Etiket arşivi: Siyonizm

Emanuel Karasu: Hayatı, Faaliyetleri Ve Hakkında Söylenenler

Emanuel Karasu Kimdir ?

Emanuel Karasu’nun doğum tarihi hakkındaki bilgiler net değildir. EJd’ye göre, Emanuel Karasu, 1862 yılında Selânik’te doğmuştur. Edhem Eldem ise, EJd’de verilen 1862 yılının doğru olamayacağı yönünde, bazı belgelere ulaşmıştır. Eldem, bu konudaki bilgileri Karasu’nun 1921 ve 1926 tarihli pasaportlarına dayandırmaktadır. Edhem Eldem, Karasu’ya, 1921 yılında, İtalya tarafından verilen pasaportun, Roni Margulies’da bulunduğunu dile getirmiştir.
Edhem Eldem, Karasu’nun 1926’da tekrar bir pasaport talebinde bulunduğunu, bunun üzerine, İstanbul’daki İtalyan Konsolosluğu tarafından bir pasaport verildiğini belirtmiştir. Edhem Eldem, 15 Eylül 1926 tarihli pasaportun, önceki pasaportun bilgilerini teyit etmekle birlikte, bazı yeni bilgiler de içerdiğini belirtmektedir. Buna göre, Eldem, bir yıllık müddeti bittikten sonra, 5 Eylül 1927 tarihinde aynı makam tarafından bir yıllığına uzatılan bu pasaportta Karasu’nun doğum tarihinin kesin bir şekilde 1863 olarak yazıldığını bildirmektedir. Yine Edhem Eldem, EJd’nin verdiği 1862 tarihinin 1863 olarak düzeltilmesi gerektiğini söylemiştir. Şu anda elimizde başka bir bilgi olmadığına göre bu bilginin doğru kabul edilmesinde bir mahzur yoktur.

Emanuel Karasu’nun Eşi, Ailesi Ve Çocukları

Emanuel Karasu’nun ailesinin 1492‘de İspanya’dan sürülmüş ve Sultan II. Bayezid’in (1481-1512) izniyle Selânik’e yerleşmiş Sefarad Yahudileri’nden olduğu belirtilmektedir. “Karasu’nun da mensubu olduğu dünya Yahudileri’nin onda birlik bölümünü teşkil eden Sefaradlar, Türkiye Yahudileri’nin çoğunluğunu oluşturmuşlardır.”
Karasu’nun anne ve babası hakkında detaylı bir bilgi yoktur. Hâriciye Nezâreti Evrâk Müdüriyeti Sefâret-i Ecnebiyye (Dışişleri Bakanlığı Yabancılar Evrâk Müdürlüğü Elçiliği) tarafından, 22 Temmuz 1920’de, yazılan bir takrîrde Emanuel Karasu’nun babasının adı İsrail olarak geçmiştir. Roni Margulies, Karasu’nun 1921 pasaportunda babasının adını, Asriel olarak okumuştur. Edhem Eldem ise, 1926 pasaportunda açık bir şekilde – ve mana teşkil edecek surette “fu Uziel”, yani müteveffa Uziel olarak gördüğünü zikretmiştir. Eldem, aynı tarihli pasaportta annesinin adının, Sunbule Assack (?) diye geçtiğini belirtmiştir.
Görülüyor ki; hem yukarıda bahsedilen takrirde hem de iki pasaportta, birbiriyle uyuşmayan bilgiler mevcuttur. Roni Margulies’tan sonra aynı konuda bir makale yazan Edhem Eldem’in yazdıkları daha güvenilir gözükmektedir. Karasu’nun ailesinin diğer fertlerine gelince, Roni Morgulies’un 1995’teki tespitine göre, Emanuel Karasu’nun torunları olarak Türkiye’de sadece üç akrabası vardır. Bu kişiler, Emanuel Karasu‘nun kızı Frida’nın bir kız çocuğu ile kız kardeşi Benuta’nın iki torunundan ibarettir. Büyük Osmanlı Arşivi (BOA)’ndeki belgelere göre, Karasu’nun evli ve çocuklarının olduğu anlaşılmaktadır.

Karasu Hakkında Bilgiler

Emanuel Karasu’nun eşi Bella Karasu hakkındaki bilgiler; Emanuel Karasu, 2 Teşrîn-i Evvel 1334 (2 Ekim 1918) tarihinde verdiği dilekçenin Selânik vilâyetinin 22 Nisan 1325’deki (7 Mayıs 1909’daki) 24 numaralı tahrîrat melfûfunda (resmî ekinde) gerek kendisinin, gerekse eşi Bella’nın, Selânik’in Karahacıoğlu Mahallesi’ne âit 101 numaralı evde oturduğu yazılıdır. Aynı belgede, Karasu’nun eşi Bella’nın Selânik doğumlu olup, babasının adının Matatya Efendi olduğu belirtilmiştir. Bella Karasu, Teşrin-i Evvel 1337/ 5 Ekim 1921’de Karasu’nun zevcesi Bella’nın terk-i tâbiiyyet istid‘âsına dâir tâbiiyyet müzekkeresinden anlaşılacağı üzere Osmanlı vatandaşlığını terk ederek İtalya vatandaşı olmuştur.
Karasu’nun erkek çocukları hakkındaki bilgiler; Hâriciye Nezareti Evrâk Müdüriyeti Sefâret-i Ecnebiyye tarafından, 22 Temmuz 1920’de, yazılan bir takrîrde Emanuel Karasu’nun oğlu Azrail, İsak ve David’dir. Edhem Eldem’in Karasu’nun ailesinden edindiği bilgilere göre, Karasu’nun altı çocuğu vardır. Karasu’nun iki pasaportunda da birbiriyle örtüşmeyen bilgilerin olduğunu belirten Eldem, 1926 tarihli pasaportta Karasu’nun Ester ve Moisé adlı iki evladının olduğunun anlaşıldığını dile getirmiştir. Eldem, aynı pasaportta fotografı da bulunan Karasu’nun Ester Carasso adlı kızının, 1909 İstanbul doğumlu olup 17 yaşında olduğunu oğlu Moisé Carasso’nun ise, 1914 İstanbul doğumlu olup 12 yaşında olduğunu yazmıştır.

Edhem Eldem’e göre, Karasu’nun 1921 tarihli pasaportunda, Nelly isminde bir kızı daha görünmektedir. Eldem, ailenin de Karasu’nun Nelly adında bir kızı olduğunu teyid ettiğini belirtmiştir. Eldem aynı makalede, Karasu’nun oğluyla ilgili verdiği bilgide, onun 1921 tarihli pasaportunda, Moisé adının geçmediğini belirtmiştir. Eldem’in bunların dışında edindiği bilgilerde üç kızı ve üç oğlu vardır. Emanuel Karasu‘nun kızı Frida, İda ve Nelly’dir. Karasu’nun oğullarının isimlerinin, David, Albert, Matteo olarak anlaşıldığını belirten Eldem’e göre, Karasu’nun iki pasaportundaki farklı bilgiler beraberinde şu soruyu akla getirmektedir:
1921 yılındaki pasaportta adı geçmeyen Moisé ismi David isminin üzerine mi yazılmıştır? Eldem, belki de Karasu’nun çocuklarının ikişer isme sahip olduğunu belirterek bu bilgiden hareketle, muhtemelen şu cevaba ulaşılacağına değinmiştir: Moisé’nin aslında David Moisé ve Ester’in de, İda, Frida veya Nelly’nin ya asıl ya da göbek isimleri olarak düşünebileceğidir. Netice itibariyle bu bilgilere dayanarak şimdilik kesin bir şey söyleyebilecek durumda değiliz.

Emanuel Karasu’nun Osmanlı Vatandaşlık Bilgileri

Emanuel Karasu, Osmanlı vatandaşı olarak bilinmektedir. Babıâli Hukuk Müşâvirliği yazısında, Karasu’nun, 2 Teşrîn-i Evvel 1324’te (15 Ekim 1908’te), Osmanlı ülkesinde doğduğunu belirttiğini yazmıştır. Babıâli Hukuk Müşâvirliği yazısına göre, Karasu’nun dedesi David Karaso, kendisini, İspanya vatandaşı olarak kaydettirmiştir. Karasu, nüfus kayıtlarında, Osmanlı ülkesinde doğmasına rağmen, ailesinin İspanya vatandaşı olmasından dolayı, yanlışlıkla İspanyol uyruklu yazıldığını belirtmiştir. Karasu, hiçbir vakit yabancı uyruk iddiasında bulunmadığını, vatandaşlıktan çıkmak gerekirse, o zaman yapılanlara uyacağını belirtmiştir. 1908 sonbaharında, (6 Teşrîn-i Sâni 1324 /19 Kasım 1908) meclis seçimlerinden hemen önce, kuşkusuz milletvekili seçilebilmeyi mümkün kılmak amacıyla, Karasu İspanyol vatandaşlığını terk edip, Osmanlı vatandaşlığına geçmiştir.
Emanuel Karasu’nun vatandaşlık hikayesi burada bitmemiştir. Karasu, yukarıda da belirtildiği üzere, hiçbir surette Osmanlı vatandaşlığına itiraz etmeyeceğini beyân etmesine rağmen, aleyhine açılmış bir takım davalardan kurtulmak için, İtalya Fevkâlâde Komiserliğinin isteği üzerine, 20 Temmuz 1921 (20 Temmuz 1337) tarihinde Meclis-i Vükelâ kararıyla resmen İtalya vatandaşlığa geçmiştir. Doğal olarak burada insanın aklına Karasu, “Hangi davalardan kurtulmak istemiştir?” sorusu gelmektedir.
Karasu’nun yargılandığı davalar, İtalya Yüksek Komiseliği’nin 24 Ağustos 1920 tarihli Osmanlı Hâriciye Vekâleti’ne yazdığı dilekçeden anlaşılmaktadır.

Söz konusu dilekçede, Karasu’nun yargılandığı davalar şöyle sıralanmıştır:

Osmanlı Ticaret Mahkemesi Odası nezdindeki, Osmanlı Ulusal Kredisi (Milli İtibar) davası.
İmparatorluk İktisat Vekâleti tarafından açılan Osmanlı Ticâret Mahkemesi 2. Odası nezdindeki dava.
Pera Sivil Mahkemesi nezdindeki, Deutsche Orient Bank tarafından açılan bir dava.
İstanbul Müracaat Mahkemesi’nin Sivil Bölümü nezdindeki, Deutsche Orient Bank tarafından açılan bir dava.
İstanbul Müracaat Mahkemesi’nin Ticâri Bölümü nezdindeki, Limanlar Şirketi tarafından açılmış bir dava.
İstanbul Müracaat Mahkemesi’nin Ticâri Bölümü nezdindeki, Hikmet Paşa’nın açtığı bir dava.
Dilekçede, yukarıda belirtilen davaların güncelleştirilerek, Karasu’nun, İtalya vatandaşı sıfatıyla, konsolosluk desteğinden istifade edebileceği düzeye getirilmesini talep ettiği bildirilmiştir. Dilekçenin devamında ise, İtalyan Yüksek Komiserliği, İmparatorluk Adalet Vekaleti’ne gerekli talimatları vererek; Karasu hakkında açılmış davaların, Osmanlı Mahkemeleri’nin, Osmanlı vatandaşı ve yabancı vatandaşları arasında yüzeye çıkan farklılıkları yargılamayı tekrar ele almaya başlayana dek askıya alınmasını rica etmiştir.

Arşivler

Hakkında açılan davalardan birine göre Karasu, zor durumdadır. 9 Ocak 1922’de İtalya Yüksek Komiserliği tarafından, Karasu’nun İtalya vatandaşı olduğu belirtilen bir yazıda, İstanbul Ceza Mahkemesi’nin onun tüm varidâtına (gelirlerine) sınırlama getirildiği belirtilmiştir. Bu yazının devamında bunun hatalı bir davranış olduğu vurgulanarak kararın Karasu’ya uygulanamayacağı ifade edilerek Karasu’nun gelirleri üzerindeki bu tedbirlerin kaldırılması da talep edilmiştir. İtalya Yüksek Komiserliği tarafından, 24 Ağustos 1921’de, İmparatorluk Hâriciye Vekâleti’ne (Osmanlı Dışişleri Bakanlığı’na) yazılan bir başka dilekçede, Karasu’nun İtalya vatandaşı olduğu belirtilerek hakkında açılan davaları, bizzat kendilerinin takip ettiği ifade edilmiştir.
İtalya Yüksek Komiserliği’nin nezdinde takip edilen bir dava ise Karasu için çok önemlidir. Karasu bu yüzden İtalya vatandaşlığına geçmiştir. Karasu, kendisine ait olan Arimetea ve Bitynia adlı gemileri G. Rossi ismindeki İtalyan Denizcilik şirketine satmak istemiştir lakin gemilerin milliyetini bildiren sertifikasının teslimi gerekmektedir. Ancak bu gemilerin komisyonunun ödenmediğinden, gereken sertifika Osmanlı Devleti tarafından verilmemiştir. Hikmet Paşa’nın bu konuyla alakalı olarak Karasu aleyhine açtığı dava, birçok belgede bahis konusudur. Çünkü Karasu’ya ait olduğu belirtilen Arimetea ve Bitynia adlı gemilerin komisyonu olan 495. 000 kron yani 15. 246 Osmanlı Lirası, Hikmet Paşa tarafından talep edilmiş; ancak Karasu bu parayı ödememiştir.
Karasu, kendisinden istenen bu komisyon tutarını, ödememek için İtalya vatandaşı olarak kabul edilmesini istemiştir. Bu durum Karasu hakkındaki belgelerde, açıkca görülmektedir. Bu cezanın ödenmesini isteyen Hikmet Paşa ise Karasu’nun Osmanlı vatandaşı olarak kabul edilmesini istemiştir. 22 Haziran 1338’de (22 Haziran 1922’de) Adliye Nâzırı tarafından yazılan bir dilekçede, Hikmet Paşa tarafından verilen dilekçeye atıfta bulunularak Hikmet Paşa’nın, Karasu’nun İtalyalı olmadığını belirttiği yazılmıştır. Uzun yazışmaların sonucunda, Hikmet Paşa’nın Karasu’dan istediği komisyon tutarı tahsil edilmiştir. 7 Safer 1341/ 16 Ocak 1913 tarihli bir belge, bunu göstermektedir. Özetle, Karasu’nun vatandaşlığı konusunda; Karasu’nu doğumunda ailesi İspanyol vatandaşıdır.

Siyasi Kariyeri

1908 sonbaharında, meclis seçimlerinden hemen önce kuşkusuz milletvekili seçilebilmeyi mümkün kılmak amacıyla, Karasu İspanyol vatandaşlığını terk edip, Osmanlı vatandaşlığına geçmiştir. İstanbul’un işgal altında olduğu ve İttihatçılığ’ın makbul olmadığı 1921 yılının Temmuz ayında, Karasu, İtalyan vatandaşlığına geçmiş ve Osmanlı vatandaşlığını terki, Hâriciye Nezâreti (Dışişleri Bakanlığı) tarafından, İtalya Fevkalade Komiserliği’nin ısrarı üzerine ve istisnâi olarak kabul edilmiştir. Emanuel Karasu’nun eşi Bella’nın da, İtalyan vatandaşlığına geçmek için, 22 Ağustos 1921 günü, Dışişleri Bakanlığı’nın Tâbiyet Müdürlüğü’ne bir dilekçe ile başvurduğu belirtilmiştir. Hukuk Müşâvirliği İstişâre Odası, bu dilekçeye cevaben yazdığı resmî yazıda, Bella Karasu’nun Osmanlı vatandaşı olarak kalmasının Hükümet’in faydası açısından bir öneminin olmadığı dile getirilmiştir.
Burada vurgulanan konu, Karasu Efendi hakkında yapılan işlemin, Karasu’nun eşi için de uygulanmasına meydan verilmemesidir. Karasu’nun, uyruk değiştirme konusundaki bilgilerden sonra, Karasu’nun hareketliliği konusuna gelince; Edhem Eldem’e göre, 1926 pasaportunun getirdiği izahat sınırlıdır. Esasen 20 sahifelik olması gereken bu pasaportun ancak 8 sahifesi (1-5,12-14) mevcut olduğundan, birçok vize ve benzeri ibarenin kayıp olduğu anlaşılmakta olup, kalan sahifelerde ise bazı bilgiler mevcuttur. Eldem, sadece bir Pire Limanı’na giriş damgasıyla İstanbul Bulgar Legasyonu tarafından verilmiş bir doğrudan geçiş vizesiyle, ona iliştirilmiş bir kağıt bulunmaktadır diye belirtmiştir.

Eldem’e göre, Karasu’nun Bulgar vizesinde şu bilgiler bulunmaktadır:

5 Şubat 1927 tarihinde verilmiş ve 45 gün içinde İstanbul’dan hareketle kullanılması gerektiği belirtilmiştir. İliştirilmiş olan kağıtta ise, Karasu’nun doğum yeri olarak Selânik, vatandaşlığı İtalyan ve ikametgâhı pasaporttan farklı olarak İstanbul verilmiş, vizenin de İtalya yönünde transit için geçerli olduğu belirtilmiştir. Dolayısıyla Karasu’nun en geç Mart 1927 sonlarında İtalya’ya yönelerek İstanbul’dan Bulgaristan yoluyla (vizeyi kullandığı takdirde, (zira herhangi bir giriş damgası mevcut değildir), İtalya’ya gittiği anlaşılmaktadır.
17 Şubat 1927 tarihli Pire limanı giriş damgasından, yolculuğunun ikinci (veya birinci) kısmının Yunanistan’da geçmiş olduğu anlaşılmaktadır. Doğrudan doğruya Pire’ye gitmek varken neden Bulgaristan üzerinden bir geçiş yolunun seçildiği (tekrar belirtelim, belki de Bulgar vizesini almış ama kullanmamıştır) merak konusu olabilir. Karasu’nun aynı yıl içinde İstanbul’a dönmüş olması gerekir; Çünkü 5 Eylül 1927 tarihindeki pasaportun uzatılışı, İstanbul Konsolosluğu tarafından verilmiştir. Bundan sonrası ise bilinememektedir. Göze çarpan tek şey şudur ki; Pasaportun 1926’daki ilk verilişindeki ‘İtalya ve dönüş’ ifadesi, uzatmada, sadece İtalya’ya dönüşmüştür. Bundan Karasu’nun kesin bir dönüşü tasarladığı düşünülebilir. Fakat Karasu’nun, 1934’ten yani ölümünden evvel İstanbul’a döndüğü kesindir. Margulies’a göre, her durumda, Emanuel Karasu, 1921-1923 yıllarında Türkiye ile İtalya arasında gidip gelmiştir ancak bu sürenin çoğunluğunu iki ülkeden hangisinde geçirdiği meçhuldür.

Emanuel Karasu ve Siyonizm

Emanuel Karasu’nun Yahudi kimliği, ömrü boyunca kendisine hatırlatılmıştır. Özellikle mebusluğu döneminde yapılan tartışmalarda hemen Yahudi deyince verilen örnek Karasu olmuştur. Örneğin, Osmanlı Mebusân Meclisi’nde vatandaşların nüfus kütüğü yasa tasarısı bilgileri tartışılırken Emanuel Karasu’nun Yahudi kimliğine dikkat çekilmiştir. Nüfus kütüğü yasa tasarısı görüşülürken aynı dönem milletvekili olan Yorgo Boşo Efendi, kişinin adı Yorgi ise Hristiyan, Ahmet veya Mehmet ise Müslüman’dır, lâkin Karasu ismi yazıldığında mutlaka Yahudi olduğunun anlaşılacağından dem vurmuştur. Burada Serfice mebusu Yorgo Boşo, Musevi yerine Yahudi deyimini kullanmıştır. Çünkü Tanzimat’la birlikte başlayan millet isimlendirilmesinde “Yahudi Milleti” tabiri resmiyet kazanmıştır.
Emanuel Karasu, bir Yahudi olması nedeniyle zaman zaman Siyonist olmakla itham edilmiştir. Karasu’nun itham edildiği Siyonizm kelimesinin kökü olan siyon kavramı, Ahd-i Atik’te, Hz. Davut tarafından fethedilip krallığın merkezi yapılan Kudüs şehri için kullanılan bir isim olup, zaman içerisinde bütün İsrail topraklarını ifade edecek şekilde genişlemiştir. Siyon kelimesine dayanan Siyonizm, Yahudi halkının tarihi yurtlarına geri dönüşlerini ifade eden ve Filistin’de bir Yahudi devleti kurmayı hedefleyen siyâsi bir harekettir. Bu konuda Osmanlı’nın Yahudi mebuslarından olan Emanuel Karasu, 3 Mayıs 1327 /16 Mayıs 1911 tarihli Meclis-i Mebusan Zabıt Cerideleri (MMZC)’ne göre, “Siyonizm’i bilmiyorum” dediği için eleştirilmiştir.

Karasu’nun 1911’de Meclis-i Mebusân’da anti-Siyonist olduğunu belirttiği bu görüşme kısaca şöyledir:

Maliye Nâzırı Cavit Bey’in yönettiği Hükümet bütçesi açık verince, Cavit Bey, borç almaktan başka bir çözüm bulamamıştır ve Almanya’dan kredi sağlamıştır. MMZC’ye göre, muhâlefetten Gümülcineli İsmail Bey ise, bu anlaşmanın Siyonizm ile ilgisi bulunduğunu iddia etmişir. MMZC’den edinilen bilgilere göre, Gümülcineli İsmail Bey’in iddiasına göre, adını açıklamadığı bir Siyonist cemiyet tarafından, Meşrutiyet’ten evvel Kudüs, Şam ve Hayfa civarında büyük paralarla arazi alınarak Avrupa’dan gelen Museviler, buraya yerleştirilmek istenilmiştir. İsmail Hakkı Bey, bu Siyonist cemiyetin amaçlarını gerçekleştirmek için de Cavit Bey’den randevu talep ettiğini, lâkin Cavit Bey’in görüşmek istemediğini dillendirmiştir. İsmail Hakkı Bey, istediklerini elde edemeyen bu Siyonist cemiyetin, amaçlarını gerçekleştirmek için bu kez de Osmanlı Hükümeti’ni borçlandırarak emellerine ulaşmak istediğini dile getirmiştir.
Aynı MMZC’den, Karasu’nun, İsmail Hakkı Bey gibi düşünmediği anlaşılmaktadır. Karasu, burada, Yahudiler’in Filistin’e yerleştirilmesini istemediğini, açıkça ifade etmiştir ve konuyla ilgili şunları söylemiştir:
“Bundan üç sene evvel bazı Museviler’in Arz-ı Filistin’de değil, bulunabilecek olan sâir yerlerde iskân edilmesi imkânını düşünmek için bir komisyon teşekkül etmişti. Zannederim ki Reis Beyefendi, sizin de hâtır-ı âlînizde olacaktır, hattâ Süleyman Elbostani Efendi de vardı. Biz bu meselede, o komisyonda olduğumuz için, bir mahzûr gördük. Mahzûru da nedir? Dedik ki, dışarıdan girecek ecnebi Yahudiler 5 sene temekkün etmedikçe, tebaa-i âliyyeden olmayı arzu etse dahi yine tebaa-i ecnebîyyeden çıkmamış olacaktır. Binaenaleyh, hiçbir vakit de bunu münasip göremeyiz. Bu cihet halledilinceye kadar ecnebî Yahudiler’in umumiyetle muhacereti kabul edilemez. Münferit suretle olabilir, bir iki kişi olabilir, fakat umumiyetle olamaz. İşte bu sureti telif edenler, Yahudi muhacirinin iskân ve kabulüne muvafakat etmeyenler biziz.”

Siyonizm Meselesi

Karasu’nun kürsüye çıkarak kendisini savunmasına sebep olan Siyonizm meselesi, aslında Almanya’dan alınacak borç konusu yüzünden tekrar gündeme gelmiştir. Orhan Koloğlu’na göre, Almanlar’dan borç para almada Siyonizm’in parmağının olduğunu düşünmek manasına gelen bu iddia, Siyonizm’in Almanlar’ın güdümünde olduğu yolundaki İngiliz tezine katılmak demektir. Bu vesile ile Karasu’nun kürsüye çıkıp Siyonizm’e karşı olduğunu açıkladığını belirtmiştir. Hatta Karasu, Siyonist aleyhtarı tedbirlere bile taraftardır. Karasu’nun anti-Siyonist olduğunu destekleyen bazı tarihçiler, Osmanlı Devleti’nde Karasu’nun da mensubu olduğu Yahudi toplumunu Yahudi yerleşimi ve yaşamı açısından incelemişlerdir. Bu tarihçilerden olan İlber Ortaylı’ya göre, Osmanlı Yahudileri, Batı’nın yayılmacı ve hasta adamının mirasını paylaşacak eğilim ve eylemlere katılmamışlardır. Ortaylı, 1912’deki Edirne işgali sırasında, Baş Haham Haim Becerano’nun, “Şehri, Bulgar işgalcilerden uzak tuttuğunu” ifade etmiştir.
İlber Ortaylı, II. Meşrutiyet hareketinde Osmanlı Musevileri’nin çok etkin siyasetçilerinden olmayan Avram Galante, Nesim Mazliyah, Haim Nahum ve Emanuel Karasu gibi, sayısız entelektüelin aktif katılımının göze çarptığını dile getirmiştir. İmparatorluğun bütünlüğü için Yahudiler’in önemli olduğunu ifade edilmiştir. Bu yüzden İstanbul’daki Jacobson ve Lictheim gibi Siyonist temsilcilerin, bu liderlerin ve cemaatin Siyonizm’e uzak duruşundan kendi raporlarında yakındıkları belirtilmiştir. Karasu’nun Siyonist olduğunu savunanların kullandığı malzemelerden biri de, Karasu’nun II. Abdülhamid’den toprak talebinde bulunan heyet içinde yer almasıdır. Siyonizm ve Yahudiler’in Filistin topraklarına toplanması meselesi, II. Abdülhamid’in otuz üç yıllık iktidarı sırasında, karşı karşıya kaldığı siyâsi problemlerdendir.

Filistin toprakları Yahudi sığınmacılar tarafından en uygun yer olarak görülmüştür. II. Abdülhamid’den toprak talebi için bir heyet oluşturulmuştur.

Bu fikre destek bulmak için de Vlademir Jabotinsky ve İstanbul’daki diğer Siyonist liderlerle işbirliği yapıldığı belirtilmiştir. Karasu’nun siyonizm için çalışan Yahudi liderlerden Jabotinsky’ye destek olduğu anlatılmıştır. Karasu’nun sadece destek olmakla kalmadığı, II. Abdülhamid’den toprak talebinde bulunan heyet içinde yer aldığı da belirtilmiştir. Karasu’nun II. Abdülhamid’den toprak talebi konusunda, 1898’deki Zürih Siyonist Kongresi kararlarına göre, Filistin’de kurulacak Yahudi Yurdu için, Kudüs Sancağı’ndaki Çiftlikât-ı Hümayun’u satın almak hususunda Sultan II. Abdülhamid’e teklifte bulunanlardan olduğu, fakat Padişah’ın Karasu’nun da içinde bulunduğu heyete, bu toprakların gerek satışını, gerekse doksan dokuz seneliğine kiralanmasını reddettiği belirtilmiştir.

Yahudiler’in toprak talebinde bulunması şöyledir:

Yeni rejimle iktidara gelen İttihat ve Terakkî Cemiyeti içinde, bir yolunu bulup nüfuz sahibi olan bazı Selânikli Yahudiler’e sözü geçen Siyonistler, bu Yahudiler vasıtasıyla, henüz inkılap günlerinin heyecanı içinde olan İttihat ve Terakkî ileri gelenlerinden, Yahudiler’e Filistin’de toprak satılması iznini çıkarmanın çarelerini aramışlardır. Siyonistler’e aracı olan yerli Yahudiler’in, İttihatçılar’a başvurularında, doğal olarak, bir Yahudi yurdu kurmak gayelerini gizleyerek, sadece yersiz yurtsuz, açıkta kalmış bir takım ailelere barınma imkânı verilmesini ve bu suretle zaten boş ve bakımsız duran çorak toprakların işlenerek şenlendirilmesi ile memlekete hizmet edilmesi amacını ileri sürülmştür.
Bu ifadelerinden de anlaşılacağı üzere Emanuel Karasu ve onun gibi Yahudi olan milletvekillerinin çabaları Siyonizm’e hizmet olarak algılanmıştır. Burada üzerinde düşünülmesi gereken konu, Emanuel Karasu’nun Siyonist olduğu iddiası niye gündeme getirilmiştir? Hiç şüphesiz bunun birinci sebebi Emanuel Karasu’nun Yahudi kimliğidir. Lâkin bir insan sırf Yahudi’dir diye ona Siyonist damgası vurmak akla uygun değildir. Bu, işin en üzücü tarafıdır. Diğer tarafı ise toprak talebinde bulunanların Karasu’dan yardım talep etmeleri ve Karasu’nun da bu heyette yer alması nedeniyle Karasu’nun Siyonist olarak suçlanması, o kadar da makul bir iddia değildir. Çünkü Karasu Meclis-i Mebusân’daki konuşmasında buna karşı olduğunu açıkça beyân etmiştir. Bu iddiâ da böylece çürütülmüştür.

Unutmamak gerekir ki bu iddiâların temelinde yatan asıl sebep Emanuel Karasu’nun II. Abdülhamid’in hal’ tebliğinde bulunan heyette yer almasıdır.

Bu noktada Karasu’nun bu heyette yer almasının sebebi sorgulanabilir. Bir de Karasu’nun Selânik’te sıradan bir avukatken İTC bağlantısıyla milletvekili olması ve yıldızının parlaması bu suçlamaların gündeme gelmesine neden olmuştur. Halbuki Karasu iddiâ edildiği gibi Siyonist ya da dış güçlerin emellerine âlet olsaydı, başka yerlerde de bunu gösterirdi. Buna en güzel örnek, I. Dünya Savaşı’nın sonuna doğru, İstanbul’un Amerikan mandası altına verilmesi gündeme geldiğinde, Karasu’nun, buna karşı çıkması olarak gösterilebilir.

Fikirleri

Emanuel Karasu, İstanbul’un Amerikan mandası altına verilmesi gündeme geldiğinde, İstanbul’un Türk Yönetimi’nde kalması gerektiğini savunanlar arasındadır. Bu hususta Şalom Gazetesi’nin Diaspora Yahudileri/Cumhuriyet Dönemi adlı yazısında, I. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru, işgal altına giren İstanbul’un Amerikan mandası altına verilmesi söz konusuyken, aralarında Emanuel Karasu’nun da bulunduğu kent Yahudileri, buna karşı olduklarını ve İstanbul’un Türk Yönetimi’nde kalması gerektiğini bildirdiler diye belirtilmektedir. Şalom Gazetesi, konuyu incelemek üzere İstanbul’a gelen Amerikan heyeti azınlık temsilcileriyle görüşüldüğünü ve diğer azınlıklardan olumlu cevap aldıkları halde, Yahudi kesimin muhâlefetiyle karşılaşıldığını belirtmiştir. Şalom Gazetesi, “Muhâlif Yahudi heyetini temsil edenlerin içinde, Hahambaşı Hayim Nahum, Emanuel Karasu, Aşkenaz cemaati başkanı Reisner ve Hukuk Profesörü Mişon Ventura da bulunuyordu” diye belirtmiştir.

Emanuel Karasu’nun Mesleği

Meslek, insanın yaşamını sürdürebilmek için icra ettiği, genellikle yoğun bir eğitim ve çalışmayı gerektiren sürecin sonunda, kişilerin kazandığı ünvanın adıdır. Karasu da icra ettiği mesleklerden olan avukatlığı ile tanınmıştır. EJd’de, Emanuel Karasu’nun için Türk siyasetçilerinden olduğu, bunun dışında, Karasu’nun Selânik Üniversitesi’nde de kriminoloji (suç ve suçluyu inceleyen bilim) dersleri verdiği belirtilmiştir. Karasu’nun milletvekilliğine gelince; Büyük Osmanlı Arşivi (BOA) kayıtlarında, 1908 ve 1912 meclislerinde Selânik, 1914 meclisinde ise, İstanbul milletvekili olmak üzere, on sene milletvekilliği yapan Karasu’nun, Selânikli bir avukat olduğunu yazılmıştır.
Birden fazla mesleği bulunan Karasu’nun meslekleriyle alakalı bilgiler sınırlıdır. Margulies, Karasu’nun I. Dünya Savaşı yıllarında gıda stokları yöneticiliği yaptığını belirtmiştir. Bu bağlamda Edhem Eldem, Karasu’nun meslekleri hakkındaki bilgilerin, Karasu’nun 1921 ve 1926 tarihli pasaportlarına dayandığını belirtmiştir. Eldem’e göre, bu iki pasaportun ön sayfalarında iki önemli fark vardır: Eldem, Karasu’nun 1921’deki pasaportunda, “negoziante” (tâcir) olarak gözüktüğünü, 1926 tarihli pasaportunda ise, Karasu’nun, asıl mesleği olan avukatlığa döndüğünün anlaşıldığını dile getirmiştir.

Sorgulanması Ve Tutuklanması

Emanuel Karasu, İttihat ve Terakkî mensubu olması sebebiyle, ilk defa 1908’de tutuklanıp sorgulanmıştır. Bunun dışında Karasu’nun, 1335 (1919) yılında da tutuklandığı da bilinmektedir. Karasu’nun 1908’deki tutuklanması, II. Abdülhamid devrinde, 1919’daki tutuklanması ise, İttihat ve Terakkî’nin I. Dünya Savaşı’nı kaybetmesinin ardından olmuştur. Edhem Eldem’in bildirdiğine göre, Emanuel Karasu, 1908 yılında, II. Abdülhamid’in hal’inden evvel, Padişah’ın Emir Subayı olan Kabasakal Mehmed Paşa tarafından sorguya çekilmiştir. Eldem, Karasu’nun hayatının kritik bir dönemindeki, bu sorgulanma sahnesinin ilginç ve eğlenceli olduğunu yazmıştır. Eldem, İstanbul’a gelen Karasu’nun sorgulanmakla kalmadığını, Sakallı Mehmed Paşa’nın Karasu’yu, Sarayburnu’na götürerek, tehdit ettiğini yazmıştır. Eldem, o vakit İspanya vatandaşı olduğu belirtilen Karasu’nun, bu tehditlere hiç ehemmiyet vermediğini belirtmiştir. Eldem, Karasu’nun, Sakallı ile görüştüğünü Meşrutiyet’in ilanı günü anlattığını vurgulamıştır.
Necmettin Alkan, Karasu’nun İstanbul’a gelişine dâir çeşitli düşünceleri şöyle dile getirmiştir:
“Hikmet Bayur, bu ziyaret hakkında, Reval Görüşmesi’nin sebep olduğu endişeyle bir taraftan Rumeli’de ayaklanmanın hazırlıkları yapılırken, bir taraftan da söz konusu iki kişinin (Karasu ve Talat Bey’in) aynı amaçla İstanbul’a yollandığını ve “orada bir takım dayanaklar” arandığını ve aradıkları dayanakları elde ettiklerini belirtmiştir.”
Fakat Necmettin Alkan, Hikmet Bayur’un bahsettiği dayanakların ne olduğunu belirtmemiştir.

Karasu ve İttihat Terakki Cemiyeti

Karasu’nun ihtilalden kısa bir süre önce cemiyet adına nabız yoklamak maksadıyla İstanbul’a gelmesi, cemiyet içindeki rolünü yeterince anlattığı yönünde yorumlanmıştır. Karasu, bu ziyareti esnasınca gözetlenmiş ve II. Meşrutiyet (Temmuz Devrimi) öncesinde tutuklanmıştır. Karasu, Yıldız Sarayı’nda tutulduğunu ve oradan sağ çıkamayacağını bütün samimiyetiyle söylemiştir. Zaptiye Nezâreti’nin Talat Bey’i ve Karasu’yu izlettiğini ve üç gün süren bu seyahatte, Karasu ve Talat Bey’in ilmiyeden ve masonlardan bazılarıyla görüştüklerinin saptandığını belirtilmiştir. Sorguya alınan Emanuel Karasu’nun “takip olunan maksatla hiç ilgisi olmayan bir takım işler için geldiğini” ifade ettiği dile getirmiştir. Karasu’nun bu ziyaretinin İstanbul’daki Jön Türkler’le “yakından temasta” bulunmak için yapıldığı da yazılmıştır.
Reval Görüşmesi’nden ötürü hazırlanan bir bildirinin dağıtılması konusunu, İstanbul örgütüyle görüşmek üzere “gizli” ziyaretin gerçekleştirildiği; fakat bu ziyaretin, gizli cemiyet üyeleri arasında “şövalyece” bir davranış olarak görüldüğü ve rahatsızlığa neden olduğu da belirtilmiştir. Bütün bu kareler bir araya getirildiğinde, Emanuel Karasu ve Talat Bey’in II. Meşrutiyet’ten takrîben bir ay önce gerçekleştirdikleri gizli İstanbul ziyaretinin ve yaptıkları gizli görüşmelerin, II. Meşrutiyet’in ilânı öncesinde, İstanbul’daki genel durumun ne olduğunu anlama amacını taşıdığının düşünülebileceği de varsayımlar arasındadır. Yönetimin de bu ziyaretten fazlasıyla şüphelendiği vurgulanmıştır.

Emanuel Karasu Nasıl Öldü ?

Emanuel Karasu, Mondros Mütarekesi’nden (30 Ekim 1918’den) sonra İTC’nin birçok ileri geleni gibi, bir dönem Bekirağa Bölüğü’nde yatmıştır. Margulies’un belirttiğine göre, hemen hemen bütün kaynaklar, bundan sonra Karasu’nun İtalya’ya gittiğini yazmıştır. I. Dünya Savaşı’ndan (1918’den) sonra, Damat Ferit Paşa Hükümeti tarafından, Karasu’nun servetinin yarısına, el konulduğu belirtilmiştir. 9 Ocak 1922 tarihli bir belgede ise, İstanbul Ceza Mahkemesi’nin Karasu’nun tüm gelirlerine sınırlama getirildiği belirtilmiştir. Margulies’un Karasu’nun damadı Hayırel’den edindiği bilgiye göre, savaş sonrasında, İTC önderleri yurtdışına kaçtığında, Karasu da Büyükada’daki evinde korku içinde, her an götürülmeyi beklemiştir. Karasu, İtalya Masonluğu’yla ilişkilerini kullanarak korunmalı İtalyan vatandaşlığına geçmiş ve bunu, 20 Temmuz sene 1337/ 20 Temmuz 1921’de Osmanlı Devleti’ne onaylattırmış ve Trieste’ye çekildiği yazılmıştır.
Karasu’nun bir süre sonra, “ O zaman (1921) İtalya’ya bağlı olan Rodos’a yerleştiği, oğlu (veya oğulları) ile bir tuğla imalathanesi kurduğu ancak tuğla işinde başarılı olamayan Karasu’nun bütün parasını kaybettiği” yazılmıştır. Margulies, Karasu’nun pasaportlarından anladığına göre, en azından 1920’ler boyunca Türkiye ile İtalya arasında gidip geldiğini yazmıştır. Karasu ile aynı dönem vekillik yapan, Hüseyin Cahit’in, “Liraları milyonu geçen bu zengin adam, döndü, dolaştı, İstanbul’a geldi ve beş parasız öldü” dediğini bilmekteyiz.

Margulies’un, Karasu’nun hangi tarihte öldüğünü değil de, defnedildiği tarih olan 1 Haziran 1934’ü verdiği görülmektedir. İstanbul Arnavutköy Sefarad Mezarlığı’nda, “İkinci Meşrutiyet’in ileri simalarından İstanbul mebusu avukat Emmanuel Karasso” diye yazan kitabesinin altında yatan kişinin, mezarlık kayıtlarına göre 1 Haziran 1934 tarihinde defnedilen Emanuel Karasu olduğu belirtilmiştir. Selânik’te kendi halinde bir avukat iken siyasete atılarak yıldızı parlayan Emanuel Karasu, madden güçlenmiş, ama bu zenginliğinden dolayı çokça da eleştirilmiştir. Bu durum basındaki yazılara da yansımıştır. Hatta savaş zamanı kazandığı paralar yüzünden basın tarafından bazı yazılara konu olmuştur.

Hakkında Söylenenler

Times Gazetesi, “Karasu’nun, savaş yıllarında İstanbul’un gıda stoklarının yöneticilerinden biri olduğu sırada, çok sayıda fakir açlıktan ve hastalıklardan ölürken, Karasu’nun £ 12. 000. 000 (pound) üzerinde olduğu tahmin edilen bir servet kazanmasından dolayı eleştirildiğini” yazmıştır. Karasu’nun ise, “Servetinin tamamını dürüst yöntemlerle kazandığını” ifade ettiği aktarılmıştır. Karasu’nun uluslar arası bağlantılarının da olduğu belirtilmiştir. Dünyayı saran devrim havası esnasında, Tıpkı Jön Türkler gibi, Rus Devrimi’nde (1917) çalışan Parvus adlı bir kişinin Rusya’yı tahrip etmek için, sadece Trotsky’den (Bolşevik siyâsetçiden) yardım almadığı, Karasu ile birlikte propagandacı olarak çalıştığı aktarılmıştır. Böylece Karasu’nun silah ticâreti vasıtasıyla, Parvus’u da zengin ettiği bildirilmiştir.
Karasu edindiği servetten dolayı sevilmemiş ve bu durum vefât haberlerine de yansımıştır. Basında çıkan vefât haberlerine göre, Karasu’nun vefâtı üzüntü vesilesi olmamıştır. Karasu, sadece yabancı basında değil, Türk basınında da kötü anılmıştır. Özellikle Türk basınında Cevat Rıfat Atilhan, Karasu’nun ölüm haberini, “Bir Yahudi kodamanı geberdi” başlığı altında duyurmuştur. Atilhan, Karasu hakkında, “İttihat ve Terakkî devrinin en kötü adamı olarak lanetlenmiş roller oynamıştır” diye yazmıştır. Atilhan, yazının devamında, Karasu’nun “uluslararası vasıtalarla memlekete dâima fenalık ettiğini” eklemiştir. Atilhan, “Karasu isminin, Meşrutiyet tarihine, korkunç bir kâbus gibi girdiğiği”, “Karasu’nun vefâtıyla sahnenin bu perdesinin de kapandığını” ifade etmiştir.

Basında Yazılanlar

Cevat Rıfat Atilhan, yazılarında, Emanuel Karasu’dan en çok bahseden ve aynı zamanda nefret edenlerin başında gelmiştir. Bunun sebebi hiç şüphesiz Karasu’nun 31 Mart Vakası’nda üstlendiği roldür. Cevat Rıfat Atilhan’ın oğlu, Atilla Atilhan’ın, Zaman Gazetesi’ne verdiği bir röportaja göre, Cevat Rıfat Atilhan’ın Karasu’ya olan nefretinin oluşmasında, savaş yıllarında gördüğü olaylar etkili olmuştur. Zaman Gazetesi, Atilla Atilhan’ın, Balkan Harbi ve I. Dünya Savaşı’na katılan Cevat Rıfat Atilhan’ın Filistin cephesinde, Osmanlı’nın aleyhine, İngiltere için casusluk yapan Yahudiler’i gördüğünü ve bunun üzerine Cevat Rıfat Atilhan’ın Siyonist aleyhtarı olduğunu aktarmıştır.
Zaman Gazetesi, Atilla Atilhan’ın, bu durumun sebebini, Karasu’nun da Siyonist olduğunu düşünmesindendir diye yazmıştır. Cevat Rıfat Atilhan, Reuters ajansı tarafından verilen, Emanuel Karasu’nun ölüm haberinin, önemli bir etki yapmadığını bildirmiştir. Atilhan, haberin devamında, Karasu için; “1908 inkılâbını kendi menfaatleri için kötüye kullanan, günahsız yabancıları ve bilhassa Fransız ve İtalyan masonlarını aldatan bu Yahudi avukatı kadar hiç kimsenin itimatsızlık hissi telkin etmediği” değerlendirmesinin yapıldığını aktarmıştır.
Karasu’nun vefâtı ile ilgili Türk basınında yazılanlar incelendiğinde, sevilmeme nedeni, hiç şüphesiz ileriki sayfalarda daha detaylı anlatacağımız gibi İttihat ve Terakkî’nin faaliyetlerinde yer almasından kaynaklanmaktadır. Yabancı basındaki olumsuz havanın sebebi ise, Karasu’nun haksız kazanç elde ettiği iddiasından dolayıdır.
Yararlanılan Kaynaklar
Zeynep Uçak, Emanuel Karasu Ve Faaliyetleri
A. Şerif Aksoy, İttihat ve Terakki Cemiyeti Tarihi
Edhem Eldem, “Emanuel Karasu Biyografisine Bir Devam
Orhan Koloğlu, İslam Aleminde Masonluk
E. E. Ramsaur, Jön Türkler ve 1908 İhtilali
Stanford J. Shaw, Osmanlı İmparatorluğu’nda ve Türkiye Cumhuriyeti’nde Yahudiler
Metin Hülagü, Sultan II. Abdülhamid’in Sürgün Günleri (1908-1918) Hususi Doktoru Atıf Bey’in
Hatıratı
Ali Fethi Okyar, Üç Devirde Bir Adam
Feridun Kandemir, “Yahudiler, Filistin ve İttihat-Terakki
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Zeynep Uçak’a aittir.
*İletişim Adresimiz: kenandabirkuyu10@gmail.com

Osmanlıların Yıkılış Dönemi’nde Önemli Bir Aktör: Kamondo Ailesi, Tarihi Ve Devlet İle İlişkiler

Osmanlı topraklarında yaşayan Yahudiler Kanuni Sultan Süleyman döneminde İstanbul’da ve İmparatorluğu’nun her yerinde altın çağını yaşamışlardır. Daha sonra saray üzerindeki etkinliklerini Ermenilere kaptırmakla birlikte, parayla, dolayısıyla da devlet adamları ve kurumları ile ilişkileri daima devam etmiştir. Ancak Yahudi sarraflar için 1826’da yeniçeri ocağının kaldırılması büyük yıkım olmuştur. Bu tarihten itibaren yeniçeri ocağının tedarikçileri olan Carmona, Aciman, Zonana ve Gabay gibi İstanbul’un Yahudi zengin ailelerinin mallarına el konulmuş, ileri gelenleri idam ya da sınırdışı edilmişlerdir. İşte bu tarihlerden sonra artık saray içinde ve çevresinde etkin Yahudi sarraflara rastlamak da güçleşmiştir. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren İstanbul’da göze çarpan hemen hemen tek Yahudi sarraf/banker aile Kamondolar ise bu genellemenin dışında kalmışlardır. Bahsi geçen büyük zengin ailelerin Yahudi cemaati içindeki yerlerini kaybetmeleriyle beraber Kamondoların yükselişi de başlamıştır.
Yahudi sarraflar İstanbul başta olmak üzere İmparatorluğun her yerinde itibar kaybederken ve yerlerini Ermeni-Rum sarraf ve bankerlere terk ederken Kamondoların yükselişi oldukça ilginçtir. Diğerlerini saf dışı bırakırken onları Osmanlı padişah ve devlet adamlarının en yakını haline getiren sebep ve gücün ne olduğu büyük bir soru işaretidir. Bununla beraber, Kamondoları iktidar sahibi yapan gücün para olduğu düşünülürse ve para ilişkisinin padişah dahil en önemli bürokratlarla Kamondolar arasındaki ilişkinin belirleyici unsuru olduğu göz önünde bulundurulursa, ortaya tek bir cevap çıkmaktadır. O da, bu dönemde cemaatin artık fakirleşmeye başlaması ile beraber onlar kadar zengin başka bir Yahudi ailenin bulunmamasıdır. Oysa ki Kamondolar bu dönemde sahip oldukları Kamondo Bankası ile kendilerinden bahsettirmeye başlamışlardır.

Daha sonra da bahsedileceği üzere, Kamondo Bankası İstanbul’da sarraflıktan modern bankacılığa geçişin ilk temsilcisi olmuştur.

Aynı zamanda Osmanlı Bankası kurulana kadar Avrupa ile olan para alışverişindeki en büyük aktördür. En üst kademedeki bürokratlara açılan bol rakamlı krediler de buna eklendiğinde, böylesi sağlam bir parasal gücün Osmanlı yöneticilerinden uzak tutulmasının pek de akıl kârı olmadığı sonucu ortaya çıkmaktadır. Ayrıca padişah ve sarayla sıkı borç ilişkileri bulunan Carmona, Gabay, Zonana gibi önemli Yahudi sarraf ailelerin tasfiye sebebi her ne kadar yeniçeri ocağı ile olan bağlantıları olarak gösterilmişse de, verilen cezanın sonuçları başka bir amacı da ortaya çıkarmaktadır. Zira Bohor Carmona’nın idamı, Zonanaların sınır dışı edilmeleri ve mallarına el konulması, bu zengin ailelere olan borçları da silmiştir. Yani iktidar bir taşla iki kuş vurmuştur. Bu dönemde Kamondoların henüz saray ve bürokratlar ile derin borç ilişkisinin olmayışı, tasfiye edilen ailelerden ayrı tutulmasının bir başka sebebini oluşturmaktadır.
Osmanlı padişahları ve bürokratları Kamondoların parasal gücünü kullanırken, onlar da bu vasıtayla yakınlık kurdukları yöneticilerin iktidar gücünü kullanmışlardır. Yabancıların toprak ve mülk sahibi olmalarına izin verilmediği bir dönemde onlara mahsus çıkarılan fermanlar bunun bir örneğidir. Yine yangın gibi afetlerde çaresiz kalan Yahudi cemaatine arcılık ederek büyük yardımlar sağlamak, Trablusgarp, Safed gibi daha pek çok yerde yerli halk tarafından hor görülen Yahudilere devlet tarafından himaye gösterilmesini sağlamak yöneticilerin iktidar gücüyle olmuştur. Özellikle 1826’dan sonra İstanbul’da kök salmış ve adından asırlarca bahsettirmiş hemen hemen tek Yahudi aile olan Kamondoların kökeni İspanya’ya kadar uzanmaktadır. 1492’de Katolik kral ve kraliçenin Hıristiyanlar dışında kalan Müslüman ve Musevilerin İspanya’yı terk etmesine yönelik verdikleri karar, tıpkı diğerleri gibi Kamondoların ataları için de yeni bir başlangıç olmuştur. Bu konuda kesin bilgiler vermek güç olmakla birlikte, İspanya’dan İtalya’ya, Venedik’e gelip yerleştikleri, oradan da 17. yüzyıl ortalarında İstanbul’a geldikleri bilinmektedir.

Kamondo adı “Ca’Mondo” yani yerel lehçede “dünyanın evi” anlamına gelmektedir ve büyük olasılıkla da Kamondoların Musevilikle alakası olmayan bu ismi, bir kasaba ya da yerleşim yerinden almış oldukları tahmin edilmektedir.

18. yüzyılın ikinci yarısında İstanbul’da bulunan aile üyeleri Venedik, Trieste ve Viyana ile ticaret yaparken ve hızlı bir yükseliş içinde görülmektedir. Ailenin İstanbul’da varlığı tespit edilebilen ilk üyesi Hayim’dir. Hayim Fransa, Avusturya ve İngiltere konsolosluklarının koruması altında beratlı bir tüccar olarak Kamondo servetinin temellerini atmıştır. Sahip olduğu koruma hakkı ona hem ticari konularda bazı imtiyazlar vermiş, hem de belki de onun ve ailesinin hayatta kalmasına büyük ölçüde yardımcı olmuştur. Nitekim 1782 yılında tam olarak bilinemeyen bir sebepten dolayı, Osmanlı padişahı tarafından ülkeyi terk etmesi için kendisine yirmi dört saat süre tanındığında Hayim Kamondo bu kez ailesi ile birlikte soluğu Trieste’de almıştır. Bu yolculukta yanında karısı Sinyora ve çocukları da bulunmaktadır.

1784 yılında nihayet Papa’nın temsilcisi Baron Rathkeal’in çabaları ile Abraham İstanbul’a dönüp işlerine kaldıkları yerden devam etmeyi başarmıştır. Sürgünden sonra ailenin İstanbul’daki mal varlığına devlet tarafından el konulmadığı için pek de zor bir durumla karşılaşmamışlardır. Sürgün dönüşünde İstanbul’da Kamondo hanedanını kuran kişi Abraham Kamondo’dur. Abraham’ın doğum tarihi tam olarak bilinememekle birlikte 1780 veya 1781 yılı üzerinde en çok birleşilen tarihtir. İstanbul’da doğduğunda, aile muhteşem yaşantısına ve servetine henüz sahip değildir. Sarraflık ve bankerlik kavramları ile daha bütünleşmemiş ama ortanın üzerindeki zenginliği ile Kamondo ailesi bu yıllarda yeni yeni camiada kendini göstermeye başlamıştır.

Kamondo fertlerinin İtalya ve Avusturya ile olan ticari bağları Abraham Kamondo’nun kısa zamanda Osmanlı İmparatorluğu içindeki elit Yahudi çevrelere entegrasyonunu sağlamıştır.

Franko adı verilen ve kökleri Toskano’nun Livorno limanından gelmiş ve çoğunlukla Selanik, İstanbul, İzmir, Halep ve Kahire’de yerleşmiş olan bu elit kesime kısa sürede Kamondolar da dahil olmuşlardır. Allatini, Modiano, Fernandez, Morpurgo, Fua gibi franko ailelerle sıkı bağlar kurmuş olan Abraham, Kamondo ailesini kısa süre içinde bu kesimin lideri haline getirmeyi başarmıştır. Abraham Kamondo aslında yalnız değildir. Ağabeyi Isaac 1832’de ansızın ölene kadar çoğu işi o idare etmiştir. Isaac’ın herhangi bir varis bırakmaksızın vefatı, Abraham’ı ailenin tek temsilcisi durumuna getirmiş ve özellikle 1840’lardan itibaren finans dünyasına adını yazdırmıştır.
Abraham Kamondo 1804’de Hayim Sabetay Yuda’nın kızı Clara Levy ile evlenmiş ve Raphael adında bir de çocukları olmuştur. Ancak Raphael 1866 yılında 56 yaşındayken ölmüştür. Abraham Kamondo’nun başka çocuğu olmadığından, Raphael’den sonra serveti büyütme görevini çocukları Abraham Behor ve Nissim üstlenmişlerdir. Büyükbaba Abraham Kamondo ölene kadar torunlarına işlerin yürütülmesinde öncülük etmeye devam etmiştir. Hatta ilerlemiş yaşına rağmen işlerin idaresinden elini çekmediği ve torunları ile birlikte hareket ettiği için çoğu zaman büyükbaba Abraham ile torun Abraham Behor isimleri karıştırılmıştır. Abraham Kamondo önemli bürokratların özel bankeri olarak tanınmışken, “Isaac Kamondo ve Şürekası” adıyla devam etmiş olan şirketi de Osmanlı imparatorluğu içindeki her türlü ekonomik girişimin ya öncüsü ya da katılımcısı olmuştur. Aşağıda da bahsedileceği üzere sayısız ekonomik kurum ve kuruluşun içinde yer almıştır.

Abraham Kamondo İstanbul’un belediyecilik faaliyetlerinde de üzerine düşen görevi yapmış, diğer yandan da Yahudi cemaatinin önderliğine soyunmuştur.

Böylece aile “Doğunun Rothschildleri” olarak adlandırılmayı bu sayede hak etmiştir. Tıpkı diğer frankolar gibi Venedik’e kökleri ile bağlı olan Kamondolar, Venedik Avusturya’nın elinde bulunduğu sürece Avusturya tabiyetinde yer alırken, Venedik’in İtalya’ya geçmesiyle birlikte İtalyan vatandaşlığına geçmişlerdir. İtalya siyasi birliğinin sağlanmasında kral Victor Emanuel II’ye destek vermiş, Avusturya-İtalya savaşında dul ve yetimlere büyük yardımlarda bulunmuş ve İstanbul’daki İtalyan Okuluna büyük bağışlarda bulunmak suretiyle sadık bir İtalyan vatandaşı olduğunu göstermiştir. Elbette bu çabaları boşuna gitmemiş ve İtalya Kralı 28 Nisan 1867’de Abraham Kamondo’ya ailenin en büyük oğluna geçebilmek imtiyazı ile kont ünvanını vermiştir.
1869 yazında yaşlı büyük baba Abraham Kamondo dahil, Kamondo ailesinin İstanbul’u terk etmeleri ilk bakışta oldukça ilginç gelmektedir. Aslında Kamondo adı imparatorluğun her yanında saygıyla anılırken ve servet üstüne servet katılırken ortaya çıkan göçün tek bir nedeni vardır, o da Kamondo adının bir marka olarak korunma ve daha fazla geliştirilme arzusudur. Nitekim 1860’lardan itibaren kurulan yeni banka ve şirketlerle beraber yerli Rum bankerlerle ortaklık yapan Avrupalı bankerler Kamondoların yerini almaya başlamışlardır. Dünyanın en önemli finansal merkezlerinden biri olan Paris’e yerleşmek, Avrupa ve Paris’in ünlü bankerleri ile birlikte çalışmak ve iş yapmak, yerlerini almaya başlayan Rum bankerlerle rekabette büyük ölçüde avantaj sağlayacaktır.

Bu niyetlerle Paris’e yerleşen Kamondo ailesinin bir ayağı bu nedenle daima İstanbul’da kalmaya devam etmiştir.

Şirketle birlikte büyük miktardaki mal varlığı, hanlar, arsalar, evler, apartmanlar İstanbul’da Kamondoların hala var olduklarının en büyük kanıtları olarak kalmışlardır. Büyük baba Kamondo’nun 1873’de ölümüyle cenazesinin İstanbul’a getirilerek Hasköy mezarlığına defnedilişi sırasında düzenlenen görkemli cenaze töreni de Kamondoların İstanbul’dan kopmadıklarının bir başka göstergesidir. Paris’e yerleşme kararının sahipleri olan Abraham Behor ve Nissim Kamondo büyük babalarının ölümünden sonra da şehirle ve finans çevreleri ile bağlantısını sürdürmüşlerse bile, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı sinyalleri yavaş yavaş verilmeye başlanmıştır.

Bundan sonra bir yandan Paris’in ekonomik ve sosyal dünyası içine yerleşmeye çalışan Kamondolar, diğer taraftan da İstanbul’daki şirketin idaresini ve yeni yatırımlarını Paris’le İstanbul arasında gidip gelen mektuplarla sağlamaya çalışmışlardır. İlk etapta Paris’teki dünyaca ünlü bankerlerle sıkı samimiyet ve iş ortaklıkları kurmak suretiyle şık bir Paris sayfası oluşturulurken, İstanbul’daki ekonomik aktiviteler de hız kesmemiştir. Zamanla Paris’e gidiş amacına ulaşılma yolunda elde edilen zaferlerle beraber, Paris ve İstanbul arasında kurulan denge de İstanbul aleyhine bozulmaya başlamıştır. Abraham ve Nissim’in ölümünden sonra ağırlık tamamen Paris’e kaymıştır. Abraham Behor ve Nissim her ne kadar Paris aristokrasisi içinde artık İstanbul’daki Osmanlı yaşantısından uzaklaşmışlarsa da, zaman zaman Monceau’daki büyük malikanelerinin bahçesinde başlarında fesleriyle görülmeleri en azından gönül bağlarının henüz kopmadığını göstermiştir.

Abraham Behor ve Nissim Kamondo aslında büyükbaba Kamondo’nun yolundan ilerleyen son aile üyeleri olmuşlardır.

Şubat 1889’da Nissim Kamondo ve 13 Aralık 1889’da da Abraham Behor’un ölümünden sonra Kamondoların İstanbul ile olan bağı kesilirken, Nissim ve Abraham Behor’un çocukları daha çok Paris aristokrasisi içinde yerleşmeye gayret etmişlerdir. İki kuzen Isaac ve Moise bankerlik konusunda pek de hevesli davranmamışlardır. Abraham Behor Kamondo’nun oğlu Isaac, babasının ölümünden sonra ilk olarak İstanbul’daki işlere bir çeki düzen vermeyi ve işlerin alanını daraltmayı hedeflemiştir. Nitekim İstanbul ona artık ağır gelmektedir. Paris’ten binlerce kilometre uzaktaki bu şehirde otorite kurmayı başaramamış olması, onu serveti büyütme değil, muhafaza etme amacına yönlendirmiştir.
Isaac Kamondo 1891 yılında Osmanlı Devleti’nin Paris başşehbenderinin ölümü üzerine bu göreve tayin edilmiş ve bu onur verici görevi büyük bir hevesle ve sevinçle kabul etmiştir. Ancak 1895 yılında yine Osmanlı Hükümeti tarafından bu görevinden azledilmiştir. Görevden alınma sebebi, Osmanlı Devleti’ndeki gayrımenkullerle ilgili olarak önce İstanbul’da başlayıp sonra İtalya’da devam eden davada, avukatının Osmanlı kanunları ve halifenin aleyhinde sözler sarfetmiş olmasıdır. Isaac her ne kadar avukatının yaptığı savunmadan ve kullandığı kelimelerden daha önce bir malumatı olmadığını söyleyerek kendini aklamaya çalışmışsa da, bu çabaları hükümetçe kabul görmemiştir. Isaac’ın İstanbul’daki finans işlerine soğuk bakışı 1894 yılında ilk sonucu vermiştir. Kamondo Bankası’nın işleri tasfiye edilmiş, şirketin bundan sonra yalnızca mülklerin idaresi ile ilgilenmeye devam etmesi kararı alınmıştır. Güzel sanatlar ve müziğe karşı büyük ilgi duyan Isaac Komondo hiç evlenmemiş ve 1911 yılında öldükten sonra ardında bir mirasçı bırakmamıştır.

Nissim Kamondo’nun oğlu Moise Kamondo da tıpkı kuzeni Isaac gibi, İstanbul’daki işleri minumum düzeye indirmek düşüncesiyle hareket etmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu içindeki gayrımenkullerin idaresini “bitmek tükenmek bilmeyen bir dert” olarak nitelendirmiştir. Moise, oğlu Nissim’i kaybettikten sonra 1919’da İstanbul’da bulunan şirketteki tüm menfaatlerinin ve gayrımenkullerinin tasfiyesi kararını almıştır. Moise Kamondo’nun oğlu Nissim Birinci Dünya Savaşında Fransız ordusuna gönüllü olarak katılmış ve 5 Eylül 1917’de hava pilotu görevindeyken bir hava saldırısında hayatını kaybetmiştir. Moise 1935’de öldüğünde Kamondo ailesinden geriye sadece kızı Beatrice ve onun çocukları Fanny ile Bertrand kalmıştır. Ancak onlar da ailenin adını sürdürememişler, 1942 yılında Nazi askerlerince Drancy toplama kampına getirilen Beatrice ve çocukları 1944 yılında kampta öldürülmüşlerdir.
Bir asırdan fazla bir süreye büyük bir şöhret ve servet sığdırmış olan Kamondo ailesi böylece yok olup gitmiştir. Ancak Moise Kamondo’nun çabalarıyla hem babası Nissim Kamondo, hem de genç yaşta kaybetmiş olduğu oğlu Nissim Kamondo’nun hatırası için Paris’te Monceau sokağındaki ev ölümünden sonra bir müzeye çevrilmiştir. “Nissim de Camondo Müzesi” içindeki tüm eşya ve muhteviyatı ile halen Kamondoların yaşamını anlatmaya devam etmektedir.

Kamondoların Devlet İle İlişkileri

Büyükbaba Abraham Kamondo ve torunları Abraham Behor ile Nissim’in Kamondo hanedanının başında olduğu dönemlerde Osmanlı padişahları ve bürokratları ile olan yakın ilişkileri bilinmektedir. Kamondoların devlet içindeki konumları dikkate alındığında böylesi bir ilişki oldukça doğal görünmektedir. Osmanlı Devlet adamları ile Kamondoların bağlantısı iki şekilde olmuştur. Bunlardan biri Kamondo Bankası ve devlet arasındaki resmi ekonomik ilişkiler şeklinde, ikincisi de sarraf veya banker kimliği ile Kamondoların bürokratlarla şahsi olarak kurdukları ilişkiler şeklinde kendini göstermiştir.
Sarraf Abraham Kamondo’nun Osmanlı Devleti’nin padişahları ve bürokratları ile olan şahsi ilişkileri hep üst düzeyde olmuştur. Herşeyden önce Kamondolar İstanbul’da aktif oldukları dönem içinde Abdülmecid, Abdülaziz, V. Murat ve II. Abdülhamid olmak üzere dört padişah görmüşlerdir. Gerek büyük baba Kamondo gerekse de torunları Osmanlı yöneticilerine karşı daima dikkatli davranmışlar, padişah ve devlete olan sadakat ve bağlılıklarını sık sık dile getirmişlerdir. Padişah değişiklikleri onlar için çok fazla bir ehemmiyet taşımamıştır, onlar için mevcut ilişkilerin devamı her şeyden önce gelmiştir. Ancak bununla beraber Abdülaziz’in tahttan indirilmesi ile birlikte başa geçen V. Murat’la ilgili memnuniyetlerinin daha bir başka olduğu da söylenebilir. Nitekim diğerleriyle ilgili bir cülus tebriğine rastlanmazken, tahta geçtiği daha ilk gün V. Murat’a duydukları memnuniyeti ve tebriklerini sunmayı bir borç olarak görmüşlerdir.

Elbette ki karşılıklı istekler de padişahlar ve diğer yöneticilerle olan yakınlığın bir parçasını oluşturmuştur.

Örneğin Kamondo’nun padişah Abdülmecid’den Bükreş’te bulunan akrabası Halfon’un “haline göre uygun bir hizmette kullanılması” için rahatlıkla ricada bulunabildiği ve ricasının hiçbir şekilde geri çevrilmediği görülmektedir. Padişah Abdülaziz döneminde de benzer isteklerle karşılıklı iyi ilişkiler devam etmiştir. Bunlardan birinde Kamondo bu kez Mösyö Joseph için aracılık rolünü üstlenmiştir. Fransa’nın mücevherat ticaretiyle uğraşan en büyük şirketlerinden birinin müdürü ve aynı zamanda İspanya kraliçesinin kuyumcusu olan Mösyö Joseph, padişahın kuyumculuğu işini almak istemektedir. “..işbu ünvanın kendilerine itası hususuna müsaade verileceği ümidinde” olan Kamondo’nun bu isteğinin de olumlu bir karşılık gördüğünü tahmin etmek hiç de güç değildir.
Nitekim her an ihtiyaç duyulabilecek olan acil para ihtiyacının karşılanması için Kamondo’dan olumlu cevap alabilmek için gönlünü hoş tutmak gerekmektedir. Ricalarının hüsn-ü kabul görmesinden cesaret alan Kamondo için artık bu küçük istekler olağan hale gelmiştir. Zira bulunduğu memuriyette gayretli çalışmaları yöneticilerin dikkatini çekmemiş olan Maskil Efendi’nin “daha büyücek” bir işte çalıştırılması gerektiğini takdir eden kişi yine o olmuştur. Avusturyalı büyük yük taşıma şirketi olan Lloyd Kumpanyası’nın Osmanlı Devleti ticaretinin ilerlemesine yaptığı büyük katkılar da Kont Kamondo’nun dikkatini çekmiş ve kumpanyanın direktörüne tebdilen bir mecidiye nişanı verilmesi için hükümetten ricada bulunmuştur. Kamondo ticaretinin de taşımacılığında büyük rol oynuyor olsa gerek ki, Kont Kamondo daha üst rütbeden bir nişanın verilmesi konusunda oldukça ısrarlı davranmıştır.

Tanzimat ve Islahat Fermanlarının ilanından sonra girişilen ıslahat hareketleri için gerekli finansmanın sağlanmasında Kamondolar çok büyük çaba sarfetmişlerdir.

Bu fermanın getirileri en çok gayrımüslimleri ilgilendirdiğinden, Yahudi cemaatinin de bundan üzerine düşeni alması fakir ve cahil cemaatin gelişmesine çok büyük bir katkıda bulunacağından, Kamondolar bu tür reform hareketlerine oldukça sıcak bakmışlardır. Hatta Tanzimat Fermanı ile gayrımüslimlerin fes giymesine müsaade edilmesinden sonra, Abraham Kamondo’nun Yahudi milli kıyafetleri üzerine fes takarak yaptırdığı resim bu reformları ne derecede benimsediğine önemli bir örnek olarak gösterilebilir.
Tanzimat Dönemi’nin önemli isimleri olan Reşid, Ali ve Fuad Paşalar ile Kamondolar arasında çok sıkı bir samimiyet bulunmaktadır. Özellikle büyük baba Abraham Kamondo’nun Reşid Paşa’nın hem çok yakın dostu hem de özel sarrafı olduğu Kamondolarla ilgili yazılmış tüm kaynaklarda belirtilmektedir. Yine Reşid Paşa’nın halefleri olan Ali ve Fuad Paşalar döneminde de aynı samimiyet eksiksiz olarak devam etmiştir. Abraham Kamondo, Kırım Savaşı ve Islahat Fermanının ilanı sırasında sadrazam olan Ali Paşa ve bu sırada hariciye nazırı olan Fuad Paşa ile gayrımüslimlere yönelik ıslahatlar fikri üzerinde de memnuniyetle hemfikir olmuştur. Sarraf Abraham Kamondo Fuad Paşa’nın da özel sarraflığını yapmıştır. Akşam gazetesinin 10 Aralık 1934 tarihli nüshasında Süleyman Kani İrtem tarafından kaleme alınmış olan “Eski Vezir ve Sarraf” başlıklı yazıda bu ilişkinin rakamsal ifadelerine yer verilmiştir. 1865 yılında Ticaret ve Nafia bakanı olan Kabuli Paşa’nın arşivinde yer alan beş adet tahvil Fuad Paşa’nın Kamondo’dan almış olduğu külliyetli miktardaki borçları göstermektedir.

1855 tarihini taşıyan ilk tahvilde 23.181 kuruş ve aynı tarihi taşıyan ikincisinde de 30.000 kuruşluk kredi hesapları yer almaktadır.

İlk tahvildeki kredi faizsiz olmakla birlikte, ikincisinde, bir kese 500 kuruş hesabıyla, kese başına 5 kuruş faiz belirlenmiştir. 30 Mart 1860 tarihli üçüncü tahvilde rakam ve buna bağlı olarak faiz oranı da yükselmiş, 50.000 kuruşluk kredi için % 12 faiz hesabı yapılmıştır. Dördüncü ve beşinci tahvillerde ise kredi limiti daha da yükselmiştir. Ocak 1859’da Kamondo’dan alınan meblağ 83.624 kuruş iken Ekim 1859’da 150.000 kuruşa kadar çıkmıştır.

Kamondoların kişisel para alışverişi içinde olduğu bürokratlardan birisi de Selanik’teki Yahudi bankerlerle sıkı ilişkilerinden bahsedilmiş olan Sadık Paşa’dır. Sadık Paşa’nın Aydın vilayeti valiliği esnasında Kamondo Bankası’ndan kendisine gönderilmiş olan hesap pusulaları bu finansal bağlantının dökümünü vermektedir. 23 Kasım 1870’de Fernandez imzası ile Kamondo Bankası adına Sadık Paşa’ya yazılan mektupta, bankanın hesaplarının yıl sonu kapanışının uzun sürmesinden dolayı, bankada olan hesabının yeniden düzenlenmesi için kendisinden bazı makbuzlar istenmektedir.
Buradan Sadık Paşa’nın Kamondolara kazandırdığı tapu vasıtasıyla borç hesabında bazı indirimlere gidildiği anlaşılabilir. Bu çağrı üzerine paşanın İstanbul’daki adamı Astur Efendi iki kez gitmişse de çeşitli sebeplerle görüşme yapılamamış ve yıl sonu kapanışının gecikmesini önlemek için hesap yeniden banka görevlilerince düzenlenmiştir. 22 Aralık 1870’de paşaya yazılan ikinci mektupta bununla ilgili bilgi verilmiştir. Yeni düzenleme ile bilançosu 621.50 lira olarak kapatılan cari hesabın kendisi istediği takdirde tekrar teyit edilebileceği ve ister doğrudan, isterse de o şehirdeki temsilci aracılığı ile senetlerin takasının yapılabileceği belirtilmiştir. Ayrıca hesap özetinin bir pusulası da paşaya gönderilmiştir.
Yararlanılan Kaynaklar
Nurdan İpek, Selanik Ve İstanbul’da Seçkin Yahudi Bankerler (1850-1908)
Berke Metin, Selanik Bankası’ndan İnterbank’a 110 Yıllık Mazi
Niyazi Berkes, 100 Soruda Türkiye İktisat Tarihi: Osmanlı Ekonomik Tarihinin Temelleri
Edhem Eldem, Osmanlı Bankası Tarihi
Azmi Fertekligil, Türkiye’de Borsanın Tarihçesi
Kemal Karpat, Osmanlı Nüfusu: 1830-1914
Emine Kıray, Osmanlı’da Ekonomik Yapı Ve Dış Borçlar

*Bu çalışmanın tüm hakları, Nurdan İpek’e aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Ortadoğu Kavramı, Ortadoğu’nun Tarihi Ve Çeşitli Yönleriyle Dünya Siyasetinde Ortadoğu’nun Önemi

Ortadoğu Kavramı (Ortadoğu Neresi?)

Ortadoğu kavramı Avrupa merkez kabul edilerek, dünyanın diğer bölgelerini bu merkeze uzaklıklarına göre; yakın, orta ve uzak şeklinde kategorize eder. Coğrafi bir kavramdan ziyade siyasi bir içeriğe sahip olan Ortadoğu kavramını ilk defa 1902 yılında Amerikan deniz tarihçisi Alfred Thayer Mahan, Arabistan ile Hindistan arasındaki bölgeyi ifade etmek için kullanmıştır. Bölgeyi haritada (Ortadoğu haritası) incelediğimiz zaman Mahan’ın, bu kavram ile Süveyş‘ten Singapur‘a kadar uzanan deniz yolunun bir bölümünü kapsayan ve sınırlarının kesin şekilde belirtmediği bir bölge karşımıza çıkmaktadır. Ortadoğu sınırlarının tanımlanması üzerine farklı pek çok görüş bulunmaktadır. Bu görüşlerin farklı olmasının temel sebebi ise çeşitli sosyal bilim dallarında uzmanlaşma farkının etkileridir. Bu farklı uzmanlaşma alanları kendilerine özgü şekillerde bölgeyi birbirlerinden farklı şekilde tanımlamaktadır. Coğrafyacılar coğrafi görüş açısı ile bakmakta meseleye bölgesel coğrafya yönünden değerlendirmekte ve Asya kıtasının bütününü temel alarak Ortadoğu’yu Güneybatı Asya olarak tanımlamayı uygun bulmaktadırlar. Bölgeyi siyasi açıdan tanımlayan Cemal Zehir, İngiltere ve Fransa gibi geçen yüzyılın ortalarından beri yeni sömürgeler elde etmek ve yayılmacı politikalar izleyen Avrupa devletlerinin, Avrupa’yı merkez kabul ederek buranın doğusunda kalan dünyayı üçe ayırmışlardır değerlendirmesini yapmıştır. Akdeniz kıyısındaki Türkiye, Suriye, Mısır, İsrail, Lübnan devletleri ile Arabistan, Irak ve İran’ı kapsayan alan Ortadoğu içerisine alınmakta ve Ortadoğu terimi çoğunlukla Yakındoğu adıyla ifade edilen bölgenin tamamı için kullanılmaktadır.
Ortadoğu tabir edilen bölgeyi farklı kaynaklardan incelediğimiz zaman, coğrafi bölge sınırlarının, kaynaklara göre farklılık gösterdiğini görülmektedir. Örneğin Ahmet Davutoğlu Bölgeyi; Hindistan’ın batısından başlayarak Kuzey Afrika’da Mısır’ı da içine alan bir hattaki bölgeleri kapsayan alanlar için güncel alanda kullanılan bir kavram şeklinde tanımlamaktadır.11 Başka bir kaynağa göre ise Bölge, batıda Fas, Tunus, Cezayir, Libya, Sudan ve Mısır‘dan başlayarak, doğuda, körfez ülkeleri, kuzeyde, Türkiye, Kafkasya, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri, İran, Afganistan ve Pakistan’ın güneyde, ise Suudi Arabistan ve Yemen‘in de dâhil edildiği coğrafya olarak tanımlamaktadır. Bu tanımlamalar ışığında Ortadoğu coğrafyasının geniş tanımı: Türkiye, Afganistan, Suriye, Lübnan çizgisinden başlayıp Kuzey Afrika devletlerini de kapsayarak Uzakdoğu sınırına dayanan ve Arap Yarımadası’nı içine alan bölgedir. Dar tanımı: Kuzey Afrika ülkeleri, Afganistan ve Pakistan’ı içine almayan Bahreyn, Irak, Ürdün, Kuveyt, Lübnan, Umman, Katar, Suudi Arabistan, Suriye, Birleşik Arap Emirlikleri, Yemen, Filistin ve Mısır olmak üzere 12 Arap ülkesi ile İsrail’i esas alan bölgedir.
Ortadoğu uzmanı Gamze Güngörmüş Kona’ya göre ise Ortadoğu:
“Orta Doğu terimini İngiltere geliştirmiş ve bu kavramın içine Arap devletleriyle birlikte İsrail, Kıbrıs, Türkiye ve İran’ı da eklemiştir. Ancak, Amerikalılar tarafından geliştirilen ‘Yakın Doğu’ terimi yalnızca İsrail ve İsrail’e komşu Arap devletlerini ifade etmektedir” şeklindedir.
Bölge’nin Tarihi
Ortadoğu diye tabir edilen bölge dünya üzerinde çok özel bir öneme sahiptir. Bölge, kültürel özellikleri ve coğrafi konumuyla medeniyetlere ev sahipliği yapmış ve tarihe birçok defa yön vermiştir. Tarihte insanların yaşamını etkileyen birçok gelişmenin, ilk olarak bu bölgede gerçekleştiği bilinmektedir. Örnek vermek gerekirse ilk yerleşik hayat, ilk tarım faaliyetleri, ilkyazı, ilk yazılı kanunlar ve ilk dinler hep bu bölgede ortaya çıkmış ve dünyaya yayılmıştır. Ortadoğu’nun stratejik öneminin tam olarak anlaşılabilmesi için bölgenin tarihi sürecine kısaca göz atmak faydalı olacaktır. Ortadoğu’nun tarihini ve tarihi akışını belirleyen en önemli öğelerden biri de dinlerdir. Ortadoğu bölgesinde ortaya çıkan ilk semavi din Yahudiliktir. Yahudilik günümüzde de bölgeyi oldukça etkilemektedir. Özelikle Yahudilik temelli, laik bir anlayışla 19. yüzyıl ile birlikte ortaya çıkan Siyonizm, bugün için belki de bölgeyi en çok etkileyen unsurdur. Yahudilikten sonra ise Hz İsa ile birlikte Hıristiyanlık etkisi söz konusudur. Hıristiyanlık ancak Roma’nın resmi dini olduktan sonra bölgeyi siyasi açıdan etkilemiştir. Ancak bu din Ortadoğu bölge halkların arasında çok fazla yayılmış değildi. Örneğin Suudi Arabistan’da putperestlik hâkimdi.15 İran’da yaygın din ise Mecusilik(Zerdüştlük)ti.
İslamiyet Ortadoğu bölgesini en çok etkileyen dindir. Mekke‘de ortaya çıkan İslam çok kısa bir zamanda güçlenmiş devletleşmiş ve imparatorluk kurmuştur. 4 Halife döneminden sonra ise yönetim saltanat haline gelmiştir. İslam’ın imparatorluk sınırları ise sürekli genişlemiş ve Emeviler Endülüs’e kadar yayılmıştır. Emeviler ve onların saltanatına son veren Abbasiler döneminde İslam içinde Arapların hâkim olduğu bir dönem yaşanmıştır. İslam içerisinde siyasi fikir ayrılıkları zamanla İslam‘da mezheplerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu bölünme içinde ilk ayrışma Hz Ali’nin hilafeti ile ilgili yaşanan hadiseler sonucu Şiilik ve Sünnilik şeklinde olmuştur. Siyasi anlamda diğer bir ayrışma da Vahhabiliktir. Bugün için Şiilik, Sünnilik ve Vahhabilik Bölgedeki Müslüman devletleri etkileyen temel dinsel bölünmeyi ifade etmektedir.
Osmanlı İmparatorluğu, Ortadoğu’da 16. Yüzyıldan itibaren dört yüz yıl boyunca İslam dini adına hüküm sürmüştür. Arap âleminde Osmanlı hâkimiyetinin başlangıcı 14. yüzyıla dayanmaktadır. Bağdat’tan Kahire’ye tecrit edilen Abbasi İmparatoru’nun İslamiyet’in kutsal topraklarının yönetimi ve muhafazasını Mısır seferinden sonra Yavuz Sultan Selim’e devretmesiyle 1517’de resmen Müslümanların liderliği Osmanlı Devleti’ne geçmiştir. Osmanlı hâkimiyeti zamanında, Irak, Suriye, Lübnan ve Filistin topraklarını içeren bölge İmparatorluğun doğrudan doğruya merkeze bağlı vilayetlerini kapsamaktadır. Suudi Arabistan’da ise, imparatorluğa bağlı ancak yönetimi Arap şeriflere bırakılan bazı şeyhlikler ve emirlikler bulunmaktadır. Bu emirliklerden en önemli olanları Necid ve Hicaz emirlikleridir. Osmanlı hâkimiyeti yalnızca Hicaz’ın belirli kasabalarında ve Tihama limanında garnizonlar kurmuştur ve Türk paşalarının otoritesi bu yerlerde sınırlandırılmıştır. Osmanlı Devleti Türk kökenlidir ve günümüzdeki Bölge yöneticileri gibi etnik köken üzerinden hâkimiyet egemenlik kurma çabası içerisinde olmamışlardır. Osmanlı yönetimi başkalarının etnik kökenine ve dinî tercihlerine karşı hoşgörülüdür. Aynı zamanda bu hoşgörü hem bir dinî hüküm hem de siyasal yaşamın bir parçasıdır Osmanlı Devleti’nin uzun yıllar boyunca hükümet merkezinden çok uzak ülkelerde hüküm sürmesine getirilebilecek en mantıklı açıklama etnik kökene dayalı siyaset yapmamış olmasıdır Osmanlı İmparatorluğu’nun Ortadoğu’da doğru politika izlediğini gösteren en önemli hususlardan biri de bölgeden çekilmek zorunda kaldıktan sonra, Ortadoğu’da günümüze kadar huzur ortamının tesis edilememiş olması ve sakin bir siyasi zemin oluşturulamamış olmasıdır.

İslam dininin doğduğu topraklar olan Ortadoğu’nun, tarihsel bütünlük ve Osmanlı’nın bölgeye kattığı değerler açısından, Osmanlı’nın Ortadoğu’da hâkimiyet dönemi günümüzde de çok
önemli görülmektedir. Ortadoğu bölgesinde Osmanlı Devleti’nin ekonomi ve toplum konularında devletin önceliği üzerine geleneksel duruşu, bölgenin yapısını anlamak üzere yapılan tartışmalarda vazgeçilemez bir delil olarak kullanılmaktadır. Osmanlı’nın son dönemlerinde bölgede açıkça gözüken olumsuz özelikler genel hatlarıyla; verimsiz yönetim, ekonominin kötü idaresi ve yolsuzluk olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunlara rağmen Bölgede rahat ve istikrarlı dönem bölgede Osmanlı hâkimiyeti olduğu devirlere rastlamaktadır.
1900’lerin başında Araplar İngiliz desteği ile ayaklanmış ve Osmanlı Devleti bölge üzerindeki hâkimiyetini yitirmiştir. Mekke Şerifi Hüseyin, Osmanlı ve Britanya arasında gidip geliyordu. Osmanlı’nın yaklaşan savaştan Almanya ile birlikte galip çıkma olasılığı ve Sünnilik, Halifeye karşı savaş kararını zorlaştırıyordu. Ancak dönemin sonuna doğru İttihat ve Terakki Cemiyeti iktidarının merkezi ve Türkçü politikaları Şerif Hüseyin’i Osmanlı’dan uzaklaştırdı. Arabistan’ı birleştirmeyi hedefleyen “Büyük Arabistan” isyanı hazırlıklarına, meşhur Lawrence’ın de çabalarıyla İngiltere ile bir arada girişen Hüseyin, bölgenin geleceğini şekillendiren önemli aktörlerden biri oldu. Savaş başlayınca İngilizlerin ayaklanmayı körükleme çabalarında artış görülmüştür. İngilizlerin Şerif Hüseyin ile yaptıkları anlaşmadan sonra Araplar Osmanlı’ya karşı saldırıya geçmiştir. İngiltere ile Şerif Hüseyin arasındaki görüşmeleri ve anlaşmayı öğrenen Fransa Ortadoğu’yu ele geçirme girişimine hız vermiştir. Daha sonra Fransa İngiltere’ye baskı yaparak Sovyetler birliğinin onayıyla gizli bir antlaşma imzalamıştır. Fransa ve İngiltere arasında Sykes-Picot Planı üzerinde anlaşmaya varılmıştır. Bu plana göre bölge üç ülke arasında büyük oranda paylaşılmıştır. Ancak Fransa, sahiplendiği bazı bölgelerde beklediğinin üzerindeki direnişi kıramayarak, bu bölgelerden çekilmek zorunda kalmıştır.
İngiltere ve Fransa savaş sırasında Bölge hakkında ortak bir bildirge yayınlamıştır. Bildirgede “Uzun zamandan beri Türk zulmü altında yaşayan halkların kurtuluşlarına yardım etmek için savaştıklarını” belirten bu iki devlet “ Ortadoğu halklarının kendi kaderini tayin hakkını” uygulayacaklarını ve Ortadoğu ülkelerinde kendi serbest seçimlerine dayanan ulusal hükümetler kuracaklarını bildirmişlerdir. Ancak İngiltere ve Fransa söylediklerinin aksine bölgedeki çıkarlarını korumak ve sömürgelerini sürdürebilmek için bölgenin geçmişten gelen tarihsel yapısını değiştirebilecek boyutlarda bölge ülkelerinin siyasal, sosyal ve ekonomik yapılarına müdahalelerde bulunmuşlardır. Bölgenin siyasal bütünlüğünü parçalara ayırarak bölge devletleri arasındaki dinsel ve mezhepsel ayrılıkları derinleştirmiş, küçük birimler oluşturmuş, dar bölgeci zihniyetleri aşılayarak kökleştirip parçalamaya yeni boyutlar kazandırmışlardır. Bu böl ve yönet taktiği ile bölgeyi İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar kontrolleri altında tutmayı başarmışlardır. İkinci Dünya Savaşından sonra dünyadaki güç dengeleri yeniden şekillenmeye başlamış, eski güçlü devletler Fransa, İngiltere, Almanya ve Japonya’nın yerini SSCB ve ABD almıştır. Almanya’yı savaşta yenmek için ABD’den silah ve teknolojik destek alan SSCB bu sayede ABD’ye denk bir süper güç olmuş ve dünya iki kutuplu bir hal almıştır.
Savaş nedeniyle askeri ve ekonomik olarak güç kaybeden İngiltere ve Fransa’nın egemenliği altındaki Bölge devletleri sırayla bağımsız olmaya ve İngiltere ve Fransa’nın egemenliğinden kurtulmaya başladılar. 1948 yılında İsrail Devleti’nin Filistin’de kurulması, sömürge devletlerinin Araplar arasında pekiştirdiği ayrışmaları unutturmuş ve Ortadoğu’daki devletleri birleştirici etki yapmıştır. İsrail kurulur kurulmaz Arap-İsrail Savaşı patlak vermiştir. Bu savaşta İsrail kazançlı çıkmış, günümüze kadar sürecek olan sorunların ortaya çıkmasına neden olmuştur. İsrail’in kurulması ile birlikte Filistin’de Araplar örgütlenmeye başlamış, Filistin Mücadelesini denetimleri altında tutmak isteyen Arap devletlerinin oluşturduğu Filistin Ulusal Konseyi, Kudüs’te Filistin Kurtuluş Örgütü’nü kurmuştur. Ancak bu örgütler tek ses olamamıştır. 1967‘deki Altı Gün Savaşları ile İsrail büyük başarı sağlamış ve artık bölgeye tamamen yerleştiğini ve bir daha ayrılmayacağını göstermiştir. Bu savaşta ABD, İsrail’i desteklemiş ve Arap devletleri ABD ile ilişkilerini kesmiş, SSCB ise Arap devletlerini desteklemiştir. Arapların İsrail ile “çözüm, görüşme ve barış yok” sloganını netleştirmiştir. “Takip eden yıllarda Araplar arasında ve uluslar arası arenada Filistin halkının tek ve meşru temsilcisi kabul edilen FKÖ, Arap-İsrail çatışmasına son vermek
amacıyla teklif edilen fakat Filistin ulusal özlemlerini tatmin etmeyen her türlü çözüm teklifini engellemeye çalıştı.”
İran-Irak Savaşı, Soğuk Savaşın sonlarında yaşanan savaşlarının en önemlisiydi. Saddam Hüseyin’in nedeni pek anlaşılamayan şekilde İran’a saldırması ile savaş başlamış ve tam sekiz sene sürmüştür. Savaşta ABD, Irak’ı desteklemiş, Irak müttefiklerinden aldığı kimyasal silahlarla Halepçe’de binlerce sivil insanı katletmiştir. 1988’e kadar karşılıklı füze atışlarıyla devam eden savaşta iki devlette hiçbir şey kazanmamıştır. İran içerde rejimini güçlendirmiştir. Suriye, İran‘ı desteklemiştir. ABD Irak‘ı açıktan destekleyerek İran’ın rejim ihracına karşı olduğunu ortaya koymuştur. Irak Savaştan zararlarını gidermek için Kuveyt’i işgal etmiş, bu hareketi karşısında dünyadan çok büyük tepkiler almıştır. ABD, BM Güvenlik Konseyi işbirliği ile Kuveyt’ten çekilmesini istemiş, çekilmeyince ABD öncülüğünde harekât başlamıştır. Harekât sonucunda Kuveyt kurtulmuş, Irak’a ise ağır ambargo, çevreleme politikası uygulanmıştır. En nihayet 11 Eylül 2001 terör saldırılarından sonra dünya yeni bir döneme girmiş, tehdit ve güvenlik algısı yeniden şekillenmiştir. Bu süreçte ABD’nin Afganistan ve Irak’a müdahalede bulunmuştur. Günümüzde de devam eden Arap ayaklanmaları neticesinde Ortadoğu’ya ne olacağı dünyanın birinci gündemi haline gelmiştir. Tarih arşivi olarak Ortadoğu’yu aktarıyoruz…
Ortadoğu’nun Sosyal Ve Demografik Yapısı
Tevrat hikâye ve efsanelerinin ete kemiğe büründüğü, Musa, David, Süleyman ve Lût peygamberlerin kendi kavimlerine kıydıkları çölün bulunduğu yer olan Bölge, nüfusu, etnik gruplar dil ve din açısından bir hayli karmaşık ve parçalıdır. Bu Ortadoğu’nun uzun tarihi geçmişi sonucu ortaya çıkan bir durumdur. Bölgede azınlık pek çok grupla birlikte dört büyük ve etkin etnik grup bulunmaktadır. Bunlar; Türkler, Araplar, Acemler ve Yahudilerdir. Bu ırklara ek olarak Çerkez ve Kürtlerin de bölgede etkili olduğunu söyleyebiliriz. Ortadoğu’da yaşayan etnik gruplar genel itibari ile farklı devletlerde birbirlerinden bölünerek ayrılmışlardır. Bunun yanı sıra aynı devlet sınırları içerisinde farklı etnik grupların birlikte yaşadığı devletler de vardır. Bölge insanının birçoğu genelde geleneklerine bağlı ve muhafazakâr yapıdadır. Toplumlarının birçoğu genelde geleneksel ve muhafazakâr yapıdadır. Bölge halkları arasında toplumsal sınıflar arasındaki uçurumlar büyüktür, okur-yazarlık oranı ise düşük seviyelerdedir. Ortadoğu’nun toplumsal dokusunda göze çarpan bu olumsuz özellikler pratikte de birçok sorun yaratmaktadır. Örnek verecek olursak eğitim düzeyinin düşüklüğü insanların politik eksiklikleri kavrayamamalarına ve liderlerinin hatalarını görememelerine neden olmaktadır. Arap ülkelerindeki liderlerin uzun yıllar başta
kalabilmelerinin nedenlerinden biri olarak eğitim düzeyinin düşüklüğünü sayabiliriz. Başka bir sorun da maddi imkânların orantısız dağılmasından dolayı toplumun büyük çoğunluğunun yoksul olmasıdır. Bu insanlar sıkıntısı ve gelecek kaygısı yanı sıra güvenlik gibi sorunlarla uğraşmak zorundadır. İnsanlar bu gibi sıkıntılar altında yaşam sürmek zorunda bırakılmaktadır. Böyle şartlar altında ve böyle bir ortamda Bölge halklarının bölgede iyi bir şeyler yapabilmek adına projeler ve planlar üretip uygulamaya koymaları zorlaşmaktadır.

Bölgedeki sosyal yapı etnik ve dinî mezhepler açısından çok parçalıdır. Etnik açıdan hâkim olan unsurlar belirttiğimiz üzere İranlılar, Türkler, Araplar ve Yahudilerdir. Dinî açıdan, Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Museviler etkilidir. Müslümanlar da Sünni, Şii ve Vahabilerin etkin olduğu bölünmüş bir yapıya sahiptir. Bölgenin dünyanın dinî merkezi olması, Bölgenin sosyal yapısında egemen kültür olarak ruhçuluğu ağırlıklı kılmaktadır. Pek çok sayıda peygamber bu bölgede zuhur etmiştir. Bölge halklarının kendilerini anlatma alışkanlıkları Peygamberlik, nebilik, velilik gibi değerler üzerinden yapılmaktadır. Batı toplumunun fikir ve sözlerine referans ve dayanak olarak filozof, sanatçı ve düşünürleri göstermelerine karşı Bölge halkları peygamberleri, velileri göstermekte, kendilerini bu şekilde ifade etmektedirler. Bölgenin toplumsal yapısını anlamaya etki eden bir başka unsur ise dildir. Dil bakımından etnik yapıdaki söz konusu karmaşıklık devam etmektedir. Bölgede en çok konuşulan dil Arapçadır. İkinci önemli dil ise Türkçedir. Bölgede İran dışında az da olsa Farsça kullanılmaktadır. Bu önemli dillerin yanı sıra Ortadoğu’da: İbranice, Ermenice ve diğer azınlık dilleri de bulunmaktadır. Bölgede öncede belirttiğimiz gibi baskın dili Arapçadır. Bu dil Arabistan’da gelişmiştir ve Etiyopya dilleriyle Sami dillerinin güney bölümünü oluşturur. Arabistan dışında Arapçanın yayılması İslamiyet’in doğal bir sonucudur. Bir diğer Ortadoğu dili de Türkçedir. Türk dili Orta Asya kökenli bir dildir. Türk dili bölgede azınlık hâlinde İran ve Sovyet ülkelerinde de konuşulmaktadır. Bölgede konuşulan büyük diller kategorisine ekleyeceğimiz bir diğer dil de Farsçadır. Hint-İran dil ailesinden gelen bu dil Arapça harflerle yazılmaktadır. Dördüncü bir Ortadoğu dili Kürtçedir. Son olarak da İbranice bölgede konuşulmaktadır ve İsrail’in resmi dilidir. Bölgede sınırlı olarak Ermenice, Aramice gibi diller de bulunmaktadır. Buraya kadar olan kısımda bölgenin etnik yapısı, kültür ve dil değerlendirmesini kısaca ele aldık. Bölgenin sosyal yapısında son olarak nüfusun değerlendirmesini de ele alacak olursak;
“2008 itibarıyla Ortadoğu’nun nüfusunun 280.109.581 olduğu tahmin edilmektedir. Bu nüfus yaklaşık olarak, Türkiye’nin 4 katına, AB’nin 0,6’sına, ABD’nin 0,9’una, Güney Kafkasya’nın 18, Balkanlar’ın 5, Orta Asya’nın (Çin ve Afganistan hariç) 4,6 katına  Kuzey Afrika’nın (Mısır hariç) 3,3 katına, dünyanın 1/24’üne karşılık gelmektedir Bölge nüfusunun yaklaşık olarak % 66’sı Arap (181,14 milyon), % 13’ü Acem (34,6 milyon), % 7’si Türk (18,84 milyon) (Azeri, Türk, Türkmen, Kaşkari vb.), % 4’ü Kürt (11,6 milyon), % 2’si Yahudi (5,33 milyon)dir. İran, İsrail ve Lübnan dışında Araplar, yaşadıkları ülkelerde çoğunluğu oluşturmaktadırlar. Nüfusun geri kalanı Ermeniler, Asurîler, Berberiler, Lurlar, Bahaîler, Beluciler, Keldaniler, Afrikalılar ve diğer halklardan oluşmaktadır. En büyük azınlık grubunu oluşturan Azeriler (16,5 milyon) İran’da, Kürtler Irak’ta devlet yönetimini ellerinde bulundurmaktadırlar. Filistinliler (10,6 milyon)’in büyük çoğunluğu Gazze, Batı Şeria, Ürdün ve İsrail’de yaşamaktadır. Bunlardan sadece 4,2 milyonu UNHCR’ın gözetimi altındadır. Körfez Savaşı sonrasında ülkedeki terör ve istikrarsızlık nedeniyle toplam 3,4 milyon Iraklı ülkeyi terk etmiştir. Bunlardan 1,8 milyonu komşu ülkelerde, 1,6 milyonu ise ülke içerisinde yerlerinden edilmiş olarak yaşamaktadırlar. Petrol üreticisi devletlerde çalışan çoğu Asya kökenlik halk; Suudi Arabistan’da nüfusun % 10’unu, Umman’da % 17’sini, Bahreyn’de % 33’ünü, Kuveyt ve BAE’de % 60-67’sini, Katar’da % 75’ini oluşturmaktadırlar. Toplam nüfusun % 57’sini Sünniler, % 34’ünü Şiiler, % 5’ini Hıristiyanlar, % 2’sini Museviler, oluşturmaktadır. İran, Umman ve Bahreyn’de Şiiler, Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün, BAE, Kuveyt ve Katar’da Sünniler çoğunluktadırlar. İktidarın Sünnilerde olduğu Irak’ta Şiiler (% 60), Alevilerin elinde olan Suriye’de Sünniler (%74) çoğunluktadır.”
Uluslararası Politikalarda Ortadoğu
İnsanların yoğun olarak ilk yerleştikleri ve uygarlıkların ilk kurulduğu bölge olan Bölge; ekonomik, siyasal, kültürel ve dinsel konularda toplumlar arasında bir geçiş bölgesi konumundadır. Ortadoğu sahip olduğu bu çok özel değerlerden dolayı, dünya hâkimiyetine kavuşmak isteyen devletlerin bunu sağlayabilmeleri için Ortadoğu’ya hâkim olması önemli olmuştur. Ortadoğu’yu dünya politikasında önemli kılan etmenlerden biri de kıtalar arasında kültürel ve ekonomik köprü olmasından kaynaklanmaktadır. İpek, pusula, şeker, kâğıt, barut ve gibi Uzakdoğu malları Ortadoğu aracılığıyla Avrupa‘ya ulaşmıştır. Musevilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlığın doğuş yeri olmuştur. Komşu olduğu üç kıtada hemen her büyük fatih bölge üzerinde egemenliği kurmaya çalışmış ve Bölge, sırasıyla Pers, Yunan, Roma, Arap, Moğol, Tatar ve Türk imparatorluklarının kapsamı içine girmiştir. Bu imparatorluk dönemlerinden en sakin ve huzurlu zamanı Osmanlı İmparatorluğu dönemi olmuş, Osmanlı’dan koptuğu günden bu güne değin Bölgede savaş ve karışıklık eksik olmamıştır. Bölgeyi önemli kılan etmenlerin başında jeopolitik ve stratejik önemi gelmektedir. Dünyanın en önemli suyolları; Süveyş Kanalı, Hürmüz Boğazı, İstanbul ve Çanakkale Boğazı, Kızıl Deniz ve Basra Körfezi bu bölge sınırları içinde yer almaktadır. Süveyş kanalının ve 1980’den sonra da Basra Körfezi’nin kapanması söz konusu olduğu zaman çıkan savaşlar ve Paris ve Londra’ya atom bombası atabilecek kadar göze alınan büyük çapta olaylar, bunların bölge için ne denli önemli olduğunu açık bir biçimde göstermiştir.
Ortadoğu’nun çağın gereği olarak günümüzde hemen her yerde ilk başta gösterilen özelliği ekonomik olarak petrol kaynaklarıdır. Bu içinde bulunduğumuz zamandan dolayı önemli özellik olarak gösterilebilir, ancak bölgeyi tarih içerisinde özellikle ekonomik anlamda petrol nezdinde değerlendirmek doğru değildir. Örneğin Ahmet Davutoğlu bu konuya şu şekilde dikkat çekmiştir. “Bütün medeniyet havzalarının doğduğu ılıman iklim kuşağının merkezinde bulunan bölge, antik dönemden bugüne tarım potansiyeli ve ticaret aktarım hattı olmak bakımından başlı başına önem taşımıştır.” Bütün bunlarla beraber yukarıda da bahsettiğimiz gibi Bölge, tarih boyunca kültürlerin buluşma yeri olmuş ve bu sayede eşi benzeri görülmemiş bir kültürel mirası da bünyesinde barındırmıştır. Bu miras bölgeye yeryüzünün en çarpıcı noktası olma özelliğini kazandırmıştır. Bu noktada vurgulanması gereken belki de en önemli farklı özellik insanlık tarihinde büyük rol oynayan semavi dinlerin bu coğrafyada ortaya çıkmış olması ve bu dinlerin üçü içinde kutsal mekânlara sahip olmasıdır.
Ortadoğu’nun Jeostratejik Önemi
Devletlerin bulundukları bölgenin coğrafi durumu, doğal su alanları, iklim gibi şartların askeri açıdan taşıdığı öneme jeostrateji denilmektedir. Jeostrateji ülkelerin kendi içinde ve diğer devletlerarasında hedeflerine ulaşabilmek için coğrafi etmenlerin üzerinde askeri yapılarını nerede, ne zaman ve ne şekilde kullanılacağının belirlenmesine yardımcı olmaktadır. Bölge bu anlamda gerçekten çok önemli bir konumdadır. Ortadoğu bölgesinin dünya çapında stratejik önemini iyi anlamak, bu bölgenin nasıl böyle evrensel bir ruha kavuştuğunu açıklar. Bu noktadan stratejik konum meselesine din perspektifinden de bakacak olursak, üç semavi dinin de Ortadoğu’da doğup dünyanın dört bir yanına yayılmış olması anlaşılabilir bir durum oluşturmaktadır. Coğrafi olarak ise bu bölge Asya ve Avrupa’ya yönelik tüm projelerin merkezini oluşturmaktadır. Bölgenin jeostratejik konumu nedeni ile Avrupa devletlerini deniz komşuluğuyla, Hindistan, Çin ve Balkanları karasal yollardan, Anadolu, İran ve Arap yarımadasını tümüyle etkileme potansiyeline sahiptir. Stratejik anlamda birçok öneme sahip olan Ortadoğu’nun içinde yaşadığı istikrarsız dalgalanmalardan fayda sağlamak isteyen Irak, İran ve Kuveyt’e, Suriye Lübnan’a karşı saldırgan politika izlemiştir. Bu jeopolitik önemin getireceği faydaları ve riskleri hesap eden ve bu riskleri en aza indirgemeye çalışan ABD ve Rusya gibi bölge üzerinde küresel anlamda yapılanmaya çalışan ülkeler tarafından dengeler ile oynanarak bütün tarafların bölgeye bakışı değiştirilmeye çalışılmış ve stratejik hesapların yeniden yapılması sağlanmıştır. Ortadoğu’da büyük petrol rezervlerinin olması, bu petrollere sahip olmak için güç odaklarının çıkarttığı suni çatışmalar, çatışmaların neden olduğu yüksek miktarda paralarla yapılan silah ticareti döndüğü bir bölge olması, dünyanın odak noktası olma özelliğini korumasına yol açmaktadır.
Ortadoğu’nun Jeopolitik Önemi
Jeopolitik siyasi coğrafyadan doğan bir bilim dalıdır. Jeopolitik siyasi coğrafyanın devletlere olası fayda ve zararları inceler. Jeopolitiğe katkı sağlamış fikirlerden biri Halford John Mackinder’in Kara Hâkimiyeti Kuramı’dır. Mackinder’e göre günümüzde deniz gücünün azaldığını, kara gücünün daha önemli hale geldiğini ve dünya hâkimiyetinin kara gücü ile sağlanabilineceğini söylemiştir. Son olarak ilk jeopolitik teorinin sahibi olarak kabul edilen Alfred Thayer Mahan’ın Deniz Hâkimiyet Kuramı’na göre dünya hâkimiyeti denizlerde kazanılan egemenlikle sağlanabilir. Bunun için kuvvetli bir deniz gücünün oluşturulmasını gerekmektedir. Bu kuramlar ışığında jeopolitiğe ülkenin coğrafyasına bağlı olarak belirlenen politikaları ilişkilendiren bir kavram olarak bakabiliriz. Siyasette deniz yolları, su ve enerji ikmal imkânları gibi coğrafi etmenlerin güç üzerindeki etkileri kuramcıları coğrafyanın politik etkilerini araştırmaya itmiş, doğal sınırlara ulaşma, önemli deniz yollarından yararlanma ve stratejik önem taşıyan kara parçalarını denetim altında tutma gibi kaygıların ulusal politikalarda önemli olduğu vurgusu yapılmıştır. Jeopolitik üzerine ile ilgili bahsettiğimiz hususlar ışında Bölgenin jeopolitik önemi şu şekilde ifade edebiliriz; Bölge, Rusya ile sıcak denizleri, Doğu ile Batıyı, Akdeniz ile Hint Okyanusu’nu birbirine bağlayan, aynı zamanda Avrupa ile Asya arasındaki bütün ticarî ve kültürel bağlantıların yapıldığı bir bölgedir. Yeryüzünün en önemli kara ve suyollarını kumanda etmesinin kendisine kazandırdığı eşsiz jeopolitik değer, Ortadoğu’yu tarihin ilk dönemlerinden bu yana dünya egemenliği peşinde koşan güçlerin ilk hedefi haline getirmiştir.

Petrolün 20. yüzyılın ilk yarısından itibaren değer kazanmasıyla Bölgenin, dolayısıyla buradan geçen kara ve deniz yollarının stratejik önemi dünyanın hiçbir yeriyle kıyaslanamayacak derecede artırmıştır. Uluslararası arenada herhangi bir güç ya da ittifak, diğer güce ya da ittifaka egemenlik sağlamak zorunda ise Ortadoğu’yu kontrol altında tutmak zorundadır. Nedeni ise Bölgenin birçok kapıyı birden açan bir maymuncuk işlevinde olmasıdır. Meseleye böyle bir bakış açısıyla bakıldığı zaman dünyada meydana gelen savaşların temel dayanağı, sebebi Ortadoğu’dur denebilir. Ortadoğu Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarını birleştiren bölgenin merkezinde olması özelliği ile açık denizlere inmek isteyen kara devletlerinin jeostratejilerini belirledikleri vazgeçilmez mekânları olmuştur.
Ortadoğu’nun Dini Ve Kültürel Önemi
Din olgusu, birçok toplumda farklı zaman dilimlerinde ve farklı isimler altında tarih boyunca hep var olmuştur. İnsanlar başa çıkamayacağı durumlar karşısında ve içinde bulunduğu güçsüzlüklerden dolayı bir yaratıcıya teslim olma ihtiyacını hissetmiştir. Baktığımızda Bölgenin tarih içerisinde dinî haritası, dil ve etnik haritasına göre daha karışıktır. Tarihin başlangıcından bu yana çalkantılı bir yapısı olan Bölgede halklarının yaşadığı göçler ve fetihler sonucunda önemli bir gücü olan Helen kültürü, Roma yönetimi sayesinde yeni inançlar ortaya çıkarmıştır. Bu tarihi süreç içerisinde Ortadoğu putperestlik, Mecusilik, Zerdüştlük, Helenizm gibi inançlar yanı sıra semavi din olan Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet dinlerinin yaşandığı bir bölge olmuştur. Büyük dünya dinleri olarak gösterilen İslam, Hıristiyanlık ve Yahudilik Ortadoğu bölgesinde ortaya çıkmış ve bölgede büyük öneme sahip olmuştur. Bu dinler Allah’ın birliği, öldükten sonra dirilme, ceza ve mükâfat gibi ortak pek çok özelliği paylaşır. Bunca ortak paydaşlıklara rağmen Ortadoğu’da çıkan anlaşmazlıkların temelinde yatan sebeplerden biri bu üç din mensuplarının birbirlerine karşı gösterdikleri haksız tutumdan kaynaklanmaktadır.
Ortadoğu’da haçlı seferleri gibi büyük acılara ve gözyaşına neden olan savaşların temel nedeni dinler arasındaki hoşgörüsüzlüktür. Birçok farklı inançların yaşandığı Ortadoğu’da İslamiyet bölgede kabul edilen son dindir. İslamiyet Bölgede geçmişte oluşan inanç sistemlerinin birikimleriyle beslenmiş ve kültürel aşamanın son halkasını oluşturan bir din olmuştur. Ortadoğu bölgesinde, İslam dininden olma ve Arap olma gibi değerler önem taşımaktadır. Lübnan, Suriye ve İsrail dışında bölge devletlerinin nüfusunun çoğunluğu Müslüman’dır. Türkiye, İran ve İsrail dışında, bölgede yer alan devletlerin hepsi Arap’tır. Buradan ortak özelliklerin artmasıyla sorunların azalacağı mantığı çıkarılmaması gerekir. Bölge ülkeleri dini yönden türdeş olsalar da, ortak din, her zaman tek başına birleştirici bir unsur olmamaktadır. Dinler aynı olsa dahi mezhepsel ayrılıklar birçok çatışmayı beraberinde getirmektedir. Yaşanan savaşlara bakacak olursak İran-Irak Savaşının iki ucunda Müslümanlar veya Irak-Kuveyt savaşında, Müslüman Araplar birbirleriyle savaşmıştı. Yakın tarihimizi inceleyecek olursak Suriye iç savaşında taraflar Arap ve Müslüman olmalarına ayrıldıkları tek nokta mezheplerinin farklı olmasıdır. Benzer bir örnek olarak Libya iç savaşında tarafların Müslüman, Arap ve Sünni olmalarına rağmen çok acımasız bir savaş içerisine
girebildikleri görülmüştür.
Son olarak bu bölge üç büyük semavi dinin doğduğu topraklar olması açısından üç dinin mensupları için oldukça büyük manevi öneme sahiptir. Üç dinin mensupları da manevi havayı sürekli hissedebilmek için dinlerinin doğduğu topraklara sahip olma arzusu duymaktadır. Haçlı seferleri de bu kutsal toprakları ele geçirme arzusunun bir tezahürüdür. Yahudilerce vaat edilmiş topraklara sahip olma arzusu da hiçbir zaman son bulmayacak bu uğurda politikalar geliştirecek ve uygulamaya koyacaktır. Bunun neticesi olarak ta Ortadoğu’nun yer altı kaynaklarında ve sahip olduğu jeopolitik konumu üzerinde söz sahibi olmak için yaşanan çatışmalara ek olarak, din eksenli çatışmalar da yaşanmış ve yaşanacaktır.
Ortadoğu’nun Enerji Kaynakları Bakımından Önemi
Dünya siyasetinde son yıllarda yaşanan olaylar Ortadoğu bölgesinin öneminin artarak devam etmesine katkıda bulunmuştur. Geniş Bölge coğrafyasında, dünya enerji kaynaklarının bulunmasının yanı sıra bu bölgede farklı uluslar, kültürler, diller ve dinler yaşamaktadır. Bahsi geçen konularda ABD merkezli bir istikrar ve düzen kurulmasının, dünya istikrarına bir dayanak ve güvence olacağına inanılmaktadır. Bölge, dünyadaki petrol kaynaklarının yarısından fazlasına sahiptir. Petrolün kalitesinin yüksekliğinin yanı sıra maliyetinin düşük olması, sanayileşmiş petrole bağımlı devletlerin dikkatlerini üzerine toplamaktadır. Sanayi alanında gelişmeyen bir bölge olmasına karşın petrol rezervleri açısından zengin olması ve ulaşım yollarının kesiştiği bir noktada bulunması itibarı ile stratejik avantajları bulunmaktadır. Bölgenin doğal kaynakları ABD politikaları açısından başta petrol olmak üzere doğalgaz, su gibi temel ihtiyaç maddelerinin denetim altına alınması, nakil yollarının kontrol altında alınması, aynı zamanda olası rakip devletlerin önünün kesilmesi anlamına gelmektedir. Kendi devlet menfaatleri doğrultusunda hareket eden ve bu menfaatler için son derece büyük gayret sarf eden ABD için bölgedeki diğer devletler ile ittifak kurmak ve bu devletlerde askeri üsler kurma çabası Türkiye, Irak, Afganistan, Mısır ve Suudi Arabistan gibi devletlerin bölge ile birlikte stratejik önemlerini arttırmıştır. Bölgede siyasi aktör olmaya çalışan Rusya’nın engellenebilmesi, Türkiye- Afganistan hattı ve Kafkasya’daki siyasi gelişmelere sıkı sıkıya bağlıdır. Ortadoğu küresel enerji kaynaklarının en önemli merkezi ve ihracatçısıdır. Bu enerji kaynaklarının rakamsal değerlerine bakacak olursak;
“OECD’nin 2006 verilerine göre: Dünya petrol rezervinin % 62’si, doğal gaz rezervinin % 40’ı Ortadoğu’da, bunun da % 99’u Körfez bölgesinde bulunmaktadır. EIA’nın 2007 verilerine göre: Petrol
rezervleri sıralamasında; Suudi Arabistan ( 262,3 milyar varil) birinci durumdadır. Bunu Kanada’nın ardından gelen; İran, Irak, Kuveyt ve BAE (sırasıyla: 136,3, 115,0, 101,5, 97,8 milyar varil)
takip etmekte, Katar ise (15,2 milyar varil) on dördüncü sırada yer almaktadır. Doğal gaz rezervleri sıralamasında; RF’nin ardından İran, Katar, Suudi Arabistan ve BAE (sırasıyla: 974, 911, 240, 214, 112, 59, 55 milyar m3) gelmekte olup, dünya doğal gaz rezervlerinin sırasıyla; % 15, % 14,7, % 3,9 ve % 3,5’ini barındırmaktadırlar. Doğal gaz rezervleri bakımından ilk yirmi ülke içerisinde Irak onuncu, Mısır on sekizinci, Kuveyt yirminci sırayı almaktadır. 2000’li yılların başında günlük petrol üretimi 28 milyon varil olan Körfez’de bu rakamın 2020 yılında 42,2 milyon varile çıkması beklenmektedir. EIA’nın verilerine göre: 2006’da dünyada üretilen petrolde Körfez ülkelerinin payı, % 28’dir. 2004 verilerine göre ise; petrol üretiminde ilk on ülke arasında; Suudi Arabistan birinci, İran dördüncü, BAE ve Kuveyt on ve on birinci, Irak on dördüncü sırayı almaktadır. Dünya ham petrol ihracatının % 38’i ile ham petrol ve işlenmiş petrol türevi ihracatının % 32’si, işlenmiş petrol türevi ihracatının % 16,5’i Orta Doğu’dan yapılmaktadır. Petrol ihraç eden ülkeler sıralamasında; Suudi Arabistan [8,73 m.v./g (milyon varil/gün)] birinci sıradadır. Bu ülkeyi sırasıyla İran (2,55 m.v./g), Rusya ve Norveç’in ardından dördüncü, BAE (2,33 m.v./g) ile Kuveyt (2,20 m.v./g) Venezüella’nın ardından altıncı ve yedinci, Irak (1,48 m.v./g) on birinci, Katar (1,02 m.v./g) on dördüncü sırayı almaktadır. 2006 yılında Körfez ülkeleri tarafından ihraç edilen günlük 18,2 milyon varil petrolün 17 milyon varili Hürmüz Boğazı’ndan– bu miktar dünya ihracatının 1/5’ine karşılık gelmektedir –geri kalanı ise boru hatları vasıtasıyla Kızıl Deniz ve Türkiye üzerinden uluslararası pazarlara ulaştırılmıştır.”
Bunların dışında Ortadoğu bölgesinde önemli ülkelerden olan Türkiye’de yer altı ve yer üstü zenginlikleri göze çarpmaktadır. Dünya üzerinde kritik öneme sahip olan ve nükleer santraller ile savunma sanayinde kullanılan Bor, Toryum ve Neptünyum madenlerinin tüm dünya coğrafyasına nazaran neredeyse %70’i Türkiye’de bulunmaktadır.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Suudi Arabistan Krallığı ve Ekonomik Yapı

Ekonomik Büyüme Nedir?

Yararlanılan Kaynaklar
Hamit Çelik, Ortadoğu’da ABD Politikaları Ve Büyük Ortadoğu Projesi
Serkan Çelik ve Anıl Gürtuna, Büyük Ortadoğu Projesi ve Türkiye’ye Etkileri
Davut Dursun, Ortadoğu Neresi
Selami Gözenç, Güneybatı Asya “Ortadoğu” Ülkeler Coğrafyası
Tayyar Arı, Geçmişten Günümüze Ortadoğu: Siyaset, Savaş ve Diplomasi
Borisoviç Lutskiy, Arap Ülkelerinin Yakın Tarihi
Yılmaz Altuğ, Çin, Vietnam, Çekoslovakya ve Orta Doğu Sorunları
Tufan Karaaslan, Ortadoğu’nun Coğrafyası
Ömer Taşlı, Oradoğu’ya Süper Güçlerin Etkileri
Yıldırım Boran, El-Fetih, Hamas, Hizbullah Ortadoğu’da Direniş
Zachary Lockman, Hangi Ortadoğu? Oryantalizm, Tarih, Siyaset

*Bu çalışmanın tüm hakları, Hamit Çelik’e aittir.
*Bizimle iletişim kurmak için: kenandabirkuyu10@gmail.com