Etiket arşivi: Sosyalizm

Xi Jinping’in Siyasal Programı ve Çin’in Büyük Stratejisi (2020)

Xi Jinping ve Çin

ÇKP 18. Kongresinde Çin’in ancak sosyalizmle kurtulabileceğini, Çin’in gelişmesinin de ancak Çin’e Özgü Sosyalizmle gerçekleşebileceğini vurgulanmıştır. Çin’e özgü sosyalizm yolu, ülkenin sosyalist modernleşmesini
gerçekleştirmenin ve halkın güzel yaşam kazandırmanın tek yolu olarak görülmektedir. Çin’e Özgü Sosyalizm yolunda, ekonomi inşası merkez olarak benimsenmiş, ekonomi, siyaset, kültür, toplum ve ekolojik medeniyet inşası eşgüdüm içinde ilerletilmeye çalışılmaktadır. Dört temel ilkede ısrar edilmektedir; sosyalizm yolunda, halkın demokratik diktatörlüğünde, ÇKP’nin liderliğinde ve Marksizm-Leninizm ve Mao Zedung Düşüncesi’nde ısrar etmeyi içermektedir. Reform ve dışa açılma kararlılıkla sürdürülür; toplumsal üretici güçler durmadan özgürleştirilirken, bütün vatandaşların ortak refahı adım adım ilerletilir, insanların kapsamlı gelişmesi sağlanılmaktadır.

Çin’e Özgü Sosyalizm sisteminde, özlü siyasi sistem ve temel siyasi sistem ile temel ekonomik sistem ve diğer tüm alanlardaki yapısal mekanizmalardan oluşan somut sistemlerin arasında köprülerin olması dikkat çeken bir role sahiptir.

Bunun yanında devlet kademesindeki demokratik sistem ile toplum taban demokrasisi sistemi arasında ki birleşim oldukça ehemmiyet arz etmektedir. ÇKP’nin liderliği ile halkın kendi efendisi olması ve hukuk devleti ilkesi arasındaki entegrasyona büyük önem verilmektedir. Özlü siyasi sistem, Halk Meclisi sistemidir. Halk meclisi, Çin Halk Cumhuriyeti’nin devlet yönetiminin örgütlenmiş biçimidir. Halk tarafından seçilen temsilcilerden oluşturulan Ulusal Halk Meclisi ile değişik kademlerdeki yerel halk meclisleri, halkın devlet yetkisini kullandığı organlar olma özelliği taşır. Ulusal Halk Meclisi, Çin devletinin en yüksek yetki organı olup, anayasayı düzeltme ve değiştirme, yasama ve devletin belli başlı konularında karar verme yetkileriyle donatılır. Yerel halk meclisleri ise, yerel yönetimlerin yetki organları olup anayasa ve yasalarca verilen yetki sınırı içerisinde bulunduğu bölgedeki önemli konularda karar verir. Temel siyasi sistem ise özetle siyasi danışma sistemi, etnik bölgesel özerklik sistemi, mahalli özyönetim sistemi ve ÇKP liderliğindeki çok partili işbirliğindenmeydana gelir. ÇKP liderliğinde koordine edilen siyasi danışma sistemi ile çok partili işbirliği ÇKP ile bütün demokratik partiler partisizler arasında siyasi konularda istişarelerin yapıldığı bir düzenlemedir.

xi jinping ve çin halk cumhuriyeti

Etnik bölgesel özerklik sistemi, devletin yönetimi altında, azınlık etnik grupların toplu halde yaşadığı yörelerde bölgesel özerklik uygulanarak kurulan özerk yönetim organlarıyla özerklik hakkını kullanmalarını güvence altına alan bir sistemdir. Temel ekonomik sistem ise esasını kamu mülkiyetinin oluşturduğu, diğer değişik mülkiyetlerin de bir arada geliştiği bir ekonomik düzenlemedir. Xi Jinping, iktidara geldikten sonra parti disiplinini uygulamak ve iç birliği sağlamak için çok çeşitli önlemler almıştır. Özellikle ülke çapında yaşanan işsizliğin artması, gelir dağılımında meydana gelen uçurum, orta sınıfta gitgide yükselen memnuniyetsiz ortam, ekonomik büyümenin yavaşlaması, gelir dağılımında eşitsizlik, işsizlik artışı, devlet kontrolündeki şirketlerin meydana getirdiği tek taraflı güç, orta sınıfta artan memnuniyetsizlik, sosyal sağlık hizmetlerinin yetersizliği, parti içinde etkisi giderek daha fazla hissedilen çekişmeler, siyasi yolsuzluk, Tibet ve Sincan’da meydana gelen olaylar, Tayvan ve Güney Çin Denizisorunu,Japonya ile gerilim düzeyi giderek yükselen ilişkiler gibi ülkenin dışında ve içinde oluşan pek çok problemi de liderlikle birlikte devralmıştır.

Jinping’in ekonomik açıdan hedefleri; Ülkenin kişi başına düşen milli gelir seviyesini yükseltmek, dengeli sürdürülebilir bir büyüme, ekonomik batı ile doğu arasındaki kalkınma farklılığının azaltılması birincil önceliklidir.

18. Parti kongresinde belirttiği gibi adil ve herkese eşit mesafede bir hukuk sistemi önceliklidir. Sosyalist uyumlu bir toplumu sürdürebilir kılmak için eğitim seviyesini yükseltme, iş fırsatları yaratma, gelir uçurumunu azaltma ve
yoksullukla mücadele ederek refahı sağlama sosyal açıdan hedefler arasındadır. Yolsuzlukla mücadele kampanyası, Politbüro Daimî Komitesi üyeleri de dahil olmak üzere önde gelen bürokratların ve emekli Komünist Parti yetkililerinin sarsılmasına yol açmıştır. Çinli bir milliyetçi olarak nitelendirilen sivil toplum ve ideolojik söylem üzerindeki kısıtlamaları artırmış ve Çin’deki internet sansürünü “internet egemenliği” kavramı olarak savunmuştur. Xi Jinping, “Çin Rüyası” sloganı altında bireysel ve ulusal özlemlere vurgu yaparak, yasalara uygun hareket etmek ve yasal kurumları güçlendirmek için daha fazla sosyalist piyasa ekonomisi reformları çağrısında bulunmuştur.

Komünist Parti’nin sesini dünyaya duyuran Quishi’de Xi Jinping tarafından kaleme alınan makalede, Mao’nun “tek bir hedef etrafında birleşmiş, ideolojisi net, sıkı disiplinli bir parti” çizgisine göndermede bulunup Parti’yi yeniden düzenleyerek arındırma çağrısı yapmıştır.

İdeolojik anlamda yenilenmeyi kapsayan çağrı aynı zamanda uzun süredir devam eden yozlaşma ve yolsuzlukların önüne geçmeyi amaçlamaktadır. Xi Jinping ayrıca parti içindeki iş birliği ile dayanışmaya her koşulda korunması, tam demokratik merkeziyetçi yapının devamı ve parti tüzüğüne aykırı düşen uygulamaların kaldırılması gerektiğini ifade etmiştir. Parti tüm bu adımlar esnasında kitlelerle arasında kurduğu yakın bağlarını koruyacaktır.Gerektiğinde özeleştiri yapmaktan geri durmayacaktır. Son olarakise öznel, bürokratik, sağlıksız davranış biçimlerinden ve geçmişten bu yana dek Parti’ye büyük oranda zarar veren dolandırıcılık, kişisel kazançların peşinde koşma, yalnızca keyfe bağlı kararlar verme ve sahip olunan gücü kötüye kullanma gibi etmenlerden kurtarmayı hedeflemiştir.

Xi Jinping, potansiyeli yüksek addedilen sektörlerdeki yabancı ve özel sektör oyuncularını çekerek daha fazla rekabete izin vermiştir. Genel kurul büyük ölçüde Çin’in insan hakları sicilinde leke olarak görülen “ emekle yeniden eğitim laogai “sistemini ortadan kaldırmaya karar vermiştir. 1 Ocak 2016’dan itibaren tek çocuk politikası da kaldırılmış ve iki çocuk politikasına geçilmiştir. Xi Jinping lider olduktan sonra gerçekleştirdiği yurt dışı gezileri, ekonomiden çok politik önceliklerini ortaya koymuştur. İlk gezisini Rusya Federasyonu’na yaparak iki ülke arasındaki iş birliğine verdiği önem vermiş. Dış politikada Rusya’nın AB’ne yönelik ikili ilişkiler bazındaki izlediği siyaseti Çin’de sürdürmektedir. Ukrayna krizi patlak verdiğinde Çin çekimser kalıp ne Rusya ne de AB’ni karşısına almıştır. AB’nin tamamı yerine, Almanya, Fransa başta olmak üzere belirli ülkelerle ilişkiler ileri seviyeye çıkartılmıştır. Diğer yurt dışı gezileri Afrika ve Latin Amerika’ya yapılmıştır. Bir yıl sonra AB ülkelerine ziyaret gerçekleşmiştir.

AB, Çin için her zaman önemli bir stratejik partner olmuştur. Bu ilişkiyi sürdürebilmek için, 2013 yılında 2020 İş birliği İçin Stratejik Ajanda oluşturulmuş, barış ve güvenlik, refah, sürdürülebilir kalkınma ve karışıklık insan değişimi ana başlıkları altında hangi alanlarda işbirliğinin sürdürülebileceğine yer verilmiştir. 2003’den beri devam eden stratejik iş birliği, her yıl yapılan zirve ve bakan düzeyindeki toplantılar ile de kurumsallaşmıştır. Kasım 2013’te, 18. Merkez Komitesinin Üçüncü Genel Kurulunun bitiminde Komünist Parti hem ekonomik hem de sosyal politikadaki değişikliklere değinilen kapsamlı bir reform gündemi sunmuştur. Xi Jinping, genel oturumda Zhou Yongkang’ın alanı olan büyük iç güvenlik organizasyonunun kontrolünü sağlamlaştırdığını belirtmiştir. Xi Jinping ile birlikte yeni bir Ulusal Güvenlik Komisyonu kurulmuştur. Kapsamlı Derinleşme Reformları Merkezi Lider Grubu; reformların uygulanmasını denetlemek için Xi Jinping’in önderliğinde kurulan bir başka politika koordinasyon organı olarak ortaya çıkmıştır. Ekonomik alanda devletin sermaye dağıtımına katılımının kademeli olarak azaltılmasına karar verilmiştir. Bunun potansiyeli yüksek sektörlere yabancı ve özel sektör oyuncularını çekerek rekabetin artırılması yoluyla yapılmasına karar verilmiştir.

Bu yazımız da ilginizi çekebilir:

Çin’in Enerji Politikalarının Temelleri ve Ekonomik Kalkınmasında Enerji Kaynaklarının Rolü

Çin Felsefesi’nin Önemli İsmi Lao Tzu Ve Felsefi Argümanları

Önde Gelen Alt Coinler

Kaynak

Cemal Kırman, Xi Jinping Dönemi Çin’in Akdeniz Politikası

 

*Bu çalışmanın tüm hakları, Cemal Kırman’a aittir.

*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Osmanlı Basınında Sosyalizm

Osmanlı Devleti’nde sol veya sosyalist fikirler her ne kadar II. Meşrutiyet’le birlikte kurumsal bir kimlik kazanmaya başlamışsa da, Türk kamuoyunun bu fikirlerle tanışması çok önceki tarihlere kadar uzanmaktadır. Tanzimat döneminden itibaren Osmanlı aydınının en temel problemi hiç şüphesiz ki bu ülke nasıl kurtulur sorusuna cevap verebilmektir. Mevcut siyasi idare ile bu sorunun cevabını bulmanın mümkün olmayacağına, cevap bulunsa bile uygulanamayacağına inanan, Türk siyasi hayatının örgütsüz ilk muhalefet grubunu oluşturan Yeni Osmanlılar veya Jön Türklerle başlayan düşünsel alt yapı ülke sınırları içinde zamanla değişik fikir akımlarının doğmasına yol açmıştı. Ancak bu fikir akımları 1908 yılından sonra sistemli bir şekilde ortaya çıkmaya başlamıştır.
II. Meşrutiyet döneminde ortaya çıkan bu fikir akımları içerisinde en zayıf olanı hiç şüphesiz ki sosyalizm akımıdır.
Sosyalist ideoloji, Osmanlı toplumu tarafından pek kabul görmemiş olmasına rağmen dönemin aydınları arasında tartışma konusu olmuş, basın ve yayın organlarının sayfalarında ve ders kitaplarında kendisine yer bulabilmiştir. Dünya sosyalizminin eylemsel anlamda başlangıç tarihi olarak kabul edilen Fransa’daki Haziran 1848 ayaklanmasına, Osmanlı basını seyirci kalmamıştır. Dönemin önemli gazetelerinden Ceride-i Havadis, 400 ile 500. sayıları arasında sütunlarında 1848 ihtilallerine dair oldukça geniş yer ayırdığı gibi Blanqui, Louis Blanc ve Leroux gibi ünlü Fransız sosyalistlerinin de Türk okurları tarafından tanınmasını sağlamıştır. Ceride-i Havadis’in “yarı resmi gazete” statüsü, Osmanlı Devleti’nin ihtilallere ve ihtilallerin yaymış olduğu fikirlere bakış açısını ortaya koyması açısından ayrıca önem arz etmektedir.

Ceride-i Havadis’in 463. sayısında, Fransa’da ihtilale katılan ve gazete tarafından “erbab-ı fesad” olarak isimlendirilen ihtilalcilerin yargılanmalarının tamamlanarak Fransa’ya tabi kolonilere veya Fransa’ya yakın adalara sürülmelerine karar verildiği belirtilmiştir.

Gazetenin 466. sayısında ise “Fesadat-ı vak’aya karışmış olduğundan dolayı hapse ilka kılınmış olanlardan mürtekip oldukları kabahatleri hafifçe olmakla ancak bir sene tevkif olunması münasip görülmüş bulunan kimselerden altı ay kadar hapiste kalmış olanların” imparator tarafından affedildiğine dair bir haber yayınlanmıştır. 483. sayıda “sosyalist takımından bir kişinin” daha Fransız Meclisi’ne aza olarak tayin edildiğine dair kısa bir bilgi vardır.
Sosyalistlerin parlamentoda artan sayılarından endişe duyan Fransız hükümeti, artan sosyalist muhalefetini sindirmek amacıyla bir takım tedbirler almak zorunda kalmıştır. Fransız hükümetine göre “avam-ı nas” yani ayak takımı olarak kabul edilen alt tabaka insanların hemen hemen tamamı sosyalistti ve bunların sayısı her geçen gün artıyordu. Hükümete muhalif olan sosyalistlerin mecliste çoğunluğu sağlamamaları için “hükümet-i müşarünileyhanın emriyle bir meclis-i muvakkat tertip olunmak” ve bunu halka kabul ettirerek sosyalistlerin muhalefetini sindirmek çaresi düşünülmüştü. Sosyalistlerin muhalefetini sindirmek amacıyla Fransız hükümetinin aldığı tedbirler bununla sınırlı değildi.
Ceride-i Havadis’in vermiş olduğu bir haberde “Fransa’da mevcut sosyalist takımının en meşhur olan cemiyetgâhlarının üç adedi” hükümet tarafından kapatılmıştı. Burada önemli olan Osmanlı Devleti’nin ve Türk basınının ihtilallere ve ihtilalcilere bakış açısıdır. Yukarıda örneklerini verdiğimiz gibi Fransa’da ihtilale karışmış olanlar, erbab-ı fesad, bu kişilerin oluşturmuş olduğu siyasi teşekküller de, “fesad cemiyeti” olarak tanımlanmıştır. Ancak 1848 ihtilallerinden ziyade 1871 yılı, Osmanlı basınının ve aydınlarının ciddi anlamda sosyalist ve komünist ideolojileri tartışmaya başladığı yıl olmuştur.

1871 yılında Fransa’da kurulan Paris Komün’ü ile ilgili olarak da dönemin resmi devlet gazetesi olan Takvim-i Vekayi’de ayrıntılı olarak yer alan haberler, Osmanlı Devleti’nin sol, sosyalist veya komünist fikirlere bakışını ortaya koyması açısından önem arz etmektedir.

Takvim-i Vekayi’nin 1454. sayısında komünle ilgili çıkan bir haberde “Komün Heyet-i İhtilaliyesi’ne dehalet etmiş olan erbab-ı cinâyâttan 20.000 kişinin cezaları tertip olunmuş olup muhakemeleri derdest olan 12.000 kişiden 2.500’ünün tahliye olunacağı ve 7.000 kişinin mahkemesi dahi 3 aya kadar hitam bulacağı ve bunlardan maada olarak 1.000 kişi dahi taht-ı tevkifte ise de bunların da mazhar-ı afv olacakları” belirtilmiştir.

Görüldüğü gibi komüncüleri “erbab-ı cinâyat” olarak tanımlayan devletin resmi yayın organı Takvim-i Vekayi gazetesi, Enternasyonal’le mücadele etmek amacıyla Fransız Meclisi’nin hazırlamış olduğu bir kanun layihasını okurlarıyla paylaşmıştı. Yedi maddeden ibaret layihada şu hükümler bulunmaktadır:
1. Madde: Tasarruf hakkına, aileye ve vatanın bölünmez bütünlüğüne devletin tanımış olduğu resmi din aleyhinde yapılacak her türlü saldırı yasaklanmıştır. Hangi isim altında olursa olsun, “asayiş-i ihlal” etiklerinden dolayı amele cemiyetleri ve grevler yasaklanmıştır.
2. Madde: Layihanın yayınlanmasından sonra her kim ki bu tür “fesat cemiyetlere” üye olursa veya üye olduğu halde üyelikten ayrılmazsa, üç aydan iki seneye kadar hapis ve 50 Frank’tan 1.000 Frank’a kadar para cezası ile cezalandırılacağı gibi Fransa Ceza Kanunu’nda belirtilen medeni haklardan da mahrum kalacaktır.
3. Madde: Bu tür cemiyetler tarafından her hangi bir memuriyete atanmış veya bilerek bu cemiyetlerin propagandasını yaparak yardım toplayanlara 5 yıl hapis ve 2000 frank para cezası verilecektir. Bu kapsama giren vatandaşlar Fransız tabiyetinden çıkarılarak kendilerine “ecnebi” gözüyle bakılacaktır. Ayrıca polis tarafından bu kişiler hakkında gerekli olan “tedabir-i inzibatiye” icra kılınacaktır.
4. Madde: Bahse konu cemiyetlere veya bunların şubelerine bilerek “mahal-i içtima” vermiş olan kimseler bir aydan altı aya kadar hapis ve 50 Frank’tan 500 Frank’a kadar para cezası ile cezalandırıldıktan başka haklarında Ceza Kanunnamesi’nde belirtilen cezalar dahi icra olunabilecektir.

5. Madde: Fransa Ceza Kanunnamesi’nin 463. maddesinde belirtilmiş olan “hapis ve ceza-yı nakdi” cezalar dahi “mevadd-ı nizamiyeye tatbik kılınarak” fesat cemiyetlerine dâhil olanlara uygulanacaktır.

6.Madde: Gerek Ceza Kanunnamesi’nde ve gerek bundan önce yürürlükte bulunan çeşitli kanunlar işbu nizamname haricinde bulunan “ahkâm-ı cezaiye” eskisi gibi devam edip, halen yürürlüktedir.
7. Madde: İşbu nizamname herkese malum olduğu gibi çoğaltılarak ilan edilecektir.” Takvim-i Vekayi 1468. sayısında da “… kimisi Kırmızı Cumhuriyet bayrağını ref’ ile vatanlarını tekrar kırmızıya boyamak isterler ve kimisi dahi Komün heyetini canlandırıp vatanlarını imate etmek isterler” diyerek Komüncüleri vatanlarını yakan, yıkan “politika fesatçıları” olarak nitelendirir.
Gazete 1473. sayısında komünle ilgili vermiş olduğu bir haberde de, komüncüleri baği yani şaki veya eşkıya olarak tanımlamıştır.
Devletin resmi yayın organlarının dışında bazı özel gazetelerin de Komün’e ve komüncülere bakış açısında herhangi bir fark yoktur. Hatta dönemin önemli yayın organlarından Hakayık-ül Vekâyi gazetesi, belki de komünü ve komüncüleri en sert dille eleştiren gazetelerin başında gelmekteydi. Gazete I. Enternasyonal’i “Enternasyonal Şirket-i Fesadiyesi” olarak tanımlamıştır. Komüncülerin Paris’te resmi olarak komünist prensiplere dayalı hükümet kurmalarından dört gün sonra Hakayık-ül Vekâyi gazetesinde “Komünizm” başlığıyla yayınlanan bir makale bunun en güzel örneğidir. Makalede komünizm, “tesâvi-i emvâl ve iştirak-i evlâd-u iyal” yani mülk ve kadın ortaklığı olarak tanımlanmıştı. Yazara göre komünizm çok eski bir batıl inançtı ve tamamen hayal ürünüydü. Bundan dolayı da teorik olarak bazı yazarların eserlerinde kalmıştı ve şimdiye kadar uygulanma imkânı bulamamıştı.

Komünizm iddiasında bulunanların dayanak noktası ise şudur:

Toplumsal bir varlık olan insan, hayvanlar gibi tek başına yaşamayıp, bir birinin yardımına ihtiyaç duymaktadır. Toplumsal menfaat ve faydalar da toplumun geneli için kullanılmak zorundaydı. Bu yüzden hiç kimse özel mülkiyete ve bu mülkiyet üzerinde tasarruf hakkına sahip olmamalıydı. Hatta böyle bir toplumsal düzende evlenmek, karı-koca olmak ve aile kurmak dahi uygun görülmezdi. Doğacak çocukların anası ve babası belli olmayacaktır. Hal böyle olunca da durum “bazı hayvanat gibi rast gelen dişi ile çiftleşip vatan evlâdı namıyla bir takım piç yetiştirmekten ibaret” olacaktır. Yazar Fransa’da komünist ideoloji taraftarının diğer ülkelere göre daha fazla olduğunu ve her fırsatta “Kızıl Cumhuriyet” ve mutlak eşitlik sloganıyla sokaklara döküldüklerini ifade etmiştir.
Hatta “Kızıl Cumhuriyet” taraftarları özgürlük ve eşitlik kavramlarını o kadar suiistimal etmişlerdir ki, insan isterse çıplak da gezebilir diyerek sokaklarda çırılçıplak dolaşmaya dahi cesaret etmişlerdir. Yazar ise bu fikirleri savunanların iktidar olması durumunda, insanı hayvandan ayıran en önemli özelliklerden “ırz ve namus” kavramlarına ek olarak dine, kanuna ve ilme olan ihtiyacın da ortadan kalkacağını iddia etmiştir. Bunun sonucunda da Cenab-ı Hakk’ın “eşref-i mahlûkat” sıfatını verdiği insanlar, bu sıfatı terk edererek “hayvanat gibi yalnız dünbâle-i cünban (kuyruk sallayarak) olup” gezecektir diyen yazari komün taraftarlarını sert bir dille eleştirmiştir.

Bu makaleye cevap vermek amacıyla yazılıp yazılmadığı bilinmeyen ancak komünü ve komüncüleri “iştirak-i emval ve iyal” taraftarı olarak tasvir edenlere cevap vermek maksadıyla kendisi de 1871 yılında komüncüler safında Almanlara karşı mücadele etmiş olan İbret gazetesi yazarlarından Reşad Bey “Devair-i Belediye Tarafdaranı” başlıklı bir makale yayınlamıştı.

Reşat Bey, Fransa’nın ister Komün ile isterse imparatorlukla idare edilmesinin ülkemize herhangi bir faydasının veya zararının olmayacağını, ancak Komün ihtilali yapıldığı sırada Avrupa’da bulunmasından dolayı bu konu hakkındaki görüş ve düşüncelerini okurlarla paylaşmanın doğru olacağına inandığı için böyle bir makale yazma gereği hissettiğini ifade etmiştir. Makalenin giriş kısmında “burada söylediğini bilmemek ve bilmediğini söylemek illetine müptela olan bazı ukalanın neşriyatına bakarak Paris’in ihtilâl-i ahirine sebep Devair-i Belediye Tarafdaranı’nı iştirak-i emval ve iyal mezhebinde zannolunmuş gördüm.

Vakıa Komün maddesinden müştakk olan komünist kelimesi iştirak-i emval ve iyal fikr-i fasidinde bulunan bir iki bedbaht isim olmuş ise de bunu tamim ile Komün tarafdaranına dahi komünist demek ve komünist ile komünalisti fark edecek kadar Fransızca bilmeden Fransa’nın ahvali hakkında beyan-ı mütalaaya kalkışmak cehaletten hâsıl olma gayet maskara bir cesarettir.” diyen Reşat Bey, komün karşıtlarına karşı çok sert eleştirilerde bulunmuştur. Reşat Bey, 1871 yılında Fransa’da devrim yapan kadroları yani komünarları komünist olarak tasvir edenleri komünist ile komünalist’in ayrımını yapamayan “ukala ve maskara” olarak nitelendirmiştir.
“Bunlar iki ay kadar Paris’te hükümet ettiler. İştirak-i emval kaide-i fasidesini icra eylemek şöyle dursun parasını peşin vermeden kimseden bir habbe aldılar mı? Ve Fransa Bankası’nda milyonlarca akçe mevcut ve idaresi kendi ellerinde iken bir akçesine dokundular mı? Para lazım oldukça Paris şehri namına senet vererek cüz’i bir şey aldılar. Onun da cümlesi idare-i belediyeye ve askere sarf eyledikleri divan-ı harpte muhakeme olundukları zaman sabit oldu. Hal böyle iken onlara iştirak-i emval taraftarı demeğe hakkaniyet razı olur mu?
Ailenin hürmet ve hususiyetine riayet en kuvvette bulunan ve günden güne terakki etmekte olan Amerika’da, İngiltere’de, Belçika’da, İsviçre’de komün usulü mevcut iken bu usulün Fransa’da dahi tesisini isteyenlere iştirak-i iyal taraftarı demeğe akıl cevaz verir mi? diyerek muhaliflerin komün ve komünarlar aleyhinde ileri sürmüş oldukları düşünceleri çürütmeğe çalışmıştır.”

Bu makalenin yayınlanmasından üç gün sonra Basiret gazetesi “Devair-i Belediye Tarafdaranı serlevhasıyla İbret’in üç numrosundaki bend kemal-i dikkat ve ehemmiyetle okundu.

Devair-i Belediye Tarafdaranı’nı müdafaa yolunda söylenen sözler o kadar doğru o kadar haklıdır ki Tiyer bile insafının huzurunda mes’ul-ü şerefine nail olduğu bir gece bu sözlere işitmiş olsa tasdikten başka bir suretle elinden ve dilinden kurtulamazdı.” diyerek İbret gazetesini yayınladığı bu makaleden dolayı tebrik etmiştir. Basiret gazetesi de Devair-i Belediye Tarafdaranı’nın mal ve kadın ortaklığının savunucuları olarak gösterilmesine karşı çıkmış ve iştirak-i emval ve iyal tartışmasına katılmıştır.
Basiret’e göre dünyadaki gelişmeler, insanları o kadar mı küçültmüş ki, hayvanlarda bile ancak ölümle son bulan aşk ve eş sevgisini insanlar kaybetmiş olsun. Gazeteye göre komünarlar hürriyet savaşçılarıydı ve “hürriyet-i kâmileyi muhafaza kanlarını silkerek tavuk gibi çırpınmaları hürriyetperver olanlar için kıyamete kadar ağlamaya mecburiyet gösterecek bir hal iken bunlara şaki ve vahşi nazarıyla bakmak” büyük bir haksızlıktı. Makalenin sonunda, hükümet kuvvetleriyle girdikleri mücadeleyi kaybettiklerinden dolayı komünarların “şaki, vahşi, zalim” gibi bir takım sıfatlarla tasvir edildiği, fakat mücadeleyi kazanmış olsalardı hürriyetperver, çalışkan, cesur, adil v.b ne kadar iyi ve güzel sıfat varsa komünarlara yakıştırılacağı da iddia edilmiştir.
Reşad Bey’le birlikte komün saflarında mücadele etmiş olan Nuri Bey de, İbret gazetesinde yayınlanan “Medeniyet” başlıklı bir makale ile komün’ü ve I. Enternasyonal’i savunmuştur. Aynı toplumda yaşayan bireyler arasında dahi medeniyet kavramının farklı anlamlara gelebileceğine dikkat çeken Nuri Bey, birilerine göre insanların maddi olarak ilerlemesine hizmet eden medeniyetin bir başkası için de “mahv-ı mezalimden” ibaret olduğunu belirtmiştir. Enternasyonal’in amacını: “Enternasyonal namıyla maruf olan cemiyet ki Avrupa’nın bazı mahallerinde garazen, burada ise cehlen asayiş-i umumiyi ihlâle sa’y heyet bilinmiştir. İşte o cemiyetin maksadı sırf medeniyetten murad olunan neticeyi hâsıl etmek” şeklinde açıklayan Nuri Bey, Osmanlı toplumunun cehaleti yüzünden Enternasyonal’in ülkemizde pek fazla tanınmadığını belirtmiştir.

II. Meşrutiyet döneminde de bazı basın yayın organlarında sosyalizm, özellikle de sosyalizm eleştirisi üzerine makaleler yayınlanmıştır.

Hak gazetesi de yayınlamış olduğu “Sosyalizm ve Anglosaksonlar” başlıklı üç serilik makale ile sosyalizm eleştirisi yapmıştır. Sosyalizm’in Almanya orijinli bir fikir olduğunu belirten gazete Alman sosyalizmini İnkılâpçı, Muhafazakâr, Protestan, Katolik ve Kürsü Sosyalizmi olarak beş alt gruba ayırmıştır. Bunlar arasında da çalışma süresinin, ücretlerin, bütün tayinlerin ve halkın saadet ve mutluluğunun siyasi otoritenin tasarrufunda olması gerektiğini savunan inkılâpçıları Almanya’daki en önemli sosyalist grup olarak nitelendirmiştir.
Gazete, sosyalizmin özel mülkiyetin ortadan kaldırılması ve üretimin devlet kontrolüne girmesiyle insanlar arasındaki eşitsizliklerin ortadan kaldırılabileceği iddiasını “fukara hamakatının zekâya harp ilan” etmesine benzetmişti. Bazı sosyalist ideologların da “kendi iddialarına ve kendi meslek-i müttehazalarına inanmayacak kadar zekâ sahibi” olduğunu belirten gazete, bu tür kişilerin iktidara gelmesi halinde daha önce savunmuş olduğu fikirleri terk ederek kendi iktidarlarını sağlamlaştırma gayreti içerisine düşeceklerini iddia etmiştir.
Servet-i Fünun gazetesi ise, “Avrupa’dan Bize Çabuk Gelen Haller” başlığıyla yayınlamış olduğu yazıda, Avrupa’dan önce işçi sendikalarını, sonra grevleri, sonra kulüp ve cemiyetleri aldığımızı belirterek, Avrupa’nın medeni hayatına bunların hiçbir katkısının olmadığını aksine ilerlemesini durdurduğunu iddia etmiştir. Avrupa’dan grevi, sendikayı, kulübü alacağımıza biraz da Avrupalıların nasıl çalıştıklarını, nasıl para kazandıklarını, memleketlerinde ziraatı, ticareti, sanayiyi nasıl geliştirdiklerini ilim ve maarife nasıl değer verdiklerini öğrensek ülkemiz için daha faydalı adetler getirmiş oluruz. Gazetenin ifadesine göre “hâlbuki bizde sanayi ve mesaiye ait hayattan eser yok. Sermayemiz ise biraz hüsn-ü niyetle kuru laftan ibarettir. Biz bu haldeyken eshab-ı sermayeyi ürkütecek, memleketimize sermaye getirmek isteyenleri fikirlerinden caydıracak sosyalizm tariklerine girersek halimize gülerler.”

Servet-i Fünun’un bu tespitlerine karşılık Ali Namık, sanayileşme anlamında Avrupa’nın çok çok gerisinde kalan ülkemizde sosyalist fikirlerin yayılmasının da Avrupa’ya göre oldukça zor olacağını, fakat bu hiç olmayacak veya olamayacak anlamına da gelmeyeceğini iddia etmiştir.

Köylülerin ve gündelikçi işçilerin Osmanlı’da az da olsa bir işçi sınıfı oluşturduğuna dikkat çeken Ali Namık, iş kollarının artmasına bağlı olarak zamanla işçi sınıfında da artış olacağını iddia etmiştir. Genç Kalemler dergisi de “Yeni Hayat ve Kıymetler” adlı yazısında sosyalistleri ütopyacı olarak nitelendirmiştir. Yukarıda da görüldüğü gibi Avrupa’da siyasi, sosyal, ekonomik v.b. birtakım değişimlere neden olan sosyalist fikirler, 1848 ihtilalleriyle birlikte Osmanlı gazetelerinin sütünlarında yer almaya başlamıştı.
Takvim-i Vekayi ve Ceride-i Havadis gibi resmi veya yarı resmi gazeteler, Avrupa’da ortaya çıkan sosyalist veya komünist fikirleri “zararlı” olarak nitelendirirken, Basiret ve İbret gibi dönemin en önemli özel gazetelerinde de sosyalizmden övgüyle bahseden yazılar yayınlanmıştı. Sosyalizmin teorik tahlilini yapamayacak kadar sosyalist fikirlere yabancı olan Osmanlı basını, özellikle “iştirak-i emval ve iyâl” kavramı üzerinden sosyalizm eleştirisi yapmaya çalışmıştır.
Yararlanılan Kaynaklar
Serkan Erdal, Osmanlı Devleti’nde Sosyalist Faaliyetler Üzerine Bazı Örnek İncelemeler
Genç Kalemler, Cilt: II, No: 8, 10 Ağustos 1327 / 23 Ağustos 1911
Servet-i Fünun, 13 Mayıs 1326 / 26 Mayıs 1910
Takvim-i Vekâyi, 3 Muharremülharam 1289 / 13 Mart 1872, No: 1463
Takvim-i Vekâyi, 15 Muharremülharam 1289/ 25 Mart 1872, No: 1468
Takvim-i Vekâyi, 27 Muharremülharam 1289/ 06 Nisan 1872, No: 1473
Ceride-i Havadis, 4 Safer 1266 / 20 Aralık 1849, No: 463
Ceride-i Havadis, 20 Safer 1266 / 05 Ocak 1850, No: 466
Ceride-i Havadis, 1 Recep 1266 / 13 Mayıs 1850, No: 483
Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’nin Siyasi Hayatında Batılılaşma Hareketleri
Kerim Sadi, Türkiye’de Sosyalizmin Tarihine Katkı
Aclan Sayılgan, Türkiye’de Sol Hareketler (1871–1972)

*Bu çalışmanın tüm hakları, Serkan Erdal’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com

Osmanlı Aydınları Ve Sosyalizm

Şemsettin Sami ve İştirak-ı Emval Meselesi
Tercüman-ı Şark gazetesinin yazı işleri müdürlüğünü yapan Şemsettin Sami Bey, gazetenin 10 Haziran 1878 tarihli 74. sayısında “Sosyalizm-İştirak-ı Emval” başlıklı bir makale kaleme almıştır. Sami Bey’in bu makaleyi kaleme almasındaki amacı ise bu iki kelimenin gerçek anlamlarının tam olarak bilinmemesinden dolayı çoğu zaman birbirinin yerine kullanılmasından kaynaklanan kavram kargaşasına son vermektir. Sami Bey’e göre sosyalizm kelimesi Türkçeye iştirak-i emval şeklinde çevrilemezdi. Çünkü sosyalizm, iştirak-ı emvalin yani komünizmin zıddıydı. Bu iki kavramın birbirinin yerine kullanılmasını “beyazı siyah diye tercüme etmeye” benzeten Sami Bey sosyalizmi, insanlığı refah ve mutluluğa götürecek bir yol olarak görmüş ve yüceltmeye çalışmıştır. Sami Bey’e göre sosyalizm batı medeniyetinin önemli bir kıpırdanma hamlesiydi. Bundan dolayı da sosyalizm, gelecekte başta Avrupa’yı daha sonra da bütün dünyayı sarsacak ve insanlığın şeklini değiştirecektir.
Şemsettin Sami Bey’e göre sosyalizm; “cemiyet-i beşerin hüsn-ü idaresiyle refah ve saadetini ve bilâ istisna bütün efrad-ı beşerin hürriyet ve müsavatını ve hiç kimsenin hukuk-u tabiiyyesinin payimâl olmamasıyla hak ve adlin meydana çıkmasını ve niam-ı tabiiyyeden herkesin mütena’im ve hissemend olmasını arar bir tarik-i selâmettir.” İştirak-i emval ise “adalete ve hakka olduğu gibi insan tabiatına da aykırıdır. İnsanı hayvanlaştırdığı için filozoflarca beğenilmemiş; bütün dinler ve uluslar ve özellikle ahlâk denilen değişmez meşru yasa onu meşru saymamıştır.” Makalenin devamında iştirak-ı emvalin kısa bir tarihçesinden bahseden Şemsettin Sami Bey, bu kavramın 1871 Paris Komünü’nden çok daha önce Avrupa’da, Hicret’ten sonra da İran’da ve Asya’nın muhtelif bölgelerinde ortaya çıktığını ifade etmiştir. Kadınlarda ve çocuklarda ortaklık isteyen bu fikrin insanın tabiatına ve yaratılışına aykırı olduğundan dolayı bu fikri savunanların toplumum nefretini kazandıklarına dikkat çeken Sami Bey, bu fikre taraftar olanların “tarihten bir iki sayfayı kirlettikleri” görüşündedir. Sami Bey, Komünizmin nefret edilmesi, sosyalizmin ise son derece uygun ve tutulması gereken bir yol olarak kabul edilmesi taraftarıdır. Bundan dolayı Miladi 1875 yılında Almanya’nın Gotha şehrinde Avrupalı ve Amerikalı sosyalistler tarafından düzenlenen toplantıda kabul edilen programı da, sosyalizmin amacı ve dayandığı temel ilkeler olarak kabul etmiştir.
Sakızlı Ohannes Paşa
Divan-ı Muhasebat hâkimliğine ek olarak Mekteb-i Mülkiye-i Şahane’de ilm-i servet ve usul-ü idare-i mülkiye hocalığı da yapmış olan Sakızlı Ohannes Paşa, “Mebadi-i İlm-i Servet-i Milel” adlı eserinin 38. faslını sosyalizm ve komünizm eleştirisine ayırmıştır. Ohannes Paşa, doğanın yaratılışı gereği insanlar arasında görülen eşitsizliğe çare bulmaya ve insanlar arasında mutlak bir eşitlik tesis etmeye çalışanları “sosyalist” olarak tanımlamıştır. Yani Paşa’ya göre sosyalist kelimesi, “cemiyet-i beşeriyenin tanzimine taraftar” anlamına gelmektedir. Sosyalistlerin bireysel çıkarları yok sayarak toplumun çıkarlarını ön plana almasını eleştiren Ohannes Paşa, bu durumun özel mülkiyet, kişi hürriyeti ve sorumluluk kavramlarına muhalif olduğuna dikkat çekmiştir. Hatta sosyalistlerin arzu ettikleri böyle bir toplumsal düzeni, ilkçağlarda insanoğlunun yarı vahşi bir şekilde sürdürdüğü hayata benzeten Ohannes Paşa, eski çağlarda görülen bu toplumsal düzenin bazı yerlerde hala izlerine rastlandığını da ifade etmiştir.
Ohannes Paşa’ya göre; sosyalistlerin iddialarının aksine, insanları birbiriyle mücadele etmeye hükümetler değil, insanların ihtiyaçları zorlamıştır. Yani insanlar hayatlarını devam ettirebilmek için kendilerine lazım olan her türlü eşyayı kanuni bir zorlamayla değil kendi isteğiyle tedarik etmeye çalışmıştır. Gayet doğaldır ki kişisel farklılar sonucu her insan eşit oranda iş yapamaz ve çalışamaz. Kişisel farklılıkların ortaya çıkarmış olduğu bu durum da ister istemez kişiler arasında bir takım bölünmeleri, çeşitliliği de beraberinde getirmiştir. Ancak sosyalistler bu bölünmeyi hükümetlerin veya siyasi otoritelerin tesis veya teşvik ettiğini ileri sürerek bunlara müdahale etmeyi gerekli görmüşlerdir. Bunu yaparken de kişi hak ve hürriyetlerini de hiçe saymışlardır. Sosyalistlerin iddialarının aksine Ohannes Paşa, bu durumla mücadele etmek için insanların doğuştan kazanmış oldukları doğal haklarının serbest bir şekilde kullanılmasına mani olan sebeplerin ortadan kaldırılmasının yeterli olacağını iddia etmiştir. Ohannes Paşa, bütün toplumun emval ve emlâktan ortak ve eşit bir şekilde faydalanması şeklinde tarif ettiği komünizm’in ise özel mülkiyeti, kişi hürriyetini, aile ve veraset kavramlarını yok saydığını iddia etmiştir.

Paşa’ya göre garip olan, bir yandan insanları belli kalıplara sığdırmaya çalışan, diğer yandan da onların kişisel hürriyetlerini yasaklayan ve şahsi menfaatlerini engelleyen bir idari sistemde insanların mutlu olduklarının iddia edilmesidir. Ohannes Paşa’nın iddiasına göre kişiler arasında tam bir eşitlikten bahsetmek mümkün değildir. Emval ve emlakın herkese eşit bir şekilde dağıtıldığını varsaysak bile, zamanla nüfus artışına paralel olarak dağıtılan bu emval ve emlakın küçülerek yeni sorunlara neden olacaktır. Ohannes Paşa, sosyalistlerin devletin her işe müdahale etmesi gerektiği, hatta yeri geldiği zaman herkesin hükümetten iş ve aş isteme hakkının bulunması yönündeki görüşlerini de eleştirmiştir. Ona göre, devlet gerektiği zaman vatandaşlarına yardım etmek mecburiyetindedir. Ancak kişilere iş bulmak mecburiyetinde değildir. Eğer devlet vatandaşlara iş bulmak gibi bir sorumluluğu üzerine alırsa, vatandaşlar arasında geçim sıkıntısı ortadan kalkar ve bu durum zamanla vatandaşlar arasında sorumluluk duygusunun körelmesine yol açar. Bu duruma alışan halkı da bu şekilde idare etmenin zorluğuna dikkat çeken Ohannes Paşa 1848 ihtilalinden örneklerle bu durumun imkânsızlığını ispat etmeye çalışmıştır. Paşa’ya göre, Fransa’da sosyalistler halka iş verecekleri yönünde vaatlerde bulunmuş ve bu maksatla fabrikalar kurmuşlardı. İnsanların eğilim ve maharetlerine bakılmaksızın herkese eşit ücret verilmiş ve böylece insanlar arasında sahte bir eşitlik tesis edilmeye çalışılmıştır. Fakat bu tedbirlerin hiçbirisi ilerleme kaydetmemiş hatta iç işlerinde meydana gelen aksamalar yüzünden bu uygulamadan vazgeçilmişti. Devletin vatandaşına iş bulmak bahsini bu şekilde eleştiren Ohannes Paşa, fakir halka devletin yardım yapmasının sakıncalarını da şu şekilde açıklamaya çalışmıştır. İngiltere örneğinden hareketle 1201 yılında vatandaşlık kanununda yapılan değişiklikten önce devletin fakir halka yardım ettiğini bu durumun ise fakirliği önlemenin aksine iyice artırdığını ifade etmiştir. Paşa’ya göre devletten yardım alan vatandaş, yarınını düşünmediği gibi gelecekte belki faydalı olabilecek kabiliyetleri de zamanla yok olacaktır. Devletin yardımıyla geçinen fakirler arasında ahlaksızlık, nüfus ve ölüm artar. Ekonomik anlamda da az da olsa toplumun geneli için kullanılabilecek bir sermaye bu şekilde harcanmış olur. Paşa’ya göre devlet fakir halka yardım etmeyi kişilere veya sivil toplum örgütlerine terk etmelidir.
Asaf Nefi
Mehmed Cavit, Ahmet Şuayb ve Rıza Tevfik tarafından 28 Aralık 1908 – 14 Mart 1911 tarihleri arasında 28 sayı yayınlanan ve dönemin en önemli liberal yayın organı olan Ulum-u İktisadiye ve İçtimaiye Mecmuası II. Meşrutiyet döneminde sosyalizm eleştirisi yapan basın-yayın organları arasında ilk sırayı almaktadır. Aslında mecmuada toplumsal hayattan psikolojiye, ahlaktan terbiyeye, dinden devlete, siyasetten sanata pek çok konuda makale kaleme alınmıştı. Bu makalelerden biri de mecmuanın 1 Haziran 1325 tarihli 6. sayısında Asâf Nefi imzasıyla yayınlanan “Demokrasi ve Sosyalizm” başlıklı makaledir.
Asaf Nefi makalesinde, demokrasinin temelinin “insanların hukuk-u mütesaviyeden müstefid olarak aralarında serbest bir rekabetin mevcudiyetini teminden ibaret” olduğunu ifade etmiştir. Nefi, Demokrasi’nin kimsenin tekelinde olmadığını ve sınıfsal bir toplumu reddettiğini, bunun için de herkesin bu fikri kolaylıkla benimseyebileceğini ifade etmiştir. Buna rağmen demokrasinin en büyük sorunu, halka kim daha fazla vaat verirse onun iktidara gelmesidir. Bu durum ise bazı yeteneksiz kişilerin ülke yönetiminde söz sahibi olmasına sebebiyet vermektedir. Böylece halkın müdahalesiyle sık sık iktidar değişikliği olmakta, çıkarılan kanunlar uygulanamamaktadır. Bunun önüne geçebilmek için zaman zaman parlamentolar kanunlar çıkarsa da, bu defa halkın düşünceleri hiçe sayıldığı için yeni problemler doğuracaktı. Nefi’ye göre, demokratik sistemlerin bir diğer problemi de, onu idare edenlerin adi birer ruha sahip olmasıdır. Çünkü bir mebus adayı kendisine oy verecek seçmenlere yapılması imkânsız şeyler için olmadık vaatler vererek kendisini seçtirmeye muvaffak olabilmektedir. Sosyalistlerin “kavanini ekseriyeti teşkil eden zayıfların lehine değiştirmek ve kuvvileri feda etmek” fikriyle sosyalizm eleştirisine başlayan Nefi, bunun mümkün olmayacağı kanaatindedir. Mümkün olsa bile bu durumda halkın bir şey kazanamayacağını ifade eden Nefi’ye göre, aksine halk bu durumda çok şey kaybedecektir. Çünkü işçi sınıfı sermayedarlar sayesinde zenginleşmişti. Yine sermayedarların sayesinde medeni anlamda bir sürü ilerleme kaydedilmiştir. Nefi’ye göre “efkâr-ı mütefevvika eshabı olmayınca zayıfların istikbali daha sefil, daha şayan-ı merhamet” bir hal alacaktır.
Demokrasi ile sosyalizm arasındaki ihtilâfın henüz açıkça görülememesi yüzünden çoğu kişinin sosyalizmi demokrasinin bir sonucu olarak gördüğünü ifade eden Asaf Nefi “hâlbuki bu ikisi kadar hiç bir şey bir birinden o kadar amik girdaplarla ayrılmamıştır” diyerek dinsiz bir insanla dini bütün bir insanın bir araya gelebileceğini ancak demokrasi ve sosyalizmin bir araya gelemeyeceğini iddia etmiştir. Ayrıca Nefi, bilim veya fen ile demokrasi arasında ihtilâf olduğunu iddia edenlerin de yanıldığını, aristokrasinin gelecekte demokrasiyi mahvedeceği iddialarının da gülünç olduğunu belirtmiştir. Asaf Nefi’ye göre demokrasiyi mahvedebilecek en büyük düşman sosyalizmdir. Sosyalizm’in sınıfsız toplum düzenini de eleştiren Asaf Nefi’ye göre tarih, insanların menfaat sağlamak amacıyla birbirleriyle olan mücadelesine dayanmaktadır. Bu mücadelenin de dünya tarihi kadar eski olduğunu belirten Nefi, tarihin her döneminde bir sınıf kendi menfaatine muhalif olan başka bir sınıfı bulacağına, hatta bu çatışmanın bazı zamanlar aynı sınıf içerisinde de ortaya çıkabileceğine dikkat çekmiştir. Toplumsal hayattaki eşitsizliği ortadan kaldıracak yegâne fikrin sosyalizm olduğunu iddia edenlere karşı Asaf Nefi, tabiattaki eşitsizliğe bağlı olarak sosyal hayatta mutlak bir eşitliğin olmayacağı cevabını vermiştir. Tabiat kanunlarına muhalif olarak nitelendirdiği sosyalizmin insanlık için doğuracağı felâkeketleri de; “kanun-u tabiata muhalif olan bu cereyan sonra şikârına asıl merhamet etmeyen dehşetli bir girdap husule getirebilir” diyen Nefi makalesine bu cümlelerle son vermiştir.
Ali Kâmi
Ulum-ı İktisadiye ve İçtimaiye Mecmuası yazarlarından Ali Kâmi de mecmuanın 1 Mayıs 1326 tarihli 17. sayısında “Sosyalizm Hakkında Tenkidat” başlıklı bir makale ile sosyalizmin eleştirisini yapmıştır. Osmanlı Devleti’nde de sosyalizm fikrinin yavaş yavaş yayılmaya hatta bu fikri savunanların İştirak adlı bir gazete dahi çıkarmaya başladığına dikkat çeken Ali Kâmi, sosyalizmin fukarayı zenginlere, zayıfları da kuvvetlilere karşı korumak ve kollamak gibi gayet halis bir niyetle ortaya çıktığını belirtmiştir. Sosyalizm’e bu açıdan bakıldığında da toplumda sosyalist olmayacak az sayıda insan olacağını iddia etmiştir. Ancak bu amaca ulaşabilmek amacıyla sosyalistlerin düşünceleri ve uygulamaları iyice araştırılınca bu fikrin pratikte bu kadar halis niyetli olmadığı görülecektir. O zaman da kendini sosyalist olarak tanımlayan pek çok kişinin görüşlerinin değişeceğini belirten Kâmi, birçok sosyalistin “yok, ben bu fikirde değilim” demeğe mecbur olacağını iddia etmiştir.

Ali Kâmi, fakirin servete karşı isyanının ezeli olduğunu, çünkü bu duygunun doğuştan getirildiğini iddia etmiştir. Ona göre insan kendi cinsinin kendisine üstünlük kurmasını hazmedemez. Bu üstünlük maddi olduğu gibi soy, beceri, iktidar hatta sağlık ve fazilet gibi manevi unsurları da içine alabilirdi. Ancak insanlar arasındaki asıl mücadele ve üstünlük kavgası servet ve servetin paylaşımı noktasında yaşanmaktadır. Servet ise bazı kanunlar icabı zenginlerin tekelindedir. En akıllı, en faziletli, en âlim, en çalışkan kişiler zengin olsaydı servet ve servetin paylaşımı da böyle bir tartışmaya konu olmazdı. Çalışma ile servet arasında ters bir orantının olduğunu iddia eden Kâmi, bu iddiasını ünlü düşünür Stuart Mill’in “insanlar arasında en çok çalışanlar, en çok zahmet çekenler en az para kazananlardır” cümlesiyle temellendirmeye çalışmıştır. İnsanların elinde olmayan bazı sebeplerden dolayı servetin belli kesimlerin tekelinde olmasının dışında bunun veraset yoluyla intikalinin de olumsuz sonuçlar doğurduğunu iddia eden Kâmi, çalışıp yorulmadan, kazanıp üretmeden bir sürü mirasyedinin ortaya çıktığını belirtmiştir. Bu gibi toplumlarda alt ve üst tabakanın topluma herhangi bir faydasının dokunmaması ve bütün yükün orta tabakanın omuzlarına yüklenmesi bu durumun doğurduğu bir başka olumsuz neticeydi.
Ali Kâmi’ye göre, tam olarak ekonomi-politik kavramının bir bilim dalı olarak kabul edilmesinden sonra ortaya çıkan sosyalizm, ondan sonra iktisadiyyun ve iştirakiyyun arasında sürüp giden tartışmaları da beraberinde getirmişti. Bu durumun bir sonucu olarak İngiltere’de Adam Smith, Ricardo, Maltas ve Stuart Mill, Fransa’da Jean Batista, Bastiye ve Lüensa gibi iktisatçılara karşı Fransa’da Saint Simon ve Frue, İngiltere’de Owen, Almanya’da Karl Marx ve Lasalle gibi sosyalistler ortaya çıkmıştır. Ancak sosyalistlerin varmak istedikleri nokta ortak olmakla birlikte bu amaca ulaşmak için ortaya attıkları fikirler arasında ihtilâf vardır. Bu açıdan da sosyalistler sadece ekonomistlerle değil kendi aralarında da bir takım mücadeleler ve çatışmalar yaşamaktaydı. Servetin insanlar arasında dağılımı noktasında sosyalistler dört farklı gruba ayrılmışlardır.
Herkese Müsavi Bir Pay
Bu fikri savunanlar, arazinin ve servetin bireylere eşit bir şekilde dağıtılması halinde insanlar arasındaki eşitsizliğin de ortadan kalkacağını iddia etmişlerdir. Ancak Ali Kami, Romulus döneminde Roma’da bunun uygulandığını fakat istenilen sonucun alınamadığını örnek göstererek eleştirmiştir. Romulus döneminde Roma’da arazi bireyler arasında değil de aileler arasında eşit bir şekilde dağıtılmış ancak istenilen sonuç alınamamıştır. Çünkü nüfus artışına bağlı olarak aile bireylerinin de sayısı artacağı için ailelere taksim edilen arazi ve servet bu defa aile bireyleri arasında paylaştırılacaktır. Bu da zamanla arazinin ve servetin küçük parçalara ayrılmasına ve sonuçta ortadan kalkmasına sebep olacaktır. Yani nihai noktada hem toplum geldiği noktaya geri dönmüş, hem de eskiden zengin olanlar fakirler sınıfına dâhil olmuş olacaktı. Ali Kami’ye göre servet sadece paradan ibaret olmayıp arazi, fabrikalar, mağazalar, evler dahi servettir. Buradan hareketle Fransa’nın toplam gelirinin Fransız nüfusuna eşit bir şekilde paylaştırıldığında kişi başına düşen gelir 300 lira, Amerika’da 325 ve İngiltere’de 450 lira civarındadır. İtalya’da bu durum daha da aşağı seviyelerdedir. Avrupa’nın gelişmiş ülkelerinde durum böyle iken fakir ülkelerde durum daha da üzücü boyutlardadır. Teoride böyle bir taksimin kolaylıkla yapılabileceğini ancak pratikte bunun uygulanabilirliğinin imkânsızlığına dikkat çeken Ali Kâmi, bunun uygulanması halinde insanların servet artırımı yoluna gitmeyeceklerinden dolayı ülke ekonomisinin zamanla iflas etme noktasına geleceğini iddia etmiştir. Ayrıca yukarıda ifade edildiği gibi gün geçtikçe servet veya sermaye küçülecek ve bir müddet sonra da tamamen ortadan kalkacaktır.
Herkese İhtiyaç Derecesine Göre Bir Pay (Komünizm)
Bu fikri savunanlar servetin bireyler arasında ortak olmasını ve bundan herkesin ihtiyacı kadar pay almasını öngörmektedirler. Bunu yapabilmek için de servetin bütün bireylerin ihtiyacını karşılayacak kadar olması gerektiğini savunmuşlardır. Acaba herkesin ihtiyacı oranında servetten pay almasını kim belirleyecektir? Her ailede bir aile reisi vardır ve aile bireylerinin ihtiyaçlarını belirleme hakkı ona tanınmıştır. Ancak anarşistler ve komünistler hiçbir otoriteyi kabul etmedikleri için bu taksimat neye göre veya kim tarafından yapılacaktı? O zaman insanlar kendi aralarında kardeş payı yapacak ve güzel güzel geçinecekti. Bu durum ise ancak mükemmel bir toplumsal yapıda geçerli olabilecek uygulamadır ki bu da tabiatın kanununa aykırı bir durumdur. Kâmi, zaman zaman komünist prensiplerle çok küçük toplumsal gruplar arasında böyle bir taksimin yapıldığını ifade etmiş olsa da bu taksimin pek sağlıklı bir şekilde yürümediğini de belirtmiştir. Çünkü herkesin topluma bağlılık derecesi bir değildir. Kami’ye göre iki kişi bir işte çalıştığı zaman kazanacakları ücretin kendi aralarında paylaşılacağını bildiği için canla başla çalışacağını ifade etmiştir. Ancak bu sayı arttıkça bireyler emeklerinin karşılığını alıp almayacaklarından emin olmadıkları için verimlilikleri de düşecektir. Merkezi devletlerin kabul gördüğü bir dönemde anarşistlerin “hiç hükümet olmasın, köyler, kasabalar, şehirler muhtariyet-i idareye malik olarak birer cemiyet-i müştereke halinde bulunsun” iddialarını da eleştiren Kami, iklim, coğrafya, tabiat, arazi ve insanların yetenekleri gibi şartlardan dolayı bu tür cemiyetlerin kimisinin zengin kimisinin de fakir olacağını, bu durumun ise eşitsizlikleri artıracağını savunmuştur. Hiçbir otoriteyi kabul etmeyen anarşizmin komünizmle taban tabana zıt olduğunu ifade eden Ali Kami’ye göre, “anarşizm hiçbir kayd-ı inzibat, hiçbir tavr-ı hâkimiyeti çekemezmiş. Yine kendi ciğerinden böyle yaralanan Komünizm her haliyle asrın timsaliyet-i ruhiyesine muvafık bir meslek olmaktan uzaktır.”

Herkese Liyakatına Göre Bir Pay ( Saint Simonizm)
Bu fikri savunanlara göre insanlar arasında yaratılışından itibaren mevcut olan eşitsizlik, zorla ve tabi olmayan yöntemlerle değil de kişilere göre muamele edilerek ortadan kaldırılabilirdi. Saint Simonizm’e göre anadan doğma eşitsizlikler son bulmalı, veraset kaldırılmalı sadece bireysel farklılıklar devam etmeliydi. Ali Kami ise, sınıf farklarını ortadan kaldırmayı amaçlayan Fransız İhtilali’nin asilzade sınıfının siyasi hâkimiyetine son verdiğini fakat ekonomik hâkimiyetleri devam ettiği için bu yönüyle de ihtilalin yarım kaldığını iddia etmiştir. Saint Simonizm’in çözmeye çalıştığı en temel problem şüphesiz ki veraset usulünün ortadan kaldırılmasıdır. Saint Simonistlere göre “mademki hidmet umumidir, menafi de bir nisbet-i adilede umumi olmalıdır.” Çok çalışanla az çalışan veya hiç çalışmayan bir tutulmamalıdır. Bir kaldırımcıyla bir doktor eşit değildir. Çünkü ikisinin de topluma hizmeti eşit derecede değildir. Her kim topluma ne derece katkı sağlıyorsa bundan elde edeceği gelir o oranda olmalıdır. Veraset usulü ortadan kalkınca da hiç kimse gelecek nesillere mal-mülk bırakma kaygısı içerisine girmeyeceğinden, insanları çalışmaya, üretmeye, ilerlemeye teşvik edici bir durum kalmayacağından herkes ihtiyacı olduğu kadar çalışacaktı. Bu da sermayenin tükenmesine, sanayinin bozulmasına, üretimin durmasına yol açar. Bunun sonucunda da açlık ve işsizlik artar, toplumsal düzen bozulur.
Herkese Derece-i Say’ine Göre Bir Pay (Kolektivizm)
Komünizmin biraz daha mutedil bir şekli olan Kolektivizm, bireylerin harcamalarına bir sınır tayin etmeyip, yalnızca üretim araçlarının ortak kullanılmasını ön gören bir fikirdir. Kolektivistlere göre, herkes kazanabildiği kadar kazanmalıdır. Ancak kazanmak için lazım olan araçlara herkes sahip olmadığından arazilerin, maden ocaklarının, fabrikaların, ulaşım ve üretim araçlarının kullanımı ortak olmalıdır. Sonuç itibariyle, sermayeye, servete, verasete, özel mülkiyete, aile kavramına karşı çıkan bu dört grubu da eleştiren Ali Kami’ye göre; “ bir millet ancak müteşebbis ve muktesid efrada nail olursa kesb-i refah ve servet eder. Millet veya hükümet efrada ait olmak lazım gelen bütün kuvva-yi teşebbüseyi kendi boynuna alırsa ezilir, bir iş göremez.”
Muslihiddin Adil
Sosyalizm’le ilgilenen bir başka Osmanlı aydını da Selanik Mekteb-i Hukuk Müdürlüğü ve İlm-i İkitsad ve Hukuk-u İdare hocalığı yapan Muslihiddin Adil Bey’dir. Adil Bey, “İktisat Dersleri” adlı eserinin birinci cildinde sosyalizm bahsine geniş yer vermiştir. Sosyalizm bahsine geçmeden önce liberalizm hakkında kısa bir ön bilgi veren Muslihiddin Adil Bey, liberalistlerin temel programlarının “Laisser faire, laisser passer” yani bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler, düsturu olduğunu ifade etmiştir. Siyasi otoritenin günlük hayata müdahalesini istemeyen bu ideolojiye göre hükümet, sadece halkın refahını ve mutluğunu ilgilendirecek meselelere müdahale etmelidir. Otoritenin çalışma şartlarına ve ekonomiye müdahalesini reddeden liberalizm, rekabetin de sınırsız olması taraftarıdır. Hatta rekabeti toplum hayatının olmazsa olmaz bir kuvveti olarak kabul etmektedirler. Liberalizm ve sosyalizm arasındaki en önemli ayrılığın bu noktada ortaya çıktığını belirten Adil Bey, eksikliklerine rağmen ekonomik anlamda kullanılabilecek en uygun ideolojinin de liberalizm olduğunu iddia ediyordu. Muslihiddin Adil Bey, “vehim bir hayal ile başlamış” ve zamanla bazı değişikliklerle önemli bir sosyal hareket olarak tanımladığı sosyalizmin, Fransız İhtilali ile toplum tarafından kabul görmeye başlamasına rağmen çok eski bir fikir olduğunu belirtmiştir. Eflatun’un Cumhuriyet ve Kanun adlı eserlerinde sosyalizmden bahsettiğini ifade eden Adil Bey, sosyalizmi sistemli bir hale getiren hatta anarşizm düşüncesini de ortaya atan kişinin de Russo olduğunu iddia etmiştir. Sosyalizmin bu devresini “pek ifratperver” olarak kabul eden Adil Bey’e göre; bu devrede akıl ve mantıktan ziyade kalpleriyle ve hisleriyle hareket eden sosyalistler, ihtilal ve karışıklık çıkarmaya çalışmışlardır.
Sosyalizm kelimesini ilk önce Pierre Leroux adlı bir Fransız yazarın kullandığını belirten Adil Bey eserinde, sırasıyla Prudon, Lucien Pemjean, Leruva Boliyö ve Karl Marx’ın sosyalizm tariflerine yer vermiştir. Prudon’a göre sosyalizm, “usul-ü maişet ve tarz-ı hayatı” düzenlemeye çalışan siyasi bir fikirdir. Ancak bunun nasıl sağlanacağına dair fikir beyan etmediğinden Adil Bey’e göre Prudon’un bu tarifi yeterli değildi. Lucien Pemjean ise sosyalizm’i, sermaye ile işçi sınıfı arasındaki mevcut durumun işçi sınıfının menfaatine olarak değiştirilmesi ve şahsi mülkiyetin kaldırılması şeklinde tarif etmiştir. Leruva Boliyö’ye göre de sosyalizm “bir şahsın tabiaten haiz olduğu kuvvetlerden bir kısmının kendisinden nez’ edilerek cemiyete ita edilmesidir”
Bunlar içerisinde en kısa tanımı ise Karl Marx yapmıştı. Ona göre sosyalizm; özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasıdır. Muslihiddin Adil Bey, sosyalizmi, Mutlak Sosyalizm, Hükümet Sosyalizmi, Hıristiyan Sosyalizmi ve Teavün Mesleği olarak dört farklı şekilde ele almıştır. Mutlak Sosyalizm: Bu fikir taraftarları kişiler arasındaki eşitsizliğin tamamen ortadan kaldırılmasını ve herkesin eşit haklara sahip olmasını savunmaktadırlar. Toplumdaki eşitsizliğin temel sebebinin de özel mülkiyet olduğunu kabul eden Mutlak sosyalizm, özel mülkiyetin kaldırılması halinde toplumda eşitliğin sağlanacağını iddia eder.
Muslihiddin Adil Bey, Mutlak Sosyalizm’i kendi arasında Komünizm, Kollektivizm, Sosyalizm Agraire ve Saint Simonizm olmak üzere dört alt başlıkta açıklamaya çalışmıştır.
Komünizm: Üretim ve tüketim araçlarında özel mülkiyetin kaldırılmasını savunur. Ancak bu sayede insanlar arasında ortaya çıkan eşitsizliklerin giderileceğini savunan Komünistler, üretimden herkese eşit miktarda değil de, ihtiyacı kadar pay vermeyi uygun görmüşlerdir. Yazar, bu tarz paylaşımın uygulanabilirliğini bazı dini cemaatleri ve Amerika’da bu şekilde oluşturulmuş Komünist toplumları örnek vererek izah etmeye çalışmıştır.

Kolektivizm: En önemli savunucusu Karl Marx’tır. Üretimde tekelleşmenin doğuracağı sonuçları dikkate alan kolektivistler, üretim araçları üzerinde özel mülkiyet hakkının kaldırılmasını savunmaktadır.
Sosyalizm Agraire (Tarım Sosyalizmi): 1892 Marsilya ve 1895 Breslav Kongrelerinden sonra taraftar sayısı gittikçe artan bu fikir, arazi üzerinde mülkiyet hakkının kaldırılmasını ve arazinin herkese eşit bir şekilde taksimini savunmaktadır.
Saint Simonizm: Fransız filozof Saint Simon tarafından ortaya atıldığı için bu isimle anılan bu fikre göre herkes çalıştığı oranda ve topluma katkıları nispetinde servetten pay almalıdır. Bu fikre göre insanlar arasındaki eşitsizlik doğuştan getirildiği için bunu zorla veya gayr-i tabii yöntemlerle eşit duruma getirmek mümkün olmadığından “liyakat-ı şahsiyeye göre muamele ederek tevzi-i adalet” en doğru seçim olacaktır.
Mutlak sosyalizmi, mutlak adalet ve eşitlik aradığı için eleştiren Muslihiddin Adil Bey’e göre insanların doğuştan getirmiş olduğu bir takım özelliklerden dolayı aralarında da asla mutlak bir eşitlikten söz edilemez. Karl Marx’ın özel mülkiyetin kaldırılması görüşünü de eleştiren yazar, özel mülkiyetin insanların en meşru haklarından biri olduğunu belirtmiştir. Komünizmin küçük toplumsal gruplar arasında uygulanabileceğini ifade eden Adil Bey, asla çok geniş bir yayılma alanı bulamayacağını iddia etmiştir. Ona göre bunlar içinde en mantıklı ve makul olanı Saint Simonizm’dir. Servetin dağılımının ortadan kaldırılması fikrini de eleştirerek insanların ailelerinin geleceği için illaki servet biriktirebileceğini belirterek servetin ortadan kaldırılmasının iktisadi anlamda ülke ekonomisini de felâkete sürükleyeceğini iddia etmiştir.
Hükümet Sosyalizmi: Bu fikir, her şeyin siyasi bir otorite veya hükümetler tarafından yürütülmesini savunur. Güçlü bir otoriteden yana olan bu fikre göre özel mülkiyetin gelişmesine paralel olarak devlet zayıflamaya başlayacaktır. Bu yüzden devlet her şeyi kendi eline alarak kuvvetli olmak zorundadır. Musluhittin Adil Bey’e göre devlet her işi kendi kontrolüne alırsa, “fikr-i teşebbüs ve faaliyet-i şahsiye” ortadan kalkar ve bu da uzun vadede yetenekli iş gücünün ortadan kalkmasına sebep olur. Eğitimin ailede başladığına dikkat çeken Adil Bey, çocuk terbiyesinin dahi devletin tasarrufuna bırakılmasını, aile kavramının ortadan kalkması olarak yorumlamıştır.
Hıristiyan Sosyalizmi: İncil’de de sosyalist öğretilerin var olduğunu iddia eden bu fikir taraftarları Katolik ve Proteston olmak üzere ikiye ayrılırlar.
Katolikler: Özel mülkiyete karşı olan Katolikler, toplumda düzenin sağlanmasını, kişi hürriyetinin sınırlandırılmasına ve rekabetin ortadan kaldırılmasına bağlı olduğunu savunmaktadırlar. Katolikler ayrıca herkesin gelirine göre vergi vermesi gerektiğini savunmuşlardır.
Protestanlar: Kooperatifçiliği savunan Protestanlar, sanayide gelişmenin ancak bu tür şirketler vasıtasıyla sağlayabileceğini savunmuştur. Rekabete karşı olan Protestanlara göre kooperatifler sayesinde serbest rekabet büyük bir darbe yiyecekti. Ancak Adil Bey, gerek rekabete karşı olmalarından gerekse herkesin kazancına göre vergi vermesi taleplerinden dolayı Protestanları ve Katolikleri eleştirmektedir.
Teavün Mesleği (Solidarizm): Sosyalizmden pratikte ayrılan ama teoride birçok ortak noktası bulunan bu fikir, sosyalistlerin aksine mülkiyet ve veraset usulünü kabul etmektedir. Solidaristlere göre toplumda kısmen de olsa eşitlik sağlamak için kuvvetlilerin zayıflara karşı yardım etme zorunluluklarının olması gerekmektedir. Adil Bey de kuvvetlilerin zayıflara yardım etmesini insanlığın bir gereği olarak kabul etmiş, ancak bu yardımın zorunlu hale getirip kanunlarla uygulamaya kalkışmanın doğru olmadığını ifade etmiştir.

Bedii Nuri
Sosyalizm hakkında fikir sahibi olan bir başka Osmanlı aydını da Bedii Nuri’dir. Bedi Nuri, Resimli Kitap’ta yayınlamış olduğu “Ferdiyyun ve İştirakiyyun” adlı makalede liberal ve sosyalist fikirlerin temel prensiplerini ve bu fikirlerin siyasi otoriteye, özel mülkiyete, rekabete bakış açılarını ortaya koymaya çalışmıştır. Bedii Nuri’ye göre, Liberalistler siyasi otoritenin sadece toplumsal hayatın düzenli bir şekilde yürütülmesine müdahale etmesi gerektiğini savunurken, sosyalistler siyasi otoritenin vatandaşını koruyup kollaması gerektiğini hatta onun temel ihtiyaçlarının da hükümet tarafından karşılanması gerektiğini savunmuşlardır. Liberalistler rekabeti toplumsal hayat için önemli ve korunması gereken bir eylem olarak algılarken, sosyalistler zenginlerin elinde zararlı bir kuvvet olan rekabetin toplumsal hayattan tamamen çıkarılması gerektiğini savunmuşlardır. Liberalistlere göre servet tamamen kişisel bir tasarruf hakkıyken, sosyalistlere göre bu hak yalnızca siyasi otorite tarafından kontrol altına alınmalıdır.
Münif Paşa
Sosyalizm hakkında kısa da olsa fikir beyan eden aydınlardan birisi de Münif Paşa’dır. Münif Paşa, “Hikmet-i Hukuk” adlı eserinin bir bölümünü sosyalizm eleştirisine ayırmıştır. Sosyalizm’i boş ve batıl bir fikir olarak sıfatlandıran Münif Paşa, sosyalistlerin mutlak eşitlik taleplerini eleştirmiştir. Ancak Paşa’ya göre “bu mezhebin butlanı zahir iken birçok ulema buna zahip olmuş ve bittabi fukara takımı da taraftar görünmüştür.”
Münif Paşa, sosyalistlerin insanlar arasındaki eşitsizlikleri ve bu eşitsizlikleri ortaya çıkaran sebepleri ortadan kaldırarak eşit bir şekilde yaşama isteklerini eleştirmiştir. İnsanlar arasındaki aşırı gelir dağılımı konusunda sosyalistlerle aynı fikirde olmayan Paşa’ya göre bu durum bütün toplumlar için bir musibettir. Ancak sosyalistlerin buldukları çözüm yolu doğru değildir. Çünkü herkes kendisi için çalışır. Emeklerinin karşılığını alamayan veya kazançlarından istedikleri gibi istifade edemeyen insanlar çalışma arzusunu kaybedecektir. Kazancına birilerinin ortak olması durumunda da hiç kimsenin çalışmayacağını iddia eden Münif Paşa, şimdi az sayıda da olsa bir miktar zengin varken bu nedenden dolayı kısa süre içerisinde herkesin fakir düşeceğini iddia etmiştir. Bu yüzden sosyalistlerin bulmuş olduğu çare, bu musibeti azaltmak yerine iyice çoğaltacaktır. Bir kişiyi zengin etmek isterseniz, o kişiye emeğinin karşılığını vermelisiniz. Servetinin de gerek çocuklarına gerekse istediği kişiye ait olacağı garantisini vermelisiniz. Aksi takdirde herkesin kazancının herkese eşit bir şekilde taksim edilmesi toplumu işsizliğe ve tembelliğe sevk eder. Bunun sonucunda da bütün dünya harap olur. Paşa’ya göre yoksulun hakkını korumayı kendisine vazife sayan bu fikir, fakir halkı iyice yoksullaştırmaktan başka bir şey değildir.
Alâaddin Cemil
Osmanlı aydınları arasında sosyalizmi en sert ifadelerle eleştirenlerin başında İslamcılık akımının yayın organı Sırat-ı Müstakim yazarlarından Alâaddin Cemil gelmektedir. Alâaddin Cemil, “İslam ve Sosyalizm” başlıklı makalesinde “cenin-i sakıt” olarak nitelendirdiği sosyalistlerin sırf insanlığı huzursuz etmek için bu fikri ortaya attıklarını iddia etmiştir. Yazara göre tam da ilerleme kaydetmeye başlayan Doğu toplumlarının hayatta kalabilmesinin tek çaresi, bu zararlı fikirlerden kendilerini muhafaza etmelerine bağlıdır. Yazarın ifadesiyle; “çünkü biz daha ne fikren ve ne de maddeten o kadar terakki etmemişizdir. Midemizin henüz garp yemeklerinden bazılarını hazmedemeyecek kadar zafiyeti vardır.”
Sosyalizmi garp yemeklerine benzeten yazar dini anlamda onun içinde bizim kabul edemeyeceğimiz pek çok fikrin olduğunu ileri sürmüştür. Sosyalizm eleştirisini dini boyutuyla ele alan yazar zararlı şeylerin dinimizce yasaklanmasına şükretmemiz gerektiğini de belirtmektedir. Buna rağmen yazar gelecekten ümitlidir ve sosyalizmin ülkemizde sınırlı bir çevrenin dışına çıkamayacağını iddia etmektedir. Buna sebep olarak da bizde işçi sınıfının bulunmamasını göstermektedir. Alâaddin Cemil Bey’e göre sosyalizmin, hayatın akışını değiştirmek ve toplumda mutlak bir eşitlik tesis etmek gibi bir amacının olduğunu, bu durumun da toplumsal hayatı mahvedecek kanunsuzluklara sebep olacağından, “Avrupa’nın güç hal zabt edebildiği bu şımarıkların” bizim ülkemizde yayılması mümkün değildir. Amelenin hukukunu ve menfaatini korumayı ve kollamayı kendilerine vazife edinen sosyalistlere Alâaddin Cemil şu soruyu sormaktadır: “niçin sosyalistliğin revacına hadim gazetelerinde çalışan amelelere fazla fazla ücret vermiyorlar?” Sorunun cevabını Alâaddin Cemil Bey’in kendisi veriyor: Çünkü asıl maksat amelenin himayesi veya menfaati değildir. Yazara göre fitnenin kıtalden daha zararlı olduğunu bildiren İslam dini, Batı’nın bu zararlı fikirleri karşında kale gibi duracaktır. “Çünkü İslamiyet hürriyet-i beşeriyeyi ve adalet-i mümküneyi, müsavat-ı hukukiyeyi katiyyen emrolmakla beraber zulmü sevmez, ondan nefret eder ve payidar oldukça ne fukarayı ne de beşeriyetin o zavallı yetimlerini, amelelerini ezmek ister.”
Şura-yı Ümmet gazetesinde de sosyalizm eleştirisi yapan Alâaddin Cemil, anarşistlerin küçük kardeşi olarak tanımladığı sosyalistlerin adi bir iştirak daha doğrusu para iştirakine taraftar olduklarını iddia etmiştir. Sosyalizmle İslamiyet arasında bağ kurmaya çalışan hatta İslamiyet’te de sosyalist fikirlerin bulunduğunu iddia edenlere karşılık Alâaddin Cemil, İslamiyet’in demokratlarla bir araya gelebileceğini, ancak iştirakiyyunla yani sosyalistlerle yollarının kesinlikle ayrı olduğunu ifade etmiştir. Sosyalistlerin mutlak eşitlik fikrine karşı çıkan Alâaddin Cemil Bey, İslamiyet’in servet paylaşımında erkeğe iki kıza bir pay vermesi hükmüne atıfta bulunarak, sosyalizmin Müslümanlar için uygun olmadığını iddia etmiştir.
Şehbenderzade Ahmet Hilmi
Sosyalizmi safdillik olarak nitelendiren Şehbenderzade’ye göre, toplumumuz bazı kavramların anlamını bilmediği halde, okumuş oldukları birkaç eserin etkisiyle kendisine bazı sıfatları yakıştırmaktadır. Batlılaşmanın bizde yanlış anlaşıldığına vurgu yapan Ahmet Hilmi, Avrupa’da pek çok kıymetli şeylerin bulunduğunu, bunlardan bir kısmının milleti kalkındırmak ve milletin hayatını devam ettirmek için gerekli olduğunu, diğer bir kısmının ise zararlı olduğunu ifade etmiştir. Modernleşmenin milli ve manevi değerlerden kopuk olmaması gerektiğini ifade eden Ahmet Hilmi, Türk modernleşmesi için Japonya’nın çok güzel bir örnek olduğunu iddia etmiştir.
Avrupa’dan ırkımıza uygun olan fikirleri almamız gerektiğini ifade eden Ahmet Hilmi Bey’e göre, Avrupalılar için zararlı olan fikirleri, bizim için faydalı olur düşüncesiyle almamalıyız. Taklitten kaçınmalıyız. Buna rağmen Avrupa’dan milliyetsizlik, dinsizlik, sembolizm, materyalizm, sosyalizm gibi faydasız fikirleri aldık. Ahmet Hilmi sadece sosyalistleri safdillilikle nitelendirmiyordu. İngilizler, Almanlar, Fransızlar kendi milletlerinin menfaati için bütün dünyayı ateşe atmaya, feda etmeye hazırken, ülkemizde milliyetçiliğe düşmanca bakmanın faydalı bir iş olduğunu düşünenleri de safdil olarak nitelendirmiştir.
Yararlanılan Kaynaklar
Serkan Erdal, Osmanlı Devleti’nde Sosyalist Faaliyetler Üzerine Bazı Örnek İncelemeler
A. Cerrahoğlu, İslâmiyet ve Osmanlı Sosyalistleri, İslamiyet ve Yöncü Sosyalistler
T. Nadir, Beynelmilel İhtilal Fırkaları
Yavuz Aslan, Türkiye Komünist Fırkası’nın Kuruluşu ve Mustafa Suphi
Şehbenderzade Ahmet Hilmi, Hangi Meslek-i Felsefeyi Kabul Etmeliyiz?
Sırat-ı Müstakim, 27 Mayıs 1326/ 09 Haziran 1910, No: 92
Şura-yı Ümmet, 25 Şubat 1325 / 10 Mart 1910, No: 211
Münif Paşa, Hikmet-i Hukuk
Bedii Nuri, Ferdiyyun ve İştirakiyyun
Ali Kâmi, Sosyalizm Hakkında Tenkidat

*Bu çalışmanın tüm hakları, Serkan Erdal’a aittir.
*Bizimle iletişime geçmek için: kenandabirkuyu10@gmail.com