Etiket arşivi: Petrol

Libya’nın Doğal Kaynakları ve Ekonomideki Etkiler (2020)

Libya’da Doğal Kaynaklar

Libya, doğal kaynaklara sahip diğer ülkeler gibi de doğal kaynak laneti ile karşı karşıya kalan bir ülke durumundadır. 1962 yılında OPEC’e katılarak OPEC üyesi bir ülke olmasının yanı sıra OAPEC üyesi bir ülkedir. Ülke 1961’de petrol ihraç etmeye başlamıştır.

Libya’nın kanıtlanmış ham petrol rezervleri 48,363 milyon varildir. Ham petrol üretimi ise 817,300 günlük varildir. Kanıtlanmış doğalgaz rezervleri ise 1,505 milyar kübik metredir. Doğalgaz ihracatı ise 4,470.1 milyon kübik metredir. Ham petrol ihracatı ise 792,100 günlük varildir. (WorldEnergyCouncil, 2016) Libya UPŞ başkanı Mustafa Sanallah, petrol üretimini 2021’e kadar günlük 2,1 milyon varile çıkarmayı hedeflemektedir.

Libya, ihracat gelirlerinin %95’ini, GSMH’nin %65’ini oluşturan ve kamu harcamalarının da %80’ini karşılayan petrol rezervlerini kontrol etmektedir. İhracat gelirlerinin büyük bir çoğunluğu hidrokarbon kaynaklardan oluşmaktadır. Enerji bakımından ihracatçı konumda olsa da yetersiz arıtma kapasitesinden ve ülkedeki istikrarsızlıktan dolayı petrol ürünlerini ithal eden bir ülkedir. Libya’nın yıllık petrol üretimi ise 20,2 milyon tondur. İyileştirilebilir rezervleri ise 6,3 milyar tondur. Libya’nın kanıtlanmış petrol rezervlerinin %80’ini Sirte havzasında
bulunmaktadır. Afrika’nın kanıtlanmış petrol rezervlerinin 1/3’üne sahiptir.

Kanıtlanmış doğalgaz rezervleri bakımından dünyanın en büyük 22. ülkesi ve petrol üretimi açısından da dünyada ilk 30 üretici arasında yer almaktadır. Şu anki ihraç ettiği durumdan daha fazlasını ihraç edebilme potansiyeli olsa da ilk 30 ülkenin son sıralarında yer almasının başlıca sebebi ülke içerisindeki çatışmalardan
kaynaklanmaktadır. (WorldEnergy, 2019) Libya 1971’de fonksiyonel hale gelmesi ile dünyanın en eski LNG
ihracatçılarındandır. Ancak 2011’deki sivil savaşta santralin zarar görmesinden dolayı LNG ihraç edememektedir. 2011 sonrası yaşanan hadiseler sonucu ülkenin ekonomisinde büyük yaralar açılmışsa da son zamanlarda özellikle 2016 yılından itibaren Libya’da istikrarın sağlanması hem bölgesel hem de küresel açıdan büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle devrim sonrası yatırımlarını geri çeken ya da iş yapamayan firmalar tekrardan faaliyetlere başlamaktadır. Bunun başlıca örneklerinden birisi Dutch Oil & Gas Company gibi birçok petrol şirketinin tekrardan iş yapmaya niyetleri vardır.

libya doğal kaynaklar

Fosil yakıt miktarından dolayı yenilenebilir enerji kaynakları ikinci planda kalmıştır. Devrim öncesi hükümette yenilenebilir enerji kaynaklarına dair çalışmalar yürütülmesine rağmen devam eden ve sürdürülebilir enerji sektörü sınırlandırılmıştır ve fosil yakıtları daha çok sübvanse edilmiştir. Ülkenin coğrafik konumu yenilebilir enerji
kaynakları açısından çok büyük bir avantaja da sahiptir. Ülkenin coğrafik yapısından kaynaklı güneş enerjisi elde etmede ve geliştirmede avantajlıdır. Yıllık 3000-3500 saat güneş ışını almasıyla günlük 7-8 kWH’lik bir enerji
potansiyeline sahiptir. Bu da yeryüzünde yıllık 25 cm ham petrol tabakasına tekabül etmektedir. (UNEP, 2015) Rüzgâr enerjisi için, rüzgâr güç atlasına göre 6-7,5 m/s arasında rüzgâr hızları tespit edilmiştir. Ancak Afrika’daki rüzgâr enerjisi potansiyeli daha çok Sudan’da bulunmaktadır ve Libya rüzgâr enerjisinden düşük miktarda elde etmektedir.

Libya’nın sahip olduğu ve son derece önem arz eden yenilebilir kaynağı ise hidroelektriktir. Ülkenin konumu açısından hidroelektrik potansiyeli yok gibi gözükse de Kufra’da var olan su, tarihte hem İtalyanların hem Fransızların ve daha birçok devletin dikkatini çektiği gibi günümüzde de çekmektedir. Huge/Great Man-Made River diye adlandırılan Büyük İnsan Yapımı Nehir Projesi ile günlük 5 milyon kübik metreden fazla potansiyele sahip olan bu projenin su rezervleri değeri ise 70 trilyon dolardan da fazladır. (OPEC, 2018) Dünyanın da en büyük sulama projesidir. Suyun kalitesi de son derece yüksetir ve su çölün altında yer almaktadır. Su rezervleri, Afrika’ya yetebilecek kapasitededir ve Nil Nehri’nden çok daha büyük bir potansiyele sahiptir. Bu proje ile Afrika’nın birçok sorununa çözüm bulunabilir ve Afrika kıtası kalkındırılabilir.

Proje üç aşamada gerçekleşmesi planlanmaktadır. İlk aşama; 2 milyon kübik metreyi 1200 km boru hatlarıyla Es-Sefir ve Tazirbu’dan Ecdebiye, Bingazi ve Sirte’ye ulaştırmak ya da sağlamaktır. İkinci aşama; Fizan’dan Trablus ve Jefara ovasına pompalamaktır. Üçüncü aşama ise birinci aşamayı ilerletme, sekiz pompalama istasyonu ve 700 km yeni boru hatları vasıtasıyla ilave 1,68 milyon kübik metre ile toplam 3,68 milyon kübik metre kapasiteye çıkarmaktır. Üçüncü aşamanın devamı ise 138,000 günlük kübik metreyi el-Cağbub’taki yeni kuyu alanı sayesinde Tobruk ve kıyı bölgesine arz etmektedir.

Prof. Dr. Sencer İMER ile GMR üzerine yaptığım röportajda, kendisi projeyi biraz daha detaylı anlatmıştır. Sahil bölgesinde yaklaşık 300 mm’lik yağıştan bahsedilebilirken iç bölgelerde yağıştan bahsetmenin mümkün olmadığını dile getirmiştir. Ancak bunun da yeterli olmadığı, kuyulardan çekilen sularında zamanla deniz seviyesinin altına inmesi sebebi ile deniz suyunun içe girmesinden dolayı Libya’nın yaşanabilir bir yer olması için
Kaddafi’nin bazı projeler üzerinde araştırmalar yaptırdığını dile getirmiştir. Bu projeler Alp dağlarından Sicilya Adası’ndan borularla su getirilmesi, deniz suyunu arıtarak tatlı su elde edilmesi, Türkiye’den Manavgat Şelalesi’nin suyunun temizlenerek gemilere yüklenerek su getirilmesi ve GMRA (Great Man Made River Authority) ya da GMR olduğunu ifade etmiştir. Yapılan araştırmalar sonucunda GMR’nin diğerlerine mukayese
ile daha az maliyetli olduğu tespit edilmiştir. Bu projenin yapımı için de görevlendirilen Kafkaslardan gelen Türk kökenli bir Libyalı olan ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nde su mühendisliği üzerine eğitim almış olan, en aşağı tabakadan başlayarak başbakanlığa kadar yükselen – Bayındırlık Bakanlığı da yapmıştır. – Muhammed MANGUŞ’tur.

Yapılan araştırmalarda – el-Sarir ve Kufra baseni bölgesinde çok büyük çapta bulunmuştur. – buzul çağından kalan ve çölün altında olan suyun miktarı 140,000 km³’tür. Mısır’a hayat veren ve Kuzey Afrika’nın önemli nehirlerinden olan Nil nehrinin su miktarı 1000 km³ olduğundan bu da 1400 senelik Nil nehri debisine eşit olmaktadır. 1985’te Kufra’da temeli atılan proje için yedi metre derinlikte hendekler kazdırılmış ve beş metre çapındaki borular bu hendeklere yerleştirilmiştir. Bu proje için Kaddafi’nin emri ile boru fabrikaları kurulmuştur. Tahrip olmaması için çelik de kullanılmıştır. 80 ton ağırlığındaki her bir boru 120 ton vinçlerle indirilmiş ve birbirlerine rapt edilmiştir. Yanlarına otoban yapılmış ve böylelikle vinçlerin gidebilmesi ve kontrolleri
kolaylaştırılmıştır. Bu büyüklükte projenin değeri 15 milyar dolarlık projedir. Bu Türkiye’deki GAP projesine benzemektedir. Proje yapılırken boyutlandırılan boyu ise 1000 km³’tür. Bu proje çok az bir miktarı için oluşturulduğundan suyun büyük miktarı çölün altında bulunmaya devam ederek güvendedir. Bu nedenle bu su 200 sene boyunca Libya’ya yetebilecek kapasitededir.

Ayrıca Trablusgarp’ın altında olan Mursuk bölgesinden de Trablusgarp’a kadar bir boru hattı uzatılmıştır. Uzatılan bu boru hatları sahilde birleşmektedir. Böylece bir tarafta arızanın meydana gelmesine karşılık diğer taraftan su akışı sağlanarak Libya’nın su sorununa çözüm bulunmuştur. Kalitesinin çok yüksek olmasının yanı sıra maliyeti de son derece düşüktür. Hatta Prof. Dr. İMER, Fransızların Perrier suyundan daha temiz olduğunu belirtmektedir. Buzul çağından kalan bu suyun 1 m³’ü aşağı yukarı 30 cente tekabül etmektedir. Bu su, evlere 10 cente, tarıma
3 cente ve sanayiyede 30 cente verilmektedir. Böylelikle çöldeki verimsiz araziler tarıma açılarak eskiden meyve ve sebze ihtiyacını ithal eden Libya bu proje ile hiçbir şekilde ithal etmeyecek bir ülke konumuna gelmiştir. Bu proje diğer projelerle kıyaslandığında en az maliyetli ve en uygun çözüm olduğu ortaya çıkmıştır. Bu suyun %70’inin tarımda kullanılması planlanmıştır. %20’sini şehirlerde, %10’unu da sanayilerde kullanılması planlanmıştır. Bu projeyi gerçekleştiren yakın zaman da vefat etmiş olan, Kaddafi’nin Türkiye’ye atadığı Türkiye büyükelçisi olan, Türk inşaat sektörünün uluslararası camiada önünü açan, eski Libya başbakanı olan Muhammed MANGUŞ’tur.

Libya Demir ve Çelik Şirketi (LISCO), 1979’da Misrata’da 1200 hektarlık bir alanda kurulmuştur. Yıllık 1.324 milyon sıvı çelik kapasitesine sahiptir. (LISCO, 2018) Libya’nın güneybatısındaki Wadi ash Shati bölgesinde demir cevheri yatakları 5 milyar tondan fazla olduğu tahmin edilmektedir. LISCO’nun demir ve çelik üretiminde 2013 ve 2014 yıllarına oranla 2015 yılında %51’lik bir düşüş gerçekleşerek 352,000 ton ham çelik üretilmiştir. 2013 yılında işlenmiş çelik ürün üretim kapasitesini 1,5 milyon tondan 2,4 milyon tona çıkarmak için bir proje başlatmış ve 2015’te bitmesi planlanan bu proje yaşanan hadiselerden kaynaklı durdurulmuştur. 2015’te 306,000 ton demir ve 419,000 ton nihai ve yarı mamul çelik ithal etmiştir. (Taib, 2015) Hidrokarbon olmayan ürünlerin GSYİH’ye katkıları hidrokarbon ürünlerine kıyasla çok düşük kalmaktadır. Geliştirilmesi planlanmakta ise de yaşanan hadiseler neticesinde ilerleme kaydetmek zamanla güçleşmektedir.

REAOL’ye göre 2219 MW’lık kapasiteden oluşan %10 yenilenebilir enerji kaynaklarının 2025’e kadar kurulması hedeflenmektedir. Bunun orta hedefleri ise 389 MW’lık kapasitesini 2015’e kadar, 1069 MW’lık kapasitesi ise 2020’ye kadar oluşturulmasıdır. (Energypedia, 2018) Diğer bir taraftan doğal kaynak sektörünün en çok katkıda bulunduğu Libya’nın GSYİH ve ihracat-ithalat değerlerini de kısaca inceleyelim. Dünya Bankası verilerine göre Libya’nın GSYİH’si 2000 yılına kadar (2000 yılı da dahil) 27 ila 38 milyar $ arasında gerçekleşir iken yaptırımlar neticesinde 2000 yılında 38.27 milyar $ olan GSYİH, 2001’de 34.11 milyar $, 2002’de 20.482 milyar $ olarak gerçekleşmiştir. 2003’te yaptırımların kaldırılması ile 26.266 milyar $ olarak zamanla GSYİH bir artış göstermiştir.
2008 yılında 87.14 milyar $ olarak gerçekleşmiş ve küresel krizden 2008 yılında pek etkilenmemiştir. Ancak uluslararası konjoktürde görülen gerileme neticesinde Libya’da ekonomik olarak bu durumdan etkilenmiştir. Zira en çok ticaret gerçekleştirdiği Avrupa ticari ortakları başta İtalya olmak üzere küresel krizden son derece olumsuz yönde etkilenmiştir. Bu nedenle 2009 yılında Libya’nın GSYİH’si 63.028 milyar $ olarak gerçekleşmiştir.

Devrim gerçekleşmeden önce 2010 yılında ise GSYİH tekrar artış göstererek 74.773 milyar $ olmuştur. 2011’de devrimin patlak vermesi ile GSYİH yaklaşık %50 azalarak 34.699 milyar $ olmuştur. Devrim sonrası zarar gören ülkenin ekonomisi inşa edilmeye çalışılmış ve 2012’de GSYİH 81.874 milyar $ olmuştur. 2013’te 65.503 milyar $ olan GSYİH 2014’te yaşanan kriz nedeni ile 41.143 milyar $ olmuştur. Krizden etkilenen ülkenin 2015 ve 2016 yıllarında GSYİH sırasıyla 27.842 ve 26.222 milyar $ olarak gerçekleşmiştir. 2016 sonrasında ülkenin kalkınması için uluslararası camianın harekete geçmesi, UPŞ’nin krizden ve ülkenin siyasi olaylarından kendisini muhafaza etmeye çalışarak bağımsız hareket etmeye çalışması gibi bazı çalışmalar sonucu iyileşmeler gözükse dahi bu 2010 seviyesinin çokça altındadır. 2017 ve 2018’deki GSYİH’si sırasıyla 38.116 ve 48.32 milyar $ olmuştur.

BM’nin Ticaret ve Kalkınma Üzerine Konferansı’nın yayınladıkları bilgiye göre, toplam ürün ticaretinde ürün ihracatı 2005, 2010, 2015 ve 2017 yıllarında sırasıyla 31,358 milyon $; 48,673 milyon $; 11,392 milyon $; 18,379 milyon $ olarak gerçekleşmiştir. 2017 yılında ihracatta ürün gruplarına göre yakıtlar %88 oranında iken işlenmiş ürünler %5 olarak gerçekleşmiştir. %7 ise diğer ihracat kalemlerini oluşturmaktadır. İlk beş ticari ortakları ise İtalya, İspanya, Almanya, Fransa ve Çin’dir. Ürün ithalatında ise yukarıdaki aynı yıllara göre sırasıyla 6,079 milyon $; 17,674 milyon $; 16,429 milyon $; 11,357 milyon $ olarak gerçekleşmiştir. (UNCTAD, 2019) İthalat ürünlerinden başlıcaları ise makineler, elektrik ekipmanları, gıda, tüketici ürünleri yer almaktadır.

IMF’nin 2019 yılı için büyüme tahmini incelendiğinde 4.27 olarak gerçekleşeceği tahmin edilirken 2020 yılı için ise 1.4 oranında gerçekleşeceği tahmin edilmektedir ve 2024 yılına kadar bu oran 1.5’i geçmemektedir. (TheGlobalEconomy I. , 2019) Bu da ülkenin ekonomik olarak önümüzdeki yıllarda da zorluk yaşayacağını gözler
önüne sermektedir. Kısacası, doğal kaynaklara sahip olan diğer pek çok ülke gibi Libya’nın da ekonomisi petrol ve doğalgaz gelirlerine bağlı bir ülkedir. Libya’nın petrole ve doğalgaz gelirlerine bağlı olması diğer sektörlerin gelişmesinin önünde engel olarak görülmektedir. OECD’nin araştırmalarına göre Libya’nın kalkınması için ekonomide çeşitlendirmeye gitmesi gerektiği ile birlikte bu çeşitlendirme için de beş sektörün potansiyellerini ön
plana çıkarmaktadırlar. Bunlar; inşaat ve malzemeleri, teknoloji eğitimi, enerji ve yenilebilir enerji, turizm-ulaşım ve lojistik sektörü ile tarım ve balıkçılık sektörü olarak tespit edilmiştir.

Hidrokarbon sektörü dışı demir-çelik ve ağır sanayisi gibi diğer sektörlerin GSYİH’ye katkıları oldukça düşük kalmakla birlikte gelişim göstermekte de zorluklar yaşanmaktadır. Ekonomi Bakanlığı ile Sanayi Bakanlığı birleştirilerek Ekonomi ve Sanayi Bakanlığı oluşturulmuş ve 10 Ocak 2019’da Stephanie Willams Trablusgarp’ta Ekonomi ve Sanayi Bakanı Ali Issawi ile ekonomik reformların gerçekleştirilmesi üzerine görüşmüştür. (LibyaObserver, 2019) Ülkede var olan kriz nedeni ile yabancı yatırımcıların ülkeye çekilmesi de zorlaşmaktadır. Ayrıca 2013’te yapılan anket çalışmasında Libyalıların %46’sı 2011-2012’ye oranla daha çok arttığını hissetmekte olduğunu kamu sektöründe %53 oranında gerçekleşen yolsuzlukların ciddi bir problem olduğuna dikkat çekmektedir. Libya’nın Birleşmiş Milletler Yolsuzluk Karşıtı Anlaşma’ya ve Arap Yolsuzluk Karşıtı ve Entegre Ağı’na (ACINET) Libya Adalet Bakanlığı üye olmasına karşın yolsuzluğa karşı gerçekleştirilen eforlar yetersiz kalmaktadır. Bu konuda OECD, OECD Rüşvet Karşıtı Anlaşma ile de ortaklaşa hareket ederek Libya’nın yolsuzlukla mücadelede fayda sağlayabileceğini bildirmektedir.

Ülkenin siyasi istikrarsızlığının sona erdirilmesi ile yolsuzlukla mücadelenin öncelikliklerden olması gerektiği de belirtilmiştir. (OECD, 2016, s. 74-75) OECD, ülkenin ekonomisinin kalkınması için yapmış olduğu araştırmalar ile özel sektörün altını daha çok çizmektedir. Özellikle küçük ve orta ölçekli girişimciler üzerinde durmuştur. Ancak ülkedeki güvensizlik sebebi ile yatırımlar istenilen seviyede gerçekleşememektedir. Ülkede bankacılık sisteminin aksaklıklarından da kaynaklı girişimciler borç bulmakta zorlanmaktadır. 2013 yılında İslami Bankacılık kanunlaştırılıp 2015’te yürürlüğe girmesi hedeflenmiş ancak 2014’te Hafter darbesi ile bu ertelenmiştir. Dünya Bankası ise Katar, BAE gibi diğer ülkelerde de uygulanan “İslami-Konvensiyonel” bankacılık sistemini önermektedir. Bunun yanı sıra girişimcilerin teknoloji, dil gibi bazı alanlardaki bilgi eksikliğinden dolayı bazı programlar oluşturulup eğitilmeleri amaçlanmıştır. Ülkede birçok kişi hala silah tutması nedeni ile girişimcilik istenilen düzeyde gerçekleşememekle birlikte Silahsızlandırma-Terhis-Yeniden Entegre (DDR) etme programı gibi programlar aracılığı ile hedeflere ulaşılması amaçlanmaktadır. Ek olarak bazı yasal düzenlemelerin de yapılmasını belirtmiştir. Ayrıca “Kuluçka” aracılığı ile girişimciler desteklenmeye çalışılmaktadır. (OECD, 2016)

Türkiye’de Yıldız Teknik Üniversitesi’nde Libya ile bu kuluçkalar üzerine bazı çalışmalar yürütülmektedir. Ancak
ülkenin gelirleri daha çok hidrokarbon sektörüne bağlı olduğundan uluslararası ekonomik krizlere de ülkeyi kırılgan hale getirdiği dikkatlerden kaçmamalıdır.

Krizde Libya’nın Doğal Kaynak Ekonomisi

Libya’nın petrol ve gaz endüstrisini üç dönemde incelemek gerekir.

1. 1951 – 1969 arası, Senusi döneminden Kaddafi’nin başa geçişine kadar
2. 1969 – 2011 arası, Kaddafi dönemi
3. 2011 – günümüz, Kaddafi sonrası dönem

Petrol, 1959 yılında ilk kez keşfedilmiş ve federal sistemde olan Libya, 1961 yılında yabancı yatırımcıları teşvik etmiştir. Kaddafi sürecine kadar ki olan süreçte alt yapı çalışmaları da yapılmış ancak kendi çıkarlarını dikkate alan bazı yönetici kesimler tarafından doğal kaynaklardan elde edilen gelirler halka az miktarda yansıyabilmiştir.

1969’da darbe ile başa geçen Kaddafi döneminde, 1970’li yılların en başlarında kısmi olarak yarı devletleştirme politikalarının ardından devletleştirme politikaları ile petrol endüstrisindeki yabancı şirketlerin çoğunluk hissesini almıştır. 1980’li ve 90’lı yıllarda uygulanan yaptırımlar neticesinde Libya’nın ekonomisi olumsuz etkilenmiştir. Günlük yaklaşık 3 milyon varil üretimi gerçekleşmekte iken 1980’li yıllardan itibaren günlük yaklaşık 1,5 milyon varile kadar düşüş gerçekleşmiştir. Bu yaptırımlar, ekonomiyi 2000’li yıllara kadar olumsuz yönde etkilemiştir. 2000’li yıllardan sonra belli bir oranda artış gözükse dahi 1970’li yılların gerisinde kalmıştır.

Libya’da da petrol endüstrisinin hızla büyümesi ülkeyi kiralayıcı devlet haline getirmiştir. Sektörün büyümesi devlet kurumlarının da kurulmasına katkıda bulunmuştur. İşin garip yanı ise, yaptırımlar sırasında dahi ABD petrol şirketlerinin – Amerada Hess, Conoco ve Maraton – sahip olduğu imtiyazları ve hakları UPŞ tarafından korunmuştur. 2000’li yıllarda yaptırımların kaldırılması ile petrol endüstrisinde izlenen devletleştirme politikalarında bir takım değişiklikler gerçekleşmiştir. Bunların sonucunda yapılar, şirketler ve operatörler serisi gerçekleşti.

Bunlar

– Devlete ait UPŞ (en yüksek petrol şirketi)

– Arap Körfezi Petrol Şirketi, Brega Petrol Pazarlama, Ras Lanuf Petrol ve Gaz İşletme Şirketi, Sirte Petrol Şirketi ve Zaviye Petrol Rafinerisi Şirketi gibi UPŞ’ye bağlı şirketler (devlete bağlı şirketlerdir)

– Akakus Petrol Operasyonu, Mebruk Petrol Operasyonları, Mellitah Petrol ve
Gaz, Waha Petrol Şirketi ve Zueitina Petrol Şirketi gibi yabancı ortak girişimli
şirketler

– Bir ortak girişim şirketi içerisinde keşif yapan ve faaliyet gösteren yabancı şirketler (KÜPA çerçevesinde) ya da sadece keşif veya keşif için elinde bir lisans bulunduranlardır.

2011 yılına kadar Libya’da faaliyette olan ya da lisans sahibi olan BP, Chevron, CNPC, ENI, Maraton, OMV, Shell, Total, Repsol, Statoil, Wintershall, ve Batı yabancı petrol şirketleridir.

Petrol sektörünün gelişmesi ile birlikte sektör, siyasi etkilerden ve tehlikelerden korunulmaya çalışılmıştır. Örneğin, UPŞ, Kaddafi’nin çocuklarının elinden uzak tutulmuştur. Kaddafi bir şekilde kontrolü altına almaya çalışmış olsa da yabancı yatırımcıları tercih eden bireylerin – Şükrü Ganem gibi – etkisinden dolayı bunu başaramamıştır.

Sonuç olarak 2000’li yıllarda petrol sektörünün büyümesinin iki sebebi vardır:

1) Genel petrol ve doğal gaz üretimindeki ılımlı artış,

2) Yabancı şirketlerin yatırımları, keşifleri ve üretimlerindeki artıştır. Örneğin; ENI ve UPŞ ortak girişimi ile Batı Libya Gaz Projesi ve Greenstream boru hattı yapılmıştır. Bu sayede Libya’nın gaz üretimi hızla artmıştır.

2011 yılından günümüze kadar ki süreçte petrol endüstrisinde birtakım iyileşmeler görülmüştür. Düşen üretim seviyesindeki artış kısa süreli olmuştur. 2012’de silahlı grupların ve milislerin artışı ülkedeki güvenlik sorununu da beraberinde getirmiştir. Bu nedenle ülkenin ihracatında dalgalanmalar görülmeye başlanmıştır. Bu dalgalanmalardaki sebeplerden birisi PTM’nin ve UPŞ’nin petrol sahalarındaki kontrolü kaybetmeye başlamalarıdır. Diğeri ise 2014’te artan kriz ortamında rekabet içerisinde olanların kendilerini geliştirmeleri ve petrol tesisleri üzerinde hâkimiyet kurma mücadeleleri sağlamalarıdır.

Geçici hükümet ile yerel otoriteler; silahsızlandırmayı, terhisi, silahlı olanları tekrar bütünleşmiş etme ve tek bir çatı altında birleştirme – DDR programı – konusunda başarısızlığa uğramıştır. Silahlı grupların artmasından ve güvenliğin tehlikeli duruma düşmesinden kaynaklı yerel ya da yabancı petrol şirketlerini endişelendirmektedir.
Saldırılar, başta endişe verici değildi. Çünkü saldırıya uğrayanlar eski rejimin adamlarıydı. Güvensizliğin ve şiddetin artmasıyla yerli ya da yabancı şirketler de hedef haline gelmiştir. Silahlı grupların hedeflerinde, petrol ve doğal gaz yerlerini kontrol altına almak vardı. 2011’de operasyonlarını askıya alan şirketler, çalışanlarını azaltmak gibi bir takım basit güvenlik tedbirleri almışlardır. Tek bir çatı altında güvenlik güçlerinin olmaması petrol şirketlerinin sahada personelleri için güvenlik hükümlerini almasını zorlaştırmaktadır. 2014’te Trablus uluslararası hava limanının tahrip olması durumları daha da kötüleştirmiştir.

Güvenlik durumlarından dolayı birçok elçilikler dahi Trablusgarp’taki yerlerini kapatıp Tunus’a taşınmışlardır. Terminallere yapılan saldırılar sonucu birçok petrol ihracat terminallerinin kapatılmasına sebep olmuştur. UPŞ tarafından mücbir sebepler ilan edilmiş belli bir müddet sonra mücbir sebepler kaldırılmıştır. UPŞ, Bingazi’nin de
açık olduğunu bildirmiştir. Bildiri, uluslararası ortakları geri kazanabilmeyi planlamıştır. 2016’da Hafter güçleri, Sirte Körfezi’nin kontrolünü Jadhran’dan almıştır. Yerel güçler ve otoriteler defalarca ihracat ve gelir kontrollerini kontrol etmeye çalışmışlardır. Örneğin; Kasım 2013’te Berka İcra Ofisi – Jadhran’ı da dahil ederek – kurulmuş ve petro için alıcı aradıklarını duyurmuşlardır. Mart 2014’te ABD donanması, K. Kore bayraklı bir petrol tankeri yakalamışlardır.

Trablus hükümeti ile Tobruk hükümetinin arasındaki çatışma, yakıt kaçakçılığı, petrol ve doğal gaz tesislerine saldırma vb. durumlarını daha da kötüleştirmektedir. Yabancı şirketlerden bazıları, ülkeden çıkarken; bazıları da pozisyonlarını koruyarak bazı fırsatlar elde etmişlerdir. Örneğin; 2017’de OMV, Occidental’ın Sirte Havzası’ndaki
Nefura petrol alanından %7 hisse satın almıştır. Diğer bir örnek; ENI, Bouri sahasında yeni bir gaz keşfi yaptığını bildirmiştir. Başka bir örnek ise, Wintershall (Almanya) ile petrol paylaşımı düzenlemelerinin yapılması ve işletilen bazı petrol sahalarındaki üretimin yeniden başlatılması üzerine anlaşmaya varılmıştır. Sanallah, OMV (ABD) ve
AGOCO, Tafneft (Rusya) şirketleri ile görüşmüştür. 2018’de Total (Fransa), Waha petrol imtiyazlarında Marathon’dan 450 milyon $ karşılığında %16.3 oranında hisse satın aldığını duyurmuştur. Sonuç olarak 2018 yılında doğal kaynak sektörüde faaliyette bulunan şirketler; BP, Shell, ENI, Total, API, BB Energy, Cepsa, Repsol, Socar, Unipec, Rosneft, LERCO, Trasta Enerji’dir.

Kısacası, 2011 sonrasında güvensizliğin ve çatışmanın, yakıt sektöründe olumsuz etkisi söz konusudur. UPŞ, petrol ve gaz sektöründe oluşan zararların ülkenin yararına olmadığını açıklaması ile kendisini siyasi kaostan muhafaza etmeye çalışmaktadır. Bu noktada bazı başarılar – örneğin, petrol üretimindeki artış gibi – elde etmiştir. 2015’te Tobruk hükümeti yeni bir UPŞ banka hesabı açmaya çalışarak kendi UPŞ’sini kurmaya çalışmıştır. (MiddleEastConfidential, 2015) Bu nedenle Sirte Körfezi’nde çatışmalar yaşanmıştır. Zuhur eden bu hadiseler ortasında bazı petrol şirketleri ülkeyi terk ederken bazıları da bulundukları konumu korumaya çalışarak UPŞ ile işbirlikleri yoluyla nüfuz alanlarını genişletmeye çalışmaktadırlar. Etki alanlarını genişletmenin bir diğer yolu ise ülkeden ayrılan şirketlerin hisselerini satın almaktır. Ayrıca Sanallah, yıllık yaklaşık 750 milyon $’a sebep olan yakıt kaçakçılığı ile mücadele bir takım politikalar oluşturulacağnı belirtmiştir. (TheLibyaObserver, Oil Smuggling…, 2018) UPŞ, petrol üretimini 2021’e kadar günlük 2,1 milyon varile çıkarmayı hedeflemektedir.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Suriye Kürtlerinin Tarihçesi, Siyasi Konumları ve Suriye’de Kürt Bölgeleri

Suriye’deki Enerji Kaynakları ve Türkiye

Kaynak

Hatice Aydemir, Libya’nın İstikrarının Sağlanmasında Ekonomik Kalkınmanın Rolü

Ortadoğu'da Türkiye'nin Tarihi Ve Büyük Ortadoğu Projesi Bağlamında Türkiye-ABD İlişkileri

Türkiye, coğrafi olarak bölgeye yakın olması ve uzun yıllar iç içe yaşamın neticesi olarak meydana gelen ortak kültürel değerlere sahip olması nedeniyle, hem Ortadoğu ülkeleri, hem de Ortadoğu’yla ilgilenen dünyanın diğer ülkeleri için önemli bir devlet olmuştur. Avrupa veya Amerika’nın Ortadoğu coğrafyası gibi bir bölgeye Türkiye’yi kullanmadan el atmaları kolay bir iş değildir.
“NATO üyesi Türkiye’nin, Avrupa birliği ve İsrail ile yürüttüğü iyi ilişkilerin yanı sıra bölgedeki en büyük askeri güce sahip olması BOP’taki katkısını daha da önemli kıldı.”
Türkiye’nin önemi özellikle SSCB’nin Afganistan’ı işgali, Birinci ve İkinci körfez savaşları sırasında artmıştır. Soğuk Savaş döneminde “Yeşil Kuşak Projesi” içinde yer alan Türkiye, BOP’ta da büyük stratejik öneme sahiptir. Türkiye, halkının yüzde 99’unun Müslüman olmasına rağmen laikliği benimsemiş olması, aksaklıklara rağmen 80 yıldır demokrasi ile yönetilmesi, modernleşmeyi hedef alması ve yüzünü Batı’ya çevirmiş olması sebebiyle ilgi odağı olmuştur.
BOP’un geçmişi birkaç aylık bir çalışmaya dayanmamaktadır. Bu proje üzerinde son yirmi yıldır ABD ve İsrail çalışmaktadır. Günümüzde ise, Türkiye Büyük Ortadoğu Projesinin en önemli ülkelerinden biri olarak gösterilmektedir. Bu görüş Batılı çevrelerde, özellikle Amerikan yetkilileri arasında yaygın olarak paylaşılmaktadır. Bu bağlamda Türkiye’nin İslam dünyası için İslam ile liberal demokrasiyi birleştiren bir örnek olabileceği düşünülmektedir. Batı Türkiye’yi model ülke görse de, Arap dünyası tarihsel sürecin de etkisiyle bazı fikir ayrılıklarına düşmüştür.

Türkiye’nin Ortadoğu’daki öneminin anlaşılabilmesi için, tarihsel süreçte Türkiye’nin bu bölgedeki dış politikasının incelenmesi gerekmektedir.

Osmanlı imparatorluğu, uzun yıllar hüküm sürdüğü Ortadoğu’da, İngiltere’nin kışkırttığı ulusçu akımlar neticesinde topraklarını kaybetmiştir. Cumhuriyet’in ilanıyla Türkiye komşuları ile iyi ilişkiler geliştirdiği gibi, bölgeye dışarıdan yapılan müdahalelere karşı da, bu durumu benimsemediğini gösteren bir tutum takınmıştır. Atatürk, Suriye ve Irak’ta, İngiltere ve Fransa gibi devletlerin zorba bir uygulama yürüttüklerini ve bu uygulamalar neticesinde de bahsi geçen ülkelerde sürekli karışıklık olduğunu ifade etmiştir. Bu ifade ile Atatürk, İngiltere gibi sömürgeci devletlere karşı bu devletlerin yanında olduğu mesajını veriyor ve bu tutum o dönemde Türk dış politikasının Ortadoğu’daki izlediği siyasetin de genel çerçevesini oluşturuyordu.
Cumhuriyet kurulduğu dönemde Ortadoğu merkezli iki sorun olarak Musul ve Hatay sorunu ortaya çıkmıştır. I. Dünya Savaşı’ndan önce Osmanlı hâkimiyetindeki Musul ve çevresi petrol varlığı sebebiyle, İngiltere, Fransa, Almanya arasında rekabet konusu oldu. Bölge, 1916 tarihli Sykes-Picot Antlaşması ile Fransa’ya bırakılmıştı. Nisan 1920 San Remo Konferansında Fransa, kendisini Ortadoğu’daki menfaatlerini desteklemesi sebebiyle, Musul bölgesini İngiltere’ye bıraktı. İngiltere bölgedeki Hristiyanların güvenliği, İngiliz savaş esirlerine kötü muamele edilmesi gibi sebepler ile Mondros Mütarekesinin 7. maddesine göre Musul’un kendilerine terk edilmesini istediler. Sonuç olarak Musul Irak’a bırakılmış, Hatay da 1939 yılında Türkiye’ye katılmış böylece bu meseleler çözüme kavuşturulmuştur.

Türkiye komşuları ile iyi ilişkiler kurmaya ve Ortadoğu bölgesinde yapılacak operasyonları onaylamama politikalarını ikinci dünya savaşına kadar sürdürmüştür.

Türkiye, bu dönemde Ortadoğu’da çatışmalardan uzak durmaya çalışmış, güvenlik politikasının bir gereği olarak Batı ile ittifak halinde olmaya özen göstermiştir. Türkiye Batı ile sıkı münasebetlerine rağmen, İsrail’in kurulmasına sebep olan taksim kararının görüşüldüğü 1947 BM Genel Kurulunda aleyhte oy kullanmıştır. Türkiye, Filistin görüşmelerinde Arap ülkelerini desteklemiş, Arap ülkelerinin Filistin’e bağımsızlık verilmesi yönündeki karar tasarılarını desteklemiş ve lehinde oy kullanmıştır. Bunun yanında İsrail’in Sovyetlerin güdümünde bir ülke olmadığını anlamasından sonra, Türkiye, İsrail’i ilk tanıyan devletlerden biri olmuştur. Aynı tarihte Harry Truman Kongre’de Türkiye’nin Komünizm’e karşı korunması için desteklenmesi gerektiği ile ilgili bir konuşma yapmıştır.

1955’te Batının teşviki ile oluşturulan Bağdat Paktı projesi içinde Türkiye’nin İngiltere ile birlikte yer alması, Türkiye ile bölge devletleri arasındaki politik farkları derinleştirmiştir. Bu nedenle Bağdat Paktı her ne kadar Türkiye’nin Ortadoğu’daki etkisini arttırma düşüncesiyle yapılmış bir girişimse de Ortadoğu’dan biraz daha uzaklaşmasına neden olmuştur. Türkiye 1956 yılındaki Süveyş Krizi’nde İsrail ile diplomatik ilişkilerini sınırlandırmasına rağmen, yine de Arap ülkeleri tarafından Batının bölgedeki temsilcisi olarak görülmüştür. Türkiye’nin Ortadoğu meseleleri ile ilgili konularda Batıyla yakınlaşması 1964 yılındaki Johnson mektubu olayına kadar devam etmiştir. Bu mektup olayı Türkiye’nin dış politikasını değiştiren önemli bir etki oluşturmuştur. Süveyş Krizi ile birlikte Sovyetlerin Birliği’ne bazı Arap ülkelerinde sempati ile bakılmaya başlanmıştır.

Özal hükümetinin 1980’den sonraki dönemde göreve gelmesiyle, Türkiye’nin Batıyla ilişkileri tekrar düzelmeye başlamıştır.

Özal döneminde Türkiye’yi Ortadoğu açısından ilgilendiren en önemli olay, Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgali sonrası patlak veren 1. Körfez Savaşı olmuştur. Türkiye, Irak’ın PKK’ya verdiği destek, güneydoğu Anadolu’daki projesine karşı takındığı tutum ve aşrı silahlanması gibi sebeplerden dolayı, körfez krizinin ilk gününden itibaren Irak karşıtı cephede yer almıştır. Kuveyt’in işgalinde ABD ve Batılı ülkelerin tutumda, bölgedeki petrol kaynaklarının büyük bir çoğunluğunun Irak’ın eline geçmesi ile petrolün Batıya güvenli ve sürekli akışının aksayacağı endişesi önemli rol oynamıştır.
Türkiye’nin tutumunun nedeni ise, bölgedeki dengenin Türkiye aleyhine bozulacağı endişesiydi. Özal’ın aktif taraflılık politikası ile Türkiye, Johnson mektubundan sonra Batıya ve Ortadoğu’ya karşı uyguladığı dengeli politikaları bu savaşta terk etmiştir. Özal bu aktif politikasını ‘bir koyup üç alacağız’ şeklinde açıklayarak bir fırsat olarak değerlendirmiş, ancak olası bir savaşta ne kadar askerin kaybedileceği konusunda yapılan uyarılar neticesinde bu tutumu bırakmıştır.
ABD’nin Ortadoğu bölgesine yönelik ikinci operasyonu, ikinci Körfez Savaşı olarak nitelendirilen Mart 2003 Irak müdahalesidir. Türkiye, Irak’ı işgali konusunda, öncelikle sorunların barışçıl yollardan çözülmesi, Irak’ın BM kararlarına uyması ve BM kararı olmaksızın Irak’a güç kullanılmamasını savunmuştur. Bu bağlamda, Türkiye bir taraftan Irak hükümeti ile diyalog içinde olmaya ve BM ile işbirliği yapmaya ikna etmeye çalışırken, diğer taraftan da bölge ülkeleri nezdinde yaptığı girişimlerle sorunun güç kullanımına varmadan çözülmesi için işbirliği olanaklarını araştırmaktaydı. ABD’nin Türkiye üzerinden Irak’a ikinci cephenin açılmasına izin verecek tezkerenin 1 Mart 2003’te Meclis’ten geçememesi ABD’nin yapmış olduğu planları bozmuştur. “2003 Irak işgali döneminde, ABD ile Türkiye arasında ilk gerilim Irak’ın işgali ile sürerken, Türkiye’nin Kuzey Irak’tan gelecek olası riskleri önlemek için Irak’ın kuzeyine askeri güç sevk etme olasılısı üzerine belirmiş ve Amerikalı yetkililer buna karşı çıkmıştır.

İkinci önemli kriz Bağdat’ın düşmesinin ardından kuzeyde peşmergelerin Kerkük’te başlattıkları yağma olayları ve bu çerçevede Türkmenlere karşı başlatılan saldırı eylemleri üzerine Türkiye’nin Amerikan yönetiminden bölgeyi denetim altına alması aksi halde Türkiye’nin bunu yapabileceğini açıklaması olmuştur.

Diğer yandan, Bush’un kongreden, Irak’ta devam eden savaş için talep ettiği ek savaş bütçesi tasarısında Türkiye için de 1 milyar dolar hibe verilmesi yer alıyordu. İlk önerildiği sırada herhangi bir şarta bağlanmayacağı ifade edilen, Türkiye’ye verilecek 1 milyar dolar hibe, kongrenin onayladığı son metinde, Türk hükümetinin Irak’a özgürlük operasyonunda işbirliğini ve insani yardıma desteğini sürdürmesi ve tek yanlı olarak kuzey ırak asker yerleştirmemesi koşullarına başlanmıştı.
Türk hükümeti şarta bağlı bu yardımı kullanmamıştır. Türk- ABD ilişkilerinin eski doğrultusunda gitmediğinin en açık göstergesi ise 2003 Temmuzunun başında 11 Türk subayının Süleymaniye’de tutuklanması olmuştur. Bu olaydan sonra Türk- Amerikan ilişkileri zedelense de, aynı dönemde Erdoğan’ın ABD’yi ziyareti bazı pürüzlerini üzerini örtmüştür.

ABD’nin Türkiye’ye yüklediği Ankara’nın bölgede Ilımlı İslam rolünü üstlenerek, demokratik Büyük Ortadoğu Projesi için model olması gerektiği durumu, İslam dünyasında Amerikan hegemonyasının kurulması için Türkiye’nin ABD tarafından görevlendirildiği imajını uyandırdı.

Türkiye için ılımlı İslam modeli rolü ordu tarafından da kabul görmedi ve laik bir devletin İslami bir devlet olamayacağı öne sürüldü. Bugün var olan durum ise, Türkiye’nin Ortadoğu ülkeleriyle politikası bakımından aktif bir tutum izlediği görülmektedir. Bir taraftan Amerika’nın müttefiki olmaya devam eden Türkiye, diğer taraftan Ortadoğu ülkeleriyle de sıkı ilişkiler kurmakta ve Ortadoğu’da Doğu-Batı arasında bir köprü olmaktan fazla bir dış politikası izlediğini söylemek mümkündür. Türkiye’nin hem projeyi ortaya atan devletlerle, hem de Ortadoğu ülkeleriyle bizzat ilişkilerinin olması, Türkiye’nin bölgedeki stratejik konumunu daha da önemli kılmaktadır
Amerika, 11 Eylül terörist saldırısının ardından Ortadoğu’yu yeniden düzenleme projesini başlatmıştır. Türkiye’nin de bölgedeki Müslüman bir toplum olması nedeniyle, Arap ülkelerine model olarak gösterilmek için iyi bir örnek olmuştur. Türkiye’nin konumu ABD ve AB tarafından farklı yorumlanmıştır. ABD 2004 yılında G-8 zirvesine sunduğu raporda Türkiye’yi tanımlarken, Avrupa ise Türkiye’nin Ortadoğu içinde olmadığını düşünmektedir. AB’ye göre Türkiye bir NATO üyesi aynı zamanda potansiyel bir AB üyesi adayıdır. Avrupa,’ya göre Ortadoğu Arap ülkeleri, İsrail, İran ve Afganistan ile sınırlıdır. ABD’nin önde gelen stratejistlerinden Rutsel, Kaplan ve Goblenz Türkiye’nin bölgedeki önemi için şöyle söylemektedirler;
“Türkiye, Ortadoğu’da ideal bir araçtır. Çünkü Türkiye bu bölgede, birleşik devletler stratejisiningelişmesine aktif olarak katılan ve yakın Doğu/Ortadoğu sahnesinde Amerika’nın yüzünü güldüren tek devlettir.”

ABD’li siyaset bilimci Zbigniew Kazimierz Brzezinski Türkiye’nin Amerika ile müttefikliği konusunda şu ifadeleri kullanmaktadır;

“Türkiye yarım yüzyıldan beri Amerika Birleşik devletlerinin müttefikidir; Kore savaşına katılarak Amerika birleşik devletlerinin saygı ve güvenini kazanmıştır. NATO’nun güvenilir ve kati bir üyesidir. Sovyetler Birliği’nin dağılması ile birlikte Gürcistan ve Azerbaycan’ın bağımsızlıklarını kazanmalarına yardımcı olmuştur. Ve Türk dili ve kültürü açısından politik ve sosyal gelişmelerin enerjik bir biçimde sağlayarak, orta Asya ülkeleri için bir model haline gelebilmiştir. ABD’nin bölgedeki eski Sovyet ülkelerinin bağımsızlıklarını destekleme politikalarına destekçi olması açısından çok önemli bir stratejik role sahiptir.”
Brezezinski, Türkiye’nin Ortadoğu ve Orta Asya için önemli bir model olduğunu ve ABD’ye sadakatini sağladığına vurgu yapmaktadır. Bu vurgudan, Büyük Ortadoğu Projesi’nin sadece Ortadoğu ülkelerine değil, Orta Asya ülkelerine de yönelik olduğunu göstermektedir. 2000 yılına gelindiğinde W.Bush hükümeti Türkiye’nin Orta Doğu’ya model olabilmesi için yeni bir yaklaşım getirerek Türkiye’nin ılımlı bir İslam ülkesi olduğunu vurgulamaya başlamışlardır. Zamanın Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, her fırsatta Türkiye’nin böyle bir rolü üstlenmeyi arzulamadığını vurgulamıştır.
Bu kişisel ve ideolojik bir tavırdan çok, siyasi bir yaklaşımı ve daha geniş bir çevrenin eğilimini temsil ediyordu. Benzer bir açıklamayı, Genel Kurmay 2. Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, görüşmeler için gittiği Amerika’da yapmış ve Türkiye için “ılımlı İslam” tanımın kullanılmasını eleştirmiştir. 28 Ocak 2004’te Başbakan Tayyip Erdoğan Başkan Bush ile yaptığı görüşmenin ardından Türkiye’nin demokratik değerlerin yaygınlaşmasını hedefleyen bu projeye destek vereceğini ve proje içinde anahtar rol oynayacağını söylemiştir. Başbakan Tayyip Erdoğan konuyla ilgili şu ifadeleri kullanmıştır;

“Türkiye daha demokratik, daha özgür, daha barışçıl bir Ortadoğu görmek istemektedir; böyle bir bölge iyi yönetilecek ve etkin bir şekilde işleyen ekonomiye sahip olacaktır. Bu yanlışlıkla idealizm olarak görülmemelidir. Türkiye’nin kendi çıkarları istikrarlı ve barış içinde; birbirleriyle her düzeyde karşılıklı ilişki kurabilen komşulara sahip olmayı gerektirmektedir. Bu yüzden, Türkiye’nin bölgeye yönelik beklentileri BOP’ un olumlu hedefleri ile uyumludur”.

Başka bir konuşmasında da yine Başbakan Erdoğan hükümetinin BOP eş başkanlarından biri olduğunu ve bu görevi yürüttüğünü dile getirmiştir. Özetle, Türkiye yüz yıla yakın bir süredir ABD’nin sadık müttefiki olarak Ortadoğu bölgesi dâhil ABD’nin politikaları doğrultusunda bir siyaset izlemiştir. BOP ’da bu kapsam içerisinde görünmektedir. Şurası unutulmamalıdır ki ABD, BOP’ u uygulamak ve başarılı olmak için Türkiye’ye muhtaçtır. Türkiye bu durumu kendi lehine değerlendirmelidir. Bütün bu hususlar göz önünde bulundurulduğunda, resmi söylemde ve dış politikada desteklenen Türkiye’nin Büyük Ortadoğu Projesindeki aktif rolünün, Türkiye açısından iç ve dış sorunlar doğurması muhtemel görünmektedir.
Yararlanılan Kaynaklar
Hamit Çelik, Ortadoğu’da ABD Politikaları Ve Büyük Ortadoğu Projesi
Ergin Ayan, Ortadoğu’ da Yap-Boz
Metin Aydoğan, Türkiye Nereye Gidiyor
Mahir Kaynak, Büyük Ortadoğu Projesi ve Türkiye Üzerine Stratejik Analizler
Vedat Yenerer, Düşman Kardeşler: ABD İşgalindeki Irak’ta Arap, Kürt ve Türkmen Çatışması
Faruk Sönmezoğlu, Uluslararası ilişkiler Sözlüğü
Talat Turhan, Küresel İhanetin İçyüzü ve Arap Baharı
Sayim Türkman, ABD, Ortadoğu ve Türkiye
Ulvi Keser, Dünyanın Kaynayan Kazanı Ortadoğu
Hüseyin Latif, ABD’nin Türkiye’ye Biçtiği Rol
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Hamit Çelik’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

ABD'nin Ortadoğu Politikasında Petrolün Önemi

21. yüzyılda petrol yeryüzünde en fazla tüketilmekte olan birincil enerji kaynağı statüsündedir. Bu nedenle ülkelerin ekonomik gelişimi açısından oldukça önemli bir yere sahiptir. Petrol yataklarının bulunduğu bölgeler jeostratejik bir önem kazanmaktadır. Bu bölgeler özellikle petrol ihtiyacı fazla olan ülkelerin ilgisini üzerlerine çekmektedir. Yeryüzünde ise petrol, ağırlıklı olarak Ortadoğu’da yer almaktadır. Petrol rezervleri, topraklarında bu rezervleri barındıran ülkeler açısından, dış müdahaleler ve şiddetli güç savaşlarının nedenidir. Bununla birlikte, petrol rezervlerini ellerinde bulundurmayan ülkeler için ise petrol alanı enerjinin temini, lojistik güvenliği gibi alanlarda sürdürülebilir dış politikaların üretimi, planlanması, strateji geliştirme anlamına gelmektedir.
Sanayileşmenin başlangıcından itibaren, petrolün dağıtımına ve kontrolüne sahip olan dünya ülkeleri, bu kaynağın sağladığı siyasi ve ekonomik gücün de sahibi olmuşlardır. Petrolün sağladığı bu güç doğrultusunda, devletler kurulmuş, devletler yıkılmış, petrol rezervlerine sahip olan ülkelerin hükümet darbeleri ve yoğun iç savaşlar geçirmelerine sebep olmuştur. Bu bağlamda bakıldığında, günümüzde tüm yeraltı kaynakları, özellikle petrol rezervleri, uluslararası ilişkilerde ve diplomatik süreçlerde belirleyici nitelik taşımaktadır. 19. yüzyıldan itibaren petrolün sanayi alanında baş göstermesi ile birlikte, dünya ülkeleri yoğun bir petrol arayışına girmiştir. Petrol kullanımının yüksek bir ivme ile artması ve bilinen rezervlerin hızla tüketilmesi sonucunda, petrole dayalı üretim süreci dünya sanayi devlerini petrol yataklarının en fazla olduğu bölge olan Ortadoğu’ya yöneltmiştir.
Amerika Birleşik Devletleri, tek başına, dünyada üretilen ham petrolün %25’ini, benzinin %45’ini tüketmektedir. Buna bağlı olarak, tükettiği ham petrolün % 60’ını ithal etmektedir. Günümüzde, Amerika Birleşik Devletleri tarafından ithal edilmekte olan ham petrolün büyük bir kısmı Ortadoğu’dan elde edilmektedir. Bununla birlikte, söz konusu bölgede Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı oluşmakta olan İslamcı politikalar ve bölgede çıkmakta olan çatışmalar nedeniyle, ham petrolün çıkarılması ve ithal edilmesi oldukça riskli bir durum olmaya başlamıştır. Enerji kaynaklarına talep, erişim ve taşıma güvenliği oldukça önem arz eden konulardan biridir. Enerji kaynakları az ve enerji tüketimi fazla olan, sanayileşmesini tamamlamış ülkelerin kaynaklara yönelik talepleri güvenlik konusunun temelini oluşturmaktadır.

Petrol bağımlısı bir ülke niteliği taşımakta olan Amerika Birleşik Devletleri’nin enerji tüketiminin fazla olması ve mevcut kaynaklarına dokunmadan diğer kaynaklara yönelmesindeki tutum saldırgan bir tavır almıştır.

Bu açıdan, Dünya Ticaret Merkezi’ne yapılmış olan 11 Eylül Saldırısı, bu saldırıyı takip eden Irak Savaşı ve Afganistan’daki iç savaşlar enerji piyasalarında ciddi dalgalanmalara neden olmuştur. Süreç içerisinde gelişmiş olan Amerika Birleşik Devletleri karşıtı İslamcı politikalar ile birlikte, Amerika Birleşik Devletleri’nin İslam karşıtı politikaları tam olarak bu noktada kesişmektedir. Dünyada mevcut bulunan verimli petrol bölgelerinde hâkimiyet kurmak isteyen Amerika Birleşik Devletleri ile petrol rezervlerinin büyük oranına sahip olmakta olan İslam ülkeleri arasında sürekli çıkan şiddetli çatışmalar, Amerika Birleşik Devletleri’ni ve petrol kaynaklarına ihtiyaç duyan diğer ülkeleri petrol ithalinde zor durumda bırakmaktadır.
Elde edilen veya ithal edilen kaynakların, sanayi üretimi yapan ülkelere ulaştırılması sırasında gerçekleşebilecek herhangi bir tehdit veya saldırı ciddi maddi kayıplara sebebiyet vermektedir. Özellikle Ortadoğu bölgesinin çok çeşitli etnik ve kültürel yapısı içerisinde derin ayrışmaların yer alması, bu ülkelerden elde edilen petrol kaynaklarının korunması ve taşınması alanlarında önemli güvenlik önlemlerini gerektirmektedir. Amerika Birleşik Devletleri’nin petrol piyasasında farklı bir yapısı bulunmaktadır.
Amerika Birleşik Devletleri’nin sahip olduğu topraklarda, küçük de olsa, çok sayıda petrol kuyusu bulunmaktadır. Bu durumun bir sonucu olarak, Amerika Birleşik Devletleri petrol piyasasında birçok petrol üreticileri de bulunmaktadır. Bu çok üreticili yapının oluşmasına etken olan şey, Amerika Birleşik Devletleri “Ele Geçirme Yasası”dır. Amerika Birleşik Devletleri’nin bu yasasına göre, Amerika Birleşik Devletleri vatandaşları, ülkelerinde mülkiyetlerinde olan araziler için, hem toprağın sahibi olmakta hem de sahip oldukları arazinin yeraltı kaynaklarının mülkiyetini elde etmiş olmaktadır. Tüm bunlara bağlı olarak günümüzde Ortadoğu Bölgesinde 3000 adet petrol kuyusu bulunmaktayken Amerika Birleşik Devletleri’nin sahip olduğu petrol kuyularının sayısı, yaklaşık 500.000 adettir.

Amerika Birleşik Devletleri’nin 1980 yılında 36,5 milyar varillik petrol rezervi bulunmaktaydı.

1995 yılında bu rezervler 29,5 milyar varile kadar düşmüştür. Söz konusu rezervler 2003 yılında ise 29,3 milyar varil olarak ölçülmüştür. Buna bağlı olarak Amerika Birleşik Devletleri’nin petrol rezervleri her geçen dönem ciddi oranda azalmaktadır. 1980’ten 2005 yılına kadar, rezervlerde %19,7 oranında azalma görülmüştür. Bu ciddi orandaki azalmaya karşılık Amerika Birleşik Devletleri’nin enerji tüketimi de bir o kadar artmaktadır. Bu nedenle petrol rezervlerine sahip olan ülkelere karşı işgalci bir biçimde harekete geçiyor olmasına da bu durum sebep olarak gösterilmektedir.

ABD Petrol Şirketleri Ve Rockefeller

Amerika Birleşik Devletleri’nde 1859 yılında sanayi alanında ilk petrol üretimi Pennsylvania’da gerçekleşmiştir. Petrolün ilk kullanımı aydınlatma alanında olmuştur. Petrol bu dönemde gaz yağı formunda tüketilmiştir. 20. yüzyılda ise içten yanmalı motorlar kullanıma girdikten sonra petrol, ulaşım alanında yakıt formunda tüketilmeye başlanmıştır. Sanayi alanındaki ilk petrol üretiminin yapıldığı dönemde göz önünde bulunan enerji şirketi Standart Oil’dir. John Rockefeller tarafından kurulan bu şirketin 1911’de Amerika Birleşik Devletleri anti-tröst yasalarına uygun hareket etmediği tespit edilmiştir. Bunun üzerine Standart Oil, farklı şirketler olacak şekilde ayrılmıştır. Bu ayrılma sonrasında ise günümüzde en bilinen şirketler, Exxon, Mobil, Chevron ve Amaco olmuştur.
Günümüzde petrol ağırlıklı bir eksende hareket eden enerji piyasasında önemli olan sadece rezervler değildir. Bu rezervlerin tüketiciye güvenli bir şekilde ulaşmasını sağlayacak olan hatların güzergâhları ve bu güzergâhların güvenliğinin süreklileştirilmesi de tüketici tarafta oldukça ciddi bir öneme sahip olmaktadır. Bu sebeple, söz konusu ticaret yollarının ve tüketicilerin güvenliğinin sağlanmış olması gerekmektedir. Petrol taşıma hatlarına, ülke ekonomilerine veya küresel ekonomiye zarar verme amacıyla ya da petrol hırsızlığı amacıyla kasti saldırılar düzenlenebildiği gibi, taşıma hatları bölgenin coğrafik konumundan kaynaklanan doğal afetler nedeniyle de zarar görebilmektedir.
Buna bağlı olarak, uzunluğu kilometrelerle ölçülebilen hatlar üzerinden aktarılan kaynakların güvenliği ve bu güvenliğin sürdürülebilirliği, hem can güvenliği hem ekonomi alanında oldukça önemlidir. Bu hatlarda veya bu hatlar üzerinde taşınan kaynaklarda oluşabilecek herhangi bir problem, petrol tüketicisine büyük bir maddi kayıp olarak yansımakta, petrol fiyatlarında şok dalgaları oluşturmakta ve dolaylı yoldan dünya ekonomisinin dengelerini sarsmaktadır.

ABD Ve Petrol İhtiyacı

Amerika Birleşik Devletleri, dünya ekonomisinde mevcut enerji kaynakları için oldukça fazla mücadele etmektedir. Dünya üzerinde en büyük ekonomiye ve gelişmiş sanayiye sahip olan Amerika Birleşik Devletleri için, enerji kaynakları hayat damarı niteliği taşımaktadır. Bu bağlamda, Amerika Birleşik Devletleri’nin, dünya geneline oranla, oldukça fazla enerji tükettiği anlaşılmaktadır. Buna bağlı olarak Amerika Birleşik Devletleri enerji üretimi, ülke geleceği açısından oldukça büyük bir sorun olmaktadır. Petrol rezervlerine ulaşma ve petrol elde etme alanındaki herhangi bir problemin Amerika Birleşik Devletleri tarafından ulusal güvenliği tehdit edici bir unsur olarak görülmesinin temel nedeni de budur.
Amerika Birleşik Devletleri, dünya üzerinde petrol tüketiminin %25’ini gerçekleştirmektedir. 2006 yılında %54 oranında olan petrol bağımlılık seviyesinin 2025 yılında %70 civarında olması tahmin edilmektedir. Amerika Birleşik Devletleri’nin halen günlük 75 milyon varil olan petrol tüketiminin 2010’lu yıllarda 95 milyon varile yükseleceği ve 2020’lerde ise, 115 milyon varil olacağı tahmin edilmektedir. Amerika Birleşik Devletleri’nde %67,8 oranında petrol tüketimini ulaşım sektöründe gerçekleştirmektedir.
Günümüz Amerikan kültürünün temeli sayılabilecek “Amerika Yaşam Tarzı” içinde otomobil kullanımı oldukça önemli bir yere sahip olmaktadır. Bunun yanı sıra petrol kaynaklı üretim ve ürünler, “Amerikan Yaşam Tarzı”nı, dolayısıyla ülkedeki yerleşik kültürü var eden en önemli etmenlerdir, bugünün Amerikan kültürü bu etmenler üzerinden inşa edilmiştir. Buna bağlı olarak Amerika Birleşik Devletleri’nin petrol dışında kendine farklı enerji kaynakları arayacak olması, sıradan bir Amerika Birleşik Devletleri vatandaşının da yaşam tarzını temelden değiştirmesi anlamına gelecek olmasıdır. Bu nedenle Amerika Birleşik Devletleri’nin petrole bu nedenle bağımlı olmasının temelinde “Amerikan Yaşam Tarzı”ndan vazgeçemeyecek olması bulunmaktadır.

Petrol tüketiminde Amerika Birleşik Devletleri’nin tüketim davranışları diğer ülkelere göre oldukça farklı bir yapıya sahiptir.

Birçok Amerikalının evinde birden fazla Amerikan otomobilleri bulunmaktadır. Çoğunda da yakıt tüketimi fazla olmayan, büyük motorlu otomobiller mevcuttur. Amerika Birleşik Devletleri’nde şehirleşme yatay şekildedir. Bu durum mesafeler arasındaki uzunluğu ciddi oranda arttırmaktadır. Buna bağlı olarak Amerikalılar için otomobil kullanımı zorunlu hale gelmektedir. Günlük rutin işlerinde, iş ve alışveriş gibi yerlere yürüyerek ya da motorsuz taşıtlarla ulaşımı sağlamak mümkün olmamaktadır. Bununla birlikte Amerika Birleşik Devletleri’nde her yıl ortalama 20 milyon araç satışı gerçekleşmektedir. Aynı zamanda ehliyet sahibi olabilme yaşı 16’dır. Bu da her yıl trafiğe azımsanmayacak oranda kullanıcının girmesi anlamına gelmektedir.

Amerika Birleşik Devletleri’nde petrol ücretlendirmeleri birçok ülkeye oranla oldukça düşüktür. Petrol fiyatlarındaki bu yapıyı korumak Amerikan hükümetlerinin önceliğidir. Bu duruma sebep olan durum Amerikan yaşam tarzıdır. Petrol fiyatlarında herhangi bir artış yapılması demek bu yaşam tarzını tehlikeye atmak anlamına gelmektedir. Bununla birlikte petrol tüketiminin oldukça fazla olmasının nedeni de yine bu yaşam tarzına bağlı olarak oluşan yüksek oranda petrol tüketimidir. Bu nedenle Amerikan hükümetleri petrol fiyatlarını düşük tutmayı öncelikli hale getirmektedir.
Enerjinin kaynağından tüketiciye ulaştırılmasında transit konumdaki ülkelerin maruz kaldığı siyasî istikrarsızlık, terörizm veya bölgesel risk ve çatışmalar, enerji nakil hatları için kapsamlı güvenlik analizini zorunlu tutmaktadır. Ciddi bir öneme sahip geçiş güzergâhı üzerinde olan Bakü-Ceyhan-Tiflis (BTC) petrol boru hattının güvenliğini sağlamak için, bu hat güzergâhı boyunca, yer alan kasaba ve köylerin arazi şekli, bitki örtüsü, su kaynakları, nüfus yoğunluğu ve etnik yapısı gibi hattı saran coğrafî ve sosyo-politik yapılar göz önünde bulundurularak yapılan risk analizi, bu duruma verilecek örneklerden biridir.

Ortadoğu, iç karışıklığın çoğu zaman şiddetlendiği bir bölgedir.

Petrol rezervlerine sahip ülkelerin ekonomileri için büyük önem arz eden üretim ve ulaştırma sistemleri de bu karışıklıktan nasibini almaktadır. Petrol üretim ve dağıtım tesisleri, ulaştırma için döşenmiş olan boru hatları ve petrol alanındaki çok uluslu şirketler, bölgede yoğun olan terör örgütleri için ilgi çekici bir hedef konumundadır. Bölgede faaliyet gösteren ve güvenlik alanında uzman düzeyde olan bazı kuruluşların verilerine göre, petrol boru hatlarına yönelik yapılan bombalama saldırılarının miktarı yaklaşık olarak yılda iki yüz civarındadır.
Petrol taşımada kullanılan boru hat sistemleri binlerce mil uzunluğundadır. Bu borular dünyanın pek çok istikrarsız bölgesinden geçecek biçimde döşenmiştir. Sadece Suudi Arabistan’da 10.000 mil boru hattı bulunmaktadır. Irak’ta çoğunluğu yerin üzerine döşenmiş olan ve rahatlıkla sabote edilebilecek 4.000 mil boru hattı vardır. Petrol boru hatlarında delik açmak ve hattı işlevsiz hale getirmek basit bir patlayıcı araçla bile gerçekleştirilebilir. Boru hatlarının güvenliğinin sağlanması, bu kadar uzun olmaları nedeniyle oldukça zordur, bu nedenle sık sık hedef alınmaktadır. Özellikle Irak’ta petrolü boru hatlarıyla taşıma çalışmalarının aksamasının nedeni bu sabotajlardır.
Uluslararası enerji politikalarındaki önemli dönüm noktalarından birisi, 1938 yılında Meksika toprakları üzerindeki tüm yabancı petrol şirketlerini millileştirilmesiyle gerçekleşmiştir. Bu gelişmenin ardından Amerika Birleşik Devletleri petrol alımı için Venezüella’ya yönelmiş ve Venezüella ile petrol sahası hakları için “yarı yarıya” olarak da anılmakta olan bir antlaşma yapmıştır. Amerika Birleşik Devletleri ile Venezüella arasındaki bu yeni imtiyaz antlaşması Ortadoğu’da ki devletler ile yabancı petrol şirketleri arasındaki imtiyaz antlaşmalarında değişime neden olmuştur. Ayrıca bu durum ve Ortadoğu’daki jeopolitik dengelerin değişmesine neden olmuştur.

Günümüzde petrol ticareti ciddi oranda dolar ile yapılmaktadır.

Dolar rezerv paradır. Bunun nedeni de petrol ve doğalgaz ticaretlerinin dolar ile gerçekleştirilmesinden kaynaklanmaktadır. Bugün Amerika Birleşik Devletleri’nin tek süper güç olmasının temelinde de doların kullanım oranı bulunmaktadır. Doların çöküşü Amerika Birleşik Devletleri’nin ekonomisinin çöküşü anlamına gelmektedir. Bu nedenlere bağlı olarak dolar kullanımının devamlılığının sağlanması Amerika Birleşik Devletleri tarafından ciddi önem taşımaktadır. Tüm bunların ışığında, Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu’da gerçekleştirmekte olduğu kültürel, askeri ve siyasi politikalar tekrar gözden geçirildiğinde bu politikaların sadece enerji kaynağı sağlamak olmadığı görülebilmektedir.
Doların rezerv para olma özelliği, Amerika Birleşik Devletleri’nin dünya ekonomisinde üstün konumda olmasını sağlamaktadır. Amerika Birleşik Devletleri, diğer ülkeler ile gerçekleştirdiği alışverişlerde dolar kullanıyor olması ve doları kendi basıyor olması, gerçekleştirdiği satın alma işlerini neredeyse bedavaya gerçekleştirmesini sağlamaktadır. Bununla birlikte diğer ülkeler de satın alma işlemlerinde ya da ülke borçlarında dolar kullandığından dolara ihtiyaç oldukça fazladır. Amerika Birleşik Devletleri’ne ürettikleri zenginlikleri ya da rezervi bulunan kaynakları satarak dolar temin edebilmektedirler. Sonuç olarak, kendi düzenini sürdürmeyi amaçlayan Amerika Birleşik Devletleri’nin kendi kaynaklarına dokunmadan ve petrol dışında, alternatif enerji kaynaklarına yönelmeden enerji kullanımını devam edebilmesinin yolu Ortadoğu’daki petrol rezervlerinden geçmektedir.

Ortadoğu Ve Petrol Rezervleri

Ortadoğu olarak adlandırılan bölge, Asya, Afrika ve Avrupa kıtaları arasına yayılmış ve yüz ölçümünün büyük bir kısmı Asya’da yer alan oldukça geniş bir coğrafyadır. Üç eski kıtanın birleştiği bölge olarak da düşünülen Ortadoğu, kara ve deniz ulaşımı alanında son derece etkili ve bir noktadadır. Bölgenin yeraltı jeolojik oluşumu, oldukça verimli bir petrol rezervi için uygundur. Yalnızca bu açılardan bakıldığında bile, Ortadoğu bölgesi insanlık için bir bağlantı özelliği taşımaktadır.
Akdeniz ve Arap yarımadası dâhil olmak üzere Afganistan ve Pakistan’a kadar uzanan bölgeye, tarihte, batılı devletler tarafından Ortadoğu adı verilmiştir. Ortadoğu tarihin her döneminde politik, stratejik, ekonomik ve genel ilişkiler yönleriyle dünyanın en önemli bölgesi konumunda olmuştur. Özellikle 1900’lü senelerin başlarında petrolün bulunması ile bölge üzerindeki planların artması mevcut öneminin de üstüne çıkmıştır. Suudi Arabistan ve İran, bölgedeki ihracat kapasitesi ve bulunmakta petrol rezervleri yönünden diğer üretici ve ihracatçılara göre enerji piyasasında en etkili ülkelerdir. 2004 yılında Amerika Birleşik Devletleri tarafından, mevcut petrol rezervleri için işgale uğramış olan Irak, şuan ham petrol üretiminde eski konumunda olamasa bile bölgede yer alan en önemli ihracatçı ülkelerden biri olma potansiyeline sahip olmaktadır.
Günümüze kadar yaşanmış birçok savaşın ve uygulanmış uluslararası politikaların temelinde petrolün olduğu kabul görmektedir. Birinci Dünya Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı dönemlerinde esas bölge hep Ortadoğu’dur. Bununla birlikte Arap-İsrail Savaşı, İran-Irak Savaşı ve Körfez Savaşları gibi çatışmalar ve savaşlar da aynı bölgede gerçekleşmiştir. Ortadoğu’nun tarih boyunca bu kadar savaşı yaşamış olmasının tek nedeni artık sadece jeopolitik konumu değildir. Günümüzün en değerli hammaddesinin kaynaklarına sahip olması da bu savaşların nedeni olmaya başlamıştır. Sınırları daha da daraltacak olursak endüstri Basra Körfezi’ne bağlıdır.

Ortadoğu devletleri petrol kaynakları açısından zengin olmalarına rağmen ekonomik olarak fazla gelişmemiş devletlerdir.

Kişi başına düşen milli gelire ve toplam milli gelire bakıldığında farklılıklar görülmektedir. Ülkelerin doğal ve nüfus dağılımındaki farklılıklar ekonomilerinde de görülmektedir. Bu farklılık ekonomisi gelişmiş, petrol ihraç eden ülkeler ile petrol fakiri ülkelerden kaynaklanmaktadır. Ortadoğu bölgesinde, Ortadoğu petrol kaynaklarının, dünya petrol rezervleri içindeki payının 1980 yılında %54,3, 1990’da %65,7, 2000 yılında %61,9, 2005 yılında ise %61,8 olduğu görülmektedir. Ortadoğu petrol rezervlerinin dünya petrol rezervleri içindeki payının 1980 yılında itibaren yükseldiği, 2000 yılında 1990’a göre %4 civarında bir düşüş olmasına karşın, 2005 yılında dünya rezervleri içindeki payını koruduğu da görülmektedir.
Günümüz için Ortadoğu dünya petrol rezervlerinin %65,4’üne sahiptir. Bu rezerv 1.047 milyar varildir. Mısır, Cezayir, Libya ve Tunus rezervleri de eklenince toplam rezerv dünya rezervlerinin %69,6’sına ulaşmaktadır. Ortadoğu petrolünün kalitesi oldukça yüksektir. Buna bağlı olarak da maliyeti ucuzdur. Ortadoğu’nun potansiyel rezervleri ise 252.5 milyar varildir. OPEC (Organization of the Petroleum Exporting Countries), 14 Eylül 1960 tarihinde kurulmuştur. Kurucu ülkeler, Bağdat’ta İran, Irak, Kuveyt, Suudi Arabistan ve Venezuella’dır. Bu gelişmekte olan 11 ülkenin başlıca gelir kaynakları petroldür. Petrol politikalarını koordine etme ve birleştirme amacıyla kurulmuş bir uluslararası kuruluştur. Üyeler Cezayir, Endonezya, İran, Irak, Kuveyt, Libya, Nijerya, Katar, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Venezuella’dır.

OPEC’in kurulma amacı, petrol üreticisi üyelerin düzenli petrol geliri elde etmelerini sağlamaktır.

Bunun yanında tüketici ülkelerin verimli, ekonomik ve düzenli petrol talebinde bulunmaları sağlamak da vardır. Petrole yatırım yapanların adil bir gelir elde etmelerini sağlamak da OPEC’in kuruluş amaçlarındandır. OPEC’in resmi olarak petrol piyasasını kontrol etme yetkisi bulunmamaktadır. Ancak mevcut gücünü petrol pazar payından almaktadır. OPEC ülkeleri, yeryüzünde bilinden petrol kaynaklarının %79’una sahiptir. Bu oran 891 milyar varile denk gelmektedir. Petrol üretiminin %40’ını, doğalgaz üretiminin ise %17’sini gerçekleştirmektedir. Petrol ihracatının %50’si de bu ülkeler tarafından gerçekleştirilmektedir.

OPEC zaman içerisinde siyasi ve ekonomik bir baskı aracı konumuna getirilmiştir. Bu durum petrole bağımlı ülkeler için de ilave bir uluslararası riski meydana getirmiştir. Petrol üreticisi ülkeler arasındaki uyuşmazlıklar ülkelerin birliklerini risk altına sokmuştur. Petrol üreticisi ülkeler ise birlikte hareket ederek bu gelişmelere tepki göstermeye çalışmışlardır. Suudi Arabistan OPEC liderliğini sürekli olarak elinde tutmaktadır. Suudi Arabistan, ürettiği petrolün %85’ini ihraç etmektedir. Kalan petrolü de iç pazarında sürmektedir. Aynı zamanda Suudi Arabistan, isteğine bağlı olarak petrol üretimini artıma ve buna bağlı olarak petrol fiyatlarına yön verebilme imkânlarına sahiptir. Tüm bunların temelinde Suudi Arabistan’ın yedek üretim kapasitesine sahip olmasıdır. OPEC’in ve OPEC’in statüsü hakkında bahsedilen dört temel görüş Carlton ve Perloff tarafından yazılmış bir makalede geçmektedir.

Bunlar sırasıyla:

 OPEC azami derecede kâr yükselten bir karteldir,
 Suudi Arabistan, hâkim (baskın – dominant) bir taraftır,
 OPEC politik amaçlarını başarmaya, kârını yükseltmekten daha fazla çalışmaktadır,
 Petrol endüstrisi rekabetçidir. Bu yüzdendir ki OPEC bir sosyal kulüpten biraz daha fazla bir şeydir.
İran’ın enerji kaynakları açısından zenginliği, İran’ın dış politikasına da biçim vermiştir. Bundan dolayı da İran bölgenin gücü olmayı kazanmıştır. Enerji kaynaklarına sahip olmanın avantajını kullanabilen İran, en büyük petrol üreticisi olan ülkeler arasında, Suudi Arabistan’ın hemen arkasından gelmiştir. Doğalgaz kaynakları sırasında da Rusya’dan hemen sonra gelen İran, burada da listenin 2. sırasında yer almaktadır. İran’ın petrol ihracındaki oranı %80’dir. Bu durum, Hürmüz Boğazı’nın stratejik konumundaki avantajı lehine çevirebilmesinden kaynaklanmaktadır. Buna bağlı olarak, dünya üzerindeki ham petrol kaynaklarının yarısından fazlasına sahip olan Ortadoğu petrolünün %40’ı da Hürmüz Boğazı’ndan geçerek, dünya çapında petrol pazarına girmektedir. Fakat İran’ın elinde bulundurduğu bu kadar avantaja ve nükleer çalışmalarına rağmen ileri teknolojide dışa bağımlı bir ülkedir. Bu durumda ekonomisi sadece enerji ihracatına bağımlı kalmıştır.
Amerika Birleşik Devletleri’nin petrol kaynaklarının azalıyor olması, rezerv sahibi bölge ve ülkelere yönelik dış politikalarında aktifleşmesine neden olmaktadır. Bu duruma bağlı olarak Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu üzerindeki baskısı da artmaktadır.

ABD Petrol Şirketleri Ortadoğu’da Ne Arıyorlar ?

Ortadoğu, zengin enerji kaynaklarının bulunmasıyla, 20. yüzyıldan itibaren bölgenin enerji kaymaklarına bağımlı tüm ülkelerin, ekonomi politikalarını ve güvenliklerini etkileyen bir konuma gelmiştir. Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu’ya yönelmesi, Birinci Dünya Savaşı’nı izleyen dönemlerde, petrolün temel enerji kaynağı olarak kullanılmaya başlaması ile artmıştır. Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu politikası, “bölgenin zengin petrol kaynaklarına serbestçe erişim ve söz sahibi olmaya” yönelik şekillenmiştir. Bölgenin Soğuk Savaş Dönemi, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği – Amerika Birleşik Devletleri rekabeti, Soğuk Savaş Dönemi sonrasında sona ererken, bölgenin tek hâkim gücü Amerika Birleşik Devletleri olmuştur.
Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu politikasında temel neden enerji kaynaklarına olan ihtiyacıdır. Amerika Birleşik Devletleri’nin petrole olan ihtiyacı hayati bir çıkar sorunu olarak adlandırılmaktadır. Bu nedenlere bağlı olarak, bölge enerji kaynaklarının Batıya uygun, güvenli, kesintisiz ve sorunsuz aktarılması Amerika Birleşik Devletleri’nin dış politikadaki önceliğidir. Ortadoğu, ekonomik, sosyal, kültürel ve politik sebeplerle imkân ve zaaflarından kaynaklanan sıcak çatışma potansiyeli olan bir bölgedir. Özellikle 20. yüzyıldan itibaren Amerika Birleşik Devletleri ve Batılı devletler, kurdukları düzenin dışına çıkan bir Ortadoğu ülkesine rahatlıkla müdahale etmektedirler.
Birinci ve ikinci körfez harekâtı, İran-Batı ilişkileri ve bu ilişkilerin yaptırımları göz önünde bulundurulduğu takdirde bölge dışı devletlerin takibine örnek gösterilebilmektedir. Amerika Birleşik Devletleri devletlerinin başkanlarının değişmesine bakılmaksızın bölgedeki politikalar devamlılığını sürdürmektedir. Bu politikalar, Amerika Birleşik Devletleri’nin sanayideki gücünün devamlılığını sağlayacak olan enerji kaynaklarına sahip olma ve İsrail’i korumaktır.

Amerika Birleşik Devletleri, Birinci Dünya Savaşı’ndan itibaren devam etmekte olan göçler ile Filistin’in işgal ederek kurulmuş olan İsrail Devleti’ni desteklemektedir.

Bununla birlikte petrol rezervlerini kendi kontrolü ve güvenliği alma isteği ve Araplar tarafından karşı karşıya gelmek zorunda olduğu baskın muhalefete karşın bu durum Amerika Birleşik Devletleri için dış politikada sergilemekte olduğu bir çelişkidir. Amerika’da seçilmiş her başkan, bölgede “tarafsız” bir politika izlemeye çalışmıştır. Çünkü Ortadoğu, her zaman, Amerika Birleşik Devletleri için büyük bir sorundur. Buna sebep olan durum hem Arap bölgelerindeki petrol kaynaklarına ihtiyacı hem de Yahudi lobisinden aldığı seçim bağışlarına olan ihtiyaçlarıdır. Amerika Birleşik Devletleri, bölgeye yerleştikten hemen sonra Irak’ı fiilen üç bölgeye ayırmıştır. Buna bağlı olarak Kuzey Irak’ta, pratikte bir Kürt devletinin kurulmasına olanak sağlamıştır. 11 Eylül 2001’de ise “İkiz Kule” saldırısı için Irak’ın yönetiminde olan teröristlerle işbirliği yapmıştır. Bununla birlikte, aynı zamanda, Kuzey Irak’ın elinde Kitle İmha Silahları bulunduğunu iddia etmiştir. Kuzey Irak’ın bu silahları yönetiminde olan teröristlere vereceğini iddia ederek 2003 yılında Irak’ı işgal etmiştir.
Büyük Ortadoğu Projesi’nin, demokratikleşme ve ekonomik kalkınmaya ağırlık verilmesine ilişkin olduğu iddia edilmektedir. Büyük Ortadoğu Projesi’nin Ortadoğu enerji kaynaklarını kontrol altında tutma çabasının yanında, bölgede kendi ekonomik, siyasi ve askeri çıkarlarına yönelik eylemleri ve İsrail’i güvenli bir bölge haline getirme çabası zamanla Büyük Ortadoğu Projesi’ne yönelik kuşkuların oluşmasına ve bu kuşkuların artmasına neden olmuştur. Tüm bu nedenlerle değerlendirildiğinde Büyük Ortadoğu Projesi’nin geçerliliğini yitirdiğini söylemek mümkündür.

Genişletilmiş Ortadoğu Projesi ile Amerika Birleşik Devletleri’nin demokratikleşme söylemlerine destek olacağı düşünülmektedir.

Bu proje ile bölgedeki ülkelerin yeniden yapılanmasının sağlanacağı düşüncesinin yanı sıra ülke halklarının durumlarının da iyileştirileceği varsayılmaktadır. Yine, bu projeye göre bölgedeki ülkelerin halkları hem ekonomi hem de demokratik haklar bakımından iyileştirilecektir. Bu proje aracılığı ile Amerika Birleşik Devletleri, bölgenin doğal kaynaklarını kontrolü altına alırken bir yandan ise ülkelerin rejimlerini, uluslararası platformda ülkelerin imajlarını belirleyecektir. Avrupa Birliği ülkelerinin, Çin’in ve Rusya’nın enerji politikaları Amerika Birleşik Devletleri’nin de çıkarlarını önemli düzeyde etkilemektedir. Bu durum, yeryüzünün en önemli petrol rezervlerini barındıran Ortadoğu ülkeleri üzerindeki rekabeti de aynı oranda etkilemektedir. Bu duruma benzer bir rekabet durumu da Hazar petrolleri, Karadeniz ve Kafkasya’da da görülmektedir. Bu nedenle bu rekabet ortamı Ortadoğu’nun da dünya üzerindeki önemi önemli derecede arttırmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri hegemonyasının sürdürülebilirliği bölge enerji kaynaklarının kontrolüne bağlıdır.
“Ortadoğu devletleri” Amerika Birleşik Devletleri’nin ulusal çıkarları açısından tehdit ve tehlike olarak görülmektedir. Terör faaliyetlerinin de merkezi olarak yine Ortadoğu hedef gösterilmektedir. Amerika Birleşik Devletleri’ne göre küresel dünyada güvenliğin yerel güçler tarafından sağlanması mümkün değildir. Bunun sebebini terörizmin de globalleşmiş olmasıyla açıklamaktadır. Amerika Birleşik Devletleri için güvenliğin sınırı artık denizaşırıdır. Yine, tüm bunlara bağlı olarak da Amerika Birleşik Devletleri, güvenliğini en fazla tehdit eden yer olarak Ortadoğu’yu işaret etmektedir. Amerika Birleşik Devletleri, petrol konusunu “birincil” derecedeki güvenlik algılamaları arasında görmektedir.

Bu nedenle Amerika Birleşik Devletleri, petrol rezervlerine sahip ülkelere uygulayacağı uluslararası politikalarda ülkelerin durumlarına göre oldukça çeşitli stratejiler geliştirmiştir.

Irak’a ambargo uygulamıştır. İran’ı uluslararası sistemden tecrit edilmeye çalışılmıştır. Bunun gibi örnekler bu bağlamda “sopa politikaları” olarak sunulmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri ile eşgüdümlü hareket eden petrol ülkeleri ise çeşitli şekillerde ile ödüllendirilmektedir. Bu nedenle bu ülkelere “havuç stratejisi” uygulanmaktadır.
Ortadoğu, Amerika Birleşik Devletleri’ne göre beklenen istikrara sahip gözükmemektedir. Bununla birlikte hükümetler olmasa da bölge halkları Amerika Birleşik Devletleri karşıtıdırlar. Buna bağlı olarak Amerika Birleşik Devletleri bölgede sürekli askeri güç bulundurmaktadır. Aynı zamanda bu ülkeleri siyasi ve ekonomik bağlamda yeniden yapılandırmaya yönelmektedir. Amerika Birleşik Devletleri için enerji akışının devamlılığını ve enerji kaynaklarının bulunduğu bölgede istikrar ve güvenliği sağlamak bir zorunluluk haline gelmiştir. Dünyada bulunmakta olan petrol rezervlerinin yarısından fazlasına sahip olan Ortadoğu’da yıllardır hâkimiyetini sürdüren Amerika Birleşik Devletleri, bu hâkimiyetin devamlılığını sağlayabilmek adına bölge politikalarını sürekli olarak güncellemektedir. Kimi zaman saldırgan olan bu politikalar, Amerika Birleşik Devletleri’nin uluslararası politikada imajının kötü göründüğü noktada yumuşatılmaktadır. Her ne şekilde olursa olsun bugün Amerika Birleşik Devletleri bölgedeki hâkimiyetini elinde tutmayı başarmaktadır.
Yararlanılan Kaynaklar
Burcu Koçer, ABD’nin Ortadoğu Politikasında Petrolün Yeri Ve Etkileri
Tayyar Arı, Geçmişten Günümüze Ortadoğu: Siyaset, Savaş ve Diplomasi
Ünal Gündoğan, Geçmişten Bugüne İran İslam Devrimi
Daniel Yergin, Petrol, Para ve Güç Çatışmasının Epik Öyküsü
İzzetullah İzzeti, İran ve Bölge Jeopolitiği
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Burcu Koçer’e aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Kömürden Petrole Geçiş, Osmanlı Topraklarında Enerji Savaşı Ve Bağdat Demiryolu Projesi

1900 yılında günlük sadece 500 bin varil olan petrol talebinin 1915’de günlük 1,25 milyon varile, 1929’da ise 4 milyon varile çıkması ile rakamlara yansıyan petrol talebindeki önemli artış sonucunda petrol şirketleri çok daha uzaklarda yeni kaynak arayışlarına yönelmişlerdir. Bu arayışlar mükâfatını Ortadoğu bölgesinde bugün İran olarak adlandıran ülkede bulunan petrol kaynakları ile vermiştir. Burada bulunan petrol kaynaklarını Batılı şirketlere açma düşüncesi kapsamında ilk girişimi gerçekleştiren İngiliz bir tüccar olan Knox D’arcy adındaki kişiydi. Bölge
petrolünün önemini ilk fark edenlerden ve bu doğrultuda harekete geçen kişilerden biri olan D’arcy yatırımları ile Ortadoğu petrol sanayisini kuran kişi olarak tarihe geçmiştir. İran’da yüzyıllardan beri var olan petrol sızıntısı, gemi kalafat işinde tuğla sıvası olarak kullanılmıştır. 1882 ve 1889 yıllarında, bugünkü Reuters Haber Ajansı’nın kurucusu olan Baron Julius de Reuter İran’la iki anlaşma yapmayı başarmıştır. Bu anlaşmalar, başka konuların haricinde İran petrollerinin geliştirilmesini de içeriyordu. Her iki anlaşma da gerek İran’da gerekse Rusya İmparatorluğu’nda büyük tepkilere neden olmuştur. Neticede bu anlaşmalar kapsamında yapılan petrol arama çalışmaları başarısızlıkla sonuçlanmış ve anlaşmalar yenilenmemiştir. Bu noktada altı çizilmesi gereken önemli bir husus, henüz 19. yüzyılda petrol konusunun dönemin başat aktörleri arasında politik bir mücadele alanı haline gelmeye başlaması ve sonraki dönemde de uluslararası politika gündeminden hiç düşmemesidir.
1860’lardan itibaren başlayan Rusya ve İngiltere’nin İran üzerinde diplomatik ve ticari hâkimiyet kurma mücadelesi, İran’da yönetimi elinde bulunduran Kaçar Hanedanı tarafından da varlığını sürdürmek açısından bir politika olarak değerlendirilmiştir. İran’ın Rusya açısından anlamı, Orta Asya’da ve ötesinde girişmiş olduğu genişleme ve ilhak politikaları kapsamında sıcak iklimde önemli bir limanı eline geçirmekken; İngiltere açısından hayati önem atfedilen Hindistan’ın korunmasında bir ileri karakol ve Rusya ile arasında bir tampon bölge anlamı taşımaktaydı. Rusya’nın 1800’lü yılların sonlarına doğru İran üzerindeki etkinliğini önemli ölçüde arttırması İngiltere’nin endişelenmesine ve İran’ı kaybetmeye başladığı düşüncesine yol açmıştır. Bu durumu telafi etmek için İngiltere, dönemin en önemli konularından biri haline gelen petrol konusunda İran ile bir anlaşma yapıp Rusya lehine bozulan dengeyi doğrultmayı amaçlamıştır. Bu kapsamda, söz konusu anlaşma D’arcy’nin öncülüğünde İran ile British Petroleum arasında 28 Mayıs 1901 tarihinde imzalanmıştır. Bu anlaşmaya göre Şah, yirmi bin pound nakit, yirmi bin pound değerinde de hisse almış ve ayrıca yıllık belirli bir oranda kar payı alacağı belirtilmiştir. Bunun karşılığında ise İngiliz petrol şirketi altı yıl geçerli olan ve İran’ın dörtte üçünü kapsayan bir alanda petrol arama ve çıkarma yetkisini elde etmiştir. Bu sırada Royal Dutch-Shell ise İran’dakinden daha da büyük petrol kaynaklarını komşu Irak topraklarında bulmayı başarmıştır. Tüm bu anlaşma ve keşiflerin siyasi anlamı ise Orta Doğu’da sahnelenecek (ve günümüzde de halen sürmekte olan) petrol merkezli ‘Büyük Oyun’un başlaması olmuştur.
Oyunun Merkezi: Osmanlı ve Pers Toprakları
Petrolün organik kökenli bir madde olduğu, bir kaynak kayanın içinde türediği, antiklinal olarak adlandırılan ve kubbe şeklinde olan yeraltı yapılarındaki kayaların gözeneklerinde depolandığı, bu kayaların geçirimsiz bir örtü kaya ile kaplandığı ve oluklardaki petrolle birlikte bulunan gazın petrolün kuyudan fışkırmasına neden olan basıncı oluşturduğu bilgisinin öğrenilmesi 1800’li yılların ikinci yarısında gerçekleşmiştir. Bu dönemde petrol konusunda kaydedilen olağanüstü gelişmelerin en önemli politik sonuçlar doğurduğu bölgelerden biri, belki de en önemlisi Osmanlı egemenliği altında bulunan Ortadoğu coğrafyası ve Mezopotamya kaynakları olmuştur. Zira, zift gibi katı, bitüm gibi yarı katı, petrol gibi sıvı, doğal gaz gibi gaz halindeki hidrokarbonların, çatlak, kırık, fay düzlemi, tabaka düzlemi ya da birbiri ile irtibatlı gözenekler aracılığıyla yüzeye çıkarak oluşturdukları sızıntı veya pınarların dünyada en bol olarak görüldüğü yerler de bu bölgenin kuzey ve kuzeydoğu kenarlarında yer almaktaydı. Jeolojik tarihi boyunca kuzeye doğru hareket eden Arap Plakası’nın komşu plakalarla çarpışması bu kenarlar boyunca olduğundan, çarpışmanın yaşanmaya başladığı yaklaşık 25 milyon yıl önce gerçekleşen tektonik olaylar buralardaki kapanları deforme ederek içindeki hidrokarbonların yüzeye çıkmalarına neden olmuştur. Sıkışmadan ötürü ortaya çıkan kıvrımlanmanın şiddeti arttıkça geçirimsiz örtü kayalar daha fazla parçalanmış, rezervuar kaya içinde hareket etmeye başlayan hidrokarbonlar da sonunda fay ve benzeri zayıf alanların yardımıyla yüzeye kadar çıkmışlardır.
Arap Plakası’nın komşu plakalarla çarpışması neticesinde ortaya çıkan sıkışma tektoniğinin fazlaca geliştiği bu kenarlarda Toros ve Zagros dağları meydana gelmiştir. Arap Plakası’nda ise bu tür şiddetli sıkışmalar görülmediğinden mevcut hidrokarbon kapanları korunmuş ve dünyanın en büyük rezervlerini oluşturmuşlardır. Kızıldeniz’in güneyindeki Dahlak ve Fersan Adaları, Mısır’daki Sina Yarımadası ve civarı, Ölüdeniz civarı, Kuzey Suriye’de Lazkiye bölgesi, Mezopotamya’nın tamamı, Kuveyt, Bahreyn, İran’ın Basra Körfezi civarındaki güneybatı bölümü, Bakü ve Anadolu’da
bulunan sızıntılar sadece bu ülkelerin değil tüm dünyanın, özellikle de petrol endüstrisi gelişmiş Batılı ülkelerin ilgisini yoğunlaştırdığı alanlar olmuştur.

Batılı ülkelerin Ortadoğu petrollerini ve petrol bölgelerini ele geçirmek amacıyla yürüttükleri stratejik mücadelenin zeminini oluşturan Osmanlı topraklarındaki petrol varlığının Avrupalılarca keşfedilmesi 19. yüzyılla birlikte gerçekleşmiştir. Bu dönemde sanayi devriminin dışında kalan Osmanlı bu süreci yakalayan Avrupa ülkeleri için mallarını satabilecekleri bir pazar haline gelmeye başlamıştır. Bu sürecin dönüm noktalarından birisi, İngiltere ile Osmanlı Devleti arasında 1838 tarihinde imzalanan Ticaret Sözleşmesi olmuştur. Osmanlı Devleti’nin sanayileşen Avrupa ülkeleri için pazar haline gelmesinin altında yatan nedenlerden bir tanesi de bu Sözleşme olmuştur. Zira Sözleşme’ye göre Osmanlı Devleti ithal ettiği mallardan yüzde 3 gümrük vergisi almayı, ihraç ettiği mallarda yüzde 12 ihraç vergisi ve ülkesinden transit geçecek mallara da yüzde 3 transit vergisi uygulamayı kabul etmiştir. İngiltere’ye verilen bu ayrıcalıklar kısa süre içerisinde diğer birçok ülkeye de tanınmış ve böylelikle Osmanlı toprakları üzerinde “büyük oyun” sahnelenmeye başlanmıştır.
Ortadoğu bölgesinde özellikle de Mezopotamya’da yer alan petrolün İngilizler tarafından keşfedilmesi 1830’lu yıllarda gerçekleşmiştir. Bu dönemde, Napolyon’un Mısır seferi sonrasında sömürgesi Hindistan’a daha güvenli yollardan ulaşma çabası içerisinde olan İngiltere, Osmanlı topraklarını bu kapsamda değerlendirmeye almış ve bir inceleme yapmak üzere yirmi bin sterlin harcama yetkisi ile birlikte Yarbay Francis Rawdon Chesney’i Fırat Havzası’nda inceleme yapmakla görevlendirmiştir. 1835 – 1837 yılları arasında çalışmalarını tamamlayan ve bir rapor hazırlayan
Chesney, Dicle ve Fırat Havzalarının Hindistan’a ulaşımda sağladığı olanaklar yanında, bölgenin mineral zenginlikleri üzerine de ayrıntılı bilgiler vermiştir. Bu kapsamda, raporda bölgedeki petrol kaynaklarının yerleri ve mevcut kullanım durumlarından bahsedilmiştir. Ayrıca Rich isimli diğer bir İngiliz vatandaşı Mezopotamya bölgesinde yaptığı gözlemleri 1836 yılında bir kitap olarak yayımlamış ve Dicle Nehri güzergâhında Musul ve Kerkük dolaylarında yer alan petrol kaynaklarına ilişkin bilgi vermiştir.
1800’lü yılların ikinci yarısı ile birlikte dünyada rafineri teknolojisi gelişme göstermiş ve petrol, kuyu delme yöntemi ile çıkartılarak gelişen bu rafinelerde işlenmeye başlamıştır. Amerika’da ortaya çıkan bu gelişmeler çok geçmeden Avrupa’da da uygulanmaya başlamıştır. Osmanlı Devleti’nin eski beyliklerinden olan Eflak ve Boğdan’da (Romanya) mekanik kuyu delme yöntemi 1859’dan itibaren kullanıma geçmiştir. 1866 yılında Rusya’nın Kuban bölgesinde ilk yüksek verimli petrol kuyusu da aynı yöntemle açılmıştır. Romanya’da ortaya çıkan bu gelişmeler Batılı girişimcilerin hızla bölgeye akın etmesine yol açmıştır. Romanya’yı Bakü izlemiş ve buharlı delme makinesinin de devreye girmesi ile birlikte bu bölge petrol şirketlerinin yeni gözdesi haline gelmiştir. Özellikle Fransız Rotschild ve İsveçli Nobel firmaları sayesinde dünya petrol başkenti olma yolunda hızla ilerlemeye başlamıştır. Her iki firma da Bakü petrollerinin yabancı sermaye davetine 1872’de olumlu yanıt vermiştir. Geçmişi 1842’lere kadar uzanan Bakü’deki sondaj faaliyetleri 1873’te ilk modern kuyunun açılması ve yirmiyi bulan işletme sayısı ile rafineri faaliyetlerinin hızlanması sonucunda bölge petrolü her anlamda patlama yapmıştır.
Petrol konusundaki amansız mücadelenin yaşandığı bu dönemde Almanya, 1871 yılında siyasi birliğini tamamlamasının ardından hızla gelişen sanayisine hammadde bulabilmek amacıyla çalışmalara başlamıştır. Bu çalışmalar kapsamında gerçekleştirilen girişimlerden biri de 1871’de Musul ve Bağdat bölgelerinin Alman uzmanlar tarafından araştırılması olmuştur. Alman uzmanların yaptıkları araştırmalar sonrasında hazırladıkları raporda bölge petrollerinin öneminin altı çizilmiştir. Almanya’nın araştırma yaptırdığı Mezopotamya petrol kaynakları hakkında Fransa da yine bu dönemde Musul Konsolosluğu vasıtasıyla bölgedeki petrol varlığı ve Alman faaliyetleri konusunda bilgi toplamıştır. Bu dönemde genel bölge politikalarında en etkin ülke konumunda olan İngiltere, 1877 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında Osmanlı’nın kontrolü altında olan Doğu Akdeniz, Mezopotamya ve Basra Körfezi üzerinde Osmanlı’yı pasifize ederek etkinliğini arttırmaya başlamıştır. Bu kapsamda, Rusya’nın Akdeniz’e ve Basra Körfezi’ne inmesini önlemek için 1878’de Kıbrıs’ı işgal etmiştir. Aynı tarihte İngiltere bir İngiliz şirketinin İstanbul’dan Basra
Körfezi’ne uzanan bir demiryolu inşa edeceğini açıklamıştır. İstanbul’da yer alan İngiliz Konsolosluğu da projenin takibini üstlenmiştir. Bu demiryolunun inşa edilmesinin temel nedenlerinden biri kuşkusuz Mezopotamya petrollerinin sevkiyatını sağlamaktır.
İngiltere’nin Körfez Hâkimiyetini Sağlaması
İngiltere yine bu dönemde Körfez bölgesindeki etkinliğini sürdürmek amacıyla ülkelerin başında olan Şeyhlerle ilişkiler kurup resmi ya da gayri resmi çeşitli anlaşmalar yapma yolunu benimsemiştir. Bu ilişkiler ve sonucunda imzalanan anlaşmalar, sonraki dönemde İngiltere’nin bölgede etkinliğinin artmasında önemli rol oynamıştır. Nitekim 1850 ile 1900 yılları arasında Basra Körfezi’nde birçok emirlik, İngitere’nin askeri ve ekonomik baskıları sonucu onunla ikili anlaşmalar imzalamışlardır. Bu anlaşmaların temel karakteristiği, emirliklerin İngiltere’nin nüfuzunu kabul etmeleriydi. Ancak petrol açısından bu anlaşmaların en belirgin özelliği, genellikle İngiliz çıkarlarına göre çizilen sınırlarda bir siyasal otorite haline dönüştürülen emirliklerin, kendi bölgelerinde her türlü yabancı şirket faaliyetinin İngiliz devletinin izni ile yürütüleceği hususunda İngiltere’ye garantiler vermeleri olmuştur. İngiltere’nin baskı ve ödüllendirme politikaları sonucu, 1861 ve 1892’de Bahreyn, 1891’de Umman, 1899’da Kuveyt, 1916’da Katar Emirleri İngiltere’nin izni olmadan, kendi topraklarında herhangi bir yabancı ülkeye imtiyaz hakkı tanımayacaklarını öngören anlaşmaları kabul etmişlerdi. Hukuki açıdan bakıldığında, Osmanlı İmparatorluğu’nun taraf olmadığı bu anlaşmaların geçerliliğini öne sürmek mümkün olmamakla birlikte, Osmanlı’nın bu dönemdeki zayıflığı sonucunda, anlaşmaların işlevselliği yönünde herhangi bir sorun yaşanmamıştır. Bu gün, tarih arşivi olarak Kömürden Petrole Geçiş, Osmanlı Topraklarında Enerji Savaşı Ve Bağdat Demiryolu Projesi yazımız ile sizlerleyiz değerli okurlarımız, keyifli vakit geçirmeniz dileği ile…
Basra Körfezi’nde ilk koruyuculuk anlaşması 1809’da İngiliz işgaline uğrayan Ra’s el-Hayma Emirliği ile imzalanmıştır. Bu anlaşmayı 1820 yılında Körfez’deki diğer emirliklerle yapılan anlaşmalar izlemiştir. 1861 yılında Bahreyn’deki iç anlaşmazlıklara müdahale eden İngiltere, ülkedeki rejimi koruma görevini üstlenmiştir. İngiltere’ye bazı ticari kolaylıklar da sağlayan ve sonrasında 1892’de tekrar yenilenen anlaşmaya göre, emirlik içişlerinde serbest dış politika ve güvenlik konusunda Londra’ya bağlı hale getirilmiştir. İki taraf arasında imzalanan anlaşmaya göre Bayreyn;
i) İngiliz Hükümeti’nin onayı olmadan diğer yabancı devlet delegasyonlarına oturma izni vermemeyi;
ii) İngiltere haricinde hiçbir hükümetle anlaşma imzalamamayı;
iii) İngiliz Hükümeti’nden başka hiçbir hükümete, topraklarının hiçbir parçasını vermemeyi, satmamayı hatta ipotek etmemeyi taahhüt etmiştir.
1892’de Umman’la ve 1899’da Kuveyt’le yapılan anlaşmalarla bu ülkeler İngiliz “sömürgeleri” haline getirilmiştir. Ancak bölge ülkelerinden Birinci Dünya Savaşı’na kadar Osmanlı’ya bağlı kalmış olan Katar, savaş sırasında İngiltere tarafından işgal edilmiş ve 1916’da aynı tip bir anlaşma ile İngiliz etki alanına dâhil edilmiştir.
İngiliz Hükümeti, emirliklerle yaptığı bu anlaşmalar sonucunda, bu topraklar üzerindeki tüm maden arama ve işletme haklarını eline geçirmiştir. Yine bu doğrultuda, Basra Körfezi’nde yapılan araştırmalarda 1910’da Bahreyn kıyılarında petrol bulunması neticesinde İngiltere, Şeyh İsa el Halife üzerinde baskı yapmak suretiyle, diğer emilrliklerde elde ettiği imtiyazların kendisine tanınmasını talep etmiştir. Şeyh İsa el Halife de, bu talebi karşılamaya yönelik olarak Mayıs 1914’de İngiltere’nin onayı dışında hiçbir ülke ya da gruba petrol arama ve işletme imtiyazı vermeyeceğini taahhüt etmiştir. Bölgede yer alan hemen tüm emirliklerden benzeri taahhütleri alan İngiltere, ayrıca petrol imtiyazını yürütecek kişilerin mutlaka İngiliz olması gerektiğini de kabul ettirmiştir.

1880’li yıllarda Mezopotamya bölgesi yabancıların araştırmalarına konu olmaya devam etmiştir. Bölgede keşif yapan İngiliz subay Maunsell petrol sızıntılarının aktif olduğunu ve bu sızıntılardan toplanan petrolün tulumlara doldurularak deve kervanları ile sevkiyatının yapıldığını rapor etmiştir. Bahse konu dönemde Osmanlı Devleti, Almanya ile yakınlaşma politikası doğrultusunda demiryolu inşasında yabancılara ilk imtiyazı bu ülkeye 1888 yılında vermiştir. Bu imtiyaz üstü kapalı bir biçimde petrol aramayı da içermiştir, zira temel amaç demiryolu inşası olmakla birlikte, demiryolunun iki yanında 20’şer kilometrelik alanda petrol dâhil her türlü maden arama hakkını da kapsamıştır ve bu özelliğinden dolayı dönemin petrol politiği açısından oldukça anlamlıdır. Diğer bir ifade ile Almanya’nın attığı bu adım büyük oyun satrancında yapılan çok kritik bir hamle olmuştur. Ortadoğu bölgesi ve Mezopotamya petrollerinin politik tarihi açısından önemli gelişmelerden biri de 1889 yılında Musul petrolleri işletme hakkının Osmanlı Devleti hazinesinden alınarak Padişahın (Sultan II. Abdülhamit) Hazine-i Hassa’sına verilmesi olmuştur. Böylelikle Osmanlı Sultanı değeri artık tüm dünya tarafından anlaşılan bölge petrolünü kişisel yönetimi altına almıştır.
İngiltere, yukarıda da ifade edildiği gibi, bu dönemde Basra Körfezi’nde yürüttüğü etkinlik politikasını bölge ülkeleri ile anlaşmalar yapmak suretiyle devam ettirmiştir. 1891 yılında İngiliz Dışişleri Bakanlığı’da müsteşarlık görevinde bulunan ve ileride Dışişleri Bakanı olarak Lozan Müzakerelerine de katılacak olan Lord Curzon 1892 yılında yayımladığı kitabında Basra Körfezi’ne yönelik görüşlerini şu şekilde ifade etmiştir; “Umman, makul olarak İngiltere’nin müstemlekesi olarak kabul edilebilir, … Yöneticisine parasal destek veriyoruz, politikalarını yönlendiriyoruz, yabancı müdahalelerine göz yummamalıyız. Bir gün gelecek Umman kalesinde İngiliz bayrağının dalgalandığı görülecektir.” Yine Curzon’un kitabından bölge politikaları açısından önemli bir ifade de “İran Körfezi’nde (Basra Körfezi) herhangi bir devlet tarafından Rusya’ya bir liman kurma ayrıcalığının tanınmasını, İngiltere’ye yapılmış bir hakaret, statükonun çılgınca parçalanması ve
uluslararası savaş çığırtkanlığı olarak kabul ederim” cümleleridir. Bu yaklaşım çok açık bir şekilde İngiltere’nin bölgeye bakışını ve bölge politikalarını ortaya koymaktadır. İngiltere’nin bu politikalarının altında yatan temel unsurun da, bu dönemde önemi artık iyice anlaşılan ve bölgede yoğun olarak bulunduğu keşfedilen petrol kaynakları olduğu aşikârdır. İngiltere’nin izlediği politikaların sonuçları da kısa bir süre içerisinde etkisini göstermiştir. Bu doğrultuda, Umman Sultanı Seyit Faysal bin Türkî bin Seyit de, Bahreyn Şeyhi’nin yaptığı gibi İngiltere’den başka bir devlete topraklarını terk etmeyeceğini, rehin etmeyeceğini ve satmayacağını taahhüt etmiştir.
İngiltere’nin Arap Yarımadası ve Mezopotamya’ya yönelik amaçlarını ortaya koyan önemli bir başka gelişme de, 1895-1896 yıllarında gerçekleşen Ermeni ayaklanmaları sonrasındaki süreçte bu ülkenin Rusya ile Osmanlı topraklarını paylaşma konusunda görüşmeler yapmasıydı. Zira İngiltere bu kapsamda Arabistan, Mısır ve Aşağı Fırat Havzasını (ki bu bölgelerin tamamı önemli petrol kaynaklarını barındıran yerlerdir) kendi nüfuz alanına katmayı planlamıştı. Ancak, dönemin güç dengeleri ve çıkar çatışmaları bu planın uygulanmasına imkân vermemekle birlikte İngiltere’nin bundan sonra izleyeceği politikaları açık bir şekilde ortaya koymuştur. İngiltere, yeni dönemin egemen stratejik maddesi olan petrolü barındıran bölgeler üzerinde egemenliğini tesis etmek için her yolu deneyecektir. Bu kapsamda öncelikli hedef ise, gerek zengin kaynakların bu bölgede oluşu gerekse bölgenin jeopolitik önemi nedeniyle Ortadoğu bölgesi olarak belirlenmiştir. Bu doğrultuda, 1899’da Kuveyt Şeyhi ile İngiltere arasında imzalanan gizli bir anlaşma ile Osmanlı Devleti’nin egemenliği altında bulunan Kuveyt İngiltere’ye bağımlı hale gelmiştir. İngiltere’nin bu adımında aynı yıl gerçekleşen Konya-Bağdat Demiryolu imtiyazının Almanlara verilmesinin de payı bulunmaktadır. Zira bu demiryolu projesinin Basra Körfezi’ne inme seçeneğinin de bulunması, İngiltere’nin bu bölgede uzunca bir süredir oluşturmaya çalıştığı hegemonyaya zarar vereceği endişesini ortaya çıkmıştır.
Diğer taraftan Ortadoğu ve Mezopotamya petrolleri konusundaki mücadelede İngiltere yalnız değildi. Bahse konu dönemde siyasi birliğini oluşturan ve yakaladığı teknolojik ilerleme ile birlikte sanayi patlamasını gerçekleştiren Almanya’nın da izlediği “Doğu Politikası” doğrultusunda Osmanlı Devleti ve bu ülkenin özellikle de Ortadoğu’da yer alan toprakları üzerinde önemli siyasi emelleri bulunmaktaydı. Daha önce de ifade edildiği üzere, Almanya 1870’li yıllarla birlikte Mezopotamya petrolleri konusunda uzmanlarına araştırmalar yaptırmış ve bu uzmanların ayrıntılı bir şekilde hazırladıkları raporlar aracılığıyla bölge petrolleri konusunda önemli bilgilere ulaşmıştır. Almanya’nın bu dönemde izlediği politikaları anlamada bölge petrolleri konusunda ulaştığı bilgiler önem arz etmektedir. Almanya’nın İstanbul’daki Büyükelçisi Marshall von Bieberstein’ın 5 Mart 1898’de Başbakan’ı Von Hohen-Lohe’ye gönderdiği raporunda, Osmanlı
İmparatorluğu’nun Almanya için sunduğu fırsatları anlatırken özellikle bir projenin kuvvetli bir şekilde altını çizmiştir. Buna göre, Anadolu demiryollarındaki ayrıcalıklarının mutlak surette devam ettirilmesi ve bu ayrıcalıkların Dicle ve Fırat Nehirleri üzerinden Basra Körfezi’ne kadar uzatılması gerekmektedir. Almanya’nın bu politikalarını destekleyen önemli bir gelişme de İmparator Wilhelm II’nin 1898’de İstanbul’u ikinci kez ziyeret etmesi ve buradan da Kudüs’e devam etmesi olmuştur.
Bağdat Demiryolu Projesi
19. yüzyılın son çeyreğinin belirgin özelliklerinden birisi Osmanlı Devleti’nin topraklarında bulunan petrolleri ele geçirmek için demiryollarının araç olarak kullanılması bağlamında dönemin etkin güçleri arasında yaşanan rekabet olmuştur. Önceki dönemlerde etkin olan “vapur-kömür” ve “demiryolu-kömür” ilişkisinin yerini “demiryolu-petrol” ilişkisi almaya başlamıştır. Ortadoğu petrolleri üzerinde uluslararası rekabetin arttığı bu dönemde Almanya önemli bir adım atarak, Osmanlı Devleti’nin ilk kez bir yabancı devlete petrol imtiyazı vermesini sağlamıştır. Detayları daha önce de ifade edildiği gibi, Osmanlı Devleti ile Alman sermaye grubu arasında imzalanan anlaşma ile Musul ve Bağdat petrollerinin imtiyaz hakkı Bağdat demiryolunun yapımını üstlenen Anadolu Demiryolu Şirketi’ne verilmiştir. Bu durum doğal olarak yaşanan petrol rekabetinde önemli bir üstünlük sağlama anlamına gelmekteydi. Almanya, Bağdat demiryolunu, Berlin’den başlayan ve İstanbul üzerinden Basra Körfezi’ne dek uzanan büyük bir demiryolu ağı olarak öngörmekteydi. Böylelikle, Avrupa’dan Körfez bölgesine hızlı ve ucuz ulaşım imkânı sağlanarak İngiltere karşısında önemli bir stratejik kazanım elde edilmesi planlanmaktaydı.
Anadolu Osmanlı Demiryolu Şirketi’ne bir milyon sterlin sermaye ile katılan İngiliz bankerler 1890 yılında Arjantin’de başlayan borç krizi nedeni ile mali sıkıntıya girmeleri sonucunda Şirket’teki hisselerini satmak zorunda kalmışlardır. Bu bağlamda, proje tümüyle Alman sermayesinin kontrolü altına girmiştir. İngiliz sermayedarların mali sıkıntı nedeniyle projeden çekilmek durumunda kalmaları, bu dönemden itibaren İngiltere ve Almanya arasında, Mezopotamya petrolleri başta olmak üzere bölgedeki diğer ekonomik fırsatları ele geçirebilmek amacıyla büyük bir rekabetin ve sonrasında çatışmanın ortaya çıkmasının zeminini hazırlamıştır. İki ülke arasında yaşanan bu çıkar çatışmaları ve rekabet zaman içerisinde ortaya çıkan Birinci Dünya Savaşı’nın temel faktörleri arasındadır. Anadolu Osmanlı Demiryolu Şirketi, Ekim 1888’de İzmit-Ankara güzergâhı ayrıcalığını elde etmiş ve bu doğrultuda hattı döşeyerek Ocak 1893’te ilk treni Ankara’ya ulaştırmıştır. Bu hattın başarıyla tamamlanmasının ardından hattın Ankara’dan doğuya doğru ilerletilmesi konusu gündeme gelmiştir. Fakat bu hattın kuzey Anadolu’dan geçişine Çarlık Rusyası şiddetle karşı çıkmıştır. Güney güzergâhı ise ekonomik açıdan çok elverişli olmasına rağmen askeri açıdan riskli olarak değerlendirildiğinden tereddütlere yol açmıştır.
Osmanlı Devleti, stratejik nedenlerden ötürü Bağdat Demiryolu’nun bir an önce başlanıp bitirilmesini istemiştir zira 1897 tarihinde gerçekleşen Yunan Savaşı’nda Trakya demiryollarının sağladığı avantajı görmüştü. Ayrıca yapılacak demiryolu ile imparatorluğun uzak bölgelerine daha kolay erişimin sağlanması ile buralardaki kontrolün ve hâkimiyetin daha etkin bir şekilde sağlayabileceğini düşünmekteydi. Diğer yandan, Alman Hükümeti de bu projeye büyük önem vermiştir. Zira yukarıda belirtilen nedenlerden ötürü projenin Alman sermayesi ile gerçekleştirilmesinin Almanya’nın bölgedeki siyasi ve ekonomik çıkarlarına önemli hizmetler sağlayacağı öngörülüyordu. Bu proje ile Alman Hükümeti, Osmanlı Devleti ile kurulacak stratejik ilişkiler sayesinde ürettiği sanayi mallarını bu ülke üzerinden Doğu’daki büyük pazarlara daha hızlı ve ucuz bir şekilde ulaştırabilmeyi ve bölgenin yer altında patlamayı bekleyen eşsiz kaynaklarını da, elde ettiği imtiyaz hakkı çerçevesinde ele geçirmeyi hedeflemekteydi.
Bağdat demiryolunun yapımını finanse etmesi planlanan Deutsche Bank’ın bu büyük projenin maliyetini ve sorumluluğunu tek başına üstlenmeye sıcak bakmaması sonucunda, bir konsorsiyum oluşturularak alınacak risk ve sorumluluğun paylaşılması yönünde karar alınmıştır. Yeni durumda Anadolu Osmanlı Demiryolu Şirketi’nin sermaye yapısı şu şekilde yapılandırılmıştır; Fransız sermaye gruplarının payı yüzde 40 ve Deutsche Bank ile ortaklarının payı yüzde 40 olarak ve kalan yüzde 20’nin de Osmanlı yatırımcılarına teklif edilmesi planlanmıştır. Taraflar, bu anlaşma çerçevesinde, ileride diğer bir devletin (örneğin İngiltere) projeye dâhil olma talebinde bulunması durumunda yeni katılımcının payının mevcut ortakların payından oransal olarak indirim yapılarak karşılanması konusunda da uzlaşmaya varmışlardır. Osmanlı Padişahı’nın da desteği ile Konya- Bağdat demiryolunun yapımına ilişkin anlaşma 23 Aralık 1889’da, Basra
Körfezine inme seçeneği de dâhil olmak üzere, bir ön mutabakat mektubu şeklinde Dr. Siemens ile Nafıa Nazırı Zihni Paşa arasında imzalanmıştır.
Bu anlaşma ile birlikte, Anadolu’yu (hatta İstanbul’u) Bağdat’a modern bir demiryolu ile bağlama konusu İngiltere ile Almanya arasında yirmi yıldan fazla sürecek olan bir anlaşmazlığın fitili yakılmıştır. Bu demiryolu projesinde İngilizlerin temel olarak karşı olduğu konu, demiryolu yapımının gerçekleştirilmesi halinde, her türlü zenginliğe sahip ve bir deniz gücü tarafından işgal edilmesi oldukça zor olan büyük bir kara parçasının Almanya’nın nüfuzu altında birleşmesiydi. Ayrıca, bu durumda Rusya’nın da İngiltere ve Fransa gibi devletlerle olan bağlantısı fiilen kopartılmış olacaktı. Bu durum şüphesiz Almanya için büyük bir stratejik üstünlük anlamına gelmekteydi ve İngiltere’nin hayati çıkarlarının bulunduğu Hindistan bölgesinin de tehdit altına girmesine neden olmaktaydı.
Yararlanılan Kaynaklar
Gürdal Gedik, Uluslararası Politikada Enerji Faktörü: Rusya Örneği
Veysel Ayhan, Ortadoğu ve Petrol: İmparatorluk
Hikmet Uluğbay, İmparatorluktan Cumhuriyete Petropolitik
Volkan Ş. Ediger, Osmanlı’da Neft ve Petrol
Ünal Gündoğan, İran ve Ortadoğu

*Bu çalışmanın tüm hakları, Gürdal Gedik’e aittir.
*Bizimle iletişim kurmak için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Türkiye'de Enerji Kaynakları, Enerji Arzı Ve Enerji Talebi

Türkiye’de 2016 yılında yaklaşık 273,4 milyar kilowatt-saat elektrik üretilmiş ve 287,3 milyar kilowatt saat elektrik tüketilmiştir. Ülkemizin birincil enerji gereksiniminin % 73,5’i ithalat ile karşılanmaktadır. Bu oranlar Türkiye’de enerji konusunda dışa bağımlılığı açıkça göstermektedir. Bu üretimin büyük bir kısmı doğal gaz ile çalışan santraller ile gerçekleştirilmiştir. Bu demek oluyor ki, elektrik üretebilmek için dışarıdan doğal gaz almak zorundayız. Arkasından kömür santralleri gelmektedir. Türkiye’de ağırlıklı olarak fosil yakıtlar kullanılmaktadır.

Türkiye fosil kaynaklar bakımından oldukça fakir bir ülkedir. Bu nedenle, enerji üretiminde bu kaynaklara olan talep fazlalığı dışa bağımlılık sorununu ortaya çıkarmaktadır. Örneğin, ETKB verilerine göre, enerji tüketiminde en fazla kullanılan doğal gazın % 99,2’lik bir kısmı ithal edilmektedir. Doğal gazın ardından Türkiye’de en çok tüketilen enerji kaynağı % 26,2’lik bir oranla petroldür. Petrolün de % 93,6’sı ithal edilmektedir. Petrol ve doğal gaz enerji tüketiminde % 60’lık bir paya sahiptir. Neredeyse tamamını ithal ettiğimiz petrol ve doğal gaza olan talebin yüksek olması Türkiye ekonomisi açısından olumsuz bir ortam yaratmaktadır. Enerjide dışa bağımlılığımızı artıran en önemli faktör ise Türkiye’de ekonomik büyümenin hızlanması ve bunun sonucunda fosil kaynaklara olan talebin artmasıdır. Böylece, enerjide dışa bağımlılık artmaktadır. Ülkemizde enerji kaynaklı sorunların önüne geçmek için alternatif enerji kaynaklarının arttırılması gerekmektedir. Böylece enerji ithalatına harcanan ülke kaynakları daha verimli alanlarda kullanılabilecek, büyüme ve kalkınma hızı artış gösterecektir.
Türkiye’de Petrol Enerji Kaynakları
1800’lü yılların başında sadece ilaç, gemi yapımı, mumyalama gibi amaçlarla kullanılmaya başlayan petrol yine bu yüzyılın ortalarında aydınlatma amaçlı kullanılmaya başlanmıştır. Daha sonra, petrol endüstrisinde şirketleşmeler başlamış ve ABD, petrol piyasasında tek söz sahibi haline gelmiştir. Yirminci yüzyılın başlarına kadar bu endüstride tek lider olan ABD, liderliğini Rusya, İngiltere ve İran gibi ülkelerle paylaşmak zorunda kalmıştır. Kendi ülkeleri dışında da petrol üretimine yönelen bu devletler dünyanın birçok yerinde şirketleşmeye başlamışlar ve rekabet ortamı çatışmalara sebep olmuştur. İkinci Dünya Savaşı sonrası söz konusu çatışmaların merkezi Orta Doğu olmuştur. Otomobil sektörünün de piyasalara dâhil olması ve dünyada hızlı bir otomobil talebinin oluşması neticesinde petrolün değeri daha da artmıştır.
Türkiye’de ise petrol arama çalışmaları geç bir dönemde başlamıştır. 1800’lü yılların sonunda faaliyetler başlamış olsa da ilk petrol kuyusunun açılması ancak cumhuriyetin kuruluş yıllarında gerçekleşmiştir. İlk petrol kuyusu 1934’te açılmıştır. Kısa süre sonra da ham petrol miktarının yetersizliği sebebi ile kapanmıştır. Daha sonra, 1954 yılında çıkarılan petrol yasasında petrol aramalarının hem yerli hem de yabancı girişimciler eliyle yürütülmesi planlanmıştır. Bu amaçla Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı kurulmuştur. Petrol rezervlerimiz yeterli olmasa da yıllar itibari ile petrol üretimimiz artış göstermiştir. Türkiye petrol üretimi konusunda kendi kendine yeten bir ülke değildir. Petrolde % 93 oranında dışa bağımlıdır. Türkiye’nin komşularında petrol varken ülkemizde olmamasının en önemli sebebi petrol havzalarının küçük küçük bölünmesi ve derinlerde olmasıdır. Bu sebeple kuyuların açılması ile elde edilecek kazanç maliyeti karşılayamamaktadır.
 

Yukarıdaki tabloda görüldüğü üzere, ithalat miktarı yıllar itibariyle artış göstermektedir. 2015 yılı ham petrol ithalat miktarı 25.064.776 tondur. İşlenen petrolün büyük bir miktarı ithal edilmektedir. Bu sebeple, Türkiye’nin petrolde ithalata bağımlılık oranı giderek artmaktadır. 2014 yılına kıyasla işlenmiş ürün ithalatı düşüş gösterirken, ham petrol ithalatı ve tüketilen ham petrol rakamı artış göstermiştir. 2015 yılında, yerli ham petrol üretiminin toplam tüketime oranı % 6,4 olarak gerçekleşmiştir. Dolayısıyla, Türkiye’nin petrolde ithalata bağımlılık oranı % 93,6 seviyelerindedir. Türkiye Petrolleri yıllık raporuna göre; Türkiye’nin 2015 yılı yurtiçi ham petrol üretimi 12 milyon varildir. Bu üretimin % 75’i Batman, % 24’ü Adıyaman ve % 1’i ise Trakya Bölgesinde gerçekleşmiştir. 2015 yılı sonunda aktif kuyu sayısı; 52 yeni, 8 eski kuyunun devreye girmesi ve 14 kuyunun da devreden çıkmasıyla 1.443 olmuştur. Türkiye Petrolleri raporuna göre, Türkiye rezerv geliştirme ve yeni kuyular bulma stratejisini benimsemektedir. Mevcut kuyularda var olan çalışmalar daha etkin hale getirilmeye çalışılmaktadır. Bu amaçla, üretim sorunlarını gidermek için yeni teknolojiler ve teknikler geliştirilmekte ve böylece üretim maliyetleri düşürülmektedir. Ancak, bu yeterli değildir. Türkiye’nin petrol arama ve üretimde etkinliği sağlama konusundaki çabaları yeterli olmayıp halen net ve tutarlı bir petrol politikası geliştirilememiştir. Türkiye petrol rezervleri açısından zengin bir ülke olmasa da dünya üzerinde bulunduğu konum itibariyle büyük bir avantaja sahiptir. Enerji kaynakları açısından zengin olan ülkelere yakınlığı dolayısıyla, enerji hattı projeleriyle dünyada enerji koridoru ve terminali olma iddiasını taşımaktadır. Enerji kaynakları açısından zengin olan Orta Doğu, Orta Asya ve Hazar Bölgesi ile petrole ihtiyaç duyan, başta Avrupa ülkeleri olmak üzere petrol talebi yüksek ülkeler arasında bağlantı noktası konumundadır.
Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı projesi ile petrolün, Azerbaycan’ın Bakü şehrinden başlayıp Gürcistan’dan geçerek, Türkiye’nin Ceyhan Terminaline güvenli bir şekilde taşınması mümkün olmaktadır. Azerbaycan, petrol ihracatının % 80’lik bir bölümünü bu kanal aracılığı ile yapmaktadır. Türkiye’nin enerji arz güvenliği ve sürekliliği konusunda önemli bir avantaj yakalanmaktadır. Bu boru hatları ile Türkiye, coğrafi konumunu önemli bir stratejik avantaja dönüştürmekte ve uluslararası enerji sektöründeki konumunu güçlendirmektedir.

Yukarıdaki şekilden de görüldüğü gibi; sanayi sektöründe üretimin önemli bir girdisi olan petrolün büyük bir kısmı Doğu ve Güneydoğu’daki komşularımızdan elde edilmektedir. Toplamda en fazla petrol ithalatının yapıldığı ilk iki ülke Irak ve İran’dır. İthalatımız ağırlıklı olarak Orta Doğu ülkelerinden yapılmaktadır. Bu iki ülkeden yapılan ithalat toplam petrol ithalatının % 33’ünü oluşturmaktadır.
Türkiye’de Doğal Gaz Enerji Kaynakları
Petrol kaynağında olduğu gibi doğal gaz açısından da zengin olmayan Türkiye, bu konuda da dışa bağımlı bir ülke durumundadır. Doğal gaz tüketiminde dışa bağımlılık oranı petroldekinden de yüksek olup; Türkiye gaz talebinin % 99,2’si ithalatla karşılanmaktadır. Türkiye’de 2015 yılında, 48,8 milyar m3 doğal gaz tüketilmiş ve bu rakamın % 0,8’i (399 milyon m3) ülke içi üretim ile karşılanmıştır. Tüketilen doğal gazın yaklaşık % 50’si ise elektrik üretimi için kullanılmaktadır. Bu bağımlılığı azaltabilmek için yeni keşiflerin yapılması gerekmektedir. Bu bağlamda, devletin arama ve üretim faaliyetlerine destek vermesi bu süreci hızlandıracaktır. Türkiye’de doğal gaz arama, üretim ve dağıtım işlevi şirketler tarafından lisans alarak yürütülmektedir. Lisansı veren kurum Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’dür.

Yukarıdaki grafiğe göre, 2007 yılından itibaren doğal gaz üretim miktarı düşüş göstermektedir. Bu durum doğal gaz ithalatının artmasına neden olmaktadır. 2014 yılından 2015 yılına kadar doğal gaz üretim miktarı yaklaşık % 20 oranında düşüş göstermiştir. Başta TPAO olmak üzere diğer uluslararası şirketler; Trakya, Marmara ve Karadeniz’de faaliyetlerini artırmış olsalar da bu faaliyetler doğal gaz talebini karşılayabilecek düzeyde değildir. Türkiye’nin enerji ithalatı yıllar itibariyle anlamlı bir artış göstermektedir. Bu nedenle, Türkiye’nin doğal gaz talebini karşılayabilecek büyük gaz sahalarının keşfine ihtiyaç vardır. Günümüz ekonomilerinde doğal gaza bağımlı olan ülkeler açısından, artan doğal gaz fiyatları ekonomik açıdan büyük sorunlara yol açmaktadır. Doğal gaz üretiminin yanında doğal gazın depolanması da önemlidir. Doğal gazın yeraltında depolanması konusunda çalışmalar yapılmaktadır. Tuz Gölü Doğal Gaz Yeraltı Depolama Projesi’nin yapımı ile birlikte depolama faaliyetleri daha etkin hale gelecektir. Doğal gazın depolanması, özellikle mevsimsel değişiklikler nedeniyle artan doğal gaz talebinin karşılanması ve fiyatlardaki artışın önüne geçilmesi açısından son derece önemlidir.

Doğal gaz üretiminin gerçekleştirildiği alanlara bakıldığında; % 66,17’lik bir oranla en fazla üretimin Tekirdağ’da gerçekleştiği görülmektedir. Ardından % 14,41’lik bir payla Kırklareli ve % 11,56’lık bir payla Düzce gelmektedir.

Doğal gaz ithalatında aylık değişimler görünse de yıllar itibariyle ciddi değişimler gözlemlenmemektedir. Türkiye’de toplam doğal gaz tüketiminin % 1,2’si yerli kaynaklar ile geri kalan % 98,8’lik bir kısmı ithalat ile karşılanmaktadır. Doğal gaz ithalatının boru hatları ile iletilmesi mümkün olmadığı zaman; doğal gazın, belli bir dereceye kadar soğutulup sıvılaştırılarak tankerler vasıtası ile taşınması mümkündür. Bu tür sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG), özellikle Rusya ile siyasal krizlerin yaşanması sonrasında boru hatları ile doğalgazın taşınmasının kesintiye uğramasının ardından daha da önemli hale gelmiştir. Türkiye’de boru hatları da stratejik önem taşıyan konulardan biridir. Türkiye enerji üreticisi Asya ülkeleri ile enerji talebi yüksek olan Avrupa ülkeleri arasında bir bağlantı noktası durumundadır. Bakü-Tiflis-Erzurum doğalgaz boru hattı Azerbaycan doğal gazını alarak Gürcistan ve Türkiye’ye geçişini sağlamaktadır.
Trans-Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı Projesi (TANAP) 2018’de faaliyete başlayacaktır. Böylece Azerbaycan’ın üreteceği gazın bir bölümünün Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınması mümkün olacaktır. TANAP projesi hem ülkemizin hem de Avrupa ülkelerinin enerji güvenliği açsından büyük umut vadetmektedir. Ayrıca Türkiye’nin, enerji kaynak çeşitliliği ve Rusya’ya olan bağımlılığın azaltılması gibi hedeflerine de hayli katkı sağlayan bir niteliğe sahiptir. Türkiye, Azerbaycan’a diğer Avrupa ülkelerinden daha yakın olduğundan, doğal gazı daha ucuza temin etme imkânı da bulacaktır. Türkiye-Yunanistan boru hattı ise 2007 yılından itibaren faaliyette bulunmaktadır. Azerbaycan doğal gazı bu boru hattı ile Türkiye, Yunanistan ve daha sonra İtalya üzerinden Avrupa’ya ulaştırılmaktadır. Trans-Adriyatik Doğal Gaz Boru Hattı ile Türkmenistan doğal gazı Avrupa’ya ulaştırılacaktır. Irak-Türkiye Boru Hattı Projesi de Avrupa açısından arz güvenliği kapsamında büyük önem taşımaktadır. Doğu Akdeniz’de son dönemlerde doğal gaz keşifleri yapılmaktadır. Bu durum yeni gerilimlere yol açmış olsa da Türkiye açısından oldukça umut taşıyan bir gelişmedir. Ancak, özellikle Yunanistan, AB, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi tarafından Türkiye, Akdeniz’de sadece karasuları ile sınırlandırılmak istenmektedir.

Yukarıdaki şekilde görüldüğü gibi Türkiye, doğal gaz ithalatının % 55,31’ini Rusya’dan, % 16,6’sını İran’dan yapmaktadır. İran’ı 12,24 ile Azerbaycan ve % 8,9 ile Cezayir takip etmektedir. Ülkemizin doğal gazda Rusya’ya olan bağımlılığı yüksek oranlardadır. Rusya’dan gelecek doğal gazın kesilmesi riski üretimin de durması riskini beraberinde getirmektedir. Bu durum siyasi ve politik baskılara da neden olma tehlikesini beraberinde getirmektedir. Enerji güvenliği ve ekonomik güvenliğin sağlanması için oluşturulacak politikaların ulusal çıkarlarımızı gözetmesi çok önemlidir.
Türkiye’de Kömür Enerji Kaynakları
Türkiye kömür rezervleri açısından değerlendirildiğinde, petrol ve doğal gaza nazaran daha şanslı bir konumdadır. Kömür fosil yakıtlar içerisinde, petrole alternatif olması sebebiyle önemli bir yere sahiptir. Dünyada ve Türkiye’de elektrik üretiminde kömürün payı giderek artış göstermektedir. Kömür, rezervlerinin dünyada daha yaygın olması, petrol ve doğal gaza göre daha kolay bulunması, çıkarılması ve taşınması, fiyatının aşırı dalgalanma göstermemesi gibi nedenlerden dolayı güvenilir enerji kaynağı kategorisinde yer almaktadır. Türkiye, enerji konusunda dışa bağımlılığını azaltma hedefine ulaşabilmek için yerli kömür kaynaklarını önemli bir seçenek olarak değerlendirmektedir. Yerli kömür kaynaklarını artırmak önemli bir seçenek olsa da bunu yaparken temiz ve çevreye en az derecede zarar veren kömür teknolojilerine odaklanılmalıdır. Yapılan bilimsel çalışmalara göre, 2030 yılında hâlâ kömür, elektrik üretme konusunda önemli bir paya sahip olacaktır. Türkiye 2023 hedeflerine ulaşmak için mutlaka mevcut kömür potansiyelini daha fazla kullanmak zorundadır. 2023 hedeflerinde kömür üretiminin elektrik üretimi içerisindeki payı % 30 olarak öngörülmektedir. Bu günkü durumda yerli kömürün elektrik üretimindeki payının yüzde 13,2 (Mayıs 2016) olduğu göz önüne alındığında; yerli kömürden elektrik üretiminin iki kat artırılması hedeflenmektedir”.

Yukarıdaki şekilde görüldüğü gibi, kömür tüketimimiz içerisinde ithal edilen kömürün miktarı yıllar itibariyle artış göstermektedir. Son yıllarda petrol ve doğalgaz ithalatının yanında bir de kömür ithalatının artması enerji konusunda dışa bağımlılığımızı artıran önemli bir unsurdur. Enerji kaynaklarında dışa bağımlı olan ülkeler önemli miktarlarda döviz kaybı yaşamaktadır. Enerji dolayısıyla, dış ticaret açığı ve cari işlemler açığı giderek artmaktadır. Türkiye’de çıkarılan kömür içerişinde en yüksek payı linyit almaktadır. Linyit düşük kaliteli bir kömür çeşidi olsa da özellikle termik santrallerde tercih edilmektedir. Türkiye’de kömür ithalatında ülkelerin payları esas alındığında ise petrol ve doğalgazda olduğu gibi kömürde de Rusya’ya bağımlılık oranının yüksek olduğu görülmektedir.

Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu’nun yayımlamış olduğu 2013 yılı sektör raporuna göre, 2013 yılında kömür ithalatının % 32’lik bir kısmı Rusya’dan yapılmıştır. Rusya’yı, % 26,5 ile Kolombiya, % 14,8 ile ABD ve ardından % 12,8 ile Güney Afrika izlemektedir. Enerjide arz güvenliği ve siyasal bağımsızlık açısından Rusya’ya aşırı bağımlılık bir tehdit unsuru oluşturmaktadır.
Türkiye’de Nükleer Enerji
Türkiye’de halen bir nükleer santral olmasa da nükleer santrallerin kurulmasına yönelik adımlar mevcuttur. Ülkemizde, biri Mersin Akkuyu’da diğeri Sinop’ta olmak üzer iki nükleer santral kurulması planlanmaktadır. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın projeksiyonlarına göre, nükleer santrallerin 2020 yılına kadar enerji üretimindeki payının % 5 seviyelerinde olması beklenmektedir. Dünyada nükleer santrallerin görünümüne bakıldığında ise; 31 ülkede 449 nükleer santralin bulunduğu ve bu 31 ülkenin içerisindeki 10 ülkenin nüfusunun İstanbul’dan az olduğu görülmektedir. Petrol ve doğal gaz zengini ülkelerde dahi nükleer enerji elektrik üretiminde kullanılmaktadır. Dünyada 59 nükleer reaktör inşaatı bulunurken, en fazla nükleer santralin bulunduğu ABD’de 2, elektrik üretiminde nükleerin en fazla payının olduğu Fransa’da 1, Rusya’da 7, Hindistan’da 6, Çin’de 19, Birleşik Arap Emirlikleri’nde 4 nükleer santral inşaatı devam etmektedir.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın Dünyada ve Türkiye’de Enerji Görünümü adı altında yapmış olduğu çalışmada, dünyada 30 ülkede 435 nükleer santralin üretimde, 60 santralin de inşa halinde olduğu belirtilmektedir. Yine bu çalışmaya göre, kurulu santrallerin yaklaşık yarısı ABD, Japonya ve Fransa gibi gelişmiş ülkelerde bulunmaktadır. Petrol ve doğal gaz gibi kaynakların bazı ülkelerde yeterli miktarlarda bulunmaması ve bu kaynakların yenilenemez oluşu nükleer enerjiye olan talebi zorunlu kılan nedenler arasındadır. Ancak nükleer santrallerin, yetişmiş eleman, atıkların depolanması ve kurulum aşamasında yüksek teknoloji gerektirmesi gibi önemli sorunları vardır. Türkiye açısından önemli bir sorun da dışa bağımlılığın devam edebilecek olması ihtimalidir. Türkiye nükleer santral kurabilecek teknolojiye sahip değildir. Bu nedenle, teknolojiyi ithal etmek zorundadır. Sadece kurulum aşamasında değil, işletme ve atık yönetimi konusunda da dışa bağımlılığı bir süre devam edecektir. Nükleer santrallerin toplumsal maliyeti de yüksektir. Herhangi bir kaza durumunda oluşan kirliliği temizlemek ve insanların bundan zarar görmesini engellemek veya zarar görenlerin zararlarını karşılamak oldukça yüklü bir fatura çıkarmaktadır.
Dünyada nükleer santral kazalarına bakılacak olursa; ABD’de meydana gelen Three Mile Island kazasında ciddi bir zarar meydana gelmediği görülmektedir. Çünkü reaktörün etrafında radyasyonun yayılmasını engelleyen bir çeşit güvenlik mekanizması mevcuttur. Fakat Ukrayna’da meydana gelen Çernobil faciasında radyasyonun dışarı sızmasını engelleyen koruyucu duvarlar yüksek maliyet gerekçesiyle inşa edilmediğinden dolayı ciddi zararlar meydana gelmiştir. Japonya’da 2011 yılında meydana gelen kaza ise depremin yarattığı tsunami dalgalarından kaynaklanmıştır. Türkiye de deprem bölgesi olduğundan, depreme bağlı kazalara karşı önlemler alınması ve bunun maliyetine katlanılması gerekmektedir.
Nükleer santraller ekonomik açıdan değerlendirilecek olursa; karşımıza çeşitli maliyetler çıkmaktadır. Nükleer santrallerin kurulum maliyetleri işletme maliyetlerinden nispeten yüksektir. Nükleer santraller kurulduktan sonraki en önemli maliyet kalemi atıkların depolanması veya saklanmasıdır. Atıkların depolanması dışında çevre ve sağlık gibi sosyal maliyetler de mevcuttur.
Nükleer santralin kurulum aşamasında ortaya çıkan maliyetler; inşaat ve imalat için çok sayıda işçi; büyük miktarlarda inşaat hammaddesi ve malzemesi, soğutma, havalandırma, bilgi ve kontrolü sağlayabilmek amacıyla elektronik sistemlerin oluşturulması gibi büyük ölçekli yatırım gerektiren maliyetlerdir. Kurulum ve işletim maliyetleri yüksek olsa da petrol, kömür ve doğal gazla kıyaslandığında yakıt maliyetinin daha düşük olduğu görülmektedir. Ayrıca, doğal gaz, kömür ve petrolün alınıp uzun süre depolanması neredeyse imkânsızdır; fakat nükleer yakıtın on yıllar boyunca depolanması mümkündür. Bu sebeple nükleer enerji; artan enerji talebi ve enerji arz güvenliği açısından gerekli olmaktadır.
Yararlanılan Kaynaklar
Hicran Konca, Enerjide Dışa Bağımlılık Çerçevesinde Türkiye’de Nükleer Enerjinin Analizi
Uğur Selçuk Akalın ve Suat Tüfekçi, Türkiye’nin Petrol Politikaları ve Enerji Özelleştirmelerine Bir Bakış, İktisat Politikası Araştırmaları Dergisi, Cilt 1, Sayı 1
Türkiye Petrolleri, 2014,2015, 2016 ve 2017 Yıllık Raporları
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Hicran Konca’ya aittir.
*Bizimle iletişim kurmak için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Petrol Fiyatları Ve Küresel Ekonomi

Ortadoğu ham petrolü, 1970’li yıllara kadar büyük şirketlerin politik kararları nedeniyle ucuzdur. 1860-1870 yılları arasında petrolün varil başına fiyatı 0.10$ ile 0.20$ arasında dalgalanmıştır. Petrol fiyatları 1880-1920 yıllarında varil başına 3$ ve 5$ arasında seyretmiş, 1920-1950 yılları arasında varil başına 2-3$’a kadar fiyatı düşmüştür. Bu dönemde petrol bol ve ucuz bir enerji kaynağı olarak görülmektedir. Petrolün ucuz ve bol olması ülkelerin petrole dayalı yatırımlarını arttırmış ve GSYİH’da görülmemiş bir artış sağlamıştır. Bu dönemde Japonya’daki büyüme oranı %9,68 iken ABD’de büyüme oranı %3,72’dir. 1950-1960 yılları arasında varil başına 2$ civarında olan petrol büyük şirketlerin küçük şirketleri yok etme politikaları nedeniyle fiyatlar 1970’li yıllarda varil başına 1,80$ seviyesinde sabitlenmiştir. Bu dönemde petrolün üretim maliyetinin düşük olması ve ödenen vergi ve şerefiyelerin cüzi miktarlarda olması petrol şirketlerine çok büyük karlar sağlamıştır. Ancak Libya devrimi ile birlikte petrol üreticileri tarafından arttırılan vergiler petrol şirketlerini zor durumda bırakmış ve petrol fiyatları varil başına 2,50$ seviyesine yükselmiştir.
1973 yılında Arap-İsrail Savaşı sırasında, OAPEC Arap ülkelerinin arkasında durmuş ve İsrail tarafında olan ABD Hollanda gibi ülkelere petrol ambargosu yöneltmiştir. Bu dönemde petrol fiyatları %300 oranında artmış ve fiyatlar 3,01$’dan 11.65$’a yükselmiştir. Bu durum ilk petrol krizine yol açmıştır. Birinci petrol krizi hiçbir şekilde fiziki petrol kıtlığı veya üretim maliyetlerindeki artışla ilgili olmayıp sadece politiktir. 1979 yılında ikinci petrol krizi yaşanmıştır. Krize neden olan faktör ise, İran Devrimi’nin petrol sektörünü de vurması ve İran petrol ihracatının kesintiye uğramasından kaynaklanmıştır. Petrol ihracatındaki kesintiler piyasada kıtlık beklentilerini arttırmış ve fiyatların artmasına neden olmuştur. İkinci petrol kriziyle birlikte varil başına 12.70$ olan petrol fiyatları %170’lik bir artışla 34$’a yükselmiştir. 1981 yılına kadar süren arz kesintileri petrol fiyatlarındaki bu yükselişleri tetiklemiş ve uluslararası enerji şirketlerinin yeni petrol ve doğal gaz kaynakları aramalarına yöneltmiştir. Petrol fiyatlarındaki yüksek seviyeler, ülkelerde ekonomik faaliyetlerle petrol arasındaki bağıntının eğimini azaltmıştır. Bu durum petrol tüketiminin azalmasına yol açmış, dolayısıyla petrole dayalı yatırımlar azalmış ve küresel büyüme yavaşlamıştır.
1980’li yılların başlarında petrol fiyatlarında önemli düşüşler meydana gelmiştir. 1990’lı yılların başına kadar petrol fiyatları ortalama 15-20$ aralığında dalgalanmıştır. Bu dönemde petrol fiyatlarında dalgalanmaların az olmasının temel nedeni OPEC üyesi olmayan ülkelerin petrol üretimlerini arttırmalarıdır. Özellikle ABD, Meksika ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği petrol üretimlerini arttırmış ve bu durum OPEC’in petrol piyasası üzerinde ki egemenliğini de azaltmıştır. OPEC’in petrol fiyatlarına müdahale etme imkanının azalmasıyla birlikte bu dönemde fiyat istikrarı sağlanmıştır. Ayrıca petrol fiyatlarındaki istikrarın bir diğer sebebi ise bu dönemde yaşanan ekonomik duraklamadır. Ekonomik durgunlukla beraber ülkelerin petrol taleplerinde önemli azalışlar olmuştur. 1990 yılında patlak veren Irak-Kuveyt Savaşı petrol fiyatlarının artmasında önemli rol oynamıştır. Irak-Kuveyt Savaşı sadece iki ülkeyi ilgilendirmemekte, tüm dünya için önem arz etmektedir. Bu dönemde Saddam Hüseyin’in, İran ve Kuveyt Savaşlarında üstün gelmesi, dünya petrol rezervlerinin %40’ı elinde bulundurması anlamına gelmektedir. Bu durum başta ABD olmak üzere tüm dünyayı petrol krizine sürükleyebilecek bir unsurdur. Bu doğrultuda ABD ve Avrupa ülkeleri, Saddam Hüseyin’e petrolü bırakmamak adına savaşa katılmışlardır. Irak-Kuveyt Savaşı ile oluşan belirsizlik petrol fiyatlarını belli bir süre arttırmış fakat diğer petrol üreticisi ülkelerin petrol üretimlerini arttırmalarıyla bu durum aşılmıştır. Savaş boyunca petrol fiyatları istikrarını korumuştur.
1990’lı yılların sonunda gerek Asya Krizinin etkisiyle gerekse OPEC dışı ülkelerin özellikle Güney ABD bölgesinde petrol sahalarındaki üretimlerini arttırmaları ile birlikte petrol fiyatları belli ölçüde düşmüştür. OPEC ülkeleriyle rekabetin artması 1998 yılında petrol fiyatlarının 10 yıllık en büyük fiyat düşüşünü gerçekleşmesine neden olmuştur. 1999 yılından itibaren petrol üreticileri düşen fiyatlar karşısında petrol arzında kısıtlamalara gitmiştir. Bu kısıtlamalar zaman için petrol fiyatlarının önemli ölçüde artmasına neden olmuştur. 2000’li yıllarla birlikte dünya çapındaki talep daralması petrole de yansımıştır. Petrol fiyatları 2000’li yılların başında 24 $’ın altında seyretmiştir. OPEC üyesi ülkeler, talep daralmasıyla birlikte üretimlerinde kısıtlamaya gitmişlerdir. Petrol fiyatları 11 Eylül 2001 yılına kadar, 22-28 $ seviyelerinde seyretmiştir. 11 Eylül saldırılarıyla birlikte petrol fiyatları düşüşe geçiştir. Petrol fiyatları 2001 yılının sonlarında 17 $’a kadar düşmüştür.
2001 yılının sonlarında 17 $’a kadar düşen petrol fiyatları 2002 yılının başlarında da bu fiyatı sürdürmüştür. OPEC üyesi ülkeler bu düşük fiyat karşısında üretimde 21.06 mvg kısıtlamaya gitmişlerdir. OPEC üyesi ülkelerin uygulamış olduğu üretim kısıtlama politikasıyla fiyatlar 2002 yılının Mayıs ayında 26 $’a kadar yükselmiştir. Siyasi ve ekonomik gelişmelerden çok çabuk etkilenen petrol fiyatları 2002 yılında da istikrarını sürdürememiştir. 2002 yılının Aralık ayında Venezüella’da ki genel grevin etkisiyle, petrol üretiminde büyük düşüş yaşanmıştır. Venezüella’nın petrol ihracatı olumsuz yönde etkilenmiştir. Özellikle Venezüella’da ham petrol ithal eden ABD bu durumdan olumsuz etkilenmiştir. Venezüella’da yaşanan bu kriz, dünyada petrol arzının düşmesine neden olmuş ve petrol fiyatları yükselmiştir. 2003 yılında hem Venezüella’daki grevin devam edeceği görüşleri hem de ABD’nin Irak’a yapacağı askeri müdahale petrol fiyatlarında ki istikrarsızlığı sürdürmüştür. Dünya petrolünün %65’ine sahip Orta Doğu Bölgesindeki savaş, petrol fiyatlarında istikrarsızlığa yol açmıştır. Bu durum 2003 yılında da petrol fiyatlarında istikrarın sağlanamayacağının göstergesi olmuştur. Petrol fiyatları bu gelişmeler sonucunda artış eğilimine girmiştir. Petrol fiyatlarındaki bu artış eğilimin önüne geçebilmek adına OPEC üretim kotalarını 24,5 mvg’e yükseltmiştir. OPEC, 2003 yılı süren ABD’nin Irak müdahalesi süresinde, belirlediği 24,5 mvg’lik kotanın üzerine çıkmıştır. ABD’nin petrol kaynaklarına yavaşça hakim olmasıyla birlikte dünyada petrol arzı artmaya başlamıştır. Artan petrol arzının fiyatları düşürmesini istemeyen OPEC ülkeleri üretimde kotaları düşürmüşlerdir. Haziran 2004’de petrol fiyatları 25-31 $ bandına yükselmiştir. ABD’nin Irak müdahalesi boyunca petrol fiyatları artışını sürdürmüştür. Bu artış 2005 yılında da devam etmiştir. 2001 yılında 17 $ olan petrol fiyatları 2005 yılında 70 $’a kadar yükselmiştir. Petrol fiyatları yıllar itibariyle yükselişinde hız kesmemiş ve 2006 yılında 78 doları bulmuştur.
2006 yılından itibaren artışını sürdüren petrol fiyatları Kasım 2007’de 95 $’a, Ocak 2008’de ise ham petrol fiyatları 100 $’a dayanmıştır. Petrol fiyatlarında ki sürekli yükselişin arzın az olmasından değil talebin fazla olmasından kaynaklıdır. 2008 yılında 100 $’a dayanan petrol fiyatları ilerleyen iki yıl içinde değer kaybetmiştir. 2009 yılı ile birlikte yaşanan küresel mali kriz nedeniyle petrol fiyatları 60 $ düzeyine inmiştir. 2009 yılına nazaran 2010 yılında küresel krizin etkilerinin azalması ve Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki karışıklıklar petrol fiyatlarının tekrar prim yapmasına neden olmuştur. 2010 yılında 80 $ düzeyine çıkan petrol fiyatları, 2011 yılında 104 $’a kadar ulaşmıştır.

Türkiye’de Petrol Fiyatları
Türkiye’de petrol fiyatları, dünya petrol fiyatlarının etkisinde belirlenmektedir. Türkiye’de petrol üretimi az olduğu için petrol fiyatlarının belirlenmesinde ithal petrol fiyatının rolü büyüktür. Dünya petrol fiyatının yanı sıra Türkiye’de petrol fiyatlarının belirlenmesindeki en önemli iki unsur ise döviz kuru ve devletin müdahaleleridir. Cumhuriyetten sonra Türkiye’de petrol sektörü ile ilgili yapılan ilk yasal düzenleme 1926 yılında yürürlüğe giren 792 sayılı kanundur. Bu kanun, ülke sınırları içinde tüm petrol arama ve işletme yetkisini hükümete vermiştir. Ancak dünyada petrol arama ve işletme konusunda gelişen teknolojiyle birlikte modernleşen tekniklere uygun olarak hazırlanmayan bu kanun ancak bir yıl yürürlükte kalabilmiştir. Petrol arama ve üretim çalışmaları neticesinde ilk kuyu 1934 yılında delinmiştir. 1935 yılında çıkarılan 2804 sayılı kanun ile petrol arama görevleri Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü’ne verilmiştir. 1954 yılına kadar petrol arama görevleri bu kanun ile yürütülmüştür. 1954 yılında 6326 Sayılı Petrol Kanunu çıkarılmış ve günümüzde halen yürürlüktedir. Bu kanun ile birlikte petrol arama ve üretim ile ilgili görevler Sanayi Bakanlığına bağlı olarak petrol Dairesi Reisliği’ne verilmiştir. 1973 yılında 1702 sayılı Kanunla Petrol Dairesi Reisliği, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı bünyesindeki Akaryakıt Dairesi ile birleştirilmiştir. Petrol Dairesi Reisliği, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na bağlı Petrol İşleri Genel Müdürlüğü adını almıştır. 6326 Sayılı Petrol Kanunu 1955, 1957, 1973, 1979, 1983 ve 1994 yıllarında olmak üzere 6 defa değişikliğe uğramıştır.
Türkiye’de akaryakıt fiyatları 10.09.1960 tarihli 79 sayılı kanunla devlet tarafından belirlenmektedir. Kanun 1989 yılına kadar yürürlükte kalmıştır. 1989 yılından sonra kanunda bir takım değişiklikler yapılmış ve 3571 Sayılı kanunla akaryakıt fiyatlarının devlet tarafından belirlenmesine kısıtlama getirilmiştir. Bu kanunla birlikte ithalatçılar, rafineri ve dağıtım şirketleri ve akaryakıt bayileri fiyatları belirlemekte serbest bırakılmışlardır. Buna karşın devlet, uluslararası piyasalardaki gelişmelere bağlı olarak ham petrol, petrol ürünleri ve alım, satım ve dağıtım ile ilgili unsurları belirlemekte yetkili konumda olmuştur. Akaryakıt fiyatları ile ilgili bir sonraki değişme, 1998 yılında çıkarılan Kararname olmuştur. Çıkan bu Kararname ile petrol ürünlerinin fiyat tespiti, dünya petrol piyasasına ve $ kuruna bağlı olarak rafineriler ve dağıtım şirketleri tarafından serbest piyasa şartlarında belirlenmek üzere otomatiğe bağlanmıştır. Petrol piyasasının işleyişine yeni bir yön kazandıran otomatik sistemin özelliği ise, tüm Akdeniz ülkelerinin baz aldığı Platt’s European Marketscan bülteninde yayımlanan CIF (vergilendirilmemiş fiyat) Akdeniz (Genova/Lavera) ürün fiyatlarının Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası USD döviz satış kuru ile çarpımından elde edilen parite fiyatların 7 gün süre ile takibi, 7 günlük parite fiyat (TL/ton) ortalamasının bir önceki fiyat ayarlamasına baz alınan beş günlük ortalama fiyatın %3’ün altına inmesi veya üstüne çıkması durumunda, son beş günlük ortalama CIF fiyat ile USD döviz satış kurunun çarpımından elde edilen rakamın %3 fazlasının alınması ile yeni fiyatın hesaplanmasıdır.
Petrol piyasası ile ilgili 1 Ocak 2005 yılında 5015 sayılı Petrol Piyasası Kanunu çıkartılmıştır. Kanunla birlikte OFS (Otomatik Fiyat Sistemi) sona ermiştir. Kanunun 10. Maddesine göre; “Rafinerici ve Dağıtıcı Lisansı kapsamında yapılan piyasa faaliyetlerine ilişkin fiyatlar, en yakın erişilebilir dünya serbest piyasa oluşumu dikkate alınarak lisans sahipleri tarafından hazırlanan tavan fiyatlar olarak Kuruma bildirilir.” Kanunla birlikte petrol piyasasında serbest piyasa koşulları geçerli olmuştur. Buna göre TÜPRAŞ tarafından belirlenen rafineri çıkışı ürün satış tavan fiyatlarını Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu ve akaryakıt dağıtım şirketleri ile kamuoyuna açıklanmaktadır. Akaryakıt dağıtım şirketleri serbest piyasa koşulları altında tavsiye edilen Bayi Satış Fiyatını tespit etmektedirler. Başka bir ifadeyle tüketici fiyatı olan bu fiyatı kamuoyuna EPDK ile birlikte bildirmektedirler. Tavsiye edilen fiyat akaryakıt ana dağıtım şirketleri tarafından belirlenmekte ve bayiler belirlenen fiyat üzerinden satış yapmaktadırlar. Buna karşın rekabet koşulları gereği bayiler, belirlenen fiyatın üzerinde veya altında da satış yapabilmektedirler. Ancak rekabet piyasasındaki aksaklığın önüne geçmek adına her ne kadar OFS (Otomatik Fiyat Sistemi) kalkmış olsa da TÜPRAŞ rafineri çıkış fiyatını OFS’ye göre belirleyebilmektedir. Türkiye’de akaryakıt fiyatlarının belirlenmesinde en önemli unsur vergilerdir. Türkiye’de akaryakıt vergileri oldukça yüksektir. Devlet vergi gelirlerinin büyük bir kısmını akaryakıt üzerinden aldığı vergiden sağlamaktadır. Akaryakıt üzerinden alınan vergiler Katma Değer Vergisi ve Özel Tüketim Vergisidir. Tüketici akaryakıt fiyatlarının %65’ini KDV ve ÖTV oluşturmaktadır. Fiyatların ancak %25’i rafineri çıkış fiyatı olmaktadır.
Petrol Fiyatlarını Etkileyen Faktörler
Petrol fiyatlarını birçok unsur etkilemektedir. Bu unsurların en önemlileri ekonomik, politik, coğrafi ve sosyal faktörler olarak gruplandırılabilir. Dünyanın en kıymetli varlıklarından biri olan petrolün fiyat değişimlerinde ekonomik etkenler oldukça önemlidir. Petrol talep ve arzındaki değişmeler, arama, üretim, taşıma maliyetleri veya vergi oranlarındaki değişimler petrol piyasasına ilişkin çeşitli düzenlemeler, petrol şirketleri tarafından kurulan karteller ve döviz kurundaki değişimler petrolün fiyatını belirleyen önemli faktörlerdir. Ülkeler arasındaki ekonomik ve politik gelişmeler petrol fiyatlarını olumlu veya olumsuz etkileyebilmektedir. Ülkeler arasındaki gerginlik veya ittifaklar petrol fiyatlarını etkilemektedir. Petrol yataklarına sahip olan ülkeler, petrolü bir silah olarak kullanmışlardır. Petrol ihraç eden ülkelerin petrol üzerinden yaptıkları siyasi politikalar petrol fiyatlarını etkileyen en önemli unsurlardan biri olmuştur.
Petrol arzı, petrol arama ve üretim çalışmalarının yapıldığı bölgedeki arazi ve iklim koşullarına bağlı olarak da değişebilmektedir. Petrol arzında yaşanan bu gibi sıkıntılar petrol fiyatlarını etkilemektedir. Petrol tüketiminide aynı şekilde iklim değişiklikleri etkileyebilmektedir. İklim değişikliklerinden etkilenen petrol talebi de petrol fiyatlarında dalgalanmalara yol açabilmektedir.
Petrol fiyatlarında, sosyal ve politik nedenlerle oluşan dalgalanmalar özellikle II. Dünya Savaşından sonra önem kazanmıştır. II. Dünya Savaşından önce ABD için petrol üretimi ve tüketimi yurtiçinde olduğu için dünyadaki önemli olaylar petrol fiyatlarında büyük bir dalgalanmaya neden olmamıştır. Ancak II. Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin yanı sıra diğer ülkelerde petrol rekabetinin başlaması özellikle 1960 döneminde petrol üreten ülkelerin kendi çıkarlarını korumak adına OPEC’i kurması, petrol üreticilerinin varil başına sabit gelirlerini korumuştur. OPEC’in kurulmasıyla birlikte petrol üretici ülkeler gelirlerini arttırmak için petrol üzerinden alınan vergileri arttırmışlardır. Buna karşın petrol üretim ve tüketimi arasında esnek olmayan yapı, fiyatlara aynen yansımıştır. Petrol üreticilerinin kendi çıkarları için vergileri arttırmaları her seferinde fiyatlara doğrudan yansımıştır.

Politik olayların petrol fiyatlarının etkilediği konusundaki başka bir örnek ise, 1973 yılında Arap ülkelerinin Altı Gün Savaşı’nı kaybetmeleri ve toprakları geri almak adına İsrail’e karşı açtıkları savaştır. Savaş öncesinde OPEC ülkeleri daha sıkı bir işbirliğine girmiş ve fiyat artırımlarına gitmişlerdir. Bununla birlikte savaşın başlamasından sonra Irak dışındaki tüm petrol üreticisi Arap ülkeleri ABD ve Hollanda’ya karşı ambargo uygulamışlardır. Ancak OECD stoklarının yeterli olması ambargoyu başarısız kılmıştır. Buna karşın petrol üreticileri tarafından uygulanan bu ambargo, petrol üreticilerinin stok talebini arttırmıştır. Bunun sonucu olarak 1973 Eylül de 2,90 $ olan varil başına fiyat, Aralık ayında 11,65 $’a kadar yükselmiştir. 1970’li yıllarda yaşanan petrol krizleri ile birlikte, petrol üretimi ve tüketimi dalgalanmalar yaşamıştır. Üretimde kullanılan enerji kaynaklarının arasında petrolün payı düşmüştür. Özellikle elektrik enerjisi üretiminde kullanılan petrolün yerini kömür ve nükleer enerji almaya başlamıştır. Bununla birlikte elektrik fiyatlarındaki artışın, petrol fiyatlarındaki artışı tetiklemesi önlenmiştir. 1979-1980 döneminde İran Devrimi nedeniyle petrol üretimi azalmıştır. Buna karşılık OPEC ülkeleri, İran üretiminin düşmesiyle oluşan arz açığını kapatmayı reddetmişlerdir. OPEC ülkelerinin arz açığının kapatmamaları ve talepte düşüş yaşanmaması nedeniyle petrol fiyatları bu dönemde çok yükselmiştir.
OPEC ülkelerinin siyasi konumları güvensizdir ve petrolden başka alternatif gelirleri bulunmamaktadır. Bunun için OPEC ülkeleri kısa dönem karları için petrol fiyatlarının arttırabilmektedirler. Adelman’ OPEC üyesi ülkelerin kontrolünde gerçekleşen petrol fiyatları dalgalanmalarını, her zaman talebin üzerinden üretim yapmalarına, bilgiye verimli ulaşamamalarına, üyeler arasında eşgüdümün zor ve yavaş olmasına ve bunlara bağlı olarak üretimde hedefin altında veya üstünde üretim yapmasına bağlamaktadır. Petrol fiyatlarının etkilendiği bir başka faktör mevsimsel değişikliklerdir. Mevsimsel değişiklikler petrol fiyatlarında önemli dalgalanmalara neden olabilmektedirler. 1996-1998 döneminde kış mevsiminin ılık geçmesi ve bununla birlikte yaşanan Güneydoğu Asya krizi ile birlikte petrol talebinde önemli daralmalar olmuştur. Bu dönemde petrol üretim artışı tüketimin üzerinde kalmıştır OPEC küçük oranlarda üretim kısıtlaması yapmış olsa da petrol fiyatları 1999 yılına gelindiğinde yarıdan fazla düşmüştür. 1998 yılında ki bu talep daralmalarının nedenlerini Kohl ise şu şekilde açıklamaktadır; Güneydoğu Asya krizi, Kuzey ABD, Avrupa ve Japonya’da kış mevsiminin çok ılık geçmesi, Rusya’nın kriz nedeniyle finansal ihtiyaçlarını karşılamak için petrol üretimini arttırması, kurların düzeyini korumak adına Çin’in petrol ithalatını kısması. Kohl Petro fiyatlarındaki bu değişmeleri, daha önceki yılların tersine askeri veya politik nedenlerle olmadığını, arz ve talep dengesizliğinden kaynaklandığını ifade etmiştir. Arz ve talep dengesizliğinde ki sorumluyu ise OPEC olarak seçmiştir. OPEC’in üretim kotaları ile ilgili yanlış politikası, fiyatların düşmesine neden olmuştur.
2002 yılının sonu ve 2003 yılının ortasına kadar olan dönemde Irak askeri operasyonunun belirsizliği petrol fiyatlarındaki yükselmeye neden olmuştur. Bununla birlikte Venezüella’da grev nedeniyle üretimin düşmesi, mevsimsel etkilerin petrol tüketimini arttırması, bu dönemde petrol fiyatına karşı olan baskıyı arttırmıştır. 2004 yılında ABD için Irak askeri operasyonunun beklenenden daha iyi sonuç vermesi, bununla birlikte Irak da petrol üretiminin başlamasına yönelik tahminler, petrol fiyatlarının düşeceği beklentisini yaratmıştır. 2003 yılından itibaren petrol fiyatları sürekli artış göstermiştir. ABD’nin Irak işgali ile başlayan süreçte Orta Doğuda istikrar sağlanamamıştır. Orta Doğuda sürekli yaşanan karışıklık petrol fiyatlarında olumsuz etkiler yaratmaktadır.2008 yılı ile birlikte yaşanan küresel finansal kriz ile birlikte özellikle 2008 yılının son çeyreğinde petrol fiyatlarında önemli düşüşler yaşanmıştır. Bu dönemde petrol fiyatı 2004 yılının Haziran ayından bu yana yaşanan en düşük düzeye gelmiştir. Bu gelişmeler sonucunda OPEC üyesi ülkeler 2008 Ekim ve Aralık aylarında düzenledikleri toplantılar sonucunda üretimde kısıtlamaya gitme karar almışlardır.

2003-2007 döneminde sürekli artış gösteren petrol fiyatlarının önüne geçebilmek adına 2007 yılı sonunda OPEC petrol üretim kotasını arttırmış fakat 2008 küresel finansal krizinin patlak vermesiyle birlikte üretim kotasını düşürmek zorunda kalmıştır. Ayrıca OPEC’in belirlediği kota, petrol fiyatları için direnç noktasını oluşturmaktadır. Böylece petrol fiyatlarının daha da düşmesi önlenmektedir. 2010 yılının son günlerinde Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde sosyal ve siyasal hareketler yaşanmıştır. Bu hareketler bazı ülkelerde geniş kapsamlı protestolarla sınırlı kalırken bazı ülkelerde hükümet ve rejim değişikliklerine neden olmuştur. Arap Baharı olarak adlandırılan harekete karşı koyabilmek adına hükümetler kamu harcamalarını arttırmışlardır. Bu bölgelerdeki hükümetlerin kamu harcamalarını arttırmakta kullandıkları kaynak ise petrol fiyatlarının arttırılması ile gerçekleşmiştir.

Ülkelerin kamu harcamalarını arttırmaları petrol fiyatlarını da belirgin şekilde artırmıştır. 2011 yılında mali dengenin sağlanması için gerekli ham petrol fiyatları 2008 yılına oranlar büyük ölçüde artmıştır. Suudi Arabistan’da 20 $/varil ve Birleşik Arap Emirliklerinde 60 $ /varil seviyesinde artmıştır. Petrol fiyatlarının değişiminde, borsadaki rollerde etkili olmaktadır. Spekülatörler tarafından yapılan yapay fiyat hareketleri petrol fiyatlarında dalgalanmalar neden olabilmektedir. Petrol fiyatlarının piyasa mekanizması ile belirlenmeye başlamasından itibaren, petrol üreticileri Londra ve New York vadeli işlemler borsasında pozisyon almaya başlamışlardır. Petrol üreticisi, taşımacısı ve rafinericisi, yatırım yapmaya başlamışlardır. Bunun yanı sıra petrol üreticisi, taşımacısı veya rafinericisi olmayan yatırımcılar da yatırım aracı olarak kullanmaya başlamışlardır. Petrolün vadeli işlemler piyasasına girmesiyle birlikte petrol fiyatları, vadeli piyasalarda işlem yapan üreticiler, taşımacılar, rafinericiler ve spekülatörler tarafından da belirlenmeye başlamıştır. Spekülatörler, reel piyasada arz talebi etkilemeyecek kadar küçük miktarlardaki değişimleri bile ham petrol kontratı alım-satım işlemleri sonucu yukarı yönde harekete yol açabilmektedir. Vadeli işlemler piyasasında ham petrol için işlem gören kontratlar, spot piyasada ki talebin çok üstündedir. Dünyanın reel piyasada tüketmediği ve yakın gelecekte de tüketeceği gözükmeyen miktarlar vadeli işlemler piyasasında işlem görmektedir. Vadeli işlemler piyasasında ki bu büyük hacimler doğal olarak spot piyasadaki petrol fiyatlarını da etkilemektedir.
Petrol Fiyatlarının Ekonomi Üzerine Etkileri
Petrol, yüzyıllar boyunca dünyanın en önemli materyallerinden biri olmuştur. Ülkelerin sanayileri petrole bağımlı haldedir. Bu bağımlılık yeni petrol kaynaklarının bulunmasına yönelik savaşların çıkmasına neden olabilmektedir. Ayrıca petrol yataklarının büyük bölümüne sahip olan ihracatçı ülkeler, ithalatçı ülkelerin iç ve dış siyasetine karışabilmektedir. Petrolün bu gibi uluslararası öneme sahip olması stratejik materyale dönüşmesini sağlamaktadır. Ülkelerin petrol rezervlerinin olmaması veya yetersiz olması, ithalata bağımlılığı zorunlu kılmaktadır. Bu durum petrol fiyatlarında meydana gelen bir dalgalanmanın, ithalatçı ülkeleri doğrudan etkilemesine neden olmaktadır. Meydana gelen fiyatlarla birlikte ithalatçı ülkenin, dış ticaret hadleri, ödemeler dengesi, sonrasında döviz kurları ve genel fiyat seviyesi üzerinde olumsuz etkileri söz konusu olabilmektedir. Petrol fiyatları ekonomi üzerinde olumlu veya olumsuz etkiler yaratabilmektedir. Petrol fiyatlarındaki dalgalanmalar ithalatçı ve ihracatçı ülkeleri ters yönlü etkilemektedir. Petrol fiyatlarındaki artış, ithalatçı ülkeleri olumsuz yönde etkilemektedir. Bunun nedeni petrolün talebinin azalmamasıdır. Petrol talebinin azalmaması ve buna karşın fiyatının artması, ithalatçı ülkelerin reel milli gelirlerinde azalmalara neden olmaktadır. Petrol ihraç eden ülkelerde ise durum tam tersidir. Petrol fiyatlarının artması, petrol ihraç eden ülkeleri olumlu yönde etkilemektedir. Yüksek fiyatlardan petrol ihraç eden ülkelerin milli gelirleri artmaktadır. Petrol ithalatçısı olan ülkelerde, petrol fiyatlarının olumsuz etkilerinin şiddeti, petrole olan bağımlılıkla ilgilidir. İthalatçı ülkede petrole bağımlılık yüksekse, petrol fiyatlarında ki artışlardan daha fazla etkilenmesini sağlayacaktır.
Türkiye, enerji üretim ve tüketiminde petrole büyük ölçüde bağımlı durumdadır. Türkiye’nin petrol harcamalarının GSTİH’ya oranı oldukça yüksektir. Bu oran OECD ülkelerinden daha yüksektir. En fazla petrol tüketen OECD ülkesi olan ABD’nın petrol ithalatın GSYİH’ya oranı, Türkiye’nin petrol ithalatının GSYİH’ya oranından daha düşüktür. Petrol fiyatlarının etkilediği bir diğer değişken ise ödemeler dengesidir. Ham petrolün $ cinsinden fiyatında meydana gelen değişmeler ülkelerin ödemeler dengesini olumlu veya olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Bu doğrultuda, petrol fiyatlarındaki artışlar ödemeler dengesini olumsuz yönde etkilemektedir. Türkiye gibi ithalata bağımlı olan ülkelerde, $ bazlı petrol fiyatlarının artması ve bunun karşılığı olarak ihracatın arttırılamaması, döviz giderlerinin döviz gelirlerinden daha fazla olmasına neden olmaktadır. Bu durum bilançoda dengesizliğe yol açarken, cari açığın olmasına neden olmaktadır. Ülkeler ihracatlarını arttıramadıkları oranda, cari açıklarını kapatmak amacıyla borçlanmak durumunda kalacaklardır. Petrol fiyatlarında dalgalanmaların etkilediği başka bir makroekonomik değişken ise faiz oranlarıdır. Petrol fiyatlarında meydana gelen artışlar dış ticaret dengesini negatif yönlü etkilemektedir ve bu durum üretim maliyetleri üzerinde baskı yaratmakta ve enflasyonu tetiklemektedir. Bütçe açığından dolayı alınan borçlar ve bunun karşısında değer kaybına uğrayan para birimleri yüksek enflasyonun tetiklemektedir. Merkez bankasının yüksek enflasyon düşüncesi, faiz oranlarını arttırmaya yöneltmektedir.
Petrol fiyatlarında meydana gelen artışların etkilediği faktörlerden biriside enflasyondur. Petrol fiyatlarında ki artışlar, petrol ürünlerinin fiyatlarına yansıtılacak ve firmaların girdi maliyetlerinin artmasına neden olacaktır. Petrolün girdi olarak kullanıldığı ürünlerde, ham petrol fiyatının artışı, ürünlerin maliyetini de arttıracaktır. Maliyeti artan ürünlerin fiyatları da artacaktır. Bu durum girdi-çıktı ilişkisi ile zincirleme olarak fiyatlar genel düzeyinin de artmasına neden olacaktır. Türkiye gibi petrole bağımlı ülkelerde petrol fiyatlarında ki artışlar enflasyonunun da artmasına neden olmaktadır. Türkiye’de petrol iç tüketimi büyük ölçüde ithalatla karşılanmaktadır. Petrol talebinin fiyat esnekliğinin düşük olması, petrol ithalatına bağımlı olan Türkiye’de döviz giderlerini arttırmaktadır. Bu durum enflasyonu arttırıcı etkisinin yanı sıra, bütçe açıklarını da arttırarak ekonomide olumsuz etkiler yaratmaktadır. Petrol fiyatları iktisadi faaliyetleri altı mekanizma aracılığıyla etkilemektedir. Bunla şu şekildedir:
1. Petrol fiyatındaki yükseliş, üretim maliyetlerinin yükselmesine neden olmakta ve bu durum verimliliği azaltmaktadır.
2. Petrol fiyatlarındaki yükseliş, petrol ithal eden ülkelerin dış ticaret dengesini bozmaktadır. Petrol fiyatının yükselmesiyle birlikte petrol ithal eden ülkelerde petrol ihraç eden ülkelere doğru servet transferi olmaktadır. Bu durum ithal eden ülkede şirketlerin ve hanehalkının alım gücünün düşmesine neden olmaktadır.
3. Petrol fiyatlarındaki yükseliş reel balans etkisi nedeniyle para talebinde yükselişe neden olacaktır. Gerekli para talebinin karşılanamaması sonucunda faiz oranları artacak ve iktisadi aktivitede düşüş yaşanacaktır.
4. Petrol fiyatlarındaki artış enflasyona neden olacaktır.
5. Petrol fiyatlarındaki artış tüketim, yatırım ve hisse senetleri üzerinde negatif etki yaratacaktır. Petrol fiyatlarının yükselmesiyle harcanabilir gelir düşmesi ve tüketimin azalmasına neden olabilmektedir. Yatırımlar ise artan maliyetler nedeniyle azalabilmektedir.
6. Petrol fiyatlarındaki yükselişin kalıcı olması ülkede istihdamı azaltacaktır.
Petrol fiyatlarındaki yükseliş doğrudan veya dolaylı olarak iktisadi aktiviteyi etkilemektedir. Özellikle enflasyonu, para politikasını ve şirket karlılıklarını etkilemesi dolaylı olarak varlık fiyatlarını ve finansal piyasaları da etkilemesine neden olacaktır. Bu açıdan petrol fiyatlarındaki değişimlerin sermaye piyasası üzerindeki etkilerinin araştırması oldukça önemli bir konu olmaktadır.
Yükselen petrol fiyatları üretim maliyetlerini arttırmakta ve artan üretim maliyetleri nihai mala doğrudan yansımaktadır. Bu durum tüketicinin alım gücünü düşürürken enflasyona neden olmaktadır. Bununla birlikte maliyetlerin tüketiciye yansıtılmadığı durumlarda hisse senetleri için belirleyici olan karların veya kar paylarının azalmasına neden olabilecektir. Literatürde yapılan birçok araştırma petrol fiyatları ile makro ekonomi ve hisse getirileri arasında yakın bir ilişki olduğunu göstermektedir.
Sadorsky, 1983-1999 döneminde Kanada petrol ve gaz endüstrisindeki hisse fiyatlarının kurlar, ham petrol fiyatları ve faiz oranları üzerine etkisini incelediği çalışmasında petrol fiyatlarındaki artışın petrol ve gaz sektöründeki hisse senetlerinin fiyatlarının artışına ve faiz oranlarındaki azalışa neden olduğunu tespit etmiştir. El-Sharif vd. 1.Ocak.1989-30.Haziran.2001 dönemi İngiltere’de, ham petrol fiyatları ile petrol ve gaz sektöründeki işletmelerin hisse senedi getirileri arasındaki ilişkiyi faktör analiziyle incelemişler ve hisse getirilerinde ham petrol fiyatlarının, sermaye piyasalarının ve kur değişiminin etkili olduğunu belirtmişlerdir. Basher ve Sadorsky 31 Aralık 1992 – 31 Ocak 2005 dönemi için 21 gelişmekte olan ülkede petrol fiyatları ile hisse senedi getirileri arasında yaptıkları çalışmada, petrol fiyatlarındaki artış ile hisse senedi getirileri arasında pozitif ilişki saptanmıştır.
Park ve Ratti Ocak.1986-Aralık.2005 döneminde ABD’de ve 13 Avrupa ülkesinde petrol fiyatlarındaki şoklarını VAR modeli kullanarak incelemişlerdir. Modelde bulunan değişkenler hisse fiyatları, kısa dönem faiz oranları, tüketici fiyatları, sanayi üretimi değişkenleridir. Araştırma sonuçlarına göre petrol fiyatlarındaki şoklar aynı ay içinde veya bir ay süresince hisse senedi getirilerinde belirgin bir etkisi bulunmaktadır. Soytaş ve Oran, petrol fiyatlarındaki değişimlerin İMKB elektrik endeksi üzerine etkilerini incelemişlerdir. Araştırmaya göre 2.Mayıs.2003-1.Mart.2007 döneminde petrol fiyatları ile İMKB elektrik endeksi arasında anlamlı ilişkiye rastlanmamıştır.
Nandha ve Faff, Nisan.1983-Eylül.2005 döneminde petrol fiyatları şokları ile hisse getirileri arasındaki ilişkiyi incelenmişlerdir. Araştırma sonuçlarına göre madencilik, petrol ve gaz sektörleri haricinde diğer sektörlerde hisse senetleri ile petrol fiyatları arasındaki ilişki negatif olarak tespit edilmiştir. Korkmaz ve Çevik, 1992 Ocak ile 2008 Mart döneminde petrol fiyat şoklarının Türkiye’de makroekonomik değişkenler üzerine etkilerini araştırdıkları çalışmalarında, petrol fiyatları ile İMKB getirisi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki tespit edememişlerdir. Petrol fiyatları ile hisse getirileri arasındaki ilişkinin yanı sıra dünya borsalarının karşılıklı ilişkileri, hisse getirileri ve petrol fiyatları arasındaki ilişkiyi kuvvetlendirmektedir. Dünya borsalarının karşılıklı ilişkilerini inceleyen bazı çalışmalar şu şekildedir:
Vuran, Ocak 2006-Ocak 2009 dönemine ait günlük zaman serileri kullanarak FTSE 100, Dax, CAC 40, S&P500, Nikkei 225, Bovespa, Merval, Meksika IPC endeksleri ile İMKB 100 endeksi arasındaki ilişkiyi eşbütünleşme analizi ile saptamıştır. Araştırma sonucunda uluslararası hisse senedi endeksleri ile İMKB 100 endeksi arasında ilişki olduğunu tespit etmiştir.111 Çelik ve Boztosun, M1-2009:M12 dönemine ait aylık zaman serileri kullanarak Türkiye, Tayvan, Singapur, Malezya, Kore, Japonya, Hong Kong, Avustralya, Çin, Hindistan ve Endonezya borsa endeks verilerini Johensen-Juselius Eştümleşme testi ile karşılaştırmıştır. Yaptıkları araştırmada İMKB ile Asya borsalarının ilişkili olduğunu tespit etmişlerdir.
Yararlanılan Kaynaklar
Fatma Karaman Tonkal, Petrol Piyasası İle BİST Arasındaki İlişkinin Analizi
B. Vuran, “İMKB 100 Endeksinin Uluslararası Hisse Senedi Endeksleri İle İlişkisinin Eşbütünleşim Analizi İle Belirlenmesi”
A. Oran, Dünya Petrol Fiyatlarındaki Değişim İMKB Elektrik Endeksine Nasıl Yansıyor?, 12. Ulusal Finans Sempozyumu
A. Yetim, Petrol Fiyatlarındaki Dalgalanmalar ve Türkiye Ekonomisi
E.Ünsal, Makro İktisat
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Fatma Karaman Tonkal’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com