Etiket arşivi: Osmanlı

Kut'ül Amare Zaferi ve İngilizlerden Alınan Esirler

Almanlar Irak’a önem vermektedirler. Hem petrol açısından hem de İran’a ve İran üzerinden Hindistan’a yapılacak stratejik harekâtlar açısından oldukça kilit bir coğrafyadır. Bundan dolayı Şuayyibe Muharebesi sonrası Almanlar o bölgedeki İslam birliğinin sağlanması işini üzerlerine alır ve bu amaçla Irak Cephesi Komutanlığı’na Golç Paşa’yı atarlar ve aynı zamanda İran’daki Osmanlı kuvvetlerini de bu komutanlığa bağlanır. Ancak bu atama daha sonra yaşanacak ve öncesinde Irak’taki birliklerin başında Nurettin Paşa yere alacaktır.
İngilizler Basra’daki başarılardan sonra kuzeye doğru rahatça ilerleme fırsatı bulurlar. Birliklerin başında General Townsend vardır. İlerleyen İngiliz birlikleri 21 Mayıs’ta Amara’yı 23-25 Temmuz tarihleri arasında Nasıriye’yi alırlar. Daha sonra İngiliz Hükümetinden istediği onayı alan Townsend 28 Eylül’de de Kutü’l-Amare’yı alarak Aziziye’ye kadar ilerler. Bu muharebeler de Türkler önemli kayıplar vereceklerdir.
İngilizlerin bu ilerleyişlerine rağmen Bağdat’ın alınıp alınılmaması konusunda tereddütler ve çelişkiler vardır. Her şeyden önce Irak’ta İngiliz Ordusu sömürge olan Hindistan hükümetinin birliği olup büyük bir kısmı Hintlilerden oluşmaktadır. -Yaklaşık olarak yarı yarıya Hindu ve Müslüman olmak üzere sefer kuvvetinin % 78’i, Ayrıca Hindistan hükümeti Irak’ı kendi topraklarına katmak konusunda çok hevesli iken İngiltere Hükümeti Irak Cephesini Avrupa cepheleri veya Çanakkale cephesi kadar önemsememektedirler. Burada yalnızca Hindistan askerinin kullanılması gerektiğini düşünüyorlardı. Bu görüş farklıkları İngiltere ve Sömürge Hint Hükümeti arasında yetki karmaşasını da doğuruyordu. Bu durum İngilizlerin yavaş ilerlemesine sebep olduğu gibi Arap aşiretlerinin de Osmanlı’ya sadık kalmasına olanak tanıyordu. Sonunda İngiltere Hükümeti Çanakkale’deki başarısızlık ve bozulan saygınlıklarının düzeltilmesi gerektiği düşüncesiyle Irak’taki ordularına Bağdat’a yürüme emri verirler.

Selman-ı Pak Muharebeleri

Emri alan General Townsend 14 Kasımda harekete geçer. Osmanlı birliklerinin başında bulunan Nurettin Paşa İngilizleri karşılamak için Selman-ı Pak harabelerinde tertibat alır. Selman-ı Pak Bağdat’ın 30 km. kadar güneyinde yer alan stratejik bir yerdi. İngiliz ordusu manen zayıf durumdadır. Ordudaki Müslüman askerler Selman-ı Pak‘ın kutsal sayılan bir bölge olmasından dolayı rahatsızlardır. Askerler yorgun ve moralsizlerdir. İngiliz Birliklerinin başında bulunan General Townsend aslında iyi bir asker olmasına rağmen Türk askerin tanımıyor ve küçümsüyordu. Onları Hintliler gibi sömürge askeri değerinde görüyordu. 22 Kasım’da başlayan savaş üç gün boyunca şiddetle devam eder. Sonunda İngiliz Ordusu yenilir ve bazı birlikler dağılarak geri çekilirler. Bu çekilme Kutü’l-Amare’ye kadar devam eder. Towsend daha sonradan yazacağı anılarında Türk askeri ile ilgili olarak şöyle diyecektir.
“Avrupa’da hiçbir asker yoktur ki – bu ifademin altını çiziyorum- savunmada Türklerle kıyaslanabilsin. Almanların savunmada gayet iyi olduğu farz ediliyor. Fakat siperlerde bulunduğu zaman onlar Türklerle kıyaslanamazlar. Bu konuda verebileceğim bir örnek Gelibolu’dur. Orada bizim gemi ateşlerimizle birçok kayba uğrayan kıtalar, eğer Alman olsaydı yerlerinde kalamazlar ve hemen Türklerle değiştirilirlerdi. Hâlbuki Türkler bütün savaş boyunca yerlerinde kaldılar. 8500 süngülü ile Selman Pak ta kesin bir zafer kazanmayacağım açıktı.” Diyerek Türk askerini nasıl tanıdığını ifade etmek zorunda kalacaktır.

Türk birlikleri İngilizleri takip eder. İngilizler yorgun ve bitkin olduklarından daha fazla geriye gidemezler.

Ayrıca Kut kasabasının üç tarafı Dicle nehri ile çevrili ve kara bağlantısı 1200 metre kadar olup savunmaya son derece elverişli stratejik bir yerdi. Burada kendilerini güvende hisseden İngilizler, cephe gerisinden kendilerine rahatlıkla yardım edileceği düşüncesiyle burada kalma kararı alırlar. Irak’ta İngilizlerin Dicle nehrini kullanmak için ellerinde uygun araçlar olduğundan, bu konuda Türklere karşı önemli bir avantaja da sahiptiler.

Kutü’l-Amare Kuşatması

Kaçan İngiliz birliklerini takip eden Türk kuvvetlerinin başında Nurettin Paşa vardır. 9 ve 10 Aralık tarihlerinde Kut’un kara bağlantısı olan tarafından taarruza geçer. Fakat bir netice alamaz. 12 Aralık’ta Kut’un 30 km. ilerisindeki Şeyh Saad kasabasına kadar Türk birlikleri ilerlerler. Aynı gün Golç Paşa, Aziziye’deki Osmanlı Karargâhına gelerek Irak ve İran’daki Osmanlı birliklerinin komutasını ele alır. Böylece Irak’ta 6. Osmanlı ordusu teşekkül eder. Bu ordu 13. ve 18. kolordulardan oluşmaktadır.- Kut fethedildiğinde bu kolorduların başında Ali İhsan Sabis Paşa ve Kazım Karabekir Bey bulunuyorlardı.
Nurettin Paşa, Kut’u kuşatan birliklerin başında görevine devam eder. Fakat aynı zamanda Golç Paşa’nın Irak’taki varlığını da eleştirir. Golç Paşa ve Nurettin Paşa arasında Kut’un düşürülmesi konusunda da görüş ayrılığı söz konusudur. Golç Paşa ağır toplara sahip olmadıklarından dolayı Kut’un teslimini açlıkla almayı düşünmekte, Nurettin Paşa ise taarruz ederek Kut’u düşürmekten yana idi. Golç Paşa’nın İran’daki birlikleri teftişe gittiği bir sırada Nurettin Paşa Kut’a bir kez daha taarruz eder. Fakat netice alamaz.

Bu arada Şeyh Saad kasabasında toplanan İngilizlere karşı da harekete geçer.

1916 yılı Ocak ayının sonlarına doğru Enver Paşa’nın amcası olan Halil Paşa, Nurettin Paşa’dan görevi devralır ve kuşatma birliklerinin başına geçer. Nisan ayında ise Golç Paşa Bağdat’ta tifüsten ölünce Halil Paşa onun yerine 6. Ordu komutanı olur. Kut’ta kuşatılan İngilizleri kurtarmak için güneyden diğer İngiliz birlikleri defalarca teşebbüslerde bulunurlar. Ama her seferinde bu teşebbüsler hüsranla sonuçlanır. Bu teşebbüsler 6-21 Ocak, 8 Mart, 6-9 Nisan ve 17-19 Nisan tarihlerinde gerçekleşir.
İki taraf arasında bu çatışmalar devam ederken Kut kuşatmasında yalnızca 2 bin Türk askeri bulunmasına rağmen Kut’taki İngilizler kuşatmayı yarmak için taarruza yeltenmezler. Selman Pak Muharebelerinden Kut’un sükûtuna kadar geçen dönemde yapılan savaşlarda İngiliz birlikleri hem daha donanımlı, hem de Türklerden en az 2-3 misli fazla olmalarına rağmen üstünlük sağlayamamışlardır. Bundan dolayı bu muharebeler Türklük adına büyük bir övünç kaynağı olacaktır. Halil Paşa, anılarında bu muharebelerde İngilizlerin binlerce ölüyü arkalarında bıraktıklarından bahsedecektir. Bu savaşlarda İngilizlerin toplam zayiatı 30 bin civarında olacaktır.

Kut’un Sükûtu ve Zafer

Nisan ayında İngilizlerin yapmış olduğu son taarruz teşebbüslerini Türkler boşa çıkarmışlardı. İngilizler çaresizlikten bir gambotu -Türkler bu gemiye “Kendigelen” ismini vereceklerdir-. Dicle üzerinden Kut’a yollarsalar da o da Türkler tarafından ele geçirilmiş ve mürettebatı esir alınmıştı. İngilizler artık Kut’u kurtaramayacaklarının farkında idiler. Teslim gününden birkaç gün önce beyaz bayrak taşıyan bir İngiliz subayı Türk hatlarına gelerek Halil Paşa’yı görmek istediğini söyler. Komutanın yanına götürülen İngiliz, Halil Paşa’ya Townsend’in mektubunu sunar. Mektupta Townsend’ın Halil Paşa ile görüşmek istediği belirtilecektir. Halil Paşa cevaben görüşmeyi kabul ettiğini yazar. Görüşme, Dicle nehri üzerinde İngilizlerin istimbotunda gerçekleşir.
İki komutan askerliğin şerefi içerisinde Kut’un teslimiyet şartlarını konuşurlar. Townsend 40 adet İngiliz topunu Türklere vermek ve Halil Paşa adına yazılmış 1 milyon İngiliz lirası tutarındaki çek karşılığında İngilizlerin serbestçe güneye çekilmesini teklif eder. Halil Paşa bu teklif karşısında önce şaşırır. Daha sonra topların kendi ordusu için uygun olmadığını, onları istediği gibi imha edebileceğini bu surette kesinlikle bir taarruzda bulunmayacağını ve para teklif için de gülerek böyle bir şeyin söz konusu bile olmayacağını söyler ve teklifi kibarca reddeder.

Görüşme böylece sona erer. Halil Paşa para teklifine oldukça içerlemiş ve artık Kut u’l–Amare’nin düşürülmesi için taarruz hazırlıklarına geçilmesini emretmişti.

Böylece rüşvet teklifine münasip bir cevap verilmiş olacaktı. Hazırlıklar sürerken bir haber gelir ve yine bir İngiliz subayının Halil Paşa ile görüşmek istediği söylenir. Halil Paşa bu kişiyi kabul eder. Gelen kişi İngilizlerin meşhur casusu Lawrence’dir. Lawrence yine bir teklif mektubu getirmiştir. Halil Paşa bunu okur. Mektupta önceki teklif yenilenmiş ve bu sefer para miktarı 2 milyon İngiliz lirasına çıkarılarak Türk Hükümetine verileceği yazmaktadır.
Halil Paşa cevaben İngiliz toplarının kendilerinin bir işine yaramayacağını ve hükümetinin de paraya ihtiyacı olmayıp artık bu boş müzakerelerle vakit kaybedemeyeceğini söylemiştir. Anlaşılan İngilizler tüm dünyaya rezil olmamak için her çareye başvuruyor ve parayla Türkleri satın alabileceklerini düşünüyorlardı. Bu teklifler sadece Halil Paşa’nın Kut’u bir taarruzla alma düşüncesini kamçılamaktan başka bir işe yaramıyordu. Aynı günün gecesi Kut’tan şiddetli patlamalar gelmeye başladı. İngilizler silah ve cephanelerini imha etmeye başlamışlardı.

Ertesi gün yani 29 Nisan 1916 sabahı Halil Paşa önce Kut’un asayişi ve Arap yağmacılara karşı korunması için 3. Alay komutanı Albay Nazmi Bey’e emir verir ve kurmaylarıyla birlikte şehre girer.

Doğruca Townsend’ın karargâhına gider. General Townsend odasında Halil Paşa’yı beklemektedir. Halil Paşa Generalin kılıcının ve iki revolverinin masada olduğunu görür. Silahlar askerin şanı ve şerefidir. Halil Paşa silahlarını Townsend’a iade eder. Townsend silahları minnettar bir şekilde geri alırken hükümetinin kendisine bir ay dayandığı takdirde onu oradan kurtaracaklarını, fakat 5 ay dayanmasına rağmen bu sözün tutulmadığını belirtir. Halil Paşa generale Plevne’de Ruslar’a esir düşen Gazi Osman Paşa’nın konumunda olduğunu, görevini layıkıyla yaptığını ve üzülmemesi gerektiğini söyler. Onun Türkiye’de esir değil bir misafir muamelesi göreceğini söyler. Halil Paşa, Kut’un teslim alındığı 29 Nisan 1916 tarihinde Kolordu’ya şu emri yayınlayacaktır.

“Karargah
18. Kolordu Kumandanlığına
Arslanlar,
1- Bugün Türklere şan, İngilizlere kara meydan olan şu kızgın toprağın güneşli semasında, şehitlerimizin ruhları neşeli ve sevinçli bir şekilde uçarken, ben de hepinizin pak alınlarından öperek cümlenizi tebrik ederim.
2- Bize 200 senden beri tarihimizde okunmayan bir vakayı bugün kaydettiren Cenabı Allah’a hamd ve şükür eylerim. Allah’ın azametine bakınız ki 1500 senelik İngiliz Devleti’nin tarihine bu vakayı ilk defa yazdıran Türk süngüsü oldu. İki seneden beri devam eden Birinci Dünya Savaşı’nda böyle parlak bir vaka gösterilemedi.
3- Ordum gerek Kut karşısında gerekse Kut’u kurtarmaya gelen İngilizler karşısında 350 subay ve 10 bin neferini kaybetmiştir. Fakat buna mukabil bugün Kut’tan 5’i general olmak üzere 481 subay ve 13300 er neferlik İngiliz ordusunu teslim alıyoruz. Bu teslim aldığımız orduyu kurtarmaya gelen İngiliz ordusuna da 30 bin zayiat verdirdik.
4- Şu iki yekûna sathi bir nazar atfedince cihanı hayretlere düşürecek büyük bir fark görülecek ve tarih bu vakayı yazacak kelime bulmakta müşkülata uğrayacaktır.

5- İşte Türk sebatının İngiliz inadını kırdığı birinci vakayı Çanakkale’de, ikinci vakayı burada görüyoruz.

6- Yalnız süngü ve göğsümüzle kazandığımız bu zafer tekemmül eylemekte bulunan vesait-i harbiyemiz karşısında atideki muvaffakıyatımıza parlak bir başlangıç olacağına kati bir delildir.
7- Bugüne Kut Bayramı adını veriyorum. Ordumun her ferdi her sene bu günü kutlarken şehitlerimize Yasin’ler, Tebareke’ler, Fatiha’lar okuyacaktır. Şühedamız hayat-ı aliyatta, göklerde kızıl kanlarıyla süzülürken, gazilerimiz de gelecekteki zaferlerimizin bekçileri olsunlar.
6. Ordu Kumandan Vekili
Mirliva (Tuğgeneral) Halil
29 Nisan 1916“
Netice olarak, Kutu’l Amare zaferi, Gelibolu zaferi denen büyük Çanakkale savaşından sonra Britanya İmparatorluğu’nu zora sokan; politikalarını altüst eden ve imparatorluğun yenilmezliği inancını sarsan, dünya hâkimiyetine inanmış Britanya kamuoyunu şüpheye, hatta karışıklığa sürükleyen büyük zaferdir. Çanakkale ve Kutü’l-Amare’nin ardından Britanya’yı sarsan üçüncü gelişme ise bugün bile tesiri devam eden ve hem kamuoyunda hem de bölge coğrafyasında kalıcı etkileri olan Bakü-Azerbaycan cephesinde yaşanmıştır.

Bu zafere dair diğer bir değerlendirmeye göre, Kutü’l-Amare Zaferi, sonuçları açısından Çanakkale savaşı ile kıyaslanabilecek durumda değildir.

Çanakkale Savaşı’nın sonucunda Osmanlı başkenti işgalde, ülke ise mağlup bir şekilde mütareke imzalamaktan kurtulmuştur. Üstelik bu zafer, savaşın uzamasına da yol açmış ve belki de 1919’da başlayan Milli Mücadele’nin şartları oluşmuştur. Kutu’l Amare ise İngiliz politikalarında değişikliğe yol açmakla birlikte etkileri daha sınırlı bir zaferdir. 1917 yılının Mart ayından itibaren İngilizler, Bağdat dâhil olmak üzere, Osmanlı kontrolündeki Irak coğrafyasını işgal edeceklerdir. Ancak 1915 sonlarından Rusya ile İran üzerinden birleşmek isteyen İngiltere’nin planları suya düşmüştür. Bu gelişmeyi müttefiklerin Rusya’ya Çanakkale üzerinden yardım götüremeyişleriyle birlikte değerlendirdiğimizde, belki de Rusya’da patlak veren 1917 ihtilalinin önünün açıldığı söylenebilir.

Kut’tan Alınan İngiliz Esirler ve Esirlerin Anadolu’ya Sevkiyatı

Osmanlı topraklarında Birinci dünya savaşında esir olan İtilaf Devleti askeri sayısı 1916 Ekim ayında 26 binden fazla idi. Sadece Kutü’l-Amare’de 13309 İngiliz’in esir alındığını düşünürsek, Birinci Dünya Savaşında Türkiye’deki esir ve üsera garnizonları konusunda Kutü’l-Amare Zaferinin ne kadar önemli olduğu anlaşılabilir. Kutü’l-Amare Zaferi Türk ve Alman Basınında geniş yankı uyandıracaktır. Her ne kadar her iki basında esir edilenleri hepsinin İngiliz olduğu konusunda ısrarlı ise de bu gerçeği yansıtmamaktaydı. Kut’tan alınan esir miktarı şöyle idi; 5’i general olmak üzere 277 İngiliz Subay ve 2869 İngiliz nefer ile birlikte 204 Hintli Subay ve 10440 Hintli nefer yani toplamda 481 subay ve 13309 neferdir.
Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşına girdiğinde topraklarında yaşayan düşman devletlerin tebaalarına karşı bir takım tedbirler almak zorunda kalmıştır. Bu tedbirlerden biri de sürgüne göndermek suretiyle Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde zorunlu ikamete tabi tutmaktı. Bu sürgün işlemleri genel olarak misilleme politikasından oluşmaktaydı. Birinci Dünya Savaşında Osmanlı topraklarında harp esiri olarak tutulanlar arasında çeşitli cephelerden tutsak edilen düşman subay ve erleri de mevcuttu. Bu dönemde gerçekleşen sürgünlerin bir miktarı da casusluk ve şüphe zannıyla vuku bulmuştu. Sürgün sebepleri arasında güvenlik unsuru da önemliydi ki özellikle Karadeniz kıyılarından iç bölgelere gerçekleşen sürgünler bu kapsamda idi. Ayrıca suç işleme potansiyeli yüksek sabıkalı kişiler de sürgüne gönderilenler arasında idi.

Sürgüne gönderilen düşman tebaasına mensup esirler arasında İngiliz tebaası ilk sıralarda gelmekteydi.

Bu esirlerin önemli bir kısmı Osmanlı Devletinin İngiltere ile savaştığı dört önemli cepheden (Çanakkale, Irak, Sina-Suriye-Filistin ve Yemen-Hicaz) gelen subay ve askerlerdi. 25 Ekim 1918 tarihli bir İngiliz devlet raporuna göre Osmanlı topraklarında esir tutulan İngilizlerin sayısı 16583 idi. Tabii bu rakama İngiliz tabiiyetinde bulunan Avustralyalı, Yeni Zelandalı ve Hintliler de dâhildi.
Düşman tebaasının ikamet edeceği şehir ve kazalar seçilirken en başta onların gözetim altında tutulabilmesi amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda da özellikle Anadolu’ya kıyısı olmayan, askeri sevkiyat noktalarından uzak, düşmanla işbirliğinin zayıf olduğu şehirler sürgün yeri olarak tercih edilmiştir. Bu anlamda sürgünler genel olarak Sivas, Kastamonu, Diyarbakır, İstanbul, Konya, Ankara, Bursa, Adana, Halep ve Suriye gibi vilayetlerle Kayseri, Eskişehir, Kütahya, Niğde, Urfa, İzmit gibi mutasarrıflıklara gerçekleştirilmiştir. Bu yerler arasında Konya, Kastamonu ve Sivas vilayetleri ile Kayseri, Urfa ve Niğde mutasarrıflıkları sürgünlerin yoğunluğu açısından ön plana çıkmaktadır.
Bunların yanında bu vilayet ve mutasarrıflıklara bağlı Osmancık, Ayaş, Boğazlıyan, Tokat, Çiçekdağı, Mucur, Burdur, Yozgat, Çankırı, Çorum, Amasya, Kırşehir, Bozkır, Talas, Nevşehir, Kalecik, Şam, Orhaneli, Aksaray, Ereğli, Bor, Beypazarı, Devrekâni, Taşköprü, Sultaniye, Beyşehir, Safranbolu, Bala, İskilip, Koçhisar, Sungurlu, Haymana, Araç ve Seydişehir gibi liva ve kazalara da sürgünler gerçekleştirilmiştir ki bunlar arasında da Beyşehir, Bozkır ve Çorum gibi yerler sürgün yoğunluğu açısından ön plana çıkmaktadır.

Osmanlı Devleti Karadeniz hadisesi sonucu savaşa girişinden itibaren ilk esirler ülkeye gelmeye başlamışlardı.

Savaşın ilerleyen dönemlerinde esir sayısı arttıkça yeni üsera garnizonları teşkil edilmeye başlandı. Üsera garnizonları oluşturulurken ana yol güzergâhı üzerinde olmasına dikkat ediliyordu. Kutü’l-Amare Zaferi sonrası önemli bir miktar esir elde edilmişti ki (13 binden fazla) bu suretle esirler için yeni mahaller oluşturulmuştu. Bu oluşturulan mahaller bazı evlerin boşaltılması suretiyle oluşturulan garnizonlardı. Bunlar arasında Kastamonu Üsera Garnizonu da vardı.

Kaynak

Mücahit Zafer Ağ, Kastamonu’da İngiliz Esirler (1916-1917)
 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Mücahit Zafer Ağ’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Jeopolitik Açıdan Birinci Dünya Savaşı Ve Alman Yayılmacılığı

I. Dünya Savaşının birçok sebepleri vardır. Ancak temel sebebi Almanya’nın sömürge edinme hedefi ve Jeopolitik sorunlarından kaynaklanmaktadır. Denize açılan kıyısı İngiltere tarafından abluka altında olan ve etrafı büyük güçlerle çevrilmiş halde bulunan Almanya kendini tehdit altında gördüğü için bölgede denge ve ittifak çabalarına girişmiş ve ülkelerin çeşitli jeopolitik, jeostratejik ve tarihi hedeflerinin bir araya getirdiği iki güçlü blok oluşmuştur. Bu iki blok arasındaki çatışmalar bir kıvılcımla başlayıp önce Avrupa’yı ve daha sonra Tüm Dünya’yı savaşın içine çekmiştir.

I. Dünya Savaşının Nedenleri

1 – Sanayi Devriminin neden olduğu sanayileşme, hammadde ve sömürgecilik yarışı, silahlanma yarışı:
Hammadde arayışı ve sömürge rekabetine bir de petrolün önem kazanması eklenince başta İngiltere olmak üzere, batılı devletler gözlerini Ortadoğu ve Hindistan’a dikmişlerdi. İngiltere bu konuyu, “Hindistan’a sahip olduğumuz sürece dünyanın en büyük devletiyiz” diyerek dile getiriyordu. İngiltere diğer tarafta Basra körfezi nedeniyle Osmanlı Devleti ile sorun yaşıyordu. Rusya’nın ise güneye inme, İran, Afganistan ve Mezopotamya bölgesinin ele geçirilmesi hayali vardı. Bu rekabetten geri kalmak istemeyen Almanya ise Osmanlı ile sıkı ilişkiler kuruyordu. Özellikle demiryolları ile Ortadoğu’ya ulaşmaya çalışıyordu ve Bağdat’a kadar uzanan demiryolları yapımı için imtiyazlar almış durumda idi.Ancak Bismarck’ı sömürge rekabetine sürükleyenler Hamburglu tüccarlardı ve II. Wilhelm’i de Ortadoğu’ya sürükleyen kendi imparatorluk hırsı yanında yine Avrupa’ya kapanıp kalmamak yönündeki iç baskılardır. Almanya’nın Ortadoğu ile ilgilenmesi İngiltere’yi rahatsız ediyordu. Zira 1908 yılında İran’daki petrol gelirlerinin %84’ü İngiltere’ye gidiyordu.
2 – Almanya ve İtalya’nın ulusal birliklerini kurarak Avrupa’daki güç dengelerini bozmaları ve Almanya’nın güçlenerek İngiltere ile rekabete girişmesi:
Özellikle Almanya kıtanın merkezinde olduğu için büyümesi Avrupa’daki diğer güçlü devletler için tehdit oluyordu.
3 – Bu rekabet ve silahlanma sonucunda Almanya ve İngiltere etrafında birleşen güçlü devletlerden iki rakip blok oluşması:
Sömürge ve hammadde yarışında İngiltere I. Dünya Savaşına kadar sömürgelerin çoğuna hâkim olmuş, ancak XIX. yüzyıl’ın sonunda Almanya ve ABD’nin güçlenerek bu rekabete katılması özellikle Avrupa’da İngiltere ile Almanya’yı karşı karşıya getirmiş ve iki blok oluşmuştur. 1871’den 1914’e kadar bu rekabet şiddetlenerek devam etmiş, adeta barışı korumak için var güçleriyle savaşa hazırlanmışlardır. Ancak, “…barışı tehlikeye atan bu iki lider ülkenin rekabeti değil, bunlara dayanarak politika yapan blok içi diğer ülkelerin davranışları olmuştur. Sırbistan’ın Rusya’ya, Avusturya’nın Almanya’ya ve Fransa’nın da hem İngiltere ve hem de Rusya’ya sırtını dayayarak sorunlara yaklaşmaları 1914 öncesi uluslararası ilişkilerin en kırılgan özelliğini oluşturuyordu.”
Oluşan bloklardan birisi, İngiltere, Fransa, Rusya, Belçika, Sırbistan ve Karadağ’ın oluşturduğu Üçlü İtilaf, (Trible Entente), diğer blok ise Avusturya, Almanya ve savaşın başında tarafsızlık ilan edip sonradan itilaf devleri safına geçen İtalya’dan mürekkep Üçlü İttifak(Trible Alliance)’dır. Daha sonra ittifak devletlerine Osmanlı Devleti ve Bulgaristan katıldı.
Güçlü devletlerin hepsinin kendini diğerlerinden üstün görerek, her türlü rekabette ve anlaşmazlıkta sert tavır takınmaları ve geri adım atmamaları. Her iki blokta da saygın güce sahip olan devletler bulunuyordu ve hiçbir alanda rekabetten geri kalmak istemiyorlardı. Silahlanma yarışı içerisinde her iki taraf da kendisini diğerinden üstün gördüğünden, en ufak anlaşmazlıklardan bile buhranlar doğuyordu. Buhranlar büyüdükçe silahlanma yarışı daha da hızlanmıştı. “Fabrika bacasından çıkan dumanlar coğrafî havayı olduğu kadar siyasî havayı da bozdu.”
5 – Fransa ile Almanya arasındaki Alsac-e Lorainne bölgesi anlaşmazlığı:
Prusya’nın Alman birliğini sağlarken Avusturya’yı yenilgiye uğrattığında, yenik muamelesi yapmayıp, Fransa’yı işgal ettiğinde ise acımasızca davranması, Fransa için bir onur meselesine dönüşmüş, böylece Almanya ve Fransa çatışması ortaya çıkmıştı. Bu çatışma özellikle Alsac-e Lorainne bölgesi üzerinde yoğunlaşmıştır. Bismarck Fransa’nın gelecekte intikam alma tehlikesini öngördüğünden Avrupa’da Fransa’yı yalnız bırakma siyâseti gütmüştü. Diğer taraftan Avrupa’daki diğer güçlere karşıda politikalar geliştirmişti. Fransa’nın İngiltere ve Rusya ile bir araya gelmesine engel olup, İngiltere ile mümkün olduğu kadar anlaşmazlık yaşamamaya çalıştı. Ancak Fransa da gizliden gizliye intikam için fırsat kolluyordu.
6 – Avusturya ile Rusya arasında Balkan topraklarını ele geçirme mücadelesi.
7 – Rusya’nın Osmanlı Devleti üzerindeki emelleri. “Nitekim, Akdeniz’e ulaşmak isteyen Ruslar, Boğazları almak veya en azından Boğazlardan rahatça geçmek amacındaydılar.”
8 – 1890’dan sonraki Alman Dış Politikaları;
1890’a kadar Bismarck’ın politikaları içte ve dışta büyük devletlerle uyumu amaçlıyordu. Ancak tahta genç yaştaki II.Wilhelm’in geçmesi, gençliğin ve tecrübesizliğin etkisi ile Bismarck’ın politikalarına itiraz etmesi ve tam aksi niyetler gütmesi sonucunda Bismarck başbakanlıktan azledildi. İngiltere ile ilişkiler tam tersine dönmeye başladı. Bismarck’ın politikalarını korkakça bulan II.Wilhelm büyük bir dünya gücü olmak istiyordu. İlk olarak donanma gücünü artırmak için tersaneler kurdu ve büyük gemiler inşa etmekle işe başladı. Tabi güçlü bir donanma demek İngiltere’nin denizlerdeki hâkimiyetine tehdit demekti. 1910 yılına gelindiğinde Almanya, Avrupa’nın en büyük sanayi ülkesi olmuştu. Jeopolitik tıkanma nedeniyle Almanya’nın güvenliği için yeni çözümler gerekiyordu. İngiltere gibi sömürgelerden yardım alamayacağına ve etrafında ittifak kuracak güçlü komşular olmadığına göre düşmanlarından daha yüksek savaş gücü gerekli idi. Bu sebeple hızlı bir silahlanma başlattı.
Ayrıca II. Wilhelm Rusya’yı da önemsemiyordu. Deniz gücü olan bir İngiltere ile ittifak kurmanın daha uygun olduğunu düşünüyordu. Bu sebeple Rusya ile anlaşmaları yenilemedi fakat İngiltere ile de arzu ettiği ittifakı kuramadı. Hatta politikaları İngiltere’nin Rusya ve Fransa ile ittifak kurmasına zemin hazırladı. Bu ortamda her an devletler arasında bir savaş çıkabilirdi. İki gruba ayrılan dünya milletleri, aynı ray üzerinde birbirine doğru giden iki lokomotif gibiydi.
Denizlerden hammadde ve sömürgelere çıkamayacağını gören Almanya’nın bunun yerine Osmanlı coğrafyasını kullanarak karadan Afrika ve Ortadoğu’ya yönelmesinin İngiltere’nin sömürge alanlarına bir tehdit içermeye başlaması ve Almanya’nın hızla güçlenip silahlanması İngiltere’yi tedirgin ediyordu. Ekim 1898 yılında Osmanlı Devletine düzenlediği gezi sırasında 13 Kasımda Sultan Selahaddin’in mezarı önünde 300 Milyon Müslüman’ın en iyi dostu olduğunu söyleyen II. Wilhelm böylece Müslümanların koruyucusu olduğunu ilan etmişti. II. Wilhelm’in doğu gezisi dış dünyada herkesi endişe ve hiddete sevk etmiştir. Sonuçta Almanya’nın bu politikaları İngiltere’nin Fransa ve Rusya ile ittifakına sebep olmuştur. Kısacası Almanya’nın Avrupa’nın kuzeyinde, denizlere çıkışı olmayan, sömürgeciliğe ve ticarete elvermeyen, etrafı büyük güçlerle çevrili olarak hareket edemez halde olması, jeopolitik olarak dezavantajlı duruma sokmaktadır. Bu dezavantajlı duruma çare arama çabaları yukarıdaki savaş sebeplerinin çoğuna kaynak teşkil eder.
Büyük bir silahlanma yarışının yaşandığı ortamda bir kıvılcım beklenirken Sırp gencin Avusturya-Macaristan veliahdını öldürmesi adeta domino etkisi yaratmıştı. Avusturya Sırbistan’a önce 23 Temmuz 1914’de ültimatom vermiş, 25 Temmuz’da savaş açmıştı, ancak Sırbistan’ın müttefiki Rusya idi ve Avusturya da Almanya ile anlaşma halindeydi. Avusturya Sırbistan’a savaş açınca, Sırbistan’ın müttefiki olan Rusya Avusturya’ya, Avusturya ile Pan-Germen birliğinden ötürü Almanya Rusya’ya ve Rusya’nın yeni müttefikleri İngiltere ve Fransa’da Almanya’ya savaş açtı. Caydırıcılık ve barışın sağlanması adına yapılan ittifaklar bir girdap gibi ülkeleri savaşın içine çekmişti hatta istemeseler de. O halde bu ittifaklar gerçekten barışı sağlamak için mi yapılmıştı? Yoksa barış bahâne miydi? Belki de bu ittifaklar kendilerini daha güçlü hissetmek için yapılmıştı.
İttifakların oluşturduğu iki blokta kara gücü olarak Merkezi devletler (İttifak Devletleri) daha güçlü iken denizlerde İtilaf devletleri özellikle İngiltere çok üstün durumda idi. Henüz tarafsız olan İtalya ittifak ve itilaf devletleri ile çeşitli görüşmeler yaparak savaş sonunda en çok toprak kazanacağı bir seçim yapmaya çalıştı. Avusturya İtalya’nın isteklerini ancak savaş bitiminde yerine getirmek üzere kabul etti. Aslında İtalya’nın Merkez devletlere pek güveni de yoktu, 26 Nisan 1915’de İngiltere’nin şartlarını kabul etmesi ve savaştan sonra Osmanlı topraklarından Antalya bölgesini de vaat etmesiyle anlaşma yaparak savaşa katıldı ve 20 Mayıs’ta Avusturya’ya savaş açtı. Savaşın başında Almanlar kısa sürede Belçika’yı işgal etti. Fransa’ya girdi. Ve İngiliz desteği ile Mern de durduruldular.

Batı Cephesi

Almanya’da iki cepheli savaş riski daha önce düşünülüp 1900 yılında Genel Kurmay Başkanı Schlieffen tarafından bu duruma göre planlar yapılmıştı. Bu planlara göre Rusya ulaşım ve coğrafî şartlardan dolayı seferberliği geç tamamlayacağı için önce Fransa’ya saldırıp altı hafta içinde Fransa yenildikten sonra Rusya’ya saldırılacaktı. Ancak Fransız ve Ruslar da bu plana göre hazırlanmış, Rusya üç haftada seferberliği tamamlarken Fransa İngiltere’nin desteğiyle Marne şehrinde güçlü bir savunma hattı kurmuştu. Müttefik güçler bu plan ile Almanları durdurdu ve Schlieffen’in planı tutmadı. Bu cephede İngiliz ve Fransız kuvvetleri Mayıs ve Eylül 1915’de iki kez taarruza geçse de sonuç alamadı ve 250.000 kayıp verdiler. Almanların kayıpları ise 140.000 oldu. 1915 yılında bu cephede sonuç verici bir gelişme olmadı. 1916’da Almanya Verdun’e saldırdı. 2.000.000 kişinin katıldığı savaşta 1.000.000’a yakın kayıp oldu. Bu cepheyi rahatlatmak için İngilizler Somme’ye saldırdı ve burada 420.000 kişilik kayıp verdi. Kısa sürede verilen kayıplar batı cephesinde yaşanan vahşeti gözler önüne sermektedir.

Fotoğraf: Ağustos 1916, Yakalanan Alman Tutsaklar Batı Cephesi’ndeki Longueau’da


1916’ya gelindiğinde batı cephesinde durum merkez devletlerin aleyhine gitmeye başladı ve Alman genel Kurmay Başkanı Falkenhayn görevinden alındı yerine Hindenburg atandı. Üç yıl kadar siper savaşları halinde geçen ve iki tarafında üstünlük sağlayamadığı bu cephe, savaş tarihinde eşi görülmemiş bir katliam makinesine döndü. Haftalarca süren topçu atışları, siper savaşları ve makineli tüfeklerin biçtiği insan tarlaları milyonlarca ölüm demekti. Mart 1918’de Rusların ihtilal nedeniyle savaştan çekilmesi üzerine Almanya tekrar batıya yönelerek batı cephesini yardı ve Paris’e yürüdü. Müttefikler ABD’nin desteği ile Almanları durdurabildiler. Özellikle Amerikan tanklarının gücüyle Almanlar tekrar doğuya doğru sürüldü.

Doğu Cephesi

Batı cephesinde taraflar çok kanlı çarpışmalarda birbirine üstünlük sağlayamazken doğu cephesinde Almanlar seferberlikte aceleci davranıp yeterli düzeni sağlayamayan Ruslar karşısında hızlı zaferler kazanıyordu. Nisan 1915’de başlayan taarruzla Galiçya Ruslardan temizlendi. Daha sonra Varşova, Konvo ve Vilna Almanların eline geçti. Osmanlı kaynaklarında Galiçya cephesi hakkında, Rus ordusundaki teşkilat eksikliğinin, levazım ve ulaşım bozukluğunun, günlük 15-20 bin esir verilmesine neden olduğu, altı hafta içinde Rus savunmasının hiç seviyesine geldiği, birkaç milyondan oluşan güçlü bir ordunun gerilme gücünü kaybetmiş bir zemberek gibi büzülüp kalmasının dünyada başka örneğinin olmadığı gibi bilgiler bulunmaktadır.
Bulgaristan da İtalya gibi toprak hesapları yapıyordu, ancak bulunduğu konum itibari ile Almanya ile Osmanlı arasındaki bağlantıları sağlama imkânı vardı. Bu özelliğinden dolayı isteklerini ittifak devletleri kabul etti ve 3 Eylül 1915’de Osmanlı ile 6 Eylülde Almanya ve Avusturya ile anlaşma imzaladı ve 12 Ekimde Sırbistan’a savaş açtı. Sırbistan iki cephe arasında kalmıştı, İngiltere ve Fransa’nın yardımı da yetmedi Avusturya Sırbistan ve Arnavutluğu işgal etti. Ancak savaşın genel sonuçları bu durumu tersine çevirecektir. Romanya 28 Ağustos 1916’da itilaf devletleri safında savaşa katıldı, Avusturya’ya saldırdı, Bulgaristan yardıma geldi. Ancak Rusya’da ihtilal olması Romanya’yı zor durumda bıraktı. 1917 baharında ateşkes imzalamak zorunda kaldı. Bu cephede Sırbistan ağır kayıplar verirken, İtalya Avusturya’ya karşı açtığı savaşta pek varlık gösteremeyip müttefiklerden yardım alması gerekti. Askeri teknolojisi rakiplerinden üstün olan Almanya, 1917-18’de Rusya’nın saf dışı kalmasıyla Batı Cephesine yüklendi ancak ABD’nin savaşa girmesi durumu tersine çevirecekti.

Osmanlı Cepheleri

Avrupa’daki rekabet nedeniyle başlayan savaşa Almanya’nın stratejik hamle olarak Osmanlı’yı da dâhil etmesiyle savaş büyük alanlara yayıldığı gibi Hilafet çağrısının muhatabı olan İslam coğrafyasında İngiltere’nin sömürgelerini de İngiltere açısından olumsuz etkilemiştir. Berlin’de Alman devlet adamları daha 1898’de Almanya ile Rusya arasındaki bir savaşta Türklerin bölgede 100.000 Rus askerini tutabileceklerini hesaplamışlardı. Nitekim I. Dünya Savaşında Osmanlı askerlerinin Galiçya ve Kafkas cephesinde etten duvar örmeleri Almanların bu hesaplarında yanılmadıklarını gösterdi. Aslında Osmanlı Devleti önce itilaf devletleri tarafında yer almak istemişti, ancak itilaf devletleri Rusya’ya verilen sözler nedeniyle Osmanlı’nın ittifak başvurularını kabul etmediler. Ayrıca Osmanlı’nın kendilerine yük olacağını düşünüyorlardı fakat stratejik öneminden dolayı tarafsız kalmasını istediler.
İngiltere’nin sömürgecilik faaliyetleri özellikle II. Wilhelm’den itibaren Osmanlı ve Almanya arasında bir yakınlaşmanın doğmasına neden olmuştu. Almanya açısından Osmanlı toprakları, Almanya’nın sömürgelerine çıkış yolu demekti, ayrıca Osmanlı coğrafyası savunma için yeterli stratejik derinliğe sahipti. Bu durumdan faydalanabilmek için Almanya Osmanlı Devleti ile çok yönlü ilişkiler kurmaya başladı. Askeri eğitim, silah desteği, İzmir-Ankara demiryolunun yapımı ve Bağdat demiryolları gibi. Özellikle demiryolların yapımı aslında Osmanlı’dan çok Almanya’ya hizmet için yapılmaktaydı. Çünkü Almanya’nın sömürgelerinden elde ettiği hammaddelerin ulaşımını sağlayacak başka yolu yoktu.
Almanya İtilaf Devletleri’nin çevrelemesinden kurtulmak için Osmanlı jeopolitiğinden faydalanmak istiyordu, ancak Osmanlı’nın ayak direme ve çeşitli bahâneleri sonunda Osmanlıya 500 milyon frank para ve 5 milyon lira kredi yardımı yaptı. Almanya ile ittifak edip hemen arkasından savaşa girmemek için, seferberlik tamamlanmadı, paramız yok, Bulgaristan girmeden biz de girmeyiz gibi bahâneler üreterek 3 ay oyalamaları, ittihatçıların hatalarını anlamış olmalarından olabilir.
Osmanlı Devleti ile Almanların savaş planı;
1. Doğu Anadolu ve Kafkasya’dan Rusya’yı çevirmek,
2. Süveyş Kanalı ve Mısır’a saldırarak İngiltere’nin sömürge yolunu kesmek.
3. Çanakkale’yi korumak için Trakya’ya güçlü bir ordu bırakmaktı.
Yeni ortaya çıkan cepheler sayesinde Osmanlı birlikleri çok sayıda Rus ve İngiliz Koloni tümenini kendi üstüne çekmişti. İngiliz tümenlerinin Mısır’da birikmesi, Gelibolu, Filistin ve Irak’ta açılan cephelerin takviyesi ve Ruslar için ikinci cephe açılması Osmanlı sayesinde olmuştur. Bu da Almanlara stratejik avantaj sağlamıştır.
Osmanlı Kafkasya, Çanakkale ve Kanal Cepheleri için hazırlanırken İngiltere ilk olarak Irak’a saldırdı. Böylece Osmanlı 4 cephede savaşa başlamış oldu. Irak cephesinde Kut-el-Amara’da İngilizler Türk güçleri tarafından sarıldı 18,000 kişi ile teslim oldu. 1916’da tekrar taarruza geçtiler ve Mart 1917’de Bağdat’a girdiler.
Kanal cephesinde Cemal Paşa 1916 da iki saldırı gerçekleştirdi başarılı olamadı, 1916 sonunda İngiltere Suriye sınırına kadar geldi.
Osmanlının en önemli jeopolitik unsuru boğazlarıdır. Başka devletlerin gemilerinin geçişine kapatarak stratejik sonuç getirmektedir. Aynı zamanda Rusya’nın denizlere ve sömürgelere açılması için tek yoldur. Çanakkale boğazı ise hem boğazdan hem de kara boyunca stratejik savunma imkânına sahip ve Osmanlı başkentinin kale kapısı niteliğindeydi.

Çanakkale geçilirse müttefikler kısa sürede savaşı sonuçlandırabilirlerdi. Bu sebeple İngiltere Fransa ile birlikte Rusya’ya yardım ulaştırmak ve İstanbul’a ulaşıp Osmanlı Devletini savaş dışı bırakmak için Çanakkale’ye denizden saldırmayı planladı. Ortak bir İngiliz-Fransız donanması, 19 Şubat 1915’ten itibaren, Çanakkale Boğazındaki Türk tabyalarını bombardımana başladılar ve bu bombardımanlar 18 Marta kadar sürdü. 18 Mart günü Çanakkale deniz savaşı İngiliz ve Fransız gemilerinden oluşan büyük bir donanmanın hezimetiyle sonuçlandı. Denizden Çanakkale’yi geçemeyen müttefikler karadan çıkarma yapmaya karar verdi. Müttefikler Çanakkale cephesinde Anafartalar’da üç haftada 40.000 kayıp verdi. Sürekli asker kaybetmeye başlayan müttefikler Aralık ayından itibaren çekilmeye başladı. Bu cephede 250.000 müttefikler, 250.000 de Osmanlı askeri kaybedildi.
Müttefiklerin Çanakkale’de beklenmedik yenilgisi Kafkasya ve İran cephelerinin önemini artırmıştır. Bu durumda İngiltere Almanya’yı durdurmak ve Ruslara yardım ulaştırmak için başka yollar aramak zorunda kalmış ve Basra’dan Kafkaslara geçebilmek için İran ile Osmanlı arasındaki ulaşım imkânlarını ve askeri güzergâhlarını ayrıntılı olarak ele alan bir rapor hazırlatmıştır. Bu raporun günümüzün teknik imkânları ile ölçülen değerleri ile neredeyse aynı olması çok önemlidir.
İngiliz başbakanı Çanakkale’de yenildiklerini ancak, 200.000 Türk askerini Çanakkale’de tutarak Kafkasya ve Mısır’da taarruza geçmelerini önlediklerini beyan etmiştir. Çanakkale cephesi ve diğer Osmanlı cepheleri jeopolitik gücü oluşturan unsurların değerlendirilmesinde önemli bir örnektir. Millî gücün hesaplanması güç unsurlarını alt alta toplamakla değil, bu unsurların birbirini de etkileme özelliklerine göre değerlendirilmesi gerektiğinden, Osmanlı’nın jeopolitik gücü, hem stratejik derinlik, hem boğazlar ve ulaşım yolları açısından güçlü olmasına rağmen, askeri güç olarak çok zayıf, teknoloji ve sanayi eski, ekonomik güçse yetersizdi. Hatta öyle ki itilaf devletleri müttefiklik başvurularını kabul etmemiş, adeta sen ayağımıza takılma, işimizi aksatma, bir de seninle uğraşmayalım şeklinde bir muamele görmüştür.
Ancak Osmanlı Devleti özellikle Clausewitz’in önemini işaret ettiği manevî unsurlar açısından çok güçlüydü. Osmanlı ordularında komutanların tecrübesi ve idare kabiliyetinin yüksek olması, savaş cephesinin kendi toprakları olmasının verdiği psikolojik motivasyon ve özellikle vatan savunmasının kutsallığı, buna millî bir kültür olarak cesaret ve savaşçı kimliği de eklendiğinde beklenmedik başarılar kazanmasını sağladığı görülmektedir.
Osmanlı cepheleri I. Dünya Savaşının uzamasını ve savaşın geniş bir coğrafyaya yayılmasını sağlayarak Almanya’ya stratejik olarak nefes alma şansı sağlamıştır. Çünkü denizlere ulaşamayan ve özellikle Rusya’nın savaşa girmesi ile çevrelenmiş durumda olan Almanya için çek çıkış yolu Osmanlı Coğrafyası idi.
Askeri açıdan hazırlıksız girilen savaşta, 1915’de Çanakkale, 1916’da Kut-ül-amare zaferleriyle müttefiklerinin bile beklemediği bir başarı gösteren Osmanlı Devleti için bu savaş son savaş olacaktır. I. Dünya Savaşında Çanakkale, Irak, Kafkasya, Hicaz ve Yemen cephelerinde vatan savunması yaparken, Galiçya, Makedonya ve Romanya’da müttefiklerinin yardımına koşan cesur, gözü pek ve fedakarane savaşan Osmanlı Ordusu son yıllarda kendini iyice hissettiren imkansızlıkların da etkisi ile kaçınılmaz olarak mütareke imzalamak durumunda kalmıştır.
Deniz Savaşları
Ocak 1915’de Dogger Bank’da bir savaş oldu, bir Alman gemisi battı. Daha sonra abluka mücadeleleri başladı. 18 Mart Çanakkale deniz savaşlarında hezimete uğrayan ve karadan yaptıkları çıkarma da sonuçsuz kalan İngilizlerin Rusya’ya yardım ulaştırmak için Çanakkale’den geçip İstanbul’u düşürerek Osmanlı’yı savaş dışı bırakma planları suya düşmüştü. Çanakkale savaşlarında yıldızı parlayan Mustafa Kemal daha Ocak 1915’de General Liman Von Sanders’e Almanya’nın savaşı kaybedeceğini söylemiştir. Denizlerde 1917 yılına gelene kadar ittifak devletleri avantajlıydı, savaş uzadıkça Almanya kaynak sıkıntısı çekmeye başladı. İngiltere ve Fransa Almanya’yı denizden ablukaya almıştı. Buna karşı Almanlar denizaltı kozunu kullanmaya başladı.
1918’e kadar savaşta en büyük etki eden teknoloji, denizden abluka ile ticaret gemilerini dahi geçirmeyen denizaltılardı. Denizlerdeki savaşlar kilitlenmişti ve batı cephesinden gelecek sonuç bekleniyordu. Denizaltıların savaşa olan etkisi İngiltere’nin jeopolitik gücünü değiştirmiştir. Bu noktada teknolojik gücün jeopolitik gücü dengelemeye çalıştığı söylenilebilir. Çünkü Almanya için en büyük sorun kuzey denizinin İngiltere tarafından kapatılarak Almanya’nın deniz ulaşımının kesilmesiydi. Oysa şimdi denizaltılar İngiltere’yi neredeyse dünyadan soyutlamıştı. Fakat savaş Almanya’nın lehine giderken birden her şeyi tersine çevirecek bir gelişme oldu. Alman denizaltıların ablukası İngiltere’yi boğmaya başlamıştı ki, Alman denizaltıların sivil gemileri batırması ve bu gemilerde Amerikan vatandaşların ölmesi, ABD’yi savaş’a çekti. Alman denizaltılar ticaret ve yolcu gemilerini de batırıyorlardı ve bu gemilerde birçok Amerikalı sivil ölmüştü.
Bu sırada Alman dış işlerinin Meksika’yı ABD’ye karşı kışkırttığı telgraflardan biri İngiliz istihbaratı tarafından deşifre edilerek ABD’ye ulaştırıldı. Bu mesajların 1 Martta ABD basınında yayınlanması büyük tepki doğurdu ve ABD 6 Nisanda Almanya’ya savaş açtı. Savaş uzadıkça Almanya’da hammadde ve gıda sıkıntısı ağırlaşmaya başlamıştı. Ayrıca ABD’nin savaşa girmesi de savaşın seyrini değiştirmişti. 1918’de savaş tamamen ittifak devletlerinin aleyhine döndü. Amerikan tanklarının karşısında Almanlar geri çekildi. Mayıs 1918’de Romanya, Eylülde Bulgaristan, Ekimde Osmanlı Devleti teslim oldu.
Ocak 1918’de başkan Wilson savaş sonrası ile ilgili 14 prensip yayımlamıştı. ABD Almanya’ya “Wilson ilkelerini” kabul etmesi için notalar gönderiyor ve Wilson İlkelerini kabul etmesi, işgal ettiği ülkeleri boşaltması, denizaltı savaşına derhal son vermesi, krallığa son verilmesi isteniyordu. Bu kararlara direnmeye çalışan Ludendorff, başbakan yardımcısına, teslim olmak anlamına gelen bu kararlara uymamanın askerlik onuru gereği olduğunu belirtmiş, buna karşı başbakan yardımcısı Payer, “Ben askerlik onuru falan tanımam, açlık içinde kıvranan halkı bilirim.” şeklinde cevap vermiştir. 26 Ekimde Ludenddorff görevinden alındı. 27 Ekim’de Alman hükümeti Wilson ilkelerini kayıtsız şartsız kabul ettiğini bildirdi. 31 Ekim’de hükümet II.Wilhelm’in tahttan inmesine karar verdi. 6 Kasım’da prens Max, II.Wilhelm’e haber vermeden İmparatorun tahttan çekildiğini bildirdi. Wilhelm için bu durumu kabul etmekten başka çare kalmamıştı ve ülkeyi terk etti.
I. Dünya Savaşının Sonuçları
– Avrupa’da güç dengeleri bozuldu.
– ABD Avrupa politikalarına karışmaya başladı.
– Milletler Cemiyeti kuruldu.
– Topyekün zafer, yenilen devletleri devrime, galipleri ise iflasa götürmüştü. Savaşın getirdiği ekonomik bunalımlar ayaklanmalara neden oldu, işçi sınıfı birleşerek eylemler başlattı ve bazı ülkelerde rejim değişikliklerine neden oldu.
– 1917’de Rusya’da maliye iflas etti, Japonya yenilgisi ve ardından I. Dünya Savaşı’nın neden olduğu huzursuzluklar, büyük çatışmalara neden oldu. Sonunda savaşlardan bunalan halk Çarlık rejimine karşı ayaklandı, ordu barış isteyen halka karşı silah kullanmadı ve bu devrimle Çarlık rejimi yıkılmış oldu.
– Savaşın sonunda yıkılan imparatorluklardan ortaya çıkan devletler için sınırlar belirlenirken Ortadoğu haritası Fransa ve İngiltere’nin emperyal emelleri doğrultusunda çizildi.
– Bu savaşta İngiliz ordusunda Oxford ve Cambridge öğrencilerinin dörtte biri öldü. Toplamda yaklaşık olarak Almanya 1.800.000, Fransa 1.600.000, İngiltere 800.000 kayıp verdi. İngiltere’de altı milyon erkek seferberliğe katıldı, bunların 700 bini öldü; bu da yüzde 11,5 gibi bir orana karşılık geliyor. Fransa askerlik çağındaki erkek nüfusunun %20’sini kaybetti. Savaşa katılan askerin 3’te 2’si öldü veya yaralandı. Yine İngilizlerden yaklaşık 5.000.000 askerinin 3’te 2’si zarar gördü.
– Almanların 1916’da Verdun’de cepheyi yarmak için yaptıkları girişim 2 milyon kişinin katıldığı, 1 milyona yakın kayıp yaşanan bir çatışma oldu.
I. Dünya Savaşı’nın maliyetleri uluslararası ekonomiyi de etkilemiş, ülkelerin altyapılarını çökertmiş, işsizlik yaratmış, enflasyonun aşırı artışına neden olmuş, ülkelerin dış borçlarını ödenmez hale getirmiştir. Savaşın bedeli Avrupa’da 350 Milyar Dolar olarak tespit edilmiştir. Diğer bir kaynakta, 8,5 milyon kişinin öldüğü ve 338 Milyar dolar maddî kayıp olduğu geçmektedir.
Ekonomilerin çıkmaza girmesi sonucu hükümetlerce vergiler, koruyucu yasalar çıkmış ve planlı ekonomi uygulaması ortaya çıkmıştır.
– Avrupa’da uzun süre ekonomiler rayına oturamadı. Fiyatlar arttı, enflasyon ve borçlanma yükseldi. Devlet ekonomik faaliyetlere müdahale etme gereği duydu. Almanya’da ekonomik sistemler alt üst oldu, enflasyon inanılmaz boyutlara ulaştı. 1923 Şubat’ta bir kilo et 3.400 Mark iken, Kasım’ bu 280 milyar Mark idi. 1921’de bir Dolar 70 Mark iken, 1923 Kasımında bir Dolar 840 Milyar Mark oldu. Vergiler devlet masraflarının ancak %2’sini karşılıyordu.

Savaşta milyonlarca gencin ölmesi aile düzenini de bozdu, doğum oranı düştü Avrupa’nın gelecek kuşağı yok oldu. Kadınlar savaş için üretime ve fabrika işlerine katılmak zorunda kaldı, iş hayatına girmeleriyle birlikte erkeklerle aynı haklar istemeleri kadının toplumdaki yerini değiştirdi.
Bu savaşın neticesi olarak, 27 Ağustos 1928’de ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya ve Japonya arasında Paris Paktı imzalandı. Buna göre “Taraflar uluslararası anlaşmazlıkları çözmek için savaşa başvurmayacaklardı.” Daha sonra bu pakta katılan ülke sayısı 65 oldu. Fakat paktın bir yaptırım uygulaması yoktu. Birkaç yıl sonra pakta aykırı davranışlar başladı. I. Dünya Savaşından sonra İngiltere Ortadoğu petrollerine hâkim olmak ve Rusya’nın ve komünizmin yayılmasını önlemek için çaba harcamaya başlamıştır.
Jeopolitik Analiz
Bu savaş güç merkezleri arasında bir mücadele şeklinde gelişmiş ve savaşın sonunda güç merkezleri değişmiştir, bazıları yok olurken bazıları güçlenmiştir. Almanya, Avusturya ve Osmanlı güçlerini yitirmiş, İngiltere, Fransa ve İtalya güç kazanmıştır. Ancak Almanya ve Osmanlı Devleti’nin potansiyel güç imkânları vardı, bu imkânlar da Versailles ve Serv Anlaşmalarıyla güçleri sınırlandırılarak kontrol altına alınmaya çalışıldı. Almanya’nın jeopolitik dezavantajlarını sömürgelere ulaşarak giderme niyetiyle başlayan bu savaşın dünyayı sarması jeopolitik ve jeostratejik unsurların öneminin fark edilmesi ve savaşta güç dengesi olarak kullanılması hâkimiyet teorilerin üretilmesinde etkili olmuştur. Almanya’nın Osmanlı jeopolitiğinden faydalanmak için Osmanlı’yı savaşa sokması ve Rusya jeopolitiğini hafife almasının sonuca etkileri, savaş ve politikalarda jeopolitiğin öneminin anlaşılmasını sağlamış ve II. Dünya Savaşı ve sonrasında jeopolitikçilerin devlet politikalarına etkisini artırmıştır.
I. Dünya Savaşından sonra İngilizlerin Basra körfezi ve Irak’ı, Fransızların Suriye’yi işgal etmeleri Ortadoğu’nun batı için ayrı bir önem kazandığını gösterir. Nitekim gelecek yüzyıl boyunca Doğu Akdeniz ve Ortadoğu dünya politikasının ve jeopolitikçilerin odak noktası olacaktır. Almanya’nın en stratejik hatası, ABD’nin savaşa çekilmesine engel olamamaktır. Hem sivil gemilere saldırıp hem Meksika’yı kışkırtmak İngiltere’ye beklediği fırsatı vermiştir. Bu manevra savaşın tüm dünyayı sardığı, müttefiklerin yer değiştirdiği ve sürekli dengelerin değiştiği bir ortamda bilinçli ve planlı olmayan bir karar olabilir Alan büyüklüğü, ulaşım azlığı, cephelerin uzaklığı gibi jeopolitik avantajlar Rusya için sadece stratejik değil aynı zamanda İstihbarat açısından da fayda sağlıyordu, çünkü Rusya’nın hamleleri hakkında istihbarat sağlansa bile geç kalınıyordu. Bu da jeopolitik unsurların ve millî güç unsurlarının birbiri ile ne kadar bağlantılı olduğuna örnek teşkil eder.
Yararlanılan Kaynaklar
Arif Yayılgan, Alman Yayılmacılığı Ve Jeopolitiği
İlhan, Harp Yönetimi ve Atatürk
Ahmet Eyicil, Siyasî Tarih
Emre Ozan, “Birinci Dünya Savaşı ve Uluslararası İlişkiler Disiplininin Doğuşu Üzerine Bir Değerlendirme” Akademik Bakış Dergisi
Pierre Renaouvin, Birinci Dünya Savaşı
Oral Sander, Siyasî Tarih
Burak Çınar, “Birinci Dünya Savaşında Osmanlı Jeopolitiğinin Rolü”, Akademik Bakış Dergisi
Ramazan Çalık, “Alman Kaynaklarına Göre Cemal Paşa”, Osmanlı Araştırmaları Dergisi
Uğur Ünal, Osmanlı Belgelerine Birinci Dünya Harbi
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Arif Yayılgan’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Osmanlı Basınında Sosyalizm

Osmanlı Devleti’nde sol veya sosyalist fikirler her ne kadar II. Meşrutiyet’le birlikte kurumsal bir kimlik kazanmaya başlamışsa da, Türk kamuoyunun bu fikirlerle tanışması çok önceki tarihlere kadar uzanmaktadır. Tanzimat döneminden itibaren Osmanlı aydınının en temel problemi hiç şüphesiz ki bu ülke nasıl kurtulur sorusuna cevap verebilmektir. Mevcut siyasi idare ile bu sorunun cevabını bulmanın mümkün olmayacağına, cevap bulunsa bile uygulanamayacağına inanan, Türk siyasi hayatının örgütsüz ilk muhalefet grubunu oluşturan Yeni Osmanlılar veya Jön Türklerle başlayan düşünsel alt yapı ülke sınırları içinde zamanla değişik fikir akımlarının doğmasına yol açmıştı. Ancak bu fikir akımları 1908 yılından sonra sistemli bir şekilde ortaya çıkmaya başlamıştır.
II. Meşrutiyet döneminde ortaya çıkan bu fikir akımları içerisinde en zayıf olanı hiç şüphesiz ki sosyalizm akımıdır.
Sosyalist ideoloji, Osmanlı toplumu tarafından pek kabul görmemiş olmasına rağmen dönemin aydınları arasında tartışma konusu olmuş, basın ve yayın organlarının sayfalarında ve ders kitaplarında kendisine yer bulabilmiştir. Dünya sosyalizminin eylemsel anlamda başlangıç tarihi olarak kabul edilen Fransa’daki Haziran 1848 ayaklanmasına, Osmanlı basını seyirci kalmamıştır. Dönemin önemli gazetelerinden Ceride-i Havadis, 400 ile 500. sayıları arasında sütunlarında 1848 ihtilallerine dair oldukça geniş yer ayırdığı gibi Blanqui, Louis Blanc ve Leroux gibi ünlü Fransız sosyalistlerinin de Türk okurları tarafından tanınmasını sağlamıştır. Ceride-i Havadis’in “yarı resmi gazete” statüsü, Osmanlı Devleti’nin ihtilallere ve ihtilallerin yaymış olduğu fikirlere bakış açısını ortaya koyması açısından ayrıca önem arz etmektedir.

Ceride-i Havadis’in 463. sayısında, Fransa’da ihtilale katılan ve gazete tarafından “erbab-ı fesad” olarak isimlendirilen ihtilalcilerin yargılanmalarının tamamlanarak Fransa’ya tabi kolonilere veya Fransa’ya yakın adalara sürülmelerine karar verildiği belirtilmiştir.

Gazetenin 466. sayısında ise “Fesadat-ı vak’aya karışmış olduğundan dolayı hapse ilka kılınmış olanlardan mürtekip oldukları kabahatleri hafifçe olmakla ancak bir sene tevkif olunması münasip görülmüş bulunan kimselerden altı ay kadar hapiste kalmış olanların” imparator tarafından affedildiğine dair bir haber yayınlanmıştır. 483. sayıda “sosyalist takımından bir kişinin” daha Fransız Meclisi’ne aza olarak tayin edildiğine dair kısa bir bilgi vardır.
Sosyalistlerin parlamentoda artan sayılarından endişe duyan Fransız hükümeti, artan sosyalist muhalefetini sindirmek amacıyla bir takım tedbirler almak zorunda kalmıştır. Fransız hükümetine göre “avam-ı nas” yani ayak takımı olarak kabul edilen alt tabaka insanların hemen hemen tamamı sosyalistti ve bunların sayısı her geçen gün artıyordu. Hükümete muhalif olan sosyalistlerin mecliste çoğunluğu sağlamamaları için “hükümet-i müşarünileyhanın emriyle bir meclis-i muvakkat tertip olunmak” ve bunu halka kabul ettirerek sosyalistlerin muhalefetini sindirmek çaresi düşünülmüştü. Sosyalistlerin muhalefetini sindirmek amacıyla Fransız hükümetinin aldığı tedbirler bununla sınırlı değildi.
Ceride-i Havadis’in vermiş olduğu bir haberde “Fransa’da mevcut sosyalist takımının en meşhur olan cemiyetgâhlarının üç adedi” hükümet tarafından kapatılmıştı. Burada önemli olan Osmanlı Devleti’nin ve Türk basınının ihtilallere ve ihtilalcilere bakış açısıdır. Yukarıda örneklerini verdiğimiz gibi Fransa’da ihtilale karışmış olanlar, erbab-ı fesad, bu kişilerin oluşturmuş olduğu siyasi teşekküller de, “fesad cemiyeti” olarak tanımlanmıştır. Ancak 1848 ihtilallerinden ziyade 1871 yılı, Osmanlı basınının ve aydınlarının ciddi anlamda sosyalist ve komünist ideolojileri tartışmaya başladığı yıl olmuştur.

1871 yılında Fransa’da kurulan Paris Komün’ü ile ilgili olarak da dönemin resmi devlet gazetesi olan Takvim-i Vekayi’de ayrıntılı olarak yer alan haberler, Osmanlı Devleti’nin sol, sosyalist veya komünist fikirlere bakışını ortaya koyması açısından önem arz etmektedir.

Takvim-i Vekayi’nin 1454. sayısında komünle ilgili çıkan bir haberde “Komün Heyet-i İhtilaliyesi’ne dehalet etmiş olan erbab-ı cinâyâttan 20.000 kişinin cezaları tertip olunmuş olup muhakemeleri derdest olan 12.000 kişiden 2.500’ünün tahliye olunacağı ve 7.000 kişinin mahkemesi dahi 3 aya kadar hitam bulacağı ve bunlardan maada olarak 1.000 kişi dahi taht-ı tevkifte ise de bunların da mazhar-ı afv olacakları” belirtilmiştir.

Görüldüğü gibi komüncüleri “erbab-ı cinâyat” olarak tanımlayan devletin resmi yayın organı Takvim-i Vekayi gazetesi, Enternasyonal’le mücadele etmek amacıyla Fransız Meclisi’nin hazırlamış olduğu bir kanun layihasını okurlarıyla paylaşmıştı. Yedi maddeden ibaret layihada şu hükümler bulunmaktadır:
1. Madde: Tasarruf hakkına, aileye ve vatanın bölünmez bütünlüğüne devletin tanımış olduğu resmi din aleyhinde yapılacak her türlü saldırı yasaklanmıştır. Hangi isim altında olursa olsun, “asayiş-i ihlal” etiklerinden dolayı amele cemiyetleri ve grevler yasaklanmıştır.
2. Madde: Layihanın yayınlanmasından sonra her kim ki bu tür “fesat cemiyetlere” üye olursa veya üye olduğu halde üyelikten ayrılmazsa, üç aydan iki seneye kadar hapis ve 50 Frank’tan 1.000 Frank’a kadar para cezası ile cezalandırılacağı gibi Fransa Ceza Kanunu’nda belirtilen medeni haklardan da mahrum kalacaktır.
3. Madde: Bu tür cemiyetler tarafından her hangi bir memuriyete atanmış veya bilerek bu cemiyetlerin propagandasını yaparak yardım toplayanlara 5 yıl hapis ve 2000 frank para cezası verilecektir. Bu kapsama giren vatandaşlar Fransız tabiyetinden çıkarılarak kendilerine “ecnebi” gözüyle bakılacaktır. Ayrıca polis tarafından bu kişiler hakkında gerekli olan “tedabir-i inzibatiye” icra kılınacaktır.
4. Madde: Bahse konu cemiyetlere veya bunların şubelerine bilerek “mahal-i içtima” vermiş olan kimseler bir aydan altı aya kadar hapis ve 50 Frank’tan 500 Frank’a kadar para cezası ile cezalandırıldıktan başka haklarında Ceza Kanunnamesi’nde belirtilen cezalar dahi icra olunabilecektir.

5. Madde: Fransa Ceza Kanunnamesi’nin 463. maddesinde belirtilmiş olan “hapis ve ceza-yı nakdi” cezalar dahi “mevadd-ı nizamiyeye tatbik kılınarak” fesat cemiyetlerine dâhil olanlara uygulanacaktır.

6.Madde: Gerek Ceza Kanunnamesi’nde ve gerek bundan önce yürürlükte bulunan çeşitli kanunlar işbu nizamname haricinde bulunan “ahkâm-ı cezaiye” eskisi gibi devam edip, halen yürürlüktedir.
7. Madde: İşbu nizamname herkese malum olduğu gibi çoğaltılarak ilan edilecektir.” Takvim-i Vekayi 1468. sayısında da “… kimisi Kırmızı Cumhuriyet bayrağını ref’ ile vatanlarını tekrar kırmızıya boyamak isterler ve kimisi dahi Komün heyetini canlandırıp vatanlarını imate etmek isterler” diyerek Komüncüleri vatanlarını yakan, yıkan “politika fesatçıları” olarak nitelendirir.
Gazete 1473. sayısında komünle ilgili vermiş olduğu bir haberde de, komüncüleri baği yani şaki veya eşkıya olarak tanımlamıştır.
Devletin resmi yayın organlarının dışında bazı özel gazetelerin de Komün’e ve komüncülere bakış açısında herhangi bir fark yoktur. Hatta dönemin önemli yayın organlarından Hakayık-ül Vekâyi gazetesi, belki de komünü ve komüncüleri en sert dille eleştiren gazetelerin başında gelmekteydi. Gazete I. Enternasyonal’i “Enternasyonal Şirket-i Fesadiyesi” olarak tanımlamıştır. Komüncülerin Paris’te resmi olarak komünist prensiplere dayalı hükümet kurmalarından dört gün sonra Hakayık-ül Vekâyi gazetesinde “Komünizm” başlığıyla yayınlanan bir makale bunun en güzel örneğidir. Makalede komünizm, “tesâvi-i emvâl ve iştirak-i evlâd-u iyal” yani mülk ve kadın ortaklığı olarak tanımlanmıştı. Yazara göre komünizm çok eski bir batıl inançtı ve tamamen hayal ürünüydü. Bundan dolayı da teorik olarak bazı yazarların eserlerinde kalmıştı ve şimdiye kadar uygulanma imkânı bulamamıştı.

Komünizm iddiasında bulunanların dayanak noktası ise şudur:

Toplumsal bir varlık olan insan, hayvanlar gibi tek başına yaşamayıp, bir birinin yardımına ihtiyaç duymaktadır. Toplumsal menfaat ve faydalar da toplumun geneli için kullanılmak zorundaydı. Bu yüzden hiç kimse özel mülkiyete ve bu mülkiyet üzerinde tasarruf hakkına sahip olmamalıydı. Hatta böyle bir toplumsal düzende evlenmek, karı-koca olmak ve aile kurmak dahi uygun görülmezdi. Doğacak çocukların anası ve babası belli olmayacaktır. Hal böyle olunca da durum “bazı hayvanat gibi rast gelen dişi ile çiftleşip vatan evlâdı namıyla bir takım piç yetiştirmekten ibaret” olacaktır. Yazar Fransa’da komünist ideoloji taraftarının diğer ülkelere göre daha fazla olduğunu ve her fırsatta “Kızıl Cumhuriyet” ve mutlak eşitlik sloganıyla sokaklara döküldüklerini ifade etmiştir.
Hatta “Kızıl Cumhuriyet” taraftarları özgürlük ve eşitlik kavramlarını o kadar suiistimal etmişlerdir ki, insan isterse çıplak da gezebilir diyerek sokaklarda çırılçıplak dolaşmaya dahi cesaret etmişlerdir. Yazar ise bu fikirleri savunanların iktidar olması durumunda, insanı hayvandan ayıran en önemli özelliklerden “ırz ve namus” kavramlarına ek olarak dine, kanuna ve ilme olan ihtiyacın da ortadan kalkacağını iddia etmiştir. Bunun sonucunda da Cenab-ı Hakk’ın “eşref-i mahlûkat” sıfatını verdiği insanlar, bu sıfatı terk edererek “hayvanat gibi yalnız dünbâle-i cünban (kuyruk sallayarak) olup” gezecektir diyen yazari komün taraftarlarını sert bir dille eleştirmiştir.

Bu makaleye cevap vermek amacıyla yazılıp yazılmadığı bilinmeyen ancak komünü ve komüncüleri “iştirak-i emval ve iyal” taraftarı olarak tasvir edenlere cevap vermek maksadıyla kendisi de 1871 yılında komüncüler safında Almanlara karşı mücadele etmiş olan İbret gazetesi yazarlarından Reşad Bey “Devair-i Belediye Tarafdaranı” başlıklı bir makale yayınlamıştı.

Reşat Bey, Fransa’nın ister Komün ile isterse imparatorlukla idare edilmesinin ülkemize herhangi bir faydasının veya zararının olmayacağını, ancak Komün ihtilali yapıldığı sırada Avrupa’da bulunmasından dolayı bu konu hakkındaki görüş ve düşüncelerini okurlarla paylaşmanın doğru olacağına inandığı için böyle bir makale yazma gereği hissettiğini ifade etmiştir. Makalenin giriş kısmında “burada söylediğini bilmemek ve bilmediğini söylemek illetine müptela olan bazı ukalanın neşriyatına bakarak Paris’in ihtilâl-i ahirine sebep Devair-i Belediye Tarafdaranı’nı iştirak-i emval ve iyal mezhebinde zannolunmuş gördüm.

Vakıa Komün maddesinden müştakk olan komünist kelimesi iştirak-i emval ve iyal fikr-i fasidinde bulunan bir iki bedbaht isim olmuş ise de bunu tamim ile Komün tarafdaranına dahi komünist demek ve komünist ile komünalisti fark edecek kadar Fransızca bilmeden Fransa’nın ahvali hakkında beyan-ı mütalaaya kalkışmak cehaletten hâsıl olma gayet maskara bir cesarettir.” diyen Reşat Bey, komün karşıtlarına karşı çok sert eleştirilerde bulunmuştur. Reşat Bey, 1871 yılında Fransa’da devrim yapan kadroları yani komünarları komünist olarak tasvir edenleri komünist ile komünalist’in ayrımını yapamayan “ukala ve maskara” olarak nitelendirmiştir.
“Bunlar iki ay kadar Paris’te hükümet ettiler. İştirak-i emval kaide-i fasidesini icra eylemek şöyle dursun parasını peşin vermeden kimseden bir habbe aldılar mı? Ve Fransa Bankası’nda milyonlarca akçe mevcut ve idaresi kendi ellerinde iken bir akçesine dokundular mı? Para lazım oldukça Paris şehri namına senet vererek cüz’i bir şey aldılar. Onun da cümlesi idare-i belediyeye ve askere sarf eyledikleri divan-ı harpte muhakeme olundukları zaman sabit oldu. Hal böyle iken onlara iştirak-i emval taraftarı demeğe hakkaniyet razı olur mu?
Ailenin hürmet ve hususiyetine riayet en kuvvette bulunan ve günden güne terakki etmekte olan Amerika’da, İngiltere’de, Belçika’da, İsviçre’de komün usulü mevcut iken bu usulün Fransa’da dahi tesisini isteyenlere iştirak-i iyal taraftarı demeğe akıl cevaz verir mi? diyerek muhaliflerin komün ve komünarlar aleyhinde ileri sürmüş oldukları düşünceleri çürütmeğe çalışmıştır.”

Bu makalenin yayınlanmasından üç gün sonra Basiret gazetesi “Devair-i Belediye Tarafdaranı serlevhasıyla İbret’in üç numrosundaki bend kemal-i dikkat ve ehemmiyetle okundu.

Devair-i Belediye Tarafdaranı’nı müdafaa yolunda söylenen sözler o kadar doğru o kadar haklıdır ki Tiyer bile insafının huzurunda mes’ul-ü şerefine nail olduğu bir gece bu sözlere işitmiş olsa tasdikten başka bir suretle elinden ve dilinden kurtulamazdı.” diyerek İbret gazetesini yayınladığı bu makaleden dolayı tebrik etmiştir. Basiret gazetesi de Devair-i Belediye Tarafdaranı’nın mal ve kadın ortaklığının savunucuları olarak gösterilmesine karşı çıkmış ve iştirak-i emval ve iyal tartışmasına katılmıştır.
Basiret’e göre dünyadaki gelişmeler, insanları o kadar mı küçültmüş ki, hayvanlarda bile ancak ölümle son bulan aşk ve eş sevgisini insanlar kaybetmiş olsun. Gazeteye göre komünarlar hürriyet savaşçılarıydı ve “hürriyet-i kâmileyi muhafaza kanlarını silkerek tavuk gibi çırpınmaları hürriyetperver olanlar için kıyamete kadar ağlamaya mecburiyet gösterecek bir hal iken bunlara şaki ve vahşi nazarıyla bakmak” büyük bir haksızlıktı. Makalenin sonunda, hükümet kuvvetleriyle girdikleri mücadeleyi kaybettiklerinden dolayı komünarların “şaki, vahşi, zalim” gibi bir takım sıfatlarla tasvir edildiği, fakat mücadeleyi kazanmış olsalardı hürriyetperver, çalışkan, cesur, adil v.b ne kadar iyi ve güzel sıfat varsa komünarlara yakıştırılacağı da iddia edilmiştir.
Reşad Bey’le birlikte komün saflarında mücadele etmiş olan Nuri Bey de, İbret gazetesinde yayınlanan “Medeniyet” başlıklı bir makale ile komün’ü ve I. Enternasyonal’i savunmuştur. Aynı toplumda yaşayan bireyler arasında dahi medeniyet kavramının farklı anlamlara gelebileceğine dikkat çeken Nuri Bey, birilerine göre insanların maddi olarak ilerlemesine hizmet eden medeniyetin bir başkası için de “mahv-ı mezalimden” ibaret olduğunu belirtmiştir. Enternasyonal’in amacını: “Enternasyonal namıyla maruf olan cemiyet ki Avrupa’nın bazı mahallerinde garazen, burada ise cehlen asayiş-i umumiyi ihlâle sa’y heyet bilinmiştir. İşte o cemiyetin maksadı sırf medeniyetten murad olunan neticeyi hâsıl etmek” şeklinde açıklayan Nuri Bey, Osmanlı toplumunun cehaleti yüzünden Enternasyonal’in ülkemizde pek fazla tanınmadığını belirtmiştir.

II. Meşrutiyet döneminde de bazı basın yayın organlarında sosyalizm, özellikle de sosyalizm eleştirisi üzerine makaleler yayınlanmıştır.

Hak gazetesi de yayınlamış olduğu “Sosyalizm ve Anglosaksonlar” başlıklı üç serilik makale ile sosyalizm eleştirisi yapmıştır. Sosyalizm’in Almanya orijinli bir fikir olduğunu belirten gazete Alman sosyalizmini İnkılâpçı, Muhafazakâr, Protestan, Katolik ve Kürsü Sosyalizmi olarak beş alt gruba ayırmıştır. Bunlar arasında da çalışma süresinin, ücretlerin, bütün tayinlerin ve halkın saadet ve mutluluğunun siyasi otoritenin tasarrufunda olması gerektiğini savunan inkılâpçıları Almanya’daki en önemli sosyalist grup olarak nitelendirmiştir.
Gazete, sosyalizmin özel mülkiyetin ortadan kaldırılması ve üretimin devlet kontrolüne girmesiyle insanlar arasındaki eşitsizliklerin ortadan kaldırılabileceği iddiasını “fukara hamakatının zekâya harp ilan” etmesine benzetmişti. Bazı sosyalist ideologların da “kendi iddialarına ve kendi meslek-i müttehazalarına inanmayacak kadar zekâ sahibi” olduğunu belirten gazete, bu tür kişilerin iktidara gelmesi halinde daha önce savunmuş olduğu fikirleri terk ederek kendi iktidarlarını sağlamlaştırma gayreti içerisine düşeceklerini iddia etmiştir.
Servet-i Fünun gazetesi ise, “Avrupa’dan Bize Çabuk Gelen Haller” başlığıyla yayınlamış olduğu yazıda, Avrupa’dan önce işçi sendikalarını, sonra grevleri, sonra kulüp ve cemiyetleri aldığımızı belirterek, Avrupa’nın medeni hayatına bunların hiçbir katkısının olmadığını aksine ilerlemesini durdurduğunu iddia etmiştir. Avrupa’dan grevi, sendikayı, kulübü alacağımıza biraz da Avrupalıların nasıl çalıştıklarını, nasıl para kazandıklarını, memleketlerinde ziraatı, ticareti, sanayiyi nasıl geliştirdiklerini ilim ve maarife nasıl değer verdiklerini öğrensek ülkemiz için daha faydalı adetler getirmiş oluruz. Gazetenin ifadesine göre “hâlbuki bizde sanayi ve mesaiye ait hayattan eser yok. Sermayemiz ise biraz hüsn-ü niyetle kuru laftan ibarettir. Biz bu haldeyken eshab-ı sermayeyi ürkütecek, memleketimize sermaye getirmek isteyenleri fikirlerinden caydıracak sosyalizm tariklerine girersek halimize gülerler.”

Servet-i Fünun’un bu tespitlerine karşılık Ali Namık, sanayileşme anlamında Avrupa’nın çok çok gerisinde kalan ülkemizde sosyalist fikirlerin yayılmasının da Avrupa’ya göre oldukça zor olacağını, fakat bu hiç olmayacak veya olamayacak anlamına da gelmeyeceğini iddia etmiştir.

Köylülerin ve gündelikçi işçilerin Osmanlı’da az da olsa bir işçi sınıfı oluşturduğuna dikkat çeken Ali Namık, iş kollarının artmasına bağlı olarak zamanla işçi sınıfında da artış olacağını iddia etmiştir. Genç Kalemler dergisi de “Yeni Hayat ve Kıymetler” adlı yazısında sosyalistleri ütopyacı olarak nitelendirmiştir. Yukarıda da görüldüğü gibi Avrupa’da siyasi, sosyal, ekonomik v.b. birtakım değişimlere neden olan sosyalist fikirler, 1848 ihtilalleriyle birlikte Osmanlı gazetelerinin sütünlarında yer almaya başlamıştı.
Takvim-i Vekayi ve Ceride-i Havadis gibi resmi veya yarı resmi gazeteler, Avrupa’da ortaya çıkan sosyalist veya komünist fikirleri “zararlı” olarak nitelendirirken, Basiret ve İbret gibi dönemin en önemli özel gazetelerinde de sosyalizmden övgüyle bahseden yazılar yayınlanmıştı. Sosyalizmin teorik tahlilini yapamayacak kadar sosyalist fikirlere yabancı olan Osmanlı basını, özellikle “iştirak-i emval ve iyâl” kavramı üzerinden sosyalizm eleştirisi yapmaya çalışmıştır.
Yararlanılan Kaynaklar
Serkan Erdal, Osmanlı Devleti’nde Sosyalist Faaliyetler Üzerine Bazı Örnek İncelemeler
Genç Kalemler, Cilt: II, No: 8, 10 Ağustos 1327 / 23 Ağustos 1911
Servet-i Fünun, 13 Mayıs 1326 / 26 Mayıs 1910
Takvim-i Vekâyi, 3 Muharremülharam 1289 / 13 Mart 1872, No: 1463
Takvim-i Vekâyi, 15 Muharremülharam 1289/ 25 Mart 1872, No: 1468
Takvim-i Vekâyi, 27 Muharremülharam 1289/ 06 Nisan 1872, No: 1473
Ceride-i Havadis, 4 Safer 1266 / 20 Aralık 1849, No: 463
Ceride-i Havadis, 20 Safer 1266 / 05 Ocak 1850, No: 466
Ceride-i Havadis, 1 Recep 1266 / 13 Mayıs 1850, No: 483
Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’nin Siyasi Hayatında Batılılaşma Hareketleri
Kerim Sadi, Türkiye’de Sosyalizmin Tarihine Katkı
Aclan Sayılgan, Türkiye’de Sol Hareketler (1871–1972)

*Bu çalışmanın tüm hakları, Serkan Erdal’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Türk-İslam Tarihinde Haritacılık

Osmanlı ve Türk tarihindeki haritacılar incelendiğinde tarih boyunca haritacılık alanında birçok çalışma yapıldığı görülmüştür. Hepsinin çalışmaları çok değerli olmakla birlikte burada sadece bir kısmına yer verilmiştir.

Kaşgarlı Mahmud

Aşağıdaki şekilde yer alan Kaşgarlı Mahmud’un Dünya haritası ilk Dünya haritası’dır. Kaşgarlı Mahmud’un XI. Yüzyılda yaşamış ve aristokrat bir aileden gelmiştir. İyi bir medrese eğitimi almış Türk bilginlerinden İslam ilimleri öğrenmiştir. Kaşgarlı Mahmud birçok Türk lehçesinin yanında (Uygur, Oğuz, Çiğil, Keçek, Argu, Kıpçak) Arapça ve Farsçayı da çok iyi bilmektedir. Eseri Divan-ü Lugati’t Türk ile Türkoloji’nin kurucusu olmuş bir bilim adamıdır.

Kaşgarlı Mahmud’un Divan-ü Lugati’t Türk eserindeki harita ilk Türk haritacılığı eseridir. Eser Türk’ün dilini, tarihini, coğrafyasını, mitolojisini, folklorunu, edebiyatını içermektedir. Kaşgarlı Mahmud’un Divan-ü Lugati’t Türk adlı eserindeki dünya haritasında Türklerin yaşadığı bölgeler ve ilişkide olduğu uluslar gösterilmiştir. Dünya tepsi gibi düz ve yuvarlaktır. Dağlar kırmızı, kumluk alanlar sarı, ırmaklar mavi, denizler yeşil renklerde gösterilmiş yönler Orhun Kitabelerine paralel ayarlanmıştır. Dünyanın merkezi kendi vatanı olan Balasagun şehridir. Haritanın büyük bir kısmı Çin ve Kuzey Afrika olup batı yönünde Volga Nehri’ne dayanmaktadır. Diğer ülkeler, yerler ve coğrafi adlandırmalar merkeze göre ayarlanmıştır. Türklerin yaşadığı yerlere önem verilmiş Türklerin ilişkide bulunduğu ülkeler de haritada gösterilmiştir. Türklerin ilgisi bulunmadığı ülkeler haritada yer almamıştır.

Beyruni (Biruni)

Biruni, (973-1048) yaptığı çalışmalar ve yazdığı eserler göz önünde bulundurulursa Türklerde harita ve coğrafya alanındaki çalışmaların başlangıcı kabul edilebilir. Batı Harzemin başkenti olan Ket yakınlarında doğduğu bilinmektedir. Astronomi ve matematik eğitimi almış olup Harezm sarayındaki Ebu Nasr ve Samed El Hekim tarafından yetiştirilmiştir. Birçok bilim dalında çalışmalar yaparak 148 adet eser vermiştir. Beyruni; matematik astronomi yanında fizik, eczacılık, sosyoloji, felsefe, tıp gibi önemli dallarda eserler vermiştir.

Beyruni eşsiz kişiliğiyle de dikkat çekmektedir. Yoğun ilmi faaliyetleri dini hassasiyeti ve objektifliği ile birleşince onu zirveye taşımıştır. Çocukluğundan beri var olan araştırma tutkusu ilmi ve felsefi birikimiyle birlikte döneminin en ileri düzeyde eserlerini üretmesini sağlamıştır. Beyruni İslam ülkelerinde ilk kez dünyanın kendi ekseni etrafında ve güneşin etrafında döndüğünü söyleyerek bu düşüncenin ilk temsilcisi olmuştur. 18 tane değerli taşın ve mineralin özgül ağırlığını hesaplayarak bulmuştur.
1032’de “Hindistan Tarihi” kitabını yazarak Hindistan’a ışık tutmuştur. Yazdığı “Asari Bakiye” isimli kitabında Arap, Pers ve Yunanistan gibi ülkelerin takvimleri ile ilgili bilgiler vermiş zaman hesaplamalarından bahsetmiştir. 1030’da yazdığı “Al Kanun Al Mesudi” (Mesud’un Yasası) adlı kitabını Gazneli Mahmud’un oğlu Mesud’a sunmuştur. Bu kitapta kendisinden önceki bilgileri derlemiş kendi gözlem ve hesaplamalarını da ekleyerek trigonometri tarihi için önemli bir yapıt ortaya çıkarmıştır. Bu kitapta zaman, takvim, jeodezi, küresel astronomi, Ay ve gezegen haraketleri gibi konular anlatılmıştır.
“Al Kanun Al Mesudi” adlı kitabında yeryuvarının büyüklüğünü saptamak için bir yöntem belirlemiştir. Bunun için Hint okyanusu kıyısında bulunan deniz seviyesinden yüksekliği h=652 arşın olan Zira El Sav dağında deniz ufku ile yatay arasındaki açıyı a=33 derece olacak şekilde ölçerek, cos a=R/(R+h) bağıntısından R=3333 Arap mili ( 6426 km) ve 1 derecelik meridyen uzunluğunu 58.2 mil ( 118.1 km.) ve çevreyi 6800 farsang (fersah) ( 42516 km.) olarak hesaplamıştır.

Coğrafya ve matematiksel coğrafya konularında çalışmalar yapan Beyruni açı ve uzunluk ölçmek için birçok alet yapmıştır.

Yukarıdaki şekilde görülen yükseklik ölçeri bunlardan biridir. Beyruni yerleşim alanlarındaki enlem ve boylamları öncelikli olarak belirlemiştir çünkü İslam kentlerinin namaz vakitleri ve kıble tayini için Mekke’ye göre coğrafi konumlarının bilinmesi gerekmektedir. Ayrıca ramazandaki iftar ve sahur vakitleri coğrafi konumla bağlantılıdır. Tahdid-u Nihayati’l-Emakin adlı eserinde enlem ve boylamları çizilmiş on arşın çapında (6.8 m) bir yarımkürede çeşitli ülkelerin coğrafi konumlarını işaretleyerek ülkelerin konumlarının pratik olarak görülmesini sağlamıştır. Gök haritaları için projeksiyonlar önermiştir. Yarı kürenin düzleme nasıl tasvir edileceğini konik ve silindirik projeksiyonlarda resimlerle anlatmıştır.
Tüm bu çalışmaları detaylı bir dünya haritasını oluşturmak için yaptığını belirtmiştir. Bu haritayı oluşturabilmek için Ptolemaios (Batlamyus) coğrafyası, İslam bilginlerinin yollar ve memleketler tipi coğrafya eserleri ve kendi bilgilerinden oluşturmuştur. Ancak Ptolemaios’un yer tayinlerinde bazı hatalar tespit etmiş bunları da düzeltmeye çalışmıştır.
Beyruni’nin gerçek bir bilim anlayışına sahip olduğu görülmektedir. Başka halkların kültüründen derin bir saygıyla bahsettiği Aynı şekilde dinler ve düşünceler konusunda hoşgörüyle davrandığı itiraz ve eleştiride bulunmadığı dikkat çekmiştir. Farklı dinlerdeki deyimleri aynen kullanmıştır. “Potancalı” adlı kitabını Sanskrit dilinden Arapça’ya çevirirken önsözünde “İnsanların düşünceleri türlü türlüdür, dünyadaki gelişmişlik ve esenlik de bu farklılığa dayanır” şeklinde yazmıştır.

İbrahim Mürsel (Tabib İbrahim El-Mursi)

Hayatı hakkında fazla bir bilgi bulunmayan İbrahim Mürsel’in Trablusgarplı olduğu bilinmektedir. Akdeniz haritasını 1456 da, aşağıdaki Güney Avrupa haritasını da 1560 yılında çizmiştir. Türk haritacılık tarihi için önemli bir yere sahip olan Güney Avrupa haritasında Ege, Akdeniz ve Karadeniz kıyıları bugünkü haritalarla
kıyaslandığında mükemmel bir doğrulukta çizilmiştir. Güney Avrupa haritasında ayrıca batı Avrupa kıyıları da gösterilmiştir ve bu nedenle sadece Osmanlı haritacılığında değil aynı zamanda Venedik haritacılığı içinde kaynak olmuştur. İbrahim Mürsel’in aşağıdaki şekildeki Güney Avrupa Haritası teknik olarak incelenmiş ve haritanın ortasından başlayan eşit aralıklı rüzgâr yönlerine doğru çizilmiş çizgiler bulunduğu tespit edilmiştir. Haritada 1/6200000 ölçekli, normal konumlu meridyen koruyan kesen silindirik projeksiyon bulunmaktadır. Avrupa sahilleri ve Britanya adalarının dışında harita mükemmel bir doğrulukta çizilmiştir.

Ege, Akdeniz, Karadeniz ve Batı Avrupa kıyılarının çizildiği 24 Haziran 1461 tarihli harita incelendiğinde iklim haritaları aracılığıyla gelen Arap haritacılığına ait açık izler bulunmaktadır. Bu harita sayesinde doğu haritacılığının ulaşmış olduğu seviye anlaşılmakta, Batlamyus’un haritalarıyla denizlerde dolaşmanın güç olduğu bir dönemde, İbrahim’in haritasının en azından Akdeniz’in ortalarına kadar gemicilere yol gösterdiği düşünülmektedir. Ayrıca bu harita ile deniz haritalarında ölçek bulunmadığına dair görüşler çürütülmektedir.

Piri Reis

Piri Reis 1465-1470 yılları arasında Gelibolu’da doğmuştur. Gelibolu’da denizcilerle dolu bir yerde büyümüştür. Amcası Kemal Reis’in yanında büyümüş ve denizcilik ile ilgili birçok tecrübe edinmiştir. Bir çok deniz seferine katılarak Ege ve Akdeniz’i ayrıntılı bir şekilde öğrenmiştir. Böylece Osmanlı devleti’nin deniz seferlerinde kullanmak için ihtiyaç duyduğu deniz haritalarındaki boşluk, başta Piri Reis olmak üzere birçok denizci tarafından doldurulmuştur. Piri Reis, Portekiz ve İtalyan Deniz haritalarını ve o döneme ait coğrafik eserleri inceleyerek Türk denizciliğinin geleneksel bilgilerini kendi gözlemleriyle birleştirerek 1521 yılında Kitab-ı Bahriye’yi nazım ve nesir olarak yazmıştır. Kitapta sahil şehirleri, körfezler, limanlar, kaleler gibi denizcilere rehberlik edecek bilgiler bulunmaktadır.
Aşağıdaki şekilde görülen Piri Reis’in birinci dünya haritası, 1929 yılında Topkapı Sarayında milli müzeler müdürü Halil Edhem tarafından bulunmuş ve İstanbul’da misafir bulunan Alman Prof. Kahle ile birlikte incelenmiştir. Prof. Kahle bu incelemelerin sonucunu 1951 yılında Leiden’de toplanan XVIII. Şarkiyatçılar Kongresine sunmuştur. Türk ve Alman bilginlerinin bu buluşu, bilim dünyasının ilgisini çekmiş ve Prof. Kahlle’nin bildirisi İtalyan ve İspanyol dillerine çevrilerek yayınlanmıştır. Viyana Üniversitesi coğrafya profesörü Oberhummer tarafından da 1931 yılı Aralık ayında, Viyana Akademisinde bu buluşa dair bir açıklama yapılmıştır.

Piri Reis’in Birinci Dünya Haritası olarak bilinen aşağıdaki harita, ceylan derisi üzerine dokuz ayrı renk kullanılarak çizilmiştir.

Harita 86 cm boyunda olup üst tarafta 61cm alt tarafta 41 cm genişliğe sahiptir. Enlem ve boylam çizgileri olmayan haritada rüzgârgülü ve yön çizgileri kullanılmıştır. Ayrıca harita insan ve hayvan figürleriyle süslenmiştir. Rüzgârgüllerinin sayısından haritanın tamamının 21 yada 22 parça olduğu tahmin edilen haritanın elimizde sadece bir parçası bulunmaktadır. Bu parçada Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’ndedir. Piri Reisin Dünya haritasının elimizde kalan tek parçası yaklaşık sıfır boylamının batısında kalan; İspanya ile Biskay Körfezi’ni ve aynı boylamın batısındaki Afrika’yı, Atlas Okyanusu’nu ve Amerika’nın o zaman bilinen kısımlarıyla Karaip Denizi’ni kapsamaktadır.
Kaybolan parçanın ise, yaklaşık sıfır enleminin doğusunda kalan dünya bölümlerini içine aldığı düşünülmektedir. Kaldı ki, Piri Reis’in Bahriye kitabında ‘hintce Çin bahirlerin (Denizlerinin) taze çıkan haritaları ki diyarı Rum’da kimesne (kimse) anı bu zamana dek malum idinmemiştir (bilmemiştir-öğrenmemiştir), anları da bile (beraber) kayd idüp (edip) Sultan Selim hazretlerinin babı saadet meablarına nefsi Mısır’da virüp (verip)…’demiş olması da bu kanı’yı doğrulamaktadır.

Piri Reis’in haritasının yarım kalan bir dünya haritası olduğunun kanıtı rüzgârgüllerinin sayısıdır. Çünkü standart deniz haritalarında rüzgârgülleri 17 adet olmaktadır. Oysa bu haritada 5 adet rüzgârgülü vardır. Bu nedenle geri kalan rüzgârgüllerinin de olduğu varsayılırsa bu harita bir dünya haritası olacaktır. Ayrıca Piri Reis haritasında bazı yerlerde yazılar bulunmaktadır. Bu yazılarda yararlandığı kaynakları açıkça belirttiği görülmektedir. Bu satırlarda yer alan bilgilerde haritasındaki bazı kara ve adaların Cristopher Colombus’un haritasından alındığını yazmaktadır.

Piri Reis’in birinci haritasının diğer parçaları aranırken Topkapı Sarayı Müdürü Tahsin Öz tarafından yeni bir harita bulunmuştur.

Ceylan derisi üzerine çizilen haritada sekiz renk kullanılmış ve eşsiz Osmanlı tarzı süslemeyle çerçevelenmiştir. Özenle çizilen bu harita tipik bir deniz haritası (portolan)’dır. Piri Reis Tarzında çizilen harita, 69×70 cm. boyutlarındadır. Haritadaki çerçevenin sadece kuzey ve batı kenarlarda bulunması, kenar yazılarının yarım kalması bu haritanın da bir parça olduğunu göstermektedir. Kalan parça Atlas Okyanusu’nun kuzeyini, Kuzey ve Orta Amerika’yı kapsamaktadır. Üzerinde portolanların tipik özelliği olan dördü büyük ve süslü, ikisi küçük altı rüzgar gülü ile iki adet mil ölçeği bulunmaktadır. Haritadaki dikeyölçeğin altındaki imza Piri Reis’e aittir.
Piri Reis’in Kitab-ı Bahriye’si Türklerin coğrafya alanında oluşturduğu eserlerin en mükemmellerindendir. Batı ülkelerinde Akdeniz’i bu denli ayrıntılı olarak anlatan deniz haritasına (portolana) rastlanmamaktadır. Piri Reis Kitab-ı Bahriye’de bahsettiği bilgilerde limanlar, kıyılar, demir atılabilecek yerler, kıyı bitki örtüsü, içme suyu ve
gemi inşaatına ait imkânların yanında insanlar, dinler ve politik güç dengeleri hakkında da bilgiler vermektedir. Eser, Arkeolojik bilgiler de taşımaktadır. Kitab-ı Bahriye, bu alanda çalışanlar için ilgi çekici bir başvuru kitabı olmuştur. Kentlerin haritalarında, önemli binaların resimleri de yer almaktadır. Bahriye; benzersiz bir Akdeniz
seyahatnamesi olarak değerlendirilebilir. Piri Reis hakkında birinci elden bilgiler taşıması da, Bahriye’yi önemli kılan diğer unsurdur.

Kitab-ı Bahriye’nin 1521 ve 1525 tarihli iki ayrı orijinal yazması vardır ancak bunlar henüz ele geçmemiştir. Bu iki yazmadan kopya edilen eserler İstanbul’da çeşitli kütüphanelerde yer almaktadır. 1521 tarihli yazmanın 8 kopyası Avrupa’nın çeşitli kütüphanelerinde bulunmaktadır ancak bu yazmalardaki harita sayıları değişiktir. Harita sayısının en yüksek olduğu (223 adet) yazma, Topkapı Sarayı’nda bulunmaktadır. Nuruosmaniye Kütüphanesi’nde yer alan yazmadaki en göze çarpan eser İstanbul haritasıdır. Bunların dışında Süleymaniye, Tersane, İstanbul Üniversitesi, Köprülüzade, Fazıl Ahmet Paşa, Ali Emiri Efendi kütüphanelerinde, kısaltılmış ya da ayrıntılı nüshaları bulunmaktadır.

Seydi Ali Reis

Seydi Ali Reis Galata’da doğmuştur. Denizci bir aileden gelmektedir. Babası ve dedesi Galata tersanesinde kethüdadır. 1498 yılında doğduğu tahmin edilmektedir. Tahsili hakkında kaynaklarda kesin bir bilgi yoktur ama hayatına ve eserlerine bakılırsa iyi bir eğitim aldığı ve neredeyse bütün ilimlere vakıf olduğu düşünülmektedir.
Matematik, astronomi, denizcilik, coğrafya ve hatta edebiyat alanlarında söz sahibidir. Denizcilik aileden gelen deneyimle ve kendi bilgi birikimiyle birleştiğinde başarılı bir denizci olmuştur. Eserlerinden anlaşıldığına göre Arapça ve Farsça’yı çok iyi bilmektedir.
Seydi Ali Reis’in en önemli eserlerinden ilki Mirat’ül Memalik yani “Ülkelerin Aynası” isimli eseridir. Bu eseri, 1533’de Mısır kaptanlığına atandığında, Basra’da bulunan Hint denizleri filosunu geri getirmek için görevlendirildikten sonra fırtınalara ve savaşlara maruz kalan gemileri ile Mısır’a dönemeyince elliye yakın adamıyla karayolundan İstanbul’a dönmeyi tercih ettiği sırada yazmıştır. Üç yıl yedi ay süren yolculuğunda başından geçen olayları ve geçtiği yerleri yazdığı kitabında Afganistan, Pakistan, Maveraünnehir, Azerbaycan gibi ülkelerden geçerek Bağdat’a oradan da 1557 yılında İstanbul’a varmıştır. Bu eser coğrafya alanında yazılan eşsiz eserlerden biridir. Kitapta özgeçmişiyle ilgili bilgilerde sunulmuştur.
Bir başka önemli eseri ise on bölümden oluşan Muhit’tir. Kitabında denizciler için önemli olabilecek yön tayini, ünlü limanlar, astronomik bilgiler, zaman hesabı, takvimler gibi bilgiler vermektedir. Ayrıca Muhit’te Amerika kıtasıyla ilgili bilgiler verilmektedir. Portekizli denizcilerin Kanarya Adalarından itibaren batıya doğru yaklaşık yirmi derece giderek bir kıta bulduklarını, bu kıtanın, batıda doksan derece boylama güneyde on derece enleme kadar uzandığını söylemektedir. Güneydeki “Karanlık Diyara” varırken Magellan Boğazı’ndan geçildiğini belirtmektedir. Bu bilgilere göre Muhit, Kitab-ı Bahriye’den sonra Amerika kıtası ile ilgili ikinci yazılı kaynak niteliğindedir.

Muhit ve Mirat’ül Memalik’ten başka astronomiye ait bilgiler içeren iki kitabı daha vardır. Bunlar “Hulasatü’l Hey’e” ve “Mir’at-ı Kâinat” isimli eserleridir.

Astronomi ölçümlerinde kullanılan ölçüm cihazı olan usturlabın kullanışı ve yapımı, yıldızların ve güneşin yüksekliğinin ölçülmesi, zaman ölçümü ve kıblenin belirlenmesi üzerine bilgiler vermektedir. Seydi Ali Reis, yerin yuvarlak olduğunu, dağların yüksekliğinin yerin yuvarlaklığını bozmayacağını söylemiştir. Yer yarıçapının 1545 fersah olduğunu yazmış ve ağır cisimlerin yerin merkezine doğru düştüklerini eklemiştir.

Takiyüddin

Osmanlı tarihindeki ilk rasathaneyi kuran kişi Takiyüddin’dir. XVI. yüzyılda yaşayan önemli Türk bilgini ve astronomudur. Takiyüddin Raşit 1526 yılında Şam’da dünyaya gelmiştir. Eğitimini Şam ve Mısır’da alarak babası Maruf Efendi ile 1550 yılında İstanbul’a gelmiştir. Daha sonra 1555 yılında Mısır’a giderek yargı görevinde bulunmuştur. 1570 yılında tekrar İstanbul’a dönmüş ve Müneccimbaşı Mustafa Çelebi’nin ölümünden sonra II. Selim tarafından müneccim başı olarak atanmıştır. Hoca Saadettin Efendi ile dostluk kurmuş ve gözlem çalışmalarına Galata kulesinde 1574 yılında başlamıştır.
Batılı kaynaklarda adının yazılışından dolayı Arap kökenli olduğu yazılsa da 1568 yılında yazdığı Reyhannetü’r Ruh adlı eserinde verdiği bilgilerde VIII. yüzyılda Suriye’ye yerleşen bir Türk ailesine mensup olduğunu yazmıştır. Bir rasathane kurmak için 1575 yılında sultan III. Murat’a başvurarak Sokullu Mehmed Paşa ve Hoca Sadettin Efendi’nin de destekleriyle gerekli izni almıştır. İstanbul Rasathanesi Tophane sırtlarında 1575-1580 yılları arasında faaliyet göstermeye başlamıştır. 1577 yılı Ramazan ayında bir kuyruklu yıldızın gözlemlendiği, bu astrolojik olayın İstanbul’da çok ilgi çektiği bilinmektedir.
İstanbul Rasathanesi, içinde çalışanların çalışma odaları ve kalacağı yerleri bulunduran bir bina olmakla birlikte aynı zamanda kütüphanesinin de olduğu bir bina olarak inşa edilmişti. İstanbul Rasathanesi’nin yanında küçük bir gözlemevi olarak adlandırılan bir bina daha inşa edilmişti. Muhtemelen bu binada gözlemevinin taşınabilen araç ve gereçleri bulundurulmaktaydı aşağıdaki şekilde bu küçük yapı ve içindeki çalışanları görülmektedir.

Takiyüddin’in çok sayıda gözlem aleti yaptığı, Alat-ı Rasadiye li Zic-i Şehinşahiye adlı eserde yer alan minyatürden anlaşılmaktadır.

Takiyüddin’in yirmiye yakın eseri çoğunlukla astronomi ile ilgilidir. Kitaplarının ikisinde III. Murat’ın çok meraklı olduğu güneş saatleri, su saatleri ve mekanik aletlerden söz etmektedir. “Reyhanetü’r Ruh fi Alel-Müsteviy’il-Sütuh” ve “Düsturü’t-Tercihli Kavaidü’t Tastih” adlı iki eseri harita yapımı ve kullanımı üzerinedir. Takiyüddin’in bu kitapları, Kitab-ı Bahriye’den sonra, haritacılık hakkında oldukça önemli teorik kaynaklar arasında sayılmaktadır. Gözlemevinin ömrü kısa sürmüş ve Ocak 1580’de yıktırılmıştır.

Ali Macar Reis ve Atlası

Ali Macar Reis XVI. yüzyılda yaşamış bir Osmanlı denizcisidir. Denizcilik biliminde üstün bilgilere sahip olan Ali Macar Reis, bilgilerini savaşçılık yeteneğiyle birleştirdiğinde Akdeniz’i kasıp kavuran cesur bir Osmanlı reisi olmuştur. Osmanlı kartografyasının öncülerinden biri olmuştur. II. Selim, Kıbrıs’ı fethetmek için levent reislerini göreve çağırdığında, Ali Macar Reis’te haritalarını saraya sunarak gönüllü Osmanlı Reis’i olmuştur. 1571 yılında İnebahtı Savaşı’nada katılmış ve yaralanmıştır.
Ali Macar Reis’in 1567 tarihli Atlas-ı Karadeniz ve Marmara Denizi, Doğu, Orta ve Batı Akdeniz, Atlantik kıyıları ve Britanya adaları, Ege ve Marmara Denizi ile Dünya Haritalarının yer aldığı yedi parçadan meydana gelmektedir. Dokuz ceylan derisi yaprak üzerine yapılmıştır. Ali Macar Reis ‘in imzasının yalnızca dördüncü parça olan Batı Akdeniz haritasında görünmesi, diğer haritaların daha sonra ilave edilmiş olabileceği ihtimalinin öne sürülmesine yol açmıştır. Bir başka ihtimale göre Atlas’ın İtalyan ve Katalan portolan tekniğine ve düzenine uyması dolayısıyla İtalyan portolan haritacılarınca hazırlanıp, yer adları ihmal edilmiş olarak Osmanlılara ulaştığı ve Ali Macar Reis’in noksan yazılarını tamamladığı ileri sürülmüştür.
Atlastaki resimleme tekniğinin Osmanlı resimleme tekniğine yabancı olmayan bir tarzı gösterdiği kesindir. Haritadan Turgut Reis, Sina Paşa, Piyale Paşa gibi büyük Türk denizcilerinin çarpıştıkları mahallerle ilgili dolaylı bilgiler elde edilmektedir. Ege Denizinin eski adı
olan Adalar Denizi’ndeki yer adları ve konumlandırma bakımından oldukça değerli bilgilerin bulunduğu Ali Macar Reis Atlası Osmanlı deniz haritalarının en çok ilgi çekenleri arasındadır.

Menemenli Mehmed Reis

Osmanlı deniz haritacılığında 16. Yüzyıl sonunda Menemenli Mehmed Reis tarafından yapılan aşağıdaki haritada, bu eşsiz harita, İtalya’nın Venedik kentindeki Correr Müzesinde bulunmaktadır. 1590 yılında bu deniz haritasında; Batı Anadolu kıyıları, Ege Denizi, Yunan Yarımadası yer alır. Türk haritacılık geleneğinin tipik örneklerindendir. Menemenli portolonunun en büyük özelliği, elimizde bulunan diğer harita ve atlaslar gibi Osmanlı Sarayı’na ya da makam sahibi kişilere sunulmadan günümüze ulaşmış tek örnek olmasıdır. Menemenli Mehmed Reis’e Ege havzasındaki seferlerinde uzun yıllar kılavuzluk ettiği açıkça anlaşılan harita, uzun yıllar kullanılmış olması dolayısıyla biraz yıpranmış, hatta sol alt yanından kopmuş durumdadır.

Harita, 81×56 cm. boyutlarında, 1:1200000 ölçeğinde olup, üzerinde yapımcısının kimliği ve yapım tarihi açıkça yazılıdır. Harita üzerinde yer alan Osmanlıca yazılar, denizcilerimizin terminolojisine tamamen uygundur. Menemenli’nin haritası, Ali Macar Reis Atlası’nın altıncı haritasına çok benzemekte, ancak dikkatle incelendiğinde çizimlerin modern haritalara daha yakın olduğu görülmektedir.

Kâtip Çelebi

Ünlü Türk bilginlerinden olan Kâtip Çelebi 1591 yılında İstanbul’da doğmuştur. Öğrenim çağına geldiğinde zamanın en büyük âlimlerinden dersler almıştır. Kadızade Mustafa, Kürt Abdullah, Mehmed Veli Efendi ders aldığı kişilerdendir. Arapça, Türkçe, Farsça (Acem) dillerinde şiirler yazacak ölçüde yeteneklidir. Fıkıh, Hadis, Tefsir ve Mantık gibi bilimleri de öğrenmekle beraber, Felemenkli olup doğu dillerinin öğrenimi için İstanbul’a gelen ve inceledikten sonra Müslümanlığı kabul eden bir kişiden matematik bilgileri, astronomi ve özellikle coğrafya öğrenmiştir. Arapça ve Farsçayı çok iyi bilen ve tarih, coğrafya, bibliyografya ve toplum bilimi alanlarında 27 yapıtı bulunan Kâtip Çelebi, Girit Seferi sırasında (1645-1646) haritaların nasıl yapıldığını öğrenmiştir.
Kâtip Çelebi tarih, coğrafya, astronomi, fıkıh, biyografi vb. alanlarda telif, tercüme ve derleme suretiyle birçok eser yazmıştır. Haritacılıkla ilgili başlıca eserleri;

1.Tuhfetul-kibar fi-esrafil-bihar

Girit seferi dolayısıyla 1645 yılında yazılmıştır. Bu eseriyle Osmanlılar’ın ilk devirlerinden eserin yazıldığı tarihe kadar kara ve denizde, tedbirsizlik ve hatalar yüzünden uğranılan başarısızlıklara ve görülen aksaklıklara çareler bulmayı amaçlamıştır. Eserde, dünya haritası, Akdeniz ve Karadeniz, Akdeniz’deki Osmanlı hâkimiyetindeki adalar ile Adriyatik denizi adalarını ve buradaki sahil memleketlerini gösteren 4 harita ve iki pusula bulunmaktadır.
Eser iki kısım ve hatimden meydana gelmektedir. Eserde önce, coğrafyanın önemi anlatılmıştır. Mora, Venedik, Arnavutluk ve diğer Akdeniz sahilindeki Avrupa memleketleri, özellikle Venedik dukalığı anlatılmış;
I. Kısımda, muhtelif kaynaklardan hareketle geçmişteki deniz fetihleri ve belli başlı derya kaptanlarının faaliyetleri anlatılmış;
II. kısımda, Tersane-i amire, donanma ve derya ile ilgili konular işlenmiş, kaptanlara 40 nasihatta bulunulmuştur.

2.Cihannüma

Kâtip Çelebi coğrafya eserlerinin eksiklerini tamamlamak ve derlemek düşüncesiyle 1648 yılında Cihannümayı yazmaya başlamıştır. Eser iki kısım olarak tasarlanmıştır. İlk kısımda denizleri, nehirleri ve adaları ikinci kısımda ise memleketleri önemli şehirleriyle birlikte dağ, yol ve nehir gibi ayrıntılarıyla vermeyi planlamıştır. Beş harita ve 75 sayfa olan bu eser 1648’de yazılmaya başlanarak dünyanın yuvarlaklığından, Japonya’dan Erzurum ve Irak’a kadar ülkelerin coğrafyasına kadar birçok coğrafi bilginin yanında bitki ve hayvanlar âlemini de anlatmaktadır. Bu kitap, İbrahim Müteferrika tarafından matbaanın İstanbul’da kurulmasından hemen sonra 1752’de basılmış ve çeşitli dillere çevrilmiştir.

3.Levami’un-nur fi-zulumati Atlas Minor

Cihanüma’nın telifi esnasında Atlas okyanusundaki adalarda eksiklikler olduğunu fark edince İslam coğrafyacılarıyla batı coğrafyacılarının eserlerini bir arada kullanmaya karar vermiş böylece eksiklikleri gidermeyi amaçlamıştır. Abraham Ortelius’un eserinden Mercator’un Atlas Minor’unu öğrenmiştir. Bu eserinde kıtalar hakkında kısa bilgiler vererek kıtaların haritalarını eklemiştir. Bu bilgiler verildikten sonra kuzey kutbundan başlayarak Avrupa’ya kadar memleketleri şehir, dağ, ve nehir gibi özellikleriyle anlatmıştır. Ayrıca şehirlerin coğrafi tasvirlerinin yanında idari durumlarından da bilgiler sunulmaktadır. Asya, Afrika ve Amerika kıtaları hakkında ayrıntılar sade olup Avrupa memleketleri daha ayrıntılı anlatılmıştır. Ayrıca Abraham Ortellius’un eserinden harita ve coğrafya alanında çalışma yapanların bibliyografyası alınarak kayıt altına alınmıştır.

4.Fezleketül Ahvalil Ahyar fi-ilmit-tarih vel-ahbar

Kitap üç fasıldan oluşmakta olup ilk fasılda tarih ilminden bahsedilerek Peygamberler, İslam öncesi ve sonrası hükümdarlar, Osmanlı Padişahları ve devlet düzeni, ikinci fasılda ise arz, iklimleri fersah ve mil ölçüleri yanında kavimler ve Arap kabilelerden bahsedilmiştir. Üçüncü fasılda ise takvimler, kıyamet alametleri, ahret ve alfabetik sırasıyla devletler anlatılmıştır.

5.Keşfüz-zunun an-esamil-kutub vel-funun

İslam coğrafyasında yazılmış hemen hemen her eseri alfabetik sırayla tanıtmaya çalışan büyük bir bibliyografi eseridir. Kâtip Çelebi bu eserinde İslam dünyasına ait yaklaşık 14.500 eser, 10.00 müellif ve 300 den fazla ilim dalını anlatmış ayrıca yazarların hayatından da bahsetmiştir.
Kâtip Çelebi uzun yıllar yaptığı araştırma ve incelemeler sayesinde derin bir bilgi birikimine sahip olmuştur. Araştırmaları sadece İslam dünyasıyla sınırlı kalmayıp batı kökenli eserleri de inceleyerek batıdaki keşifler ve ilerlemeleri de takip etmiştir. Kâtip Çelebi ilme olan düşkünlüğü ve üstün zekâsı ile XVII. Yüzyıl Osmanlı ilim hayatına damgasını vurmuştur.
Yararlanılan Kaynaklar
Gaye Bekiroğlu Keskin, Osmanlı İmparatorluğu’nda Haritacılık Ve Matrakçı Nasuh
Mahmut Ak, Osmanlı’nın Gezginleri
Abdurrahman Aygün, 1980, Türk Haritacılık Tarihi
Ali Kuzu, Takiyüddin Uzayı Çözen Bilim Adamı
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Gaye Bekiroğlu Keskin’a aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Osmanlıların Yıkılış Dönemi’nde Önemli Bir Aktör: Kamondo Ailesi, Tarihi Ve Devlet İle İlişkiler

Osmanlı topraklarında yaşayan Yahudiler Kanuni Sultan Süleyman döneminde İstanbul’da ve İmparatorluğu’nun her yerinde altın çağını yaşamışlardır. Daha sonra saray üzerindeki etkinliklerini Ermenilere kaptırmakla birlikte, parayla, dolayısıyla da devlet adamları ve kurumları ile ilişkileri daima devam etmiştir. Ancak Yahudi sarraflar için 1826’da yeniçeri ocağının kaldırılması büyük yıkım olmuştur. Bu tarihten itibaren yeniçeri ocağının tedarikçileri olan Carmona, Aciman, Zonana ve Gabay gibi İstanbul’un Yahudi zengin ailelerinin mallarına el konulmuş, ileri gelenleri idam ya da sınırdışı edilmişlerdir. İşte bu tarihlerden sonra artık saray içinde ve çevresinde etkin Yahudi sarraflara rastlamak da güçleşmiştir. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren İstanbul’da göze çarpan hemen hemen tek Yahudi sarraf/banker aile Kamondolar ise bu genellemenin dışında kalmışlardır. Bahsi geçen büyük zengin ailelerin Yahudi cemaati içindeki yerlerini kaybetmeleriyle beraber Kamondoların yükselişi de başlamıştır.
Yahudi sarraflar İstanbul başta olmak üzere İmparatorluğun her yerinde itibar kaybederken ve yerlerini Ermeni-Rum sarraf ve bankerlere terk ederken Kamondoların yükselişi oldukça ilginçtir. Diğerlerini saf dışı bırakırken onları Osmanlı padişah ve devlet adamlarının en yakını haline getiren sebep ve gücün ne olduğu büyük bir soru işaretidir. Bununla beraber, Kamondoları iktidar sahibi yapan gücün para olduğu düşünülürse ve para ilişkisinin padişah dahil en önemli bürokratlarla Kamondolar arasındaki ilişkinin belirleyici unsuru olduğu göz önünde bulundurulursa, ortaya tek bir cevap çıkmaktadır. O da, bu dönemde cemaatin artık fakirleşmeye başlaması ile beraber onlar kadar zengin başka bir Yahudi ailenin bulunmamasıdır. Oysa ki Kamondolar bu dönemde sahip oldukları Kamondo Bankası ile kendilerinden bahsettirmeye başlamışlardır.

Daha sonra da bahsedileceği üzere, Kamondo Bankası İstanbul’da sarraflıktan modern bankacılığa geçişin ilk temsilcisi olmuştur.

Aynı zamanda Osmanlı Bankası kurulana kadar Avrupa ile olan para alışverişindeki en büyük aktördür. En üst kademedeki bürokratlara açılan bol rakamlı krediler de buna eklendiğinde, böylesi sağlam bir parasal gücün Osmanlı yöneticilerinden uzak tutulmasının pek de akıl kârı olmadığı sonucu ortaya çıkmaktadır. Ayrıca padişah ve sarayla sıkı borç ilişkileri bulunan Carmona, Gabay, Zonana gibi önemli Yahudi sarraf ailelerin tasfiye sebebi her ne kadar yeniçeri ocağı ile olan bağlantıları olarak gösterilmişse de, verilen cezanın sonuçları başka bir amacı da ortaya çıkarmaktadır. Zira Bohor Carmona’nın idamı, Zonanaların sınır dışı edilmeleri ve mallarına el konulması, bu zengin ailelere olan borçları da silmiştir. Yani iktidar bir taşla iki kuş vurmuştur. Bu dönemde Kamondoların henüz saray ve bürokratlar ile derin borç ilişkisinin olmayışı, tasfiye edilen ailelerden ayrı tutulmasının bir başka sebebini oluşturmaktadır.
Osmanlı padişahları ve bürokratları Kamondoların parasal gücünü kullanırken, onlar da bu vasıtayla yakınlık kurdukları yöneticilerin iktidar gücünü kullanmışlardır. Yabancıların toprak ve mülk sahibi olmalarına izin verilmediği bir dönemde onlara mahsus çıkarılan fermanlar bunun bir örneğidir. Yine yangın gibi afetlerde çaresiz kalan Yahudi cemaatine arcılık ederek büyük yardımlar sağlamak, Trablusgarp, Safed gibi daha pek çok yerde yerli halk tarafından hor görülen Yahudilere devlet tarafından himaye gösterilmesini sağlamak yöneticilerin iktidar gücüyle olmuştur. Özellikle 1826’dan sonra İstanbul’da kök salmış ve adından asırlarca bahsettirmiş hemen hemen tek Yahudi aile olan Kamondoların kökeni İspanya’ya kadar uzanmaktadır. 1492’de Katolik kral ve kraliçenin Hıristiyanlar dışında kalan Müslüman ve Musevilerin İspanya’yı terk etmesine yönelik verdikleri karar, tıpkı diğerleri gibi Kamondoların ataları için de yeni bir başlangıç olmuştur. Bu konuda kesin bilgiler vermek güç olmakla birlikte, İspanya’dan İtalya’ya, Venedik’e gelip yerleştikleri, oradan da 17. yüzyıl ortalarında İstanbul’a geldikleri bilinmektedir.

Kamondo adı “Ca’Mondo” yani yerel lehçede “dünyanın evi” anlamına gelmektedir ve büyük olasılıkla da Kamondoların Musevilikle alakası olmayan bu ismi, bir kasaba ya da yerleşim yerinden almış oldukları tahmin edilmektedir.

18. yüzyılın ikinci yarısında İstanbul’da bulunan aile üyeleri Venedik, Trieste ve Viyana ile ticaret yaparken ve hızlı bir yükseliş içinde görülmektedir. Ailenin İstanbul’da varlığı tespit edilebilen ilk üyesi Hayim’dir. Hayim Fransa, Avusturya ve İngiltere konsolosluklarının koruması altında beratlı bir tüccar olarak Kamondo servetinin temellerini atmıştır. Sahip olduğu koruma hakkı ona hem ticari konularda bazı imtiyazlar vermiş, hem de belki de onun ve ailesinin hayatta kalmasına büyük ölçüde yardımcı olmuştur. Nitekim 1782 yılında tam olarak bilinemeyen bir sebepten dolayı, Osmanlı padişahı tarafından ülkeyi terk etmesi için kendisine yirmi dört saat süre tanındığında Hayim Kamondo bu kez ailesi ile birlikte soluğu Trieste’de almıştır. Bu yolculukta yanında karısı Sinyora ve çocukları da bulunmaktadır.

1784 yılında nihayet Papa’nın temsilcisi Baron Rathkeal’in çabaları ile Abraham İstanbul’a dönüp işlerine kaldıkları yerden devam etmeyi başarmıştır. Sürgünden sonra ailenin İstanbul’daki mal varlığına devlet tarafından el konulmadığı için pek de zor bir durumla karşılaşmamışlardır. Sürgün dönüşünde İstanbul’da Kamondo hanedanını kuran kişi Abraham Kamondo’dur. Abraham’ın doğum tarihi tam olarak bilinememekle birlikte 1780 veya 1781 yılı üzerinde en çok birleşilen tarihtir. İstanbul’da doğduğunda, aile muhteşem yaşantısına ve servetine henüz sahip değildir. Sarraflık ve bankerlik kavramları ile daha bütünleşmemiş ama ortanın üzerindeki zenginliği ile Kamondo ailesi bu yıllarda yeni yeni camiada kendini göstermeye başlamıştır.

Kamondo fertlerinin İtalya ve Avusturya ile olan ticari bağları Abraham Kamondo’nun kısa zamanda Osmanlı İmparatorluğu içindeki elit Yahudi çevrelere entegrasyonunu sağlamıştır.

Franko adı verilen ve kökleri Toskano’nun Livorno limanından gelmiş ve çoğunlukla Selanik, İstanbul, İzmir, Halep ve Kahire’de yerleşmiş olan bu elit kesime kısa sürede Kamondolar da dahil olmuşlardır. Allatini, Modiano, Fernandez, Morpurgo, Fua gibi franko ailelerle sıkı bağlar kurmuş olan Abraham, Kamondo ailesini kısa süre içinde bu kesimin lideri haline getirmeyi başarmıştır. Abraham Kamondo aslında yalnız değildir. Ağabeyi Isaac 1832’de ansızın ölene kadar çoğu işi o idare etmiştir. Isaac’ın herhangi bir varis bırakmaksızın vefatı, Abraham’ı ailenin tek temsilcisi durumuna getirmiş ve özellikle 1840’lardan itibaren finans dünyasına adını yazdırmıştır.
Abraham Kamondo 1804’de Hayim Sabetay Yuda’nın kızı Clara Levy ile evlenmiş ve Raphael adında bir de çocukları olmuştur. Ancak Raphael 1866 yılında 56 yaşındayken ölmüştür. Abraham Kamondo’nun başka çocuğu olmadığından, Raphael’den sonra serveti büyütme görevini çocukları Abraham Behor ve Nissim üstlenmişlerdir. Büyükbaba Abraham Kamondo ölene kadar torunlarına işlerin yürütülmesinde öncülük etmeye devam etmiştir. Hatta ilerlemiş yaşına rağmen işlerin idaresinden elini çekmediği ve torunları ile birlikte hareket ettiği için çoğu zaman büyükbaba Abraham ile torun Abraham Behor isimleri karıştırılmıştır. Abraham Kamondo önemli bürokratların özel bankeri olarak tanınmışken, “Isaac Kamondo ve Şürekası” adıyla devam etmiş olan şirketi de Osmanlı imparatorluğu içindeki her türlü ekonomik girişimin ya öncüsü ya da katılımcısı olmuştur. Aşağıda da bahsedileceği üzere sayısız ekonomik kurum ve kuruluşun içinde yer almıştır.

Abraham Kamondo İstanbul’un belediyecilik faaliyetlerinde de üzerine düşen görevi yapmış, diğer yandan da Yahudi cemaatinin önderliğine soyunmuştur.

Böylece aile “Doğunun Rothschildleri” olarak adlandırılmayı bu sayede hak etmiştir. Tıpkı diğer frankolar gibi Venedik’e kökleri ile bağlı olan Kamondolar, Venedik Avusturya’nın elinde bulunduğu sürece Avusturya tabiyetinde yer alırken, Venedik’in İtalya’ya geçmesiyle birlikte İtalyan vatandaşlığına geçmişlerdir. İtalya siyasi birliğinin sağlanmasında kral Victor Emanuel II’ye destek vermiş, Avusturya-İtalya savaşında dul ve yetimlere büyük yardımlarda bulunmuş ve İstanbul’daki İtalyan Okuluna büyük bağışlarda bulunmak suretiyle sadık bir İtalyan vatandaşı olduğunu göstermiştir. Elbette bu çabaları boşuna gitmemiş ve İtalya Kralı 28 Nisan 1867’de Abraham Kamondo’ya ailenin en büyük oğluna geçebilmek imtiyazı ile kont ünvanını vermiştir.
1869 yazında yaşlı büyük baba Abraham Kamondo dahil, Kamondo ailesinin İstanbul’u terk etmeleri ilk bakışta oldukça ilginç gelmektedir. Aslında Kamondo adı imparatorluğun her yanında saygıyla anılırken ve servet üstüne servet katılırken ortaya çıkan göçün tek bir nedeni vardır, o da Kamondo adının bir marka olarak korunma ve daha fazla geliştirilme arzusudur. Nitekim 1860’lardan itibaren kurulan yeni banka ve şirketlerle beraber yerli Rum bankerlerle ortaklık yapan Avrupalı bankerler Kamondoların yerini almaya başlamışlardır. Dünyanın en önemli finansal merkezlerinden biri olan Paris’e yerleşmek, Avrupa ve Paris’in ünlü bankerleri ile birlikte çalışmak ve iş yapmak, yerlerini almaya başlayan Rum bankerlerle rekabette büyük ölçüde avantaj sağlayacaktır.

Bu niyetlerle Paris’e yerleşen Kamondo ailesinin bir ayağı bu nedenle daima İstanbul’da kalmaya devam etmiştir.

Şirketle birlikte büyük miktardaki mal varlığı, hanlar, arsalar, evler, apartmanlar İstanbul’da Kamondoların hala var olduklarının en büyük kanıtları olarak kalmışlardır. Büyük baba Kamondo’nun 1873’de ölümüyle cenazesinin İstanbul’a getirilerek Hasköy mezarlığına defnedilişi sırasında düzenlenen görkemli cenaze töreni de Kamondoların İstanbul’dan kopmadıklarının bir başka göstergesidir. Paris’e yerleşme kararının sahipleri olan Abraham Behor ve Nissim Kamondo büyük babalarının ölümünden sonra da şehirle ve finans çevreleri ile bağlantısını sürdürmüşlerse bile, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı sinyalleri yavaş yavaş verilmeye başlanmıştır.

Bundan sonra bir yandan Paris’in ekonomik ve sosyal dünyası içine yerleşmeye çalışan Kamondolar, diğer taraftan da İstanbul’daki şirketin idaresini ve yeni yatırımlarını Paris’le İstanbul arasında gidip gelen mektuplarla sağlamaya çalışmışlardır. İlk etapta Paris’teki dünyaca ünlü bankerlerle sıkı samimiyet ve iş ortaklıkları kurmak suretiyle şık bir Paris sayfası oluşturulurken, İstanbul’daki ekonomik aktiviteler de hız kesmemiştir. Zamanla Paris’e gidiş amacına ulaşılma yolunda elde edilen zaferlerle beraber, Paris ve İstanbul arasında kurulan denge de İstanbul aleyhine bozulmaya başlamıştır. Abraham ve Nissim’in ölümünden sonra ağırlık tamamen Paris’e kaymıştır. Abraham Behor ve Nissim her ne kadar Paris aristokrasisi içinde artık İstanbul’daki Osmanlı yaşantısından uzaklaşmışlarsa da, zaman zaman Monceau’daki büyük malikanelerinin bahçesinde başlarında fesleriyle görülmeleri en azından gönül bağlarının henüz kopmadığını göstermiştir.

Abraham Behor ve Nissim Kamondo aslında büyükbaba Kamondo’nun yolundan ilerleyen son aile üyeleri olmuşlardır.

Şubat 1889’da Nissim Kamondo ve 13 Aralık 1889’da da Abraham Behor’un ölümünden sonra Kamondoların İstanbul ile olan bağı kesilirken, Nissim ve Abraham Behor’un çocukları daha çok Paris aristokrasisi içinde yerleşmeye gayret etmişlerdir. İki kuzen Isaac ve Moise bankerlik konusunda pek de hevesli davranmamışlardır. Abraham Behor Kamondo’nun oğlu Isaac, babasının ölümünden sonra ilk olarak İstanbul’daki işlere bir çeki düzen vermeyi ve işlerin alanını daraltmayı hedeflemiştir. Nitekim İstanbul ona artık ağır gelmektedir. Paris’ten binlerce kilometre uzaktaki bu şehirde otorite kurmayı başaramamış olması, onu serveti büyütme değil, muhafaza etme amacına yönlendirmiştir.
Isaac Kamondo 1891 yılında Osmanlı Devleti’nin Paris başşehbenderinin ölümü üzerine bu göreve tayin edilmiş ve bu onur verici görevi büyük bir hevesle ve sevinçle kabul etmiştir. Ancak 1895 yılında yine Osmanlı Hükümeti tarafından bu görevinden azledilmiştir. Görevden alınma sebebi, Osmanlı Devleti’ndeki gayrımenkullerle ilgili olarak önce İstanbul’da başlayıp sonra İtalya’da devam eden davada, avukatının Osmanlı kanunları ve halifenin aleyhinde sözler sarfetmiş olmasıdır. Isaac her ne kadar avukatının yaptığı savunmadan ve kullandığı kelimelerden daha önce bir malumatı olmadığını söyleyerek kendini aklamaya çalışmışsa da, bu çabaları hükümetçe kabul görmemiştir. Isaac’ın İstanbul’daki finans işlerine soğuk bakışı 1894 yılında ilk sonucu vermiştir. Kamondo Bankası’nın işleri tasfiye edilmiş, şirketin bundan sonra yalnızca mülklerin idaresi ile ilgilenmeye devam etmesi kararı alınmıştır. Güzel sanatlar ve müziğe karşı büyük ilgi duyan Isaac Komondo hiç evlenmemiş ve 1911 yılında öldükten sonra ardında bir mirasçı bırakmamıştır.

Nissim Kamondo’nun oğlu Moise Kamondo da tıpkı kuzeni Isaac gibi, İstanbul’daki işleri minumum düzeye indirmek düşüncesiyle hareket etmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu içindeki gayrımenkullerin idaresini “bitmek tükenmek bilmeyen bir dert” olarak nitelendirmiştir. Moise, oğlu Nissim’i kaybettikten sonra 1919’da İstanbul’da bulunan şirketteki tüm menfaatlerinin ve gayrımenkullerinin tasfiyesi kararını almıştır. Moise Kamondo’nun oğlu Nissim Birinci Dünya Savaşında Fransız ordusuna gönüllü olarak katılmış ve 5 Eylül 1917’de hava pilotu görevindeyken bir hava saldırısında hayatını kaybetmiştir. Moise 1935’de öldüğünde Kamondo ailesinden geriye sadece kızı Beatrice ve onun çocukları Fanny ile Bertrand kalmıştır. Ancak onlar da ailenin adını sürdürememişler, 1942 yılında Nazi askerlerince Drancy toplama kampına getirilen Beatrice ve çocukları 1944 yılında kampta öldürülmüşlerdir.
Bir asırdan fazla bir süreye büyük bir şöhret ve servet sığdırmış olan Kamondo ailesi böylece yok olup gitmiştir. Ancak Moise Kamondo’nun çabalarıyla hem babası Nissim Kamondo, hem de genç yaşta kaybetmiş olduğu oğlu Nissim Kamondo’nun hatırası için Paris’te Monceau sokağındaki ev ölümünden sonra bir müzeye çevrilmiştir. “Nissim de Camondo Müzesi” içindeki tüm eşya ve muhteviyatı ile halen Kamondoların yaşamını anlatmaya devam etmektedir.

Kamondoların Devlet İle İlişkileri

Büyükbaba Abraham Kamondo ve torunları Abraham Behor ile Nissim’in Kamondo hanedanının başında olduğu dönemlerde Osmanlı padişahları ve bürokratları ile olan yakın ilişkileri bilinmektedir. Kamondoların devlet içindeki konumları dikkate alındığında böylesi bir ilişki oldukça doğal görünmektedir. Osmanlı Devlet adamları ile Kamondoların bağlantısı iki şekilde olmuştur. Bunlardan biri Kamondo Bankası ve devlet arasındaki resmi ekonomik ilişkiler şeklinde, ikincisi de sarraf veya banker kimliği ile Kamondoların bürokratlarla şahsi olarak kurdukları ilişkiler şeklinde kendini göstermiştir.
Sarraf Abraham Kamondo’nun Osmanlı Devleti’nin padişahları ve bürokratları ile olan şahsi ilişkileri hep üst düzeyde olmuştur. Herşeyden önce Kamondolar İstanbul’da aktif oldukları dönem içinde Abdülmecid, Abdülaziz, V. Murat ve II. Abdülhamid olmak üzere dört padişah görmüşlerdir. Gerek büyük baba Kamondo gerekse de torunları Osmanlı yöneticilerine karşı daima dikkatli davranmışlar, padişah ve devlete olan sadakat ve bağlılıklarını sık sık dile getirmişlerdir. Padişah değişiklikleri onlar için çok fazla bir ehemmiyet taşımamıştır, onlar için mevcut ilişkilerin devamı her şeyden önce gelmiştir. Ancak bununla beraber Abdülaziz’in tahttan indirilmesi ile birlikte başa geçen V. Murat’la ilgili memnuniyetlerinin daha bir başka olduğu da söylenebilir. Nitekim diğerleriyle ilgili bir cülus tebriğine rastlanmazken, tahta geçtiği daha ilk gün V. Murat’a duydukları memnuniyeti ve tebriklerini sunmayı bir borç olarak görmüşlerdir.

Elbette ki karşılıklı istekler de padişahlar ve diğer yöneticilerle olan yakınlığın bir parçasını oluşturmuştur.

Örneğin Kamondo’nun padişah Abdülmecid’den Bükreş’te bulunan akrabası Halfon’un “haline göre uygun bir hizmette kullanılması” için rahatlıkla ricada bulunabildiği ve ricasının hiçbir şekilde geri çevrilmediği görülmektedir. Padişah Abdülaziz döneminde de benzer isteklerle karşılıklı iyi ilişkiler devam etmiştir. Bunlardan birinde Kamondo bu kez Mösyö Joseph için aracılık rolünü üstlenmiştir. Fransa’nın mücevherat ticaretiyle uğraşan en büyük şirketlerinden birinin müdürü ve aynı zamanda İspanya kraliçesinin kuyumcusu olan Mösyö Joseph, padişahın kuyumculuğu işini almak istemektedir. “..işbu ünvanın kendilerine itası hususuna müsaade verileceği ümidinde” olan Kamondo’nun bu isteğinin de olumlu bir karşılık gördüğünü tahmin etmek hiç de güç değildir.
Nitekim her an ihtiyaç duyulabilecek olan acil para ihtiyacının karşılanması için Kamondo’dan olumlu cevap alabilmek için gönlünü hoş tutmak gerekmektedir. Ricalarının hüsn-ü kabul görmesinden cesaret alan Kamondo için artık bu küçük istekler olağan hale gelmiştir. Zira bulunduğu memuriyette gayretli çalışmaları yöneticilerin dikkatini çekmemiş olan Maskil Efendi’nin “daha büyücek” bir işte çalıştırılması gerektiğini takdir eden kişi yine o olmuştur. Avusturyalı büyük yük taşıma şirketi olan Lloyd Kumpanyası’nın Osmanlı Devleti ticaretinin ilerlemesine yaptığı büyük katkılar da Kont Kamondo’nun dikkatini çekmiş ve kumpanyanın direktörüne tebdilen bir mecidiye nişanı verilmesi için hükümetten ricada bulunmuştur. Kamondo ticaretinin de taşımacılığında büyük rol oynuyor olsa gerek ki, Kont Kamondo daha üst rütbeden bir nişanın verilmesi konusunda oldukça ısrarlı davranmıştır.

Tanzimat ve Islahat Fermanlarının ilanından sonra girişilen ıslahat hareketleri için gerekli finansmanın sağlanmasında Kamondolar çok büyük çaba sarfetmişlerdir.

Bu fermanın getirileri en çok gayrımüslimleri ilgilendirdiğinden, Yahudi cemaatinin de bundan üzerine düşeni alması fakir ve cahil cemaatin gelişmesine çok büyük bir katkıda bulunacağından, Kamondolar bu tür reform hareketlerine oldukça sıcak bakmışlardır. Hatta Tanzimat Fermanı ile gayrımüslimlerin fes giymesine müsaade edilmesinden sonra, Abraham Kamondo’nun Yahudi milli kıyafetleri üzerine fes takarak yaptırdığı resim bu reformları ne derecede benimsediğine önemli bir örnek olarak gösterilebilir.
Tanzimat Dönemi’nin önemli isimleri olan Reşid, Ali ve Fuad Paşalar ile Kamondolar arasında çok sıkı bir samimiyet bulunmaktadır. Özellikle büyük baba Abraham Kamondo’nun Reşid Paşa’nın hem çok yakın dostu hem de özel sarrafı olduğu Kamondolarla ilgili yazılmış tüm kaynaklarda belirtilmektedir. Yine Reşid Paşa’nın halefleri olan Ali ve Fuad Paşalar döneminde de aynı samimiyet eksiksiz olarak devam etmiştir. Abraham Kamondo, Kırım Savaşı ve Islahat Fermanının ilanı sırasında sadrazam olan Ali Paşa ve bu sırada hariciye nazırı olan Fuad Paşa ile gayrımüslimlere yönelik ıslahatlar fikri üzerinde de memnuniyetle hemfikir olmuştur. Sarraf Abraham Kamondo Fuad Paşa’nın da özel sarraflığını yapmıştır. Akşam gazetesinin 10 Aralık 1934 tarihli nüshasında Süleyman Kani İrtem tarafından kaleme alınmış olan “Eski Vezir ve Sarraf” başlıklı yazıda bu ilişkinin rakamsal ifadelerine yer verilmiştir. 1865 yılında Ticaret ve Nafia bakanı olan Kabuli Paşa’nın arşivinde yer alan beş adet tahvil Fuad Paşa’nın Kamondo’dan almış olduğu külliyetli miktardaki borçları göstermektedir.

1855 tarihini taşıyan ilk tahvilde 23.181 kuruş ve aynı tarihi taşıyan ikincisinde de 30.000 kuruşluk kredi hesapları yer almaktadır.

İlk tahvildeki kredi faizsiz olmakla birlikte, ikincisinde, bir kese 500 kuruş hesabıyla, kese başına 5 kuruş faiz belirlenmiştir. 30 Mart 1860 tarihli üçüncü tahvilde rakam ve buna bağlı olarak faiz oranı da yükselmiş, 50.000 kuruşluk kredi için % 12 faiz hesabı yapılmıştır. Dördüncü ve beşinci tahvillerde ise kredi limiti daha da yükselmiştir. Ocak 1859’da Kamondo’dan alınan meblağ 83.624 kuruş iken Ekim 1859’da 150.000 kuruşa kadar çıkmıştır.

Kamondoların kişisel para alışverişi içinde olduğu bürokratlardan birisi de Selanik’teki Yahudi bankerlerle sıkı ilişkilerinden bahsedilmiş olan Sadık Paşa’dır. Sadık Paşa’nın Aydın vilayeti valiliği esnasında Kamondo Bankası’ndan kendisine gönderilmiş olan hesap pusulaları bu finansal bağlantının dökümünü vermektedir. 23 Kasım 1870’de Fernandez imzası ile Kamondo Bankası adına Sadık Paşa’ya yazılan mektupta, bankanın hesaplarının yıl sonu kapanışının uzun sürmesinden dolayı, bankada olan hesabının yeniden düzenlenmesi için kendisinden bazı makbuzlar istenmektedir.
Buradan Sadık Paşa’nın Kamondolara kazandırdığı tapu vasıtasıyla borç hesabında bazı indirimlere gidildiği anlaşılabilir. Bu çağrı üzerine paşanın İstanbul’daki adamı Astur Efendi iki kez gitmişse de çeşitli sebeplerle görüşme yapılamamış ve yıl sonu kapanışının gecikmesini önlemek için hesap yeniden banka görevlilerince düzenlenmiştir. 22 Aralık 1870’de paşaya yazılan ikinci mektupta bununla ilgili bilgi verilmiştir. Yeni düzenleme ile bilançosu 621.50 lira olarak kapatılan cari hesabın kendisi istediği takdirde tekrar teyit edilebileceği ve ister doğrudan, isterse de o şehirdeki temsilci aracılığı ile senetlerin takasının yapılabileceği belirtilmiştir. Ayrıca hesap özetinin bir pusulası da paşaya gönderilmiştir.
Yararlanılan Kaynaklar
Nurdan İpek, Selanik Ve İstanbul’da Seçkin Yahudi Bankerler (1850-1908)
Berke Metin, Selanik Bankası’ndan İnterbank’a 110 Yıllık Mazi
Niyazi Berkes, 100 Soruda Türkiye İktisat Tarihi: Osmanlı Ekonomik Tarihinin Temelleri
Edhem Eldem, Osmanlı Bankası Tarihi
Azmi Fertekligil, Türkiye’de Borsanın Tarihçesi
Kemal Karpat, Osmanlı Nüfusu: 1830-1914
Emine Kıray, Osmanlı’da Ekonomik Yapı Ve Dış Borçlar

*Bu çalışmanın tüm hakları, Nurdan İpek’e aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Tarihsel Süreçte Kehanetler ve Kahinlik Mesleği

İnsanoğlunun hayatta kalma mücadelesine avcılık ve toplayıcılık yaparak devam ettiği çağlarda yaşam tarzı günlük yemeği bir şekilde elde etmek ve bir sonraki gün için yeterli enerjiyi sağlamak ekseninde ilerlemekteydi. Kaçmak, kovalamak ve barınmak gibi faaliyetler şeklinde devam eden günlük hayat, alet edevat kullanımı ve sonrasında gelen yerleşik hayata geçiş ile bu toplulukların dikkatlerini farklı mecralara çevirmelerini sağlamıştı. Yavaş yavaş sosyal hayata geçiş yapan insanoğlu bireylerarası iletişimin ivme kazandığı dönemlerden itibaren etrafında cereyan eden olaylara daha geniş bir perspektiften bakmaya başladı. Daha öncesinde hiçbir şekilde kontrol edemeyeceğini düşündüğü doğa olaylarına karşı harekete geçme isteği buna örnek olarak verilebilir. Müdahale edemedikleri bu olayları önceden bilmenin ona sağlayacağı yararı fark eden insanoğlu kendince geliştirdiği tekniklerle geleceği okuma macerasına atlamış ve çağlar boyunca farklı yollarla bu uğraşa devam etmiştir. Bu sebeple kâhinlik ve gelecekten haber verme olgusu toplum içindeki popülaritesini korumuştur.
İnsanoğlunun geleceği öğrenme yahut tahmin etme çabalarının temelinin gökyüzü incelemeleri ve takvim oluşturma çabaları olduğunu bilmekteyiz; Günümüzden 40.000 yıl öncesinde başlayan Geç Paleolitik Çağda insanın Ay gözlemleri yaparak, bunları hayvan kemikleri üzerine kaydettiği tespit edilmiştir. Ele geçen bulgular Neolitik Çağ insanının gökyüzünü, özellikle de Güneş’in ve Ay’ın hareketlerini gözlemlediğini göstermektedir. Bu tür kayıtların ilk örneklerinden biri, günümüzden 15.000 yıl öncesine tarihlenip, Ukrayna’da mamut boynuzu üzerine kazınmış halde bulunmuş olan, dolunay ve yeniayın sıra ve aralıklarını gösteren buluntulardır. Bu buluntular bugün, insanın tuttuğu en eski ay evresi kayıtları olarak kabul edilmektedir. Bu kayıtlar sürekli bir gelenek oluşturmadığı için, Paleolitik Çağ insanının takvimi olarak yorumlanamasa da insanın doğa olaylarını gözlemleyerek kaydetmesi geleneğinin öncülerindendir.
İnsanların daha fazlasını bilebilme isteklerini kendi yöntemleriyle karşılamaya çalışan kâhinler sezgi yoluyla veya bazı materyaller kullanarak geleceği görebildikleri iddiasındaydılar. Bazı bilim insanları ise bilimsel gerçekliklerden hareketle başladıkları varsayımları kehanette bulunma noktasına taşımaktaydılar. Örneğin filozof, ekonomist ve yazar A.A. Bogdanov (Ö:1928) Kızıl Yıldız adlı romanında (1908) eksi madde adını verdiği antimaddenin keşfi hakkında kehanette bulunuyordu. Ayrıca atomun parçalanmasıyla çalışacak olan atom motorlarını, kompüterlerin kullanımından doğacak olan bilimsel ve teknik bir devrimi ve sentetik maddelerin ortaya çıkışını önceden görüyordu.
Sosyal statü anlamında içinde yaşadıkları toplumların ait oldukları dini ve kültürel değerlerine paralel olarak yükselen kâhinler, öngörüleri için astronomik olayları analiz etme, yüz hatlarını inceleme, el çizgilerine bakma gibi yöntemler kullanmaktaydılar. Bunlarla beraber zar, bakla, kum, kemik, kâğıt, kahve ve çok eski zamanlarda hayvan bağırsağı da onların öngörüleri için kullandıkları materyallerdendi. “Babil’de çocukların doğum ayları ve özürlü doğumlara göre yapılan yorumlar, tıbbi belirtiler, insan fizyonomisi ve hayvan davranışları için rüya ve takvim falı ile astroloji teknikleri kullanılıyordu. Mezopotamyalılar göğün yazıları olan yıldızları, eski Yunan’lar kuşların uçuş tarzlarını inceleyen Mantist ismindeki rahip yardımcılarını bu amaç için kullanırken, eski Roma’lılar da kuş falları vasıtası ile gelecekten ve tanrıların isteklerinden haberdar olmaya çalışıyorlardı. Eski Çinliler’de de fal ve kehanet uzun bir geçmişe sahipti. Şang hanedanı zamanından itibaren bu ülkede devlete ait işlerde verilecek kararı belirlemek amacıyla koyun, öküz kemikleri, kaplumbağa kabuğu ile tabiat ruhları ve atalara danışma şeklinde fala bakılırdı”. Bazı ritüellerde kurban edilen hayvanın belli iç organlarına bakılır, ateş yakılır, bu ateşin ve ondan çıkan dumanın oluşturduğu şekillere göre henüz vuku bulmamış olaylar tahmin edilmeye çalışılırdı. Bundan farklı şekilde su kullanılarak da bazı öngörülerde bulunulur, etrafında ateş yanan bir tasa bakılıp alevlerin suyun üstünde oluşturduğu yansımalara göre gelecek hakkında yorumlar yapılırdı. Bu alev yansımalarının sadece hamile olan kadınlar veya ergenlik döneminde olan gençler tarafından görülebilecekleri düşünülürdü. Ayrıca rüzgârın suda oluşturduğu dalgalara bakılarak da kâhinlik yapılmaktaydı.

Bir diğer kâhinlik şeklide yılanın yeni doğan bir çocuğu ısırıp ısırmadığına bakılır, yılan ona zarar vermezse çocuğun meşru annesinin kehanete başvurulan konuda masum olduğuna kanaat getirilirdi. Başka bir geleceği
görme ritüelinde kemiklerin ve zarların üzerine harfler yazılır sonra rasgele atılan zar ve kemiklerde çıkan harflere göre danışanın sorularına yanıt aranırdı. Kişinin ismine göre yapılmaya çalışılan bir kehanette her harfin karşılığı olarak bir sayı verilir çıkan sonuca göre değerlendirmeler yapılırdı. Bu tekniklerden farklı olarak diğer âlemlerden ruhsal varlıklara danışarak yapılan kehanetler de mevcuttu. Gerçek olduğu düşünülen kehanetlerde kullanılan eşyanın sadece odaklanmayı sağladığı, o sırada asıl olanın ise ruhani varlıklardan alınan yardımlar olduğu bu kişiler tarafından söylenegelmiştir. Sadece herhangi bir cisme bakıp onun aldığı şekil ve durumuna göre yorum yaparak kehanette bulunmanın onlar tarafından çok güvenilir bir yöntem olarak kabul edilmediği açıktır. Kehanetlerde bulunma eylemi kâhinler tarafından kendilerine doğuştan verilen bir yetenek olarak aktarılsa da eğitim bu mesleğin önemli ayaklarından birini oluşturmakta idi. Çok eski çağlardan bu yana kâhinlerin eğitildiği birçok mekân keşfedilmiş, yapılan çalışmalarla bu yerlerin rastgele belirlenmediği ortaya çıkmıştır. Ulaşım bakımından sapa yerlerde olan bu merkezlerden bazıları, Mısır’ın kuzeyinde olan Canopus’taki Serapeum mabedidir. Bu mabetle ilgili bilgiler oranın bir kehanet merkezi olduğunu kesin olarak ortaya koymaktadır. Yine Dodona, Omfalos, Thera, Apollon, Gata Burno, El Mara, Triton Gölü bu kehanet merkezlerindendir. Bu yerlerin birbirlerine 1 derece enlem uzaklığında olmaları da yine rastgele kurulmadıklarına işarettir.
Tarih öncesi devirleri de içine alan çok geniş bir zaman diliminde geçerli olan kâhinlik kavramı ile İslâm kültüründeki müneccimliğin birbirlerinden ayrıldıkları temel nokta müneccimliğin bilimsel temeller üzerine kurulu olmasıdır. Bu temelin dayanak noktası astronomi bilimine müracaatın zarureti idi. Bu bilim Müslümanların dini hayatında önem taşıyan bilgilere ulaşılması, mesela namaz vakitlerinin belirlenmesi, Ramazan ayının başlangıcının tespiti ve hac ibadetinin ifası açısından önem taşımaktaydı. Çin, Mezopotamya, Eski Yunan, Mısır gibi köklü uygarlıkların tarımsal faaliyetler ve hava tahminleri gibi konularda başlattığı astronomi atılımları zaman içerisinde gök cisimlerinin konumlarının belli bir disiplin çerçevesinde incelenmesiyle yoluna devam etmiştir. Hiparkos’un milattan 4O Yıl önce Güneş ile Ay’ın hareket takvimini gösteren zîci bunun örneklerindendir. Ancak kendisinden önce gelenlerin usulüne uymadığı, başka yıldızların hareket takvimini vermediği gibi pek çok gözlem yanlışını da ihtiva eden bu zîc 285 yıl kullanıldıktan sonra İskenderiyeli Batlamyus M.S. 120 Yılında yıldızların hareketlerini gözleyerek yeni bir zîc yazdı.
İlk zamanlarda yalnızca kralların ve yüksek mevkideki yöneticilerin hizmetinde elitist bir disiplin olarak ortaya çıkan astroloji gerek tarımsal faaliyet hesaplamalarındaki tartışılmaz işlevi gerekse iklimsel olayların önceden tahmininin getirdiği konfor sayesinde gitgide daha geniş kesimler tarafından kullanılmaya başladı. Bahsi geçen
kültürler gibi Arap toplumu da yıldızlar ilmine eski çağlardan beri ilgi duymaktaydı. İslam öncesi dönemde Yunan medeniyeti ile temas halinde olan Araplar birçok Latince eseri kendi dillerine çevirmiş ve Arap astrolojisi bu eserler üzerine bina edilip müneccimlik ilmi ortaya konmuştur. Ortaçağa gelindiğinde farklı bir bilim dalının kahinlikle birlikte zikredildiğini görmekteyiz. Artan madencilik faaliyetleriyle beraber elde edilen malzemelerin çeşitliliği bu madenlerin birbirlerini dönüştürmede kullanılma çabalarını da beraberinde getirmiştir. İşte simyacılık faaliyetleri bu çalışmaların sonucunda ortaya çıkmış ve elde ettiği şaşırtıcı sonuçlarla günden güne popülaritesini artırmıştır. Kehanetlerde bulunan insanların diğerlerini etkilemek için kullandıkları ateş, duman gibi simya ile elde edilen görsel malzemeler toplum tarafından onların mucizesi olarak nitelendirilmiş ve kâhinlerin ünlerinin artırmalarını sağlamıştır. Ortaçağın, şüphesiz en tanınmış kâhinlerinden biri Nostradamus’tur. Onu eğiten dedesinin ilgi alanı aslında astronomi yani gökyüzü, yıldızlar ve hareketleridir.
Kendisi aslen Fransız bir doktor olan Nostradamus bu dönemde insanlarca bir dizi kehanette bulunduğu düşünülen bir eser bırakmıştır. Kimi bilim insanlarına göre Nostradamus geçmişte yaşanmış olayları çok iyi okuyup kehanetlerini bunlarla temellendirmiştir. O, evrende vuku bulan olayların hepsinin birbirinin aynısı olmakla beraber büyüklüklerinin ve dolayısı ile de etki alanlarının farklı olduğunu savunmaktadır. Kilise engizisyonu uzunca bir müddet Nostradamus’u cadılıkla ilişkilendirmeye çalışmış ancak onunla büyücülük arasında bir bağ bulamamıştır. Bunun sebebinin onun kehanetlerinin şiirsel ve tam anlaşılır olmaması olduğu söylenebilir. Metinlerindeki bu örtülü anlatım sebebiyle onun büyük bir kâhin mi, yoksa dizeleri zorlama şekilde birtakım olaylarla ilişkilendirilen bir bilim insanı mı olduğu halen tartışılmaktadır.Ortaçağın başlarında yönetimin ve toplumun kâhinliğe bakışı son derece pozitif iken daha sonra yaşanan gelişmelerle bu durum değişmiş, büyücü gibi algılanan ve bazı insanların ölümüne yol açtığı düşünülen insanların idamlarıyla farklı olaylar gelişmiştir. Ardı ardına gelen bu idamların toplumun huzurunu kaçırdığı iddia edilen cadıları avlama merasimine dönüşecek kadar ileri gitmesi binlerce kişinin öldürülmesiyle sonuçlanmıştır.

Kehanet Yılı
Ortaçağdaki cadı avları sırasında birçok şamanın da yapageldikleri mesleklerinden dolayı öldürüldükleri söylenmektedir. Cadıların, yaptıkları kara büyüler sebebiyle öldürüldükleri söylense de bununla itham edilen birçok kadının çok fakir olduğu ve aslında yönetimlere direndikleri gerçeği, öldürülme sebeplerinin toplumsal yanlışları yüksek sesle dillendirmeleri olabileceği kanısını güçlendirmektedir. Ortaçağın sonunda başlayan ve 350 yıl boyunca süren cadı avında kadınların suçlanmasını sağlayan standart bir ölçü olmadığını, ilk başlarda ebeler ve şifacı kadınların büyü yaptıkları iddiasıyla hedef olarak seçildiğini görüyoruz. Bununla beraber başlangıçta kimsesiz ve fiziksel engelli yaşlı kadınların seçilip akabinde cadı profilinin değişime uğrayarak şeytan ile iş birliği yapan kadın profilinin oluştuğunu anlıyoruz. Bu ve bunun gibi tarihlendirmelerle kopmayan kıyamete, dünyanın gelmeyen sonuna, hep başka tarihler gösterilerek defalarca zaman tayininde bulunulmaya çalışılmış, ancak beklenen son gelmemiştir.
Kehanetler Kitabı
Ortaçağda öngörülen kehanetlerin ne olduğuna ve hangilerinin gerçekleştiğine göz attığımızda; 1139 yılında Aziz Malaki’nin yazdığı ‘Papalar Kehaneti’ enteresan bir örnek olarak karşımıza çıkar. 800 yıldan fazla sürecek bir zaman diliminde gelecek papaları, yani 111 kişiyi, başa gelme sırasıyla yazan Aziz Malaki kehanetinde bu papaların ya doğduğu şehirlere ya da isimlerine yer vermiştir. Söylenenlere göre Aziz Malaki kendi ölümünü de tahmin etmişti. Bingenli Azize Hildegarde (ö 1179) 1138 yılında insanlara aktarması gerektiğini düşündüğü içindeki sesin şunları söylediğini bildirmiştir “Tanrı inancı tamamen bir kenara itildiğinde, zorlu ve kanlı savaşlar birbirleriyle yarışırcasına patlak verecek ve sayısız insan buralarda ölecek, şehirler de birer harabeye dönüşecek.” Azize Hildegarde’ın bu kehaneti çağdaşı olan Aziz Malaki’nin kehanetleriyle de bir anlamda örtüşmekteydi. Bir grup tarihçi sonraki yüzyıllarda artarak devam eden kanlı savaşların Hildegarde’ı haklı çıkardığını düşünürken, bunun tersini düşünen diğer bir grup da bahsi geçen yüzyıllardaki siyasi çözülmelerin ve kötüye gidişin sıradan insanlar tarafından da pekâlâ okunabileceğini iddia etmiştir.
Ortaçağ İtalya’sında bir keşiş olan Fiore, dönemin en büyük kâhini olarak adlandırılmıştır. Ölümünün ardından incelenen eserlerinde Hristiyanlık dünyasının merkezi rolünü üstlenmiş olan Roma’nın, aslında bizzat kendisinin tüm disiplinlerden uzak ve dindeki bozuklukların başlıca kaynağı olduğu ve dolayısıyla bunun karşılığını göreceği, Tanrı’nın ilk tokadını Roma’nın yiyeceği söyleminde bulunmuştur. Fiore’nin ifadelerinde yine Malaki’nin kehanetlerine benzer söylemlere rastlanmaktadır. Jean De Vatıguerro, (ö ) Ortaçağda yapılan kehanetleri toplayarak bir kitapta yayınladı. Bu kitapta kendisine büyü ile uğraşanlar tarafından birçok bilgi aktarıldığını belirtmiş ve kehanetlerde bulunmuştur. Fransa ve başkenti ile ilgili kehanetlerinde ihtilali, cumhuriyetin ilanını, bazı depremlerle şehirlerin, kalelerin yıkılacağını söylemiştir. Ayrıca salgın hastalıklar, açlık gibi felaketlerden de söz etmiştir.
Bu bilgiler ışığında müneccimlik kurumunun köklü, temellerini bilimden alan ve çıkış noktası itibarı ile insanlığın ortak faydalanımını amaçlayan yapısıyla kâhinlik ve kehanette bulunma gerçeğinden ayrıldığını söyleyebiliriz. Zira kehanet birtakım farklı teknikler ortaya koyan kâhinlerin bireysel faaliyeti, kendi söylemleriyle, kendilerine verilen yüce bir armağan olarak daha bireysel, kapalı ve öznel bir eylem olarak karşımıza çıkmaktadır.
Yararlanılan Kaynaklar
Esma Özçelik Morkoç, Osmanlı Devleti’nde Müneccimbaşılık ve Müneccimbaşı Hüseyin Efendi
James E. McClellan III ve Harold Dorn, Dünya Tarihinde Bilim ve Teknoloji
Ekmeleddin İhsanoğlu, Batı Bilimi ve Osmanlı Dünyası: Bir İnceleme Örneği Olarak Modern Astronominin Osmanlı’ya Girişi(1660-1860)
Yücel Aksan, “1450-1750 Yılları Arasında Avrupa’da Cadılık”, Tarih İncelemeleri Dergisi, C: XXVIII, sy.2
Haydar Akın, Ortaçağ Avrupası’nda Cadılar ve Cadı Avı
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Esma Özçelik Morkoç’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Osmanlı Düşüncesinde Meteorolojik Olgular

Meteoroloji nedir, Osmanlı, gök olaylarına nasıl yaklaşıyordu ?
Bu çalışmamızda değineceğimiz, noktalar, Osmanlı milletinin ve bilim çevrelerinin gök olaylarını, meterolojik meseleleri nasıl algıladığı üzerine olacaktır.
Osmanlı bilim literatüründe tıpkı Klasik İslam örneğinde görüldüğü gibi meteorolojik fenomenler İlm-i Kevn ve‘l-Fesad (Oluş ve Bozuluş Bilimi) başlığı altında incelenmiştir. Ayrıca Haridetu’l-Acaib, Tuhfetü’z-Zaman ve Menaziru’l-Avalim gibi muhtelif ve müstakil coğrafya eserlerinde de bu fenomenlerden o dönemin bilimsel paradigması çerçevesinde bahsedilmiştir. Ayrıca bazı fenomenlerin açıklandığı müstakil risaleler de telif edilmiştir. Bu risalelerin isimleri ilgili fenomenlerin olduğu kısımlarda belirtilecektir. Ayrıca Osmanlı düşüncesinde meteorolojik fenomenlerin en çok incelendiği eserler melhameler ve acaibu’l-mahlukat türü coğrafya eserleridir. İlkinde bu fenomenlerin hangi durumlarda oluştuğunu ve etkilerinin ne olduğu aktarılmışken ikinci eserlerde de bu olguların bilimsel açıklamalarına yer verilmiştir.
Gökkuşağı Ve Hale
Osmanlı metinlerinde gökkuşağı ve hale fenomenleri sırasıyla “kavs-ı kuzah” ve “hale” kelimeleriyle ifade edilmiştir. Kavs-ı kuzah ibaresi ilki Arapça ikincisi Farsça kökenli kelimenin Farsça terkip usulünde türetilmesi hali olduğu gibi, hale de doğrudan Arapçadan alınmış kelimedir. İlk dönem Osmanlı metinlerinde gökkuşağı bazen “eleğimsağma” olarak geçmektedir. Eleğimsağma kelimesinin yine Arapçadan bozulmuş olarak “alaimu’s-sema”dan geldiği belirtilmiştir. Hale de bazı metinlerde Türkçe kökenle “ağıllanma” olarak da kullanılmıştır.

Popüler Yorumlar
Osmanlı’nın muteber sözlüklerinde gökkuşağı tanımı şu şekilde verilmiştir:
Kavs-i kuzah: Alâyim-i semâviyye galatı eleğim sağma ta’bîr olunan dâ’ire-i havâ’iyyeye denir ki evkât-ı ratbda hâdis olur; zikr olunan kuzahtan me’hûzdur. Vech-i mezkûr üzere tarâyık-ı mütelevvineyi müştemil olduğu için yâhûd irtifâ’ı sebebiyle tesmiye olunmuştur. Ve inde’l-ba’z sehâb üzere mü’ekkel olan feriştenin ismidir, alâ-kavlin mülûk-i Acemden birinin ismidir, kavs bunlardan birine muzâf olmuştur.
Kavs-i Kuzah: (Kâf’ın zammı ve zâ’nın fethiyle) Eleğimsağma dedikleri azîm dâ’iredir ki ekser bahâr eyyâmında bulutlu havâlarda gökyüzünde elvân-ı muhtelife ile zâhir olur. Bu tanımlarda gökkuşağı gökyüzünde nemli vakitlerde görülen daire şeklindeki renkli atmosfer olayı olarak tarif edilmiştir. İlk tanımda kuzah kelimesi tartışılmış ve kelimenin renkleri ifade ettiği, kuşağın şekli veya İran kültüründen birisinin ismi olduğu iddia edilmiştir. İkinci tanımda genellikle bahar günlerinde görüldüğü vurgulanmıştır.
Osmanlı kroniklerinden Behişti Tarihi’nde gökkuşağı, evrenin kurduğu bir yay olarak betimlenir: “…Felek kurdı kavs-ı kuzahdan kemân…”Gelibolulu (ö. 1600) ise Künhü’l-Ahbar adlı eserinde gökkuşağını köprü ve kemer gibi mimari eserlerin büyüklüğünü tasvir etmek için kullanmıştır: “…Öyle cisr-i kavs-i kuzaha nisbet…”. Evliya Çelebi (ö.1682) de gökkuşağını aynı teşbihte kullanmıştır. Sultan II. Bayezid’in Kızılırmak üzerine yaptığı köprünün kavislerini anlatırken: “Şehr-i Osmâncık’da Kızılırmak üzre on tokuz kemer bir cisr binâ etdi. Ve Sarhan diyârında nehr-i Gedüz üzre on tokuz tâk-ı nüh-tâk bir cisr inşâ etmişdir kim meşhûr-ı âfâk kavs-ı kuzahdan nişân verir bir köprüdür.”. Veya başka bir mimari eserin kemerlerini aktarırken “her sütûn üzre seng-i gûnâ-gûndan kemerler var kim her biri kavs-ı kuzahdan nişân verir” tasvirini yapmıştır. Evliya yaptığı bir teşbihte gökkuşağının kavisli ve dairesel olduğunu vurgulamaktadır: “…meşhed-i İmâm Alî mahallinden bir nûr zâhir olup cânib-i kıbleye kavs-ı kuzah gibi müdevver çekilüp tâ Hazret-i Risâlet-penâhın kabr-i şerîfi üzre bir ucu nihâyet bulup…”
Gökkuşağı ve haleyle ilgili popüler yorumlara melhame literatürü ile devam edelim. Melhamelerde gökkuşağı ve hale de gelecekle ilgili haber veren işaretlerden kabul edilmiştir. Yılın her ayı içinde bu iki meteorolojik olayın görülmesine dair yorumlamalar değişiklik göstermektedir. Giriş bölümünde isimlerinden bahsedilen melhame kitaplarında yorumlar birbirine benzerlik gösterdiği için bu tezde sadece Osmanlı melhame kültürünün ilk eseri olan Yazıcı Salih’in (ö. 15. yy) Kitab-ı Şemsiyye’sindeki yorumlar incelenecektir.
Kitab-ı Şemsiyye’ye göre ekim ayında Güneş halesi (ağıllanması) olursa vezir öldürülür, ülkede asayiş ve emniyet olur. Ay ağıllanırsa su az olur ama kıtlık olmaz ancak kamuda fitne çok olur. Bu ayda gök kuşağı batıda gözükse erzak ve ürünlerde bolluk olur sultan adil olur. Eğer doğuda gözükürse kıtlık ve fitne çok olur. Kasım ayında Güneş ağıllansa kıtlık olur, padişahlar öfkeli olur. Ay ağıllansa savaş çok olur ama ürünlerde bolluk, ülkelerde emniyet olur. Bu ayda gökkuşağı olursa kış sert geçer, veba ve yağmur çok olur. Aralık ayında Güneş ağıllansa kış sert olur, hayvan ölümü çok olur. Ay ağıllansa ürün çok olur. Ocak ayında Güneş ağıllansa yaz sıcak olur, erzaklar kırılır ve asayiş bozulur. Ay ağıllansa yağmurlar bereketli olur ama kış sert geçer. Gök kuşağı olsa ekin bol olur ama çok ağaç kurur. Eğer batıda olursa buğday iyi olur. Şubat ayında Güneş ağıllansa boğaz ağrıları çok olur ve yağmur ve ekin çok olur. Ay ağıllansa kış ve yemişler çok olur ama sonunda hastalık çok olur. Gök kuşağı doğudan görünse doğu beyleri sultana başkaldırır ve batıdan görünse mağrip ülkeleri perişan olur. Korku ve kıtlık artar. Mart ayında Güneş ağıllansa yıl bolluk bereket içinde olur. Ay ağıllansa bir ulu kişi ölür. Gök kuşağı doğuda olursa iki devlet arasında savaş olur. Batıda olsa üç yıl kıtlık olur. Bazı ülkelerde şehirler tahrip olur. Nisan ayında Güneş ağıllansa fitne fücur çok olur, zulüm artar. Ekinlere afet erişir. Ay ağıllansa hububat artar ve su çok olur. Gökkuşağı doğuda olursa kış sert olur. Eğer güneyde olursa bazı illerde hastalık çok olur. Mayıs ayında Güneş ağılansa fitne çok olur. Gök kuşağı doğuda görülürse koyun, sığır ve atlar kırılır, savaş çok olur. Hastalık çok olur. Haziran’da Güneş ağıllansa Rum ilinde kızlık olur. Arpa çok olur, gemiler batar. Ay ağıllansa yağmur çok olur, bolluk olur ama hastalık da çok olur. Temmuz’da Güneş ağıllansa hastalık çok olur. Ay ağıllansa yağmur çok olur, yazın sıcak olur. Gök kuşağı olsa sıcaklık artar, ölümlü hastalıklar yayılır. Eylül’de Güneş ağıllansa eşkıyalık çok olur. Ay ağıllansa yağış ve nebatat az olur. Gök kuşağı olursa doğuda ucuzluk olur. Görüldüğü üzere gökkuşağı ve halenin farklı aylarda görülmesine göre değişen yorumlamalar vardır.

Bilimsel Yorumlar
Osmanlı’da gökkuşağı ile ilgili bilimsel yorumlara geçmeden önce Taşköprülüzade Ahmed Efendi’nin (ö. 1561) Mevzuatu’l-Ulum adlı eserinde gökkuşağı çalışmalarını ayrı bir bilim dalı olarak nitelendirdiğini belirtmekte fayda vardır. Kavs-ı kuzah ilmi başlığıyla anılan bu alan, gökkuşağının oluşumundan, kaybolmasından, renklerinden, gündüzün ve yağmurun ardından görünmesinden, çoğunlukla gündüz bazen de Ay ışığında görülmesinden, yağışlı havalarda görülmesinden ve buna benzer hallerden bahseden bir ilim dalı olarak tanımlanmıştır.
Ülkemizde ve muhtelif İslam coğrafyasındaki yazma eserlerin kataloglarının kullanıcıların hizmetine sunulduğu yazmalar.gov.tr sitesinden elde edilen sonuçlara göre Osmanlı döneminde gökkuşağı ve hale ile ilgili yazılmış risaleler aşağıdaki gibidir:
1) Nalband-zâde Hüsâm ed-dîn Tôkâtî – Risâle fî Kavsi Kuzah
2) Hocazade – Risâle fî Ma’rifeti Kavsi Kuzah
3) Sinân Paşa Yûsuf b. Hızır Bey – Hâşiye alâ Risâle fî Kavsi Kuzah
4) Mollazade – Risâle fî Kavsi Kuzah ve Sebebi’l-İhsas
Bu eserler, II. Mehmed döneminde Arapça olarak telif edilmiştir. Ayrıca 16. yüzyıl müellifi Mirim Çelebi’nin (ö. 1525) Risale fi’l-Hale ve Kavs Kuzah, 18. yüzyıl müelliflerinden Nebiefendizade’nin (ö. 17.yy) Risale fi Kavs Kuzah adlı eserleri de bu alanda yazılmış diğer risaleler olsa da yazmalar.gov.tr sitesinde bulunamamıştır. Bu risaleler Kadızade-i Rumi’nin (ö. 1436) Şerhu Mulahhas fi’l-Hey’e adlı eserinin bazı bölümlerinin yeniden çalışılmış halidir.
Osmanlı’da gökkuşağı ve hale üzerine yapılan çalışmalarda Mirim Çelebi’nin eseri önemli yer tutmaktadır. Risale fi Kavs Kuzah ve’l-Hale isimli bu eser baştan sona gökkuşağı ile ilgili değildir. Mirim Çelebi bu eserde genel optik konularından bahsetmiş ve eserin son bölümlerinde gökkuşağı ve haleyi açıklamıştır. Mirim Çelebi gökkuşağına girmeden önceki bölümde renklerin nasıl oluştuğu ile ilgili açıklamalar yapar. Zaten renklerin oluşumunda hem İbn Sina hem de İbnu’l-Heysem’in görüşlerini devam ettirmiştir. Onlara göre renkler suya yansıyan ışık huzmelerinin bir kısmı suya nüfuz ederken diğer bir kısmı da yansıdığı için renk yaylarını oluşturmaktadır. Ancak Mirim Çelebi, ışık kaynağının gücüne göre renklerin de değişebileceğini vurgulamaktadır. Ayrıca gökkuşağı konusuna girince bu renk yaylarının ya da renk şeritlerinin birbirlerine yakın çeşitli renklerden oluştuğunu ve bunların ortaya çıkma nedeninin de, yansıma ve kırılmayla göze ulaşma kuvvetlerinin farklı olması olduğunu ileri sürmektedir.
16. yüzyıl müellifi Hocazade de Risale fi Mağrifeti Kavs Kuzah adlı risalesinde gökkuşağının oluşumunu aktarırken ışık saçan bir şeyden (mudi’) ışığın kavis şeklindeki yansıma yüzeyinin (sathu’l-mir’at) üzerine yansıyan (in’ikas) ışın doğrusu (hattu’ş-şia) ve gören kişinin açısına göre parçacıkların (ecza) tepkisi ile gökkuşağının oluşup renklendiğini açıklamaktadır. Mollazade’nin Risâle fî Kavsi Kuzah ve Sebebi’l-İhsas risalesinde ise gökkuşağının açıklanması diğerleriyle benzer nitelikler taşımakla birlikte Güneş’in konumu ve ondan gelen ışın doğrularının parçacıklara yansıyan açısıyla oluştuğunu belirtir.
Hale konusunda ise Mirim Çelebi, halenin Ay ya da parlak bir yıldızın etrafında ortaya çıkan tam ya da eksik beyaz halkaya verilen ad olduğunu söylemektedir. Ona göre son derece ince olan bu beyaz halka eğer Ay’ın etrafında bir bulut olmaması durumunda görünmeyecektir. Gökkuşağı ve hale ile ilgili bilgileri Osmanlı döneminde hem halk hem de saray nezdinde çok okunan Acaibu’l-Mahlûkat adlı eserlerde de görmekteyiz. Önce 16. yüzyılda yaşamış Rukneddin Ahmed’in Acaib’indeki gökkuşağı tanımını alalım: Önce gökkuşağı kelimesinin halkın yabancı dilde niran ve Türkçe’de eleğimsağma dediklerini aktarır. Ardından gökkuşağının Güneş’in önündeki su damlalarının oluşturduğu daire şeklinde yansıma ile oluştuğu aktarılmıştır: “Şol güneş zerreleri bigi kim ne aşağa iner ve ne yukaru çıkar söyle bir dâyire gibi vâki‘ olur…” Güneşe yakın olan damlalar kızıl sarıya, biraz uzak olan yeşile döner. Ayrıca gökkuşağının Güneş’in karşısında olduğunu da belirtir ama dairenin tam görülemediğini de söylemektedir:
“…bu Güneşe mukâbil olur eger şems maşrık tarafında olsa bu mağrib tarafında olur, veyahud bi’l-‘akis olur ve hem bu kavs-i kuzah dâyimâ tamâm olmaz…” Gökkuşağı ile ilgili deney önerisinde bulunan yazar, Güneş ışığının içeri düştüğü oda gibi yerde ışığın girdiği yere suyu saçınca oluşan renkli şeyin gökkuşağının aynısı olduğunu da söyler: “…sahrâda bir ev dut dört yanın muhkem eyle hiç aydın girmeye ve dahı Güneşe karşu yirden bir delük aç tâ ki Güneş içerü düşe, dahı ağzuna su al ol delükden giren Güneşe saç tâ ki göresin ki nice dürlü reng hâsıl olur dâyire seklinde kavs-i kuzah ana i‘tibâr idesin.” Yazar gökkuşağı tanımının ardından Ay’ın dolunay halinde ve hava yağmurlu ise hale görüldüğünü ve muhtemelen yine aynı sebepten oluştuğunu söylemektedir.

Geç dönem diyebileceğimiz ve 18. yüzyılda telif edilmiş Acaibu’l-Mahlûkat adlı eserde Muhammed Şakir Nasani hale ve gökkuşağını:
Hale ziyadır ki kamerin etrafında müctemi’ olub halka gibi ihata eder. Sebebi … ecza-yi sakıle sağıra havada peyda olub refik ve latif anim ol ecza ihata eder ki letafiyeti olmağla altında olan ziyayı besar derk itmeğe mani olmaz. Zira zav’-i basar ve gayrı kaçan bir musaykal nesneye müsadif olsa ol musaykaldan mun’akis olur ahirde görünür eger cihet-i kamer cihet-i muziye muhalif ise kamerin zav’i görünür kendü görünmez. Eger cihet-i mukabileden ise kamerin cirmi dahi görünüb hale mani’ olmaz. Burada halenin tanımı daha etraflıca yapılmıştır. Nasani, Ay ışığının parlak bir nesneye tesadüf etmesiyle oluştuğunu belirtmiştir. Ayrıca Ay’ın ciheti görünmeyip ışığı görünse de hale olur Ay’ın kendisi görünmese de hale olur demektedir.
Amma kavs-i kuzah şemsin hilafı tarafında ecza-yı mâiye-yi şeffafe olur yağmurdan yahud hudus-i buhardan şems küşade ve ufk-i mukabile garib olub ol ecza-i şeffafenin ardında cism-i kesif olur. Cebel ve sehab muzlim gibi kaçan nazır-ı şems istidbar itse zav’ı şems zav’-ı evvelinin duni olur ecza-i sığar olduğuçün cüz’lerin her biri şemsi şeklinde dune müeddi ider ol sebeb ile nümayan olur sebeb-i istidadası eczanın müstediran hudusudur. Merkez cürm-i şemsi daire itsin ki felekini muhit ola. Ol ecza-yı daire-i müsameh olur ve elvanı dahi mühtelif olur. levn-i mir’at ile levn-i şems terkibi hasebiyle muhtelifetu’l-elvan olur. Bazı benfesici ve bazı erguvani galib evkatda üç dürlü renk olur. Bazı evkatda sarı görünür. eger ecza-yı sakıle ki yağmurdan ve buhardan sonra hadis ola ve rasinede cism-i kesif olmazsa kavs olmaz. Zira ecza-yı şeffafede zav’ basar-ı hulul ider. Lakin mün’akis olmaz bazıları eydür sebeb-i ihtilaf-i elvani şemsin gurb ve buuduna göredir. Şems garib olsa ahmer görünür. baid olsa sarı görünür. Ziyade baid olsa erguvani görünür. Eger abi görünen safra ve erguvani ve benfesiciden mürekkebdür.
Gökkuşağını tarif ederken ise Güneş’in aksine olduğunu ve şeffaf su damlacıklarından oluştuğunu belirtir. Bu zerrecikler küçük olduğu gibi Güneş ışınının etkisiyle dairesel olur, dairenin ortasında Güneş’in kendisi olur. Zerrecikler yoğun olmazsa gökkuşağı olmaz. Renkler ise Güneş’in zerreciklere olan uzaklığıyla alakalıdır. Güneşe yakın olanlar kırmızı, uzak olanlar ise sarı renklidir. Çok uzak olursa ergüvani renk olur.
Bu eserle çağdaş başka bir eser olan Marifetname’de ise İbrahim Hakkı (ö. 1780), gökkuşağını Acaibu’l-Mahlukat’ta geçen tarifler gibi tanımlamıştır. Erzurumlu da diğerleri gibi gökkuşağını Güneş ışınlarının zerrelerde oluşturduğu yansımanın renklenmesi olarak yorumlamıştır. Ayrıca gökkuşağında Güneş’in kendisinin yansıması olamayacağını ise zerreciklerin küçüklüğüne bağlamıştır. Bu zerreciklerin olduğu dairenin az kısmı renkleri yansıtmakta ve bu yansıma Güneş’in ufuk üzerinde yükselmesiyle azalmakta; alçalmasıyla da artmaktadır. Erzurumlu gökkuşağının renklerinin oluşumunu da yine kendisinden öncekiler gibi zerreciklerin Güneş’e olan uzaklığına bağlamıştır. Ayrıca dolunay evresindeki Ay ışığında da gökkuşağı oluşumunu gördüğünü belirtir:
Erzurumlu hâleyi de yansıma fikriyle açıklamıştır. Yazara göre hâleye bakan kişinin konumu ve zerrelerden yansıyan ışın doğrularının açııs çok önemlidir. Ayrıca zerreler küçük olduğundan Ay’ın sadece ışığı yansır, şekli ve görüntüsü yansıyamaz. Hâle havanın rutubetli olduğu zamanda görüldüğünden yazara göre bu yağmura işaret eder. Yine yazara göre aynı esnada birden fazla hâle görülebilir. Bu da yine havadaki bulutlara yani neme bağlıdır.
Erzurumlu ayrıca Güneş’in halesinden bahsetmiş ve nasıl oluştuğunu da eklemiştir. Bunu da İbn Sina’nın kitabından iktibas yaparak açıklamıştır. Erzurumlu’ya göre Güneş halesinin az görülmesinin sebebi, Güneş’in hararet tesirinin fazla olmasından kaynaklı ince bulutların havaya karışmasıdır. Hatta Erzurumlu, Güneş halesinin yıllarca görülmediğini de çok yaşlı bir adamın ağzından verdiği örnekle açıklar:
“Bu değersiz yazar, bu kitabı yazmaktan bir yıl önce, Pasin ovasında, ilkbahar sonunda, öğle vaktinde, tam Güneş halesini dostlarla hayret ederek gözlemlerken, bizimle birlikte yüz kırk iki yaşında bir ihtiyar bulunup, o dahi haleye şaşkınlıkla bakıp
“Ben bu yaşıma geldim. Çok acayiplikler görmüşüm. Ömrüm içinde Güneş’in harman eylediğini görmemiştim. Şimdi bunu dahi seyrettim” demiştir.
Buraya kadar aktardığımız bilimsel yorumların popüler yorumlara etkisi olup olmadığına bakıldığında gökkuşağının renklerini oluşturan kavsın popüler yorumlarda bir temsil veya bir işaret olarak yorumlandığı görülmektedir. Popüler yorumlarda gökkuşağı edebi bir tasvirden farklı bir başka huviyet elde etmemiştir.
Avrupa’da gökkuşağı ve hale ile ilgili açıklamalara bakıldığında gökkuşağının doğru açıklaması Kemaluddin el-Farisi ile aynı tarihlerde (14. yüzyıl) yaşamış Freiberg’li Theodoric tarafından bulunmuştur. Osmanlıların belirttiği gökkuşağı açıklamaları el-Farisi’yi takip ettiğinden bilimsel olarak doğru çizgidedir. Ancak Avrupa’da bununla yetinilmemiş 17. yüzyılda Hollandalı astronom Hollestein’li Samual C. Kechel tarafından yapılan gözlemlerle halenin geometrik ölçümleri yapılmıştır.
Rüzgâr ve Fırtına
Rüzgar nedir, fırtına nedir ?
Kökeni Farsça olan rüzgâr çoğu Osmanlı metinlerinde “yel” veya “yil” olarak kullanılmıştır. Bazen Farsça “bad” ve Arapça “riyh” kelimeleri de kullanılmıştır. Kamus-i Türki ve diğer kamuslarda rüzgâr kelimesi “zaman, vakit veya âlem” anlamlarını da aktarır. Ancak Ş. Sami, rüzgâr kelimesinin aslının Farsça olmasına rağmen Farsçada bu kelimenin asıl manasıyla hiç alakasının olmadığını belirtir. Osmanlıların lügatinde rüzgârın estiği istikamete ve etkilerine göre farklı isimlendirmeler mevcuttur. Bu isimlendirmeler aşağıda detaylıca incelenecektir.
Popüler Yorumlar
Rüzgâr ile ilgili popüler yorumlara bakıldığında aşağıda aktarılacak örneklerden bu fenomenlerin manevi bir ikaz şeklinde yorumlandığı anlaşılacaktır.
İşit şimdi fırtınanın aslını
Oluşunu gelişini faslını

Heybetle gemiye dalga bindirir

Sürer atı istemediği yola
Hak bilir, sonunda ne işler ola
Ya batırır denizde, ya vurur taşa

Eğer bir limana girer ise kurtulur
Tövbe eder her şeye asiliğini unutur.
Piri Reis fırtınanın gemilere nasıl zarar vereceğini vurgulamış ve fırtına sebebiyle insanların asiliğini unutup tövbe edeceğini belirtmiştir. Buna benzer bir başka yorum da Peçevi’den gelmiştir. Peçevi, Arapzade adlı Mısır’a atanan kadının akıbetinden bahseder. Yolda gemiyle seyahat ederken fal bakan Arapzade, geminin fırtınaya tutulacağına dair anlam çıkarılacak ayete denk gelir. Kendisi bunu kabul etmese de yolda fırtına kopmuş ve Arapzade bu fırtınada boğulmuştur. Peçevi’ye göre bu fırtına Allah’ın takdiri olduğu gibi Arapzade’nin evliyayı sevmemesi nedeniyle böyle bir akıbete müstahak olduğunu vurgular.
Ayrıca bazı Osmanlı kroniklerinde rüzgâra farklı anlamlar yüklendiği görülmüştür. Lütfi Paşa, İspanyolların Cezayir’e saldırdığı ve Gazi Hasan Paşa’nın müdafaa ettiği savaş sırasında “…takdir-i Rabbani ve emr-i sübhani ile canib-i şimalden bir ‘acib rüzgâr tufan zahir olub ve yağmur yağub derya yüzi karanuluk olub muhkem rüzgâr esdiki göz açdurmayub ve tedarike mecalleri kalmayub küffarın eger karada ve eger deryada başları kayusı oldı” diyerek Tanrı’nın takdiriyle esen sert rüzgarın “düşman” askerlerine sıkıntı yarattığını aktarmıştır. Selaniki Tarihi’nde Mart 1511 yılında gerçekleşen bir fırtına hadisesi: “Azim fırtınalar ile bir gün ve bir gice kâmil şiddet ile baran-ı bi-payan yağdı, mehabet üzre yetmiş dört def’a yıldırım indi.” Yine Selaniki, rüzgârın esiş hızının “hikmet-i İlahi” olduğunu vurguluyor: “rüzgâr lodos olmakla muvafıkdur deyü salup, hikmet-i Bari rüzgâr gerçi muvafık amma ziyade esip…”
Selaniki, eserinde “rüzgâr”ı sık sık talih veya iyi durum olarak kullanır. Ve bu durumun bozulmasını “tagayyurat-ı rüzgâr” ibaresiyle ve “ehl-i rüzgâr” ile de iyi durumda olan kişileri aktarır. Selaniki Tarihi’nde de olduğu gibi bazı Osmanlı kroniklerinde rüzgâr, bir süreci veya zamanı temsil etmektedir. Örneğin Behişti Tarihi’nde “ber-geşte-i rüzgâr” ibaresi durumun tersine dönmesi mahiyetinde kullanılmıştır. Behişti;
“Mażmûn-ı vahy-i münezzel ve mefhûm-ı kelâm-ı ma'[m]ûl-ı manṭûkî oldur ki takallüb-i rûzgâr ve te’âkub-ı leyl ü nehâr âlemi ber-karâr eylemez” cümlesiyle Kur’an’a atıf yaparak rüzgârın değişmesinin ve gecenin gündüzü takip etmesinin âlemi oluşturduğunu belirtir. Behişti, eserinin başka yerinde ise rüzgârı bir felaket olarak kullanır ve bununla ilgili ayet verir: “Fe-erselnâ ‘aleyhim rîhan sarsaran fî-eyyâmin nehisâtin” mısdâkınca bu nikbet görüp, ol sâhib-devlet fursat fevt itdügine gâyet melâlet çeküp…”
Behişti başka bir olayda ise Osmanlı donanması için rüzgârın yardım ettiğini belirtir. Gelibolulu, eserinde bir savaşta rüzgârın Osmanlı donanmasına yardım ettiği ve düşman üzerine galip geldiğini aktarır: “Âhir inâyet-i Bâri yârî kılub, nusret rüzgârı ‘asâkir-i İslâm üzerine esdi. Küffâr gemileri ve cengcileri kesr u inhizâmla zevâlin buldı.” Gelibolulu da bu eserinde diğer Osmanlı kronikleri gibi rüzgârın Allah’ın istemesiyle olduğunu defalarca vurgular.
Buraya kadar incelediğimiz yorumlara bakıldığında rüzgarın dini referanslı yorumlandığı göze rahatlıkla çarpmaktadır. Çünkü rüzgarın estiği vakit doğa ve insanlar üzerinde kuvvetli bir etkisi olduğu gibi bu etkiye mistik bir anlam yüklemek doğaldır. Kur’an’da da kendisine sıkça atıf yapılan fenomenlerden biri olması da rüzgarın nasıl yorumlanması gerektiğine dair yol çizmektedir.
Bilimsel Yorumlar
Rüzgâr fenomenine dair bilimsel açıklamalarda çok fazla çeşitlilik olmamaktadır. Çünkü o dönemde kabul gören açıklamalar yeterli kabul edildiğinden birçok yazar müstakil olarak rüzgarın nasıl oluştuğuna değinmemiştir.
Rüzgâr fenomeninin bilimsel yorumu için yine Acaibu’l-Mahlûkat adlı kitaplarda nasıl geçtiği örneklerle açıklanacaktır. Zaman sırasına göre ilklerden olan Rükneddin b. Ahmed rüzgârın sadece havada olduğunu ve rüzgarı havanın hareketlenmesi olarak açıklamıştır. Rüzgârın oluşum nedenini ise buharın toplanıp yoğunlaşması ya da bulutun bir yerden diğerine hareket etmesi şeklinde ifade etmiştir. Rüzgârın başı ve sonu olmadığını ve her şeyi etkileyebildiği için padişaha benzetmiştir: “Dahı bil ki yil pâdişâhdur ki ne evveli bellü ve ne âhiri bellüdür ve ne ortası ve ne sureti gözikür, cemi‘ nesneye irişür.”
18. yüzyılda yaşamış Şakir Nasani de rüzgârın oluşumunu biraz daha açıklayıcı ifade eder:
Yeller havanın temevvücünden hâsıl olur. Tesir-i şemsden hâsıl olan duhanlar tabaka-i barideye vasıl oldukda ya harareti bürudet ile münkesir ola yahud olmayub baki ola. Eger harareti münkesir olursa kesafeti tahsil idüb nüzül-i kasd ider. Ol sebeb ile temevvüc hâsıl olur ve riyh hâsıl olur. Kâh olur ki ol duhanlar hava-yı mütehallil olub bir tarafdan bir tarafa hareket ider riyh hadis olur. Sebeb-i tahallili duhan muhrec muavveceden çıkar. Yahud riyah nazelehu suud-i mustakimeden men’ ider.
Yazara göre rüzgâr, havanın dalgalanmasıdır. Güneş nedeniyle oluşup yükselen buharlar soğuk hava tabakası tarafından kesilince tekrar aşağı doğru inmeye başladığında havada bir dalgalanma oluşur. Bu buharlar çözülmüş olduğundan hareket edecektir. Piri Reis’in Kitab-ı Bahriye’sinde denizciler için hayati önemde olduğundan rüzgârla ilgili detaylı bilgi verilmiştir. Bu bilgilerden birisi de fırtınanın kopuş nedenlerinden birisi olarak yıldızın doğuşunu göstermesidir. Bu yorumun benzeri Arap coğrafyacılarda vardır.
“Bir yıldız doğar ki gün değişir
O yıldız dolup tamam olunca, işler
korkunç olur çünkü fırtına başlar.”
Piri Reis rüzgâr çeşitlerini yönlere göre isimlendirmekte ve 32 adet olduğunu belirtmektedir. Bunların içinde önemlileri Karayel, Şoluk, Lodos ve Poyraz’dır. 16. yüzyıl Osmanlı coğrafyacı-bilginlerinden Muvakkit Mustafa’nın Tuhfetü’z-Zaman adlı eserinde otuz iki adet rüzgâr olduğu bildirilir ama meşhur olanların dört adet olduğu vurgulanır. Bu dört rüzgardan kuzeyden esenin poyraz “püryaz” olduğu, güneyden esenin lodos olduğu, saba rüzgarının doğudan debür yelinin ise batıdan estiği belirtilir. Bu iktibasta Osmanlı’da yel/rüzgâr isimlerinin yönlere göre adlandırıldığı görülmektedir. Daha sonra yazar rüzgârların özelliklerine geçerek “yeller ki vardur kimi bulutlar sürer ve kimi bulutlar taġıdur ve kimi yine cem’ ėder ve kimi sığır südin çıkarır ve kimi ağaçlar yaprağın bitürür ve kimi yemişler bitürür ve kimisi yapraklar döker.” Ardından Muvakkit, her rüzgâr türünün doğaya ve insanlara ne gibi etkide bulunduğunu uzun uzun aktarır.

Seydi Ali Reis de Kitabu’l-Muhit adlı eserinde sekiz adet rüzgârın pusula yönleri ile taksim edildiğini bildirmekte ve gemicilere hangi rüzgârın hangi yönden estiğini bilmeleri gerektiği hususunda ikazda bulunmaktadır. Eğer rüzgârın ne olduğu kestirilemezse pusulaya müracaat edilmesini salık verir. Böylece gemi nereye gidecekse o rüzgâra doğru yönelir. “…yani rüzgâr taraf-ı cenubdan olup semt-i canib şimale ise taraf-ı Rum olup ve eger rüzgâr canib-i şimalden olup semt-i taraf cenube ise Arab yakası olur sairleri dadı bundan kıyas oluna. Ayrıca Seydi Ali Reis “lodos”, “kıble”, “keşişleme”, “furyas” (poyraz), “karayel” gibi farklı yönden esen rüzgârların şiddetine göre gemicilere belli başlı uyarılarda bulunmakta ve bu rüzgârların sırayla ve kendi zamana göre estiğini belirtmektedir.
Bir başka 18. yüzyıl müellifi olan Kâtip Çelebi’nin rüzgârın oluşum tanımı Acaibu’l-Mahlukattakiler gibidir. Rüzgârın oluşma sebebinin soğuk hava olduğunu belirtir. Ayrıca:
“Asıl rüzgârlar Araplara göre dörttür: kuzey, güneyi ön ve arka rüzgârlardır. Bazıları ise bunu yıldız adlarıyla isimlendirirler. Fecr-i sanide doğan yıldızlardan büyük olan her yıldızın doğma anında o toprakta rüzgâr güçlü olur. Rum denizlerinde (Akdeniz) Kameri ayların başına rastlayan rüzgâr, fırtına olur. Ay’ın burçlar kuşağındaki konumuna göre rüzgârların şiddeti değişir. Denizciler yıldızın doğma anında sefere çıkmazlar çünkü yukarıda bahsedildiği gibi rüzgâr sert eser.”
Osmanlı müelliflerinin bu alıntılarına baktığımızda İbn Macid (ö. 16. yy başları) adlı Arap denizcinin Kitâbü’l-Fevâid fî Usûli ‘ilmi’l-bahr ve’l-kavâ’id eserinde bu rüzgarların gemicilere yön belirlemesine dair yaptığı açıklama ile benzerlik göstermektedir.
Buraya kadar aktarılan bilimsel yorumlara baktığımızda rüzgarın özellikle denizcilik biliminde önemi ortaya çıkmaktadır. Bu noktada gemicilerin rüzgarın yönünü tahmin etmek kadar astronoımi ve haritacılık bilgisine de sahip olması önemlidir. Eserlerinde alıntı yaptığımız denizci bilginlerin hem astronomi hem de coğrafya bilgisinin elzem olduğunu ısrar etmelerinin nedeni de budur.
Bulut ve Yağışlar
Osmanlı metinlerinde bulut, bazen Farsça “ebr” veya Arapça “sehab” kelimeleriyle kullanılmıştır. Yağmur ise Farsça “baran” veya Arapça “matar”; kar ise Arapça “selc” veya Farsça “berf” çiğ ve kırağı ise Farsça “jale” kelimeleriyle kullanılmıştır.
Popüler Yorumlar
15. yüzyıl müelliflerinden Ahmed Bican eseri Dürr-i Meknun’da yağmurun çok yağmasını toplumun ahlaki kuralları çiğnemesinden ötürü meydana geldiğini aktarır: “Zira o zamanın halkı eşer olup haşir ve neşir, katlarında bir efsane ola. İlmin sözlerini kabul etmeyeler. Ol sebebden ulema mağlup, ehl-i bid’at galib ola. Vakitsiz yağmurlar … çok ola.” Osmanlı kronik metinleri yağmur ve sellerle oluşan tahribat ve can ve mal kayıpları hakkında oldukça fazla veriye sahiptir. Özellikle Osmanlı ordusunun sefere çıkma mevsiminin kış sonu ve bahar aylarına tesadüf etmesi sebebiyle ordunun ve bölge halkının yoğun yağmur ve sellerden çok fazla etkilendiği bu kroniklerde sıkça aktarılmaktadır. Örnek olarak Lütfi Paşa I. Süleyman’ın Budin Seferi başlangıcında ordunun Halkalı muhitindeyken uğradığı yağmur ve sel felaketini şöyle aktarır:
“Ve ol gün Halkalu nam peykare konub ittifakı ol gice yatsu vaktinden sonra heva mütegayyır olub ra’d u berk şakıyub yağmur yağub bir ‘azim sil gelüb ol Halkalu deresine sıgmayub etraflara yayılub derya misal olıcak ol seyl-i ‘azim önünde bulduğın eger atdır ve eğer adamdır ve eğer çadırdır ve eğer odakdır ve eğer gayrıdır, ve’l-hâsıl seyl kolayına konanların ekseriya ve niçesinin esbablann alub ve kendülerin helak ve niçe atlan ve develeri yuvallayub ve niçeleri ‘uryan kurtulub ve nicelerin toğru denize gönderdi.”
Lütfi Paşa, İspanyolların Cezayir’e saldırdığı ve Gazi Hasan Paşa’nın müdafaa ettiği savaş sırasında “takdir-i Rabbani ve emr-i sübhani ile canib-i şimalden bir ‘acib rüzgâr tufan zahir olub ve yağmur yağub derya yüzi karanuluk olub muhkem rüzgâr esdiki göz açdurmayub ve tedarike mecalleri kalmayub küffarın eger karada ve eger deryada başları kayusı oldı” diyerek Tanrı’nın takdiriyle yağan yağmurun “düşman” askerlerine sıkıntı yarattığını aktarmıştır. Lütfi Paşa Nil’in doğduğu yeri ve Nil’in suyunun nasıl yükseldiğini aktarırken üç ay süren aralıksız yağmurdan bahseder: “Ve çün Haziran gurresi ola, Ağustosun ahiri olunca işbu üç ayda ol vilayetlerde temam gice ve gündüz muttasıl yağmurlar yağub siller olur ki, afıa Nil baran dirler. İşbu Nil ayağıdır ol yağmurlar sebebi iledir kim, işbu Nil’in taşması iki ayda canib-i Mısr’a gelüb yatur.”
Abdi Tarihi’nde İstanbul’da 1141 senesinde Muharrem ayının (Ağustos 1728) ilk Cuma gününe tesadüf eden şiddetli bir yağmurdan oluşan büyük sel felaketini bir “musibet” olarak anlatılır. Evlerin çoğunun harap olduğunu aktarmıştır. Behişti Tarihi’nde de çok yağmur yağmasından kaynaklanan tufandan bahsedilir ve Galata’ya yıldırımın düşüşünü gökyüzünün ani felaketi olarak aktarır: “…nâ-gehânî każâ-yı âsmânî irişüp…” Yine aynı tarih kitabında yağmurun çokluğuyla gelen yıldırımdan bahsedilmekte ve birçok evin ve insanın perişan olduğunu belirtir: “Ve hem sene-i meẕkûrda (h. 892) temmûzun yigirmi dördinde Şabân ayınun yigirmi ikisinde yekşenbih gün yaġmur yaġup, sâika inüp, At-meydânı altında ṭop-otı maḫzenini ṭuṭışdurup, bî-nihâye evler ve âdemler helâk eyledi.”
Neşri’nin eserinde ise Sultan I. Murad’ın savaş öncesi duası ve ardından gelen yağmurun yağması “rahmet” olarak addedilmiştir: “Hemân âsumanı bulud ihata idüb, yağmur ruy ı zemini rahmete gark itdi ve tuman dahi leşker-i İslâm üzerinden kalkub, kâfir üzerine çökdi.” Eyyubi’nin Menakıb-ı Sultan Süleyman adlı eserinde yağmur, rüzgâr ve karın varlığında “hikmet” olduğu vurgulanır:
“Cemi’-i fi’li hikmet üzre üstad
Gerek baran gerek. selc gerek bad.”
Aynı eserde yağmur bulutlarının gelişi de Allah’ın emriyle olmaktadır:
“Olup bad-ı akime emr-i Yezdan
Ki süre her tarafdan ebr-i Baran”
Peçevi de Mohaç sahrasında yağmurun yağışını Tanrı’nın hikmeti olarak açıklar. “Yüce Tanrı’nın hikmeti ile öyle sert bir yağmur yağdı ki…” Ayrıca eserin başka yerinde ise yağmurun bastırmasını Tanrı’nın kaleyi almayı nasip etmediğinin işareti olarak belirtir: “Yüce Tanrı takdirinde o kalenin alınmasını nasip etmemiş. Kış soğukları da birden bastırarak yağmur ve kar her tarafı kapladı.” Evliya da “bârân-ı rahmet seyline yollar edüp İslâmbol içre beş yerde küşâde sarnıçlar matar-ı rahmet leb-ber-leb olurdu” cümlesiyle yağmuru rahmet sıfatıyla tanımlar.
Meteorolojik tahmin işlevini havi veriler içeren melhamelerde yağışlardan da bahsedilmektedir. Kitab-ı Şemsiyye’ye göre şubat ayında pusarık (sisli yağış) olsa çok hayvan kırılır. Martta pusarık olsa nebatat çok olur. Sert rüzgâr esse hayvan çok olur ama bitkilere afet erişir. Nisan’da dolu yağsa yemiş az olur veba olur. Pusarık olursa yemiş ve hayvanlara afet erişir ve veba olur. Mayıs’ta pusarık olsa iki ülke birbiriyle boğuşur. Ağustos’ta pusarık olsa beyler arasında savaş olur. Eylül’de pusarık olursa ülkeler düşman olur.
Buraya kadar popüler yorumlar ağırlıklı olarak dini referanslardan beslenen yorumları içermektedir. Yağışların yine Kur’an’da kendisine atıf yapılan bir fenomenlerden olması bunların tıpkı rüzgar gibi sadece Tanrısal iradeyle gerçekleştiği kabulü bilgisini ortaya koyar. Dini referanslarda yağmur Allah’ın lütfu olarak görüldüğünden “rahmet” sıfatıyla anılmaktadır.
Bilimsel Yorumlar
Osmanlı bilimsel literatüründe yağışların oluşumu ile ilgili muhtelif yorumlardan çoğunluğu aşağıdaki örneklerde de görüleceği üzere birbirine benzerlik göstermektedir. Osmanlı düşünürlerinin bu fenomenlere karşı geliştirdikleri yorumlamalar incelenirken zaman içinde görülen değişimlerin olup olmadığına bakıldığında yine bu yorumlamalarda süreklilik görülmektedir. 15. yüzyılda yaşamış Rukneddin Ahmed, Acaibu’l-Mahlûkat adlı eserinde yağmurun oluşumu hakkında Aristo çizgisinde yorum yapmıştır. Yazara göre yerden ve denizden yükselen buhar soğuk hava tabakasıyla karşılaştığında yoğunlaşmaya başlar. Bu yoğunlaşma sürecinde su damlacıkları birleşip damla olur ve yağmur olarak aşağı iner. Eğer yoğunlaşma güneş ve yıldızın etkisiyle yoğunluğunu kaybederse yağmur kesilir. Eğer buhar havada soğursa kar olur, soğuyup hareket etmeye devam ederse dolu, buhar az olursa çise olur.
16. yüzyıl müelliflerinden Muvakkit Mustafa yağmur damlalarının ebatlarının ve yağış sürelerinin önemli olduğunu vurgular. Yazara göre yağmur damlaları birleşip inseydi yeryüzü delik deşik olur ve bitkiler perişan olurdu. Eğer çok ince yağmış olsaydı bu kez canlıların derilerinin içine sızar ve onlara zarar verirdi. Yağmur sürekli yağarsa bitkiler zarar görürdü ve bu nedenle canlılar aç kalırdı. 18. yüzyılda yaşamış Muhammed Şakir Nasani’nin eserinde yukarıda bahsedilen Acaibu’l-Mahlûkat yorumunu tekrar eder:
Kaçan derya üzerine işrak ide buhar hâsıl olub çoh uruc ider. Buhar hava baride vasıl oldukda berdden kesafet tahsil idüb sehab olur. Andan yeller sehabları sürüb deryadan baid olan yerlere iletüb yağmurlar yağdurur. Ve uyun ve enhar hamil ider.
Marifetname’de yağmur, kar ve dolunun izah edilişi yukarıdaki yorumlarla benzerlik taşımaktadır. Erzurumlu aynı temellendirmeyi kırağı, çiy ve sisin oluşumunda da yapmaktadır. Erzurumlu’ya göre sis yoğunluğu ve harareti zayıf olduğundan soğuk tabakaya ulaşamadan yere iner ve bu esnada soğuk hala isabet etmediyse yeryüzünü örter. Aşağı inen bu buhar soğukla karşılaşırsa ufak ve berrak zerreler halinde donarsa bu kırağı olur. Ancak donmazsa ve damlalar halinde olursa bu da çiydir.
Yağışlar hakkındaki bilimsel yorumlamalarda öne çıkan açıklamalar bu yağışların nasıl oluştuğu hakkındadır. Bu açıklamaların hemen hepsinde bugünkü bilimsel açıklamalara benzer şekilde buharın yükselişi ve soğuk hava katmanında yoğunlaşıp inişi vurgulanmıştır.
Şimşek, Yıldırım ve Gök Gürültüsü
Osmanlı metinlerinde şimşek bazen Arapça “berk” kelimesiyle, gök gürültüsü de bazen “ra’d” kelimesiyle ve yıldırım ise bazen “sâika” kelimesiyle ifade edilmiştir.
Popüler Yorumlar
Osmanlı kroniklerinde “berk” askerleri tarif ederken kullanılır ve hızı ve şiddeti temsil etmektedir. Yine şimşek ve gök gürültüsü ateşli silahların savaş anındaki işlevinin heybetini temsil etmektedir. Selaniki, Tarih’inde yaşanmış bir şimşek, yıldırım ve gök gürültüsü olayını aktarır: “evza’-ı felekiyye ve ecram-ı ulviyyenin herekati bir vechile oldı ki hiç bir devrde görülmüş ve işidilmiş degil acib ü mehib’ berk-i hatıf ve sa’ikaya agaz eyleyüp gerdün-i gerdan güm güm gümleyip afak inlemeğe başladı. Azim fırtınalar ile bir gün ve bir gice kâmil şiddet ile baran-ı bi-payan yağdı, mehabet üzre yetmiş dört def’a yıldırım indi.” 1489’da Atmeydanı’ndaki bir kiliseye yıldırım düşmüş ve kilisenin mahzeninde barut dolu olduğu için infilak etmiş ve etrafa oldukça önemli zayiat vermiştir. Bu hadise birçok Osmanlı kroniklerinde geçmektedir. Memluklerin II. Bayezid döneminde Osmanlı sınırlarına saldırdığını haber alan Sultan, asker toplamak için hazırlık yaparken İstanbul’da sabah vakti yıldırımlar, yağmurlar ve yeller olmuş ve Sultan beklemeye karar vermiştir: “Bu hinde, Sultan Bayezid’e Beşiktaş’a çıkmazdan öndin bir gün sa’ikalar olub ‘ale’ssabah yeller esub yağmur yağdı.”
Muvakkit Mustafa da şimşek, yıldırım ve gök gürültüsünün Tanrı’nın emri ile vukuu bulduğunu belirtir: “ra’d u berk u sâika bu üçi Hak Teala hazretinin hikmetlerindendür” Evliya da şimşekin, yıldırımın ve gök gürültüsünün Tanrı’nın emri ile vuku bulduğunu belirtirken aynı zamanda bunların kesilmesini de insanların içten duası ile olabileceğini aktarır: “bî-emr-i Hudâ bir dipi ve boran ve zulumât ve ra‘d ve berk u sâika” ve “Hemân cümle hâzırûn, derûn-ı dilden ihlâs-ı şerîfe müdâvemet edince bi-emrillahi Te‘âlâ ân-ı vâhidde zulumât-ı semâ ref‘ olup hevâ küşâde olur, ra‘d u berk dahi münkatı‘ oldu”.
Melhamelerde şimşek, yıldırım ve gök gürlemesi de gelecek için tahminde bulunma işaretlerinden birisidir. Kitab-ı Şemsiyye’ye göre ekim ayının ilk 4 günü içinde gök gürlerse erzak çok olur, 5, 6, 7 günlerinde gürlerse yiyecek çok olur. 8, 9 günlerinde gürlerse savaş olur. 10 gününde gürlerse yiyecek bol olur. On birde gürlerse çekirge olur. 5’ten 30’uncu güne kadar gürlerse kış soğuk geçer. Veba çok olur. Gök gürlemesi gece çok olursa beyler arasında savaş çok olur. Kasımda gök gürlerse veba çok olur. Memlekette zulüm çok olur. Asayiş kalkar. Aralıkta gök gürlerse üzümden başka yemişlerde kıran olur. Kış sert olur ama yaz iyi geçer. Yıl ortasında savaş olur. Bu ay yıldırım düşse ucuzluk olur. Ocak’ta gök gürlerse memlekette hayır kalmaz. 10 ile 20 günleri arasında gürlerse kıtlık olur. 20-30 arasında olursa yağış çok olur, sonu ucuzluk olur. Bu ayda yıldırım olursa hastalık çok olur. Şubatta gök gürlerse hububat iyi olur. Eğer sert gürlerse bitkiler perişan olur. Yıldırım olursa ekin çok olur, yağışlar artar. Mart’ta yıldırım inerse hububat çok olur ama fitne ve öldürme de çok olur. Nisanda 4. gün gök gürlese Rum ilinde kıtlık olur. 7. gün gürlerse İstanbul’da kıtlık olur. 20-25. günler arası gürlerse kıtlık ve hastalık çok olur. 25-30 günlerde gürlerse ucuzluk olur. Şimşek olursa doğuda kıtlık olur. Batıda görünse o tarafta yağış çok olur. Kış sert geçer fitne çok olur. Mayısta gök gürlerse atlar kırılır. 25’ine kadar gürlerse çekirge olur. Ay sonunda gürlerse veba çok olur. Haziran’da gök gürlerse tahribat ve veba çok olur. Emniyet kalkar. Yıldırım olursa yağış kıt olur. Fitne ve kızlık çok olur. Temmuzda gök gürlerse bazı yerlerde düşmanlık çok olur. Son 10 günde gürlerse pamuk iyi olur. Şimşek olsa ucuzluk olur ama yılın başlarında savaşlar olur. Şimşek görünse harp çok olur. Ağustos’un 20’lerinde gök gürlerse ülkeler arası düşmanlık çoğalır. Yıldırım düşse yazın sıcak olur. Eylül’de 10-20 günleri arası gök gürlerse veba olur. 20-30 günleri arası gürlerse ucuzluk ve emniyet olur. Şimşek doğuda olursa emniyet yaygın olur.
Şimşek, yıldırım ve gök gürültüsü ile ilgili popüler yorumlamalara bakıldığında buaraya kadar incelediğimiz meteorolojik fenomenlerin hemen hepsinde olduğu gibi din kaynaklı etkinin merkezde olduğu anlaşılmaktadır. Hem görsel hem de işitsel etkisinin büyük olması bu fenomenlere dair yorumları etkilemiş ve bunları ya bir işaret olarak ya da felaket olarak görülmesine neden olmuştur.
Bilimsel Yorumlar
Osmanlı’da bilimler tasnifi yapan Taşköprülüzade’nin Mevzuatu’l-Ulum adlı eserinde Yağmur Yağmak İlmi (İlmu Nüzûli’l-Gays) başlığı altında müstakil bir ilim dalından bahsedilmektedir. Bu ilim dalı aslında bugünkü meteoroloji alanıyla aynı misyonu taşımaktadır. Taşköprülüzade’nin tanımında bu ilim dalıyla en çok Arapların uğraştığı bunun sebebinin de ihtiyaç olduğunu belirterek başlar ve şimşek, bulut ve rüzgârların haline bakılarak yağmur tahmininde bulunmak olarak tanımlar. Bu ilmin, tecrübe ile geliştiğini çünkü bulutların hallerinde sürekli farklılık olduğundan tahmin etme durumunda delillerin değiştiğinden bahseder. Çünkü bulutların şekil, renk ve yoğunlukları, yağmurun yağıp yağmayacağı hakkında delil sunmaktadır.
Acaib literatürüne baktığımızda Rukneddin Ahmed, eserinde ilk olarak yıldırımın izahıyla başlar ve yıldırımın bir ateş olduğunu ve ateş küresinden indiğini belirtir. Ardından toprak küresinin çeyreklik kısmı hariç gerisini su küresinin kapladığını ve onu da hava küresi ve onu da ateş küresi kaplamıştır. Ateş küresinin aynı zamanda Ay küresi olduğunu söyler. Ateş küresinden havaya ateş inse ve parlasa ona şimşek (berk) eğer toprağa kadar inse ona da yıldırım (saika) denir. Yıldırımın yere inmesinin yeri harap ettiğini vurgulayan yazara göre bunların sesine de gök gürültüsü (ra’d) denildiğini ekler. Gök gürültüsü olurken balıkların sudan çıkamadığını aksi halde sesten ötürü öleceklerini de ekler. Bu kısımda yazar Aristocu çizginin dışında, farklı bir yorum getirmiştir. Aristo ve İbn Sina’ya göre gök gürültüsü, yıldırım ve şimşek bulutların çarpışmasıyla husule gelmektedir.
Ali b. Abdurrahman Acaibu’l-Mahlûkat eserinde gök gürültüsü, şimşek ve yıldırımın oluşma sebepleri hakkında yaptığı açıklamalar Aristo çizgisindedir. Yazara göre Güneş’in tesiriyle yerden parçacıklar çözülür ve hararetten ötürü ateş parçalarıyla karışıp yükselmeye başlar. Ateş küresine ulaştığında bulutun içinde hapsolur ve bulut içinde sıkıştığı için çıkar ve çıkarken ses de çıkarır ve buna gök gürültüsü denir. Eğer bulut çok yoğunsa parçacıklar çıkamadığı için bulutun içinde ateş olur ki bu da şimşek ve yıldırımdır. Ama önce şimşeğin ışığı görünür ardından sesi işitilir. Saikayı ise yıldırım oku olarak tanımlayan Ali b. Abdurrahman onu ateşin kuvvetli hali olarak yorumlar ve ulaştığı yeri yaktığını belirtir. Ayrıca suya erişen yıldırımın suya hiçbir şey yapmasa da içindeki balıkları öldüreceğini, demiri eritse bile ağaca zarar vermeyeceğini de ekler.
Geç dönem müelliflerinden Şakir Nasani de eserinde bu fenomenleri açıklarken Aristo’yu ve onu takip edenleri (muhtemelen İbn Sina) takip ederek onların sözü gibi aktarır. Bulutların birbiriyle çarpışmasının veya birbirinin içine girmesinin sonucu olarak şimşek, yıldırım ve gök gürültüsünün oluştuğunu belirtir. Berk hukema eydür dirler ki sehabda birbirlerine muhtelit olan buhar ve duhan hararetleri baki ise suud kast ider. burudet tahmil itse nüzul kasd ider. Bu ihtilaf ile sehabi şiddet ile suhub ol temzıkde sada hâsıl olur ki ra’d dirler ve birbirlerini ziyade temzık ile mehakinden ateş-i şule virür latif ise berk kesif ise saika dirler. Kah ol mertebe galiz olur ki isabet itdügün ihrak ider. Asli latif olduğundan ancak isabet itdügün ihrak ider. hadide isabet itse zevb ider. Kah babda olan dokunub zevb ider ağacına zarar itmez. ra’d ve berk havada ikisi birden olur semada ra’ddan sonra sebebi budur ki hava ile beynimizde mesafe vardır.
Buraya kadar incelediğimiz bilimsel yorumlamalar, diğer fenomenlerde olduğu gibi yine birbirini tekrar eden açıklamalardan oluşmaktadır. Bütün meteorolojik fenomenlerde kullanılan Aristo’nun ısınma teorisi, burada da kullanılmıştır. Şimşek, yıldırım ve gök gürültüsünün Avrupa biliminde anlaşılması ise 17. yüzyılda William Gilbert’in manyetizma ve elektrik ile ilgili çalışmalarına kadar beklemek gerekir. Özellikle yıldırımın oluşumundaki elektrik açıklaması için ise Benjamin Farnklin (ö. 1790) gibi geç dönem Amerikalı mucidi beklemek gerekiyor. Ancak Gilbert’in çalışmalarının önemi, Aristo’nun açıklamalarını sorgulamaya çekmesi ve yeni açıklamalar arayışına girmesidir. Bu noktada Osmanlı düşüncesi ile Avrupa düşüncesi ayrışmaya başlayacaktır.
Birinci bölümde incelenen meteorolojik fenomenlere yönelik Osmanlı klasik döneminde yapılan yorumlara baktığımızda yüzyıllar arasında fark olsa da yazarların sadece fenomenin kendisine verdiği önem dışında yorumlama noktasında ciddi bir değişim gözlenmemektedir. Bu durum Osmanlı klasik döneminde doğa düşüncesindeki fenomenlere bakış açısında önemli bir değişiklik olmadığını ve hatta geleneğin tekrarından öteye geçemediğini bizlere göstermektedir. Yer yer Aristo’nun Klasik İslam düşünürlerinin eleğinden geçen yorumu takip edilmiş ama ekseriyette İbn Sina’ya sadık kalınmıştır.
Yorumların zamana göre değişmemesinin iki önemli sebebi vardır. Birincisi Osmanlı bilimsel literatürünün oluşmasında kendisinden önceki Klasik İslam bilimsel literatürünün takip edilmesi ve onların çevrilmesi etkili olmuştur. Klasik İslam biliminin o dönemki bilimsel ihtiyacı karşıladığı düşünülürse Osmanlı bilginlerinin yeni bir arayışa girmemesi normal karşılanabilir. Halihazırda Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemindeki alimlerin çoğunun eğitim yerinin Türkistan ve Mısır bilim havzası olmasından ötürü oralardaki literatür Osmanlı medreselerine taşınmıştır. Buralarda eğitim alan alimler Osmanlı’da medreseleri tesis etmişler ve böylece Osmanlı bilimsel literatürü bir nevi Klasik’in taklidi ile başlamış ancak bundan öteye gidememiştir. İkinci sebep ise Osmanlı müelliflerinin eser yazarken eserin ihtivasına göre geleneğe aşırı bağlı kalmış olmaları ve geleneği sürdürmeleri nedeniyle yorumlamalarda da değişiklik görülmemiştir. Örnek verecek olursak melhame literatüründe Osmanlı melhame müelliflerinin eserleri Yazıcı Salih’in eserinin yeniden yazılmış versiyonları gibi görülmekte sadece dil ve üslupta farklılıklar göze çarpmaktadır. Çünkü Osmanlı’daki melhameler Ebu’l-Fazl’ın Selçuklu sultanı II. Kılınçarslan’a sunduğu Usulu’l-Melahim adlı eserinin Türkçeye tercümelerinden oluşmaktadır. Bazı tercümeler birebir olurken bazılarında ekleme ve çıkarmalar yapılmıştır.
Yararlanılan Kaynaklar
Osman Süreyya Kocabaş, Klasik Osmanlı Düşüncesinde Doğa Fenomenleri
Oruç Beğ, Oruç Beğ Tarihi,
Katip Çelebi, Cihannuma
Himmet Büke, Seydi Ali Reis Kitabu’l-Muhit
Selaniki Mustafa Efendi, Tarih-i Selaniki
Piri Reis, Kitab-ı Bahriye
Şemseddin Sami, Kamus-i Türki
Erzurumlu İbrahim Hakkı, Marifetname

*Bu çalışmanın tüm hakları, Osman Süreyya Kocabaş’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Osmanlı Devleti’nde Sürgün Cezası Ve Örnek Olaylar

Kız Kaçırmak
Osmanlı ceza hukukunda kız kaçırma türündeki suçlar için belirlenen cezalar, had ve ta’zir cezaları içerisinde yer alır. Arşiv belgelerine baktığımızda, kız kaçırma gibi suçlara çoğunlukla ta’zir suçları uygulandığı görülür.
Cinayet suçu cetvellerinde kız kaçırma suçu farklı isimlerle geçer. Bunlar; “Kız kaçırmak, kız sürmek, kız sürüklemek, kız kaldırmak, karı kaldırmak”.
Sürgün Ne Demektir ?
1858 Ceza Kanununda suçlar; “cinayet, cünha ve kabahat olarak üçe ayrılmıştır. Bu tasnif, suçların ceza süresi ve türüne göre şekillenmiştir. Cünha kapsamındaki suçlar için hapis, sürgün, memuriyetten uzaklaştırma ve para cezaları öngörülmüştür. Hapis cezasının müddeti, suçlunun hapse girişinden itibaren yirmi dört saatten başlayarak en fazla üç senedir. Suçlu, bulunduğu yerden bir başka bölgeye, üç aydan üç seneye kadar sürgün edilmelidir. Yani bu tasnife göre, örneğin bir hırsızlık suçu, işlenme şekline göre cinayet veya cünha olabilmektedir. Bir veya birden fazla kişiyle girişilen silahlı bir hane soygunu cinayet kapsamındayken, bir kişinin gündüz vakti boş bir haneden bir şeyler çalması cünha kapsamındadır.”
Kız kaçırmak, normal şartlarda bir cünha olsa da, bazı şartların gerçekleşmesi durumunda cinayete de dönüşebilmektedir. 1858 tarihli Ceza Kanunnamesinde yapılan bazı düzeltmelerle suça öngörülen cezalar aşağıdaki gibidir.
“Her kim, kadın ve erkek bir şahsı, cebir veya hile ile bir tarafa kaçırır ise aşağıdaki gibi cezalandırılır.Kaçırılan şahıs erkek ve on beş yaşını doldurmamış ise fail bir seneden üç seneye kadar hapsolunur! Bu suretle kaçırılan çocuk kız olur ise fail süreli olarak küreğe konulur ve tecavüz gerçekleşmiş ise hakkında on seneden az olmamak üzere kürek cezası tertip olunur! Kaçırılan şahıs gerek erkek gerekse kız olsun on beş yaşını doldurmuş ise fail iki seneden üç seneye kadar hapsolunur. Kaçırılan kıza nikah kıyılmışsa ve kız on beş yaşını doldurmuş ise kendisinin; on beş yaşını doldurmamışsa velisinin davadan feragat etmesiyle kamu davası düşmüş olur! Kaçırılan kadının kocası var ise veya tecavüz vuku bulmuş ise fail beş seneden az olmamak üzere küreğe konulur. Kaçırılan şahıs, en fazla 48 saat içerisinde ve tecavüz vuku bulmaksızın, ailesi tarafından alınması mümkün olan emniyetli bir yere bırakılmışsa ceza bir aydan bir seneye kadar hapistir.”
Çeşitli kız kaçırma vakalarına örnekler, şu şekildedir;
“Tarih 11 Şubat 1914. Aydın merkeze bağlı Balishak köyünde yaşanan kız kaçırma vakasında Hacı Halil biraderi Mehmet, İlyas, Bayram, Aydınlı Molla Mehmed, İbrahim ve Arap Hacı Hafız, Hasan kızı Fatma’yı kaçırmışlardır. Vakanın izahatında, Hacı Halil biraderi Mehmet’in Fatma’yı evlenmeye zorlamak maksadıyla kaçırdığı yazmaktadır.Bu olaydan çıkan sonuçlara göre evlenme maksatlı olarak Fatma’yı zorla kaçıran Mehmed’e birkaç kişi daha yardım ettiği ve olayın bir tecavüz olmadığıdır. Ancak, olayın cebren gerçekleşmesi ise kızın bu duruma karşı koyduğunu göstermektedir. Olay hakkında yapılan tahkikat neticesinde de, faillerden Mehmed, İlyas ve Bayram firar etmeyi başarmıştır. Diğerleri ise olaya ikinci dereceden dâhil oldukları gerekçesiyle kızın ailesinin iddiaları üzerine tutuklanmışlardır. Kızın akıbeti bilinememektedir. Asıl faillerin firar etmiş olması, belgenin düzenlendiği esnada kızın henüz bulunamadığının bir göstergesidir. 20 Haziran 1912 tarihinde, Tire’ye bağlı Musalar köyünden Koca İbrahim oğlu İsmail, yine aynı köyden Hacı Osman oğlu Hüseyin kesimesi Hüsniye’yi evlilik vaadiyle kaçırarak iğfal etmiştir. Kızın ailesini bu evliliğe onay vermeye zorlayan İsmail yine de bu maksadına ulaşamamış. Kız ailesine teslim edilirken kendisi de tutuklanmıştır.”
10 Eylül 1913 tarihinde, Çeşme’de “Gece silahlı olarak çardak basmak, kız kaçırmak, gasp, öldürmek ve tecavüz suçları tek bir seferde meydana gelmiştir. Suçun failleri, Sekur mevkiinden Marko Nikoli Bacaka, Yani Sarıyani, Yani Babasidri, Yorgi Kanela, Dimitri Bodor, Nikola Manol Mahyo ve Biraderi Kasti Mahyo’dur. Bu suç şöyledir: Asker firarisi olup bir eşkıya çetesi kurmuş olan failler, Marko Bacaka isimli Rumun Çeşme’deki çardağını gece ve silahlı olarak basmışlar, burada misafir olarak bulunan on altı yaşındaki Konstanti Dalavera kızı Angeli’yi dağa kaldırmak istemişlerdir. Bu duruma direnen Marko Bacaka’nın karısı Vasiliki’yi tüfekle darp etmişler, üzerindeki yirmibeş Osmanlı lirasını almışlardır. Bu esnada tüfekle darp edilen Marko Bacaka, her nasılsa, eşkıyalardan Kasti Mahyo’nun belindeki bıçağı almış ve onu göğsünden ve elinden bıçaklayarak öldürmüştür. Faillerden Dmitri ve Yani Sarıyani yine de kızı kaçırıp dağa kaldırmışlar ve burada tecavüz ettikten sonra kayıplara karışmışlardır.”
Bununla ilgili olarak, Rusçuk tarafından Ahmet Bey çiftliğinin nazırı İsmail Beşe’nin kızı Aişe’yi zorla kaçırıp kendisine nikah ettiren Ömeroğlu Mehmet ile arkadaşları Kale-i Sultaniye’ye sürgün edilmişlerdir. Kız kaçırıp ırzına geçme suçu aynı zamanda zina suçu kapsamına girdiği için zina suçu bölümümüzde de gerekli malumatı vermiştik.
Yüz Kızartıcı Suçlara Verilen Sürgün Cezaları
Zina, Fuhuş, Fiil-i Şeni ve Umumhanecilik
Zina suçu İslâm ceza hukukuna göre had suçlarından olup Allah hakkının baskın olduğu bir suçtur.
İslâm hukukuna baktığımızda zina ile fuhuş arasında herhangi bir fark görülmez. Osmanlı hukukunda da aynı durum söz konusudur. Kurân-ı Kerîm’de ise fuhuş ve zina kavramları aynı nevidendir. Bununla ilgili olarak şeyhülislâm Ebussuud Efendi bir fetvasında kendisine şu soru sorulmuştur: “Bir taife köyden köye gezip avretlerine ve kızlarına ve cariyelerine zina ettirmeyi adet edinseler şer’an ne lazım olur?” O ise şöyle cevap verir: “ıslahları vuku buluncaya kadar zindandan çıkarılmayıp, zinası kesin olan kadınlar ise recmedilmelidir.” Bu soru ve cevap Osmanlı hukukunda zina ve fuhşun aynı anlamda kullanıldığını göstermektedir.
Burada şer’i hükümle birlikte örfi hukuk da uzun süre işlerlik kazanmıştır. Tanzimat devrine kadar ırz suçları şer’i hukuk dahilindeydi. Lakin burada padişahların iradesi de ara ara büyük rol oynamıştır. 1858 tarihli Ceza Kanunnamesi’yle kürek ve hapis gibi cezalar da yürürlüğe konulmuştur.
Ceza kanunnamelerinde ve fermanlarda, genel olarak naslarda sabit olan ve fakihlerce de epey yorumlanmış olan had ve kısas suçları ile ilgili hükümler açıkça belirtilmediği görülür. Bu kaynaklarda “şer’an siyaseti ne ise icra oluna, şer’e göre, şer mucibince”, şeklinde telaffuzlar yer alır. Bu ifadelerle fıkıh kitaplarına işaret edildiği ve bu kitapların da nazara alındığı ve uygulandığı anlaşılmaktadır. Fatih Kanunnamesine göz atıldığında ırza geçme suçuna ilişkin bir hükme doğrudan rastlanılmaz. İslam hukukunda ırza geçme suçu aynı zamanda zina ile de açıklanabildiği için kanunnamelerdeki zina suçlarına bakmak konunun anlaşılması için elzemdir. Fatih Kanunnamesine göre, zina suçu işleyenden, suçu sabit olursa ve zina fiilini işleye evli ise 1000 akçeye gücü yetse dahi 300 akçe alınacağı, ekonomik gücü daha aşağıda olan kimselerden 200 akçe alınacağı, ödeme gücü dahi kötü ise 100 akçe, ondan da dahi aşağı ise 50 akçe ve fakirlerden 40 akçe alınır diye belirtilmişti. Şayet zina eden ergen ise ekonomisine göre bu cezalar 100, 50 ve 30 akçe olabilmektedir. Kanunnamede konumuza en yakın hüküm ise “zina kastıyla ve kötülükle” bir kimsenin evine girene, zina ile ilgili hükümlerin tatbik edileceği şeklinde belirtilen hükümdür.
Kanuni Sultan Süleyman Dönemi
Kanuni devrindeki kanunlaştırmalar düzenleri zamanını etkilemiş hatta sonraki süreçleri ve zamanı da etkilemiştir. Bu yönüyle modern diye tabir edilebilir. Yine Kanuni devri ceza kanunnamesine baktığımızda, birinci fasılda zina suçlarının düzenlendiği görülür.
Yine Kanuni devri ceza kanunnamesine baktığımızda “Bir Müslüman zina eylerse, şer’ ile sabit olsa ve zina eyleyen muhsan yani evli olup bay olsa siyaset olunmadığı yani hadd-i zina urulmaza ve eğer bir kimesne zina eder görülse, şer’an üzerine sabit olsa lakin ala vechiş-şer’ recm kılmalu olmasa, eğer bay olup bin akçe” şeklinde ifade yer almaktadır. II.Bayezid Kanunnamesinde zina suçunun Fatih devri ile paralellik arz ettiği görülür. Fark ise ırza geçen şahsın tenasul uzvunun kesilmesi olarak söylenebilir. Yavuz Sultan Selim Kanunnamesi’nde; “bir kimse yabancı bir kadını veya kızı öpse, yahut laf atsa, mahkeme tarafından sopa atılma cezasına çarptırıldıktan gayri, her iki sopa başına bir akçe ceza alınır. Birinin cariyesine laf atan ve zorla öpen de aynı ceza ile cezalandırılır. Eğer bir kadın veya bir kız, bana filan kimse zorla tecavüz etti dese, o kimse de bunu inkar etse o zaman şahit dinletilir. Tanık, kızın veya kadının yalan söylediğini ve sanığa iftira ettiklerini ispatlarsa o zaman kadın veya kız sopa cezası ile cezalandırılır. Ve hem de sopa başına bir akçe ceza alınır. Bir kimse, bir kadının arkasına düşse veya evine girip saçını tutsa, yahut külodunu ve elbisesini çıkarmaya çalışsa ve bu durum mahkemece tespit edildiği taktir de adam hapis cezası alır. Kadın veya kıza tecavüz edene mahkeme tarafından nikah yapılması teklif edilir, nikah yapıldığı taktir de mahkeme düşer.”
III. Selim Dönemi
III. Selim devrine geldiğimizde sıkı bir denetimin olduğu görülür. Örneğin içki satışının yasaklanması, içki içilen yerlerin kapatılması ve fahişelerin fiillerinin engellenmesi. Bu yoğun çalışmanın iki yıl sürdüğü belirtilir. Hatta fuhuş yapmaları sebebiyle tutuklanan kişilerden beşi asılarak idam edilmiştir. On sekizi ise İznik’e, on dokuzu Tekirdağ’a, on sekizi ise Mudanya’ya sürgün edildikleri kayıtlarda mevcuttur. Görüldüğü üzere kanunnamelerde zina suçu ve tarifi İslam hukukunda Hanefi mezhebi ile paraleldir. Fakat fark olarak Osmanlı’da bu suçlara genel olarak para cezalarının verilmesidir. Aynı zamanda tenasül uzuvlarının kesilmesi öngörüldüğü halde fiili olara icra edilmediği de gözlerden kaçmamaktadır. Şeriye sicillerinde yer alan bazı davalardan söz etmek istiyoruz.
“Ankara Şeriye sicillerinde 1663 yılında (1074 H.) görülen bir tecavüz davasında, Ankara’ya bağlı bir köyden gelen Cennet isimli kadın, Veli ve Hüseyin isimli şahısların oturduğu eve gelip, eve zorla girerek kendisine tecavüz ettiklerini söyleyerek cezalandırılmalarını istemiştir. Zanlılar olayı başta inkar etseler de, mahkemede hazır bulunan köy ahalisinden dört erkek tanığın (Muhammed oğlu Sait, Abdi oğlu muhtar, Musa oğlu Ali ve Musa oğlu Yusuf) şahadet getirerek, sanıkları, Cennet isimli kadının evine girerken gördüklerini ve evden feryatların geldiğini duyduklarını söylemişlerdir. Bunun üzerine sanıklar suçlarını itiraf etmiş ve mahkeme sanıkları tutuklayarak şeran cezalandırılmasına karar vermiştir.”
Yine, Ankara Şer’iye sicillerinde yer alan bir başka hükümde ise; “Aişe isimli kadın mahkemeye giderek Mustafa, Ömer ve Kara Muhammed adlı kişilerin evine zorla girerek, kendisine tecavüz ettiğini ayrıca aşırı derecede zulüm ve işkencede bulunduklarını çevresine karşı rezil olduğunu bildirerek haklarında şer’i hüküm verilmesini talep etmiştir. Mustafa, ifadesinde o gün Aişe’nin evine gittiklerini, kendisinin dışarıda beklediğini, Kara Muhammed ve Ömer’in evde iki saate yakın kaldıklarını söylemiştir. Ayrıca, mahalleden Muhammed oğlu Ahmet, Mustafa ve Ali oğlu Samet isimli kişiler sanık Mustafa adlı şahsın mahallede düzgün bir adam olmadığını sanıkların, herkese rahatsızlık verdiklerini ve zulmettiklerini beyan etmişlerdir. Bunun üzerine mahkemece sanıkların şer’an cezalandırılmasına karar verilmiştir.”
Mühimme defterlerinde de tecavüz davalarına ilişkin örnekler mevcuttur. “3 nolu Mühimme defterinde, Malkara’nın Deveciler köyünde Elif adlı bir genç kıza tecavüz eden Ali hakkında şeriata göre lâzım gelenin icrasına dair buyruldu ile, 966 H. tarihinde, Padişah Malkara kadısına, suçunu ikrar eden sanık Ali’ye şer neyse icra olunup diyerek failin cezalandırılmasını emretmiştir.”
Bir belgede fahişelik yapan iki kadın ıslah-ı nefs edinceye kadar Kıbrıs’a sürgün edildiği, yine kerhanecilik yapan Akşehirli berber Hasan’ın aynı şekilde Bozcaada’ya sürgüne gönderildiği anlaşılmaktadır. Recm konusu geniş tartışmalara sebep olmuştur. Fetva kitaplarına baktığımızda recm cezası hakkında yeteri kadar malumat bulunabilmektedir. 1680 senesinde İstanbul Sultan Ahmet Meydanında zina suçunu bilfiil işleyen bir kadının recm edildiği belirtilmektedir. Fakihlerin kayıtlı olan görüşleri ise şöyle belirtilmiştir:
“Şeyhülislâm Abdürrahim Efendi (ö.1128/1716) bir fetvasında, muhsan olan Zeyd mecâlisde kadıdan dört meclisde Hinde zina itdüğine ikrar idüb ikrar-ı erba’ada bulunub Zeyd musır olub rücu’ iylemese Zeyd’e şer’an ne lazım olur? el-Cevab: Recm olunur. demektedir. Yine bir başka fetvasında ise muhsan olmayan Zeyd hinde cebren zina itdüğini tavan ikrar iylese Zeyd’e ne lazım olur? el-Cevab: Yüz değnek urulur. demekte Zeyd muhsan Hind muhsanaya rızasıyla zina eylese Zeyde ve hinde ne lazım olur? el-Cevab: Recm olunur.” kavlini söyleyerek evli olanların yapmış olduğu bu çirkin fiilden dolayı recmedileceğini hükme bağlamıştır. Şeyhülislam Çatalcalı Ali Efendi (ö.1103/1692) de aynı paraleldeki fetvasında, “Hind muhsana tayiatan nefsini Zeyde temkîn idüb Zeyd dahi Hind’e zina iylese Hind’e ne lazım olur? el-Cevab: Recm. diye karşılık vermektedir.”
Tanzimat dönemi önemli kanunlarından olan ve devletin sonuna kadar yürürlükte kalan 1858 tarihli ceza kanunnamesinde recm ile ilişkisi bakımından zina suçu ile alakalı şu hususlar vardır. “Tecavüz suçlarının bir çoğu, genellikle adam kaçırma, darb, hatta soygun suçlarıyla birleşmektedir. Tecavüz suçlarına genellikle 3 yıl kürek ve sürgün cezaları verildiğini görmekteyiz. Ancak, bu suç adam öldürme, eşkıyalık gibi suçlarla birleştiğinde ölüm cezası veya 15 yıla varan kürek cezası gibi ağır cezalar da verilmiştir. Aynı zamanda, suç devlet görevlileri tarafından işlenirse görevden el çektirme cezası verilmektedir. Bazen bu cezalara ek olarak sanığın teşhir edildiğine de rastlanır. Özellikle yüz kızartıcı suç işleyenler, halka ibret vermesi için teşhir edilir.”
Hırsızlık
Osmanlı hukukuna baktığımızda hırsızlık suçu, klasik hukuk fıkıh kitaplarında kitabu’l-hudud bölümlerinde, babu’s-serika alt başlığı altında ele alındığı görülür. Osmanlı hukukunda da hırsızlık suçuna had cezası verildiği görülür. Fakat Osmanlı şer’i sicillerine bakıldığında el kesme cezasının nadiren başvurulduğa görülür. Osmanlı’da had suçlarından olan hırsızlık suçuna nefy (sürgün), kürek, kalebent ve para cezalarının da verildiği görülür. 1858 tarihli Ceza Kanunu ile el kesme cezası (kısas hariç) kaldırıldığı, hırsızlık suçuna sadece hapis ve kürek cezası uygulanması yolu açıldığı görülür.
Engürülü (Ankara) Fatma ile kocası Hasan İstanbul’da bazı evlere girerek hırsızlık yaptıkları için önce zindana atılmışlar, çaldıkları mallar önce sahibine verildikten sonra Kıbrıs’a sürgün edilmişlerdir. Burada mağdur olan ahalinin zararları karşılandıktan sonra ceza uygulanmaya konulmuştur. Diğer bir sürgün ise İstanbul’da Paşa Ali ismindeki adam Hekim Çelebi Medresesi’nde hırsızlık töhmetiyle yakalanıp İzmir’e sürgün edilmiştir. İstanbul’da hizmetkarlık yapan Habeş Osman adındaki kişi gittiği evlerde hırsızlık yaptığı için Mısır’a (Kahire) sürgün edilmiştir. Bununla beraber çaldığı mallar da sahiplerine iade edilmiştir.
Şer’i Siciller Arşivi’nde yer alan 1091/1680 tarihli Rumeli Kazaskerliği Mahkemesi’ne ait 128 numaralı defterde, bir şahsın, bir zimminin kaybolan malından dolayı hırsızlıkla itham edilip haksız yere sağ elini bileğinden kestiğini iddia ettiği subaşıyı şikayet ettiğini görmekteyiz ki, bu olay da bize had cezasının uygulandığını göstermektedir.
Durumdan anlaşıldığı üzere hırsızlık suçu had cezası kapsamında yer almış ve cezası da buna göre vuku bulmuştur. Lakin Osmanlı şer’i sicillerine bakıldığında el kesme cezası nadiren görülür. Bunun yanında bu suça nefy (sürgün), kürek, kalebent ve para cezalarının da verildiği görülür. Tanzimat dönemi 1858 tarihli Ceza Kanunnamesi ile de el kesme haddinin (kısas hariç) kaldırıldığı yerine hapis ve kürek cezaları uygulanmıştır.
Rüşvet, Sahtekarlık
Ahmet Mumcu bu suçlar için şöyle tariflerde bulunur:
“Genel manasıyla rüşvet, yetkili birisine, başkası tarafından toplumun usul ve kaidelerine aykırı bir şekilde menfaat sağlanarak bir işin yaptırılması şeklinde tanımlanabilir. Rüşvet için toplumun geri ya da ileri gelişmişlik düzeyinde olmasının bir önemi yoktur. Çünkü her insan önce kendi menfaatini düşünür. Bu da rüşvet suçu için en önemli psikolojik sebeplerden birisidir. Her suç gibi rüşvet de insanla alakalı sosyal bir olaydır. Bu nedenle özellikle sosyal düzenin bozulduğu dönemlerde bu suçun arttığı görülmektedir. Büyük ekonomik krizler, savaşlar vb. olaylar toplum hayatını temelden etkilediği için, bu tür suçların artmasını sağlar. Böylece ekonomik şartların ağırlığı veya hafifliği rüşvet suçunun işlenmesini artırıp çoğaltmaktadır.”

Orhan Bey Dönemi
Orhan Bey devrinde yaya sınıfı kurulurken Bursa Kadısı Çandarlı Kara Halil Paşanın rüşvet aldığı söylenir. Bununla ilgili olarak, “… Padişah hizmetinde olalum deyu çok kişiler kadıya rüşvetler virüb yalvardılar: beni yaz didiler” şeklinde söylemlerin olması, daha o dönemde rüşvetin varlığını göstermesi açısından önemlidir. Bayezid devrinde rüşvetin adalet teşkilatına kadar sirayet ettiği, kadıların rüşvet aldığı, devletin de buna karşı bazı tedbirler aldığı görülmektedir.
Ayrıca 17 ve 18. yüzyıllarda da rüşvet olaylarına rastlanıldığı ve rüşvet olayları için tedbirler alındığı kaynaklarda geçmektedir. Devleti meşgul eden sıkıntılardan biri olan rüşvet suçları için çeşitli cezalar verilmiştir. Bu cezalar görevden almaktan katle kadar uygulandığı görülür. Şimdi rüşvet ve sahtekarlık gibi suçlara verilen sürgün cezalarıyla ilgili örneklere yer verelim. Rüşvet ve sahtekarlık konusunda Osmanlı Devleti en üst kademeden en alt kademelere kadar hiç taviz vermemiş ve gerekli cezai uygulamaları icra etmiştir. Bu bilgilere ışık tutacak şu olaylar mevcuttur.
“İstanbul’da Çarşamba pazarında Simitçi Hasan, dört paralık simidi on beş dirhem noksan halka satmaya cesaret ettiğinden Seddülbahir’e sürgün edilmiş ayrıca orada kalebent olunmasına da karar verilmiştir. Kaleye geldiği ve burada kalebent olduğuna dair kale dizdarından da haber alınmıştır. İstanbul’da hür ve azade kadınları Anadolu’ya götürüp esir gibi satan Çolak İsmail ve oğlunun bir daha İstanbul’a gelmemek üzere Bursa’ya sürgün edilmesine hüküm verilmiştir.” Bu dönemde bir çeşit suç olan esir ticareti yapanların olduğu görülür. Yine adli bir takım sahtekarlıkların yapılıp halkın mağdur edildiğine ilişkin suçlar da sürgünle cezalandırılmıştır. “Kuzât (kadılar) taifesinden Zağra-i atik müvekkili Mehmet Bey’in sahte ferman tahrir eylediğinden Limni adasına sürgün edilerek cezalandırılması hakkında hüküm verildiği” belgelerden anlaşılmaktadır.
İlim ehli insanların da bu ve buna benzer suçlara karıştığı görülür. Bunlara gerekli cezalar uygulanmıştır. Örneğin, “Bursa’da Alaaddin Bey camiinde imamlık yapan ulema sınıfından Hamza Efendi, mahallesindeki bir parça yeri zapt etmek için, İstanbul’a şeyhülislamın mührünü taklit ederek sahte mühürlü mektup yazmış, bununla birlikte rüşvet almaya da cüret ettiği için Limni adasına sürgün edilmesine karar verilmiştir.”
Başka bir belgede ise “İstanbul’da Koca Mustafa Paşa Camii müezzini ve kandilcisi İbrahim Efendi mahallesinde sakin Şerife Hafize adlı bir kadını gerekli tetkikleri yapmadan Halil adındaki kimseye nikah yaptığı için Bursa’ya sürgün edilmiştir. Aynı belgenin devamında ‘… kimesnem olmayup öksüz kaldığım ecilden hall-i perişaniyetime merhameten pederim mezkur kullarının her ne kadar cürmi var ise dahi afv ve Sene-i cedid hürmeten ıtlâk buyrulması’ şeklindeki cümleden bir af isteğinin olduğu da anlaşılmaktadır. Bu cümleden olarak, çocuklarına merhameten af isteğinin bir yıl sonra gerçekleştiği görülmektedir. Yine Erzurum müftüsü Abdurrahman Efendinin kötü işleri ve rüşvetten dolayı sürgün edildiğini ve taraftarlarının da te’dib edilmesi hakkında hüküm verildiği anlaşılıyor.”
Benzer bir sürgün de Gelibolu müftüsüne uygulanmıştır.
“Yolsuzluk yaptığından dolayı Rumeli Kazaskerinin maruzatı üzerine Bozcaada’ya sürgün edilmiştir. Aynı zamanda kalebent edilmesi de emredilmiştir. Bir başka belgeden anlaşıldığına göre, “Rusçuk mahkemesi başkatibinin yalan ilamlar vererek oranın kadı ve naiblerini aldattığı ve bu şekilde ahalinin haklarını iptal ettiği için Vidin’e sürgün edilerek terbiye edilmesi hakkında hüküm verilmiştir.”
Bazı durumlarda sürgün cezasının “katle bedel” verildiği görülmektedir. Bununla ilgili olarak, Mısır valisi ve çavuş başına yazılan hükümde, İstanbul’da kağıt tacirliği yapan bunun yanında fesat ve kötülüğü ile bilinen Burdurlu Hacı Salih Efendi’nin şekavet, sahtekarlık, hıyanet ve rüşvet suçlarından emsaline örnek olsun diye katline hüküm verilmişken, merhameten cezası hafiflettirilip Mısır’a sürgün edilmesine ve orada ikamet ettirilmesine karar verilmiştir. Ayrıca çavuş başına verilen emirle hapsedilerek götürülmesi istenilmiştir. Bunun haricinde hükümde ‘fimâ bâ’d Der-aliyye’me ayak basmamak ve her ne zaman gelir ise ele geçtiği saat katl ve idâm olunmak şartıyla Mısır’ı Kahire’ye tard ve teb’idi fermânim…’ şeklindeki ifadeden adı geçen kişinin şayet İstanbul’a dönerse katl edileceği anlaşılmaktadır. Bu şekilde Devlet, suçları olanları merkezden uzaklaştırarak huzur ve güveni tesis etmeye çalışmştır. Ayrıca burada katl işi yapılmayacak kişiye bir şans daha verilmektedir. Ancak devlet böyle davranarak benzer işlerle iştigal edenlere de gözdağı vermiş olmaktadır. Rüşvet ve sahtekarlık gibi suçları sadece devlet görevlileri işlememektedir. Normal halktan insanların da bu tür olaylar yüzünden cezalandırıldıkları olmaktadır. Örneğin İstanbul’da oturan Ümmügülsüm adlı bir kadın hileci, dalavereci ve rüşvet alıp verdiği suçlardan dolayı Bursa’ya sürgün edilmiş ve orada ikamet ettirilmesine karar verilmiştir. “Osmanlı’da merkez teşkilatında memur olanların sahtekarlık gibi suçlardan sürgün edildikleri görülmektedir. “Mesela, Divan kalemi katiplerinden Seyyid İbrahim kendi halinde olmadığı, sadakatten uzaklaştığı, kanun ve hükümlere ilave yaptığı için görevinden azledilerek Limni Adası’na sürgün edilmiştir.” Bir müddet sonra af edilmiş fakat görev mahalline bir daha gelmemesi için emir verilmiştir.
“Hassa silahdarlarından Hacı İshak Ağa Vidin’e kapıcı başı olarak atanmış ancak burada halka hizmet edeceği yerde fesatlık yayarak ve harici bağ ve bahçelerde ziyafetler düzenleyip bir de rüşvet aldığından dolayı görevinden alınarak başka bir yere sürgün edilmesine karar verilmiştir. Ayrıca defalarca kendisine Der-saadet’e dönmesi konusunda haberler gönderilmesine rağmen geri gelmemiş ve Eflak taraflarına gitmiştir.” Osmanlı görüldüğü üzere bu suçları işleyenlere acımamış ve gerekli cezaları hemen uygulamıştır. Rüşvet ile ilgili başka bir sürgün cezası da “Kalyonlar halifesi Ahmet Efendi ile peksimetçibaşıya verilmiştir. Bunların rüşvetten başka kötü hakaret, hıyanet ve şekavetlerinin olduğu da belirtilmiştir. Her ikisi de azledilerek yerlerine başkaları atanmış ve devlete vermekle yükümlü oldukları meblağlarının tahsil edilmesinden sonra Kıbrıs’a sürgün edilmiştir. Dolayısıyla devlet alacağı varise onu tahsil edip ondan sonra sürgünü gerçekleştirmektedir.”
Diğer bir belgede ise “Anapa muhafızı Mustafa Paşa ile Sarı Baba hakkında bir zimmi kafirle birlikte hareket ederek kötü islere sebep oldukları anlaşılmaktadır. Bunun üzerine Mustafa Paşa’nın azledilmesine, emval ve eşyasının zapt edilerek müsadere edilmesine ve yanında bulunan zimminin de idamına karar verilmiştir. Bunlar bu haliyle önce Sinop’a sürgün edilmişlerdir. Buradan da Mustafa Paşa bir adaya sürgün edilmiş, yanındaki zimmi ise katl edilmiştir. Burada dikkatimizi çeken husus görevinden azledilen ve vezirliği alınan Mustafa Paşa’nın mallarının da müsadere edilmesidir.”
Yalan Şahitlik-İftira
Osmanlı ceza hukukuna göre iftira etmek ve yalancı şahitlik yapmak ta’zir cezaları arasında yer alır. Bu cezaların verilmesi ve uygulanması ulûl-emre aittir. Mahkemelerde yargılanma sırasında da yalancı şahitlik yaptığı anlaşılanlara da sürgün cezaları verilmektedir. Bu grup suçlarda kişiler arası davalarda daha çok sürgün cezası uygulanırken, devleti ilgilendiren hususlarda daha ağır cezaların verildiği anlaşılmaktadır. Tanzimat öncesi kanunnamelerde iftira suç olarak görülmüştür. Tanzimat sonrası kanunnamelerde ve Kanunname-i Hümayunlarda da aynı şekilde devam ettiği görülür.
Girit muhasebecisi iken yalan haberler yüzünden haksız yere Kıbrıs’a sürgün emri verilmiş olan Ali Bey, gemi beklemek üzere İsperlong Kalesi’nde bulunduğu sırada suçsuz olduğu anlaşılmış, ihtiyarlığı ve hastalığının da olmasına binaen affedilerek sürgünden vazgeçilmiştir. Böylece tekrar eski görevinde kalmasına izin verilmiş olmaktadır. Başka bir belgede Divân-i âli Çavuşlarından olup Amasya ahalisinden Mahmut Efendi adındaki kimse Sivas valisinden yalan yere şikayet etmek üzere İstanbul’a geldiği için memleketi olan Amasya’ya sürgün edilmiştir. Ayrıca bu sürgün için görevlendirilen çavuşa yirmi beş guruş harcırah verilmiştir. Bu tür suçlarda sürgün cezaları da sıkça uygulanmaktadır. Mesela, arz odasında mahkeme sırasında Hasan adlı kişinin yalancı şahitlik yaptığı anlaşılmış ve Bozcaada’ya sürgün edilmiştir. Bazen sadece yalancı şahitlikle yetinmeyen, aynı zamanda başka yalancı şahitler de tedarik eden kimselere rastlanmaktadır. Bununla ilgili olarak İstanbul’da Ayşe adlı bir kadın, Ümmügülsüm hatundan 4000 guruş alacağı olduğunu iddia etmiş ve bunu ispat için Kafesçi Mehmet adlı kişiyi şahit göstermiştir. Ancak yapılan tahkikat sonucunda Mehmet’in yalancı şahit olduğu anlaşılmış ve Bursa’ya sürgün edilmiştir.
Tüm bu bilgiler bağlamında davaların seyrini değiştiren yalancı şahitliğin önem arz etmesidir. Bazı zamanlarda yalancı şahitlerle yargı görevlilerinin de işbirliği yaptığı görülmektedir. Buna nazaran “ …yirmi otuz şuhûd-ı zor ve şerir ve şaki kimesneleri ve Sarıca Naib dimekle maruf naibi yanına alub Kars’tan Sis’e Sis’ten Kars’a varup geldüğü fukaraya muradları üzere şuhûd-ı zor (yalancı şahit) ile siciller ve hüccetler yazdurub emval ve erzaklarını ve emlâk ve tarlalarını alub…” şeklindeki ifadeler durumun ciddiyetini göstermektedir.
Edebe Aykırı Mektup- Arzuhal Yapmak
Osmanlı’da her alanda ahlaka önem verildiği gibi kişiler arası iletişime ve haberleşme konusunda da çok titiz davranılmıştır. Buna göre İstanbul’da Aksaray pazarında bulunan biri sipahi diğeri silahtar iki yazıcı kadınlara aşk mektupları yazdıkları için Midilli Kalesine sürgün edildikleri belgelerde geçmektedir. Der-sa’adet’te arzuhâl yazıcılarından Mustafa hilâf-ı rıza arzuhal yazmaktan men edilmişken yine uslanmayıp arzuhal yazmaya devam etmesinden dolayı te’dib ve diğerlerini korkutmak için Bursa’ya sürgün edilmiştir. Yine benzer bir belgeye göre, babasından kalan ve başkasına tevcih edilen İnebahtı Kalesi dizdarlığının kendisine verilmesi gerektiği hakkında padişaha arz-ı hal yazıp rahatsız eden bir kişinin Kıbrıs’a sürgün edilmesine dair hüküm verilmiştir.

Siyasi Suçlara Verilen Sürgün Cezaları
Eşkıyalık Hareketlerine Katılmak
Osmanlı ceza hukukunda eşkıyalık had cezasına sebep olan suçlar arasındadır. Fakat yol kesme veya hirabe (kat’ı tarik) olarak da adlandırılan bu suç diğer had suçlarına nazaran daha çok önem arz etmektedir. Çünkü bu suçun ana amacında, var olan devlet düzenine karşı çıkmak ve devlet güvenliğine rağmen mala ve cana kasıt vardır.
Bu suçun cezası için İslam hukukunda şu hükümler mevcuttur. Hem yol kesip hem adam öldürenler had cezasına idam edilirken; hem yol kesip hem de mal gasb edenlerin sağ elleriyle sol ayakları çaprazlama kesilir. Yol kesen, adam öldürüp hem de mal gasp edenlerin ise önce el ve ayakları çaprazlama kesilmekte sonra da idam edilmekteydi. Sadece yol kesenler ise, tövbe edinceye kadar hapsedilmekteydi. Osmanlı Devleti’nde en ağır cezalar eşkıyalık eylemlerini gerçekleştirenlere verilmiştir. Bu suç, siyaseten katl müessesinin de oluşmasına zemin hazırlamıştır. Bu suçu işleyenler yola gelmediği takdirde onlarla savaşıldığı ve etkisiz hale getirilip idam ettirilmiştir. Daha sonra bu suça kürek cezası da verilmiştir. Osmanlı ceza hukukunda eşkıyalık suçu hakkındaki ceza ve sürgünlere gelince imparatorluktan Tanzimat’a kadar eşkıyalara uygulanan cezalar idam, kısas, sürgün, kalebend, cezirebend ve küreğe koymak şeklindeydi. Eşkıyalara yardım ve korunması için çaba gösterenler, onlara yol gösterenlerin sürgün edildiği veya küreğe konulduğu hatta mallarının da müsadere edilmiştir.
Bu bağlamda, Selanik’te Kovalar Köyü ahalilerinden bazıları ile civar köylerden bazı eşkıyalar, ıslah edilmesi için Kavala Kalesine, serbest bırakılmamak üzere hapsedilmişlerdir. Diğer bir vakıa ise Samatyalı Şerbetçi oğlu Ahmet ve iki arkadaşına, türlü türlü şekavet ettikleri için ceza verilmesine kara verilmiştir. Verilen ceza iki arkadaşına uygulanmış, kendisi ise kurtuluş ümidiyle donanma hizmetine girmiştir. Ancak sefer sırasında firar etmiş ve ailesinin yanına gelerek saklanmıştır. Bu durumun öğrenilmesi üzerine evi basılarak yakalanmış ve Baba Zafer zindanına atılarak cezası verilmiştir. Samsat (Adıyaman) kazasından Kara Osman ve kardeşleri şekavet yaptıkları için sürgün edilmeleri için emir verilmiştir. Ancak adı geçen eşkıyalar ortadan kaybolmuşlardır. Kaza sakinleri için bunların kazalarına girmeleri önlenmesi mukabilinde saray mutfağına 40 kese akçe bağışlamayı kabul etmişlerdir. Bu eşkıyaların yakalanması mallarına el konulması ve eşleriyle birlikte Hasankeyf Kalesine sürgün edilmeleri emredilmiştir. Bunlar bağlamında halk eşkıyadan kurtulmak için vergilerinin dışında ayrıca bir meblağ vermeyi de kabul etmişlerdir. Görüldüğü üzere halka dahi bu tür suçlardan bıkkınlık gelmiştir. Alâiye sakinlerinden Fatma adındaki kadının eşi öldüğünde kendisine ve oğluna kalan mirasa, akrabaları Çalık oğlu Hasan ve kardeşinin oğulları tarafından zorla el konulmuştur. Anne ve oğullarını İstanbul’a şikayet etmişlerdir. Bu duruma sebep olan akrabalarının ifadeleri alınmak istenmiş ancak onlar buna itibar etmemiş ve firar ederek silahlı bir çetenin başına geçmişlerdir. Ayrıca Fatma Hanım ve oğlunun malı mülkünü ve eşyalarını zapt etmişlerdir. Eşkıyalık ederek etrafa zarar verdikleri de tespit edilmiş, cezalandırılması için yazı yazılmıştır. Bununla birlikte adı geçen mirasın adaletli bir şekilde kayıtlara uygun olarak mahkemede paylaştırılması da emredilmiştir. Neticede eşkıyaların Kıbrıs’a sürgün ve kalebent edilmesi için Alâiye ve Karaman mutasarrıflarına emir verildiği görülmektedir.
Adapazarı Kazası’nda eşkıyalık eden iki kişiye yataklık eden ve eşkıyalık eden üç kişi için sürgün emri çıkarılmış, ancak firar etmeyi başarmışlardır. Eşkıyaları yakalamak için ve devlete yardım olacakları konusunda üç köy taahhütte bulunmuşlardır. Bu bir anlamda kefillik olmaktadır. İznik Kazası mütesellimi Mehmet Bey, halka zulüm yaptığı ve eşkıyaya göz yumduğu için ahali tarafından cezalandırılması talep edilmiştir. Daha önce de kendisine zulüm yapmaması konusunda tembih yapılmasına rağmen aynı şeyleri yapmaya devam etmiştir. Bunun üzerine ıslah-ı nefs oluncaya kadar Bozcaada Kalesi’ne sürülmüştür. Halkın da ara ara şekavetlere dahil olduğu görülür. Biga’da inşa edilecek fırkateynler için gerekli olan meşe kerestesinin Biga ve Güvercinlik bölgelerinden temin edilerek nakledilmesi emir verilmiştir. Ancak bu işe başlandığında Dimetoka (Biga) köyü sakinlerinden ve bazı eşkıya zümresinden kişiler ahaliyi tahrik etmişler, önce ağa konağına sonra mahkemeye gelerek kadıdan zorla bir ilam alarak İstanbul’a göndermişlerdir. Talep edilen keresteyi vermeyeceklerini açıklamışlardır. Bunun üzerine adı geçenlerin fesatlarından ve şekavetlerinden kurtulmak için sürgün ve kalebent edilmeleri emredilmiştir. Ayrıca gemi yapımının tekrar başlaması ve kereste naklinde gerekli özenin gösterilmesi konusunda Biga ve Güvercinlik kadılarına yazılar yazılmıştır. Bu sürgünlerde bazı zamanlarda sadece kişiler değil bu kişiler mal mülkleriyle beraber de sürgünler olmuştur. “…her yerden evi ve barkı ile Kıbrıs’a sürgün eylesin…” şeklinde hükümlerden evleriyle birlikte sürgün edildikleri anlaşılmaktadır.
Başka bir belgeden anlaşıldığına göre menzil görevlisi Hacı Ahmet adındaki kimsenin eşkıyalık yaptığı gerekçesiyle başka bir yere sürülmesi için emir verilmiştir. Ancak bölgede bu işi yapabilecek başka biri bulunmadığından kefil alınarak tekrar eski görevine atanmıştır. Zağra-i atik menzilhanesi sürücüsü Kara Mustafa, Çukadar Ahmet’i yolda öldürdüğünden dolayı cezasının verilmesi için kalebent edilmesi emredilmiştir. Burada ilginç olan menzilcinin de istihdam eylediği sürücülere dikkat etmediğinden dolayı Kavala Kalesi’ne sürgün edilmesidir. Bazen derbentlere sığınan eşkıyaların gelip geçenleri soydukları da görülmektedir. Bunlara verdikleri zararlar ödetilerek sürgün edilmektedirler.
Eşkıya çoğu kere harp zamanlarında ve idarede otorite boşluğunun olduğu dönemlerde daha da çoğalmıştır. Yenilgilerle sonuçlanan uzun savaşlar, dirlik sahiplerinin savaşlara katılmaması, azledilen ve ölen idareci kullarının başıboş kalarak dolaşmaları, halka sefer masrafları olarak ağır vergiler yüklenmesi gibi sebepler eşkıyalığın yayılmasına sebep olmuştur. Özellikle seferler esnasında memleketin güvenliğini sağlamak için geride az sayıda asker bırakılması eşkıyanın artmasına sebep oluyordu. Halk ise bunlardan korunmak için yerlerini terk ederek daha güvenli yerlere göçüyorlardı. Bununla ilgili olarak Malatya sancağının Şura Kazası’na iskan olundukları Rakka’dan birkaç defadır gelerek eşkıyalık ettikleri için yakalanarak eski yerlerine sürgün edilmişlerdir. Buna rağmen yine gelip gasb, katl ve yağma gibi şekavet hareketlerinde bulunduklarından dolayı Ümranlı Kürt oymağına gerekli ders verilmiş ve Rakka’daki yerlerine nrfy edilmişlerdir. Çorum sancağında bulunan Dosno, Sülmanlu ve Kürt aşiretlerinin eşkıyalıklarıyla insanlara zarar verdiklerinden eski yerleri olan Çukurova, Kırşehir ve Mecidözü’ne nakil ve iskan olunmaları için hüküm verilmiştir. Şekavet eden aşiretlerin özellikle Rakka ve Halep bölgesine sürgün edilerek iskana tabi tutuldukları görülmektedir. Devlet bu şekilde hem şekavet hareketlerini önlemek hem de Arap aşiretlerine karşı tampon bölge oluşturmak istemiştir. Bu şekilde Arap eşkıyalara karşı da bir güvenlik duvarı oluşturulmuş olmaktadır. Görüldüğü üzere Eşkıyalık suçu Osmanlı Devleti’ni de epey meşgul etmiştir. Devleti içte ve dışta zor durumda bırakmış maddi ve manevi zarara uğratmıştır. Bu sebeple de Osmanlı Devleti birçok önlemler almıştır. Osmanlı’nın aldığı bu önlemler asayişi sağlamış, halka güven vermiş ve şâkî gruplara da göz dağı olmuştur.

Asayişi Bozmak, Emre İtaatsizlik, Tehdit ve Küfür
Osmanlı Devleti’nde idari ve sosyal alandaki işler için disiplinli bir hiyerarşi vardır. Herkes kendi işi ve göreviyle meşgul olmakla yükümlü kılınmıştır. Dolayısıyla başka işlere karışan ve kendi sorumluluklarını yerine getirmeyenlere belli ölçülerde cezalar verilmiştir. Çünkü nizam huzurun teminatı kabul edilmiştir. Aksi durumda devlet bozulmaya yüz tutar. Bu bağlamda Harput ahalisinden olup İstanbul’da olan üç kişinin maden işlerini karıştırdıkları ve huzuru bozdukları için Limni’ye sürgün edilmelerine dair hüküm verilmiştir. İstanbul’da Rahıki dükkanı mutasarrıfı mütevelli Ebezâde validesinin azatlısı olan Münevver hatun, vazifesinden başka işlere karıştığı ve ağza alınmayacak sözler söylediği için Bursa’ya sürgün edilmiştir. Ayrıca buradan hiç bir yere çıkmaması ve ikamet ettirilmesi için emir verildiği de görülmektedir. “Yine Üsküdar’a bağlı Taşköprü nahiyesinin Yaylacı köyünde oturan Yetmiş beş Cemaatinden Kara Mehmet’in emr-î âlîde bildirildiği üzere, problem ve işlediği halt sebebiyle yakalanıp, ıslah-ı nefs oluncaya kadar Seddülbahir Kalesine sürgün ve kalebent edilmesi için hüküm verilmiştir. Benzer bir belge, memleketin asayişini bozan Molla Hasan ve Hayraoğlu Ali’nin başka bir yere sürgün edilmesi için Mudurnu ahalilerinin şikayette bulunduklarını göstermektedir.”
Diğer bir konu Kengırı (Çankırı) Sancağı’ndan memleketlerinin durumunu şikayet için İstanbul’a gelen beş kişiyle ilgilidir. Bunlar yakalanarak Ankara kalesine sürgün edilmişlerdir. Adı geçen kişilerin daha sonra uslanıp akıllandıklarının bildirilmesi üzerine affedildikleri anlaşılmaktadır. Gereksiz yere İstanbul’a şikayet için gelmiş olmaları onların cezalandırılmasına sebep olmuştur. Emre itaatsizlik sebebi ile yapılan sürgünler yaygındır. Ispartalı Kürt Hasan oğlu Hacı Süleyman iki yüz nefer asker ile bizzat sefere iştirak etmesi gerekirken, bu askerleri başbuğ ile gönderdiğinden, Seddülbahir kalesine sürgün ve kalebent edilmesine karar verilmiştir. Ayrıca mal ve eşyasının da müsadere edildiği görülmektedir. Bununla beraber “…merkûm Hâcı Süleyman dahi Tomruk’da olmakla ihtiyar ve haccü’l-harameyn bir adam olduğuna binaen eyyâm-i mübârekeye hürmeten ve muhâllefâtı mübâşirinin yazduğına göre kesret-i evlâd ve iyâline merhameten yalnız emvâli kabzıyla iktifâ ve malını haber virsun ve temâmen teslim itsun müsâdere dahi katlin bir nev’idir afv edeyim.” şeklindeki cümlelerden daha sonra sadece emvalinin müsadere edildiği kendisinin ise affedildiği anlaşılmaktadır. Yine Menteşe Sancağı Mütesellimi Ebubekir Ağa’nın darphane-i amireye olan borcuna mahsuben beş yüz nefer süvari askeri, oğlu Hacı Osman Ağa ile kışlaya göndermesi gerekirken, defalarca emirler verilmesine rağmen bu askerler gönderilmediğinden adı geçenlerin sürgün ve kalebent edilecekleri belirtilmiştir. Şayet emre uyulmazsa daha ağır cezaların tatbik edileceği de bildirilmiştir.
Osmanlı ceza hukukunda tehdit ve küfür gibi kaba hareketlerin de belli cezaları vardır. Ta’zir cezaları içerisinde yer alan bu davranışlara uygun cezalar verilmiştir. Sürgün cezası da verilen cezalardan birisidir. Bu bağlamda, Gebze menzil hanesinin odacısı İsmail kendi halinde olmayıp yoldan geçen ulaklara kaba küfürler ettiği ve ahaliyi tehdit ve taciz eylediğinden Bursa’ya sürgün edilmiştir.
İdari Suçlara Verilen Sürgün Cezaları
Üst Düzey Devlet Görevlilerine Verilen Sürgün Cezaları
Osmanlı Devleti’nde birçok devlet adamının da farklı suçlardan dolayı sürgün edildiği belgelerden anlaşılmaktadır. Bu konuyla ilgili misal verecek olursak, vezirliği alınarak kendi memleketi Zihne’de (Selanik) oturmasına izin verilen Hasan Paşa, rahat durmayıp ahaliye zulmettiğinden Gelibolu’ya sürgün ve oğlu Fettah Bey’e de tenbihname gönderilmesine karar verilmiştir. Diğer bir belgeye göre, Abana (Kastamonu-Sinop Bölgesinde) muhafızı Mustafa Paşa’nın şeriata ve vezarete muhalif hareketlerinden dolayı görevinden azledilip, vezirliği elinden alınarak İstanköy’e sürgün edilmesi için hüküm verilmiştir. Aidatını vermemek ve reaya zulüm yapmakta ısrar eden Trablusşam Beylerbeyi ve Cerbe Başbuğu Hasan Paşa’nın sürgün edilmesi ve malına el konulması için iki ferman verilmiştir. Ayrıca Cerbe (Tunus) başbuğu vezir Musa Paşa İstanköy’e, Karahisarzade Ahmet Paşa Rodos’a sürgün edilmişlerdir.
Ahaliye zulüm ettiğinden dolayı İskenderiye mutasarrıfı Deli Hasan Paşazade Ali Bey İşkodraya, Üsküp sancağı mutasarrıfı, kethüdası ve sair adamları Kosova’daki çiftliklerine sürgün edilmişlerdir. Birbirini çekemeyen yahut kin besleyen devlet adamları da sürgün edilmiştir. Dergâh-ı muallâm Kapıcıbaşlarından Gümüşhane Emini Esat Bey’in Erzurum valisi Seyyid Ahmed Paşa hakkında edebe aykırı harekette bulunduğundan Samsun’a sürgün ve kalebent edilmiştir. Divân-ı Hümâyûnda Ruznamçe-i evvel olan Seyyid Mehmet devlet hakkında ileri geri konuştuğu, devleti yaralayıcı sözler söylediği için te’dib edilerek emsaline örnek olsun diye Bozcaada’ya sürgün edilmiştir. Belgelerde, İstanbul’da şarap sattığı için Bostancıbaşı’nın sürgün edildiği görülmektedir.
Devlet adamlarının ve görevlilerinin sürgünlerinin temel sebepleri arasında görüldüğü gibi halka zulüm, görevini gereği gibi yerine getirememe, devleti mali yönde zarara uğratma, idareyi ele geçirme teşebbüsleri, hile ve sahtekarlık vb. gibi nedenler bulunmaktadır.
Diğer Devlet Görevlilerinin Sürgün Edilmesi
Osmanlı Devleti’nde ilim erbabı önemli yer tutmaktaydı. İlim adamlarının yetişmesi için medreseler özellikle önem arz etmekteydi. Müderris, imam, müezzin, kadı gibi mevkilerde yer alanlara genel olarak ulema adı verildiği görülür. Osmanlı Devleti’nde ulema sınıfı daima özel bir statüde olmuştur. Bu sınıfın en üst mevkisinde şeyhülislam yer almaktaydı. Şeyhülislam, padişah tarafından atanmasına rağmen padişahların meşruluğu hakkında fikir beyan etme iradesini ellerinde bulunuyor ve şer’i hukukun uygulanması aşamasında yol gösterici rol oynuyordu. Osmanlı Devleti’nde ulema zümresi, temsil ettiği dînî kimliğinden dolayı hep ayrıcalıklı ve güçlü bir birim olarak varlığını sürdürmüştür. Ayrıca ulema, hukukun uygulayıcısıdır. Osmanlı Devleti’nde hukukun uygulayıcısı olan ulema mensupları da bir takım sebeplerle teamül olarak azil ve sürgün cezalarına çarptırılmıştır. Bunun haricinde ihtar gibi hafif cezalar ile pek az görülen idam ve müsadere cezaları uygulanmıştır. Kadı ve naibleri de yolsuzluk sebebiyle sürgün edilmişlerdir. Misal olarak II. Mustafa dönemi şeyhülislamı olan Feyzullah Efendi, hükümet nüfuzunu kendi çevresi için kullanması sebebiyle Erzurum’a sürgün edildikten sonra Edirne’ye getirilmiş ve yeniçeriler tarafından idam edilmiştir. İstanbul kadısı İsmail Paşazade Seyyid İbrahim İsmet Bey ekmekçilere gerekli ihtimamı göstermeyip onları şımarttığı için azledilerek başka bir mahalleye sürgün edilmiştir. Diğer taraftan devlet malını zimmetine geçirmesinden dolayı Limni kadısı Kıbrıs’a, uygunsuz hareketlerinden dolayı da İzmir kadısı Abdurrahman Efendi azledilerek Tire’ye sürgün edilmişlerdir. Eyüp kadısı Fahrettin Efendi, kendine çekidüzen vermesi için Bursa’ya nefyedilmiştir. Benzer bir şekilde Erzurum müftüsü Abdurrahman Efendi de fena hareketlerde bulunmasından dolayı sürgüne tabi tutulmuştur. Eyüp kadısı Fahrettin Efendi’nin edeplenmesi için Bursa’ya nefyedildiği müşahede edilmektedir.
Yararlanılan Kaynaklar
Ahmet Oktar, İslam Hukuku’nda Sürgün Cezası Ve Osmanlı Dönemi Uygulaması
Osman Keskinoğlu, Fıkıh Tarihi ve İslam Hukuku
Ahmet Mumcu, Osmanlı Hukuku’nda Zulüm Kavramı
Lütfü Paşa, Tevarih-i Al-i Osman
Ekrem Buğra Ekinci, Osmanlı Hukuku Adalet ve Mülk
Mehmet Akman, Osmanlı Devletinde Ceza Yargılaması
M. Ertuğrul Düzdağ, Şeyhulislâm Ebussuudi Fetvaları
Ahmet Akgündüz, Osmanlı Kanunnameleri ve Hukuki Tahlilleri

*Bu çalışmanın tüm hakları, Ahmet Oktar’a aittir.
*Bizimle iletişim kurmak için: kenandabirkuyu10@gmail.com

İstanbul'un Kuruluşu, Tarihi ve Fatih'in İstanbul'u Fethi

Konstantinopolis, 324 yılında Konstantinus tarafından Byzantion şehri üzerine, Doğu Roma İmparatorluğu’nun yeni başkenti olarak kurulmuş ve kısa süreli Latin egemenliği dışında, Osmanlıların 1453’teki fethine kadar Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu’nun başkentliğini yapmıştır. Kuruluşundan itibaren ‘İkinci Roma’ veya ‘Yeni Roma’ adı verilse de, “Kostantinos’un kenti” anlamındaki Konstantinopolis adı kullanılmıştır. Bu ad öyle yerleşmiştir ki; Sultan II. Mehmed (h.1444-1446, 1451-1481) tarafından alındıktan sonra da resmi yazışmalarda Konstantiniyye adı uzunca bir süre daha kullanılmıştır. Şehir; V.yy’da Doğu Akdeniz’in en önemli şehri haline gelmiştir. Bin yılı aşkın tarihinde, Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu egemenliği altındaki topraklar büyük ölçüde değişse de, Konstantinopolis imparatorluğun idari ve dinî merkezi olmayı sürdürmüştür.
Konstantinopolis, doğu ile batı, kuzey ile güney arasında akıp giden ticaretin en kritik noktasındadır. Roma’nın öncesinden beri Belgrat’ta Tuna’dan güneye inen yol, Meriç nehrini takip ederek Konstantinopolis’e, karşıda Üsküdar’a (Skutari) geçerek Bağdat ve Hindistan’a ulaşmaktadır. Doğu’nun ipek, baharat ve değerli eşyalarının en kısa yoldan batıya ulaşımı Konstantinopolis üzerinden sağlanmaktadır. Aynı şekilde Batı’nın yünlü dokuma ve silah malzemeleri Doğu’ya aktarılmaktadır. Ayrıca; Karadeniz-Marmara-Akdeniz bağlantısının kesişme noktası da Konstantinopolis’tir. Nitekim Orhan Bey (h.1326-1359) zamanından itibaren Rumeli’ye geçişin bir sebebi de, bereketli Rumeli havzalarının yanında ileride Konstantinopolis’in sahip olduğu ekonomik gücü elde etmektir. Osmanlı’nın Konstantinopolis’i alma teşebbüsleri, II. Mehmed’den önce 1395-1423 yılları arasında yapılmıştır. Yıldırım Bayezid (h. 1389- 1403) 1395 yılında şehri kuşatmış olsa da, 6 aylık muhasarayı Macar kralının Sofya’ya saldırması üzerine kaldırmıştır. 1395 senesindeki kuşatmada Anadolu yakasına bir hisar (Anadolu Hisarı) yapılmış, şehir kuşatılmış ve gelişmeler neticesinde şehrin içine Müslüman mahallesi kurulması kararlaştırılarak kuşatma kaldırılmıştır. Bazı tarihçiler kuşatmanın kaldırılmasına gerekçe olarak Timur’un (h.1368-1405) Anadolu’ya girmesini gösterir. 1412’de Musa Çelebi (d.1388-ö.1413), kuşatmasını Mehmed Çelebi (h.1413-1421) ile yaptığı savaşlar sebebiyle kaldırmıştır. 1422’de II. Murad (h.1424-1451), Haziran ortasında şehri kuşatsa da Eylül sonlarında İmparator II. Manuel (h.1391-1425)’in ağır şartlarla içeren antlaşmayı kabul etmesiyle kuşatmayı kaldırmıştır.
Osmanlı fütuhatı, ağırlığını Balkanlarda hissettirirken Bizans, başkentini çevreleyen şehri surları içine hapsolmuştur. Ayrıca Bizans’a ait olan Konstantinopolis, Osmanlıların Anadolu ve Rumeli’deki topraklarını birbirinden ayırarak Osmanlı arazisinin içinde bir yabancı unsur olarak durmaktadır. Balkanlarda hâkimiyetin sağlanması, Karadeniz ve Ege denizlerinde söz sahibi olmak Boğazlara hâkim olmaktan geçmektedir. Bizans, başkenti çevreleyen kalın surların gerisinde kendini emniyette hissettiği her fırsatta Osmanlı’ya zarar verme arayışına girmektedir. Anadolu’da Türk-İslam birliğinin kurulmasını önlemek amacıyla Anadolu beylerini fırsat buldukça Osmanlı aleyhine kışkırtmaktadır. Ayrıca birçok Haçlı seferinin düzenlenmesine önayak olmaktadır. Osmanlı’nın aleyhindeki faaliyetleri devletin doğuda ve batıda ilerleyişini akamete uğratmaktadır. Özellikle Timur’un Anadolu’ya gelmesinden (1395) sonraki yarım yüzyıl boyunca Osmanlılara karşı Bizanslılar, bazen hasımlarını Osmanlı’ya karşı kışkırtarak, bazen şehzadeleri kullanarak bazen savurduğu haçlı tehditleriyle bölgede uzun zaman tutunabilmişlerdir. Hatta II. Mehmed Karamanlılarla savaşırken (1451), tahtta hak iddia eden Şehzade Orhan Çelebi (d. 1412 – ö. 29 Mayıs 1453)’yi serbest bırakma tehdidiyle birkaç ayrıcalık kazanmıştır. Papa ile Ortodoks Kiliselerinin birleşme anlaşması (1439-Floransa Konsili) uyarınca 12 Aralık 1452’de İmparatorun da hazır bulunduğu, Ayasofya’daki tören, Osmanlılara karşı bir birlik ve tehdit mesajı olarak görülmüştür. II. Mehmed’i, dış nedenler kadar iç nedenler de Konstantinopolis’i bir an önce fethetmeye zorlamaktadır. II. Mehmed’in yeniden tahta çıkışı, bir öncekinde devletin düştüğü perişan durumu bilenler için Osmanlı’ya darbe vurma zamanının geldiğine işaret etmiştir. Anadolu ve Balkanlar’da Osmanlı tâbileri, hatta Bizans birtakım tehditler savurarak taviz koparmak niyetindedirler.
II. Mehmed, Bizans ve Sırp yönetimleriyle babasının yaptığı antlaşmaları onaylamıştır. Anadolu’daki siyasi durum dolayısıyla Sırp Despotluğuna Sırbistan’daki bazı yerleri bırakmıştır. Fırsatı değerlendiren Bizans İmparatoru XI. Konstantinos (h. 1449-1453) da Çorlu’ya kadar olan bir kısım köyleri ele geçirmiştir. Tahta rakip Orhan Çelebi’nin masraflarına karşılık kendisine yıllık 300.000 akçe ödenmesini istemiş, bu isteğini de Sultan kabul etmiştir (1451). Sultan Edirne’de bir meşveret meclisi toplamış, bu mecliste gazâ geleneği anlatılmış ve Konstantinopolis’in Osmanlı Devleti’nin güvenliğini tehdit ettiği noktalar üzerinde durulmuştur. Meclisten çıkan fetih kararı, fetihten sonra önemli değişiklik bekleyen beyleri ve savaş yanlısı müşavirleri tarafından coşkuyla karşılanmıştır. 1452 yılının başında Bizans dışındaki devletler ile doğuda ve batıda sulh sağlanmıştır. Artık hedef; bir iç mesele haline gelmiş Bizans gibi görünmektedir. 20-30.000 insanın ciddi gayreti ile 40 gün ve gecede tamamlanan (13 Ağustos 1452) Rumelihisarı, Konstantinopolis’in Karadeniz tedarik merkezleriyle olan bağlantısını kesecek, Anadolu- Rumeli arasındaki geçişi güvence altına alacak ve gerektiğinde kuşatma ordusuna üs olacaktır. Hisar tamamlanınca II. Mehmed; İmparatora Konstantinopolis’i teslim etmesini, aksi halde savaşa hazırlanmasını bildirmiştir. İmparator, arhontlarından (yüksek devlet görevlisi) bazılarını adalara ve diğer Hristiyan eyaletlerine göndererek, buğday, her nevi başka hububat ve her türlü yiyecek satın aldırmıştır (Eylül 1452). İlkbaharda II. Mehmed’in surların önüne gelmesini beklemektedir. Sakız Adasından topladıkları her nevi levazımla, yani buğday, şarap, zeytinyağı, kuru incir, keçiboynuzu, arpa ve sair her türlü hububatı getiren pek büyük 4 gemi ve Mora’dan gelen 1 gemi, beraberlerinde pek çok teçhizat ve savaşmaya gönüllü dilaverler de getirmiştir. Konstantinopolis’teki Venedik kolonisi de İmparatorla beraber şehri savunmak için harekete geçmiştir. Ayrıca Haliç’te demirli 5 Venedik ticaret gemisi savunma için alıkonulmuştur. Galata’da bulunan Cenovalılar ise kendi menfaatleri için her ihtimali göz önünde bulundurup iki yanlı bir siyaset takip etmişler; İmparatorun yanında yer aldıkları gibi Osmanlılara da yardıma hazır bulunmuşlardır.

Bizanslıların esas savunma gücünü; şehrin emsalsiz stratejik konumu ve II. Theodosius’un (h. 408-450) yaptırdığı, VIII. İoannis (h. 1425-1448) ile XI. Kostantinos’un (ö.1453) tahkim ettirdiği şehrin korunmasına vazifeli aşılmaz denilen surlar oluşturuyordu. Marmara’dan Haliç’e 5,5 km uzunluğunda olan kara surlarının iç duvarı denilen bölümü 34 m kalınlığında ve 13 m yüksekliğindedir. Her iki sur, birbirinden kale duvarlarıyla, çukur ve 15 ila 20 m genişliğinde olan hendeklerle ayrılmaktadır. Toplam uzunluğu 22 km’yi bulan oldukça kuvvetli durumdaki surlarla Konstantinopolis bir ada görünümündedir. Bu hat çok defa (29 kere) Bizans’ı taarruzdan kurtarmış, kendini kanıtlamıştır. Ancak II. Mehmed’in elindeki topçu gücü o güne kadar öylesine görülmemiş büyüklükte idi ki çağdaş Bizanslı tarihçi Kritovulos ‘her şeyi toplar yaptı’ diyecektir.
1453 senesinin kışı boyunca kuşatmanın yapılabilmesi için ciddi bir hazırlığa girişilmiştir. Anadolu ve Rumeli’den asker toplanmış, “Edirne’de ejderha-peyker toplar dökülüp, yayadan müsellemler, garipler, silahtarlar, ulûfeciler, Anadolu ve Rumeli evlatları azaplar, sipahiler, fethe katılmak isteyen gönüllülerle beraber, âlimler, şeyhler ve dervişler, tekke-nişîn abdallar, pir ve civân ve halk-ı cihân gazâ-yı ekberdir deyip” gelenlerin sayısı Bizans yönetiminin elindeki asker sayısını kat kat geçmiştir. İmparator 1452 sonbaharında İtalya’ya ve Batı ülkelerine (Fransa, Floransa, Aragon) elçiler gönderip acil yardım istediyse de, Venedik dâhil hiçbiri II. Mehmed’in bu işe kalkışacağına ihtimal vermemektedir. Konstantinus ayrıca Papa V. Nicolaus’a (d.1397- ö.1455), iki kilisenin birleşmesi hususunda 1439 Floransa Konsili’nde alınan kararları uygulamaya Bizans’ın hazır olduğunu bildirmiştir. Halk birleşme fikrine şiddetle karşı çıksa da İmparator, Batı’dan yardım alabilmek için başka çaresi olmadığını bilmektedir. İmparatorluğun ancak Doğu ticaretinde menfaatleri olan Latinlerin yardım etmesiyle savunulabileceğini ve bu yolla Batı’yı harekete geçireceğini düşünmektedir. Latinlere karşı olan papazlarla beraber Georgios Scholarios (d.1400-ö.1473) ve kindar halk bu birleşmeyi protesto etmiştir. Şehirde, Scholarios’un “Latin külâhı görmektense Türk sarığı görmek evlâdır” sözü öteden beri halkın sloganı olmuştur.İstanbul’un Kuruluşu, Tarihi ve Fatih’in İstanbul’u Fethi, Tarih arşivinin karanlık sayfalarından çıkarılıyor…
Bizans tarafında 5.000 Grek ve 1.000 yabancı asker ve halktan silahlananlarla toplam 7-8.000 kişi müdafaaya hazırlanmıştır. Yabancılar birliğini, Ocak 1453’te harp sanatında mahir 700 Cenevizli askerle dolu 2 galeri ile İstanbul’a ulaşmış olan Cenovalı ünlü general Giustiniani-Longo (ö.1453) yönetmektedir. İmparator, Giustiniani ve askerlerine öyle güvenmiştir ki, hem onları tevzi etmiş hem de Gustiniani’yi savunma başkumandanı ilan etmiş ve müdafaa başarılı olursa ona Limni (Limnos) adasını vereceğini vaat etmişti. Osmanlı öncüleri, 2 Nisan’da surlar önünde göründüklerinde Bizans birlikleri dışarı çıkmış, küçük bir muharebe meydana gelmiştir. Ancak arkadan daha büyük bir ordunun geldiğini gören Bizans askerleri anında geri çekilmiştir. Şehrin kapıları kapatılmış, hendekler üzerindeki köprüler de yıkılmıştır. Sultan II. Mehmed, 5 Nisan’da Konstantinopolis önüne vardığında İslami geleneklere uygun olarak önce imparatora elçi gönderip kan dökülmemesi için şehrin teslimini istemiştir. 6 Nisanda kara ordusunun ilk bölüğü Bizans surları önüne gelmiş, II. Mehmed otağını Romanus Kapısı (Topkapı) önüne, Bizans sarayının (Blehernae- Tekfur Sarayı) tam karşı istikametine kurmuştur. Savunmanın en zayıf olduğu düşünülen bu yer, taarruzun odak merkezi olmuştur.
Akabinde (6 Nisan) başlayan top atışları surun zayıf noktalarına yapılmaya başlanmıştır. Topların doldurulup yeniden ateşlenmesi 2 saat sürdüğünden bir top günde 7 gülleden fazla atamıyor ve 14 batarya ateşleriyle yeri göğü inletmektedir. Açılan gediklerden şiddetli hücum yapılmasına rağmen hendekli sur seti ve mukavemetli Bizans direnci buna karşılık vermektedir. 9-12 Nisan’da Osmanlı donanmasının haliç zincirini aşma teşebbüsleri netice vermemiştir. 20 Nisan’da, 3’ü Papalık 1’i Bizans gemisi 4 gemi (..iki Kûh-peyker göğe –ki her biri hey’et-i vüs’âtte sefine-i nûh’dan hikâyet eder idi- enva’-ı esliha vü yarağ ile memlû ve bahadırlığ u pehlevanlığ ile meşhur merede-i murdâr ile meşhûn göndermişler imiş… hazır bulunan gemiler ile Kapudan Balta-oğlı Süleyman Beğ ol divlere karşu varup çattı, ceng-i azîm etti amma, zafer müyesser olmadı. Kafir limanun kapusundan) Haliç’e girmiştir. 22 Nisan gecesi Galata’nın üstü ormanlık arazi içinden geceleyin kızaklarla çekilen 70 kadar orta ayar gemi Pazar günü sabahı Haliç’te görünmüştür. Bir hafta içinde haliç surları denizden kuşatılmış ve karşı yaka ile köprü bağlantısı tesis edilmiştir. Bizans, birliklerinin bir kısmını halicin savunmasına yollamıştır. Artık şehir hem karadan hem haliçten mancınık ve toplarla dövülmektedir.
Muhasaradan netice almadan geri dönülmesi halinde Osmanlı bölgede ciddi stratejik itibar kaybedebilir, bölgedeki üstünlüğü zayıflayabilir, kuşatmadan yorulmuş askerinin karşısına kuvvetli bir Haçlı ittifakı çıkarılır ise onlara mağlup olabilir, belki de Timur vakasına benzer bir durumla karşı karşıya kalabilirdi. Muhasaradan önce Balkanlarda sükûnet sulhle sağlanmış ise de sulhun sağlamlığı da şüphelidir. Muhasaranın kaldırılması Osmanlıyı aciz gösterecek, bu durum Balkan Devletlerine daha önceleri kaybettikleri toprakları geri almak için bir fırsat meydana getirecektir. 20 Nisan’da gelen gemilerin İmparatora, peşlerinden 30 geminin gelmekte olduğunu haber vermesi Bizans’a moral vermiş idi ki fetih mümkün olduğunda bu gemiler Sakız adası civarına kadar gelmiştir. 20 Nisan’da boğaza giren 4 gemi karşısında alçak ve küçük olmalarından dolayı zayıf kalan Osmanlı gemileri şayet bir sabah karşılarında 30 gemiden mürekkeb donanma bulurlarsa o vaziyetin doğuracağı sonucu tahmin etmek zor olmayacaktır. Uzayan kuşatma şehirdeki gıda maddelerinin tükenmesine sebep olmuştur. Mevzilerde olması gereken askerler, ailelerine yiyecek bulmak umuduyla sık sık yerlerini terk etmeye başlamışlardır. Mayıs ayının ilk günlerinde kıtlık gerçekten acı bir hal almıştır. Şehrin içindeki bağ bostanlar da o mevsim beklenen ürünü vermemiş, balıkçılar dahi Haliç’e açılamamaktadır.
Sultan şehri harap olmadan ele geçirmek istiyorken ‘Frenk kâfirleri’ Rumları savaşa devam etmeye zorlamaktadırlar. Zira Rumlar sadece İstanbul’u, fakat Frenkler Levant’taki sömürge güçlerini ve ticaretleri kazançlarını kaybedeceklerini düşünmektedirler. Sultan kuşatma sırasında defalarca sulh teklifinde bulunmuş ve şehrini kahramanca savunmadan ötürü çok etkilendiği İmparatorun şahsiyetine dokunmadan mesela Mora’ya veya başka yere yerleşmesine ve orada görev yapmasına müsaade edeceğini bildirmiştir. Ancak şehirde bulunan müttefiklerin kararları doğrultusunda hareket eden İmparator, bazen şehri teslim etme noktasına gelmiş olmasına rağmen, savunmaya devam etmekte ısrarcı olmuştur. Bu durum kuşatmayı uzatmış ve şehrin büyük ölçüde tahrip olmasına yol açmıştır. Şehrin daha fazla harap olmaması için yağma kısa sürede durdurulmuştur. Zaten padişah izin verirken resmi binaların kendisine ait olduğunu ve belirli kurallar dâhilinde yağmaya müsaade ettiğini duyurmuştur. Nitekim Ayasofya önünde bir heykeli parçalayan yeniçeriyi görüp onu bundan men etmiş ve cezalandırmıştır.
29 Mayıs 1453 salı gecesi sabaha yakın bir zamanda, genel taarruz başlamıştır. Bunun üzerine, alarm verilince bütün şehir çan sesleriyle çınlamıştır. Sultan 10.000’i silahlı sadık genç kulları (yeniçeriler) ile beraber surlara yaklaşmaya çalışıyor, İmparator ise müdâfilerle beraber cesaretle karşılık vermektedir. Edirnekapısı tarafında çok sayıda gedik açılmış, top atışlarının bu tarafa tevcih edilmesiyle, şehrin üzerine çekilen perde yırtılmıştır. Tekfurun muhteşem evinin yakınlarında tahribat vuku’ olup, çok sayıda ev de hasar görmüş durumdadır. Türk askerleri suru yarar ve önlerine çıkan Bizanslıları ya öldürerek ya da esir alarak Tavros (Sultanahmet) meydanına gelirler, öğleden sonra içeriden kilitlenmiş Ayasofya önünde dururlar. Bu sırada İmparator öldürülmüş, Giustiniani de yaralanmıştır. Haliç ağzı boş bırakıldığından yaralı general buradan rahatça çıkıp gitmiştir. Hem Galata’dan hem İstanbul’dan eline yüzen bir şey geçiren şehri boşaltmaya başlar. Zağanos Paşa bu kaçışa mani olmaya çalışsa bile pek çok kişi kaçmıştır. Şehir yağma yerine dönmüştür. Kritovulos bu sahneyi şöyle anlatır: “… kara ve deniz askeri sabahın erken saatlerinde şehre girerek yağmaya başladıklarından az bir zaman içinde şehir harabeye dönerek kötü bir şekil aldı. Şu derecede ki; az bir süre evvel burasının bütün ziynet ve ihtişamıyla zamanın en parlak şehri olduğuna ve insanlarla dolu bulunduğuna inanılamazdı.”

Öğleden sonra Sultan şehirde kısa bir gezintiye çıkar ve aynı günün akşamı yağmanın bittiğini söylemiştir. Kente asıl resmi girişini, korku kaybolunca vezirleri, kumandanları ve ümeradan toplu bir alay maiyetle beraber Ayasofya’ya doğru gerçekleştirmiştir. Sultan mabetten çıkınca Megadük Notaras’ı yanına çağırtmış, ona “Şehri teslim etmemekle iyi bir iş yapmadınız. Bak ne kadar zarar, ne kadar hasar oldu, ne kadar esir oldu.” Megadük şöyle cevap vermiştir; “Efendim ne bizim ne de imparatorun şehri size verecek salahiyetimiz yoktu. Bundan başka adamlarından bazıları dayanın, Sultan size tahakküm edemeyecektir diye haber yolladılar. Biz de buna güvendik”. Sultan kendisini teselli ettikten sonra, “Ben şehrin bütün idare işlerini sana tevdi edeceğim; imparatorun zamanında haiz olduğun şan ve şereften ziyade seni şerefe nail eyleyeceğim. Müsterih ol.” demiştir. Sultan, İmparatorun sarayında temayüz etmiş olan asil ve mevki sahiplerinin adlarını dükten alarak, bir kâğıda yazmış ve bunlardan gemilerde ve çadırlarda saklananların hepsini toplayarak, her biri için biner akçe verip Türklerden satın almıştır. Fetihten sonra Sultan, ‘Union’ karşıtı Scholarios, Notaras ve diğer Bizans soylularına çok iyi muamelede bulunmuş, esir beyzadeleri fidye ile kendisi kurtarmış aralarından bazısını yanına almıştır. Bizans 500 asker, erkek, kadın ve çocuk ile beraber yabancılar da dâhil edildiğinde 4.000 civarında kayıp vermiştir. Suriçi’nde esir alınanların sayısı ise 40.000’e yakındır.
Tursun Bey, Fatih’in Ayasofya’ya girdiğinde “Vaktâ ki bu binâ-yı hasisün tevâbi ve levâhikin harâb u yebâb gördü” der ve Sadî’nin şu meşhur Farsça beytini söylediğini rivayet eder;
Perde-dârî mî küned der tâk-ı kisrâ ankebût
Bûm-i nevbet mî zened der kal’a-ı Efrâsiyâb
“imparatorun sarayında örümcek perdedârlık ediyor,
Efrasiyab’ın kulelerinde baykuş nevbet vuruyor.”
Sultan Ayasofya’da müezzinlerinden birine ezan okumasını emretmiş, müezzin ezan okuduktan sonra maiyetiyle beraber namaz kılmış ve camiyi kendi hayratının ilk eseri olarak vakfetmiştir. Andre Clot, Fatih Sultan Mehmet adlı eserinde, “Öyle görünüyor ki büyük kilisede çok az kan döküldü. Türkler orada bulunanları tutuklayıp sonradan köle yapmakla yetindiler” der. Yine aynı yazar, Fatih’in akşam sivillerin tutuklanmasının durdurulmasını ve yağmalamaya son verilmesini emrettiğini, orduya mensup her kişiye, her askere kent halkını, kadınları ve çocukları öldürmeyi veya köle almayı ve bunlara karşı kötü davranılmasını yasakladığını; bu emre karşı gelen herkesin öldürüleceğini söylediğini de nakleder. Osmanlılar merhametli davranmayı kan dökmeye tercih etmişlerdir. Günün akşamında yağmanın bittiğini bildirmiş ve umumi af ilan etmiştir. Fethin akabinde tahtadan bir minber ve minare eklenmiş, fethin üçüncü gününde Cuma namazı kılınmıştır.
Yararlanılan Kaynaklar
Abdulcabbar Ece, Fetih Sonrası İstanbul’un Dini,Sosyo/Kültürel Dönüşümü (1453-1511)
Halil İnalcık, “Mehmed II”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, Cilt: 28
Friedrich. Giese, Anonim Tevarih-i Ali Osman
Mahmut Ak, “Şehir ve İnsan”, İstanbul: Şehir ve Medeniyet
Şerif Baştav, 16. Asırda Yazılmış Grekçe Anonim Osmanlı Tarihi
Steven Runciman, Konstantinopolis Düştü
Halil İnalcık, Fatih Devri üzerinde Tetkikler ve Vesikalar-1
Tursun Bey, Tarih-i Ebu’l Feth
Georg Ostrogorsky, Bizans Devleti Tarihi
Andre Clot, Fatih Sultan Mehmet
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Abducabbar Ece’ye aittir.
*Bizimle iletişim kurmak için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Şerif Hüseyin İsyanı Ve Osmanlı’nın Durumu

Şerif Hüseyin Kimdir?

Şerif Hüseyin, Oğullarının İngiliz Hayranlığı

Mekke Emiri Şerif Hüseyin, isyan öncesi İngiltere’nin yer aldığı tarafın savaşı kazanacağı görüşündeydi ve buna inanmıştı. Nitekim bu konuda Sadrazam Sait Halim Paşa’ya yazdığı mektupta da savaşa girilmemesi konusunda Osmanlı Devleti’ni uyardığından bahsetmektedir. Aynı şekilde Şerif Hüseyin ve oğulları savaştan sonra İngiltere’ye olan güvenlerini açıkça ifade etmişlerdir. Bu konuda Emir Abdullah’ın hatıralarında özellikle de Lloyd George hükümeti ve Winston Churchill hakkında zikrettiği şu ifadeler oldukça dikkat çekicidir:
”… Britanya’nın son asırdaki şans ve talihi olan Winston Churchill, aynı zamanda nadir bulunan bir şahsiyettir. Churchill, Birleşik Krallığı ve İmparatorluğu mucizevî biçimde kurtarmaya muvaffak olmuştur…
…İngiltere ve onun başbakanı vatanseverlik, hak uğruna sabırla savaşma, vatanın selameti ve milletin izzet ve şerefinin korunması için canla başla çalışma konusunda bütün dünyaya örnek olmuşlarıdır. Britanya zafere layık olduğunu ve bunu hak ettiğini göstermiştir…
…Beni, kardeşim Faysal’ı Irak’ın kralı olması için çalışmaya sevk eden, Doğu Ürdün’e gitmemi ve Hasenî ile Suriye birliğine hazırlık yapmak maksadıyla çalışmamı sağlayan da Mr. Winston Churchill’dir…”
Bu sözleriyle Emir Abdullah’ın, İngiltere’ye karşı duyduğu hayranlığı anlattıktan ve Winston Churchill için sarf ettiği sözlerden sonra Araplar için tavsiye niteliğinde söylediği şu sözler oldukça önemlidir:
”…Ey Araplar! Bilmelisiniz ki İngiltere ile işbirliğine eğilimli olmamız gerekiyor. Çünkü dikkat edin, bütün büyük uluslar onlara karşı çıkmaktan aciz kalmışlardır. İngiltere hiç kimseye hak etmediği değeri vermez. İngiltere yalancı, korkak ve tembellerle iş birliği yapmaz. İngiltere politikalarını duygularıyla hareket ederek ya da herhangi bir anlaşma veya savaşta kendisine yapılan yardımlara bakarak oluşturmaz. Tam tersine İngilizler sabırlı ve istikrarlı bir millettir ve ancak güçlülere saygı duyarak onları kendilerine katmak isterler. Başarısızlığı sevmedikleri gibi, ondan uzak dururlar. Şu halde siz de güçlü, uyanık, sözünün eri ve dikkatli olun ki, İngiltere yanınızda yer alsın ve dostluğunu sizinle paylaşsın..”
Araplara her zaman İngilizlerle işbirliği içinde olmaları gerektiğini öğütleyen Emir Abdullah, İngilizlerle işbirliği yapmak için onlara güvenmek gerektiğinden bahsetmekte ve İngilizlere olan hayranlığını dile getirmektedir.
İngiltere ve Şerif Hüseyin’in İlk İrtibata Geçişi: Emir Abdullah İle Lord Kitchener Görüşmesi
Mısır Yüksek Komiserliği’nce hazırlanan bir raporda Emir Abdullah ile ilgili bazı değerlendirmeler yapılmıştır. Bu değerlendirmelere göre, Şerif Hüseyin’in ardındaki asıl gücün oğlu Emir Abdullah olduğu, kendisinin hırslı ve güçlü bir karaktere sahip olan, diplomatik ilişkilerde ihtiyatlı davranan biri olarak ön plana çıktığı vurgusu üzerinde durulmuştur. Bunun yanı sıra Şerif Hüseyin’in özellikle para konusunda çok aceleci olduğu ve sabırsız bir kişiliğe sahip olduğu da vurgulanmıştır. Şerif Hüseyin’in bağımsızlığa giden süreçte çok kararlı ve kendine güvenen bir yapısının yanında öncelikle yapılması gerekenin Hicaz’daki Osmanlı kuvvetlerini geri çekilmeye ikna etmek olduğu ve bunun için bölgedeki diğer Arap liderleriyle iyi ilişkiler içinde olması gerektiği konusunda hassas olduğu üzerinde durulmuştur. Bu konuda Şerif Hüseyin, oğlunun bütün planlarını ve hedeflerini desteklemekteydi. 1912 yılında Emir Abdullah, Meclis-i Mebusan’da görev yaptığı üçüncü döneminde Mekke’den İstanbul’a giderken, bu sırada İngiltere’nin Mısır Yüksek Komiseri olan Lord Kitchener’ın da Kahire’de bulunduğunu öğrenmiştir. Mısır Hidiv’inin Emir Abdullah’ı, Kitchener ile tanıştırmak istemesi üzerine Emir Abdullah, Kitchener ile tanışmış ve bu kısa görüşmeden sonra odadan ayrılmışlardır. Bu görüşmeden bir buçuk saat sonra ise Kitchener, nezaketen iade-i ziyaret yapmak gayesiyle, Emir Abdullah görüşmek istediğini Mısır Hidiv’i aracılığıyla Emir Abdullah’a bildirmiştir. Bunun üzerine Emir Abdullah, Lord Kitchener’in bu davetini kabul etmiş ve gerçekleşen bu görüşmede, Doğu işlerinden sorumlu İngiliz diplomat Ronald Storrs da hazır bulunmuştur.
Emir Abdullah ile Kitchener, Osmanlı Devleti’nin Arap bölgelerindeki siyasetini konuştuktan sonra Emir Abdullah, Kitchener’a, İttihat ve Terakki Hükümeti ile babasının arasının gergin olduğunu, İttihat ve Terakki Hükümeti’nin babasını görevden almak istediğini ve bunun gerçekleşmesi durumunda babasının isyan edeceğini söylemiştir. Aynı zamanda Türkler ile Araplar arasındaki çatışmanın artık belirginleştiğini ve bu durumda İngiliz Hükümeti ile bir işbirliği yapmaları gerektiğini ifade etmiştir. Bu sırada Şerif Hüseyin büyük bir hazırlık içerisindeydi. Emir Abdullah, Arap bağımsızlığını amaçladıklarını uzun uzadıya Kitchener’a anlattıktan sonra silah ve diğer konularda İngiliz Hükümeti’nin kendilerine yardım edip etmeyeceğini sormuştur. Bu soruya Ronald Storrs, normal şartlarda Şerif Hüseyin’in elinde bulunan silahın yeterli olacağı cevabını vermiş ve görüşme sona ermiştir. İngiliz Dışişleri Bakanlığı’ndan Mısır’a gönderilen bir mektupta ise Emir Abdullah aracılığıyla Şerif Hüseyin’in kesin olarak İngiliz Hükümeti’nin kendilerinin yanında mı, yoksa karşısında mı olduğunun sorulması istenmiştir.

Bu görüşmeden sonra Kahire’den Mısır Yüksek Komiseri Lord Kitchener tarafından, İngiliz Hükümeti Dışişleri Bakanı Edward Grey’e gönderilen gizli ibareli bir mektupta Şerif Hüseyin oğulları arasında en sevdiği Emir Abdullah’ın Kahire Büro’suna gelerek bazı istek ve beklentilerinin İngiliz Hükümeti tarafından karşılamasını istediği bildirilmiştir. Emir Abdullah bu kısa ziyaretinde yeni Vali’nin babasıyla uyum içinde olmadığını, Hicaz’ın sorunlarıyla fazla ilgilenmediğini, Mekke’ye gelen hacıların huzur ve güvenliğini sadece babasının sağladığını ve bu durumun sürtüşmelere neden olduğundan dolayı Türk hükümetinin, babasını görevden alma girişiminde bulunduğunu anlatmıştır. Kutsal yerlerin yönetimi meselesinin kendilerinin uhdelerinde olduğunu ve İngiliz hükümetinin eğer babasının görevinden alınmasını istemiyorsa bunu önleme adına Bâb-ı Âli nezdinde girişimlerde bulunması gerektiğini anlatmıştır. Babasının, Hindistan Müslümanlarının hem hac konusunda hem de diğer meselelerde her zaman yardımcısı olduğunu ve onların huzur ve güvenini sağlama hususunun kendi teminatları altında olduğunu özellikle belirtmiştir. Hükümetin, kesinlikle babasını azletmek istediğini ve babasının Hicaz’da oluşturulmak istenen Osmanlı birliğine karşı mücadele verdiğini söyleyerek, bu konuda İngiliz hükümetinin kendilerine destek vermesi gerektiğini Mekke’ye Türk Hükümeti tarafından deniz yoluyla bir takviye birliğin gönderilmesinin engellenmesini istemiştir. Bu mektubun ardından, Mısır’daki İngiliz hükümeti temsilciliği, bu konunun araştırması istenmiş ve Mısır’dan İngiliz Dışişleri Bakanlığı’na giden mektupta, son alınan haberlere göre Türk hükümeti ile Şerif Hüseyin’in arasının iyi olduğu bildirilmiştir. Bu durum İngiliz hükümetinin açıkça olaya müdahale etmek istemediği ve Şerif Hüseyin’in şimdilik bu sıkıntıları kendisi çözmesi gerektiğini göstermektedir.
Bu görüşmeden sonra Emir Abdullah Nisan 1914’ün sonunda tekrar Kahire’ye gelmiş fakat bu sefer Kitchener’la değil sadece Storrs ile görüşmüştür. Bu görüşmede Emir Abdullah, Storrs’a İngiliz Hükümeti’nin kesin karar vermesi gerektiğini söyleyerek, Hicaz’a geri dönmüştür. Bundan sonra ise Kitchener, Osmanlı ile Şerif Hüseyin düşmanlığının derinleştiğini ve Şerif Hüseyin’in gerçekten bağımsızlıklarını arzuladıklarını anlamış ve Osmanlı Devleti’ne karşı, Şerif Hüseyin ile işbirliği içerisinde olmanın gerekliliğini daha iyi kavramıştır. Birinci Dünya Savaşı öncesi, Kahire Arap Bürosu’ndan Dışişleri Bakanlığı’na gönderilen bir raporda Emir Abdullah’tan gelen mektupta anlatılanlar bildirilmiş ve bu durum karşısında nasıl bir tavır sergilenmesi gerektiği sorulmuştur. Bu mektuba göre, Şerif Hüseyin’in İngiltere ile birlikte olma arzusunda olduğu fakat İngiliz hükümetinden kendisini Osmanlı Devleti’nin saldırılarına karşı korunmasını beklediği ifade edilmiştir. Dışişleri Bakanlığı’ndan Kahire Arap Bürosu’na gönderilen cevabî mektupta ise Almanya’nın altın ve parayla Osmanlı Hükümeti’ni satın aldığını, buna rağmen Osmanlı Devleti eğer savaşa girmezse İngiltere, Fransa ve Rusya’nın Osmanlı Devleti’nin bütünlüğünü korumayı garanti ettiğini ifade etmiştir. Eğer bu savaşta Şerif Hüseyin, İngiliz Hükümeti’ne yardım ederse bağımsızlığını garanti ettiğini aksine, eğer Şerif Hüseyin İngiltere’ye yardımcı olmazsa Osmanlı Hükümeti ile arasındaki uyuşmazlık ve anlaşmazlıklara müdahil olmayacağını bildirmiştir.
İngiliz Hükümeti, esasında Osmanlı Hükümeti ile Şerif Hüseyin arasında öteden beri süre gelen husumetin farkındaydı. Fakat Osmanlı Devleti ile ilişkilerinin devam ettiği sırada, Osmanlı’nın tepkisini çekeceği endişesiyle Şerif Hüseyin’le alenî olarak bir ilişki kurmak istememiştir. Bu noktada İngiltere’yi tereddüde sevk eden diğer bir önemli mesele ise, Şerif Hüseyin’in Arapların tamamını ne ölçüde temsil ettiğiydi ki Şerif Hüseyin sürekli bütün Arapları temsil ettiği imajını vermek istemiştir.
Emir Abdullah ile Kitchener’in Kahire’deki görüşmesinin ardından Temmuz 1914’de Lord Kitchener’in, İngiltere’nin Savaş Bakanı ve Şerif Hüseyin’in oğlu ile ilk teması yapan kişi olması, Şerif Hüseyin ile İngiliz Hükümeti arasındaki ilişkileri geliştiren bir etken olmuştur. Bu tarihten sonra ise İngiltere tarafından Aralık 1914’de Mısır Yüksek Komiserliğine Sir Arthur Henry McMahon getirilmiştir. Yine bu görüşmeden sonra Şerif Hüseyin’in, İngiliz Hükümeti’ne olan güveni daha da artmış olsa da İngiliz Savaş Bakanı Lord Kitcehener Şerif Hüseyin’e tam olarak güvenememiş ve Ronald Storrs’a gönderdiği mektupta Emir Abdullah’ın babasına bizim yanımızda yer almaya kesin olarak karar verip vermediğini sormasını istemiştir. Yine şimdilik İngiliz Hükümeti’nin de desteğini alan Şerif Hüseyin ise artık bağımsızlığa kesin olarak inanmış bir şekilde hazırlıklarını devam ettirmiş ve aynı zamanda bu gelişmelerden Osmanlı Devleti’nin haberdar olmaması için gerekli ihtimamı göstermiştir. Daha sonraki süreçte ise Şerif Hüseyin’in kendileri için ne kadar önemli bir kişi olduğunu anlayan İngiliz hükümeti, bütün yazışmalarında Şerif Hüseyin ile İttihat ve Terakki Hükümeti’nin birbirine düşman olduğu ve İttihat ve Terakki Hükümeti’nin Şerif Hüseyin’i görevinden almak istediği propagandasını yayarak Şerif Hüseyin’i savaş öncesi kendi taraflarına çekmek istemiştir. Bütün haberlerde, Arapların da Şerif Hüseyin’i desteklediği ve Şerif Hüseyin’in Arap yarımadasında önemli bir güç unsuru olduğu vurgusu üzerine durulmuştur.
Şerif Hüseyin- McMahon Pazarlığı
Henry McMahon, Ocak 1915’de Mısır Yüksek Komiseri olarak Kahire’ye atanmış ve görevine başlamıştır. Kahire’deki görevine başladıktan sonra McMahon, Arap ayrılıkçı örgütleri liderleriyle Kahire’de Arap isyanı konusunda birçok görüşme gerçekleştirmiştir. Aklında ve hayalinde bağımsız bir Arap Devleti olan Mekke Emiri Şerif Hüseyin ile Henry McMahon arasındaki görüşmeler ise, Şerif Hüseyin’in McMahon’a Temmuz 1915’in ortalarında gönderdiği ilk mektupla başlamıştır. Şerif Hüseyin ile McMahon arasındaki pazarlıkların ilki olarak kabul edilen bu mektubu Emir Abdullah, daha önce Kahire’de irtibatta olduğu Ronald Storrs’a yazmıştır. Tarihsiz ve imzasız olarak yazılan bu mektubun üzerinde gönderiliş tarihi olarak 14 Temmuz 1915 tarihi yazmaktadır. Emir Abdullah’ın ise buradaki rolü, babasını temsilen bu pazarlığa aracılık etmek olmuştur. Şerif Hüseyin tarafından gönderilen bu ilk mektupta, Arapların bağımsızlık düşüncesinin belirsizliği üzerinde durulduktan sonra Araplar adına Şerif Hüseyin, İngilizlerle işbirliği yapmak istediğini belirtmiştir. Ayrıca Şerif Hüseyin, bir ay içinde kesin bir yanıt beklediğini, ya bu önerisinin kabul edilmesi gerektiğini ya da kabul edilmediğinin kendisine bildirilmesini istemiştir. Şerif Hüseyin, mektubunda İngiltere’den beklediği yardımın bir anlaşma metnine bağlı olmasını istemiş ve İngiltere nezdinde bazı önerilerde bulunmuştur. Buna göre, Arap ülkelerinin bağımsızlığını İngiltere tarafından kabul edilmesini istemiştir. Şerif Hüseyin bölgedeki Arap otoritesini kabul ettirdikten sonra Arap Hilâfeti’ni ilan etmeyi ve bunu İngiltere’nin onaylamasını hedeflemektedir. Şerif Hüseyin’in bu mektubuna Henry McMahon, 30 Ağustos 1915 tarihinde cevap vermiştir. McMahon, Şerif’in isteklerini İngiliz Dışişleri Bakanlığı’na sormuş ve Şerif Hüseyin’i oyalaması gerektiğini bilgisini almıştır. Bu doğrultuda Şerif’in isteklerine kesin bir cevap vermemiştir. Fakat Arap bağımsızlığı ve Arap Hilâfeti konusunda daha önce Lord Kitchener’in verdiği güvenceyi tekrarlamıştır. Bu cevapla karşısında Şerif Hüseyin, tatmin olmamış ve çok kızmıştır. Şerif Hüseyin’in İsyanı Ve Osmanlı’nın Durumu’nu, tarih arşivi olarak sizler için araştırıyoruz…
McMahon’dan gelen ve kendisini çok tatmin etmeyen mektuptan sonra Şerif Hüseyin, 9 Eylül 1915’te ilk yazdığından daha uzun bir mektubu, McMahon’a göndermiştir. Bu mektupta çok soğuk ve ihtiyatlı ifadeler kullanmıştır. Bu mektubunda Şerif Hüseyin, isteklerinin kabul edildiği haberini almak için baskı yapmıştır. Bu mektubu Kahire’ye ulaştıran ise Muhammed El-Farukî’dir. Farukî, Suriye’deki El- Ahd ve El-Fatat cemiyetleriyle de görüşerek, Şerif Hüseyin’in isteklerini bu cemiyetlerce de kabul edildiğini İngiltere’ye bildirmek istemiş ve Kahire’de görüştüğü İngiliz istihbarat subayı olan Gilbert Clayton’a kabul ettirmek istemiştir. Bu ikinci mektubunda da Şerif Hüseyin, yeni kurulmasını hayal ettiği Arap Devleti’nin sınırlarının belirlenmesini istemiştir. Bu isteklerin kendisinin değil, Arap halkının isteklerini yansıttığını belirtmiş ve Birinci Dünya Savaşı’nın sonucunu beklemek iyi bir düşünce olsa da en asgari düzeyde bu sınırlara ulaşmak Arap halkları için en temel hedef olacağını söylemiştir. Mektubunun sonunda ise Büyük Britanya’nın adalete bağlılığına inandığını ve kendisinin Arap bağımsızlığına karşı samimiyet ve inancından bahsetmiştir.
Şerif Hüseyin’in mektubunu alan McMahon, 24 Ekim 1915’te ikinci mektubunu yazmış ve öncelikle tereddütlerinden dolayı pişmanlık duyduğunu ifade etmiştir. Öncelikle McMahon’un endişesi, Şerif Hüseyin’in bütün Arapları temsil edip etmediği ve onlar adına konuşup konuşmadığıydı. Daha sonra Şerif’in talep ettiği Mersin, İskenderun bölgeleri ile Hama, Humus, Halep ve Şam’ın batısında kalan bölgelerin tamamen Arap olmadığını, dolayısıyla bu bölgelerin Arap bölgesi sınırları dışında bırakılması gerektiğini söylemiştir. Ancak daha önce Arap liderleriyle yapılan anlaşmalara, bu sınırlamanın zarar getirmemesi kaydıyla kabul edebileceğini eklemiştir. McMahon, Şerif Hüseyin’in önerdiği sınırlar içinde kalan bölgelerde, müttefiki Fransa’nın çıkarlarına zarar getirmeksizin İngiliz Hükümeti adına Şerif Hüseyin’in taleplerine karşı verdiği garantiler şunlardır:
1. Yukarıda belirtilen değişikler göz önüne alınmak kaydıyla, Şerif Hüseyin’in talep ettiği bütün bölgelerde Arap bağımsızlığını tanımaya ve desteklemeye hazırız,
2. İngiltere, bütün harici saldırılara karşı kutsal yerleri korumayı garanti edecektir,
3. İngiltere, şartlar elverdiği zaman Araplara muhtelif yerlerde, uygun şartlarda devlet kurma konusunda yardım edecek ve tavsiyelerde bulunacaktır,
4. Arapların sadece İngiltere’nin yardım ve tavsiyelerini beklediği anlaşılmış ve sistemli bir devlet yapısı kurulması için Avrupalı bir uzman ve görevlilere ihtiyaç duyulduğu takdirde, bu görevlinin İngiliz olması kaydıyla yardım edilecektir,
5. Bağdat ve Basra vilâyetleri konusunda Araplar, bu bölgelerin harici saldırılara karşı güvenliğinin sağlanması, bölge halkının refahını arttırmak ve karşılıklı ekonomik çıkarların güvenliği için İngiltere’nin bu bölgelerde hâlihazırdaki durumunun ve çıkarlarının gerektirdiği idarî düzenlemeyi tanıyacak, kabul edecektir.

McMahon’un bu sözleriyle Şerif Hüseyin ile İngiltere arasında ittifakın açık bir şekilde sağlandığı ve bunun İngiliz Hükümeti’nce de güvence altına alındığı anlaşılmaktadır. Bu işbirliği sayesinde her iki taraf da Arap topraklarından Osmanlı’nın çekilmesini ümit etmektedir. Ayrıca mektubunun sonunda McMahon, bu bahsettiği konuların öncelikli konular olduğunu ve Şerif Hüseyin’in mektubunda bahsettiği diğer meselelerin de ileride uygun bir zamanda tekrar görüşülebileceğini söylemiştir. En sonunda da diğer bazı konularla ilgili bilgileri de bu mektubu götürecek kişi olan Şeyh Muhammed İbn-i Arif aracılığıyla ileteceğini eklemiştir. Bu mektubu alan Şerif Hüseyin, 5 Kasım 1915’de McMahon’a hitaben yazdığı cevapta, Mersin ve Adana’nın planlanan Arap krallığının sınırları dışında kalmasına gönülsüz olmasına rağmen kabul etmiştir. Fakat Halep ve Beyrut’un çoğunluğunun Hıristiyan Arap olduğunu ve Hıristiyan Arapların da Müslüman Arapların sahip olduğu haklara sahip olması gerektiğini, dolayısıyla bu topraklardan vazgeçmeyeceğini ifade etmiştir.
İkinci olarak, Irak topraklarının önceden beri Arap toprakları olarak kabul edildiği bunun yanı sıra Basra’nın Arap kültürünün yaşandığı merkezi yerlerden biri olduğundan söz ederek, bu bölgelerin kendileri için çok önemli olduğunu söylemiştir. Ayrıca McMahon’un mektubunda İngiltere hükümeti adına önerdiği beş maddelik anlaşmaya kendilerinin de razı olduğunu belirtmiştir. Şerif Hüseyin, bu anlaşmaya diğer Arap liderlerinin de onaylayacağını ve İngiltere hükümetinden maddi yardım beklediğini mektubun sonuna ilave etmiştir. Şerif Hüseyin, “İslâm’da meydana gelen bozulmaları” bahane göstererek McMahon’un nezdinde İngiltere Hükümeti’nin yardımlarıyla bir an önce isyanı ilan etmek istediğinden bahsetmiştir. Almanya ile işbirliği yapmış olan Osmanlı’dan, Arap ulusunun ayrı tutulması gerektiğini belirtmiş ve Osmanlı Devleti ile aralarındaki uyuşmazlıkların artmasından endişe etmediğinden bahsetmiştir. Fakat bu paragrafta özellikle Şerif Hüseyin, İngiltere ile birlikte resmi yollardan savaşa girme zemini aramıştır. Çünkü bu şekilde eğer resmi bir anlaşma yapılırsa savaştan sonra kendi istek ve talepleri dikkate alınacağını düşünmekteydi. Diğer şekilde kendi istekleri dikkate alınmayacağı endişesini taşımaktadır. Şerif Hüseyin’in diğer bir endişesi ise savaş bittikten sonra Osmanlı Devleti ile karşı karşıya yalnız bırakılmak korkusudur. Şerif Hüseyin bu şekilde Osmanlı ile savaştan sonra İngiltere’nin desteği olmadan mücadele etmek istememektedir. Şerif Hüseyin, yukarıdaki ifadelerine açıklık getirmiş ve Almanya ile ittifak etmiş olan Osmanlının savaştan sonra intikam almak isteyebileceğini söylemiştir. Bununla birlikte Arap ülkelerinin Osmanlı’da kalan yerlerindeki Arap halklarının güvenliğini tehdit edeceğini ve bu sebepten dolayı ihtiyatlı davranmak gerektiğini ifade etmiştir.
Arapların Avrupa’ya barış geldiği zaman kendilerini güvende hissedeceğini ve İngiltere’nin Almanya ve Osmanlıyı yenilgiye uğrattıktan sonra barış görüşmeleri sırasında sıranın Arapların taleplerine geleceğini umut ettiğini ifade etmiştir. Şerif Hüseyin’in bunu söylerken İngiltere ve müttefiklerinin savaşı kazanacağına ne kadar çok inandığını göstermektedir. Şerif Hüseyin bu mektubunda daha önce gönderdiği 9 Eylül 1915 tarihli mektubuna gelen cevapta yeni Arap krallığının yönetimine dair McMahon’un yazdığı üç, dört maddenin gereksiz olduğunu da söylemiştir. Bu da her ne kadar büyük oranda anlaşmaya varılmış olsa da aradaki anlaşmazlığın devam ettiğini göstermektedir. Yani bazı problemler hala devam etmektedir. Son olarak Şerif Hüseyin bu mektubunda, kendi talep ve beklentilerine açıkça ve mümkün olan en kısa zamanda cevap verilmesini istemektedir. Aynı şekilde taleplerinin anlaşma metni çerçevesinde garanti altına alınmasını da talep etmektedir. Savaşın sonunda Arapların eski şan ve şöhretine kavuşacağına ve Arap halkları için bu savaşın zaferle sonuçlanacağına olan inancını tekrarlamıştır. Mektubun sonunda ise Arapların lider olması için kendisine baskı yaptıklarından bahsetmektedir. Fakat gerçekte Şerif Hüseyin kendi otoritesini ve kurmayı planladığı yeni Arap krallığında kendisinin Arap Kralı olabilmesini diğer Arap liderlerine kabul ettirebilmek için mücadele vermiş ve onlardan destek istemiştir.
McMahon, 13 Aralık 1915’te verdiği cevapta Şerif Hüseyin’in Adana, Mersin ve Suriye’nin kuzey kıyılarını Arap devletinin sınırları dışında bırakmasından duyduğu memnuniyetle başlamıştır. Çünkü bu bölgeler Fransa’nın ilgi alanına giren bölgelerdir. Onun dışında kalan bölgelerde diğer Arap liderleriyle yapılan bütün anlaşmaları kabul ettiklerini bildirmiştir. Özellikle Halep ve Beyrut Fransa’nın ilgi alanına girdiğinde bu bölgeler için çok dikkatli değerlendirmeler yapmaları gerektiğinden ve uygun bir vakitte bu konuyu tekrar konuşabileceklerinden bahsetmiştir. Bu mektubunda McMahon, diğer Arap liderlerinin kendisine yani Şerif Hüseyin’e yardım edeceği konusunun İngiltere Hükümeti adına garantisini vermiştir. Diğer Arap liderlerini ilgilendiren Bağdat’ın statüsü ve yönetimi konusunda ise kendisinin düşüncelerine katıldığını açıkça ifade etmiştir. Şerif Hüseyin’in mektubunda belirttiği ihtiyatlı davranma konusundaki fikirlerine aynen katıldığından ve ani kararlar vermenin kazanılacak başarıya mani olacağından söz etmiştir. McMahon, Arap halkının bu gaye etrafında birleşmesi gerektiği ve Şerif Hüseyin’in İngiltere’nin düşmanlarından yardım almak gibi bir düşünce ve davranıştan uzak durması gerektiği ikazını da yapmıştır. Ayrıca mektubunda McMahon, anlaşmalarının ise ancak bu şartların yerine getirilmesi şartıyla olabileceği üzerinde durmuştur. Mektubunun sonunda ise McMahon, kendisinin çabalarına yardım ve destek olarak £ 20.000 tutarında parayı mektupla birlikte gönderdiğini bildirmiş ve mektubunu sonlandırmıştı.
McMahon gönderdiği bu parayla Şerif Hüseyin’i savaş sonrası endişeleri konusunda rahatlatmak amacı gütmektedir. Şerif Hüseyin, 1 Ocak 1916’da McMahon’un mektubuna çok çabuk cevap yazmıştır. Şerif Hüseyin, mektubuna Muhammed El-Farukî ile yaptığı görüşme ve kendi düşüncelerini paylaşması dolayısıyla McMahon’a karşı duyduğu saygı ve memnuniyetten bahsederek başlamıştır. Ayrıca kendisine şahsi olarak desteklediği için teşekkür etmiştir. Daha sonra İngiltere’nin işgali altında bulunan Arapların yaşadığı bölgeler için işgal devam ettiği süre zarfında geçen zaman için tazminat ödemesi gerektiğini ve bunun İngiltere’nin adil yönetim sistemine uygun bir davranış olacağına olan inancından bahsetmiştir. Suriye’nin kuzeyi ile ilgili olan değişikliği daha önceden kabul ettiğini tekrarlamıştır. Şerif Hüseyin, ayrıca savaş bitmeden önce en uygun bir fırsatta Suriye’nin batısında kalan sahil bölgelerinde ve Beyrut’taki Fransa’nın taleplerini gözden geçirmeleri gerektiğini söylemiştir. Mektubunun sonunda ise Şerif Hüseyin, kendileri için gerekli olan mühimmat ve savaş gereçleri konusunda İngiltere Hükümeti’nden acilen yardım beklediğini belirtmiş ve mektubunu sonlandırmıştır. Şerif Hüseyin’in bu mektubunda Lübnan, Irak ve Suriye gibi yerlerin yeni Arap krallığının sınırları dışında bırakılmak istenmesinin ileride daha fazla sorunlara yol açacağını belirtmesi, bu bölgeler konusunda ne kadar ısrarcı olduğunu göstermektedir. Şerif Hüseyin’in bu mektubundan sonra İngiliz yetkililerce çok ciddi tartışmalar yaşanmıştır. İngiliz Dışişleri Bakanlığı, Şerif’in mektubunu tatminkâr bulmamış fakat en azından samimi ve açık olduğunu belirtmiştir. Ayrıca Fransa ile olan ilişkileri de tatminkâr görülmemiştir. İngiltere Dışişleri Bakanı Sir Edward Grey ise Arap meselesini tam “bir bataklık” olarak nitelendirmiştir. Nitekim Başbakan Lord George’ye siyasi olarak muhalefet ettiği için 1916 yılında görevinden ayrılmıştır. Bunun yanı sıra Kahire’den İngiltere Dışişleri Bakanlığı’na gönderilen bir mektupta ise Şerif Hüseyin’in mektubunun tatminkâr bulunduğu değerlendirmesi yapılmıştır. McMahon, ayrıca İngiltere’nin Şerif Hüseyin’in sempatisini kazandığını ve Almanya’nın propagandasına rağmen Arapların hiçbir şekilde İngiltere aleyhine bir faaliyet içerisinde olmadığı değerlendirmesini yapmıştır.
İngiliz Hükümet yetkililerince bu tür tartışma ve fikir ayrılıkları yaşansa da McMahon, Şerif Hüseyin’in kendilerine olan samimiyet ve bağlılığında hiçbir tereddüt görmemekteydi. Bu düşünceler etrafında McMahon, 30 Ocak 1916’da Şerif Hüseyin’in mektubuna cevap vermiş ve daha önceki söylediklerini teyit ve tekrar etmiştir. McMahon, büyük bir memnuniyetle mektubunu aldığını, kendisinin Arap ulusunun menfaati için çalıştığına inandığını ve bu konuda her zaman kendisinin destekçisi olacağını söyleyerek mektubuna başlamıştır. Daha sonra Bağdat konusu ile ilgili olarak, savaş bittikten sonra kendisinin de hazır bulunacağını umduğu barış görüşmeleri sırasında bu konuyu tekrar dikkate alacağını söylemiştir. Sureyi’nin kuzeyi ile ilgili isteklerinin ise İngiltere ve Fransa arasındaki işbirliğine halel getirebileceğinden dolayı bu konudaki taleplerinin uygun olmayacağını belirtmiştir. Ayrıca savaştan zaferle ayrıldıklarında kendisinin hiçbir isteğinden kaçmayacağını da sözlerine eklemiştir. Mektubunun sonunda McMahon, Şerif Hüseyin’in bütün istek ve taleplerinin hemen dikkate alınacağından, Senusî’nin aldatıldığından ve düşmanlarının çıkarları için Arapların çıkarlarını hiçe saydığından bahsederek kendisini ikna etmesi gerektiğini söyleyerek mektubunu sonlandırmıştır. McMahon ile Şerif Hüseyin arasındaki küçük problemler devam etse de büyük oranda anlaşma sağlanmış ve İngiltere bölgedeki diğer Arap liderlerinin kendilerine karşı bir harekete girişmesini istemediği için bu konuda Şerif Hüseyin’den diğer Arap liderlerini ikna etmesini beklemiştir. McMahon ile Şerif Hüseyin arasında devam eden mektuplaşmaların belki de en önemli kırılma noktasını teşkil eden Şerif Hüseyin’in 18 Şubat 1916 tarihli mektubudur. McMahon bu mektupla birlikte İngiliz Dışişlerini ikna etmeyi başarmış ve bunun üzerine İngiltere Savaş Bakanı Lord Kitchener şunları söylemiştir: “…Sanıyorum ki Şerif Hüseyin savaşın önemi konusunda Sir H. McMahon’un iyimser görüşü, sonunda haklı çıkabilir”. Bundan sonra artık İngiltere, bütünüyle Şerif Hüseyin’in kendi yanlarında olduğunu ve savaş sırasında kendilerine destek vereceğine inanmıştır.

Mektubunda Şerif Hüseyin, gerekli olması durumunda operasyonları idare etmesi için oğlu Emir Faysal’ı Suriye’ye gönderdiğini ve orada Osmanlı’dan birkaç kişi dışında fazla güvenebileceği kişinin kalmadığını bildirmiştir. Ayrıca Emir Abdullah’ı demiryollarına el koyması ve şartların oluştuğu zaman operasyona başlaması için Medine’ye gönderdiğini anlatmıştır. Burada kendisi için önemli olanın ise, ihtiyaçlarının en kısa zamanda ve gizli bir şekilde sağlanması olduğunu da McMahon’a iletmiştir. Bunun haricinde McMahon’dan £ 50. 000 ile diğer taleplerini, isyan hareketi başlayıncaya kadar Port Sudan’da muhafaza etmesini istemiştir. Şerif Hüseyin, hareket başladığında bunu resmen İngiltere’ye bildireceğini de sözlerine ilave etmiştir. Son olarak Şerif Hüseyin, İngiltere’ye güvence vermeyi de ihmal etmemiş ve askeri yardımların İngiltere tarafından sağlandığı zaman bunların nerelerde ve ne şekilde harcandığı ile ilgili bir raporun kendilerine gönderileceğini de sözlerine eklemiştir. Büyük oranda sağlanan anlaşmadan sonra McMahon’un Şerif Hüseyin’e yazdığı 10 Mart 1916 tarihli mektup, sadece küçük ayrıntıların karara bağlandığı ve karşılıklı güven mesajlarının verildiği bir mektup olmuştur. Bu mektubunda McMahon, Şerif Hüseyin’in aldığı tedbirlerden övgüyle bahsederek kendisinin tekliflerini İngiltere Hükümeti’nin kabul ettiğini bildirmiştir. Şerif Hüseyin’in isteği doğrultusunda ihtiyacı olan malzemelerin Port Sudan’da toplanacağını, isyan harekâtının başlayacağı tarihi ve nerelere nakledilip kimlerin teslim alacağını bildirene kadar orada bekletileceğini söylemiştir. Ayrıca bu konuda Port Sudan Valisi’ne de talimat verdiğini sözlerine eklemiştir. Diğer yandan McMahon, İbn-i Reşid’in Osmanlı’ya çok sayıda deve sattığını, bu develerin Şam’a gönderilmekte olduğunu duyduklarını ve kendisinin bu konuda İbn-i Reşid’i bu yaptığından vazgeçmesi için ikna etmesini, eğer vazgeçmezse de develere el koymak için develerin geçiş güzergâhlarına birlikler yerleştirip, bu sevkiyata engel olması gerektiğini söylemiştir. Bunun yanı sıra Erzurum’un Ruslar tarafından ele geçirilişine de çok mutlu olduklarını ve kendilerini yüreklendiren bir gelişme olduğunu bildirmiştir.
Bu mektuplaşmaların sonunda her ne kadar büyük oranda anlaşma sağlansa da problem yaşanılan ve iki taraf arasında sorun olan en önemli konu Lübnan, Hama, Humus ve Halep topraklarının Arap toprağı sayılıp sayılamayacağı meselesiydi. Bu pazarlık sonucunda Şerif Hüseyin bazı isteklerinden vazgeçmek zorunda kalmıştır. Arap devletinin sınırları konusu, çok fazla tartışılmış fakat sonuç olarak İngiltere, bu bölgelerdeki Fransız menfaatlerini de göz önüne alarak, bu gölgelerde yaşayan halkın tamamen Arap olmamasını da bahane ederek bu toprakları Şerif Hüseyin’in kurmak istediği büyük Arap krallığına bırakmak istememiştir. Nitekim Şerif Hüseyin bu konuda çok ısrar etmiş olsa da İngiltere hiçbir şekilde taviz vermemiş ve Şerif Hüseyin de bu durumu kabullenmek zorunda kalmıştır. Zeine N. Zeine’nin, McMahon-Şerif Hüseyin pazarlığının ardından gerçekleşen bağımsızlık hareketinin temelinde yatan Arap milliyetçiliğinin, halkının isteği doğrultusunda oluştuğunu kanıtlamaya çalışmak istemesi ve bu isyanı Arap toplumun beklentilerini yansıtan bir isyan şeklinde cereyan ettiğini iddia etmesi açısından zikrettiği şu sözler oldukça dikkat çekicidir: “…Sir Henry McMahon ile yazışmasında Şerif, Arap bağımsızlık davasını destekliyor ve Osmanlı Devleti’nin çöküşünün ardından ortaya çıkacağını düşündüğü bağımsız bir Arap devletinin kesin sınırları üzerinde ısrar ediyordu. Bu arada, Arap ulusçuları, özellikle El-Fatat gizli örgütünün etkili üyeleri Mart, Nisan ve 1915 gibi Emir Faysal’ın, Hicaz’ın durumunu tartışmak ve savaş durumu hakkında bilgilenmek üzere gittiği İstanbul’dan dönerken yolunun üzerindeki Şam’da geçireceği bir vakitte, Şerifi Türklere karşı ayaklanmaya teşvik ediyor ve ona destek vaat ediyorlardı. Bir takım meşhur Suriyeliler ve gizli cemiyetlerin üyeleri Emir Faysal’ı, Şam’da Bakri ailesinin evinde misafirken ziyaret ettiler. Aralarından bazıları El-Fatat adına Ali Rıza Rikâbi Paşa, El-Ahd Cemiyeti’ni temsilen Yasin Haşim’i, Suriye ulemasının en meşhuru Şeyh Bedrettin Hüseyni, Suriye’nin en büyük Dürzî liderlerinden biri olan Nasib Atraş, Nuri Şalan’ın oğlu Şeyh Navâf Şalan ve Suriye çölünün güçlü Ravallah aşiretinin şeyhi idi”. Ziene’nin bu ifadeleri Arap bağımsızlık hareketinin toplum nazarında da olumlu karşılandığı izlenimi vermeye çalışma çabasıdır. Fakat Cemal Paşa’ya göre ise bu isyanın amacı sadece bir saltanat hırsından ileri gelmektedir.
Şerif Hüseyin, Kahire Arap bürosuna göre, Arap bağımsızlığı konusunda sözüne güvenilebilecek bir lider değildi. Tamamıyla bütün Arapları temsil etmiyordu. Yine Arap bürosuna göre Şerif Hüseyin’in amacı sadece İngiltere’den bazı menfaatler sağlamaktır. Fakat bu düşünce İngiltere için McMahon-Şerif Hüseyin pazarlığından sonra değişmiş ve İngiltere’nin Şerif Hüseyin’e olan güveni artmıştır. Bu pazarlık neticesinde Şerif Hüseyin’in Osmanlı ve Alman ittifakına karşı İngiltere ile işbirliği yapmasıyla İngiltere’den talep ettiği bütün hakları garanti altına alınmış ve kendi toprakları herhangi bir dış saldırıya karşı, İngilizlerce güvence altına alınmıştır. Nihayetinde bu görüşmeler, İngiltere ile Şerif Hüseyin’in Osmanlı Devleti’ne karşı kesin ittifakıyla sonuçlanmıştır.
İsyana Giden Süreçte Skyes-Picot Anlaşması
Şerif Hüseyin ile Sir Henry McMahon arasında devam eden pazarlık sürecinde İngiltere, Fransa etkenini sürekli göz önünde tutmuştur. İngiltere, Fransa’nın menfaatlerini sürekli göz önünde bulundursa da Şerif Hüseyin ve McMahon arasındaki pazarlığı uzun süre Fransa’dan gizli tutmuştur. İngiltere, bu görüşmelerden Fransa’yı ancak 23 Kasım 1915’de haberdar etmiştir. İki müttefik devlet olan İngiltere ve Fransa arasında Osmanlı Devleti’nin sınırları içerisinde olan Arap topraklarının paylaşılması amacıyla 21 Ekim 1915 tarihinde Londra’da görüşmelere başlanmıştır. Bu görüşmelere İngiltere adına Sir Mark Sykes ve Fransa adına ise Charles François Georges-Picot katışmıştır. Bu iki diplomatın yaptığı görüşmeler neticesinde 3 Ocak 1916 tarihinde Arap vilayetlerinin bölüşümü konusunda bir anlaşmaya varılmıştır. Fakat bu anlaşma henüz taslak bir metin halindeydi ve Rusya’nın onayı aldıktan sonra yürürlüğe girecekti. İngiltere ve Fransa’nın kendi arasında bir anlaşmaya varmasından sonra Rusya’nın onayını almak amacıyla Sykes ve Picot, Mart 1916 tarihinde Rusya’ya giderek, Rusya Dışişleri Bakanı Sazanof ile görüşmüşlerdir. Bu görüşmede Rusya, bu anlaşmayı kabul edebilmesi için öncelikle Kuzeydoğu Anadolu’daki taleplerinin kabul edilmesi şartıyla bu anlaşmayı onaylayabileceğini ifade etmiştir. İngiltere ve Fransa’nın, Rusya’nın bu şartını kabul etmesiyle anlaşmaya son şekli 10-23 Mayıs 1916 tarihinde verilmiştir. İngiltere, Fransa ve Rusya arasında imzalanan Sykes-Picot Anlaşması’na göre Rusya, Musul ve Ürdün’ü kapsayan bağımsız bir Arap devleti kurulmasını kabul ediyordu. Aynı zamanda Rusya Adana, Antakya, Lazkiye, Suriye kıyıları ve Lübnan’da Fransa’nın; Musul hariç Irak bölgesinde ise İngiltere’nin istediği gibi idarî bir yönetim kurmasını kabul ediyordu. Buna karşılık Rusya’ya ise Erzurum, Van, Bitlis ile Muş ve Siirt vilâyetleri arasında kalan bölge ile Trabzon’un batısında sonradan tespit edilecek bir noktaya kadar olan bölge bırakılıyordu. Yine kesin sınırları sonradan tespit edilmek üzere Kayseri, Aladağ, Akdağ, Yıldızdağ, Zara, Eğin ve Harput sınırları arasında kalan bölge de Fransa’ya bırakılmıştı. Filistin’de ise müttefik devletler ve Şerif Hüseyin tarafından kararlaştırılacak uluslararası bir yönetim kurulacaktı.
Bu anlaşmayla birlikte henüz Birinci Dünya Savaşı bitmeden önce Almanya’nın etki alanı olarak kabul edilen toprakları İngiltere, Fransa ve Rusya kendi aralarında paylaşmışlardır. Fakat Şerif Hüseyin ile İngiltere arasında çok ciddi problem oluşturan Suriye meselesinde İngiltere, çift yönlü bir politika izlemiştir. İngiltere bu bölgeyi Şerif Hüseyin’e vermeyip Fransa’ya vaat etmiş olsa da Şerif Hüseyin, ileride bu toprakları kendi kuracağı bağımsız Arap devleti topraklarına katabileceği düşüncesindeydi. Fakat Şerif Hüseyin henüz Sykes-Picot Anlaşması’nın ayrıntılarından haberdar değildi. Yine de bu anlaşma ile birlikte Şerif Hüseyin İsyanı’na giden süreç hızlanmıştır. Sykes- Picot Anlaşması’nın içeriğini başta Şerif Hüseyin olmak üzere bütün dünya kamuoyu, Rusya’daki Bolşevik devriminde sonra Bolşevikler tarafından Petrograd arşivlerinin ele geçirilmesinden sonra öğrenebilmiştir.
İngiltere’nin Şerif Hüseyin’e Vaatleri
Birinci Dünya Savaşı devam ederken Osmanlı Devleti’nin Hilâfet makamını elinde bulunduruyor olması başta İngiltere olmak üzere müttefik devletleri sürekli endişelendiren bir durum olmuştur. Çünkü Osmanlı halifesinin siyasi gücü bütün Müslümanlar üzerinde etkili bir unsurdu. İngiltere, Hilâfet makamının Müslümanlar üzerindeki dini ve siyasi etkisini bildiğinden dolayı, bu makamın kendisi aleyhine kullanılabileceği ihtimaline karşı çok yönlü bir hilâfet politikası ile gelişmelere göre siyasi bir politika izlemiştir. Bu sebepten ötürü müttefik devletler, bu güce karşı bir güç oluşturmak zorundaydılar ve dönemin şartları dikkate alındığında buna en uygun yer Arabistan’dı. Çünkü başta Mekke Emiri Şerif Hüseyin olmak üzere bazı Arap liderleri bağımsızlık için bir takım faaliyetler içerisine girmişlerdi. Nitekim İngiltere bu bölgedeki bağımsızlık arzularını görmüş ve Arabistan’da yeni bir halife ve buna bağlı bir Hilâfet merkezi oluşturmak istemiştir. Dolayısıyla bu şartlar sağlandığı takdirde Osmanlı Devleti’nin bu siyasi gücü kırılmış ve Müslümanlar arasında kopmalar meydana gelmiş olacaktı. İngiltere, kendi siyasi ve ekonomik menfaatleri doğrultusunda kullanmak istediği Hilâfet makamını kendince en uygun gördüğü ve Müslümanlar için kutsal sayılan bölgenin yönetimini elinde bulunduran Şerif Hüseyin’e vermek istemiştir. Bu sayede Mekke’de yeni bir Hilâfet merkezi oluşturup Asya ve Afrika’da kendi idaresi altındaki Müslüman tebaanın kendisi için tehdit oluşturmasını engelleyecekti. Yeni halife olarak Şerif Hüseyin’i tayin etmek isteyen İngiltere, aynı zamanda bu sayede hem Arabistan’ın kontrolünü eline geçirmiş olacak hem de Hindistan’a giden ticaret yollarının güvenliği büyük oranda sağlamış olacaktı. Yine İngiltere, Hilâfet merkezini değiştirerek Osmanlı Devleti’nin öncelikle saygınlığını yitirmesini sağlayacaktı. Bu sebeple İngiltere tarafından oluşturulan ve Şerif Hüseyin’e vaat edilenlerin içerisinde en önemlisi olan Arap Hilâfeti fikri, siyasi istikrarsızlıkla ve daha da önemlisi büyük güçlerle savaşmak zorunda kalan Osmanlı Devleti Hükümeti’ne karşı koyma düşüncesi olarak ortaya çıkmıştır.
Şerif Hüseyin’in isyana giden süreçte en büyük hedeflerinden biri de büyük bir Arap krallığı kurmak ve Arap Kralı olmaktı. Şerif Hüseyin’in gerek bu tür düşünceler içerisinde olması gerekse de İttihat ve Terakki Hükümeti ile yaşadığı problemler dolayısıyla İngiltere, Şerif Hüseyin’i kullanarak Osmanlı Devleti’ne içten saldırma fikrine yönelmiştir. Büyük bir Arap Krallığı kurmak isteyen Şerif Hüseyin için İngilizlerin siyasi vaatleri Osmanlı Devleti’nin İslâm Birliği düşüncesinden çok daha cazip ve çekici gelmiştir.
Yararlanılan Kaynaklar
İsmail Gümüş, Şerif Hüseyin İsyanı
Azmi Özcan, “İngiltere’de Hilâfet Tartışmaları”, İslâm Araştırmaları Dergisi, sayı: 2
Şadiye Deniz, “Ortadoğu’nun Yeniden İnşaasının Yapı Bozumu: Büyük Ortadoğu Projesi Üzerine Bir Analiz”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, cilt 5, sayı:20
Durdu Mehmet Burak, Birinci Dünya Savaşında Türk-İngiliz İlişkileri (1914-1918)
Deniz Doğru, “I. Dünya Harbi Sırasında Şerif Hüseyin’in Siyasi Faaliyetleri”, Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyal Bilimler Dergisi, c.2, sayı:2
Yusuf Yazar, “Belgelerle Ortadoğu Şerif Hüseyin İle McMahon’un Mektuplaşmaları”
Albert Hourani, Arap Halkları Tarihi
Alpay Kabacalı, Arap Çöllerinde Türkler
Yılmaz Altuğ, Arap Ülkelerinin Osmanlı İmparatorluğu’ndan Ayrılışı
Mehmet Tekin, Arap İsyanı ve Suriye’nin İşgali 1915-1920

*Bu yazının tüm hakları, İsmail Gümüş’e aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

16. Yüzyıl'da Akdeniz Ticaretinin Genel Durumu, Coğrafi Keşifler Ve Avrupa'da Fiyat Devrimi

Konunun ana temasını oluşturan, 16.yüzyılda Akdeniz dünyasında gerçekleşen ticaretin genel durumuna değinmeden önce, ticaretin en temel unsuru olan “nüfus” unsurunun ve nüfus hareketlerini kısaca incelememiz gerekmektedir.
16.yüzyıla kadar olan zaman dilimlerinde, özellikle 14.yüzyıl ve 15.yüzyıl da “geçim bunalımları, veba ve savaşların yıkıcı biçimde bir arada var olması önceki nüfus artış eğilimlerini tersine çevirirken” nüfus sayısında düşüşlere neden olmuştur. 16.yy öncesinde ki zamanlarda tarım 16.yüzyıl’a oranla çok daha geri de ve verimsiz olmasından dolayı nüfusları doyuracak ya da bir yerleşim bölgesinin nüfusunu besleyecek yiyecek bulmakta çok zorlaşıyordu özellikle iki yıl üst üste topraktan verim alınamayıp kötü hasat yapıldığında bu durum daha acımasız olarak ortaya çıkıyordu. 16.yüzyıl öncesine kadar Avrupa’da sadece veba hastalığı yoktu, veba “Avrupa’yı silip süpüren pek çok ölümcül hastalığı da beraberinde taşımıştı. Avrupalılar sadece vebadan
değil, tifüs, grip ve çiçek yüzünden ölüyordu” Bununla birlikte 16.yüzyıl’ a gelindiğinde vebanın önemli oranda azalması ve tarımsal alanda yaşanan olumlu gelişmeler özellikle nüfusun artmasına neden olan olumlu değişimlere neden olmuştur. Elimizde yeterli oranda ampirik veri olmadığı için nüfus hareketleri hakkında net ve kesin veriler bulamasak da genel olarak artış eğilimi ve ortalama oranlar üzerinden çıkarımlar yapılabilmektedir.
Yukarıda genel hatlarıyla değindiğimiz nüfus hareketlerinde yaşanan değişim durumlarına göre Akdeniz bölgesi civarında ticarette dalgalanmalar meydana gelmiştir, özellikle yaşanan büyük salgın (veba, çiçek, vb.) dönemlerinde veya tarımsal olarak geçen verimsiz dönemlerde. 15. Yüzyılın ortalarından sonra Akdeniz ticaretinde olumlu yönde bir artış ve gelişim yaşanmaya başladı. 16. yüzyılın ticari yapısını bir bütün olarak düşündüğümüzde belki de kısa bir genelleme ile iki kısma ayırmamız gerekmektedir. 16. Yüzyılın ilk yarısına kadar Akdeniz’de ticareti ağırlık İtalyan şehir devletleri üzerinden ilerlerken keşifler ve yeni deniz yollarının kullanılmasıyla birlikte ticari trafik git gide okyanuslara doğru kaymaya başladığı görülmektedir. Bu bağlamda belki de Antwerp liman şehri 16. Yüzyılın en önemli ticari anlamda başarı öykülerinden biridir. 16. Yüzyılın ilk yarısında doğudan gelen ticarete söz konusu emtiaların lojistiği yeni deniz yolları üzerinden sağlanmaya başlandı ve bu yeni deniz yollarıyla birlikte 16.yüzyılın ilk yarısında “Lizbon’a Ümit Burnu yoluyla 30 bin kental baharat” gelmesi sağlandı.
Fakat 16.yüzyılın ikinci yarsında ise çeşitli siyasi nedenlerden dolayı Akdeniz’de geçici bir süre için bile olsa bir canlanma yaşandı. Baharat ticareti ile ilgili şunu da belirtmek gerekir ki, “Baharat ticareti dendiği zaman aklımıza sadece biber, sinameki gibi şeyler gelmesin. Baharatın çok çeşitlerinden başka doğu ülkelerinde yetişen kokular, eczacılıkta kullanılan ve ilaç yapılan birçok kök, yaprak gibi şeyler, değerli taşlar, kuyumculuğa ait süs eşyası gibi birçok şeyler girer.” Kısa sürelik canlanma yaşanmış olsa bile uzun vade de denizaşırı ticaret çok canlı bir şekilde büyüdü ve gelişimini sürdürerek devam etti. Yukarıda başarı öyküsü olabilecek bir örnek olarak belirttiğimiz liman şehri Antwerp’in yerini 17.yüzyılda Amsterdam’ın olması Akdeniz ticaretinde yaşanan değişimlerin örneğidir. Öyle ki 17.yüzyılda Amsterdam “ Avrupa kredi ağlarına çok parlak biçimde egemen olacak”tı. Ticaretin iki farklı dönemde kısmen de olsa yön değiştirmesini çalışmamızın ileriki başlıklarında daha detaylı inceleyeceğiz. Aynı zamanda Akdeniz ticaretinin önemi ni kısaca şu şekilde ifade edebiliriz ki bu ifade ile 16.yüzyılda yaşanan Akdeniz siyasi mücadelelerini daha iyi anlayabiliriz. “Asya ile Avrupa arasında çok eskinden beri bağlantı yollarının gelip birbirlerine kavuştukları en önemli alan olarak bildiğimiz Akdeniz’de özellikle bu denizin doğu bölgesinde, o
sıralarda dünya ticaretinin kaynaştığı büyük limanlar bulunuyordu ve uluslararası alışverişin yapıldığı başlıca pazarlarda bu limanlarda yâda gerilerinde kurulmuş bulunmaktaydı.”
Bu bağlantılı ve büyük çaplı ticari bölgeye kim hâkim olursa, bu hâkimiyetin doğal bir sonucu olarak bu ticaretin zenginlikleri ve ekonomik avantajları doğal olarak o devletin hazinesine girmekteydi. Sonuç olarak baktığımızda 16.yüzyıl Akdeniz dünyasında ticaret, devletlerin siyasi çabalarına göre olumlu ve olumsuz yönde değişmeler yaşamıştır.

Coğrafi Keşifleri Hazırlayan Ekonomik Nedenler
15.yüzyılın ortalarına doğru başlayan coğrafi keşiflerin birçok farklı nedenleri ve keşifleri yapanlar için farklı isteklendirme kaynakları vardır. Genel olarak coğrafi keşiflerin nedenlerine bakıldığında, ana nedenlerden biri ekonomiktir. Coğrafi keşifler öncesinde bilinen dünyada doğudan gelen baharat (karabiber, kimyon, karanfil, zencefil vb.), ipek ve çeşitli lüks emtialar, ticaret yolu üzerinde bulunan ülkeler tarafından vergilendirilerek son alıcısına doğru yoluna devam ediyordu ve sistemde emtiaların fiyatının da gitgide artmasına neden oluyordu. Bilhassa Mısır’ın gelir kaynaklarından birisi olan transit ticareti üzerine koyduğu vergiler tahammül edilemeyecek kadar ağır bir hal aldı. Onun için bu işle meşgul olan tacirler ve bilhassa Portekizliler, batı ile doğuyu başka bir yönden birbirine bağlayacak bir yol aramaya başladılar. Ümit Burnu yolunun keşfedilmesi sebepleri arasında Memluk hükûmetinin transit vergisini artırmasını da zikredebiliriz. Ticarete söz konusu olan diğer önemli ürün ise “köle” idi. Özellikle Afrika bölgesinden esir olarak alınan kölelerin ticareti de çok yüksek gelir getiriyordu ki genelde aynı vergi yüküne maruz kalıyordu. Tarıma ve değerli maden sistemine dayanan ekonomiler için bu durum daha da zor bir hale geliyordu. Coğrafi keşifleri destekleyen siyasi iktidarlar için amaç doğudan gelen bu
ticari mallara doğrudan ulaşıp aracı ülkeleri ve onların bir yük haline gelen yüksek oranda ki vergilerini aradan kaldırmaktı. Aynı zamanda bu zengin kaynaklara sahip olup ticaret üzerinden hâkimiyet kurmaktı.
Özetle ekonomik nedene bir anlamda baskın neden diyebiliriz. Bu baskın neden hem iktidarlar hem de kâşifler içinde geçerliydi. Coğrafi keşifler tarihine damgasını vuran büyük kâşif Kristof Kolomb ‘un seyir defterlerinde bu ekonomik motivasyonu şu şekilde görebilirsiniz:
“ Yüce efendimiz bu amaçla bana çok büyük ödüller verdiler; bundan böyle bana “don” denilerek Okyanus’un Büyük Amirali, bulup ele geçirebileceğim ve daha sonraları bulunup ele geçirilecek bütün karalara ve adalara kral naibi ve değişmez vali olmamla, ayrıca aynı sanları kuşaktan kuşağa sonsuza dek geçerli olmak üzere oğluma da aktarma hakkını vermekle beni pek onurlandırdı.”
Genel olarak siyasi iktidarlar ekonomik hırslarını dinsel söylemlerle gizlemeye çalışmışlardır, bunu birbirlerine yakın zamanlarda yaşamış olan iki büyük denizci olan Kristof Kolomb ve Barbaros Hayreddin Paşa’nın hatıratlarında görebiliriz. Barbaros Hayrettin Paşa hatıratın sürekli dinsel motifler ve dinsel referanslar vererek yaptıklarını meşrulaştırmaya çalışmıştır, örnek olarak Hayreddin Paşa, kendi tabiri ile bir “kâfir” ile yaptığı görüşmeyi şu şekilde anlatmaktadır; “Behey kâfirler! Yuf sizin aklınıza! Benim sadakatim, imanım şunadır ki, Allah’a ve Resulüne yapışan kimse mahrum kalmaz. Yakında sizin içinde halas olurum.”
Aynı tarzda dinsel motif ve referanslar ile meşrulaştırma çabalarını büyük kâşif Kolomb ’un hatıratında da geçen şu satırlardan görebiliriz:
“Siz Yüce efendimiz Katolik Hristiyan oluşları nedeniyle, kutsal dinimize ve onun savunmasına gönül vermeleri, Muhammed inanışına ve her türlü zındıklıkla putperestliğe düşman olmaları nedeniyle beni, ben Kristof Kolomb’u adı geçen hükümdarlarla ülkelerini ziyaret edip durumlarını ve bütün başka ayrıntıları incelemek ve onları kutsal dinimize döndürmek için.”
Sonuç olarak ekonomik ihtiyaçlar yâda ekonomik hedefler coğrafi keşiflerin ana nedenlerinden olmuştur.Tarih arşivi sizleri bilgilendirmeye devam ediyor…
Coğrafi Keşifleri Hazırlayan Teknolojik Nedenler
Ortaçağ’ın karanlık yıllarında Katolik kilisesinin baskıcı tutumu ve yaptığı katliamlar, bilimin gelişip ilerlemesini büyük ölçüde engelliyordu. Özellikle “kilise babalarının evrenin sırlarını mantıksal bir spekülasyon dayanağı bulma çabaları” engellerin başında geliyordu. Bu baskı kırılmaya başlayıp insanoğlu merak etme arzusuna yenik düşüp sorgulamaya başladıkça yeni fikirler ve yeni teoriler gelişmeye devam etti. Bunlar coğrafi, astroloji ve gemicilik teknolojileri gibi alanlarda ilerlemeler gösterilmesine neden oldu. Özellikle mevcut bilgiyi yok sayarak dünyanın şekli hakkında yapılan tartışma ve araştırmalar hem baskının kırılması hem de fen bilimlerinde yaşanan en önemli gelişmelerdir. Kilise baskının kırılması Martin Luther’in 1517 yılında başlattığı olay ve olaylar zinciri kadar olmasa da, yaşanan her kırılma gelişmeye neden oluyordu. Bununla birlikte yukarı da baskın neden olarak belirttiğimiz ekonomik gelişmeler ve belki bir anlamda ekonomik zorunluluklar, gelişimin katalizörü oldu. Bununla birlikte yunan coğrafyacı (aynı zamanda matematikçi ve astronomdur) Ptolemaios tarafından yazılan ve uzun yıllar sonra tekrardan keşfedilen coğrafya kılavuzu eseri sayesinde birçok denizci yeni ufuklar keşfetti. Birçok eksik ve hatalı bilgisine karşın bu eser sayesinde birçok denizci keşifler de bu eserde yer alan haritaları sıklıkla kullandı. Bu eser sayesinde “yeryüzünün yuvarlaklığına birçok kimselerce inanılmıştı.” Hatta eski Yunan eserlerine verilen değeri ve hakkında yapılan akıl yürütmelerini Kristof Kolomb ’un seyir defterlerinde şu cümlelerle görebiliriz;
“Evet, Aristo güney kutbunun yâda onun altındaki karaların yeryüzündeki en yüksek ve güneşe en yakın bölge olduğunu düşünüyor, biliyorum bunu ama başka bilginler ona karşı çıkıyor, bunun kuzey kutbunun altında olduğu ileri sürüyorlar.”

Ekonomik zorunlulukların bir getirisi olarak hem de teknik gelişmenin bir sonucu olarak gemicilik teknolojisi hızla değişmeye ve olumlu anlamda gelişmeye başlamıştı, özellikle 15.yüzyıl’da Portekiz’in bu anlamda yaptığı katkılar ile İç denizlerde kürek gücüne dayanan gemiler yoğunlukla kullanılıyordu, fakat açık denizlerde kürek gücü ile ilerlemenin zorluğu, bunun getirisi olarak uzun yolculuklar da doyurmak zorunda olunan fazla hatta gereksiz tayfa sayısı ve tüm bunlara ek olarak okyanus seyahatine karşı dayanıklı olmayan gemiler, uzun ticari yolculuklar için birer engel ve değişmesi gereken zorunluluklardı. Avrupalı devletlerin kullandığı “barcas” ve “barinels” şeklinde isimlendirilen uzun yıllar denizlerde hizmet verdi. Fakat bu gemiler hem yukarı da belirttiğimiz nedenlerden dolayı hem de hantal olmasından dolayı çok yavaştı. “Portekiz açık sularda yolculuk yapabilmek için yeni bir gemi ve yelken tipine ihtiyaç duydu. Yeni dizayn edilen gemiler Caravel’lerdi.” Aslında gemicilik tekniklerinde değişen sadece gemi tipleri ya da yelken direk sayıları değildi, kullanılan gövde kaplama malzemeleriyle birlikte özellikle yelkenli gemiler için hayati değere sahip olan yelken kumaş kalitesiydi. Teknolojik anlamda yaşanan gelişmeler sadece gemici yapım teknolojileriyle sınırlı kalmıyor, yol ve yön bulma konusunda denizcilere yardımcı olan aletlerde de gelişiyordu. Bunun en önemli örneği Usturlap’dır. Temel amacı yüksekliği ölçmektedir. “Usturlap, yükseklik ölçme aletiyle birlikte keşiflerin yapılmasını sağlayan başlıca denizcilik donanımlarındandı”. Bununla birlikte barutun ateşli silahlarda kullanılıp ardından gemilerde kullanılmaya başlaması çok önemli bir gelişme idi, “ağır silahlarla donatılan savaş gemileri çok uzun mesafelerden gelen saldırılara karşı kendilerini etkin bir şekilde savunabiliyorlardı. Bunun bir sonucu olarak, Avrupalı denizciler, 1500’lü yıllardan önce, uzak mesafelerdeki okyanuslarda seyretmeyi öğrendikleri zaman, onların gemilerinin, deniz savaşında, diğer gemilere nazaran daha dayanıklı, daha dirençli, olduğunun ispatlanması olmuştu.”
Pusulanın geliştirilip yaygınlaşması ve cep saati gibi önemli buluşlar diğer teknik gelişmeler ve ilerlemeler olarak devam etti. Özetlemek gerekirse artık yeni tip gemilerde yelkenler için direk sayıları arttırıldı ve bu direklerin dönüş açıları geliştirildi. Yelkenler için kullanılan kumaş tipi geliştirildi, geminin yüksek dalgalarda su almaması ve sağlam kalabilmesi için gövde güçlendirilip su geçirme (karasakız, katran ve halatlar kullanıldı) oranları daha da azaltıldı, bunun sonucu olarak insan gücüne olan ihtiyaç azaldı ve gemide ki tayfa sayısı azaldı. Artık gemiler okyanuslar arası yolculuklara eskiye oranla çok daha fazla hazırdı. Fen bilimlerinde yaşanan gelişmeler sayesinde artık gemi hızı ölçme ve yön bulma teknikleri iyiden iyiye gelişmeye başlamış ve okyanuslar da yol alan gemilerin işlerini kolaylaştırarak başarılı sonuçlar almasında faydalı birer araçlara dönüşmüştür.
Portekiz’in Gerçekleştirdiği Coğrafi Keşifler
Yukarıda belirttiğimiz başlığın konusunu detaylandırmadan hemen önce şunu belirtmeliyiz ki, tarihte yapılan tüm keşifleri veya 16.yüzyılda yapılan keşiflerin hepsini ve tüm detaylarını incelemeyeceğiz. Çalışma konumuzu doğrudan etkileyen ve önemli gördüğümüz konuları genel hatları ile inceleyeceğiz. Aynı zamanda bazı kâşifler çeşitli sebeplerden ötürü mensubu oldukları ülkelerin değil, destek gördükleri ülkelerin bayrağı altında seferlere çıkmıştır, çalışmamızda keşifleri devletler ölçeğinde incelediğimiz için keşifleri yapan ülkelerin bayrağına göre sınıflandırdık. Portekiz adına büyük keşifler yapan ve bir anlamda tarihin seyrinin değişmesine sebep olan “Portekizli Gemici Henrique (1394-1460) dünyanın ilk denizcilik okulunu” kurarak aslında keşiflerin temelini atmıştı. Denizcilik okulunun bir amacı da Afrika kıtası güneyde doğru ilerleyip dolaşılarak Hindistan’a ulaşmaktı. Bu amaçla yola çıkan Portekizli kâşiflerden Gilianes 1433 yılında Afrika’nın batı sahillerinde yol alarak Bojador burnunu aştı. Ardından gelen bir diğer Portekizli kâşif Diogo Cam 1483-1486 yıllarında biraz daha ileriye giderek Afrika’nın batı kıyılarında yer alan bir takım yerleri keşfetti. Bu iki Portekizli kâşifin cesur deniz seferlerine karşın istenilen yâda hedeflenen sonuca yani Hindistan’a ulaşılamamıştı.
Bu hedef doğrultusunda en büyük sıçramayı şüphesiz bir şekilde Portekizli Bartolomeu Dias kendi verdiği isimle “fırtınalar burnu ”nu bulmasıyla olmuştur. Bu cesaret verici deniz seferinden sonra fırtınalar burnunun adı ümit burnu olarak değiştirilmiştir. Bir diğer ünlü Portekizli denizci Vasco Da Gama ise 1497-1498 yıllarında yaptığı deniz seferi ile keşifleri bir adım daha ileri taşıdı ve Afrika’nın doğu sahilinde yer alan Malindiye oradan Hint okyanusunda yer alan Calicut’a varmıştı. “Vasco de Gama’nın ilk Hindistan yolculuğunda kar yüzde 6.000 olmuştu” ve bu sayede Portekiz amaçladığı hedeflere çok yaklaşmıştı. Portekiz’in tek amacı Hindistan’a ulaşmak değildi ve sonrasında yapılan birçok deniz seferi ile yeni yerler keşfedilmeye başlanmıştı. Portekiz’in soylu ailelerinden birine mensup olan Pedro Alvares Cabral yaptığı seferle Brezilyaya ulaşmış ve Brezilyanın kâşifi olarak kabul edilmiştir. Hem insanı kaynak hem de sağladığı doğal kaynak açısından bakıldığında Brezilyanın keşfi gerçekten çok değerlidir. Portekiz’in yaptığı keşifler sadece yeni ve daha önceden bilinmeyen yerleri keşfetmek ile sınırlı değildi, yapılan seferler sonunda Hindistan’a ulaşmayı başardılar. Portekiz’in doğuda yani Hindistan yoluna ulaşıp üstünlük kurması Alfonso d’ Albuquerque sayesinde olmuştur.

Portekizli gemici Alfonso Hindistan’a ulaşmak ve bu deniz yoluna hâkim olmak amacıyla yaptığı deniz seferleri sayesinde 1510 yılında Goa adasını ve 1511 yılında ise Malakka’yı ele geçirmişti. Bu iki fetih sayesinde doğu Hint deniz yollarında çok önemli iki üs kazanmış oldular. Bu üslerin varlığı sayesinde Portekiz gemileri gerektiğinde ikmal ve korunma sağlıyorlardı. Aynı zamanda bu limanları üst olarak kullanıp diğer gemileri tehdit edip üstünlük kazanıyorlardı. Zaten diğer devletler bu doğu yolunun önemini kavrayıp seferler yapana kadar Portekiz bu yola hâkim olacaktı. Portekiz bu doğu deniz yolunda kazandığı üstünlük sayesinde Hindistan, Çin ve Japonya arasında ticari deniz seferleri yapmaya başladı. Tabi ki bu süre içerisinde karşısına birçok düşman devlet çıktı ki bunların arasında en önemlisi Osmanlı İmparatorluğu idi. Bu bağlamda gerçekleşen Portekiz ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki siyasi mücadeleyi ilerleyen bölümlerde daha detaylı inceleyeceğiz. Sonuç olarak daha sonraları Portekiz bayrağı altında keşfedilen bu yerlere birçok kez seferler düzenlenip başka kâşiflerde destek buldukları takdirde Portekiz bayrağı altında keşif seferleri yapmaya devam ettiler. Her yeni bulunan keşif ve her keşfedilen yeni şey bir sonraki keşif seferi için isteklendirme kaynağı olmaya ve keşiflerin önemini artırmaya devam etti. Tabi ki bunların ana isteklendirme kaynağı ekonomik kazançlardır.
İspanya’nın Gerçekleştirdiği Coğrafi Keşifler
Özellikle 15.yüzyıl sonlarına doğru büyük ölçüde Portekiz’in başlattığı Coğrafi keşifleri, ardından İspanya’nın keşifleri ve deniz seferleri izledi. İspanya siyasi organizasyon açısından bir anlamda Portekiz’e göre daha gelişkin olduğu ve insan gücü gibi birçok kaynak açısından daha fazla imkâna sahip olmasıyla birlikte, keşiflerin önemini hızlıca kavrayıp gerekli desteği sağladı. İspanya yönetici elitinin bu durumu kavrayıp destek vermesi de, en az diğer etkenler kadar olumlu yönde katkı sağladı. Aslen Cenovalı olan ünlü gemici ve kâşif Kristof Kolomb kafasında tasarladığı keşif projelerini önce Portekizli yöneticilere, ardından beklediği desteği ve ilgiyi göremeyince İngiltere ve sonra da Fransa devletine sunmuştu. Fakat bu iki devletten de beklediği desteği göremeyince “İspanya Kraliçesi olan İsabella’ya başvurmuştu.” Umduğu desteği Kraliçe İsabella’dan bulan Kolomb yapmış olduğu dört farklı sefer ile çok önemli keşiflerde bulunmuştur. Yaptığı seferler ile farkında olmadan Cuba adasına ve etraftaki diğer adaları keşfetmiştir. 1499 – 1500 yılları arasında Alonso de Ojeda yaptığı deniz seferi ile Güney Amerika’ya yöneldi ve bu yolcuğunun sonunda kuzey sahillerini (Güney Amerika’nın) keşfetti. Bir diğer önemli İspanyol kâşifi olan Vicente Yanez Pinzon ise 1499-1500 yılları arasında yaptığı deniz seferi ile Brezilya sahillerine oradan da Amazon nehrinin ağzına doğruna yönelmiş ve oradan da Guyana’ ya ulaşmıştır. 1501 yılında ise bir diğer önemli kâşif Rodrigo de Bastidas Amerika’nın orta bölgesine ulaşmıştır.
1513 yılında Juan Ponce de Leon ise keşfettiği yerin isim babası olmuş ve bu yerin adını Florida koymuştur. Vasco Nunez de Balboa ise Panama’yı keşfetmiş ve Pasifik Okyanusunun isim babası olmuştur. İspanyol keşifleri adına yaptığı deniz seferi ile tarihte yerini alan Juan Sebastian del Cano ise 1519-1522 ise deniz yollarını kullanarak dünyayı turlayan ilk denizci olmuştur. Hernan Cortes 1519-1522 yılları arasında yaptığı keşif deniz seferleri ile Meksika’nın doğu sahillerinde yer alan Yucatan’a ulaşmış ve Meksika’yı fethetmiştir. 1523-1535 yılları arasında yaptığı deniz seferleri ile Güney Amerika’nın batı bölgesinde bulunan Peru’yu Prancisco Pizarro keşfetmiştir. Pizarro ve kuvvetlerinin karaya çıktığı topraklarda İnka İmparatorluğu bulunmakta idi. Pizarro’nun Peru’ya çıktığı dönemde İnka İmparatorluğu iç savaş yaşadığından dolayı Pizarro’nun işi daha da kolaydı. Önce iç savaşta taraf tuttu ve İmparatorluğu ele geçirerek çok büyük oranda altın etti. Hem köle ticareti hem de altın akışı açısından Peru’nun keşfi ve ele geçirilmesi İspanya açısından şüphesiz ki çok önemli idi.
Hernando de Soto 1539-1542 Amerika’nın içlerine doğru yaptığı keşifler sonucunda Missisippi vadisini, Henando de Alarcon 1540 yılında Colarado Nehrini, Francisco Vasques de Coronado 1540-1542 yıllarında Colorado Nehrinden ilerleyerek New Meksiko, Güney Kaliforya, Kuzey Arizona, Kuzey Teksas, Oklahoma ve son olaraktan Doğu Kansas’ı keşfetmiştir. 1540-1552 yılları arasında Pedro de Valdivia Şili’yi keşfetmiştir. İspanya’nın yaptığı daha birçok keşif bulunmaktadır. Yapılan her keşif bir anlamda yeni bir fetih, yeni sömürü sahaları ve beraberinde birçok zenginlik demek olduğu için İspanya bu anlamda keşiflerin etkilerini yoğun bir şekilde hissetmiştir. Sonuç olarak Amerika kıtasının keşfi ile İspanya devleti gemicilerini bu yenidünyanın birçok bölgesine göndermiş ve birçok yerinin keşfedilmesine neden olmuştur. Tabi ki bunun karşılığını köle, altın, yeni gıda maddeleri ve büyük bir ticaret hacmi olarak almışlardır. Amerika kıtasının yerlileri açısından ise olay tamamen farklı bir boyuttaydı. “Çiçek, kabakulak, grip, tifüs, hıyarcıklı veba gibi Avrupa’da her zaman görülen bulaşıcı hastalıklar başka kıtalarda pek çok insanın ölümüne yol açarak Avrupalıların fetihlerinde önemli rol oynadılar.”
İler ki bölümlerde daha detaylı inceleyeceğimiz gibi, İspanya batıdan yani yenidünyadan sağladığı avantajı kullanırken güçleniyor ve doğuda ki en büyük rakibi olan Osmanlı İmparatorluğu ile çatışıyordu. İspanyanın yenidünyaya yaptığı bu seferler ve elde ettiği ticaretin sonuçları ve Osmanlıya etkisi zaten çalışma konumuz olduğu için ekonomik etki ve sonuçlarını da ilerleyen başlıklar altında inceleyeceğiz. Ama şu bir gerçekçi tüm bu keşiflerden sonra dünya (bilinen eski dünya) birçok anlamda eskisi gibi kalmadı.
Coğrafi Keşiflerin Sonuçları
15. yüzyıl ortalarına doğru başlayan ve 16.yüzyılda büyük bir hızla devam eden coğrafi keşiflerin birçok farklı bağlamda sonuçlar doğurmuştur. Fakat bizim çalışma konumuz sadece coğrafi keşifler olmadığı için bu başlık altında genel hatları ile çalışma konumuzu ilgilendiren kısımlarına ve özellikle fiyat devrimine değineceğiz. Coğrafi keşiflerle birlikte bilimin ve dolayısıyla bilginin önemi bir kez daha kavranmış oldu. Amerika’yı keşfeden ünlü kâşif Amerigo Vespucci, Lorenzo di Pietro de Medici’ ye gönderdiği mektupta “Birkaç gün önce o yeni diyarlardan dönüşümü size yazmıştım… O diyarları yenidünya diye adlandırmak uygun olur, çünkü atalarımızın bu konuda hiçbir bilgisi yoktu, bütün dinleyenler içinde anlattıklarım yeni şeylerdi” diyordu ve artık bu diyarın adı “yenidünya” olarak isimlendirilmişti. Bilimi ve bilgiyi ret eden, dogma düşüncelerine bağnazlık boyutunda bağlı kalan ve bunu korumaya çalışan her türlü dinsel otorite bu yeni gelişmelerle derinden sarılmaya başlamıştı. Bu sarsılma ile bilimin önemi ortaya çıktıkça günümüz adı ile üniversiteler daha da önem kazanarak ortaya çıkmaya başladı. Yenidünyanın keşfi bilinen eski dünya düzenine dair birçok bilginin (dünya bir öküzün boynuzlarında olduğu, dünyanın düz olduğu vb.) değişmesine neden oldu. Bununla birlikte yenidünyanın savunmasızlığı ve bakir kaynakları Avrupalı devletler için birer açık pazar, belki de zorla el konulmayı bekleyen sermaye haline geldi. Yukarı da başlıklarda keşifleri başlatıp büyük bir hızla devam eden iki ülke olan Portekiz ve İspanya’nın yaptığı keşiflerden bahsetmiştik, bu iki devletin keşifleri yenidünyaya o kadar fazla sefer yapmaya başladılar ki artık yenidünyayı paylaşamaz hatta anlaşmazlık yaşar hale geldiler.
Bu iki Hristiyan sömürgeci devlet arasında yaşanan anlaşmazlık iyice somut hale gelince Tordesillas anlaşması ile “Papa IX. Alexander, Portekizlilerle, İspanyollar arasındaki uyuşmazlığa set çekmek için, 1493’te dünyayı bir boylam çizgisi ile bu iki ülke arasında bölüştürüvermişti. Asor adalarının 370 mil batısından geçen bu çizginin doğusunda kalan ülkeler (Afrika ve Asya) Portekizlilerini batısında kalan ülkeler de (Amerika) İspanyolların olacaktı.” Her ne kadar bu anlaşma pratikte uygulanamasa da, keşiflerin önemini ve bu keşiflerin kazançlarının doğurduğu büyük çaptaki siyasi anlaşmazlıkları göstermektedir. Bu anlaşmanın diğer bir anlamı ise yenidünyaya sadece bu iki devletin sahip olabileceği başka devletlerin yeterli güce sahip olmadığı bakış açısıdır. Tabi ki diğer Avrupalı devletler keşfettikleri yerlerde hak iddia ettiler. Vatikan’a bağlılığını bildirmiş olan Katolik Fransa bile Papa’nın İspanya ve Portekiz arasında yapmış olduğu bu anlaşmayı görmezden geliyordu. (Protestan reformu ile Papalık Avrupa üstündeki siyasi gücünün neredeyse yarısını kaybediyordu zaten) Bir diğer önemli sonucu ise literatürde tarihçilerin “Kolomb Takası” ismini verdikleri, Atlas Okyanusunun iki yakası arasında getirilip götürülen hayvan ve diğer gıdalardır. “Avrupalılar, Avrupa’dan Amerika’ ya at, sığır, domuz, koyun ve tavuk götürdüler” alışveriş yâda literatürdeki ismi ile Kolomb takası sadece bu ürünlerle sınırlı kalmadı, “ayrıca Amerika’ya buğday, üzüm ve zeytin de götürdüler; bu ürünler Kuzey ve Güney
Amerika ovalarında iyi yetişiyordu. Afrika’dan da muz, kahve ve Hindistancevizi götürdüler. Avrupa’ya ise mısır ve patates götürdüler.” Kolomb takası yer değiştiren ürünler tabi ki bunlarla sınırlı değildi, şeker, tütün, domates gibi birçok ürün yer değiştirmiş ve Avrupa pazarlarında yerini almıştı.

Pazarlarda yerini alan birçok yeni üründe kendi içinde farklı neden ve sonuçlara sebep oluyordu, örnek olarak tütünün ve kahvenin Osmanlı İmparatorluğu sınırlarında hızlıca yayılması 16. yüzyılda ve 17. yüzyılın başlarında yeni problemlere ve yasaklara neden oluyordu. Yenidünyadan gelen bu gıda ürünleri doğrudan yâda dolaylı yoldan öyle sorunlara neden oluyordu ki Amerika’dan gelen patates yüzünden İngiltere’de işçi sınıfının oluşmasının bir yüz yıl geç gerçekleştiğini savunan tezler bile ileri sürüldü. Bununla birlikte yenidünyadan gelen yeni gıda maddeleri sayesinde Avrupalı insanlar yeni besin maddeleriyle tanışması sonucu veba ve diğer hastalıkların azaldığı bile ileri sürülmektedir.
Fiyat Devrimi
Tüm bunlarla birlikte dünyada ticaret hacmi eskisine oranla (keşifler öncesi) daha fazla büyüdü, yenidünya üzerinden gelen altın, gümüş ve diğer değerli madenler Avrupa üzerinden dünya ticaretinde kullanıldı. Yenidünyadan kasalar dolusu hatta gemiler dolusu değerli madenler geliyordu ve her gelen değerli maden eritilip paraya dönüştürülüyor ve piyasa sürülüyordu. Piyasa sürülen bu yeni paralar ise doğal olarak ticarette kullanılıyor dolayısıyla ticaretin söz konusu olduğu pazarlarda bu paraların izini sürebilirdiniz. Piyasalarda kullanıma sürülen bu yeni paralar arz talep dengesini derinden sarıyor ve yeni sorunlara neden oluyordu. Yenidünya üzerinden gelen değerli maden büyüklüğü ile ilgili şu şekilde örnek verebiliriz. “Yalnız İspanya darphanesinin 1500 ile 1520 arasında 45.000 kilo gümüş bastığı halde, 1545 ile 1560 arasındaki 15 yıl içinde darphanenin para olarak çıkardığı gümüş 6 misline yani 270.000 kiloya çıkmış, 1580’den 1600’e kadarki 20 yıl içinde 340.000 kiloya yani 1520’dekinden 8 misli fazlasına çıkmıştı.” Belirttiğimiz örnek değerli maden bolluğunu kavramada yeterli olsa da, bazı tarihçilerin yaptığı hesaplamalar ve tahminler ile bu rakamı yani 1493 yılından 1800’lü yıllara kadar olan ki değerli maden akışını iki buçuk milyon kilo altın ve yüz milyon kilo gümüş olarak tahmin etmekteler. Bu değerli madenlerden de farklı ayar ve gramajlarda paralar darp edildiğini kabaca düşünecek olursak yenidünyadan gelen değerli maden hacminin ne kadar yüksek olduğunu anlayabiliriz. Sömürüye açılan Amerika kıtasının değerli madenleri ile birlikte eş zamanlı olarak yeni deniz yollarının kullanıma açılması ve okyanuslarda dolaşımda olan gemilerin yük taşıma tonajının büyümesiyle ticaret hacmi de iyiden iyiye ve gün be gün artıyordu. Kırsal bölgelerde bile para kullanımı artmaya başlamıştı, buda eş zamanlı olarak değerli maden ihtiyacını artırıyordu. 16. Yüzyıl tahrir defterlerine de bu durum yansımıştır, “Devlet kırsal nüfustan hem ayni hem de nakit vergi toplamaktaydı.”
Şunu da belirtmek gerekir ki, 16. Yüzyıl için bahsettiğimiz değerli maden bolluğu durumu, önceki yüzyıllarda tam tersi konumda olduğu yapılan birçok araştırma belirtilmiştir. “Avrupa’da 15. Yüzyılın hemen başlarında yirmi yıl süreyle ve yüzyılın ortalarında otuz yıl süreyle yaşanan ve oldukça iyi belgelendirilmiş olan gümüş kıtlıkları, 7. Yüzyıldan beri yaşanmış olanların tümünden daha şiddetliydi” çünkü mevcut değerli madenler ticaret arzına cevap veremeyecek durumdaydı. Yukarı da sıraladığımız olaylarla birlikte bu gibi değerli maden kıtlığı durumu ortadan kalkmaya başladı. Ticaret hacminin artması bir yandan da dolaşımda olan değerli maden miktarının artması birbirini dengelemiyor aksine fiyat devrimine yani dünyada özellikle Avrupa kıtasındaki devletlerde ve Osmanlı İmparatorluğu sınırlarında ticarete söz konusu ürünlerin ve diğer birçok şeyin fiyatlarının çok fazla yükselmesine neden oluyordu. Hollandalı gezgin Nicolas Cleynaerts yazdığı mektupta “Salamanka’da tıraş olmak için yarım real vermek gerekiyor ki bu da niçin İspanya’da Flandr’da olduğundan daha fazla sakallı adam görüldüğünü açıklar heralde” diye belirtiyor ve sadece ticarete söz konusu ürünlerin değil genel olarak her şeyin çok pahalı olduğunu işaret ediyordu.
Unutmamak gerekir ki, bahsettiğimiz zaman diliminde henüz sanayi devrimi olmamıştı, yani üretim genel olarak insan emeğine bağlıydı buda üretim kapasitesinin sınırlı tutuyordu. Her ne kadar 16. Yüzyılda genel olarak nüfus artış eğilimde ki yükseklikten bahsedilse de üretim kapasitesi tüketim isteğine cevap veremiyordu nüfus artışı artan iş gücü anlamına gelse de bir yandan da tüketimi artıran diğer etmenin kendisi oluyordu. 16. Yüzyılda İspanya, yenidünyadan yüklü miktarda değerli maden getirirken Portekiz’de Hint deniz yolları üzerinden başta baharat olmak üzere birçok değerli ürünü ithal ederek ticaret hacmini yükseltiyor ve Avrupa pazarlarında bu ürünleri satıyordu. Yeniz deniz yollarının keşfinden önce ise doğudan gelen emtialar bir anlamda transit ticaret vergilerine maruz kalıyor ve Avrupa’daki alıcılarına ulaşana kadar ticari malların fiyatları misliyle artıyordu. Özellikle Portekiz’in doğuya ulaşarak, bu deniz yollarında egemen olma ve doğu
ticaretine doğrudan girmeleri, transit ticaret vergisinden büyük gelir elde eden birçok devleti olumsuz yönde etkilemeye başlamıştır. Bu devletlerin başında Osmanlı İmparatorluğu gelmektedir. Yine aynı şekilde yaptığı keşiflerle güçlenen İspanya siyasi egemenliğini genişletmek amacıyla yeni hamleler yapıyor ve bunun sonucunda Portekiz gibi Osmanlı İmparatorluğu ile özellikle Akdeniz’de karşı karşıya geliyordu. Özetlemek gerekirse, Coğrafi keşiflerin sonucu olarak ortaya çıkan yeni deniz yolları ve yenidünyadan gelen değerli madenler piyasalardaki ürün fiyatlarının çok fazla yükselmesine yani bir anlamda enflasyona neden olmakla birlikte birçok ülkenin ekonomisinin sarsılmasına yâda olumsuz etkilenmesine neden olmuş ve siyasi olarak yeni anlaşmazlıklar doğurmuştur. Kimi ülkeler fiyat artışlarından kimi ülkeler ise (örnek olarak Osmanlı İmparatorluğu) hem fiyat artışlarından hem de transit ticaret gelirlerinin azalmasından etkilenmiştir. Hint deniz yollarında önce Memlük’lüler ile Portekiz, ardından Osmanlılar ile Portekiz’in karşı karşıya gelmiştir. Akdeniz’de ise doğrudan İspanya ile Osmanlının karşı karşıya gelmesine neden olmuştur. Sonuç olarak yenidünyanın keşfi ve yeni deniz yollarının kullanılması ekonomik ve siyasi bağlamda birçok sonuç ortaya çıkarmıştır.
Yararlanılan Kaynaklar
Bora Demirci, 16. Yy’da Avrupa’daki Fiyat Devrimi İle Osmanlı’daki Fiyat Devriminin Karşılaştırılması
Pamuk, Şevket, Osmanlı İmparatorluğunda Paranın Tarihi
Huberman, Leo, Feodal Toplumdan Yirminci Yüzyıla
Berkes, Niyazi, Türkiye İktisat Tarihi
Yılmaz, Fikret. 16.yy’da Fiyat Devrimi. Klasik Çağ Osmanlı Tarihi Dersi
Wiesner-Hanks, Merry, Erken Modern Dönemde Avrupa
Edward Palmer, Thompson, İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu
Ginzburg, Carlo, Peynir ve Kurtlar
Tanilli, Server, Uygarlık Tarihi
Diamond Jared, Tüfek, Mikrop ve Çelik
Murat Hanilçe, Coğrafi Keşiflerin Nedenlerine Yeniden Bakmak
McNeil, William, Avrupa Tarihinin Oluşumu
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Bora Demirci’ye aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Hayatı, Askerliği Ve Şahsiyetiyle Cemal Paşa

Cemal Paşa Kimdir?

Ahmet Cemal Paşa 6 Mayıs 1872’de (24 Nisan 1288 Rumi ve 28 Safer 1289 Hicri) Pazartesi günü Midilli’de doğmuştur. Askeri eczacı Mehmet Necib Efendi’nin ikinci eşi Binnaz Hanım’dan olan oğludur. Mehmet Necib Efendi oğlunu Midilli nüfusuna değil, İstanbul nüfusuna kaydettirmiştir. Adres olarak da Üsküdar Sancağı, Zühtü Paşa Mahallesi, Hasırcıbaşı Sokağı’ndaki 10 Numaralıevi göstermiştir. Mehmet Necib Efendinin ilk evliliğinden Şadiye isminde bir kızı, ikinci evliliğinde Cemal’den başka Saffet isminde bir oğlu ve üçüncü evliliğinden ise, Fehime ve Naciye isminde iki kızıyla Kemal adında bir oğlu daha olmuştur. Cemal Bey, 19 Şubat 1897’de Kırklareli’nde görev yaptığısıralarda, Bekir Paşa’nın kızıyla ilk evliliğini gerçekleştirmiştir. Eşi kısa bir süre sonra doğum sırasında çocuğuyla beraber vefat etmiştir. Bu acı olay sonrasında Cemal Bey’in sağlığı bozulmuş Kırklareli’nden ayrılıp Selanik’e tayinini istemiştir.
Daha sonra Serez Fırkası kumandanı Mehmet Paşa’nın yeğeni, Binbaşı Hasan Bey ile Ayşe Hanım’ın kızları Seniha Hanımla nişanlanmıştır. Selanik’e gittikten kısa bir süre sonrada, 2 Haziran 1898’de ikinci evliliğini gerçekleştirmiştir. Cemal Beyin bu evlilikten Ahmet Rüşdi, Hasan Necdet, Mehmet ve Hasan Behçet isminde dört oğlu, Kamran isminde bir kızı olmuştur. Cemal Bey evlendikten sonra çocukları, kız kardeşi, kayınvalidesi ve üvey annesiyle birlikte yaşamıştır. Birinci Dünya Savaşı sırasında kendisinin davetiyle Suriye’ye gelmiş olan Halide Edip Adıvar, Lübnan’da Cemal Paşa’nın yazlığına misafir olmuş ve ailesiyle yakından tanışma fırsatı bulmuştur. Adıvar aile üyelerini basit, sevecen ve iyi kalpli olarak tanımlamıştır.
Eğitim Hayatı ve Askerlik Mesleğine Başlangıcı
Asker olması için babası tarafından İstanbul’a gönderilen Cemal Bey, 1890 tarihinde Kuleli Askeri İdadisini bitirmiştir. 13 Haziran 1890 tarihinde Mekteb-i Harbiye-i Şahane’nin harp sınıfına kayıt yaptırmıştır. Burayı 1893’te ikincilikle bitirerek teğmen olmuştur. Kurmaylık tahsilini tamamlamak üzere Erkan-ıHarbiye’ye girmiş olan Cemal Bey, iki yıl süren başarılı bir eğitim döneminin ardından 28 Aralık 1895’de Erkan-ıHarp yüzbaşısı rütbesini almıştır. Belli bir süre Erkan-ıHarbiye-i Umumiye Birinci Şubesi’nde görev yaptıktan sonra, kendi isteğiyle, 18 Mart 1896’da Kırklareli İstihkâm İnşaat Şubesinde çalıştırılmak üzere, ikinci ordu emrinde görevlendirilmiştir. 3 Mart 1898 tarihi’nde ön yüzbaşı olmuştur Daha Harb Akademisi’nde iken ilmî araştırmalara meraklı olan Cemal Bey, Plevne Savunması hakkındaki kitabını bu memuriyetteyken tamamlamıştır. Kitap Plevne Müdafaasıadı altında, 1898 yılında Tüccar-zade İbrahim Hilmi Bey tarafından yayımlanmıştı.
27 Mart 1899’da ise, üçüncü ordu emrindeki Selanik Redif Fırkası Kurmay Başkanlığına atanmıştır. Aynı yıl Selanik’te büyük bir ihtilal hareketinin temelleri atılmıştır. İttihat ve Terakki Cemiyeti, 1899’da Askeri Tıbbiye öğrencileri İshak Sukuti, Mehmet Reşit, İbrahim Temo ve Hüseyinzade Ali tarafından İttihad-ıOsmanî adıyla kurulmuştu. Aynı tarihte Paris’te kurulmuş olan İttihat ve Terakki Cemiyeti ile birleşerek İttihat ve Terakki adını almıştı. Cemiyet başta Rumeli olmak üzere ülke içerinde yayılmaya başlamıştır. Fakat İkinci Abdülhamit’in aldığı sert önlemler neticesinde cemiyet mensupları faaliyetlerine yurt dışında devam etmek zorunda kalmışlardır. Bu olumsuzluklara rağmen İttihat ve Terakki Cemiyeti üçüncü ordu mensupları arasında hızla yayılmaya başlamıştır. 1898’de üçüncü ordu emrinde çalışmaya başlayan Cemal Bey, bu tarihten itibaren cemiyetin faaliyetlerine ilgi duymaya başlamıştır. Cemal Bey’in Cemiyete giriş tarihi hakkında kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Tarık Zafer Tunaya’nın “Asıl İttihat ve Terakki Cemiyeti” olarak adlandırdığı Osmanlı Hürriyet Cemiyeti, 5 Eylül 1906’da Selanik’te Tahir, Naki, Edip, Servet, Kazım Nami Duru, Ömer Naci, İsmail Canbolat, Hakkı Baha, Talat, Rahmi ve Mithat Şükrü Beyler tarafından kurulmuştur. Cemal Bey, Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’ne Eylül 1906’da 150 kayıt numarasıyla kırk dokuzuncu sıradan dâhil olmuştur.
Cemal Bey’in İttihat ve Terakki Cemiyeti’ndeki görevi “subayları istibdat idaresi aleyhine kazanmaktır.” Cemal Bey bu gizli görevine sıkı sıkıya bağlanmışbu sebepten dolayıda eşini ve çocuklarını ihmal etmeye başlamıştır. Görevini ve mücadelesini gizli tutması eşiyle gerginlikler yaşamasına sebep vermiştir. Bu durum diğer aile fertlerinin de dikkatini çekmiştir. Cemal Bey bir gün öğle yemeğinde annesi kadar sevdiği ablası Şadiye Hanımla birliktedir. Şadiye Hanım kardeşine hayatına çekidüzen vermesini, genç karısı ve çocuklarını ihmal etmesinin doğru olmadığını ciddiyetle ihtar eder. Cemal Bey hiddetle yerinden fırlar:

— “Abla, ben öyle bir sevdaya tutuldum ki onun uğruna karımı, çocuklarımı, kendimi ve hepinizi, gözümü kırpmadan fedaya hazırım. Bunu böylece bilesiniz!”

Cevabın şiddeti karşısında söylenecek ve yapılacak hiçbir şey kalmamıştır. Kocasının sözlerini duymuş olan karısı bütün gerçeği anlamıştır. O günden sonra Cemal Bey siyasi hayatın bütün yorgunluklarını kendisini her hususta anlayan karısının hazırladığı evinde çıkarabilmiştir. 19 Temmuz 1905 tarihinde Kurmay Binbaşılığa yükselen Cemal Bey cemiyet çalışmalarını daha geniş alanlara yayabilmek için fırkasındaki sabit vazifesinden ayrılmak gezici bir vazifeye atılmak ister. İstediği olur ve 19 Eylül 1906 tarihinde, “Şark Demiryolları Selanik Hattı Müfettişliği’ne” buna ek olarak da, “Askeri yollar İnşasının Çabuklaştırılmasına” memur edilir. Böylelikle Cemal Bey’in istediği olmuştur. Artık dilediği gibi bölgesini dolaşabiliyor, her yerde askeri birlikler arasında teşkilat kuruyordu. Selanik’te iken de cemiyetin mahallelerinde memur “bölük” teşkilatını genişletiyordu. Cemal Bey, çok kısa bir süre içerisinde bu gayretlerin semeresini almışve Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’nin Selanik’teki önde gelen isimlerinden biri olmuştur. Osmanlı Hürriyet Cemiyeti, çok kısa bir süre içerisinde Selanik’ten sonra Manastır’da da bir şube açmıştır. 1906’da Manastır’a gelen Cemal Bey, temaslarının ardından memnuniyetini şu cümlelerle ifade etmişti: “Hür bir hava teneffüs ettiğimden dolayı, hayatımın en mesut günlerine kavuştuğumu görüyorum“18. Onun bu ziyaretinden sonra, 30 Aralık 1906’da Kazım, Enver ve Hüseyin Beyler tarafından cemiyetin Manastır merkezi kurulmuştur.

Cemal Bey, Selanik’te sık sık cemiyetin merkez-i umumi üyeleri tarafından gerçekleştirilen toplantılara katılıyordu. Söz konusu toplantılar bazen Cemal Bey’in Yalılardaki evinde, bazen de Enver Bey’in babasının evinde, bazen de İsmail Canbolat’ın evinde yapılıyordu. Bu toplantılarda Meşrutiyet idaresinin yeniden tesis edilmesi için ne gibi tedbirler alınması gerektiği konuşuluyor, çoğunlukla da ihtilal yapılması yönünde kararlar alınıyordu. İhtilalin teşkilat işleri tamamen Cemal Bey’in üstüne yüklenmişti. İhtilal teşkilatı genişledikçe ve ihtilal günü yaklaştıkça Cemal Bey daha önemli bir göreve geçmek istemiştir. 28 Şubat 1907 tarihinde Selanik’teki Ordu Müdürlüğü Maiyet Kurmay Heyetine tayin olmuştur. Bu Kurmay Heyetinde Kurmay Binbaşı Fethi Okyar ve Kurmay Önyüzbaşı Mustafa Kemal de çalışmaktadır. Sonunda ihtilal teşkilatının askeri kadrosu tamamlanmış ve çalışmalar sayesinde Selanik’e bağlı askeri birliklerin subay kadrolarının tamamı cemiyete bağlanmıştır. Selanik’te Cemal Bey’in şöhreti giderek yayılmaktadır. Onun için “Büyük Adam”, denilmeye başlanmıştır. Selanik’teki bütün subaylar, Cemal Beyi kendilerine örnek alıyor ve onun gibi olmak istiyorlardı. İkinci Meşrutiyet’in ilanından birkaç gün önce Cemal Bey’in evinde bir toplantıyapılmış ve İstanbul’a bir telgraf gönderilerek anayasanın derhal yürürlüğe girmesi istenmiştir. Bunun üzerine 23 Temmuz 1908 tarihinde İkinci Meşrutiyet ilan edilmiştir. Daha sonra Cemal Bey, Bab-ı Ali ile görüşmek üzere İstanbul’a giden İttihat ve Terakki Cemiyeti Heyeti içerisinde görev almıştır. Bu sırada da Cemal Bey 28 Temmuz 1908 tarihinde Kurmay Yarbaylığa yükselmiştir. İstanbul’da 13 Nisan 1909 tarihinde meşrutiyet yönetimini yıkmak amacıyla “31 Mart Ayaklanması” olarak adlandırılan isyan çıkmıştır.
Cemal Bey, isyanın bastırılmasında görev almış ve bunun üzerine 18 Mayıs 1909 tarihinde Üsküdar Mutasarrıflığına tayin olmuştur. Cemal Bey Üsküdar ve çevresinde huzur ve güvenliği sağlamak yönünde tedbirler alırken, belediye hizmetleri ile sosyal hayatı bir düzene koymak için çalışmalar yapmıştır. Bu sırada Türklerle Ermeniler arasında büyük sorunlar baş göstermiş Ermeniler Çukurova’da bağımsız bir devlet kurmak için hızla silahlanmaya başlamışlardır. Bölgede durumun kötüye gitmesi üzerine, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin en teşkilatçı ve disiplinli lideri olan Cemal Bey, 1 Ağustos 1909 tarihi’nde vekâleten Adana Valiliğine atanmıştır. Cemal Bey bölgede yaptığı başarılı çalışmalardan dolayı2 Ekim 1909 tarihinde Adana Valiliği’ne asaleten atanmıştır. Cemal Bey’in gayretli çalışmaları neticesinde bölge insanlarının sorunları birkaç ay içerisinde giderilmiş, insanlar tekrar normal yaşamlarına dönmüş ve Türklerle Ermeniler arasındaki sorunlar büyük ölçüde çözümlenmiştir. 14 Haziran 1911 tarihinde Cemal Bey Bağdat Valiliği’ne tayin olmuştur. Burada önce bayındırlık işleriyle ilgilenmiştir. Sonra, Bağdat’ta Arap Milliyetçilik Hareketine karşı önemli tedbirler almıştır. Bağdat Valiliğinden istifa etmiş olan Cemal Bey, Balkan Savaşı’nın başlamasıyla beraber 3 Ekim 1912’de Konya Redif Fırkası Kumandanlığı’na tayin edilmiştir. Cemal Bey’e Saray, Vize ve Pınarhisar arasındaki bölgenin tetkiki vazifesi verilmiştir. Bu arada Cemal Bey 6 Ekim 1912 tarihinde Albaylığa terfi etmiştir. 10 Kasım sabahı ise Cemal Bey’in Yassıviran-Uzunlu ile Nakkaşköy-Mahmutpaşa hattının savunmasına memur dördüncü Nizamiye Fırkası Komutanlığına tayin edilmiştir. Cemal Bey bu görevi icra etmeye çalışırken kolera salgınına yakalanır. İstanbul’a ulaştırılan Cemal Bey’in tedavisine hemen başlanmıştır. Bu sayede kısa sürede tekrar toparlanmış ve 26 Aralık 1912’de “Menzil Müfettişi ve Ordu İdare Reisi” olarak tekrar göreve başlamıştır.
İkinci Meşrutiyet’in İlânı ve Cemal Bey
İkinci Meşrutiyet’in ilanından birkaç gün önce yine Cemal Bey’in evinde yapılan bir toplantıda, artık meşruti yönetim için harekete geçme zamanının geldiğine karar verilmiştir. Bu amaçla cemiyet tarafından İstanbul’a telgraflar gönderilerek anayasanın derhal yürürlüğe konması istenmiş, 23 Temmuz 1908 tarihinde de İkinci Meşrutiyet ilan edilmiştir22. Cemal Bey’e göre meşrutiyet, vatanın geleceği tehlikede olduğu için ilan edilmişti. O, bu düşüncesini Yahya Kemal’e şu cümlelerle anlatmıştır:
“Beyefendi! Biz, son defa hükümeti, hatta vatanı kat’i bir tehlikede gördüğümüz için aldık. Ondan evvel başardığımız inkılâbı da, yalnız ve yalnız bu milletin selameti uğruna kendimizi feda ederek vücuda getirmiştik. Lakin biz bu inkılâbıniçin yaptık? Size onu sarahatle söylemek isterim: Biz bu inkılâbı artık bu zavallı vatanı sizin gibi münevver insanların eline teslim
etmek için ve bir gün istirahat-ımaneviye sahibi olarak kenara çekilmek için yaptık…“
Cemal Bey, Meşruti yönetimle birlikte Türklerin devlet yönetiminde daha etkin olacağına inanıyordu. Bu nedenle, İttihat ve Terakki’nin Selânik ve Manastır merkezleri dışındaki üyelerini, hatta ilk kurucularını bile bu yeni oluşumdan uzak tutmak istemiştir. Tarih arşivi sizlere Cemal Paşa’yı anlatıyor…
Cemal Bey’in İttihat ve Terakki Heyeti ile İstanbul’a Gelişi
Rumeli Umum Müfettişi Hüseyin Hilmi Paşa, II. Meşrutiyet’in ilânından kısa bir süre sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne müracaat ederek, Sadrazam Sait Paşa’yla temasa geçmelerini ve bu amaçla İstanbul’a bir heyet göndermelerini istemişti. Cemiyet de, kendi gücünü ve varlığını hükümete hissettirebilmek için Hüseyin Hilmi Paşa’nın teklifine olumlu cevap vermiştir. 23 Temmuz 1908 ihtilalinden dört gün sonra Cemal Bey, Talat, Cavit ve Hafız Bey’lerle beraber İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin üyeleri olarak Babıâli ile temas etmek için İstanbul’a gelmiştir. Heyet hemen harekete geçmişöncelikle Rum, Ermeni, Bulgar, Arap, Arnavut ve daha pek çok azınlık ihtilal cemiyetleriyle anlaşmaya varmaya çalışmıştır. Hatırlanacağıgibi bu sırada Cemal Bey 28 Temmuz 1908 tarihinde Kurmay Yarbaylığa yükselmişti. Babıâli’nin Şark vilayetlerinde Kürtler, Ermeniler ve Türkler arasındaki toprak ihtilaflarınıortadan kaldırmak için 1909 yılıbaşında oluşturduğu komisyona üye seçilen Cemal Bey, komisyonun faaliyete geçmesini beklerken 31 Mart İsyanıçıkmıştır. Basında bazıyazarlar, orduda bazısubaylar dinsel kışkırtmalarda bulunmuşlar, meşrutiyetin “kâfirlik” demek olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu kışkırtmalar sonucunda İstanbul’da 13 Nisan 1909 tarihinde meşrutiyet yönetimini yıkmak amacıyla “31 Mart Ayaklanması” olarak adlandırılan isyan çıkmıştır.
31 Mart Olayı
İstanbul’da çıkmışolan bu ayaklanma İttihat ve Terakki’nin merkezi sayılan Selanik’te heyecan yaratmıştır. Ayaklanmanın sebeplerini şu şekilde sıralayabiliriz:
1- 14 Eylül 1908’de Ahrar Fırkası kurulmuştur. Fırka Prens Sebahattin Bey taraftarıdır ve İttihat Terakki Cemiyetine karşıkatıbir muhalefet uygulamışlardır. İkdam, Sabah, Yeni Gazete, Seda-yıMillet, Mizan gibi İttihat ve Terakki’ye muhalif bütün yayın organlarıbu fırkanın yanında yer almıştır.
2- İttihat ve Terakki Cemiyeti ile Kâmil Paşa arasındaki nüfuz mücadelesi siyasi ortamın gerginleşmesine sebep olmuştur.
3- Alaylı-Mektebli çatışması nedeniyle Harbiyeli subayların alaylı denilen subayları (harbiye tahsili olmayanları) aşağılamaları orduda huzursuzluklara sebep olmuştur.
4- İkinci Meşrutiyet’in ilanıyla amaçlarına ulaşamayan bir sınıfın ortaya çıkması ortamın gerginleşmesine sebebiyet vermiştir.
5- Hüseyin Hilmi Paşa hükümetinin başarılı olamaması31 Mart Olayı’nın yaşanması için uygun ortamı ortaya çıkarmıştır. Avcı Taburları, 13 Nisan 1909 Salı günü isyan etmişlerdir. Gece yarısı başlayan isyanda asiler, sabaha karşı Ayasofya’daki Mebusan Meclisi’nin önünde toplanmışlardır.
Mahmut Şevket Paşa 21 Nisan’da Selanik’ten yola çıkmış, ertesi gün İstanbul’a gelerek Hareket Ordusu Karargâhı’na ulaşmışve daha sonrada isyanıbastırmıştır. KolağasıMustafa Kemal de, Mahmut Şevket Paşa’nın Kurmay Başkanıolarak Hareket Ordusu’nda yer almıştır. 31 Mart’ıİttihat ve Terakki’yi ortadan kaldırmaya yönelik bir girişim olarak değerlendiren Cemal Bey, olayın şiddet kullanılarak bastırılmasınısavunmuştur. İsyanın bastırılmasında görev almış, 18 Mayıs 1909 tarihinde Üsküdar Mutasarrıflığına tayin edilmiştir. Cemal Bey, Üsküdar ve çevresinde huzur ve güvenliği sağlamak yönünde tedbirler alırken, belediye hizmetleri ve sosyal hayatıda bir düzene koymak istemiştir.
Toplumsal hayata yönelik en önemli icraatı, Üsküdar ve çevresinde gecelik entarisiyle sokağa çıkılmasınıyasaklamak olmuştur. Cemal Bey’in bu uygulamalarıyalnızca Üsküdar’da değil bütün İstanbul’da büyük yankı uyandırmıştır. Dönemin pek çok mizah dergisi bu olayıgündeminde tutmuştur. Karagöz adlımizah dergisi entari yasağınıkapak yaparak uygulamaya destek vermiştir.

Cemal Paşa’nın Şahsiyeti
Cemal Paşa, çocukluğundan beri asker olmak istemektedir. Bu konuda babası Necib Beyle sürekli ters düşmektedir. Babası onun doktor olmasını istemektedir. Askeri idadinin son sınıfına kadar babasının bu fikrine sadık kalsa da, daha sonra askerlik mesleğini tercih etmiştir. Cemal Paşa, çok fazla çalışmayı sevmemesine rağmen, zekâsıyla yüksek notlar almasını bilen bir öğrenci olmuştur. Aktif bir yapıya sahip olan Cemal Paşa ilerde büyük bir adam olacağını düşünmektedir. Çocukluğundan beri temiz ve iyi giyinmeye özen göstermektedir. Bağdat Valiliği’ne giderken sakal bırakmış ve bir daha kesmemiştir. Vatan sevgisini her şeyin üstünde tutan Cemal Paşa, bu özelliğini Namık Kemal’in şiirlerinden almaktadır.
İngiltere’nin Türkiye’ye yönelik 1913 yılı raporlarında, Cemal Paşa için “doğulu yaratılış özelliğinden ziyade güneyli özelliğine sahip, iyi bir askerdi. Dürüst ama hayalci bir kişiliğe sahipti. Öfkesi çabuk geçer. Yüreği vatan sevgisiyle doluydu. Fakat devlet adamı özelliklerine sahip değildi. İfadelerine yer verilmiştir”. Cemal Paşa; azametli, gösterişi sever, içki ve kadın âlemlerinden hoşlanırdı. Ancak sınırı aşmamış, zevk ve eğlencede bile temkinli olmaya özen göstermiştir. Hüseyin Cahit’e göre Cemal Paşa’da batılı kafası bulunmaktadır. Memleketin kurtuluşunun batılılaşmak sayesinde olacağına inanırdı. Enver ve Talat Paşalara göre daha modern düşüncelere sahiptir. Üsküdar’daki entari yasağı ve Adana’da kız mektebine giderek onları suratlarını açmaya zorlaması, batılı düşünce tarzının sonuçlarıdır. Cemal Paşa, Fransız hayranıdır. Almanlara soğuk davranmış, onun bu tutumu Birinci Dünya Savaşı’nda Alman subaylarla sorun yaşamasına neden olmuştur. Cemal Paşa’nın en önemli özelliklerinden birisi, koyu Türk milliyetçisi olmasıdır. Türk Ocağı’na sık sık uğramaktadır. Sorumluluk sahibi ve hizmet ettiği davasına son derece bağlıdır. Üzerine aldığı görevi mutlaka yerine getirmek istemektedir.
Cemal Paşa, bilime ve bilim adamına çok değer vermektedir. Ülkenin kalkınması için Eğitimin şart olduğuna inanan Paşa, önemli aydınlarla sürekli ilişki içerisindedir. Oldukça dürüst bir insandır ve hiçbir yolsuzluğa karışmamaya özen göstermiştir.
Cemal Paşa’nın Milli Mücadeleyle İlgili Görüşleri
Cemal Paşa Milli Mücadele Hareketine ve Mustafa Kemal’e gönülden bağlıdır. Anadolu hareketinin kesinlikle başarıya ulaşacağına inanmaktadır. Moskova’da olduğu sırada Mustafa Kemal’e olan güvenini ve inancını yazmış olduğu mektubunda şu şekilde dile getirmiştir: ”Mustafa Kemal emin ol ki memleket kurtulacak ve kurtuluş münhasıran kahramanlığı ve esarete karşı nefreti her türlü şüpheden azade olan Türk unsuruna senin telkin ettiğin vecd ve iman sayesinde kabil olacağı için Mustafa Kemal namı şark ve Türk mahlasları arasında en büyük bir mevkii işgal edecek!386”
Cemal Paşa, Afganistan’da bulunduğu sıralarda Amanullah Hana’da Mustafa Kemal Paşa ve Milli Mücadele’den övgüyle söz etmiş ve Yunan ileri harekâtının hiçbir zaman başarıya ulaşamayacağını söylemiştir.
Cemal Paşa’nın Öldürülmesi ve Cenazesinin Erzurum’a Getirilmesi
Son Faaliyetleri ve Öldürülmesi
Enver Paşa’nın Ruslara karşı açıkça savaşa başlamış olması Cemal Paşa’yı oldukça endişelendirmiştir. Afganistan’daki yarım kalan işlerini tamamlamak maksadıyla, 8 Mayıs 1922’de Moskova’ya gelmiş fakat bu sefer Enver Paşa’nın faaliyetlerinden dolayı oldukça soğuk karşılanmıştır. Cemal Paşa, bütün çabalarına rağmen Rusları tekrar Hindistan İhtilaline destek vermeye ikna edememiştir. Cemal Paşa bütün olumsuz gelişmelere rağmen iki ay daha Rusya’da kalmıştır. Bu süre zarfında Rusların Afganistan ve Anadolu hakkındaki olumsuz görüşlerini silmeye çalışmıştır.
Cemal Paşa, 5 Temmuz 1922’de Moskova’dan ayrılarak Tiflis’e gelmiştir. Mustafa Kemal Paşa’ya bir mektup göndermiş ve görüşme talebinde bulunmuştur. Bir cevap gelene kadar da Tiflis’te kalmayı tercih etmiştir. Tiflis’te kaldığı süre zarfında sık sık Türk Temsilciliğine, giderek görüş alışverişinde bulunmuştur. 21 Temmuz 1922’de, saat 20:30 civarında Nusret ve Süreyya Bey’ler ile birlikte Türk Temsilciliği’ne gelmiş olan Cemal Paşa, burada bir müddet kalmış, saat 22:30’a doğru temsilcilikten ayrılmış, iki yaveriyle birlikte kaldığı otele doğru hareket etmiştir. On beş dakika sonra, Rus Çeka binasının hemen yakınında bulunan Jovkodovski sokağında, bir otomobilden çıkan silahlı grubun saldırısına uğramış ve yaverleriyle birlikte hayatını kaybetmiştir. Cemal paşa ölümü bu şekilde gerçekleşmiştir. Olay yerine gelen bir Rus Çeka Memuru da, katiller tarafından öldürülmüştür. Olay sırasında oradan geçen bir kadın yaralanmış, katiller ise kaçmışlardı.
Cemal Paşa’nın öldürülmesi Tiflis’te bulunan Gürcü ve Müslüman halk tarafından büyük üzüntüyle karşılanmıştır. Bütün yabancıelçilikler ertesi gün Türk Temsilciliğine gelerek Ahmet Muhtar Bey’e başsağlığı dileklerinde bulunmuşlardır. Cemal Paşa ve yaverleri için Tiflis Şah Abbas Camisi’nde büyük bir cenaze merasimi düzenlenmiştir. Devlet erkânının katıldığıcenaze merasiminde yapılan konuşmalardan sonra, cenaze defnedilmiştir. Cemal Paşa’nın ölümüyle ilgili haberler birkaç günlük gecikmenin ardından Türk basınında da yer almıştır. Cemal Paşa’nın niçin ve kimler
tarafından öldürüldüğü günümüzde bile halen tartışılan bir konudur. Gerçek katiller bulunup cezalandırılamamıştır. Günümüzde bu olayla ilgili üç önemli iddia üzerinde durulmaktadır.
Birinci iddiaya göre Cemal Paşa’yı Bolşevikler öldürmüştür. Enver Paşa’nın Afganistan’ında desteğini alarak Ruslara karşıaskeri bir harekâta girişmesi Cemal Paşa’ya duyulan güvenin sarsılmasına sebep olmuştur. Bu nedenden dolayı Ruslar kendisine Moskova’yı terk etmesi uyarısında bulunmuşlardır.
İkinci iddiaya göre, Cemal Paşa bir İngiliz komplosuna kurban gitmiştir. Cemal Paşa’nın Bolşeviklerle beraber gerçekleştirmeye çalıştığı Afganistan Projesi, Hindistan’daki İngiliz varlığına darbe vurmayı amaçlamaktadır. Bu durum İngilizleri oldukça tedirgin ettiği için, bu cinayetin kesinlikle bir İngiliz işi olduğunu savunanlar da çoğunluktadır. Üçüncü iddiaya göre ise Cemal Paşa, Ermeniler tarafından öldürülmüştür. Cinayetin ertesi günü Tiflis’te Taşnak Cemiyetine mensup 199 kişinin tutuklanmış olması ve Ankara Hükümeti’nin, 23 Ağustos 1922’de Ermenistan’a bir nota göndermiş olması bu iddiayı da güçlendirir niteliktedir. Ermeni Hükümeti ise olayın ardından taziye mesajları göndererek olayla hiçbir alakası olmadığını göstermeye çalışmıştır.
Cenazenin Erzurum’a Getirilmesi
Şark Cephesi Kumandanı Kazım Karabekir, 8 Ağustos 1922’de Erkan-ı Harbiye Riyaseti’ne başvurarak Cemal Paşa’nın cenazesinin Erzurum’a getirilmesini teklif etmiştir. Erkan-ıHarbiye Riyaseti’de, TBMM’ye yazmış olduğu resmi bir yazıyla, durumu anlatmış ve kendileri açısından bir sakınca olmadığını bildirmiştir.
Bunun üzerine TBMM, 12 Ağustos 1922 tarihli kararıyla merhumların İstanbul’da bulunan ailelerinin uygun görmeleri halinde, cenazelerin Anadolu’ya nakledilmelerini uygun görmüştür. Cemal Paşa’nın kardeşi Kemal Doğuluoğlu, Tiflis’e giderek cenazeleri almış ve Erzurum’a getirmiştir. 28 Eylül 1922’de Cemal Paşa ve Yaverleri, Kars Kapısı’nda Hafız Hakkı Paşa’nın kabri yanında tahsis edilen yerlere defnedilmişlerdir.
Yararlanılan Kaynaklar
Yusuf Alper Eliri, Cemal Paşa’nın Askeri Kişiliği Ve Askeri Faaliyetleri
Mehmet Saray, Afganistan ve Türkler
Ali Fuad Cebesoy,Moskova Hatıraları
Feridun Kandemir, Cemal Paşanın Son Günleri
Emir Şekip Arslan, Sürgünde Üç Ölüm
Nevzat Artuç, Ahmed Cemal Paşa (Askeri ve Siyasi Hayatı)
Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler
Yahya Kemal Beyatlı, Siyasi ve Edebi Portreler
İbrahim Temo, İttihat ve Terakki Anıları
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Yusuf Alper Eliri’ye aittir.
*Bizimle iletişim kurmak için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Osmanlılar Ve Rönesans

Avrupa Tarihi’nde Rönesans, genellikle, modern dünyanın yükselişine katkıda bulunan bilim ve sanat icatlarının gelişimini sağlayan klasik öğretinin yeniden keşfi ve onun metotlarının taklidi olarak tanımlanır. Osmanlılara ve genel olarak Orta Doğu’ya yönelik devam edegelen eleştiri, Batı Avrupa ile birlikte modernliğe terfi etmelerini engelleyen bir Rönesans’ın varlığından yoksun olmalarıdır. Osmanlılara yönelik eleştiriler, Avrupa’da bulunan ve Orta Doğu’da rastlanmayan ya da çok yakın dönemlere kadar olmayan belli birkaç öğe (bakış açısındaki gerçekçilik, matbaa, devletin sınırlarının ötesindeki dünyaya karşı merak yoksunluğu) üzerine odaklanmıştır. Problemin bu şekilde dar anlamda ortaya konulması, geçmişin yeniden keşfinin Orta Doğu’nun kültürel gelişimini nasıl şekillendirdiği ve Osmanlıların Orta Doğu ve Avrupa’daki yeniden keşif hareketleriyle nasıl bağlantıya geçtiği gibi daha genel soruları görmezden gelir.
Osmanlıların -Safevîler ve Moğollarla birlikte- 15. ve 16. yüzyıllarda Avrupa’yı karakterize eden hususiyetlerin birçoğunu bünyesinde barındırdığı kesin bir vakıadır: Coğrafi yayılma, devlet oluşumu, nüfus artışı, ekonomik gelişmişlik, dini ayrışma, kültürel açılımlar. İspanyol ve Portekizli gemiciler Atlantik boyunca yeni geçitler araştırırken, Fatih Sultan Mehmet yönetimindeki Osmanlılar da Akdeniz ve Karadeniz bölgesi çevresinde yayılma gösteriyorlardı. Avrupalılar, Yeni Dünya’da ve Hint Okyanusu’nda ticaret merkezleri ve koloniler kurarken, Osmanlılar da Mısır, Irak, Yemen ve Etiyopya’da yönetim ve garnizonlar kurdu. II. Bayezıd Dönemi’nde denizcilik alanındaki genişleme, Osmanlılara Akdeniz’deki İtalyan nüfuzuna meydan okuma imkanını verdi. 1538 yılındaki muhteşem Preveze Zaferi, Osmanlılara Doğu Akdeniz’i tam olarak kontrolleri altına alma imkanı sağladı ve İnebahtı Savaşı’ndan sonra Doğu Akdeniz’deki mücadele yeniden başlayana kadar, rekabeti denizin batı ucuna çekti. Aynı yıl, Osmanlıların Doğu donanması, Aden’i aldı ve Hindistan’da Portekiz’i tehdit etti. Her ne kadar ne kendileri ne de Portekizliler, Hint Okyanusu’nda bir monopol kuramadılarsa da, güneye doğru gerçekleştirilen bu ilerleme ile Osmanlılar, Kızıl Deniz ve Basra Körfezi’ni ele geçirdiler. Aynı şekilde, kuzeye doğru gerçekleştirilen genişleme ile Karadeniz’de tam bir hakimiyet elde ettiler ve Don ve Volga (İdil) nehirleri arasında yapmayı tasarladıkları kanal ile Osmanlı gemilerinin Hazar Denizi’ne geçmesini planladılar. Osmanlıların denizcilikte ilerlemesinin amaçları, imparatorluk statüsünü yükseltmek ve toprak elde etmek yanında, ticaret merkezlerinin ve ticari gelirlerinin garanti altına alınması gayretini de içerir.
Osmanlılar, bu “genişleme çağında” karada da yayıldılar. Avrupa tarih kayıtları, doğal olarak, Süleyman Devri’nde Osmanlıların Macaristan ve Romanya’ya ulaşan Avrupa sınırlarını vurgular, fakat imparatorluk 16. yüzyıl boyunca tüm yönleri zorlamış ve bunların çoğu Osmanlılara Avrupa’yı fethetmekten daha büyük faydalar getirmiştir. Güneye doğru genişleme ve zengin Memlûk İmparatorluğu’nun fethedilmesi, Osmanlıların Portekizlerin Kızıldeniz’e saldırılarını ve Baharat Yolu’nda monopol oluşturma girişimlerini durduramayan Memlûkların başarısızlıklarına karşı gösterdiği tepkinin bir sonucudur. Kuzey Afrika’da batıya doğru ilerlemeleri ise, İspanya’dan kovulan Müslümanlara yardım etmek ve İspanyolların Akdeniz’in güney kıyısı boyunca ilerlemesini durdurmak amaçlarından kaynaklanmıştır. Polonya, Kırım ve Kafkasya’ya doğru gerçekleştirilen kuzey genişlemesi ile Osmanlılar, Moskova’nın güneye doğru ilerlemesine karşı koymuş ve Karadeniz ticaret yollarındaki kontrollerini devam ettirmişlerdir. En önemlisi de doğuya yönelik gerçekleştirilen genişlemedir ki bu da, Osmanlıların “heretik” İranlı Safevileri kontrol altına alma ve hatta mümkünse yok etme, hem İpek Yolu’nu hem de Hazar Denizi’nin güney bölgesindeki ipek üretim bölgelerini denetim altına alma amacından doğmuştur.
Bu dönemde Orta Doğu bölgesine doğru genişleyen güç, sadece Osmanlılar değildi. Genellikle “Avrupa’nın genişleme çağı” şeklinde adlandırılan bu dönem, esasında Doğu’da rekabete dayalı genişlemeler ve karşılaştırmalı üstünlükler terimleriyle yeniden ele alınmalıdır. Safeviler 1514’te Çaldıran’da Osmanlılara yenildikten sonra bin yıllık Anadolu’yu fetih rüyalarından ve taleplerinden vazgeçmek zorunda kalmışlardı. Safeviler, yine de fetih duygusundan vazgeçememişler, doğu ve kuzey bölgelerine doğru yönelmişler, Özbeklere karşı Orta Asya içlerine ilerlemeye ve hem kendi İpek yollarında hem de Orta Asya ve Çin’den geçen ticaret yollarında hüküm süren büyük bir ticari imparatorluk olma yoluna girmişlerdir. Hindistan Moğolları, Delhi’de ve Kuzey’de hakimiyet sağladıktan sonra, alt kıtanın büyük bir bölümünü ele geçirmelerini sağlayan ve sonunda güney kıyılarında ticaret merkezleri kurmuş olan Avrupalı güçlerle çatışmaya gitmelerine yol açan güneye yönelik seferberliklerine başladılar. Bu ülkelerin ilerlemeleri, Avrupa’nınkinden daha az göze çarpıyordu, çünkü onların amaçlarına ulaşmaları için denizi geçmek gibi bir problemleri yoktu. Kuşkusuz, Hindistan, Doğu bölgesinde yer alıyordu ve hatta Osmanlı’nın Hint Okyanusu’na açılan “arka kapısı” vardı. Bütün bu genişlemelerin Orta Doğu kültürü ve kimliği üzerindeki etkisi hâlâ uzmanlar tarafından tespit edilmiş değildir, fakat kesin olan bir kanaat vardır ki, o da bu hareketlerin Moğolların dünyayı fethetme girişimlerinin bir devamı olduğudur.

Genişleme ile birlikte devletler konsolide oldular; Osmanlılarda olduğu gibi, Safevi ve Moğol hükümdarları da, karizmatik fatih özelliğinin yerine merkezi yapıya ve hakimiyete dayalı soyluluğun ağırlık kazandığı geniş kara devletlerinin hükümdarları konumunu aldılar. Onlar, sadece bu statüyü Avrupa devletlerinden önce elde etmekle kalmadılar, aynı zamanda bu faaliyetleri Avrupalı krallar tarafından örnek alındı. Muhasebe sistemleri, Avrupa’nınkinden çok daha ileride ve askeri lojistikleri Batı’daki herhangi bir ordudan daha büyük bir orduyu besleyebilecek nitelikte idi. Bu devletler, ayrıca dini, siyasi bir araç gibi kullanabiliyorlard; ve ülke yöneticisinin devletin din politikasını belirleyebilmesi prensibi, hem Orta Doğu’da hem de Avrupa’da aynı yılda yani 1555’de sırasıyla Amasya ve Augsburg Antlaşmaları ile kararlaştırıldı. Tarih arşivi olarak Osmanlılar Ve Rönesans’ı sizler için araştırıyoruz…
On beşinci yüzyılın sonu ve on altıncı yüzyıl, hem Orta Doğu’da hem de Avrupa’da ekonomik ve demografik büyüme çağı idi; şehirler büyümekte, gelir düzeyi yükselmekte ve lüks tüketim malları geniş bir piyasa bulmakta idi. Rönesans Avrupası’nın büyüyen ekonomisi, hükümdarların meşruiyetinin kısmen ticaret ve hac yollarını koruma başarısına dayandığı bir Orta Doğu bölgesiyle artan ticari ilişkiler sonucu sıçrayışa geçti. Osmanlılar, Balkanlar’da ve Anadolu’da Bizanslıları, Suriye ve Mısır’da ise Memlûkları devraldıkları zaman, bir taraftan da bu imparatorlukların İtalyan şehir-devletleriyle olan ticari ilişkilerini tevarüs ettiler. Fransızlar ve İngilizler de on altıncı yüzyılda Akdeniz’e girdiklerinde Osmanlıların ticari ortağı oldular. Bu ticaretin en kârlısı, Mısır üzerinden getirilen baharat idi, ikinci sırada Anadolu ve Suriye üzerinden getirilen ipek, daha sonra da kürk, halı, diğer tekstiller, boya maddeleri ve mücevherler. Orta Doğu, Avrupa’nın global ticari genişlemesinin ilk aşaması ve Rönesans dönemindeki en büyük ticari ortağı idi.
Orta Doğu’nun ticari yapısına dair henüz genel bir kanaate varamadığımız için, Orta Doğu ticari hayatında Avrupa’nın konumunu belirlemek zordur. Şüphesiz, Avrupa ticaretinin genel Orta Doğu ticaretindeki payı, Doğu’nun Avrupa’daki payına göre daha küçük bir yüzdeyi teşkil eder. Orta Doğu, Avrupa ile olduğu kadar Çin, İran, Hindistan, Orta Asya, Endonezya ve alt-Sahra Afrikası ile de kârlı bir ticari ağa sahipti; aynı zamanda ülke içi ticaret bakımından da çok büyük ve gelişmeyi sürdüren bir yapı görünümündeydi. Hatta, on altıncı yüzyıl Avrupası görece bir ekonomik durgunluk yaşıyordu; Avrupalılar sadece Yeni Dünya’dan ithal ettikleri değerli madenler yoluyla Asya ticaretinin partnerleri olabiliyorlardı. Osmanlıların Avrupa cephesinde umulan fetihleri bazen gerçekleştirememesi veya Atlantik’i keşfedememesi şaşırtıcı değildir; çünkü onlar doğu hudutlarını hem siyasi hem de ekonomik açıdan daha önemli buluyorlardı. Osmanlıların Doğu ile olan ilişkileri, alimler tarafından daha çok iltifata layık görülmüştür. İpek ve baharat ticaretinin getirileri yanında, Arabistan ve Mümbit Hilal bölgesindeki kutsal İslami bölgeleri koruma sorumluluğu da doğu sınırlarının önemini arttırmıştır.
Orta Doğu alimleri, bölgelerinin Avrupa ile ticari ilişkilerdeki başat pozisyonunu vurgulamışlardır. İranlı tarihçiler, Pers hükümdarlar ile Avrupalı tüccarlar arasında gerçekleşen ticaret pazarlıklarına ve bu ticarette Avrupalıların arz eden ve üstünlük sağlayan taraf olduklarına dikkat çekmişlerdir. Osmanlı tarihçileri, on altıncı yüzyıl kapitülasyonlarını, “mutlak hakim” sultanın ittifak kurmak ve hakimiyet altına almak istediği yabancı gruplara verdiği cömert yardımlar olarak tanımlar. Bu arada, Hintli tarihçiler de Avrupa deniz gücü ile Moğol devlet gücü ve yönetimi arasında işleyen güçler dengesini açıklamış ve buna “kontrollü mücadele” adını vererek en açıklayıcı betimlemeyi yapmışlardır. Onaltıncı ve on yedinci yüzyıl boyunca bu denge devam etmiş, fakat bu dönemde iki taraf da daimi bir avantaj elde edememiştir. Bununla birlikte siyasi ve ekonomik rekabet, her iki tarafta da değişimlere yol açmıştır. Bu değişimin Orta Doğu açısından en aşikar unsuru, askeri teknolojinin dönüşümü; Avrupa açısından ise belki en çok göze çarpan değişim, devlet yönetiminin merkezileşmesi konusundadır.
Bütün bu benzerliklerle birlikte; yeniden doğuş ve keşif konusundaki bazı yeni eserlerde, on altıncı yüzyıl mücadelelerinde Orta Doğu’nun görmezden gelindiğini ve Osmanlı’nın tamamıyla yok sayıldığını görmek şaşırtıcıdır. Ayrıca, Avrupalıların şimdilerde Avrupa’nın kendi geçmişini yeniden keşfetmesini sağlayan Rönesans ile dünyanın diğer bölgelerinden ödünç aldıkları şeyler arasında bağlantı kurmaya çalışmalarına rağmen, birçok Orta Doğulu bilgin hâlâ tarihsel olarak mevcut olan Avrupa merkezli paradigmaya karşı direniş içindedir. Buna rağmen, bir kültürün yeniden keşfi ve uzak geçmişinin yeniden kurgulaması gibi algılanan Rönesans deneyimi, ne Avrupa’ya ne de on beşinci ve on altıncı yüzyıllara hasredilmelidir. Gerçekten de “Rönesans” dönemi, iki Orta Doğu rejimi olan Büveyhiler (945-1055) ve Timurların (1370-1506) yüksek kültürel gelişimi bağlamında kullanılageldi. Bu iki gelişmenin dinamiklerinin yeniden sorgulanması, bölgenin dünya eksenindeki kültürel gelişmede aktif bir ortak olarak yerinin kavranmasına ve modernlik öncesi medeniyetlerin karşılıklı ilişkilerinde ve dayanışmalarında konumlarının anlaşılabilmesine yardımcı olur. Yerimizin sınırlı olması, Orta Doğu’nun tamamının bölgesel unsurları ve refah düzeyi, dili, cinsiyet ve sınıf yapılanmaları gibi değişik kültürel dinamikler açısından değerlendirmeyi olanaksız kılmaktadır. Bunun yerine, biz burada Orta Doğu’da Rönesans bağlamında, Avrupa Rönesans Çağı’nda Osmanlı İmparatorluğu’nun kültürel gelişmesine dair bir taslak sunmaya çalışacağız.
Dokuzuncu ve onuncu yüzyıllar, İslam dünyasının Rönesansı şeklinde tanımlanmıştır; Abbasiler Dönemi’ndeki tercüme faaliyetleriyle şekillenen bir tür “klasik mirasın yeniden doğuşu ve genel anlamda bir kültürel canlanış” gerçekleşmiş ve neticede “antik dönemdeki felsefi ve bilimsel hakimiyeti yeniden ele geçirmeye dayalı bilinçli bir girişim” ve hümanist dünya görüşünün gelişimine bir katkı sağlanmıştır. Bu hümanist anlayışın amacı, felsefe ile din arasındaki ilişkiyi belirlemek, dini ve kültürel hatlar aracılığıyla insanlığın ortak noktalarını yüceltmek ve Yunanlıların insanlığın entelektüel ve etik oluşumu üzerindeki felsefi mirasını canlandırmaktı. Büveyhilerin İslam başkenti Bağdat’ı fethi, Abbasi İmparatorluğu’nun dini, politik ve hiyerarşik yapılanmasını altüst etti ve İslami olmayan bilimlere dayalı daha hızlı bir entelektüel gelişmeye imkan hazırladı. Bu süreç boyunca, Müslüman bilim adamları, felsefe, tıp, optik, matematik ve astronomi gibi Yunanlıların başını çektiği sahalarda yeni buluşlara ve sentezlere vardılar.
“Büveyhi Rönesansı”nın temel başarılarının sanattan çok felsefe ve bilime yönelik olması sebebiyle, Avrupa’nın “on ikinci yüzyıl Rönesansı’na” benzetildi. Bu karşılaştırma, tamamen Avrupa merkezli bir antik miras görüşünü ortaya koyar. Orta Doğu’da Yunan ve Roma şiiri, tiyatrosu ve deneme tarzı tercüme edilmez ve beğenilmez durumda iken, bölgede ilgi çeken başka bir klasik edebi ve sanatsal miras vardı: Sasani İran mirası. Sasani İran’ından şiir, tiyatro, balo, etik, tarih ve pratik bilgi aktarıldı. İran edebi eserlerinin önce Arapça’ya daha sonra da modern Farsçaya yapılan tercümeleri, Yunancadan yapılan tercümelerle hemen hemen aynı seviyeye ulaştı. Nasıl ki, Yunan felsefe klasiklerinin tercümesi ile birlikte on birinci yüzyılın başlarında İbn-i Sina, El-Biruni ve Miskaveyh’in felsefi eserleriyle zirveye ulaşan hararetli bir yaratıcılık dönemi başladıysa, İran edebi klasiklerinin tercümeleri de eş zamanlı olarak, on birinci yüzyıl başında tek başına Orta Doğu edebiyatında hayali bir dünya inşa eden Firdevsi gibi şairlere ilham verdi. Onun epik şiiri Şehname, dünyanın yaratılışından İslam’ın doğuşuna kadar, İran krallarının tarihini İslam öncesi kaynaklardan aktarıyordu. Şehname’den beslenen başka bir edebi akım ise en önemli eseri Siyasetname olan Nizamülmülk sarayla ilgili bir yapıt, “prenslerin aynası” idi.

Sanatta canlanma aşısından bakıldığında, dokuzuncu ve onuncu yüzyıllar, İslam öncesi İran mimarisinin yeniden doğuşuna şahit oldu ki, bugüne kadar Müslüman doğu dünyasının mimarisini etkilemeye devam etmiştir (tıpkı Batı’da Roma mimarisinin olduğu gibi). Anadolu’dan Hindistan’a kadar topraklarda yapılan türbeler ve camiler ve daha sonra okullar ve kervansaraylar, bu canlanma döneminin etkisini göstermiştir. Boyama, seramik ve maden işçiliği daha yavaş bir gelişme gösteriyordu, fakat izleyen iki yüzyıllık dönemde gelişen Büveyhilerin yeni hümanizm vizyonu bu yapılar üzerine etkisini gösterdi.
Filozofların ve teologların insanoğlunun evrendeki konumunu yeniden kavramsallaştırmaları, bireyin yaratılışın özü ve numune Mükemmel İnsan konseptinin gelişimi hakkında fikirler ortaya çıkardı. Bu fikirler daha sonra görsel unsurlara çevrildi. Geç Selçuklu Dönemi’ne gelindiğinde, sanatkarlar, insan imgesini evrensel fenomenleri betimlemek için kullanıyordu: Yıldızlar, mevsimler, yeryüzünün bilinen ve bilinmeyen noktaları, bilgi, erdem ve sevgi. Onikinci yüzyılda yeni bir edebi hümanist türle karşılaşıldı: Faziletin jeneratörü gibi algılanan aşk hikayeleri. Bu konuda en iyi örnek, Nizami Gencevi’nin Hamsesi, diğer bir deyişle aşk romanlarının beşlisi idi. Mükemmelliğe giden entelektüel ve duygusal yolların kralda konsantre olduğu kabul ediliyordu; o kral ki varlığı, insan potansiyelini aşan bir öğe olarak takdim edilir. Hem fiziksel hem de etik düzlemde artistler, yazarlar ve onların izleyicileri insan hayatı ile evrendeki düzen arasındaki ilişkiyi araştırdılar. Benzer çaba; simyacılar, müneccimler ve büyücüler tarafından da gösterildi. Eğitim müesseselerinin gelişimi, felsefi ve bilimsel literatürün çoğalması, “Rönesans insanının” gelişimini sağladı; birçok değişik sahaya katkı yapabilmesine yardımcı oldu.
Oldukça iyi bilinen on beşinci yüzyıldaki Timur kültürel açılımı, ironik bir şekilde, Moğolların başlattığı bir süreç idi. 1258’deki Moğol fethi, aslında büyük bir imparatorluğu yıkmadı; Abbasi İmparatorluğu’nu yok ederken sadece bir birliğin sembolünü ortadan kaldırdı. Moğollar, İslam’ı kabul ettikten sonra, üstünlüklerini sanat eserlerine yansıttılar, fakat göçebe politik unsurların hassaslığı, sabit ve uzun süreli bir yönetim biçimi kurmalarını engelledi. Ondördüncü yüzyılda Orta Doğu, yine İslam medeniyetinin müesseseleri ve edebiyatı ile ayakta duran bölgesel saltanat yapısına büründü. Moğollar ile başlayan kültürel akım, on dördüncü ve on beşinci yüzyıllarda, sadece parçalanmış Moğol sonrası dönemde en yüksek seviyesine ulaştı.
Onbeşinci yüzyıl boyunca, Orta Doğu’da gücün merkezi Doğu İran ve Orta Asya bölgeleridir. Timur dönemi Asyası, prensliklere bölünmüş durumdadır, zamanla bu prensliklerin liderleri değişir, sürekli savaş yaşanır, fakat bütün bunlar kültürel faaliyetleri durduracak boyutlara ulaşmaz. Timuriler ve onların çağdaşları, on beşinci yüzyıla Timuri Rönesansı dedirtecek kadar büyük etki yapan bir girişimde bulundular: Askeri faaliyetler ile sanatsal himayeyi birleştirdiler; İtalyan Quattrocento’ya göre, bu birleşme, ihtişamı yansıtıyordu (Eğer dönüşümcü gücü ifade etmiyorsa). Daha sonraları, Timuri bilginler, “Rönesans” teriminden vazgeçtiler; bu kültürel açılım, herhangi bir şeyin yeniden doğuşu değildi ve modernizasyona uğramış sonuçları da yoktu; artık bu dönem, bir kültürün son uyanışı olarak görülüyordu. Osmanlı, Safevî ve Moğol tarihçileri, bu konuda aynı fikirde değildir, çünkü on altıncı yüzyılda Timuri kültürel açılımı devamlı bir gelişim gösteriyordu, bunun da ötesinde değişik bazı bölgelerde de çıkış yerinden daha üstün performans gösteren bir kültürel değişim yaşanıyordu.
Timuri kültürel gelişim sadece bir klasik dönemin canlanışını ifade etmiyordu, bu gelişim, on birinci yüzyıl hümanizmine dayanıyordu ve Büveyhi Rönesansı’ndan unsurlar taşıyordu. Timuri edebiyatı, Büveyhi Dönemi klasik eserlerinden uzaklaştı, aşk ve macera romanlarına geçiş yaptı, bazı görüşlere göre (dönemin çağdaşları ve modern düşünürler), standartları düşürdü, konuşma diline daha yakın bir Farsça kullanarak ve konuşma alanında ve resmi yazışmalarda yaygın olarak kullanılan Türkçe önsözler yazarak eserin cazibesini arttırdı. Prenslerin ve Tebriz, Şiraz, Semerkant ve hepsinden öte Herat gibi şehirlerde yaşayan bazı arazi sahibi zenginlerin himayesiyle şair ve yazar sayısı önemli oranda arttı. Dahası Semerkant’ta Timuri prenslerden birinin astronomik gözlemler için yaptırdığı faal bir gözlemevi vardı ve Timuri bilginler matematikte önemli gelişmeler kaydetmişlerdi.
Bu bilimsel başarılar, fazla bir beğeni toplayamadı, fakat daha önce ortaya koyulmuş bazı eserleri görmezden gelme, on ikinci yüzyıldan sonra Müslüman bilim dünyasının üretkenliğini kaybetmesine neden oldu. Avrupa bilim adamlarının on ikinci yüzyıldan sonra ortaya konan Arapça bilimsel eserlerden faydalanıp faydalanmadığını bilmiyoruz, halbuki bu eserlerde Kopernik ve Harvey gibi şahısların buluşları daha önceden kestirilmişti.
Bununla birlikte, Timur döneminin en büyük kültürel başarıları görsel sanatlar alanındadır. Sanatsal üretim, yoğun oranda Timurilerin siyasi yaşamlarıyla ilgiliydi; hanedan, dikkati çeken bir görsel tipleme yaratan, kendilerine bağlı gruplar ve halefleri tarafından da örnek alınan geniş bir sanatkar topluluğunu destekledi. Mimaride temel tema, klasik İran stiliyle sağlanan devamlılıktı, fakat yeni boyutlarda ve güzellikte eserler meydana çıkarmak yeni teknik donanımları gerektiriyordu. Öncekilerine göre daha geniş yapılı binalar, daha güçlü bir aydınlatma sistemini, oranlamalarda ve yer yapılanmalarında yeni uygulamaları gerektiriyordu. Binaların yapımında tuğla kullanılıyordu ve kapsamlı dekorasyon ise seramik ve çini ile sağlanıyordu. Fabrikalar, zarif dokumalar ve geliştirilmiş çeşitli tekniklerle çadır, halı ve giysi üretimi için kullanıldı. Kitap yazımı, fildişi oyma sanatı, maden işçiliği, silah ve zırh yapımı gibi çeşitli zanaatlerin hepsi Timuriler döneminde teknik bakımdan zirveye ulaştı. Fakat, Timuriler döneminin en önemli sanatsal gelişmesi, ressamlık ve İran minyatürünün yaratılması alanında idi. Bu sanat modeli, İran ve Orta Asya’nın çeşitli şehirlerinde gelişti, yaygın olarak da Timur’un merkezi yönetimine bağlı küçük prenslerin ve hanedanların himayesinde. Geleneksel İslam el yazması örnekleri ile Moğollar zamanından ithal edilen Çin resim stilinin birleşmesi, Moğolların el yazması atölyelerinden Firdevsi’nin Şehname’sine yansıyan örneklerle ortaya çıktı.
Timuri minyatür sanatının temel gelişim çizgisi, on ikinci yüzyılda aşk hikayelerinin ve yeni romantik şiir akımının canlanması ile yakından ilişkili idi. İtalyan Rönesans sanatındaki, evren hakkında söylenecek her şeyde simge ve araç olarak insanın kullanılmasının yerine; Timuri minyatür sanatı, birinci simge ve araç olarak insanın duygularının anlatımı üzerine kuruluydu. Renkler ve davranışlar, ilişkiler ve durumlar resmedildi, mimari ve doğal hayat, tamamen insan yaşamındaki duygusal gerçekler arkaplanında kurgulandı. Timuri sanatkarları, perspektif konusunda bilinçli ve keskin gözlem konusunda yetenekli olmakla beraber, perspektifsel gerçekliği (perspectivel realism) terk ettiler ve izleyiciyi fiziksel gerçeklikten uzaklaştırıp duygusal ve ruhi boyuta yönelten daha soyut stili benimsediler.

On beşinci yüzyılda, İtalyanların Osmanlı yayılmasını kontrol altına almak ve geri püskürtmek yönündeki çabaları, onları doğrudan Timuri İran’ı ile ilişkiye geçirdi; iki ülke arasında sürekli olarak tüccarların ve elçilerin gidiş gelişi gerçekleşiyordu. Timur İmparatorluğu’nun dağılması, İslam dünyasının içinde ve dışında politik merkezler arasında, sanatkarların, el yazmalarının ve çeşitli fikirlerin dolaşımı ile sonuçlandı. Bu dönemde, Doğu ile Batı’yı kesin hatlarla birbirinden ayrılmış gibi algılamak, bütün ülkelerin ayakta kalması için gerekli olan ticari faaliyetleri ve bunun yanında gerçekleşen önemli kültürel etkileşimi görmezlikten gelmek olur. Onbeşinci yüzyılda, din alimleri Mısır’da yüksek eğitim alırken, Osmanlı astronomları, Timuri rasathanelerinde eğitim gördü. On altıncı yüzyıl boyunca, ilim seyahatlerinin yönü değişti ve Timurlulara ait kültürel kazanımlar, erken modern topluklara egemen, yeni filizlenen güçlü devletlerde -Osmanlı, Safevi ve Moğol İmparatorlukları- edebi ve sanatsal eğilimler oluşturmak amacıyla Orta Doğu içlerine yayıldı. Osmanlı İmparatorluğu, bu kültürel hareketliliğin coğrafi bakımdan merkezinde ve aynı zamanda kültürel bakımdan da kavşak noktasındaydı. 1453’te İstanbul’un fethi, genişlemekte olan bir uç beyliğini kültürel bir mıknatıs haline getirdi ve Osmanlı topraklarının herhangi bir bölgesindeki farklı altyapılara sahip topluluklar, yeni başkentin nüfusunu arttırmak ve farklı yetenekleri toplamak amacıyla başkente getirildi ve dışarıdan imparatorluğa güç kazandırılması amacıyla bir asimilasyon süreci başlatıldı.
Fatih Sultan Mehmet, her ne kadar hayatının çoğunu mücadelerle geçirse de, Türk etkisi kadar içinde uluslararası unsurlar ve Bizans’a ait nitelikler de taşıyan imparatorluğa özgü bir Osmanlı kültürü oluşturmak amacıyla hem para hem de zaman harcamıştı. Fatih zamanından önceki Osmanlı mimarisi, “taşraya özgü Timuri mimari” olarak tarif edilirdi. Erken dönem Osmanlı edebiyatı büyük oranda Türkçeye çevirilere, geçmişteki büyük başarılardan alınan örneklere ve dini kompozisyonlara sahipti. II. Mehmet, İstanbul’u fethettikten sonra, kendine bir Bizans tarzı, bir de Timuri tarzı saray yaptırdı. Bu yapılar, seferberlik amacıyla kullanılan saray çadırları düzenini beton ve alçıya dönüştürdü. Bunun yanında, Fatih, Bizans ve Anadolu yazar ve sanatkarlarını kullanarak, Doğu ve Batı’daki önemli şahısları kendi hizmetine almak üzere cezbetmeye çalıştı. İstanbul’da Bizanslıların inşa ettirdiği Ayasofya Kilisesi’ne rakip büyük bir cami inşa ettirdi ve çevresini ülke içinden ve dışından donanımlı hocaları cezbedecek yüksek maaşlı eğitim müesseseleri olan medreselerle donattı. Düzenli olarak, sarayda bilgili insanları önemli entelektüel konularda tartışmak üzere topladı.
Timur İmparatorluğu’nda ve diğer Doğu imparatorluklarında yaşayan İranlı şairleri saraya çekebilmek için pahalı hediyeler gönderdi, fakat onları ikna edemedi. İtalyan Rönesansı sanatkarlarına daveti ise daha sıcak karşılandı; Constanzo de Ferrara, Gentile Bellini ve daha az üne sahip başka bazı şahıslar Osmanlı nüfuzunda bulundular, hatta Leonardo da Vinci’nin de saraya gelmiş olması muhtemeldir. İtalyan ressamları, bu dönemde Osmanlılara İslam dünyasında benzeri olmayan bir resim sanatı merakını miras bıraktılar. Bellini’nin saraydaki erotik duvar tabloları, II. Mehmet’in halefleri tarafından yok edildi; Osmanlı resim sanatının İtalyan Rönesansının başarılarından faydalanamamasından ve daha muhteşem İran minyatür tarzını sadece kopya etmesinden dolayı üzülmek gerekir. Bununla birlikte, şimdiki sanat tarihçileri, Osmanlı sanatının dine muhalefet doğuracak türde canlı tasvirlerin yapılmasından kaçınmakla birlikte, Bizans ve İran etkilerini birleştirerek benzersiz (unique) bir tarz ortaya çıkardığını kabul ederler. Bu Osmanlı sanat tarzı, Timur sonrası İran sanatında görülen “öbür dünyaya dair” unsurlardan çok, gerçekliğe (realism) ve bu dünyanın sorunlarına yer vermiştir.
Timuri şair ve sanatkarların Osmanlı topraklarına gelmesi, Osmanlı’nın büyük ilerlemesi ile aynı zamana rastlar; bu toplulukların yeteneklerinden, rejimin yüceltilmesi, Osmanlı sanatsal ifadesinin hem nicelik hem de nitelik bakımından zenginleştirilmesi ve Osmanlıların büyük hükümdarı Kânûnî Süleyman’ın ihtişamı çerçevesinde oluşan şana katkıda bulunması amacıyla faydalanıldı. Çin’den porselen ve ipek, Avrupa’dan cam ve madeni eşya, Hindistan’dan mücevher ve Macaristan’dan heykel ithali de, yeni bir sanat vizyonunun oluşumuna katkıda bulundu. Kanuni Dönemi, Osmanlı sanatında klasik tarzın oluşum dönemidir; kent topluluklarının özümsediği bu tarz, günümüze kadar yapımcılarının hususi adıyla kalmıştır (tıpkı İngiltere’deki Tudor tarzı gibi). 1550’li yıllarda, mimari, seramik sanatı, mintayür, tekstil, şiir, tarih yazımı ve daha pek çok sahada sanatkarlar ve saraydaki efendiler, ne Avrupa ne de İran tarzında, fakat ikisine de bir şeyler borçlu olarak yeni bir estetik oluşturdular.
Burada bu kültürel patlama konusunda detaylı bilgi verecek durumda değiliz fakat çok önemli ve göze çarpan bir şahıstan bahsetmek istiyoruz: Mimar Sinan. Bir köylü çocuğu ve askeri mühendis idi, hayatının ikinci yarısında padişahlar adına inşa ettirdiği camilerle bir Shakespeare, bir Michaelangelo gibi ün kazandı. Bizans ve Timuri örneklerini güçlü bir sentezde birleştirmesi ile Sinan, tıpkı Hıristiyanlık için inşa edilen Gotik katedral gibi, İslam’ın hem dünyevi hayatını hem de ruhani arzularını yansıtan yeni bir tür dini mimari meydana getirdi. Sinan’ın kariyerinin zirvesi, İstanbul’daki Süleymaniye Camii iledir. Bu cami, Süleyman’ın İslam dünyasındaki seçkin hükümdarlık konumunu ve onun hem Şii İran hem de Hıristiyan Avrupa’nın İsevilik taleplerine karşılık Sünni İslam’ın temsilciliğini yansıtır. Camiin kubbesi, çeşmesi, pencerelerinin ışıkları ve değerli taştan yapılmış kolonları, sembolik olarak, imparatorluğun cennetle olan irtibatını ve Süleyman’ın hükümdarlığına ilahi tasdiki resmeder.
Osmanlı kültürel açılımını İtalya’daki biçimiyle bir Rönesans olarak adlandırmak doğru değildir, fakat bu açılım ne bir tür geçmişin yeniden keşfi ne de kültürel olayların bir dönüşümünden ibarettir, belki onu İngiltere’deki Rönesans ile karşılaştırmak daha doğru olacaktır: Eski ve tali unsurları içinde barındıran, fakat yine de ortaya çıktığı toplumda derin bir kültürel etki yapan bir Rönesans. Timuri kültürel açılımı ise kısmen daha fazla İtalyan Rönesansı ile karşılaştırılmıştır -negatif anlamda-; yine de bu açılım geçmişin yeniden keşfi olarak nitelenmese de Büveyhiler Dönemi ile itibatlandırılabilir. Bu açılımların Osmanlı, Safevi ve Moğol memleketlerindeki etkileri henüz tam olarak ortaya konmuş değildir; bizimki sadece Müslüman dünayasındaki bu büyük akımı anlamak yönünde bir ilk adım atmaktır. Her ne kadar bölgede modernleşmeyi sağlasa da bu akımların gerçekliği genellikle inkar edilmektedir. Avrupa Rönesansının modernleşmenin bir aracı olarak gösterilmesi, bilimsel gelişmeyi tarihin motoru olarak gören Aydınlanma felsefesinin bir sonucudur.
Her ne kadar tarihi dönüşümler bağlamında düşüncelerimiz değişmiş olsa da, Rönesans’ın sembolik öneminden çok, dünyayı anlamada ve dünyayla etkileşimde bir taşıyıcı rolü vardır. Rönesans düşüncesinde Osmanlıları veya Orta Doğu’yu yok saymak, bu hareketin katılımcısı olarak görmemek çözüm değildir; Orta Doğu’nun değişim dinamiklerinin doğru bir değerlendirmesi, bu bölgenin kendine özgü Rönesans hareketinin ve yüzyıllar boyunca kültürel ve entelektüel bağlarının değerlendirilmesiyle mümkün olacaktır.

Makale Sahibi: Prof. Dr. Linda T. Darling
*Bizimle iletişim kurmak için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Dönemsel Şartlar Ve Osmanlı Ordusunun Tarihi

Türk teşkilat tarihi içerisinde önemli bir yere sahip olan “ordu” Hakan’ın karargâhı anlamına gelmektedir. Ordunun yapılandırılmasına dair ilk uygulamaların Büyük Hun Devleti zamanında olduğu ve Mete Han’ın M.Ö. 209’da orduyu onluk sistem üzerine bina ettiği bilinmektedir. Büyük Hun Devleti ile başlayan ordunun yapılanma sistemi Büyük Selçuklu Devleti ile Anadolu coğrafyasına kadar ulaşmıştır. Moğol istilasının getirdiği kargaşa ortamında şekillenmeye başlayan Osmanlı Devleti de, teşkilata büyük önem vermiş ve kadim köklere bağlı kalarak askeri teşkilatını şekillendirmiştir. Bu şekillenmede Anadolu Selçukluları, İlhanlılar ve Memlukluların etkisi olmuştur. Kuruluş döneminde ilk önceleri yalnızca savaş sırasında bir araya gelen atlı
akıncılardan ibaret olan bir askerî güç bulunuyordu. Orhan Bey döneminde, Vezir Alâeddin Paşa ile Çandarlı Kara Halil’in tavsiyeleriyle Türk gençlerinden oluşturulan ilk düzenli ordu kurulmuştur. Sultan I. Murat döneminde Selçuklu Devleti örnek alınarak “Yeniçeri Ocağı” adıyla 1362 tarihinde, daimî ve ücretli bir ordu kurulmuştur.
1402’deki Ankara Savaşı’ndan sonra Fetret Devri’nde tahta çıkan Çelebi Mehmet ve oğlu Sultan II. Murat döneminde ordu tekrar düzene sokulmuş, artan asker ihtiyacını karşılamak üzere de “Devşirme Kanunu” çıkarılmıştır. Osmanlı Devleti’nin temel askerî güçlerinden birini de, temelini Tımarlı Sipahilerin oluşturduğu Eyalet Kuvvetleri teşkil ediyordu. Bu sistem yalnızca askeri değil aynı zamanda mali ve idari alandaki bir yapılanmayı da şekillendiriyordu ki Anadolu Selçuklu Devleti’nin uygulaması olarak intikal etmişti. XVII. ve XVIII. yüzyıllardan itibaren Avrupa orduları eğitim, teçhizat ve teşkilâtlanma bakımından modern bir hüviyete kavuşurken, Osmanlı Ordusu bu gelişmelere ayak uydurmak yerine daha da kötüleşmiştir. Bu kötü gidişi durdurmak
amacıyla yapılan çalışmalarda, askerî meseleler üzerinde yüzeysel durulmuştur. Sultan IV. Murat ve Köprülüler dönemi reform girişimleri kısa süreli iyileşmeler getirmiş, ancak kesin bir çözüm olamamıştır. Sultan II. Osman’ın, Sultan IV. Murat’ın ve Köprülülerin açtığı bu çığır Lale Devri ile birlikte yeni bir biçime bürünmüştür. Lale Devri’ni müteakip tahta çıkan Sultan I. Mahmut (1730-1754), Avrupa orduları karşısında, askerî bir ıslahat yapmadan zaferler kazanmanın artık kolay olmayacağını iyice anlamıştı.  Bu nedenle Avrupa’da oldukça tanınmış bir Fransız asilzadesi olan Comte Bonneval’i (Ahmet Paşa) 1731 yılında Avrupa tarzında humbaracı kıtaları kurmakla görevlendirmiştir.  İbrahim Müteferrika ve Humbaracı Ahmet Paşa’nın çabalarıyla humbaracı teşkilatı kurulmuştur.  Sultan III. Mustafa döneminde (1757-1774) ise batı tarzı askerî ıslahatlar hız kesmeden devam etmiştir. Sultan III. Mustafa, Yeniçeri Ocağı ile uğraşmak yerine, topçu sınıfını ve tophaneyi düzenlemeye, bir mühendis okulu açmaya karar vermiştir.
Sultan I. Abdülhamit (1774-1789) XVIII. yüzyıl padişahlarının en güçlü reformcularından biri olmuştur. Sultan I. Abdülhamit, başta Fransa’dan olmak üzere çok sayıda yabancı askerî danışman getirtmiştir. Böylece XIX. yüzyılda egemen olacak olan yeni reform biçimini başlatan padişah olmuştur. 1781 yılında kapatılmış olan Sürat Topçuları Ocağı tekrar açılmış ve Ocak için Tophane’de yeni kışlalar yaptırılarak yeni bir kanun hazırlatmıştır. Sultan III. Selim 1789 yılında tahta çıkmasıyla ıslahatlar yeni bir döneme girmiştir. İstişareye büyük önem veren Sultan 1789’da bir “Meşveret Meclisi” toplamıştır. Yapacağı ıslahatların devlet adamları tarafından sahiplenilmesini istediğinden Meşveret Meclisi’nde ortaya çıkan görüşlere göre hareket etmek isteyen Sultan III. Selim, düşündüğü kapsamlı ıslahat projesini bir süre için ertelemek zorunda kaldı. Çünkü Meşveret Meclisi’ne katılan temsilcilerin çoğunluğu radikal girişimlerden kaçınılmasını, özellikle askeri alanda Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmadan yeni bir askeri ocak ile yenileşmenin gerçekleştirilmesini savundular. Bu görüşe uygu olarak hareket eden Sultan III. Selim, Nizam-ı Cedit hareketini başlattı. Sultan III. Selim, yeni kurulan Nizâm-ı Cedit birliklerinin eğitimi için farklı sınıflara mensup, başta Fransa olmak üzere İsveç, Prusya ve İngiltere’den birçok uzman getirtmiştir. Gerek askerî gerekse de askerî olmayan Batı’ya dönük aydın tipi, Sultan III. Selim döneminde oluşmaya başlamıştır. Bu dönemde Osmanlı Devleti, Avrupa’da ne gibi değişimlerin olduğunun farkına varmıştır. Batı’nın kendisiyle rekabet edebilecek güce ulaştığını daha iyi anlamaya başlamıştır.

Sultan III. Selim döneminde kurulan Nizam-ı Cedit kuvvetleri; topçu, süvari ve piyade olmak üzere üç kısımdan oluşmuştu. Bu dönemde Osmanlı topçuluğu yeni ve ileri bir hüviyete kavuşmuştur. Askerî reformlar sayesinde cephane ve silah üretiminde kalite artmış, devlet kendi kendine yeter duruma gelmiştir. Fakat Sultan III. Selim, reform karşıtlarının çıkarttığı “Kabakçı Mustafa İsyanı” ile 29 Mayıs 1807 tarihinde tahttan indirilmiştir. III. Selim’in başlattığı ıslahatlara, Sultan II. Mahmut döneminde bütün hızıyla devam edilmiştir. Sultan II. Mahmut, ilk olarak Eylül 1808’de Âyânlar ile Sened-i İttifak’ı imzalamıştır. Sened-i İttifak imzalandıktan sonra, padişah ordunun yeniden düzenlenmesi işine girişmiştir. Bozulmuş olan Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmayı düşünse de muhaliflerin tepkisinden çekindiğinden, Ocakta düzenlemeler yapmaya karar vermiştir. Ayrıca Yeniçeri kuvvetleri karşısında bir güç dengesi oluşturmak amacıyla, Ekim 1808’de Sekban-ı Cedit Ocağı’nı kurmuştur. Sekban-ı Cedit Ocağı’ndan rahtsız olan Yeniçeriler 16 Kasım 1808’de isyan etmiştir. İsyan üzerine Sultan II. Mahmut 18 Kasım 1808’de Ocağı ilga ettiğini açıklamıştır. Ulemanın ve halkın desteğini alan Sultan II. Mahmut 25 Mayıs 1826’da Meşveret Meclisi’ni toplamıştır. Mecliste alınan karar ile mevcut ocakların dışında “Eşkinci” adıyla yeni ve modern bir ocağın kurulmasına karar verilmiştir. Eşkinci Ocağı’nın kâfirlere benzediğini ileri süren Yeniçeriler, 15 Haziran 1826’de isyan etmiştir. Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmayı düşünen Sultan II. Mahmut için bu isyan bir fırsat olmuştur. 17 Haziran 1826 tarihinde Yeniçeri Ocağı ortadan kaldırılmıştır. 17 Haziran 1826 günü yayımlanan bir kanunname ile “Asakîr-i Mansûre-i Muhammediye” adı altında yeni ve modern bir ordunun kurulmasına karar verilmiştir.
Yeni kurulan bu ordunun başkumandanlığı için “Seraskerlik” birimi oluşturulmuştur. Yeni ordunun kurulmasıyla, merkez ve eyalet ordularından oluşan iki yapılı anlayış kaldırılmış, tek ve düzenli bir orduya dönüştürülmüştür. Âsâkir-i Mansûre-i Muhammediye yükümlülüğe dayanan bir sistem olduğundan, millî orduya geçiş sürecinde çok önemli bir aşama olmuştur. Sultan II. Mahmut, saray ve çevresini korumakla yükümlü Bostancı birliklerinin yerine, Avrupaî tarzda “Hassa Birlikleri” ordusunu oluşturmuştur. Yeni ordunun kuruluşuna paralel olarak 1834’de “Mekteb-i Ulum-ı Harbiye” kurulmuştur. Orduyu modern bir yapıya kavuşturmak isteyen Sultan II. Mahmut, Avrupalı uzmanlardan yararlanmak istemiştir. Bu doğrultuda iki kişiden oluşan Prusya askerî heyetini İstanbul’a getirmiştir. Heyette yer alan Yüzbaşı Von Moltke, Türkiye’de dört yıldan fazla kalmıştır.
Sultan II. Mahmut döneminde askeri alanda yapılan düzenlemelerden biri de Prusya’daki Landor Teşkilatı örnek alınarak Redif teşkilatının kurulmasıdır. Âsâkir-i Mansûre-i Muhammediye ordusu ile bütün imparatorluğun güvenliğinin sağlanması mümkün olmuyor, bu ordu için kurulan “Mansure Hazinesi’ne” birçok kaynak aktarılmasına rağmen askerlerin masrafları karşılanamıyordu. Bu soruna çözüm arayan Sultan II. Mahmut’un girişimleri üzerine toplanan Meclis-i Şura’da 1834 Ağustos’unda Redif birliklerinin kurulmasına karar verildi. Redif teşkilatının kurulmasından sonra ordu için Âsâkir-i Mansûre yerine “Âsâkir-i Nizamiye” adı kullanılmaya başlandı. Rediflik barış dönemlerinde çok büyük miktarda askeri silâhaltında bulundurmayı öngörmeyen bir sistemdi. Redif askerleri 23-32 yaş arası gönüllülerden oluşur, haftada iki gün askeri kıyafet giyerek eğitim yapar, diğer günlerde kendi işleriyle uğraşırlardı. Redif taburlarında görevli subaylar da haftada iki gün çalışır ve normal subay maaşının dörtte birini alırdı. Taburlar şeklinde teşkilatlandırılan redif birlikleri sefer halinde silâhaltına alınarak ait oldukları ordu birliklerinde savaşa katılırlardı. Rediflik uygulaması ile devlet bir taraftan mali bakımdan önemli miktarda tasarruf sağlarken, bir taraftan da üretimde düşüşü önlemiş oluyordu.
Tanzimat Fermanı’ndan II. Meşrutiyet’e Osmanlı Ordusu
Tanzimat Fermanı’nın getirdiği yeniliklerden askeri teşkilat da etkilenmiştir. Tanzimat Fermanı ile sınırsız olan askerlik süresi sınırlandı ve askerlik, bütün Osmanlı tebaası için bir vatandaşlık ödevi haline getirildi. Ordunun ismi, “Asâkir-i Nizamiye-i Şahane” olarak değiştirildi ve 1841 yılında askeri kuvvetler, bölge komutanlıklarına bölündü. Asker alma işleri hala eski usulde yapıldığından firarlar ve askere gitmeme eğilimi yaygındı. Askeri alanda yapılan ıslahatların yetersizliğinin iyice gün yüzüne çıkması üzerine Sultan Abdülmecit Mabeyn-i Hümayun ve Hassa Müşiri Rıza Paşa’yı ordunun ıslahıyla görevlendirdi. Diğer taraftan ıslahat konusunun ayrıntılı bir şekilde görüşülmesi için “Meclis-i Muvakkat” adı ile özel bir kurul teşkil edildi. Yapılan çalışmalar neticesinde alınan kararlar Sultan Abdülmecit tarafından onaylanarak 6 Eylül 1843’de bir fermanla ilan edildi. Bu fermanla Osmanlı ordusu, Fransız ve Prusya ordu teşkilatları örnek alınarak yeniden düzenlenmiştir. Serasker Rıza Paşa, Abdülkerim Nadir Paşa ve Mütercim Rüştü Paşa gibi önemli devlet adamlarının katkılarıyla hazırlanan 1843 teşkilatına göre Osmanlı ordusu muvazzaf, yedek, yardımcı ve başıbozuk kuvvetler olarak dört bölüme ayrılmıştır. Osmanlı topraklarının coğrafi konumu, nüfus yoğunluğu ve ulaşım imkânları göz önünde bulundurularak ülke beş ordu bölgesine ayrılmıştır. 1848 yılında çıkartılan bir ilave kanunla bu beş bölgeye, Irak ve Hicaz orduları da ilave edilmiş, bu şekilde ülke yedi ordu bölgesine ayrılmıştır.

6 Eylül 1843 tarihli kanunla askerlik hizmet süreleri de belirlenmiştir. Kanun muvazzaf askerlik süresini beş yıl olarak tespit etmiş, beş yıl muvazzaflıktan sonra yedi yıllık bir rediflik süresi öngörülmüştür. 1844 yılında asker alma kanununda yapılan düzenleme ile ise, her bölge genişliği ve nüfusuyla orantılı olarak asker vermeye başlamıştır. 1846 yılı başlarında “Dâr-ı Şurâ-yı Askeri” de asker alma meselesi ele alınarak bir tasarı hazırlanmıştır. Hazırlanan tasarı “Meclis-i Valâ-yı Ahkâm-ı Adliye”ye sunulmuştur. Mecliste yapılan görüşmelerde son şekli verilen kanun Sultan Abdülmecit’in onayıyla yürürlüğe girmiştir. 1846 asker alma kanunu ile asker almada ocak usulü terk edilerek kur’a usulüne geçilmiştir. Tanzimat Fermanı’nın ilan edildiği sırada topçu, top arabacıları birliği, askeri dökümhane fabrikaları, tophane, fişekhane, baruthane gibi kurumlar Tophane Müşirliği’ne bağlıydı. Tophane Müşirliği bütün bu kurumların idaresi ve topçu sınıfının ihtiyaçlarını karşılama noktasında yetersiz kalıyordu. 1843 tarihli kanuna dayanarak, topçu sınıfının ıslahı ve ihtiyaçlarının karşılamasını yürütmek üzere Meclîs-i Tophâne-i Âmire kurulmuştur. Ordu teşkilatında yapılan düzenlemelerle Seraskerlik makamı yeni bir statüye kavuşturulmuştur. Seraskerlik makamı, sadrazamlık ve şeyhülislamlık makamlarıyla aynı seviyeye getirilmiştir.
25 Haziran 1861’de Sultan Abdülmecit’in ölümü üzerine Osmanlı tahtına Sultan Abdülaziz çıkmıştır. Sultan Abdülaziz tahta çıktıktan hemen sonra ordu ve donanmaya önem verileceğini ilan etmiştir. 1861-1868 tarihleri arasında yeni askerî kıyafetlerin kabulü, tophane ve askerî okulların ıslahı ile orduda modern silahların artırılmasına çalışılmıştır. 1869’dan sonra ise askerî kuvvetlerin yeniden teşkilatlandırılması ve güçlendirilmesine yönelik daha köklü adımlar atılmıştır. 18 Ağustos 1869 (10 Cemaziyülevvel 1286) tarihinde “Kuvve-i Umumiye-i Askeriyye’ye Dair Nizamname” adı ile yeni askeri teşkilat yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu kanunla ordu sayısı yediye çıkartılmıştır. Ordunun Nizamiye, Redif ve Müstahfiz olmak üzere üç kısımdan oluşması uygun bulunmuştur. Ordunun çekirdeğini oluşturan Nizamiye kuvvetleri, faal ve yedek kuvvetler olmak üzere iki kısma ayrılmıştır. Redif kuvvetleri de birinci ve ikinci tertip olmak üzere ikiye bölünmüştür. Ayrıca bu kanunla on iki yıldan ibaret olan askerlik süresi yirmi yıla çıkarılmıştır. Sultan Abdülaziz döneminde 1874 Eylülü’nden itibaren Harp Okulu programlarının batı harp okulları programlarına benzetilmesi yönünde çalışmalar başlatılmıştır. Ayrıca yabancı uzmanlardan da yararlanılarak, sık sık manevralar ve harp oyunları tertip edilerek ordunun savaş kabiliyeti geliştirilmeye çalışılmıştır. Sultan Abdülaziz döneminde yapılan düzenlemeler ve yapılanmayla 700.000 kişilik bir ordu çıkartabilecek hale gelinmiştir. Kara ordusu dışında, Sultan Abdülaziz döneminde donanmanın geliştirilmesi için de çaba sarf edilmiştir. Donanmanın mali idari ve askeri bütün sorumluluklarının Kaptan-ı Derya’nın uhdesinde bulunması deniz işlerinin yürütülmesinde sıkıntılara sebep oluyordu. Bu sıkıntıları ortadan kaldırmak için donanmanın idari ve mali işlerini yürütmek üzere 12 Mart 1268’de Bahriye Nezareti kurulmuştur. Böylece Kaptan-ı Derya’nın sadece donanmanın komutanı olması sağlanmıştır. Sultan Abdülaziz döneminde hem dışarıdan alınan hem de kendi tersanelerinde üretilen zırhlı gemilerle Osmanlı donanması uluslararası deniz gücü açısından hatırı sayılır bir konuma gelmiştir.
Sultan Abdülaziz döneminde yapılan düzenlemelerle Osmanlı ordusu, teşkilat ve malzeme yönünden daha kuvvetli bir hale gelmiştir. Ancak mali yetersizlikler, bilgili ve tecrübeli komutanların eksikliği gibi nedenlerden dolayı hedeflenen seviyeye ulaşılamamıştır. Genç Osmanlılara Meşrutiyeti ilan sözü veren Sultan II. Abdülhamit, 31 Ağustos 1876’da Osmanlı tahtına çıkmıştır. Sultan II. Abdülhamit cülus törenlerinden sonra bürokrat ve aydınları davet ederek ülke sorunlarına çözüm aramaya başlamıştır. Sultan II. Abdülhamit saltanat makamına geçtikten hemen sonra askeri eğitimin düzenlenmesi ve modernize edilmesi için harekete geçmiştir. Bunun için 1876’da askerî rüştiyeler açılmış, öğrencilerin askerî rüştiyeler ve askerî idadîlerde eğitim gördükten sonra Harbiye Mektebi’ne girmeleri sağlanmıştır. İlk defa İstanbul dışında Edirne, Manastır, Erzincan, Şam ve Bağdat’ta harp okulları faaliyete geçmiştir. Tanzimat Fermanı’nın ilanından sonra eğitimin önemine vurgu yapmak için – başka kurumlarda olduğu gibi- eğitim kurumlarında en yüksek yetkili kişiye nazır unvanı verilmeye başlanmıştır. 1857’de medreseler dışındaki modern eğitim kurumlarının idaresi için Maarif-i Umumiye Nezareti kurulmuştur. Sultan Abdülaziz devrinde Harp Okulu Nazırı aynı zamanda diğer askerî okulların da nazırlığı görevini yürütmüştür. Sultan II. Abdülhamit döneminde ise bütün askeri okullar 1877’de kurulan Mekâtib-i Askerîyye Nezareti çatısı altında toplanmıştır. Harbiye Mektebi’nin ders müfredatının, Avrupa’daki askeri okulların müfredatlarıyla uyumlu hale getirilmesine gayret gösterilmiştir. Harbiye Mektebi içinde İstihkâm, Topçu, Piyade ve Süvari ile Erkân-ı Harbiye bölümleri oluşturulmuştur. 1878’de tümenlerin kurulması ve muvazzaf askerlik süresinin üç yıla indirilmesine karar verilmişti. 1879 yılındaFransız Jandarma Nizamnamesi tercüme edilerek Âsâkir-i Zaptiye Nizamnamesi olarak kabul edilmiştir. Bu nizamname ile jandarmanın; kuruluş, görev, tayin ve terfileri yeniesaslara bağlanmıştır. 1880 yılında Zaptiye adı Jandarma’ya, Zaptiye Müşirliği de Jandarma Dairesi Reisliği’ne dönüştürülmüştür.

Sultan II. Abdülhamit döneminde ordunun ıslahı için Alman askeri uzmanlardan yararlanma yoluna gidilmiştir. 14 Temmuz 1880’de imzalanan sözleşme çerçevesinde 11 Nisan 1882’de Albay Kaehler başkanlığındaki bir heyet İstanbul’a gelerek çalışmalarına başlamıştır. Ordunun ıslahı için Alman uzmanlar getirilirken, bazı Türk subayları da eğitim için Almanya’ya gönderilmiştir. Sultan II. Abdülhamit, bir taraftan orduyu ıslaha çalışırken diğer taraftan da insan kaynaklarının tespiti amacıyla 1882’de yeni bir nüfus sayımı yaptırmıştır. Alman askerî heyet başkanı Kaehler’in 1885 yılında ölmesi üzerine, Colmar Von der Goltz olağanüstü yetkilerle Alman askerî heyeti başkanlığına getirilmiştir. Von der Goltz İstanbul’da kaldığı 1895’e kadar, askerî eğitim sisteminin genişletilmesinde etkili olmuştur. Ayrıca topçu sınıfı Almanya’dan getirilen yeni toplarla daha modern bir hüviyete kavuşturulmuştur. Alman ıslah heyetinin teklifi doğrultusunda 25 Ekim 1886’da kabul edilen “Asâkir-i Nizamiye-i Şahane’nin Ahzine Dair Kanunname-i Hümayun” ile askerlik ve asker alma sağlam esaslara bağlanmıştır. İlk defa bu düzenleme ile “Ahz-ı Asker
Teşkilatı” kurulmuştur. 1886 tarihli kanunla redif sınıfına dair de önemli düzenlemeler yapılmıştır. Kanun “Mukaddem” ve “Tali” isimli tabular kaldırılarak redifler iki kısımlı sınıflıktan çıkartılıp tek sınıf haline getirilmiştir. Ayrıca her redif dairesi bir tabur çıkaracak şekilde yeniden düzenlenmiştir. 1886 tarihli kanunun 1887 Mart ayında yürürlüğe gireceği kanunnamede yer almıştır.
Muhtemel bir sefer sırasında oluşturulacak cephe gerisi teşkillerinin süratle meydana getirilmesi amacıyla 17 Eylül 1899’da “Seferberlik Nizamnamesi” yayınlandı. Savaş sırasında gerekli olan askeri malzemelerin her an kullanıma hazır bulundurulması için de tedbirler alındı. 18 Şubat 1890 tarihli “Redif Debboylarında İstihdam Edilecek Efrad-ı Askeriye Hakkında Nizamname” ile redif depolarındaki silah, elbise, mühimmat vesaire teçhizatın iyi bir şekilde muhafazası için yeterli miktarda askerin görevlendirilmesine karar verilmiştir. Bu düzenlemelerin dışında özellikle Ermeni isyanlarının olduğu bölgelerde asayişi sağlayabilmek için aşiretlerden ihtiyat süvari alayları oluşturulmasına karar verilmiştir. 20 Kasım 1890 tarihinde çıkartılan “Hamidiye Süvari Alaylarına Dair Kanunname” ile mensuplarını Kürtlerin oluşturduğu alaylar kurulmuş ve bu alaylara “Hamidiye Alayları” adı verilmiştir. 1903 yılının Ocak ayında yürürlüğe giren yeni bir nizamname ile her ilde piyade ve süvariden oluşan jandarma alaylarının kurulması kabul edilmiştir. Ayrıca jandarma alaylarına bağlı olmak üzere bazı vilâyetlerde seyyar jandarma taburları oluşturulmuştur.
Yararlanılan Kaynaklar
İsmail Efe, Orduda Islahat Ve Ordu Müfettişlikleri (1908-1920)
Yusuf Halaçoğlu, XIV-XVII. Yüzyıllarda Osmanlılarda Devlet Teşkilatı ve Sosyal Yapı
Kaşgarlı Mahmud, Divanü Lügati’t-Türk
İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, Cilt:1
Mithat Sertoğlu, Resimli Haritalı Mufassal Osmanlı Tarihi, Cilt:5
Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu
Fuat Köprülü, Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müesseselerine Tesiri
Nafi Atuf Kansu, Türkiye Maarif Tarihi
Roderic H. Davidson, Küçük Kaynarca Antlaşmasının Yeniden Tenkidi
Auguste Boppe, On Sekizinci Asırda Fransa ve Türk Askerliği
Halil Cin ve Ahmet Akgündüz, Anayasa ve İdare Hukuku
Bülent Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri

*Bu çalışmanın tüm hakları, İsmail Efe’ye aittir.
*Bizimle iletişim kurmak için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Selçuklular Ve Osmanlılarda Astronomi İlminin Gelişimi

On birinci yüzyılın ikinci yarısında Oğuz akınlarıyla Türkleşmeye başlayan Anadolu, siyasi ve askeri bakımdan çetrefilli bir sürecin içine girmiştir. 1071 Malazgirt Savaşı sonrası ilk beyliklerin kurulması, Anadolu Selçuklu Devletinin (1077-1308) bölgeyi tamamen hâkimiyeti altına alma çabaları, 1243 Kösedağ Savaşı sonrasında bölgedeki İlhanlı hâkimiyeti (1256-1335) ve 1308’de yıkılan Anadolu Selçuklularının ardından ikinci beylikler döneminin başlaması, Anadolu’daki istikrarsızlığın yüzyıllar boyunca sürmesine sebep olmuştur. Bununla beraber ilmi hayatın bu kargaşadan olumsuz etkilendiğini söylemek güçtür. Nitekim Tokat, Konya, Kayseri, Sivas, Karaman, Aksaray, Kırşehir, Erzurum, Diyarbakır, Mardin, Amasya ve Kastamonu gibi şehirler, farklı beylik ve devletlerin idaresi altında olursa olsunlar, medreselerin kurulduğu ve ilmi hayatın sürdüğü merkez olma özelliğini kaybetmemişlerdir. Anadolu’daki medreselerin ortaya çıkışı, XII. yüzyılın başlarına kadar geri götürülebilmektedir. Mardin Artukluları (1106-1409) tarafından inşa ettirilen Emînuddîn Medresesi, Anadolu’da inşa edilen en eski medrese olarak dikkat çekmektedir. Bunun dışında Danişmendliler (1080-1178) zamanında Nizameddin Yağıbasan’ın (1142-1164) 1151-1152’de Tokat’ta yaptırdığı Çukur Medrese ile 1157-58’de Niksar’da inşa ettirdiği Nizamiye Medresesi de Anadolu’daki ilk medreselere örnek olarak öne çıkar. Anadolu’da XVI. yüzyıla kadar Osmanlı toprakları dışında kalan bölgelerde 80’i hala ayakta olan 138 medrese inşa edildiği bilinmektedir. Bu sayı, aynı tarih aralığındaki Osmanlı medreseleriyle birlikte 200’ü bulmaktadır.
Anadolu’daki ilmi hayatın canlılığına medreselerden başka darüşşifaların da katkısı olmuştur. Kayseri’deki Gevher Nesibe darüşşifası (1205) ile Sivas’ta I. Keykâvus zamanında (1210-1219) inşa edilen Keykâvus darüşşifası gibi erken dönem örnekler, halka tıbbi hizmet verilen kurumlar olduğu gibi, aynı zamanda tabiplerin çırak yetiştirdiği birer eğitim kurumu olarak işlev görmüştür. Anadolu’da kurulan medrese ve darüşşifalar ile ilimlerin yayılıp gelişmesi arasında doğru orantı bulunmaktadır. Bunların yanında saraylarda ilmi çalışmalara verilen destek de bu gelişime katkıda bulunmuştur. Nitekim Anadolu Selçuklu Sultanlarının astroloji ve astronomiye ilgi duydukları ve bazı sultanların müneccim istihdam ettikleri bilinmektedir. İkinci Kılıç Arslan zamanında (1156-1192) Azerbaycan’dan Anadolu’ya gelen Hubeyş et-Tiflîsî (ö.1232), I. Alâeddin Keykûbad zamanında (1221-1237) faaliyet gösteren Müneccime Bîbî (XIII. yüzyıl) ve Esîruddîn Müneccim (ö.1255 sonrası) gibi bilginler, Anadolu’da astroloji ve astronomi bilgisinin öncüleri olmuşlardır. Bu isimlerden özellikle Hubeyş et-Tiflîsî’nin, astronomi alanında telif ettiği Kâmil et-Taʻbîr (Yorumda Son Nokta) isimli eser, Anadolu’da astronomi alanında telif edildiği bilinen en eski eserlerdendir. On üçüncü yüzyılın ikinci yarısında yaşadığı düşünülen İlyas b. Ahmed el-Kayserî ve Muvaffak el-Kayserî de astronomi alanında eser telif eden bilginlerdendir. Astronomi bilgisinin Anadolu’daki ilmi hayata nüfuz edişinde en güçlü etkiyi Kutbuddîn Şîrâzî yapmıştır.
Kutbuddîn Mahmûd b. Mes’ûd Muslih eş-Şîrâzî (1236-1311), Şiraz’da doğmuş, gençliğinde aile mesleğini sürdürmek amacıyla doktor olarak yetişmiş ve bu alandaki çalışmalarını ömrü boyunca sürdürmüştür. Tıbbın yanısıra felsefe ve astronomiyle de uğramış ve zamanının en önemli astronomlarından biri olmuştur. 30’lu yaşlarında Merâga Rasathanesi’ne giden Şîrâzî, burada kendisinden astronomi eğitimi aldığı Nasîruddîn Tûsî’nin (ö.1274) en parlak öğrencisi olmuştur. Ne var ki zaman içinde hocası Tûsî’yle fikir ayrılığına düşmüş ve Merâga’dan ayrılarak önce Horasan ve Bağdat’a, ardından Anadolu’ya gitmiştir. Anadolu’da önce İslami ilimlerin eğitimine yönelmiş ve 1274’de Konya’da Sadruddîn Konevî’den (ö.1274) ders almıştır. 1282-85 yılları arasında Malatya ve Sivas’ta kadılık görevi yapan Kutbuddîn Şîrâzî, Kayseri’de Anadolu Selçuklu Veziri Muinuddîn Süleyman Pervâne’nin (1261-1277) yaptırdığı medresede ve Sivas’taki Gök Medresede dersler vermiştir.
Şîrâzî’nin Anadolu’da ikamet ettiği sırada üç astronomi eseri kaleme aldığı bilinmektedir. Sivas’ta telif ettiği Nihâyetu’l-idrâk fî dirâyeti’l-eflâk (Feleklerin Hareketinde İdrakların Sınırı, 1281) ile et-Tuhfetu’ş-şâhiyye fî ʻilmi’l-hey’e (Gökbilim Hakkında Sultanlara Lâyık Armağan, 1285) isimli eserleri, gezegenler teorisi konusunda büyük önem arz eder. Şîrâzî bu eserlerinde ele aldığı konuları, Kastamonu’daki Çobanoğulları hükümdarı Muzafferuddîn Yavlak Aslan’a (ö.1292) ithaf ettiği İhtiyârât-ı Muzafferî (Muzaffer İçin Seçmeler) isimli Farsça eserinde yeniden düzenlemiştir. Bu üç eser bir giriş ile göklerin yapısının tanıtıldığı, Yer’in yapısı ile gök cisimlerinin büyüklükleri ve uzaklıklarının konu edildiği bir bölümden oluşan ortak bir kurguya sahiptir. Konu edinilen teorik astronomi problemleri, Nasîruddîn Tûsî’nin et-Tezkire fî ʻilmi’l-hey’e (Gökbilim Hakkında Hatırlatma) isimli meşhur eserine şerh niteliğinde çözümlenmiştir.
Şîrâzî medreselerde astronomi ve matematik okutmuştur ki bu durum, riyazi ilimlerin alanın uzmanları dışındaki kesimlere de ulaştırıldığını göstermesi bakımından önemlidir. Onun çalışmaları, Anadolu’daki yeşeren astronomi bilgisini Merâga matematik-astronomi okuluyla doğrudan ilişkiye geçiren bir köprü vazifesi görmüştür.

Osmanlılarda Astronomi Bilgisinin Gelişimi (XV. – XVI. Yüzyıllar)
Anadolu Selçuklu Devleti’nin zayıflamasını takiben ortaya çıkan beyliklerin hemen hepsi, Selçuklu ilim ve kültür mirasının üzerinde yükselmiştir. Fakat Osmanlı Beyliği, sınır bölgesinde olması sebebiyle diğer beylikler gibi Selçuklunun mirasçı olma lüksüne sahip olamamış; ilim ve kültür hayatının baştan inşa edilmesi gerekmiştir. Osmanlılardaki ilmi hareketlilik, Orhan Gazi zamanında (1324-1362) 10 medresenin inşa edilmesiyle başlamıştır. Birinci Murad (1362-1389) ve Yıldırım Bayezid (1389-1402) zamanlarında 23’e çıkan medreselerin sayısı, XV. yüzyılda artmaya devam etmiş ve Kanuni Sultan Süleyman zamanına (1520-1566) gelindiğinde Osmanlıların inşa ettiği medrese sayısı 106’yı bulmuştur.
İslami ilimler eğitimine ağırlık veren bu medreselerde riyazi ilimlere ilgi duyan öğrenciler de çıkmıştır. Kadızâde Rûmî olarak bilinen Selâhuddîn Musa b. Muhammed b. Mahmud (ö.1440 sonrası) riyazi ilimler yolunu seçmiş öğrencilere en önemli örnektir. Genç yaşta babasını kaybetmesi sebebiyle, kadı olan dedesi tarafından yetiştirildiğinden Kadızâde olarak; Anadolu’dan Orta Asya’ya göç ettiğinden Rûmî olarak anılmıştır. Bursa’da doğup büyümüş ve Molla Fenârî’den (ö.1431) eğitim almıştır. Daha sonra Şeyh Bedreddin (ö.1420) ile birlikte Konya’ya giderek burada Müneccim Feyzullah’tan ders alan Kadızâde, kapsamlı bir matematik eğitimi almasının mümkün olmadığı anlamış ve 1411-12’de Anadolu’dan ayrılarak çağın en önemli ilim merkezlerinden Semerkand’a gitmiştir. Burada kelam bilgini, astronom ve matematikçi Seyyid Şerif Cürcânî’nin (ö.1413) ders halkasına katılmışsa da zamanla onu da riyazi ilimlerde yetersiz bularak derslerini terk etmiştir. Riyazi ilimlerde uzmanlaşan ve Timur’un torunu Uluğ Bey’e (ö.1449) hocalık yapan Kadızâde, Uluğ Bey’in Semerkand’da inşa ettirdiği medreseye baş müderris olarak atanmıştır. 1421’de kurulan Semerkand Rasathanesi’ndeki rasat çalışmalarına da katılan Kadızâde, rasathanenin ilk müdürü Gıyâsuddîn Cemşid Kâşî’nin (ö.1429) ölümünden sonra rasathanenin başına geçmiş ve ölümüne kadar bu görevi sürdürmüştür.

Kadızâde Rûmî, genç yaşta ayrıldığı Anadolu’ya bir daha geri dönmemişse de hem eserleri hem de öğrencileriyle Osmanlı astronomisinin şekillenmesinde önemli rol oynamıştır. Semerkand’da ondan ders okuyup 1440 yılında icazet alan Fethullah Şirvânî (1417-1486), hocası Kadızâde’nin tavsiyesiyle Anadolu’ya gelmiş ve Kastamonu’da Çandaroğlu İsmail Bey tarafından büyük ilgi ve iltifat görmüştür. Burada, matematik ve astronomi dersleri veren Şirvânî, Nasîruddîn Tûsî’nin et-Tezkire fî ʻilmi’l-hey’e eserini okutarak Merâga matematik astronomi okulunun etkisinin sürdürmesini sağladığı gibi, hocası Kadızâde’nin Şerhu’l- Mulahhas fi’l-hey’e (Gökbilim Hakkında Özet Eserin Yorumu) ve Eşkâlu’t-te’sîs (Temel Teoremler) isimli eserleriyle Semerkand matematik-astronomi okulunun bilgi birikimini de Anadolu’daki matematiksel bilimler külliyatına kazandırmıştır. Şirvânî, Osmanlı Sadrâzamı Çandarlı Halil Paşa himayesinde ilmi faaliyette bulunmuşsa da 1453’de İstanbul’un fethi sonrası Çandarlı Halil Paşa’nın idam edilmesiyle Osmanlı sarayındaki konumunu kaybetmiş ve eserleri Osmanlı astronomi külliyatında etkili olmamıştır. Osmanlılarda astronomi bilgisinin gelişimi ve Semerkand matematik – astronomi okulunun tesiri Ali Kuşçu (ö.1474) eliyle olmuştur.
Ali Kuşçu olarak tanınan Alaeddin Ali b. Muhammed Kuşçuzâde, babası Uluğ Bey’in doğancısı olduğu için Kuşçu lakabıyla anılmıştır. On beşinci yüzyılın başlarında doğan bilgin, Uluğ Bey’in ilim halkasında yetişmiş; Gıyâsuddîn Cemşid Kâşî, Kadızâde Rûmî ve bizzat Uluğ Bey’den ders almıştır. Ali Kuşçu felsefe, dilbilim, ilahiyat, matematik ve astronomi alanlarında eserler telif etmiş; Semerkand’daki rasathanede aktif olarak çalışmıştır. Kadızâde’nin vefatından sonra Semerkand Rasathanesindeki gözlem ve hesap faaliyetlerini sürdürmüş; Zîci Uluğ Bey’in hazırlanışı ve tashihi çalışmalarına dâhil olmuştur. Ali Kuşçu, Zîc-i Uluğ Bey ile ilgili Şerh-i Zîc-i Uluğ Bey (Uluğ Bey Zicine Açıklama) adıyla Farsça bir eser kaleme almıştır. Ali Kuşçu, Uluğ Bey’in ölümünden sonra uzun bir süre günümüz Afganistan’ındaki Herat şehrinde yaşamıştır. 1469’da Tebriz’e gitmiş, 1471’de de İstanbul’a yerleşmiştir. İstanbul’a geldiğinde yüksek itibarla karşılanan Ali Kuşçu, el-Muhammediyye fi’l-hisâb (Muhammed’e Hesap Hakkında [Armağan]) isimli meşhur matematik eserini Fatih Sultan Mehmed’e (ö.1481) sunmuştur. Ali Kuşçu, İstanbul’a geldiğinde ilk önce Sahn-ı Semân Medresesi’nde müderrislik yapmış; ardından Ayasofya Medresesi’nin başına geçmiştir. Ömrünün sadece son birkaç yılını İstanbul’da geçirmesine karşın Ali Kuşçu’nun Osmanlı matematik ve astronomi bilgisine etkisi büyüktür. Osmanlı medreselerinin müfredatının düzenlenmesinde bizzat rol alan Ali Kuşçu, Semerkand matematik-astronomi okulunun bilgi ve özelliklerini Osmanlı’ya taşımış ve ürettiği yeni fikirlerle İslam astronomisinin Altın Çağını sürdüren isimlerden biridir. Teorik astronominin problemlerini ele alırken Aristoteles’in fizik anlayışına aykırı fikirler geliştirmiş; Dünya’nın hareket ediyor olabileceği ihtimalini düşünmüş ve gezegenler teorisinin en çetrefilli problemlerinden biri olan Merkür’ün hareketini yeni bir model teklif ederek izah etmeye çalışmıştır. Dış merkezli varsayımının (asl-ı hariç) iç gezegenler (Venüs ve Merkür) için de kullanılabileceğinin geometrik kanıtını vermiştir.
Ali Kuşçu’nun matematik alanında altı, astronomide dokuz eser kaleme aldığı bilinmektedir. Tamamı günümüze ulaşan bu eserlerin birçoğu, Osmanlı medreselerinde ders kitabı olarak okutulmuştur. Özellikle matematik alanında Farsça olarak yazdığı Risâle der ʻilmi hisâb (Hesap Bilimi Hakkında Risale) ile bu eserin genişletilmiş Arapça versiyonu Muhammediyye fi’l-hisâb ve astronomide Farsça telif ettiği Risâle der ʻİlm-i hey’e (Gökbilim Hakkında Risale) ile bu eserin kendisi tarafından yapılan Arapça tercümesi er-Risâletu’lfethiyye (Fetih Risalesi) isimli eserleri, onlarca kopyasıyla asırlar boyunca okutulmuştur. Osmanlı astronomisinde teorik astronominin problemleri ile ilgili çalışmalar, yukarıda bahsi geçen üç astronom Kadızâde Rûmî, Fethullah Şirvânî ve Ali Kuşçu’nun öğretileri sayesinde Semerkand matematik-astronomi okulunun devamı niteliğinde sürmüştür. Bu gelenek XVI. yüzyılda, teorik astronomi ve matematikte Osmanlı ilim dünyasının önde gelen isimlerinden biri olan Mîrim Çelebî lakaplı Mahmûd b. Kutbuddîn Muhammed b. Muhammed b. Mûsâ Kâdızâde (ö.1525) sayesinde canlılığını korumuştur. Mîrim Çelebî, baba tarafından Ali Kuşçu’nun, anne tarafından meşhur âlim Hocazâde’nin (ö.1488) torunudur. Semerkand matematik-astronomi okulunun bir uzantısı olarak genellikle teorik astronomi sahasındaki çalışmalara ağırlık veren astronomun, astronomi alanında Arapça ve Farsça olarak kaleme aldığı on üç eseri bulunmaktadır. Bu eserler arasında Zîc-i Uluğ Bey’in şerhi niteliğindeki Düstûru’l-‘amel fî tashîhi’l-cedvel (Cetvellerin Düzeltilmesindeki İşlerin Yasası) ile Şerhu’l- Fethiyye fi’l-hey’e (Gökbilim Hakkındaki Fetih [Risalesinin] Yorumu) isimli eserleri öne çıkmaktadır. Eserlerinden sekizi alet kullanım kılavuzu ve biri kıble açısının tespiti ile ilgilidir. Edirne, Bursa ve İstanbul’daki medreselerde müderrislik yapan Mîrim Çelebî’nin öğrencileri arasında meşhur filozof-tarihçi Taşköprüzâde Ahmed Efendi (ö.1561) ve Mustafa b. Ali el- Muvakkit (ö.1571) gibi dönemin önemli bilginleri de bulunmaktadır.
Bu dönemde teorik astronomi alanında çalışan önemli bir diğer isim, İran’ın Bircend şehrinde doğup büyümüş, fakat daha sonra Şah İsmail’den kaçarak Anadolu’ya gelmiş Sünni bir âlim olan Bircendî’dir (ö.1528). Nizâmuddîn Abdu’l-‘Alî b. Muhammed b. Hüseyin el- Bircendî, Şehzâde Yavuz’un (sonradan Sultan I. Selim) Trabzon Sancakbeyliği sırasında (1481-1510) Trabzon’a gelmiş, hayatının bir döneminde İstanbul’da da bulunmuştur. Hem İslami ilimlerle hem de matematik ve astronomi gibi riyazi ilimlerle uğraşan Bircendî, Nasîruddîn Tûsî, Gıyâsuddîn Kâşî, Kadızâde ve Uluğ Bey’in eserlerine yazdığı şerhler ve haşiyeler ile meşhurdur. Çağmînî’nin el-Mulahhas fi’l-hey’e (Gökbilim Hakkında Özet) isimli eserine Kadızâde’nin yazdığı şerhe haşiye olarak telif ettiği Hâşiye ʻalâ Şerhi’l-Mulahhas (Gökbilim Hakkında Özet Eserin Yorumuna Açıklama), Osmanlı medreselerinde okutulmuş olup, Türkiye kütüphanelerindeki onlarca kopyasıyla günümüze ulaşmıştır. Bircendî’nin ayrıca Trabzon’da iken telif ettiği ve Trabzon’da kıblenin tespitini konu alan Tuhfetu’s-Selîmiyye (Selim’e Armağan) isimli bir mîkāt eseri bulunmaktadır. Farsça kaleme alınmış eser, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi FY 71 numarada kayıtlıdır. 20 Ramazan 911 (14 Şubat 1506) tarihli ve müellif hattıyla tek nüsha olarak günümüze ulaşmıştır. On altıncı yüzyılda yaşamış ve teorik astronomi sahasında çalışmış olmasına karşın, Takiyyuddîn b. Ma‘rûf’un (ö.1585) çalışmaları hakkında bilgi verilmeyecektir. Zira bu yüzyılın sonuna doğru Osmanlılardaki astronomiyi derinden etkileyecek olan Takiyyuddîn, tezin konusunu teşkil eden tarih aralığının ötesinde kalmaktadır. Mîrim Çelebî ve Bircendî’nin çalışmalarından kısaca bahsedilmesi, Osmanlılarda teorik astronomi alanındaki meydana getirilen birikimi gösterek içindir.

On altıncı yüzyılda Osmanlılarda, denizcilik astronomisi sahasında da dikkat çekici çalışmalar meydana getirilmiştir. Bu alandaki en önemli isim, Seydi Ali Reis adıyla meşhur olan, Ali b. Hüseyin el-Kâtibî’dir (ö.1562). Seydi Ali Reis, tersanecilikle uğraşan bir aileye doğmuş ve genç yaşta denizcilik mesleğine başlamıştır. Barbaros Hayreddin Paşa’nın (ö.1546) idare ettiği donanmayla Preveze Deniz Muharebesi’ne katılmış ve donanmada kaptanlığa kadar yükselmiştir. Görevi icabı Hindistan’a kadar giden Seydi Ali Reis, İslam coğrafyasının çeşitli merkezlerinde meydana getirilen matematik ve astronomi birikimlerinden, özellikle İslam coğrafyasındaki denizliğin önemli ismi Şihâbuddîn Ahmed İbn Mâcid’in (XV. yüzyıl) eserlerinden yararlanmıştır. Seydi Ali Reis’in astronominin çeşitli konularında tamamı Türkçe altı adet eseri bulunmaktadır. Bunlar içinde en dikkat çekici olanı Ali Kuşçu’nun Fethiyye fi’l-hey’e isimli eserinin geliştirilmiş Türkçe tercümesi niteliğindeki Hülâsatu’l-hey’e’dir (Gökbilim [Hakkında] Özet). 1549 yılında Kanuni Sultan Süleyman’a takdim ettiği bu eser, yirmi beşten fazla kopyasıyla günümüze ulaşmıştır. Seydi Ali Reis’in Kitâbu’l-muhît fî ilmi’l-eflâk ve’lebhûr (Gök ve Deniz Bilimlerinde Kuşatıcı Kitap) isimli eseri, denizcilik sahasında Osmanlılarda navigasyon konusunda yazılmış en önemli eserlerden kabul edilir. Müellif eserin başında, İbn Mâcid ve Süleyman b. Ahmad b. Süleyman el-Mehrî (XVI. yüzyıl) gibi büyük denizcilerin eserlerinin Türkçe tercümesinin bulunmaması sebebiyle bu eseri kaleme aldığını bildirmektedir.
Seydi Ali Reis’in telif ettiği diğer dört eser, alet kullanım kılavuzlarıdır. Bunlar, dâ’irei muʻaddil, usturlap ve rubʻu’l-müceyyeb hakkındaki Mîr’ât-ı kâ’inât (Evrenin Aynası) ve usturlabı tarif eden Risâle-i usturlâb; taşınabilir türde bir Güneş saati hakkındaki Risâle-i dâ’ireti’l-muʻaddil ve rubʻu’l-müceyyeb hakkındaki Risâle-i rubʻi’l-müceyyeb’tir. Seydi Ali Reis’in kılavuz kitabı hazırladığı bu aletler, mîkāt ilminde de kullanılan türden aletlerdir. Özellikle Risâle-i dâ’ireti’l-mu‘addil isimli eserde tarif edilen taşınabilir Güneş saati, mîkāt ilmine önemli bir katkıdır. Bu alet, İbnu’ş-Şâtır (ö.1375) tarafından icat edilen ve ʻİzzuddîn el- Vefâî (ö.1471) tarafından geliştirilerek dâ’iretu’l-muʻaddil olarak isimlendirilen Güneş saatinin, pusula eklenerek geliştirilmiş bir türüdür. Seydi Ali Reis’in tasarımı, Memluk astronomisindeki alet icat ve geliştirme geleneğini Osmanlı’ya taşıyan unsurlardan biri olmuştur. Aletin kullanımından bahseden risaledeki bir diğer dikkat çekici husus, alete yerleştirilecek pusulada 7 derecelik manyetik bir sapmanın olduğu hakkında bilgi verilmesidir ki bu bilgi, Osmanlı astronomi külliyatında ilk kez bu risalede yer almıştır. Seydi Ali Reis’in Osmanlı astronomi külliyatına en büyük katkısı, eserlerinin tamamını Türkçe olarak telif etmesidir. Astronomi bilgisinin Türkçeleştirilmesi, hem matematiksel bilimlerde yeni bir dilin oluşmasına hem de matematik ve astronominin daha geniş bir kitleye ulaşmasına imkân sağlamıştır. Bu teşebbüs, mîkāt ilmi ile uğraşanlar tarafından da benimsenmiş ve Osmanlıdaki mîkāt ilmi külliyatının önemli bir kısmı Türkçe olarak telif edilmiştir.
Şunu ifade etmek gerekir ki namaz vakitleri hesabı, kıble yönünün tespiti ya da imsak vaktinin belirlenmesi gibi hususlar, alet kullanım kılavuzu olarak kaleme alınan risalelerin hemen hepsinde müstakil bir bâb ya da fasıl içerisinde yer bulmaktadır. Bununla beraber, risalenin bütününe bakıldığında o eserin mîkāt ilmi için mi yoksa astronominin bir başka dalı için mi telif edildiği anlaşılabilmektedir. Bu bağlamda Mîrim Çelebî ve Seydi Ali Reis gibi bilginler, mîkāt ilminde kullanılan aletlere kullanım kılavuzu yazmış olmalarına karşın mîkāt ilmi ile uğraşan astronomlar arasında değerlendirilmemiştir.
Yararlanılan Kaynaklar
Taha Yasin Arslan, Onaltıncı Yüzyıl Osmanlı Astronomisi Ve Memluk Etkisi
İhsan Fazlıoğlu, Osmanlı Döneminde ‘Bilim’ Alanındadaki Türkçe Telif ve Tercüme Eserlerin Türkçe Oluş Nedenleri
İhsan Fazlıoğlu, “Bircendî”, Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi
Ömer Türker, Astronomiye Giriş
Kenan Yakuboğlu, Osmanlı Medrese Eğitimi ve Felsefesi
Mûsâ (Kâdî-zâde), Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi
Gönül Cantay, Anadolu Selçuklu ve Osmanlı Darüşşifaları
Aptullah Kuran, Anadolu Medreseleri
Metin Sözen, Anadolu Medreseleri, Selçuklular ve Beylikler

*Bu çalışmanın tüm hakları, Taha Yasin Arslan’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Osmanlı Toplum Yapısı İçinde Çingeneler

Tarihin oluşumunda toplumların büyük rolü vardır. Bu nedenle, bugünü değerlendirebilmek için toplumların geçmişlerini araştırmak gerekmektedir. Tarih araştırmaları insanlığın yalnız eskiye dönük meraklarının giderilmesi değil, ayrıca günümüzü anlamanın ve anlamlı kılmanın da bir yoludur. Yahya Kemal’in deyimiyle “Mâzisi olmayan bir milletin âtisi olamaz”. Bu açıdan tarihe bakıldığında tarihi meydana getiren toplumların iktisâdi, içtimaî, sosyal ve kültürel yönleri ele alınıp incelenmelidir. Son zamanlarda siyasî tarihin yerini sosyal ve ekonomik çalışmaların almasıyla birlikte özellikle toplumsal tarih alanında araştırmaların yoğunlaştığı görülmektedir. Biz de bu çalışmamızda Osmanlı toplum yapısı içinde ilginç bir konuma sahip bulunan Osmanlı Çingeneleri üzerine genel bir değerlendirme yapmayı planlamış bulunmaktayız. Bu araştırmamızın temel noktasını Osmanlı Çingenelerini oluşturduğu için, bu makalenin muhtevası özellikle “Osmanlı Dönemi Çingeneleri” ile sınırlı kalacaktır.
Osmanlı toplum yapısı içinde Çingenelerin genel bir değerlendirmesine geçmeden önce Çingenelerin Osmanlı dönemine gelinceye kadar tarih içindeki gelişiminden kısaca bahsetmenin faydalı olacağı kanaatindeyiz.
Çingenelerin Menşei
Çingene Sözcüğünün Terminolojisi
Çingeneler kelimesi, Avrupa’nın çeşitli yerlerinde İran, Belucistan vb. gibi Asya memleketleri ile Mısır, Kuzey Afrika ve Amerika’da yaşayan fizikî ve ruhî yapıları, yaşam tarzları ve lisânları ile birlikte diğer milletlerden ayrı bulunan, ekseriyetle gezici kavme verilen adlardan Türkiye’de kullanılanıdır. Bu kavmin muhtelif isimleri menşelerinden dolayı iki şekilde izah edilmektedir. Bazıları bunu “Çingene”, bazıları da Mısır ile bağlantılarından dolayı “Kıptî” kelimesi ile adlandırmaktadırlar. Bunlardan başka Hind dilinde “tayeng” (musikişinas, dansöz) kelimesi ile birlikte İndus sahillerinde yaşayan “çangar” veya “zingar” adı verilen halkın adını taşıdıklarından kendilerinin bu kavimden geldiği kabul edilmektedir. Bunlardan başka Türkiye’de halk arasında “boşa”, “pırpırı”, “karaoğlan”, Mısır’dan geldiklerinden dolayı da “Kıptî” gibi çeşitli isimlerle anılırlar.1
Çingenelerin Anayurtları ve Yeryüzüne Dağılışları
Çingenelerin Anayurtları Hindistan olarak gösterilmektedir. Taberi’de geçen bir kayda göre; Çingenelerin Hz. Nuh’un oğlu Yafes’in neslinden türediği ve bunların da anayurdunun Sind ve Hind havzası olduğu belirtilmektedir.
Çingenelerin miladî V. yüzyıldan itibaren kendi anayurtları olan Hindistan’dan kopmaya başlamış oldukları tahmin edilmektedir. Çingene uzmanlarının belirttiğine göre; bu bölgeyi ele geçirenler, Çingeneleri yerleşik olmaya zorlamış, fakat bunda başarılı olamadıklarından, onlar da gezginci yaşamlarını sürdürebilmek için batıya göç etmişlerdir.
Anayurtlarından ayrılan Çingeneler iki kola ayrılarak yeryüzüne dağılmışlardır. Birinci kolun; İran üstünden Suriye ve Bizans arazisi üzerinde biraz kaldıktan sonra Mısır’a yerleştiklerini, hatta bunların Mısır’a kafileler halinde yığılarak burada kalmalarından dolayı asıl memleketlerinin Mısır ve onlara da Mısırlı anlamına “kıptî” denildiğini görmekteyiz. Daha sonra ise, buradan deniz yoluyla İspanya ve Avrupa’ya yayılmışlardır. İkinci kolun ise; Hazar denizinin kuzeyinden Karadeniz’n kuzeyini takip ederek, Balkanlar’a oradan da Avrupa’ya geldiklerini müşahede etmekteyiz. Burada da çoğunlukta bulundukları yer, Romanya olduğundan bunlar “Rom” ismiyle anılmaktadır.
Avrupa’ya ise; XIV. yüzyılda geçmiş oldukları tahmin edilmektedir. Çingeneler gruplar halinde Avrupa’ya XIV ve XV. yüzyılda Doğu Avrupa üzerinden ulaşmışlardır. Girit (1322), Korfu (1347), Eflak (1370). Bunlar Avrupa ülkelerinden; Almanya’da ilk kez 1407, Fransa’da 1419, Hollanda’da 1420, İtalya’da 1422, İspanya’da 1425, Rusya’da 1501, İskoçya ve Danimarka’da 1505, İsveç’te 1512, İngiltere’de 1514, Norveç’te 1540 ve son olarak Finlandiya’da 1584 yılında görülmeye başladılar. Bu topluluk daha sonra, Avrupa’nın diğer ülkelerine de dağılmış, XIX. yüzyılda ise, küçük topluluklar halinde Amerika’ya göç etmişlerdir.
Çingenelerin Osmanlı Devleti’ne; Balkanlar’dan geldikleri sanılmaktadır. Trakya bölgesinde Çingenelerin çoğunlukta bulunması bu fikri doğrular mahiyettedir.
Avrupa Çingeneleri
Çingenelerin Doğu Avrupa’ya en erken geliş tarihleri XVI. yüzyıl olarak görülmektedir. Bunların çoğu Ragusa Cumhuriyeti’nin şimdiki Dubrovnik şehrinden ve Slovak Macaristan’ından gelmişlerdir. Çingeneler bu zaman zarfında Slovak ve Macar askeri kuvvetlerinin ayrılmaz bir parçası olarak adı geçen devletlerin askeri birliklerinde görev almışlardır.
Çingeneler Avrupa’ya ilk göçtüklerinde iyi bir şekilde karşılanmış, XVI. asrın sonlarında papanın himayesini kazanmış, tüm Avrupa memleketlerinde hükümdarlar ve prensler tarafından ihsanlar, imtiyazlar ve hediyeler ile karşılanmışlardır. Ancak, bu durum uzun süre devam etmedi ve bu durum tersine dönerek, Türklere casusluk yaptıkları gerekçesiyle, hemen her yerde baskıya maruz kaldılar. XVI ve XVIII. asırlar arasında Avrupa dünyasında Çingeneler hakkında ağır hükümleri içeren ve ölüm cezasını ihtiva eden kararlar verilmeye başlandı. Bu dönemde Avrupa’da Çingeneler hakkındaki en büyük itham konusu; büyü yapmak, çocuk çalmak ve insan eti yemek vs. gibi suçlardan oluşmaktaydı.
Çingeneler, Avrupa’ya ilk ulaştıklarında bazı zorluklarla karşılaştılar ve yerel yöneticiler ile birlikte devlet tarafından kontrol altına alındılar. Avrupa’ya yeni gelen bu topluluk güvensizlik, şüphe ve reddedilme tehlikesiyle karşı karşıya kaldılar. Bu reddediş ilk önce yerel yöneticilerde başlayıp, daha sonra devlet bazında kralın Çingeneleri sürgüne göndermesiyle sonuçlanmıştır. Örneğin: Fransa kralı XII. Louis 1504 yılında Çingeneleri sürgüne göndererek ülkesinden uzaklaştırmış bu durum 1510 yılında Çingenelerin asılmasıyla neticelenmiştir. Daha sonra ise, 3-4 kişiden fazla bir araya gelmeleri yasaklanmış ve nihayet 1647’de bir Bohemyalı gibi cinayet suçundan dolayı cezalarını çekmek üzere kürek cezasına çarptırılmışlardı.
1531 yılında İngiltere kralı VIII. Henry, 1561’de Fransa kralı I. Francouis buna benzer kararlar almışlardır. Bunun üzerine Çingeneler kendileri için daha güvenli olan yerlere doğru çekilmeye başlamışlardır. XVIII. yüzyılın sonlarına doğru Avrupa devletleri hızla artan Çingene nüfusu ile baş edemez hale gelmiş, daha sonra ise; işledikleri suçlardan dolayı onları sürgünlere göndermişlerdir. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde reformlar uygulanmış, 1767’de İspanya İmparatoriçesi bir reform uygulayarak Çingenelerin çadırlarda yaşamalarını, serbestçe seyahat etmelerini, kendi liderlerini seçmelerini ve Çingene dilini kullanmalarını yasaklamıştı. Karakteristik Çingene giysileri ülkenin köylülerinin giydiği giysiler ile değiştirilmiş, bütün genç erkekler askere alınmak için listelenmişti. Hükümet Çingenelere bütün bu değişiklikler için bir yıl süre ve bu süre içinde iş ve ev bulmalarını emrediyordu. Bu reformlar başarısız olunca 1773’te ikinci bir reform hareketi başlatıldı. Bu reform ile hiçbir Çingeneye evlenme izni verilmeyecekti. Evli ve üç yaşın içinde çocuğu olan Çingenelerin çocukları devlet tarafından eğitilecekti. Ancak, bu ikinci reform da başarısız oldu. Daha sonra II. Joseph üçüncü bir emir verdi: Çingeneler -Osmanlı Devleti örneğinde görüleceği gibi- kendi atlarına binmeyecek fuarlara katılamayacak, tatil günleri dışında müzikle uğraşamayacaklardı. Yaşamlarını ancak tarımsal işlerle kazanacaklardı. Dini eğitim almaları için de kiliseye gönderileceklerdi. Çingeneler hayatta kalabilmek için ancak kendi büyü-din kavramlarına yakın olan din ile ilgili kanunları kabul ettiler.
İspanya’da 1492’de Kral Ferdinand Çingenelerin ülkeye girmelerini yasaklamıştır. XVI. yüzyılda, İngiltere, Fransa ve Lehistan’da, Çingenelerin tümden yok edilmesi için birtakım tedbirler bile alındı. Bu akım daha sonra İsveç ve Danimarka’ya da sıçradı. Bu ülkelerde de Çingeneleri yok etme eylemlerine girişildi.
Mısır Çingeneleri (Kıptiler)
Kıbt, Mısır’ın eski yerli halkına verilen bir isimdir, Arapların Mısır Hıristiyanlarına verdikleri isme de Kıptî denilmektedir. Arap milletlerine göre; bu kelime Hz. Nuh’un soyundan geldiği rivayet edilen eski Mısır kralı “kıbt”ın isminden gelmektedir.
Ortaçağ’da bile Çingenelerin Mısır’dan geldikleri tahmin edilerek onlara Kıptî denilmişir. Bu tâbir o zamandan bu yana kullanılmaktadır. İngilizce’deki Gypsy kelimesi Çingene anlamında kullanılmakla birlikte, esasında bu kavmin Mısır’dan geldiği kabul edilerek, Mısırlı manasındadır.
Mısır’daki Çingeneler (Kıptîler) mizaçları itibariyle vergi vermeyi sevmeyen bir kavim olduklarından ilk zamanlar, Mısır’da keşişler cizyeden muaf tutuldukları için, birçok Kıptî de vergiden kurtulmak maksadıyla keşiş olmuştu. Daha sonra ise; bunların büyük bir kısmının servet sahibi olmalarıyla bunlardan da vergi alınmaya başlanmıştı. Bu sefer de Kıptîler tek çıkış yolu olarak İslâmiyet’in himayesi altına girerek kafileler halinde Müslüman oldular.
730 yılında yapılan nüfus sayımındaki rivayete göre; Mısır’da vergiye tâbi 5 milyon Kıptî bulunmakta idi. Gerçekte nüfus başına alınan vergi Muaviye (661-680) zamanında 5 milyon dinar, Harun Reşid (786-809) döneminde 4 milyon olmakla beraber daha sonraları bu sayı 3 milyona düşmüştür. Ayrıca, VII. asrın sonlarında valiler hazineyi fakirleştiren din değiştirme hareketini durdurmak istemişlerdir.

Geçmiş yıllara ait kayıtlarda Mısır nüfusunun %92’sinin Kıptî olduğu tahmin edilmektedir.
Kıptîlerin son üç sayımda Mısırdaki nüfus cetveli şöyledir:
MISIR 1897 1907 1917
Toplam Nüfus 8.971.761 11.189.978 12.743.402
Kıptîler 609.511 706.322 1.026.262
Kıptîlerin büyük kısmı Yukarı Mısır’da yaşamaktadırlar. Buna göre;
YUKARI MISIR 1897 1907 1917
Toplam Nüfus        4.058.296     4.630.760    5.186.872
Kıptîler                    487.770           554.282       634.552
Mısır’da Kıptîlerin en çok bulunduğu eyâletler ise şunlardır:
Eyâletler        1897          1907         1917
Asyût          170.662     194.955    216.414
Girgâ          112.562      127.641    141.330
Miniyâ       94.088       114.748    134.753
Kenâ         53.777         58.653       68.933
Yukarıdaki tablodan da anlaşılacağı üzere Kıptî nüfus hızla artmasına rağmen, dünya üzerindeki sayıları Mısır’daki ilk bulundukları zamana göre azalmıştır.
Kıptîlerin Mısır’da Kıbtîce diye bilinen dili konuştukları bilinmektedir. En son Kıbtîce yazması 1393 tarihlidir. Bu tarihten sonra Kıbtîcenin tamamen ortadan kalktığı ve Memlûk hükümdarlığının sonlarına doğru Kıptî okullarının kapatıldığı ve artık Kıbtî dilini öğretmenin yasaklandığı görüşünün pek kabul görmediği söylenmektedir.
Kıptî kelimesi Osmanlılar tarafından da kullanılmıştır. Belgelerde “Çingâne” veya çoğul şekliyle “Çingeniyân” yahut “Kıptî” veya çoğul haliyle “Kıptîyân” ve “Kıptî Tâifesi” olarak geçmektedir.
Hatta atasözü mesabesinde olan “Şecaat arz ederken merd-i Kıptî sirkâtin söyler” sözü halk arasında çok kullanılan bir deyimdir.
Çingenelerin Sosyo-Ekonomik Yapıları
Çingenelerin Yaşayış ve Geçimleri
Çingeneler, çoğunlukla kabileler halinde ve göçebe hayatı yaşarlar. Her kabilenin mutlak bir hâkimi olan bir de başkanı vardır. Çingene çergesi denilen çadırda göçebe olarak hayat süren Çingeneler, bulundukları memleketin kanunlarına ve içinde yaşadıkları milletin lisan, din ve adetlerine kolayca alışırlar. Bununla beraber kendilerine mahsus vasıflarını her yerde muhafaza etmişlerdir. Bütün Çingeneler lisan, beden yapısı, ahlak, adet ve yaşayış bakımından birbirine benzerler. Çingeneler bulundukları ülkenin dinini kolaylıkla fakat, zâhiren kabul ederler. İsmen Müslüman veya Hıristiyan olmalarıyla birlikte, Avrupa’da kilise, Çingeneleri hakiki Hıristiyan yapmak için, çok uğraşmışsa da, onlar kendi dinî kimliklerini muhafaza ederek, zâhiren vaftizi kabul etmiş ancak kendi dinî anânelerine sıkı sıkıya bağlı kalmışlardır. Müslüman olanları diğer Müslümanlar gibi camiye gider, hatta bazen kendi imamları dahi olurdu. Evliya Çelebi’ye göre; “Kafirler ile kızıl yumurta, Müslümanlar ile kurban bayramı ve Yahudiler ile kamış bayramları” yaptıkları söylenmektedir.
Çingenelerin hemen her yerde uzaktan yakından müzik ile alakaları vardır. Aralarında çalıp oynadıkları gibi, bunu kendilerine meslek edinen Çingenelere de rastlanır. Hatta bugün Türkiye’de ses ve film sanatçılarının birçoğu Çingene asıllıdır. İspanyol Çingeneleri güzel dans edip oynamakta, Balkan Çingeneleri ise; çok güzel keman çalmaktadırlar.
Çingene erkekleri genellikle at cambazı, arabacı, kalaycı, bakırcı, sepetçi, kerpiç dökücülüğü, ayı oynatıcılığı, maşa ve kürek satıcılığı yaparlar. Kadınları ise; fal bakar, kırlardan ilaç yapılacak çiçek ve otları toplayarak, bayramlarda varlıklı ailelerin evlerinin kapılarını çalarak kurban eti, şeker, tatlı ve bayram çöreği dilenmeyi adet edinmişlerdir.
Çingeneler, yaşayışları ve farklı özellikleriyle de edebiyatımızda yerlerini almışlardır.22 Ayrıca, bu Çingene topluluklarının değişik karakter ve yapıda olmaları halk arasında onlar hakkında bazı deyimlerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Mesela;
Çingeneden çoban olmaz.
Çingene çalar, kürt oynar.
Çingene düğünü, Çingene çorbası, Çingene borcu vs. gibi.
Yaşayış ve geçimleri bakımından Çingeneler iki gruba ayrılır. Biri göçebe Çingeneler, diğeri ise; yerleşik Çingenelerdir. Bunları şimdi sırasıyla görelim:
Göçebe Çingeneler
Göçebe Çingeneler ile yerleşik Çingeneler arasında gerek dil gerekse yaşayış ve adet bakımından önemli farklar bulunmaktadır. Göçebe Çingeneler, kendilerine ait gelenek-görenek ve dillerini muhafaza ettikleri halde, yerleşik olanlar, yerli halk ile kaynaşmalarından dolayı, dillerini unuttukları gibi, Çingene adet ve yaşayışını da terk etmişlerdir.
Göçebe Çingeneler kalburcu, elekçi, kalaycı veya tarakçı isimleriyle anılmakla birlikte, Anadolu’nun bazı yerlerinde kendilerine Poşalar veya Abdallar da denilmektedir. Bu Çingeneler, her yıl yaz mevsiminin başlamasıyla birlikte 5-10 çadırlık gruplar halinde, kendileri yaya olmak üzere, eşya ve çocuklarını da beygir ve merkeplere yüklemek suretiyle, dağ köylerine göç eder, bu köylerin etrafındaki arazilere konarak çadırlarını kurarlardı. Temizliğe riayet etmeden yaşamlarını sürdürdükleri için, eskiden ölet diye adlandırılan kolera ve tifo gibi bulaşıcı hastalıkların baş taşıyıcısı olarak bilinirler.
Osmanlı dönemindeki göçebe Çingeneler, bir yerden bir yere göçerken çiftçi halkı rahatsız etmişlerdir. Şöyle ki; bu gibi grupların yanlarında getirdikleri hayvan sürüleri köylülerin ekin tarlalarını harap etmiştir.
Göçebe Çingeneler kültürsüz ve yaşayışları ibtidâi olmasına rağmen aile ekonomisinde erkek ile kadın arasında bir iş bölümünün olduğu görülür. Bu ekonominin imalatçısı erkek, pazarlayıcısı da kadındır. Çingene erkeği gününü çadırında imalatla geçirirken, Çingene kadını da mevcut mamulleri satmaktadır.
Göçebe Çingeneler ara sıra at, sığır çalıp bunları başka yerlerde satarlar. Göçebeliği sürdüren Çingenelerin azalmasına rağmen, göçebelik, Çingenelerin temel özelliği olarak kalmıştır. Çingeneleri dünyanın birçok yerinde yerleşik hayata geçirmek amacıyla bir dizi önlemler alındıysa da bunlar başarılı olamamıştır.

Yerleşik Çingeneler
Bunlar, köy ve kasabaların kenarında sahipsiz ve boş olarak bırakılan arazilere birer gece kondu yaparak buralarda ikamet ederler. Halk arasında bu yerleşim birimleri Çingene mahallesi olarak adlandırılmaktadır.
Yerleşik Çingenelerin göçebelere göre daha düzgün bir hayatları vardır. Bazı büyük şehirlerin, özellikle İstanbul’un yakınlarında mahalleler kurmuşlardır. İstanbul’da sur diplerinde, Sulukule, Ayvansaray, Lonca, Kasımpaşa’nın Karaman mahallesinde, Beyoğlu Yenişehri’nin Sazlıdere semtinde, Üsküdar’da Selamsız, Büyükdere Çayır semti gibi yerlerde yerleşmişlerdir. Bunlar derme-çatma evlerde oturup, dilleri İstanbul ağzına yakındır. Ama, yine de konuşmalarından Çingene oldukları anlaşılır. Erkekleri şehir kılığına uygun giyinmeye çalışırlar. Kadınları ise; fal bakar, düğünlerde tef, keman, dümbelek çalarak çifte telli oynarlar. Erkekleri zurnacılık, çifte nâracılık, kemancılık, sandalye hasırı örmek, ilk zamanlar asılmaya mahkum olanların iplerini çekmek gibi işlerle uğraşırlardı. Ayrıca, birçok bölgelerde Çingene erkekleri ramazanlarda davul çalarak halkı sahura kaldırırlardı.
Çingeneler, her ne kadar yerleşik hayata geçmiş gibi görünseler dahi bu “yerleşiklerin çoğu” gelir kaynağını bulmak için uzun mesafeler kat etmek zorundadırlar. Böylece, göçebe kalırlar ve hayatları göçebelikle yerleşik olmak arasında gider gelir. Sürekli olarak yeni yerleşim birimlerinin bulunması nedeniyle, konut türleri ve yolculuk imkanları, geleneksel toplumlardaki gibi Çingenelere teknolojik imkanlardan yararlanma imkanı vermemektedir. Genelde yerleşik Çingenelerin konutları, sağdan soldan toplanan yahut dışarıdan getirilip uydurulan saz kulübelerden veya paslı saçlardan yapılmış tenekeden oluşan barınaklardır.
Çingenelerin Gelenek ve Görenekleri
Bütün Çingeneler lisan, beden yapısı, ahlâk ve adet ile birlikte yaşayış bakımından da birbirine benzemektedirler. Göçebe Çingeneler bir nevi maderşâhi aile yapısına sahip olup, evlenen Çingene erkeği, kız tarafının mensup olduğu kabileye girmekte, bu Çingene erkeğinden doğan çocuk ise; o kabilenin malı sayılmaktadır. Bir Çingene için en büyük ceza, kabilesinden tard edilmesidir.
Klasik bir Çingene ailesi, karı-koca ve evlenmemiş çocuklar ile birlikte en azından evli bir oğul ve onun karısı ve çocuklarından oluşmaktadır. Yeni evlenen çiftlerde gelin aile kurallarını öğreninceye kadar kocasının ailesinin yanında kalmaktadır. Çingene evliliğinin temel bir özelliği de kızın aile tarafına damadın ailesi tarafından ödenen başlık parasıdır.
Çingeneler arasında evlilik yaşı Orta Avrupa kökenli topluluklarda 20 yaş olduğu halde, Latin ya da Müslüman ülkelerde bu yaş sınırı daha aşağı inmekte ve kızlar nâdiren 11 yaşında ama çoğunlukla 13 yaşından sonra, erkek çocuklar ise 14 ya da 15 yaşlarında evlenmektedirler.
Çingenelerin Dilleri
Çingenelere mahsus bir dil olan Çingenece kuzeybatı Hind-Arî dillerinin bir kolu olan Sâmi dil grubuna mensuptur. Çingene dili ana öbekten M.S. V. yüzyıla doğru ayrılmış ve Çingenelerin göçleri sonucunda birkaç kola bölünmüştür. Belli başlı Çingene lehçeleri olarak; Ermenistan, Suriye ve Avrupa lehçeleri anılmakta, Çingene dilinin bu lehçelerle birlikte anılması ise, bu kavmin Hindistan’dan çıkışlarında yeryüzüne dağılırken bu ülkeler üzerinden dünyaya yayıldıklarının delili sayılmaktadır. Çingeneler genellikle yaşadıkları ülkelerin ulusal dilleriyle konuşurlar. Fakat, Çingenelerin dedeleri veya ebeveynleri hâlâ kendilerine güvenilir bir şekilde Çingenece konuşmaktadırlar.
Çingenelerin sosyal ve kültürel seviyeleri düşük olduğu için Çingenece bu ülkelerin dillerini pek fazla etkilememiştir. Hatta Çingeneler batıya göçleri sırasında toprakları üzerinden geçtikleri ülkelerin dillerinden etkilenmişlerdir. Özellikle Çingene dilinde Ermenice ve Farsça kelimelerin yanı sıra biraz da Türkçe kelimelere rastlanmaktadır. Çingene dilinin kelime hazinesi çok değişik olmasına rağmen, lehçelerdeki ortak özelliklerin yardımıyla Çingeneler her yerde birbiriyle kolaylıkla anlaşabilmektedirler.
Osmanlı Devleti’nde Çingeneler
Çingeneler Osmanlı Devleti’nde çok farklı yönetime tâbi tutulmuşlardır. Osmanlı Devleti’ndeki yaşayan Çingeneler, Müslim ve gayrimüslim olarak iki gruba ayrılmalarına rağmen bunlar hukukî bakımdan denk sayılmışlardır. Çünkü, bunlar Osmanlı Devleti’nde hiçbir zaman millet olma vasfını taşıyamamışlardır. Bundan dolayı, hukûki bakımdan diğer milletlerden farklı uygulamalara maruz kalmışlardır. Mesela: Osmanlı Devleti’nde sadece gayrimüslimlerden cizye alınırken, Kıbtî teb’anın hem zımmî, hem de Müslimlerinden cizye alınmıştır. Fakat, miktarı farklı tutulmuştur.
Osmanlı Dönemi’nde İstanbul’a bildirilen halk şikayetlerinde, divan’dan sancaklara ve kazalara yollanan hükm-i hümayûnlarda görüldüğü gibi, “Gurbet ve Çingeniyân Taifesi” olarak adları geçen, evleri ve barkları ile gezginci bir hayat süren bu taifenin insanları, satın alarak sermaye edindikleri, güzel cariyelerden faydalanıp, çalgılı oyunlu eğlenceler düzenlemişlerdir. Bilhassa büyük şehirlerin elverişli yerlerinde açığa kurdukları çadırlarda levend, suhte ve öteki ergen (bekâr) servet sahibi ailelerin oğulları hatta evli erkekler bile kendilerini bu eğlenceye kaptırıp, servetlerini bu yolda harcamaktaydılar.
Omanlı toplumunda Yahudiler, Rumlar, Ermeniler, Çingeneler, Göçebe Türkler (Türkmen ve Yörük) ve bunun dışındaki diğer topluluklar bulundukları köy kasaba ya da şehirlerde toplumun temel katmanı olan aileden başlayarak köy veya şehrin bütün topluluğunu içine alan esas kitleyi dışında bırakarak devletin asıl toplum veya bağlantısız bir şekilde toplum olma vasfından uzak kendi aralarında düzenli bir şekilde, çevreye kapalı bir topluluk halinde topluluk hayatı yaşamaktaydılar.
Anadolu’nun değişik bölgelerinde “gezginci Çingeneler” ile Güneydoğu Anadolu’da “Mellaj” olarak adlandırılan grup üzerindeki devletin tek kontrolü, bunlardan yılda belli oranlarda vergi almak, askeri alanda bu grupları bir kısım geri hizmetlerde istihdam etmek şeklindeydi.
Yine aynı şekilde Çingene taifesinin kaza kaza ve köy köy gezerek çadırlar ile konup göçerek kadınlarını, kızlarını ve kız kardeşlerini zina ettirerek ve bunlara ilave olarak güzel cariyeler ile birlikte güzel hatunları nikah ile alıp götürerek bunları zina ettirmek suretiyle bunlar üzerinden para kazandıkları görülmektedir.
Çingenelerin sahte para basarak Osmanlı Devleti’nde kallâblık ettiklerine dair arşiv kayıtlarına da rastlanılmaktadır. Aydın sancağı kadısına yazılan bir hükümden anlaşıldığına göre; adı geçen sancaktaki Çingene taifesinin ekserisinin zanaatkarlarının kallâblık olduğu belirtilmekte, bunların guruşu seksenbeş ve doksan akçeye altını ise, 135-140 akçeye kestikleri bildirilmektedir.
Osmanlı Devleti’nde Çingenelerin tamamı kötü işlerle meşgul olmamışlar, bunlardan bir kısmı çeşitli zanaatlarla uğraşmışlardır. Çingeneler demircilik zanaatında oldukça başarılı idiler. Süleymaniye Camii’nin inşaatı müddetince (1550-1557) seng-traş kalemlerinin ve iskeleler için gerekli olan çivilerin Çingene Derviş tarafından imal ve tamir edildiği, bu inşaatın şantiye defterlerindeki muhasebe kayıtlarından anlaşılmaktadır.
Hatta Fatih Kanunnamesi’nde Çingenelerin demircilikle uğraşanlarının haraçtan muaf tutulduğuna dair özet olarak şöyle denilmektedir: “Her Çingeneden yılda kırk beş akçe haraç (cizye) alına, ziyâde akçe alınmaya, ammâ üşendirilmeye. Hisar mesâlini içün veya demircilik içün görevlendirilen Çingenelerden, ellerinde benim yazılı hükmüm veya beylerbeyinin mektubu olanlardan haraç alınmaya”.
Burada, kanunnamedeki hükümden anladığımıza göre; Fatih Sultan Mehmed Çingenelerin demircilik mesleğine devam etmelerini sağlamış ve ileride onlardan gemilerin demirlerinin hazırlanması konusunda istifade etmiştir. Çingeneler Fatih zamanından başlayarak, gemilerin demirinin hazırlanması konusunda büyük rol oynamışlardır, gemilerin demirleri bizzat bunlar tarafından kesilmiş ve yapılmıştır.
Bu meyanda Tersane-i Amire personeli arasında kıbti demircibaşı bulunmakta idi. Bu tersanede çalışan demircilerin haricinde, kıbtiler arasından temin edilenlerin görevleri; ham demirden çivi kesmek, esirlerin ayağına takılacak “kadina” adı verilen zincirleri yapmak, lenger imal etmek aynı zamanda gemilerin inşasında da demir aksamın hazırlamaktı.
1565 tarihli Zvornik Beyi’ne gönderilen hükümden öğrenildiğine göre; yapılacak gemiler için gerekli olan demirin Samakov’dan gelmesini beklemeyip, oralardan alınan demirin Çingenelere kestirildiği bildirilmektedir.
Osmanlı Devleti Çingenelerin göçebe hayat sürmelerinden dolayı, onların haraçlarını düzenli olarak toplayamamış ve bundan ötürü de Çingeneleri yerleşik hayata geçirmek için onlara toprak vermek suretiyle ziraat yapmalarını teşvik etmiştir.48 Ancak bu uygulamada başarılı olunamamıştır.
Ayrıca, Çingene taifesi at ve kısrak besleyerek yol kestikleri ve hırsızlık yaptıkları için bunların fesat ve şenaatlerini önlemek için at sahibi olmaları ve ata binmeleri yasaklanmıştır.
Osmanlı Devleti’nde önemli gelir kaynakları arasında gümrük mukaatalarını oluşturan çeşitli bürolar bulunmaktaydı. Bunlar arasında çeşitli madenlerin hesaplarından, tütün ziraatından alınan vergilerin tahsiline, Rumeli Kıptîlerinin ispençe ve cizye vergilerinden alınan hesaplar oluşturmaktaydı. Çingenelerden alınan cizye ve ispençe vergileri cizye muhasebesi ve maden kalemi gelir kaynakları arasında sayılmakta idi.
Tanzimat’ın ilanıyla birlikte Avrupa tüccarları ve Yahudiler ile beraber Kıptîler de vergiye bağlanmıştı. Ekonomik olarak belirli bir gelir seviyesine sahip olan Avrupa tüccarı ile birlikte Yahudilerden vergi alınması bu kesimin zoruna gitmez iken, bu durumdan en çok etkilenen ve müteessir olan kesim ise, Kıptîler olmuştur. Çünkü, onlar sürekli olarak belirli bir meslekle uğraşmadıklarından sabit bir gelirden de yoksun bulunmaktaydılar.
Osmanlı vergi memurları arasında Kıptîlerin cizyelerini toplamakla görevli bulunan “Kıptîyân Cizyedârı” da yer almaktaydı. Mimarların yaptığı iş karşılığında aldıkları para, bulundukları şehir veya kasabanın bir mukataasının tahsilinden elde edilmekte idi. Mesela; İstanbul’da baş mimara ait mukataa gelirini Edirne Kıptîyân Cizyedarlığı ve tevabii teşkil ediyordu.

Balkan Çingeneleri
Çingenelerin Doğu Avrupa’ya en erken girişi XI. yüzyıl olarak gözükmektedir. Bunların çoğu Ragusa Cumhuriyeti’nden şimdiki Dubrovnik şehrinden ve Slovak Macaristan’ından gelmişlerdir. Çingeneler bu zaman zarfında Slovak ve Macar askeri kuvvetlerinin ayrılmaz bir parçası olarak askeri görevler aldılar. Bununla birlikte, Osmanlıların bu alana yönelmesi ve XVI. yüzyılda Protestan reformistlerin karışıklık çıkarmaları dolayısıyla Çingenelerin davranışlarında değişiklik olmaya başladı.
Balkanlar’da Türklerden sonra en büyük Müslüman grup Çingenelerdir. Onlar hakkında kesin bir rakam vermek zor olmasın rağmen, Bulgaristan Çingenelerinin 3/4’ünün Müslüman olduğu bilinmektedir. Üstelik onlar kendi aralarında iki gruba ayrılmakta ve onlardan bazıları Türkçe konuşmaktaydı. Müslüman Çingeneler Müslümanların olduğu her yerde yaşamaktadırlar. Özel bir vilayette toplanmayan Çingeneler şehirlerin kenarındaki kırlık alanlarda yaşamlarını sürdürmektedirler. Ömer Turan, 1900 yılında Bulgaristan’da Müslüman Çingenelerin sayısının yaklaşık olarak 70.000, 1905’te 77.000 ve 1910 yılında ise, 95 civarında olduğunu farzetmektedir. Balkan ülkelerinde dağınık olarak göçebe hayatı yaşayan ve sayıları kesin olarak bilinmeyen fakat 1,43 milyon civarında tahmin edilen Çingene nüfusu yaşamaktadır. Onların kendilerine mahsus dilleri olup, yazıları bulunmamaktadır.
Bulgaristan’da, XX. yüzyılın başlarında Türkleri doğrudan doğruya anayasal haklardan mahrum etmenin zor olacağını anlayan Bulgarlar, bu sefer Türk (Müslüman) Çingenelerin oy haklarını ellerinden aldılar. Bununla birlikte 31 Aralık 1905 tarihinde Dr. Marko Markof ile gazeteci Mustafa Ragıb’ın öncülüğünde Müslüman Çingenelerin oy haklarının verilmesi maksadıyla, Sofya’da Müslim ve gayrimüslim Çingenelerin iştirak ettiği bir kongre yapıldı. Bu kongrede bir konuşma yapan Mustafa Ragıb, Çingenelerin oy haklarının geri verilmesi üzerine bir konuşma yapmıştır.
Rumeli Eyaletindeki Çingeneler
Osmanlı Devleti’ne Çingenelerin girişi Balkanlar’dan olmuştur. Bunların da çoğunlukta bulunduğu yer Rumeli eyaletidir. Ancak, Çingeneler göçebe hayat sürdürdüklerinden kesin olarak sayıları tespit edilememiştir. 1477’de Çingeneler 31 hanelik aile sayısıyla İstanbul’da belli bir yekun teşkil etmekteydiler.
1567-68 tarihli Selanik Tahrir Defteri’nde 48 Müslüman, 12 Hıristiyan mahalleleriyle birlikte 26
Yahudi cemaatinden bahsedilmekte, ayrıca Zenberekciyan cemaatine ilave olarak iki Çingene cemaatinin de Hıristiyan adı altında sınıflandırmaya tabi tutulduğu vurgulanmaktadır. Diğer taraftan aynı dönemde Rodosto (Tekirdağ) bölgesinde Çingene sayısı tespit edilememiştir.
Ayrıca, 8 Şevval 996’da (14 Temmuz 1559) Gelibolu ve Malkara kadılarına gönderilen bir hükümde “Çingene halkının ispençelerini toplamaya memur edilen Koçi Çavuşun ahlaksızca tutumu nedeniyle zincire vurularak gönderilmesi” emrediliyor.
XVI. yüzyılda Osmanlı ülkesine seyahat eden Hans Dernschwam, gezdikleri yol güzergahları üzerinde Çingenelere rastladığını belirtmekte, vergi borçlarını ödemeyen 5 Çingenenin ellerine kelepçe vurularak götürüleceğinden söz etmekte, Niş civarında Yahudi ve Çingenelerin ikamet etmekte olduğunu bildirmektedir. Bunlara ilave olarak fakir Bulgar halkının genç kızlarının hepsinin kulaklarında Çingene ustaları tarafından yapılan bakır veya gümüş küpelerin varlığından söz etmektedir. Aynı şekilde yazar, XVI. yüzyılda adet olduğu üzre Çingenelerin şehrin dışındaki boş arsalarda konaklayarak buraları ikamet mekanı tuttuklarını ifade etmektedir.
XVI. yüzyılda fiziki açıdan önemli bir gelişme gösteren Filibe, nüfus yönünden de kalabalık bir merkez haline gelmiştir. XV. yüzyılın son çeyreğinde burada %2.5’u mühtedi yerli halktan oluşan 796 Müslüman, 78 Hıristiyan (Rum) ve 33 Çingene hane bulunmaktaydı. 1568 tarihli tahrir defterinde ise, Filibe’nin 33 Müslüman, beş Hıristiyan, bir Yahudi ve bir de Çingene mahallesi vardı. 1878’den bu yana Polovdiv olarak anılan Filibe’de yaklaşık olarak 20.000 Müslüman vardı ki bunların çoğunluğu Türkçe konuşan Çingenelerden oluşmaktadır.
III. Mehmed tarafından Hüdavendigar, Biga ve Karesi sancak kadılarına gönderilen Şevval 1005 tarihli fermanda “Kıbtiyan taifesinin cizye vermekten imtina ettiklerini bildirdiğinden” ona yazılan cevabi yazıda “kıbtilerin Müslümanlarından ikişer yüz akçe cizye tahsil ettirmesi hakkında” hüküm verilmiştir.
Yine aynı şekilde III. Osman’ın Vidin muhafızı Muhsin-zade Mehmed Paşa’ya gönderdiği Zilkade 1169 tarihli fermanda, Avusturya ile dostluğu bozacak hareketlerden kaçınılması maksadıyla yerlerinden ayrılmış olan Eflak reayası ile birlikte kıbtilerin de mahallerine iade edilmesi ferman buyurulmaktaydı.
XVI. yüzyıl boyunca Osmanlılar tarafından hazırlanan Budin’e ait altı tahrir defterinde tarihlere göre nüfus dağılımı şu şekilde idi:
Tarih                        1546       1559      1562       1580     1590
Hıristiyan                269         223         181         190        140
Yahudi                       72          49           69           66         104
Kıptî                          49          59           70*         86          100*
Toplam                   390        331         320        342          344
* İşaretli sayılar tahminidir.
Yukarıdaki tabloda da görüldüğü üzere, şehirde yaşayan Hıristiyanların sayısında sürekli olarak bir azalma olduğu, bu sayının kırk beş yıllık süre zarfında hemen hemen yarıya indiği anlaşılmaktadır.
Şehirdeki Yahudilerin nüfusu kısa bir düşüşten sonra özellikle 1580-1590 arasında hızlı bir artış göstermiştir. Kıptîlere gelince, Slav adlarını taşıyan bu grubun bir kısmı 1546 yılına kadar İslamiyet’i kabul etmiş, daha sonra bu eğilim devam ederek Kıptî olarak gösterilen bu kitle içinde tek bir Hıristiyan dahi kalmamıştır.
Osmanlı Devleti’nde millet teşkilatı, etnik (kavmi) ve lisan (lingua) aidiyetine göre değil, din ve mezhep aidiyeti esasına dayanmaktadır.
1838 yılında Eski Zağra’da on sekizi Türk, on ikisi Bulgar ve biri de Yahudi olmak üzere toplam 31 mahalle ve 2651 ev mevcut idi. Bu evlerden 1632’si Türk, 833’u Bulgar, Çingene ve 75’i Yahudi aileleri olup, bunlar içerisinde toplam erkek nüfusu 8577 idi. Bunun 3277’si Türk, 4205’i Bulgar, 645’i Çingene, 427’si Yahudi olup diğerlerinin milliyeti bilinmemekte idi.

Evliya Çelebi’nin verdiği bilgilere göre; Bursa’da 23.000 ev ile 176 Müslüman, dokuz Rum, yedi Ermeni mahallesiyle birlikte bir Kıptî mahallesi bulunmaktaydı.
Abdülaziz Bey, Osmanlı döneminde Ramazan gecelerinde sokakları gezerek davul çalan, manzumeler okuyarak bahşiş toplayan ramazan davulcularının çoğunun Kıptî, bazılarının da tulumbacı delikanlılar olduğunu söylemektedir. Ayrıca, vüzera ve kübera konaklarında sazendelerde oynayan çengi kadınlara ekseriyetle Kıptî taifesinden kadınlar tarafından raks usullerini talim ettirmekteydi.
1831 yılında yapılan ilk nüfus sayımında esas olarak umumiyetle din göz önüne alınmıştır. Bütün sancak, kaza, nahiye ve çiftliklerde halk islam ve reaya olarak iki gruba ayrılmıştır. Rumeli’de bulunan Kıptîler, ister Müslüman ister Hıristiyan olsun ayrı sayılmışlar, ancak Kıptî taifesi adı altında toplanmışlardır. Bu nüfus sayımında Hıristiyan teb’a ise reaya olarak gösterilmiş, bunlar arasında Bulgarlar, Rumlar, Ermeniler ile birlikte Hıristiyan Kıptîler de bu grup içerisinde yer almıştır. Bu tarihte yapılan nüfus sayımına göre; Rumeli’de-Kıptî ve Yahudi nüfus hariç tutulacak olursa-ortalama olarak 800.000 Hıristiyan nüfusa karşılık, 500.000 Müslüman bulunmaktadır. Anadolu nüfusuna gelince, 2.400.000 Müslüman nüfusuna karşılık 400.000 Hıristiyan, 5.000 Yahudi ve 7.000 Kıptî mevcut idi.
1831 nüfus sayımı askeri amaçla yapıldığı için sadece erkek nüfus kaydedilmiş, fiilen askere alınabilecek Müslüman nüfus ile birlikte, cizye ve bedel-i askeriyye’ye tabi gayrimüslim nüfus da reaya olarak Ermeni, Yahudi ve Kıptî olarak tasnif edilmiştir. Bu nüfus sayımında Kıptîler Müslüman ve Hıristiyanlardan sonra 29.530’u Rumeli’de, 7143’ü de Anadolu’da olmak üzere toplam 36.673 gibi kabarık bir rakamla üçüncü sırayı almaktadırlar.
XVII. yüzyıl Osmanlı dünyasında Çingeneler her yerde olduğu gibi, ayı oynatıcısı ve cambazlık yapmakta ve geleneksel mesleklerini de muhafaza etmekteydiler. Bu mesleklerden en önemlisi demircilik idi. Yerleşim mekanı olarak ise, kent surlarının dibinde, özellikle Edirnekapı’da ve Sulukule’de yerleşmekten çok konaklamaktaydılar.
1897 yılında Osmanlı Devleti’nde cemaatlere göre yapılan nüfus sayımında Çingeneler 10.309 erkek ve 9.241 kadın olmak üzere toplam 19.550 kişilik bir rakkamla onbirinci sırayı almaktadır.
Çingenelerin yaşadıkları Rumeli eyaletinde, isimleri sayım defterinde “Kıbtîyân-ı Vilâyet-i Rum İli” diye geçmektedir.
Kanuni Sultan Süleyman devri başlarında Rumeli eyaleti, sonradan ayrılarak ayrı eyalet haline gelenler ile birlikte 26 sancak ile aynı statüde sayılan üç askeri nitelikte kızılca, müsellem, Voynuk ve Çingâne livalarından oluşmaktaydı.
Çingene Sancağı (Livâ-i Çingâne)
Osmanlı Devleti’nde Rumeli topraklarında yaşayan Çingenelerin hukûki, mali ve askeri işlerini düzenlemek amacıyla merkezi Kırkkilise (Kırklareli) olan Eski-Hisar-ı Sağra, Hayrabolu, Malkara, Döğence-Eli, İncügez, Gümülcine, Yanbolu, Pınarhisar, Pravadi, Dimetoka, Ferecik, İpsala, Keşan ve Çorlu mıntıkalarını içine alan bu bölge Çingene sancağı (Livâ-i Çingâne) olarak kabul edilmiştir. Bu sancak Rumeli Eyaletine bağlıdır. İstanbul’da ve Rumeli Eyaleti dahilinde oturan Çingeneler, bu sancağa bağlanmışlardır.
Osmanlı ülkesinde yaşayan Çingeneler, XVI. yüzyıla gelinceye kadar yalnız cizye ve ispenç ödeyerek vergi yükümlülüklerini yerine getiriyorlardı. Osmanlı sınırlarının batıda genişlemesinden sonra, 1520’de Rumeli eyaletindekiler ile İstanbul ve yöresinde yaşayan Çingenelerin bir sancak sayılmasıyla, buraya da bir sancakbeyi tayin edilmiştir. Bu sancağın beyine Çingene beyi denildiği gibi Çingene sancağı beyi veya Mir-i Kıbtiyan da denirdi. Sancak Çingeneleri, Müslüman veya gayrimüslim olarak ikiye ayrılırlardı. Çingenelerin Müslüman olanları her ha ne başına yılda yirmi iki akçe vergi verirlerdi. Bir evde oturan ve evli olmayan oğullar, yani mücerred denilen sınıfta yine aynı şekilde yılda yirmi ikişer akçe vermekle mükelleftiler. Gayr-ımüslimler için bu miktar yirmi beş akçe idi. Bundan başka Resm-i Arusiye yani gerdek resmi, cürüm ve cinayet akçesi gibi tekâlif-i örfiyye türünden vergileri öbür reaya ile aynı miktarda verirlerdi.
Çingenelerin göçebe olanların hangi kazalar dahilinde dolaşacakları tespit olunmuştu. Hiçbiri cemaatlerini terk edip gidemezdi. Terk ederse yakalanır ve kabilesine teslim olunurdu. Kabilelerine katuna ve reislerine de katuna başı denirdi. Müslüman Çingenelerle Müslüman olmayan Çingenelerin karışmasına, birlikte konup göçmelerine ve kız alıp vermelerine müsaade olunmazdı.
Hatta Çingene kanunnamesine göre Müslüman Çingenelerin kafir Çingeneler arasına karışması halinde onlardan sayılacağı ve cizye mükellefiyeti yükleneceği bildirilmektedir.
Çingene livası sancak beyine gelince, sancakbeyi rütbesinde olup, sancağı dahilindeki Çingenelerden vergi ile mükellef olanların şer’i ve örfi bütün vergiler toplamakla mükellefti. Ayrıca, Çingenelerin cizye ve ispençe resimlerinin tahsili ve hükümetle olan sair işler ile de ilgilenirdi. Vesikalarda daha ziyade “mir-i kıptîyan” suretinde geçmektedir. Ayrıca, Çingene beyi ekseriyetle sipahi ve silahdarlardan seçilirdi.
Osmanlı-Habeş siyasi münasebetleri çerçevesinde, Deyrü’s-saltana Manastırı, 22 ağustos 1687 ve 16 Mart 1821, 20 Ağustos 1863 tarihlerinde, Kudüs Şer’i mahkemesindeki bir hüccetten anlaşıldığına göre; yukarıda adı geçen manastır Kıptîler tarafından tamir olunmuş ve bir aralık Kıptîler ile habeşliler arasında manastır anahtarı mes’elesinden dolayı anlaşmazlık çıkmış ve mes’ele mahkemede görüldükten sonra anahtarın Kıptîlere verilmesi ile son bulmuştu.
XVII. yüzyılda bölgesel karışıklıklardan dolayı önceleri Habeş, Süryani ve Kıptî kiliselerinin Rum kilisesine daha sonra ise; Süryani patrikhanesi dışında Habeş ve Kıptî kiliseleri buradan ayrılarak Ermeni kilisesine bağlandığı görülmektedir.
Anadolu Eyaletindeki Çingeneler
Anadolu Yarımadası’nın bütün eyaletlerini teşkil eden livaların XVI. yüzyıla ait tapu-tahrir defterlerindeki kayıtlarda Çingeneler hakkında pek önemli bilgilere rastlanılmamıştır. Anadolu’nun mülki ve idari çehresini şekillendiren bu eyaletler: Anadolu, Karaman, Rum-ı kadim, Rûm-ı Hadis, Dulkadır, Amid ve Arab eyaletleridir. Bu eyaletlerden herbirinin sancak ünitelerine göre nüfus ve gelirlerin Rumeli eyaletindekine benzer bir şekilde, Çingenelerin veya onlardan kurulmuş herhangi bir teşkilatın kaydına rastgelinmemiştir.
Ancak, Anadolu eyaletinin Hüdavendigar sancağının XVI. yüzyılın ilk yarısına ait tahrir defterinde, İnegöl kasabasında “Hilaf-ı mille” kaydı altında dört haneye rastlanmış, buna mukabil aynı sancağın XVI. yüzyılın ikinci yarısında, Sultan III. Murad zamanında (1575-1595), yapılmış olan mufassal tahrir defterlerinden birinde Çingeneler ayrı bir etnik grup halinde topluca kaydedilmiştir. Kayıttaki yerleri aynen şöyledir:
Bulunduğu yerler                                                          Müslim                                 Kâfir
Bursa’nın kayabaşı mah.                                                  15                                          3
Bursa civarında                                                                  64                                          –
Kefe kazasının Armutlu köyünde                                    3                                            –
İnegöl’de                                                                              6                                           12
Yenişehir’de                                                                        2                                           18
Balık köyünde                                                                    –                                             13
Mihaliç’de (Karacabey)                                                    –                                             63
Kurşunlu köyünde                                                            22                                             5
Akhisar’ın Çardak köyünde                                            –                                                5
İznik’te (Kocaeli Livası)                                                 45                                             19
Lefke’de kışlayanlar (Sultanönü livası)                       1                                                –
Çandırda kışlayanlar                                                      21                                               –
Akyazı’da kışlayanlar                                                      –                                               13
Beğpazarı’nda kışlayanlar                                             4                                                 –
Çeltikçi köyünde                                                            10                                                –
Beğlik köyünde kışlayanlar                                         60                                              37
Kepsud’da kışlayanlar                                                   8                                                8
Bergama’dakiler                                                            23                                               6
Turum köyündekiler                                                     –                                                34
Sâir Kıptîler                                                                   70                                              88
Toplam                                                                         354                                             244
Bu tablodaki Çingeneler her ne kadar dinlerine göre tasnif edilmişlerse de, aslında onların Müslüman ve kafir olarak tam ve kesin olarak tasnifi mümkün olamamaktadır. Şöyle ki; kafir Çingenelerden Müslüman adı almış olanların fazlalılığı ve defterlerde haraç ve ispençlerinin belirtilmemiş olması, tereddütler meydana getirmekte ve tasnifi güçleştirmektedir. Kafir Çingeneler arasında Müslüman adı almış olanların mevcudiyeti onların zamanla İslamiyet’e yöneldiklerini göstermektedir.
Anadolu’da önemli bir şehzade sancağı konumunda bulunan Manisa’da XVII. yüzyılda Çingenelerin toplu olarak yaşadıklarına veya şehirdeki sayılarına dair herhangi bir kayıt bulunmamakla beraber, sicillerde muhtelif mahallerde ikamet etmekte oldukları görülmektedir.
1070 yılında yapılan tahrirde ise, “Çingene” sıfatıyla sadece iki şahsın mahallinde kaydoldukları anlaşılmaktadır.
Feridun M. Emecen tarafından yapılan bir çalışmada, Çengi-zâde adıyla anılan mahallede bir miktar Yahudi şehrin diğer sakinleriyle beraber yaşadığından söz edilmektedir. Ancak, bu mahallede yaşayanların Çingene olup-olmadıkları kestirilememektedir.
Anadolu’nun diğer bir yeri olan Yozgat Temettüat kayıtlarına göre, Çardak mahallesinde Pûşiyân hâneleriyle kayıtlı bulunan topluluğun neye tekabül ettiği belli olmamakla beraber, bunların mesleklerinin köçekçi, sepetçi, sâzende meslekleriyle meşgul olmalarından dolayı Çingene olabileceklerini akla getirmektedir.
Manisa köylerinde yaşayan Çingenelerin de pek güvenilir olmadığı, komşularının eşyalarına göz diktiği anlaşılmaktadır. Manisa’daki Dellaklar karyesinde Çingan Ahmed b. Mehmed’in geceleyin komşusunun evinin duvarını delerek içeride bulunan tarhana, sade yağ, zeytin, üzüm çaldığı mahkeme kayıtlarından tespit edilmektedir.
Manisa’da Sultan Süleyman’ın validesi tarafından inşa edilen cami ve imaret vakfının gelirleri arasında Kıptîyan reayasının mukataası da yer almaktadır.
Yine Manisa Şer’iyye Sicillerinde Kıptî taifesinin kendi toplulukları ile yaptıkları evlilikler Manisa Şer’iyye Sicillerine intikal etmiş, burada iki taraf arasında belirlenen mihr’e yer verilmiştir.
Mehmet Günay, Manisa sicillerinden yola çıkarak, Manisa’nın sosyal ve ekonomik durumunu yansıtan çalışmasında, Çingene taifesinin bağ, bahçe ve ev sahibi olarak mülk edindiklerini bildirmektedir.
Ayrıca, Kıptî kadınlar sağlık hayatında da önemli bir rol oynamaktaydılar. XVII. yüzyılın ilk yarısında özellikle Üsküdar’da faaliyet gösteren fıtık cerrahlarından birisi olan Saliha hatun bir Kıbtidir.
Saliha hatunun hastalarının tamamına yakını erkek olup, mesleki mahareti konusunda ise kendisine adalardan dahi hasta gelmesi onun becerisinin bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.
Sonuç
Sonuç olarak diyebiliriz ki; gelenek ve göreneklerine sıkı sıkıya bağlı bir topluluk olarak Çingenelerin, göçebelik gibi temel özelliklerini yitirmeden Osmanlı Devleti’nde yaşayageldikleri, çok değişik idari ve hukûki uygulamalara rağmen yaşayışlarını pek terk etmedikleri görülmektedir.
Çingeneler, Osmanlı Devleti’nde hiçbir zaman bir millet olma vasfını kazanamadıklarından onlara itibar edilmediği, Müslim ve gayrimüslimlerden, miktarı farklı tutulmak suretiyle cizye alındığı anlaşılmaktadır. Oysa cizye, Osmanlı Devleti’nde sadece gayrimüslim teb’adan alınan bir vergi türüdür. Bu da Çingenelerin din kisvesi altına girerek müslüman olduklarını söylemelerine rağmen bunun devletçe kabul görmediğini göstermektedir. Daha önce de belirtildiği gibi Çingeneler ortaya çıkışlarından ve yeryüzüne dağılışlarında hiçbir zaman belli bir dine mensup olmamış, katıldıkları toplumların dinlerini zâhiren kabul etmişlerdir.
Osmanlı Devleti’nde farklı bir statüye tâbi tutulan Çingeneler, birbirinden farklı uygulamalar arasında, ayrı bir özellik taşıması açısından cizye mükelleflerine tanınan askerlikten muaf tutulma hakkı, bunlara da tanınmış, hatta askeri geri hizmetlerde kullanmışlardır.
Çingeneler, Osmanlı toplumunda yaşarken halk ile hiçbir zaman bütünleşememiş, hep ayrı bir topluluk olarak kalmışlardır. Bu topluluğun Osmanlı Devleti’nde meydana getirdikleri huzursuzluklar sürekli halledilmeye çalışılmıştır. Bazen de onların çok ağır cezalara çarptırıldığını görmekteyiz. Kürek cezası vb. gibi.
Ayrıca, göçebe hayat yaşamaları, halkın huzurunu kaçırmaları ve yakalanmalarının zor olmasından dolayı, bunlara Rumeli’de toprak verilerek ziraat yapmaları istenmiş, ancak bu uygulamada başarılı olunamamıştır. Bu tür uygulamalar Çingeneleri her ne kadar topluma adapte etmeyi amaçlamakta ise de, Çingenelerin günü birlik ve göçebe yaşam sürmelerinden dolayı kavim veya topluluktan, millet veya toplum olmaya geçişlerinde başarı sağlanamamıştır.
Yararlanılan Kaynaklar
M. Tayyib Gökbilgin, “Çingeneler”, İslam Ansiklopedisi, III. Cilt, 421
Taberi, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi
İsmail Altınöz, “Osmanlı Toplumunda Çingeneler”, Tarih ve Toplum Ansiklopedisi, 23. Cilt, 137
Mustafa Akdağ, Celâli İsyanları
İlber Ortaylı, Osmanlı Toplumunda Aile
Bilal Eryılmaz, Osmanlı Devleti’nde Gayr-ı Müslim Teb’anın Yönetimi
Cengiz Orhonlu, Osmanlı İmparatorluğu’nun Güney Siyaseti: Habeş Eyaleti
Hans Dernschwam, İstanbul ve Anadolu’ya Seyahat Günlüğü

*Bu yazının tüm hakları, İsmail Altınöz’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com