Etiket arşivi: Sömürge

Marshall Planı ve Türkiyedeki Sonuçları (Marshall Yardımı 1947)

Marshall Planı’nın Türkiye’ye etkileri, Marshall Planı’nın olumsuz etkileri, Marshall Yardımı CHP, Marshall Yardımı Demokrat Parti Marshall Yardımı İnönü, Marshall Yardımı alan ülkeler, Truman yardımı hakkında geniş bir araştırma.. Tarih arşivi sizler için araştırıyor.

Marshall Planı ve Marshall Yardımı

Türkiye’nin Marshall Planı’ndan aldığı yardım, Avrupa’ya yapılan doğrudan yardımların % 1,2’si, dolaylı yardımların da % 2,2’sine tekabül ediyordu. Plan çerçevesinde alınan kredilere % 2.5 faiz oranı uygulanmıştı. Alınan krediler, 15 yıl ertelemeyle 44 yılda geri ödeme usulüne tabii tutulmuştur. Marshall Planı’nın Avrupa ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’de de ekonomik, siyasi ve sosyal sonuçları olmuştur.

Ekonomik Sonuçlar

1923-47 yıllarında iktisadi kalkınma için kendi kaynaklarına yönelmeyi öncelik edinen Türkiye, 1948’den itibaren Marshall Planıyla dış kaynaklardan yararlanmaya başlamıştı. Bu durum, üretim ve gelir artışını hızlandırmıştı. Ancak, ekonominin dış kaynaklara bağımlılığının da artmasına vesile olmuştu. Tabi ki; bunun keyfi bir olay olduğu söylenemez. Türkiye gelişimini sağlayacak iç dinamiklerden yoksun kalmıştı. Dış kaynaklardan yararlanmak için en uygun çözüm yolu Marshall Planı’ydı. Marshall Planı’nın Türkiye ekonomisindeki en önemli sonuçlarından biri devletçilikten liberal ekonomiye kaymadır. Devletçilik ilkesinin, Marshall Planı’na dâhil olmada Türkiye’nin önünde bir engel teşkil ettiği düşünülüyordu. 1946-50 dönemi, devletçiliğin tasfiye yılları olmuştu. Bu tasfiye, devletçilik kavramının resmen ve aniden reddedilmesi şeklinde değildi. Adım adım hareket edilmişti. Devletçiliği niteleyen bütün yorumlar ve iktisat politikası özellikleri, teker teker reddedilerek tasfiye gerçekleşmişti. II. Dünya Savaşı’na katılmamakla birlikte her an harbe hazır olma stratejisiyle Türkiye’de, askeri harcamaların yüksek olması ve bütçenin büyük bir kısmının askeri giderlere ayrılması, ülke ekonomisini sekteye uğratmıştı. Marshall Planı süreci göstermiştir ki sadece bütçenin büyük bir kısmının askeri harcanmalara değil, ekonominin iyi yönetilememesi de Türkiye’nin iktisadi yapısını bozmuştu. Bunun en iyi göstergesi, 1946 Kalkınma Planı’nın lağvedilmesidir. Türkiye, artık ekonomik buhrandan kendi başına çıkabileceğine inanmıyordu. Bu durum, Türkiye’yi Marshall Planı’na dâhil olmaya sürüklemiştir. Marshall Planı’nı tek kurtuluş yolu olarak gören Türkiye, plana dâhil olabilmek için büyük çaba göstermişti ve çabası sonuç vermişti. Plana dâhil edilen on altı ülkeden birisi olmuştu.
Türkiye’nin plandan uzun vadede olumlu ekonomik sonuçlar elde ettiğinden bahsetmek pek mümkün değildir. Plan kısa vadede Türkiye’ye ancak nefes aldırmıştır. Özellikle 7 Eylül Kararlarının olumsuz etkisi, kaçınılmaz olmuştur. 7 Eylül kararıyla Türk Lirası, ABD Doları karşısında devalüe edilmiştir. Bu devalüasyon sonucunda, 1 dolar 1,29 Türk Lirası’yken 2,80 liraya çıkarılmıştır. Bu yolla savaştan sonra meydana gelen ihracat sıkıntılarının giderilmesi düşünülüyordu. Ancak devalüasyon, istenilen etkiyi göstermedi. Kemal Karpat, 7 Eylül Kararlarını sert sözlerle eleştirmiştir. Karpat’a göre; bu tedbirler, ülkenin içinde bulunduğu toplumsal ve ekonomik gerçeklere dikkat edilmeksizin alınmıştı. Para birkaç elde toplanmıştır. Ekonomik gelişimi sağlayacak yatırımlar yapılmadı. Halkın alım gücü dikkate alınmadı. Bu tedbirler, ülkede bazı iş adamlarının ihtiyaçlarına cevap vermeyi amaçladı. Bu süreçte altın satışına güvenilmesi de yanlış bir hamle olmuştu. Türkiye Merkez Bankası’nın stoklarında 1946 yılında 663 milyon liralık altın vardı. 1950 yılında altın stoku 419 milyon liraya kadar düşmüştü. Devalüasyon, eldeki tarım ürünleri stokunun daha ucuz fiyattan satılmasına neden olmuştu. Ayrıca döviz sıkıntısının olmadığı bir zamanda, devalüasyon gerçekleştirilmişti. Devalüasyon sonrasında ithalat, ihracatı geçmiş, 1930’dan sonra ithalat ihracat dengesi fazla iken, 1947’de açık vermiştir.
Marshall Planı’nın dayattığı liberal ekonomik sistem, Türkiye’de sorun yaratan ana etkenlerden birisi olmuştur. Liberalizm anlayışıyla Türkiye, daha fazla ithalat yapmıştı. Türkiye’nin Marshall Planı çerçevesinde 1949-53 yılları arasında almış olduğu zirai aletler, 1950-53 yılları arasında bu alanda yaptığı ithalattan çok azdır. Örneğin, Marshall Planı ile 7 bin 449 traktör alınmışken liberalleşme süreci sonunda 26 bin 146 traktör ithal edilmişti. 1950 yılında Demokrat Parti iktidara geldiğinde ilk olarak liberal ekonominin alanını genişleterek işe başlamıştır. Liberalleşme ekonomik sisteme geçilmesinde ABD Hükümeti etkili olmuştur. Zira ABD, Marshall Planı’na dâhil ülkelere liberalleşmeyi teşvik ediyordu. Türkiye’de inceleme yapan uzmanlardan Thornburg, 1947 yılında Vatan gazetesine şöyle bir ifadede bulunmuştu: “Aşikârdır ki Türkiye’de hususî teşebbüs ruhu geliştirilmedikçe, memleketinizde hususî ABD teşebbüsü için yer yoktur. Evvelâ, kendi tabiî kaynaklarınızı, işletmelisiniz ve ancak ondan sonra yabancı sermaye bulabilirisiniz.”

”Avrupa İktisadî İşbirliğinin tam olarak bir an evvel gerçekleşmesinden Amerikan umumi efkârının sabırsızlandığını ifade etmiş ve Amerikan yardımlarının, ticaret ve mübadele serbestisini en geniş ölçüde tahakkuk ettirecek memleketlere daha fazla yapılacağını ilâve eylemiştir.”
ABD’nin bu yaklaşımı Marshall Planı’na dâhil olan ülkelerin liberalizme geçişlerinde önemli bir dönüm noktasıydı. Türkiye’nin de bu tarihten itibaren bu yönde ağırlık vermesi dikkat çekicidir. Liberalleşme kapsamında 1950’de Türkiye, yabancı ülkelerle olan ticaretini % 60 oranında serbest bırakmıştı. Ülkelerin özel sermaye’ye ağırlık vermeye başlaması en çok ABD’nin işine yarayacaktır. Özel sermayenin serbest kalması aynı zamanda ABD sermayedarlarının da bu pazarlara girişini kolaylaştırmıştır. Böyle olunca ithalatı hızla ilerleyen ülkelerde ihracat düşük seviyede kalmıştır. Aynı şekilde bu durum Türk dış ticaret açığını artırmıştır. 1950 yılında 22,3 milyon dolar olan dış ticaret açığı liberalizm nedeniyle iki yıl içerisinde 193 milyon dolara ulaşmıştı.Türkiye’de oluşan dış ticaret açığı hakkında, 22 Ekim 1952’de MSA Türkiye şefi Leon Dayton, şunları söylüyordu:
”Türkiye’nin son zamanlardaki tediye müvazenesi açıklarını ben ve misyonumdaki arkadaşlarım yakından ve endişe içinde takip etmekteyiz. Bugün karşılaşılan müşkülâtın bertaraf edilmesi ve açıkların izalesi, kabili ihraç malların bir an önce ihracına ve memleketin dış gelirlerin arttırılmasına bağlıdır. Fakat ihracat yapılamamaktadır. Şüphesiz ihracatın yapılabilmesi diğer memleketlerin bu mallara talip olmasına ve ihraç mallarının fiatına bağlı bir keyfiyettir.”

Marshall Yardımı Alan Ülkeler Aşağıdaki Şemada Belirtilmiştir

marhall yardımı alan ülkeler

Dayton’un da ifadelerinden anlaşıldığı gibi Türkiye’deki dış ticaret açığının ana nedenlerinden birisi yeterince ihracat yapılamamasıdır. 1952’de Marshall Planı’nın Avrupa sürecinin tamamlanmış olduğu göz önüne alındığında, Avrupa’da artık zirai ürün ithaline çok ihtiyaç duyulmamaktaydı. Bu nedenle ihracatını tarım ürünlerine dayandıran Türkiye, dış ticaretinde açık vermeye başlamıştı. Her geçen gün bu açık artmaktaydı. İngiltere’de 6 Ocak 1953 tarihli Times gazetesi, Türkiye’nin dış ticaret açıklarına değinmiştir. Gazetede, Türkiye’nin dış ticaret açığı önemli bir mesele olarak görülüyordu. Gazeteye göre, 1952 yılının ilk 10 ayında ithalat ihracat arasında, 484 milyon lira açık vardı. Bu miktar önceki seneye göre iki kat artmıştı. Türkiye’nin bu hale gelmesinin sebebi, Avrupa Tediye Birliği’ne en fazla borçlu ülke olmasıydı. Gazete, liberal ekonomik sisteme hızlı geçilmesinin Türkiye’yi bu hale getirdiğini ifade etmişti. Türkiye’nin, liberal ekonomi hakkında çok iyi bilgi ve deneyim sahibi olmadığından dış ticarete ayak uyduramadığını belirtmişti. Türkiye, liberalleşme konusunda iyi bir seviyede olmadığından, liberalizme ne şekilde geçileceği ve hangi alana ya da kimlere ne kadar izin verileceğini kararlaştıramamıştır. Dönemin gazetelerinde bu konular üzerine yazılar yayınlanmıştır. Kudret gazetesinde devlet işletmelerinin özelleştirilmesi belli sebeplerle savunulmuşsa da yabancı sermayeye devri hususunun yanlış olduğu öne sürülmüştür. Gazetedeki habere göre yabancı sermayeye ancak yeni iş alanlarında müsaade edilmeliydi. Devlet işletmeleri daha çok yerli şahıs ve kooperatiflere devredilmeliydi.
31 Mayıs 1950 tarihi itibariyle, Türkiye’nin ithalat yaptığı ülkelere olan dış borcu 218 milyon 141 bin lira civarındaydı. Bununla birlikte Türkiye’de dış borç artmaya devam etti. 1955 yılında devletin dış borcu 1 milyar 686 milyon 319 bin 466 lira’yı bulmuştur. 1953 yılı itibariyle Türkiye, ithalatını azaltmaya başladı. Dış ticaret açığının önlenmesi adına 1958 yılında yeni bir devalüasyon zorunluluğu doğdu. 1 dolar 2,80 liradan 9 liraya çıkarıldı. 1956 yılında Türkiye’deki, ekonomik sıkıntılar buhran halini almıştı. İhracatın yanı sıra ithalatta da gittikçe zorlanılıyordu. Marshall Planı kredilerine rağmen, döviz sıkıntısı çekiliyordu. Bu sıkıntıyı gidermek adına çözüm yolları aranmıştı. “Türkiye, Irak, Lübnan, Ürdün, Suriye Ortaklık ve Temsilciliği”nden Ali Rıza Kurtoğlu, T. Vifor adında bir maliye uzmanının Türkiye adına yayınladığı muhtırayı Başbakan Adnan Menderes’e sunmuştu. Muhtırada “Türk Dolar” adında yeni bir paranın oluşturulmasından bahsediliyordu. Bu paranın ihracat için kullanılmasının dışalımı ve ihracatı kolaylaştıracağı belirtiliyordu. Vifor şunları ifade ediyordu:
”Sterling, bir asır müddetle dünyada hüküm sürdü. Dolar, istikbalde, dünyanın kullanacağı para olarak gözüküyor. Bütün dünya dolar veya dolara istinad eden tek para sistemine doğru gitmektedir. Bütün milli paraların, millî para olarak kalmaları her memleketin dolara dayanan ve haricî mübadelelerde kullanılacak olan bir para ihdas etmesi kuvvetle muhtemeldir.
Türkiye için de böyle bir para teklif ediyorum. Bu paranın “Milletlerarası Para Fonu” ile “Federal Bank” tarafından destekleneceği muhakkakdır. Bu paranın ihdasının, Türk Lirasının Türk millî parası olarak kalmasına bir mâni teşkil etmeyeceğini de tekrar etmek isterim. “Türk-Dolar” Türkiye’nin istikbalde ecnebi devletlerle vaki olacak ticarî münasebatında kullanacağı paradır(…)
“Türk-Dolar”ın Türk Lirası ile olan nisbeti bir Türk-Dolar 5 ilâ 5 ½ Türk Lirası civarında tesbit edilmelidir.”

marshall yardımı son posta gazetesi

Marshall Planı, Türkiye’de 1923 yılından beri süre gelen Mustafa Kemal Atatürk’ün hazırlattığı zirai ve sınai kalkınma biçimini sonlandırmıştı. II. Dünya Savaşı ile Atatürk’ün ekonomi ve tarım politikası zaten kesintiye uğramıştı. Türkiye’nin, Avrupa ve ABD ile olan dış ticareti durmuştu. Bu ticaretin tekrar başlamasına Marshall Planı vasıta olmuştur. Ancak Atatürk’ün sınai kalkınma için yaptığı çabalar devam ettirilmemiştir. Türkiye tarıma kayma yolunu tercih etmiştir. Bu durum Türkiye’de fabrikalar açılmasının önlenmesinin yanında elde bulunan fabrikaların kapatılmasına neden olmuştur. Uzmanların verdiği raporlar doğrultusunda 1952 yılında Türk sanayisi için bir dönüm noktası olan THK Uçak ve Motor Fabrikaları kapatılmıştır. MKE’ye devredilen fabrikalar, 1954 yılında traktör fabrikası haline getirilmiştir. Marshall Planı çerçevesinde Türkiye’nin tarım ekonomisine ağırlık verilmiştir. Bunun neticesinde Türkiye, sınai gelişmeden uzaklaşarak bir tarım devi olmak istemiştir. Marshall Planı çerçevesinde, 1948-1952 dönemi için yapılan yardımların % 20,6’sı doğrudan, % 59,7’si dolaylı olarak tarıma ayrılmıştı. 1949 yılı Mayıs ayında Türkiye’ye ilk traktörler gelmişti. Bu traktörler, 1950 yılındaki hükümet değişikliğinden sonra alınan binlerce traktörün ilk kısmını oluşturmuştu. Yeni hükümet de Türkiye’de tarımsal üretim artışının sağlanmasını ana hedef olarak belirlemişti. Bu şekilde ihracatta tarım sektörü önemli bir yer edinmeye başlamıştı. Ancak tarımda makineleşme traktör kullanımıyla sınırlı kalmıştı. Bu nedenle yapısal dönüşüm sağlanamamıştı. Marshall Planı Türkiye temsilcisi Russel Dorr’un Türkiye gezisinden sonra hazırladığı raporunda Türkiye’de Marshall Planı’nın tarımda yarattığı etkiden bahsetmiştir. Dorr, raporunda, tarımsal makinelerin kullanımının zirai üretime oldukça faydalı olduğunu ifade etmiştir. Ancak, makineleşme kadar yedek parça temini için kurulan servislerin yetersizliğine dikkat çekmiştir.
Tarımda devleşme hedefi, sanayileşmenin ihmal edilmesine neden olmuştu. Bunda ABD’li uzmanların raporları da etkiliydi. Örneğin Thornburg Raporu’nda Türkiye’de makine ve motor fabrikası projeleri reddedilmişti. Uçak ve dizel motor imal etmek için, Ankara’da bir tesis kurulması fikri de kabul edilmemişti. Thornburg Raporu, eleştirilmesine rağmen Türkiye’de benimsenmişti. Vatan gazetesinde Thornburg hakkında “Büyük Türk Dostu” şeklinde ifadeler kullanılmıştı. Barker Raporu’nda da Türkiye’de sanayileşmeyi reddeden ifadeler yer almıştı. Barker, “Türkiye’nin sanayileşme hedefini terk etmesini tavsiye edecek değiliz. Fakat biz, bu hedefe varmanın en kestirme yolunun, tarımsal gelişmeye önem vermek olduğunu tavsiye ediyoruz” diyerek Türkiye’yi tarıma yönlendirmiştir. Raporları önemseyen Türkiye, tarım ülkesi olma yolunda sınai kalkınmadan uzaklaşmıştı. 1950 seçimlerinde Demokrat Parti’nin politikası da bu yöndeydi. Türkiye’de 1935-50 yılları arasında köylü kesim ihmal edilmişti. Büyük oy potansiyeli olan köylüler, Demokrat Parti tarafından önemsendi. Demokrat Parti, köylünün kalkınmasına öncelik verecek bir program uygulayacağını ilan etti. Demokrat Parti’nin bu politikası, Marshall Planı’nın gerekleriyle uyuşuyordu. Ziraatta makineleşme, özellikle traktör ve biçerdöver kendini gösterdi. 1948 yılında 1.750 olan traktör sayısı, 1960 yılına gelindiğinde 43 bin 747’ye ulaşmıştı. Biçerdöver sayısı da, 994 iken 6 bin 72’yi bulmuştu.
Bütün girişimlere rağmen, istenen sonuca ulaşılamamış Türkiye gerekli kalkınmayı sağlayamamıştı. 1954 yılında Dünya Bankası’nın yaptığı müdahaleler Türkiye’yi kızdırınca, Türkiye ile Dünya Bankası arasındaki bağlantı koptu. Türkiye, Dünya Bankası’ndan artık kredi alamamaya başladı. Bununla birlikte büyüme sürecinde beklenenin aksine, tarımda değil sanayileşmede ilerleme düşüncesi belirdi. Bu durum, tarım devi olma konusundaki umutların aslında boş bir hayal olduğunu görmede etkili oldu. Tarımsal verim düşüktü. Fakat tarımsal nüfus fazlaydı. İthalatın sınırlandırılmasından sonra sanayileşmenin hız kazanması, köylü ve tüccar kesimin sanayiye doğru kaymasına sebep oldu. Türkiye, özel sektörü teşvik etmesinin yanında ithalatta kısmi serbestliğe de müsaade etmişti. Bu izne rağmen sınai teşebbüse yönelmemesi, ithalat masraflarını karşılayacak bir ihracat gelirinden uzak kalmasına neden olmuştu. Bunun dışında, Türkiye’de var olan özel sektör de ferdi teşebbüse dayalıydı. Çok fazla ortaklık görünmüyordu. Bunun ana nedeni, sözleşme hukukunun gelişmemesi ve Türk iş adamlarının birbirine güvenmemesiydi. Ortaya çıkan güvensizlik, Türkiye’nin sınai kalkınmadan uzaklaşmasında etkili olmuştu.
Türkiye, her şeyden önce ithal ettiği kadar ihraç edememesi, Türk ekonomisini Marshall Planı’ndan gelen yardımlara bağlı hale getiriyordu. Paraların geri ödenmesine gelince, burada da başka bir sıkıntı baş gösteriyordu. Türkiye, ABD’den aldığı borç parayla yine bu ülkeden malzeme satın alıyordu. Alınan kredilerin ödenme zamanı geldiğinde ise döviz sıkıntısının baş göstermesi kaçınılmaz olmuştu. Bu da Türkiye açısından sıkıntılı bir süreci ortaya çıkarmıştı. Türkiye, ticaret açığını finanse etmek için, dış kredi bulmakta güçlük çekiyordu. Bunun ana nedeni ödemeler dengesindeki açık olarak gösterilmiştir. Türkiye borcunu ödeyecek kadar ihracat yapamamıştı. İhracatın düşük seviyede kalması dış ticarette borçların artmasına neden olmuştu. Özellikle 1955’ten sonra daha belirgin olan bu sorun Türkiye’yi gün geçtikçe dış borca sürüklemiştir. 1960 yılı dış borç miktarı 1 milyar 138 milyon 600 bin dolara ulaşmıştı. 1950 yıllarında ödeme sıkıntılarının giderilmesi için Avrupa Tediye Birliği kurulmuştu. Ancak, 1958’lere gelindiği zaman Türkiye’nin ödeme sorunu daha da artmıştı. 1958 yılında Türkiye’de ilk defa, borç yükümlülüklerinin yerine getirilemeyeceği söylenmişti. Bu nedenle, OEEC, IMF, ABD ve Türkiye arasında, 4 Ağustos 1958’de “İstikrar Programı” konusunda anlaşmaya varılmıştı. Buna göre, borçların bir kısmı ertelenecek, bir kısmı da yeni bir ödeme planına göre düzenlenecekti. Böylece Türkiye, ekonomide dış etkilerin kıskacına iyice girmeye başlamıştı. Marshall Planı’ndan aldığı kredilerle Türkiye, istediği ekonomik kalkınma hamlesini gerçekleştiremediği gibi yabancı müdahalesine de açık hale gelmişti.

adnan menderes marshall planı

Tarımdan sonra Marshall Planı’yla en fazla desteklenen alan madencilik olmuştur. Türkiye, plana katılırken Avrupa’ya gıda satışı ve Avrupa sanayisinin gelişmesi için maden ihracı yapması öngörülmüştü. Türkiye, aldığı yardımlarla maden çıkarımını arttırmış, hammadde olarak madenlerini Avrupa’ya satmıştı. Özellikle kromun satışı, Türkiye için önemli bir döviz kaynağı haline gelmişti. Türkiye, Maraş ve Hatay’daki krom madenlerinin üretimini ECA idaresine bırakmıştı. Marshall Planı doğrultusunda verilen raporlara uyuyordu. Madenciliğe sekte vuran Yabancı Sermaye Kanunu’nun çıkarılması da raporlar doğrultusunda gerçekleştirilmiştir. Bu kanunla Türk madenlerinin yabancıların eline geçmesinin yolu açılmıştı. Örneğin, 1959 yılının sonlarına doğru Türkiye’de, 18 petrol arama şirketinin 16’sı ABD’li, diğer ikisi ise Alman ve Felemenk’ti. Planda önemli harcama alanlarından birisi de ulaştırma sistemiydi. Önemli bir paya sahip olan ulaştırma yatırımları genellikle karayolları yapımına yönelikti. Bu durum, Cumhuriyet döneminden beri süregelen demiryolu politikasını bir kenara bırakıyordu. Karayollarının deniz ve demir yolu ulaşımı ile bağlantılı olmasına önem verilmedi. Karayolu yapımında temel amaç kırsal kesimde üretilen ürünlerin en kısa sürede pazara çıkarılmasıydı. Kısacası, Türkiye’de üretilen ürünlerin yeniden toparlanmaya çalışan Avrupa’ya taşınması hedefleniyordu.
Marshall Planı’nda Türkiye’ye biçilen rol başarıyı getirmemişti. Zira Bir ülke, tek başına ziraatla gelişemez ve ekonomisini güçlü kılamazdı. Bu durumu 4 Nisan 1953 yılındaki İngiliz Economist gazetesi şöyle ortaya koyuyordu:
”Türkiye’nin, kendi ekonomisini ve bilhassa ziraatını geliştirip modernleştirmesine ve işlerinde muvaffakiyetler sağlamasına âmil olan enerji ve inisiyatifin, ticarette mâruz kaldığı güçlükleri artırmış olması, paradoksal büyük bir talihsizlik eseridir. Türklerin, mühim miktarda pamuk, ve kuru meyveden başka, ellerinde, ilk defa olarak, büyük bir hububat fazlalığı mevcuddur. Fakat, ziraat ve sanayinin gelişmesini mümkün kılan makinelerin çok mikdarda ithal edilmesi, ticaret muvazenesini alt üst etmiş ve fazla ziraî mahsullerini satmak suretiyle dahi, bu muvazeneyi düzeltmeğe müvaffak olamamıştır.”
Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere makine ithaliyle harcanan para, zirai ihraçtan elde edilenden çok fazlaydı. Türkiye’de yerli sermaye geç de olsa 1953 yılından sonra sanayi sektörüne doğru kaymıştı. Ekonomik kalkınmanın gerçekleşmesinde sanayinin rolü kaçınılmazdı. Türkiye, sanayi sayesinde ihraç ettiği hammaddeleri işleyip daha karlı bir şekilde satabilirdi. Endüstriyel vasıtaların modernleştirilmesi için sanayi tesisleri kurabilirdi. Tarih arşivi sizlere Marshall Planı Ve Türkiye’deki Sonuçları’nı aktarıyor…
Marshall Yardımı’nın ana sistemi, önce verip sonra daha büyük alma olarak özetlenebilir. Plan, bir nevi sömürgeleştirme sistemi yaratmıştı. ABD yardımları ile Türk sanayisi, sömürgeleşme sürecinden geçtikten sonra ABD’nin açık pazarı konumuna gelmişti. Marshall Planı Türkiye’de aynı zamanda tembellik yaratmıştır. Ekonomik bir sorunun halledilmesinde hemen Marshall yardımlarına başvurulması, Türk ekonomisini hazırcılığa sürüklemiştir. 1950 yılı bütçesinde ortaya çıkan açık, Marshall Planı’ndan elde edilen yardımlarla kapatılmıştır. Bu hamle, siyasette eleştirilere neden olmuştur. Zira bütçe açıklarının ülkenin ekonomik gücüyle kapatılması, kendi kendine yetmenin göstergesiydi. Ancak böyle yapılmadı. Türkiye, yalnızca bu plandan yararlanarak dolar elde etmemiştir. Dünya Bankası’ndan alınan kredilerin de rolü büyüktü. Alınan krediler, 1952 yılı dış ticaret açığının ana faktörlerden birisi olmuştur. Neticede Türkiye ekonomisi, kısa süreli ani bir dönüşüm ile bambaşka bir sistemde işlemeye başlamış ve bu ani değişime ayak uyduramayan Türkiye, beklenen gelişmeyi yapamayınca, ekonomik sıkıntıları karşılamak için borç almaya devam etmiştir. Böylece Marshall Planı ile başlayan ekonomik hareketlenme, daha sonraları ekonomik bağımlılığa dönüşmüştü.
Siyasal Sonuçlar
Marshall Planı sonrası oluşan yeni ekonomik ortamda Türkiye artık dış borca bağımlı hale gelmişti. Siyasi gelişmeler de tamamen bu eksende ilerliyordu. Doğan Avcıoğlu’nun ifadesiyle, CHP ile başlayıp DP ile devam eden bu sürecin ana çerçevesi “Dolar, daha fazla dolar diplomasisi” şeklinde belirtilebilirdi. ABD’nin de dış siyasetinde Türkiye önemli bir yerdeydi. ABD Türkiye’nin yardımlardan en üst derecede yararlandığını belirtiyordu. 22 Mayıs 1950’de liberal yönetim taraftarı olan Demokrat Parti başa geçmişti. Demokrat Parti’nin politik sisteminin ana amacı, ülkenin sadece dış politikada yalnızlıktan kurtarılması ve güvenliğinin sağlanması değil aynı zamanda ekonomik altyapısının da geliştirilmesiydi. Hükümet bunu gerçekleştirmek için dış yardımlara yöneldi. Demokrat Parti, yardımlardan yararlanmanın bir karşılığı olacağının farkındaydı. Bu durum Demokrat Parti’yi rahatsız etmemişti. Gerekirse bedel ödeneceği inancındaydı. NATO’ya katılmak asker gönderme de bu inancın sonucuydu. Marshall Planı’nın tatbiki 1952 yılı başı itibariyle bitmişti. Ancak Türkiye’ye yapılan ABD yardımları, askeri alanda ağırlıklı olarak devam etmiştir. Türkiye’ye yardım edilmesinin ana nedeninin, Kore Savaşı ve Çin’in milliyetçi yapısının çöküp komünist hükümetin eline geçmesi olduğu söylenebilir. Bu sonuç ABD’nin Rus karşıtı politikasından sıyrılıp antikomünist politika çerçevesinde hareket etmesine neden olmuştur. Böylece Soğuk Savaş’ın başında ABD Senatörü Vandenberg’in “Sovyetler silahı bıraksın yoksa atom bombası kullanırız” ifadesi ile başlayan çatışma hali, 1950’lerin başlarında daha genişleyerek antikomünist bir hale dönüşmüştü. ABD, komünizmin Ortadoğu’ya yayılmaması adına Türkiye’yi yanında tutmak istemiş ve Türkiye’ye yardım kanalını kapatmamıştır.
ABD’nin yardımı kesmemiş olması Türkiye’nin de işine geliyordu. 6 Ekim 1949’da ABD, Karşılıklı Savunma Yardım Kanunu’nu çıkartarak, 500 milyon dolarlık askeri yardım kaynağı ayırmıştı. Türkiye de bu yardımdan yararlanmak istiyordu. NATO’ya girene kadar Türkiye bu kanun çerçevesinde ABD’den askeri yardım almıştı. Dönem itibariyle Türkiye, yönünü tamamen batıya çevirmiş ve dış politikasını ABD ekseninde batıya bağlı hale getirmişti. İsmet İnönü döneminde Türkiye, NATO’ya girmek için girişimlerde bulunmuştu. Ancak İnönü Hükümeti uygun bir cevap alamamıştı. NATO’ya giriş Demokrat Parti döneminde gerçekleşti. Ancak NATO’ya girmeden önce, Kore Savaşı’na Türkiye’nin dâhil olması dönem itibariyle oldukça çelişkili oldu. Asker gönderilmesi kararında, muhalefetin onayı alınmamıştır. Bu durum, ülke iç siyasi dinamiklerini sarmıştı. Basında, Türkiye’nin NATO’ya girebilmek için Kore Savaşı’na katılmış olduğu ve dış politikada, hükümetle muhalefet arasında ihtilaf olduğu haberleri çıkmaya başladı. Haberlerde eleştirilen önemli hususlardan biri NATO’ya üye olmayan Türkiye’nin, NATO ülkeleri ile birlikte Kore’ye asker göndermesiydi. Fakat Kore Savaşı’na katılımdan sonra, Türkiye’nin NATO’ya alınması gündeme gelmiş, 1952 Şubat’ında NATO’ya üye kabulü gerçekleşmişti. Türkiye, NATO’ya üye olmasından sonra Ortadoğu’da Batı’nın temsilcisi olmuştu. Batı’nın Ortadoğu’daki petrol çıkarlarının da koruyuculuğu görevini yürütmüştür. Batı yanlısı dış politikasını, ekonomik gelişmesi için gerekli dış sermaye yatırımlarını çekmekle birleştirmişti. Türkiye’nin böyle bir strateji takip etmesinin sebeplerinden biri ekonomikti. Türkiye batı ittifakını, iktisadi teşekküllerin gerçekleştirilmesinde kullanılacak dövizin elde edilmesi için bir araç olarak görüyordu. 1955 yılından itibaren Türkiye-NATO anlaşmasının ikinci maddesi çerçevesinde ABD’den iktisadi işbirliğinin kuvvetlendirilmesi yönünde yardım istemiştir. Yardım istenirken dayanak noktası, Türkiye’nin NATO ülkeleri için stratejik önemi olmuştu. Marshall Planı sonrasındaki NATO üyeliğiyle Türkiye hızlı bir kalkınma evresine girmiştir.

kral faysal marshall planı

Truman Yardımı ve Truman Doktrini Nedir

Türkiye, NATO’ya üye olduktan sonra yapılan yardımları yeterli görmüyordu ve stratejik önemini vurgulayarak yardım taleplerinde bulunuyordu. Müttefik ülkeler ise Türkiye’nin iktisaden sorumsuz davrandığından yakınıyordu. Sovyetler Birliği, Batı ile bir harbe girişmesi halinde ilk olarak Orta ve Yakındoğu’ya yönelecekti. Bu hamlesiyle hem Ortadoğu petrol yataklarını ele geçirecek hem de batılı ülkelerin hava üslerini kullanmalarına engel olacaktı. Bu nedenle Türkiye’nin stratejik önemi kabul edilmekteydi. Türkiye de bu konumundan dolayı yardım taleplerinden geri kalmıyordu. Türkiye, dış yardımlar sayesinde bir süre ekonomik olarak gelişmişti. Ancak Türkiye’nin ekonomisi gelişince ihtiyaçları da artmıştır. 1956’da ekonomide büyük bir bunalım gerçekleşmiştir. Bu bunalım, 1958 yılında Türkiye’yi devalüasyona itmiştir. 1957 yılında Türkiye, Ortadoğu’daki tüm meselelerde ABD ile ortak hareket etmekteydi. 1958 yılında Irak Kralı Faysal’a karşı yapılan darbe sonucunda, Türkiye’nin Ortadoğu politikası sarsıntıya uğrayacaktı. Lübnan Ürdün olaylarında, ABD’ye İncirlik üssü açılacak ve 1959 yılında, Türkiye-ABD arasında yapılacak bir anlaşmayla ilişkiler en üst düzeye çıkacaktı. ABD kontrolünde Türkiye’de yeni istikrar politikaları uygulamaya konulmuştu. Ayrıca, dış borçların ödenmesi için, Osmanlı dönemindeki Duyun-u Umumiye idaresine benzer bir kurum olan “Alacaklı Ülkeler Konsorsiyumu” kurulmuştu. Türkiye, 1958’de dış krediler açısından yeteri derecede ilgi görmemeye başlamıştı. Bu ilgisizlik, Türk ekonomik hayatındaki sıkıntıları derinleştirmişti. Bu nedenle hükümet, politika değişikliğine gitmek zorunda kaldı. Türkiye dış kredi sağlamak için Sovyetler Birliği’ne de başvurmayı düşünmüştü. Menderes, 1958’de Moskova’ya ziyaret yapmayı planladı. Ancak, Türkiye’de oluşan iç siyasi çekişmeler buna izin vermemişti.
Türkiye, Marshall Planı’ndan sonra dış yardımlara bağımlı bir ülke haline gelmişti. II. Dünya Savaşı sonrasında ekonomik olarak pek parlak bir görüntü sergilememişti. Marshall Planı’nı herkes kurtuluş yolu olarak görmüştü. Bu durum, siyasi ve sosyal olarak da Türkiye’nin dışa bağımlılığına bir ortam oluşmasına neden olmuştu. Marshall Planı döneminde Türkiye, aldığı kredilerle oldukça borçlanmıştı. Planın sonrasında da dış kredi almaya devam etmişti. Devlet, siyasi anlamda da “Amerika ne yaparsa kabul edelim” düşüncesindeydi. 4 Temmuz 1948 tarihli anlaşmadan sonra ABD Türkiye üzerinde çeşitli kanallardan söz sahibi olmaya çalışıyordu. Türkiye’deki uzmanların ülkeyi kalkındıracak yeteneğe sahip olmadığını söyleyen yabancılar, var olan kaynakların nasıl ve nerelerde kullanılacağını kendileri belirliyorlardı. Kısa süre sonra ülkeye gelen yabancı uzmanlar Türk bakanlıklarının kadrolarına yerleştirilmişlerdir. Böyle olunca Türkiye üzerinde sarf edilen her dolar aynı zamanda ABD emperyalizmine hizmet ediyordu. Türkiye ile ABD arasındaki bağ, her ne kadar NATO ilişkisi çerçevesinde birliktelik olarak ele alınsa da böyle değildir. ABD’nin Türkiye üzerindeki politikası tamamen yardım değil çıkar hesabına dayanmaktadır. Yapılan yardımlara bakıldığında ABD’nin kapitalist çıkarlarını ön plana çıkardığı görülmektedir. Türkiye ABD’nin yararına tavır takındığı sürece iki ülke arasındaki birliktelik sağlam kalmıştır. Ancak 1964 Kıbrıs Harekatı sırasında ABD’nin Türkiye’yi yalnız bırakması var olan tüm tabuların yıkılmasına sebep olmuştur. Kıbrıs Harekatı sırasında Türkiye ABD’den destek beklerken ABD’nin Truman Doktrini’nin dördüncü maddesi gereğince harekatın önüne geçmesi Türkiye’de şok etkisi yaratmıştır. Birçok kesim Kore Savaşı’na girmenin hata olduğunu belirtmeye başlamıştır. Kore’de savaşa katılıp zaferler kazandıklarından dolayı madalyaya layık görülen Türk askerlerinden bazıları, aldıkları madalyaları teker teker iade ederek tepkilerini göstermişlerdir.
ABD ile sıkı ilişki içerisinde olmaya devam etmek için hiçbir girişimden kaçınmayan Türkiye, komşularıyla olan ilişkilerini bitirmekten de kaçınmamıştır. Örneğin 1947 yılına kadar Filistin meselesinde Arapları destekleyen Türkiye, 1948’de İsrail’in kurulmasından itibaren İsrail’i tanımıştır. Bunun yanında emperyalizme karşı direnen bağımsızlık hareketlerine de karşı tavır almıştır. Bu yüzden komşu ülkelerle olan ilişkileri bitme noktasına gelmiştir. Kıbrıs meselesinde Arap devletlerin Türkiye’nin yanında yer almaması, bu sonuçtan kaynaklanmıştır. ABD’nin planları Türkiye’deki iç siyasete de sirayet etmiştir. Sovyetler Birliği’nin komünist yayılmasının önüne geçmek isteyen ABD, birçok ülkede demokratik atılımların gerçekleşmesi için teşviklerde bulunmuştur. Bu ülkelerden birisi de Türkiye olmuştur. Türkiye’de demokrasi atılımının gerçekleşmesi için çok partili hayata geçişi desteklemiştir. Marshall Planı’na dâhil edilme sürecinde Türkiye’ye bu plana katılmak için çok partili hayata geçiş şart koşulmuştu. Türkiye bu adımı atmış ve Demokrat Parti bu şekilde Türk siyasi hayatına dâhil olmuştur. Ancak aralarındaki sorunlar çözülemeyince CHP ve Demokrat Parti arasında gergin bir ortam oluşmuştur. Bu durumdan ABD de tedirgin olmuş ve Türkiye’ye tebligat göndermiştir. Tebligatta iki partinin aralarındaki meseleyi çözmelerini ve demokrasi ışığını halka iyi yansıtmaları istenmişti.
Sosyal Sonuçlar
II. Dünya Savaşı’ndan sonra, dünya ülkelerinde olduğu gibi Türkiye de ekonomik sıkıntılarla dolu bir süreç yaşamıştır. Ortaya çıkan ekonomik buhran Türkiye’yi derinden etkilemiştir. Sıkıntıları ortadan kaldırmayı amaçlayan Marshall yardımları, Türk halkı üzerindeki dengelerin değişmesine neden olmuştur. Marshall Planı, dolaylı da olsa daha başlamadan Türkiye’de etkisini hissettirmiştir. CHP yardımdan yararlanmak için Türkiye’deki komünist eğilimi ABD’lilere hissettirmeye çalışmıştı. Bu taktiği Truman yardımı sırasında da uygulamıştı. 1947 sonlarına doğru Türkiye’nin plan dışında tutulacağı konusu ortaya çıkınca Türkiye için yeni bir komünizm tehlikesi yaratılmaya çalışıldı Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi olayı ön plana çıkarıldı. Aralık 1947’de Fakültede gerçekleşen bu olayda, ABD’de eğitim görmüş bazı solcu hocalara karşı gösteriler yapılmıştı. Bu vakadan sonra ülke içinde tepkiler çoğalmıştır. 1949 yılı başlarında ise Sabahattin Ali cinayeti ile liberal ekonomik sisteme kaymaya başlayan siyasilere karşı oluşan tepkilere gözdağı verilmiştir.

shall-plani-peynir-yardimi

Marshall Planı, Türkiye’deki nüfus dengelerinin değişmesinde de etkili olmuştur. 1927 yılındaki nüfusun % 16,4’ü kentsel, % 83,6’sı kırsal alanda yaşarken, 1940 yılında kentsel nüfusu oluşturan kesim % 18’i, 1950’de % 18,5’i bulmuş, 1960’ta da % 25,1’e ulaşmıştır. Planın Türkiye’ye tarımsal kalkınma alanında yardımlarından dolayı 1950’de köyden kente göç oranında fazla bir değişim gözlenmemiştir. Ancak 1950’den sonra, ilerlemenin tarımsal alanla sınırlı kalmasının hata olduğu anlaşılınca ülke içi sermaye sahipleri tekrar sınai alanlara kaymaya başlamıştı. Bunun sonucunda 1960 yılında kadar kentsel nüfus oranı artarak belirtilen orana ulaşmıştır. Plan sürecinde eğitimde değişim gözlenmiştir. Türkiye 1950-1960 arası on yıllık süreçte okullaşma alanında önemli bir gelişim göstermiştir. Okul çağındaki nüfustan ilkokul okuyanların oranı 1950’de % 69,5 iken 1960’ta % 81,1’e yükselmiştir. Ortaokul 4,8’den 15,8’e, lise ve dengi okullar 5,2’den 13,2’ye, yükseköğretim de 1,3’ten 3,1’e yükselmiştir. 1950-51 ders döneminde toplam 1 milyon 785 bin olan öğrenci sayısı 1960’ta 3 milyon 407 bin olmuştur. Eğitmen sayısı da 48 bin 791’den 91 bin 229’a yükselmiştir. Türkiye dönem içerisinde Türkiye eğitim için okullar açma hususunda sıkıntı çekmiştir. ABD’den portatif okullar getirtilerek bu sorunları çözmeye çalışmıştır. Bu rakamlar ve yapılanlar plan sürecinde eğitime önem verildiğini göstermektedir. Plan sürecinde Türkiye’de turizm hayatı da canlanmıştır. 1952 yılında 36 bin 372 olan turist sayısı 13 yılda % 446,5 artmıştır. Bu artışın sebebinin Ekonomik İşbirliği Sözleşmesi’nin beşinci maddesi olduğu söylrnrbilit. Zira önemli görülen şey, turizmin süreç içerisinde oldukça etkili olduğudur. Devlet Planlama Teşkilatı’nın verilerinde 1950 yılında Türkiye’den giden turist sayısı belirtilmemiştir. Ancak 1963’te 41 bin 833 kişinin yurtdışına turizm amaçlı gittiği belirtilmiştir. Türkiye’ye gelen yabancı turist sayısına bakılırsa, Türk halkı için yeni geçim kaynakları sağlaması bakımından faydalı olduğu söylenebilir. Tarih Arşivi bu yazıda sizlerin Marshall Planı nedir? Marshall Planının Türkiye’ye etkileri, Marshall Yardımı alan ülkeler hangileri? gibi sorularınızı cevaplıyor.

Marshall Planı sonrası Türkiye’de oluşan hazırcılık topluma da yansımıştır. Bütçe açıkları daima krediyle kapatılmaya çalışılmış, kalıcı çareler üretilememiştir. Bu durum ülke içerisinde para darlığı oluşturmaya başlayınca bankalar kredi vermeyi kesmek zorunda kalmıştı. Böyle olunca halk sıkıntı içine girmişti. Para darlığı çeken tüccarlar, kredi sağlamak için tefecilerden yüksek faizle borç alma karşılığında evlerini rehin bırakmıştır. Sonuç olarak toplumda iflaslar görülmeye başlamıştı. Zamanla halkın alım gücü de iyice düşmüştür. İşsizlik oranları da bir hayli artmıştır. 1950’lerin sonlarına doğru işsizlik önemli derecede artmıştır. Örneğin 11 Haziran 1959’da Cumhuriyet gazetesinde verilen bir haberde işsizliğin arttığından bahsedilmiştir. Habere göre işsizlik had safhaya çıkmış ve özellikle özel sermayede işten çıkarılmalar artmıştır. 21 Temmuz 1947’de de aynı haberlere yer veren gazete işten çıkarılmaların devam ettiğini ve işsizliğin her geçen gün daha da arttığını belirtmiştir. Çalışacak işi olanlar içinde maaş sıkıntısı baş göstermiştir. Çalışan kesim geçinebilecek kadar maaş alamama sıkıntısı çekmekteydi. Bu sıkıntıya katlanamayanların iş yerlerinde ihtilaf yaratma girişimlerinde bulundukları görülmektedir. Örneğin 21 Temmuz 1955’te Milliyet gazetesindeki bir habere göre 20 bin tekstil işçisi maaşlarının düşük olmasından dolayı iş yerlerinde huzursuzluk çıkarmayı kararlaştırmışlardır.
Marshall Planı, halk üzerinde bir dinamizm oluşmasını sağlamıştır. Bunun ana nedeni çok partili hayata geçiş çalışmalarıdır. Çok partili hayat, rekabetten dolayı partilerin halka daha çok inmesini sağlamıştır. Çünkü siyasi partiler başa geçebilmek için halka inmek veya halk üzerinde önemli söz sahibi olan büyük gruplara maddi çıkarlar sağlamak zorunda kalmışlardır. Bu durum halk üzerinde bir dinamizm oluşmasını sağlamıştır. Türkiye’de devlet bütçesi açık vermeye başlayınca, bunu engellemek için halka başvurulmuştur. Ancak bu çözüm getirmemiştir. Çünkü Plan sürecinde fiyat artışları oldukça yüksek seviyedeydi. Halk eline geçen parayla zorlukla geçiniyordu. Sadece belli bir zümre şatafatlı bir hayat yaşamaktaydı. Nadir Nadi Türkiye’deki kıtlık hakkında “Harbiye caddesinde çalışanlarımız da dâhil, halkımızın çok büyük bir kısmı kıt kanaat ancak yaşayabiliyorlar. İsteyerek de istemeyerek de onun istihlâkinden kısabileceğimiz bir şey olduğunu sanmıyorum” şeklinde ifadede bulunmuştur. Türkiye’de halk, fedakârlık beklenmeyecek kadar ağır şartlar içerisinde bir yaşam sürmüştü. Marshall Planı halkın da ekonomik sıkıntısını gidermede etkili olamamıştı. Halkın kafasındaki ortak soru borcun nasıl ödeneceğiydi. Krediler ödenemeyince yeni kredi yolları da tıkanmaya başlamıştır. İşinin ehli olmasına rağmen pek çok esnaf kredi elde edememiştir. Devlet, borç batağından kurtulmak için halktan ağır vergiler almaya başlamıştır. Bu ağır vergilerden birisi kazanç vergisi olup en çok vergi memurlardan alınmıştır.
Marshall Planı sürecinde Türkiye’de uygulanan ekonomik anlayış ülke içinde zengin bir sınıfın oluşmasını sağlamıştır. Çok partili yaşama geçişin bu konuda önemli katkısı olmuştur. Demokrat Parti’nin başa geçmesiyle daha da güçlenen bu sınıf, sonraki dönemlerde yerini iyice sağlamlaştırmıştır. Tarımsal alandaki makine devriminden sonra köyden kente göç hızlanmıştır. Oluşacak sonuçlar tahmin edilmediğinden kentler ve Türkiye ekonomisi açısından kötü etki yaratmıştır. Bu göç olgusunun ana sebebi, kentin çekiciliğinden çok kırsal kesimin iticiliğidir. Aynı durumun Avrupa’da daha dengeli gerçekleştiği söylenebilir. Köylü kesim köyden vazgeçtiklerinde onları hazır karşılayan bir kent hayatı ile karşılaşmışlardır. Göç edenlerin istihdam edileceği gerekli iş sahaları hazırlanmıştır. Türkiye, böyle bir karşılama yapamamıştır. Zaten böyle bir şey beklemek de olanaksızdır. Çünkü halk tarımsal alandan uzaklaştığında hükümetin ekonomik politikaları tamamen tarıma dayalıydı. Bu nedenle kentsel alanda gerekli istihdam ve iskân olanakları üretilememiştir. İstihdam sıkıntısından dolayı halk işportacılıkla ya da düşük gelirli ve sigortasız işlerde çalışmak zorunda kaldı. İskân sorunu da büyük kentlerin kenar mahallelerinde gecekonduların hızla çoğalmasına zemin hazırlamıştır. Gecekondulaşma dönemin ekonomik sorunlarından dolayı çok fazla önemsenmemiştir. Devlet halkın geçimini zor sağlamasından dolayı gecekondulaşma işini denetim altına almamıştır. Ancak zamanla bu durum oldukça sorun haline gelecektir.
ABD, Türkiye üzerinde sosyolojik tespitlerde de bulunmuştur. Türkiye’nin yeterince gelişmemiş olmasından faydalanmaya çalışmıştır. Thornburg raporunda verilen bilgilerde Türk halkının geri kalmışlığı ifade edilmişti. Bunun yanı sıra ABD, gelişmemiş ülkelere eğitim yardımı altında bir program ortaya atmıştır. Gelişmemiş ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de görev alan personelin eğitimini üstlenmişti. ABD’nin bu hedefi için sermaye sahipleri ve hükümet işbirliği içinde hareket etmişler ve bunun için çeşitli örgütler görevlendirilmiştir. Amaçları eğitim olmayan bu örgütler için eğitim, yalnızca ABD’nin kapitalist çıkarlarına hizmet eden bir araç vazifesindeydi. Bu çerçevede ABD emperyalizmi için hizmet eden okullar Türkiye’de faaliyet göstermişlerdir. ABD, sonraları çıkarlarını Türkiye’ye kendi içinden oluşturulacak bir örgütle yaymayı planlamış ve bu iş için “Barış Gönüllüleri” isimli bir grup oluşturmuştur. Bu grup, Soğuk Savaş’ı yöneten sermaye gruplarının amacına yönelik kurulmuştur. Örgüt ABD’nin dünya görüşünü yayan ve dünyada ortaya çıkan ulusal kurtuluş hareketlerine cephe alan bir misyonerlik grubudur. Bu oluşumun ilk resmi ifadesi 1959 yılında John Freud Kennedy tarafından başkanlık seçim kampanyasında ortaya atılmıştır. Barış Gönüllüleri Türkiye’ye 27 Ağustos 1962 tarihinde giriş yapmıştır.
Bu örgüte benzer bir başka oluşum da “Amerikan Alan Hizmeti (American Field Service, AFS)”dir. Bu oluşum, faaliyet gösterdiği ülkelerden öğrencileri ABD’ye götürüyor, orada durumu iyi olan ABD ailelerinde ikametlerini sağlıyordu. Böylece ABD’de eğitim süresi biten öğrenciler, ülkelerine döndüklerinde ABD yaşam tarzını ve dünya görüşünü benimsemiş oluyorlardı. Kendi ülkelerinde önemli mevkilere gelmesi sağlanıyordu. Bu durum Türkiye üzerinde de uygulanmıştır. Bu şekilde ABD kültür emperyalizmi de gerçeğe dönüşmüş oluyordu. Ayrıca ABD yardım miktarını yararlanan ülkelerin ekonomik ve kültürel değişimlerine göre belirlemişlerdi. Ülkeler ABD’nin istediği değişimleri gerçekleştirdikçe daha fazla yardım almışlardır. Marshall Planı’nın sosyal alanda bazı olumlu sonuçlarını görmemezlikten gelmek imkânsızdır. Tarımda makineleşme dolayısıyla insan gücüne gereksinim azalınca geçim sıkıntısına düşen kesim şehirlere göç etmeye başlamıştır. Bu mesele insanların yurtlarını terk etmesi bakımından kötü bir görüntü arz etse de köy ile kent arasında bir etkileşim sağlaması bakımından olumludur. Bunun yanında tarımsal modernizasyon halkın daha uzağa ulaşabilmesini sağlamış traktörler köylünün tarım ürünlerini şehirlere taşıyabilmesine olanak sağlamıştır. Köylü, şehirliye ürününü satarken şehirle arasındaki iletişimi de kuvvetlendirmiştir. Pazar ekonomisi ile bütünleşmiştir. Böylece şehir ile köy arasındaki bağı kuvvetlenmiştir. Tarım kesimindeki bu hareketlilik tarımsal bölgelerin de gelişmesine katkı sağlamıştır. Tarımsal alanlara ulaşılabilmesi açısından binlerce kilometrelik yol yapılmıştır.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Osmanlı Düşüncesinde Meteorolojik Olgular

Kripto Paralar ve Yasal Durum

Yararlanılan Kaynaklar
Serkan Şahin, Marshall Planı Ekseninde Türkiye
Esma Torun, II. Dünya Savaşı Sonrası Türkiye’de Kültürel Değişimler – İç ve Dış Etkenler (1945-1960)
Faruk Sönmezoğlu, Türk Dış Politikasının Analizi
Mehmet Saray, Sovyet Tehdidi Karşısında Türkiye’nin NATO’ya Girişi
Akdes Nimet Kurat, Türk-Amerikan Münasebetlerine Kısa Bir Bakış
Namık Behramoğlu, Türkiye Amerikan İlişkileri (Demokrat Parti Dönemi)
Ahmet Ulusoy, Devlet Borçlanması
Yakup Kepenek, Gelişimi, Üretim Yapısı ve Sorunlarıyla Türkiye Ekonomisi
Refik Korkud, İsmet İnönü ve Türkiye’de İktisadi İnkişaf
Mükerrem Hiç, Kapitalizm, Sosyalizm, Karma Ekonomi ve Türkiye
Rıdvan Karluk, Türkiye Ekonomisi
Feroz Ahmad, Modern Türkiye’nin Oluşumu
Osman Yalçın, Türk Hava Harp Sanayi Tarihi

*Bu çalışmanın tüm hakları, Serkan Şahin’e aittir.
Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Jeopolitik Açıdan Birinci Dünya Savaşı Ve Alman Yayılmacılığı

I. Dünya Savaşının birçok sebepleri vardır. Ancak temel sebebi Almanya’nın sömürge edinme hedefi ve Jeopolitik sorunlarından kaynaklanmaktadır. Denize açılan kıyısı İngiltere tarafından abluka altında olan ve etrafı büyük güçlerle çevrilmiş halde bulunan Almanya kendini tehdit altında gördüğü için bölgede denge ve ittifak çabalarına girişmiş ve ülkelerin çeşitli jeopolitik, jeostratejik ve tarihi hedeflerinin bir araya getirdiği iki güçlü blok oluşmuştur. Bu iki blok arasındaki çatışmalar bir kıvılcımla başlayıp önce Avrupa’yı ve daha sonra Tüm Dünya’yı savaşın içine çekmiştir.

I. Dünya Savaşının Nedenleri

1 – Sanayi Devriminin neden olduğu sanayileşme, hammadde ve sömürgecilik yarışı, silahlanma yarışı:
Hammadde arayışı ve sömürge rekabetine bir de petrolün önem kazanması eklenince başta İngiltere olmak üzere, batılı devletler gözlerini Ortadoğu ve Hindistan’a dikmişlerdi. İngiltere bu konuyu, “Hindistan’a sahip olduğumuz sürece dünyanın en büyük devletiyiz” diyerek dile getiriyordu. İngiltere diğer tarafta Basra körfezi nedeniyle Osmanlı Devleti ile sorun yaşıyordu. Rusya’nın ise güneye inme, İran, Afganistan ve Mezopotamya bölgesinin ele geçirilmesi hayali vardı. Bu rekabetten geri kalmak istemeyen Almanya ise Osmanlı ile sıkı ilişkiler kuruyordu. Özellikle demiryolları ile Ortadoğu’ya ulaşmaya çalışıyordu ve Bağdat’a kadar uzanan demiryolları yapımı için imtiyazlar almış durumda idi.Ancak Bismarck’ı sömürge rekabetine sürükleyenler Hamburglu tüccarlardı ve II. Wilhelm’i de Ortadoğu’ya sürükleyen kendi imparatorluk hırsı yanında yine Avrupa’ya kapanıp kalmamak yönündeki iç baskılardır. Almanya’nın Ortadoğu ile ilgilenmesi İngiltere’yi rahatsız ediyordu. Zira 1908 yılında İran’daki petrol gelirlerinin %84’ü İngiltere’ye gidiyordu.
2 – Almanya ve İtalya’nın ulusal birliklerini kurarak Avrupa’daki güç dengelerini bozmaları ve Almanya’nın güçlenerek İngiltere ile rekabete girişmesi:
Özellikle Almanya kıtanın merkezinde olduğu için büyümesi Avrupa’daki diğer güçlü devletler için tehdit oluyordu.
3 – Bu rekabet ve silahlanma sonucunda Almanya ve İngiltere etrafında birleşen güçlü devletlerden iki rakip blok oluşması:
Sömürge ve hammadde yarışında İngiltere I. Dünya Savaşına kadar sömürgelerin çoğuna hâkim olmuş, ancak XIX. yüzyıl’ın sonunda Almanya ve ABD’nin güçlenerek bu rekabete katılması özellikle Avrupa’da İngiltere ile Almanya’yı karşı karşıya getirmiş ve iki blok oluşmuştur. 1871’den 1914’e kadar bu rekabet şiddetlenerek devam etmiş, adeta barışı korumak için var güçleriyle savaşa hazırlanmışlardır. Ancak, “…barışı tehlikeye atan bu iki lider ülkenin rekabeti değil, bunlara dayanarak politika yapan blok içi diğer ülkelerin davranışları olmuştur. Sırbistan’ın Rusya’ya, Avusturya’nın Almanya’ya ve Fransa’nın da hem İngiltere ve hem de Rusya’ya sırtını dayayarak sorunlara yaklaşmaları 1914 öncesi uluslararası ilişkilerin en kırılgan özelliğini oluşturuyordu.”
Oluşan bloklardan birisi, İngiltere, Fransa, Rusya, Belçika, Sırbistan ve Karadağ’ın oluşturduğu Üçlü İtilaf, (Trible Entente), diğer blok ise Avusturya, Almanya ve savaşın başında tarafsızlık ilan edip sonradan itilaf devleri safına geçen İtalya’dan mürekkep Üçlü İttifak(Trible Alliance)’dır. Daha sonra ittifak devletlerine Osmanlı Devleti ve Bulgaristan katıldı.
Güçlü devletlerin hepsinin kendini diğerlerinden üstün görerek, her türlü rekabette ve anlaşmazlıkta sert tavır takınmaları ve geri adım atmamaları. Her iki blokta da saygın güce sahip olan devletler bulunuyordu ve hiçbir alanda rekabetten geri kalmak istemiyorlardı. Silahlanma yarışı içerisinde her iki taraf da kendisini diğerinden üstün gördüğünden, en ufak anlaşmazlıklardan bile buhranlar doğuyordu. Buhranlar büyüdükçe silahlanma yarışı daha da hızlanmıştı. “Fabrika bacasından çıkan dumanlar coğrafî havayı olduğu kadar siyasî havayı da bozdu.”
5 – Fransa ile Almanya arasındaki Alsac-e Lorainne bölgesi anlaşmazlığı:
Prusya’nın Alman birliğini sağlarken Avusturya’yı yenilgiye uğrattığında, yenik muamelesi yapmayıp, Fransa’yı işgal ettiğinde ise acımasızca davranması, Fransa için bir onur meselesine dönüşmüş, böylece Almanya ve Fransa çatışması ortaya çıkmıştı. Bu çatışma özellikle Alsac-e Lorainne bölgesi üzerinde yoğunlaşmıştır. Bismarck Fransa’nın gelecekte intikam alma tehlikesini öngördüğünden Avrupa’da Fransa’yı yalnız bırakma siyâseti gütmüştü. Diğer taraftan Avrupa’daki diğer güçlere karşıda politikalar geliştirmişti. Fransa’nın İngiltere ve Rusya ile bir araya gelmesine engel olup, İngiltere ile mümkün olduğu kadar anlaşmazlık yaşamamaya çalıştı. Ancak Fransa da gizliden gizliye intikam için fırsat kolluyordu.
6 – Avusturya ile Rusya arasında Balkan topraklarını ele geçirme mücadelesi.
7 – Rusya’nın Osmanlı Devleti üzerindeki emelleri. “Nitekim, Akdeniz’e ulaşmak isteyen Ruslar, Boğazları almak veya en azından Boğazlardan rahatça geçmek amacındaydılar.”
8 – 1890’dan sonraki Alman Dış Politikaları;
1890’a kadar Bismarck’ın politikaları içte ve dışta büyük devletlerle uyumu amaçlıyordu. Ancak tahta genç yaştaki II.Wilhelm’in geçmesi, gençliğin ve tecrübesizliğin etkisi ile Bismarck’ın politikalarına itiraz etmesi ve tam aksi niyetler gütmesi sonucunda Bismarck başbakanlıktan azledildi. İngiltere ile ilişkiler tam tersine dönmeye başladı. Bismarck’ın politikalarını korkakça bulan II.Wilhelm büyük bir dünya gücü olmak istiyordu. İlk olarak donanma gücünü artırmak için tersaneler kurdu ve büyük gemiler inşa etmekle işe başladı. Tabi güçlü bir donanma demek İngiltere’nin denizlerdeki hâkimiyetine tehdit demekti. 1910 yılına gelindiğinde Almanya, Avrupa’nın en büyük sanayi ülkesi olmuştu. Jeopolitik tıkanma nedeniyle Almanya’nın güvenliği için yeni çözümler gerekiyordu. İngiltere gibi sömürgelerden yardım alamayacağına ve etrafında ittifak kuracak güçlü komşular olmadığına göre düşmanlarından daha yüksek savaş gücü gerekli idi. Bu sebeple hızlı bir silahlanma başlattı.
Ayrıca II. Wilhelm Rusya’yı da önemsemiyordu. Deniz gücü olan bir İngiltere ile ittifak kurmanın daha uygun olduğunu düşünüyordu. Bu sebeple Rusya ile anlaşmaları yenilemedi fakat İngiltere ile de arzu ettiği ittifakı kuramadı. Hatta politikaları İngiltere’nin Rusya ve Fransa ile ittifak kurmasına zemin hazırladı. Bu ortamda her an devletler arasında bir savaş çıkabilirdi. İki gruba ayrılan dünya milletleri, aynı ray üzerinde birbirine doğru giden iki lokomotif gibiydi.
Denizlerden hammadde ve sömürgelere çıkamayacağını gören Almanya’nın bunun yerine Osmanlı coğrafyasını kullanarak karadan Afrika ve Ortadoğu’ya yönelmesinin İngiltere’nin sömürge alanlarına bir tehdit içermeye başlaması ve Almanya’nın hızla güçlenip silahlanması İngiltere’yi tedirgin ediyordu. Ekim 1898 yılında Osmanlı Devletine düzenlediği gezi sırasında 13 Kasımda Sultan Selahaddin’in mezarı önünde 300 Milyon Müslüman’ın en iyi dostu olduğunu söyleyen II. Wilhelm böylece Müslümanların koruyucusu olduğunu ilan etmişti. II. Wilhelm’in doğu gezisi dış dünyada herkesi endişe ve hiddete sevk etmiştir. Sonuçta Almanya’nın bu politikaları İngiltere’nin Fransa ve Rusya ile ittifakına sebep olmuştur. Kısacası Almanya’nın Avrupa’nın kuzeyinde, denizlere çıkışı olmayan, sömürgeciliğe ve ticarete elvermeyen, etrafı büyük güçlerle çevrili olarak hareket edemez halde olması, jeopolitik olarak dezavantajlı duruma sokmaktadır. Bu dezavantajlı duruma çare arama çabaları yukarıdaki savaş sebeplerinin çoğuna kaynak teşkil eder.
Büyük bir silahlanma yarışının yaşandığı ortamda bir kıvılcım beklenirken Sırp gencin Avusturya-Macaristan veliahdını öldürmesi adeta domino etkisi yaratmıştı. Avusturya Sırbistan’a önce 23 Temmuz 1914’de ültimatom vermiş, 25 Temmuz’da savaş açmıştı, ancak Sırbistan’ın müttefiki Rusya idi ve Avusturya da Almanya ile anlaşma halindeydi. Avusturya Sırbistan’a savaş açınca, Sırbistan’ın müttefiki olan Rusya Avusturya’ya, Avusturya ile Pan-Germen birliğinden ötürü Almanya Rusya’ya ve Rusya’nın yeni müttefikleri İngiltere ve Fransa’da Almanya’ya savaş açtı. Caydırıcılık ve barışın sağlanması adına yapılan ittifaklar bir girdap gibi ülkeleri savaşın içine çekmişti hatta istemeseler de. O halde bu ittifaklar gerçekten barışı sağlamak için mi yapılmıştı? Yoksa barış bahâne miydi? Belki de bu ittifaklar kendilerini daha güçlü hissetmek için yapılmıştı.
İttifakların oluşturduğu iki blokta kara gücü olarak Merkezi devletler (İttifak Devletleri) daha güçlü iken denizlerde İtilaf devletleri özellikle İngiltere çok üstün durumda idi. Henüz tarafsız olan İtalya ittifak ve itilaf devletleri ile çeşitli görüşmeler yaparak savaş sonunda en çok toprak kazanacağı bir seçim yapmaya çalıştı. Avusturya İtalya’nın isteklerini ancak savaş bitiminde yerine getirmek üzere kabul etti. Aslında İtalya’nın Merkez devletlere pek güveni de yoktu, 26 Nisan 1915’de İngiltere’nin şartlarını kabul etmesi ve savaştan sonra Osmanlı topraklarından Antalya bölgesini de vaat etmesiyle anlaşma yaparak savaşa katıldı ve 20 Mayıs’ta Avusturya’ya savaş açtı. Savaşın başında Almanlar kısa sürede Belçika’yı işgal etti. Fransa’ya girdi. Ve İngiliz desteği ile Mern de durduruldular.

Batı Cephesi

Almanya’da iki cepheli savaş riski daha önce düşünülüp 1900 yılında Genel Kurmay Başkanı Schlieffen tarafından bu duruma göre planlar yapılmıştı. Bu planlara göre Rusya ulaşım ve coğrafî şartlardan dolayı seferberliği geç tamamlayacağı için önce Fransa’ya saldırıp altı hafta içinde Fransa yenildikten sonra Rusya’ya saldırılacaktı. Ancak Fransız ve Ruslar da bu plana göre hazırlanmış, Rusya üç haftada seferberliği tamamlarken Fransa İngiltere’nin desteğiyle Marne şehrinde güçlü bir savunma hattı kurmuştu. Müttefik güçler bu plan ile Almanları durdurdu ve Schlieffen’in planı tutmadı. Bu cephede İngiliz ve Fransız kuvvetleri Mayıs ve Eylül 1915’de iki kez taarruza geçse de sonuç alamadı ve 250.000 kayıp verdiler. Almanların kayıpları ise 140.000 oldu. 1915 yılında bu cephede sonuç verici bir gelişme olmadı. 1916’da Almanya Verdun’e saldırdı. 2.000.000 kişinin katıldığı savaşta 1.000.000’a yakın kayıp oldu. Bu cepheyi rahatlatmak için İngilizler Somme’ye saldırdı ve burada 420.000 kişilik kayıp verdi. Kısa sürede verilen kayıplar batı cephesinde yaşanan vahşeti gözler önüne sermektedir.

Fotoğraf: Ağustos 1916, Yakalanan Alman Tutsaklar Batı Cephesi’ndeki Longueau’da


1916’ya gelindiğinde batı cephesinde durum merkez devletlerin aleyhine gitmeye başladı ve Alman genel Kurmay Başkanı Falkenhayn görevinden alındı yerine Hindenburg atandı. Üç yıl kadar siper savaşları halinde geçen ve iki tarafında üstünlük sağlayamadığı bu cephe, savaş tarihinde eşi görülmemiş bir katliam makinesine döndü. Haftalarca süren topçu atışları, siper savaşları ve makineli tüfeklerin biçtiği insan tarlaları milyonlarca ölüm demekti. Mart 1918’de Rusların ihtilal nedeniyle savaştan çekilmesi üzerine Almanya tekrar batıya yönelerek batı cephesini yardı ve Paris’e yürüdü. Müttefikler ABD’nin desteği ile Almanları durdurabildiler. Özellikle Amerikan tanklarının gücüyle Almanlar tekrar doğuya doğru sürüldü.

Doğu Cephesi

Batı cephesinde taraflar çok kanlı çarpışmalarda birbirine üstünlük sağlayamazken doğu cephesinde Almanlar seferberlikte aceleci davranıp yeterli düzeni sağlayamayan Ruslar karşısında hızlı zaferler kazanıyordu. Nisan 1915’de başlayan taarruzla Galiçya Ruslardan temizlendi. Daha sonra Varşova, Konvo ve Vilna Almanların eline geçti. Osmanlı kaynaklarında Galiçya cephesi hakkında, Rus ordusundaki teşkilat eksikliğinin, levazım ve ulaşım bozukluğunun, günlük 15-20 bin esir verilmesine neden olduğu, altı hafta içinde Rus savunmasının hiç seviyesine geldiği, birkaç milyondan oluşan güçlü bir ordunun gerilme gücünü kaybetmiş bir zemberek gibi büzülüp kalmasının dünyada başka örneğinin olmadığı gibi bilgiler bulunmaktadır.
Bulgaristan da İtalya gibi toprak hesapları yapıyordu, ancak bulunduğu konum itibari ile Almanya ile Osmanlı arasındaki bağlantıları sağlama imkânı vardı. Bu özelliğinden dolayı isteklerini ittifak devletleri kabul etti ve 3 Eylül 1915’de Osmanlı ile 6 Eylülde Almanya ve Avusturya ile anlaşma imzaladı ve 12 Ekimde Sırbistan’a savaş açtı. Sırbistan iki cephe arasında kalmıştı, İngiltere ve Fransa’nın yardımı da yetmedi Avusturya Sırbistan ve Arnavutluğu işgal etti. Ancak savaşın genel sonuçları bu durumu tersine çevirecektir. Romanya 28 Ağustos 1916’da itilaf devletleri safında savaşa katıldı, Avusturya’ya saldırdı, Bulgaristan yardıma geldi. Ancak Rusya’da ihtilal olması Romanya’yı zor durumda bıraktı. 1917 baharında ateşkes imzalamak zorunda kaldı. Bu cephede Sırbistan ağır kayıplar verirken, İtalya Avusturya’ya karşı açtığı savaşta pek varlık gösteremeyip müttefiklerden yardım alması gerekti. Askeri teknolojisi rakiplerinden üstün olan Almanya, 1917-18’de Rusya’nın saf dışı kalmasıyla Batı Cephesine yüklendi ancak ABD’nin savaşa girmesi durumu tersine çevirecekti.

Osmanlı Cepheleri

Avrupa’daki rekabet nedeniyle başlayan savaşa Almanya’nın stratejik hamle olarak Osmanlı’yı da dâhil etmesiyle savaş büyük alanlara yayıldığı gibi Hilafet çağrısının muhatabı olan İslam coğrafyasında İngiltere’nin sömürgelerini de İngiltere açısından olumsuz etkilemiştir. Berlin’de Alman devlet adamları daha 1898’de Almanya ile Rusya arasındaki bir savaşta Türklerin bölgede 100.000 Rus askerini tutabileceklerini hesaplamışlardı. Nitekim I. Dünya Savaşında Osmanlı askerlerinin Galiçya ve Kafkas cephesinde etten duvar örmeleri Almanların bu hesaplarında yanılmadıklarını gösterdi. Aslında Osmanlı Devleti önce itilaf devletleri tarafında yer almak istemişti, ancak itilaf devletleri Rusya’ya verilen sözler nedeniyle Osmanlı’nın ittifak başvurularını kabul etmediler. Ayrıca Osmanlı’nın kendilerine yük olacağını düşünüyorlardı fakat stratejik öneminden dolayı tarafsız kalmasını istediler.
İngiltere’nin sömürgecilik faaliyetleri özellikle II. Wilhelm’den itibaren Osmanlı ve Almanya arasında bir yakınlaşmanın doğmasına neden olmuştu. Almanya açısından Osmanlı toprakları, Almanya’nın sömürgelerine çıkış yolu demekti, ayrıca Osmanlı coğrafyası savunma için yeterli stratejik derinliğe sahipti. Bu durumdan faydalanabilmek için Almanya Osmanlı Devleti ile çok yönlü ilişkiler kurmaya başladı. Askeri eğitim, silah desteği, İzmir-Ankara demiryolunun yapımı ve Bağdat demiryolları gibi. Özellikle demiryolların yapımı aslında Osmanlı’dan çok Almanya’ya hizmet için yapılmaktaydı. Çünkü Almanya’nın sömürgelerinden elde ettiği hammaddelerin ulaşımını sağlayacak başka yolu yoktu.
Almanya İtilaf Devletleri’nin çevrelemesinden kurtulmak için Osmanlı jeopolitiğinden faydalanmak istiyordu, ancak Osmanlı’nın ayak direme ve çeşitli bahâneleri sonunda Osmanlıya 500 milyon frank para ve 5 milyon lira kredi yardımı yaptı. Almanya ile ittifak edip hemen arkasından savaşa girmemek için, seferberlik tamamlanmadı, paramız yok, Bulgaristan girmeden biz de girmeyiz gibi bahâneler üreterek 3 ay oyalamaları, ittihatçıların hatalarını anlamış olmalarından olabilir.
Osmanlı Devleti ile Almanların savaş planı;
1. Doğu Anadolu ve Kafkasya’dan Rusya’yı çevirmek,
2. Süveyş Kanalı ve Mısır’a saldırarak İngiltere’nin sömürge yolunu kesmek.
3. Çanakkale’yi korumak için Trakya’ya güçlü bir ordu bırakmaktı.
Yeni ortaya çıkan cepheler sayesinde Osmanlı birlikleri çok sayıda Rus ve İngiliz Koloni tümenini kendi üstüne çekmişti. İngiliz tümenlerinin Mısır’da birikmesi, Gelibolu, Filistin ve Irak’ta açılan cephelerin takviyesi ve Ruslar için ikinci cephe açılması Osmanlı sayesinde olmuştur. Bu da Almanlara stratejik avantaj sağlamıştır.
Osmanlı Kafkasya, Çanakkale ve Kanal Cepheleri için hazırlanırken İngiltere ilk olarak Irak’a saldırdı. Böylece Osmanlı 4 cephede savaşa başlamış oldu. Irak cephesinde Kut-el-Amara’da İngilizler Türk güçleri tarafından sarıldı 18,000 kişi ile teslim oldu. 1916’da tekrar taarruza geçtiler ve Mart 1917’de Bağdat’a girdiler.
Kanal cephesinde Cemal Paşa 1916 da iki saldırı gerçekleştirdi başarılı olamadı, 1916 sonunda İngiltere Suriye sınırına kadar geldi.
Osmanlının en önemli jeopolitik unsuru boğazlarıdır. Başka devletlerin gemilerinin geçişine kapatarak stratejik sonuç getirmektedir. Aynı zamanda Rusya’nın denizlere ve sömürgelere açılması için tek yoldur. Çanakkale boğazı ise hem boğazdan hem de kara boyunca stratejik savunma imkânına sahip ve Osmanlı başkentinin kale kapısı niteliğindeydi.

Çanakkale geçilirse müttefikler kısa sürede savaşı sonuçlandırabilirlerdi. Bu sebeple İngiltere Fransa ile birlikte Rusya’ya yardım ulaştırmak ve İstanbul’a ulaşıp Osmanlı Devletini savaş dışı bırakmak için Çanakkale’ye denizden saldırmayı planladı. Ortak bir İngiliz-Fransız donanması, 19 Şubat 1915’ten itibaren, Çanakkale Boğazındaki Türk tabyalarını bombardımana başladılar ve bu bombardımanlar 18 Marta kadar sürdü. 18 Mart günü Çanakkale deniz savaşı İngiliz ve Fransız gemilerinden oluşan büyük bir donanmanın hezimetiyle sonuçlandı. Denizden Çanakkale’yi geçemeyen müttefikler karadan çıkarma yapmaya karar verdi. Müttefikler Çanakkale cephesinde Anafartalar’da üç haftada 40.000 kayıp verdi. Sürekli asker kaybetmeye başlayan müttefikler Aralık ayından itibaren çekilmeye başladı. Bu cephede 250.000 müttefikler, 250.000 de Osmanlı askeri kaybedildi.
Müttefiklerin Çanakkale’de beklenmedik yenilgisi Kafkasya ve İran cephelerinin önemini artırmıştır. Bu durumda İngiltere Almanya’yı durdurmak ve Ruslara yardım ulaştırmak için başka yollar aramak zorunda kalmış ve Basra’dan Kafkaslara geçebilmek için İran ile Osmanlı arasındaki ulaşım imkânlarını ve askeri güzergâhlarını ayrıntılı olarak ele alan bir rapor hazırlatmıştır. Bu raporun günümüzün teknik imkânları ile ölçülen değerleri ile neredeyse aynı olması çok önemlidir.
İngiliz başbakanı Çanakkale’de yenildiklerini ancak, 200.000 Türk askerini Çanakkale’de tutarak Kafkasya ve Mısır’da taarruza geçmelerini önlediklerini beyan etmiştir. Çanakkale cephesi ve diğer Osmanlı cepheleri jeopolitik gücü oluşturan unsurların değerlendirilmesinde önemli bir örnektir. Millî gücün hesaplanması güç unsurlarını alt alta toplamakla değil, bu unsurların birbirini de etkileme özelliklerine göre değerlendirilmesi gerektiğinden, Osmanlı’nın jeopolitik gücü, hem stratejik derinlik, hem boğazlar ve ulaşım yolları açısından güçlü olmasına rağmen, askeri güç olarak çok zayıf, teknoloji ve sanayi eski, ekonomik güçse yetersizdi. Hatta öyle ki itilaf devletleri müttefiklik başvurularını kabul etmemiş, adeta sen ayağımıza takılma, işimizi aksatma, bir de seninle uğraşmayalım şeklinde bir muamele görmüştür.
Ancak Osmanlı Devleti özellikle Clausewitz’in önemini işaret ettiği manevî unsurlar açısından çok güçlüydü. Osmanlı ordularında komutanların tecrübesi ve idare kabiliyetinin yüksek olması, savaş cephesinin kendi toprakları olmasının verdiği psikolojik motivasyon ve özellikle vatan savunmasının kutsallığı, buna millî bir kültür olarak cesaret ve savaşçı kimliği de eklendiğinde beklenmedik başarılar kazanmasını sağladığı görülmektedir.
Osmanlı cepheleri I. Dünya Savaşının uzamasını ve savaşın geniş bir coğrafyaya yayılmasını sağlayarak Almanya’ya stratejik olarak nefes alma şansı sağlamıştır. Çünkü denizlere ulaşamayan ve özellikle Rusya’nın savaşa girmesi ile çevrelenmiş durumda olan Almanya için çek çıkış yolu Osmanlı Coğrafyası idi.
Askeri açıdan hazırlıksız girilen savaşta, 1915’de Çanakkale, 1916’da Kut-ül-amare zaferleriyle müttefiklerinin bile beklemediği bir başarı gösteren Osmanlı Devleti için bu savaş son savaş olacaktır. I. Dünya Savaşında Çanakkale, Irak, Kafkasya, Hicaz ve Yemen cephelerinde vatan savunması yaparken, Galiçya, Makedonya ve Romanya’da müttefiklerinin yardımına koşan cesur, gözü pek ve fedakarane savaşan Osmanlı Ordusu son yıllarda kendini iyice hissettiren imkansızlıkların da etkisi ile kaçınılmaz olarak mütareke imzalamak durumunda kalmıştır.
Deniz Savaşları
Ocak 1915’de Dogger Bank’da bir savaş oldu, bir Alman gemisi battı. Daha sonra abluka mücadeleleri başladı. 18 Mart Çanakkale deniz savaşlarında hezimete uğrayan ve karadan yaptıkları çıkarma da sonuçsuz kalan İngilizlerin Rusya’ya yardım ulaştırmak için Çanakkale’den geçip İstanbul’u düşürerek Osmanlı’yı savaş dışı bırakma planları suya düşmüştü. Çanakkale savaşlarında yıldızı parlayan Mustafa Kemal daha Ocak 1915’de General Liman Von Sanders’e Almanya’nın savaşı kaybedeceğini söylemiştir. Denizlerde 1917 yılına gelene kadar ittifak devletleri avantajlıydı, savaş uzadıkça Almanya kaynak sıkıntısı çekmeye başladı. İngiltere ve Fransa Almanya’yı denizden ablukaya almıştı. Buna karşı Almanlar denizaltı kozunu kullanmaya başladı.
1918’e kadar savaşta en büyük etki eden teknoloji, denizden abluka ile ticaret gemilerini dahi geçirmeyen denizaltılardı. Denizlerdeki savaşlar kilitlenmişti ve batı cephesinden gelecek sonuç bekleniyordu. Denizaltıların savaşa olan etkisi İngiltere’nin jeopolitik gücünü değiştirmiştir. Bu noktada teknolojik gücün jeopolitik gücü dengelemeye çalıştığı söylenilebilir. Çünkü Almanya için en büyük sorun kuzey denizinin İngiltere tarafından kapatılarak Almanya’nın deniz ulaşımının kesilmesiydi. Oysa şimdi denizaltılar İngiltere’yi neredeyse dünyadan soyutlamıştı. Fakat savaş Almanya’nın lehine giderken birden her şeyi tersine çevirecek bir gelişme oldu. Alman denizaltıların ablukası İngiltere’yi boğmaya başlamıştı ki, Alman denizaltıların sivil gemileri batırması ve bu gemilerde Amerikan vatandaşların ölmesi, ABD’yi savaş’a çekti. Alman denizaltılar ticaret ve yolcu gemilerini de batırıyorlardı ve bu gemilerde birçok Amerikalı sivil ölmüştü.
Bu sırada Alman dış işlerinin Meksika’yı ABD’ye karşı kışkırttığı telgraflardan biri İngiliz istihbaratı tarafından deşifre edilerek ABD’ye ulaştırıldı. Bu mesajların 1 Martta ABD basınında yayınlanması büyük tepki doğurdu ve ABD 6 Nisanda Almanya’ya savaş açtı. Savaş uzadıkça Almanya’da hammadde ve gıda sıkıntısı ağırlaşmaya başlamıştı. Ayrıca ABD’nin savaşa girmesi de savaşın seyrini değiştirmişti. 1918’de savaş tamamen ittifak devletlerinin aleyhine döndü. Amerikan tanklarının karşısında Almanlar geri çekildi. Mayıs 1918’de Romanya, Eylülde Bulgaristan, Ekimde Osmanlı Devleti teslim oldu.
Ocak 1918’de başkan Wilson savaş sonrası ile ilgili 14 prensip yayımlamıştı. ABD Almanya’ya “Wilson ilkelerini” kabul etmesi için notalar gönderiyor ve Wilson İlkelerini kabul etmesi, işgal ettiği ülkeleri boşaltması, denizaltı savaşına derhal son vermesi, krallığa son verilmesi isteniyordu. Bu kararlara direnmeye çalışan Ludendorff, başbakan yardımcısına, teslim olmak anlamına gelen bu kararlara uymamanın askerlik onuru gereği olduğunu belirtmiş, buna karşı başbakan yardımcısı Payer, “Ben askerlik onuru falan tanımam, açlık içinde kıvranan halkı bilirim.” şeklinde cevap vermiştir. 26 Ekimde Ludenddorff görevinden alındı. 27 Ekim’de Alman hükümeti Wilson ilkelerini kayıtsız şartsız kabul ettiğini bildirdi. 31 Ekim’de hükümet II.Wilhelm’in tahttan inmesine karar verdi. 6 Kasım’da prens Max, II.Wilhelm’e haber vermeden İmparatorun tahttan çekildiğini bildirdi. Wilhelm için bu durumu kabul etmekten başka çare kalmamıştı ve ülkeyi terk etti.
I. Dünya Savaşının Sonuçları
– Avrupa’da güç dengeleri bozuldu.
– ABD Avrupa politikalarına karışmaya başladı.
– Milletler Cemiyeti kuruldu.
– Topyekün zafer, yenilen devletleri devrime, galipleri ise iflasa götürmüştü. Savaşın getirdiği ekonomik bunalımlar ayaklanmalara neden oldu, işçi sınıfı birleşerek eylemler başlattı ve bazı ülkelerde rejim değişikliklerine neden oldu.
– 1917’de Rusya’da maliye iflas etti, Japonya yenilgisi ve ardından I. Dünya Savaşı’nın neden olduğu huzursuzluklar, büyük çatışmalara neden oldu. Sonunda savaşlardan bunalan halk Çarlık rejimine karşı ayaklandı, ordu barış isteyen halka karşı silah kullanmadı ve bu devrimle Çarlık rejimi yıkılmış oldu.
– Savaşın sonunda yıkılan imparatorluklardan ortaya çıkan devletler için sınırlar belirlenirken Ortadoğu haritası Fransa ve İngiltere’nin emperyal emelleri doğrultusunda çizildi.
– Bu savaşta İngiliz ordusunda Oxford ve Cambridge öğrencilerinin dörtte biri öldü. Toplamda yaklaşık olarak Almanya 1.800.000, Fransa 1.600.000, İngiltere 800.000 kayıp verdi. İngiltere’de altı milyon erkek seferberliğe katıldı, bunların 700 bini öldü; bu da yüzde 11,5 gibi bir orana karşılık geliyor. Fransa askerlik çağındaki erkek nüfusunun %20’sini kaybetti. Savaşa katılan askerin 3’te 2’si öldü veya yaralandı. Yine İngilizlerden yaklaşık 5.000.000 askerinin 3’te 2’si zarar gördü.
– Almanların 1916’da Verdun’de cepheyi yarmak için yaptıkları girişim 2 milyon kişinin katıldığı, 1 milyona yakın kayıp yaşanan bir çatışma oldu.
I. Dünya Savaşı’nın maliyetleri uluslararası ekonomiyi de etkilemiş, ülkelerin altyapılarını çökertmiş, işsizlik yaratmış, enflasyonun aşırı artışına neden olmuş, ülkelerin dış borçlarını ödenmez hale getirmiştir. Savaşın bedeli Avrupa’da 350 Milyar Dolar olarak tespit edilmiştir. Diğer bir kaynakta, 8,5 milyon kişinin öldüğü ve 338 Milyar dolar maddî kayıp olduğu geçmektedir.
Ekonomilerin çıkmaza girmesi sonucu hükümetlerce vergiler, koruyucu yasalar çıkmış ve planlı ekonomi uygulaması ortaya çıkmıştır.
– Avrupa’da uzun süre ekonomiler rayına oturamadı. Fiyatlar arttı, enflasyon ve borçlanma yükseldi. Devlet ekonomik faaliyetlere müdahale etme gereği duydu. Almanya’da ekonomik sistemler alt üst oldu, enflasyon inanılmaz boyutlara ulaştı. 1923 Şubat’ta bir kilo et 3.400 Mark iken, Kasım’ bu 280 milyar Mark idi. 1921’de bir Dolar 70 Mark iken, 1923 Kasımında bir Dolar 840 Milyar Mark oldu. Vergiler devlet masraflarının ancak %2’sini karşılıyordu.

Savaşta milyonlarca gencin ölmesi aile düzenini de bozdu, doğum oranı düştü Avrupa’nın gelecek kuşağı yok oldu. Kadınlar savaş için üretime ve fabrika işlerine katılmak zorunda kaldı, iş hayatına girmeleriyle birlikte erkeklerle aynı haklar istemeleri kadının toplumdaki yerini değiştirdi.
Bu savaşın neticesi olarak, 27 Ağustos 1928’de ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya ve Japonya arasında Paris Paktı imzalandı. Buna göre “Taraflar uluslararası anlaşmazlıkları çözmek için savaşa başvurmayacaklardı.” Daha sonra bu pakta katılan ülke sayısı 65 oldu. Fakat paktın bir yaptırım uygulaması yoktu. Birkaç yıl sonra pakta aykırı davranışlar başladı. I. Dünya Savaşından sonra İngiltere Ortadoğu petrollerine hâkim olmak ve Rusya’nın ve komünizmin yayılmasını önlemek için çaba harcamaya başlamıştır.
Jeopolitik Analiz
Bu savaş güç merkezleri arasında bir mücadele şeklinde gelişmiş ve savaşın sonunda güç merkezleri değişmiştir, bazıları yok olurken bazıları güçlenmiştir. Almanya, Avusturya ve Osmanlı güçlerini yitirmiş, İngiltere, Fransa ve İtalya güç kazanmıştır. Ancak Almanya ve Osmanlı Devleti’nin potansiyel güç imkânları vardı, bu imkânlar da Versailles ve Serv Anlaşmalarıyla güçleri sınırlandırılarak kontrol altına alınmaya çalışıldı. Almanya’nın jeopolitik dezavantajlarını sömürgelere ulaşarak giderme niyetiyle başlayan bu savaşın dünyayı sarması jeopolitik ve jeostratejik unsurların öneminin fark edilmesi ve savaşta güç dengesi olarak kullanılması hâkimiyet teorilerin üretilmesinde etkili olmuştur. Almanya’nın Osmanlı jeopolitiğinden faydalanmak için Osmanlı’yı savaşa sokması ve Rusya jeopolitiğini hafife almasının sonuca etkileri, savaş ve politikalarda jeopolitiğin öneminin anlaşılmasını sağlamış ve II. Dünya Savaşı ve sonrasında jeopolitikçilerin devlet politikalarına etkisini artırmıştır.
I. Dünya Savaşından sonra İngilizlerin Basra körfezi ve Irak’ı, Fransızların Suriye’yi işgal etmeleri Ortadoğu’nun batı için ayrı bir önem kazandığını gösterir. Nitekim gelecek yüzyıl boyunca Doğu Akdeniz ve Ortadoğu dünya politikasının ve jeopolitikçilerin odak noktası olacaktır. Almanya’nın en stratejik hatası, ABD’nin savaşa çekilmesine engel olamamaktır. Hem sivil gemilere saldırıp hem Meksika’yı kışkırtmak İngiltere’ye beklediği fırsatı vermiştir. Bu manevra savaşın tüm dünyayı sardığı, müttefiklerin yer değiştirdiği ve sürekli dengelerin değiştiği bir ortamda bilinçli ve planlı olmayan bir karar olabilir Alan büyüklüğü, ulaşım azlığı, cephelerin uzaklığı gibi jeopolitik avantajlar Rusya için sadece stratejik değil aynı zamanda İstihbarat açısından da fayda sağlıyordu, çünkü Rusya’nın hamleleri hakkında istihbarat sağlansa bile geç kalınıyordu. Bu da jeopolitik unsurların ve millî güç unsurlarının birbiri ile ne kadar bağlantılı olduğuna örnek teşkil eder.
Yararlanılan Kaynaklar
Arif Yayılgan, Alman Yayılmacılığı Ve Jeopolitiği
İlhan, Harp Yönetimi ve Atatürk
Ahmet Eyicil, Siyasî Tarih
Emre Ozan, “Birinci Dünya Savaşı ve Uluslararası İlişkiler Disiplininin Doğuşu Üzerine Bir Değerlendirme” Akademik Bakış Dergisi
Pierre Renaouvin, Birinci Dünya Savaşı
Oral Sander, Siyasî Tarih
Burak Çınar, “Birinci Dünya Savaşında Osmanlı Jeopolitiğinin Rolü”, Akademik Bakış Dergisi
Ramazan Çalık, “Alman Kaynaklarına Göre Cemal Paşa”, Osmanlı Araştırmaları Dergisi
Uğur Ünal, Osmanlı Belgelerine Birinci Dünya Harbi
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Arif Yayılgan’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Gayrinizami Savaşın Tarihçesi Ve Modern Askerlik

Gayrinizami harp insanlık tarihi kadar eski bir harp şekli olup, 21. yüzyılda gerçekleşen mücadelelerde de etkin olarak rol oynamaktadır. Günümüze kadar geçen süreç boyunca, bu harp türü gelişen ihtiyaçlar doğrultusunda birçok evrimden geçmiştir. Gayrinizami harbin bu gelişimini anlayabilmek adına bu bölümde ilk olarak, 19. yüzyıldan itibaren gerçekleşen en çarpıcı deneyimler kısaca ele alınmıştır. Bölümün devamında Sun Tzu, Clausewitz, Jomini, Lawrence, Mao, Lenin, Marks ve Engels’in gayrinizami harp teorisine olan özgün katkıları açıklanmaya çalışılmıştır. Daha sonra, 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bütün dünyada askerî doktrin üretmede başı çeken ABD’nin modern teorinin oluşmasındaki katkısı ve bu katkıya Türk ordusunun uyumu ele alınmıştır. Bölümün sonunda, literatürde bulunan kavram kargaşası nedeniyle, çalışmamızın amacına uygun bir tanımlama yapabilmek adına, gayrinizami harbin kavramsal analizi yapılmaya çalışılmıştır.

Tarihçe

Gayrinizami harp ve onun türevlerinden olan gerilla savaşı, insanlık tarihi kadar eski ve dünyanın her köşesinde meydana çıkacak evrenselliğe sahip olup, bu konudaki deneyim ve örnekler çok sayıdadır. Bu nedenle gayrinizami harbin tarihçesi derinliğine ve genişliğine analiz edilmesi gereken bir araştırma alanıdır. Çalışmamızda, hepsine değinmek imkânsız olduğu ve amaca da hizmet etmeyeceği için, 19. yüzyıldan itibaren gerçekleşen en çarpıcı ve kapsayıcı olan deneyimlerden kısaca bahsedilmiştir.
Gayrinizami harp, iki hasım güç arasında (devletler veya devlet dışı aktörler), herhangi bir dış kaynak tarafından teşkilat, eğitim ve lojistik kapsamında desteklenen yerli halkın hâkim olduğu, nizami kuvvetler dışındaki kuvvetler ya da onların desteklenmesiyle, münferit ya da bölgedeki dost nizami kuvvetlere yardımcı unsur olarak, hedef ülkede veya düşman işgali altındaki bölgelerde egemen olan sivil/askerî otoriteyi zayıflatmak/yıkmak ve bölgeye sahip olmak amacıyla askerî ve yarı askerî yöntemlerle yürütülen uzun soluklu bir savaş şeklidir. Bölümün devamında da görüleceği üzere, bu harp şekli dağlık, ormanlık gibi benzer özelliklere sahip coğrafyalarda daha çok karşımıza çıkmaktadır.
Gayrinizami harp güçsüz devletlerin, güçlüler karşısındaki güç dengesini asimetrik yöntemlerle sağlama ihtiyacından doğabileceği gibi, kuvvetleri denk tarafların asimetrik etki yaratmak için başvurabileceği bir formda da ortaya çıkabilmektedir. Gayrinizami harp tarihi üzerine yapılan çalışmalar incelendiğinde konunun yöntem olarak tarihi sürecin, ilkel gerilla deneyimleri, sosyal haydutluk, köylü savaşları, sömürge savaşları gibi veya sanayileşme çağı, emperyalizmin doğuşu ya da birinci ve ikinci dünya savaşları öncesi ve sonrası şeklinde evrelere ayrılarak ele alındığı, hedef ve gayelerine göre sınıflandırılarak izah edildiği görülmektedir. Örnekler verilerek hazırlanan benzer bir sınıflandırma, aşağıdaki tabloda sunulmuştur.

Fransız devrimiyle 19. yüzyılda Napolyon’un gücünün artması, bütün Avrupa’da mukavemet gruplarının doğmasına sebep olmuştur.

Devrimin önemli sonuçlarından biri zorunlu askerlik sistemine dayalı ilk milli ordunun kurulmasıdır. Bu dönemde zorunlu askerlik uygulamasının, bu sisteme dâhil olmak istemeyen grupların isyan ve gerilla hareketlerini tetikleyici bir rol üstlenmesi devrimin diğer bir sonucudur. Ancak Napolyon ve Fransız generallerinin dikkate almadığı bir konu, kurdukları ordunun, sivil halktan oluşturulmuş milis kuvvetlerine karşı, yani gerilla savaşına, ulusal ve bölgesel enerjilerle mücadeleye hazırlıksız olmasıdır. Bu eksiklik ilk defa 1793’te Vendee’de ayaklanan Katolik köylülere karşı yapılan seferlerde, sonrasında ise aynı başarısızlık Tyrol, Belçika ve Kuzey İtalya köylü ayaklanmalarında ortaya çıkmıştır. Bu bölgelerin ortak özellikleri hepsinin dağlık bölgeler olmasıdır.
Fransız ordusu, asıl olarak gerilla savaşıyla İspanya, daha iyi bilinen adıyla Yarımada seferinde, 1807-1814, uğraşmak durumunda kaldı. Büyük çaptaki ilk çete harekâtı, bugün gayrinizami harbin bir bölümüne adını vermiş olan İspanyol gerillalarının, Napolyon’un işgal ordularına karşı verdikleri mücadelede görülmektedir. İspanyollar, İngilizler tarafından yalnız silah ve malzeme yardımıyla değil, İngiliz ve Portekiz birlikleriyle ve bu arada Alman Kraliyet Lejyonu ile de desteklenmiştir. Bu mücadeleyle literatüre giren İspanyolca guerrilla kelimesi ‘Küçük Savaş’ anlamına gelmektedir. Küçük savaş türünün ortaya çıkmasının en önemli sebebi, şüphesiz devletlerin merkezileşme ve nüfuzlarını arttırma çabasından kaynaklanmıştır. Aslında daha önceleri de kuzey Hollandalılar İspanyollara karşı ‘Küçük Savaş’ tekniklerini kullanmıştı. Rumlar da (Arma Toli) Osmanlı devletine karşı bu harp türüne başvurmuştu. Alman general Valentini 19. yüzyıl başında Osmanlı-Türk savaş tipini de Küçük Savaş’a (Kleiner Krieg) benzetmektedir.

Napolyon’a tekrar dönecek olursak, 24 Haziran-30 Aralık 1812 tarihleri arasında, sayısı yüz binleri bulan bir orduyla giriştiği meşhur Rusya seferinde, Rus gayri muntazam kuvvetlerinden büyük darbeler yemişti.

Bu harp şekli, Napolyon sonrası dönemde ise, kendisine emperyalizmin bir sonucu olan sömürge savaşlarında yer bulmuştur. Sömürge savaşlarına en çarpıcı örnekler olarak Fransızların 1830’da sömürge kurmaya başladığı Cezayir, İngilizlerin 1880-1881 ve 1899-1902 yıllarında Boer ve Amerikalıların 1899-1902 Filipinler deneyimleri gösterilebilir. Filipinlerdeki mücadele 1913’e kadar devam etmiştir. 19. yüzyıl boyunca, merkeziyetçiliğe tepki olarak özellikle Balkan milletleri Osmanlı İmparatorluğu’na karşı verdikleri bağımsızlık mücadelelerinde, mücadeleye imkân veren dağlık Balkan coğrafyasını ve araç olarak da bu coğrafyaya dayalı gayrinizami harbi yöntem olarak kullanmışlardır.
Sırp, Karadağ ve Bulgar komitalarının giriştikleri harekât ile Mora isyanında Yunan çetecileri ve bu hareketlerin destekçisi olan Ortodoks Kilisesi, tezin konusu olan Balkan Harbi sonunda, bu milletlerin Osmanlı idaresinden ayrılmasında başlıca rolü oynadılar. Balkan Harbi öncesinde ise, 1911-1912 Trablusgarp Harbi’nde genç subayların liderliğinde teşkil edilen Osmanlı gayrinizami kuvvetleri İtalyan birlikleri karşısında bu harp türünü etkin olarak kullanmıştı. Bu harpte ilk defa İtalyanlar tarafından hava unsurları kullanılmış, Osmanlı gayrinizami kuvvetlerine karşı hava harekâtı icra edilmişti.
Birinci Dünya Savaşı’na gelindiğinde ise, bu savaş üzerine yayımlanan eserlerde kendisinden pek fazla söz edilmeyen Teşkilat-ı Mahsusa ön plana çıkmıştır. Teşkilatı-ı Mahsusa dönemin Osmanlı Harbiye Nazırı Enver Paşa’ya doğrudan bağlı olarak çalışan, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Pan-İslamizm ve Pan- Türkizm politikalarının somut bir uygulamasını gösteren bir istihbarat ve gayrinizami harp örgütüdür. Teşkilat savaş esnasında oldukça geniş bir coğrafyada faaliyet göstermiştir. Doğu Anadolu ve Kafkasya’ya, Suriye’ye, Afrika içlerine, Hindistan’a, Türkistan’a ve Rusya içlerine gayrinizami harp konusunda yetişmiş personel ve bazı müfrezeler gönderilmiştir. Bu personel ve müfrezeler, yandaş yerli halk arasında örgütlenmeye ve buralarda özellikle İngilizlere ve Ruslara karşı halkı harekete geçirmeye çalışmışlardır. Bu faaliyetler esnasında kimi cephelerde Almanlarla işbirliği yapılmış, ancak Osmanlı Devleti’nin harpten yenik ayrılması üzerine teşkilat ilga edilip varlığına son verilmiştir.

Birinci Dünya Savaşı’nın Doğu Afrika cephesinde, dar bir bölgede gerçekleşmesine rağmen, Alman Generali Paul Emil von Lettow-Vorbeck’in müttefiklere karşı verdiği mücadele gayrinizami harp modeli olarak değerlendirilmektedir.

Lettow-Vorbeck, Ağustos 1914 yılında, savaşın ilk aşamalarında, sadece 2600 Alman vatandaşı ve 2472 Afrikalı askerden oluşan küçük bir askerî garnizonun komutanıydı. Lettow-Vorbeck, Tanga şehrinde önemli bir İngiliz amfibisinin saldırısını püskürtmek için hazırlanmıştı. Saldırı 2 Kasım 1914’te başladı ve dört gün boyunca Alman kuvvetleri Tanga’da savaştı. Sonrasında Lettow-Vorbeck Doğu Afrika’daki İngiliz demiryollarına saldırı düzenledi. 19 Ocak 1915’te ise Jassin’de İngilizler üzerinde ikinci bir zafer kazanmıştı. Ayrıca İngiliz Thomas Edward Lawrence tarafından Araplardan organize edilen ve Osmanlı kuvvetlerinin demiryolu hattını, ikmalini ve geri emniyetini sekteye uğratan uygulamalar Allenby kuvvetlerinin harekâtını ziyadesiyle kolaylaştırmıştır.
Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna doğru, zemini gayrinizami harp uygulamalarına dayanan ve 1917 yılında patlak veren Rus İhtilâli de bu konuda iyi bir örnek teşkil etmiştir. Kendinden sonraki birçok kurtuluş savaşlarına örnek teşkil eden Türk İstiklal Savaşı, işgal kuvvetlerine karşı verilen mücadelede, kurulan Kuvayı Milliye çeteleriyle ve bunların sonradan yerini muntazam ordulara bırakmasıyla başarılı bir gayrinizami harp olup, ayrıca incelenmeye değerdir. İki dünya savaşı arası dönemde meydana gelen çatışmalardan İtalya- Habeş harbine bakıldığında, 1935-1936, klasik manada muntazam bir Habeş ordusu mevcut olmadığı, bu sebepten Habeş savunmasının tamamen gayrinizami harp karakterinde cereyan ettiği görülmektedir. Keza ‘5’inci Kol’ kavramının ortaya çıktığı İspanya iç harbi de, 1936-1939, gerilla harekâtı ile birlikte bozguncu ve yıkıcı faaliyetlerin de uygulanması sebebiyle, gayrinizami harbe bugünkü anlamda bir tatbikat getirmiştir.

Gayrinizami harp, Avrupa’da Alman, Güneydoğu Asya’da Japon işgalinin mukavemet hareketlerini tetiklediği İkinci Dünya Savaşı’nda bir kez daha önem kazanır.

Ancak söz konusu savaşın arefesinde, yukarıda zikredilen tecrübelerin ve alınan derslerin çoğu unutulmuş, taraflar bu anlamda hazırlıksız yakalanıp savaş esnasında tedbir geliştirmeye çalışmışlardır. Mukavemet hareketleri ve buna karşı alınan tedbirler farklı formlarda, farklı zamanlarda ve farklı coğrafyalarda gayrinizami harbin bütün unsurlarıyla uygulama alanı buldu. Japonların Çin’i işgal girişimi 1937 yılında başlamıştı. Bu girişim Japonların İkinci Dünya Savaşı’nda yenilmesiyle başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Japonların Çin’i istila hareketi ile gayrinizami harp modern anlayışa uygun olarak uygulama alanı bulmuştu. Japonların mağlubiyetine kadar Mareşal Chiang Kai Shek ile birlikte hareket eden Mao Tse-Tung, galibiyetten sonra Shek’i bertaraf ederek Çin’de hâkimiyeti sağlamıştır.
İkinci Dünya Savaşı sonrası dönem ise, dekolonizasyon süreci, nükleer silahlanma ve nizami harbin imkansızlaşması gibi faktörler nedeniyle her yönüyle gayrinizami harp çağıdır. O tarihten günümüze kadar dünyanın her köşesinde sayısız mücadeleler görülmüştür. En çarpıcı olanlar Hollanda ve Endonezya arasındaki mücadele (1945-1962), yine Endonezya’da 1965 komünist devrim teşebbüsü, Hindiçini (1945-1954), Malaya (1948-1960), Cezayir (1954-1959), Kıbrıs, Küba (1957-1959) ve Vietnam (1963-1973) mukavemetleridir.
Sadece bir kısmını açıklamaya çalıştığımız gayrinizami harbin tarihi, anlatılanlarla kapanmış değildir. 1979-1988 yılları arasında Sovyetler Birliği-Afganistan savaşında, 2001 yılından günümüze kadar ise Amerika liderliğindeki
koalisyon ülkelerince Afganistan’da yaşananlar, yine tarihi kanlı mücadelelerle dolu olan Ortadoğu’da Irak, Suriye ve Afrika’nın birçok köşesinde günümüzde devam eden çatışmalar, gayrinizami harbin evrimleşerek bugün olduğu gibi gelecekte de önemini artarak muhafaza edeceğini göstermektedir.
Yararlanılan Kaynaklar
Ali Güneş, Balkan Harbi’nde Osmanlı Gayrinizami Harp Tecrübesi
Michael S. Neiberg, Dünya Tarihinde Savaş
Munter Otte, Gerilla Savaşı ve Terörizm
Cihat Akyol, Gayri Nizami Harp
Adnan Doğu, GNH ve Bu Harbin Doktrini Nedir?
Mustafa Özyanar, Gayri Nizami Harp Harekâtı
 
 
*Bu çalışmanın tüm hakları, Ali Güneş’e aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com