Etiket arşivi: Osmanlı Devleti

1815 Viyana Kongresi Kararları ve Avrupa’da Oluşturulan Siyasi Düzen

  Viyana Kongresi

 Vigana Kongresi nedir, Viyana Kongresi kimler arasında yapılmıştır?, Viyana Kongresi kimler arasında gerçekleşmiştir? bu sorularınızın cevabını yazdığımız makalede bulabilirsiniz.

Viyana Kongresi, Napolyon Savaşları sonunda Fransız ordusunun, koalisyon orduları tarafından tümüyle yenilgiye uğratılmasının ardından, Avrupa’daki sınırları ve güçler dengesini yeniden belirlemeye yönelik kararlar almak üzere toplanmış olan kongredir. Barış anlaşması şartlarını saptamak ve galipler yararına yeni bir Avrupa haritası hazırlamak için, Avrupa’nın hükümdarları ve bakanları, Viyana’ da toplanmışlardır. Eylül 1815’te toplanan Viyana Kongresi’ne Rus Çarı, Prusya ve Avusturya İmparatoru başta olmak üzere, bütün küçük krallıkların hükümdarları da iştirak etmişlerdir. Bu kongrenin kilit figürleri; Metternich (Avusturya), Castlereogh (İngiltere), Tolleyrand (Fransa), Hardenberg (Prusya)’dır. “Napolyon’un varlığı Avrupa devletlerini birleştirmiş, yokluğu ise birbirine düşürmüştür”.

Fransız Devrimi’ni izleyen çağ “ulusçuluk çağı” olarak nitelenmektedir. Çok uluslu Avusturya İmparatorluğu Başbakanı Franz Von Metternich, tehlikeli gördüğü ulusçuluk akımının ortaya çıkarabileceği sorunların çözümlenmesi için, Avrupa’nın tutucu güçlü devletlerinin ortak hareket etmelerinin ortamını sağlamak amacındaydı.     1 Ekim 1814’te başlayan kongre, komisyonlar biçiminde çalışmalarını yürüten bir uluslar arası kongrenin ilk örneği olması açısından ilginç ve önemlidir. Osmanlı Devleti Viyana Kongresi süresince neler yaptı?

Osmanlı İmparatorluğu Viyana Kongresi’ne katılmamıştır. Çünkü, böyle bir konferansta Balkan sorununun gündeme geleceğinden ve ödün vermek zorunda kalmasından korkuyordu. Ayrıca Avusturya’nın “toprak bütünlüğünü garanti etme” önerisini de iyi karşılamıyordu.

Avrupa haritasını işlerine geldiği gibi yeniden düzenlerlerken, hükümdarlar, halkların çıkarlarını hiç dikkate almadılar. Fransa’nın 1792 sonrasında ele geçirdiği tüm topraklar geri alındı. Galip devletler yeni topraklar kazandılar: Rusya, Varşova’yla birlikte Polonya’nın bir parçasını ve Finlandiya üzerinde haklar aldı.  İngiltere, Akdeniz’ de birinci derecede stratejik önemi olan Malta adasını, eski Hollanda sömürgeleri olan Seylan adası, Hondras’ı, Guyan’ı ve Tirinidat’ı, Danimarka’dan De Helgoland‘ı ve güney Afrika’daki Kap’ı aldı. Ama İngiltere’nin en büyük zaferi, eski düşmanı Fransa’nın zayıf düşmesiydi.  Böylece İngiltere’nin ticari ve ekonomik olarak önü açılmış oluyordu. İngiltere, bu dönemde “Güneş batmayan ülke” olacaktır. Napolyon’un kıta sisteminin yıkılmasıyla beraber, yaşadığı Endüstri Devrimi sayesinde bu imparatorluk 100 yıl sürecek bir dünya devleti üstünlüğü elde edecektir. Tarih arşivi sizlere Viyana Kongresi‘ni aktarıyor.

Prusya, Posen bölgesini, Saksonya’nın beşte ikisini, Vestfalya’yı ve Ren bölgesinin (Rhenanie) batı kıyılarını ele geçirdi. Bu şekilde Prusya krallığı önemli oranda genişledi. Avusturya da Lombardiya ile Venedik’i aldı.

Almanya’ya gelince: Parçalanmış, zayıf ve geri kalmıştı. Napolyon’un ortadan kaldırdığı Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nun yerini, aralarında en önemlileri Avusturya İmparatorluğu ile Prusya krallığı olan 39 devletten oluşan Alman Konfederasyonu aldı. Bir genel Diyet Meclisi kuruldu. Bu meclis, Konfederasyon’a ilişkin tüm sorunlara çözüm bulmakla görevliydi ve hükümdarlardan ya da temsilcilerinden oluşuyordu. Diyet’in toplantı yeri Frankfurt (Main) idi. Burada, Avusturya’nın bir temsilcisinin başkanlığında toplanıyordu. Alman devletleri, Diyet Meclisi’nin kararlarına uymak zorunda değillerdi. Güçsüz, yoksul ve ordusuz Diyet’in uluslararası politik sorunlarda hiçbir etkisi yoktu. Kısa bir süre sonra bütün Avrupa’nın alay konusu oldu.

Napolyon zamanında, Fransa’nın egemenliği altında fiilen birleşmiş olan İtalya yeniden parçalanmıştı. Esir ticareti yasaklanıyordu, bunun uygulanması taraf devletlere veriliyordu. Fransız İhtilâli’nin getirmiş olduğu hürriyet havası bu noktada görülmüştür. Fransız A. Debidour’un, Viyana Kongresi hakkındaki,”1815’in diplomatları, Avrupa’yı en kötü kanunlarla donatmak için bir yıllarını verdiler. Bu fenalıkları tamir etmek için de bir yüzyıl gerekecektir.” sözü önemlidir.

Uluslararası nehirlerde ilke olarak ticaret ve ulaşım serbestisi tanınıyordu.

Avusturyalılar, Piemonte hariç bütün kuzey İtalya’ya egemendiler; Papa ve Napoli kralı, ücretli İsviçre askerleri sayesinde iktidarlarını sürdürüyorlardı.

Belçika Hollanda ile birleşerek Niederland adlı bir devlet oluşturuyordu.

Viyana Kongresi, Avrupalı Devletlerin aralarındaki sorunları toplantılar yoluyla çözme girişimlerinin başlangıcı oldu. Ayrıca, Avrupa kökenli klasik uluslar arası hukukun geliştirilerek nispeten sistematize edildiği dönemin başlangıcı olarak da kabul edilir. Diğer yandan, Viyana Kongresi ile ortaya çıkan Avrupa Ahengi Sistemi çerçevesinde belirginleşmeye başlayan uluslar arası hukuk sistemi ise, bu “ahengi” sağlayan temel aktörler olan büyük devletlerin “güdümünde” bir nitelik taşımaktadır. Genel hatları ile 1. Dünya Savaşı’na kadar süren dönemde, uluslar arası hukuk kurallarının oluşması, başta Viyana Kongresi olmak üzere devletler arasında yapılan antlaşmalar çerçevesinde gelişmiştir.Bu kongreye aynı zamanda, 1648 Vestfalya Barışı ve 1. Cihan Harbi sonrasında imzalanan Paris Anlaşmaları arasında, en köklü değişiklik getiren uluslar arası toplantı da diyebiliriz.

1814’teki yenilgiden sonra tahttan koşulsuz feragat, aslında Napolyon’un hikâyesinin sonu sayılmaz.Maaşlı bir sürgün hayatı yaşadığı Elbe Adası’ndan bir yıldan kısa bir süre sonra Fransa’ya dönünce, tekrar iktidara gelmiş bulunan Bourbon rejimi bir çırpıda çöküverdi. Müttefikleri onu devirmek için bir araya geldi. Belçika’daki Waterloo’da 18 Haziran 1815’te gerçekleşen savaş sonunda, Fransız İmparatorluğu’nun yeniden canlanma tehdidi; İngiliz, Belçika ve Prusya orduları tarafından ortadan kaldırıldı. Napolyon bir kere galiplerin gözünü korkutmuştu. Bu kez onu binlerce mil uzakta, Güney Atlantik’teki St. Helena Adası’na gönderdiler. Napolyon 1821’de bu adada öldü. Onun yarattığı son korku, rakiplerinin yeni bir barış yapma kararlılığını pekiştirdi. Bu barış sayesinde Avrupa’da devrimin ardından çeyrek yüzyıl boyunca neredeyse ara vermeden devam eden savaşın tekrarlanma tehlikesi ortadan kalkacaktı. Böylece Napolyon bu şekilde, Fransa’nın onun liderliği altında yarattığı korkunun anıları sayesinde, Avrupa’nın tarihini şekillendirmeye devam etti.

     VİYANA KONGRESİ KARARLARI

     Viyana Kongresi Haziran 1815’te imzalanmış, buna göre Kongreye Avusturya Dış İşleri Bakanı Clement Von Metternich(1815-1848) başkanlık etmiştir. Kongre kararlarına göre;

  1. İngiltere Akdeniz’de Malta adasını ve Yedi Adayı, güney Afrika’da Hollanda’ya ait Cape Colony’yi, Seylan adasını, güney Amerika’da Güyan ile Trinidat adasını, Danimarka’dan da Heligoland adasını alarak, İmparatorluğunun denizaşırı yollardaki stratejik noktalarını kuvvetlendirmiş oluyordu.

Yedi adayı almakla İngiltere, Rusya’nın Balkanlardan Akdenize sarkmasını kontrol etmek için bir ileri karakol elde etmiş oluyordu. Cape Colony ise, XIX. Yüzyılın sonlarına doğru İngiltere’ye bütün Afrika kıtasını boydan boya egemenliği altına almak için bir basamak teşkil edecektir.

  1. Rusya, Tilsit Antlaşması ile eline geçirmiş olduğu Finlandiya’yı muhafaza ediyordu. Ayrıca, yine Tilsit’de kurulmuş olan Varşova Büyük Dükalığı ortadan kaldırılıyor ve topraklarının büyük kısmını Rusya alıyordu. Böylece Rusya, Prusya ve Almanya üzerinde hakim bir duruma geçmiş oluyordu.
  2. Avusturya ise, Varşova Büyük Dükalığının ortadan kaldırılması ile, Doğu Galiçya’yı tekrar kazanmaktaydı. Güneyde ise, Kuzey İtalya’da bulunan Lombardiya ve Venedik’i eline geçirmekteydi. Fakat Fransa’ya kaptırmış olduğu Belçika’yı geri alamadı, İngiltere’nin istediği gibi Belçika, Hollanda ile birleştirildi ve başına Oranje hanedanı getirildi.

Avusturya’nın asıl başarısı Almanya’yı yine dağınık bir halde tutabilmesiydi. Fakat kazandığı yeni topraklarla, esasen çeşitli milletlerle dolu olan bünyesine yeni yeni unsurlar katmış olmaktaydı.

  1. Prusya, Varşova Büyük Dükalığına vermiş olduğu Pozen bölgesini tekrar kazandı. Ayrıca, Saksonya’nın beşte ikisini, Vestefelya’nın büyük bir kısmını ve Ren’in batı kıyılarından (Rheinland) bir kısım toprağı da sınırları içine kattı. Prusya oldukça büyümüştü.
  2. Napolyon’un 1806’da kurmuş olduğu Ren Konfederasyonu, 38 devletten oluşan Germen Konfederasyonu haline getiriliyordu. Bu konfederasyonun başkanlığı Avusturya’ya veriliyordu.
  3. İtalya’da ise; Sardunya Krallığına, Nice, Savoie ve Cenova cumhuriyetinin toprakları katılarak Fransa’nın güneyinde kuvvetli bir devlet meydana getirildi.

Modena ve Toskana dükalıklarının başına da Avusturya prensleri getirildi ve Napolyon’un  ikinci karısı ve Avusturya İmparatorunun kızı Marie Louise’e de Parma Dükalığı verildi ki, bu suretle Avusturya’nın İtalya’daki nüfuzu daha da artmış oluyordu.

Papalık Devleti yeniden kuruldu.

  1. İsveç’e, Rusya’ya kaybettiği Finlandiya’ya karşılık, Danimarka’ya ait Norveç verildi. Danimarka Napolyon’la işbirliği yapmıştı ve şimdi cezalandırılıyordu.
  2. İsviçre 22 kantondan oluşan bağımsız ve daimi tarafsız bir devlet oluyordu.
  3. Fransa 1792’deki sınırlarına geri dönüyordu.

Napolyon’un alt üst ettiği Avrupa haritasını Avrupa’nın büyük devletleri bu şekilde düzenlediler. Fakat bu düzenlemeler tamamen toprak sınırlarına ait bulunuyordu. Hiç kimse Fransız İhtilâli’nin ortaya çıkardığı ve Napolyon savaşlarının ortaya attığı fikirlerin toplumlar üzerinde yaptığı etkileri hesaba katmamış ve bu yolda bir düzenlemeye gitmemişti.

viyana kongresi soğuk savaş

     ULUSLARARASI VİYANA DÜZENİ

     Viyana Kongresi, Napolyon’un darmadağın ettiği Avrupa haritasını yeniden ama kendine göre düzene koydu. Amaç Avrupa’da gerçek ve kalıcı bir denge (barış) sistemi kurmaktı.

İşgal ülkeleri liberal ve ulusal haklar umut ederlerken, kongre kararları eski dünyaya yeniden eski efendileri getirmekten başka bir anlam taşımıyordu. Avusturya Başbakanı Metternich’in sözcüsü Gentz’in sonradan söylediği gibi, “amaç yenilenlerden kurtulanların yenenler arasında bölüşümesiydi.” Viyana Kongresi’nin önemi nedir?

Kongrenin en önemli özelliklerinden biri de, kongreye egemen ülkelerin, geleceğin dünyasını tasarlarken, samimiyetten uzak olmaları yani sorunları gerçekçi bir yaklaşımla ele almamış olmalarıydı. Avusturya, Rusya, Prusya ve İngiltere’yi Viyana’da ortak masanın etrafında toplanmaya zorlayan tek ortak nokta, Napolyon faktörüydü. Napolyon olmasa bu ülkeler muhtemelen savaşıyor olacaklardı. Şüphesiz, Napolyon düşmanlığı Fransız düşmanlığını, o da devrim düşmanlığını besliyordu. Ancak İngiltere, açık denizlerde tek rakibi olarak gördüğü Fransa’nın uluslararası politikada etkisizleştirilmesi uğruna bu değerleri görmezden geldi.

Viyana kongresi çerçevesinde birçok anlaşmayla toprak düzenlemeleri yapılmıştı. Bu bakımdan Fransa’ya çok fazla bir kayıp verdirildiği söylenemez. Bunda, gelecekte karşı bir intikam duygusu yaratma endişesi vardır.

Viyana kongresinin öngördüğü yeni barış düzeninden daha da önemlisi, bunun nasıl yürütüleceği sorunuydu. İngiltere’nin destek vermediği, Fransa’nın dışlandığı bir dünya düzenini kendi başlarına yürütecek güçleri yoktu. Nitekim Rus çarı I. Aleksandr’ın önerisiyle, hükümdarlar, devrimle savaşmak için kongreden sonra, halklarına rağmen egemenlik süren bir hükümdarlar birliğini, yani “Kutsal İttifak”ı kurdular. Orada birbirlerine, “din adına” yardım etmeye, nerede çıkarsa çıksın devrimin başını ezmek için birleşmeye yemin ettiler. İttifak, İncil’in ortak değerlerine dayandırılmıştı. Bu anlaşma, Rus çarı, Avusturya imparatoru ve Prusya kralı tarafından imzalandı. İngiltere üye değildi fakat devrim karşıtı tüm kararları destekliyordu. İttifakın en gayretli üyesi, çarlık hükümetiydi. Metternich, ittifakın devrimci hareketlere karşı birçok müdahalesinin başlatıcısı oldu. Viyana Kongresi Rusya için ne ifade ediyor?

 

Viyana düzeni ile ortaya çıkan yeni uluslararası güçler dengesi çok net de değildi. Aktörler, barışın korunması konusunda daha çok Avrupa ile ilgiliydi. Bu da dünyanın diğer bölgelerinde çıkacak yeni çatışmaların olmayacağını garanti etmiyordu. Rusya tarafından ortaya atılan ancak kabul görmeyen “Şark Sorunu” önerisi, Avrupa’da sağlanıldığına inanılan barışın, dünyanın diğer bölgelerinde yürümeyeceğinin işaretiydi. Diğer yandan Kutsal İttifak ülkelerinin bile uluslararsı sorunları algılamada müttefik mi yoksa ittifak mı oldukları tartışmalıdır. 1818-22 ihtilallerinin bastırılması sırasında birlikte hareket edebilmişken, ittifakın liderliği Metternich’e geçince politik görüş ayrılıklarına düşmüşlerdir.

Avrupa’nın bu uluslararsı sistemi içerisinde İngiltere’nin konumu ise ayrı bir tartışma konusuydu. Fransa ile denizaşırı ülkelerdeki rekabeti nedeniyle, Kutsal İttifakı pek hoş karşılamamıştı. Ancak onu tamamen göz ardı da edemezdi. Çünkü bu ülkeler kara Avrupa’sının denetimini ellerinde tutuyorlardı. Fransa’nın Kutsal İttifak’a yanaşması, gelecekte İngiltere’ye karşı konumunu güçlendirebilirdi. İngiltere bu riski göze alamadığı için Napolyon’u yenerken devrimin özgürlükçü yönünü savunmaktan kaçındı.

Metternich’in, Kutsal İttifak’ın İngiltere’nin desteği olmadan sürekli başarı sağlayamayacağını farketmesiyle, İngiltere Kutsal İttifak’a katılmak zorunda kaldı ve ittifak, dörtlü bir görünüm kazandı. Bu ittifakın amacı, Avrupa’nın neresinde bir hürriyet ve demokrasi hareketi kendini gösterirse bunu durdurmak idi.

1818’de yapılan Alx-la Chapelle Kongresi’nin kararı ile Fransa’yı da dörtlü ittifaka dâhil etmeleri, Avrupa’da devletler bazında sanki tek kutuplu bir görünüm yaratmıştı.

Beşli İttifak ile oluşan bu yeni uluslararası sistem, homojen değildi ve bu sebeple de uzun ömürlü olmadı. Her ülke, ittifakı, ayakları yere sağlam basacakları âna kadar dayanacakları bir araç olarak görüyordu.

Beşli İttifak’ın, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Rumlar’ın başlattığı bağımsızlık hareketi karşısında izlediği politika, bir çelişki oluşturmuştu. İttifak, Yunan bağımsızlığı sırasında, Viyana Sistemi’ni ihlâl etmekten çekinmemişti. Uluslararsı olaylar karşısında tüm ittifak birlikte hareket etmek yerine, konjektürel durumun verdiği fırsatlarla, ittifakın güçlü ülkeleri bir adım öne çıkıyordu.

Rusya’nın, Yunan bağımsızlığı sürecinde, İngiltere ve Fransa ile, ittifaka rağmen, işbirliği yapması, mezkûr ülkenin Avusturya ve Prusya nezdindeki itibarını daha da yükseltiyor ve Doğu Avrupa’nın tek sözcüsünün kendisi olduğunu âdetâ onlara kanıtlıyordu.

1830 İhtilâlleri Beşli İttifak’ın çöküşü ve Avrupa’da iki kutuplu bir sistemin hazırlayıcısı oldu. 1830 İhtilâlleri, Fransa’yı çok etkiledi. XVII. Louis’in yerine geçen kardeşi Comte d’Artolds, koyu bir devrim düşmanıydı. X. Charles adını alan mersûm kral, rejimi asillere ve kiliseye dayandırma yoluna gidince, ülke liberaller kazan kaldırdılar. Halk 27 Temmuz’da sokaklara döküldü, üç günlük kanlı çarpışmalardan sonra da ülkeden kaçmak zorunda kaldı. Liberal fikirli Orlean ailesinden Louis Philippe tahta çıkarıldı. Fransızların Kralı ünvanını tercih ederek dış politikada farklı bir çizgi izleyeceğinin sinyallerini verdi.

İngiltere ile birlikte Fransa’nın da Kutsal İttifakla aralarına mesafe koymaları 1830 İhtilâlleri sırasında çok net ortaya çıkmıştı. Artık beşli blok, ikili bloğa dönüşmüştü. İngiltere ile Fransa Batı Blok’unu; Rusya, Avusturya ve Prusya Doğu Blok’unu oluşturuyordu. Batı Avrupa Bloğu, 1830 İhtilâlleri sırasında liberal-özgürlükçü-ulusalcı hareketlere destek vermekten kaçınmadı. Çok geçmeden İspanya ve Portekiz’in de katılımıyla 1834’te gerçekleştirilen “Dörtlü İttifak”, Kutsal İttifak’a karşı kurulmuş liberal ülkeler bloğu anlamını taşıyordu.

1830 İhtilâlleri döneminde, Kutsal İttifak ülkelerinin tutumu Batı Blok’undan tamamen ters yönde olmuştur. Rusya’nın, liberal ülkelerle birlikte,  Yunanistan’ın bağımsızlığına öncülük etmesini soğuk karşılayan ve bunu Kutsal İttifak’a aykırı kabul eden Avusturya ve Prusya’nın, Polonya’nın bağımsızlığı sırasında Rusya ile dayanışma içerisinde olmaları bir başka çelişki oluşturur. Aynı şekilde Fransa’nın, Osmanlı Devleti’ne karşı Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın başlattığı bağımsızlık savaşı sırasında, Rusya ile aynı cephede yer alması da, dönemin uluslararası ilişkilerinin dayandığı tutarsızlığı gösteren bir başka örnektir. Her iki bloğun ülkeleri de, inandıklarından çok işlerine gelenin hayata geçmesini istediklerinden, blok içi ülkeler bile birbirlerine karşı kuşkulu ve güvensizdiler.

Metternich Sistemi: Büyük Britanya, Avusturya, Rusya, Prusya, Avrupa’daki statükoyu korumak için Metternich Sistemi’ni ortaya koydular. Metternich, statükonun silah gücüyle korunmasını savunuyordu. Ona göre ulusçuluk hareketlerinin acımasızca bastırılması ve ulus devletlerin dağıtılması gerekiyordu. 1815’te Viyana’da kurulan bu sistem, Avusturya ve Rusya’nın Balkanlar’daki işbirliğine, Prusya’nın Fransa ve Rusya’yı dengelemesine ve kıta Avrupa’sına de bir ülkenin tek başına hâkim olmamasına dayanıyordu. Bu sisteme ilk tepkiler 1830 ve 1848 ihtilallerinde gelmiştir.

     SONUÇ (Viyana Kongresi)

     Sonuç olarak, “Napolyon’un varlığı Avrupa devletlerini  birleştirmiş, yokluğu ise birbirine düşürmüştür.” Batılı Devletler Napolyon öncesi duruma geri dönmek  istemişlerdi, ama bu artık mümkün değildi. Napolyon tüm Avrupa’ya merkezi bir politika yerleştirmeyi başarmıştı. Bunun sonucunda da Viyana Kongresi ile Avrupa’da yeni bir statü doğmuştur. Kongrede Fransız İhtilali’nin Avrupa’ya yaydığı insan haklarından hiçbirisi, yani hürriyet, milliyet ve eşitlik ilkeleri göz önünde tutulmamış, sırf siyasi çıkar istekler üzerine kararlar verilmiştir.

Viyana Kongresi sonrasında Avrupalı güçler arasında kırk yıl boyunca hiçbir savaş yaşanmamış, 1854 Kırım Savaşı sonrası ise altmış yıl boyunca tüm Avrupa’yı kapsayacak herhangi bir savaş yaşanmamıştır. Devletler ararsı ilişkilerin çözümünde kongreler sisteminden yaralanılarak, sorunlar savaş yolu ile değil anlaşmalar ile çözüme kavuşturulmuştur. Güç dengesi sistemi tekrar kullanılmaya başlamış, değişen ittifak ilişkileri ile ülkeler çıkarlarını korumaya çalışmışlardır.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Osmanlı Devleti ve Rönesans

Biyolojik Silahların Ekonomik Savaş Aracı Olarak Kullanılması

     KAYNAKÇA:

Savaş ve Barış Bağlamında XIX. Yüzyıl Uluslararası İlişkilerinin Özellikleri- Süleyman Erkan, SDÜ Fen Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi Aralık 2010, Sayı:22, s.93-115.)

-Verda Yiğit, 1648 Vestefalya Barışından 1815 Viyana Kongresine Kadarki Dönemde Uluslararası Sistemin Dönüşümü

-Fahir H. ARMAOĞLU, Siyasi Tarih I, 1789 – 1960

-Avrupa Tarihi- J.M. Roberts

-Yakın Çağlar Tarihi- N.V. Yeliseyeva

-Avrupa’da Devrimler 1492-1992- Charles Tilly


– NICOLSON H., (1946), The Congress of Vienna: A Study in Allied Unity:1812-1822, Harcourt Brace and Company, New York

-Norman Davies, Avrupa Tarihi, Çeviri Editörü Mehmet Ali Kılıçbay

Bu Çalışmanın Tüm Hakları Betül Karatay’a Aittir. (Viyana Kongresi)

Osmanlı Devleti’nde Din – Devlet İlişkisi Nasıldı? Detaylı Bir Bakış…

Uygarlıklar tarih boyunca evrimsel bir süreç içerisinde sürekli değisim göstermişlerdir; ilk klan topluluklarından imparatorluklara ya da modern cumhuriyetlere kadar. Burada baştan beri değişmeyen şey Aristo’nun dediği gibi “İnsanın toplumsal bir canlı olduğu”dur. Bilindiği gibi toplumların bir arada sağlıklı bir şekilde durmasını sağlayan baslıca unsur toplumsal değer ve normlardır. Bu normların baslıcası hukuk olmakla beraber tek unsur değildir; örf-adetler ve din kuralları da vardır. Tarihsel süreçte kral Urgakina ilk hukuk kurallarını ortaya koyana kadar devletlerin başlıca meşrulaştırıcı kaynağı din oldu. Bu meşrulaştırma unsuru hukuk kurallarının ortaya çıkması ile ikinci plana düşmüş gözükse de kavimler göçü sonrası tekrar ön plana çıkmayı başaracak ve ortaçağlar boyunca birçok devlet teokratik bir yapıda varlığını sürdürecektir. Ortaçağlarda kabul gören kanı her şeyin kaynağının “Tanrı” olduğuydu. Böylece siyasete de kaynaklık eden meşrulaştırım mekanizmasının tabanında da tei bulunuyordu. Sivil iktidar “Tanrı”dan ama halk aracılığıyla gelmişti. Âlimlere göre “Tanrı” bu iktidarı halka vermiş halk da siyasi otoriteye teslim etmiştir. Ancak unutulmamalıdır ki, her devletin teokratik yapısı da bir birinden farklı olacaktır. Osmanlı da başlangıç itibariyle bir ortaçağ devleti olup çağdaşları gibi dini unsurlar üzerine kurulmuştur. Osmanlı “Vox Dei, Vox populi” ‘Halkın sesi, Hakkın sesi’ anlayışı ile dinin emirleri ve ümmet anlayışına dayalı bir imparatorluk yapısına sahiptir. “Saltanat-ı Uzmâ” ve “Hilâfet-i Kübra” binası olan Osmanlı Devleti’nde, kendisinden önceki İslami-siyasi gelenekten devraldığı siyasi geleneğe uygun olarak din-devlet ikilemi mevcut değildir. Din-devlet ayrımı, pratikte olmadığı gibi zihniyet dünyasında da yoktu. Roma İmparatorluğuna karşı kurulan Hıristiyanlık dini siyasal iktidar karşısında edilgin olmak zorunda kalırken İslam için böyle bir zorunluluk söz konusu olmamıştır. İslam ilk zamanlarından itibaren bir devlet kuramı gibi de gelişmiş ve giderek kendi devlet sistemini geliştirmiştir. Bu durumdan dolayı da hukuk kuralları bile koymuştur. Bu bağlamda İslamiyet devletten ayrı bir ruhban değil, aksine devletin ta kendisidir.Hilmi Ziya Ülken, ümmet devrinin en mühim özelliğinin teolojik karakterde olduğunu, Descartes ile baslayan modern Batı Tefekkürü’nün ise her şeyden önce “ameli” karakter taşıdığını, gayesinin işe “en geniş manasıyla dünyevi action” olduğunu belirtiyor. Bu ameli özellik de “Ahlâk, siyaset ve teknik, onun vasıtasız hedefini” teskil ediyor. Acaba büyük bir cihan devleti olmayı hedefleyen Osmanlı Devleti ve Osmanlı düşüncesi, “ameli” hayata, aksiyona itibar etmeyip sırtını mı dönmüştür. Cihan imparatorluğu kurmak, bu koca devlete otuzdan fazla dini ve etnik gruba huzuru, adaleti, inanç hürriyetini tattırmak, çeşitli dini cemaatleri başkılardan ve zulümden kurtarmak dünyaya yönelik bir action (eylem) değil midir? Hilmi Ziya Ülken “Tefekkür, burada (modern düşüncede) hayat için, cemiyet için, action içindir” diyor. Aşıkpaşazâde de tarihinin sekizinci babının sonunda “Bu Osmanlı hanedanı ne yaparsa ahlâk kanunu üzere yapar” diyerek Ülken’in modern tefekkür için en büyük özellik dediği eylemi (action), Osmanlı’nın her an uyguladığını haber vermektedir. Bu bağlamda düşünşel gelişimini Osmanlı din kurallarına göre oluşturmuştur. İslam hükümet kuramı, Kuran’ın iki ayetinde ortaya çıkmaktadır. “İşlerin yönetiminde dostlarına danış” ve “Peygamberin taraftarları işlerini danışma ile yürütürler.” Bu iki ayet, hükümete yön veren ilkeyi belirtmektedir. İslam’ın siyasal ülküsüne gelince, bunun için İslam tarihine bakmak, devlet başkanı olan halife de içinde olmak üzere bütün insanların tam bir eşitliğe sahip olduğunu görmeye yeterlidir. Kuran-ı Kerim’e göre, efendiyle uşağın, köleyle kralın hukuksal durumları eşittir. Bu konuda diğer bir ifade hadislerden alınabilir; Tanrı’nın Resul’ü söyle dedi: Benden sonra yöneticiler gelecektir… Onlara itaat edin… Eğer adilseler ve sizi iyi yönetiyorlarşa bunun karşılığını alacaklardır. Fakat kötülük yaparlarsa cezalarını bulacaklar ve siz de onlardan kurtulmuş olacaksınız. Bu dini normlar İslâm’ın Sünni, Hanefi kolunun uzantılarıdır. Bu uzantılardır ki devlet, millet anlayışını, bireylerin dünya görüşünün temellerini oluşturmuştur.
Osmanlı’da ruhban sınıfının var olduğunu iddia eden düşünceler de az değildir : Devlet demek padişah demektir. Padişah halifedir, bağımsızlık, güç ve İslam’ın direğidir. Zıllullah’tır. Kutsal ve sorumsuzdur. Yönetme yetkisini tanrıdan alır ve bunu her Cuma hutbesinde halka imamları aracılığı ile hatırlatır. “Mağrur olma padişahım senden büyük Allah var!” sözü ile de kulları ona, uymak zorunda olduğu tek kuralları “Allah’ın Kurallarını” hatırlatır. Artık burada din vicdan ile yaratıcı arasında olmaktan çıkar, bizzat bürokratik bir unsur haline gelerek müeyyidesi öte dünyadan bu dünyaya taşınan bir kurum halini alır. Böyle bir kurum da ister istemez kendi organlarını geliştirecektir: bir karar alma organı, “Fetvahane”, bir yürütme organı “Divan-ı Hümayun”, bir de yargı organı “kadı”, sonuçta da devamlılık arz etmesi için bilgi aktarım merkezi “medrese”yi doğurmuştur. Tabiî ki bu yapılanmanın oluşumu direk Osmanlı’nın eseri değildir. Osmanlı’nın tabi olduğu İslamiyet’in olusum sürecinde Hz. Peygamber “İsa’nın hakkı İsa’ya, Sezar’ın hakkı Sezar’a” diyen bir kişi değildi. Bu yüzden dini ve siyasi otorite birbirinden ayrılmamıştı. Yani tarihin ilk İslam Devleti olan Medine sitesinde Hz. Peygamber, yargıçlık, imamlık, ordu komutanlığı, devlet gelirlerini toplama ve harcama gibi her türlü dini, siyasi ve idari yetkileri elinde topladı. Hz. Peygamber tarafından taşrada görevlendirilen yöneticiler de kadılık, müftülük, imamlık, komutanlık ve benzeri dini, siyasi ve idari görevleri birlikte yerine getirdi. Bu uygulama dört büyük halife (Ebubekir, Ömer, Osman, Ali) dönemlerinde değişmedi; gerek devlet başkanları ve gerekse tayin edilen öteki devlet görevlileri, dini, siyasi ve idari tüm görevleri birlikte yürüttüler. İslâmiyet bireysel ve toplumsal hayatın her alanıyla ilgili hükümler getirdiğine göre, toplumsal hayatın en üst düzeyde örgütleme biçimi olan devlet dinin düzenleme alanı dışında kalamaz. Ancak Kuran-ı Kerim’de, kanun ve hukuk kitaplarında tarif edilene benzer bir devlet modeli gösterilmemiştir. Bunun yerine daha çok, Allah’ın iradesine hâkim kılınması, adil olunması, fitnenin önlenmesi, suraya riayet edilmesi, hukuka uyulmaşı, ahde vefa göşterilmesi, zulmün kaldırılması, inançların korunması gibi yüce ve değişmez ilkelerden söz edilmiştir. İslam düşünceşinde devletin modelini, bu ilkelerden hareketle yaşanan tecrübeler ve günün aktüel ihtiyaçları belirlemiştir. hutbesinde halka imamları aracılığı ile hatırlatır. “Mağrur olma padişahım senden büyük Allah var!” sözü ile de kulları ona, uymak zorunda olduğu tek kuralları “Allah’ın Kurallarını” hatırlatır. Artık burada din vicdan ile yaratıcı arasında olmaktan çıkar, bizzat bürokratik bir unsur haline gelerek müeyyidesi öte dünyadan bu dünyaya taşınan bir kurum halini alır. Böyle bir kurum da ister istemez kendi organlarını geliştirecektir: bir karar alma organı, “Fetvahane”, bir yürütme organı “Divan-ı Hümayun”, bir de yargı organı “kadı”, sonuçta da devamlılık arz etmesi için bilgi aktarım merkezi “medrese”yi doğurmuştur. Tabiî ki bu yapılanmanın oluşumu direk Osmanlı’nın eseri değildir.
Osmanlı’nın tabi olduğu İslamiyet’in oluşum sürecinde Hz. Peygamber “İsa’nın hakkı İsa’ya, Sezar’ın hakkı Sezar’a” diyen bir kisi değildi. Bu yüzden dini ve siyasi otorite birbirinden ayrılmamıştı. Yani tarihin ilk İslam Devleti olan Medine sitesinde Hz. Peygamber, yargıçlık, imamlık, ordu komutanlığı, devlet gelirlerini toplama ve harcama gibi her türlü dini, siyasi ve idari yetkileri elinde topladı. Hz. Peygamber tarafından taşrada görevlendirilen yöneticiler de kadılık, müftülük, imamlık, komutanlık ve benzeri dini, siyasi ve idari görevleri birlikte yerine
getirdi. Bu uygulama dört büyük halife (Ebubekir, Ömer, Osman, Ali) dönemlerinde değişmedi; gerek devlet başkanları ve gerekse tayin edilen öteki devlet görevlileri, dini, siyasi ve idari tüm görevleri birlikte yürüttüler. İslâmiyet bireysel ve toplumsal hayatın her alanıyla ilgili hükümler getirdiğine göre, toplumsal hayatın en üst düzeyde örgütleme biçimi olan devlet dinin düzenleme alanı dışında kalamaz. Ancak Kuran-ı Kerim’de, kanun ve hukuk kitaplarında tarif edilene benzer bir devlet modeli gösterilmemiştir. Bunun yerine daha çok, Allah’ın iradesine hâkim kılınması, adil olunması, fitnenin önlenmesi, şuraya riayet edilmesi, hukuka uyulması, ahde vefa gösterilmesi, zulmün kaldırılmaşı, inançların korunması gibi yüce ve değişmez ilkelerden söz edilmiştir. İslam düşüncesinde devletin modelini, bu ilkelerden hareketle yaşanan tecrübeler ve günün aktüel ihtiyaçları belirlemiştir. bir Fatih Sultan Mehmed’i hocası ve şeyhi Aksemsiddin’i hesaba katmadan anlamaya çalışırsak Osmanlı’yı Osmanlı yapan sırrı keşfetmekte zorlanırız. Tarikatların dünyelesmesi, yaygınlaşmasıyla tasavvuf topluma nüfuz etme yollarını bulmuş, zihniyetlere tesir edebilme gücünü kazanmış, yükselen değerlerden biri olmuştur. Ahilerin Osmanlı Beyliğinin kuruluş ve gelişme döneminde etkin bir misyona sahip olduğu bilinmektedir. Osman Beyin Alplik misyonu ile çevresinde lider bir kişiliğe sahip olusu ve gazi unvanı alışı onun Ahiler ile iliskisini tâbii kılar. İslam toplumlarının gerçek anlamdaki “sivil” dini toplulukları diyebileceğimiz tarikatlar, zaman zaman en güçlü siyasi liderleri bile etkileyip yönlendirecek güce ulastıkları halde, tamamen devletin resmi bürokratik örgütlenmesinin dısında kalmıştır. Tarikatlar, Batı’da kilise ve manastırların yaptığı gibi kendilerine özgü merkezi bir örgütlenmeye de gitmemişlerdir. Büyük ihtimalle, siyasi iktidara rakip olma tehlikesini dikkate alan devlet de böyle bir gelişmeyi engellemiştir. Bunun sonucu olarak tarikatlar, birbirlerinden kopuk, mahalli ve yöresel örgütlenmeler olarak kalmıştır.

Osmanlı Beyliği’nin kuruluşunda Ahiliğin yanı sıra, Ahmet-i Yesevi sofiliğinin birer temsilcileri olan Alperenler denilen ve sonradan adı Bektasiliğe çevrilen Babai tarikatının da rolü olmuştur. Bu tarikattan olan gazilere zaviyeler yapılarak şavaşta bunların desteğinde mühim başarılar elde edilmiştir. Muhtelif savaşlara iştirak eden babalardan Geyikli Baba, Abdal Musa, Abdal Murat, Duğlu Baba, Konur Alp, Turgut Alp ve Hasan Alp büyük kahramanlık kazanmış alperenlerdendir. Bununla beraber Orhan Gazi fütuhatta kendilerinden istifade ettiği Babailerin muhtemel bir ayaklanmalarına karşı da daima tedbirli olmuştur. Nitekim Bursa’da çoğalıp, akidelerini yaymakta olan Abdal, Torlak ve Işık gibi Babailiğe mensup gurupların vaziyetlerini kontrol ederek, zararlı fikirler yayanları memleketten kovmuştur. Buna mukabil Osmanlı sultanları ilmi tarikatçılığa ve mutasavvıflara karşı yakın bir alâka göstermişler, bu suretle mektep halinde bir mutasavvıf zümresi meydana gelmiştir. Böylece aynı zamanda siyasallasmış bir “Osmanlı İslâm’ı” ortaya çıkmıştır. Öyle ki, Yıldırım Bayezid’in, Bursa kadısı Emir Buhari’ye kızını vermiş olması, hükümdarların tarikat ehline gösterdikleri hürmetin yanı sıra siyasi niteliğini de göştermektedir. İşte bu durum, XIV. yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlı memleketlerinde Ekberiye, Bistamiyye ve Zeyniyye gibi tarikatların yaygınlaşmasına vesile olmuştur. Bundan başka, yine XIV. yüzyıl sonlarıyla XV. yüzyılda Halvetilik, Kadirilik ve Mevlevilik de yavaş yavaş tarih sahnesine çıkmaya başlamıştır. Osmanlı’yı güçlü yapan diğer unsurlar işe ele geçirdiği yerlerdeki kültüre karşı davranış şeklidir. Tıpkı ilkçağ toplumlarında Hititler ya da İskender gibi bu kültürleri yok etmeye çalışmamış, yaşamalarına göz yummuş hatta bazen onların örf ve adetlerine kanunlarında yer vermiştir. Yani onlar, fethettikleri yerlerde, daha önceki hükümdarlar tarafından konulmuş kanun ve nizamları da hemen kaldırmak yoluna gitmeyerek, sadece ser’i ve örfi hukuka ters düşenleri iptal etmişler, geri kalanlarını yürürlükte bırakmışlardır. Meselâ, Doğu Anadolu’da Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın koyduğu kanunlar Osmanlı Tahrir Eminleri tarafından “Hasan Padişah Kanunu” adı altında sancak kanunnamelerine dâhil edilmişti. Keza Macar kralının koymuş olduğu bazı kanun ve uygulamalar Macaristan’ın fethinden sonra bir müddet daha yürürlükte bırakılmıstı.
Bu şekilde davranma sebebi adaletin onun otoritesini karşı konulmaz yapacağına olan inançları idi. Adalet, âlemdeki varlıklar arasındaki ölçünün hikmetle gözetilmesi ile tecelli eder. Böylece Allah’ın adaleti önce en geniş anlamıyla evrenin kaostan kozmosa, karısıklıktan düzene kavuşmasını sağlar. Aynı yaklaşım insanlar arasındaki düzen ve ahengin devamı için de kullanılır. Aristo’nun bu yaklaşımından mülhem olarak “daire-i adliye”  kavramı adı altında yönetici ile yönetilenler arasındaki etkileşim seması oluşturulmuştur. Adaletin uygulayıcısı olarak devlet başkanı ile halkı arasındaki etkileşim seması devletin temel dayanakları olan ordu, mal ve tebaanın adaletle ayakta durabileceğini anlatır. “Ordusuz hükümdar olmaz. Malsız ordu olmaz. Tebaasız mal olmaz. Adaletsiz de tebaa olmaz.” “Devleti denetlemek büyük bir ordu gerektirir. Orduyu beslemek büyük servet ister. Bu serveti elde etmek için halk zengin olmalı. Halkın zengin olması için yasalar adil olmalıdır. Bunlardan biri ihmal edilirse devlet yıkılır”. Bu devlet kuramında adalet, uyrukların, iktidar temsilcilerinin kötü davranışlarına karşı, özellikle de yasadışı vergi alınmaşına karşı, korunması demektir. Bu korumayı sağlamak hakanın en önemli ödevidir. Hanlık iktidarı bütün toplum yapısının dayanağı sayıldığından, bu politikanın temel amacı, son analizde gene hükümdarın güç ve iktidarını korumak ve güçlendirmektir. Kısaca Osmanlı devleti şer’i hukuka esas olarak almakla birlikte uygulama bakımından ser’i hukuktan daha geniş bir alana şamil olan bir örfi hukuku da geliştirmiştir. Bazı İslam hukukçuları örf’ü kabul etmemekle beraber diğer kısmı Kuran ve sünnete ters düşmemek şartıyla örf’e izin vermişler ve hükümdarın idari, askeri ve mali alanda bazı düzenlemeler yapmasını şeriat sınırları içerisinde saymışlardır. Öte yandan örfi hukukun alanı ne kadar geniş olursa olsun Osmanlı devletini lâik olarak nitelendirmek de mümkün değildir. Çünkü Osmanlı devleti çok hukukluluk prensibini esas almıştır. Her toplum mensup oldukları dine göre ele alınmış, vergi, yargı, eğitim ve sair konularda her cemaate farklı bir hukuk tatbik edilmiştir. Toplumun, mensup olduğu dini cemaate göre teşkilatlandırılmıştır. Bu durum adli ve idari teşkilatlanmada dine dayalı âdem-i merkeziyetçilik ve çeşitliliğin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Mesela tahrir defterlerinde Hıristiyanlar ve Müslümanlar ayrı ayrı sayılmışlar ve farklı vergilere tabi kılınmışlardır. Aynı dili konuşan Ermeniler, mensup oldukları kiliseye göre Ermeni, Katolik Ermeni, Protestan Ermeni olarak tasnif edilmiştir. Bulgarlar ve Rumlar ise Ortodoks olduklarından aynı millet telakki edilmiştir. Devlet de resmi işlemlerde dini cemaatlerin liderlerini muhatap almıştır. Her halükarda Klasik dönem boyunca dinin Osmanlı devletinde güçlenip kök saldığını, buna paralel olarak ilmiyenin de II. Mahmut dönemine, hatta Tanzimat’a kadar yönetimde önemli bir güce sahip olduğu söylenebilir.
Dinsel yapılanmaya rağmen Osmanlıda felsefe yapılıyor muydu? Bilimsel gelişmeler ne şekilde ilerliyordu? İnsanlık tarih boyunca pek çok evreler geçirdi: Kimi zaman kendi oluşturduğu doktrinlerle yaşamını zindana çevirirken kimi zaman da özgürlüğün tadını çıkardı. Yaşanılan bu tarihsel süreç içersinde insanı bugünkü durumuna getiren, çağlar boyunca hayat karşısında edindiği izlenimler ve bilgi birikimi idi. Bu bilgi birikimi sonucu zaman içersinde düsüncenin merkezine insanın kendisi geldi. Protogoras’ın dediği gibi “İnsan her şeyin ölçüsüdür” anlayısı kabul gördü. Düşüncenin, hümanizm noktasına gelene dek geçirdiği evrimin başlarında çevresine karşı duyarsız kalamamıs olan insan, her şeyi anlamlandırmaya çalışmıştır. Bu anlamlandırmanın sonucu mitleri, felsefeyi, toplumsal doktrinleri, bilimi, bilgiyi ortaya koymuş ve şimdi neye sahipse zaman içerisinde yavaş yavaş büyük emekler harcayarak elde etmiştir. İnsan doğa karşısındaki durumunu kavrayabilmek için düşündü; yıldırımlar, gök gürültüşü, ona korku veren şeyleri anlamaya çalıştıkça bazı soruları ortaya koydu. Bu sorulara cevaplar aradı. Böylece her bilimin anası felsefe doğdu. Nitekim felsefe için yapılan tanımların başında “soru sorma sanatıdır” şeklinde açıklama da vardır. Gerçekten, felsefe için, mantığa dayanarak belli bir sistemde düşünme ve soru sorma eylemi de denir. Etimolojik olarak Grekçe “Philos” (dost, seven) ile “Sophia” (bilgelik) birleşiminden oluşan “bilgelik dostu” anlamını taşır. Bu tanımıyla felsefe, insan bilgisi ile eyleminin yöntemli, eleştirel ve akılsal incelenmesine, aynı zamanda da bilgi ile eylemin ilk ilkelerinin ortaya konulmaşına yönelik bir çabadır. Bir başka deyişle felsefe kavramlar oluşturmak, keşfetmek, üretmek şanatıdır. Felsefede soru sormayı bir kuru dava ve entelektüel fantezi olmaktan kurtaracak esas unsurlar, onun ayaklarını yere başacağı bir zemine ve nelerden bahsettiğinin anlasılmasını mümkün kılacak geniş (kuşatıcı) derin bir anlam dairesiyle, bir dile olan zaruri ihtiyacının fark edilmesiyle keşfedilebilir. Bir başka ifade ile soru, ancak biri tarafından, bir yerden bir
yere doğru sorulabilir. Felsefenin, dinden farklı olarak vâzıh ve kesin bir mutlaklık peşinde olmadığını bilsek bile sorduğu soruların (ve tabi cevaplarının) ne türden hayati endişeler, aynılıklar, benzerlikler, farklılıklar ve zıtlıklar taşıdığını ancak felsefi soruyu soranın bizzat kendisini, durduğu yeri ve iştikametini anlamaya çalışarak bulabilir ve kendimize tercüme edebiliriz.

Filozof sözcüğü uydurulmuş bir sözcüktür. Kendini bir yandan “bilgeler”den, yani Sokrates öncesi düşünürlerden, öte yandan da sofistlerden kesinlikle ayırt etmek amacıyla Platon tarafından ortaya atıldığı sanılmaktadır. Ancak filozof sözcüğünü Yunan’da ilk defa Pythagoras kullanmıstır. İlk defa o kendine filozof adı vermektedir. Çünkü ona göre hiçbir insan bilge (sophos) değildir. Bilgelik tanrılara ait bir imtiyazdır. Kimse tanrı olmadığına göre, insan için filozofluk ancak ulaşılabilecek bir mertebedir. Çünkü filozofluk kendisini bilgeliğe veren, bilgeliği araştıran, bilgeliğe erişmeye emek veren kimsedir. Bu görüşe ilkçağ felsefecilerinden Cicero, Diogenes, D. Laertios ve sonraki dönem felsefecilerinden Descartes katılmaktadır. Felsefe yapmak deyimini ise Heradatos ve Thukydides kullanırlar. Bu deyimden bütün sekilleri altında hakikat sevgisini, iyi söylemek ve iyi düşünmek sanatını, insanı insan kılan her şeyi anlamak gerekir. Felsefe kelimesi uzun zaman bu geniş anlamı ile kullanılmıştır. Felsefe sistematik bir düşüncenin ve fikir hareketinin sonrasında akli hüküm ile ortaya atılan soru ya da sorular bütünüdür. Metot itibariyle kesin olan felsefenin akıl yürütmeye dayanmasıdır.Bu bağlamda evren nasıl oluştu, insan nedir, insanı diğer canlılardan ayıran nedir, insan neden, hangi amaçla bu dünyada yaşıyor, vs.? bu tarz sorular felsefe yapmaya başlamanın ilk materyalleridir. Felsefe, doğru ve bilinçli düşünmeyi, belirtiler arasındaki genel bağları kurmayı öğreten dünya görüşlerinin kavranmasına imkân hazırlayan bir ilim dalıdır.38 Felsefeyi subje ile obje arasında karsılıklı etkilesimler ve subjede oluşan düşünsel faaliyetlerin sonucu meydana gelen zihinsel egzersiz, soru sorma sanatı olarak ifade eden eserler de vardır. Filozof bazı sorunlara kesin açık yanıtlar getirmek isteyen kişidir ve eğer felsefenin, evrenin sorunlarına (Genel geçer doğru, iyi, dünya nereden geliyor nereye gidiyor, vs.) bir açıklama bulmak istediği dikkate alınırsa, elbette ki filozofun pek çok şeyle uğraştığı ve söylenenin aksine çok seye aldırdığı görülür. Öyleyse felsefe evreni, doğayı açıklamayı hedef almış, en genel sorunları inceleme konusu yapmıştır. Bunun yanı sıra felsefe tıpkı diğer bilimler gibi birden bire elde edilen bir bilgi değildir. Tarihi süreç içersinde biriken bir takım özel veya genel bilgiler üzerine eklene eklene büyüyen ve gelişen bir sistemdir. Rönesans ve reformla beraber, Avrupa’da müspet bilimlerin öğretimi giderek önem kazanmış, İlahiyat Fakülteleri eski saygınlıklarını yitirmişlerdir. Üniversite dışında da birçok bilgin buluşlar yapmış, eserler vermiştir: Polonya’da Copernick, İngiltere’de Francis Bacon ve Newton, Fransa’da Pascal, İtalya’da Leonard de Vinci, Bruno, Galile gibi. Bunlardan İtalyan düşünür Bruno, dünyayı tanımak için inanç ve geleneklere değil, akıl ve deneye başvurulması gerektiğini savunduğu için Roma’da yakılmıştır. Fizikçi ve Astronom olan Galile ise, Copernic’ten sonra dünyanın kendisi ve günesin çevreşinde döndüğünü savunduğu için Engizisyon Mahkemesi önünde diz çöküp yanıldığını itiraf etmesi karşılığında canını kurtarabilmiştir.
Demek ki Avrupa’da 1600’lerin ilk yarısında bile hala, dini doğmalara ters düsen bilimsel görüsler kilise tarafından hos karşılanmamaktadır. Ancak, bilimsel çalışmalar yine de, giderek artmış, özgür düşünce ve akılcılık gelişmesini sürdürmüştür. Aydınlanma felsefecileri Campenella, T. Hobbes, Thomas More, F. Bacon, Montaigne ve benzeri aydınlar Rönesanssın uzantısını işleyerek doğaüstüyü yadsımıslar, insan merkezli bir us geliştirmişlerdir. Bunun yanında Malebranche Pascal gibi inançlı Hıristiyanlar ise dinin usa aykırı olmadığını, yalnızca Hıristiyan dininin insan doğasına önem verdiğini, yalnızca bu dinin en yüce iyiye ulastırdığını ifade etmiştir.  Bu arada aynı dönem Osmanlı aydınları ile Avrupa aydınlarının nasıl da zıt düsüncede oldukları açıkça ortadadır. Avrupalı aydınlar öğrendikleri ve tartıştıkları bilimler ile pozitivist, nihilist bir yöne ya da tam tersi deist bir yöne doğru yol almışlardır. Bazıları için salt gerçekler doğadadır ya da doğa, insan, bilim; Hıristiyanlık dininin haklılığını ve gerçekliğini gösteren araçlardır. Hatta biraz daha öteye götürürsek bazıları bilimsel gelişmelerin sonunda “ve Tanrı öldü.” derken bazıları da İncil’in, mezheplerin yorumlarının bilimle yapılırlarsa en yüce iyiliğe ulaşılacağını vurgulamışlardır. İslam âlimlerine göre ise din, doğa, insan ve bilimin kaynağıdır, en yüce doğru dindedir, bilimin görevi dinin yüce ve doğruluğunu kanıtlamaktır. Sonuç olarak her iki kültürün de çıkısı rasyonalist bir yapıya sahip ancak zaman içerisinde ulaştıkları nokta farklıdır. Rasyonalist kaynakları Aristo ve Platon etkisi altında olduğuna göre; temel kaynak Yunan Felsefesidir. Felsefenin Antik Yunan’da çıkma sebebleri genellikle polislerin ekonomik refahı, ruhban sınıfının olmayısı, özgür düsünce ortamının ortaya çıkması, kültürel ve bilimsel alandaki birikimlerin ticaret sayesinde artması sayılır. Bu etmenler ayrıca bilimin gelismesi için gerekli olan özel sartlardır da! Osmanlı’ya bu açıdan bakıldığında nasıl bir yapıya sahiptir. Başlangıç itibariyle Osmanlı’da hiyerarsik bir ruhban sınıfı yoktur. Ayrıca beylikten devlete geçme sürecinde Osmanlı’da özgür düşünce ortamı bugünkü anlamda olmasa da çağdaşı pek çok devletten ileri seviyededir. Ekonomik refah ise başa geçen her padişah ile yükşelişini sürdürmekte idi. Âlimler gelişen bu devlete her bir bölgeden adeta akın akın geliyordu. Özellikle Fatih Sultan Mehmet döneminde hoşgörü, bilgi birikimi artmış ve ekonomi daha da güçlenmişti. Ancak bu gelişmelerin yanı sıra dinsel bir hiyerarşide II. Murat döneminde Seyhülislam olarak atanan Molla Fenari ile oluşmaya başlamış ve 1451– 1512 yılları arasında da oluşumunu sürdürmüştür. Bu dönemlerin hemen ardından da Osmanlı’da önemli bir değişim olur ve Mısır’ın fethinden dönen Yavuz Sultan Selim, beraberinde halifeliği, bir gemi Mekke Aristokratını da getirmiştir. Bu, artık Osmanlı resmi ideolojisinin ulaştığı en yüksek nokta idi. Osmanlı yönetimi artık kendisini ve dini-siyasi düzenini ideal olarak görüyor ve onu bozulmadan sürdürmek istiyordu. Oysa bu tutumun
anlamı değişmezliği sürdürmek “skolâstiklesme” idi.
Hıristiyan Avrupa felsefesinden bağımsız olarak gelişen İslam felsefesi, İslam kültür çevresine mensup olan ülkelerde veya İslam uygarlığının hâkim olduğu toplumlarda, İslam’ın kültürel değerlerini özümsemiş düşünürlerin geliştirmiş oldukları VIII. yüzyılın son çeyreği ile XVI. yüzyıl, fakat en etkili bir biçimde, X. ve XII. yüzyıl arasında vücut bulan tefekkür faaliyeti ya da felsefesidir. Bu felsefenin en önemli yönü, kültür ya da daha ziyade düşünce tarihine çeşitli uğrakları arasında büyük kopmaların olmadığı bir bütün olarak değerlendirdiğimiz takdirde onun İlkçağ Yunan felsefesi ile Skolâstik felsefenin özellikle son dönemi arasında bir köprü olma işlevi yerine getirmesinden basta bilim ve felsefe olmak üzere Yunan kültür mirasını kendine mal edip korumasından ve onu çeşitli özgün katkılarla zenginleştirdikten sonra Avrupa’ya aktarmasından meydana gelir. Nitekim VI. yüzyıldan itibaren Yunan felsefesi Batı Avrupa’da neredeyse tamamen unutuldu. Felsefe artık İslam Dünyasında serpilip gelismeye devam ediyordu. XIII. yüzyıl Avrupa’sındaki “Küçük Rönesans”ın; Latin skolastisminin köşe taşı Aristoculuğun sonuçta yeniden yeşertilmeşi ile Farabi, Gazali, İbn-i Sina, Ebu Masar ve İbn-i Rüsd’ün eserlerinin Latinceye aktarılması sayesinde baslatıldığı gerçeği ortaçağdaki pek çok felsefe tarihi araştırıcıları tarafından
yeterince fark edilmemektedir. Bu bakımdan Arap-İslam İspanya’sı XII. ve XIII. yüzyılın büyük çevirmenlerinin katkıları ile İslam felsefesi tıp ve bilimin Batı’ya geçtiği geçiş köprüsü olarak hizmet etmiştir.  İslam felsefesinin biri eski Yunan felsefesine, diğeri ise Sufiliğe dayalı olarak iki yanlı bir gelişme takip ettiği ve her iki cephesinde de Türk düşüncesi ile ilgili bulunduğu görülmektedir. Karakteri madde, ölçü, mantık ve faydacılık olan Yunan düşüncesi, temelinde peygamberlik ve mucizelerin yattığı ‘Sami’ düşüncesinden çok gerçekçi Türk düşüncesine
yakındır. Türkler Sünniliğin dört kolundan biri olan Hanefiliği benimsemişlerdi. Sebebi ise bu mezhebin insanda iradeyi tanıyarak ilahi emrin akıl yolu ile delillendirmeyi caiz görmesi idi. İslam dünyasında felsefe öncelikle kelam ilmi ile başlamışsa da Kındi, Razi, İbn-i Rüsd, Farabi ile devam eder. Bu saydığım düşünürlerin oluşturduğu felsefenin temellerinde yeni Plâtonculuk akımının görüşleri yatar. Bu akım İslam düşünürlerini felsefeye çekmiştir. Çünkü bu akımın dini ve mistik duygulanımları özellikle mutlak varlığın kusursuz askınlığına ilişkin anlayısı, daha yüce âlemdeki ruh için saklanmıs mutlu son görüsüdür. İslam felsefesinin yeniçağ dönemi Ahmet Cevizci’ye göre gerileme dönemidir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi eleştiri ve skolâstiklesme olmadığı halde İslam felsefesinin başlangıcından bugüne kadar temel sorunu ve konusu tanrı olmuştur. Avrupa’da felsefe tanrıdan doğaya ve insana doğru yönelmis ve hümanizmayı temel almıştır. İslam felsefesi ise teizmi temel alıp, tanrıyı anlamaya çalışmıştır. Bu felsefeye göre önce inan, sonra bil ve en son olarak hikmeti düşün eylemleri vardır.

Bu durumun temellerine inince Hz. İsa’nın sözü aklımıza gelir: “Sezar’ın hakkı sezar’a İsa’nın hakkı İsa’ya”. Hıristiyanlığın basından beri din ve devlet bir birinden iki ayrı unsur olarak görülmüstür. Ancak Hz. Muhammed’e baktığımızda peygamberliğinin başından sonuna bir lider, devlet kurucusu ve yöneticisi olduğunu görürüz. Bu durumda da yönetici aynı zamanda dini bir kimliğe de sahip oluyor. Böylece İslam devrinin en müşterek ve umumi karakteri dini devlet olmuştur. Dini devlet kendini meşrulaştırmak için “şeriat”, “mantık”, telife, diğer tabirle dini aklileştirmeye çalışır. Bu suretle medrese “scolastique” vücuda gelir. Diğer cihetten din devlet haricinden doğrudan doğruya ‘mystere’ istinat ederek içtimai sınıfların en büyük istinat kuvveti olmakta devam eder. Mantıkla telif yapmayan din artık devletin dini değil, muhtelif içtimai sınıfların ve halkın dinidir. O bu sekli ile bazen devlete yakın bazen ondan çok uzaktır. Böylece zaman zaman Batınilik, Siilik, heterodoxie, schisme şekillerini alır. Bu suretle de “tekke”, tasavvuf (mysticisme) sırrılik meydana gelir. İşte ümmet tefekkürünü aralarında paylaşan, bununla beraber aynı içtimai teşekkülün neticesinde doğmuş olan iki zıt kutup bunlardır. Siyasete yön veren Türk İslam düsüncesi olaylarla temasında onlardan kendi devamı için ani ve seri sonuçlar çıkarmaya kadirdir. Yani uzun vadeli program ve plan yapmaz, günü yaşar! Tıpkı Descartes’in şüphecilikten kurtulmak için ortaya koyduğu ilkeler gibi sonuçlar çıkarır. Bu durumda Osmanlı düşünürlerinin genelikle rasyonalist bir yapıda olduklarını doğrular. Buna şaşmamak gerekir. Mantığı temel alarak doktrin geliştiren Gazali’nin onlar üzerinde etkisi büyüktür. İslam’da başlangıçta var olan özgür düşünce yapısı Gazali’nin ekolünden sonra bir değişim geçirir. “İslam’da görevi ya da işlevi doğmayı yorumlamak olan ayrı bir tinsel otorite yer almaz.” Adlı yargıya bakış açımız bu noktadan sonra değişir. Özellikle Osmanlılarda bu tinsel otorite daha da belirgindir. Osmanlıdaki seyhülislamın başkanlığındaki tinsel otorite, ülkenin her bir yerine yayılmış medreseler devletin memurlarından bile daha yaygın olarak her köye mezraya birer imam, vaiz atamış. Müftüsü, müezzinleri, müderrisleri, kadıları olan bir kurum haline gelmiştir.
Hıristiyanlıkta dinden çıkarma dinsel otoritenin kontrolündedir. İslamiyet’te Allah ile kul arasına kimse giremez. Peki, o halde Padisah I. Mustafa, I. İbrahim, Abdülaziz tahtan nasıl indirildi? Seyhülislam, bu kişilerin dini yaşatamayacağını “zındık” olduklarını ifade eden fetvalar yayınlayarak bu işi yapmadı mı? Molla Lütfi zındıklıkla şuçlanarak müderris Hatipzade’nin fetvası ile öldürülmedi mi? Örnekleri artırmak mümkün Kurtuluş Şavaşı döneminde Mustafa Kemal Atatürk’e ve milli müdafaaya karşı dönemin şeyhülislamı cihat ilan etmedi mi? bu durumda dini temel alan devletlerde olağan bir durumdur. Osmanlılar dönemin devletleri gibi din bazlı kurulmuş ve gelişmesini Tanzimat fermanına kadar o yönde sürdürmüştür. Bu durumda da Osmanlı devletinde skolâstik bir sistem hâkim olmuştur. Ancak diğer devletler (ki Batılılar) yeniçağ ile bir değişim sürecine girmişlerdir. Osmanlı Sultanları İlmi tarikatçılığa ve mutasavvıflara karşı yakın bir alâka göstermişler, bu suretle mektep halinde bir mutasavvıf zümresi meydana gelmiştir. Böylece aynı zamanda siyasallaşmış bir Osmanlı İslam’ı ortaya çıkmıştır. Öyle ki Yıldırım Bayezid’in kızını Bursa Kadısı Emir Buhariye vermiş olması hükümdarların tarikat ehline gösterdikleri hürmetin yanı sıra siyasi niteliğini de göstermektedir. İşte bu durum, XIV. yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlı memleketlerinde Ekberriye, Bistamiyye, Zeyniyye gibi tarikatların yaygınlaşmasına
vesile olmuştur. Bundan başka, yine XIV. yüzyıl sonlarıyla XV. yüzyılda Halvetilik, Kadirilik ve Mevlevilik de yavaş yavaş tarih sahnesine çıkmaya başlamıştı.
İslam devletinin temeli şeriattır. Şeriatın düzenlemediği alanlarda kurallar koymak hükümdarın görevidir, ama bu kurallar şeriatın özüne aykırı olamaz. Akılcılık üzerine kurulan Osmanlı dünya görüşü şeriatı temel alşa da gerektiğinde şeriata uymayan kuralları da akıl yolu ile uyan bir hale getirebiliyordu. İslam kamu hukukunun “devşirilip” zorla İslamlaştırılan, padişahın kölesi yapılıp, sonrada özgür halkı yönetmesi için kullanılan, gerekirse padisah tarafından öldürülen kapıkulları, yöneticilerin bu alanda oldukça rahat hareket etmelerini sağlamakta, temelinde, dünya görüşünde, hayat felsefesinde tamamen İslam’a dayanan bir devlette, en önemli İslam hukuku ilkelerine aykırı biçimde ve elbette hukuksal hilesi bulunarak kurallar konulmaktadır. Tüm İslam devletlerinde görülen bu gelisme, Osmanlılarda doruğuna çıkmıştır. İşte hem şeriat kurallarının yorumu hem de şeriat dışı düzenlemelerin gene şeriata uygunluğunun saptanması başlı başına ayrı bir bilimdir. İslam devletinde bu bilimlerle uğraşanlar çok önemli bir yere sahiptirler. Onlar, hükümdarın hukuka uygun hareket etmesinin güvencesidir. Bu işlerle uğraşanların İslam hukukunu çok iyi bilmeleri gerektiğinden adalet hizmetiyle de görevlendirilmişler böylelikle İslam devletlerinde hem din bilginleri hem de adalet hizmetlileri bir sınıf içinde birleşmiş ve bunlara ulema adı verilmiştir. Ulemalar medreselerden yetişiyordu. Bu kurumlardan bugünkü anlamda sadece din görevlişi yetişmiyordu. Şeyhülislam, kazasker, kadı, müftü, müderris, vaiz, imam, müezzin ve hatta divanın diğer iki üyesi defterdar ve nişancı da burada yetişiyordu. Yani bu durumda Osmanlı’nın aydını, edebiyatçısı, sanatçısı, müzisyeni, öğretim üyesi, bürokratı büyük ölçüde medrese mezunu idi. Medreseler, sıbyan mektebi hocası, imam, vaiz, devlet memuru yetiştirir, cer yapar, huzur dersleri verirdi. İstanbul’un fethinden sonra Molla Hüsrev, Ali Kuşçu’yu ilmiye sınıfını tanzimle vazifelendirmiş, ayrıca Karamani Mehmet Paşaya da bir kanunname hazırlatarak, ilmiye mensuplarıyla devlet memurları arasındaki mertebeleri tespit ettirmiştir. Medreselerin dereceleri de bu dönemde yapılandırılmıştır. Medreselerin bozulması, bazı şeyhülislamların telkinleri ile hikmet dersleri denilen matematik, kelâm ve felsefe gibi aklî ilimlerin terk edilmesi ve yerine zaten var olan naklî ilimlerin konması ile hızlanmıştır. Ayrıca bir kısım ilim adamlarının çocuklarına 15 yaşından önce müderrislik beratı verilmesi, talebelerin para ve rüşvet ile iyi bir eğitim görmeden müderris olmaları, iyi yetişmiş olanların iltimaslar sebebiyle her hangi bir vazifeye tayin edilmemeleri rol oynamıştır. Ayrıca medreselerde Arapça öğretim dili olarak hâkimiyetini sürdürmüş, (Avrupa’da XVI. yüzyıldan itibaren Latince artık öğretim ve bilim dili olmaktan çıkarılmaya, ulusal diller kullanılmaya ve geliştirilmeye başlanmıştır. Avrupa’da ayrıca o dönemlerde akademi denilen bilim kurumları açılmış, buralarda bilim adamları, yazarlar, sistemli-planlı çalışmalar yapmışlardır. Bu tür kurumların Osmanlılarda ortaya çıkışı ise ancak XIX. yüzyılda görülür.) bu durumda medrese ile halk arasında bir kopukluğa sebep verdiği gibi ilim ile uğraşmayı zorlaştırmıştır.
Sonuç olarak medrese devlet yönetiminde etkin olan ulemaların yetişme yeri olarak devletin nabzının tutulduğu yerlerinde başında geliyordu. Ancak devletin doğrudan müdahale edemediği bir nebze de olşun özgür ortamın bulunduğu bu kurumlarda yetişenler eleştiri silahına tek sahip olanlardı. Çünkü onlar kul olamazlar zira tanrının hizmetindedirler. Padişah hukuka uygun olmayan davranışlarını bile onların vereceği bir fetva ile meşrulaştırır. Yani onlara muhtaçtır. Devlette en ayrıcalıklı ve saygın sınıf ulemadan oluşmuştur. Ulema bu güçlü-durumunun bilincine varmış ve ayrıcalıkları sürdürebilmek için her yola başvurmuştur. Bu uğurda genellikle “kullarla” iş birliği yaptıkları ya da kullar arasındaki türlü iktidar çekişmelerinde siyasal bir rol oynayarak gruplaştıkları da görülmektedir. Sonuçta da Batı eğitim ve hukuk sisteminin yurda girmesi ulemanın saygınlığına karşı en önemli darbe olmuş ve bu sınıfı oluşturanların büyük bir bölümü yenileşme hareketlerinin karşısına dikilmeyi çıkarlarının doğal gereği saymışlardır.

Yararlanılan Kaynaklar :

Barış Akagündüz , Osmanlı Ulemasının Devlet Üzerindeki Etkileri (1451-1512)

*Bu çalışmanın tüm hakları, Barış Akagündüz’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com