Etiket arşivi: Rasathane

Cumhuriyet Döneminde Türkiye'de Astronomi Çalışmaları

Osmanlı İmparatorluğu, 1912 Balkan Savaşı ve ardından da 1914-1918 yılları arasındaki Birinci Dünya Savaşı sonucunda adeta tükenmişti. Böyle bir dönemde eğitim, öğretim ve bilimsel etkinliklerin aksaması doğaldır. Ancak bu aksaklık, 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanında sonra Atatürk’ün çabalarıyla giderilmiş ve çağdaş uygarlıklar seviyesine getirilmiştir.
Atatürk, ülkeye bir yol gösterici olarak bilimi kabul etmiş ve bunu da “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” sözü ile belirtmiştir. Atatürk’e göre, memleketin korunması için alınacak en önemli önlem, ve hatta bir ülkenin özgür ve bağımsız olması için gerekenler bilim ve irfandır. Cumhuriyet’in ilanından sonra da Atatürk, bu düşüncesini hızla uygulamaya geçirmek istemiş ve bu düşüncesine dayalı olarak 1924 yılında İstanbul Darülfünûn’u İstanbul Üniversitesi olarak yeniden şekillenmiştir. Atatürk burada ısrarla üniversite ve alt birimler olarak fakülte adının kullanılmasını istemiştir.

1933 yılında üniversite reformuyla üniversitelerde yeni bir yapılanma olmuş ve bu reformun gerçekleştiği yıllarda yurt dışından bilim adamları getirilerek özellikle İstanbul Üniversitesi’nde görev almışlardır.

Üniversitede başlatılan yenilik hareketinin bir devamı olarak, daha sonraki yıllarda önce Ankara Üniversitesi, daha sonra Hacettepe Üniversitesi, İzmir’de Ege Üniversitesi ve Erzurum’da Atatürk Üniversitesi ve yine Ankara’da Orta Doğu Teknik Üniversitesi kurulmuştur. Bu üniversitelerde çalışan elemanlar hemen her alanda verimli çalışmalar yapmışlardır.
Türkiye’de astronomi araştırmaları 1933 üniversite reformuyla, ilk önce İstanbul Üniversitesi’nde yabancı bilim adamları tarafından başlatılmıştır. Yabancı uyruklu bilim adamları, çalışmalarına ve katkılarına 1967 yılına kadar devam etmişlerdir. Türk astronomları ise, ilkin tez çalışmalarıyla bu alanda çalışmaya başlamışlar ve ilk yurt dışı bilimsel makale 1935 yılında yayımlanmıştır.

Astronomi çalışmaları, günümüzde birkaç üniversite ve bu üniversitelere bağlı olarak devam etmektedir.

1933 yılında İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi bünyesinde Astronomi Enstitüsü ve 1936 yılında da bu enstitü için üniversite bahçesine küçük bir gözlemevi kurulmuştur. 1944 yılında Okyay Kabakçıoğlu’nun gayretleriyle Ankara Üniversitesi’nde Astronomi Enstitüsü açılmış ve 1963 yılında da bu enstitüye bağlı Ahlatlıbel Gözlemevi hizmete girmiştir. Ege Üniversitesi Astronomi Bölümü ise 1962 yılında kurulmuş, Ege Üniversitesi Gözlemevi de Abdullah Kızılırmak tarafından 1965 yılında tamamlanmıştır. Yine 1962 yılında Bedri Süer tarafından Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde astronomi dersleri verilmeye başlanmış ve sonraki yıllarda Dilhan Eryurt ve Hakkı Ögelman’ın çabalarıyla Fizik Bölümü içerisinde Astrofizik Anabilim Dalı kurulmuştur. 1987’de İnönü Üniversitesi’ne Zeki Aslan’ın atanmasıyla burada astronomi dersleri verilmeye başlanmış ve küçük bir de gözlem istasyonu kurulmuştur.

1. İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Astronomi Enstitüsü

Cumhuriyet döneminde ilk büyük atılım, İstanbul Üniversitesi, Fen Fakültesi Astronomi Enstitüsü’nün kurulmasıyla başlamıştır. Bugün Beyazıt’ta İstanbul Üniversitesi’nde yer alan Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü, 1933 yılında İ.Ü. Fen Fakültesi bünyesinde Astronomi Enstitüsü adıyla Berlin Postdam Gözlemevi’nde çalışmış olan Ord. Prof. Dr. Erwin Finlay Freundlich tarafından kurulmuştur. Enstitüde, 1 Ocak 1934’te Ord. Prof. Dr. W. Gleissberg göreve başlamış, 24 Eylül 1934 yılında Nüzhet Toydemir (Gökdoğan), 1935 yılında Dr. Tevfik Okyay Kabakçıoğlu ve Paris Pişmiş çalışmalara katılmışlardır. 1 Eylül 1938’de de fotometri konusunda dünyaca ünlü Ord. Prof. Dr. H. Rosenberg göreve başlamış ancak kısa süre sonra vefat etmiştir.
Enstitü, 1933-1935 yılları arasını, Zeynep Hanım Konağı’nda çalışmalarını sürdürmüş, 1936­-1937 ders yılından itibaren de İ.Ü. merkez bahçesinde yer alan ve Prof. Dr. Arif Hikmet Holtan tarafından planı çizilip, Y. Müh. Ekrem Hakkı Ayverdi tarafından yaptırılan bugünkü binalarına taşınmıştır. 1958 yılında Prof. Nüzhet Gökdoğan bölüm başkanı olduğunda bölümün ikinci binası bitirilmiştir.

1948’den önce yapılan kuramsal çalışmalar, Uzay Absorbsiyonu ve Yıldızların İç Yapısı konularında sürdürülürken, bu tarihten sonra küçük gezegen gözlemlerine başlanmış ve özellikle Güneş çevrimi üzerine çalışmalara ağırlık verilmiştir.

1952 yılında satın alınan Lyot Filtresi yardımıyla günlük leke çizimlerinin yanı sıra, Güneş’in kromosfer tabakası da incelenerek gözlemlerin kapsamı genişletilmiş, gözlem verilerinin çeşitli uluslararası merkezlere gönderilmesine başlanmıştır. Daha sonra, bilimsel çalışmalar Astrofizik alanında yoğunlaşmaya başlamış, bu amaçla yurt dışındaki birçok gözlemeviyle bağlantı kurulmuştur.1958’den sonraki yıllarda Astronomi Enstitüsü Bölüm haline gelmiş ve YÖK’ün fakültelerdeki bölümler üzerinde yaptığı düzenlemeler sonucu 1982’de Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü adını almıştır.

İ.Ü. Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü’nün Bölüm Başkanlıklarını şu kişiler yapmışlardır:

1. Ord. Prof. Dr. E. F. Freundlich (1933-1937)
2. Ord. Prof. Dr. W. Gleissberg (1937-1938)
3. Ord. Prof. Dr. H. Rosenberg (1938-1940)
4. Ord. Prof. Dr. W. Gleissberg (1940-1942)
5. Ord. Prof. Dr. T. Royds (1942-1947)
6. Ord. Prof. Dr. W. Gleissberg (1948-1958)
7. Prof. Dr. Nüzhet Gökdoğan (1958-1980)
9. Prof. Dr. Metin Hotinli (1982-1987)
10. Prof. Dr. Kamuran Avcıoğlu (1987-1990)
11. Prof. Dr. H. Gökmen Tektunalı (1990-1992)
12. Prof. Dr. Salih Karaali (1992-1995)
13. Prof. Dr. Dursun Koçer (1995-2001)
14. Prof. Dr. Adnan Ökten (2001)
İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü’nün araştırma alanları şunlardır;

1. Güneş Fiziği

Güneş atmosferlerinin çeşitli tabakalarında meydana gelen surge, spray, aktif prominens gibi aktif olaylar ve ayrıca kromosfer dinamiği, spektrel çizgi asimetresi ve güneş leke çevrimi istatistiği üzerine de çalışmalar yapılmaktadır.

2. Yıldız Astrofiziği

Çeşitli tipten normal ve özel yıldızların atmosfer analizleri ve modellemeleri, yörünge analizleri, Kataklismik değişen yıldızların (Nova ve Cüce Novalar) spektrel, fotometrik, CCD, Uydu gözlemlerinin analizleri yapılmaktadır.

3. Samanyolu Galaksisi ve Galaksi Dışı Astronomi

Galaksimizin çeşitli doğrultulardaki yıldız alanlarına ait uzay yoğunlukları ve metal bollukları tayin edilmekte, galaksi modelleri ile karşılaştırılarak galaksimizin yapısı üzerine çalışılmakta; galaksilerin ve galaksi kümelerinin incelenmesi yoluyla evrenin geniş-ölçekteki yapısının oluşum şartları ve olası evrim süreçleri araştırılmaktadır.

2. Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Astronomi Enstitüsü

1944 yılında Okyay Kabakçıoğlu’nun çabalarıyla Astronomi Kürsüsü adıyla kurulmuştur. 1958 yılında Ahlatlıbel köyü yakınlarında gözlemevi kurma çalışmaları başlamış ve 1963 yılında, Prof. Dr. E. A. Kreiken’in girişimleriyle Ahlatlıbel Gözlemevi hizmete açılmıştır.

Bilimsel Araştırma Alanları

1. Yıldızların fotometresi ve gözlemlerin indirgenmesi
2. Güneş atmosferindeki manyetik aktiviteler
3. Morötesi uydu tayf gözlemlerinin analizi
4. Çift yıldızların yörünge analizleri
5. RS CVn, W UMa, Algol ve W Ser türü gibi çift yıldızların fiziksel özellikleri
6. Kuyrukluyıldız ve asteroidlerin yörünge hesapları
7. Güneş ve Ay tutulmalarının hesaplanması

Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Astronomi Enstitüsü’nün Bölüm Başkanlıklarını şu kişiler yapmışlardır:

1. Prof. Dr. Oktay Kabakçıoğlu (1944-1952)
2. Prof. Dr. E. Adrian Kreiken (1953-1964)
3. Prof. Dr. Saffet Güray (1964-1965)
4. Prof. Dr. W. Gleissberg (1965-1966)
5. Prof. Dr. Nihat Eksioğlu (1966-1967)
6. Prof. Dr. Numan Zengin (1967-1968)
7. Prof. Dr. Saffet Güray (1968-1970)
8. Prof. Dr. Nadir Doğan (1970-1974)
9. Prof. Dr. Zeki Tüfekçioğlu (1974-1977)
10. Prof. Dr. Nadir Doğan (1977-1979)
11. Prof. Dr. Zeki Tüfekçioğlu (1979-1982)
12. Prof. Dr. Nadir Doğan (1982-1985)
13. Prof. Dr. Cemal Aydın (1985-1992)
14. Prof. Dr. Semanur Engin (1992-1996)
15. Prof. Dr. Cemal Aydın (1996-1999)
16. Prof. Dr. Semanur Engin (1999)

3. İzmir Ege Üniversitesi Astronomi Bölümü

1955-1956 öğretim yılında iki fakültesi ile (Tıp ve Ziraat) kurulan Ege Üniversitesi’nin üçüncü fakültesi 1961 -1962 öğretim yılında kurulmuş olan Fen Fakültesi, ve bu fakültenin Astronomi Kürsüsü, 1962-1963 öğretim yılında Matematik Kürsüsü’nün yönetiminde kurulmuş ve öğretim faaliyetine geçmiştir.
Başlangıçta diğer üniversite öğretim elemanları burada ders vermişler, 15 Ekim 1962-11 Ocak 1963 tarihleri arasında Dr. Flecktenstein, yabancı uzman olarak kürsüde çalışmaya başlamıştır. 8 Ocak 1963 tarihinde Astronomi Kürsüsü’ne Doç. Dr. Abdullah Kızılırmak ve As. Dr. Rümeysa Kızılırmak atanmışlar ve böylece Astronomi Kürsüsü bağımsız şeklini almıştır. 1 Kasım 1965’de de Batı Almanya uyruklu Prof. Dr. Hans Kienle, kürsüdeki görevine başlamış ve 1969-1970 öğretim yıllarında Amerikalı Prof. Dr. T. L. Swihart, 1971-1972 ve 1972-1973 öğretim yıllarında ise Prof. Dr. R. H. Wilson, sözleşmeli öğretim üyesi olarak bu kürsüde görev almışlardır.

Bölüm Başkanları:

1. Doç. Dr. Abdullah Kızılırmak (1963-1965)
2. Ord. Prof. Dr. Hans Kienle (1965-1967)
3. Prof. Dr. Abdullah Kızılırmak (1967-1981)
4. Doç. Dr. Esat Hamzaoğlu (1981-1982)
5. Prof. Dr. Sezai Hazer (1982-1984)
6. Prof. Dr. İsmet Ertaş (1984-1985)
7. Prof. Dr. İlhami Yavuz (1985-1994)
8. Prof. Dr. Şükrü Bozkurt (1994-1996)
9. Prof. Dr. Cafer İbanoğlu (1996)

4. Ortadoğu Teknik Üniversitesi Astrofizik Anabilim Dalı

1962 yılında, Bedri Süer tarafından ODTÜ’de astronomi dersleri verilmeye başlanmış ve daha sonra bu üniversitede 1968 yılında, Dilhan Eryurt ve Hakkı Ögelman’ın gayretleriyle Fizik Bölümü içerisinde Astrofizik Anabilim Dalı kurulmuştur.

5. İnönü Üniversitesi Gökbilimleri Araştırma ve Uygulama Merkezi

1989 yılında, Zeki Aslan tarafından kurulmuştur. Merkezde biri astrofizik, diğeri astrometri olmak üzere iki istasyon vardır. 1992 yılında ise Paris Gözlemevi ile yapılan bir anlaşma çerçevesinde, Güneş, yıldız ve gezegen gözlemlerinin yapıldığı Danjon Astrolabı İstasyonu kurulmuştur. Bu istasyon 1998’de sökülmüş ve Antalya’ya taşınmıştır

6. Boğaziçi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Fizik Bölümü Astrofizik Anabilim Dalı

1992 yılında Nihal Ercan tarafından kurulmuştur.
7. TÜBİTAK-MAM Uzay Bilimi ve Teknolojileri Bölümü Ubitek DPT’nin isteği ile, TÜBİTAK’ın bünyesinde Ankara’da 1990 yılında kurulmuştur. 1991 yılında Gebze’ye taşınmış ve bir Uzay Bilimleri Bölümü kurulmuştur.

Gözlemevleri

Bir kurum olarak gözlemevleri ilk defa İslâm dünyasında ortaya çıkmıştır. Astronomi tarihinde oldukça önemli olan bu gelişme sayesinde gözlem yapmanın önemi anlaşılmış ve bu amaçla hükümdarların desteğiyle büyük gözlemevleri kurulmuştur.
Hükümdarların çabalarıyla kurulan bu gözlemevlerinin üç tanesi ise Türk hükümdarları tarafından kurulmuştur:

İsfahan Gözlemevi

Selçuklu hükümdarı tarafından 1075 yılında İsfahan’da kurulmuştur. Gözlemevinin kuruluşu ile Melikşah için yapılan Celâlî Takvimi arasında bir ilişki olduğu söylenebilir; çünkü kaynaklar bu gözlemevinin kuruluşunun Celâlî Takvimi’nin tespiti ile aşağı yukarı aynı tarihe rastladığını göstermekte ve her ikisini birlikte zikretmektedir.

Semerkand Gözlemevi

Bu gözlemevi bir tepe üzerinde, 23 metre çapında, 30 metre yüksekliğinde silindir biçiminde bir bina idi. Gözlemevi, kullanılan gözlem araçları açısından o zamana kadar görülmemiş bir bilim kurumu olarak karşımıza çıkmaktadır. Burada kullanılan en önemli araçlardan biri Güneş’in meridyen geçişlerinin ölçüldüğü “meridyen kadranı”dır.
Eldeki bilgilere göre bu araç 50 metre yüksekliğindeydi ve gözlemevinin bir parçası gibi yapılmıştı. Kadranın 60 derecelik kısmı toprak üzerinde ve 30 derecelik kısmı ise toprak altındaydı. Bu kadranın bir kısmı, 1908 yılında yapılan bir kazıda ortaya çıkarılmıştır. Gözlemevinde yapılmış olan gözlemler ve çalışmalar Uluğ Bey Zici adlı eserde toplanmıştır. Bu zic, 17. yüzyıla kadar yazılmış olan astronomi kataloglarının en mükemmelidir ve bu yüzyıla kadar konumsal astronominin temel kitabı olarak kullanılmıştır.

İstanbul Gözlemevi

III. Murat döneminde İstanbul’da Tophane sırtlarında 1575 yılında Takîyüddîn tarafından İstanbul’da kurulmuştur. Bu gözlemevinde 16. yüzyılın en mükemmel gözlem araçları inşa edilmiştir.
Yapılan araştırmalar bu gözlemevinde inşa edilen gözlem araçları ile Tycho Brahe’nin Danimarka Kralı Frederic Il’nin himayesinde Hven’de 1576 yılında inşasına başlanan gözlemevindeki gözlem araçları arasında tam bir paralelizm olduğunu göstermiştir. bu gözlemevinde oldukça başarılı çalışmalar yapılmış, ancak Osmanlılarda bir çığır açamamıştır. Çünkü, gözlemevinin kurulmasına hizmeti geçmiş olan hükümdarın hocası Saadettin Efendi’nin, Padişah’ın yanında öneminin artmasını çekemeyenler gözlemevi’ni ona karşı kullanmak istemişlerdir.
1577 yılında bir kuyruklu yıldız görülmesini ve 1578’de de veba salgını başlamasını fırsat bilenler, bir gözlemevinin kurulduğu her yerde felâketlerin birbirini kovaladığını, Uluğ Bey’in ölümünü de örnek göstererek kanıtlamaya çalışmışlar, Padişah da bu baskılar sonucunda gözlemevinin yıkılmasını emretmiştir. 1580 yılında da Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa bütün gözlem araçlarıyla birlikte bir gecede gözlemevini yerle bir etmiştir. Bu olay Osmanlılarda genellikle bilimsel çalışmaları, özellikle astronomi çalışmalarını olumsuz yönde etkilemiştir. Oysa aynı dönemde Kepler, Batı’da Brahe’nin gözlemlerini kullanarak büyük bir başarı sağlamış, astronomiye yepyeni ufuklar açmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti’nde bilimsel astronomi ve astrofizik çalışmalarının yapıldığı ilk gözlemevi, 1935 yılında, Alman astronom E. F. Freundlinch tarafından İstanbul Üniversitesi’nde açılmıştır.

Buradaki çalışmaları, 1963’te Ankara Üniversitesi Gözlemevi’ndeki, 1965’de Ege Üniversitesi Gözlemevi’ndeki, 1982’de Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Gözlemevi’ndeki ve 1991 yılında ise Ortadoğu Teknik Üniversitesi Gözlemevi’ndeki çalışmalar izlemiştir. 1997 yılında da özel Eyüboğlu Eğitim Kurumları Gözlemevi hizmete girmiştir.
Bu üniversitelerdeki gözlemevlerinde çok sayıda araştırmacı yetişmiş ve uluslararası düzey yakalanmaya çalışılmıştır. Ancak burada kullanılan teleskopların görece küçük çaplı olması ve bu gözlemevlerinin kuruldukları yerlerde iklim koşullarının gözleme elverişli bulunmaması nedeniyle yeni bir gözlemevine duyulan ihtiyaç zaman içerisinde artmıştır. Bu nedenle, uygun bir yerde ulusal bir gözlemevinin kurulması düşüncesi gündeme gelmiş ve 1965’ten bu yana bu düşünce astronomlar tarafından geliştirilmiştir. Bu amaç doğrultusunda, Antalya’nın Saklıkent ilçesinde bulunan, Bakırlıtepe’de ulusal gözlemevinin inşasına başlanmış ve 5 Eylül 1997’de TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi adı ile hizmete açılmıştır.
Bugün bu gözlemevlerinin faaliyetleri dışında, İnönü Üniversitesi Astrolab İstasyonu (IUAs), Erciyes Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü, Çukurova Üniversitesi Uzay Bilimleri ve Güneş Enerjisi Araştırma ve Uygulama Merkezi’ndeki çalışmalarını da eklemek gerekir.

1. Rasadhâne-i Âmire

Takîyüddîn’in İstanbul’da kurmuş olduğu İstanbul Gözlemevi’nden yaklaşık 300 sene sonra, 1867 yılında, İstanbul Beyoğlu’nda Parmakkapı’daki bir handa, Fransa’dan demiryolu yapımı için gelen Fransız mühendisi Coumbary’nin girişimleriyle bir gözlemevi kuruldu ve müdürlüğüne Coumbary getirildi; bugünkü Kandilli Gözlemevi’nin temelini oluşturan ve Rasadhâne-i Âmire adıyla tanınan bu gözlemevi, 1873’te Viyana’da toplanan Uluslararası Meteoroloji ve Astronomi Kongresi’ne Osmanlı delegesi olarak Coumbary’yi gönderdi ve burada alınan kararlar uyarınca Avrupa gözlemevleri ile resmî bağlantılar kuruldu; her yıl hava tahmin özetleri ile Osmanlı topraklarındaki depremlere ve etkilerine ilişkin raporlar yayımlandı ve 1887 yılında 20 senelik meteorolojik gözlem sonuçlarını derleyen Dersaadet Rasadhâne-i Âmire’sinin Cevv-i Havaya Dâir 20 Senelik Tarassudâtı Neticesi (1868-1887) adlı bir kitap çıkarıldı.

Diğer taraftan, bu gözlemevi, namaz vakitlerinin belirlenmesi ve duyurulması, Ay ve Güneş tutulması vakitlerinin saptanması, Tophâne ve Dolmabahçe’deki kulelerin saatlerinin ayarlanması, her sabah, İstanbul’un hava durumunun Paris, Roma, Petersburg, Viyana, Odesa, Atina, Sofya ve Belgrad gözlemevlerine duyurulması ve oralardan gönderilen bilgilerin işlenerek değerlendirilmesi görevlerini de yürüttü.

Coumbary’den sonra gözlemevinin müdürlüğüne, tahminen 1896’da Sâlih Zeki Bey getirildi; takriben 10 sene sonra, yani 1906 yılı sonlarına doğru Sâlih Zeki Bey, bu görevi bırakarak Dârü’l-Fünûn müdürlüğüne geçti.
Rasadhâne-i Âmire, II. Meşrutiyet’in ilanından sonra (1908) Maçka Kışlası’nın karşısına taşındı. 1909 yılına kadar aralıksız olarak özellikle meteorolojik gözlemlere yönelik etkinliklerini yürüten Rasadhâne-i Âmire, bu tarihte patlak veren 31 Mart Olayları esnasında bina­sı ve âletleri tahrip edildiği için çalışmalarını kısa bir süre durdurmak zorunda kaldı. 1910 yılında gözlemevinin yeniden kurulması ve işletilmesi görevi dönemin önde gelen bilginlerinden Mehmed Fatin Gökmen’e verdi. Gökmen, Cumhuriyet dönemine kadar uzanan etkinlikleri sonucunda, Rasadhâne-i Âmire’yi geliştirdi ve 1935 yılında monte ettirdiği teleskop aracılığıyla astronomik gözlemlerin de düzenli bir biçimde yapılması sürecini başlattı. Bu gözlemevi sonradan Kandilli Gözlemevi adıyla etkinliklerini günümüze kadar sürdürdü.

2. Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Gözlemevi (Bukoerı)

Mehmed Fatin Gökmen (1877-1955) tarafından kurulmuştur. 1910’da dönemin Maarif Nâzırı Emrullah Efendi tarafından 1868’den beri görev yapmakta olan ve 31 Mart Olayları (1909) sırasında binası ve âletleri tahrip edilen Rasadhâne-i Âmire’nin müdürlüğüne atanan Fatin Gökmen, yeniden kurulması istenen gözlemevinin yeri için incelemeler yapmış ve bugünkü İcadiye Tepesi’nde, Fransız Meteoroloji Birliği aracılığıyla getirtilen ve birinci sınıf bir meteoroloji istasyonunda kullanılan âletlerle 1 Temmuz 1911 tarihinden itibâren sürekli ve düzenli bir biçimde meteorolojik unsurların ölçüm ve kayıtlarını başlatmıştır.
Fatin Gökmen, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasının ardından (1923), hükümete verdiği bir öneride, gözlemevinden ayrı bir meteoroloji teşkilâtı oluşturulmasının gerekli olduğuna değinmiş ve gözlemevinin Belçika’daki Uccle Kraliyet Gözlemevi gibi bir astronomi ve jeofizik gözlemevi olması için gerekli binaları yaptırmış ve âletleri satın aldırmıştır; böylece bugün de faaliyet hâlinde bulunan Kandilli Gözlemevi’nin temelleri atılmıştır.
Fatin Gökmen’in on beş yıllık bir çabayla Almanya’dan getirterek 1935 yılında monte ettirdiği 20 milimetrelik Zeiss marka teleskop ile ömrü boyunca topladığı matematik ve astronomi ile ilgili yazma ve basma eserlerden oluşan kitaplık, bugün de büyük bir önem taşımakta ve araştırmacılar tarafından kullanılmaktadır.
1982 yılında Kandilli Rasathanesi, Boğaziçi Üniversitesi’ne bağlanmış ve ismi Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Gözlemevi olmuştur.

3. İstanbul Üniversitesi Gözlemevi

1935 yılında, Alman astronom E. F. Freundlinch tarafından İstanbul Üniversitesi’nde açılmıştır. Gözlem Cihazları
İstanbul Üniversitesi Gözlemevi, 1936 tarihinde Almanya’dan getirilen teleskop sistemi ile çalışmalarına başlamıştır. Gözlem şartlarının uygun olduğu günlerde “güneş gözlemi” düzenli bir şekilde yapılmaktadır. Bazı cihazlar şunlardır:
1. Astrograf
Bu dürbünle, çeşitli büyüklükte cam plâklar kullanmak suretiyle yıldızların, gezegenlerin, kuyruklu yıldızların ve küçük gezegenlerin (asteroidlerin) resimleri çekilmektedir.
2. Güneş Dürbünü
1945 yılından bu gününe kadar güneş leke çizimleri için kullanılmaktadır.
3. Kromosfer Dürbünü
1956 yılından beri Güneş’in kromosfer tabakasında meydana gelen aktif olaylar gözlenmekte ve fotoğrafları çekilmektedir.
⦁ Portatif Teleskoplar.
⦁ Newton tipi üç ayaklı, takip mekanizmasız teleskop.
⦁ Schmidt Cassegrain.
4. Saatler
⦁ Clemens Rietler, Nesselwang yapımı, sarkaçlı saat.
⦁ Zenith yapımı sarkaçlı saat.
⦁ Gemici saatleri sınıfından olan saatler.
⦁ Oscillokuartz: İsviçre yapımı, kuartz osilatörlü çok hassas çalışabilen, sayısal göstergeli saat.
⦁ Takip Saati: Teleskobun gök cisimlerine takip edebilmesi için gerekli bir mekanik saat.

4. Ankara Üniversitesi Gözlemevi

* Ankara Üniversitesi Gözlemevi, Prof. E. A. Kreiken tarafından 1963 yılında kurulmuş ve 26 Ağustos 1963’te NATO ve ARGE tarafından düzenlenen Yıldız Sistemlerinin Yapısı adlı uluslararası bir sempozyumla hizmete açılmıştır. Gözlemevi 1964’te bağımsız bir araştırma enstitüsü olmuştur.
Ankara’ya 18 km uzaklıkta bulunan Ahlatlıbel tepesinde kurulan gözlemevinde, iki adet 30 cm çapında Casegrain teleskopu, 15 cm çaplı Coude teleskopu, bir radyo teleskop, bir mikrometre ve iris fotometresi kullanılmaktadır.
Gözlemevinde, genellikle 30 cm’lik teleskop kullanılarak çift yıldız sistemlerinin fotoelektrik gözlemleri yapılmaktadır. Teleskopların görsel parlaklık sınırı 11 kadir civarındadır.

Gözlemevinde şu gözlemler yapılmaktadır:

1. Değen ve değmeyen yakın çift yıldızlar
2. Algol ve RS CVn türü çift yıldızlar
3. OB-türü büyük kütleli çift yıldızlar
4. Eliptik değişenler
5. Atmosferik tutulma gösteren çift yıldız sistemleri
6. WR (Wolf-Rayet) ve WD (Beyaz Cüce) bileşenli çift yıldız sistemleri

5. Ege Üniversitesi Gözlemevi (1965)

Ege Üniversitesi Astronomi Kürsüsü kurulurken, okutulan astronomi derslerinin uygulamalarını yapmak, astronomi eğitimine yardımcı olmak, gökbilimcilere yetişme olanaklarını sağlamak, bilimsel araştırmaları yapmak, ulusal ve uluslararası gözlemevleriyle bilimsel işbirliği kurmak, halkın astronomiye merakını giderecek faaliyetlerde bulunmak amaçlarını gerçekleştirmek için bir gözlemevi kurma çabalarına girilmiş ve başlangıçta küçük bir gözlemevi kurulmuştur.
Gözlemevi için bölgenin seçimi, Doç. Dr. Abdullah Kızılırmak, Doç. Dr. Recep Egemen ve yabancı uzman Dr. Fleckenstein’dan kurulu bir komisyonca yapılmış ve en uygun yer olarak Bornova’nın güney doğusuna rastlayan Kemalpaşa dağlarının eteğinde Kurudağ Tepesi seçilmiştir.
Gözlemevi’nde ilk gözlem, Doç. Dr. Abdullah Kızılırmak, Dr. Rümeysa Kızılırmak, Sezai Hazer, Ünal Akyol ve Şükrü Bozkurt’un 22 Haziran 1965 gecesi “değişen yıldız” gözlemi olmuş ve Gözlemevi, 1967 yılında Fen Fakültesi’ne bağlı “Ege Üniversitesi Rasathanesi” adıyla tüzel kişilik kazanmıştır.
Gözlemevimizin ilk müdürlüğüne Prof. Dr. Abdullah Kızılırmak atanmış, yönetim kurulu üyeliklerine de Prof. Celal Saraç ve Ord. Prof. Dr. Hans Kienle seçilmişlerdir. 1982 yılında ise gözlemevi, Fen Fakültesi’ne bağlı Ege Üniversitesi Gökbilimleri Araştırma ve Uygulama Merkezi şekline dönüştürülmüştür.

Araştırma Konuları

1. Soğuk Yıldızlarda Manyetik Etkinlik, Uzun Dönemli Değişimler, Fakular Yapı Araştırmaları
2. Kromosferik Aktif Tek ve Çift Yıldızların Işık ve Renk Değişimlerinin Araştırılması, Fotometrik Özelliklerinin Belirlenmesi
3. Yakın Çift Yıldızların Fotoelektrik Işıkölçümü ve Analizi
4. RS CVn Yıldızlarının Uzun Dönemli Işık Değişimleri, Işık Eğrisi Analizleri
5. İkili ve Çoklu Yıldız Sistemlerinin Dönem Analizi
6. Algol Türü Örten Çiftlerde Yığılma Disklerinin Oluşumu ve Yapısı
7. Örten Çift Yıldızlarda Eksen Dönmesi
8. Güneş’e Ait Radyo Parlamaları, Koronal Isınma, Flare Mekanizmaları
9. Güneş Modelleri
10. Yıldızların İç Yapısı
11. Güneş’in ve Gezegenlerin Oluşumu, İlkel Gezegenimsi Sistemler, Diğer Yıldızlarda Gezegen Araştırmaları
12. Yıldız Sismolojisi
13. Gamma Doradus Değişen Yıldızlarının Fotometrik Değişimleri
14. Wolf-Rayet Yıldızları
15. Genel Relativite ve Kozmoloji
16. Sarmal Gökadaların Tayfsal Analizi Gözlemevinde Bulunan Aletler
1. Üç teodolit
2. Kuvars saati, Sarkaçlı saatler, Telefunken kısadalga arayıcısı
3. Göstergeli fotoelektrik ışıkölçer
4. İris ışıkölçer
5. 15 cm çaplı mercekli teleskop. Unitron marka. Paralel üç dürbünü var. Ana dürbün: D=153 mm=F/16
Güdücü: D=102 mm=F/15 Foto Dürbünü: D=76 mm=F/15
7. 64 mm çaplı Zeiss marka teleskop
8. 30 cm çaplı Meade marka teleskop
9. 48 cm çaplı (F/13) aynalı Cassegrain türü teleskop. En iyi büyütme 600X, ayırma gücü=0″.25,
odakta 1 mm=33″. Teleskoba bağlı SSP-5 fotometre (10 süzgeçli) ve 286 işlemcili bir bilgisayar.
10. 15 cm çaplı Newtonian türü aynalı teleskop
11. 6 cm çaplı Rus malı bir teleskop
12. Gösteri Odasında: Tepegöz, Projektor, Slayt ve Fotoğraf Makinası, Video, Televizyon, El Kamerası, Pentium 200 işlemcili multimedya bilgisayar, 486 işlemcili 3 bilgisayar, müzik seti.

Gözlemevi Müdürleri

1. Prof. Dr. Abdullah Kızılırmak (1968-1977)
2. Prof. Dr. Raymond H. Wilson (1977-1980)
3. Doç. Dr. Ömür Gülmen (1980-1981)
4. Prof. Dr. Sezai Hazer (1981-1984)
5. Doç. Dr. Ömür Gülmen (1984-1985)
6. Prof. Dr. İlhami Yavuz (1985-1994)
7. Prof. Dr. Şükrü Bozkurt (1994-1996)
8. Prof. Dr. Serdar Evren (1996)
6. Eyüboğlu Eğitim Kurumları Gözlemevi (1997)
İlk Eyüboğlu Gözlemevi, 1-2 Kasım 1997 tarihinde yapılan “Orta Öğretimde Temel Bilimler Sempozyumu” ile hizmete girmiş ve öğrencilerin fen ve matematik bilimlerine yeni bir bakış açısı kazanmalarını sağlamıştır. İkinci Eyüboğlu Gözlemevi ise 1999-2000 öğretim yılında Çamlıca İlköğretim Okulu’nda hizmete girmiştir.
Gözlemevinde bulunan MEADE LX200 Schmidt-Cassegrain teleskopu, hafızasında 9 milyon gök cismi bulundurmaktadır. Teleskopa bağlanan CCD kamera yardımıyla yakın ve uzak gök cisimlerinin fotoğraflarının alınması ve CCD video kamera ile görüntülerin projeksiyon aleti veya TV ekranına yansıtılması mümkündür.

Gözlemevinde yapılan gözlemler şunlardır:

1. Ekim ayındaki Ay Tutulması,
2. Venüs’ün fazları,
3. Ay, Mars, Jüpiter ve uyduları,
4. Satürn ve uyduları
7. Tübitak Ulusal Gözlemevi (TUG)
Türkiye’de bir ulusal gözlemevinin kurulması düşüncesi 1960’larda oluşmuş ve ilk önemli adım TÜBİTAK bünyesinde 1979 yılında “Uzay Bilimleri Araştırma Ünitesi” adı altında bir birimin kurulmasıyla atılmıştır. 1983 yılında bu birim, Ulusal Gözlemevi Yer Seçimi Güdümlü Projesi’ne dönüşmüş ve böylece uzun süreli bir çalışma başlamıştır.
Proje çerçevesinde ilk aşamada on yedi dağ belirlenmiş, bunlardan dördünde eş zamanlı olarak çeşitli astronomi gözlemleri yapılmış ve 1992 yılında TÜBİTAK ve DPT’nin işbirliği ile Ulusal Gözlemevi’nin kuruluş çalışmaları resmen başlamıştır.
1993 yılında 1900 metre yükseklikteki Saklıkent’ten 2550 metre yükseklikteki Bakırlıtepe’ye kadar 6.5 km’lik yol ile merkez binası ve 1995 yılında da 40 santimetrelik teleskop binasının yapımına başlanmıştır. Teleskopun montajı Ağustos 1996’da tamamlanmış ve ilk gözlem 17/18 Ocak 1997 gecesi yapılmıştır. 1998 yılı sonlarında teleskopun kalan mekanik ve optik parçalarının montajı da tamamlanmış ve bunu ince optik ayarlar izlemiştir.
TUG, TÜBİTAK Başkanlığı’na doğrudan bağlı bir “enstitü” statüsünde çalışmalarını sürdürmektedir ve yönetim merkezi, Akdeniz Üniversitesi yerleşkesindedir.

Türkiye’deki Astronomi Toplulukları

1. ASART, Ankara Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü Astronomi Araştırma Topluluğu.
2. METU Astrofizik Grubu.
3. EÜAT, Ege Üniversitesi Astronomi Topluluğu: 1992 yılında, üniversitenin Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü akademik çalışanları ve öğrencileri tarafından kurulmuştur.
4. AMAD, Amatör Astronomi Topluluğu.
5. AAT, ODTÜ Amatör Astronomi Topluluğu: ODTÜ Amatör Astronomi Topluluğu 1986 yılında kurulmuş ve bugüne kadar gökbilim alanında bir çok çalışma yapmıştır. Esas amacı, gökbilim seven insanları bir araya getirmek, onlara gözlem yapma fırsatı vermek amatör olarak gökbilim üzerine gözlemsel çalışmalar yapmaktır.
6. Bilkent Üniversitesi Astronomi Topluluğu.
7. AKAT, Ali Kuşçu Amatör Astronomi Topluluğu: Ali Kuşçu Astronomi Topluluğu (AKAT), 1997’de İstanbul’da, birkaç astronomi meraklısının bir araya gelmesiyle oluşmuştur. Bir amatör astronomi topluluğu olan AKAT, İstanbul’da ve Türkiye çapında amatör astronomiye ilgi duyan insanları bir araya getirmek, çaba ve çalışmalarında kendilerini geliştirebilecekleri ve yardımlaşabilecekleri bir platform sunmaktır. Topluluk’un üye sayısı 30’un üzerindedir.

Bazı Önemli Astronomlarımız

Fatin Gökmen

Kandilli Gözlemevi’nin kurucusu ve ilk müdürü olarak tanınan Mehmed Fatin Gökmen (1877­1955), Sultan Selim Câmii Muvakkithânesi’nde dönemin başmüneccimi Hüseyin Hilmi Efendi’nin yanında çalışırken Sâlih Zeki Bey’in dikkatini çekmiş ve onun teşvikiyle 1901 yılında yeni açılan Riyâziyyât Medresesi’ne (Matematiksel Bilimler Fakültesi) girmiştir. 1904 yılında buradan birincilikle mezun olan Fatin Gökmen, daha sonra aynı medresede astronomi ve olasılık hesabı dersleri vermiştir. Onun öğrencilerinden biri Hüsnü Hamid Dilgan’dır.
Fatin Gökmen, 1909’da Rasadhâne-i Âmire’nin müdürlüğüne atanmış, 1 Temmuz 1911 tarihinden itibâren meteorolojik unsurların ölçüm ve kayıtlarını başlatmıştır ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasının ardından (1923), bugün de faaliyet hâlinde bulunan Kandilli Gözlemevi’nin temellerini atmıştır.

Bazı Eserleri

1. Meteoroloji Bülteni
2 1911 -1912: Kandilli Rasathanesi’nde yayınlanan ilk bültendir.
3. Türk Takvimi, İstanbul 1936.
4. Eski Hitay Takvimi, İstanbul 1936.
5. Eski Türklerde Hey’et ve Takvim, İstanbul 1937.
6. 1943 Yılında Ayın Doğuş ve Batışını Gösterir Cetvel, 1943.
7. Rubu Tahtası, Nazariyâtı ve Tersimi, İstanbul 1948.
8. 19 Haziran 1936 Küsûf-ı Küllîsi, 1948.
9. Sterneck Pandülü Nazâriyesi
10. Teodolit Âletleri Nazâriyesi
11. Sismograf Nazâriyesi
12. Uçak Hızı Tespit etme Metodu
13. Vaz’iyyât ve Vaz’iyyâta Âid Mesâil-i Umûmiyye
14. Arz
15. İnkisâr-ı Hey’i
16. Ecrâm-ı Semâviyyenin Hareketi
17. Evkât-ı Ser’iyye
18. İkinci Derece Yüzeyleri Üzerine Basite Tersimi Tarık Gökmen

Türk Astronomi Derneği (1954) kurucularından Tarık Gökmen (1918-1985) Kandilli Rasathanesi’nin kurucusu Mehmet Fatin Gökmen’in oğludur.

1940’ta İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’ne girmiş ve 1951’de Astronomi-Matematik Bölümü’nden mezun olmuştur. 1952’de Kandilli Rasathanesi’ne asistan olarak göreve başlayan Tarık Gökmen, 1954’te doktorasını tamamlamış ve 1956’da İsviçre’ye giderek Neuchâtel Gözlemevi’nde zaman astronomisi konusunda çalışmalar yapmıştır.
Türkiye’ye döndükten sonra, Kandilli Rasathanesi’nde Zaman Bölümü’nü kuran Tarık Gökmen (1956-57), 1964’te İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Astronomi Kürsüsü’nde öğretim görevlisi olarak ders vermeye başlamış ve aynı sene içinde doçent olmuştur.
1974’de Kandilli Rasathanesi’nden ayrılan Tarık Gökmen, aynı yıl İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü’ne öğretim üyesi olarak atanmıştır.

Paris Pişmiş

1911 yılında İstanbul-Ortaköy’de doğan Paris Pişmiş, Fatin Hoca’dan (Fatin Gökmen) klasik astronomi dersleri almıştır. “Olgun” anlamına gelen “Pişmiş” soyadı Maliye Bakanı olan dedesine zamanın Padişahı tarafından verilmiştir.
1930-31 ders yılında Darülfünun Fen Fakültesi’nin Riyaziye Şubesi’ne kayıt olmuş ve matematik bölümünden 1933’de mezun olmuştur. Riyaziye Şubesi’nin verdiği ilk kadın mezun Paris Pişmiş’tir.
Hitler Almanyası’ndan kaçan bu profesörlerden matematik profesörü Erwin Finlay Freundlich’ten astronomi dersleri almıştır. Freundlich kendisine ‘Galaksinin Kinematiği ve Dinamiği’ adlı bir tez konusu vermiş ve bu tezle 1937’de doktorasını bitirmiştir.
Yine Freundlich, kendisine dünyanın en önemli astronomi merkezlerinden Harvard Rasathanesi’nde bir yıllık bir burs bulmuştur. Pişmiş, Harvard’da yıldızların değişkenliği ve dönemlerini belirlemek amacıyla yapılan uzun vadeli bir projede çalışmıştır (1938). Burada Pişmiş, J. H. Oort, E. Frendlich, van de Kamp gibi önemli astronomlarla tanışma fırsatını da bulmuştur.
Onun Harvard’da çalıştığı konulardan biri de, çift yıldızlardır. Bu çalışmasında, bunların birbirine yakın olduğunu, fiziki olarak bağlantılı olduğunu bulmuştur.
Paris Pişmiş, 1942’de Harvard’da modern astronomi ve astrofizik öğrencisi olan Felix Recillas ile evlenmiş ve birkaç ay sonra da Meksika’ya gitmiştir.
Pueblo’daki Ulusal Astrofizik Gözlemevi’nin kuruluş çalışmalarına da katılmış olan Pişmiş, burada galaksinin dönmesine dair bir çalışma yapmış ve 1948 yılında Guggenheim bursuyla yeniden Birleşik Devletlere gitmiştir.
1965’lerde Pişmiş’in kısaltılmışı olan “PIS” adıyla bilinen yeni yıldız kümeleri keşfetmiştir.

Tevfik Okyay Kabakçıoğlu

“Über die mehrfachen Kommensurabilitâten im System Planetoid-Jupiter-Saturn” isimli tezi ile Astronomi bilim dalında doktora yapan ilk Türk bilim adamı olan Tevfik Okyay (1910-1971) ilk öğrenimini Uşak’ta, lise öğrenimini İzmir Atatürk Lisesi’nde yaparak 1929 yılında bu liseden mezun olmuştur. Aynı yıl, Milli Eğitim Bakanlığı’nca Almanya’ya gönderilen Kabakçıoğlu, yüksek öğrenimini Maximilian Üniversitesi ile Münih Technische Hochschule’sinde yapmış ve 1934 yılında doktora sınavını vererek 1934’de Münih-Ludwig-Maximilian Üniversitesi’nden mezun olmuştur. Daha sonra Berlin Üniversitesi Potsdam Gözlemevi’nde astronomi stajı yapmış ve 1935 yılında Türkiye’ye dönmüştür.
1935’de İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Astronomi Enstitüsü’ne asistan olarak giren Tevfik Okyay Kabakçıoğlu, aynı zamanda Yüksek Öğretmen Okulu’na öğretmen olarak atanmıştır. 1941 yılında da Fen Fakültesi’ne astronomi doçenti olarak atanmıştır. 1971’de İTÜ Senato üyeliğine ve Temel Bilimler Fakültesi Nümerik ve Fonksiyonel Analiz Kürsüsü’ne profesör seçilmiştir.

Bazı Eserleri

1. H. Rosenberg, Astrofizik Dersleri, Çeviren: Okyay Kabakçıoğlu, İstanbul 1946.
2. Mangold-Knopp, Yüksek Matematiğe Giriş, Çevirenler: A. Nazmi İlker, T. Okyay Kabakçıoğlu, Berki Yurtsever, Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi, İstanbul 1962-1973

Abdullah Kızılırmak

Abdullah Kızılırmak (1925-1983) Ege Üniversitesi Astronomi Bölümü ve Ege Üniversitesi Gözlemevi’nin kurucusudur. 1947’de Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi’nde matematik ve astronomi diploması almış ve 1952’de bu üniversitede asistan olarak göreve başlamıştır. 1954-1956 yıllarında Almanya’da Heidelberg Gözlemevi’nde fotoğraf ve tayf ile yıldızların parlaklıklarının belirlenmesi konusunda araştırmalar yapmıştır. 1960 yılında doçent olan Kızılırmak, Ahlatlıbel Gözlemevi’nin kuruluş çalışmalarına da katılmış ve 1963 yılında İzmir’e giderek Ege Üniversitesi Astronomi Bölümü’nü kurmuştur. 1964’te Edinburg Gözlemevi’nde, 1966’da Virginia Üniversitesi’nde ve 1973’te Bamberg Gözlemevi’nde araştırmalar yapan Kızılırmak’ın göktaşları, özel yıldızların özellikleri, Samanyolu Gökadası’nın dönmesinin diferansiyel formülleri konularında önemli araştırmaları vardır.

Bazı Eserleri

1. “Gök Dürbünleri ve Genel Özellikleri”, Gökyüzü, I, 1960, s. 24-29.
2. “Radyal Doğrultudaki Diferansiyel Galaktik Rotasyon Tesirlerinin Süratli Tekamülü Hakkında Tablolar”, Comm. Fac. Scie. Uni. Ankara, 12, 1962, s. 23-28.
3. Gök Atlası, İzmir 1963.
4. A-Yıldızları ve Cepheidlerde V2 Bileşenleri, İzmir 1963.
5. İzmir’de Evrene Açılan Pencere, Ege Üniversitesi Astronomi Rasathanesi, İzmir 1963.
6. Güneş Civarındaki Dasorpsiyonun Tayinine Ait Bir Metodun Kullanılması Hakkında, İzmir
7. Astronomi Dersleri, 3 Cilt, İzmir 1964-1970. I. Cilt: Küresel Astronomi ve Gök Mekaniği, İzmir 1964; II. Cilt: Güneş Sistemi, İzmir 1966; III. Cilt: Astrofiziğe Giriş, İzmir 1970.
8. Üç Renk Fotometrisi ve Getirdiği Yenilikler, İzmir 1965.
9. “Amerika’nın Rasathaneleri”, Fen Dergisi, 4, 1968, s. 13-17
10. “Gezegenler Dizgesi”, Fen Dergisi, 4, 1968, s. 357-361.
1928 yılında bir devlet bursu kazanarak Matematik-Fizik lisansı yapmak üzere Fransa’ya gönderilmiştir. 1932 yılında Lyon Üniversitesi’nde matematik lisansını tamamlamış 1933-1934 ders yılında da Paris Üniversitesi’nde “Diplöme D’etudes Superieures” sertifikasını alarak ve Paris Gözlemevi’nde staj görmüştür.
Nüzhet Gökdoğan, 1933 Üniversite Reformu ile birlikte 1934 tarihinde, İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’nde kurulan Astronomi Enstitüsü’nde ilk Türk doçenti olarak tayin edilmiş ve 1937 yılında kürsü profesörü Ord. Prof. Dr. F. Freundlich’in yanında doktora tezini hazırlayarak Fen Doktoru ünvanını almıştır. 1936-1946 yılları arasında ise İstanbul Teknik Üniversitesi’nde Matematik Doçenti olarak ek görev yapmıştır.
Prof. Dr. N. Gökdoğan Türkiye’de, Üniversitelerimizde ilk kadın senatör ve ilk kadın dekan olmak şerefine de ulaşmış ve senatörlük görevini uzun yıllar sürdürmüştür. 1958 yılında Astronomi Kürsüsü’nü yönetmeye başlayan Prof. Dr. Nüzhet Gökdoğan 22 yıl kürsü ve bölüm başkanlığı görevini yürütmüştür. Ayrıca, 1954 yılında kurulan Türk Astronomi Derneği’nin kurucularından olan Prof. Dr. N. Gökdoğan 20 yıl kadar bu derneğin başkanlık görevini de yürütmüştür.
 
Kaynak: Yavuz Unat, Cumhuriyet Döneminde Türkiye’de Astronomi Çalışmaları, Türkler Ansiklopedisi, 17. Cilt
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

İslam Tıbbı'nın Doğuşu Ve İlk İslam Devletlerinde Tıp

İslam tıbbına temas etmeden önce konunun daha iyi anlaşılması için İslamiyet’ten önceki Arap tıbbının ve Cündişâpûr Tıp Okulu’nun tahlil edilmesinin yerinde olacağı kanaatindeyiz. Zira İslam tıbbının şekillenmesinde söz konusu bu iki faktörün oldukça etkin bir rol oynadığı bilinmektedir.
İslam Öncesi Arap Tıbbı ve İslam Tıbbında Cündişâpûr Etkisi
İslam öncesi Arap tıbbı ve İslam tıbbı üzerinde gözle görülür bir etkisi olan ve bugün İran sınırlarındaki Ahvaz şehri yakınlarında bulunan Cündişâpûr’un geçmişi tarih öncesi döneme kadar uzanır. Şehir, III. yüzyılın sonlarında Sâsânî kralı I. Şapur tarafından Antakya’nın zapt edilmesinin ardından yeniden imar edildi. Cündişâpûr kelimesi İslami dönemde meşhur olan bu şehrin eski isminin Arapçadaki bozulmuş şeklidir.
Romalılar ile Sâsânîler arasında yaşanan savaş sonucunda I. Şapur, Roma İmparatoru Valerian’ı mağlup ederek ordusunu esir almasının ardından Cündişâpur önemli bir ilim ve kültür merkezi haline gelmiştir. Aralarında birçok âlim ve sanatçı bulunan esirler Cündişâpur’a iskân ettirilir. 489’da yaşanan mezhep çatışmaları sebebiyle Urfa’dan sürülen Nesturiler ve 529’da Atina’dan sürgün edilen yeni Eflatuncu sekiz filozof da Cündişâpur’a yerleştirilir. Bu vesileyle Cündişâpur Yunanlı, İranlı, Suriyeli ve Hintli bilim erbabının toplandığı bir şehir haline gelir. İlime ve ilim adamlarına oldukça değer veren I. Hüsrev (531-579) Cündişâpur’da başta tıp olmak üzere felsefe ve diğer ilimlerin de okutulduğu bir mektep kurar ve bu ilim adamlarını burada istihdam eder. Yaşanan bu gelişmeler sonucunda Cündişâpur büyük bir ilim merkezi haline gelir. Öyle ki burada Aristo ve Eflatun’un eserleri Farsçaya tercüme edilerek ilim adamlarının istifadesine sunulur.
Gerçekleştirilen iskân politikalarıyla kısa zamanda modern tıp alanında önemli bir eğitim merkezi haline gelen Cündişâpûr’da II. Şapur tarafından birçok tıp okulunun bir arada bulunduğu düzenli bir üniversite kuruldu. Böylece Cündişâpûr Yunan, İran ve Hint tıp geleneklerinin merkezi haline geldi. Bu kozmopolit ve serbest ortamda gelişimini sürdüren bu tıp okulu, birçok tıp geleneğinin sentezini yaparak yeni bir okul kimliği kazandı.
Kütüphane, rasathane ve tercüme evi gibi mekânların bulunduğu Cündişâpûr tıp okulunda farklı etnik kökenlere mensup birçok öğrencinin öğrenim gördüğü ifade edilebilir. Modern yöntemlerin ağır bastığı tıp okulunda dönemin çağdaş tedavi yöntemleri ile yöresel tedavilerin sentezi yapılmaktaydı. Genel anlayış olarak hastalıklara sebep olan amillerin, vücudun sıvı dengesindeki değişiklik ve bozukluk olarak düşünüldüğü Cündişâpûr tıp okulunda bir de okula ait hastahane bulunmaktaydı. Tekâmülünü bu şekilde gerçekleştiren Cündişâpûr tıp okulunun, yetiştirdiği hekimler vesilesiyle diğer medeniyetlere nüfuz ettiğini ifade etmek mümkündür. Bu bağlamda Cündişâpûr’da tıp tahsili gören ve câhiliye dönemi Arapları arasında meşhur bir hekim olarak bilinen Hâris b. Kelede es-Sakafî’yi örnek gösterebiliriz. Hâris b. Kelede, tıp öğrenimini tamamladıktan bir süre sonra Fars memleketlerinde hekimlik yapmaya başlamış ve kısa sürede tıp alanında şöhret bularak büyük bir zenginliğe ulaşmıştır. Daha sonra doğum yeri olan Taif’e dönmüş ve mesleğini burada icra etmiştir. Tıp konusundaki bilgisiyle memleketinde de şöhretini devam ettiren Hâris b. Kelede, bu suretle Araplar arasında Tabîbu’l-Arap lakabıyla ün yapmıştır. Hatta Yunanlar için Hipokrat ne ifade ediyorsa Araplar için de Hâris b. Kelede’nin aynı anlamı taşıdığı bile söylenmektedir. Tüm bu gelişmelerden hareketle Hâris b. Kelede’nin, Cündişâpûr tıp ekolünün Arap tıbbına taşınmasında oldukça önemli bir rol oynadığını ifade etmek mümkündür.
Cündişâpûr’da yetişen Hâris b. Kelede’nin ilerleyen yıllarda Mekke’de aranan bir hekim olarak Rasûlullâh (s.a.v.)’i dahi tedavi ettiği bilinmektedir. Bu hekimin oğlu Nadr b. Hâris de babasından öğrenmiş olduğu basit tıp bilgileri sayesinde halk arasında şifa dağıtan bir hekim sıfatına sahip olmuştur. Usta çırak eğitim modelinin yaygın olarak görüldüğü İslamiyet’in ilk yıllarında, babasından aldığı eğitim ile bir takım tıbbi uygulamalar yapan Nadr b. Hâris’in Cündişâpûr ekolünden izler taşıdığı ifade edilebilir. Bu baba oğul haricinde, Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde yaşamış İbn-i Hâzim ve İbn-i Ebî Rûmiyye et-Temîmî’nin de Cündişâpûr tıp okulunda öğrenim gördüğünü düşündüğümüzde Cündişâpûr etkisinin Arap toplumunda bu dönemde de sürdüğünü söyleyebiliriz. Cündişâpûr 638’de Hz. Ömer’in hilafeti sırasında Ebû Mûsa el-Eş‘arî tarafından sulh yoluyla İslam topraklarına dâhil edilmiştir. Hz. Ömer bu bölgeye Bişr bin Muhtefez’i vali olarak göndermiştir. Bu tarihten sonra da Cündişâpûr’un bilim alanındaki müstesna yerini korumaya devam ettiğini söyleyebiliriz. Burada yetişen hekimlerin Emevi ve Abbasi saraylarında itibar görmeleri ve yine burada öğrenim gören bilim adamlarının tercüme faaliyetlerinde etkin rol almaları bu iddiayı ispatlar niteliktedir.

Câhiliye Arap Toplumunda Tıp
Arabistan Yarımadası’nda İslamiyet’in doğuşundan önceki dönem câhiliye dönemi olarak isimlendirilir. Fakat bu isimlendirmenin, toplumun medeni seviyesi ile çok fazla ilgili olmadığı düşünülmektedir. Zira İslamiyet’ten önce Arap Yarımadası’nda yaşamış Âd, Medyen, Saba, Semûd, Himyerî gibi kültür ve edebiyat alanında gelişmiş toplumlarda câhiliyeden söz etmek bu toplumlara haksızlık olur. Câhiliye devri ifadesi, Arapların İslamiyet’ten önceki inanç, tutum ve davranışlarını İslami dönemden ayırt etmek için kullanılan bir ifadedir. Arapların sahip oldukları tıbbi bilgilerin bir kısmını Babil’den ve Cündişâpûr’dan öğrendiklerini ifade edebiliriz. Kendilerine ait tıp uygulamaları içerisinde çölde yaşayan bedevilerin geleneksel basit tedavi uygulamalarının bulunduğu söylenebilir. İslamiyet’ten önce Arap toplumunda, iki tür tıbbi tedavi metodundan bahsetmek mümkündür. Bunlardan biri, kâhinlerin uyguladıkları tedavi yöntemleriyken diğeri ilaçlarla uygulanan tedavilerdir.
Arapların herhangi bir hastalığa yakalandıklarında, putları adına kurban adadıkları, putlarına dualar ederek çeşitli mistik törenler düzenlemek suretiyle şifa bulma çabasında oldukları bilinmektedir. Arap tıbbının esasının folklorik tıbba dayandığını ifade edebiliriz. İslam’dan önce Mekkeliler arasında sünnet olma âdetinin yaygın olduğu bilinmektedir. Küçük bir tıbbi operasyon ile gerçekleştirilen sünnet işleminden sonra yapılan sünnet törenleri Dâru’n-Nedve’de icra ediliyordu. Medine toplumunda da özellikle Yahudiler arasında sünnet âdetinin yaygın bir şekilde görüldüğünü söyleyebiliriz. Cahiliyye döneminde Araplar arasında tıp tahsili görmüş hekimler bulunmakla beraber geleneksel tıp uygulamaları da yaygındı. Örneğin yılan sokmuş bir kimseyi üstüne başına ziller takmak suretiyle uyutmazlardı. Göz şaşılığı olan hastayı değirmen taşına baktırarak tedavi etmeye çalışırlardı. Vebadan korunmak için merkep gibi anırırlar, hastaları kâhinlere götürürler ve büyü yaptırırlardı. Tapınaklarda kurban keserler ve bu suretle hastaların vücuduna girmiş şeytanların çıkacağına ve şifa bulacağına inanırlardı.
İslamiyet’in Doğuşu ile Birlikte Arap Tıbbında Yaşanan Gelişmeler
İnsan hayatının her yönü ile ilgilenen İslam dini, onun sağlığıyla da ilgilenmiştir. Kur’ân’da tıbbî konularla ilgili âyetlere yer verilmiş, Kur’ân’ın yaşayan hali olan Hz. Peygamber (s.a.v.) de birçok söz ve eyleminde sağlık, hastalık, temizlik ve tıbbın diğer alanlarında yol gösterici rol model olmuştur. Hz. Peygamber, câhiliye dönemi Arap tıbbından kalan batıl, tıbbi değeri olmayan ve hurafelere dayalı tıp anlayışlarını ve tedavi usullerini uygun görmemiştir. Rasûlullâh (s.a.v.)’e göre hastalıklar Yüce Allah tarafından sabretmeleri karşılığında mükâfat elde etmeleri için kullarına verilen birer imtihan aracıdır. Öte yandan “tedavi olun”, “her hastalığın bir çaresi vardır” gibi tavsiyelerle insanların tedavi yollarını araştırmasını teşvik etmiştir. Bu bağlamda “Her derdin bir devası vardır. Derdin devasında isabet edilebilirse Yüce Allah’ın izniyle düzelir” hadis-i şerifleriyle insanlara Yüce Yaratıcı’dan ümit kesmemeleri konusunda uyarılarda bulunmuştur. Tabiplik konusunda uzman olmayanların hasta tedavi etmemeleri hususunda da uyarılarda bulunan Rasûlullâh (s.a.v.):
“Tıbbi bilgisi olmayan bir kimse doktorluk yapmaya kalkar ve zarar verirse bunu tazmin eder.” sözleriyle de hastaların uğrayacağı zararların ehil olmayan hekimlere ödettirilmesi gerektiğini bildirmiştir.
Vahyin inşa ettiği Hz. Peygamber’in tıp ve tedavi ile ilgili bu söz ve uygulamalarının müslümanların tıp ve eczacılık alanındaki çalışmalarına kaynaklık ettiğini söyleyebiliriz. “Allah’ın kulları tedavi olun. Zira Yüce Allah yaşlılık dışında bir dert verdiyse mutlaka beraberinde şifasını da vermiştir” mesajını peygamberlerinden alan müslüman tabipler, hastalıkların tedavisi için ilaç ve tedavi yöntemlerinin peşine düşmüşlerdir. Bu vesileyle Cündişâpûr ve Yunan tıbbı başta olmak üzere diğer milletlerin tıbbını da ayrıntılarıyla inceleyerek bu konuda önemli gelişmeler sağlamışlardır diyebiliriz.

Tıbb-ı Nebevî
Hayat rehberimiz Kur’ân-ı Kerim’in insan sağlığı hakkındaki tavsiyeleri ve Hz. Peygamber’in insan sağlığı ile ilgili hadis ve uygulamaları peygamberimizin vefatından yaklaşık bir asır sonra bir araya getirilmiş ve bu vesileyle İslami bir tıp anlayışı ortaya çıkarılmaya çalışılmıştır. Ortaya konmaya çalışılan bu tıp anlayışına Tıbb-ı Nebevî adı verilmiştir. Tıbb-ı Nebevî konusundaki çalışmalara göz attığımızda bilinen ilk çalışmanın 738’de Abdulmelik b. Habib tarafından ortaya konduğunu ifade edebiliriz. Bu çalışmadan sonra Arapça, Farsça ve Türkçe başta olmak üzere birçok dilde eserlerin kaleme alındığını söylememiz mümkündür. Bu eserlerde, hastalıkların şifasına vesile olacak bir takım reçetelerin, bazı tıbbi kuralların ve bilinen uygulamaların yanında tıbb-ı manevi olarak nitelendirebileceğimiz birtakım tavsiyeler de yer almaktadır. Tıbb-ı Nebevî eserlerini kaleme alan yazarlar, tıbbi yöntemleri reddetmemekle birlikte hastalıkların manevi tedavisine dini yönden de yaklaşılmasını tavsiye etmişlerdir.
Hz. Peygamber’in sahih kabul edilen hadisleri, samimi müslümanların hayatları için bir kılavuz olduğundan müslüman nesiller tarafından yüz yıllarca tatbik edilmiş, yemek ve sağlıkla ilgili alışkanlıklarını belirleyen önemli etkenlerden biri olmuştur denebilir. İslam dünyasında tıp eğitiminin yapıldığı medreselerde Tıbb-ı Nebevî daima tıp öğrencilerinin ilk öğrenmesi gereken derslerden biri olarak kabul edilmiş ve geleceğin doktorlarının zihin yapısını şekillendirmede önemli bir yere sahip olmuştur denilebilir. Genel itibariyle Hz. Peygamber (s.a.v.)’in tıp ile ilgili hadislerinde bir nimet olarak sağlığın önemi, kaybedilmesi halinde tedavinin gerekliliği ve meşruiyeti ile beraber koruyucu hekimlik ile ilgili tavsiyelerin yer aldığını ifade etmemiz mümkündür. Göz sağlığının korunması için sürme kullanılmasını teşvik etmek gibi bir takım örneklerde olduğu gibi günümüzdeki modern tıp anlayışının önemle üzerinde durduğu koruyucu hekimlik kavramı, Hz. Peygamber’in uygulamalarında açıkça görülmektedir. İnsan vücudunun, herhangi bir hastalığa yakalanmaması için hastalıklara karşı önlem almak, hastalığa yakalandıktan sonra onunla mücadele etmekten çok daha önemli görülmüştür. Çünkü hastalığa yakalanmayan bir metabolizma, hastalığa yakalandıktan sonra tedavi gören metabolizmadan daha dirençli olmaktadır. Bu vesileyle hastalığın girdiği bir vücutta o hastalığın tesirleri varlığını devam ettirebilmektedir.
Nebevi tıp çalışmalarına bakıldığında bu tıp anlayışının dikkate aldığı bir takım esaslar göze çarpmaktadır. Bu esaslara göre kişi her şeyden önce, sağlığının ve vücudunun değerini bilmeli ve bunları Yüce Allah’ın bir emaneti olarak görmelidir. Bununla beraber Peygamberimiz (s.a.v.)’in ifadesi ile “insanoğlu, vücudunun kendisi üzerinde hakkı olduğunun farkına varmalıdır.” Bu itibarla sağlığını bozacak hatta tehlikeye atacak davranışlardan kaçınmalı ve hastalığa yakalanmamak için kendisini korumayı bir prensip haline getirmelidir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) sürekli oruç tuttuğu için oldukça zayıf düşen birisini, “kendine işkence etmeni sana kim emretti?” diyerek uyarmıştır. Koruyucu hekimlikle ilgili unutulmaması gereken bir diğer husus, nebevi tıpta dile getirilen tedavi yöntem ve araçlarının, zaman içinde geliştirilmesi ve modern tekniklerin kullanılmasının sünnetin ruhuna aykırı olmadığı gerçeğidir.
“Tıbb-ı Nebevî’nin kaynağı ve oluşum nedenleri, müslümanları, tıpla ilgili bu tür eserleri yazmaya yönelten sebepler nelerdir?” şeklindeki bir takım sorulara Fazlu’r Rahman şu şekilde cevaplar vermektedir:
”Bununla ehl-i sünnet, Hz. Peygamber’in otoritesi adına, putperest Galen’in tıptaki otoritesine meydan okumak istemiştir. Bir ikinci cevap, Otoritelerin mümkün olduğu kadar çok kişinin istifade edebilmesi amacıyla, tıp el kitabı denilebilecek bir tür tıp kitabını orta seviyede eğitim görmüş müslümanın hizmetine sunma teşebbüsüydü. Zira bu literatür, başlıca bir takım bilinen hastalıklar için yazılan reçeteleri ihtiva etmekte ve sıradan kuralların ve bilinen prensiplerin ötesinde tıbbi kuram ile çok az ilgilenmektedir. Üçüncü cevaba göre ise iddia edilebilir ki bu, tıbbı ruhanileştirme, ona yüksek bir dini değer yükleme teşebbüsüydü.”
Peygamberimiz (s.a.v.)’in hastalıklardan şifa bulmak için tavsiye ettiği tedavi yöntemlerini iki ana grupta incelemek mümkündür. Buna göre herhangi bir hastalığa yakalanan bir insan önce doğal ilaçları kullanmalı daha sonra dua gibi manevi ilaçlara yönelmelidir. Dolayısıyla hasta olan insan şifanın yalnızca Yüce Allah’tan geldiğine inanarak rahatsızlığını tedavi edebilecek yöntemler kullanmalıdır. Hz. Peygamber’in tavsiye ettiği tedavi yöntemlerinde, Yüce Allah’ın haram kıldığı bir şeye rastlanmamaktadır. Yüce Allah, haram kıldığı bir şeyi kötü ve çirkin olduğu için haram kılmıştır. Zira kötü ve çirkin olanda şifa aramak doğru bir davranış değildir. Allah Rasûlü’nün hakkında açık bir yasak olmamasına rağmen bazı uygulamaları tedavi amaçlı kısıtladığını görmekteyiz. Efsun ile tedavi metodunu müslümanlara yasaklayıp bu metodun şeytan işi olduğunu belirtmesi, ilaç elde edebilmek için bir kurbağayı öldürmek isteyen birisine de müsaade etmemesi bu kısıtlamalara örnek olarak değerlendirilebilir. Hz. Peygamber’in özellikle tavsiye ettiği ve kendisinin de şifa bulmak ve sağlıklı kalmak için başvurduğu bazı tedavi yollarının kaynaklarda zikredildiğini görmekteyiz. Şifanın bal şerbeti, hacamat kupası ve ateşle dağlamada olduğunu belirtmesi fakat ümmetini ateşle dağlamaktan men etmesi bu kapsamda değerlendirilebilir. Hacamatın damardan kan aldırmadan kanı temizlemesi ve vücuttaki kanı beden yüzeyine çıkarmasına yardımcı olması bakımından tavsiye edildiği belirtilmektedir. Hastalara dua okumak anlamında kullanılan rukye, Hz. Peygamber’in uyguladığı ve ümmetine tavsiye ettiği manevi tedavi metodu olarak karşımıza çıkmaktadır. Kişinin kendisinin veya bir başkasının şifaya kavuşması için Yüce Yaratıcı’ya yakarışta bulunmasına Hz. Peygamber’in müsaade ettiğini görmekteyiz. Allah Rasûlü’nün zehirlenmelere, nazara ve bazı çıbanlara karşı dua okuyarak tedavi olmaya izin vermesi bu durumun ispatı niteliğindedir.

Peygamberimiz (s.a.v.) tarafından hasta ziyaretinde bulunmanın ve hastaların gönlünü hoş edici ifadeler kullanmanın tavsiye edildiğini müşahade etmekteyiz. Rasûlullâh (s.a.v.) müslümanın müslüman kardeşi üzerindeki haklarını sıralarken; selam verdiğinde selamını almayı, davetine icabet etmeyi, aksırdığında “yerhamukellah” demeyi, hastalandığında ziyaret etmeyi ve vefat ettiğinde cenazesinin arkasından yürümeyi tavsiye etmiştir. Bununla beraber Rasûlullâh (s.a.v.)’in sıklıkla hastaları ziyarete gittiğini ve onlara teselli edici cümleler sarf ederek hastaların gönlünü hoş tuttuğunu hadislerden öğrenmekteyiz. Bu ziyaretleri esnasında gün ayrımı gözetmediği, hastayı uygun olduğu her gün ziyaret ettiği hususu da bize gelen uygulamaları arasındadır.
İslam Tıbbı’nda Kadınların Önemi
İnsanlık tarihi boyunca var olduğu bilinen ve bir meslek haline gelen tabiplik, Hz. Peygamber döneminde de bilinmekte ve icraa edilmekteydi. Sahabeler arasında gerek erkeklerden gerekse de hanımlardan maharetli tabipler bulunmaktaydı. Bu bağlamda Hz. Ebû Bekir’in kızı Esmâ ve Şifâ bnt. Abdullah, o dönemde hekimlik yapan hanım sahabelere vereceğimiz örneklerden sadece ikisidir. Erkek hekimlerin öfkesine yol açsa da İslâm toplumlarında tıbbî muayenelerin çoğu muhtemelen kadınlar tarafından yapılmaktaydı. Bu bağlamda anneler, kız kardeşler, teyzeler, büyükanneler, deneyimli kadınlar, hemşireler ya da kadın hekimler tıp konusunda aktif rol üstlenmişlerdir. Ancak her alanda olduğu gibi tıp tarihçiliğinde de daha çok erkeklerin egemen olması ve toplumun genelde ataerkil bir özellik arz etmesi sebebiyle kadınların sesi yüzyıllar boyunca ancak cılız bir şekilde günümüze ulaşabilmiştir. Buna rağmen yine de kaynaklarda kadınların farklı rollerde tıpla uğraştıklarına dair bilgiler mevcuttur.
Hz. Peygamber (s.a.v.), savaşlarda kadınların da yer almasına ve geri hizmetlerde bulunmasına ve bilhassa yaraların bakımında bir hemşire gibi görev yapmalarına müsaade etmiştir denilebilir. Bu manada özellikle Hendek Savaşı sırasında mescit içine bir çadır kurdurduğu, yaralıları buraya naklettirdiği ve onların tedavisi için Rufeyde adında bu konuda eli yatkın bir hanım sahabeyi görevlendirdiği bilinmektedir. Söz konusu savaş esnasında Kureyş tarafından gelen bir ok ile yaralanan Hz. Sa’d, bu çadıra getirildiği, Rufeyde tarafından yarasının tımar edildiği ve Hz. Sa’d’ın durumunun Allah Rasûlü (s.a.v.) tarafından yakından takip edildiği ifade edilmektedir.
İslâm tarihinde ilk hemşire olarak Rufeyde bnt. Sâd el-Eslemiyye kabul edilmektedir. Bu hanım sahabi, Yesrib’te doğmuş ve hicretten önce burada yaşamıştır. Ailesi Benî Eslem’in ilk müslüman olanları arasındadır. Allah Rasûlü’ne hicret izni verildiğinde Rufeyde Peygamberimizi, defler, ezgiler ve Talâa’l-Bedru ile karşılayan ensar kadınları arasında bulunmaktaydı. İslâmiyet, Medine’de nüfuz kazanınca Rufeyde kendini baba mesleği olan sağlık hizmetlerine adamıştı. Barış zamanında, hasta olan müslümanları tedavi etmekle uğraşmaktaydı. Bu vesileyle kendisine, Mescid-i Nebevi’nin hemen yanına hastalara bakmak için bir çadır kurulmuştu. Savaşa izin verildikten sonra Rufeyde, Bedir, Uhud, Hendek, Hayber ve diğer savaşlara yaralılara ilk yardımda bulunmak ve onları tedavi etmek amacıyla katıldı. Rufeyde’nin sadece kendisinin bu hizmetlerde bulunmadığı kendisiyle beraber eli yatkın olan diğer hanım sahabelere de tıp konusunda eğitim verdiği bilinmektedir. Bu itibarla Hayber Savaşı’nda Rasûlullâh’ın ordusu harekete hazırlanırken, Rufeyde kalabalık bir hanım sahabe topluluğunun başında gelip onlara ilk yardım ve tedavi teknikleri hakkında talim yaptırdığı ifade edebiliriz. Böylece Hz. Peygamber devrindeki ilk yardım çadırı Rufeyde’nin Çadırı diye meşhur olmuş ve Rufeyde İslâm’ın ilk hemşiresi unvanına layık görülmüştür denilebilir.
Hz. Peygamber (sas) döneminde, sağlık hizmeti veren diğer bir hanım da Hz. Fatıma’dır. Uhud Harbi’nde müslümanların çekildiği bir esnada düşmanın bir ara Rasûlullâh’a kadar yaklaştığı ve kendisine taşlar isabet ettirdikleri bilinmektedir. Kaynaklardan anladığımız kadarıyla bu olaya sebebiyet veren kişinin Hz. Sa’d b. Ebi Vakkas’ın kardeşi olduğu ifade edilmektedir. Bu kişi Hz. Peygamber (sas)’e yaklaşarak bir taş atmış ve Rasûlullâh’ın dişinin kırılarak kanamasına yol açmıştır. Aynı kişinin tekrar bir taş daha atarak bu sefer de Rasûlullâh’ın alnına isabet ettirdiği ve Hz. Peygamber (s.a.s)’in kanlar içinde kalmasına sebep olduğu kaynaklardan öğrendiklerimiz arasındadır. Bu olay üzerine Rasûlullâh (s.a.s)’in kanının etrafındaki kişiler tarafından bir türlü durdurulamaması ve en sonunda kızı Hz. Fâtıma’nın bir tutam ot yakmak suretiyle otun külleriyle kanamayı durdurduğu bilinmektedir. Bu hadise, Hz. Fâtıma’nın yaraların bakımı konusunda eğitimli olduğunu ve bir takım tıbbi bilgilere sahip bulunduğunu göstermesi bakımından önemlidir.
Tarihte Türk kadınlarının da sağlık alanında etkin bir rol oynadığı görülmektedir. Tesis edilen sağlık kurumlarında hasta bakımına oldukça önem verilmiş ve erkeklerle erkekler, kadınlarla da kadınlar ilgilenmeye çalışmıştır. Bu vesileyle İslam dininin titizlikle üzerinde durduğu haremlik-selamlık ilkesine riayet edilmeye çalışılmıştır denilebilir. Selçuklular zamanında bu hassasiyet daha da gelişerek kadın sağlık hayatında daha etkili bir rol almaya başlamıştır. Bu durum Anadolu Selçukluları ve Osmanlılar zamanında da devam etmiş ve Osmanlı hükümdarlarının ve devlet adamlarının yakını olan birçok kadın, sağlık alanında adeta şefkat elini topluma uzatmıştır. Her müslüman Türk kadını hemşirelik, diğer bir tabirle hasta bakıcılık görevini insani duygularıyla dini duygularını birleştirerek yerine getirmiş, böylece asırlarca yaratılana hizmetin eşsiz örneklerini ortaya koymuşlardır diyebiliriz.
Yararlanılan Kaynaklar
Fatih Hatipoğlu, Bir Sağlık Kurumu Olarak Anadolu’da Bimaristanlar
Celâl Yeniçeri, Hz. Peygamber’in Tıbbı ve Tıbbın Fıkhı
Ahmed Şevki Fencûrî, İslâm’da İlk Hemşire Hanım Sahabe Rufeyde
Mahmut Denizkuşları, Kur’ân-ı Kerim ve Hadislerde Tıp
Ahmet Ağırakça, İslam Tıp Tarihi
İbrahim Sarıçam, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı
Levent Öztürk, Hz. Peygamber Döneminde Sağlık Hizmetlerinde Kadınların Yeri
İbrahim Sarıçam ve Seyfettin Erşahin, İslam Medeniyeti Tarihi
Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Fatih Hatipoğlu’na aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com