Etiket arşivi: Nükleer

Kuzey Kore’nin Nükleer Programı

Kuzey Kore ve Nükleer Tarihi

Kuzey Kore’nin nükleer programını genel olarak iki kısımda incelenebilir. 1950’lerin ortasından 1970’lere kadarki dönem, nükleer programın altyapısının oluşturulmaya başlanması ve uzmanların eğitilmeye çalışılmasını içerir. 1970’lerden günümüze kadar ise ülke kendi ve dış uzmanlara dayanan bir nükleer enerji programı geliştirmektedir. 1947-1950 yıllarında SSCB tarafından yapılan bir araştırmaya göre Kuzey Kore’de 26 milyon ton uranyum bulunduğu ve bunların 4 milyon tonunun sanayide kullanılabilir uranyum olduğu ortaya çıkarılmıştır. Uranyum maden ocakları o dönemlerden başlayarak işletilmeye başlanmıştır. 1959 yılında SSCB ve Kuzey Kore arasında yapılan Nükleer İşbirliği Anlaşması çerçevesinde ülkenin barışçıl amaçlarla nükleer enerji geliştirmesi için SSCB’den destek alınması amaçlanmıştır. Eş zamanda benzer anlaşmayı Kuzey Kore Çin’le de imzalamıştır. Bu anlaşmaya dayanarak birkaç sözleşme de imzalanmıştır. Bu sözleşmeler “dizi 9559” olarak adlandırılmıştır. Bu sözleşmeler nükleer araştırma merkezi inşaatı, jeolojik araştırma ve ülkenin uzmanlarının eğitilmesini amaçlamaktadır.

Yapılan incelemeler sonucunda, nükleer araştırma merkezinin Phyonyang’dan 92 km uzaklıkta ve Yonbyong’dan da 8 km uzaklıkta bir yerde inşaatının yapılması kararlaştırılmıştır. Araştırma merkezinde 2 Megawatlık IRT- 2000 araştırma reaktörü (sonradan Kuzey Kore kendi imkânlarıyla 7 Megawat’a kadar çıkartmıştır), radyokimyasal laboratuar, kobalt K – 60.000 tesisleri ve betatron B-25 de inşa edilmiştir. 1965 yılında inşaat bitirilmiştir. Araştırma merkezi sayesinde neon ışığının etkisinden fiziksel ve kimyasal yöntemlerin takip edilebildiği olanaklar elde edilmiş, sert ve yarı iletken maddelerin radyasyonunun tepkimesi de araştırılabilir hale gelmiştir. Yonbyong’daki bu araştırma merkezinin maliyeti 500 milyon dolar olmuştur. (1962 yılı döviziyle). SSCB’de 300’den fazla uzman üniversitelerde eğitim almış, Dubna ve Obninsk araştırma merkezlerinde çalışmıştır. 1965 yılında araştırma merkezinin inşaatı bitirildikten sonra SSCB uzmanları geri dönmüşlerdir. Fakat ondan sonra betatron ve kobalt tesislerinin danışmanlığı, nükleer reaktörün yakıtlarının teslimi gibi faaliyetlerde işbirliği devam ettirilmiştir.
.
Nükleer Silahlarının Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’na (NPT) aykırı olmadığı garanti edilen nükleer yakıtlar SSCB tarafından teslim edilmiştir. 1986-1990 yılları arasında 40 tane 80 milyon ruble değerinde IRT-20 teslim edilmiştir. Phyongyang’ın inisiyatifiyle 26 Aralık 1985’te ikili ilişkiler yeni bir seviyeye çıkmıştır. SSCB ve Kuzey Kore arasında nükleer elektrik santralinin inşasına yönelik iki ülke arasında “İktisadi ve Teknik İşbirliği Anlaşması” imzalanmıştır. Anlaşmada VVER-440 nükleer elektrik santrali hazırlama, inşaatı, işletmesi ve tüketimi öngörülüyordu. SSCB hükümeti bu projenin gerçekleştirilmesi için kredi sağlayacağı taahhüdünde bulunmuştur. Projenin teknik hazırlık kısmı tamamlandıktan sonra kredinin miktarı ve koşulu belirtilmiştir. Bunların dışında SSCB tarafı aşağıdaki taahhütlerde de bulunmuştur:

• Nükleer elektrik santralin inşaat edileceği yeri seçmek, seçildiği yerde bütün hazırlıkları bitirmek.

• Kuzey Kore tarafına jeolojik araştırma için gerekli teçhizat ve donanımı sağlamak.

• Teknik açıdan projenin gerçekleştirilip gerçekleştirilemeyeceğini ve ekonomik açıdan da uygun olup olmadığını araştırmak ve Kuzey Kore tarafına bilgi vermek.

• Nükleer elektrik santralinin mühendislik işlerini anlaşma çerçevesinde gerçekleştirmek.

• SSCB’de Kuzey Kore uzmanlarına eğitim vermek.

kuzey korenin nükleer programı

SSCB, nükleer elektrik santrallerinin işletildiği sürece nükleer yakıtlarının teslimatının sağlanmasını için müteahhit firmaları görevlendirmiştir. Kuzey Kore SSCB’den ithal edilen nükleer maddelerin, donanımların, cihazların ve bunlarda işletilecek olan maddelerin ya da bunları kullananların hiçbir zaman nükleer silahların üretilmesinde kullanılmayacağı, sürekli UAEA’nın kontrol altında olacağı garantisini vermiştir. Bu maddelerin güvenliği için gerekli tedbirler de alınacaktır. Bunların dışında 6 Mayıs 1952 tarihinde SSCB eğitim kurumlarında Kore vatandaşlarını eğitmek amaçlı iki anlaşma imzalanmıştır.  Buna göre, Kuzey
Kore’nin nükleer alandaki uzmanlarına SSCB üniversitelerinde eğitim almalarına imkân veriliyordu. Yine aynı gün bilim ve teknoloji alanlarında işbirliğini yansıtan beş yıllık SSCB ve Kuzey Kore arasında bilimsel ve teknolojik işbirliği anlaşmasına imza atılmıştır.

11 Ekim 1957’de SSCB ve Kuzey Kore arasında Bilimsel İşbirliği Anlaşması imzalanmıştır. Bu Anlaşmanın birinci paragrafına göre iki tarafın ulusal ekonomilerinin her alanında tecrübe değişimi, birbirlerine karşılıksız teknik belgelerin aktarılması ve bilgi ve uzmanların birbirine teknik yardımda bulunması için değişim yapılması planlanmıştır. Akademik işbirliği çerçevesinde planlanmış genel bilimsel araştırma planlarının değişimi ve yapılmakta olan sabit araştırmanın bilgileri ve elde edilmiş sonuçların değişimi öngörülmüştür. Sonradan bu anlaşmaların geçerlilik sürelerinin uzatılması yaklaşık 5 yıl süreyle yapılıyordu.

1956 yılında Moskova civarında Dubna şehrinde Birleşik Nükleer Araştırma Enstitüsü kurulmuştur. Bu merkez, sosyalist devletlerin bilimsel araştırma merkezi olmuştur. Bunun yönetmeliğine ilk imza atan ülkelerden birisi Kuzey Kore’dir. Kurulan bu merkezin asıl amaçları, fiziğin teorik ve deneysel araştırmasını gerçekleştirmek ve tıbbi, endüstriyel ve diğer türlü teknolojinin geliştirilmesinden oluşmaktadır. Yönetmelikte Enstitüden alınan sonuçların özellikle insanlığın yararına ve sadece barışçıl amaçlarla kullanılabileceği vurgulanmıştır. Enstitü’nün yüksek idare kurumu “Tam yetkili Devletler Temsilcileri Komitesi”den oluşturulmuştur. Kuzey Kore’yi Nükleer Enerji Endüstri Bakanı Cho Hak Kun temsil ediyordu. Üye devletler üyelik ücreti ödeyerek enstitünün idaresini gerçekleşmektedir. Bu araştırma merkezine 1956 yılından beri ülkeden eğitim almak veya çalışmak amacıyla uzmanlar geliyordu. Ülkeden günümüze kadar bu merkezin çalışmalarına yaklaşık 250 Kuzey Koreli uzman iştirak etmiştir. Bunlar genel olarak deneysel alanlarda çalışmışlardır. Yaklaşık %80 Koreli uzman “Nükleer Problem”, “Nükleer tepkime”, “Nötron Fiziği” laboratuvarlarında çalışmıştır. Kalanlar ise teorik kısımlarda çalışmıştır.

Ülkenin birtakım bilimsel merkezleri, nükleer fizik enstitüsü, nükleer enerji enstitüsü, Kim Chak adlı teknik enstitüsü Dubna Birleşik Nükleer Araştırma Enstitüsüyle ortak projelere katılmıştır. Eylül 1959’da SSCB ve Kuzey Kore arasında barışçıl amaçlarla nükleer araştırma merkezinin oluşturulması bağlamında SSCB tarafından Phyonyang’a yardım edileceğine yönelik bir anlaşma imzalanmıştır. Aynı zamanda barışçıl nükleer enerjinin kullanılması konusunda da işbirliği yapılacağı açıklanmıştır. 1961 Eylülünde Kore İşçi Partisi IV Kongresinde toplanan bilim adamları tarafından, nükleer enerji uzmanlarının önüne yeni hedefler konulmuştur. Bunlar şu
şekildedir; “barışçıl amaçlarla nükleer enerjinin kullanılması için araştırma yapmak, radyoaktif izotopların geniş bir şekilde kullanılması, çeşitli izotopların ve ölçme cihazların üretilmesi.” Fakat araştırmanın birinci dönemi istendiği kadar iyi olmamıştır. Ancak 1960’ların ortasında maddi teknik altyapı oluşturulduktan sonra iyi bir araştırma zemini oluşturulmuştu. 1965 yılında Yonbyong’daki 2 Megavatlık ITR2000 Araştırma Merkezi SSCB’nin desteğiyle kurulduktan sonra durum tamamen değişti. Çin de IRT-2000 Araştırma Merkezinin inşaatına katıldı.

Çin’in nükleer programı 1950’lerde SSCB’nin desteğiyle başlamıştır. Çin’in ilk nükleer silah denemesi 16 Ekim 1964’te gerçekleştirilmiştir. Bunun için 1953’ten beri Kuzey Kore’ye çeşitli ekonomik desteklerde bulunulmuştur. Şunu da söylemek gerekir ki, SSCB Kuzey Kore arasında yapılan herhangi bir anlaşmanın hemen akabinde Çin de aynı anlaşmayı Kuzey Kore’yle yapmıştır.

– Eylül 1958’inde ÇHC ve Kuzey Kore arasında iki anlaşma yapılmıştır. Birinci Anlaşma Kuzey Kore tarafına faizsiz 40 milyon ruble kredi içindir. Kuzey Kore bunu 1963 yılından başlayarak on yıl içerisinde geri ödeyecektir. Bu kredi Yluzyan nehrinin üzerinde baraj inşaatı yapımı için kullanılacaktır. Diğer anlaşma 160 milyon ruble miktarındaki uzun vadeli kredi içindir.

– 1960 yılında Pekin Phyonyang’a 420 milyon ruble değerinde kredi sağlamıştır. Çin 1960 yılına kadar Kuzey Kore’ye karşılıksız iktisadi yardımda bulunmuştur. Bu dönem içerisinde tüm sosyalist ülkelerden sağladığı desteklerden Çin’in payı % 31,1 olmuştur. 11 Temmuz 1961 yılında Pekin’de Chou Enlat ve Kim İl Sun arasında Dostluk, İşbirliği ve Karşılıklı Yardım Anlaşması imzalanmıştır. Bu Anlaşmanın 2. paragrafı karşılıklı taahhüt içermekte “mevcut araçlarla yurt dışından gelen saldırının önlenmesi” ve “eğer birisinin diğer üçüncü ülke ya da koalisyon ülkelerin silahlı saldırısına uğraması durumunda diğer taraf karşılık vermek için gerekli bütün önlemleri alacak, askeri yardımda bulunacaktır”. Üçüncü bölümde ise tarafların “diğer tarafı zarara uğratılacak herhangi diğer birlik, koalisyonda bulunmayacak ”taahhüdünü içermekteydi.

1960’ların başında SSCB ile Çin arasındaki ilişkiler bozulmaya başladığı zaman Kuzey Kore açıkça Çin tarafını tutmuştur. Bu tutum 1965’te Çin Kültür Devrimine kadar devam etmiştir. Dolayısıyla 1950’lerden başlayan Çin ve Kuzey Kore arasındaki işbirliği ilişkilerinde, 1965 yılından 1970’lere kadar gerginlik hâkim olmuştur.

1970’lerden 1980’lere kadar ilişkiler yine eski dostluk, işbirliği seviyesine çıksa da 1980’lerden başlayarak Çin’in ABD, Güney Kore ve Japonya’ya yönelik izlediği politikalardan dolayı yine ilişkiler “soğuk” olmaya devam etmiştir. Çin’in bu politika değişikliğinde tarıma dayalı ekonomiden dış ticarete, sanayileşmeye dayalı ekonomiye geçişi etkili olmuştur. Fakat ABD ve Güney Kore’yle ilişki kurulurken Kuzey Kore’yle de ilişkilerin bozulmamasına özen gösterilmiştir.

Kim İl Sun ÇHC ve SSCB’nin ilişkilerindeki anlaşmazlıklarından faydalanmıştır. Bütün Soğuk Savaş boyunca Kuzey Kore Çin ve SSCB’nin ilişkileri iyiyken ikisiyle de iyi ilişkiler kurarak, bozulduğu zaman da birisinden yana tavır alarak bir çıkar politikası izlemiştir. Çin ve SSCB’den alınan destekler şu şekilde sıralanabilir.

Dönem I. (1953-1956) SSCB’nin desteği.
Dönem II. (1957-1960) Çin’in yoğun desteği.
Dönem III. (1960-1964) İki tarafın desteği.
Dönem IV. (1965-1972) SSCB’nin yoğun desteği.
Dönem V. (1973-1984) Çin desteğinin artması ve SSCB desteğinin azalması.
Dönem VI. (1984-1988) SSCB desteğinin artması ve Çin desteğinin azalması.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Geçmişten Günümüze Ülkelerin Silah Kapasiteleri

Deflasyon Nedir?

Kaynak

Uğur Abazlıoğlu, Nükleer Silahsızlanmanın Tarihsel Gelişimi ve Nükleer Silahsızlanmayla İlgili Uluslararası Antlaşmaların Önemi

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Uğur Abazlıoğlu’na aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Fukuşima Nükleer Faciası

Çernobil nükleer kazasını izleyen çeyrek yüzyıl durgunluk sonrasında nükleer enerji konusunun gündeme gelmesi, enerji bağımlılığına ilişkin ciddi endişelerin var olması sonucu gerçekleşmiştir. Bu kapsamda, nükleer enerji endüstrisi son yıllarda tekrardan canlanmaya başlamıştır. Fukuşima nükleer kazası tam da nükleer teknoloji temsilcilerinin enerjiye çok ihtiyaç duyduğu bir dünyada ve nükleerin ciddi anlamda yükselişe geçmesinin kaçınılmaz hale geldiği ifade edilen bir zamanda yaşanmıştır. Öyle ki Fukuşima, Çernobil’den sonra yaşanan nükleer hadiselerin en vahimi olarak nitelendirilmiştir. 11 Mart 2011’de başlayan felaketler zinciri sonucunda yaşanan bu
kaza reaktör tasarımcılarının depremle oluşan Tsunaminin nükleer reaktörü stabilize etmesi gereken yedek sistemi etkisiz duruma getireceğini bilememelerinden dolayı gerçekleşmiştir. Böylelikle Fukuşima, çevresel zararların yoğun hissedildiği nükleer bir kaza olarak dünya gündemine oturmuştur.
Fukuşima kazasının uzun vadeli, derin ve ciddi anlamda olumsuz etkileri olmakla beraber, kazadan bu yana 5 senenin rapor ettiği sonuçlar bazı farklı bulguları ortaya çıkarmıştır. Fukuşima’dan sonra dünya nükleer enerji arz güvenliği ile ilgili politika değişiklikleri, birçok devlette yeni santralleri iptal etmeleri, moratoryum senaryosu olarak ifade edilse de bazı devletlerde nükleer enerji kullanımına devam kararı alınmasıyla beraber santrallerin güvenlik durumunu kuvvetlendirme doğrultusunda önemli düzenlemeler başlatılmıştır. Bu kapsamda, nükleer endüstride
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı nükleer güvenlik eylem planı, Avrupa Birliği stres testleri ve yasal mevzuatların tekrar gözden geçirilmesi gibi Fukuşima’dan alınan dersleri hızla değerlendirme çalışmalarında bazı gelişmeler yaşanmıştır.

Japonya’nın tarihinin en büyük doğal felaketler zincirini 11 Mart 2011 tarihindeki deprem ve sonrasındaki Tsunami dalgalarıyla afetler silsilesi biçiminde peş peşe yaşadığı ve nükleer bir felaketin gerçekleştiği görülmüştür.

Fukuşima santrali, yüzey alanı yaklaşık 1,47 milyon m2 kare biçiminde büyük bir alandır. Fukuşima santralindeki reaktörler, tasarımları General Elektrik, Hitachi ve Toshiba gibi şirketler tarafından 1960’lı yıllarda tamamlanmış ve ikincil koruma kabı türü Mark-I olarak bilinen kaynamalı su reaktörüdür.
Fukuşima santrali toplam 6 adet üniteden oluşmaktadır. 1, 2 ve 3. reaktörler, 1971- 1975 yılları arasında işletilmeye başlamıştır. Santralde bulunan reaktörler arasında güç üretimi açısından farklılıklar bulunmaktadır. Örneğin, 1. reaktör için güç üretimi 460 Megawatt, 2. reaktörden 5. reaktöre kadar 784 Megawatt, 6. reaktör için 1,100 Megawatt’tır. Boyu 4 metre olan yakıt demetleri 1. reaktörde 400, 2’den 5’e kadar olan reaktörlerde 548, 6. reaktörde ise 764 adettir. Santraldeki bütün reaktörler rutin olarak çalışırken soğutucu suyunun reaktör kalbinden çıkış sıcaklığı 286°C ve çıkış basıncı 6930 kPa’dır. Reaktörlerde koruma kabının soğutucu su döngüsü haricinde
kalan kısımlarındaki basınç ortalama 115-130 kPa civarındadır.
Santraldeki 6 adet reaktörden 5’inin BWR tipteki reaktör ve en çok hasar alanların da yine bu reaktörlerin olmasından dolayı BWR’nin Mark-I tipini incelemek önemli bir husustur. Mark I, nispeten küçük ana muhafaza yapısına sahip olması nedeniyle nükleer santralleri daha ucuza mal edebilmek için tasarlanmıştır. Koruyucu bir önlem olarak tasarımcılar, buhar üretiminden kaynaklanacak nükleer bir kazada enerjiyi soğurabilmek için reaktöre bir buhar önleme sistemi eklemiştir. Böylece, bu tasarım, tasarımcılara muhafaza yapısının ebatlarını küçültmeye imkan verecek buhardan oluşan basıncını da düşürecektir.

Fakat, daha küçük ana muhafaza yapıları, buhar önleme sistemi doyuma ulaştığında buharın hacmiyle başa çıkmada çok yetersiz kalabileceklerdi.

İşte, Fukuşima’da tam olarak yaşanan budur. Bu durumla karşılaşan santral reaktöründeki operatörler, muhafaza yapısının parçalanmasını engellemek için ana muhafazadan da buhar çıkmasına izin vermek zorunda kalmıştır. Alınan önlemler, Fukuşima santral kazasını engelleyemediği gibi, reaktörlerin tüm dünyaya verdiği sınıraşan çevresel zararlarını da engelleyememiştir. Nükleer santralde bulunan reaktörlerin muhafaza yapıları yüksek olmasına rağmen kaza mücbir sebeplerden dolayı gerçekleştiği için engellenememiştir.
Fukuşima kazası sonrası yaklaşık 160,000 kişi radyoaktif madde kirlenmesine karşı korunmaları açısından kaza bölgesinden uzaklaştırılmıştır. Bu mağdur insanlar için tazminatın sağlanması işlemi pek kolay olmamakla beraber, kişilerin yaşamlarını kolaylaştıran türden değildir. Mağdur olan kişilerin talep ettiği tazminat işlemleri ertelenmekle beraber, yapılan ödemelerin bile insanların hayatını idame ettirmeye yetecek miktarda olmadığı aşikardır. Tazminat talep eden mağdurların birçoğunun da tazminat talep etme hakkına sahip olmadığı anlaşılmış ve haklardan yararlanma imkanına sahip olan kişiler de kaybettikleri maddi değerlerin yalnızca bir kısmını alabilmişlerdir. Yapılacak tazminatların ilk ödemesi devlet-destekli finansmanla olmak üzere hazırlanmıştır. Nükleer bir kaza sonrası mağduriyetlerin giderilmesi için kurulan devlet-destekli Hasar Sorumluluk Paylaşım Fonu’ndan talep edilen tazminat miktarı Mart 2011’den Aralık 2012’ye kadar olan dönemde 36 milyar dolardır. Japon hükümeti, Fukuşima nükleer santralinin iflasını önlemek için yine 12 miyar dolar da yardımda bulunmuştur.

Kazanın Oluşum Süreci

11 Mart 2011 tarihinde Japonya’nın en büyük ve en kalabalık adası Honshu’nun kuzeydoğu sahilinde yerel saatle 14:46’da büyük bir deprem meydana gelmiştir. Bu depremin şiddeti Richter ölçeğine göre 8,9 olarak ölçülmüştür. Bu, 140 yıllık Japon sismik veri takibi geçmişi boyunca kaydedilen en şiddetli depremdir. Pasifik tektonik tabakasının aniden ve büyük çapta hareketlenmesi bir Tsunami’yi de tetiklemiştir. Yüksek ve hızlı hareket eden Tsunami, Honshu’nun kuzeydoğusunda bir şehir olan Sendai ve yakın civarını vurmuştur. Tsunami sonrası oluşan yaklaşık 15 metre yükseklikteki dev dalgalar, kıyıdaki binaları ve araçları yerlerinden alıp kilometrelerce uzağa götürmüştür. Yaşanan deprem ve ardından Tsunami afeti sonucunda binlerce kişi yaşamını yitirmiş ve kaybolmuştur. Resmi rakamlar, yaşanan felaketler sonrasında ölenlerin sayısını 18,000 olarak göstermiştir. Bu kapsamda, Fukuşima kazasının temel sebeplerini genel itibarıyla şu şekilde sıralayabiliriz:
i) DC11 bataryaların hızla boşalmasıyla birleşen saha dışındaki enerji kaybı (deprem nedeniyle) ve saha içi AC12 enerji kaybı (Tsunami nedeniyle), nükleer reaktörün tümünde elektrik kesintisine yol açmış ve akabinde nükleer yakıtın aşırı ısınmasına ve reaktör binasının hasarına neden olmuştur.
ii) Yetersiz yakıt soğutmanın neden olduğu aşırı yakıt ısınması, hızlı oksitlenmeye ve büyük miktarlarda hidrojen oluşumuna yol açmış, bu da nihayetinde 1. Ünite ve 3. Ünite’deki reaktör binalarının infilak etmesine ya da tahrip olmasına ve 4. Ünitenin de muhtemelen yanmasına sebebiyet vermiştir. Ancak, reaktör binalarında hidrojen birikimine yol açan mekanizma henüz netleşmemiştir.

iii) Reaktördeki elektrik kesintisi nedeniyle operatörler muhafazada aşırı basınç oluşmaması için muhafazayı soğutmak yerine tahliye etmiştir.

Tahliye edilen gazlar, yine reaktördeki elektrik kesintisi nedeniyle hiç havalandırma bulunmayan reaktör binasına sızmış, bu hidrojen birikmesine ve nihayetinde 1. ve 3. ünitelerdeki
reaktör binalarının tahrip olması ile sonuçlanmıştır.
iv) Fukuşima santralinden en büyük radyoaktivite salımları, tüketilmiş yakıt havuzlarından çıkmıştır. Tüketilmiş yakıt havuzlarında tüketilmiş yakıt havuzlarının yükseltilmiş yerleşimi 1, 3 ve 4. ünitedeki binaların hidrojen patlamaları kaynaklı hasarlara maruz bırakmıştır. Tüketilmiş yakıt havuzu soğutma sisteminin iş göremez hale gelmesi de 4. Ünitedeki havuz yangınına yol açmış ve bir hafta süreyle gayri nizami soğutma çabalarını zorunlu kılmıştır.
v) Reaktör sahasının kompakt tasarımından dolayı, bir ünitedeki sorun komşu ünitelere de sıçramış ve güvenlik riskleri yaratmıştır.
3. Ünitedeki hidrojen patlaması, 2. Ünitede deniz suyu enjeksiyonu için kullanılan yangın pompalarını iş göremez
duruma getirmiştir. Ayrıca, 4. Ünitedeki yangına ve patlamaya, Ünite 4 ile ortak kullanılan borular nedeniyle 3. Üniteden salınan hidrojen kaçağının neden olduğu iddia edilen durumlardandır. 5. ve 6. Üniteler, 1. ünitedeki hidrojen patlamalarından etkilenmemiş ve sadece bir dış olay (Tsunami) santraldeki 13 adet dizel jeneratörün hepsini çalıştıramaz duruma getirmiştir.

Japonya’da yaşanan doğal afet Tsunami’den büyük hasar alan yerlerden birinin Fukuşima santrali olduğunu söylemiştik.

6 reaktörden oluşan Fukuşima santrali, Tsunami’den oluşan dev dalgaların vurmasıyla beraber aniden sel baskınına uğramıştır. Richter ölçeğine göre 8,9 şiddetindeki depreme karşı santral sisteminin güvenlik tedbirlerinin otomatik olarak devreye girmesi şeklinde muhafaza edilmesine rağmen, santralde bulunan reaktör birimleri Tsunami dalgalarına çok dayanamamış ve koruyucu duvarların kısa gelmesinden dolayı elektrik sisteminde bir arıza ortaya çıkmıştır. Elektrik arızasının uzun sürmesi nedeniyle yedek acil durum güç sistemleri devreye girmeyince, toplam 6 üniteli nükleer santralin deprem esnasında işletmede olan 3. ve 4. reaktör üniteleri kontrol altına alınamamıştır.
Böylece, Fukuşima’da dünyanın en büyük nükleer felaketlerinden biri yaşanmış ve milyonlarca kişi olumsuz radyasyon etkisine maruz kalmıştır. Fukuşima’daki operatörler, nükleer kazadan dolayı reaktörlerin içinde erimiş olan nükleer yakıtı soğutabilmek için mecburen soğutucu su döndürmüştür. Operatörlerin bunu yapma nedenleri ise soğutma olmadan ölümcül külün yaydığı bozulma ısısıyla yakıt maddelerinin erimesi ve sonuç olarak daha fazla radyoaktif materyalin sızma riskinin de açığa çıkmasıdır. Yakıtın soğuması sürecinde soğutucu su ölümcül külü reaktörlerden temizleyip yüksek oranda kirlenerek nükleer reaktörün bulunduğu binadan toprağa karışmıştır. Her gün akan 400 ton suyla Fukuşima nükleer santrali kirli su içeren 1,000 ton kapasiteli tanklarla dolmuştur. Tankların üstünde bulunan zemin çok güçlü olmadığı için her zaman devrilme riski taşıdığından nükleer kaza gerçekleştiği zamandan bu yana geçen sürede kirli su sürekli denize karışmaktadır. Bu yüzden, Fukuşima kazasından sonra güvenlik önlemleriyle olayın kontrol altında olduğu gerçeğinin doğru olmadığı anlaşılmaktadır.

Gerçekleşen depremle beraber bütün reaktör ünitelerinde kapanma işlemi mevzuata uygun biçimde oluşmuş ve güvenlik sistemi bu deprem esnasında devreye girerek nükleer reaktörlerde reaksiyonun azalmasını sağlamıştır.

Kapama işlemi sonrasında radyoaktif bozunma ısısını sistemden çekmek için soğutma sistemleri de uygun bir biçimde devreye girmiştir. Fakat, sorun bu değildi, aslında sorun deprem sonrasında reaktörlerden ikisinin Tsunami dalgası baskınından etkilenmesiydi. Tsunami, Fukuşima santralindeki imdat dizel jeneratörlerini vurduğunda zaten bir kriz ortaya çıkmıştı. Depremin bir sonucu olarak nükleer santralin soğutma sistemini çalıştırmak için elektriği sağlamada hayati rolü olan elektrik kaynağı kesilmiştir. Reaktör kapatıldıktan birkaç gün ile birkaç haftaya kadar fisyon ürünlerinin radyoaktif ışın bozunumundan kaynaklı büyük bir miktarda ısı üretmeye devam etmiştir.
Soğutucu pompaları çalıştıracak elektrik gücü olmadığından reaktörlerin çekirdekleri aşırı ısınmaya başlamış ve reaktör çekirdeklerini çevreleyen suyun büyük bölümü buhara dönüşmüştür. Buhar, kimyasal olarak nükleer yakıtın içinde bulunan fisyon ürünlerinin çevreye karışmasını önlemek için tasarlanan Zirkonyum alaşımlı kaplama ile etkileşime girmiştir. Daha sonrasında reaktör basınç kabı ve ana muhafaza yapısı içinde oluşan buhar basıncı ve hidrojen gazı tahliye edilmiştir. Asıl tehlike ise ana muhafaza yapısının parçalanması meselesiydi. Birkaç gün içinde
ikinci muhafaza yapısına yayılan hidrojen de yanmaya başlamış, 1. ve 3. ünitelerin ikincil muhafaza yapısı içindeki boşluklara yayılmıştır. Çekirdekler, bu durumdan etkilenmese de buradaki endişe tüketilmiş yakıt havuzlarının soğutucu suyunu kaybedebileceği ve eğer tüketilmiş yakıt alev alırsa büyük miktarda radyoaktif maddenin doğal çevreye yayılabileceği konusunda olmuştur. 4. reaktör ünitesinin tüketilmiş yakıt havuzu ise deprem hasarı nedeniyle soğutucu kaybına uğramıştır.

Şöyle ki Fukuşima kazası olduktan sonra ilk saatlerde ikincil koruma kapları içindeki basınç aniden artmış ve ertesi gün tasarım değerlerinin yaklaşık olarak 2 katına çıkmaya başlamıştır.

Değerlerin üst seviyeye çıkması, nükleer enerji reaktöründeki pompaların sızdırmazlıklarına hasar vermiştir. 12 Mart 2011 tarihi sabah saatlerinde santralin 1. reaktöründe su seviyesi aniden azalmıştır. Yine aynı gün 1. reaktörün ikincil koruma kabında bir hidrojen patlaması olmuştur. Patlamanın ardından basınç kabındaki basınç 500 kPa’ın altına düşmüştür ve yaklaşık 300-500 kPa arasında seyretmiştir. Patlama sonucunda reaktör binasının çatısının tamamı infilak olmuştur. Santraldeki reaktörlerin basınç kabına harici pompalar yardımı ile deniz suyu basılmasından su seviyesinin çok düşerek yakıtlar da kısmen açıkta kalmıştır. 13 Mart 2011 Pazar günü ise 1. reaktörün ana koruma kabına deniz suyu pompalanması işlemi başlamıştır. Deniz suyu yerine tatlı su kullanılmaya da ancak 25 Mart 2011 tarihinde başlanmıştır.
15 Mart 2016’da ise 2. reaktör ünitesinde ana muhafaza yapısına bağlı olan buhar önleme sisteminde bir hidrojen patlaması daha yaşanmıştır. 1, 2 ve 3. ünitelerdeki buhar önleme sistemleri doyuma ulaşmış ve 2. ünitedeki buhar önleme sistemindeki arıza, yakıtın erimesi durumunda büyük miktarda radyoaktif ürün maddesinin ana muhafazasını terk etmesine yol açacak potansiyel bir yol sağlamıştır. Nispeten daha küçük miktardaki radyoaktif maddeler, operatörlerin buharı serbest bıraktıkları zamanlarda salınmıştır. Fakat, krizin ikinci haftasına gelindiğinde Tokyo uzaklıktaki bir mesafede bulunan radyoaktif iyot seviyesi önemli miktardaki radyoaktif iyodun çocukların tiroit bezlerinde birikmesin diye ebeveynlere kirlenmiş suyu bebeklerine vermemeleri konusunda ikaz etmek için yetkilileri harekete geçirmiştir. 6 Nisan 2011 tarihinde ise hidrojen birikmesi üzerine ana koruma kabına nitrojen reaksiyonuna başlanmıştır. Son tahlilde koruma kabında basınç 195 kPa olup, halen sabit bir yapıda durmaya devam etmektedir.

Kazanın Ölçek Değerleri

Japonya’da Tohoku depremi neticesinde oluşan Tsunaminin neden olduğu Fukuşima nükleer santralinde bulunan yedek güç ve koruma sistemlerinde meydana gelen büyük zararlar, Fukuşima reaktörlerinin bazı ünitelerinde kaçaklara ve aşırı ısınmaya yol açmıştır. Bu yüzden, nükleer reaktörlerin her birindeki kaza Uluslararası Nükleer Enerji Ölçeği olan INES’te ayrı ayrı derecelendirilmiş, santral etrafında yasak bir bölge oluşturulmuştur. Reaktörlerden 3’ü 5. Seviye, 1’i 3. Seviye, durumun bütünü 7. Seviye olarak sınıflandırılmıştır. INES ölçeklendirmesi, Fukuşima kazasının Çernobil kazasında olduğu gibi, çok geniş bir bölgeye dağılan ve çevresel etkilerini olumsuz bir şekilde gösteren yüksek seviyedeki radyoaktif ürün yayan bir kaza olduğunu göstermiştir.
Bilindiği gibi 7. Seviyedeki bir ölçeklendirme, büyük bir tesisteki radyoaktif materyalin büyük kısmının dışarıya salınımı olarak tanımlanmaktadır. Fukuşima’da yaşanan nükleer hadise buna uygun bir tanımlamayı ifade etmektedir. Fukuşima kazası, ölçeklendirme anlamında Çernobil kazası ile aynı olmasına rağmen kazanın çevre üzerindeki etkileri Çernobil ile mukayese edilmeyecek kadar azdır. Çünkü, Japon yetkili otoriteler Fukuşima kazasının başlangıcından beri uluslararası topluma karşı son derece şeffaf bir politika yürütmüş, çevresel alanı
muhafaza etmek üzere ivedi bir biçimde halkı tahliye ederek radyoaktif sonuçları asgari seviyeye indirmek için tedbirler almıştır.
Öyle ki, Fukuşima sonrası hemen kararlı Potasyum İyot tabletleri dağıtılarak tedbir alınmıştır. Fukuşima çevresinde yaşayan vatandaşlar ilk olarak 10 km2’lik alanın dışına tahliye edilmiş, sonrasında da 20 km2’lik alanın dışına çıkartılmıştır. Yine, kazaya yönelik alınan tedbirler arasında aynı günlerde ve sonrasında rutin olarak pek çok gıda ürünü ve insanların tüketim miktarı kontrol altına alınmıştır. Çernobil kazasından sonra da bu tür önlemler alınsaydı, hem çevreye ve hem de insan sağlığına bu kadar radyoaktif serpinti yayılmayacaktı.

Deprem sonrasında Fukuşima’daki santralde bulunan ilk üç reaktör otomatik olarak kapanmıştı, 4. reaktörde yakıt olmadığı için zaten işletmede bulunmuyordu.

5. ve 6. reaktörler ise rutin bakım sebebiyle yine kapalı durumdaydı. Yaşanan bu kazada metal su reaksiyonu ve kullanılmış yakıt depolama havuzlarındaki suyun kaybedilme sebebi ile hidrojen oluşumu ve gazının birikmesi sonucunda ortaya çıkan patlamayla nükleer radyoaktif ürünlerin çevreye salınımı gerçekleşmiştir. Zaten bu sebepten Fukuşima’daki kaza, INES’e göre önce 5. Seviye ölçeklendirilmiş, kaza sonrası yapılan incelenme sonucunda 7. Seviyeye çıkarılmıştır. Santraldeki 3 reaktörde soğutma sisteminin ve kullanılmış yakıt soğurmasının kaybedilmesi sonucu 3. Seviye ölçek sınıflandırılması yapılmıştır. 2 reaktörde ise soğutma sisteminin fonksiyonlarının kısmen kaybedilmesinden dolayı radyolojik salınım yaşanmış ve bunlar Seviye 5 olarak sınıflandırılmıştır. Santralde açığa çıkan radyolojik salınımlar nedeniyle yetkililer kazanın ölçeğini toplamda 7. Seviye olarak belirlemişlerdir.
Fukuşima santrali çevresinde ölçülen radyasyonun kaza yaşanmadan önceki durumla karşılaştırıldığında 300 kat arttığı resmi makamlarca rapor edilmiştir. Öyle ki yapılan incelemeler sonucunda bölgeye 150 kilometre uzaklıktaki kentlerde bile radyasyonun normalden 20 kat daha fazla olduğunu göstermiştir. Bunun yanında şebeke suyunda normalin 3 katı civarında radyoaktif Sezyum, İyot, vb. maddeler olduğu görülmüştür. Santral bölgesindeki gıda ürünlerinde normalin üstünde radyasyon etkileri saptanmış, piyasadaki gıda satışları durdurulmuştur. Dünyadan da
Fukuşima felaketi yüzünden bazı kısıtlamalar olmuş, Japonya’dan ihraç edilen gıda ürünlerine birçok devlet kota koymaya başlamış ve hatta bazı ülkeler Japonya’dan gelen kişileri radyasyon ölçüm cihazına tabi tutmuştur. Bu
deneyimler kapsamında Fukuşima, gelecekte inşa edilecek nükleer santrallerde yaşanacak doğal afetlere karşı çok daha gelişmiş önlemler alınmasına öncülük edebilecektir.

Fukuşima kazasında sadece nükleer radyasyondan kaynaklanan herhangi bir ölüm durumu henüz rapor edilmemiştir.

Tsunami’nin Fukuşima nükleer tesislerinde neden olduğu yedek güç ve muhafaza sistemlerindeki büyük hasar, Fukuşima nükleer reaktörlerinin bazılarının aşırı ısınmasına yol açmıştır. Bunun sonucunda reaktörlerin her birinde gerçekleşen kazalar, radyolojik hadise ölçer makine INES tarafından ayrı ayrı incelenmiş ve santral etrafında 20 km’lik bir alan yasak bölge ilan edilmiş ve 30 km’lik gönüllü tahliye bölgesi oluşturulmuştur. Bu kapsamda Fukuşima nükleer santralinde INES’e göre 8 farklı olay kaydedilmiş ve kazanın başından krizin sona ermesine kadar geçen sürede açığa çıkan radyolojik alınımlar sebebiyle kazanın ölçek değerleri seviye seviye değişmiştir. INES’e göre 7. Seviye olarak ölçeklendirilen Fukuşima kazasının 4. ve 6. günleri arasında salınım yaptığı radyoaktif ürünler açısından değerlendirildiğinde Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı tarafından majör bir kaza olarak ifade edilmiştir.
Hem Çernobil ve hem de Fukuşima nükleer santral kazasında karşı önlemlere ihtiyaç duyulmuş ve iki olay da Seviye 7 olarak ölçeklendirilmiştir. Her iki kaza da aynı seviyede değerlendirilmesine rağmen kazalarda alınan önlemler arasında farklılıklara bakıldığında önemli hususlar karşımıza çıkmaktadır. Örneğin, SSCB’nin Çernobil kazasını kendi halkı dahil tüm dünyadan gizleme çabası alınacak önlemleri yetersiz hale getirmiş ve insan sağlığına karşı olumsuz etkilerin yaşanmasına neden olmuştur. Öte yandan, Japonya Fukuşima santralinin yaklaşık 12 mil kadar bölgeyi boşaltmaya başlamış ve potansiyel çevresel zararların önlenmesi sağlanmıştır. Japonya hükümeti herkesin radyasyon seviyesini sürekli olarak izlemekle ve raporlamakla beraber insan sağlığı koruma talimatlarını da gerçekleştirmeye çalışmıştır. Görüldüğü üzere, Fukuşima ile Çernobil kazası mukayese edildiğinde ortaya çıkan zararlar devletlerin uyguladığı politikalarla şekillenmiştir.

Kaynak

Arda Özkan, Çevresel Güvenlikte Sınıraşan Bir Tehdit Algısı: Nükleer Zarar

Çernobil Nükleer Kazası Ve Etkileri

26 Nisan 1986 günü sabah saatlerinde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nde (SSCB), Kiev kentinin 100 km kadar kuzeyindeki Çernobil Nükleer Santralının 4. ünitesinde gerçekleştirilen bir test sırasında büyük bir nükleer kaza meydana gelmiştir. Kazadan sonra yapılan soruşturmalar, kazanın reaktör tasarımındaki hatalar ile güvenlik sistemlerinin devreden çıkarılması, işletme kurallarının hiçe sayılması ve reaktörün kararsız bir duruma getirilmesi gibi bir dizi insan hatası sonucu meydana geldiğini göstermiştir. Böylece meydana gelen hızlı bir güç yükselmesini
izleyen buhar patlaması reaktörü ve reaktör binasını tahrip etmiş, reaktörün üst kapağını yerinden fırlatarak reaktörün üstünü açık bırakmıştır. Birkaç saniye sonra meydana gelen ikinci bir patlama ile üstü açık kalan reaktörün kızgın parçaları büyük bir hızla dışarı taşmış ve bu sırada reaktörden salınan radyoaktif gaz ve radyoaktif madde karışımı 1200 metreyi aşan yüksekliklere çıkarak atmosfere karışmıştır.
Oluşan radyoaktif bulutlar meteorolojik koşullara bağlı hareket ederek Avrupa üzerinde yayılmaya başlamış ve sadece Avrupa’yı değil hemen hemen tüm Kuzey yarın küresini etkilemiştir. Çıkan yangınlar itfaiye ekipleri tarafından 3,5 saat sonra söndürülse de reaktörden büyük miktarda füzyon ürünlerinin salınımı 10 günlük bir süre boyunca devam etmiştir. 9 Mayıs 1986 tarihinde Sovyetler tarafından yapılan müdahalelerden sonra artık büyük bir radyoaktif madde salınması ihtimali ortadan kaldırılmıştır.

Çernobil kazasının meydana gelmesinin nedenlerinden biri olarak Nükleer Güvenlik Doktrinine uygun olarak inşa edilmemiş olması üzerinde durulmaktadır.

Her nükleer santralde, diğer bütün elektrik üretim santrallerinde de olduğu gibi, rahatlıkla giderilebilen arızalar ve kazalar olabilmektedir. Nükleer Güvenlik Doktrinine göre bu arızaların kayıtları tutularak Birleşmiş Milletler Örgütü’nün bir alt kuruluşu olan IAEA’ya (International Atomic Energy Agency: Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na) bildirilmektedir.
Nükleer enerji elektrik üretimi için güçlü bir araç olmasının yanı sıra tehlike potansiyelinden ötürü bazı endişelere neden olabilmektedir. İkinci Dünya Savaşında çok acı sonuçlar doğuran nükleer enerji barışçıl amaçlarla kullanılmaya başlanmasından itibaren bazı kesimler tarafından güvenlik nedeniyle eleştirilse de 1950’lerin sonlarına kadar dünya kamuoyunun gözünde olumlu bir hava söz konusu olmuştur. Ne var ki, ilk nükleer santral kazası 29 Eylül 1957’de Sovyet Rusya’daki Kyshtym Nükleer Santralinde gerçekleşmiştir. Nispeten küçük etkili gerçekleşen bu kaza olabildiğince dünya kamuoyundan gizlenmiş ve etkilerine dair bilgiler paylaşılmamıştır. 10 Ekim 1957 yılında ise İskoçya’da bulunan Windscale Nükleer Santralinde GCR tipi Plütonyum üretimine dönük reaktörden bir miktar radyasyon sızıntısı olmuştur. Bu kaza sonucunda süt, sebze, meyve, et gibi gıda maddelerinin bazılarında radyasyon düzeyi hayatî bir tehlike arz etmeyecek kadar yükselmiştir.
Ölümle ya da akut radyasyon hastalığıyla sonuçlanan hiçbir vaka kaydedilmemiştir. Kanser vakaları ile ilgili istatistiklerde de bu olaya bağlı herhangi bir artış tespit edilmemiştir. Çernobil’den önceki bir diğer etkili kaza 28 Mart 1979’da ABD’de Pennsylvania’daki PWR tipi bir reaktörde gerçekleşmiştir. Bu reaktör 1960’ların sonuna
doğru geliştirilmiş olan Batı Anlamındaki Nükleer Güvenlik Doktrinine uygun olarak koruyucu bir kabuk içine yerleştirilmiş olduğundan, reaktörün kalbi ergimeye başlar başlamaz reaktör binası hemen boşaltılarak koruyucu kabuğun kapısı dışardan kapatılmış ve açığa çıkan yüksek düzeydeki radyasyon içeriye hapsedilmiştir.

Bu kazada reaktörün koruyucu kabuğunun dışına ilk anda havalandırma tesisatından havaya karışmış olan radyasyondan başka radyasyon sızmamıştır.

Bu radyasyon ise 15 km çaplı bir daire içinde, bir insanın bir akciğer röntgeni çektirirken aldığı dozdan çok çok düşük bir doz olan, 0,08 mSv’lik bir doza sebep olmuştur. Sonuç olarak kimse ölmemiş ya da akut radyasyon hastalığına yakalanmamıştır. Nükleer kaza sınıflandırılmasında en büyük kazadan bir önce gelen bu kazanın bu şekilde atlatılmış olması Batılı anlamındaki Nükleer Güvenlik Doktrinine uygun olarak inşa edilmiş olan nükleer santrallerin son derece güvenli ve güvenilir olduklarının bir kanıtıdır.
Three Mile Island’daki kazadan sonra en ufak hatayı affetmeyen bu sistemlerin sağladığı faydalara değip değmeyeceği tartışılmaya başlanmıştır. Bu kazaların nelerden kaynaklandığına bakıldığında, kompleks yapıya sahip olan bu sistemlerin aşırı uzmanlık gerektirmesi bu yüzden insan hatalarının ve dikkatsizliğin telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğurması, denetim ve bakımların gerektiği gibi yapılmaması, erken uyarı sistemlerinin gerektiği gibi kurulmaması, teknoloji eksikliği ve soğuk savaş nedeniyle ülkeler arası bilgi paylaşımının gerçekleşmemesi gibi büyük sorunlarla karşılaşılmaktadır.

Bu gelişmelerin sonunda Avusturya ve İsveç’te yapılan halk referandumu sonuçlarına göre nükleer tesislerden aşamalı olarak vazgeçilmiştir.

1986 yılında Çernobil kazasının gerçekleşmesi ile birlikte nükleer karşıtı eylemler artmaya başlanmış ve Almanya, İngiltere, Belçika, Finlandiya gibi ülkelerde nükleer santral inşası durdurulmuştur. 1989’a gelindiğinde, Japonya ve Fransa, nükleer enerjiye büyük ölçüde güvenmeye devam edilmiştir. Ne var ki, Japonya’daki Tokaimura ve Fukushima nükleer kazaları endişeleri haklı çıkarmıştır.
Tüm bu süreçlerin sonunda yüzlerce insanın can kaybına uğradığı, sayısı tespit edilemeyecek kadar geniş bir nüfusun kanser tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı ve birçok yerleşim yerinin boşaltıldığı görülmektedir. Sadece Çernobil Nükleer Kazasında radyoaktif ışınların yarattığı şiddetli ısı sonucunda 28 kişi hayatını kaybetmiştir. Acil durum ekibinde görev yapan 134 kişi akut radyasyon sebepli hastalıklara yakalanmıştır. Çevre ülkelerde ve Ukrayna’da yaklaşık 100.000 kişi evlerinden tahliye edilmiş ve terkedilmiş kentler ortaya çıkmıştır. Reaktör sahasında 750.000’den fazla personelin katılımıyla oldukça yüksek maliyetli temizleme ve iyileştirilme çalışmaları yürütülmüştür. Kazanın etkilediği alanlarda yakın zamanda görülen tiroit kanseri vakaları bu kazanın etkileriyle
ilişkilendirilmektedir.
Çernobil’de yaşanan büyük ölçekli nükleer felaket sonrasında dünya genelinde nükleer krizlere yönelik erken uyarı sistemlerinin geliştirilmesine ve radyoaktivite ölçüm istasyonlarının kurulmasına ilişkin çalışmalar başlatılmıştır. Ancak nükleer tesislerin çevresinde radyoaktivite ölçümlerinin işletmelerin sorumluluğunda olması bazı sorunlara yol açmıştır. Bazı durumlarda ticari kaygılar nedeniyle ölçüm değerleri şeffaf bir biçimde paylaşılmamaktadır. Ölçüm verilerinin paylaşılmaması uluslararası arenada çeşitli sorunlara yol açmaktadır. Bu durumu önlemeye yönelik, bağımsız denetim ve ölçüm istasyonları kurulmaya başlamıştır. Bu kapsamda Türkiye’de de 1986 yılında TAEK öncülüğünde olası nükleer tehlikelerin tespitine yönelik “Radyasyon Erken Uyarı Sistemi (RESA)” kurulmuştur.

Friedman ve arkadaşları (1992) tarafından gerçekleştirilen çalışmada, beş ABD gazetesi ve üç büyük televizyon kanalı 26 Nisan 1986 tarihinden itibaren 2 haftalık bir periyodda incelenmiştir.

Haberlerde kazanın nedenleri ve insanlar üzerindeki etkisinin ele alındığı, nükleer enerjinin güvenliği ve geleceği ile ilgili başta ABD olmak üzere dünya genelindeki nükleer santrallerin karşılaştırılmasının yapıldığı ve Sovyetler Birliğinin uygulamalarına yönelik eleştirilerin yer aldığı tespit edilmiştir. Çalışmanın bir diğer önemli sonucu Çernobil kazası vesilesiyle başta ABD olmak üzere dünya genelindeki nükleer santrallerin güvenliği ve güvenilirliği sorgulanmıştır. Nükleer santrallere yöneltilen eleştirilerin yanı sıra hükümetlerin düzenleyici politikalar geliştirmesi gerektiği haberlerde ifade edilmiştir.
Saraçoğlu tarafından gerçekleştirilen literatür taramasında Çernobil nükleer kazasının etkileri şu şekilde sıralanmıştır:
1. Kaza sonrasında radyoaktif çekirdeklerin çevresel yaşam alanlarına etkisi: kısa dönemde ovalar ve hayvan otlaklarına, tarım arazilerine radyoaktif bulutla ve yağmurlar aracılığıyla yayılarak et, süt vb. gibi yiyecekleri bulaşlı hale getirerek besin zincirine geçmek; uzun dönemde ise, orman ve orman ürünlerini bulaşlı hale getirmek olarak bulunmuştur.
2. Kaza sonrasında ilk olarak büyük bir şaşkınlık ve panik yaşanmış, sonrasında çevreye yayılan radyasyonun olası olumsuz etkilerini en aza indirmek amaçlı pek çok ülkede kamusal önlemler alınmıştır. Bu önlemler, kimi ülkelerde günümüzde de uygulanmaktadır.
3. Radyasyonun sağlık etkileri içinde, yalnızca çocukluk çağı tiroit kanserlerinde anlamlı bir artış gösterilmiştir. Bu bulgular kısa süreli latens periyot nedeniyle başlangıçta büyük bir şüpheyle karşılanmasına karşın günümüzde büyük ölçüde kabul görmektedir.

4. 0-18 yaşlar arasında ışın almış çocuklarda, tiroit kanser insidansının attığı yönünde hiç şüphe yoktur.

Tiroit kanserlerindeki artış, erişkin nüfus için özellikle, 1986-1987’nin temizlik işçileri arasında beklenmektedir. Yapılan çalışmalarla günümüzde bu konu üzerinde daha çok konuşulacağı düşünülmektedir.
5. 1986-87 yılları arasında çalışan temizlik işçileri ve önemli derecede radyasyon dozu almış kişiler arasında lösemi olgularında artış eğilimi izlenmektedir. Ancak yalnızca Rusya kohortunda temizlik işçilerinde elde edilen verilerde istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur. Ukrayna ve Belarus’daki lösemi olgularında ilişkili elde edilen veri yoktur. Üç ülkede kontamine bölgelerde yaşayan çocuk ve erişkinler arasında lösemi olgularının attığına ilişkin veri yoktur. Özetle, bu güne dek, lösemi riskinde bir artışa ilişkin uluslar arası kabul edilmiş bir kanıt bulunmamaktadır
denebilir.
6. Sağ kalanlarda sabit kromozom bozuklukları tespit edilmiştir. Bu kromozom zedelenmelerinin, ışın almış kişilerde ve bu kişilerin nesillerine aktarıldığında, değişken latent süreler sonrasında kimi hastalıkların insidansının artmasına neden olacağı beklenmektedir.

7. 2000 yılında temizlik çalışanlarının 240 bini kayıt altına alınmıştır. Hasta kişilerin durumu ilerlemekte, sayısı artmaktadır.

Temizlik çalışanlarında kardiyovasküler, serebrovasküler, tiroit ve öteki tümöral olmayan patolojilere ait bilgiler vardır, bu verilerin sonuçlarını değerlendirmek için henüz erkendir. İlerideki çalışmalarda sonuç durumları belirtilmelidir.
8. Doğum defektlerinde bir artışa neden olduğu gösterilen bir kanıt yoktur.
9. Radyasyon korkusu nedeniyle radyasyonla ilgisi olmayan psikolojik hastalıkların, zararlı sağlık etkilerinin önlenemez dedikoduları, yeniden yerleşmenin sıkıntısı, ekonomik güçlükler, kaza sonuçlarına yüksek
politizasyonla müdahale ve öteki faktörlerin açık kanıtı vardır. Estonya’da Çernobil Temizlik işçilerinde yapılan bir çalışmada, kazayı takiben ilk 6,5 yıl içinde intiharlarda beklenenin çok üstünde büyük bir artış bulunmuştur.
10. Radyasyonla ilişkili büyük sağlık sorunları olmakla birlikte; bunlar, bilgisizlik ve uygun olmayan istatistiksel yöntemlerle yapılan, yeterince uygun olmayan çalışmalar nedeniyle büyük ölçüde abartılmış ve yanlış yorumlanmış olabilir.

Kaynak

Livza Temel, Siyasal Propaganda Bağlamında Çernobil Felaketinin Hürriyet Gazetesi’nde Temsili

Çin’in Enerji Politikalarının Temelleri ve Ekonomik Kalkınmasında Enerji Kaynaklarının Rolü

Çin Halk Cumhuriyeti, modern dünya politikasında ve ekonomisinde büyük güçlerden biri konumundadır. Çin’in özellikle 1980’li yıllarla birlikte ekonomisinde gösterdiği büyük ivme, dünya politikasında ülkeyi temel aktör konumuna getirmiştir. Dünya ekonomisin zirvesine oynayan bir ülke olarak ekonomik gücü ve potansiyeli dünya jeopolitiğinde enerji ilişkilerinde de büyük yansımalar yaratmaktadır. Çin’in enerji kaynaklarına duyduğu ihtiyaç ekonomisindeki gelişmelere paralellik göstermektedir. Çin’in ekonomik yapısı ve nüfusu yoğun bir şekilde enerji talebini ortaya çıkarmaktadır. Bu kapsamda Çin sadece kendi topraklarında değil, dünyada pek çok coğrafi bölgede enerji üreticisi/taşıyıcısı ve pazarlayıcısı ülke konumunda bulunmaktadır. Çin’in yoğun enerji angajmanı yürüttüğü bölgelerden biri de komşu bölge olan Orta Asya’dır.
Çin’in Orta Asya’daki artan nüfuzu Büyük Güç politikasında yeni mücadeleleri ortaya çıkarmaktadır. Bu kapsamda, Çin’in dünya enerji ilişkilerindeki ve Orta Asya coğrafyasındaki yerinin anlaşılabilmesi için öncelikle tarihsel gelişmeler altında ekonomisinin gelişimin sürecini göz önünde bulunduran bir inceleme yapmak gerekmektedir. Sonrasında ise, dünya ekonomisindeki konumuyla bağlantılı olarak, Çin’in dünya petrol ve doğalgaz sektöründe üretim/tüketim ve ticaret verilerine bakmak, enerji politikalarının somut temellerinin ortaya konulmasına yardımcı olacaktır. Yapılacak veri incelemesiyle birlikte, ikinci başlıkta, modern dönemde Çin’in enerji politikaları ve stratejileri ele alınacak, enerji politikalarının ve stratejilerinin temellerinin ortaya konulmasından sonra ise, son başlıkta Çin’in Yeni Büyük Oyun’da Orta Asya’ya yönelik ortaya oyduğu politikalar incelenecektir.
Çin Halk Cumhuriyeti’nin enerji politikalarını tarihsel ve siyasi dönüşüm süreçleri içerisinde tasniflendirmek mümkündür. Bu kapsamda, Çin’in kuruluşundan (1949) Deng Xiaoping döneminin başlangıcına (1978) dek geçen dönem ilk dönem olarak tasnif etmek mümkün görünmektedir. Çin’de enerji politikalarının oluşmasında ikinci dönem ise Deng dönemi ile başlayıp 1993 yılında Çin’in enerjide dışa bağımlı olmasına kadar geçen dönemdir. Çin’in enerji politikalarında değinilecek son dönem ise 1993’ten günümüze devam eden enerjide dışa bağımlılığın katlanarak arttığı dönemdir. Çin, ekonomisinde ve siyasetinde yaşadığı dönüşüme paralel olarak, her dönemde enerji alanında stratejik hedefler ve ilkeler benimsemiştir.

Çin Halk Cumhuriyeti’nin 1949 yılında Mao Zedong’un liderliğinde kurulmasından sonra, merkezi planlamaya dayalı bir ekonomi modeli ortaya konulmuştur.

Çin ekonomisinin büyük bir kısmı devlet tarafından kontrol edilmiş ve yönlendirilmiş, üretim hedefleri, ücretler ve tahsil edilecek kaynaklar devlet tarafından tespit edilmiştir. 1960’lı ve 70’li yıllar boyunca endüstrileşmeye destek olmak üzere, devlet büyük kapsamlı yatırım planlarını üstlenmiş, 1978 yılına kadar devlet endüstriyel üretiminin dörtte üçü devlet kontrollü şirketler eliyle gerçekleştirilmiştir. Özel işletmeler ve yabancı yatırım ise genel olarak yasaklanmıştır. Pekin’in bu politikasının temelinde ise kendi kendine yeterli(self-sufficient) ekonomi olma hedefi rol oynamıştır. Pekin yönetimi, devlet merkezli planlı ekonomiye dayalı modeliyle Çin halkının temel ihtiyaçlarının karşılanmasını ana hedef olarak belirlemiş, kendi kendine yeterli ekonomiyle halkının refahının sağlanmasına yönelik politikalar izlemiştir.
Çin Halk Cumhuriyeti’nin kendi kendine yeterli olma hedefiyle ortaya koyduğu ekonomik model, enerji alanında da kendini göstermiştir. Çin’in enerji politikalarının ilk döneminde, kendi kendine yeterli olma ilkesi enerji sektörüne de hâkim olmuştur. Jian’ın ifadesiyle, Çin Halk Cumhuriyeti’nin 1949 yılında kuruluşundan itibaren, kendi kendine yeterlilik (selfsufficiency) ve kendi kendine dayanma(self-reliance) ilkeleri enerji politikasının temelini oluşturmuştur. Kendi kendine dayanma ilkesi, petrol endüstrisinin dış kaynaklar yerine, Çin’in kendi öz kaynakları (insan sermayesi, fiziki sermaye, doğal kaynaklar) üzerine kurulmasını öngörürken, kendi kendine yeterlilik ilkesi ise iç talebin Çin’deki enerji kaynaklarının üretimi ile karşılanmasını hedeflemiştir. Yabancı kaynaklara bağlı olmadan kendi kendine yeterli derecede üretim ve tüketim yapılması, uzun yıllar boyunca Çin’in enerji alanında politikasının temelini oluşturmuştur. Kısaca, ilk dönem boyunca, enerji üretiminde iç kaynaklara yönelmek ve bu kaynakları optimum düzeyde halkının gereksinimleri doğrultusunda kullanmak Pekin’in temel politikası olmuştur.

Kendi kendine yeterli olma ilkesi doğrultusunda, bağımsızlık sonrasında Pekin hükümetinin temel hedeflerinden bir tanesi enerji kaynaklarının geliştirmesi ve üretimi üzerine olmuştur.

Bu kapsamda petrol üretimi için planlar ortaya konulmuş, 1950 yılında Çin’de ilk Ulusal Petrol Kongresi gerçekleştirilmiş, 1950’li yıllar boyunca petrol araştırma ve üretme faaliyetleri yürütülmüştür. Öte yandan, topraklarında yapılan keşifler ve üretim faaliyetlerine rağmen, 1950’li yıllar boyunca Çin’in petrol talebi üretiminin üstünde gerçekleşmiş, söz konusu açık Sovyetler Birliği’nden ithal edilen petrol ile kapatılmıştır. 1950’li yılların sonlarında ise Çin’in doğu bölgelerinde (özellikle Daqing petrol sahasında) yapılan yeni keşiflerle birlikte ülkede petrol üretiminde büyük bir artış yaşanmış, Çin bu dönemde iç üretimi artırarak 1963 yılında kendi kendine yeterli bir ülke konumuna erişmiştir. Çin yeni üretim bölgeleriyle birlikte petrol alanında 1963-93 arası dönemde kendi kendine yeterli ülke konumunu koruyarak, üretim fazlasını dış piyasalara ihraç etmiştir. Çin’in 1971 yılında petrol üretimi 40 milyon ton olarak gerçekleşirken, bu rakam 1991 yılında 140 milyon tona ulaşmıştır.

Çin’de petrol üretimine ilaveten, doğalgaz üretimi alanında da 1960’lı ve 1970’li yıllar boyunca gelişme kaydedilmiş, 1976’da ise 6 milyar m3 doğalgaz üretimi gerçekleştirilirken bu rakam 1990’lı yıllarda 15 milyar m3’e erişmiştir. Çin’de ortaya konulan kendi kendine yeterli ekonomik model üretim alanında belirli bir ilerleme sağlamakla birlikte, Çin ekonomisi, 1960’lı yıllarda çeşitli ekonomik krizler içerisine girmiştir. 1958-1962 yılları arasındaki Büyük Atılım (Great Leap Forward) ve 1966-1976 yılları arasındaki Kültür Devrimi (Cultural Revolution) ekonomisinde ve politikasında büyük kırılmalar yaratmış, Çin’in ekonomik kalkınmasını ve istikrarını tehlikeye sokmuştur. Ekonomisinde yaşanan ekonomik sarsıntı, Çin’in enerji üretimini de etkilemiştir. Çin’in genel olarak petrol üretim kapasitesinde azalma yaşanmamakla birlikte, Kültür devrimi sırasında, yeni petrol üretim bölgesinde (Daqing) üretim faaliyetleri sabote edilmiş, rafineri sistemleri, ulaştırma ve dağıtım alt yapısı ciddi bir şekilde zarar görmüştür. Devrim sırasındaki petrol endüstrisindeki oluşan olumsuzluklar rezerv geliştirilmesi hususunda ciddi gerilemelere de sebep olmuştur.

1960 ve 70’li yıllarda yaşanan ekonomik sarsıntılardan sonra, ülkeyi rayına oturmak için ekonomik reformlar üzerinde durulmaya başlanmıştır.

Söz konusu reform hareketleri Deng Xiaoping döneminde başlamıştır. Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra devlet yönetimini üstlenen kurucu önder ve devlet başkanı Mao Zedong’un ölümünden (9 Eylül 1976) sonra, bir başka önder ve devlet adamı olan Deng Xiaoping, ülkeyi fiili olarak idare etmeye başlamıştır. Her ne kadar Devlet Başkanlığı görevinde bulunmasa da, Deng reformist bir lider olarak 1978 yılından itibaren Çin’in yükselişin temellerini ortaya koymuş, Deng dönemi Pekin’in yükselişinin de başlangıcı olmuştur. Deng ile dört alanda (tarım, sanayi, savunma ve teknoloji) reform hareketi başlatılmış ve sosyalist bir pazar ekonomisi kurulmak istenmiştir. Deng öncelikle, Çin ekonomisinin gelişimi için bir dereceye kadar kapitalist sistemi benimsemenin gerekli olduğunu düşünerek, açık kapı politikası uygulamış ve özel ekonomik alanlar kurarak ülke ekonomisini yabancı yatırımlara açmıştır.
Çin’de kısmi olarak özel girişimciliğe izin verilmiş ve böylelikle devasa işgücüyle birlikte üretim süreci genişletilmiştir. Komünist ideolojiyle söz konusu yeni politikaları pragmatik olarak uyumlaştırmak için de içerde ideolojik açılımlar yapılmış, bu kapsamda Çin’in özellikleriyle birlikte sosyalizm inşası ilkesi benimsenmiştir. Dört modernleşme alanında ilkeler benimseyen Deng, Mao döneminde, özellikle Kültür Devrimi’nde tahribata uğrayan Çin ekonomisini canlandırmayı hedeflemiş, bu doğrultıda modern bir Çin yaratmak için kalkınma stratejisini ortaya konulmuştur.
1987’de olgunlaşan bu kalkınma stratejisi, 70 yıllık Üç Aşamalı Milli Kalkınma Stratejisi olarak kabul edilmiştir. Birinci aşamada 1980-1990 yılları arasında Çin’in Gayri Safi Milli Hasıla (GSMH) oranı bir kat artması, ikinci aşamada 1990-2000 yılları arasında GSMH oranının bir kat daha artması ve kişi başına düşen gelir 800-1000 Dolara yükselerek, halkın yaşam standardının “Küçük Refah” (Xiao-kang) seviyesine ulaştırılması öngörülmüştür. Bu aşamada GSMH’sinin bir trilyon Dolara ulaşması ve dünyanın önde gelen ülkeleri safına girmesi hedeflenmiştir. Üçüncü aşamada ise 30-50 sene içinde, yani 2030-2050 yıllarında GSMH’sinin iki kat artması ve kişi başına düşen gelirin 4000 Dolara yükselmesi amaçlanmış, böylelikle Çin halkının yaşam standardının, orta derecede gelişmiş ülkelerin seviyesine yükseltilmesi ve ülkenin temel modernleşme düzeyine ulaştırılması hedeflenmiştir.

Deng döneminde büyümeye ve dışa açılmaya yönelik ortaya konulan stratejik yönelim, Çin ekonomisinde muazzam genişleme hamlelerini beraberinde getirmiştir.

Çin ekonomik alanda yüksek büyüme oranları yakalayarak, GSMH’sinde büyük artışlar gerçekleştirmiş, ayrıca dünya ticaretinde merkez ülkelerden biri konumuna gelmiştir. Pekin’in dünya ekonomisinde yarattığı ivme ve yükseliş, endüstri, üretim ve ticaret yapısındaki genişlemeyle birlikte seyretmiştir. Yapılan çeşitli araştırmalara göre Çin’in ekonomik alanda büyümesinin önümüzdeki dönemlerde süreceği hesap edilmektedir. Deng döneminde ortaya konulan ekonomik açılım ve kalkınma politikaları, petrol ve doğalgaz sektörünü doğrudan etkilemiş, Çin’in enerji politikalarında yeni bir dönemin başlangıcına sebep olmuştur. Aller ve Ductor’un ifadesiyle üretim sürecinde enerjinin büyük bir rol oynadığı genel olarak kabul edilen bir olgudur. Bu kapsamda, Çin’de 1980’li yılların sonunda başlayan büyüme süreciyle enerji talebi arasındaki yakın bir ilişki bulunmaktadır. Çin’in ekonomisinde özellikle 1980 yıllardan itibaren yaşanan dönüşüm ve muazzam büyümeyle birlikte ortaya çıkan kentleşme, motorizasyon ve yapısal değişimler enerji talebini katlanarak arttırmıştır.
Çin’in endüstrileşme ve kentleşme yolundaki atılımları enerji talebinde muazzam artışları beraberinde getirmiştir. Çin’in bu dönemde izlediği enerji politikasının temelinde, artan enerji ihtiyacına paralel olarak, enerji sektörünü dış yatırımlara açma ve ulusal enerji şirketleri marifetiyle, üretim faaliyetlerinin yeni teknolojilerle artırılması ve enerji ihtiyacını karşılanması hedefi yer almıştır. Nitekim ekonomik dışa açılım politikalarıyla birlikte Çin’de petrol üretimi, yönetsel aygıtlar ve fiyatlandırma sistemi belirli ölçülerde ademi merkezileştirilerek piyasa sistemine bırakılmıştır. Petrol sektörünün geliştirilmesinde yabancı sermayeye konulan kısıtlamalar kaldırılmış, Batılı petrol şirketleriyle yabancı yatırımlar üzerine anlaşmalar yapılmıştır. Ayrıca bu dönemde ulusal petrol şirketleri kurulmuş, petrol yönetiminde merkezi kontrol sistemi gevşetilmiş, Çin’in enerji güvenliğini sağlamada ana sorumluluk ulusal petrol şirketlerine verilmiştir. Pekin bu dönemde de kendi kendine yeterli yapısını sürdürmüş, üretimin fazlasını ihraç etmeye devam etmiştir.

Çin’in enerji politikalarında üçüncü aşama ise 1993 yılında başlamıştır.

Çin, kendi kendine yeterli bir ülke olarak, 1960’lı yıllardan 1990’lı yılların başına kadar net bir petrol ihracatçısı ülke konumunda bulunmaktaydı. Öte yandan, 1993 yılında bu durum değişmiş, Çin tarihinde ilk kez net bir petrol ithalatçısı ülke olmuştur. Çin’in sanayi, ulaştırma, petrokimya ve konut sektörlerinde görülen yükselişe paralel petrol ithalatı o dönemden itibaren katlanarak artış göstermiştir. Başka bir ifadeyle, 1990’lı yılların başlarından itibaren, Çin’in petrol üretimi ile tüketimi arasında giderek artan bir fark ortaya çıkmıştır. Çin’in ekonomik büyümesinin getirdiği ivmeyle petrol tüketiminde yaşadığı artış, 2000’li yılların sonrasında büyük daha da hızlanmış ve günümüzde petrole olan bağımlılığını ortaya çıkarmıştır. Petrolün yanı sıra Pekin doğalgaz alanında da dışa bağımlı bir konuma gelmiştir. Ancak, petrole kıyasla, doğalgaza bağımlılığı daha geç bir zamanda başlamıştır. Artan üretim kapasitesine bağlı olarak, doğalgazın kullanım alanının genişlemesiyle 2007 yılı itibariyle Çin net bir doğalgaz ithalatçısı olmuştur.

Çin’in dünya enerji piyasasındaki yerine ve bağımlığına ilişkin olarak şunları ifade etmemiz olanaklıdır: Ekonomik alanda gösterdiği büyümeyle paralel bir şekilde, 1990-2015 yılları arasında Çin’in birincil enerji tüketimi (toplam petrol, doğalgaz, kömür, nükleer ve diğer alternatif enerji kaynakları tüketimi) yaklaşık altı kat artış göstermiştir. BP verilerine göre, 2016 yılı sonu itibariyle Çin dünyada birincil enerji tüketiminin %23’ünü tek başına gerçekleştirmekte ve enerji tüketiminde dünyada ilk sırada yer almaktadır. Çin’in birincil enerji tüketimi içerisinde kömür (%61.8), petrol (%18.9) ve doğalgaz (%6.2) tüketimi önde gelmektedir. Bu rakamla Çin dünyada en fazla enerji tüketimi gerçekleştiren ülke konumunda bulunmaktadır. Halihazırda kömür, Çin ekonomisinde temel enerji tüketim kaynağı konumunda bulunmakta iken, petrol ve doğalgaz tüketimi Çin’in toplam enerji tüketiminin yaklaşık dörtte birine denk gelmektedir. Çin’in 2016 yılı itibariyle dünya petrol üretim/tüketim ve ticaretinde yerine ilişkin şunları ifade etmemiz mümkündür:

BP rakamlarına göre, Çin’in 2016 yılı sonu itibariyle toplam kanıtlanmış petrol rezervi 3.5 milyar tondur (dünya rezervlerinin %1.5’i).

Çin bu kaynaklardan 2016 yılında 199 milyon ton petrol üretimi gerçekleştirmiştir. Aynı yıl gerçekleştirdiği toplam petrol tüketimi ise 578.7 milyon tondur (dünya tüketiminin %13.1’i). Çin’in yerel kaynaklardan yaptığı üretim ile toplam tüketimi arasındaki fark, petroldeki dışa bağımlılık durumunu ortaya koymaktadır. Başka bir ifadeyle, Çin ürettiğinden çok daha fazla petrol tüketmekte, tükettiği petrolü ise dış piyasalardan ithalat yoluyla sağlamaktadır. BP-Energy Outlook 2017 raporuna göre, Çin’in 2015 yılında petrol ithalatında dışa bağımlılığı %61 olup, bu oran 2035 yılında %79’a çıkacaktır. Yukarıda aktarılan veriler göz önünde tutulduğunda, Çin endüstrisinde yaşanan hızlı gelişmeyle birlikte, önümüzdeki yıllarda petrole olan talebinin daha da artacağı görülmektedir.
Çin petrolün yanı sıra, 2007 yılı itibariyle doğalgazda da dışarıya bağımlı bir konuma gelmiştir. Çin’in bu tarihten sonra doğalgaz ithalatı ve bağımlılığı giderek artmıştır. Çin’in dünya doğalgaz piyasalarında yerine ilişkin şunlar göze çarpmaktadır: BP verilerine göre, 2016 yılı sonu itibariyle Çin’in 5.4 trilyon m3 doğalgaz rezervi (dünya rezervlerinin %2.9’u) bulunmaktadır. Bu rezervlerden aynı yıl 138.4 milyar m3 doğalgaz üretimi (dünya üretiminin %3.9’u) gerçekleştirilmiştir. Çin’in 2016 yılında gerçekleştirdiği doğalgaz tüketimi ise 210.3 milyar m3’tür (dünya tüketiminin %5.9’u). Söz konusu rakamlardan görüleceği üzere, Çin ürettiği doğalgazdan daha fazla miktarda doğalgaz tüketimi gerçekleştirmekte, bu tüketimini karşılamak için doğalgaz ithalatı gerçekleştirmektedir. Ayrıca, ilerleyen yıllarda ekonomisinde yaşanacak genişlemeyle birlikte Çin’in doğalgaza duyacağı ihtiyacın artacağı göz önünde bulundurulduğunda, doğalgaz rezervlerinin tüketimini karşılamaya yetmeyeceği açık bir şekilde görülmektedir. Nitekim, Çin hükümeti doğalgaz talebinin 2020 yılında 400-420 milyar m3 erişeceğini öngördüğünü açıklamıştır.

Uluslararası Enerji Ajansı ise, 2040 yılı itibariyle Çin’in doğalgaz tüketiminin 600 milyar m3’e erişeceğini bildirmiştir.

Bu rakam 2016 yılı doğalgaz tüketiminin üç katını yansıtmaktadır. BP Energy Outlook 2017 raporuna göre Çin’in doğalgaz ithalatında dışa bağımlılığı 2015 yılında %30 iken bu rakam 2035 yılında %40’a çıkacaktır. Yukarıda aktarılan veriler altında, Pekin’in dünya petrol ve doğalgaz kaynakları ithalatına olan giderek artan bağımlılığının ekonomisinde yansımalarına baktığımızda ise şunları söylememiz mümkündür: Uluslararası Enerji Ajansı verilerine göre, dünyada petrol ve doğalgaz fiyatlarında ve Çin’in hidrokarbon kaynakları ithalatında yaşanacak artışa bağlı olarak, petrol ve doğalgaz kaynakları ithalatına ödediği ücret, 2015 yılında 150 milyar Dolar’dan 2040 yılında 680 milyar Dolar’a yükselecektir. Söz konusu rakam Çin’in ithalatta dışa bağımlılığın finansal alanda nasıl bir etki doğuracağını açık bir şekilde göstermektedir. Çin, artan enerji talebi karşısında ilerleyen yıllarda çok daha yüksek rakamlarda ve maliyetlerde enerji ithalatı gerçekleştirecektir.
Yukarıda aktarılan veriler bütün olarak düşünüldüğünde, Çin’in dünya hidrokarbon kaynaklarına duyduğu ihtiyacın ve ithalat bağımlılığının, hem ekonomik alanda büyük bir negatif yük oluşturduğu hem de enerji güvenliği sorununu ortaya çıkardığı açık bir şekilde görülmektedir. Çin’in ekonomisinde ve enerji tüketiminde yaşanmakta olan bu genişleme süreci, dünya ekonomisinde ve enerji piyasalarında büyük yansımalar ortaya çıkarmaktadır. Çin günümüzün en büyük ekonomisi olma yolunda ilerlemektedir. Çin’in ekonomik büyümesi ve üretim kapasitesi önümüzdeki dönemde de katlanarak artması beklenmektedir. Çin’in dünya ekonomisindeki artan konumunun enerji tüketimini de giderek artıracağı düşünülmektedir. Enerjiye duyduğu ihtiyaç Çin’de kapsamlı enerji stratejilerinin hazırlanması sürecini ortaya çıkarmıştır.
Yararlanılan Kaynaklar
Çağlar Şakı, Büyük Güçler Politikasında Orta Asya Enerji Kaynaklar: Jeopolitik Mücadele
Erkin Ekrem, Çin’in Orta Asya Politikası
Yang Xiancai, Çin Halk Cumhuriyet Tarihi
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Çağlar Şakı’ya aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Alternatif Enerji Kaynakları Ve Türkiye

Türkiye, yenilenebilir enerji potansiyeli oldukça yüksek bir ülkedir. İthal enerji bağımlılığını azaltabilmesi için yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı hayati bir öneme sahiptir. Türkiye, ilk olarak 1984 yılında yürürlüğe koyduğu beşinci beş yıllık kalkınma planında, yeni ve yenilenebilir kaynaklardan en makul sürede yararlanmak ve verim elde edebilmek için girişimlerin desteklenmesi gerekliliğini belirtmiştir. Altıncı beş yıllık kalkınma planında hidrolik, jeotermal ve güneş enerjisi kaynaklarından daha büyük oranda yararlanılması, yedinci beş yıllık planında ise yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımının yaygınlaştırılması gerektiği belirtilmiştir.
Özellikle sekizinci beş yıllık kalkınma planında yenilenebilir enerji kaynaklarından ayrıntılı şekilde bahsedilerek, Dünya’da ve Avrupa’da bu kaynakların kullanım durumları, verilen teşvikler, çevre üzerine etkileri gibi özelliklerinden ayrıntılı olarak değinilmiştir. Türkiye’de yenilenebilir enerji kaynakların kullanımı ve enerji üretimine entegre olabilmesi için gerekli teşvik ve yasa düzenlemelerin yanı sıra gerekli teknolojinin geliştirilmesi gerekmektedir. Yenilenebilir teknolojinin potansiyeli göz önüne alındığında geliştirilecek teknolojinin önemi anlaşılmaktadır. Son dönemde başta ABD ve Avrupa ülkeleri olmak üzere gelişmiş ülkelerin bu teknolojilere önemli yatırım yaptığı bilinmektedir.
Türkiye potansiyeli ile bu enerji kaynağı için önemli bir pazardır. Türkiye gelişen yenilenebilir enerji kaynakları ve teknolojisinde yerli teknolojiyi yakalamak zorundadır. Dünya, 21. yy’la yaşanan enerji savaşında, enerjinin önemini fazlasıyla hissetmiştir.

Türkiye gibi enerji bağımlılığı yüksek ve hızla yükselen kalkınması için artan enerji talebini karşılayabilmesi için mevcut potansiyelini doğru kullanmalıdır.

Fosil enerji kaynakları konusunda yeterli potansiyele sahip olmaya ve bu eksik enerji gücünü uygulamak istediği dış politikalar ekseninde çözmeyi hedeflemiştir. Türkiye ”Büyük Türkiye” hedefinde belirlediği, ”Enerji Merkezi ve Enerji Koridoru” olma hedefi için uygulamak istediği politikaları için büyük potansiyeli olan Yenilenebilir Enerji kaynaklarını geliştirerek enerji üretimine katması gerekmektedir. Bu nedenle mevcut enerji kaynakları en iyi şekilde analiz edilmeli ve doğru politikalar geliştirilmelidir.

Hidroelektrik Enerjisi ve Gelişen Politikalar

Hidroelektrik santraller ve buralardan elde edilen enerji, çevreye uyumlu, temiz, yenilenebilir, yüksek verimli ve oldukça ekonomik olması nedeni ile ülkelerin enerji politikalarında ve halkları için enerji fiyatlarında sigorta rolü üstlenebilen ve dışa bağımlılığın olmadığı bir enerji kaynağıdır. Bu nedenle dünya da hidroelektrik enerjisi potansiyeline verilen değer ve önem oldukça fazladır. Türkiye, bu enerji kaynağının potansiyeli dünya toplam potansiyelinin % 1’i, Avrupa toplam potansiyelinin % 16’sı oranındadır. Türkiye bu enerji kaynağından en kısa zamanda maksimum verimi elde edebilmek için Yap-İşlet-Devret ve Yap-İşlet sistemi ve yaptığı kanun değişiklikleri ile özel sektörün önünü açarak hidrolik sistemle elde edeceği enerji için şeffaf ve sürdürülebilir bir enerji piyasası oluşturma çabasındadır.
Türkiye, için değerli bir kaynak durumunda olan hidrolik enerji, kaynağı olan su kaynakları ile direk ilişkilidir. En tabi kaynak olan suyun enerji için çevriminde en dikkat edilmesi gereken nokta kurulacak santrallerin çevreye vereceği etkidir. Doğaya ve bölgeye ve bölge halkının yaşantısına negatif etki edecek çalışmalar, yakın vade de enerji avantajı gibi gözükse de uzun bir enerji politikasına sahip ülkeler için negatif geri dönüşe sebep olabilir. Bu atıl hale ve zararlı hale gelebilecek yatırım ve enerji elde etme projeleri ülkelerin enerji politikalarına derin zararlar verebileceği görüşü savunulmaktadır.
Türkiye, enerji stratejisi içerisinde önemli yer tutan hidrolik enerjiden 2023 yılında bütün hidrolik enerji potansiyelinin enerji üretiminde kullanılarak 36.000 MW olan potansiyelinin hepsinden faydalanmayı amaçlamaktadır. Bu nedenle yenilenebilir ve sürdürülebilir enerji kaynağının neredeyse omurgasını oluşturacak olan hidrolik enerji için doğru denetim, analiz ve planlama ile uzun vadeli ve kısa zamanda sisteme dahil edeceği projeleri hayata geçirmek zorundadır.

Rüzgâr Enerjisi ve Gelişen Politikalar

Türkiye, rüzgâr enerjisi potansiyeli zengin ülkelerden birisidir. Yaklaşık, 3500 km kıyı şeridinin ve üç tarafının denizlerle çevrili olmasının rüzgâr enerjisi potansiyeline büyük katkısı bulunmaktadır. Özellikle, Marmara ve Ege bölgesi sahil şeritleri verimli ve güçlü potansiyele sahiptir. Türkiye’de, yenilenebilir enerji kaynaklarını kapsayan ilk kanun 2001 yılında çıkartılan Elektrik Piyasası Kanunu’dur. Enerji çeşitliliğinde yenilenebilir enerji kaynaklarından maksimum yaralanmak isteyen Türkiye, yatırımların azalmasından dolayı kanunda bir revizyona gitmiştir. Yapılan yasal çalışma ile 10 Mayıs 2005 tarihinde kabul edilen 5346 sayılı ”Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Elektrik Enerjisi Üretimi Amaçlı Kullanımına İlişkin Kanun” ile elektrik enerjisine sağlanan alım garantisi 7 yıldan 10 yıla çıkarılmış ve alım fiyat tabanı arttırılarak 7,3 dolara çekilerek yatırımların hızlanması sağlanmıştır.

Türkiye Rüzgâr Atlası incelendiğinde Marmara, Ege ve Doğu Akdeniz bölgeleri yüksek potansiyele sahiptir. Bu bölgeler, dünya üzerinde rüzgâr gücü en yüksek olan ilk %30’luk alana girmektedir. REPA’nın çalışmalarına göre Türkiye rüzgâr potansiyeli, 131.756,40 MW olarak hesaplanmış ve bu potansiyelin bulunduğu alanın Türkiye’nin, %3,57’si olduğu belirlenmiştir. Türkiye, rüzgâr enerjisinden yararlanmak için uyguladığı politikalar ve teşviklerle hızla yeni kazanımlar elde etmektedir. Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi (TEİAS) verilerine göre 2011 yılında rüzgâr enerjisinden elde edilen elektrik enerjisi toplam elektrik üretiminin %2,07’sine karşılık gelmektedir. AB ülkeleri ve ABD, rüzgâr enerjisinden maksimum düzeyde yaralanmak için gerekli teknoloji ve yatırımları gerçekleştirerek büyük enerji kazanımları elde etmektedir.

Türkiye’de enerji sorunun büyük halkası olan enerji kayıpları üzerinde çalışmalarını sıklaştırarak, rüzgâr enerjisinden de maksimum verimi sağlayarak ülke enerji sistemine bütünleşmiş etmek zorundadır.

Ayrıca, Türkiye’de kurulan rüzgâr türbinlerinin parçalarının büyük bir kısmı ithal ürünlerden oluşmaktadır. Bu nedenle rüzgâr enerjisinden tam kapasite ile faydalanabilmek için ithal üretimden uzaklaşarak, yerli üretimle oluşturulan türbinleri kullanma eğilimi gösterilmektedir. Yerli üretime ve iş istihdamına sağlayacağı fayda göz önüne alındığında ülke kalkınmasına ve ülkenin enerjisini dışa değil yeri üretime yönlendirerek yüksek enerji ve toplumsal verim elde edilme amacı ile AR-GE çalışmaları yürütülmektedir. Bu çalışmaların hedef noktası, Milli Rüzgâr Enerji Sistemleri Geliştirilmesi ve Prototip Türbin Üretimi (MİLRES) konusunda çalışmalar yapılıp en kısa zamanda üretilerek verim elde edilmesidir.
Türkiye, gelişmekte olan bir ülke olarak teknoloji ve yerli üretime bu konuda da ağırlık vermek zorundadır. Böylelikle, enerji çeşitlilikleri konusunda maksimum verim elde edebilecektir. TEİAŞ verilerine göre 48.00 MW’lık kapasitenin Türkiye, şuan mevcut rüzgâr enerjisi potansiyelinin dörtte birini kullanabilmekte ve yaklaşık % 77’inin hala hazırda değerlendirilebilir potansiyel olarak beklemektedir.

Güneş Enerjisi ve Gelişen Politikalar

Güneş enerjisi, güneşin elektromanyetik enerjisinin dünyada ısı enerjisi olarak algılanması ve bunun kullanılabilir enerjiye çevrilmesidir. Türkiye, güneş enerjisi kaynağı bakımından oldukça zengin bir potansiyele sahip bir ülkedir. Türkiye, ortalama yıllık güneşlenme süresi metrekarede 2737 saat yani günlük toplam 7,5 saattir. ortalama ışınım şiddeti metrekarede 1527 kWh ve günlük ortalama 4,2 kWh olarak hesaplanmıştır. Türkiye güneş enerjisi kaynaklarının karakteristikleri ve dağılımı belirlemek amacıyla Elektrik idaresi Etüt İdaresi Genel Müdürlüğü (EİE) tarafından, yapılan incelemeler ile güneş kaynağı haritaları ve güneş enerjisinden elektrik üretimine aday bölgelerin tespiti için çalışmalar yapılmaktadır.

Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinin güneş alma kapasitesi hayli yüksektir. Buralarda yılın tamamında su ısıtıcıları tam kapasite ile su ısıtmakta kullanılmaktadır. Diğer bölgelerde ise su ısıtıcıları yılın %70’i kadar bir sürede tam kapasite çalışabilmektedir. Bu nedenle güneş enerjisinden faydalanabilmek ve maksimum verimlilik sağlayabilmek için, güneş enerji teknolojilerini geliştirme çalışması içerisindedir. Yapılan teşvikler sonrası, Türkiye’de güneş enerjisi alanında faaliyet gösteren birçok firma bulunmaktadır. Resmi kaynaklara göre bu firmaların sayısının 100’den fazla olduğu bilinmektedir. Bu çalışmalar ekseninde, güneş enerjisinden yararlanma çalışmaları, iki ana grup içerisinde değerlendirmektedir.
1- Isıl Güneş Teknolojisi: Güneş enerjisinden elde edilen ısı doğrudan kullanılabildiği gibi elektrik üretiminde de kullanılmasıdır.
2- Güneş Pilleri Teknolojisi: Fotovoltaik piller sayesinde yarı iletken malzemeler kullanılarak güneş ışığını doğrudan elektriğe çevirirler. Ağırlıklı olarak Türkiye’de kullanılan teknolojiler durumundadırlar.

Türkiye, su ısıtma sistemleri için kullanılan kolektörlerin üretiminde dünyada üçüncü büyük üretici, kullanımda ise dördüncü büyük pazar durumuna gelmiştir.

Bu durum yenilebilir enerji olan güneş enerjisinin, enerji verimliliğinin yanı sıra oluşturduğu istihdam ve ekonomik pazar ile öneminin farklı yüzünü göstermektedir. Türkiye, güneş enerjisi ile ilgili hedefini, Elektrik Piyasası ve Arz Güvenliği Strateji Belgesinde, ”hedef güneş enerjisinin elektrik üretiminde uygulanmasını yaygınlaştırmak, ülke potansiyelinin azami ölçüde değerlendirilmesini sağlamak olarak” ifade edilmiştir. Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığı (ETKB)’nın belirlemelerine göre, Türkiye’nin, 2013 yılı içerisinde 600MW güç elde ettiği güneş enerjisinden 2023 yılı hedefi 3000 MW’tır.
Bu hedefler doğrultusunda güneş enerjisinden ısı ve elektrik enerjisi elde edilip kullanılması için gerekli AR-GE, teknoloji ve proje çalışmalarının  yapılacağı ve dünyadaki teknolojik gelişmelerin yakından takip edileceği hedeflenmiştir. Bu hedefler doğrultusunda, yerli ve yabancı yatırımcı için yapılan düzenlemeler ile birlikte yatırımcıların karşılaşacağı ilk kurulum maliyeti gibi sorunlar için uzun vadeli finansman imkânı sağlanması gibi teşvikler çıkartılmıştır. Dünya’nın enerji üzerine verdiği savaşta, Türkiye, çıkarttığı teşvikler ve kanunlar ile bu enerji kaynağından en üst seviyede faydalanmanın yolunu açarak enerji bağımlılığını azaltma imkânı yakalayacaktır.

Jeotermal Enerji ve Gelişen Politikalar

Jeotermal kaynaklar çoğunlukla batı, kuzeybatı ve orta Anadolu’da bulunmaktadır. Türkiye, jeotermal enerji kaynakları potansiyeli maksimum değerlendirildiğinde, elektrik ve ısı enerjisinin yaklaşık, %14’ünü karşılayabilecek düzeyde olduğu ön görülmektedir. Türkiye’de, jeotermal kaynak aramaları Maden Tetkik ve Arama (MTA) tarafından yürütülmektedir. Türkiye, zengin jeotermal kaynaklara rağmen bu kaynakların %6’sı gibi küçük bir oranı elektrik üretimi için uygundur.
Türkiye, jeotermal kaynaklar çoğunlukla konut, tesis gibi yaşam alanlarının ısıtımında ve termal turizm için uygun bir yapıdadır. Jeotermal enerjiden elektrik üretiminde dünyada ABD, Filipinler, Endonezya, Meksika ve İtalya ilk başı çeken ülkelerdir. Fakat ısı ve kaplıca uygulamalarında Çim, ABD, İsveç, Japonya ile birlikte ilk beşte Türkiye’de bulunmaktadır. Bu çalışmalar ekseninde, Türkiye jeotermal enerji kaynağında mevcut elektrik üretimi olan 706,4 MWe’yi, 2023 yılında 1000 MWe’ye ulaşmak olarak belirlemiştir.

Yararlanılan Kaynaklar

Sercan Durmuşoğlu, Türkiye’nin Enerji Politikaları Ve Komşu Ülkeler İle Uluslararası İlişkilerine Etkileri
TMMOB, Makina Mühendisleri Odası Kayseri Şb., VI.Yeni ve Yenilenebilir Enerji Kaynakları Sempozyumu için Sonuç Bildirgesi
DPT, Sekizinci Bes Yıllık Kalkınma Planı Elektrik Enerjisi Özel İhtisas Komisyonu Raporu
 
 
*Bu yazının tüm hakları, Sercan Durmuşoğlu’na aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Türkiye'de Enerji Kaynakları, Enerji Arzı Ve Enerji Talebi

Türkiye’de 2016 yılında yaklaşık 273,4 milyar kilowatt-saat elektrik üretilmiş ve 287,3 milyar kilowatt saat elektrik tüketilmiştir. Ülkemizin birincil enerji gereksiniminin % 73,5’i ithalat ile karşılanmaktadır. Bu oranlar Türkiye’de enerji konusunda dışa bağımlılığı açıkça göstermektedir. Bu üretimin büyük bir kısmı doğal gaz ile çalışan santraller ile gerçekleştirilmiştir. Bu demek oluyor ki, elektrik üretebilmek için dışarıdan doğal gaz almak zorundayız. Arkasından kömür santralleri gelmektedir. Türkiye’de ağırlıklı olarak fosil yakıtlar kullanılmaktadır.

Türkiye fosil kaynaklar bakımından oldukça fakir bir ülkedir. Bu nedenle, enerji üretiminde bu kaynaklara olan talep fazlalığı dışa bağımlılık sorununu ortaya çıkarmaktadır. Örneğin, ETKB verilerine göre, enerji tüketiminde en fazla kullanılan doğal gazın % 99,2’lik bir kısmı ithal edilmektedir. Doğal gazın ardından Türkiye’de en çok tüketilen enerji kaynağı % 26,2’lik bir oranla petroldür. Petrolün de % 93,6’sı ithal edilmektedir. Petrol ve doğal gaz enerji tüketiminde % 60’lık bir paya sahiptir. Neredeyse tamamını ithal ettiğimiz petrol ve doğal gaza olan talebin yüksek olması Türkiye ekonomisi açısından olumsuz bir ortam yaratmaktadır. Enerjide dışa bağımlılığımızı artıran en önemli faktör ise Türkiye’de ekonomik büyümenin hızlanması ve bunun sonucunda fosil kaynaklara olan talebin artmasıdır. Böylece, enerjide dışa bağımlılık artmaktadır. Ülkemizde enerji kaynaklı sorunların önüne geçmek için alternatif enerji kaynaklarının arttırılması gerekmektedir. Böylece enerji ithalatına harcanan ülke kaynakları daha verimli alanlarda kullanılabilecek, büyüme ve kalkınma hızı artış gösterecektir.
Türkiye’de Petrol Enerji Kaynakları
1800’lü yılların başında sadece ilaç, gemi yapımı, mumyalama gibi amaçlarla kullanılmaya başlayan petrol yine bu yüzyılın ortalarında aydınlatma amaçlı kullanılmaya başlanmıştır. Daha sonra, petrol endüstrisinde şirketleşmeler başlamış ve ABD, petrol piyasasında tek söz sahibi haline gelmiştir. Yirminci yüzyılın başlarına kadar bu endüstride tek lider olan ABD, liderliğini Rusya, İngiltere ve İran gibi ülkelerle paylaşmak zorunda kalmıştır. Kendi ülkeleri dışında da petrol üretimine yönelen bu devletler dünyanın birçok yerinde şirketleşmeye başlamışlar ve rekabet ortamı çatışmalara sebep olmuştur. İkinci Dünya Savaşı sonrası söz konusu çatışmaların merkezi Orta Doğu olmuştur. Otomobil sektörünün de piyasalara dâhil olması ve dünyada hızlı bir otomobil talebinin oluşması neticesinde petrolün değeri daha da artmıştır.
Türkiye’de ise petrol arama çalışmaları geç bir dönemde başlamıştır. 1800’lü yılların sonunda faaliyetler başlamış olsa da ilk petrol kuyusunun açılması ancak cumhuriyetin kuruluş yıllarında gerçekleşmiştir. İlk petrol kuyusu 1934’te açılmıştır. Kısa süre sonra da ham petrol miktarının yetersizliği sebebi ile kapanmıştır. Daha sonra, 1954 yılında çıkarılan petrol yasasında petrol aramalarının hem yerli hem de yabancı girişimciler eliyle yürütülmesi planlanmıştır. Bu amaçla Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı kurulmuştur. Petrol rezervlerimiz yeterli olmasa da yıllar itibari ile petrol üretimimiz artış göstermiştir. Türkiye petrol üretimi konusunda kendi kendine yeten bir ülke değildir. Petrolde % 93 oranında dışa bağımlıdır. Türkiye’nin komşularında petrol varken ülkemizde olmamasının en önemli sebebi petrol havzalarının küçük küçük bölünmesi ve derinlerde olmasıdır. Bu sebeple kuyuların açılması ile elde edilecek kazanç maliyeti karşılayamamaktadır.
 

Yukarıdaki tabloda görüldüğü üzere, ithalat miktarı yıllar itibariyle artış göstermektedir. 2015 yılı ham petrol ithalat miktarı 25.064.776 tondur. İşlenen petrolün büyük bir miktarı ithal edilmektedir. Bu sebeple, Türkiye’nin petrolde ithalata bağımlılık oranı giderek artmaktadır. 2014 yılına kıyasla işlenmiş ürün ithalatı düşüş gösterirken, ham petrol ithalatı ve tüketilen ham petrol rakamı artış göstermiştir. 2015 yılında, yerli ham petrol üretiminin toplam tüketime oranı % 6,4 olarak gerçekleşmiştir. Dolayısıyla, Türkiye’nin petrolde ithalata bağımlılık oranı % 93,6 seviyelerindedir. Türkiye Petrolleri yıllık raporuna göre; Türkiye’nin 2015 yılı yurtiçi ham petrol üretimi 12 milyon varildir. Bu üretimin % 75’i Batman, % 24’ü Adıyaman ve % 1’i ise Trakya Bölgesinde gerçekleşmiştir. 2015 yılı sonunda aktif kuyu sayısı; 52 yeni, 8 eski kuyunun devreye girmesi ve 14 kuyunun da devreden çıkmasıyla 1.443 olmuştur. Türkiye Petrolleri raporuna göre, Türkiye rezerv geliştirme ve yeni kuyular bulma stratejisini benimsemektedir. Mevcut kuyularda var olan çalışmalar daha etkin hale getirilmeye çalışılmaktadır. Bu amaçla, üretim sorunlarını gidermek için yeni teknolojiler ve teknikler geliştirilmekte ve böylece üretim maliyetleri düşürülmektedir. Ancak, bu yeterli değildir. Türkiye’nin petrol arama ve üretimde etkinliği sağlama konusundaki çabaları yeterli olmayıp halen net ve tutarlı bir petrol politikası geliştirilememiştir. Türkiye petrol rezervleri açısından zengin bir ülke olmasa da dünya üzerinde bulunduğu konum itibariyle büyük bir avantaja sahiptir. Enerji kaynakları açısından zengin olan ülkelere yakınlığı dolayısıyla, enerji hattı projeleriyle dünyada enerji koridoru ve terminali olma iddiasını taşımaktadır. Enerji kaynakları açısından zengin olan Orta Doğu, Orta Asya ve Hazar Bölgesi ile petrole ihtiyaç duyan, başta Avrupa ülkeleri olmak üzere petrol talebi yüksek ülkeler arasında bağlantı noktası konumundadır.
Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı projesi ile petrolün, Azerbaycan’ın Bakü şehrinden başlayıp Gürcistan’dan geçerek, Türkiye’nin Ceyhan Terminaline güvenli bir şekilde taşınması mümkün olmaktadır. Azerbaycan, petrol ihracatının % 80’lik bir bölümünü bu kanal aracılığı ile yapmaktadır. Türkiye’nin enerji arz güvenliği ve sürekliliği konusunda önemli bir avantaj yakalanmaktadır. Bu boru hatları ile Türkiye, coğrafi konumunu önemli bir stratejik avantaja dönüştürmekte ve uluslararası enerji sektöründeki konumunu güçlendirmektedir.

Yukarıdaki şekilden de görüldüğü gibi; sanayi sektöründe üretimin önemli bir girdisi olan petrolün büyük bir kısmı Doğu ve Güneydoğu’daki komşularımızdan elde edilmektedir. Toplamda en fazla petrol ithalatının yapıldığı ilk iki ülke Irak ve İran’dır. İthalatımız ağırlıklı olarak Orta Doğu ülkelerinden yapılmaktadır. Bu iki ülkeden yapılan ithalat toplam petrol ithalatının % 33’ünü oluşturmaktadır.
Türkiye’de Doğal Gaz Enerji Kaynakları
Petrol kaynağında olduğu gibi doğal gaz açısından da zengin olmayan Türkiye, bu konuda da dışa bağımlı bir ülke durumundadır. Doğal gaz tüketiminde dışa bağımlılık oranı petroldekinden de yüksek olup; Türkiye gaz talebinin % 99,2’si ithalatla karşılanmaktadır. Türkiye’de 2015 yılında, 48,8 milyar m3 doğal gaz tüketilmiş ve bu rakamın % 0,8’i (399 milyon m3) ülke içi üretim ile karşılanmıştır. Tüketilen doğal gazın yaklaşık % 50’si ise elektrik üretimi için kullanılmaktadır. Bu bağımlılığı azaltabilmek için yeni keşiflerin yapılması gerekmektedir. Bu bağlamda, devletin arama ve üretim faaliyetlerine destek vermesi bu süreci hızlandıracaktır. Türkiye’de doğal gaz arama, üretim ve dağıtım işlevi şirketler tarafından lisans alarak yürütülmektedir. Lisansı veren kurum Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’dür.

Yukarıdaki grafiğe göre, 2007 yılından itibaren doğal gaz üretim miktarı düşüş göstermektedir. Bu durum doğal gaz ithalatının artmasına neden olmaktadır. 2014 yılından 2015 yılına kadar doğal gaz üretim miktarı yaklaşık % 20 oranında düşüş göstermiştir. Başta TPAO olmak üzere diğer uluslararası şirketler; Trakya, Marmara ve Karadeniz’de faaliyetlerini artırmış olsalar da bu faaliyetler doğal gaz talebini karşılayabilecek düzeyde değildir. Türkiye’nin enerji ithalatı yıllar itibariyle anlamlı bir artış göstermektedir. Bu nedenle, Türkiye’nin doğal gaz talebini karşılayabilecek büyük gaz sahalarının keşfine ihtiyaç vardır. Günümüz ekonomilerinde doğal gaza bağımlı olan ülkeler açısından, artan doğal gaz fiyatları ekonomik açıdan büyük sorunlara yol açmaktadır. Doğal gaz üretiminin yanında doğal gazın depolanması da önemlidir. Doğal gazın yeraltında depolanması konusunda çalışmalar yapılmaktadır. Tuz Gölü Doğal Gaz Yeraltı Depolama Projesi’nin yapımı ile birlikte depolama faaliyetleri daha etkin hale gelecektir. Doğal gazın depolanması, özellikle mevsimsel değişiklikler nedeniyle artan doğal gaz talebinin karşılanması ve fiyatlardaki artışın önüne geçilmesi açısından son derece önemlidir.

Doğal gaz üretiminin gerçekleştirildiği alanlara bakıldığında; % 66,17’lik bir oranla en fazla üretimin Tekirdağ’da gerçekleştiği görülmektedir. Ardından % 14,41’lik bir payla Kırklareli ve % 11,56’lık bir payla Düzce gelmektedir.

Doğal gaz ithalatında aylık değişimler görünse de yıllar itibariyle ciddi değişimler gözlemlenmemektedir. Türkiye’de toplam doğal gaz tüketiminin % 1,2’si yerli kaynaklar ile geri kalan % 98,8’lik bir kısmı ithalat ile karşılanmaktadır. Doğal gaz ithalatının boru hatları ile iletilmesi mümkün olmadığı zaman; doğal gazın, belli bir dereceye kadar soğutulup sıvılaştırılarak tankerler vasıtası ile taşınması mümkündür. Bu tür sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG), özellikle Rusya ile siyasal krizlerin yaşanması sonrasında boru hatları ile doğalgazın taşınmasının kesintiye uğramasının ardından daha da önemli hale gelmiştir. Türkiye’de boru hatları da stratejik önem taşıyan konulardan biridir. Türkiye enerji üreticisi Asya ülkeleri ile enerji talebi yüksek olan Avrupa ülkeleri arasında bir bağlantı noktası durumundadır. Bakü-Tiflis-Erzurum doğalgaz boru hattı Azerbaycan doğal gazını alarak Gürcistan ve Türkiye’ye geçişini sağlamaktadır.
Trans-Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı Projesi (TANAP) 2018’de faaliyete başlayacaktır. Böylece Azerbaycan’ın üreteceği gazın bir bölümünün Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınması mümkün olacaktır. TANAP projesi hem ülkemizin hem de Avrupa ülkelerinin enerji güvenliği açsından büyük umut vadetmektedir. Ayrıca Türkiye’nin, enerji kaynak çeşitliliği ve Rusya’ya olan bağımlılığın azaltılması gibi hedeflerine de hayli katkı sağlayan bir niteliğe sahiptir. Türkiye, Azerbaycan’a diğer Avrupa ülkelerinden daha yakın olduğundan, doğal gazı daha ucuza temin etme imkânı da bulacaktır. Türkiye-Yunanistan boru hattı ise 2007 yılından itibaren faaliyette bulunmaktadır. Azerbaycan doğal gazı bu boru hattı ile Türkiye, Yunanistan ve daha sonra İtalya üzerinden Avrupa’ya ulaştırılmaktadır. Trans-Adriyatik Doğal Gaz Boru Hattı ile Türkmenistan doğal gazı Avrupa’ya ulaştırılacaktır. Irak-Türkiye Boru Hattı Projesi de Avrupa açısından arz güvenliği kapsamında büyük önem taşımaktadır. Doğu Akdeniz’de son dönemlerde doğal gaz keşifleri yapılmaktadır. Bu durum yeni gerilimlere yol açmış olsa da Türkiye açısından oldukça umut taşıyan bir gelişmedir. Ancak, özellikle Yunanistan, AB, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi tarafından Türkiye, Akdeniz’de sadece karasuları ile sınırlandırılmak istenmektedir.

Yukarıdaki şekilde görüldüğü gibi Türkiye, doğal gaz ithalatının % 55,31’ini Rusya’dan, % 16,6’sını İran’dan yapmaktadır. İran’ı 12,24 ile Azerbaycan ve % 8,9 ile Cezayir takip etmektedir. Ülkemizin doğal gazda Rusya’ya olan bağımlılığı yüksek oranlardadır. Rusya’dan gelecek doğal gazın kesilmesi riski üretimin de durması riskini beraberinde getirmektedir. Bu durum siyasi ve politik baskılara da neden olma tehlikesini beraberinde getirmektedir. Enerji güvenliği ve ekonomik güvenliğin sağlanması için oluşturulacak politikaların ulusal çıkarlarımızı gözetmesi çok önemlidir.
Türkiye’de Kömür Enerji Kaynakları
Türkiye kömür rezervleri açısından değerlendirildiğinde, petrol ve doğal gaza nazaran daha şanslı bir konumdadır. Kömür fosil yakıtlar içerisinde, petrole alternatif olması sebebiyle önemli bir yere sahiptir. Dünyada ve Türkiye’de elektrik üretiminde kömürün payı giderek artış göstermektedir. Kömür, rezervlerinin dünyada daha yaygın olması, petrol ve doğal gaza göre daha kolay bulunması, çıkarılması ve taşınması, fiyatının aşırı dalgalanma göstermemesi gibi nedenlerden dolayı güvenilir enerji kaynağı kategorisinde yer almaktadır. Türkiye, enerji konusunda dışa bağımlılığını azaltma hedefine ulaşabilmek için yerli kömür kaynaklarını önemli bir seçenek olarak değerlendirmektedir. Yerli kömür kaynaklarını artırmak önemli bir seçenek olsa da bunu yaparken temiz ve çevreye en az derecede zarar veren kömür teknolojilerine odaklanılmalıdır. Yapılan bilimsel çalışmalara göre, 2030 yılında hâlâ kömür, elektrik üretme konusunda önemli bir paya sahip olacaktır. Türkiye 2023 hedeflerine ulaşmak için mutlaka mevcut kömür potansiyelini daha fazla kullanmak zorundadır. 2023 hedeflerinde kömür üretiminin elektrik üretimi içerisindeki payı % 30 olarak öngörülmektedir. Bu günkü durumda yerli kömürün elektrik üretimindeki payının yüzde 13,2 (Mayıs 2016) olduğu göz önüne alındığında; yerli kömürden elektrik üretiminin iki kat artırılması hedeflenmektedir”.

Yukarıdaki şekilde görüldüğü gibi, kömür tüketimimiz içerisinde ithal edilen kömürün miktarı yıllar itibariyle artış göstermektedir. Son yıllarda petrol ve doğalgaz ithalatının yanında bir de kömür ithalatının artması enerji konusunda dışa bağımlılığımızı artıran önemli bir unsurdur. Enerji kaynaklarında dışa bağımlı olan ülkeler önemli miktarlarda döviz kaybı yaşamaktadır. Enerji dolayısıyla, dış ticaret açığı ve cari işlemler açığı giderek artmaktadır. Türkiye’de çıkarılan kömür içerişinde en yüksek payı linyit almaktadır. Linyit düşük kaliteli bir kömür çeşidi olsa da özellikle termik santrallerde tercih edilmektedir. Türkiye’de kömür ithalatında ülkelerin payları esas alındığında ise petrol ve doğalgazda olduğu gibi kömürde de Rusya’ya bağımlılık oranının yüksek olduğu görülmektedir.

Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu’nun yayımlamış olduğu 2013 yılı sektör raporuna göre, 2013 yılında kömür ithalatının % 32’lik bir kısmı Rusya’dan yapılmıştır. Rusya’yı, % 26,5 ile Kolombiya, % 14,8 ile ABD ve ardından % 12,8 ile Güney Afrika izlemektedir. Enerjide arz güvenliği ve siyasal bağımsızlık açısından Rusya’ya aşırı bağımlılık bir tehdit unsuru oluşturmaktadır.
Türkiye’de Nükleer Enerji
Türkiye’de halen bir nükleer santral olmasa da nükleer santrallerin kurulmasına yönelik adımlar mevcuttur. Ülkemizde, biri Mersin Akkuyu’da diğeri Sinop’ta olmak üzer iki nükleer santral kurulması planlanmaktadır. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın projeksiyonlarına göre, nükleer santrallerin 2020 yılına kadar enerji üretimindeki payının % 5 seviyelerinde olması beklenmektedir. Dünyada nükleer santrallerin görünümüne bakıldığında ise; 31 ülkede 449 nükleer santralin bulunduğu ve bu 31 ülkenin içerisindeki 10 ülkenin nüfusunun İstanbul’dan az olduğu görülmektedir. Petrol ve doğal gaz zengini ülkelerde dahi nükleer enerji elektrik üretiminde kullanılmaktadır. Dünyada 59 nükleer reaktör inşaatı bulunurken, en fazla nükleer santralin bulunduğu ABD’de 2, elektrik üretiminde nükleerin en fazla payının olduğu Fransa’da 1, Rusya’da 7, Hindistan’da 6, Çin’de 19, Birleşik Arap Emirlikleri’nde 4 nükleer santral inşaatı devam etmektedir.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın Dünyada ve Türkiye’de Enerji Görünümü adı altında yapmış olduğu çalışmada, dünyada 30 ülkede 435 nükleer santralin üretimde, 60 santralin de inşa halinde olduğu belirtilmektedir. Yine bu çalışmaya göre, kurulu santrallerin yaklaşık yarısı ABD, Japonya ve Fransa gibi gelişmiş ülkelerde bulunmaktadır. Petrol ve doğal gaz gibi kaynakların bazı ülkelerde yeterli miktarlarda bulunmaması ve bu kaynakların yenilenemez oluşu nükleer enerjiye olan talebi zorunlu kılan nedenler arasındadır. Ancak nükleer santrallerin, yetişmiş eleman, atıkların depolanması ve kurulum aşamasında yüksek teknoloji gerektirmesi gibi önemli sorunları vardır. Türkiye açısından önemli bir sorun da dışa bağımlılığın devam edebilecek olması ihtimalidir. Türkiye nükleer santral kurabilecek teknolojiye sahip değildir. Bu nedenle, teknolojiyi ithal etmek zorundadır. Sadece kurulum aşamasında değil, işletme ve atık yönetimi konusunda da dışa bağımlılığı bir süre devam edecektir. Nükleer santrallerin toplumsal maliyeti de yüksektir. Herhangi bir kaza durumunda oluşan kirliliği temizlemek ve insanların bundan zarar görmesini engellemek veya zarar görenlerin zararlarını karşılamak oldukça yüklü bir fatura çıkarmaktadır.
Dünyada nükleer santral kazalarına bakılacak olursa; ABD’de meydana gelen Three Mile Island kazasında ciddi bir zarar meydana gelmediği görülmektedir. Çünkü reaktörün etrafında radyasyonun yayılmasını engelleyen bir çeşit güvenlik mekanizması mevcuttur. Fakat Ukrayna’da meydana gelen Çernobil faciasında radyasyonun dışarı sızmasını engelleyen koruyucu duvarlar yüksek maliyet gerekçesiyle inşa edilmediğinden dolayı ciddi zararlar meydana gelmiştir. Japonya’da 2011 yılında meydana gelen kaza ise depremin yarattığı tsunami dalgalarından kaynaklanmıştır. Türkiye de deprem bölgesi olduğundan, depreme bağlı kazalara karşı önlemler alınması ve bunun maliyetine katlanılması gerekmektedir.
Nükleer santraller ekonomik açıdan değerlendirilecek olursa; karşımıza çeşitli maliyetler çıkmaktadır. Nükleer santrallerin kurulum maliyetleri işletme maliyetlerinden nispeten yüksektir. Nükleer santraller kurulduktan sonraki en önemli maliyet kalemi atıkların depolanması veya saklanmasıdır. Atıkların depolanması dışında çevre ve sağlık gibi sosyal maliyetler de mevcuttur.
Nükleer santralin kurulum aşamasında ortaya çıkan maliyetler; inşaat ve imalat için çok sayıda işçi; büyük miktarlarda inşaat hammaddesi ve malzemesi, soğutma, havalandırma, bilgi ve kontrolü sağlayabilmek amacıyla elektronik sistemlerin oluşturulması gibi büyük ölçekli yatırım gerektiren maliyetlerdir. Kurulum ve işletim maliyetleri yüksek olsa da petrol, kömür ve doğal gazla kıyaslandığında yakıt maliyetinin daha düşük olduğu görülmektedir. Ayrıca, doğal gaz, kömür ve petrolün alınıp uzun süre depolanması neredeyse imkânsızdır; fakat nükleer yakıtın on yıllar boyunca depolanması mümkündür. Bu sebeple nükleer enerji; artan enerji talebi ve enerji arz güvenliği açısından gerekli olmaktadır.
Yararlanılan Kaynaklar
Hicran Konca, Enerjide Dışa Bağımlılık Çerçevesinde Türkiye’de Nükleer Enerjinin Analizi
Uğur Selçuk Akalın ve Suat Tüfekçi, Türkiye’nin Petrol Politikaları ve Enerji Özelleştirmelerine Bir Bakış, İktisat Politikası Araştırmaları Dergisi, Cilt 1, Sayı 1
Türkiye Petrolleri, 2014,2015, 2016 ve 2017 Yıllık Raporları
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Hicran Konca’ya aittir.
*Bizimle iletişim kurmak için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Geçmişten Günümüze Ülkelerin Nükleer Silah Kapasiteleri

Resmi olarak “Nükleer Silah Sahibi Ülkeler”in (The Nuclear Weapons States -NWS-) sayısı beştir. Bunlar; Çin, Fransa, Rusya, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri’dir. Bu ülkeler NPT Antlaşması çerçevesinde “Resmen nükleer silaha sahip olan ülkeler” olarak tanınmaktadır. Antlaşma, bu ülkelerin nükleer cephaneliklerini meşrulaştırmakta ancak bu tür silahların sınırsız olarak üretilmemesi ve bulundurulmaması gerektiğini ortaya koymaktadır. 2000 yılında nükleer silah sahibi ülkeler, “nükleer cephaneliklerinin tamamen ortadan kaldırılması için net bir girişimde bulunma” taahhüdünde bulunmuşlardır. Bunun nedeni, hükümetlerin birçoğunun nükleer cephanelikleri hakkında verdikleri üstü örtülü bilgilerdir. Geçmişten günümüze yürütmüş oldukları nükleer silahlanma programlarıyla ABD, Sovyetler Birliği, Birleşik Krallık, Fransa, Çin, Hindistan, Pakistan, Kuzey Kore, İsrail ve İran’ın nükleer silahlanmaları ve nükleer silah kapasiteleri başlıklar halinde aşağıda sunulmuştur.
ABD’nin Nükleer Silahlanması ve Nükleer Silah Kapasitesi
16 Temmuz 1945’te ABD ilk atom bombasını test etmiş, “Trinity” deneyi adıyla bilinen bu ilk deneme, Alamogordo New Mexico’da gerçekleştirilmiştir. Bu denemede 19 kiloton (19.000 ton TNT) gücünde bomba kullanılmıştır. 21 Temmuz 1945’te ABD Başkanı Truman’ın, atom bombalarının 2. Dünya Savaşı sırasında kullanılmasını onaylamasıyla 6 Ağustos 1945’te “Little Boy” (Küçük Oğlan) lakaplı bir uranyum bombası Hiroşima’nın yaklaşık 580 metre üzerinde patlatılmıştır. Patlama sonucunda yaklaşık 80.000 ila 140.000 arasında insan yaşamını yitirmiştir. Bir diğer atom bombası olan “Fat Boy” (Şişman Adam) lakaplı plütonyum bombası Japonya’nın Nagasaki şehri üzerine bırakılmış, gerçekleşen patlama sonucunda 74.000 kişi yaşamını yitirmiştir. Bunun sonucunda 14 Ağustos 1945’te Japonya teslim olmuştur.
Günümüz itibariyle ABD’nin nükleer silah cephaneliği şu şekildedir;
* Toplam nükleer silah; 6.970.
* Operasyonel (işlemsel) olan; 1.750.
* Emekliye ayrılan / Sökülmeyi bekleyen; 4.670.
* Toplam nükleer test (yaklaşık olarak); 1.030.
* İlk test; Temmuz 1945.
* En son test; Eylül 1992
Sovyetler Birliği/ Rusya Federasyonu’nun Nükleer Silahlanması ve Nükleer Silah Kapasitesi
Nükleer silah yapımı ile ilgili bilgiler Rus bilim adamlarına muhtemelen eski Sovyetler Birliği’ndeki ajanlar tarafından sağlanmış ve Sovyetlerin ilk nükleer silahını geliştirilmesinden aylar sonra bu bilgi trafiği kesilmiştir. 1949 yılında Sovyetler Birliği’nin test ettiği ilk atom bombası ABD’nin dört yıl önce Japonya’nın Nagasaki şehri üzerinde kullandığına benzer tasarımdı. Dünyanın en büyük iki nükleer gücü olan Rusya ve Birleşik Devletler, son yıllarda geniş nükleer cephaneliklerinde indirime gitmek amacıyla birlikte iş birliği yürütmektedir. Her iki ülke de kara, hava ve denizden nükleer silah ateşleme kapasitesine sahiptir.
Günümüz itibariyle Rusya’nın nükleer silah cephaneliği şu şekildedir;
* Toplam nükleer silah; 7.300 (Federation of American Scientists’e göre).
* Operasyonel (işlemsel) olan; 1.790.
* Emekliye ayrılan / Sökülmeyi bekleyen; 4.490.
* Toplam nükleer test (yaklaşık olarak); 715,
* İlk test; Ağustos 1949.
* En son test; Ekim 1990
Birleşik Krallık’ın Nükleer Silahlanması ve Nükleer Silah Kapasitesi
Birleşik Devletler “Manhattan Projesi”ni başlattığında “İngiliz Misyonu” olarak bilinen bir grup bilim adamı da bu projeye katkıda bulunmuştur. Ancak 1946 yılında ABD’nin diğer uluslarla bilgi paylaşımını yasadışı hale getirmesi üzerine Birleşik Krallık kendi nükleer programını başlatmıştır. 1955 yılında ABD’nin ilgili mevzuatta düzenlemeye gitmesi yenilenen iş birliğine kapı aralamıştır. Birleşik Krallık’ın gerçekleştirdiği nükleer denemelerin yarısından fazlası ABD’nin iş birliği ile gerçekleştirilmiştir. Günümüzde ülkenin nükleer füze taşıyabilen 4 denizaltısı bulunmaktadır. Ülkenin nükleer silah kullanma kabiliyeti sahip olduğu bu 4 denizaltıya dayanmaktadır. 1998 yılında ülkenin havadan füze gönderebilen tüm uçak sistemleri emekliye ayrılmıştır. Ülkedeki nükleer silahların tümü tek fırlatma mekanizması olan nükleer denizaltılarına tahsis edilmiştir.
Günümüz itibariyle Birleşik Krallık’ın nükleer silah cephaneliği şu şekildedir;
* Toplam nükleer silah; 215.
* Operasyonel (işlemsel) olan; 120.
* Emekliye ayrılan / Sökülmeyi bekleyen; 95.
* Toplam nükleer test (yaklaşık olarak); 45.
* İlk test; Ekim 1952.
* En son test; Kasım 1991
Fransa’nın Nükleer Silahlanması ve Nükleer Silah Kapasitesi
Birleşik Devletler ve Rusya’nın ardından Fransa, dünyanın en büyük üçüncü nükleer cephaneliğine sahiptir. 1996 yılında Cumhurbaşkanı Jacques Chirac tarafından verilen savunma gücünün yeniden düzenlenmesi talimatıyla Fransa, ülkenin kara tabanlı nükleer silahlarını sökerek toplam fırlatma mekanizmaları sayısında da %50 indirime gitmiştir.
Bugün Fransa’nın tahmin edilen 300 nükleer savaş başlığının büyük bir kısmı ülkenin dört nükleer denizaltısında konuşlandırılmış durumdadır. FAS (Federation of American Scientists)’a göre geri kalan savaş başlıkları ise ya uçaklarda bakım yapılmayı ya da sökülmeyi beklemektedir. Bunların yaklaşık 240 tanesinin nükleer denizaltılarında, diğer 50’sinin ise uçaklarda kullanılmaya hazır halde olduğu düşünülüyor. Fransa kara tabanlı nükleer silahlarını 1996 yılında sökmüştür. Günümüzde ise 10 adet nükleer başlığı bakımda ya da sökülmeyi beklemektedir.
Günümüz itibariyle Fransa’nın nükleer silah cephaneliği şu şekildedir;
* Toplam nükleer silah; 300 (yaklaşık olarak).
* Operasyonel (işlemsel) olan; 280.
* Emekliye ayrılan / Sökülmeyi bekleyen; 10.
* Toplam nükleer test (yaklaşık olarak); 210.
* İlk test; Şubat 1960.
* En son test; Ocak 1996
Çin’in Nükleer Silahlanması ve Nükleer Silah Kapasitesi
Çin’in nükleer silahlanmayla ilgilenmesi ABD’nin 1950’lilerde Kore Savaşı sırasında nükleer varlıklarını Pasifik’e taşımasından sonra başlamıştır. 1964 yılında ilk atom bombasını başarıyla denemesinden sadece 32 ay sonra Çin, ilk termonükleer bomba denemesini de gerçekleştirmiştir. FAS’a göre Çin nükleer cephaneliğini artırmaya devam etmektedir. Aralık 2012 itibariyle Çin’in kara tabanlı füzeleri için yaklaşık 140, savaş uçakları için ise 40 savaş başlığı tahsis ettiği tahmin edilmektedir. Ayrıca geri kalan savaş başlıklarının ya sökülmeyi beklediği ya da gelecek nesil nükleer denizaltılarda kullanılmak için elde tutulduğu düşünülüyor. ABD-Çin Ekonomik ve Güvenlik Değerlendirme Komisyonu’nun hazırladığı yakın tarihli bir rapora göre Çin, iki yıl içerisinde bir nükleer denizaltıya sahip olacaktır. Çin’in tahmini 240 savaş başlığından yaklaşık 180’ini uçak ya da kara vasıtalarıyla tanışabilir füzeler oluşturmaktadır. Geri kalan kısmını ise sökülmeyi ya da nükleer denizaltılarda kullanılmayı bekleyen füzeler oluşturmaktadır.
Günümüz itibariyle Çin’in nükleer silah cephaneliği şu şekildedir;
Toplam nükleer silah; 260.
* Operasyonel (işlemsel) olan; 0, hepsi stokta bulunuyor (Federation of American Scientists’e göre).
* Emekliye ayrılan / Sökülmeyi bekleyen; 260.
* Toplam nükleer test (yaklaşık olarak); 45.
* İlk test; Ekim 1964.
* En son test; Temmuz 1996
Hindistan’ın Nükleer Silahlanması ve Nükleer Silah Kapasitesi
Çin’in 1960’lı yılların ortalarında nükleer denemelere başlamasının ardından Hindistan, kendi nükleer silahlarını üretme kararı almıştır. Hindistan ilk nükleer silahını 1974 yılında test etmiştir. Hindistan 1998 Mayıs’ında 3 test gerçekleştirmiş ve takip eden 2 gün içerisinde 2 test daha gerçekleştirmiştir. Hindistan uçak ve kara tabanlı nükleer füze gönderme yeteneğine sahip bir ülkedir. Ayrıca Hindistan sahip olduğu nükleer programına denizaltılarda da eklemeyi planlamaktadır. FAS’a göre rakibi Pakistan gibi Hindistan’da, daha fazla savaş başlığı üretmek için aktif olarak çalışmalar yürütmektedir. Hindistan’ın nükleer cephanesinde bulunan savaş başlıkları uçak ya da kara tabanlı füzelerle fırlatılabilir özelliğe sahiptir. Hindistan nükleer gücüne denizaltı filosu eklemeyi de planlamaktadır.
Günümüz itibariyle Hindistan’ın nükleer silah cephaneliği şu şekildedir;
* Toplam nükleer silah; 110 ila 120.
* Operasyonel (işlemsel) olan; 0, hepsi stokta bulunuyor (Federation of American Scientists’e göre).
* Emekliye ayrılan / Sökülmeyi bekleyen; 110 ila 120.
* Toplam nükleer test (yaklaşık olarak); 3.
* İlk test; Mayıs 1974.
* En son test; Mayıs 1998
Pakistan’ın Nükleer Silahlanması ve Nükleer Silah Kapasitesi
Hindistan ile yaşadığı üçüncü savaşın ardından 1972 yılında Pakistan, Hindistan’ın gelişen nükleer kabiliyetiyle yarışacak düzeyde gizli bir nükleer program başlatmaya karar vermiştir. Pakistan, Hindistan’ın 1998’deki nükleer denemelerine cevap olarak İran sınırına yakın Chagai bölgesinde altıncı yeraltı denemesini gerçekleştirdiğini açıklamıştır.
FAS’a göre Hindistan gibi Pakistan da daha fazla savaş başlığı üretmek için aktif olarak çalışmaktadır. Pakistan’ın nükleer cephanesinde bulunan savaş başlıkları uçak ya da kara tabanlı füzelerle fırlatılabilir özelliğe sahiptir. Günümüzde Pakistan’ın nükleer füze fırlatabilen denizaltısı bulunmamaktadır.
Günümüz itibariyle Pakistan’ın nükleer silah cephaneliği şu şekildedir;
* Toplam nükleer silah; 110 ila 130 arasında.
* Operasyonel (işlemsel) olan; 0.
* Emekliye ayrılan / Sökülmeyi bekleyen; 110 ila 130 (tümü).
* Toplam nükleer test (yaklaşık olarak); 2.
* İlk test; 28 Mayıs 1998.
* En son test; 30 Mayıs 1998
Kuzey Kore’nin Nükleer Silahlanması ve Nükleer Silah Kapasitesi
Kuzey Kore’nin yeraltında nükleer denemeler gerçekleştirdiği bilinmektedir. Ocak 2016 yılında Kuzey Kore, hidrojen bombası yeteneklerinde ilerleme sağlayabilecek olan dördüncü nükleer denemesini gerçekleştirdiğini duyurmuştur. Ayrıca Kuzey Kore, atış menzili Hawaii’ye kadar ulaşabilen denizaltılarda balistik füze testleri de gerçekleştirmiştir. Ancak Kuzey Kore’nin düşmanlarına karşı füze ateşleyebilecek bir teknolojiye sahip olmadığı düşünülmektedir.
Günümüz itibariyle Kuzey Kore’nin toplam nükleer silah cephaneliği bilinmemektedir.
* Toplam nükleer test, (yaklaşık olarak) 4
* İlk test; Ekim 2006.
* En son test; Ocak 2016
2016 yılının sonlarına doğru Kuzey Kore’nin 10 nükleer savaş başlığı üretebilecek kadar yeterli miktarda plütonyuma sahip olduğu tahmin edilmektedir. Uzmanlar Kuzey Kore’nin yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum üretmesi halinde; 2015 yılı itibariyle 4 ya da 8 adet uranyum esaslı çalışan savaş başlığına malzeme temin etmiş olabileceğini, bunlarla da toplam savaş başlığı sayısını 14 ila 18’e çıkarmış olabileceğini tahmin etmektedir. Yine uzmanlar, 2020 yılına kadar teknolojik gelişmeyi de göz önüne alarak Kuzey Kore’nin nükleer başlık stokunun 20 ila 100 arasında bir sayıya ulaşabileceğini tahmin etmektedir.
2018’in Mart ayında Kuzey Kore lideri Kim Jong Un, Mayıs ayında ülkesinin kuzeyindeki nükleer test sitesini kapatma ve bu süreci ABD ve Güney Kore’den gelecek uzmanlar için uluslararası topluma açma sözü vermiştir. Başkan Kim bu sözünü, iki ülke liderinin 65 yıl sonra ilk kez iki ülkeyi ayıran Panmunjom sınır köyünde bir araya geldiği tarihi barış görüşmesi olan “Kuzey ve Güney Kore Zirvesi”nde vermiştir. Zirvede el ele tutuşan iki lider, Kore yarımadasını nükleer silahlardan arındırma ve 65 yıldır devam eden savaşa son verme kararı almıştır.
İsrail’in Nükleer Silahlanması ve Nükleer Silah Kapasitesi
FAS’a göre İsrail devleti her ne kadar nükleer bombaya sahip olduğu iddialarını reddediyor olsa da nükleer cephaneliğinde yaklaşık 80 adet atom bombası bulunduğu ayrıca 200 atom bombası daha üretebilecek kadar plütonyuma sahip olduğu tahmin edilmektedir. Eski Başbakan Şimon Peres 1998 yılındaki bir televizyon röportajında; İsrail’in 1950’lerde olası bir nükleer savaşı önlemek amacıyla nükleer seçenek geliştirmeye başladığını söylemiştir. İsrail’in nükleer silahlanma programının merkezini Dimona çölü yakınlarındaki bir kasabadaki Negev Nükleer Araştırma Merkezi’nin oluşturduğu söylenmektedir. Yıllar geçtikçe İsrail, nükleer savaş başlığı taşıma kapasitesine sahip denizaltı ve uçak satın alımları gerçekleştirmiş ancak bu araçların ilgili amaçlar doğrultusunda modifiye edilip edilmediği henüz doğrulanamamıştır. Tahminler, İsrail’in karadan fırlatılabilen “Jericho” isimli nükleer füzelere sahip olduğunu göstermektedir. İsrail’in nükleer kapasitesi kesin olarak bilinmemekle birlikte FAS’a göre İsrail’in nükleer cephaneliğinde yaklaşık 80 adet nükleer savaş başlığı bulunduğu tahmin edilmektedir . Günümüz itibariyle İsrail’in nükleer silah cephaneliği şu şekildedir;
* Toplam nükleer silah; 80.
* Operasyonel (işlemsel) olan; 0, hepsi stokta bulunuyor (Federation of American Scientists’e göre).
* Emekliye ayrılan / Sökülmeyi bekleyen; 80.
* Toplam nükleer test (yaklaşık olarak); 0, teyit edilmiş herhangi bir test yok.
Yararlanılan Kaynaklar
Yasin Terkos, İran’ın Nükleer Silahlanma Girişimleri
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Yasin Terkos’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Katliamlarda Kitle İmha Silahlarının Kullanımı Ve Uluslararası İlişkilere Etkisi

Hiroşima ve Nagazaki
İkinci Dünya Savaşı’nın Pasifik’te tüm yoğunluğu ile sürdüğü sırada, 26 Temmuz 1945’te, ABD, Birleşik Krallık ve Çin, Japonya’ya teslim olmasını önermiş, ancak Japonya bu teklifi reddetmiştir. Aslında Japonya’nın gücü bu sırada artık bitmiştir. Bununla birlikte ABD, Japonya’yı kayıtsız şartsız teslim olmak üzere, 6 Ağustos 1945’te ilk atom bombasını Hiroshima’ya, ikincisini de 9 Ağustos 1945’te Nagazaki’ye atmıştır. 8 Ağustos’ta ise SSCB, Japonya’ya savaş ilan etmiş, Mançurya’yı işgale başlamış, Kore ve Sakhalin adasına büyük miktarda asker çıkarmıştır. Japonya, bu olaylardan sonra savaşı sürdüremeyeceğini anlayarak, teslim olmuştur.
Hiroşima
ABD hava kuvvetlerine ait “Enola Gay” isimli B-29 tipi bombardıman uçağı 6 Ağustos 1945 tarihinde saat 08.15 sularında, Japonya’nın Hiroşima kentine “little boy” olarak adlandırılan atom bombasını atmıştır. Hiroşima insanlığın atom bombası ile tanıştığı yer olmuş, 15 bin ton TNT ‘nin patlamasına eş değer güçteki patlama sonucunda 140 bin kişi hayatını kaybetmiş, on binlerce insan radyasyondan etkilenmiştir. Patlama kentin yüzde atmışlık bölümünü yok etmiştir. Kentin üzerinde oluşan radyasyon bulutunun büyüklüğü ise 13 kilometre karedir.
Nagazaki
9 Ağustos 1945 tarihinde, saat 12.00 sularında Nagasaki’ye şişman adam isimli ikinci atom bombası ABD hava kuvvetleri tarafından atılmıştır. Nagasaki’ye atılan bomba muhtemelen bir hata sonucu bu şehre atılmıştır. Çünkü 24 Temmuz 1945’te hazırlanan görev emrinde olası hedefler Hiroşima, Kokura, Niigata şeklinde sıralanmıştır. Nagasaki şehri bu kağıda bilinmeyen biri tarafından elle eklenmiştir. Dağlık bir coğrafyada yer alan Nagasaki askeri açıdan da zorlu bir hedeftir. Kokura ve Hiroşima görece daha düz platolarda yer alırken, Nagasaki derin bir vadinin dibinde bulunmaktadır. Nagasaki’de büyük bir liman ve Japon donanmasına torpido üreten tesisler bulunsa da şehirde aynı zamanda ABD’li savaş esirlerinin bulunduğu bir kamp da yer almaktadır. Yani Nagasaki hiçbir açıdan mantıklı bir hedef değildir. Bombayı bırakmakla görevli Bockscar uçağının hedefi görerek bombayı bıraktığı datartışmalıdır. Kaldı ki bombanın düştüğü yer şehirde sivillerin en yoğun olduğu, okulların ve hastanelerin bulunduğu bir bölgedir. Dönemin ABD başkanı Harry Truman’ın da atom bombasının sonuçlarından hiç memnun olmadığı, ABD ordusunun atom bombası gibi büyük yıkımlara neden olan önemli bir silahın hedeflerini amatörce belirlediğini düşündüğü bilinmektedir. Başkan Truman konu ile ilgili olarak günlüğüne “Atom bombası askerlere, askeri tesislere ya da donanmamalara yönelik olarak kullanılmalı. Sivillere, kadınlara ve çocuklara karşı değil!” yazmıştır. Truman’ın Ticaret Bakanı Henry Wallace da
günlüğünde Başkan Truman’ın atom bombalarının kullanımından dolayı ‘büyük bir vicdan azabı’ çektiğini yazmıştır: “100 bin insanı bir anda öldürme fikrine katlanamıyordu. Sürekli kendi kendisine ‘onca çocuk’ diyordu.” Nagasaki’den bir gün sonra Truman, Başkanın doğrudan izni olmadan atom bombası kullanılmaması yönünde talimat vermiştir.
Küba Bunalımı
1959 yılında Küba’da iktidarı Fidel Castro ele geçirmiş ve komünistler 1960 ve 1961 yıllarında siyasete hakim olmuşlardır. SSCB ile ilişkilerini geliştiren Küba, askeri açıdan da güçlenmiştir. SSCB Küba’ya güdümlü füzeler de yerleştirmiştir. ABD kendisine çok yakın, sadece 90 km mesafede, bir ülkede komünizmin yerleşmesini hiç hoş karşılamamıştır. Castro karşıtları 1961 Nisan’ında Domuzlar körfezi çıkarmasını yapmıştır. ABD’de bu olayda Castro karşıtlarını desteklese de çıkarma başarısızlıkla sonuçlanmıştır. ABD’nin adadaki SSCB varlığını öğrenmesiyle ise Küba bunalımı başlamıştır. Başkan Kennedy Ekim 1962’deki konuşmasında SSCB’nin Küba’ya ABD’yi vurabilecek füzeler yerleştirdiğini açıklamış ve bu füzelerin sökülmesini istemiştir. Müteakiben ABD donanması Küba’yı kuşatmıştır. Aslında, Küba’ya mal taşıyan ticaret gemilerine yönelik ABD engelleme çalışmaları Eylül ayında başlamıştır. Küba’ya ekonomik ambargo uygulayan ABD, içlerinde buğday yüklü iki Türk şilebinin de bulunduğu birçok gemiyi Küba karasularına sokmamıştır. 27 Eylül’de ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından yayınlanan bir açıklamada Küba’ya mal göndermeye devam eden ülkelere Amerikan limanlarının kapatılacağı ifade edilmiştir. Fakat bu kez Sovyet gemilerine uygulanan abluka, gerginliğin daha da tırmanmasına yol açmıştır. Sovyetler gemilerini geri çekmeyeceklerini, Amerikalılarsa ablukayı kaldırmayacaklarını bildirmiştir. Bu gelişmeler olurken, Sovyet füzelerini taşıyan ticaret gemileri Amerikan donanmasına yaklaşmış ve savaşa yol açacak bir Amerika Birleşik Devletleri- Sovyetler Birliği çatışması kaçınılmaz hale gelmiştir. Bu arada 24 Ekim 1962’de Başkan Kennedy’nin önerilerine karşı Sovyetler Birliği lideri Kruşçev bir mesaj göndererek Sovyetlerin Küba’dan füzeleri çekmesine karşılık, Amerika Birleşik devletlerinin de Avrupa’daki müttefik ülkelerden, özellikle, SSCB’nin komşusu Türkiye’deki Sovyet topraklarına yöneltilmiş füzelerin kaldırılmasını istemiştir. Aynı gün bir Amerikan U-2 gözlem uçağı Küba üzerinde düşürülmüştür. ABD’nin planlarına göre böyle bir durumda Küba’ya askeri müdahalede bulunulacaktır. Fakat en ufak bir çatışmanın kısa zamanda topyekun bir nükleer savaşa dönüşebileceği endişesi Kennedy’yi müdahale kararı almaktan alıkoymuştur. Söz konusu kriz, iki devletin yaptığı müzakereler sonucunda, 28 Ekim 1962’de SSCB’nin Küba’daki füzelerini gemilere yükleyip ülkesine götürmesiyle nihayetlenmiştir. ABD de Türkiye’de konuşlu olan on beş Jüpiter füzesini eski ve modası geçmiş olmaları gerekçe göstererek Mart 1963’te ülkesine götürmüştür. Küba bunalımı, İkinci Dünya Savaşının galipleri ve müttefikleri olan iki süper gücün karşı karşıya gelmesine neden olmuştur. Ancak iki taraf artık dengeye geldiklerini anladıklarından herhangi bir çatışma olmamış, bu olay iki devlet arasındaki yumuşamanın başlangıcı olmuştur.

 
Çok Taraflı Güç (MLF)Başkan Kennedy Mayıs 1961’de Batı Avrupa’yı daha etkili şekilde savunabilmek için, NATO komutanlığının emrine polaris sınıfı 5 nükleer denizaltı vereceğini açıklamıştır. Kennedy, NATO içinde, çok taraflı bir nükleer deniz gücünün (Multilateral Force, MLF) oluşturulmasının ittifakın caydırıcılığı açısından taşıdığı önemi vurgulayarak başta Fransa, İngiltere ve Federal Almanya olmak üzere tüm üyeleri bu güce katılmaya davet etmiştir. Kennedy’nin bu önerilerine ilk olumlu tepki İngiltere’den gelmiş, 21 Aralık 1962’de ABD ile İngiltere arasında imzalanan anlaşmada, İngiltere’nin sahip olduğu polaris denizaltılarının da bu güce katılması kabul edilmiştir. Esasen ABD’nin böyle bir kuvvet oluşturmadaki amacı, Fransa’nın bağımsız bir nükleer güç olmasını önlemektir. Zira de Gaulle’ün iktidara gelmesinden sonra Fransa kendi nükleer gücünü geliştirme yönündeki çabalarını hızlandırmıştır. ABD ise NATO içindeki nükleer tekeline başka bir devlet tarafından meydan okunmasını istememektedir. Fransa’nın nükleer silahlara sahip olması ABD’nin NATO’da tek başına karar almasını zorlaştırabilecektir. Öte yandan de Gaulle’ün Fransız milliyetçiliğini güçlendirerek, Amerikan politikalarına kafa tutan bağımsız bir Fransız dış politikası yürütmek istemesi ABD çıkarlarını tehdit etmektedir. Kennedy’ye göre Fransa’nın MLF’ye dahil olmasıyla bu ülkenin nükleer varlığının denetim altına alınması kolaylaşacaktır. Başkan Johnson döneminde de söz konusu gücün kurulması yönündeki ABD girişimleri devam etmiştir. ABD, MLF’nin Avrupa Müttefik Yüksek Komutanlığına bağlı nükleer silah taşıyabilen savaş gemileri ve denizaltılardan oluşan bir filo olmasını istemektedir. ABD Savunma Bakanlığının hesaplamalarına göre bu yeni filonun maliyeti 5 milyar dolar olacaktır. Bu miktar, NATO üyelerine güce katıldıkları oranda bölüştürülecektir. NATO ülkelerinden beklediği desteği bulamayan ABD, 1965’te bu proje üzerindeki ısrarından vazgeçmiştir. Bunun yerine NATO üyelerinin nükleer silahlarının ortak denetimi hakkında yeni bir girişim başlatmıştır. MLF konusu gündemden tamamen çıkmıştır.
Nükleer Silah Yarışı ve Soğuk Savaşa Son Verme Çalışmaları
Soğuk Savaş döneminde her iki blok ve bu blokların liderleri ABD ve SSCB bir silahlanma yarışı içerisine girmişlerdir. İki lider ülke füze yapımı konusunda da kendini çok geliştirmiş, bu konudaki rekabet uzay yarışı biçimini almıştır. 1959 yılı itibari ile iki devlet de bir savaş durumunda birbirlerinin topraklarını ve füze rampalarını hasara uğratabileceklerini kanıtlamıştır. ABD silahlanma yarışında 1945-1952 döneminde nükleer tekeli elinde tutarak üstünlüğünü korumuş, daha sonra SSCB büyük ilerlemeler göstermiş ve ilk kıtalararası balistik füzeyi 1950’lerin sonlarında üretmiş ve iki ülke arasında nükleer denge kurulmuştur. İki ülke silahlanma yarışında o kadar ileri gitmiştir ki artık bu silahların kullanımı sonucu ortaya çıkacak olası tahribatın büyüklüğü tarafları savaşmak yerine, barış içinde bir arada yaşamanın yollarını bulmaya itmiştir. Bu maksatla ABD, SSCB, İngiltere, Fransa ve Federal Almanya arasında 16 Mayıs 1960 tarihinde Paris Zirve Konferansı yapılmasına karar verilmiştir. Bunların yanı sıra Federal Almanya, Sovyet Rusya ile bir konferansta bir araya gelip görüşmenin bir yarar sağlamayacağı inancındadır ve Fransa da bu görüşü paylaşmaktadır. 1956 Süveyş Harekatı başarısızlığını unutturmak isteyen İngiltere ise konferansın toplanmasından yanadır. Konferansa katılacak devletler arasında büyük görüş ayrılıkları olması Konferanstan bir sonuç alınması ihtimalini düşürmekteydi. Çünkü SSCB; Avrupa’nın mevcut statüsünü, Berlin’in özel statüsünü, Almanya’nın bölünmüş yapısını Batılılara kabul ettirme istiyordu. ABD, İki Almanya’nın konfederasyon şeklinde birleşmesini istemektedir. Zirvenin 16 Mayıs 1996 tarihinde toplanması kararlaştırılsa da, 5 Mayıs 1960’ta SSCB lideri Kruşçev Türkiye’den kalkan bir ABD U2 casus uçağının ülkesi üzerinde düşürüldüğünü açıklamış ve ABD’den özür dilemesini istemiştir. ABD Başkanı ise bunu reddedince konferans toplanamamıştır.
Nükleer Silahları Sınırlandırma Anlaşmaları

Küba füze krizinden kısa bir süre sonra 1963 yılında SSCB, Berlin konusundaki isteklerinden vazgeçtiğini açıklamıştır. Moskova ile Washington arasına herhangi bir kriz anında kazara nükleer savaş çıkma ihtimalini önlemek maksadıyla kırmızı telefon hattı kurulmuştur. Su altında, atmosferde ve uzayda nükleer denemelerin yapılmasını yasaklayan anlaşma ise 5 Ağustos 1963 tarihinde Moskova’da ABD, SSCB ve İngiltere tarafından imzalanmıştır. Bu anlaşma silahsızlanmayı sağlamaktan çok, iki blok arasındaki gerginliğin yumuşamasına fırsat veren bir anlaşma olması itibariyle önemlidir. Zaten ABD ve SSCB arasındaki nükleer silahlanma yarışı bu tarihten sonra da devam etmiştir. Diğer alanlarda nükleer denemeler yasaklansa da yer altında çok sayıda deneme yapılmıştır. 1968 yılında ise Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması 97 devlet tarafından imzalanmıştır. Ayrıntılarına son bölümde yer vereceğimiz anlaşma ile beş ülkeden oluşan nükleer kulüp kurulmuş, ABD, SSCB, Çin, İngiltere ve Fransa bu kulübe üye olmuş, diğer devletlerin nükleer silah yapması yasaklanmıştır. Nükleer devletler bu teknolojiyi başkalarına vermemeyi de taahhüt etmiştir. Bu anlaşma ile nükleer güçler bu tekellerini uluslararası hukuk güvencesiyle sağlamlaştırırken, nükleer silah üretmesi güç olan ülkeler komşularının bu silahları üretmemesini sağlayarak kendini güvence altına almak istemişlerdir. Öte yandan nükleer silahların sınırlandırılması konusunda iki “Süper Devlet” dışındaki bir çalışma sonucunda, ancak yine Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliğinin aralarında anlaşmaya varmaları üzerine, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 7 Aralık 1970’te “Nükleer Silahların ve Diğer Kitlesel Yok Etme Araçlarının Okyanus Tabanına ve Onun Altındaki Toprağa Yerleştirilmesinin Yasaklanması Anlaşması”nı kabul etmiştir. ABD ve SSCB’nin anlaşması üzerine, 17 Kasım 1969’da Helsinki’de Stratejik Silahları Sınırlandırma Görüşmeleri (SALT-I) başlamış olup, olumlu sonuçlanan görüşmeler sonucunda 26 Mayıs 1972’de Moskova’da SALT-I anlaşması imzalanmıştır. İki kutbun liderleri sahip olacakları stratejik silahlara nitelik bakımından ve sayısal olarak sınırlamalar getirmiştir. Küba füze krizini takip eden on yıl içerisinde Soğuk Savaşın şiddetini azaltan pek çok gelişme olmuş, daha güvenli bir dünyanın temelleri atılmıştır. Bu dönemde büyük devletler doğrudan karşıya gelmemiş olsa da rekabet, bölgesel aktörlerin verdiği mücadelelerde tuttukları tarafı desteklemek üzerinden devam etmiştir. Hindistan-Pakistan Savaşı, Arap-İsrail Savaşı, Çin-Hindistan Savaşı gibi olaylar bunlara örnektir.
İki blok arasında detant dönemi başlamış, ulaşım, güvenlik, ticaret gibi alanlarda çok sayıda ikili anlaşma imzalanmıştır. ABD ve SSCB, 21 Kasım 1972 tarihinde SALT-II görüşmelerine başlamıştır. Uzun süren ve zaman zaman kesintiye uğrayan SALT-II görüşmeleri sonunda her iki ülkeden birinin en fazla 2400 adet nükleer silah taşıyıcı bulundurması konusunda anlaşılmış, 18 Haziran 1979’da SALT-II anlaşması imzalanmıştır. Ancak Amerikan Kongresi söz konusu anlaşmayı imzalamadığından anlaşma yürürlüğe girememiştir.
NATO Stratejileri
NATO kuruluşundan itibaren örgütün izleyeceği savunma politikaları “NATO Stratejisi” adı verilen ana başlıklar altında toplamıştır. Bu stratejilerin oluşturulmasında Kitle İmha Silahları belirleyici olmuştur. İlk strateji: NATO’nun kurulduğu yıllarında Amerikan hava kuvvetlerinin nükleer yeteneği zayıf olduğundan SSCB’ye karşı askeri sayısal dengenin sağlanması
benimsenmiştir. 1952’de Lizbon’da belirlenen ve genellikle “Sınırlı Savaş Stratejisi” olarak bilinen bu yaklaşımla, NATO’nun asker sayısının hızla artırılması planlanmıştır.

Kitlesel Karşılık Stratejisi (Massive Retaliation): Çok sayıda asker beslemek hem pahalıdır hem de nükleer silah kapasitesini çok geliştiren SSCB, konvansiyonel güçle durdurulamayacak bir güce ulaşmıştır. Bu çerçevede nükleer silahlarla karşılık verilmesini öngören “Kitlesel Karşılık Stratejisi” 29 Kasım 1954’te kabul edilmiştir. Esnek Karşılık Stratejisi (Flexible Response): SSCB’nin etkili nükleer silahlar ve füzeler geliştirmesiyle birlikte, “nükleer caydırıcılık” konsepti yerine, “nükleer denge” konseptine geçilmiştir. Kabul edilen bir saldırıda NATO silahların niteliğini yavaş yavaş artırarak, “denetimli bir tırmanma” politikası izleyecek, bu politika yeterli olmadığı takdirde nükleer silahlara başvuracaktır. Soğuk Savaş Sonrası NATO Stratejileri: Varşova Paktının ortadan kalkmasıyla beraber NATO’nun varlık nedeni sorgulanmaya başlamıştır. Ekim 1991’de NATO, “Yeni Stratejik Konsept”i kabul etmiştir. Bu konsept ile, NATO’nun tek varoluş nedeninin toplu savunma olmadığı vurgulanmış, İttifakın görev alanına, üyelerin güvenliğini ilgilendiren her türlü krizin yönetiminin girdiği belirtilmiştir. Nisan 1999’da NATO yine, Yeni Stratejik Konsept adı verilen bazı yeni ilkeler benimsemiştir. NATO’nun üye ülkeleri tehdit eden etnik ve dinsel rekabet, terörizm, insan hakları ihlalleri, bölgesel çatışmalar gibi konuları yakından takip ettiği ve gerekli önlemleri alma kararlılığı taşıdığı kaydedilerek, NATO’ya yeni görev alanları yaratılmıştır.
1999 Washington zirvesinde, Müttefik liderler Kitle İmha Silahlarının ve atma vasıtalarının yayılması riskine karşı bir inisiyatif başlatmıştır. İnisiyatif; KİS anlayışını geliştirmek, bunlara cevap verme yolları geliştirmek, istihbarat ve bilgi paylaşımını geliştirmek, KİS ortamında harekat icra etmek bu silahların oluşturduğu tehdide karşı mevcut müttefik askeri hazırlığını artırmak için tasarlanmıştır. Sonuç olarak, 2000 yılında NATO karargahında Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının Önlenmesi Merkezi kurulmuştur. 2002 Prag zirvesinde, Müttefikler 21.yüzyılın yeni tehditlerine etkin şekilde cevap verilebilmesi maksadıyla bir modernizasyon süreci başlatmıştır. Bu süreç, NATO Karşı Kuvvetinin oluşturulması, müttefik komuta yapısının modernizasyonu ve NATO kuvvetlerinin, halklarının ve arazisinin kimyasal, biyolojik, radyolojik ve nükleer olaylardan korunması için alınacak tedbirleri kapsamaktadır. NATO, 2003 yılında, 2007 yılından itibaren Müşterek KBRN Savunma Görev Kuvvetinin parçası olan Uluslararası KBRN Savunma Taburu ve Müşterek Değerlendirme Takımını kurmuştur. 2006 Riga Zirvesinde Müttefik liderler, Kapsamlı Politik Rehber’i (Comprehensive Political Guidance “CPG”) ortaya koymuştur. CPG, geleceğin güvenlik ortamının bir analizini ve NATO’nun devam eden dönüşümü için bir
yapısal vizyon sağlamaktadır. CPG, açık şekilde, Kitle İmha Silahları ve bunların atma vasıtalarının yayılmasının, özellikle başarısız devletler ve terörizm tehditleriyle birleştiğinde ana güvenlik tehditlerinden biri olacağını vurgulamıştır. NATO, 2007 Temmuzunda, Çek Cumhuriyetinin Vyskov şehrinde bir Birleşik KBRN Savunma Mükemmeliyet Merkezi’ni faaliyete geçirmiştir.
Nisan 2009’da NATO Devlet ve Hükümet Başkanları, NATO’nun “Kitle İmha Silahlarının Yayılması ve KBRN Tehditlerine Karşı Savunma için Stratejik Seviye Politikası”nı onaylamıştır. 31 Ağustos 2009’da Kuzey Atlantik Konseyi bu dokümanı halka açık hale getirmiştir. Kasım 2010 Lizbon Zirvesinde, NATO Devlet ve Hükümet Başkanları, NATO Üyelerinin Savunma ve Güvenliği için Yeni Stratejik Konsepti kabul etmiştir. Müttefik liderler Lizbon’da ayrıca Kitle İmha Silahlarının kontrolü ve silahsızlanma konularında tavsiyelerde bulunacak atanmış bir komite kurulması konusunda anlaşmış, bu komite Mart 2011’de göreve başlamıştır. Mayıs 2012 Şikago Zirvesinde, NATO liderleri “Caydırıcılık ve Savunma Durum Değerlendirmesi” sonuçlarını onaylamış ve duyurmuştur. Bu doküman, NATO’nun “Stratejik Konsept’te ortaya konan hususları gerçekleştirmek maksadıyla gerekli caydırıcılık ve savunma için uygun nükleer, konvansiyonel ve füze savunma yeteneklerini muhafaza etme” kararını tekrarlamıştır. Zirve ayrıca, “silahların kontrolü, silahsızlanma ve silahların yayılmasının önlenmesinin, müttefiklerin güvenlik hedeflerini başarması için önemli rol oynadığını” bildirmiştir ve bu nedenle Müttefikler bu çalışmaları desteklemeye devam edecektir.
Irak
Birleşmiş Milletler, 1984 yılında Irak’ın 1972’de imzaladığı kimyasal ve biyolojik silahlar konvansiyonunu ihlal ederek İran-Irak Savaşı’nda kitle imha silahları kullandığını açıklamıştır. Böylece Irak, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra kitle imha silahları kullandığı onaylanan ilk ülke olmuştur. 1986 yılında, İran-Irak Savaşı sırasında Bağdat’ı destekleyen ABD yönetiminin, Irak’a kimyasal silah hammaddesi ithaline göz yumduğu ortaya çıkmıştır. Bağdat yönetimi, 1988 yılında, Halepçe’de binlerce Kürt ve İranlı sivili kimyasal silah kullanarak katletmiştir. Dönemin ABD başkanı Reagan, Irak’ı kınamış ancak İran’a karşı desteklemeye devam etmiştir. 1990 yılında Irak, Kuveyt’i ilhak ederken kitle imha silahı kullanmamış ancak ABD ve İsrail istihbarat servisleri, Irak’ın büyük bir kitle imha silahı kapasitesine sahip olduğunu öne sürmüştür. Daha sonraki araştırmalar, 25 uzun menzilli “El -Hüseyin” füzesinin yüksek miktarda kimyasal ve biyolojik silah ile yüklendiğini ortaya çıkarmıştır. Irak, 1991 yılında, Birleşmiş Milletler’in (BM) 687 sayılı kararı çerçevesinde menzili 150 kilometrenin üzerinde olan tüm kitle imha silahlarını kullanım dışı bırakmayı kabul etmiştir. Bağdat yönetimi, bu kapsama 50 Scud füzesi ve 11 bin kimyasal silahının girdiğini açıklamıştır. Aynı yıl bu silahların denetimi için BM bünyesinde özel bir birim oluşturulmuş (UNSCOM), UNSCOM’un başına İsveçli diplomat Rolf Ekeus getirilmiştir. Denetim görevlileri kontroller sırasında Irak’ın kitle imha silahı programına devam ettiğine dair hiçbir somut kanıta ulaşamamış ancak özellikle bombardıman sırasında bir bölümü tahrip edilen Salman-Pak askeri merkezinin hasar görmeyen bölümlerinde silah üretildiğine dair duyumlar alınmıştır. 1992 yılında Irak ilk kez, biyolojik silah üretildiği iddia edilen tüm askeri birimlerin denetime açık olduğunu duyurmuştur. 1994’te UNSCOM denetçileri, Irak’ın kimyasal silah programına devam ettiğine dair ilk somut kanıtlara ulaşmıştır. 1995 yılında Irak’lı bir yetkili Bağdat yönetiminin tehdit içeren kimyasal araştırmalara devam ettiğini açıklamıştır. Bağdat, BM görevlilerinden 1 ay içinde çalışmalarını tamamlayıp ülkeyi terk etmelerini istemiştir. 1996’da Tartışmaların odak noktası, el-Hakam ve çevresindeki diğer silah üreten merkezler BM kararıyla yok edilmiştir. 1997 yılında Irak, ülkedeki ABD’li denetçileri bir hafta içinde ülkeyi terk etmeleri konusunda uyarmış, Irak ve ABD yeni bir çatışmanın eşiğine gelmiş, Rusya’nın araya girmesiyle gerginlik azaltılmıştır. 1998 yılı boyunca gerginlik bazen azalıp, bazen yükselmiş, Irak’a uygulanan yaptırımlar ağırlaştırılmıştır. Temmuz ayında bir ABD uçağı, Irak’ın bir askeri üssünü vurmuş, Irak, BM ile yapılan tüm işbirliğinin bittiğini açıklamıştır.

16 Aralık’ta ABD hava kuvvetleri Irak’taki askeri hedefleri vurmuştur. 1999 yılında Washington yönetimi, UNSCOM görevlilerine baskı yaptığını kabul etmiş, UNSCOM içindeki kargaşanın önlenmesi için BM yeni bir özel birim oluşturulmuştur. Yeni misyon, 2000 yılında Irak ile diyalogu geliştirmeye çalışmış, ancak Saddam Hüseyin, UNMOVIC görevlilerinin Irak’a giremeyeceğini
açıklamıştır. Dönemin İngiltere Başbakanı Tony Blair Irak işgal edilmeden 6 ay önce 2003’te yaptığı açıklamada ülkesini Saddam’ın sahip olduğu Kitle İmha Silahlarına karşı uyararak silah üretiminin devam ettiğini iddia etmiş ve askeri harekatın meşruiyeti için bunu gerekçe göstermiştir.
Kuzey Kore
Kuzey Kore daha önce taraf olduğu Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşmasından (NPT) 2003 yılında çekilmiştir. Bu olay üzerine Kuzey Kore’yi nükleer programından vazgeçirmek maksadıyla Altı Ülke Görüşmeleri başlatılmış, Çin’in de girişimleri ile bu görüşmelerde bazı olumlu sonuçlar alınsa da daha çok Kuzey Korelilerin aldığı rüşvetlerle zaman geçmiştir. Birleşmiş Milletler Kuzey Kore’ye pek çok ekonomik yaptırım uyguladığı halde Kuzey Kore nükleer programından hiç vazgeçmemiştir. Kuzey ve Güney Kore arasında 2007 yılında imzalanan ve kağıt üzerinde kalan bir barış anlaşması vardır ve iki ülke arasında zaman zaman gerilim yükselmekte, terör casusluk, gemilere saldırı gibi olaylar kriz yaratmaktadır. Kuzey Kore’nin elinde çok sayıda kısa ve orta menzilli füze olduğu bilinmektedir. Kuzey Kore bunlarla Asya’daki pek çok bölgeyi vurabilir ki Kuzey Kore Amerika kıtasını da vurabileceğini iddia etmektedir. Bu durum ABD başta
olmak üzere Pasifik ülkeleri için büyük bir güvenlik riski oluşturmakta ve ABD’nin muhtemel nükleer savaş senaryolarından biri Kuzey Kore ile ilgili olmaktadır. Kaldı ki Kore’de başlayacak bir savaş başka bölgesel çatışmaları da tetikleyebilir.
Kuzey Kore Nükleer Programı Sorununun Tarihçesi
Kuzey Kore’nin nükleer silah geliştirme programının başlangıcı 1960’lı yıllara kadar uzanmaktadır. Soğuk Savaş boyunca Sovyetler Birliği, müttefiki olarak gördüğü Kuzey Kore’ye nükleer teknoloji transferi konusunda çeşitli şekillerde yardımcı olmuştur. Soğuk Savaş’ın sonlarına doğru uluslararası baskılar üzerine Kuzey Kore, Nükleer Silahların yayılmasını Önleme Anlaşması’nı (NPT) 1985 yılında onaylamasına rağmen Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) denetim mekanizması altına girmeye hiç yanaşmamıştır. Nihayetinde Kuzey Kore 1993 yılında NPT’den çekileceğini açıklamıştır. Bu dönemde tırmanan gerilim sonucunda ABD’nin Kuzey Kore’nin nükleer tesislerine dönük önleyici saldırı senaryoları gündeme gelmeye başlamıştır. Savaş riskini almak istemeyen Başkan Bill Clinton son bir hamle yaparak eski başkanlardan Jimmy Carter’i Pyongyang’a gönderip Kuzey Kore lideri Kim İl-Sung ile görüşmesini sağlamıştır. Bu görüşmede Carter ile Kim arasında uzlaşma sağlanmış ve iki ülke arasında yükselen tansiyon bir anda yerini yumuşamaya bırakmıştır. Temmuz 1994’te Kuzey Kore’nin kurucu babası Kim İl-Sung’un beklenmedik ölümüne rağmen oğlu Kim Jong-İl yönetiminde ön müzakereler devam etmiştir. Nitekim süreç Ekim 1994’te Mutabakat Metninin imzalanmasıyla başarıyla sonuçlanmıştır.
Yapılan anlaşmaya göre Kuzey Kore, grafit uyumlu mevcut reaktörlerini hafif su reaktörüne dönüştürecek ve bunun için de destek alacaktı. Karşılığında ise ABD, Kuzey Kore ile ilişkilerini normalleştirecek ve her iki taraf da Kore Yarımadası’nın nükleer silahlardan arındırılması için işbirliği yapacaklardı. Yine ABD, Güney Kore ve Japonya’nın desteğini de alarak Kuzey Kore’nin barışçıl nükleer enerji ihtiyacını karşılayabilmesi için Kore Yarımadası Enerji Geliştirme Örgütü’nün kurulmasına öncülük yapmıştır. ABD ve Kuzey Kore arasında devam eden nükleer müzakereler karşılıklı güveni artırmak ve süreci hızlandırmak adına zamanla çok taraflı hâle getirilmiştir. Önce 1997 yılında ABD ve Kuzey Kore’nin yanına Çin ve Güney Kore’nin dâhil olmasıyla birlikte Dörtlü Müzakereler başlatılmıştır. 2003 yılında ise Japonya ve Rusya’nın da katılımıyla Altılı Müzakerelere geçilmiştir. Böylece Altılı Müzakereler temelde Kore sorununun ele alındığı Kuzeydoğu Asya forumuna dönüşmüştür. Altı yıl boyunca devam eden Altılı Müzakerelerde Kuzey Kore’nin nükleer silah programından vazgeçmesi karşılığında, nükleer enerji üretim kapasitesinin geliştirilmesi, Kuzey Kore’ye petrol ve gıda yardımı yapılması, Kore Yarımadası’ndaki gerilimin azaltılıp işbirliğinin geliştirilmesi ve genel olarak bölgede barış ve istikrarın hâkim kılınması ele alınmıştır. İnişli çıkışlı seyreden Altılı Müzakereler, 2009 yılında Kuzey Kore’nin görüşmelerden çekilmesinden sonra bir daha toplanamamıştır.

2002 Ekim’inde Kuzey Kore gizli nükleer silah programı olduğunu ilk defa doğrulamıştır. Kuzey Kore’nin 2006 yılından bu yana Punggyeri’de üç yer altı nükleer deneme yaptığı düşünülmektedir. İlk deneme 2006’da yapılmıştır. Mayıs 2009’da Kuzey Kore, nükleer programıyla ilgili uluslararası görüşmelerden çekildikten bir ay sonra ikinci yeraltı nükleer denemesini yapmıştır. Kuzey Kore 2013 Şubat’ında üçüncü bir nükleer deneme yapmış, devlet medyası ‘küçültülmüş ve daha hafif nükleer aygıt’ denendiğini açıklamıştır. Kuzey Kore yönetimi 2015 Mayıs’ında ise tespit edilmesi de zor olan, denizaltından atılan füzeler denediğini duyurmuştur. Kuzey Kore 6 Ocak 2016 tarihinde ise ilk defa bir hidrojen bombası denediğini açıklamıştır. Denemenin başarı ile gerçekleştiğini duyurmuştur. Kuzey Kore bunun dördüncü nükleer denemesi olduğunu ve ABD’ye karşı kendilerini savunmak için meşru hakları olan nükleer denemelere devam edeceklerini duyurmuştur. Egemenlikleri ihlal edilmediği sürece bu silahları kullanmayacaklarını bildirmişlerdir. Güney Kore, İngiltere, ABD gibi ülkelerden uzmanların yaptığı açıklamalar ise açığa çıkan enerjiye bakıldığında Kuzey Kore’nin hidrojen bombası üretmiş olamayacağı, test edilen silahın ancak Hiroşima tipi bir bomba olabileceği değerlendirmesi yapılmıştır. Söz konusu nükleer denemeye dünyadan tepki yağmış, Japonya, Güney Kore, ABD, Rusya ve Çin, AB, NATO ve BMGK sert tepki göstermiştir.
Kuzey Kore’nin nükleer başlıkları gönderebileceği kendi üretimi kısa, orta ve uzun menzilli füzeleri de bulunmaktadır. Pyongyang şimdiye kadar KN-1, KN-2 Toksa, Hwasong-5 ve Hwasong-6 kısa menzilli füzelerinin seri üretimine geçmiş ve bu füzeleri ihraç da ederek gelir elde etmeye başlamıştır. Nodong-1 orta menzilli füzesi ise silah başlığıyla birlikte 1.600 km menzile kadar ulaşabilmektedir. Böylece Kuzey Kore, Güney Kore ve Japonya’da bu ülkelerdeki Amerikan üsleri de dâhil istediği herhangi bir hedefi vurabilecek kapasiteye ulaşmış durumdadır. Taepodong-1 uzun menzilli füze programı denemelerinde 6 bin km menzile başarıyla ulaşmıştır. Daha gelişmiş Taepodong-2 uzun menzilli füzelerinin denemesinde şimdiye kadar başarıya ulaşılamasa da geliştirme programına devam edilmektedir. Eğer Kuzey Kore uzun menzilli füzelerini başarılı bir şekilde geliştirebilirse, ABD’nin batı eyaletlerini vurabilecek bir kapasiteye ulaşmış olacaktır. Füze sistemleri ve nükleer başlıklar bir arada düşünüldüğünde Kuzey Kore’nin askerî caydırıcılığını 1990’lardan beri başarılı bir şekilde artırdığı söylenebilir. Üstelik Kuzey Kore nükleer silah ve füze programlarıyla ilgili uluslararası baskıları başarılı bir şekilde yönetmiş ve kendi hedeflerine de büyük ölçüde erişmiş durumdadır. İran İran’ın Şah Rıza zamanında başta ABD olmak üzere Batı ile ilişkileri çok iyi düzeyde olmuştur. İran, SSCB’ye karşı bir tampon bölge olması ve zengin petrol ve doğalgaz kaynaklarına sahip olması bakımından hep ABD’nin ilgisini çeken bir ülke olmuştur. ABD SSCB’nin çevrelenmesi kapsamında İran’ın nükleer silahlarının olmasının faydalı olacağını düşünmüş, bu kapsamda 1967 yılında İran’a 5MW’lık bir hafif su araştırma reaktörü satmıştır. ABD ayrıca İran’a nükleer araştırmalarında kullanmak üzere zenginleştirilmiş uranyum da sağlamıştır. ABD İran’a destek olmuş ve İran 1958’de IAEA’ye üye olmuş, 1968 yılında da Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşmasına taraf olmuştur.
Şah Rıza Pehlevi İran’da daha sonra Nükleer Araştırma Merkezi’ne çevrilecek olan Atom Enerji Kurumunu kurmuş, İran üniversitelerinde nükleer mühendislik programları açılmıştır. Pek çok nükleer uzman yetiştiren İran,1977 yılında ABD ile nükleer işbirliği anlaşması imzalamıştır. Söz konusu anlaşma ile İran’da sekiz nükleer santral daha kurulması planlanmıştır. Fransa da İran’ın nükleer çalışmalarına katılmış, Fransızlar da İran’da nükleer santral kurmayı planlamıştır. Busher’de yapılacak ilk nükleer santral ihalesini ise Almanlar, Siemens grubu, almıştır. Ancak İran’da 1979 İslam devriminin olmasıyla, Almanlar bu ihalenin gereğini yapmayacaklarını, istenirse bunun yerine doğalgaz santrali inşa edebileceklerini İran’ın yeni yönetimine bildirmişlerdir. Devrimden sonra İran’ın ABD ve diğer batılı ülkelerle ilişkileri giderek kötüleşmiştir. Devrimde kısa süre sonra da İran-Irak Savaşı başlamıştır. ABD Basra körfezine bir ülkenin hakim olmasını istemediğinden savaş süresince geriye düşen tarafa yardım etmiş dolayısıyla ikili oynamıştır. ABD Saddam’ı desteklediği dönemde İran’ın ABD ile ilişkileri iyice bozulmuştur. Belki de bu olayların doğal sonucu olarak İran İslam Cumhuriyeti, nükleer programına artık Rusya’nın yardımı ile devam etmiş, nükleer altyapının tamamlanması için Ruslarla anlaşmıştır. İran’ın Busher’de bulunan nükleer tesisine ilaveten Natanz ve Arak’ta da tesisler kurduğu 2002 yılında ortaya çıkmıştır. İran’ın İsfahan’da da bir uranyum zenginleştirme tesisinin olduğu bilinmektedir. Enerji santralleri için binde 7’den yüzde dört oranına zenginleştirilmiş uranyum yeterlidir. Daha yüksek oranda zenginleştirme ile nükleer silahlar elde edilir. Natanz Nükleer Merkezinin nükleer
silah yapımında kullanılacak oranda zenginleştirilmiş uranyum elde ettiği değerlendirilmektedir. Arak’ta bulunan merkezde ise zenginleştirilmiş uranyumun alternatif olarak bilinen plütonyum üretiminde kullanılan ağır su üretilmektedir. İranlı bürokrat ve devlet adamları arasındaki yaygın görüş, İran’ın nükleer programına devam etmesi, nükleer teknoloji ve nükleer silahlara sahip olması yönündedir. Nükleer silah edinmeye karşı çıkanlar ise uluslararası koşulların uygun olmadığını bu bakımdan beklemenin uygun olacağını söylemektedirler. Yani özünde onlar da nükleer silah üretimine karşı çıkmamaktadırlar. Bu anlayışı körükleyen bir faktör de ABD ve İsrail’in sık sık kullandıkları saldırgan söylemdir. Yukarıda özelliklerini saydığımız tesislerden dolayı, ABD İran’ın Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nın (NSYÖA) ihlal ettiğini iddia etmektedir. ABD, bu nedenle İran’dan uranyum zenginleştirme faaliyetlerini sona erdirmesini talep etmektedir.
Balistik füzelere karşı tedbirleri incelediğimiz bölümde ayrıntılarına değindiğimiz Füze Kalkanı ve EPAA yaklaşımının hedefinde de Rusya’nın değil İran’ın bulunduğu ABD tarafından dile getirilmiştir. 2006 Haziranında 5+1 ülkeleri de denen Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin daimi üyeleri olan ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa ile Almanya tarafından İran’a nükleer krizin çözümü için bir öneri paketi sunulmuştur ve 31 Temmuz 2016 tarihi itibariyle İran’ın nükleer faaliyetlerini durdurmaması durumunda yaptırımlar uygulanması BMGK’da kabul edilmiştir. Çin ve Rusya’nın nükleer programına destek oldukları İran’a karşı böyle bir öneriyi reddetmemesinin sebebi ise kararın otomatik yaptırım kararı olmayıp öncesinde bir oturum yapılacak olmasıdır. Ancak söz konusu BMGK 1696 sayılı Kararı, Iran nükleer programı ile ilgili olarak alınan ilk resmi karardır. İran’ın beklentileri karşılayamaması üzerine bu 23 Aralık 2006’da bu kez
1737 sayılı BMGK kararı oy birliği ile alınmış, İran’a nükleer malzeme ve balistik füzelerin doğrudan ve dolaylı satışı yasaklanmıştır. IAEA’nın belirlediği tüm faaliyetlerin askıya alınması, bu faaliyetlere katılan kişilere seyahat yasağı, bunların mal varlıklarına el konması kararları da verilmiştir. İran’dan NPT ek protokolünü meclisinde onaylaması da istenmiştir. Uranyum zenginleştirme faaliyetlerini durdurması istenen İran’ın cumhurbaşkanı Ahmedinecad bu kararlara uyulmayacağını açıklamıştır. Ahmedinecad’ın açıklamaları üzerine, BMGK 24 Mart 2006 tarihinde İran’a karsı 1737 sayılı ilk kararı genişleten ikinci bir yaptırım kararını daha oy birliği ile kabul etmiştir. İran ise bu karara karşılık, 9 Nisan 2006’da nükleer santrallerde yakıt
olarak kullanılabilen vasıfta yani %3.5 oranında uranyumu zenginleştirmeyi başardığını ve artık nükleer ülkeler kulübünün bir üyesi olduğunu resmen açıklamıştır.

14 Temmuz 2015 Viyana Anlaşması
P5+1 grubu yani ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa ve Almanya; İran ile Viyana’da on yedi gün süren müzakereler yürütmüş ve bu müzakereler anlaşma ile sonuçlanmıştır. Anlaşmanın içeriği genel olarak İran’ın nükleer programını kısıtlamasına karşılık bu ülkeye uygulanan yaptırımların hafifletilmesi şeklindedir. Eğer İran anlaşmayı ihlal ederse yaptırımlar 65 gün içinde tekrar başlayacaktır. Söz konusu anlaşma ile ilgili gerek ABD Başkanı Obama, gerek, İranlı yetkililer gerekse diğer batılı ülkeler çok olumlu tepkiler vermiş ve anlaşmayı bir başarı olarak değerlendirmiştir. Ancak anlaşmayı olumlu bulmayan devletler de vardır. En sert tepki verev devlet İsrail’dir. Hatta İsrail anlaşmaya ser tepki göstermiş, İsrail Dışişleri bakan yardımcısı “Batı, İran’ın liderliğini yaptığı şer ekseni tarafından tarihi bir anlaşmayla kuşatıldı.” ve “İsrail bu anlaşmanın hayata geçmesini engellemek için bütün gücünü harekete geçirecektir.” İfadelerini kulanmış, İsrail başbakanı ise anlaşmayı tarihi bir hata şeklinde yorumlamıştır. Ayrıca körfez bölgesinde bulunan Sünni ülkeler de İran’ın tekrar etkin bir güç olarak ortay çıkması ihtimalinden rahatsız olmaktadırlar. Anlaşma beş maddede özetlenecek olursa;
1. İran Viyana Anlaşması ile UAEA’nın askeri tesislere girişine kontrollü şekilde izin vermiştir. Yani BM’ye kapsamlı denetim için izin verilmiştir ancak, İran’a da giriş izni taleplerine itiraz etme hakkı tanınmıştır.
2. İran anlaşmayı takip eden on yıl boyunca, uranyum biriktirmemek şartıyla uranyum konusunda AR-GE çalışmaları yapmaya devam edebilecek, ancak uranyum zenginleştirme faaliyetlerinde kullanılan santrifüjleri üçte iki oranında azaltacaktır.
3. İran’a enerji, finans, ulaştırma alanlarında uygulanan yaptırımlar kalkacak, İran yurt dışındaki varlıklarına yeniden ulaşabilecek, bu mal varlıkları serbest kalacak. İran’a yönelik silah ambargosunun beş yıl daha devam edecek ancak BM’nin özel iziyle teslimatlar yapılabilecek.
Anlaşmanın yukarıda ifade ettiğimiz siyasi ve teknik boyutunun yanında İran’ın petrol piyasasına dönmesiyle birlikte, petrol fiyatlarının düşeceği ve tüm dünyayı ilgilendiren ekonomik sonuçlar doğuracağı da ortadadır.
Suriye
Suriye’de iç çatışmalar devam ederken, Esad rejiminin, 2013’te 20 Ağustos’u 21’ine bağlayan gece, Şam’ın doğusunda bulunan Guta bölgesine sarin gazı kullanarak saldırdığı, saldırıda en az bin 300 kişinin hayatını kaybettiği, 3 bin 600 kişinin de zehirlendiği iddia edilmiştir. Suriye Yerel Koordinasyon Komitesi (LCC), rejim güçleri tarafından düzenlenen saldırılarda, Hammuriye’de 300, Keffar Batna’da 140 Arbin’de 78, Sepka’da 67, ve Muaddamiye’de 50 kişinin hayatını kaybettiğini, bölgedeki hastane ve sağlık görevlilerinin yetersizliği göz önüne alındığında bu sayıların artabileceğini açıklayarak, rejimin katliam yaptığını savunmuştur. Suriye Genel Devrim Konseyi (SRGC) Esad rejiminin kimyasal silah kullandığını ve bu saldırılarda 430 ölü, 3600 yaralı bulunduğunu iddia etmiştir. Bölgedeki aktivistler ise saldırıda yaşamını yitiren ve yaralananların çoğunun, saldırıya uykuda yakalanan siviller olduğunu iddia etmiştir. Suriye rejimi ise resmi haber ajansı SANA aracılığıyla kimyasal silah kullanıldığı iddialarını kesinlikle yalanlamış ve bu iddiaların asılsız ve maksatlı olduğunu belirtmiştir.  Suriye rejiminin kimyasal silah kullandığı iddia edilen Guta saldırısının ikinci yıol dönümünde Suriye İnsan Hakları Örgütü (SNHR), bir rapor yayınlamış ve rejimin toplam 33 defa kimyasal silah kullandığı iddia edilmiştir. Söz konusu rapor bu saldırıların 26’sının Şam, 3’ünün Halep, birinin İdlib ve 3’ünün Humus’ta düzenlendiğini belirtilmiştir. Daha sonra alınan BMGK kararına rağmen Esad rejiminin 125 kez daha kimyasal taarruzlar yaptığı ve bu saldırıların IŞİD kontrolündeki bölgelerden çok ılımlı muhaliflerin bulunduğu bölgelere yapıldığı iddia edilmiştir.
Yararlanılan Kaynaklar
Hakan Can Yazırdağ, Kitle İmha Silahları Ve Uluslararası İlişkilerdeki Pratiği
Rıfat Uçarol, Siyasi Tarih
Baskın Oran, Türk Dış Politikası, Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, Cilt I
Sait Yılmaz, “Kuzey Kore ile Savaş Ve Bölgesel Dengeler
Fikret Birdişli, “İran’ın Nükleer Teknoloji Politikası ve Türkiye İçin Yaratacağı Sonuçlar”, Güvenlik Stratejileri Dergisi, Yıl 8, sayı: 15
Hasan Ürküt, Gökhan Sarı, “İran Nükleer Programının Türk Dış Politikasına Etkisi”, Güvenlik Stratejileri, Yıl: 10 Sayı: 20
Mustafa Kibaroğlu,” İran’ın Nükleer Güç Olma İddiası ve Batı’nın Tutumu: Şah’a Destek, Mollalara Yasak”, Akademik Orta Doğu, Cilt 1, Sayı 1
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Hakan Can Yazırdağ’a aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

İran'ın Nükleer Silah Projeleri Ve Rusya'yla İttifak

 
İRAN VE NÜKLEER SİLAH EDİNME PROJELERİ
20. İran’ın Nükleer Çalışmalarının Kısa Tarihi İran‘da nükleer çalışmaların başlaması Soğuk Savaş’ın bir parçası olarak değerlendirilmektedir. ABD, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra İran’da etkinlik kazanmıştır. 1945’te İran’ın sınırları içindeki Azerbaycan’dan (Güney Azerbaycan) SSCB ordusunu çıkartmayı başaran ABD 1952’de darbe ile Muhammet Musaddık’ı iktidardan uzaklaştırmıştır . Bu vesile ile Muhammet Rıza Pehlevi rejimini kendisine bağlamıştır. ABD, komünizmin yayılması ve SSCB’nin yeniden İran’a girme endişesi ile İran‘ın askeri kapasitesini artırma yoluna gitmiştir. İran’da ilk nükleer çalışma 1957’de ABD’nin desteği ile başlatılmıştır. ABD ve İran arasında yapılan antlaşmanın ardından 1958’de İran, Uluslararası Nükleer Enerji Ajansı üyesi olmuştur. 1968’de ABD tarafından Tahran Üniversitesi bünyesinde beş megavatlık bir araştırma reaktörü (Atomic Research Centre affiliated to Tehran University) kurulmuştur. İran 1970’te Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’na imza atmış ve 1973’te İran’da Atom Enerji Kurumu kurulmuştur. Rıza Pehlevi bölgenin en büyük askeri gücü olma niyetindeydi. Bu doğrultuda Pehlevi, İran’ın nükleer güce sahip olma yolunda önemli adımlar atmıştır. 1974’te Şah Pehlevi 20 bin Megavat güce sahip olan 20 adet nükleer reaktör inşa etmek istediğini bildirmiştir. 1973 dünya petrol krizinin sağladığı ekonomik getiriler İran’a nükleer güç olmak için ekonomik fırsat vermiştir. Ancak Şah sadece altı nükleer reaktör kurabilmiştir. İran nükleer enerji çalışmalarının gelişmesinde sadece ABD değil Avrupalılar da çok önemli rol oynamıştır. 1974’te İran ve Almanya arasında İran’ın Buşehr kentinde 1200 Megavatlık bir santralin kurulması kararlaştırılmıştır. Buşehr’deki nükleer santral antlaşmasıBatıAlmanya şirketi olan Kraftwerk Union (KWU) tarafından imzalanmıştır. Ayrıca aynı yıl 900 Megavatlık bir nükleer santralin Benderabbas’ta yerleştirmesi için Fransa ile antlaşma yapılmıştır. Bu dönemde Belçikalılar tarafından Karj’da Nükleer Tıp Merkezi kurulmuştur. Şah döneminde İran’ın nükleer çalışmalarısadece reaktör inşa etmekle sınırlıkalmamış, aynızamanda uranyum zenginleştirme şirketlerine ortak olmuştur. İran, Fransızların dünyanın en büyük uranyum zenginleştirme şirketi olan Eurodiff’in yüzde 10 ortağı olmuştur.
1979’da gerçekleşen İslam Devrimi, İran nükleer çalışmalarını da ciddi şekilde etkilemiştir. Devrimin hemen ardından nükleer çalışmalar durdurulmuştur. İslam devriminin ardından nükleer çalışmalarının durdurulmasının çok çeşitli sebepleri vardır. İran’daki rejimin ABD ve Batı karşıtı olması nedeniyle nükleer konusundaki bütün antlaşmalar Batılılar tarafından iptal edilmiştir. Diğer taraftan İslam rejimi yöneticileri de nükleer çalışmalarını devam ettirmek istememişlerdir. İslam rejimi yöneticileri nükleer çalışmaları, petrol ve doğal gaz enerjisine sahip olunduğu için doğru bulmamışlar ve bu işin çok masraflı olduğu gerekçesi ile bütün çalışmaları durdurmuşlardır. Humeyni ve yandaşları Muhammet Rıza Pehlevi’nin nükleer politikalarını israf olarak değerlendirmişlerdir. İran İslam rejimi nükleer çalışmanın din açısından sakıncalı olduğu gerekçesi ile Pehlevi’nin bütün çalışmalarını durdurmuştur. Nükleer çalışmanın durdurulmasının en önemli sebeplerinden biri de 1980–1988 Irak-İran savaşı olmuştur. Bu savaş, İran’ı ciddi ekonomik sıkıntıya sokmuştur. Savaş sırasında İran’ın böyle masraflı bir işe girişmek için ekonomik gücü de bulunmamaktaydı.
İran, 1986’dan sonra nükleer çalışmalarına başlamış, Arjantin ve Çin ile işbirliğine girmiştir. Irak’ın, Buşehr nükleer santralina yaptığı askeri saldırı İran’ın çalışmalarını durdurmuştur. İran İslam rejiminin nükleer enerji konusunda 1989’dan sonra yeniden atağa geçmiş ve nükleer güce sahip olma iradesine yeniden kavuşmuştur. İran’ın nükleer politikasının değişmesinde Irak savaşı ciddi şekilde etkili olmuştur. Irak savaşı İran’a askeri kapasitesini daha fazla geliştirme zorunluluğunu göstermiştir. İran 1989’dan sonra askeri gücü ve kapasitesini artırmak için ciddi çalışmaya girişmiştir. 1989’dan sonra nükleer çabasını bu çerçevede değerlendirmek mümkündür. Bu doğrultuda ilk önemli işbirliğini de Rusya ile yapmıştır. 22 Ocak 1989’da İran ve SSCB arasında teknolojik, ticari, ekonomik ve bilimsel alanda işbirliği antlaşması imzalanmıştır. Söz konusu antlaşmanın devamı olarak İran ve Rusya arasında 1992’de nükleer işbirliği antlaşması imzalanmıştır. Almanlar tarafından yapımı başlatılan Buşehr nükleer santralinin yeniden inşası 1995’te Rusya’ya verilmiştir. Bu sürecin devamı olarak nükleer çalışmaları çerçevesinde ilişkilerini genişleterek Almanya, Arjantin, İspanya, Çin, Kuzey Kore, Pakistan, Belçika ile işbirliğine girmiştir. Bu işbirliğinin sonucu olarak İran 20’den fazla nükleer tesise sahip olmuştur. İsfahan, Natanz, Arak ve Buşher’de yerleşen nükleer tesisleri İran’ın en önemli nükleer tesisleri olarak bilinmektedirler .
İran’ın nükleer programı 1979’daki rejim değişikliğinden sonra başta ABD olmak üzere Batılı devletlerin sürekli tepkilerini çekmiştir. Ancak, meselenin bir bunalım haline dönüşmesi ve uluslararası politik gündemin ilk sırasına oturması 2002 yılından sonra gerçekleşmiştir. İran başlangıçtan beri nükleer programın barışçıl amaçlı olduğunu ve artan enerji ihtiyacı için en uygun çözüm olarak nükleer enerjiyi kullanması gerektiğini öne sürmektedir. Şah döneminde İran’ın nükleer programının meşruluğu hiçbir zaman sorgulanmamıştır. Yani mevcut bunalım nükleer enerjinin kullanılmasıyla ilgili hassasiyetten ziyade İran’da hakim olan rejimin bu teknolojiye sahip olup olmamasıyla ilgili gözükmektedir. Diğer bir ifadeyle, bu bunalım sadece bir nükleer problem bağlamında ortaya çıkmış değildir.

İran’ın Nükleer Enerji ve Silahlanma Gereksinimi
Tarihi ve çalkantılı komşuları göz önünde bulundurduğunda, İran’ın nükleer kapasitesini arttırma tartışmaları, her ne kadar Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı ile yüz yüze yapılan son diplomatik faaliyetler bir nebze daha özgür bir tartışma ortamı oluşturduysa da, halk forumlarından çok, özel sürdürülmektedir. Yine de İran’ın nükleer seçeneğin peşinden gitmesinin ardındaki mantığı anlamak için, İran’ın akademik gazete ve basınında yer alan güvenlik konusundaki zengin literatürden faydalanılabilinir. Din alimlerinin sık sık İsrail’in nükleer kapasitesine yönelik söylemlerin yanı sıra, İran’ın programının tek nedeni İsrail değildir. Irak’ın işgali ve savaş deneyimiyle birlikte telkin edilen muazzam güvensizlik hissine ek olarak, kitle imha silahlarının iki önemli etkisi daha olduğuna dair yaygın görüş birliği vardır: prestij ve baskı aracı. Prestij, İran’ın önemli bir karakteristik özelliği olan ulusal onuru yansıtmaktadır; siyasi yelpazede, ekonomisi toplumu ve siyasi olgunluğu açısından çok daha aşağıda gördükleri komşu Pakistan’ın daha ileri askeri teknolojiye sahip olması İranlılar için kesinlikle kabul edilemezdir. İran’ın nükleer seçeneklerini değerlendirmesine neden olan ikinci faktör olan baskı aracı, İran’ın temel stratejik yetersizliklerinden biri olan Birleşik Devletlerden uzaklaşmasını daha da ortaya çıkarmaktadır. Tahran’daki birçok kişi için uygun bir nükleer programa sahip olmak, ülkenin Washington’la pazarlık konumunu güçlendiren en önemli etkendir. İran‘a göre nükleer çalışmalarının meşruiyet kaynakları :
1. İran gelecekte enerji bakımından, diğer ülkelere bağımlıolmak istememektedir. İran’ın sahip olduğu önemli petrol ve doğal gaz kaynakları, nükleer enerjiye sahip olmaması için mantıklı bir sebep olamaz. Bugün doğal kaynaklar yönünden zengin olan İngiltere, Fransa ve Almanya ve Rusya da nükleer enerji kullanımına büyük önem vermektedirler.
2. Bu mesele artık İran için sadece enerji boyutunda kalmayıp, milli bir dava ve saygınlık meselesine dönüşmüştür. ABD‘nin her istediğini yaptıramayacağını göstermek ve uluslararası hukukun müsaade ettiği çerçeve de bu çalışmaların devam ettirilmesi İran dış politikasının önemli bir unsuru haline gelmektedir.
3. Genel mana da Ortadoğu’nun, özel manada ise İran’ın, nükleer silahlara sahip ülkeler tarafından çevrelenmiş olmasıdır. Bugün İsrail, Pakistan, Hindistan ve Rusya nükleer silahlara sahiptir. Böyle bir ortamda, her ne kadar İran kabul etmese de, nükleer silaha (en azından nükleer silah teknolojisine) sahip olmak, İran için bulunmaz bir kalkan ve caydırıcı güç olacaktır. İran’ın nükleer silaha sahip olma ihtimali kulaklara pek hoş gelmese de, Ortadoğu’da keyfi ABD müdahalelerinin önlenebilmesi ve İsrail’in anlaşmaz tutumunu terk etmesine yardımcı olması bakımından çok büyük önem arz etmektedir. Kaldıki İran, 1973 yılındaki Birleşik Arap Emirliği ile olan adalar bunalımından beri herhangi bir ülkeye karşısaldırgan bir tavır içersinde olmamıştır. Bunu destekler nitelikteki bir diğer olay ise, Soğuk Savaşdöneminde mevcut iki kutup arasındaki olasıbir çatışmayı engelleyen en büyük etken, her iki tarafında karşı vuruşyapabilme yeteneğine ve nükleer silahlara sahip olmalarıdır
4. İran’ın nükleer enerji konusunda ısrar etmesi, bir takım pozitif tartışmaları da beraberin de getirmiştir. Dünyanın bu konuya odaklanması, önemli nükleer silahlara sahip olan İsrail’in de neden benzer yaptırımlara maruz kalmadığını sorgulama imkânı doğurmuş ve nükleer silah ayrıcalığına sahip olan Güvenlik Konseyi daimi üyeleri İngiltere, Fransa, Çin, Rusya ve ABD‘nin de nükleer silahsızlanma için gereken fedakârlığı yapmaları gerektiği (yani nükleer silahlarını tamamen imha etmeleri) ciddi bir şekilde tartışılmaya başlanmıştır. Mesela bir defasında İran’ın ortaya atığı, Ortadoğu’da nükleer silahlardan arındırılmış bir bölge oluşturma teklifi, öncelikle İsrail tarafından reddedilmiş ve diğer ülkeler tarafından ciddiye alınmamıştır. Bugünse İran, haklı olarak nükleer enerjiye sahip olmayı, bağımsız bir devlet olmanın en doğal hakkı olarak görmektedir. İran daha aktif bir siyaset izlemek istemektedir ve içinde bulunduğu bölgede gerçekleşen olaylarda etkin bir güç olarak söz sahibi bir ülke olmak için nükleer güce sahip olmak istemektedir.

Yüksek politik, ekonomik ve askeri potansiyele sahip ülkelerin bu coğrafyada etkin ve baskın birer güç olarak yer alabildiğidir. Bundan dolayı İran bu etkin ülkelerden biri olmak istiyorsa nükleer silahlanma projesine başlamalıdır çünkü Ortadoğu ülkelerinin güç tanımının temelini askeri potansiyel oluşturmaktadır. Keza nükleer silahlanmayı savunan kesimlere göre de; İran bölgede bir güç olmak istiyorsa mutlaka nükleer silahlar edinmelidir. Ayrıca nükleer silahlanma İran için güçlü bir askeri unsur olmanın en ucuz yoludur. Bu sayede İran, ekonomisini çok zorlamadan bölgesinde önemli bir askeri güç olabilir. Çünkü konvansiyonel bir ordu kurmak için onlarca milyar dolara ihtiyaç duyulurken, nükleer bir güç olmak birkaç milyar dolara halledilebilecek bir problemdir. Nükleer silahlara sahip olmak nükleer silah taraftarlarına göre İran’a sosyal bir hareketlenme ve uluslararası ilişkilerinde itibar kazandıracaktır. Yani nükleer silahlanma güvenlikten çok itibar arttırmaya yarayacaktır . Nükleer silahların İran’ın güvenlik amaçları üzerindeki potansiyel rolü üzerine bir analiz yapmak nükleer silahların rolü, fonksiyonları ve İran’ın güvenliği konusunda tartışma yaratacaktır. İlk olarak İran’ın güvenliği, tarihsel süreç ve geçmiş tecrübelerden etkilenen mevcut tehditlerin ve çıkar tanımlamalarının bir fonksiyonudur. En kaba anlatımla İran’ın çıkarları şunlarla ilgilidir; toprak bütünlüğü, etki alanı(statü) ve ekonomik kalkınma. Bunlarda geçmiş tecrübelerden etkilenerek; bağımsızlık, yalnız kendine güven, hazırlıklı olma ve kültürel olarak kendini ifade etmek gibi değerlere büyük önem yüklemiştir. Tarihsel yanılgı ve hak ettiği statüye sahip olmama duyguları da dikkate değerdir.
İran’ın nükleer sorunu Batıile İran arasındaki güvensizlikten kaynaklanmaktadır. Batılılar İran’ın nükleer çalışmalarındaki gerçek niyetin, nükleer silah edinme iradesi olduğu düşüncesindedir. İran’a karşıolan güvensizliğin, bu ülkenin bölgesel, küresel ve nükleer faaliyetleri bağlamında çeşitli sebepleri vardır. İran’ın şeriat kuralları ile yönetilmesi, ABD ve İsrail ile ilişkilerinin gergin olması ve bölgede radikal örgütlerle geliştirdiği diyalog, nükleer çalışmalara karşı duyulan kuşkuyu beslemiştir. Ayrıca askeri konsepte gerçekleştirdiği nükleer çalışmalarını 13 yıl dünyadan saklaması ve sürekli eksik bilgi vermiş olması, krizin oluşmasında önemli rol oynamıştır. Dahası, İran petrol ve doğal gaz zengini olan bir ülke olmasına rağmen uranyum zenginleştirme konusunda ısrarcı bir tavır sergilemesi kuşkuları artırmaktadır. Ahmedinejad’ın iç ve dış politika da özellikle İsrail konusundaki radikal açıklamaları da endişeleri desteklemektedir. Batılıların İran’ın nükleer çalışmaları karşısındaki politikaların temelini bu güven krizi oluşturmaktadır. Bu nedenle İran’ın nükleer silah elde edebileceği tüm yollar tutulmaya çalışılmaktadır. İran’ın yakıt döngüsünün tüm aşamalarını kendi başına yürütme kapasitesine sahip olmaktan vazgeçmesi ve bu çalışmalarını Rusya topraklarında gerçekleştirmesi, mevcut şartlarda anlamlı bir öneridir. İran, Batılıların bu iddialarını kesinlikle kabul etmemekte, nükleer silah üretme niyet ve iradesi olmadığını ısrarla vurgulamaktadır. Güven krizini aşmak için nükleer silaha dair dini yorumda geliştirmiştir. İran’a göre nükleer silah üretimi İslam dini açısından doğru değildir ve İslam rejimi olarak nükleer silah edinmeyi istemeleri söz konusu olamaz. Ayrıca nükleer teknolojiye sahip olmak, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’na taraf olmasından dolayı İran için bir haktır. İran nükleer enerjiyi teknolojik gelişmenin, özellikle de tıp, tarım ve elektrik üretiminin temeli olarak nitelendirmekte ve bu enerjiye barışçı amaçlarla kullanmak için sahip olmak istediğini söylemektedir. Nükleer faaliyetlerini şeffaf, güvenilir ve hukuksal bir zeminde yürüttüğünü söylemekte ve bütün çalışmalarını NPT ve Ek Protokol çerçevesinde devam ettirdiğinde ısrar etmektedir.
İran’ın nükleer çalışmalarının son dönemdeki güvenlik ve dışpolitika konsepti çerçevesinde anlam ifade etmektedir. İran iç ve dışpolitikadaki hamlelerini nükleer programıetrafında yoğunlaştırmıştır. Nükleer çalışmalara iki düzlemde bakmaktadır . Birincisi; resmi söylemde saklasa da, başarabilirse nükleer silaha sahip olma niyetindedir. Nükleer silaha sahip olma isteği Şah döneminden günümüze kadar devam eden bir devlet politikasıdır. Ancak İran nükleer silaha sahip olmanın kolay olmadığının da farkındadır. Bu girişimin ne denli tehlikeli olduğunu ve uluslararası sistemin buna izin verme olasılığının zayıf olduğu bilincindedir. İran diplomasisinin kolay geri atmayan ve sınırları zorlayan yapısı bilinen bir olgudur. İkinci düzlemde ise; İran, rejiminin bekası doğrultusunda nükleer çalışmalarına çeşitli stratejik misyonlar yüklemiştir. Bu çerçevede, dünya ile arasındaki sorunun mahiyetinin değişmesine çalışmaktadır. Daha önce terörizm ve insan hakları konularında sürekli olarak suçlanan İran şimdi de nükleer konusu ile gündemdedir. Demokrasi ve insan hakları konuları ikinci plana itilmiştir. Ayrıca nükleer
sorun Batı ile İran arasındaki beka mücadelesinin ön cephesi sayılmaktadır. Çünkü İran rejimi birçok alanda değişmesi istenen bir yönetimdir. Bir başka ifade ile, İran’a göre, bugün nükleer çalışmalardan taviz verilirse, yarın diğer alanlarda taviz verilecektir. Bu görüşe göre, “Batılıların İran’dan istekleri nükleer çalışmalarla bitmeyecektir. Nükleer çalışmalarla ilgili istek kabul edildiğinde, arkasından insan hakları, demokrasi ve terörizm gibi farklı talepler gelecektir” görüşü hakimdir. İran nükleer planlamasının geçmişi çok eskilere dayanmaktadır. Keza İran, 1957
yılında Birleşik Devletler atom için barış programının bir parçası olarak ABD ile nükleer işbirliği anlaşması imzalamıştır. Anlaşama koşul olarak teknik destek ve zenginleştirilmiş uranyum desteği öngörmekte ve barışçıl amaçlı kullanım için araştırma yapma işbirliğini deklere etmiş bulunmaktadır. Hamaney ve Rafsancani gibi liderler, İran’ın nükleer silahla sahip olmasını ulusal güç ve otoritenin en önemli koşulu olarak görmüşlerdir. Bu liderler, politik liderler olup uluslararası stratejist ve teknolojist değildirler. Onlar İran’ın bağımsızlığının ve İsrail- ABD’nin diktelerinden ve işgalinden kurtuluşun tek yolunu nükleer silahlar olarak görmüşlerdir. Onlara göre bu nükleer silahlar Pers medeniyetinin ne kadar ileri bir uygarlığa ulaştığını da gösterecektir. Ayrıca Şii İranlılar, nükleer gücün rakip Suni Araplara göre kendileri için bir üstünlük olduğunu düşünmektedirler. Sonuçta İranlı milliyetçiler nükleer silahlarıiç güvenlik, bağımsızlık, küresel eşitlik ve diğer büyük güçler karşısında eşit olarak görmektedirler . İran, füze programınıgüvenlik politikasına bağlıolarak değerlendirmektedir. Bununla ilgili iki tür füze vardır; Çin tarafından sağlanan cruise füze programı, Silk-vorm anti-gemi füzesi ve Sovyet Scud ve Kuzey Kore No-Dong’ların türevi olan SSM programı. En son geliştirilen SSM olan Şahab 4 iki defa test edilmiştir ve İsrail’e ulaşacak bir menzile sahip olduğu düşünülmektedir.
İran’ın Nükleer Enerji Tesisleri ve Silahlanma Girişimleri
İran’ın bugün bilinen en az 4 nükleer tesisi bulunmaktadır. Bunlardan en eskisi, Buşehr Nükleer Enerji Santrali’dir. Yapımına 1974’te başlanmıştır. Şimdilerde Rus uzmanların da katılımıyla, tesisteki inşaat çalışmaları sürdürülmektedir. İkincisi, İsfahan Uranyum Dönüştürme Santrali’dir. Ham uranyumdan zenginleştirilmişuranyuma kadar uzanan nükleer yakıt döngüsünde ilk aşama burada gerçekleştirilmektedir. Uranyum düşük düzeyde zenginleştirildiğinde, nükleer enerji sahasında kullanılabilmektedir; ama silah yapımında kullanılabilen uranyumun çok daha yüksek düzeyde zenginleştirilmesi gereklidir. Burada da devreye güneydeki Natanz Nükleer Santrali girer. UluslararasıAtom Enerjisi Ajansı’nın verilerine göre İran, Natanz’da az miktarda da olsa nükleer silah yapımında kullanılabilecek kalitede uranyum zenginleştirmeyi başarmıştır. Dördüncü sırada ülkenin güneybatısındaki Arak Santrali geliyor. Burada, ‘ağır su’ üretilmektedir. ‘Ağır su’, zenginleştirilmiş uranyumun alternatifi olan plutonyumun üretiminde kullanılmaktadır . Bu tesisler dışında, Bonob, Ramsar ve Tahran’da nükleer araştırma reaktörlerinin bulunduğu bilinmektedir. Tesisler, tek bir belirleyici saldırıdan kaçınabilmek için yüzlerce kilometrelik genişbir alana dağıtılmışdurumdadır. Bazıüretim tesisleriyse yeraltındadır. Havadan ve karadan çok sıkıbir biçimde korunmaktadırlar. Bir başka deyişle, İran’ın nükleer tesislerini ortadan kaldırmak hiç de kolay görünmemektedir.

İran nükleer çalışmaları konusunda tutum ve politikaların belirlenmesi Muhafazakâr bloğun elindedir. Reformcu CumhurbaşkanıHatemi, nükleer diplomasinin belirlenmesinde çok etkili değildir. İran nükleer diplomasisi Hatemi Hükümetine bağlıolan Dışişleri Bakanlığıve İran Atom Enerji Kurumu tarafından yürütülmemektedir. Nükleer politikanın belirlenmesinde etkili olmayan Hatemi ve Reformcular, İran’ın nükleer bir güç olmasını savunmaktadırlar. Reformculara göre İran nükleer enerji konusunda haklıolsa da bu sorunu kendisi ve uluslararası sistemle İran arasında bir soruna çevrilmesini istememektedir. Nükleer konusunda çalışmalar Dini Lider Hameney tarafından idare edilmektedir. İran nükleer diplomasisi İran Güvenlik Yüksek Konsey (Şuray-e Aliy-e emniyet-e Milli) Sekreteri olan Hasan Ruhani tarafından yürütülmektedir. Nükleer diplomasinin Muhafazakârlar tarafından yürütülmesi bu konunun İran açısından ne kadar yüksek öneme sahip olduğunu göstermektedir. Bu durum ayrıca nükleer çalışmaların Muhafazakar bloğun zihniyeti, isteği ve eğilimleri çerçevesinde şekilleneceğini de göstermektedir. Muhafazakar blok kendi içinde nükleer diplomasi konusunda farklı görüşlere sahiptir. 7. Meclis’te çoğunlukta olan radikal muhafazakarlar, İran’ın nükleer konusunda AB’nin karşısındaki tutumunu kabul etmemektedir. Bu grup İran’ın nükleer konusunda daha radikal davranmasınıve gerekirse NPT’den çıkmasınıönermektedirler. İran nükleer diplomasisi reformcu bloğun başarısızlığının ortaya çıktığı, siyasal sistem içinde en zayıf oldukları ve Muhafazakarların İslami Şura Meclisi (Mecles-e Şuray-e İslami)’nde çoğunlukta olduğu bir dönemde gerçekleşmektedir.
İran nükleer konusundaki resmi görüşünü ( devlet yetkililerinin açıkladığı) nükleer enerji ve nükleer silah ayrımıesasında belirtmektedir. İran, nükleer politikasında nükleer silah ve nükleer enerji arasında ayırımın dikkate alınmasıgerektiğini vurgulamaktadır. İran nükleer enerji elde etmek istediğini açıkça bildirmektedir. İran’a göre nükleer enerjiye sahip olmak bir haktır ve bu haktan vazgeçmek istememektedirler. İran nükleer enerjiyi; teknolojik gelişmenin, özellikle de tıp, tarım ve elektrik üretiminin temeli olarak nitelendirmekte ve bu enerjiye barışçıamaçlarla kullanma hedefi doğrultusunda sahip olmak istemektedir. Buna karşılık İran, nükleer silah üretmek niyet ve iradesinde olmadığınıısrarla bildirmektedir. İran’a göre nükleer silah üretmek, İslam dini açısından da doğru değildir ve İslam rejimi olarak nükleer silah üretmeyi kabul etmediklerini vurgulamaktadır. İran’a göre nükleer silah elde etmek İslam dininin tasvip etmediği bir olay olduğu için İran’ın niyet ve iradesinin dışındadır. OPEC üyesi ülkeler içinde İran nükleer güç olmaya çalışan tek ülkedir. İran 1992’den günümüze kadar UluslararasıAtom Enerji Ajansına eksik bilgi verdiği ortaya çıkmıştı Nitekim İran’ın birçok nükleer tesisleri ve çalışmalarırejim muhalifi gruplar tarafından ifşa edildikten sonra İran’ın bunlarıkabul etmek zorunda kaldığıda bilinmektedir. 14 Ağustos 2002 yılında Humeyni muhalifleri, yurtdışında yaptıklarıaçıklamayla dünyaya Natanz ve Arak’ta iki adet gizli nükleer tesis olduğunu duyurmuştur. Humeyni rejiminin nükleer silahlara ulaşmak üzere olduğunu, belki de ulaştığınıduyurmuştur. Tahran önceleri bu iddiayıyalanlayarak, muhaliflerin intikam duygusu ile hareket ettiklerini öne sürmüştür. ABD casus uydusunun çektiği nükleer tesis fotoğrafları13 Aralık 2002’de CNN’de yayınlanmıştır. UluslararasıAtom Enerjisi Ajansırejim muhaliflerinin açıklamalarınıve CNN’in yayınlarınıihbar kabul ederek İran’dan bilgi istemiştir. Bu tesisleri incelemek istediğini Tahran yönetimine duyurmuştur. İran bu konuyu ağırdan alarak, bu tesislerin ağır su tesisleri olduğunu açıklamıştır. ABD’nin tutumuyla UAEA Başkanı Muhammed El Baradey, bir ekiple birlikte 2003 Şubat’ta İran’a gitmiştir. Nükleer tesislerde inceleme yapılmış fakat incelemenin ayrıntılarıkamuoyuna duyurulmamıştır. UAEA tesislerin sivil amaçlıolduğunu öne süren İran’a NPT’nin Ek Protokolü’nü imzalamasınıistemiştir. Bu Ek Protokolle UAEA ani denetim şansı bulmaktadır.
İran’ın bunu kabul etmemesi üzerine 16 Haziran 2003 tarihini taşıyan raporla İran’ın NPT’ye aykırıhareket ettiği resmen ilan edilmiştir. İran’ın nükleer silah üretme kuşkusunu yaratan diğer konu ise uranyum zenginleştirme ve yakıt döngüsü teknolojisinden vazgeçmek istememesi olmuştur. Söz konusu maddeler nükleer silah üretimi sağlayan maddelerdir. Başka bir ifade ile uranyum zenginleştirme ve yakıt döngüsü teknolojisine sahip olan bir ülke kolayca nükleer silah üretme kapasitesine de sahip olabilmektedir. İran söz konusu teknolojilere sahip olduğunu ve bu güçten vazgeçmeyeceğini açıkça bildirmektedir. İran’ın nükleer silah ürettiğine dair ortada yeterli kanıt yokken üretmediğini de ispat etmekte zorlanmaktadır. Ayrıca İran’ın nükleer silaha sahip olmak için kendince çok önemli gerekçeleri de vardır. İran rejimi 1979’da gerçekleşen İslam devriminin ürünüdür. İslam devrimi ortaya çıktığından itibaren ABD gibi süper güçlere ve bölge devletlerine meydan okumaya başlamıştır. Bu doğrultuda siyasal İslam olgusu çerçevesinde Devrim ihraç politikasınıbenimsemiştir. Söz konusu durum İran’ın küresel sistemdeki konumunu belirlemektedir İran, ABD ve İsrail düşmanlığınıdışpolitikasının temel söylemi haline getirmiştir.
Bölgede ve dünyadaki siyasal arayışlarınıbu çerçevede tanımlamaya ve düzenlemeye girişmiştir. İran; dünyanın en büyük gücünü düşman olarak tanımlaması, sürekli tehdit algılamasıiçine girmesi, bekasının istenilemediği ve sınırlandırıldığı, güçsüzleştirildiği ve dünya sisteminden dışlanmak istendiği endişesine kapılması kendisini güvenlik devleti haline getirmiştir . İran, 1980–88 Irak Savaşında potansiyel tehditlerin fiili tehditlere dönüşebilme olasılığınıda çok iyi anlamıştır. SSCB’nin yıkılmasıile beraber Soğuk Savaş’ın bitmesi ile ortaya çıkan küresel durum İran’ın yalnızlaşmasına ve ABD ile tek başına karşıkarşıya kalmasına neden olmuştur. Bu dönemden sonra İran, dışpolitikada pragmatist davranış çerçevesinde komşularıile iyi ilişki kurma çabasına girmişve ayrıca AB ile yeni ve farklı bir ilişki modeli geliştirmeye çalışmıştır. Bu dönemden itibaren askeri ve savunma gücünün geliştirilmesi, devletin temel politikasıhaline gelmiştir. İran nükleer silah üretme çabasına bu dönemden itibaren girmeye başlamıştır. İran, nükleer silah elde etme istek ve eğilimine ABD ve İsrail’in tehditlerini durdurmak için girişmiştir. İran kendisinin, ABD ve İsrail tarafından çevrelendiğini ve ayrıca nükleer silaha sahip olan komşuları(Hindistan, Pakistan, İsrail) tarafından kuşatıldığını düşünmektedir. Görüldüğü gibi İran, nükleer silah elde etme çabasına ABD ve İsrail karşısında caydırıcılık gücüne ve bölgede denge kurma arayışları çerçevesinde girişmiştir . İran, Şah rejiminin sona ermesinden bu yana bölgede ABD’nin baş düşmanlarından olmuştur . Zbigniew Brezinski’ye göre; İran açıkça bölgesel hakimiyete adaydır ve ABD’nin etkisini kırmaya da hazırdır. Ayrıca İran’ın bir imparatorluk geleneği vardır ve bölgedeki Rus ve Amerikan varlığıyla yarışmak için hem dini hem de milliyetçi motivasyona sahiptir . İran nükleer çalışmasının nasıl sonuçlanacağıkonusunda ABD, AB, İsrail ve Rusya’nın tutumu belirleyicilik taşımaktadır. ABD İran’ın nükleer çalışmasınıbitirme niyetindedir. Soğuk Savaşdöneminin sona ermesiyle birlikte, Sovyetler Birliği tarihe karışıyor ve ABD tek süper güç haline geliyordu. Tek süper güç haline gelen ABD’nin İran’a bakışaçısıda giderek katılaşıyordu. 1995 sonrasıWashington yönetiminin İran ile ilişkisini etkileyen önemli unsurlardan birisi Çin’in Körfez Bölgesi’nde giderek artan etkinliği ile birlikte gelişen Tahran-Pekin yakınlaşmasıdır .

İran’ın Nükleer Enerji ve Silahlanma Konusunda İşbirliği Yaptığı Ülkeler

1979 devrimi ile Batıile bağlarınıkoparan İran, Çin ve Rusya’ya dönmüştür. 10 Ekim 1992’de Rafsancani, Çin’den bir ya da iki 300–330 megavatlık reaktör satın almasına ilişkin görüşmelerin sona erdiğini açıkladığıziyaret Pekin’de gerçekleştirilmiştir. İran Savunma Bakanıtarafından bir reaktör daha alınmasına ilişkin görüşler ziyaret boyunca da dile getirilmiştir. Temmuz 1994’te İran ile Çin Tahran yakınlarında Çin’in 300 megavatlık bir reaktör inşa edeceği bir anlaşma imzaladıklarınıaçıklamışlardır. O zamandan beri İran, Çin’deki Quinshan ve Zhejiong bölgelerindekilere benzer iki tane 300 megavatlık hidrolik nükleer reaktörünü Çin’den satın alma isteğini açıklamaya başlamıştır. İranlıgörevliler anlaşmada 800–900 milyon dolarlık bir peşin ödeme yaptıklarını belirtmişlerdir. Raporlar 1995 Ekim’inde Çin’in, Tahran’ın 160 km kuzey doğusundaki Karaij’de Calutron üretiminin kolaylık tesislerinin gelişiminde İran’a yardım ediyor olduğunu su yüzüne çıkarmışve İçişleri BakanlığıÇin’in 1996’da İsfahan civarındaki gaz difüzyonu kolaylık tesislerinin gelişiminde İran’a yardım ettiğini belirtmiştir . İran, Rusya’dan nükleer reaktör araştırmaya 1980’lerin ortalarında başlamıştır ve bundan sonra da Rusya ile görüşmeler yürütmüştür. Kasım 1994’te İran, Şah zamanında Alman şirketleri ile başlayan Buşer’deki reaktörü tamamlamak için Rusya ile 780 milyon dolarlık bir anlaşma yapma konusunda anlaşmıştır. İran, bu anlaşmayı 1995’te imzalamıştır. Rusya, İran’a yalnızca nükleer programında ve füze programında kullanacağı malzemeyi değil bunun dışında denizaltıları, denizden ateşlenen ve karadan karaya füzelerinde içinde bulunduğu gelişmişkonvansiyonel silahlar da tedarik etmektedir. Rusya ve İran bunun dışında –özellikle ABD İran’ın Hazar enerjisine ulaşmasınıve Rusya’nın Hazar enerjisini planlamasını engellediği zamanlarda – Hazar’da ortak menfaatlere sahiptirler. Rusya ile İran arasındaki ilişkileri tetikleyen asıl gelişme ise aslında Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD’nin küresel bir güç olma amacına yönelik politikaları olmuştur. Özellikle SSCB’nin dağılmasıve Soğuk Savaş’ın sona ermesinin getirdiği tek süper güç olmanın avantajlarınıdeğiştirerek dünya politikasında inisiyatifi ele almayı düşünen ABD, bununla paralel olarak artan ekonomik avantajlarıda sonuna kadar kullanarak siyasal üstünlüğünü ekonomik üstünlükle perçinlemek istemiştir. Bu doğrultuda Orta Asya ve Hazar Bölgesi’ndeki petrol paylaşımından önemli paylar edinerek bir anlamda Rusya’nın arka bahçesine gelip yerleşmiştir. İran’ın önemli bir jeopolitik dost olduğunu hatırlayan Rus politikacılar, Tahran ile olan bağlarını önemsedikleri için olası bir politik hamlelerinin sonuçlarının ağırlığı hakkında dikkatli davranmaktadırlar. Rus yetkililerin sadece sivil nükleer tesis ile sınırlandırarak güvence verdiği Moskova’nın İran’la olan işbirliği, Rus liderlerin kendi dışve stratejik politikalarınıinşa etmeye kalkışmalarışeklinde göze çarpan en önemli konu olarak ortaya çıkmıştır.
Rusya, ABD’nin izlediği Orta Asya’da güçlenme ve varlığınıarttırma çabalarını dengelemek için üçlü stratejik işbirliğini gerçekleştirmeye çalışmıştır. Çin yönetimini kendi yanına çekmek isteyen Rusya bu ülke ile askeri alanda stratejik işbirliği içine girmiştir. Çin yönetiminin, ihtiyaç duyduğu askeri teknolojiyi bu ülkeye transfer eden Rusya, Çin yönetimine, stratejik silah sistemlerinin modernize edilmesi için önemli derecede destek sağlamıştır. Diğer yandan Rusya yönetimi, İran ile ilişkilerini arttırmaya gayret etmiştir. Bu amaçla Rusya, İran’a milyarlarca dolar tutarında balistik füze sistemleri satmıştır ve nükleer teknoloji transfer etmiştir. 1990’ların ortalarında İran, Rusya ile Buşer’de suyla soğutulan bir nükleer reaktör inşa edilmesi için 800 milyon dolarlık bir anlaşma imzalamıştır. İki ülke arasındaki altyapı anlaşması, ikisi Buşer’de inşa edilen reaktör benzeri VVER–1000 tipi, diğer ikisi de VVER–440 tipi olmak üzere dört nükleer reaktörün inşasına imkan tanımaktaydı ki bunların toplamıda 3 milyar doları bulmaktaydı . ABD’nin giderek Orta Asya ve Hazar’da askeri siyasi varlığınıarttırarak Rusya’yı kuşatmaya çalışmasıbu ülkeyi tedirgin etmektedir. Dolayısıyla ABD tarafından Rusya’ya yönelik baskılar ve bu devleti İran’la ilişki kurmaktan alıkoymaya yönelik çabalar başarılı olmamıştır. Kaldıki; Rusya birçok alanda ortak çıkarlarıolduğunu düşündüğü İran’a silah satmasınıABD’nin güvenliğini tehdit ettiği savınıda inandırıcıbulmamaktadır . Akademik ve düşünce kurulları, “çevreleme” politikalarının İran’ı Rusya’ya daha fazla yaklaştırdığınıve Batı’yıdaha fazla dışlamasına neden olduğunu söylemektedirler. Böylece, Rusya-İran yakınlaşmasıyalnızca enerji değil, silah alım satımıalanlarına da kaymıştır .
Kaynak
Zühal Bayındır , İran ‘ ın Nükleer Silahlanma Politikası
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Zülal Bayındır’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com