir. Bu doğrultuda akıl ile kalp, âlim ile sufî arasında orta yolu bulmak suretiyle yeni bir yöntem ve usul ortaya çıkarabilmenin mümkün olabileceğine inanmıştır. 1843 yılında ilk tekkesini Sireneyka’da günümüz Libya’sında açan Senusî, bölgede kendi nüfuzunu ve halkların tarikata olan teveccühünü kullanmak suretiyle irşat faaliyetlerine başlamıştır.
Kuzey Afrika’da farklı yerlerinde XVIII. ve XIX. yüzyılda teşekkül eden Tarikat-ı Muhammediye anlayışı el-Fasî’yi ve dolayısıyla onun müridi olan es-Senusî’yi etkilemiştir. Bu anlayışa göre, klasik anlamda sufîzm terk edilerek onun yerine sünnete bağlılığa ehemmiyet verilmesi ve İbni Arabî’den gelen felsefi nitelikli fikirlerden kaçınılması gerekliliği vurgulanmıştır. Bu bağlamda Senusî Tarikatı da Hz. Peygamber’in düsturlarını ve yaşantısında geldiği kemâlat seviyesini kendilerine rehber edinmişlerdir. Bu açıdan bakıldığında Senusî Tarikatı, bölgede geleneksel tarikat yapısını ve örgütlenmesini kullanmak suretiyle yeni düşünce ve ideallerle halkı irşat etmeyi hedeflemiştir.
Senusî tarikatının bu yapılanmasında şüphesiz merkezin yani Osmanlı’nın taşra ile dinî ilişkisinin ve irtibatsızlığın da etkisi olmuştur. Nitekim Senusîliğin kuruluş sürecinde payitahtta bir dizi yenilikler yapılmış; bu yenilikler taşrada dinden uzaklaşma olarak yorumlanmıştır. Bu anlayış Hicaz’da Vahhabî akımını doğururken İslam dünyasının kalbi ve merkezinde faaliyet göstermesi hasebiyle diğer İslamî yapılanmaları da etkilemiştir. Bu anlamda Senusî tarikatının fikir ve ideallerinde de bu etkiyi görmek mümkündür zira hedef ve ideal anlamında her iki yapılanmanın da birçok ortak yönü ve hedefi vardı:
1- Dinden hurafe ve Batıl inançları çıkarıp Kur’an’ın ve Sünnet’in ihyâsına çalışmak.
2- Hz. Peygamber Dönemini esas almak suretiyle dinde yenilikler yapmak ve yeni bir dinî düzen inşa etmek.
İki yapılanma arasında ortak hedefler bunlar iken zaman içerisinde daha çok ortak nokta ortaya çıkmıştır:
1- Her iki yapı da başlangıçta dinî hisler ve fikirlerle ortaya çıkmışsalar da zaman içerisinde siyasi bir yapıya evirilmişlerdir.
2- Faaliyet alanları daha çok düşük gelirli bedevî ve statü olarak alt sınıf insanların yaşadığı bölgelerde meydana gelmiştir. Vehhabî hareketi Necid’de, Senusî hareketi Sireneyka’da başlamıştır.
3- Başlangıçta siyasî, ekonomik ve soysal hayatta meydana gelen boşluktan istifade etmek suretiyle faaliyete başlayan iki yapı da zaman içerisinde bir devlet ya da bir emirlik gibi hareket etmişlerdir.
Bu durumdan anlaşıldığı üzere Senusî hareketinin oluşması ve kurumsallaşması sürecinde daha çok dönemin şartlarıyla birlikte, o dönemde İslam Dünyasında meydana gelen farklı yapılanmalar da etkin olmuştur. Ancak daha çok sosyal ve siyasal anlamda meydana gelen bu anlayış, Senusîliği itikadî anlamda çok fazla etkilememiş; sadece ilham kaynağı olmuştur. Bu anlamda çağdaş olan bu iki yapılanma, fikir ve dinî yapılanma itibarıyla birbirinden oldukça farklı bir yapıdadır.
Senusîlerin Siyasi Düşüncesi
Kuzey Afrika, Osmanlı idaresinde olmasına rağmen Osmanlı’nın merkezinden uzak kalması sebebiyle bir devlet kültürü ve medeniyetinden mahrum kalmıştır. Aynı zamanda bölge coğrafî şartlarının zor olması da, bölgede bir hâkimiyet tesisinin önünde engel teşkil etmiştir. Durumun böyle olması, Kuzey Afrika’da sosyal ve siyasî anlamda dönüşümün meydana gelmesine olanak vermemiştir. Ancak XIX. yüzyılda İslam Coğrafyalarında meydana gelen Batı işgalleri sebebiyle, bölgede yeni siyasî fikirlere ve yapılanmalara ihtiyaç duyulmuştur. Bu anlamda Afrika’nın önde gelen ulema ve düşünürleri Batı İşgaline sadece kuvvet yoluyla değil; aynı zamanda fikrî ve sosyal gelişmelerle de karşı koyulması gerektiği kanaatini taşımışlardır. Özellikle Mısır kaynaklı fikirler, bölgede meydana gelen işgallere karşı İslamî duruş ve uyanış hususunda yol gösterici bir vazife yapmıştır. Batının bu hücumuna karşı, Kuzey Afrika’da bütün ulema ve nüfuzlu insanlar İslam’ın yaşanması ve ciddi bir üst otorite olması gerekliliğini düşünmüşlerdir.
Senusî Tarikatı’nın başlangıçta hedefi, dinî ve İslamî bir uyanış olmasından dolayı bölgede siyasî anlamda bir etki uyandırmamıştır; ancak zaman içerisinde tarikatın hızlı bir şekilde yayılması ve bölge insanları tarafından kabul edilmesi tarikatın kurumsallaşmasını da hızlandırmıştır. Bölgede bir üst otorite olarak kabul edilen tarikat, zaman içerisinde bölgedeki işlevi ve kabiliyeti neticesinde siyasî bir kimlik olarak da vazifede bulunmuştur. Bu anlamda Cezayir’in işgaliyle birlikte bölgede başlayan Batı işgallerine karşı siyasî birliğin sağlanmasının şart olduğunu bilen Senusî, bölgede din vasıtasıyla huzuru ve güveni temin etmek için çaba göstermiştir. Muhammed es-Senusî’yi bu derece tahrik eden en önemli etken Osmanlı merkezinden ümidini bir derece kesmiş olmasıdır. O dönemde Fransızların Cezayir’i işgali, Mehmet Ali Paşa İsyanı ve Batılı Devletlere karşı Osmanlı’nın içinde bulunduğu durum es-Senusî’ye bölgede yeni yapılanmaların ve otoritenin tesis edilmesinin gerekli olduğu fikrini vermiştir. Bu doğrultuda başlangıçta tarikat-merkez arasında soğukluk ve karşılıklı kuşkular yaşanmıştır. Tarikatın toplumsal faaliyetleri neticesinde ortaya çıkan bu durum Senusî Mukaddemlerinin devlet görevlisi işlevi görmesine imkân vermiş; halkın güveni ve itimadı ile birlikte tarikat, bölgede kendisini hâkim bir otorite olarak göstermiştir.
Muhammed es-Senusî, bölgedeki siyasî ve askerî yetersizlikten ortaya çıkan durumdan kendisine bir vazife çıkarmıştır. Bölgede yerel ciddi bir otoritenin bulunmayışı, onu devlet kurma fikrine yönlendirmiştir. Bu dönemde bölgede birçok başıbozuk kabile ve idarî yapıları bir araya getirmek suretiyle Kuzey Afrika’da bir İslam Devleti kurmak istemiştir. Bu anlamda başlangıçtaki hedefi, insanlara İslamî bir intibah vermek suretiyle Batı’ya karşı İslamî bir kimlikle duruş ve direniş sergilemek olmuştur. Bu siyasî hedefinde de Hz. Peygamber Dönemini kendisine örnek almış; Müslüman üst kimliğiyle bir siyasî otorite meydana getirmek için çaba göstermiştir. Senusî’nin bu harekette nihaî hedefi, Kuzey Afrika’dan başlayarak bütün Müslümanların birleştirmek olmuştur.
Tarikatın bölgede hızlı bir şekilde yayılması ve nüfuzunun artması, Osmanlı’yı endişeye sevk etmiştir. Bu endişenin temel sebebi ise, Hicaz’da Vehhabîlerin devlet otoritesine ve Halifeye karşı tutundukları tavır olmuştur. Senusîler’in bölgede güçlenmesi ve yayılmasından endişe eden Osmanlı, tarikat hakkında müspet bilgiler edinmiştir. Tarikatın ortaya çıktığı dönem Osmanlı’nın durumunu iyi bilen es-Senusî, kendi başına müstakil bir tarzda değil; iş birliği yaparak Batı’ya karşı konulabileceğinin farkına varmıştır. Bu anlamda genel olarak, Senusî Tarikatı siyasi anlamda Osmanlı’yı bir üst siyasi otorite olarak tanımlamış ve Osmanlı’ya itaat etmiştir. Senusîliğin temel felsefesinde halk ile iç içe olmak ve halkı cehaletten kurtarmak suretiyle İslam’ın özüne dönme gayesi olması, Senusîlerin alttan ve halktan gelen bir sahiplenmeyle bölgede siyasî bir yapı kurmasına olanak vermiştir.
Bu kurulan yapı ve sahiplenme sayesinde Osmanlı siyasî olarak bölgede güçlenmiş ve tebaasını arttırmıştır. Muhammed es-Senusî’nin İslam uyanış ve direnişinde mezheplerin ve diğer tarikatların ayrı bir yeri vardır. Sünnî dört hak mezhebi de meşru gören Senusî aynı zamanda hepsine de bir gözle bakmış ve mezhep müntesiplerinin aralarındaki ihtilafın önlenmesini amaçlamıştır. Bu bağlamda Senusî, gerçek anlamda Müslümanlar arasındaki ihtilaflı meselelerin bırakılıp onun yerine Batı’ya karşı direnilmesi gerektiğini savunmuştur. Onun bu fikrî mücadelesi sonucunda ortaya çıkan tarikat, aynı zamanda bölgede birçok mezhep ve tarikatı da bir noktada buluşturabilmiştir. Bu anlamda es-Senusî’nin bütün İslam Dünyası için düşündüğü çözüm bütün hak tarikatları birleştirmek ve İslam Dünyasında sivil bir otorite meydana getirmek olmuştur.
Dönem itibarıyla yeni fikirler ve yorumlarla ortaya çıkan tarikat, İslam Dininin sosyal hayatta yaptığı değişimleri takip etmek suretiyle stratejiler izlemiştir. Örneğin 1850 yılında Muhammed es-Senusî, Bingazi Valisi Muhammed Salih Paşa’ya mukaddemlerin dinî ve sosyal vazifesini hakkında fikir verecek şu mektubu göndermiştir:

“Tarafımızdan tüm zaviyelere atanan vekiller Cuma namazını kıldıracak, Kur’an’ı öğretecek, ilmi yayacak ve halka dinlerinin gereklerini göstereceklerdir.”
İslamiyet’te hutbe dolayısıyla sosyal bir kimlikte olan Cuma namazının bölgede Senusî mukaddemleri tarafından kıldırılması aynı zamanda tarikatın, siyasî anlamda söylemlerinin ve fikirlerinin bölgede yayılması anlamına gelmekteydi. Bu anlamda Osmanlı idarecileri, Senusî Tarikatının itikadî yapısından ve siyasî düşüncesinden rahatsız olmamışlardır. Merkezden bağımsız ve siyasî otorite eksikliğinden ortaya çıkan tarikat, Osmanlı için siyasî anlamda tehdit değil; bilakis bölgede halk ile devlet arasında köprü vazifesi gören ve bölgede Osmanlı lehine siyasî birliği sağlayan mekanizma olmuştur.
Senusîliğin Cihad Anlayışı
Senusî Tarikatı’nı tarihte savaşçı ve direnişçi kimliğiyle öne çıkmıştır. Özellikle önceleri Fransızlara daha sonra İtalyanlara karşı yapılan silahlı mücadele ve direniş, tarikatın isminin bütün İslam Coğrafyasına yayılmasına vesile olmuştur. Dönem şartları itibarıyla bölgede düzenli ve modern bir ordunun eksikliği sebebiyle kendisini savaşmaya hazır ve mecbur bilen tarikat, kendi düzenini de bu gerçeğe göre tanzim etmiştir. Bu anlamda Senusî Tarikatında cihat anlayışı daha çok vatan müdafaası olarak kendisini göstermiştir. Yahya ibn Şerif’in “Müslümanlar gayr-i Müslim idaresinde yaşayamazlar, yapılacak işgallere karşı koymak farzdır; eğer karşı koymak mümkün değilse bölgeden hicret lazımdır.” fetvasını kendilerine düstur edinmişlerdir. Bu anlamda Senusî Tarikatı, gerek gençlerin eğitiminde gerekse kendisine intisap eden insanlara telkin ve fetvalarında savaşmayı ve vatan müdafaasını dinî vecibe olarak insanlara aktarmışlardır.
Senusî Tarikatı, Hz. Peygamber Dönemini ideal düzen olarak nitelendirmiş ve o dönemde uygulanmaya çalışılan dinî ve sosyal düzeni kendisine rehber olarak belirlemiştir. Bu anlamda İslam’da Küçük Cihat-Büyük Cihat olarak değerlendirilen düşmana karşı mücadele ve nefse karşı mücadele terbiyesi uygulanmaya çalışılmıştır. Bu anlamda tarikat, sadece siyasî ve askerî anlamda cihat kavramını nitelendirmemiş; bu kavramı kişinin kendi benliğinden başlamak suretiyle din adına toplumda yapılan her türlü müspet değişim ve dönüşümü ihtiva eden yenilikleri cihat etmek olarak kabul etmiştir. Örneğin yeni üniversitelerin ve eğitim kurumlarının açılması, kütüphane kurulması, bölgede İslam’ın yayılması ve yüceltilmesi gibi bütün faaliyetler tarikat tarafından cihat programının bir parçası olarak görülmüştür. Bu anlamda tarikat, bölgede cihat anlayışı yapıcı ve yenileyici niyetlerle istimal etmiştir. Senusîliğin iç âlemde yapmış olduğu değişim ile ilgili olarak Senusî ailesinden gelen ve Libya Kralı olan I. İdris: “İtalyan Medeniyeti ilerlemeyi teknik üstünlükte görmekteydi. Bu dış ihtişamı oluşturmaktadır. Fert ve millet planında göz kamaştırıcı güce ulaştırmaktadır. İç gelişimi ve manevî dinamizm ve gücü küçük görmekte ve önemsememektedir. Ben size şunu söyleyebilirim: Senusî Devletinin her yerinde ise huzur ve sükûn vardır.”
Senusîlik bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere hedefini sadece savaşmak ve direnmek olarak belirlememiş; bütün bölge insanlarının İslam ile yeni bir kimlik kazanması için çaba göstermiştir. Senusîler, bir yandan klasik anlamda tasavvuf örgütlenmesinin gereği olan iç dünyanın zenginleştirilmesi ve kendisine intisap edenleri insan-ı kâmil seviyesine çıkartma amacı güderken; bir yandan da beldelerine yapılacak yabancı saldırısına karşı her an karşılık verebilecek derecede teşkilatlanma özelliğine sahip bir yapılanma olmuştur. Tarikat bölgede kendi köşesine ve zaviyesine çekilip dünyadan bihaber faaliyette bulunmamış; geleneksel tarikat örgütlenmesini kullanmak suretiyle silahlı kuvvetleri ve binlerce askeri bulunan bir güç olarak bölgede zuhur etmiştir. Mukaddemler, bölge halkı için şeyh, öğretmen, tüccar ve aynı zamanda komutan vazifesini görmüştür. Bu yapılanma ve disiplin sayesinde tarikat, kendisini ve bölgesini uzun süre muhafaza edebilmiştir.
Afrika’da Senusî Faaliyetleri
Bölgede kurumsallaşan ve bölgeye yayılan tarikat, İslam’ın özüne dönmeyi, dini hurafelerden arındırmayı, bölgede batlılara karşı direnmeyi ve İslâm hâkimiyetini tesis etmeyi kendisine vazife bilmiştir. Bu bağlamda tarikat, girişmiş olduğu çok yönlü mücadelede zaviyeler ve bu zaviyelerde vazifeli şeyhler yani “mukaddemler” vasıtasıyla bölge halkı üzerinde faaliyet göstermeye çalışmıştır. Bu çabanın neticesinde halktan karşılık bulan tarikat, bölgede “devlet içinde devlet” gibi faaliyet göstermiş ve bölgede kabul görmüştür.
Toplumsal Faaliyetler
XIX. yüzyıl dünyasında yeni fikirlerin ve ideolojilerin zuhuru, toplumsal yapıda da birçok değişimi beraberinde getirmiştir. Ortaya çıkan bu değişimin Avrupa’da ortaya çıkardığı kazanımlardan birisi de devletlerde ve hanedanlarda meydana gelen değişimdir. Bu değişim Avrupa’da halkların ayaklanması ve hâkim otoriteye karşı hak iddia etmesiyle mümkün olabilmiştir. Bu bağlamda her toplum kendi yapısına ve kimliğine münasip tarzda bir dönüşümle ancak mevcudiyetini istikrarlı bir şekilde devam ettirebilmiştir. Dünyanın birçok yerinde meydana gelen bu değişimler Afrika’da tarikatların devletleşmesi ya da bir otorite hâline gelmesi olarak tezahür etmiştir. Afrika’nın kendisine has bu durumu, yerel halkta da birtakım değişimi ve dönüşümü gerekli kılmıştır.
Senusî tarikatı kendisine uhuvvet ve tesanüt olmak üzere iki kavramı esas almıştır. Kardeşlik ve yardımlaşmak üzerine kurulan bu düzen özellikle çölde yaşayan ve İslamî terbiyeyle pek muhatap olmamış olan bedevîleri kapsamaktaydı. Uzun yıllardan bu yana örgütlenmesini aşiretler üzerinden sağlayan çöl insanları için Senusî tarikatı ayrı bir üst yapı olmuştur. Bu dönemde bedevilerin hayat meşgalesi olan hırsızlık, yol kesme gibi alışkanlıklar zaviyelerdeki terbiye vesilesiyle engellenmeye çalışılmıştır. Hayatları zorlukla geçen çöl insanları, tarikat sayesinde kendileri için bir amaç ve yönlendirme bulmuşlardır. Bu dönemde kendileri ya da kabileleri için menfi işlerde yaptıkları fedakârlıkları, din adına ve daha düzenli ve kurumsal bir yapı için yapmışlardır. Bu anlamda kabul gören Senusî tarikatı lideri, adeta milli bir kahraman gibi kabul edilmiştir.
Tarikatın toplumsal faaliyetlerde ön plana tuttuğu bir diğer sıkıntı ise kabileler arası çatışmalar olmuştur. Bu dönemde kabileler arasındaki anlaşmazlık sebebiyle bölgede siyasi bir istikrar temin etmek neredeyse imkânsız hâle gelmiştir. Kabilelerin birbirleriyle sürekli rekabet içinde olması çöl hayatının şartları sebebiyle bir arada yaşama ihtiyacı hissedilmemesi tarikatın bölgede örgütlenmesini ve faaliyetini tehdit etmiştir. Ancak bölgede kabilelerin bu yapısından istifade edilmiş ve kabileler zaviye açma ve tarikatı kabullenme adın yarışa girmişlerdir. Kabileler tarafından sahiplenilen tarikat, bu sayede pek çok alana yayılabilme imkânı bulmuştur. Şeyhin nüfuzunu ve liderliğini kabul eden kabileler, Senusî şeyhlerinin emirlerine ve öğretilerine sadık kalacak kıvama zaman içerisinde gelmişlerdir. Bu bağlamda Senusî tarikatı bölgede halkın desteğini alan ciddi bir otorite hâline gelmiştir.
Senusî şeyhlerinin bölgede itibar edilir hâli ve bir üst otorite olarak görülmesi, bölgede kabileler arasında çıkan anlaşmazlıklarda hakemlik vazifesini beraberinde getirmiştir. Her kabileye eşit mesafede durmaya özen gösteren tarikat, kabileler arasında böylece sükûneti sağlamayı hedeflemiştir.146 Senusî tarikatının bu amacı zaman içerisinde kendisini göstermiştir. Ticaret yolları güvenli hâle gelmiş, bölgede ticaret artmıştır. Bu dönemde aynı zamanda Osmanlı’nın nüfuz edemediği halklara ulaşma imkânı sağlanmış ve halk Osmanlı idaresine karşı ısındırılmıştır. Bölgede Osmanlı ile yerel halk arasında köprü vazifesi gören tarikat, bölgede toplumsal barış ile birlikte siyasi istikrarı sağlamıştır.
Tarikatın yapmış olduğu bu faaliyetlerle birlikte Afrika’nın toplumsal çehresi değişmiştir. Tarikat kendisini üstten ve baskıcı bir yöntemle değil; halktan ve halkın anlayacağı bir tarzda bu değişimi gerçekleştirmiştir. Halkın içinden çıkan, eğitim düzeyi yüksek şahısların vazifeli olduğu tarikat, Afrikalı Müslümanları birleştirmek suretiyle bir amaca sevk etmiştir. Avrupa’da iç savaşlar ve kargaşalar sonucunda ortaya çıkan üst benlik ve millet şuurunun bir benzeri, Afrika’da din vasıtasıyla bedevî kabileler arasında meydana gelmiştir.
Eğitim Faaliyetleri
Afrika’da birçok alanda olduğu gibi, eğitim alanında da ciddi eksiklikler ve intizamsızlıklar mevcuttu. Gerek eğitimi organize edecek bir yapının olmayışı gerekse bölgenin fiziki ve siyasi şartlarından dolayı halkın eğitim düzeyi yeterince yüksek değildi. Bu anlamda Senusî tarikatının, tarikat programlarından birisi de halkı genel olarak bilinçlendirmek ve bilinçli gelecek nesiller inşa etmek olmuştur. Bu anlamda tarikatın faaliyet gösterdiği zaviyeler, aynı zamanda bölgedeki çocuklar için ilkokul anlamına gelmiştir. Genel olarak bölgedeki çocuklar dinî eğitimlerini bu zaviyeden almış ve bu sayede zaviyelerdeki okuma-yazma faaliyeti sonucunda Kuzey Afrika’nın fakir Fizan kabilelerinde bile okuma-yazma oranı artmış; bu civarda birçok hafız yetişmiştir. Tekkelerde çocuklara yönelik eğitim olduğu gibi daha ileri seviyeye de hitap eden eğitim mevcuttu. Muhammed es-Senusî, eğitim için ayrı bir sistem ve program oluşturmuştu. Bu amaç için, merkezden tekkelere ücretsiz kitaplar dağıtılıyor, fakir talebelerin ihtiyaçları mümkün oldukça giderilmeye çalışılıyordu. Tekkeler eğitim işini zaman içerisinde bir sisteme oturtmuştu. Bu anlamda tekkede eğitimin tasnifi iki şekildeydi:
1- Nahiv, Sarf, Mantık, Kıraat, Aruz, Hisab, Cebir gibi âlet ilimleri,
2- Akaid, Esbab-ı Nüzul, Fıkıh, Edebiyat, Tıp, Kimya, Hendese, İnşa, Tasavvuf, Musiki, Astronomi ilimleri.
Senusî tarikatının eğitime verdiği önemi anlamak ve eğitimde geldiği noktayı göstermek açısından en dikkat çekici detay Cağbub şehridir. Tekkenin merkezi konumunda olan şehir, aynı zamanda bir İslam Üniversitesine sahipti. Bu üniversite kendi bünyesinde geleceğin âlimlerini, siyasetçilerini ve askerlerini yetiştirmiştir. Bu özelliğiyle Cağbub, zaman içerisinde bölgede eğitim anlamında bir cazibe merkezi hâline gelmiştir. Zaviyelerde yetişen zeki gençler burada eğitim almak ve yetişmek için Cağbub şehrine gelmişlerdir. Senusîlerin eğitime verdiği önem, kendisini kütüphanecilikte de göstermiş; bu dönemde Cağbub’ta 8000 cilt kapasiteli bir kütüphane kurulmuştur. İlim merkezi hâline gelen bu üniversite 300 öğrenci okuduğu ve o dönemde talebelere çok yönlü eğitim verildiği görülmektedir. Bu bağlamda üniversitede dinî ve pozitif ilimlerin yanı sıra marangozluk, demircilik, dokumacılık, örmecilik, boyacılık, çiftçilik gibi alanlarda da eğitim verilmiştir. Üniversitenin diğer üniversitelerden en büyük farkı ise her öğrenciye askerî eğitim verilmesi olmuştur. Bu noktada her öğrenci aynı zamanda savaşa hazır bir asker olarak yetiştirilmiştir.
Senusî tarikatının İslam’ın özüne dönme hedefinde en önemli unsurlardan birisi eğitim olmuştur. Bu bağlamda tarikat, kendisine eğitimi bir program yapıp, bölgede İslam’ın anlaşılması için bir metot geliştirmiştir. Bu vesileyle bölge hem cehaletten kurtulacak hem de tarikatın hedeflediği ihyâ hareketlenmeleri sağlanmış olacaktı. Bu anlamda bölgede eğitim aynı zamanda yetişen yeni nesil için de yeni meslek sahalarının açılmasına olanak sağlamıştır. Önceleri hırsızlık ve yol kesme gibi meslekte uzmanlaşan bedevi kabileler, tarikatın irşadıyla bu tür adetleri terk ederken, eğitim programı sayesinde yeni mesleklerle tanışmışlardır.
Ekonomik Faaliyetler
Bölgede geleneksel tarikat anlayışından farklı birçok öğretilerle faaliyet gösteren Senusî tarikatı, dünya işlerine, sanata ve medeniyete bakışıyla da tarikat sisteminde bir yenilik getirmiştir. Bu farklılıklardan birisi de dünya işlerine ve medeniyetine bakış açılarıdır. Muhammed es-Senusî, tarikatların o dönemdeki Müslüman profiline ve anlayışına dair: “Âlim, zahid, âbid olduklarını söyleyen bir takım kişiler, sanat erbabına, sanat ve meslekle uğraşmayı bırakmadıkça, dünyadan el-etek çekmedikçe âlim ve âbid olunmayacağını söylerler. Şu bilinmelidir ki, sanatsız medeniyet olmaz.” diyerek müritlerine ders vermiştir. Bu bağlamda tarikat, madden de ilerlemeyi ve halkın seviyesini ve refahını arttırmayı hedeflemiştir.
Tarikat sanat ve meslek sahibi olunmasını o derece önemsemiştir ki, bütün müritlerinin her birisinin meslek sahibi olmasını tarikata intisap etmek için zorunlu kılmıştır. Zaviyelerde verilen meslek dersleriyle birlikte burada yetişen insanlar tarikatın yönlendirmesiyle meslek sahibi olabilmişlerdir. Tarikatın üzerinde durduğu en büyük ekonomik faaliyet ise ticaret olmuştur. Tarikat bölgede hem tüccarlar arasında ilişkileri düzenlemiş hem de ticaretin güvenli bir şekilde yapılması için ticarete münasip güvenli bir ortam hazırlamıştır. Tarikat bu amaçlar için genelde zaviyesini ticaret yolları üzerinde kurmuştur. Bölgede ticaretin artması zenginlikle birlikte kaynaşmayı ve tanışmayı da sağlaması itibariyle Senusî tarikatı ticaret vasıtasıyla bölgede büyük ekonomik ve siyasi güç hâline gelmiştir. Birçok tarikat şeyhi aynı zamanda tüccarlık yapmış ve bölgede parayı kontrol etmiştir. Eğitimde Cağbub tarikatın merkezi olduğu gibi ekonomide de Kufra ticari merkez işlevi görmüştür. Tarikatın bölgedeki maddi-manevî faaliyetleri bölge insanını canlandırmış ve hareketlendirmiştir.
Muhammed es-Senusî, bütün müritlerinin bir faaliyet içerisinde bulunması gerektiğini ve İslamî medeniyetin ancak emekle ve alın teriyle tesis edilebileceğini düşünmekteydi.152Bu anlamda bölge için önem verdiği bir diğer uğraş da tarımdı. Toprağın ekilip biçilmesini, üretimi ve ağaçlandırmayı özellikle teşvik eden tarikat, aynı zamanda bu tarım faaliyetlerinden de pay almıştır. Halk malın bir kısmını bölgedeki zaviyelere bağışlamıştır. Tarikat, zekât, teberrü, sadaka, ticaret mallarından gelir elde etmiştir. Gelirin bir kısmıyla zaviyenin ihtiyaçları karşılanmış; geri kalanı da merkeze gönderilmiştir.
Senusîlerin Etki Alanı ve Bölgedeki Nüfuzu
İlk olarak 1843 yılında Sireneyka’da faaliyet gösteren tarikat, zaman içerisinde özellikle Orta Afrika’da yayılmak için kendisine münasip alanlar bulabilmiştir. Bu anlamda tarikatın seçtiği yer olarak Sireneyka, daha çok bedevilerin yaşadığı ve siyasi otoritenin hâkim olmadığı yer olarak göze çarpmaktadır. Bu durumda avam tabakası ve kabileler içerisinde örgütlenmenin kolay ve hızlı olacağının farkında olan es-Senusî, halkın teveccühünü ve güvenini kısa bir sürede kazanabilmiştir. Halkın güvenini kazanabilen Senusî, onlardan fedakârlıklarını ve itaatlerini de bu yolla elde etmiştir zira Senusîliğin bu derece hızlı yayılmasındaki en büyük etken tarikata gösterilen itaatkâr tutum olmuştur.
Faaliyet alanı olarak kendisine zaviyeleri seçen tarikat, zaviyeleri etkin bir şekilde kullanmıştır. Medrese, tekke, askeriye gibi çoklu vazifeler görebilen zaviyeler, haberleşme ve irtibatın sağlanması için birbirine uzak olmayacak şekilde kurulmuştur. Nitekim bu zaviyelerin bir özelliği de istihbarî bilginin şeyhler vasıtasıyla merkeze iletebilmeleri olmuştur. Bu anlamda bölgede olan bir hareketlilik ya da sıra dışı bir olayda Senusî Mukaddemleri bu olaylardan haberdar olurdu. Bu anlamda zaviyeler, aynı zamanda bölgede büyük bir istihbarat ağı kurmaya muvaffak olabilmiştir. Bölgede tanınmayan tüccarlar ya da farklı uğraştaki insanlar bölgedeki şeyhlere getirilir, şeyhin izninin ardından bölgede faaliyet gösterebilmiştir. Tarikat bölgedeki nüfuzu itibariyle bölgede halk tarafından kabul edilen ve tartışılmayan bir otorite haline gelmiştir.
Zaviyelerin bu işlevsel yapısı ve farklı kabileler tarafından kolaylıkla kabulü, bölgede menfaati ve emeli olan Batılı Devletleri tedirgin etmiştir. Bunun sonucunda tarikat, ihtiyat maksadıyla kendisine ait olan bazı zaviyeleri bazı bölgelerde saklama ya da diğer tarikatlar adıyla gösterme ihtiyacı duymuştur. Bu anlamda Senusî Tarikatının bölgedeki zaviye sayısına ilişkin resmî bir belge yoktur. Ancak bu konuyla ilgili ciddi ve derin araştırmalarda bulunan Evans-Pritchard’a göre Senusîler toplamda 146 zaviyeye sahiptiler. Bunların günümüz coğrafyasına göre dağılımı: Mısır’da 31, Hicaz’da 17, Libya’da 84, Sudan’da 14’tür. Bazı tarihçiler Cezayir’de ve bazı Afrika ülkelerinde Kadirî Tarikatı perdesi altında Senusî faaliyetinin olduğundan bahsetmiştir. Günümüz Libya’sında Sireneyka, Bingazi, Derne ve Tripoli’de yayılan tarikat, buradaki yerel halkın tamamı üzerinde nüfuz kurmuştur. Senusîler hakkındaki belgelerin ve o dönemin Libya’sında nüfus kayıt sisteminin eksikliğinden müntesipler hakkında belirli bir sayı yoktur. Ancak o dönemde bölgede araştırmada bulunan Duveyrier, tarikatın nüfuz alanını dikkate alarak tarikatın 3.000.000. kişiye hükmettiğini belirtmiştir. Bir başka araştırmacı Rinn ise 1884 yılı itibariyle bölgede 25.000 piyade ve 1.500 süvariden oluşan bir Senusî birliğinden bahsetmektedir. Zaman içerisinde bu sayılar abartılı bulunsa da bunların yanlış olduğunu ispatlayacak herhangi bir belgeye de ulaşılamamıştır.

Senusîlerin bölgede maddî-manevî hâkimiyeti ve örgüt yapısı sadece kurulduğu alana ve kabilelere münhasır kalmamıştır. Dönem içerisinde yayılan ve güçlenen tarikat, yayıldığı bölgedeki zengin ve köklü ailelerin de desteğini almıştır. Zaman içerisinde tarikat, hâkim olduğu bölgeye sadece dinî ve ekonomik olarak değil; aynı zamanda kültürel ve entelektüel birikim olarak da katkıda bulunmuştur. Toplumun farklı tabakalarındaki insanlar, statü gözetmeksizin bu tarikatta eriyebilmişlerdir. O dönemde revaçta olan dinde reform ve yenilik gibi kavramlar Mısır’da Muhammed Abduh tarafından dile getirilirken, Abduh’un bu faaliyeti sonucunda, çevresinde yeni bir entelektüel tabaka meydana gelmiştir. Bu dönemde bu fikirlerden etkilenen ve bir kısmını da paylaşan Senusî Şeyhleri de bölgede dikkatleri üzerlerine çekmişlerdir. Bu anlamda tarikat, toplumun tüm kesimini kucaklarken bir yandan da o dönemde revaçta olan söylemler vasıtasıyla bölgedeki eğitimli ve dinde yorum farklılıkları olan kişilere de cazip gelmiştir. Mısır’daki kadar olmasa da, Senusî düşünce yapısına iltihak eden birçok Müslüman olmuştur.
Kuzey Afrika’da Senusîler Dışındaki Yerel Unsurlar ve Senusîlerle İlişkileri
Afrika’nın farklı yerlerinin Batı işgaline uğraması, işgale uğrayan yerlerde farklı otoritelerin işgale karşı koyması hususunda tahrikine sebebiyet vermiştir. Bu bağlamda Senusîlerin nüfuzunun az olduğu yerlerde Batı’ya karşı yeni yapılanmalar ve kişiler ortaya çıkmıştır. Özellikle bölgede manevî referansla ortaya çıkıp zaman içerisinde dünyevî alanlarda da faaliyet gösteren Senusîler’e benzeyen yapılanmalar olduğu gibi tamamen askerî ve idarî amaçlarla ortaya çıkan kişiler de olmuştur. Bu anlamda Afrika’ya Batı hücumu aynı zamanda yerel unsurların farklı şekillerde ancak aynı amaçla yani Batı düşmanlığıyla ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Batı hücumunun fiilen başladığı tarih olan 1880 sonrasında bölgede İngilizlere karşı Sudan Mehdîsi, Fransızlara karşı yine Bilad-us Sudan’da Rabih bin Fadlullah ortaya çıkmıştır.
Senusîleri bölgede meşgul eden bir diğer unsur da diğer tarikatlar olmuştur. Özellikle Ticanîler ve Cezayir Bölgesinde Kadirîler, Senusîlerin bölgede nüfuz kazanmalarına ve güçlenmelerine mani olmak istemiştir. Durumun böyle olmasında Senusîlerin bölgede izlediği örgütlenme yapısı ve bölgedeki üstünlüğü etkili olmuştur. Nitekim Senusîler, kendilerine intisap eden kişinin diğer tarikattan bağını koparması gerekliliğini şart koşmamışlardır. Bu durum zaman içerisinde diğer tarikatların Senusî gölgesinde kalmasına ve yeterince faaliyet gösterememesine sebep olmuştur. Bu yüzden bazı tarikat şeyhleri Senusîlerin bölgelerine girmeleri konusuna temkinli yaklaşmışlardır. Bu gizli rekabet hali zaman içerisinde Batılılar tarafından kullanılma konumuna gelmişse de bölgede çok büyük bir olumsuz etki uyandırmamıştır.159 Özellikle Fransa’nın tarikatlar üzerinden yerel unsurlardan müteşekkil bir yapıyla Senusîlerin meşgul etme girişimi bu anlamda sonuçsuz kalmıştır. Bu dönemde Senusî Tarikatı, diğer tarikatların bazı bölgelerde muhalefetine ve soğuk durmasına rağmen genel halkın desteğini alabilmiştir.
Rabih Devleti
1880-1900 yılları arasında İngiltere-Fransa arasında paylaşımı yapılan yerde kendisine ait müstakil devletini kuran Rabih, bu dönemde Afrika’nın işgalini geciktiren kişilerin önemlilerinden olmuştur. Rabih bin Fadlullah, 1846 yılında Hartum’da dünyaya gelmiştir. Rabih ile ilgili iki farklı söylenti mevcuttur. Bunlardan birisi Rabih’in çocuk yaşta köle olarak alınarak Zübeyir Paşa tarafından azat edilerek asker olarak yetiştirildiği yönündedir. Diğeri ise Sudanlı bir âlimin oğlu olduğu ve küçük yaşta babasını kaybettiğinden Mısır’da Sudan asıllı komutan olan Zübeyir Paşa’nın yanında yetiştirildiğidir. Bölgede iç istikrarın bozulması ve İngilizlerin Mısır’ı işgalinin ardından emrindeki askerlerle Sudan’a kaçmış ve burada askerî mücadeleye başlamıştır. Askerlik sanatını ve savaşmayı bilen Rabih, bölgede zaman içerisinde “hareket halinde bir devlet” kurmuştur.
Mısır’da önemli askerî ve idarî görevlerde bulunan Zübeyir Paşa, Darfur’un 1874’te Mısır idaresi altına alınmasına büyük katkıda bulunmuştur. Darfur’da komutan olan Zübeyir Paşa, 1875 yılında Darfur’da meydana gelen meseleler hakkında Kahire’ye şikâyette bulunmak için gittiğinde bölgede alıkonulmuş ve Darfur’a dönmesine izin verilmemiştir. Paşaya yapılan bu muamele onun nüfuzundan ve geçmişteki faaliyetlerinden kaynaklanmıştır. Bu anlamda Hidiv, onu Kahire’de tutmak suretiyle nüfuzunu önlemek istemiştir. Darfur’a geri gönderilmeyen Zübeyir Paşa’nın yerine oğlu Süleyman geçmişse de dönemin Sudan Valisi İngiliz Gordan Paşa, onu Bahru’l Gazel valiliğine göndermiştir. Süleyman gittiği bölgeden de azledilince kendisine bağlı 15 komutanla birlikte Mısır-İngiliz yönetimine cephe almışsa da zaman içerisinde teslim olmaya karar vermiştir. Rabih ve 5 komutan dışında teslim olan Süleyman’ın askerleri İngilizler tarafından kurşuna dizilmişlerdir.
İngiliz-Mısır yönetimin karşı savaşmayı göze alan Rabih, Zübeyir Paşa’nın ordusundan kalan 800 kişi ile mücadeleye başlamıştır. Bu mücadelede sürekli hareket halinde olmak durumunda kalan Rabih, bölgedeki askerî güç eksikliğinden istifade etmeyi bilmiştir. Çad Gölüne kaçan Rabih, özellikle Fransızların işgal yollarını kapatmayı bilmiştir. Bu dönemde bölgede yerel unsurlarla işbirliği arayışı içerisinde olan Rabih, İngilizlere karşı savaşan Sudan Mehdisi ile işbirliği yapmıştır. Bölgede askerî tecrübesi olan bir orduyla hareket eden Rabih, zaman içerisinde bölgede güçlenerek Çad Gölüne kadar hâkimiyet kurabilmiştir. Bu dönemde birçok yerel unsurla savaşmak suretiyle bölgede Banda, Dar Runga, Dar Kutî, Sara, Şari ve son olarak Bornu’yu ele geçirerek kendisine ait devleti kurabilmiştir.
Rabih’in bölgedeki savaşçı ve cesur faaliyetleri onun farklı şekilde isimlendirilmesini sağlamıştır. Batılılar Rabih için “Kara Napolyon” derken; Sadık el-Müeyyed Timurlenk benzetmesi yapmıştır. Stratejik dehası ve savaşçı kişiliğiyle Napolyon’a, savaş sistemi ile de Timurlenk’e benzetilmiştir zira Timurlenk de kendisi gibi gittiği yerlerden adam toplamak suretiyle ordusunu güçlendirmiştir. 1890lara gelindiğinde Rabih’in ordusu 20.000 üniformalı askeri bulmuştur. Sürekli silâhaltında bulunan kişilere ek olarak, ele geçirilen yerlerden da ganimet olarak birçok silah elde edilmiştir. Bu dönemde bölgenin en büyük Sultanlıklarından olan Sokoto Sultanlığı üzerine gitmeye karar vermişse de muvaffak olamamıştır.
Bölgede sürekli güçlenen Rabih, Batılılar tarafından etkisiz hâle getirilmesi gereken bir hedef hâline gelmiştir. Bu dönemde bölgede yerel emirliklerin de desteğini alan Fransa, ileri seviyedeki silahları ve mühimmatlarıyla Rabih’in ordusunu dağıtmayı başarmıştır. Savaşta Rabih öldürülürken, ordusu da dağıtılmıştır. Bu dönemde Rabih’in kurmuş olduğu ve sürekli genişlettiği devleti birkaç ay süresinde dağılmıştır. Bölgede ciddi bir direniş hareketinden kurtulan Fransa için bölgeyi sömürgeleştirmek daha kolay bir hale girmiştir. Rabih’in kurmuş olduğu ve devlet ve nüfuz sahibi olduğu alan kısmen Senusîlerin bölgedeki nüfuzuyla çatışmıştır. Nitekim Vaday Sultanlığı üzerinden Senusîlerin için önemli olan ticaret yolu Rabih tarafından bir müddet kapalı tutulmuştur. Özellikle Senusîlere intisap eden Vaday ve Bornu’da Rabih’in yapmış olduğu faaliyetler Muhammed Mehdi’yi rahatsız etmiştir. Bu anlamda 1895 yılında el-Hac İsa isimli bir tacir Mehdî Senusî tarafından Rabih ile görüşmek üzere Dikva’ya gönderilmiştir. Bölgede barışın ve birliğin önemini ve aynı zamanda kapanan ticaret yolunun tekrar açılması kendisine söylenmişse de istenilen netice alınamamıştır. Bu bağlamda 1896 yılında ise Muhammed es-Sünni bölgeye gitmiştir. Burada Muhammed Mehdi’nin sözlerinin ciddiye alınmasını ve Allah’ın yolundan sapılmaması gerektiğini kendisine iletmiştir. Rabih, Senusî temsilcilerini iyi karşılamış ve onların dediklerini yapmaya çalışmıştır. Bu anlamda Rabih, 1896 yılında ticaret yollarının tekrar açılmasına izin vermiştir. Bazı kaynaklara göre ise, Rabih, bu görüşmeler ve ilişkilerden sonra Senusîlerle işbirliği yapmak suretiyle Fransızlara karşı savaşmıştır. Bu savaşta Türk Bayrağını kullanması ve açması bu kanaatin oluşmasında en önemli etken olmuştur.
Sudan Mehdisi
Uzun yıllar Afrika’da Osmanlı hâkimiyeti altında yaşayan yerel halk tarafından Osmanlı idaresine karşı isyanlar ve itirazlar olsa da bu isyanlar, daha çok bölgesel ya da belli başlı kabilelere münhasır kalmıştır. Osmanlı’nın İslam Devleti olması ve hâkim olduğu Müslüman beldelerde İslamî hayata münasip tarzda siyaset izlemesi Müslüman çoğunluğun Osmanlı’yı kabul etmesinde önemli bir etken olmuştur. Ancak İngiliz ve Fransız işgalinin bölgede bir tehdit olarak ortaya çıkması sonucunda bölgede yerel unsurda dinî referanslı ayaklanmalar ve isyan hareketleri meydana gelmiştir. Bunlardan en önemlisi olan Senusî tarikatının yanı sıra; Doğu Sudan’da Muhammed Ahmed isminde Mehdîlik ve İslam Devleti liderliği iddiasında bulunan bir zat İngiliz işgaline karşı ortaya çıkmıştır.
1842 yılında Sudan’ın Dongola Vilayetinde Lebeb adasında doğan Ahmed, dindarlığı ile bilinen köklü bir aileden gelmiştir. 1861 yılında temel öğrenimini tamamlayan Ahmed, dönemde revaçta olan el-Ezher yerine tarikata girmeyi kendisine münasip görmüştür. Semmaniye Tarikatına intisap eden Ahmed, burada eğitimini tamamladıktan sonra irşad vazifesine başlamış; 1870’te Eba Adasında kendi tarikatını kurmuştur. Kısa zamanda takvası ve zühdüyle yerel halkın dikkatini çekmek suretiyle bölgedeki nüfuzunu arttırmıştır. 1871’de şeyhini bulunduğu yere çağırtmış ve kendisine tabi olmasını istemiştir. Bunun üzerine şeyhiyle irtibatı kesilirken, diğer Semmanî şeyhi olan Veddüzeyn el-Kureyşî tarafından kendi bölgesine davet edilmiştir. Burada faaliyetlerine devam eden Ahmed, burada şeyhinin ani ölümünün ardından tarikatın başına geçti ve bölgedeki müridleri kendisine bağlamıştır. Bu dönemde nüfuzunu arttıran Ahmed, bölgedeki bazı kabileleri de kendisine bağlamıştır.
Eba’ya tekrar dönen Ahmed, bu dönemde Mehdiyyet makamıyla daha çok ilgilenmeye başlamıştır. Kendisinin beklenen Mehdi olduğunu ve Hz. Peygamberin bunu müjdelediğini bildirmiştir. Bölgede zaman içerisinde kendisine intisap edenlerin sayısı artarken siyasî olarak da tehlike arz etmiştir. 1881’den itibaren bölgedeki otoritelere ve tarikatlara mektuplar yazıp kendisine intisap edilmesi gerekliliğini ve kendisinin ilahî vazifelerle kuşatıldığını bildirmiştir. Bu dönemde Osmanlı İdaresi tarafından ilk anda ciddiye alınmayan Sudan Mehdisi, söylemleri ve halk üzerindeki tesirleriyle bölgede Mısır için ciddi bir tehdit haline gelmiştir. Yerel halkı Türklere ve İngilizlere karşı örgütleyen Ahmed, bir yandan da cihad çağrısında bulunmuştur. Osmanlı’nın bölgeye gönderdiği kişilerin nasihatlerini ciddiye almayan Ahmed, bölgeye gönderilen Osmanlı askerlerini birçok kez yenilgiye uğratmıştır. Bölge halkını örgütleyen ve cihad çağrısında bulunan Mehdi, İngiliz-Mısır ortak koalisyonunu yenerek bölgede hâkimiyet kurmuş ve şöhretini geniş alanlara yaymıştır. Bu durum yerel halkın kendisinin Mehdi olduğunun kabulünü sağlamıştır.
Sudan Mehdisinin savaşlardan muzafferiyetle ayrılması ve ganimetleri arttırmasının yanı sıra şehirlerde de üstünlük kurarak Mısır idaresini buradan çıkarması Mısır’da emelleri olan İngilizleri de endişeye sevk etmiştir. 1883’te ciddi bir kuvvetle Mehdi’nin üzerine giden Komutan Hicks komutasındaki ordu mağlup edilirken Hicks dâhil 250 asker de ölmüştür. İngilizlerin tüm saldırılarına karşı koyan Mehdi Hareketi, bölgede Sevakin dışında bütün bölgelerde hâkimiyet kurabilmiştir. Bölgede görevlendirilen Gordon Paşa, 8000 kişilik orduyla Mehdi Hareketinin üzerine gitmişse de yine mağlup olmuştur. Bunun üzerine Ahmed, Hartum’u ele geçirmiştir. Bölgede Kızıldeniz’den Darfur’a, Dongola’dan Bahr-ul Gazel’e kadar olan alanda hâkimiyet kurmuştur.
Geleneksel tasavvuf anlayışı içerisinde hareket eden Ahmed, zaman içerisinde içsel ve uhrevî olan düşüncelerini dünyevî ve sosyal bir hareket içerisinde eritmeyi amaçlamıştır. Bu doğrultuda kurmuş olduğu devlet için hazine kurdururken zekât ve vergi toplamıştır. Aynı zamanda para bastıran Mehdi, ganimetlerin beşte birisini kendisine alırken diğer kısmını da paylaştırmıştır. Bu anlamda Hz. Peygamber Dönemini esas alan Ahmed, Kur’an’ı ve Sünnet’i esas almak suretiyle bir düzen inşa etmek istemiştir. 1885 yılında aniden hastalıktan ölen Mehdi’nin hemen ardından Abdullah et-Teaşi’ye geçen idare, 1898 yılına kadar devam etse de İngiliz ve Fransız politikalarına karşı dayanamamıştır. Uzun yıllar manevî olarak da etkisini gösteren Mehdiyyet hareketi Sudan’ın milli bilincinin oluşmasında önemli bir rol oynamıştır.
1881’de önemli bir güç olarak ortaya çıkan ve Mehdilik iddia eden Ahmed ile Senusî tarikatı arasında ciddi yakınlaşma olmasa da Muhammed Mehdi es-Senusî, Ahmed tarafından birçok kez kendisine tabi olunması yönünde mektuplar almıştır. Kendisinin zamanın beklenen kişisi olduğunu rüyalara dayanarak anlatan Ahmed, Senusîlere maddî ve manevî anlamda işbirliği teklif etmiştir. Mektubunda ancak kendisi sayesinde İslam’ın kurtulacağını belirten Ahmed, bu durumun bütün Müslümanlara bildirilmesini Hz. Peygamber’in kendisine bildirdiğini söylemiştir. Bu anlamda bir yandan kendisinin bölgede maddî-manevî en güçlü şahıs olduğunu belirtirken bir yandan da kendisine ittiba etmenin kaçınılmaz olduğundan bahsetmiştir. Nitekim mektubunda “Ben Allah’ın ve Peygamberi’nin ilhamını alırken, hep seni düşünüyor ve Hz. Peygamber de vezir ve yardımcılarımdan birisinin sen olduğunu bildiriyordu. Sonradan manevî bir işaretle Hz. Peygamber’in ve aralarında yardımcılarımın bulunduğu, Hz. Peygamber’in manevî evlatlarının yer aldığını gördüm. Yardımcılarımdan birinin Hz. Ebubekir’in makamında, diğerinin Hz. Ömer’in makamında oturduğunu fakat Hz. Osman’ın makamının boş olduğunu ve Peygamberimizin şöyle dediğini işittim: “Bu makam Senusî’nin oğlunundur. Hemen ya da daha sonraki bir zamanda kendisi gelinceye kadar burası boş kalacaktır.” Yardımcılarımdan birini de Hz. Ali’nin makamına oturttu. Allah hepsinden razı olsun.” sözlerini Senusî’ye ithafen söylemiştir. Muhammed Mehdi, ağırbaşlılığı ve hikmetli duruşu sebebiyle bu mektuba ciddi mukabelede bulunmamıştır ve ciddiye almamıştır. Her ne kadar Sudan Mehdisinin yardımcısı Senusî şeyhi ile görüşmeye gitmişse de bu işbirliği çabaları sonuçsuz kalmıştır.
Yararlanılan Kaynaklar
Salih Emre Özdemir, II. Abdülhamid’in İttihad-ı İslam Siyasetinde Tarikatlerin Rolü: Senusi Tarikati Örneği
Abdurrahman Çaycı, Büyük Sahra’da Türk-Fransız Rekabeti (1858-1911)
Sadık el-Müeyyed, Afrika Sahrâ-yı Kebirinde Seyahat
Ahmed Hilmi, Senusîler ve Sultan Abdülhamid
Corci Zeydan, İslam Uygarlıkları Tarihi
Kadir Özköse, Muhammed Senusî: Hayatı, Eserleri, Hareketi
Nicola Ziadeh, Tasavvuf ve Siyaset Hareketi: Senusîlik
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Salih Emre Özdemir’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Büyük Ortadoğu Projesi Ve Arap Baharı'yla Pazarlanan Demokrasinin Mahiyeti

Afganistan ve Irak müdahalelerinin ardından Ortadoğu’nun gerek siyasi kültüründe gerekse siyasi görüntüsünde önemli değişiklikler yapmayı öngören Büyük Ortadoğu Projesi genel olarak bölge genelinde radikalizmin pasifize edilerek demokrasinin işler kılınması üzerine hazırlanmıştır. Bu şekilde sert güç kullanımının yanı sıra yumuşak güç kullanımı da dahil Amerikan karşıtlığının engellenmesi öngörülmüş ve anti-demokratik unsurlardan beslenen terör tehdidinin ortadan kaldırılması amaçlanmıştır. Bu doğrultuda alt başlıklarda daha net anlatılacağı üzere gerek siyasi gerekse sosyo-ekonomik inisiyatifler alınmış ve projenin öngördüğü dönüşümler gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Nitekim bu doğrultuda ilk olarak Ortadoğu coğrafyasını kapsayacak şekilde 22 Ortadoğu ülkesinde batılı tarzda demokrasilerin kurulması amaçlanmış, ardından projeye Kuzey Afrika ülkeleri, Kafkasya ülkeleri ve Orta Asya Türk Cumhuriyetleri de dahil edilerek kapsam genişletilmiştir. Bu bağlamda proje sırasıyla Büyük Ortadoğu, Genişletilmiş Ortadoğu ve Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi adlarını almıştır. Projenin bölgesel anlamda uygulanması dört kategoride düşünülmüştür.
Birinci kategoride terörizme destek verdiği belirtilen otoriter devletler yer almaktadır ki Afganistan ve Irak müdahalelerinin bu bağlamda değerlendirilmesi mümkündür. İkinci kategorideki devletler yine otoriter ve Batı’nın değerlerine karşı çıkan devletlerdir ki İran, Suriye, Libya bu ülkelerdendir. Bu doğrultuda proje kapsamında değişim bu ülkeler için de söz konusudur. Üçüncü kategorideki devletler yine otoriter ancak tehdit unsurunun düşük olduğu devletlerdir. Ortadoğu’nun diğer ülkeleri, Orta Asya ve Kafkasya ülkeleri bu kategoriye dahildir. Dördüncü ve son kategoride ise model ülke olarak Türkiye yer almaktadır. Çünkü bölgesel işbirliğine gitme zaruriyetinden hareketle bölge genelinde stratejik bir pozisyona sahip olan ve doğu-batı sentezini gerçekleştirebilmiş bir Türkiye ile ilişkiler de bu bağlamda önemli görülmüştür. Nitekim hem Müslüman hem de batılı bir Türkiye’nin Ortadoğu ülkeleri için rol model olup olmayacağı bu sebeple gündeme gelmiştir. Bölge genelinde radikalizmle mücadele açısından ılımlı İslam söylemi de bu doğrultuda gündeme gelmiştir. Aşırılığa kaçan ve şiddet eylemlerine dönüşme konusunda kırılgan olan radikal İslam anlayışından ziyade batılı değerlere karşı katı olmayan ve demokratik değerleri benimsemiş daha ılımlı bir yönetim yaklaşımının hem bölgesel barış ve işbirliği açısından hem de ABD’nin bölgesel mevcudiyetinin sürdürülebilirliği açısından daha uygun olacağı anlayışı projenin nihai hedefi olarak görülmüştür. Bu doğrultuda ABD Müslüman ülkeler ile Batı toplumu arasındaki önyargıları ortadan kaldırma bağlamında Türkiye ve İspanya’nın öncülüğünde başlatılan ve BM’nin de desteklediği Medeniyetler İttifakı projesini de desteklemiştir.
Büyük Ortadoğu Projesi’nin tam olarak hangi ülkeler için öngörüldüğü açık şekilde belirtilmemişse de 22 Arap ülkesine ilaveten Türkiye, Pakistan, İsrail, Afganistan’ın da bu kapsam dahilinde olduğu ifade edilmektedir. Nitekim ABD Dışişleri Bakanlığı kaynaklarınca hazırlanan projenin Şubat 2004’te Arapça yayın yapan El-Hayat gazetesinde kapsamının bu yönde olduğuna dair haber yapılmıştır. Aşırılığın önlenmesi, uluslararası suç ve kaçak göçlerle mücadele, serbest piyasaya geçiş, insan haklarının geliştirilmesi ve sivil toplumun güçlendirilmesi projede dahil olan bölge ülkelerinde hedeflenen kriterlerdendir. Bu doğrultuda da belirlenen hedeflerin somuta dökülmesi açısından siyasi girişimlere önem verilmiştir.
Büyük Ortadoğu Projesi Kapsamında Siyasi Girişimler
Teorik altyapısı George W. Bush yönetiminde yeni muhafazakarlar tarafından hazırlanan ve Irak’ın işgalini takiben Kasım 2003’te Genişletilmiş Ortadoğu İnisiyatifi adıyla dile getirilen Büyük Ortadoğu Projesi daha önce de belirtildiği gibi genel olarak Ortadoğu bölgesinde demokratik rejimler kurma düşüncesinden hareketle gündeme gelmiştir. Projenin çıkış noktasını ise 2002 ve 2003 yıllarında yayınlanan BM Gelişim Programı dahilinde hazırlanan Arap İnsani Gelişmişlik Raporu oluşturmaktadır. Raporda özellikle Ortadoğu dünyasında demokrasi eksikliğinden, eğitim seviyesinin düşüklüğünden, insani gelişmişliğin, insan haklarının ve kadın haklarının düşük seviyede olduğundan bahsedilmekte, bu durumun da gerek ABD’nin gerekse Avrupa devletlerinin ulusal çıkarlarını olumsuz yönde etkilediği belirtilmektedir. Bu doğrultuda tezin ilerleyen bölümlerinde daha net değinileceği üzere rapor genel olarak özgürlük, eğitim ve kadın haklarının güçlendirilmesi eksikliği başlıkları altında yukarıda belirtilen sorunlardan bahsetmektedir. Bu eksikliklerin de sonuç olarak aşırılık faaliyetlerinin yanı sıra terörizm sorunun ortaya çıkmasına neden olduğu belirtilmekte, bu durumdan hareketle de bölge genelinde demokrasinin yayılmasının elzem olduğunun altı çizilmektedir.
ABD uluslararası anlamda destek sağlamak amacıyla da Haziran 2004’te Georgia Eyaleti’ne bağlı Sea Island’da G-8 ülkeleriyle düzenlenen toplantıda orijinal adı Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika İnisiyatifi olan projesini katılımcı ülkelere sunmuştur. Ancak ABD’nin Ortadoğu bölgesiyle ilgili başlatmış olduğu bu inisiyatif aslında 11 Eylül 2001’den beri başlatılan girişimlerin üçüncüsüdür ve Dışişleri Bakanlığı’nın Yakındoğu İlişkileri Bürosu’nda geliştirilmiştir. İlk olarak Aralık 2002’de Büyük Ortadoğu Projesi’nin de öncülü olan ve bu doğrultuda da sosyal, ekonomik ve kültürel anlamda bazı girişimlerin zeminini hazırlayan Ortadoğu Ortaklık İnisiyatifi kamuoyuna duyurulmuş, ardından da Şubat 2003’te Birleşik Devletler- Ortadoğu Serbest Ticaret Bölgesi gündeme gelmiştir. Bu süreci takiben ABD başlatmış olduğu inisiyatifleri kalıcı hale getirebilmek ve diğer aktörlerin de desteğini sağlamak için Haziran 2004’teki G-8 toplantısında projesinin dayanak noktasını oluşturan Arap İnsani Gelişmişlik raporunu katılımcı ülkelere sunmuştur. Düzenlenen toplantıya G-8 ülkelerinin yanı sıra Afganistan, Cezayir, Bahreyn, Ürdün, Tunus, Türkiye ve Yemen ülke liderleri de katılmış, ana konu olarak Ortadoğu İnisiyatifi görüşülmüştür. Ayrıca Gana, Güney Afrika, Senegal, Nijerya ve Uganda liderlerinin de katılacağı belirtilmiş, Afrika da dahil olmak üzere bölge ülkelerinden demokrasinin yayılması ve bölgesel kalkınmanın sağlanması konusunda destekleri istenmiştir. G-8 ülkeleri ve diğer katılımcı ülkeler ile yürütülen bu toplantıda Genişletilmiş Ortadoğu İnisiyatifi’nin kapsamı Afrika ülkelerini de dahil olacak şekilde esnetilmiş ve projenin yeni adı Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika İnisiyatifi olmuştur. Proje bu haliyle bir önceki planlamadan daha esnek bir tutum benimsemiş, Irak’ta devam eden savaş ortamının ve İsrail-Filistin anlaşmazlığının sonlandırılması gerektiği yönünde bir anlayış dile getirilmiştir. Nitekim İsrail-Filistin meselesi çözüme kavuşturulmadan Ortadoğu’da barışın ve reform hareketlerinin gerçekleştirilmesinin zor olduğu belirtilmiş, Irak halkına ve dönemin Irak geçici yönetimine destek verilmesi gerektiği ifade edilmiştir.

Demokrasinin yayılması konusunda serbest seçimlerin gerçekleştirilmesi, kadınların siyasi hayata katılımının sağlanması, basın özgürlüğü, parlamenter değişim şeklinde somut önerilerin dile getirildiği toplantıda bölge genelinde gelişen demokrasinin gerek ABD’nin gerekse AB’nin çıkarlarına olacağı vurgulanmıştır. Ek olarak toplantıda proje ile ilgili uzun soluklu demokrasi hedefinin tesis edebilmesi ve projenin kurumsallaşabilmesi için beş ana bileşen öngörülmüştür. Gelecek için Genişletilmiş Ortadoğu Forumu ile hedeflenen reformların tartışılması ve devletlerarası işbirliğinin sağlanması için düzenli bir ortam düşünülmüştür. Foruma ayrıca iş dünyası ve sivil toplum örgütlerinin de katılımının sağlanması amaçlanmıştır. Genişletilmiş Ortadoğu Demokrasi Yardım Grubu ile demokrasinin inşası için sivil toplum örgütlerinin Amerikan ve Avrupalı kuruluşlarca desteklenmesi ve koordine edilmesi gerektiği belirtilmiştir. Demokrasi için Genişletilmiş Ortadoğu Kuruluşu ile Ortadoğu’da demokrasinin çok taraflı kuruluşlarla sağlanmasına odaklanılacaktır. Proje kapsamında öngörülen diğer inisiyatifler ise Ortadoğu Okuryazarlık Kuruluşu ve G-8 Mikrofinans Pilot Projesi’dir. Görüldüğü üzere projenin sadece ABD’nin inisiyatifinde gerçekleştiği görüntüsünün oluşmamasına özen gösterilmiştir ki Avrupa ülkelerinin yanı sıra bölge ülkelerinin de reform hareketleri noktasındaki kararlılığı bu durumu gösterir mahiyettedir.
Demokratik gelişmenin amaçlandığı bölge üzerine gerçekleştirilen toplantıda daha önce de değinildiği gibi bölgesel işbirliği önemli görülmüş, bu doğrultuda da Türkiye dönemin koşullarında model bir ortak olarak görülmüştür. Nitekim Batı ile arası iyi olan ve Müslüman bir nüfusa sahip ılımlı bir Türkiye projenin bölge ülkeleri üzerinde etkili olması açısından önemli görülmüş, bu bağlamda dönemin hükümeti ve başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın pozisyonu da yapıcı olarak değerlendirilmiştir. Bu bağlamda ılımlı İslam’ın desteklenmesi demokratik hedeflerin yerine getirilmesi ve terörizme karşı savaşın kazanılması noktasında önemli görülmüştür. Toplantıda bu bağlamda demokratik hedeflerin işlerliği açısından Türkiye’nin Yemen ve İtalya ile eş başkanlığını yürüteceği Demokrasi Yardım Diyaloğu oluşturulmuştur. Bu oluşumun demokratik gelişmenin sağlanması açısından hükümet temsilcileri ve sivil toplum kuruluşlarının işbirliğinin geliştirilmesi konusunda aracılık faaliyetlerini yürütmesi öngörülmüştür. Toplantıya Türkiye ile birlikte katılan diğer Müslüman ülkelerin de bölgesel ortaklık konusundaki olumlu tepkileri demokratikleşme düşüncesinin bölgesel anlamda kabul görmesi bakımından önemli görülmüştür. Demokratik kurumların desteklenmesi, demokratik anlamda yeni programların başlatılması ve bu bağlamda hükümetler ile sivil toplum kuruluşları arasında koordinasyon vazifesi gören Demokrasi Yardım Diyaloğu ilk faaliyetini Türk Dışişleri Bakanlığı’nın öncülüğüyle Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etütler Vakfı (TESEV) ile birlikte Haziran 2005’te İstanbul’da gerçekleştirmiştir. Aralık 2004’te ise yukarıda belirtilen proje bağlamında bileşenlerden olan Gelecek için Genişletilmiş Ortadoğu Forumu kapsamında Fas’ın Rabat kentinde siyasi, ekonomik ve sosyal reformlara yönelik değerlendirmelerin yapıldığı toplantı gerçekleştirilmiştir. Bu doğrultuda genel olarak değerlendirilecek olduğunda Büyük Ortadoğu Projesi’nin ABD’nin inisiyatifinde gündeme geldiğini ancak G-8 ülkelerinin de desteğinin alınmasıyla çok taraflı bir görünüm kazandığını belirtmek mümkündür. Nitekim her ne kadar G-8 toplantısında ABD’nin önerisiyle gündeme gelse de proje katılımcı tüm ülkelerin desteğiyle uygulamaya geçmiş, ayrıca bölge ülkelerinin de girişimleriyle proje işlerlik kazanmıştır.
Sosyo-Ekonomik Bağlamda Büyük Ortadoğu Projesi
Kapsamının Kuzey Afrika, Kafkasya ve Orta Asya ülkelerinin de katılımıyla genişletildiği Büyük Ortadoğu Projesi sadece siyasi anlamda önlemleri içeren bir proje olmaktan ziyade içerisinde sosyal, kültürel ve ekonomik konuları da barındıran bir oluşumdur. Nitekim daha önce de belirtildiği gibi ilgili coğrafya genelinde baş gösteren gerek iktisadi gerekse sosyo-kültürel sorunlar demokrasi mekanizmasının da işlememesiyle radikalizm şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle ABD kendi karşıtlığının da artmasına neden olan bu sorunlar karşısında demokratik kurumların güçlendirilmesiyle beraber iktisadi ve sosyo-kültürel kalkınmanın gerçekleşmesi gerektiği düşüncesinden hareketle projenin bu yönünün de üstünde önemle durmuştur. İktisadi anlamda kalkınan ülkelerde sosyal ve kültürel anlamda gelişmenin de sağlanmasıyla demokrasinin daha sağlıklı işleyeceği ve radikalizmin ortadan kalkabileceği düşüncesi ABD’nin olduğu kadar diğer aktörlerin de önem verdiği bir konu olmuş, bu bağlamda da Büyük Ortadoğu Projesi çok ortaklı bir şekilde işlerlik kazanmıştır. Büyük Ortadoğu Projesi daha önce de belirtildiği gibi ortaya çıkış noktası olarak 2002-2003 tarihli BM Arap İnsani Gelişmişlik Raporu’nu baz almakta ve bu raporda belirtilen sorunlar üzerine ABD’nin G-8 toplantısında katılımcı ülkelere sunduğu çözüm önerilerine dayanmaktaydı. Nitekim raporda coğrafya genelinde kötü ekonomik koşullardan, eğitim seviyesinin yetersizliğinden ve demografik dezavantajdan bahsedilmekteydi. Projenin başarıya ulaşabilmesi açısından siyasi gelişmeleri de destekleyecek en önemli konu olarak görülen sosyo-ekonomi, demokratikleşme hamlesinin kalıcılığı bağlamında da öne çıkmıştır. Sosyal, kültürel ve ekonomik anlamda kalkınan ülkelerin gerek ABD gerekse diğer Batılı ülkeler ile daha sağlıklı ilişkiler kurabileceği düşüncesi bu bağlamda önemli görülmüştür. Bu doğrultuda sivil toplumun güçlendirilmesi, eğitim reformu ile okuma-yazmanın arttırılması, kadın haklarının geliştirilmesi, ticaret ve finans sektörlerinin uluslararası ticarete entegrasyonu ve buna bağlı olarak da serbest ticaretin geliştirilmesi proje bağlamında üzerinde önemledurulan konular olmuştur.
ABD’nin Arap İnsani Gelişmişlik Raporu’na istinaden G-8 ülkelerine sunduğu taslakta proje dahilindeki 22 Arap ülkesinin gayrı safi milli hasılasının toplamının İspanya’nınkinden düşük olduğu, yetişkin Arapların yüzde 40’ının (bu oran 61 milyona denktir ve bunun 3’te 2’si kadındır) okuma-yazma becerisine sahip olmadığı, yıllık 6 milyon kişiye iş sahası yaratılması gerektiği dile getirilmiştir. Ayrıca sadece 1.6 milyon kişinin internet erişimine imkanı olduğu ve bunun dünyanın en düşük ortalaması olduğu belirtilmiş, kadınların sadece yüzde 3.5’inin Arap ülkelerindeki parlamentolarda temsil edildiğinin ve genç nüfusun yüzde 51’inin çoğunlukla ABD ve Avrupa ülkelerine göç etmek istediklerinin altı çizilmiştir. Bu durumdan hareketle Büyük Ortadoğu Projesi taslağı ile G-8 ülkelerine bölge genelinde başta ekonomik ve sosyal olmak üzere her alanda reform hareketlerinin teşvik edilmesi konusunda tavsiyelerde bulunulmuş, uzun vadeli ortaklığın altı çizilmiştir. Reform hareketlerinin gerçekleştirilmesi konusunda ilgili taslakta demokrasinin yayılması açısından somut öneriler sunulmuştur. Bağımsız medyanın geliştirilmesi, sivil toplumun her alanda desteklenmesi gerektiği, bu doğrultuda G-8 ülkelerinin finansdesteği sağlayabileceği, Batılı sivil toplum örgütlerinin gerek teknik gerekse eğitimsel anlamda yardımcı olabilecekleri belirtilmiştir. Bu bağlamda bölge genelinde bugüne kadar ön plana çıkmayan ya da çıkamayan sosyal yapıları destekleyerek tabansal anlamda destek bulmayı amaçlayan ABD ve G8 ülkeleri bu nedenle projenin sosyal yönüne önem vermişlerdir. Nitekim proje bağlamında toplumsal tabanın oluşması açısından sivil toplum önemli bir aktör olarak görülmüş, bu nedenle de gerek finansal gerekse teknik ve eğitimsel anlamda desteklenmiştir. Yerel yönetimler, kadın platformları, gençlik yapılanmaları bu doğrultuda ön plana çıkan hedef kitle olmuştur. Daha önce belirtildiği gibi Demokrasi Yardım Diyaloğu’nun eş başkanlığını yürüten Türkiye’nin İstanbul’da TESEV ile gerçekleştirdiği toplantı bu amaçladır. Toplantıya yirmi farklı ülkeden elliye yakın Ortadoğulu ve Kuzey Afrikalı kadın katılmış, bu sayede de kadınların sivil toplum alanında öne çıkması amaçlanmıştır.

Büyük Ortadoğu Projesi’nin uzun vadeli hedeflerinin başarıya ulaşması açısından en önemli konulardan biri de eğitim üzerine olmuştur. Nitekim siyasi temsil konusu üzerindeki en büyük engellerden olan okuma-yazma konusunda strateji geliştirme amacında olan Ortadoğu Okuryazarlık Kuruluşu da bu bağlamda gündeme gelmiştir. Bu doğrultuda eğitim reformu ile toplamda 20 milyon kişiye okuma-yazma öğretilmesi, dijital bilgi inisiyatifi, iş dünyası eğitimi inisiyatifi gibi önlemlerle de bölgenin modern dünyaya adapte olabilmesi öngörülmüştür. Bu bağlamda Türkiye’nin yine Demokrasi Yardım Diyaloğu inisiyatifiyle Cezayir’de gerçekleştirdiği Cezayir Okur-Yazarlık Çalıştayı da proje bağlamında eğitime verilen önem üzerine olmuştur. Büyük Ortadoğu Projesi’nin ekonomi ayağında ise demokratik gelişme ve kalkınma arasında yakın ilişki görüldüğü için önemle durulmuştur. Bölge genelinde ekonomik fırsatları genişletme amacıyla G-8 ülkelerinin ekonomik büyümeyi finanse etmesi gerektiği, mikrofinans kurumlarının sayısının arttırılması ve özellikle de kadın girişimcilerin ekonomik hayata katılımı konusunda teşvik edilmesi gerektiği dile getirilmiştir. Bu noktada hedeflerin gerçekleştirilebilmesi için Büyük Ortadoğu Finans Kuruluşu ve Büyük Ortadoğu Kalkınma Bankası’nın kurulması öngörülmüştür. Ayrıca G-8 Mikrofinans Pilot Projesi de bu bağlamda gündeme gelmiştir. Bu proje ile bölge genelinde yeni kurulan küçük işletmelerin desteklenmesi düşünülmüştür. 1 Ekim 2004’te Washington’da G-8 ülkeleri ve Büyük Ortadoğu Projesi bağlamında gerçekleştirilen Maliye-Ekonomi Bakanları toplantısında proje bağlamında hedefler yeniden görüşülmüştür. Bu bağlamda G-8 Reform Destekleme Planı çerçevesinde bölge genelinde piyasa ekonomisine geçiş konusundan reformların gerekliliği dile getirilmiştir. Ayrıca toplantıda özel sektörün ve KOBİ’lerin desteklenmesi amacıyla Uluslararası Finans Kurumu bünyesinde ortak bir havuz oluşturulması kararlaştırılmış ve ilk aşamada da 32,4 milyon dolarlık yardım taahhüdü alınmıştır. İlaveten serbest piyasaya geçiş ve bölgenin uluslararası piyasaya entegrasyonu, bölgeye yabancı yatırımların çekilmesi, bölge içi yatırım ve ticaret hacminin arttırılması ve kadınların ekonomik hayata katılımın sağlanması konusunda kararlar alınmıştır.
Bölge genelinde özgürlük-serbestilik konusundaki eksiklikle mücadele için de ABD’nin ve diğer aktörlerin çalışmaları olmuştur. Nitekim 2003 yılındaki Freedom House raporlarına göre bölgedeki tek özgür-hür devletin İsrail olduğu, sadece dört devletin de kısmen özgür olduğu, ayrıca Arap dünyasının da dünyanın yedi bölgesi içinde özgürlüklerin en az olduğu bölge olduğu belirtilmiştir. Demokrasinin bölge genelinde gelişmesinin önündeki bu durum karşısında ise ABD sadece Irak için 2004 yılının ilk altı ayında 458 milyon dolarlık bir kaynak ayırdığını ifade etmiştir. Bu doğrultuda söylemek mümkündür ki gerek ABD açısından gerekse diğer G-8 ülkeleri açısından bölgenin demokratikleşmesi yönündeki hedeflerin gerçekleşebilmesi ekonomik reformlardan eğitim alanındaki dönüşümlere, kadınların siyasi ve ekonomik hayatta girişimlerinin desteklenmesinden sivil toplumun ve yerel işletmelerin desteklenmesine dek uzanan reformlar bütünü ile ilişkilidir. Bu nedenle de projenin sosyo-ekonomik yönü bölge genelindeki sürdürülebilirliğin ve toplumsal kabulün devamı açısından büyük önem arz etmektedir.
Büyük Ortadoğu Projesi’nin Askeri Boyutu
Yenilenmiş haliyle kapsam açısından Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerini de içine alan Büyük Ortadoğu Projesi bağlamında askeri boyut büyük önem arz etmektedir. Nitekim demokratik reformların gerçekleşmesinin öncesinde askeri anlamda güvenliğin sağlanması gerektiği düşüncesi projenin askeri inisiyatifini de ön plana çıkarmıştır. Bu bağlamda ortaya çıkan askeri partner ise NATO olmuştur. Nitekim Soğuk Savaş sonrası özellikle Sovyetler Birliği’nin etki alanında olan bölgeleri kazanma stratejisi izleyen NATO’nun 11 Eylül saldırıları sonrası Afganistan’da etkili şekilde Irak’ta ise sınırlı olarak hareket etmesi bu ortaklık doğrultusunda olmuştur. Nitekim ABD’ye yönelik saldırıların ardından NATO Antlaşması’na istinaden ortaklarına yapılan saldırının tüm üye ülkelere yapılmış farz edildiği düşüncesinden hareketle özellikle Afganistan’da ABD ve NATO birlikte hareket etmiştir. Ancak Irak’ta ise özellikle Almanya ve Fransa’nın çekinceleri doğrultusunda NATO’nun sınırlı mevcudiyeti söz konusudur. NATO’nun bu bölgede faaliyetlerinin meşruiyetine bakılacak olduğunda ise örgütün Soğuk Savaş sonrasını takiben başlatmış olduğu inisiyatifler ön plana çıkmaktadır. NATO’nun 1990’lı yıllarda başlatmış olduğu iki önemli ortaklık stratejisi kapsamının genişlemesine neden olmuş ve kısmen de başarılı olmuştu.
Bunlar özellikle eski Sovyet Bloğu ülkeleri olan Orta ve Doğu Avrupa ülkelerini içerisine alan Barış için Ortaklık stratejisi ve Akdeniz bölge ülkelerini içerisine alan Akdeniz Diyaloğu’dur. Nitekim NATO Barış için Ortaklık ile üye sayısını 16’dan 26’ya çıkarmayı başarmıştır, ancak aynı başarıyı Akdeniz Diyaloğu ile yakalayamamıştır. Neden olarak ise özellikle Filistin-İsrail konusu başta olmak üzere bölgede istikrarın sağlanması konusundaki başarısızlık, katılımcı ülkelerin evrimini teşvik etme sürecinin iyi yönetilememesi olarak söylenebilir. Bu nedenle organizasyonun Ortadoğu bölgesi ile ilişki kurabilecek bir diyalog stratejisi geliştirmesine rağmen başarılı olamadığı görülmektedir. Nitekim terör tehditlerinin bu bölgeden gelmesi de Akdeniz Diyaloğu’nun başarısızlığı olarak gösterilebilir. Ancak 11 Eylül 2001 tarihi ise NATO’nun görev sahasının genişlediği bir tarih olmuş, bu tarihten itibaren NATO ve ABD bölgede koordineli hareket etmiştir. Nitekim 11 Eylül saldırılarının ardından ABD NATO’ya başvurmuş, NATO Antlaşması’nın 5. Maddesine istinaden bir ittifak üyesi olarak saldırıya uğradığını ve savunma konusunda diğer üye ülkelerin de harekete geçmesi gerektiğini dile getirmiştir.
Bu doğrultuda da 7 Ekim 2001’de NATO kuvvetleri ve ABD Afganistan’a birlikte müdahale etmiştir. Bu tarihten itibaren de mevcut stratejiler gereği olağan etki alanı dışında olan Ortadoğu bölgesi terörizmle mücadele doğrultusunda resmen NATO’nun kapsamına girmiştir (Deniz 2012: 363-364). NATO’nun terörle mücadele adına en önemli dönüşüm yaşadığı tarih ise 21-22 Kasım 2002 olmuştur. Nitekim bu tarihlerde Prag’da düzenlenen NATO zirvesinde terörizmle etkin mücadele adına Prag Yetenekler Mutabakatı, Sivil Acil Eylem Planı, Terörizme Karşı Ortaklı Eylem Planı, NATO Müdahale Kuvveti ve Terörizmle Mücadele Askeri Konsepti oluşturulmuştur. Ayrıca Irak konusunda da BM ile uyumlu hareket edileceğinin ve Irak’a olan desteğin süreceğinin altı çizilmiştir. Bu doğrultuda NATO ve ABD’nin Afganistan’a müdahalesine istinaden Kasım 2002’de Prag’ta alınan kararların Ortadoğu bölgesine ilişkin olduğunu söylemek mümkündür ancak Büyük Ortadoğu Projesi ile resmi bağlantı ise G-8 Washington toplantısı öncesi Haziran 2004’te İstanbul’da gerçekleştirilen NATO Zirvesi ile olmuştur. Zirvede Irak’ın yeniden yapılanması konusunda verilen destekten bahsedilerek Irak güçlerinin de eğitiminin gerçekleştirileceği dile getirilmiş, ayrıca Afganistan’daki NATO varlığının güçlendirileceği belirtilmiştir. Zirvede İstanbul İşbirliği İnisiyatifi’nin de kurulmasına karar verilmiş ve Arap Körfez Ülkeleri İşbirliği Konseyi ile bölge güvenliğinin sağlanması ve istikrarın sürdürülmesi konusunda birlikte hareket edileceği ifade edilmiştir.
İstanbul’da gerçekleştirilen NATO Zirvesi ile Büyük Ortadoğu Projesi askeri anlamda artık NATO’nun inisiyatifinde bir proje haline gelmiştir. Bu bağlamda zirvede proje ile ilişkili olarak askeri faaliyetlerde NATO’ya rol verilmesi öngörülmüş, başta Irak olmak üzere güvenlik güçlerinin eğitilmesinde yer alacağı kararlaştırılmıştır. Askeri eğitim faaliyetlerinin yanı sıra NATO, terörizmle mücadele adına özellikle Afganistan’da Taliban’a karşı da etkin bir mücadele yürütmüştür. Bu doğrultuda net bir şekilde NATO’nun Büyük Ortadoğu Projesi’nin askeri boyutunun yürütülmesinde önemli bir kurum olduğunu söylemek mümkündür. Bu bağlamda sadece Afganistan’da 2001 müdahalesi sonrası oluşturulan Uluslararası Güvenlik ve Destek Gücü ISAF’ın Taliban rejimi sonrası otorite boşluğu sonrası ülkenin güvenliğini sağlama, ayrıca idari ve hukuki anlamda yeniden yapılanması konusunda faaliyetleri de göz önünde bulundurulduğunda NATO’nun Büyük Ortadoğu Projesi için bir askeri kanattan fazlası olduğunu söylemek de mümkündür. Bu doğrultuda daha önce de belirtildiği gibi Afganistan’da tam mutabakatla girişilen mücadele sonrası gerek Irak müdahalesi gerekse NATO’nun faaliyet alanı açısından muhalif görüşler ortaya çıksa da ABD ve diğer G-8 ülkelerinin bölge genelinde güvenlik kaygıları devam ettiği sürece NATO’nun operasyonel ve politik koordinasyonun sağlanmasında en iyi mekanizma olacağını söylemek mümkündür.

İlk olarak sadece Ortadoğu bölgesini kapsamına alan Büyük Ortadoğu Projesi daha sonrasında ise Kuzey Afrika, Kafkaslar ve Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’ni de içerisine alacak şekilde genişletilmiş ve büyük bir coğrafyayı etkisi altına almıştır. Proje fikir olarak Soğuk Savaş Dönemi’ne dek uzanan süreçte de var olsa da uygulamaya konulması ancak 11 Eylül 2001 saldırılarını takip eden süreç sonrası mümkün olabilmiştir. Nitekim ABD tarihinde görülmemiş böylesine büyük bir saldırının Ortadoğu kökenli olması projenin merkez noktasının da Ortadoğu olmasını zorunlu kılmıştır. Bölge genelinde mevcut Amerikan karşıtlığının engellenmesi gerekliliği düşüncesiyle birlikte demokrasinin yayılması misyonunu önem kazanmış, bu noktada da özellikle 11 Eylül saldırılarını takiben başkan Bush yönetiminde etkili olan ve uzun yıllar bu fikrin öncülüğünü yapmış yeni muhafazakarlar öne çıkmıştır. Bölge genelinde neden terör faaliyetlerinin ve Amerikan karşıtlığının etkin olduğu sorusu da Büyük Ortadoğu Projesi’nin çıkış noktasını oluşturmuştur. Nitekim terörizme ve Amerikan karşıtlığına otoriter, baskıcı rejimlerin neden olduğu radikalizmin etkisinde siyasi kültürün yol açtığı görülmüş, bu doğrultuda da bölge genelinde mevcut siyasi kültürün değiştirilmesi gerektiği düşüncesi ön plana çıkmıştır. Uzun vadeli yapılanmayı öngören ve siyasi, askeri ve sosyo-ekonomik boyutları olan Büyük Ortadoğu Projesi de genel olarak bu siyasi kültürü demokratikleştirme gayesinde olmuştur. Bu bağlamda bölge genelinde insan haklarını, hukukun üstünlüğünü öne çıkaran demokratik kurumların gelişmesine önem verilmiş, sivil toplumun, gençlik faaliyetlerinin özellikle de kadın girişimlerinin öne çıkarıldığı yapılanmaların desteklenmesi üzerinde durulmuştur. Bölgesel ortaklıklar da bu konuda önem kazanmış, nitekim Türkiye’nin de eş başkanlığını yürüttüğü Demokrasi Yardım Diyaloğu da bu bağlamda gündeme gelmiştir. Bölge ülkeleri açısından gerek yönetim biçimi gerekse sosyo-kültürel yapısı nedeniyle model olarak görülen Türkiye’nin sivil toplumun ve demokrasi zemininin gelişmesine yönelik girişimleri bu doğrultuda önemli görülmüştür.
ABD’nin inisiyatifinde gündeme gelen uzun vadeli bir proje de olsa kapsam ve içerik bakımından G-8 ülkeleri başta olmak üzere diğer Avrupa ülkelerinin ve bölge ülkelerinin de önemli gördüğü Büyük Ortadoğu Projesi’ni bu bağlamda geniş katılımlı stratejik bir hedef olarak görmek mümkündür. Bu stratejik hedefin siyasi ve sosyoekonomik ayağında yine başta ABD olmak üzere G-8 ülkeleri ve bölge ülkeleri ön plana çıkarken, güvenlik konusunda ise NATO etkili olmuştur. Başta Ortadoğu bölgesi olmak üzere proje bağlamında coğrafya genelinde hakim olan istikrarsızlığın sona erdirilmesi düşüncesinin projeye katılım gösterilmesinde etkili olduğunu söylemek mümkündür. Ancak ilgili proje bağlamında Arap dünyası başta olmak üzere muhalif görüşler de ortaya çıkmıştır. Nitekim Londra merkezli El-Hayat gazetesinde yayınlanan haberin ardından bazı Arap liderleri ABD’nin bölge üzerinde siyasi model dayatması yaptığı şeklinde tepki göstermişlerdir. Bu doğrultuda ilk ve en önemli tepki dönemin Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek’ten gelmiştir. Mübarek bölge genelinde hayat kalitesinin arttırılması düşüncesinin bölge halklarının katılımıyla yürütülmesi gerektiğini belirterek projeye ABD’nin kendi planını başka ülkelere empoze etmeye çalıştığı gerekçesiyle karşı çıkmıştır. Bu nedenle ABD bölge genelinde mevcut karşıtlığına ek olarak projeye de olan karşı düşünceleri en aza indirebilmek için bölge ülkeleri, AB, BM ve NATO gibi aktörlerle birlikte hareket etme gereği duymuştur.
Projeye bölge ülkelerinden gelen tepkilere karşın demokrasi zemininin ve bölgesel anlamda işbirliğinin inşa edilmesi noktasında ülkeler arası diyalog kanallarının var olması demokrasinin gelişimi açısından bir başarı olarak görülmektedir. Ancak proje dahilinde öngörülen coğrafya açısından demokrasinin siyasi kültüre egemen olmasının önündeki zorluklar tam olarak aşılamamış, radikalizmin etkisi halen kırılamamıştır. Bu durum da Büyük Ortadoğu Projesi’nin başarılı bir proje olup olmadığı konusunda sorulara neden olmuştur. Nitekim coğrafya genelinde demokratik anlamda görülen istikrarsızlık ve devam eden şiddet eylemleri proje bağlamında hedeflenen amacın elde edilemediğini gösterme açısından önemlidir. Yine bölge ülkelerinde beklenen ekonomik ve sosyal kalkınmanın gerçekleşememiş olması da istenilen hedefe ulaşılamadığını göstermektedir. Bu doğrultuda da tezin bir sonraki bölümünde değinilecek Arap Baharı konusunda ve takiben son bölümde yapılacak karşılaştırmalı analizde de Büyük Ortadoğu Projesi ve Arap Baharı arasında bir ilişkinin olup olmadığı, birbirini tetikleyen etkenleri doğurup doğurmadığı incelenecek ve tüm bu olaylar bağlamında demokrasinin yayılması misyonunun Ortadoğu bölgesinde başarıya ulaşıp ulaşmadığının değerlendirmesi yapılacaktır.
Yararlanılan Kaynaklar
Gökhan Öçalan, Amerika Birleşik Devletleri’nin Demokrasiyi Yayma Politikası: Büyük Ortadoğu Projesi ve Arap Baharı Örnek Olayları
Haydar Çakmak, ABD’nin Askeri Müdahaleleri: 1801’den Günümüze
Cenap Çakmak, Büyük Ortadoğu Projesi: Yeni Oluşumlar ve Değişen Dengeler
Özkan Açıkgöz, Ortadoğu’nun Etnik, Sosyo Yapısı ve Büyük Ortadoğu Projesi
Taşkın Deniz, Büyük Ortadoğu Projesi-NATO ve G-8 İlişkisi
Helin Sarı Ertem, Geleneksel Amerikan Kimlik ve Güvenlik Algısının 11 Eylül Sonrası ABD Dış Politikasına Etkileri
Tarım, Emre, “Büyük Ortadoğu İnisiyatifi ve NATO’nun Rolü” Büyük Ortadoğu Projesi: Yeni Oluşumlar ve Değişen Dengeler
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Gökhan Öçalan’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com