Etiket arşivi: Siyaset

Uzakdoğu'da Bir Süper Gücün Doğuşu: Japonya'da Meiji Restorasyonu

1850’lere doğru Japonya’da hâkim olan feodal hükümet çözülmeye başlamış, ABD ile Japonya’nın ilişki kurmasına neden olacak siyasi gelişmeler yaşanmıştır. Amerika’nın batısının yerleşime açılması ve Pasifik’te ABD’nin ticari faaliyetlerinin gelişmesi, Amerika’nın Doğu Asya’ya ilgisinin artmasını, bu politikada daha kararlı
hareket etmesini sağlamıştır. Bunun üzerine ABD tarafından ilişkilerin başlatılması için Amiral Matthew Calbraith Perry görevlendirilmiştir.
ABD’nin görevlendirdiği ve toplamda 4 gemiden oluşan bu küçük filo 1853 yılının Temmuz ayında Tokyo körfezinin güney ucundaki Uraga limanına ulaşmıştır. ABD, gemilerinin gereksinimlerinin karşılanmasını, Amerikalı denizcilerin kazalarıyla ilgilenilmesini ve ticari ilişkilere dair anlaşma imzalanmasını, dolayısıyla Japon
yönetiminin dışa kapalı siyasetini sonlandırmasını isteyen bir ültimatom vermişti. Bu vaka neticesinde, orijinal Japoncası ”Tokugawa Bakuku” olan, Tokugawa Shougunluğu (feodal, askeri sistem), ABD’nin askeri gücü karşısında şaşırmış ve bundan bir yıl sonra yani 1854 yılında M.C. Perry’nin tekrar ve bu sefer daha büyük bir filoyla Japonya’ya dönmesi üzerine mecburi olarak bir dostluk anlaşması imzalamıştır.
Bazı limanların sığınma limanları olarak açılmasını, gemicilerin dönüşlerine izin verilmesini ve konsolosluk kurulmasına yönelik olan bu anlaşmanın, daha sonra başta İngiltere olmak üzere Rusya ve Hollanda tarafından duyulması üzerine, onlarla da benzer anlaşmalar yapmak mecburiyetinde bırakılan Japonya’nın, dışa kapalı siyasetine son verilmeye başlanılmıştır. Ticari ilişkilerin başlanmasına yönelik yoğun baskıların ardından 1856 yılında ilk Amerika konsolosu Japonya’ya geldiğinde onun aracılığıyla sürdürülen diplomati baskıların nihayetinde 1858 yılında, ABDJaponya Dostluk ve Ticaret Anlaşması imzalanmıştır. Bu anlaşmalardan sonra Japonya dış dünyaya kapalı olan siyasetinden çıkmış ve Tokugawa Shougunları döneminden bu yana devam eden kapalılık siyasetini sona erdirmiştir.
Başta ABD olmak üzere batı ülkeleri ile eşit olmayan ve Japonya’nın aleyhine maddeler içeren anlaşmalar, Japonya tarafında güven ihtiyacını artırmıştır. Batılı devletlerin çıkarları karşısında Japonya eşit statü kazanmak için çalışmaya başlamış, bunun içinde dönem boyunca Amerika ve Avrupalı ulusların uygarlıklarını kapsamlı
olarak gözlemlemişlerdir.

Meiji Restorasyonu Dönemi (Japon Yenileşme Dönemi)

1868 yılına gelindiğinde, Prens Mutsuhito’nun tahta geçmesiyle, Japonya’nın yenilenme dönemi olan Meiji Dönemine (Meiji Restorasyonu) giriliyordu. Bu döneme Japonya’nın modernleşme devri de diyebiliriz. Bu dönemin amacı Japonya’yı dış dünyanın etkisi altında kalarak bozulmaktan korumak ve imparatorla shogunun çift idaresinin hâkim olduğu devirden, on asır önceki altın çağa dönme çarelerini aramaktı.
İmparator Meiji Osmanlı Devletinde ki Tanzimat benzeri yenilik hareketlerine başlamış ve bunun içinde dünyanın dört bir tarafına araştırmacılar göndermiştir. Hatta Osmanlı Devletinin hukuk ve adalet sistemini araştırmak üzere İstanbul’a ve Mısır’a elemanlar gönderilmiştir. Uzun araştırma, gözleme dayanan ve her şeyden önce iyi tespit edilen, geri kalmışlık konuları somut olarak ortaya konmuş ve çareleri de ona göre aranmıştır. Çözümler de problemlerin tespitinin doğruluğu nispetinde başarılı olmuştur.
İmparator Mutsuhito 17 Nisan 1868’de 5 maddelik bir ferman yayınlamıştır. Bu fermanda yer alan başlıca konular şunlar olmuştur:
a) Bir Danışma Meclisi’nin kurulması.
b) Alınacak karar ve tedbirlerin kamu oylamasıyla kabul edilmesi.
c) Ekonomik bazı tedbirlerin alınması ve bu tedbirlerin halk tabakasında
tartışılarak karar verilmesi.
d) Bazı eski ve anlamsız bağnaz adetlerin kaldırılması.
Ayrıca Japonya kapalı toplum yapısından açık toplum yapısına geçmek için büyük adımlar atmaya başlamıştır. Meiji dönemi süresince Japon liderler Japonya’yı Batılı ülkeler ile aynı kapasitede modern bir sanayi toplumuna dönüştürmek ve bu zamana kadar aleyhine olan anlaşmalardan kurtarmak için bir program yapmışlardır. Bu
sırada İmparator başkenti Kyoto’dan, günümüzde Tokyo adını almış olan Edo şehrine taşımıştır.

İdari Alanda Yapılan Japon Reformları

Japon imparatoru Meiji, ilk danışma meclisini daymiyolardan kurarak reformları uygulamak istemiştir. Ama danışma meclisi daymiyolar, köklü reformları kabullenmeyince meclisi feshetmiş ve idareyi kendi eline alarak reformları gerçekleştirmiştir. İmparatorun yenilik hareketlerini destekleyenlere “İsshin”, karşı olan gruba da “Fukko” denilmiştir.
Meiji Döneminde başarıyı ve modernleşmeyi sağlayan temellerden birisi de “merkezden yönetim” sisteminin Japonya’da yürürlüğe sokulması olmuş; feodal dönemin idari bölgeleri olan “daymiyoluk” 1871’de kaldırılarak, yerine merkezden tayin edilen valilerle yönetilen vilayetler esası kabul edilmiştir. Bu değişiklik devlet ve yönetim sistemindeki en önemli değişikliklerden biri olmuştur. Toplum böylelikle sınıfsız bir hale getirilmiştir. Bunun öncesinde Japon toplumunun en alt tabakasını “Eta” denen paryalar teşkil ediyordu.
Onun üzerinde ise tüccar ve esnafın meydana getirdiği “Heimin” denilen orta sınıf bulunurken, asker ve asillerden müteşekkil “Joumin” ler de toplumun en üst sınıfını oluşturuyordu. Ülkenin siyasal yapısını feodalite temsil ediyordu. Her derebeyliğin başında bir “daymiyo” bulunuyordu. Daymiyolara hizmet eden şövalye sınıfına “samuray” denilirdi. Daymiyolar kendi topraklarında mutlak otoriteye sahiptiler. Yönetim, adalet ve mali alanlarda geniş yetkilere sahiptiler. Böyle olmasına rağmen daymiyolar shougunların mutlak otoritesi altında bulunmaktaydılar. Dolayısıyla yenilenme döneminde sınıf ayrımına dayalı düzen değiştirilerek, hükümet mekanizmasının 19. yüzyıl batı sistemine göre şekillendirilmesi gerçekleştirilmiştir diyebiliriz.

Yukarıda da bahsedildiği gibi 1871 yılında daymiyoluğun kaldırılması, feodal beylerin topraksız kalmasına neden olmuştur.

Bu yüzden topraksız kalan daymiyolara maaş bağlanmış, ancak bu maaş devlet hazinesine ağır gelmeye başlayınca maaş esası kaldırılmış ve daymiyolar devlet memuru olarak çalışmaya başlamışlardır. Dolayısıyla Japon toplumunun sıkı bir hiyerarşiye sahip olması, dağınık ve düzensiz olmaması
Japonya’nın hızlı güçlenmesi ve kalkınmasında, reformların uygulanmasında önemli bir rol oynamıştır. Bir de haliyle yarı Tanrı hüviyetinde olan İmparator tarafından kendi rızası ile gerçekleştirilmiş olmasının etkisi büyüktür.
1873 yılında yenilikçiler tarafından Avrupa’ya yapılan bir gezi sonrası İmparatora bir rapor sunulmuştur. Bu raporda, Japonya da demokratik müesseselerin ve anayasal bir rejimin kurulması tavsiye edilmiştir. Bu rapor üzerine yenilikçiler arasında bir görüş ayrılığı daha yaşanmış, demokrasi aleyhtarları, Japon milletinin buna hazır
olmadığını savunmuşlardır. İmparator da bu görüşü benimsemiş ancak demokrasi fikri zamana yayılarak, liberal muhalefeti ortaya çıkarmıştır. Daha sonra liberallerin etkisiyle İmparator, 1878 yılında il genel meclislerinin kurulmasını onaylamıştır. 1880 yılında da seçim sistemine dayalı belediye meclisleri kurulmuştur.
Bu demokratik ve liberal gelişmeler sonucunda İmparator anayasal bir rejimin kurulmasını da onaylamış ve 1889 yılında ilk Japon anayasası yayınlanmıştır. Bu anayasa, devletin ve siyasi iktidarın işleyişini düzenleyen yasalar getiriyordu. Anayasanın ilk 17 maddesi İmparatorun yetkileriyle ilgili olup, İmparatorun kişiliğinin “kutsal” olduğunu vurgulamakla birlikte, imparatorun yürütme yetkisi başta olmak üzere geniş yetkilerini elinde tutmasını içeren maddelerden oluşuyordu. Bakanları İmparator tayin ediyor ve bakanlarda imparatora karşı sorumlu oluyordu. Yasama yetkisi de imparatordaydı, ancak imparator bu yetkisini bazı sınırlandırmalar ile kullanabiliyordu. Bunun için iki meclis bulunmaktaydı. İlk meclis, imparator aile üyelerinden oluşan asillerin temsilcilerinden ve imparatorun seçtiği kişilerden meydana gelen senato niteliğinde bir meclisti. İkinci meclis ise halk tarafından seçilen üyelerden meydana gelmekteydi. Ancak bu seçim hakkına sadece yılda belli bir miktar vergi ödeyen kimseler sahipti. Halk her iki meclise de şikâyetlerini bildirebilir ve dilekçe verebilirdi. İmparatorun Meclisler karşısında kesin üstünlüğü mevcuttur.
Anayasada halka da bir takım hak ve hürriyetler verilmekteydi. Doğal olarak imparatorun yetkileri karşısında, bu hürriyetler sınırlı kalıyordu. Zira İmparator, istediği zaman kararname yayınlayabileceği gibi, anayasada değişiklik yapılması da yine imparatorun teklifi ile mümkün oluyordu.

Askeri Alanda Yapılan Japon Reformları

Feodal yönetimin kaldırılması ve daymiyo sınıfının dağıtılmasıyla Japonya askeri güçten mahrum kalmıştır. Çünkü daha önceden askeri güç ihtiyacı daymiyolara bağlı samuraylardan karşılanmaktaydı. Bunun üzerine 1873 yılında çıkarılan bir kanunla mecburi askerlik sistemi getirildi. Bu şekilde yeni orduların kurulmasıyla
samurayların varlığı da tehlikeye girmiş olduğundan ortaya samuraylar problemi çıkmış, emekliliği kabul edenlerine tazminatları ödenerek askerlikten el çektirilmişti. Ayrıca askerlerin dışında kalan kimselerin silah taşımaları da yasaklanmıştır. Bu tedbirlerin alınmasında haliyle samuraylardan gelebilecek tehditlerin ortadan kaldırılmak istenmesi en büyük etken olmuştur.
Ancak samuraylar da kendilerinin halk gibi silahsız bırakılmasını hazmedememiş ve liderleri Saigou Takamori’nin (西郷 隆盛 23 Ocak 1828~24 Eylül 1877) meseleyi yabancı aleyhtarlığına çevirmesiyle 1877 yılında isyan etmişlerdir. 840.000 Samuray modern bir şekilde kurulan 60.000 kişilik halk ordusuna mağlup olmuştur. Bu mağlubiyetle birlikte samurayların tarihteki rolü de ortadan kalkmıştır. İsyan sonrası bazı samuraylar halk ordusuna ve donanmaya girmiştir. 1894 yılında çıkarılan bir kanunla harbiye bakanının generalden ve bahriye bakanın da amiralden olması şartı getirilmiştir. 1882 yılında ki İmparator beyannamesine göre de harbiye ve
bahriye mensuplarının siyasetle meşgul olmayıp, sadece milli müdafaayla ilgilenmeleri bildirilmiştir.

Eğitim ve Kültür Alanında Yapılan Japon Reformları

Japonya Meiji döneminde kültür ve eğitim işlerine de büyük önem vermiştir. 1872 yılında çıkarılan bir kanunla, kız ve erkek her Japon çocuğu için ilköğretim mecburiyeti getirilmiş, altı yıllık genel ve parasız ilk eğitim uygulanmaya başlanmıştır. 1873’te %28 olan ilköğretim düzeyinde okullaşma oranı, 1900-1905 yılları arasında %
98’e ulaşmıştı. Kültür reformları da etkilerini göstermeye başlamış, 1871’de ilk Japon günlük gazete yayınlanmaya başlamıştır. Avrupa’ya öğrenci yollanmış ayrıca Meiji Hükümeti Batı’dan yabancı hocaları ülkeye davet ederek pozitif ve sosyal bilimler okutturmuştur. Bu da Japonya’nın açık bir toplum olması için atılan bir adım olmuştur. Manevi bilgiler, edebiyat ve teorilerden ziyade, pozitif bilim ve teknoloji ağırlıklı bir eğitim sistemi ortaya çıkmıştır. Orta ve yüksek öğretimde, özellikle teknik dallardaki okullaşma oranı artarak talebi karşılayacak bir hızla gelişmiştir.
Bağımsızlığın ve toprak bütünlüğünün korunması, Japonların o dönemdeki başlıca kaygısı olmasından dolayı bütün çağdaşlaşma ve modernleşme hareketlerinde olduğu gibi ekonomik modernleşmenin temelinde de ulusal çıkarları ön plana alan milliyetçilik duygusunun yattığı bir gerçektir.

Ekonomik Alanda Gerçekleşen Japon Reform ve Gelişmeleri

1868’de başlatılan Japon modernleşmesi, Japon ulusunun tutum ve disiplini sayesinde, 1904-1905 yıllarında, Japonya’yı devrin en güçlü ekonomik ve endüstri devleti haline getirmiştir. 1876-1880 döneminin kavurucu enflasyonuna çareler aramak, Meiji döneminin kaygılarından olmuştur. Ve alınan ekonomik tedbirler, halkın tepki
göstermesine rağmen sürdürülmüş, 1884’de alınan bu tedbirler neticesinde enflasyon durdurularak, ekonomik ve siyasi hedeflere ulaşılmaya çalışılmıştır. Bunlara ilaveten Japon ekonomisini çağa uygun şekilde geliştirmek için modern bankacılık ve para sistemi yürürlüğe konmuştur.
Japonya’nın ekonomik alandaki gelişmeleri çok hızlı bir şekilde gerçekleşmiştir. Japonya’da makine sanayisi 1860’lı yıllarda gemi tamir atölyelerinde başlamıştı. Japonlar önce basit sonra gittikçe karmaşıklaşan makine parçalarının yapımını sağlamış, daha sonra Japon atölyeleri sadece kendi parça gereksinimlerini karşılamaktan daha çok piyasa için üretmeye ve pazarlamaya geçmiştir. Üretimin genişlemesi, uzmanlaşmayı ve sonunda küçük parçalardan oluşan makinelerin de yapımını mümkün kılmıştı. Ve bu sayede Japonya’da makine sanayisi doğmuştu. 1870 yılında Tokyo-Yokohama arasındaki ilk demiryolu yapımına başlanmıştır. 20 yıl içerisinde 7.200 km.lik demiryolu sistemine sahip olunmuştur. 1870 yılında 17.000 tonluk ticaret filosu 1896 yılında 128.000, 1904 yılında ise 6.000.000 ton olmuştur.

Japonya’nın sanayileşme deneyimi hem kendine has yönleri hem de diğer Doğu Asya ülkelerinin sanayileşme politikaları üzerinde yaptığı etki bakımından önemli olmuştur.

Meiji döneminde yeterli sermaye ile birlikte teknik bilgi ve imkânlar bulunmamaktaydı. İlk olarak sanayi ve endüstrileşmede çelik, çimento, porselen, tuğla ve tekstil alanlarının kurulmasına öncülük ederek, batının üretim yöntem ve teknikleri takip edilmiştir. Sanayinin gelişmesinde ise devletçilik büyük rol oynamıştır. Yabancı sermayeden yararlanma yoluna gidilmemiştir. Çünkü askeri gücün de, destek ve ihtiyacı olan sanayiyi, yabancı sermayenin güdümüne bağlamak istememişlerdir. Ancak bu durum, Japonya’nın ekonomik kalkınmada, yabancılardan faydalanmadığı anlamına da gelmemektedir. Ekonomik konularda yabancı uzmanlara başvurulmuş ve teknik adamların yetiştirilmesi istenilmiştir. 1868-1898 yılları arasındaki otuz yıllık süreçte Japonya, sahip olduğu fabrikalarla Asya’nın en büyük sanayi ülkesi haline gelmiştir.

Tarımda altyapı yatırımlarının ve verimliliğin artması, tarımda ki işgücü fazlalığını ortaya çıkarmış ve pazarlanabilir ürün fazlasına neden olmuştur.

Bu birikim Meiji döneminin tarımı vergilendirerek sanayileşme için sermaye oluşturmasını sağlamıştır. Japonya’da diğer ülkelerde olduğu gibi tarımsal üretimin toplam ekonominin büyük bir bölümünü oluşturması, sanayileşmenin finanse edilmesi için kullanılmıştır. Japonya bu aşamada tarımdan sanayileşmeye kaynak aktarımını, diğer ülkelerdeki tarımın ticaret hadlerindeki bozulma yoluyla değil vergilendirme yoluyla gerçekleştirmiştir. Ve bu durum aynı zamanda Japon ekonomisinin temel özelliğini
belirlemiştir.
Söz konusu bu politika kaynak aktarım sürecini, köylü nüfusun önemli bir kısmını fakirleştirme yoluyla değil, nispeten “ödeme gücüne dayalı bir vergi sistemiyle” sağlamıştır. Devlet bu durumda köylünün ve genel olarak düşük gelirlinin gözünde, fakirin çıkarına çalışan bir kurum görünümü kazanmıştır. Halk kitleleriyle devlet arasındaki güven ve saygınlık, ilişkilerin gelişmesi açısından çok önemli olmuştur. Elde edilen kaynaklar, genel olarak sanayi ürünleri üreten ve satan çok sayıda kimsenin elinde kaldığı halde, devletin elinde toplanmış ve devlet kontrolünde harcanmıştır. Dolayısıyla Japonya’da güçlü devlet ve bürokrasinin modern temelleri böyle atılmıştır.
Meiji hükümetleri bu şekilde sistemli olarak yaratılan kaynakları kullanarak ülke dışından makine, teknisyen ve hammadde sağlayarak yeni sanayiler kurmuş ve bu  sanayileri, devletin seçtiği özel girişimcilere devretmiştir. Dönemin hükümetleri, devlet eliyle kurulan sanayi tesislerini kısa süre sonra büyük sermaye sahibi ailelere, genellikle eski feodal daymiyolara devretmiştir. Bu sanayileşme biçimi, bir yandan aşırı hızlı göçü ve şehirleşmeyi önlemiş, bir yandan da erken aşamalarda, sanayi ve sanayi dışı faaliyetin aynı topluluklarda yapılmasına izin vermiştir.

Bu gelişmeler neticesinde sanayide rekabet ve canlılık sağlanmış, az yatırımla çok istihdam gerçekleştirilmiştir.

Bu da Japonya’da yapısal işsizliğin diğer ülkelere oranla az olmasına katkı sağlamıştır. Çünkü bir bölgede kurulan, gelişen ve büyüyen sanayi işletmesi yöresindeki küçük işletmelerin de sağlıklı bir biçimde gelişmelerini
sağlayacak ilişkilere önem vermiştir. Örnek verecek olursak, makine üreten büyük bir işletme çeşitli parçaların küçük işletmelerde üretilmesini sağlayıp, ürettikleri ürünü alarak kendi ürünlerini ortaya çıkarır ve pazarlanmasını sağlardı. İlk dönemlerde amaç, sermayeden tasarruf ve istihdam yaratmak değil, makinelerin teknolojik düzeylerini eldeki insan gücünün yeterliliği ile dengeli hale getirmek olmuştur.
Modern sanayi sektörü hızla büyümüş, ayrıca tekstil ihracat oranı da diğer ülkelerle kıyaslandığında daha fazla artmıştı. I. Dünya Savaşı aynı zamanda beraberinde ekonomik patlamayı ve Japonya’nın büyük güç kazanmasını sağlamıştı. Japonya o dönemde Batı Dünyasına kafa tutabilecek tek Asya ülkesi olmuştur. 1920’lerdeki ekonomik sorunlar, 1929 yılındaki Büyük Bunalım şeklinde de ifade edilen dünya ekonomik krizinin başlamasıyla daha da ağırlaşmışsa da, Japon ekonomisi 1932’den itibaren hızla düzelmiş ve gelişen dış ticaret, ağır sanayinin kurulmasına ilave bir katkıda bulunmuştur.

Meiji Döneminin Sona Ermesi

Meiji, 44 yıl imparatorluk yaptıktan sonra 1912’de ölünce yerine oğlu Taishou geçmiştir. Bu dönem de I. Dünya Savaşı’nda İngiltere ile ittifak halinde olan Japonya savaştan kârlı çıkmış, Çin’i işgal etmek için 70.000 kişilik askerî birliğini Doğu Sibirya’ya göndermiştir. 1923’te meydana gelen Büyük Kanto depreminde binlerce kişi ölmüş Tokyo ve Yokohama şehirleri tamamen yıkılmıştı. Tahtını 1926’da oğlu Hirohito’ya terk eden Taishou 1926 yılı sonunda ölünce, Japon tarihinde Shouwa dönemi başlamıştı. 20. yüzyılda ülke tarihinin en önemli hadiselerine sahne olan bu dönemde, Japonya’da “Büyük Asya Fikri” uygulanmaya konulmuştur.
Yayılmacı, emperyalist politikalar izleyecek olan, yeni imparatorla birlikte Japonya’da, 1930’lu yıllar ilerledikçe ordunun politikadaki rolü her zamankinden daha fazla önem kazanmış ve nüfus artışının getirdiği sorunlar, iç ticarette korumacılık ve tarımsal fakirleşme, Japonların büyük bir bölümünü, saldırgan toprak yayılmacılığı,
ekonomik otarşi ve Asya liderliği arayışının ardında toplamıştır. 1936’dan itibaren ise yabancı fikirlere ve tesirlere karşı önlem alınmaya başlamış, okul kitaplarından batılı fikirler uzaklaştırılmış, milli ideolojiyi gösteren parçalar ilave edilmiştir.
Yararlanılan Kaynaklar
Fethi Yılmaz Kaleli, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Türk-Japon Ekonomik İlişkilerinin Başlangıcı Ve Gelişimi
Fahir Armaoğlu, 19. Yüzyıl Siyasi Tarihi
Ahmet Kavas, ”Japonya”, TDV DİA, Cilt 5
Attila Sönmez, Doğu Asya Mucizesi ve Bunalımı
Pertev Demirhan, Japonların Asıl Kuvveti: Niçin ve Nasıl Yükseldi?
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Fethi Yılmaz Kaleli’ye aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Bilim-Kurgu Sinemasının Tarihsel Gelişimi

1900-1950: İlk Örnekler
Sinemada yeni bir türün ortaya çıkması yalnızca yeni bir tematiğin başlaması anlamına gelmemekte, aynı zamanda sinemanın yeni bir teknik ve estetik “dili” kullanmaya başladığını da göstermektedir. Bu açıdan bakıldığında örneğin “western”, doğal-kırsal manzaraların ve hareketlerin türü; “tarihsel sinema”, kostümlerin ve mimari dekorların türü; “melodram”, bakışların, romantik davranış ve hareketlerin türü olarak görülebilir. Bilim kurgu, başlangıcından bu yana insanı hayrete düşürme peşindeki film hilelerinin türü olmuştur. Günümüz şartlarında olanaksız olanı canlandırıp gösteren, doğa yasalarını hayal gücüyle yeniden biçimlendiren bir türdür.
Sinemada bilim kurguyu incelemek, sinemada bilim kurgunun alanına giren şeylerin tam olarak ne olduğunu görmekle mümkündür. Türün doğuşu ve edebiyat üzerinden gelişimini anlamak, bu noktada önemli bir adımdır. Modern bilim kurgunun tanınabilir bir biçim ve eser topluluğu haline gelmesindeki en önemli payın, sinema ile oldukça hızlı bir şekilde kurduğu ilişki olduğu söylenebilir. George Melies’in 1902 tarihli Voyage Dans La Lune isimli filmi, Jules Verne’in yazmış olduğu bir hikayenin on dört dakikalık versiyonudur. İlk bilim kurgu romanı olma hususunda üzerinden tartışmaların yürütüldüğü Frankenstein, Dünyanın Merkezine Yolculuk ve Zaman Makinesi de birçok kere sinemaya uyarlanmıştır. Peter Fitting, bilim kurgunun sinemayla olan bu yakın ilişkisini aynı zamanda onun modernliğinin de bir sembolü olarak vurgulamaktadır.
F. Neşe Kaplan ve Gülin Terek Ünal’a göre bilim kurgu sineması, isminin de gösterdiği gibi “bilimsel ve kurgusal” olma özelliğini gerektiren bir türdür. Söz konusu bilimsellik özelliği, hem bilim ve teknolojideki gelişmeleri araç olarak kullanarak bir anlatım biçimine dönüştürmesinden, hem de anlatı içinde ele aldığı meseleleri eleştirel bir çerçevede tartışmasından kaynaklanmaktadır. Bilim kurgunun kurgusal yapısı ise “yabancılaştırıcı kurgu” tekniğine dayanmaktadır. Bilim kurgu filmi, sinemacının hayal gücüne dayanarak bir gelecek tasavvuru sunmaktadır.
Geoff King ve Tanya Krzywinska’nın sordukları soru bir filmi bilim kurgu türüne dahil eden şeylerin neler olduğudur. Filmin ortamı, karakteri ve temalarının türü belirlemede önemli olduğunu ancak yeterli olup olmadığını sorgulamışlardır. Çoğu insan bir bilim kurgu filmini gördüğünde onun hangi türe ait olduğunu çıkarabilmektedir. Fakat sorulması gereken esas soru bunun ne şekilde, hangi yöntemler kullanılarak yapıldığıdır. King ve Krzywinska, bu soruyu açıklamanın bir yolu olarak Rick Altman’ın yaptığı ayrımı kullanırlar. Altman’ın öne sürdüğü yararlı bir analitik araç sağlayan dil çalışmasından alınan bir yaklaşımdır. Bu anlamsal yaklaşım, anlam birimlerine odaklanır; yani bir filmi, veya bir türü oluşturan çeşitli unsurları göz önüne alır. Bu anlam birimlerinden biri de anlatının geçtiği ortamdır. Buna göre bir bilim kurgu filmi kısmen, gelecekteki bir ortam, başka bir galaksi ya da boyut gibi semantik bir özellik açısından tanımlanabilir. Diğer semantik unsurlar, uzay gemileri ve yeni teknolojilerin ürünleri gibi nesneleri içermektedir. Bilim kurgu filmleri içerisinde bilim adamları, siberler ve uzaylılar da dahil olmak üzere belirli karakter türleri bulunmaktadır. Bazı semantik özellikler film ortamına özgüdür. Bilim kurgu sineması belirli bir görsel stil veya gösterişli özel efektler kullanılarak tanımlanabilir. King ve Krzywinska’ya göre bu semantik yaklaşım faydalıdır ve türleri tanımlama biçimimizden uzak değildir.
Bilim kurgu türünün sinemada kullanılmaya başlaması sinemanın oldukça erken bir dönemine tekabül eder. Sinemanın icadından birkaç yıl sonra, yirminci yüzyılın hemen başında, bugün bilim kurgu olarak kabul ettiğimiz ilk filmler yapılmıştır. Bilim kurgunun sinemadaki atası sayılabilecek isim George Méliès’tir. Méliès, bir sihirbazdır ve dolayısıyla illüzyonun ustasıdır. Filmlerinde gerçeklik ve temsil, gerçek ve fantezi arasındaki sınırlarla sık sık oynamıştır. Onun ortaya koyduğu illüzyonlar seyircinin kendi gerçekliklerini sık sık sorgulamasına neden olmuştur. İlk film gösterimlerine seyircinin yaklaşımı göz önüne alınırsa Méliès’nin filmlerinin etkisi daha iyi anlaşılacaktır. Daha önce benzerine hiç rastlamadıkları hareket eden görüntüler gören seyirci, izledikleri ilk filmlerden fazlasıyla etkilenmiş, hatta korkmuştur. Fabrikadan çıkan işçilere, gara giren trene verilen aşırı tepkiler düşünüldüğünde Méliès’nin filmlerinin seyircide iyiden iyiye bir şok etkisi yarattığı çıkarımına ulaşmak zor olmayacaktır. Méliès sinemaya düş gücünü ve öyküyü katmış, günümüzde kurmaca dediğimiz sinemanın da temeli sayılmış, sinemaya yeni ve sınırsız bir alan açmıştır.
1902’de George Méliès, ilk bilim kurgu filmi olarak kabul edilen Ay’a Seyahat filmini çekmiştir. Ancak bilim kurgu terimi bu film için çok sonraları kullanılmıştır. Melies filmi Jules Verne’in From the Earth to the Moon ve H.G. Wells’in The First Men in the Moon adlı romanlarına dayanarak yaptığı son derece keyifli ve oldukça yaratıcı filmi yayımlandığı dönemde son derece popüler olmuştur. Melies, aya seyahati bilimsel bir olay değil de saf fantezi ürünü olarak göstermek istemiş, bunun için de bir dizi özel efekt kullanmıştır. Filmin konusu şöyledir: Altı cesur gökbilimci ve Melies’in oynadığı Profesör Barbenfouilis, ayın yüzeyine gitmek için bir uzay kapsülü kullanırlar. Aya gittiklerinde orada yeraltı mağaralarında yaşayan garip bir tür olan Selenitlerle karşılaşırlar. Melies’in çektiği bu ilk filmde de görüldüğü gibi sinemacılar, özellikle bilim kurgu türü söz konusu olduğunda türün kökeninin de geldiği edebiyattan oldukça faydalanmışlardır. Nitekim ilk bilim kurgu filmi olarak kabul edilen Ay’a Seyahat de tam bir uyarlama olmasa da Verne ve Wells’in romanlarından etkilenerek oluşturulmuştur. Tarih arşivi bu gün, sizler için Bilim-Kurgu Sinemasının Tarihsel Gelişimi konusunu araştırıyor.

20. yüzyılın ilk yıllarında dünyanın pek çok farklı yerinde bilim kurgu olarak sınıflandırılabilecek filmler çekilmiştir. 1916 yılında Amerikalı yönetmen Stuart Paton, Jules Verne’in Denizler Altında 20.000 Fersah romanını Melies’den sonra filme çeken ikinci yönetmen olur. Bu dönemde altın çağını yaşayan Danimarka sineması, sessiz film dönemine başyapıt olarak görülen iki adet bilim kurgu filmi kazandırmıştır. Bu filmler August Blom’un yönettiği 1916 tarihli Verdens Undergang (Dünyanın Sonu) ve Holger Madsen’in yönettiği, İngilizce’ye A Trip to Mars adıyla çevrilen 1918 tarihli Himmelskibet filmidir. 1921 yılında ise Andre Deed, İtalyan sinemasının savaşa verdiği en başarılı tepkilerden biri olan ve bilim kurgu sinemasının kilometre taşlarından biri olarak görülecek L’uomo Meccanico (Mekanik Adam) filmini çekmiştir. Bir üçleme planlayan Deed, diğer iki filmi çekemeden hayatını kaybetmiştir.
Sovyetler Birliği döneminde yaşayan yönetmenler ve çektikleri filmlerle anılsa da kökleri Rus İmparatorluğu’na dayanan, “Fantastika” olarak bilinen Rus bilim kurgu sineması, 1920’lerden itibaren önemli filmler ortaya koymuştur. Yönetmen Yakov Protazonov’un Sovyet Sessiz Sineması’na kazandırdığı 1924 yapımı Aelita (Mars Kraliçesi) filmi bunlardan biridir. Almanya’da ise 1. Dünya Savaşı’nın yol açtığı yıkımlarla yaşama gayreti gösteren toplumsal sınıfların çelişkilerini gösteren Metropolis, 1927 yılında Fritz Lang tarafından çekilmiştir. Dışavurumcu Alman Sineması’nın önemli eserlerinden olan film, aynı zamanda bilim kurgu sinemasının da unutulmayan örneklerinden biridir. Lang, 1929 yılında ise Frau im Mond (Aydaki Kadın) filmini çeker. Thea von Harbou’nun aynı isimli kitabından uyarlanan filmde Melies’ten sonra roket yolculuğunun temel prsensipleri seyirciyle paylaşılmıştır.
1900’lerin başları sinemanın henüz emekleme dönemi olmasına, türlerin ve yöntemlerin tam olarak oluşmamasına rağmen bilim kurgu türüne dahil edilebilecek birçok filmin çekildiği bir dönemdir. Bu dönemde sessiz olarak çekilen filmlerde gösterilen başka gezegenler, yıldızlar (Ay, Mars vb), bilim ve teknolojinin yeterince gelişmediği göz önüne alınırsa neredeyse tamamen hayal ürünüdür. Böylece bilinmeyen dünyalar konusunda oldukça “özgür”, içerik açısından fantezinin yer yer öne çıktığı filmler ortaya konmuştur. 20. yüzyılın başlarındaki bilim kurgu filmleri, güncel olayları gelecekte olabilecek şekilleriyle işlemişlerdir. Örneğin 1900’lü yılların başında Jules Verne’in romanlarından sinemaya aktarılan Ay’a Seyahat (1902), İmkânsız Yolculuk (1904), Denizler Altında 20.000 Fersah (1907) gibi bilim-kurgu filmleri, bilim kurgunun, ilerideki bilim ve teknoloji hakkındaki sezgilerini yansıtması açısından dikkate değer belgeler olmuşlardır. Çünkü bu yapıtlardaki sezgiler veya hayallerin ilerleyen yıllarda gerçeğe dönüştüğü görülmüştür. Ne var ki sinemadaki bu iyimser bilim kurgu yapıtların üretimi Birinci Dünya Savaşı ile birlikte sekteye uğramıştır. Bu büyük olay, insanların bilime hayran bakışlarını karamsarlığa çevirmiş, bilimin yalnızca barışçıl amaçlarla, insanların yararına değil, savaşcı amaçlarla yıkıcı, yok edici olarak da kullanılabileceğini ortaya koymuştur. Bunun sonucu olarak kötümser, canavarlarla dolu bilim kurgu filmler yapılmıştır. Özellikle yenilginin büyük bir bunalıma ittiği Alman toplumunda bu açıkça görülmektedir. Golem (1914) ve Die Rache des Homunoulus (1916) filmlerinde kötülük kaynağı ve yapay insanlar anlatılmaya çalışılmıştır. Daha sonraki yıllarda ise bilim kurgu filmler birer ideolojik propoganda aracı olarak kullanılmak istenmiştir. Metropolis (1926), Nazi İmparatorluğu’nun dayanacağı “üstün ırk – köle ırk’lı” toplumunu canlandırır. Frankenstein (1931), The Island of Lost Souls (1932), The lnvisible Man (1933), The Bride of Frankenstein (1935) gibi yapıtlarda izleyicilerin karşısına canavarlar, hortlaklar, kötü ruhlu yapay insanlar getirilerek o günlerin ekonomik bunalımından daha kötümser olaylar olabileceği gösterilmiş, insanlar toplumsal gerçeklerden uzaklaştırılmaya çalışılmıştır.
1929 yılında Amerika’da yaşanan Wall Street İflası’nın ardından sinema sektörü de bu durumdan etkilenmiştir. Yaklaşık altı ay sonra yaşanan Büyük Buhran, sinemayı da oldukça etkilemiştir. 1931 yılı boyunca eğlence sektöründeki stoklar yüzde yetmiş beş oranında gerilemiştir. Dönemin en büyük yapımcıları olan Fox, Warner Bros, Paramount gibi şirketlerin hisse değerleri yüzde yetmiş beş ile doksan sekiz oranında düşmüştür. Bu durumda üreticiler film yapma biçimlerini değiştirmiş, daha düşük bütçeli yapımlara yönelmiştir. 1930-1950 yılları arası öncesinde sessiz bilim kurgu sinemasının üretkenliğinin aksine, nispeten kısır bir dönem olarak geçmiştir. Bu dönemde Amerika’da yaşanan Büyük Buhran finans dünyasının çökmesine; Nazizm ise Avrupa’da faşizmin yeniden canlanmasına sebep olmuştur. Yeni bir dünya savaşına doğru gidilen bu dönemde bilim, ağır savaş sanayinin kontrolüne girmiş, sanat ise devletlerin propaganda aracı olarak kullanılmaya başlamıştır. Bu dönemde Sovyetler Birliği’nde Joseph Stalin 1930 yılında milyonların hayatına mal olacak “Tarımsal Ortaklık” sürecini başlatmış, aynı yıl Amerikalı astronom Clyde Tombaugh, sonradan gezegen statüsünden cüce gezegen statüsüne düşürülecek Plüton’u keşfetmiştir. 1932 yılında ise atom bölünmüş, dünyanın en etkili kitle imha silahının temelleri atılmıştır. Amerikalı meşhur yönetmen Orson Welles, 1938 yılında yayımlanan War of the Worlds isimli radyo programında Marslıların dünyamızı istila ettiği yalan haberini duyurmuş, iddialara göre kitlesel bir paniğe neden olmuştur. Aynı yıl Amerika’nın en büyük propaganda silahlarından biri olan Superman karakteri çizgi roman olarak raflarda yerini almıştır. 1939 ise yeni bir dünya savaşının başladığı yıl olmuştur. Altı yıl süren İkinci Dünya Savaş’ında kırk milyon kişi ölmüş, Avrupa büyük bir yıkım yaşamış, savaştan galip çıkan Amerika Birleşik Devletleri dünyanın süper gücü haline gelmiştir.

1920 ve 1930’lu yıllarda Amerika’da yayımlanan ucuz dergilerle birlikte bilim kurgu türü giderek büyümüştür. Özellikle Büyük Buhran’ı izleyen yıllarda ısrarlı bir şekilde iyimser bir tutumdan yana olmuş, daha iyi bir dünyanın oluşması için teknolojinin oynayacağı role iyiden iyiye ikna olmuştur. Örneğin 1933-1934 yıllarında Chicago Dünya Fuarı’nda ve özellikle “Yarının Dünyasını İnşa Etmek” adını taşıyan 1939-1940 New York Dünya Fuarı’nda sunulan parıltılı gelecek görüntüleri, bilim ve teknolojinin insanı hayatına getireceği pozitif ihtimallere karşı duyulan iyimser bakışın birer tezahürü olarak görülebilir. Ancak 1945 yılında Japonya’da sivillere karşı kullanılan atom bombasıyla birlikte bilim kurgu iyimser bakış açısını büyük oranda kaybetmiştir. Çünkü yirminci yüzyılın en büyük icadı, dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek için yapılan bir icat değil, yüz binlerce insanı öldürmek için kullanılan bir bomba olmuştur.
Bilim kurgu denince akla gelen fimler arasında bu dönemden filmler olmasa da 1930-1950 arasında da önemli bilim kurgu filmlerinin yapıldığı söylenebilir. 1980’lerdeki New York’u anlatan Just Imagine (1930), insanların yerini alacak tehlikeli bir makinenin dizayn edildiği Alman yapımı Der Herr Der Welt (1934), türün takipçileri arasında zamanla bir fenomene dönüşecek ve ülkemizde de Baytekin Fezada Çarpışanlar (1967) ismiyle uyarlanacak Flash Gordon (1936), Karel Capek’in romanından uyarlanan Çek yapımı Krakatit (1948) gibi filmler dönemin öne çıkan yapımlarından bazıları olarak belirtilebilir.
1950’ler: Türün Popülerleşmesi
1950’li yıllar sinema tarihinde ve bilim kurgu türü özelinde önemli bir döneme denk düşmektedir. Hem bilim ve teknolojinin ilerlemesini hem de İkinci Dünya Savaşı sonrasında değişen dünya düzenini birlikte yaşayan toplumlar, bu iki önemli olayın etkisinde kalarak film üretmişlerdir. Bu dönem, insanlığın Soğuk Savaş’ın kıskacında ve nükleer bombaların gölgesinde geçirdiği bir dönem olarak görülebilir. Irkçılık ve sömürgecilik, bu dönemde tüm dünyada etkisini göstermiştir. Kore ve Tibet’te savaşlar patlak vermiş, Macaristan ve Doğu Berlin ayaklanmalara sahne olmuştur. Rock müzik gençlerin gözdesi olmuş, sinemada ise James Dean gibi yıldızlar binlerce insan tarafından idol olarak görülmüştür. Dönemin iki süper gücü, Amerika ve Sovyetler Birliği arasında uzay yarışı başlamış, teknolojik gelişmeler hız kazanmıştır.
N. Berk Çoker, yirminci yüzyılın ilk elli yılını bilim kurgu türünün ortaya çıkışı, emeklemesi ve hayatta kalma mücadelesi olarak görmektedir. İkinci elli yıllık dönem ise özellikle ABD’nin sinemayı bir silah olarak kullanıp kültür kapitalizmi adı altında üstünlüğünü tüm dünyaya kabul ettirme çabasıyla geçmiştir. Bu on yıllık sürece damga vuran filmlerin itici güçleri olarak 1947 tarihiyle başlayan soğuk savaş, git gide kutuplaşmakta olan dünya, silahlanma ve uzay alanlarında yarışan iki süper güç ABD ve SSCB, 1947 yılında New Mexico Eyaleti’ne bağlı Chaves County’de cereyan eden “Roswell Ufo Olayı” ve uzaylıların incelendiği ve bir takım deneyler yapıldığı söylenen, kimsenin girilmesine izin verilmediği için altmış yıldan fazla zamandır gizemini koruyan Amerika’daki 51. Bölge görülebilir. 4 Ekim 1957 tarihinde dünyanın ilk yapay uydusu olan Sputnik-1 Sovyetler Birliği tarafından dünyanın yörüngesine oturtulmuştur. Bu durum hem Uzay Çağı’nın habercisi olmuş, hem de ABD ve SSCB arasındaki uzay yarışını başlatmıştır. Sovyetler Birliği, Sputnik-1’in ardından Layka adındaki bir köpeği dünya yörüngesine göndermiş, dünya dışına ilk kez bir canlıyı gönderen ülke olmuşlardır. SSCB’nin Sputnik-2’yi de dünya yörüngesine göndermesine karşılık ABD en büyük cevabı 29 Temmuz 1958’de NASA’yı kurarak vermiştir. Dünyanın o dönemki iki süper gücü arasındaki bu yarışın bilimsel ve teknolojik bilginin ilerlemesi noktasında bir avantaja dönüştüğü söylenebilir. Birbirlerini devamlı geçmek isteyen bu iki devletten birinin gelişimi ötekini daha fazlasını yapmak için tetiklemiş, bu da bilimsel gelişmelerin normalde olacağından çok daha hızlı ilerlemesine sebep olmuştur. Atilla Dorsay bu dönemdeki gelişmeleri ve bilim kurgu sinemasına olan etkilerini kısaca şu şekilde özetlemiştir:
“Modern bilimin ilerlemesi, özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bilim alanındaki şaşırtıcı buluşlar, uzay denemeleri, aya yolculuklar vs. bilim kurgunun da koşut biçimde gelişmesine ve günümüzün en özgün ve ilginç yazınsal/sanatsal yaratış alanlarından birine dönüşmesine yol açıyor…”
I950’li yıllarda tüm dünyada soğuk savaş zihniyeti yaygın bir hâl almıştır. Bu dönem, FBI ve Strategic Air Command (Stratejik Hava Komutanlığı) gibi soğuk savaş kurumlarını öven filmler ile casus filmlerinin dönemi olarak görülmektedir. 1950’li yıllarda iyice popülerleşen bilim kurgu türü ise, soğuk savaş psikolojisini çok daha soyut biçimde yansıtmaktadır. Forbidden Planet (1956) bu psikolojiye dair oldukça gelişkin bir analiz sunarken, Invasion of the Body Snatchers (1956) filmi, bu dönemin politik paranoyasına dair en mühim metaforu oluşturmaktadır. Forbidden Planet’teki canavarlara karşı topyekün bir seferberlik söz konusu değildir. Onlar başka dünyalardan gelen acımasız yaratıklar olarak görülmemelidirler. Daha çok kendi id’lerimizin ortaya koyduğu ürünler, kendimize ait temel korkularımızın yansımalarıdır. Zira filmdeki karakterler bir kez kendi bilinçaltlarının üstesinden gelmeyi başardıklarında canavarlar buharlaşmıştır. Zühtü Bayar 1950’li yılları, bilim kurgu sinemasının paranoyak altın çağı olarak görmektedir. Bu dönemde çekilen filmler Soğuk Savaş’ın Hollywood bilim kurgusunda dile getiriliş biçimleri olarak okunabilmektedir. Invasion of the Body Snatchers (1952), Invaders From Mars (1953) ve The Fly (1958) gibi komünizm paranoyasını McCarthycilik paralelinde sürdüren filmler, bu bakış açısına örnek olarak gösterilebilir.
1950’li yıllarda sinemadaki bilim kurgu patlamasının 1950 tarihli Destination Moon filmiyle başladığı söylenebilir. Bu patlama çeşitli sebeplere dayanmaktadır. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki yıllarda Amerikan film endüstrisi üretim, dağıtım ve gösterim konusundaki uzun süredir devam eden tekeli ortadan kaldıran yasal bir kararı takiben paniğe kapılmıştır. Bu dönemde sinema seyircisini çalan televizyonun da etkisiyle insanlar daha çok evlerinde kalmayı tercih etmişlerdir. Hollywood yapımcıları insanları yeniden salonlara çekmek için bu dönemde filmleri geniş ekran formatlarında üretmişlerdir. Ayrıca git gide daha çok renkli film çekilmiş, 3-D dahil birçok yenilik, efekt ve hile sinemaya sokulmaya çalışılmıştır. Bu dönemde bilim kurgu türü, korku türü ile birlikte bütün bu efektlerin kullanılması için uygun filmler üretmiştir. Üretilen filmler daha çok gençlere yönelik, onların ilgisini çekebilecek filmlerdir. Bilim kurgu filmlerinin popülerliği, yükselen nükleer endişeler ve Soğuk Savaş’la ilişkilendirilebilir. Bu dönemdeki uzaylı istilası filmleri savaş çığırtkanlığından pasifistliğe kadar çeşitli alanlarda çekilmiştir. War of the Worlds (1953), Invaders From Mars (1953) ve Earth vs. Flying Saucers (1956) filmlerinde uzaylılar yalnızca yıkıcı güçler olarak resmedilmiştir. The Day the Earth Stood Still (1951) ve Space Children (1958) gibi filmlerde ise insanlar onlar hakkında en kötüsünü düşünse de uzaylılar dünyayı yok etmeye değil kurtarmaya gelmiştir. Örneğin The Day the Earth Stood Still filmi, bir barış mesajı vermektedir. Uzaylılar, dünyalılara silah yapmayı bırakmalarını, aksi takdirde evreni korumak için dünyayı yok edeceklerini söylemektedirler. Amaçları barışçıl olsa da yaklaşımları o denli barışçıl değildir. Bu periyottaki filmlerde görülen silahlanma, saldırı, dünyanın yok olması gibi temaların ellilerdeki Soğuk Savaş’la ve silahlanma yarışıyla ilgili olduğu rahatlıkla söylenebilir.
Kaliforniya’da başlayan bir uzaylı istilasının anlatıldığı Invasion of the Body Snatchers (1956), H. G. Wells’in aynı isimli romanından uyarlanan, Marslıların istilasının anlatıldığı The War of the Worlds (1953), kibrit kutusu kadar küçülen bir adamın başına gelenlerin anlatıldığı The Incredible Shrinking Man (1957), ellili yıllarda çekilen ve bugün dahi izlenmeye devam eden Amerikan bilim kurgu filmlerinden bazılarıdır. Bu dönemde Amerika dışında da iz bırakan bilim kurgu filmleri çekilmiştir. Dünyaya çarpmak üzere olan bir gezegen konusunda insanları uyarmak için gelen deniz yıldızı görünümlü yaratıkların bulunduğu, türün takipçileri arasında zamanla bir kült film haline dönüşen Japon yapımı Uchûjin Tôkyô ni arawaru (1956), uzayda hayatın anlatıldığı ve özel efektleriyle dikkatleri çeken yarı kurmaca-yarı belgesel Sovyet filmi Doroga k Zvezdam (1958) bu filmler arasında sayılabilir.

1960’lar: Uzaya Yolculuk
1960’lı yıllar özellikle siyasal açıdan hareketli yıllardır. Küba Füze Krizi, ABD ve Sovyetler Birliği arasında yaşanan gerginlikler, 1968 yılında Fransa’da De Gaulle iktidarına karşı başlayan öğrenci hareketleri bütün dünyayı etkilemiştir. Öte yandan Yuri Gagarin’in uzaya çıkan ilk insan olması bilimsel açıdan kayda değer bir gelişmedir. 1950’li yıllarda atılan tohumların hem olumlu hem de olumsuz sonuçları altmışlı yıllarda kendini göstermeye başlamıştır. Güney Afrika’da Sharpville katliamı yaşanmış, polisin açtığı ateşle onlarca siyahi öldürülmüştür. Küba’da gerçekleşen Castro Devrimi, Domuzlar Körfezi harekatına yol açmıştır. Amerika’da 1961 yılında Beyaz Saray’a yerleşen John Fitzgerald Kennedy, kısa zamanda toplumu politize etmiştir. Öte yandan sivil toplum hareketleri ve bu hareketlerin getirdiği dinamizm ülkenin dört bir yanına yayılmıştır. İngiltere’de “Süpermac” lakaplı Başbakan Macmillan’ın tüketim yanlısı bir muhafazakarlık sergilediği altın yıllar, Profumo skandalıyla son bulmuştur. Çin’de ise Mao Zedung, Kızıl Muhafızları rejim muhaliflerine karşı harekete geçirmiştir. 1968 yılı ise bu on yılın en karmaşık ve kaotik zamanı olmuş, Paris neredeyse bir devrim daha yaşamıştır. Diğer tarafta Sovyet İmparatorluğu Prag Baharı’yla sarsılmış, ancak çökmemiştir. Altmışlı yıllar hemen her konuda uzlaşmazlık ve tartışmanın yaşandığı yıllar olmuştur. Atom bombası bazılarına göre en iyi caydırıcı silahken, bazı kesimler tarafından korkunç bir canavar olarak görülmüştür. Bazıları ise füze krizinde Küba’ya hiç taviz vermediği için Kennedy’nin dünyayı kurtardığına inanmıştır. Jumbo jeti yine bu dönemde ortaya çıkmış, Concorde ilk uçuşunu gerçekleştirmiştir.
1960’lı yıllarda SSCB ve ABD arasındaki uzay rekabeti iyice kızışmıştır. Bu dönemde Sovyetler Birliği NASA’nın gittikçe artan varlığı ve uzay yarışına dahil olmasıyla daha da iddiali projelere imza atmıştır. 1961 senesinde Sovyet kozmonot Yuri Gagarin’in uzaya çıkan ilk insan olması üzerine ABD Başkanı Kennedy 25 Mayıs 1961 tarihinde ABD Kongresi’nde yaptığı konuşmada en büyük amacının 1970 yılına kadar dünyanın uydusu Ay’a bir insan indirmek ve sağ salim bir şekilde geri döndürmek olduğunu söylemiştir. 1964 yılında Ranger VII yaptığı uçuş boyunca çektiği binlerce fotoğrafı NASA’ya göndermiştir. SSCB’nin buna cevabı ise 1965’te gelecektir. Sovyet kozmonot Aleksey Arkhipoviç Leonov on iki dakika süren uzay yürüyüşle uzayda yürüyen ilk insan olmuştur. Aynı yıl ABD’li kozmonot Ed White bu yürüyüşün süresini yirmi dakikaya çıkarmıştır. Bu dönemde iki ülke uzay programlarına milyarlarca dolar harcamıştır. ABD’nin fırlattığı Mariner IV, fırlatıldıktan yedi buçuk ay sonra Mars yüzeyinden 22 adet fotoğraf göndermiştir. 1966 yılında hem Sovyetler hem de ABD, aya yapılan ilk insansız inişleri gerçekleştirirler. Altmışlı yılların sonlarına doğru ABD uzay alanında daha fazla gelişme göstermiş, 20 Temmuz 1969 günü Neil Armstrong, Michael Collins ve Edwin Aldrin, Ay yüzeyine iniş yapan ilk insanlar olmuşlardır. Özellikle Ay’a yapılan insanlı uçuş ve bunun görüntüleri insanlık için önemli bir aşamadır. Bu on yılda Ay’a ve uzaya ilişkin tahayyüller git gide yerini gerçek görüntülere ve bilgilere bırakmaya başlamıştır.
Sinema alanında ise altmışlı yıllarda özellikle Amerika’da sıkıntılı bir dönem yaşanmıştır. Televizyonun ucuzlaması, herkes tarafından ulaşılabilir hale gelmesi, sinemaya olan ilgiyi azaltmış, geleneksel seyirciyi beyaz perdeden uzaklaştırmıştır. Film yapımının göreceli olarak daha pahalı ve yavaş olması da bu noktada etkili olmuştur. Bunun üzerine Hollywood, sinemaya büyük bütçeler yatırmaya karar vermiş ve 1960 yılında 11 dalda Oscar kazanan Ben Hur çekilmiştir. El Cid (1961), Lawrence of Arabia (1962) ve Cleopatra (1963) gibi büyük yapımlar da hemen ardından gelmiştir. İngiltere’de ise daha gerçekçi yapımlara yönelme yaşanmış, Saturday Night and Sunday Morning, This Sporting Life (1963), Alfie (1966) gibi filmler çekilmiştir. James Bond filmlerinin gelişi ise endüstriyi bir nebze hareketlendirmiştir. Onyılın sonlarına doğru ise tarihi yapımların yerine bilim kurgu filmleri geçmiş, 2001: A Space Odyssey (1968) ve Planet of the Apes (1968) ile Hollywood yeni dünyalara yönelmiştir.
1950’li yıllarda Amerika’da B sınıfı filmlerin sayısındaki büyük artış sonrası 1960’lı yılların başında bilim kurgu filmlerinin üretimi git gide azalmıştır. Bu dönemde uzay ve onunla ilişkili çalışmalar uluslararası gündemin en etkili maddelerinden biri olmuştur. 1962 yılında başlayan NASA Sanat Programı, bir tanıtım/pazarlama makinesi gibi çalışmış, gezegenlerin ve roketlerin renkli, etkileyici resimleri hazırlanarak medya raporlarıyla birlikte sunulmuştur. Bunun yanı sıra, gerçekleştirilen görevlerin TV yoluyla hazırlanmış raporları ve resmi fotoğrafları da kullanılmıştır. Uzayın keşfi aynı zamanda müthiş bir medya olayı haline gelmiştir. Bilimsel ilerlemenin ütopyacı hayalleri uzay programının başlamasından önce yaşanan iki dünya savaşı ve II. Dünya Savaşı’nın bitiminde nükleer savaş başlıklarının kullanılması felaketi tarafından alt üst edilmiştir. Ancak altmışlı yıllarda medya ilgisi, insan hayatını yok etmekten ziyade, arttırmak için tasarlanmış roket bilimindeki gelişmelere odaklanmıştır. Bu anlamda, uzay yarışının ‘öyküsü’, bilimin imajı ve şöhretini tüm dünyada yeniden canlandırmıştır.
1960’lardaki bilim kurgu filmleri kendi içinde çeşitlilik göstermektedir. 1950’ler hakkında The Thing From Another World (1951) gibi filmlerdeki kara film tarzı yapımlarıyla, Soğuk Savaş paranoyasının belirgin olduğu bilim kurgu filmleriyle, bilim kurgunun altın çağı dense de, Philip Kemp’e göre bilim kurgunun en iyi dönemi 1960’lı yıllardır. 1950’lerdekilerin benzeri uzay istilalarının ve canavar saldırılarının yer aldığı filmlerin yapılması sürmüş, ancak bilim kurgu politik spekülasyon (The Manchurian Candidate, 1962), kabus/korku (Seconds, 1966) ve “samimiyetsiz uzay operası” (Barbarella,1968) gibi farklı biçimler alarak ortaya çıkmıştır. 1950’lerde siyah-beyaz üretilen filmler 1960’larda renklenmiştir. King Kong vs. Godzilla (1963) karakterler göze hoş gelen renklerle geri dönmüş, korkutucu Godzilla küçük çocukların koruyucusu ve arkadaşı olarak yeniden düzenlenmiş, daha çocuk dostu bir biçime bürünmüştür. Time Machine’de (1963) de benzer bir aile dostu serüven sunulmuştur. Yönetmen George Pal bu filmde H. G. Wells’in 1895’te yayımlanan romanının şiddetli karamsarlığını yumuşatmıştır. 1960’lardaki Sovyetler ile ABD arasındaki yarıştan ortaya çıkan “uzay çağı” kavramı, bilim kurgunun bu dönemdeki önemli malzemelerinden biri olmuştur. Ay’la ilgili yapılan araştırmalar uzay serüvenlerine ilgiyi teşvik etmiştir. 2001: A Space Odyssey (1968) filmindeki cihazlarla dolu geleceği ikna edici bir şekilde yansıtmayı mümkün kılan özel efektler (özellikle maketler ve örtüler) bu türde film yapmak isteyenleri cesaretlendirmiştir. Yine 1968’de yapılan Planet of the Apes’de bir astronot ekibi, maymunların baskın tür olarak gelişerek insanları köleleştirdiği gelecekteki bir gezegene düşer. Philip Kemp, filmin sonunda beliren kırılmış Özgürlük Heykeli’nin unutulmaz görüntüsü, Küba ile yaşanan füze krizinin kışkırttığı yaygın nükleer savaş ve onunla birlikte gelen radyoaktif serpinti endişelerini simgelediğini belirtmektedir.
Ellilerde uzaydan gelen istilacılar bilim kurgu filmlerinin konusunu oluştururken, altmışlı yıllarda uzaya yapılan yolculuklar yeni gözde konu haline gelmiştir. Bir maymunla birlikte Mars’ta hayatta kalmaya çalışan bir adamın hikayesinin anlatıldığı Robinson Crusoe on Mars (1964), Stanley Kubrick’in birçokları tarafından başyapıt olarak görülen filmi 2001: A Space Odyssey (1968) bu filmlerden bazılarıdır. Fransız yönetmen Chris Marker’in daha sonra Twelve Monkeys adıyla uzun metrajı da çekilecek filmi La Jetée (1962), Japon yönetmen Hiroshi Teshigahara’nın filmi Tanin no kao (1966), dönemin akılda kalan bilim kurgu filmlerine örnek olarak gösterilebilir.
1970’ler: Yeni Görsel Efektler
1970’li yıllar dünyada bazı savaşların bittiği bazılarınınsa başladığı yıllardır. Altmışlardaki özgürleşme hareketleri bu dönemde de devam etmiştir. Öte yandan bilim ve teknoloji alanında da gelişmeler yaşanmış, Mars yüzeyinden ilk fotoğraflar çekilmiştir. 1970’ler dünyada uzlaşmanın kolay kolay sağlanamadığı, insanların iyiden iyiye kutuplaştıkları bir dönem olarak görülebilir. Bu dönemde İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA) Kuzey İrlanda ve İngiltere’de patlattığı bombalar ve döktüğü kanla saygınlığını yitirmiştir. CIA, Şili’de bir askeri darbe düzenleyerek yönetime el koymuştur. Vietnam Savaşı bitmiş, ancak Kamboçya, Lübnan, Ortadoğu, Kıbrıs gibi başka yerlerde yeni savaşlar patlak vermiştir. İnsanoğlu gezegene verdiği zararın farkına varmaya başlamış, ABD’deki Three Mile Adası felaketi üzerine nükleer santrallere karşı protesto hareketleri başlamıştır. Cinsiyet değiştirme konusunda ilk adımlar bu dönemde atılmıştır. Kadın hakları, eşcinsel hakları, etnik haklar ve hayvan hakları kavramları ortaya çıkmış ve bu alanlarda tartışmalar başlamıştır. Ay böcekleri, gökyüzü laboratuvarları, Mars fotoğrafları, Kuzey Denizi Petrolü ve tüp bebekler de bu dönemde ortaya çıkmıştır. Sinema alanında Woody Allen, yetmişli yıllarda bir yıldıza dönüşmüş, George Lucas Star Wars’u, Francis Ford Coppola da The Godfather’ı bu dönemde çekmiştir.
Yetmişli yılların sorunları hem Hollywood’a hem de Avrupa sinemasına yansımıştır. The Deerhunter (1978) ve Apocalypse Now (1979) filmleri başta olmak üzere birçok film konu olarak Vietnam Savaşı’nı seçmiştir. Bu dönemde Hollywood, bir değişim rüzgarına kapılmıştır. Francis Ford Coppola, Brian de Palma, George Lucas, Steven Spielberg, Martin Scorsese gibi yönetmenler, hem büyük kitleleri sinemaya çekmeyi başarmış hem de eleştirmenlerin övgüsünü kazanmışlardır. Bu dönemde sinemada bilim kurgu, büyük bir cesaretle kimsenin daha önce adım atmadığı yerlere doğru ilerlemiş ve diğer bütün türlerden daha fazla özel efektlere bağımlı olan bir tür haline gelmiştir. 1977 yılında yayımlanan, George Lucas’ın çektiği Star Wars ile birlikte özel efekt sanatı da yeni bir çağa girmiştir. CGI (Computer-generated imaginery) efektler, büyük gişeler yapan birçok Amerikan filminde kullanılır hale gelmiştir. Bu yeni görsel efekt teknikleriyle beraber bilim kurgu sinemasının olanaklarının ve inandırıcılığının önemli bir eşiği geçtiği söylenebilir. Bu dönemin öne çıkan bilim kurgu filmleri sayılırken Star Wars’u es geçmek mümkün değildir. 1977 yılında George Lucas tarafından çekilen ve çok uzak bir galakside geçen ilk film, zamanla dünya çapında yayılacak bir fenomenin fitilini ateşlemiştir. Woody Allen’ın komedi-bilim kurgu filmi Sleeper (1973), görsel efektleriyle sinemada yeni bir eşiği atlatan Steven Spielberg imzalı Close Encounters of the Third Kind (1977), Rus yönetmen Andrei Tarkovski’nin klasik filmleri Solaris (1972) ve Stalker (1979), dönemin önemli bilim kurgu filmlerinden bazılarıdır.

1980’ler: Büyük Bütçelerin Türe Dahil Olması
1980’li yıllar, sosyal ve ekonomik değişimlerin hız kazandığı, siyasi karışıklıkların da dünyanın çeşitli yerlerinde devam ettiği bir dönemdir. İnsanlık bir yandan bilim ve teknoloji alanında gelişimini hızla sürdürürken öte yandan ekonomik sıkıntılar, açlık ve iç karışıklıklarla da yüzleşmek zorunda kalmıştır. Yirminci yüzyılın sonlarına doğru dünya, iyiden iyiye kritik bir noktaya doğru ilerlemiştir. Zenginle yoksul, iktidarla halk, işgücü ile sermaye arasındaki gerginlik git gide artmıştır. Falkand Adaları, Grenada, Libya ve Zimbabve’deki sömürgeci savaşların yanı sıra Lübnan, Afganistan, Angola’daki gibi yeni ve karmaşık savaşlar da bu dönemde başlamıştır. İsyanlar ve devrimler Haiti, Polonya, El Salvador, Filipinler ve Panama hükümetlerini devirmiştir. Bu dönemde erkeğe yönelik bakış açısı ve algı değişmiş, yeni nesil erkek evde çamaşır da yıkayan çocuk da bakan bir varlığa dönüşmüştür. Kadınlar, daha önce yalnız erkeklere mahsus alanlara girmeye başlamıştır. Eylül 1983’te ilk kez bir siyahi Miss America seçilmiştir. İlk kadın astronotlar da yine bu dönemde göreve başlamıştır. Hayalet uçak tanıtılmış, güneş enerjisiyle çalışan bir başka uçak Manş’ı geçmiştir.
Film yıldızları içinse 80’lerin iyi geçtiği söylenebilir. Özellikle televizyonda yayımlanan Dallas gibi dizilerle televizyon reytingleri en üst seviyeye ulaşmıştır. Çekilen filmlerin de bütçelere oldukça yüksek seviyelere çıkmıştır. Batman (1989) 50 milyon dolar, Who Framed Roger Rabbit? (1988) 70 milyon dolar gibi bütçelere çıkmıştır. Bu ve benzeri bütçeler karşılığını da almış, dönemin bilim kurgu klasiklerinden E.T. tek başına 228 milyon dolar hasılat yapmıştır. Video teyplerin oldukça yayıldığı ve bütün gün televizyon seyreden insanların iyiden iyiye arttığı bu dönemde özellikle Steven Spielberg sinemaya ciddi bir kazanç getirmiştir. 1940’ların ve 50’lerin altın günlerini çağrıştıran filmler üretmiş, ailece sinemaya gitme olgusunu yeniden başlatmıştır. Bu dönem, Bruce Willis ve Arnold Schwarzenegger gibi isimlerin filmleriyle şiddetin de arttığı bir dönem olmuştur. George Lucas, 70’lerde başladığı Star Wars üçlemesini bitirmiş ve bilim kurgu en popüler tür haline gelmiştir. Bu dönemde Terry Gilliam’ın üçlemesinin ilk filmi olan Time Bandits (1981) ile birlikte zaman yolculuğu temasını işleyen bilim kurgu filmleri git gide daha popüler hale gelmeye başlamıştır. 1984’te başlayan James Cameron’ın Terminator serisi ve 1985 yılında başlayan Robert Zemeckis’in Back to the Future üçlemesi bu türün öne çıkan örnekleridir. Bu filmler geleceğe dair bilim kurgu ve fantezinin birer karışımı olmuşlardır.
Genellikle ütopik bir dünya algısının anti tezini belirtmek için kullanılan distopya teması ise seksenli yıllarda bilim kurgu sinemasının önceki on yıldan aldığı temalardan biridir. Yetmişlerde sıkça karşılaşılan “kıyamet sonrası” biçimindeki distopyan filmler bu dönemde de etkisini sürdürmüştür. Bu filmler, yakın bir gelecekte geçmekte ve çoğunlukla nükleer/ekolojik felaket sonucunda oluşan kötümser bir havayı yansıtmaktadırlar. Dünya ve toplumsal yaşam tekrar barbarlığa geri dönmüştür ve filmlerin ana kahramanları hayatta kalma savaşı vermektedirler. Öte yandan bu dönemdeki bilim kurgu filmlerindeki gezegenler arası yolculuklar, enformasyon ve elektronik teknolojilerinin gelişmesinin bir yansıması olarak bilgisayar üretimi yapay bir uzayda gerçekleşmiştir. Bu sebeple maddi dünya insanın psikolojik iç evreni içine kapanmış ve bu iç evren üzerine yerleşmeye başlamıştır.  2019 yılının Los Angeles’ında geçen Blade Runner (1982), kısa sürede bir üçlemeye dönüşen ve zaman yolculuğu temasının işlendiği filmlerden biri olan Back to the Future (1985), iki Rus’un yanlış tuşa basmaları sonucu yaptıkları uzay yolculuğunun anlatıldığı Sovyet filmi Kin-dza-dza! (1986), robot bir polisin ana karakter olduğu polisiye-bilim kurgu Robocop (1987), dönemin öne çıkan bilim kurgu filmlerinden bazılarıdır.
1990’lar: Türün Olgunlaşması
Dünyanın hızla globalleştiği ve büyük umutlarla milenyuma doğru ilerlediği bu dönemde teknoloji alanında önemli buluşlar gerçekleşmiş, bilim kurguya karşı da yenilenen bir ilgi baş göstermiştir.
Kırk yıl boyunca Doğu ile Batı’yı ayıran Demir Perde bu on yılın başında, 1991 yılında Sovyetler Birliği dağılmıştır. Resmi olarak 1990 yılında, Almanya’yı ikiye ayıran Berlin Duvarı yıkılmıştır. Bankaların çökmesine ve borsaların tehlike çanları çalmasına rağmen bu dönemde pazar ekonomisi giderek güçlenmiştir. Doksanlı yıllarda özel televizyon kanalları hızla çoğalmış, insanlar çok hızlı şöhret olmaya başlamış, “ünlü” kavramı yeniden tanımlanmıştır. Televizyon kanallarının çoğalmasıyla birlikte spor çok daha geniş bir kitleye yayılırken, televizyon ve sinema dünyasının yıldızı isimlerinin özel hayatları da çok daha fazla insanın ilgi alanına girmiştir.
Soğuk Savaş gerginliklerinin yenilenmesi ve nükleer yok oluş tehditleri doksanlı yıllarda yeni politik ve ekonomik biçimlerin oluşmasına sebep olmuştur. Daha çok türün klasik yazarlarına karşı olmakla beraber bilim kurguya karşı yeniden bir ilgi uyanmıştır. Popüler ve akademik hayal gücünü bilim kurgu ile genelde ilgisiz olan bağlamlarda yakalayan, teknolojinin gelişip insanların yaşam kalitesinin düştüğü hikayeleri anlatan cyberpunk’ın sinemada ortaya çıkışı, sanallık ve genetik mühendisliği gibi hususların türün kurgusal yaklaşımlarına geçişini kolaylaştırmıştır. Böylece yeni doğan bir alt türle birlikte bilim kurgu türünün sınırları da içerdiği konular noktasında genişlemiştir. Bilim kurgu dahil 1990’lardaki bütün tür filmleri her açıdan “aşırıya kaçılarak” üretilmiştir. Filmlerin çekim süreleri aşırı uzamış, bütçeler aşırı artmış ve filmler büyük gösterilere dönüşmüştür. Bu dönemde filmlerdeki her çerçevenin tam anlamıyla mükemmel olmasına gayret edilmiştir. Dixon’ın belirttiği üzere doksanlarda tür filmlerinin tematik ve yapısal endişelerinin kaynağı sermayenin geri kazanımı olmuştur. Vizyona giren filmlerin milyonlarca dolarlık yatırımı temsil ediyor oluşu da her şeyi daha stresli hale getirmiştir. Öte yandan filmler üzerindeki bu özen ve yatırımın türün olgunlaşması adına bir kazanım olduğu söylenebilir.
Doksanlı yılların başında internetin ve “world wide web” adı verilen sistemin tüm dünyada yaygınlaşması sonucu sinemada bilgisayar, telekomünikasyon, sanal gerçeklik ve yapay zeka gibi temsiller ciddi bir artış göstermiştir. Seksenlerde ortaya çıkan sanal gerçeklik temalı filmlerde karşımıza çıkan elektronik ve dijital uzay-mekan betimlemeleri bu dönemin küresel bilgi ağlarıyla birleşmiştir. Brett Leonard’ın çektiği The Lawnmower Man (1992) ve Mamoru Oshii’nin çektiği Ghost in the Shell (1996) bu filmlere örnek olarak gösterilebilir. Doksanlarda internetin gittikçe yükselen popülerliğine dayanılarak çekilen filmler arasında ise Sneakers (1992) ve The Net (1995) bulunmaktadır. Bu dönemde bilim kurgu filmlerindeki özel efektler büyük bir hızla gelişmeye devam etmiştir. 1993 yılında Steven Spielberg, Jurassic Park filmiyle büyülü efektler ortaya koymuştur. Uzak bir adada kurulan bir parkta eski DNA’lar kullanılarak yeniden canlandırılan dinozorları konu edinen filmle birlikte bilim kurgu fimleri görsel açıdan bir basamak daha atlamış, yeni bir özel efekt dönemine girilmiştir. 1999 yılında ise Wachowski Kardeşler türün en bilinen filmlerinden biri olan Matrix’i çekmiştir. Büyük oranda CGI efektlere dayanan film, bilgisayarların dünyayı ele geçirdiği bir çağda geçmektedir.
2084 yılında geçen, insanların sanal olarak Mars’a tatile gittikleri Total Recall (1990), Steven Spielberg’in yönettiği, dev bütçesi ve dönemine göre devrim sayılan görsel efektleriyle Jurassic Park (1993), dünyada yaklaşık beş milyar kişinin ölümüne yol açan tehlikeli bir virüsün yok edilmesi için yapılan zamanda yolculuğu anlatan Terry Gilliam imzalı Twelve Monkeys (1995), 2200’lü yıllarda yok olmanın eşiğine gelmiş bir ortamda geçen Luc Besson filmi The Fifth Element (1997) dönemin önemli bilim kurgu filmleri arasında sayılabilir.

2000 ve sonrası: Teknolojinin Gücü
2000’li yıllar ve sonrası sinemanın gelişen teknolojinin olanaklarını sonuna kadar kullandığı, önceki yıllarda ancak hayal edilebilen şeylerin filmlere dahil olduğu zamanlardır. İlk zamanlarından beri fantasiğe, masallara, destanlara, bilim kurguya, mitoslardan beslenen veya onları yaratan süper kahramanlara büyük yer veren sinema, artık kendi başına bir düş dünyasıdır. Teknolojik ilerlemeler sonucunda artık düşlenen her şeyi perdeye aktarabilecek güce ve yetkinliğe ulaşmıştır. Gerçek dünyadan kaçış ihtiyacı da kitlelerin fantastik olana ve bilim kurguya olan ilgisini her daim canlı tutmuştur. Dolayısıyla neredeyse bütün ülke sinemaları bu türe bir noktasından dahil olmuşlardır. 2000’li yıllar sinemada bilim kurgu türünün teknik olarak en etkili, maliyet ve izlenme olarak da en yüksek sayılara ulaştığı zamanlardır. Büyük bütçeli görsel şölenler ve gerçek dünyadaki endişeler yirmi birinci yüzyılın A sınıfı bilim kurgu filmlerini şekilendirmiş, Source Code (2013) gibi karakter filmlerinin yanı sıra Avatar (2009) gibi “epik” filmler ortaya çıkmıştır. Aynı dönemde küçük ölçekli, bağımsız olarak üretilen bilimkurgu film yapımı geleneği de var olmaya devam etmiş, Eternal Sunshine of the Spotless Mind (2004), Sleep Dealer (2008), Moon (2009) ve Her (2013) gibi başarılı örnekler vermiştir. Bunun yanında Hunger Games (2012) ve Divergent (2014) gibi bilim kurgu olarak görülebilecek uyarlama üçlemeler, sıradan izleyicilerin bilimkurguyu ayırt etmek için kullandığı uzay gemileri, robotlar ve yabancı dünyalarla ilişkilendirilen görsel sembollerden yoksun oldukları için tür tartışmaları içine dahil edilmemiştir. Sonuç olarak bu filmlerin hepsi Verne ve Wells’ten bu yana bilim kurgunun (basılı veya beyaz perdedeki) yapmış olduğu şeyi yapmış, bilim ve teknolojinin yarattığı geleceğe bakarak izleyicilere “ya böyle olursa” sorusunu sordurmuştur.
Öte yandan 21.yüzyılda bilim kurgunun dijitalleşen dünyayla birlikte televizyonda ve internette de daha çok görüldüğü belirtilmelidir. Bu durum 90’lı yıllarda yayımlanan Star Trek: The Next Generation (1987-1994), Babylon 5 (1993-1999) ve Star Trek: Deep Space Nine (1993-1999) gibi dizilerle başlamıştır. Televizyon dizileri türün en az filmler kadar ilgi çeken yapımları olmuştur. Türün fanatikleri izledikleri üzerinden kendi kurgusal çalışmalarını yapmış, özellikle internet aracılığıyla bilim kurgunun dünyasını genişletmişlerdir. Dijital efekt teknolojisi, bilim kurgu aksiyon sinemasına doğru yönelse de televizyon ve internet teknolojileri bu türe önemli katkılar sağlamıştır. Böylece yirmi birinci yüzyılda bilim kurgu, sinemadan sonra televizyon ve internette de iyiden iyiye aktif hale gelmiş, gelişen teknolojiyle birlikte üretilen eserler nitelik ve nicelik olarak yukarılara tırmanmıştır. Bu dönemde önceki dönemlere göre her türden çok daha fazla film çekilmiş, bilim kurgu türü de teknolojik ve görsel olarak üst seviyelere çıkmıştır. Suçların henüz işlenmeden önlenmeye çalışıldığı bir gelecekte geçen Steven Spielberg imzalı Minority Report (2002), William Karel’in Ay’a ayak basma görüntülerinin sahte olduğunu iddia ettiği sahte-belgeseli Dark Side of the Moon (2002), Wong Kar Wai’nin romantik bilim kurgusu 2046 (2004), Meksikalı yönetmen Alfonso Cuaron’un çektiği, görsel olarak titizlikle hazırlanmış Children of Men (2006) ve Gravity (2013), İspanyol Nacho Vigalondo’nun zamanda yolculuk temalı filmi Los Cronocrimenes (2007), 2092 yılında dünyada kalmış son ölümlü insanın anlatıldığı Jaco Van Dormael imzalı Mr. Nobody (2009), Christopher Nolan’ın dev bütçeli yapımları Inception (2010) ve Interstellar (2014), dönemin öne çıkan birçok bilim kurgu filminden bazılarıdır.
Yararlanılan Kaynaklar
Abdülkerim Tunç, Bilim Kurgu Sinemasında ”Mars”
Giovanni Scognamillo ve Metin Demirhan, Fantastik Türk Sineması
Nick Yapp, 1980’ler
Philip Kemp, Sinemanın Tüm Öyküsü
James Franco, Bir Film Nasıl Okunur?
N. Berk Çoker, Bilim Kurgu Sineması
F. Neşe Kaplan, Gülin Terek Ünal, Bilimkurgu Sinemasını Okumak
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Abdülkerim Tunç’a aittir.
*Bizimle iletişim kurmak için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Machiavelli’nin Siyaset Anlayışı Ve Makyavelizm’in Günümüze Yansımaları, Machiavelli Kimdir?

niccolo machiavelli ve siyaset

Ortaçağ’daki Hristiyan dini eksenli ve Tanrı merkezli bir siyasal anlayışın, insanı temel alan hümanist bir anlayışa evrilmesinde Machiavelli’nin düşünceleri, 20. yüzyıla kadar olan zaman diliminde ister açık isterse örtülü olsun devam edegelmiştir. Ahmet Kesgin, burada tamamen filozofların düşünce dünyalarında Tanrı’ya yer ayırmamak gibi bir algının olmamasının altınıa çizmekte, Machiavelli Prens adlı eserindeki ahlâk, din ve Tanrı ile ilgili bölümlerdeki ananevi çizgilerden hareketle; dönem düşünürlerinin gelenekselden tamamen kopuk bir anlayışla yazmadıklarını da ortaya koymaktadır.Bu çalışmamızda, Machiavelli’’nin düşüncelerinin siyaset adamlarında ve devlet anlayışlarında nasıl yer bulduğu ile ilgili çıkarımlarda bulunulacaktır.

Batı Dünyasında Machiavelli Yankıları

Machiavelli siyaset arenasına getirdiği yeni dinamiklerle adından söz ettirmiştir. Machiavelli’nin savunduğu, “önce devlet anlayışı”, tüm dünyada karşılık bulan bir görüş haline gelmiştir. Machiavelli’nin siyasi anlayışında yeni bir insan ve toplum modeli üzerine kurulu iktidar ve siyaset anlayışındaki kadercilik anlayışı yerine; insanın düşüncesini baz alan bir yaklaşım benimsenerek, tek bir iktidarın liderliğinde yönetim anlayışı hedeflenmektedir. Ancak meşruiyetin sürekliliği noktasında eksik kalan Machiavelli’nin düşünceleri, toplum sözleşmesi düşüncesi ile doldurulmaktadır. Machiavelli’nin etkisiyle doğa bilimlerindeki nedensellik ilkesi, siyaset alanında da kullanılmaya başlanmıştır. Bu şekilde kökeni Stoa felsefesine dayanan, kilisenin dinsel misyonundan doğan boşluğun doldurulması hedeflenmiştir. Bu amaçla Rönesans dönemi sonrasında yapılmak istenen, insan düşüncesi eksenli yeni bir din anlayışı oluşturmaktır. Günümüz siyasal rejimlerinde de örnekleri görünen ve insanlara kendi iktidarlarını belirleme yetkisi veren bu anlayış neticesinde, insanlar arasında yapılacak sözleşmelerle toplumsal itaatin sağlanması hedeflenmiştir. Toplum sözleşmeleri; eşitlik, özgürlük ve güvenlik olmak üzere üçlü bir sac ayağının üzerine oturtulmuştur. Hobbes’un meşruiyet kaynağı olarak güvenliği görmesi, otoriter ve totaliter devlet yapılarının ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Rousseau’nun toplum kaynaklı eşitliği temel alan meşruiyet anlayışı, devlet ve toplumu birbirinin yerine koyan sosyalist ve kollektivist siyasal anlayışların ortaya çıkmasını sağlamıştır. Siyasal erkin şekillenmesinde meşruiyetin kaynağına özgürlük esaslı bir anlayış getiren Locke’un öğretileriyle liberal ve demokratik siyasal sistemlerin temeli atılmış olmaktadır.
Modern zamanlarda özgürlük, eşitlik ve birey eksenli siyasal rejimlerin oluşumunda, Machiavelli’nin öğretilerinin ışığında Hobbes’un güvenlik gerekçeli siyasi anlayışı vücut bulmuştur. Güç, başarı ve bunların birlikteliğiyle oluşacak güvenliğin esas gaye yapıldığı bir siyasi anlayışı savunan Machiavelli, iktidarı sınırlandıracak bir gücün olmadığı, birey ve toplumun mutlak iktidara itaatini amaçlayan ve siyasal erkin toplumsal iradenin üstündeki bir güçte toplanması anlayışına dayanan bir yönetim anlayışını benimsemektedir. Machiavelli, bu amaçla özgürlüğü kimseye emanet edilmeyecek kadar değerli bir meta haline getirerek, bu yönde izlediği paradoksal ilişki sayesinde hem özgürlüğün koruyucusu hem de özgürlüğün kısıtlayıcısı konumunda olmuştur. Machiavelli, 17. ve 18. yüzyılda Amerika’nın kurucu babaları dâhil olmak üzere Francis Bacon’dan modern felsefenin babası olarak anılan Descartes ve Montesquieu, John Milton, Spinoza, Rousseau, David Hume ve Adam Smith’e kadar pek çok düşünüre esin kaynağı olmuştur. Araştırmacılar, Machiavelli’nin adından doğrudan bahsedilmese de Montaigne, John Locke ve Thomas Hobbes arasında da düşünsel bağlılıklar olduğunu saptamışlardır.
Rönesans dönemindeki düşünürlerin kendi siyasi sistemlerini açıklarken insan doğası ve bu olguya endeksli bir toplum oluşturma çalışmaları her zaman mevcuttur. Machiavelli’nin insan doğasının vefasız, bencil, çıkarcı gibi özellikleri yanında aldatma ve aldanma özellikleriyle beraber değişmeyen bir yapıya sahip olduğunu savunmasına rağmen; Bacon, insanın doğuştan getirdiği özelliklerin kimi zaman baskı altına alınsa da kolayca sökülüp atılamadığını, insanın gerekli şartlar oluştuğunda yaratılıştan gelen köleliğinden kurtulacağına inanmaktadır. F. Bacon, bunun yanında uygun koşullar oluştuğunda insanın da değişebileceğine dair görüşlere sahiptir. B. Ferguson kaleme aldığı “The Influence of Machiavelli on Francis Bacon: A Critical Examination” adlı makalesinde Machiavelli ile Bacon arasındaki ilişkiyi araştırmaktadır. B. Ferguson, öncelikle her ikisinin de yaptıkları gözlem ve bunlardan çıkardıkları sonuçlarla, sahip oldukları düşünceler bakımından dönemlerinin bir adım ötesine geçtikleri sonucuna varmaktadır. B. Ferguson, ayrıca F. Bacon’un düşün dünyasının oluşmasında Machiavelli’nin eserlerindeki üslup ve tarihsel konuların etkisinde kaldığını ifade etmektedir.
Ampirik (deneyimci) siyaset anlayışının temelleri Aristoteles’ten başlayıp, Machiavelli’nin realist kuramında ve Montesquieu’nun devlete ait sosyolojik temelleriyle devam etmektedir. Özellikle Amerika ve İngiltere’de deneyimci geleneğin yaygın olduğunu belirten Heywood; Machiavelli’nin, siyasi olaylara duygusallıktan uzak, tarafsız bir şekilde bakabilmeyi öğrettiğini belirtmektedir. Machiavelli, ampirik siyaset anlayışının oluşmasındaki etkileri yanında, insanların kendi kendilerini yönetememe durumunda, başkalarının yönetimi altına girmelerinin kaçınılmazlığı üzerinde durmaktadır. İnsanların bu olumsuz durumdan kurtulmaları için, kişisel özgürlüklerin savunusu alanında idealize edilen Cumhuriyetlerde siyasal katılım, bir araç olmaktan ziyade bir amaç görevi üstlenmektedir. Machivelli, Prens adlı eserinde Cumhuriyet rejiminde yöneticilerin veraset yoluyla değil de seçimle iş başına geldiğini belirtmektedir. Montesquieu da Cumhuriyetçi devletin meşruti bir yönetimle iş başında olmasını savunmaktadır.

Machiavelli ve Siyaset

Kendisinden sonraki dönemde etkisi yadsınamayan Machiavelli, kendisinden iki yüz yıl sonra yaşamış Spinoza’yı da düşünsel bakımdan etkilemiştir. Spinoza’nın Tanrı’ya içkin görüşlerinin olmasına ve ateist olarak hala eleştiri almasına karşın; Machiavelli’nin de özgürlük ve Cumhuriyet ile ilgili görüşlerinin varlığına rağmen; despot, mutlak monarşi yanlısı biri olarak anılması arasındaki çelişkiler giderilmiş değildir. Machiavelli’nin siyasi gelenekte açmış olduğu modernleşme etkisi kendisini Spinoza’da da devam ettirmiştir. Temelde bir yönetici, insanları ahlâki ilkelerle yönetmeyi vaat etmekten ziyade barış ve huzur içinde idare etmeyi amaçlamalıdır. Bu durum öncelikle Machiavelli’de arkasından da Spinoza’da başarı ve fayda odaklı bir siyaset anlayışının oluşmasına etki etmiştir. Machiavelli’nin, dini iktidara götüren yolda bir araç olarak ele almasına karşın; Spinoza ise hiçbir şekilde dinin siyasette yeri olmadığı anlayışını savunur. Bu anlayış, ikisinin de iktidarı dinin üzerinde bir konumda gördükleri sonucuna götürmektedir. İnsan doğası gereği kendisine faydalı olan şeyleri talep edeceği için; verilen sözlere riayet konusunda içerisinde bulunulan koşullara göre hareket edilmesi gerektiği görüşü her iki düşünürde de kendini göstermiştir. İki düşünür arasındaki benzer görüş birliğinden anlaşılacağı üzere, Machiavelli’nin görüşlerinin sonrasında Spinoza’da nasıl olgunlaştığı önem taşımaktadır.
İnsanların açlık, yokluk gibi durumlarla karşılaştıklarında, bu durumlara direnç göstermek amaçlı daha verimli çalıştıklarını ve insan davranışlarını yönlendirmede hukuk kurallarının etkisini de bilen Machiavelli, insanların toplu halde yaşamalarında, bu bileşenlerin etkileşim ve çatışmasına dikkat çekmektedir. Bir lider eşliğinde oluşturulacak yönetimle öncelikle aristokrasiye doğru bir yönelimin yaşanacağını, ardından da hükümdarlıktan demokrasiye doğru bir dönüşün yaşanacağını ifade eder. David Hume da yönetimin temelini güçte görmekte ve yönetilenlerin sadece fikir işçiliği yaptıklarını belirtmektedir. O da devletlerin egemenliklerini sağlamlaştırmak için otorite ve özgürlük arasında gelgitlerin varlığına dikkat çekmektedir. Hume’daki yönetim – güç ilişkisinin kaynağının, Machiavelli’nin varsaydığı gerek Monarşi gerekse Cumhuriyet olsun, asıl hedefin otoriteyi sağlama güdüsü olduğu aşikârdır. Machiavelli’nin idealize ettiği her duruma göre kendini ayarlamasını bilen Prens, iktidarı ve devletinin geleceği için gerektiğinde ahlâki olmayan kararlar alabilmekten çekinmemektedir. Hume ise ahlâklı, dürüst ve öncelikle kamu çıkarını düşünen siyasetçileri seçememe algısına karşılık, seçilecek siyasetçilerin bu davranışlar göstermesi bakımından bir sistemin gerekliliğinden bahsetmektedir. Machiavelli’nin açıkça belirttiği siyaset ve ahlâkın bu kadar sorunlu bir hal almasında din bağlamında, kilisenin etkisinin olduğu görüşü Hume’da da mevcuttur.
Machiavelli’nin devleti ve mevcut iktidarı korumaya yönelik siyasal anlayışının yanında, 17. yüzyıldan itibaren bireyi ön plana çıkaran, ticaret öğelerinin siyasete uyarlanmış hali liberalizm anlayışı da kendine siyaset arenasında yer bulmuştur. Machiavelli’deki amaç konumundaki devlet, liberalizmle birlikte bireyin önceliğinden kaynaklı araç durumuna gelmiştir. Bu değişimin temel paradigması konumundaki devlet – birey ilişkisinin yeri değişse de temel mantalite aynı kalmıştır. Çünkü belli hedefler oluşturulması ve bunun için birçok değerden fedakârlıkta bulunulması, Machiavelli yönteminin farklı versiyonunun liberalizmde de uygulandığını ortaya çıkarmaktadır.
Ulus devletlerin etkileri 18. yüzyıldan itibaren Batı Avrupa’da kendini iyice belli etse de ilk ulus kavramına benzer uygulamaların, Machiavelli’nin devlet özelinde bir milleti kendine kaynak olarak görmesinde de etkisinin büyük olduğu daha önceden de belirtilmişti. Halka siyasi bir güç olarak (egemenlik derecesine ulaşmamış olsa da) siyasi iktidar boyutlarında yer verilmesi 14. yüzyıldan itibaren gerçekleşmeye başlamıştır. İktidarın kaynağı tek bir elde ve yerde toplanmaya Machiavelli ile başlamış ve Jean Bodin ile devlet kavramı mündemiç bir hal almıştır.
Bodin tarafından sistematik bir hale getirilen ulusal devlet kavramının ilk belirtileri; İngiltere, Fransa ve İtalya gibi devletlerde kendini göstermiştir. Bodin, “Devletin Altı Kitabı” adlı eserinde ilk defa egemenliğin klasik ve geleneksel bir çerçevesini çizmiştir. Y. Abadan’a göre, Hobbes da Bodin gibi halkın egemen konuma geleceğini açıkça ifade etmekte ve daha ileri giderek egemenliğin kaynağını halk olarak göstermektedir. Modern anlamda “devlet” kavramını ilk kullanan düşünürlerden biri olan Machiavelli’nin öğretileri özellikle Fransız Devrimi’nden kaynaklanan ulusalcılık akımında kendini iyice hissettirmektedir. Mehmet Ali Ağaoğulları, Prens adlı eseri 1798 yılında Fransızcaya çeviren Guiraudet’in, Machiavelli’nin vatanına olan tutkusunun büyüklüğünden bahsettiğini ifade etmektedir. Ayrıca Hegel de ulusal devletin lüzumunun ve ulusalcılık hareketinin kuvvetli bir savunucusu olarak Machiavelli’yi işaret etmektedir.
Şeytanın avukatlığını yapan adam gibi unvanlarla itham edilen Machiavelli, üzerinden dört yüz yıl geçtikten sonra İtalya’da ulusal bir kahraman gibi lanse edilir. Gramsi onu bir devrimci olarak, İtalyan komünizmi adına sahiplenirken, Mussolini ise Machiavelli’nin öğretilerindeki canlılığın tazeliği üzerinden faşizmle ilişki kurar. XX. yüzyıla gelindiğinde Machiavelli adına ön yargılardan uzak bir değerlendirmenin yokluğu ve düşüncelerindeki etkinin hala devam etmesi, Machiavelli’nin başta Leo Strauss’un da tanımladığı “kötülüğün öğretmeni” gibi unvanlarla anılmasında etkili olmuştur. Oysaki Machiavelli, Prens adlı eserinde Monarşilerin gerekliliğinden bahsederken, Söylevler adlı eserinde ise Cumhuriyetlerin özelliklerini sıralamaktadır. Machiavelli’nin başyapıtı olan Prens adlı eserinde, devlet kurmak ve bunun devamını sağlamak için hünerli siyasetçilerin nasıl olması gerektiği ile ilgili yapılan tasvirler ve tavsiyeler bakımından, günümüz devlet anlayışlarındaki siyasetçilerin ve siyasal sistemlerin de bir ön çerçevesi çizilmiş olmaktadır. Dönemsel olarak İtalya’nın siyasal birliğini hedef alan Machiavelli, dönemin siyasetçilerinin kişisel çıkar peşinde koşan, ulusal birlikten ziyade kendi yönetimi altındaki kentlerin birliğini savunan kimseler olmalarından yakınmaktadır. İşte bu minvalde Machiavelli arivizmine ihtiyaç duyulmaktadır. Modern diplomasinin kurucusu konumundaki Machiavelli, insan tabiatını ve dış ilişkilerdeki çelişkiyi iyi tahlil etmiş ve bu doğrultuda devletin amaçlarını belirlemiştir.
19. yüzyıl siyasetinin şekillenmesinde Machiavelli’nin savunduğu ahlâki ilkelerin etkili olduğunu belirten Friedrich Meinecke, toplumsal geçerliliği olan ahlâksal değerlerin dışında olan her şeyi, ahlâki bir kılıfla yeniden meşrulaştırma çalışmalarındaki çelişkide, bu durum ile gayri meşru olayların bile yasallık kazanmasıda Machiavelli fikirlerinin önemli derecede etkili olduğunu belirtir. Katı bir ahlâk savunucusu olan Fichte’nin de ahlâki konularda, Machiavelli’nin Hristiyan düşüncesine olan kin ve nefret duygularındaki realitesini yadsımasına rağmen, Machiavelli’nin siyaset alanındaki fikirlerinde, onunla aynı düşüncede olduğu görülmektedir. Bu durum, Machiavelli’nin düşüncelerinin canlılığını ortaya koyması bakımından önem arz etmektedir. Machiavelli’nin etkisi sadece kendisinden sonraki düşünürleri etkilemekle kalmamış, ulusalcılık gibi çeşitli kavramların oluşmasına da yardımcı olmuştur. 18. yüzyıl öncesinde, yönetici temelli devletin amaçları doğrultusundaki çıkar kavramı, hanedan ya da yöneticinin kendi amacını gerçekleştirmek odaklı bir anlamla ifade edilirken; bu zamanla ulusallık kavramından hareketle ulus devletlerin ortaya çıkmasıyla, ulusal bir çıkara dönüşmüş ve neredeyse ulusun bütününü kapsayan bir hâl almıştır. Realist özelliğiyle ön plana çıkarılan Machivavelli, siyaset arenasına getirdiği güçlü politikalarla anılmaktadır. Ebenstein, siyaset arenasında Machiavelli’nin de öncülüğünü yaptığı realist düşüncelerin, belli bir süzgeçten geçirilmeden; kendine has yollarla hayatta uygulanması durumunda, katliamlarla neticelenebilecek sonuçlara sebebiyet verebileceğini belirtir. Ebenstein, bu tezini Hitler, Napolyon gibi diktatör yöneticilerin sadece kendi fikirlerine göre hareket edip, insanların hürriyetini görmezden gelmeleri neticesinde yaşananlardan hareketle açıklamaktadır. Tarih arşivi Machiavelli’nin Siyaset Anlayışı Ve Makyavelizm’in Günümüze Yansımaları araştırması ile sizlerle…
Ulusal devletlerin oluşması ve ulusal çıkarların öncelikli hale gelmesi, diğer devletlere olan güvenin azalacağı gibi bir algının oluşmasına sebebiyet vermiştir. Bu durum, aynı zamanda uluslararası arenada yapılan antlaşmaların geçerliliğine de gölge düşürerek, ulusal nitelikteki devletlerin kendi çıkarlarına öncelik vererek hareket edeceği gibi bir algının oluşmasına da yol açmaktadır. İşte bu aşamada devletler arasındaki ahlâki yükümlülükler ve karşılıklı sorumluluklar devreye girmektedir. Devletlerin devamlılığı açısından bir yönetici için en büyük hedefin kendi ülkesinin menfaatleri olduğunu belirten Machiavelli, iyi bir yöneticinin zorunlu durumlar olmadıkça iyilikten ayrılmaması gerektiğini, iyi niyetli ve sözüne güvenilir biri olmasını; ancak gerektiğinde siyasetin değişken yörüngesine göre hareket etmesini de bilmesi gerekliliği üzerinde durmaktadır.
Dönemler ve isimleri farklı olsa da dünya üzerindeki siyaset anlayışının pek değişmediği gözlenen bir durumdur. Çünkü yöneticinin en temel görevi ülkesini korumak ve devletinin bekasını sağlamaktır. Machiavelli’yi realist bir kuramın kurucusu yapmada; İtalyan şehir devletlerinin dağınıklığı, merkezi ve güçlü bir devlete olan ihtiyacın varlığı ve çok başarılı sayılmasa da Machiavelli’nin yaptığı diplomatlıkların etkilerini de sayabiliriz. Machiavelli’nin anlayışında, uluslararası arenada adil ve haksız bir savaşa ihtiyaç duyulmasını gerektiren bir durumun varlığının ortaya çıkması ve bunun tehditvâri bir çehreye bürünmesi hengâmında; önlem amaçlı saldırı ve savunma haklı bir hâl almaktadır. Bu durum realist politikaların oluşmasında etkili olmuştur. Machiavelli, insanın aklı ve iradesi ile dünyevi ve uhrevi ikilemini ortadan kaldırarak, insan aklı sayesinde her şeyin üstesinden gelebileceğine hükmetmiştir. Siyasal gücü kendisine hedef seçen ve tek amacını güçlü bir devlet oluşturmak şeklinde açıklayan Machiavelli, güç ile desteklenen yasalarla yöneticinin kendi hırslarının etkisinde kalmadan, yönetme görevini yerine getireceğini belirtmektedir. Bu noktada klasik realistler ile neorealistler arasında önemli farlılıklar mevcuttur. Antik Yunan’dan 1960’lara kadar, içlerinde Machiavelli’nin de bulunduğu klasik realistlerin amacı, devletin devamlılığını sağlamak noktasında ulusal çıkarların üstünlüğüne odaklanmıştır. Oysaki bu tarihten sonra davranışçılığın etkisi ve bilimsel yöntemlerin de katkısıyla realist anlayış yerini uluslararası bir sistemin var olması anlayışına bırakmıştır. Bu dönüşüm, devlet ve egemenlik tartışmalarına yeni bir boyut kazandırmak amaçlı olarak, ulusalcı ve devletçi düşüncelere karşı bir başkaldırış hareketi olarak değerlendirilir. M. Aydın, realist kişilerin güçlü politikalar belirlediğini, ABD’nin de bu amaçla gücü, diplomasiyi ve ulusal çıkarı (Amerikan Çıkarlarını) dış ilişkilerde ön plana çıkaran kişilere sıkça yer verdiğini belirtmektedir.
Harun Semercioğlu, Machiavelli’nin kendisinden sonra gelen realist düşünürleri derinden etkileyerek, uluslararası ilişkilerin şekillenmesinde önemli rol oynadığını belirtmektedir. H. Semercioğlu, yukarıda da açıklanan modern siyaset biliminin oluşmasında hiç kuşkusuz Machiavelli’nin Prens adlı eserinin mühim bir yol oynadığını ve Machiavelli’nin bu doğrultudaki düşüncelerinin sonrasında İngiltere’de Hobbes ile devam ettiğini belirtmiştir. H. Semercioğlu, Machiavelli’nin geleneksel anlayışı ret tarzındaki fikirlerinin şekillenmesinde, Aristo ve Platon’dan gelme kent devlet işleyişlerindeki mantığı incelemesinin de etkili olduğunu dile getirmiştir. Machiavelli’nin önemle üzerinde durduğu insan doğası, ordu, yönetici, egemenlik ve yönetim çeşitleri gibi konular günümüze kadar etkili olmuştur. Ayrıca Machiavelli’yle yeniden şekillenen bu kavramlar, uluslararası ilişkilerin de belli bir özerklik kazanmasında büyük rol oynamışlardır. H. Semercioğlu, son dönem Ortadoğu’da yaşanan gelişmelerin arkasında da Makyavelist düşüncelerin varlığına dikkat çekmektedir. Bu durum Machiavelli’yi realpolitikanın kurucusu konumuna getirmektedir. Ayrıca günümüz devletlerindeki “güçlü ordu ve güçlü devlet” sloganlarının arkasında Machiavelli’yi görmek de mümkündür.
M. Aydın, iki dünya savaşı arasında modernitenin bir unsuru olarak yer alan faşizmin; rasyonalizm, liberalizm, sosyalizm ve Aydınlanma düşüncesinin karşısında yer aldığını belirtir. Toplumu yekpare bir vücut halinde gören faşizm, bireyi temel alan liberalizmin karşısında ulusu ve ulusun çıkarlarını ön plana çıkarmaktadır. Bireyi itaatkâr olarak nitelendirmekte ve toplumu yönlendirecek bir lidere ihtiyaç duymaktadır. Faşizm, aynı zamanda sosyalizm ile de toplumu sınıflara ayırdığı için, ulusal çıkarların engellendiği gerekçesiyle çatışmaktadır. İşte bu kertede ulusal çıkarlar ve bir liderin önderliği konularında Machiavelli’nin fikirleri tekrar gündeme gelmektedir. Faşist özellikleriyle anılan İtalyan lider Mussolini, Machiavelli’nin idealize ettiği Prens’in gücünün etkisinde kalmış ve kitaptaki düşünceleri ölçüp tartmadan kendi perspektifinden siyaseti dizayn etmeye çalışmıştır. M. Aydın, İtalyan Mussolini’nin kendisini, Machiavelli’nin tarif ettiği karizmatik lider olarak gördüğünü belirtmektedir. Machiavelli’nin savunduğu İtalya’nın yekpare bütünlüğünü bütün haşmetiyle Mussolini de savunmaktadır. Mussolini, hile ve manipülasyon üzerine inşa ettiği siyaset anlayışında, Machiavelli’nin tilki ve aslan paradigmasını başarıyla uygulamıştır. Öncelikle işçi ve köylülerin desteğini alırken tilki gibi kurnaz davranır ve bunlara verdiği vaatleri yerine getirmezken; kendisine rakip gördüğü sosyalist, komünist ve sendikacılara karşı kaba kuvvet uygulamaktan çekinmez.
Mussolini, Machiavelli’nin çizdiği güçlü ve başarılı liderlik idealine uygun hareket ettiğini bütün davranışlarında ortaya koymuştur. Mussolini, Machiavelli’nin idealize ettiği yönetici davranışını sergileyerek, toplumsal gerçekleri ve dinsel öğeleri göz önünde bulundurarak siyasetine yön vermiştir. Mussolini bu doğrultuda, halkın sahip olduğu geleneksel ve dinsel anlayışından hareketle gençliğinde ateist bir çizgideyken, iktidarı boyunca dine atıflar yaparak, kilise ve toplumun desteğini almak amaçlı olarak siyaset arenasında dindar görünmeye çalışmıştır. Machivelli, devlet çıkarı için yaptığı gayrı meşru işlerde bile, halkın tepkisini çekmeyecek davranışların temel alınmasını istemektedir. Oysaki Mussolini, sol ağırlıklı olmak üzere toplumun belirli kesimlerini sindirme yoluna gitmiştir. Mussolini özelinde İtalyan Faşizmi, Machiavelli’nin öğretilerinin etkisinde kalmıştır. Ancak Mussolini son dönemlerinde Machiavelli’nin ahlâk siyasetinin dışına çıkarak, Nazilerin etkisinde kalmış ve halka şiddet uygulamaktan geri kalmayarak ve Machiavelli’nin ilkelerini uygulamada başarısız bir lider olarak tarih sahnesinde yerini almıştır.
Machiavelli’nin Görüşlerinin Amerikan Dünyasındaki Algısı
20. yüzyılın şekillenmesinde en etkili devletlerin başında yer alan Amerikan devlet adamlarının, Machiavelli’nin öğretisinden yararlanmaması düşünülemezdi. Doğrudan olmasa bile Amerika’nın ilk kurucularının, Rönesans siyaset filozofu Machiavelli’nin etkisinde kalan düşünürlerin fikirleriyle şekillendiği aşikârdır. Amerika’nın kurucu babası ve ikinci başkanı John Adams, Machiavelli’nin fikirleri doğrultusundaki anlayışla siyasi bir yol izlediğini ve Machiavelli’nin düşünsel bakımdan Milton, Locke ve Montesquieu’ye tesirinin büyük olduğunu belirtmiştir.
E. Baldini, Machaiavelle’yi modernitenin kurucusu, Batılı değerler ile ABD’nin siyasi ve askeri rolünün gereklerini yerine getirme noktasında bir öğretmen olarak tarif etmektedir. Özellikle ABD’de başkan ve başkan yardımcılarından, savunma müsteşarlarına kadar bir silsiledeki her alanda bu işleyişin geçerli olduğunu ifade etmiştir. E. Baldini, Amerikan başkanlarının Makyavelist bir özellik sergilediklerini Harvey Mansfield’in “Ehlileştirilmiş Hükümdar” kitabındaki lider tarifiyle ortaya koyduğunu ifade ediyor. Bu amaçla Amerikan başkanları ile Machiavelli’nin idealize ettiği hükümdarlar arasındaki benzerliğe dikkat çeken E. Baldini, Amerikan yöneticilerinin çıkarcı durumlarını, Mansfield’in belirttiği gibi modern demokrasilere uygun biçimde, ihtiyaç duyuluncaya kadar sakladıklarını belirtiyor. E. Baldini, Amerikan devlet yönetiminde devleti gerektiği gibi yönetme konusunda, Makyavelist özellikleri taşıyacak kararlı liderlerin seçildiğine de dikkat çeker. E. Baldini ayrıca, 20. yüzyılın ikinci yarısında yaşanan Soğuk Savaş döneminde, ABD’li liderlerin çatışmalarla birlikte yaşamayı ve bu arada siyasetlerinin gereklerine göre ikiyüzlü davranmayı kendilerine rehber edinmelerinde, Machiavelli’nin savunduğu amacın uğruna kullanılan yöntemlerin meşruluğu bağlamındaki düşüncelerin etkisinin yadsınamayacağını belirtmektedir.
Block’un, Ledeen’dan aktardığına göre George Washington’un, viski isyanında vergilerini vermek istemeyenlere karşı şiddete başvurmasında; Machiavelli’nin etkili liderlik anlayışındaki halkın gerektiğinde yöneticiden korkması tezi üzerine bir yol izlediğini belirtir. Ayrıca, yeni dönem Amerikan liderlerinin kabul ettiği, karar almanın hızlanması için tek yönetici olgusunda ve devlete karşı oluşabilecek isyan ve kışkırtmalarda politik fayda için gerektiğinde cezai yaptırımların hızlı bir şekilde uygulanması noktasında da Machiavelli öğretilerinin etkisi görülmektedir. Özellikle ülke içerisinde kargaşa çıkarma durumu olan farklı eyalet ve bunlardaki rejimlerin üst bir yönetim çatısı altında toplanması ile devletin başkaları tarafından idare edildiği algısı üzerine yapılan bu çalışma, ülkedeki siyasi birliği sağlama adına bir hamle olarak düşünülebilir. Burada sağlanan siyasi birlik ekseninde, Amerikan yöneticilerinin hızlı karar alarak, parçalı bir siyasi görüntü vermelerinin önüne geçilmiş olmaktadır. Bu durum Machiavelli düşüncelerinin, hem Amerikan dünyasına hem de günümüze yansıması olarak değerlendirilebilir.
Machiavelli’nin sözlerini silah olarak kullandığını belirten Loyola Üniversitesi’nde siyaset profesörü olan Diana Schaub, silahsızların yenildiği ve silahlı peygamberlerin yendiği örneğinden hareketle, Amerikan sınırları içerisinde fiziksel şiddetten ziyade, kelimelerin en güçlü propaganda olması gerektiği yönünde görüş beyan eder. T. Block, Machiavelli için silahlardan daha güçlü olan siyasi sahtekârlığın, Amerikan siyasetinde savaş çığırtkanlığı, kişisel ve kitlesel tehditler ile dini takiyelerin varlığı şeklindeki tezahürüne dikkat çeker. T. Block, İnsanların gerçeklerden çok görünüşe göre değer verdiğini belirten Machiavelli tezinden hareketle, 2012 Amerikan seçimlerinde üç milyar dolar kadar bir savurganlıkla yapılan reklamların önem arz ettiğini ifade etmektedir.
Dünyada birçok liderin iktidarını koruma amaçlı olarak Machiavelli’nin öğretilerinin etkisinde kaldıklarını belirten T. Block, bu liderler arasındaki farklılığın, kullandıkları yöntemlerde değil, derecelerindeki çeşitlilikte gizli olduğunu belirtiyor. Machiavelli ile beraber anılan; hızlı karar alma, gösterişe önem verme, övgü, gerektiğinde yalan söyleme ve karşı tarafı dolandırma gibi ilkeler ışığında siyasetçiler, kendi çıkarlarına yönelik olarak eylemde bulunmaktadırlar. T. Block, bu amaçla Makyavelyen harekete en uç örnek olarak Hitler’i vermektedir. T. Block, Hitler’in iktidara geldikten sonra muhalefet partilerini feshetmesi sonucunda “evet – hayır” şeklinde gerçekleşen 1934 refarandurmunda % 90 gibi bir oy oranına ulaşmasında, yukarıda belirtilen Makyavelyen çizgilerden yararlandığı görüşündedir. Ledeen, Amerikan siyasetçilerinde sadece idealize edilen hükümdar özellikleri değil, kadınsı özellikler yüklenen ve deyim yerindeyse “korkak adam” olarak nitelendirilen liderlerin de çıktığına dikkat çekmektedir. Ledeen, özellikle son dönem Amerikan başkanlarından Bill Clinton’un kendi rahatını düşünmesi ve silahlı kuvvetlere karşı olan küçümseyici tutumunu, Machiavelli’nin öğretileriyle, Clinton’un kişisel yozlaşması şeklinde kadınsı bir özellik olarak değerlendirmektedir. Ledeen, Bill Clinton’u başkanlığı döneminde Amerikan ordularını savaş alanına (Burada kastedilen Irak savaşı) göndermekten imtina etmesiyle de eleştirmektedir.
Ledeen, “Liderlik ve Güç Kullanımında Machiavelli” adlı eserinde sadece yöneticilerin değil, spordan ticarete her alanda Machiavelli öğretilerinin hayat bulduğunu aktarmaktadır. Ledeen, bu amaçla bilişim devi Bill Gates’in de büyük bir Machiavellici olduğunu belirtiyor. Çünkü Gates, en başından beri bilişim pazarına hâkim olmak için, Microsoft’a sürekli değişim ve esneklik ilkesi çerçevesince “güncelleme” fonksiyonunu yerleştirerek, bu yolda kimsenin kendisini geçmemesini istemektedir. Gates’deki bu başarının ardında, Machiavelli’de yer bulan, değişimi yönlendiren liderlerin hükümranlığının devamlılığı arasındaki ilişkiye dikkat çekmektedir. Bu noktada başarının sadece değişime ayak uyduranlarda saklı olmadığı, Machiavelli’nin öğretilerindeki savaşın kaçınılmazlığında yapılacak en iyi yöntemin, kendi çıkarları açısından en iyi zamanı belirleyerek, ona göre hareket etmenin başarıya etki edeceği bilinmelidir.
Türkiye’de Machiavelli Etkisi
Machiavelli’nin düşünceleri sadece Avrupa ve Amerika’da karşılık bulmamış, ülkemizde de tarihsel süreçte çeşitli şekillerde yankı bulmuştur. C. Meriç, insanlığın velinimeti, ipliğimizi pazara çıkaran adam olarak gördüğü Machiavelli’nin, insanın doğasını bilme kaynaklı olarak, nasıl dolandırıldığımızı bizlere anlattığını ifade etmektedir. C. Meriç bu doğrultuda, bizlerin de yönetici konumunda olmamız durumunda, ahlâki boyutta Machiavelli’nin savunduğu çıkar endeksli insan tipinden farklı olamayacağımızı söyler. Machiavelli, ahlâkın özel hayatın bir misyonu olduğunu, eğer namuslu siyaset yapmak isteyen olursa, bunda başarılı olmayacağını belirtirken; tarihi olaylarda yufka yüreklilikle alınan kararlar neticesinde toplumların felakete sürüklenebileceğini belirtir. C. Meriç, bu noktada politikanın işlevinin görünüşte olduğunu, insanların bir şeyleri duymaktan çok, olaylara yönelik olarak gözlemleriyle ve olayların neticelerine göre hüküm verdiklerini belirtir. C. Meriç, insanların değişmezliğine olan saplantı ve rejimlerin devamlılığına olan inanç ile yöneten ve yönetilen arasındaki noktada iki tür insan davranışının dünyada var olacağı, gerçeğini dile getirmektedir. C. Meriç, Machiavelli’deki bu söyleminin neticesinde, insanların hep gücün sembolü olan iktidarın yanında yer aldığını belirterek, bunu Machiavelli’nin anlayışında yer etmiş bir çıkmaz olarak değerlendirmektedir. C. Meriç, aynı zamanda bu durumu, Machiavelli’nin siyaset ve ahlâk anlayışındaki çelişkinin kaynağı olarak da yorumlamaktadır.
Düşünce yapısıyla tüm dünyada etkili olan Machiavelli, C. Meriç’e göre tarihsel bir figür olmaktan çıkmıştır. Bu doğrultuda ismi konmamış bir şekilde Machiaveli düşüncelerinin ortaya çıkmasından önce, Osmanlı padişahlarından Fatih Sultan Mehmed’in uygulamalarında da benzer yönler görülmektedir. B. Ekinci, Osmanlı Padişahlarından Fatih Sultan Mehmed’in siyasal yaşamı incelendiğinde, her ne kadar Machiavelli döneminden önce yaşasa da Machiavelci argümanları ne kadar kullanıldığını ifade etmekte ve Machiavelli’nin ondan etkilenmemesinin zor olduğunu belirtmektedir. Fatih’in savunduğu Anadolu birliği fikri ile Machiavelli’nin hedeflediği İtalya’nın birliği meseleleri uyuşmaktadır. Fatih’in meşhur kanunnamesinde aile fertlerinin gerekirse vatanın bütünlüğü için feda edileceği gibi bir maddenin yer alması, modern silahların (İstanbul’un fethinde kullanılan toplar) Osmanlı orduları tarafından kullanılması, fethedilen yerlere Müslüman bir valinin atanması gibi uygulamalar; yukarıda zikredilen Machiavelli’nin düşün dünyasının oluşmasında etkili olan kavramlarla Fatih’in uygulamaları arasındaki bağlantıyı gösterir. Çünkü Machiavelli düşüncesi, bir yöneticinin ülkesinin birliği için başta ahlâki ilkeler olmak üzere, gerekirse tüm değerlerden vazgeçmeyi hedef almaktadır. Ancak bu kadar benzerliğe rağmen, Fatih’in fethettiği yerlerde ahlâki ölçüleri baz alarak adalet ilkesini uygulaması ile Machiavelli’nin öğretisindeki ahlâk ve siyasetin aynı minvalde yer almaması noktasında belirli kıstaslarının olması şeklindeki görüşleriyle birbirlerinden ayrılmaktadırlar.
Ledeen, Atatürk’ün, I. Dünya Savaşı sonunda parçalanmış haldeki Osmanlı coğrafyasında Türkiye Devleti’ni kurmasını, Machiavelli’nin ülke bütünlüğünü sağlama prensibiyle açıklamaktadır. Ayrıca Atatürk’ün kurduğu bu devletin uzun ömürlü olmasında Machiavelli’nin Söylevler adlı eserinde savunduğu Cumhuriyet yönetiminin sayesinde olduğunu belirtmektedir. Ledeen, Türkiye’deki Machiavelli etkisinin sadece kişiler bağlamında değil, önemli olaylarda da aktif rol oynadığını ifade etmektedir. Bu bağlamda Ledeen, Türkiye’deki 1980 darbesine yaptığı göndermelerle, sorunun kökenine inmeden ülkede çıkan olaylarda Türk generallerinin yaptığı darbeyi bastırma hareketi sonucunda birçok insanın ölmesini engellediklerini belirtiyor. Ledeen, sadece terörizmi son buldurma adına, bu yapılanların Machiavelli öğretisiyle olan benzerliğine dikkat çekmekte ve ordunun temel görevinin ülkedeki düzeni sağlamakla ilgili olduğuna değinmektedir. Türkiye’de zaman zaman ön plana çıkarılan “güçlü ordu, güçlü devlet” gibi tematik sloganlarda da Machiavelli etkisini görmek mümkündür.
Machiavelli ve Olağanüstü Hal Bağlantısı
Machiavelli düşünceleri sadece devlet adamlarına yön göstermemiş, aynı zamanda devlet yönetimine girmiş olan güvenlik amaçlı terminolojilere de yeniden yön vermiştir. Siyasetin şekillenmesinde ve ahlâki ilkelerin hangi hallerde önceliğinin kısıtlanacağı ile ilgili olarak, dönemsel olarak farklı adlar altında anılan ve 21. yüzyıl siyasetinde Olağanüstü Hal olarak anılan uygulama ile bir kere daha Makyavelyen düşünce ile karşılaşmaktayız. Kaynağı Roma Cumhuriyet dönemine kadar uzanan OHAL uygulaması, hukuk ve siyaset arasındaki bir minvalde yer alarak, siyasetin ahlâki olmayan yönünü göstermesi bakımından önem arz etmektedir. Carl Smith yirminci yüzyıl OHAL kuramcısı olarak bilinir. Ancak Smith’in bu kuramının mutfağında Platon’dan Machiavelli’ye, Rousseau’dan Hobbes’a kadar birçok düşünürün fikirlerinden esin kaynağı mevcuttur.
Machiavelli’nin, Roma üzerinden idealize ettiği devlet kurumunda OHAL ile ilgili görüşlerinin Söylevler kitabının otuz üçüncü bölümünde OHAL’e götüren durum örneklendirilmektedir. Buna göre Roma’da kurulan Cumhuriyet rejiminin açıklarını fark eden, komşularının komplolarına karşı Romalılar, Diktatör adını verdikleri bir kişiye herhangi bir danışma kurulu olmadan karar alması amaçlı olarak yetki veririrler. Buna göre Diktatör, gerektiğinde verdiği kararlara itiraz yolu kapalı olmak üzere görevlendirilir ve gerektiği zamanlarda bu durum yinelenir. Diktatörün oluşturulma biçiminin önemine değinen Machiavelli, gücün kolayca ün kazanacağı görüşünden hareketle, illegal biçimde oluşturulmuş Diktatörlerin keyfi uygulamalarının sakıncası karşısında, Romalılar tarafından yasal yollardan oluşturulmuş Diktatörün, Cumhuriyet’i tehlikeye atamayacağını belirtmektedir. Diktatörün gerekli nedenler hâsıl olduğunda, süresi belli olacak şekilde görevlendirilmesini ve sadece acil durumlarda yukarıda da belirtildiği gibi herhangi bir danışma kurulunun onayına gerek görülmeden karar alabileceğini belirten Machiavelli, devletin bekasına aykırı hiçbir fiili işleyemeyeceğinin altını çizmektedir. Machiavelli, OHAL uygulamasının başarılı olmasını, Diktatörlüğün kısa süreli uygulamalarının gerekliliğine, Diktatör’ün yetkisinin kanunlarla sınırlandırılmış olmasının gerektiğine ve tahrip olmamış bir halkın varlığına bağlı olduğunu ifade etmektedir. Machiavelli bu yasaların gerekliliğini o dönem Cumhuriyet yönetimindeki kararların alınmasındaki yavaş hareket etmeye bağlamakta ve Cumhuriyet’in elinde böyle bir kurumun olmaması durumunda, devletin yıkılmayla karşı karşıya kalacağını vurgulamaktadır.
Machiavelli’nin ifade ettiği OHAL durumu günümüz devletlerinde uygulanan bir durumdur. Türkiye’de de 6175 sayılı Olağanüstü Hal Kanunu adı altında gerektiğinde kullanılmış ve ihtiyaç olduğunda kullanılmak üzere Machiavelli’nin belirttiği belli süre esası gözetilerek, yasallık gibi düzenlemelerle uygulanmaktadır.
Machiavelli hem düşünürleri hem de siyasetçileri derinden etkilemiş ve siyaset arenasında uluslararası bir politika teorisi geliştirmekten ziyade, siyasetin kendine ait bir alanı olduğunu ve kendi kuralları içerinde oluşturulacak kriterlerle açıklanabileceğini ortaya koymuştur. Machiavelli’nin ayrıca olayları tümevarımcı bir doğrultuda ele almasında, siyasi olaylara yaklaşmasında ve devletin kökenini aramaya yönelik faaliyetlerinde nedensellik ilişkisini kullanması, O’nun siyaset anlayışının farklılaşmasındaki en önemli etken olarak gösterilebilir. Waltz ve Quester’e göre Machiavelli öğretilerinin günümüze kadar etkili olmasında, Rönesans’dan sonra siyaset öğretilerinde esaslı bir değişikliğin olmaması ve Machiavelli’nin olayları belli bir nedensellik ilişkisi içerisinde incelemesi neticesinde, benzer olaylar arasında yaptığı genellemelerin de etkisi büyüktür.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Sosyal Anksiyete Bozukluğu Nedir?

2002-2018 Yılları Arasındaki Vergi Affı Uygulamaları

Yararlanılan Kaynaklar
Asım Celep, Niccolo Machiavelli Bağlamında Siyaset Ve Ahlak İlişkisinin İncelenmesi
Machiavelli, Titus Livius’un İlk On Kitabı Üzerine Söylevler
Muhammet Behçet, Olağanüstü Hal Uygulaması ve Teorik Temelleri
Cemil Meriç, Umrandan Uygarlığa
Erdem Özlük, Uluslararası İlişkilerde Devlet Egemenliğinin Dönüşüm Sorunu
Anthony D. Smith, Milli Kimlik
Fahir Armanoğlu, 19. Yüzyıl Siyasi Tarihi
Machiavelli, Prens

*Bu çalışmanın tüm hakları, Asım Celep’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com